Medya seminerinden notlar

Yasal Uyarı: Yazı, fotoğraf ve görüntüler Araştırmacı-Gazeteci ve Belgesel Yönetmeni İsmail Kahraman’a aittir.Tüm hakları Belgesel Yayıncılık’a ait olup, kopyalanması ve kullanılması yasaktır…  

Basın Yayın Genel Müdürlüğü’nden Basın İlan Kurumuna

Yerel ve Bölgesel Medya Eğitim Seminerleri

Son bir haftadır Basın ilan Kurumu Genel Müdürlüğü ile Basın Yayın Genel Müdürlüğü’nün düzenlediği  “Yerel ve Bölgesel Medya Eğitim Semineri”ni yakından takip ettim. Bursa’daki 1,5 günlük semineri, 3 güne çıkararak boş zamanlarda Bursa ile ilgili belgesel çekimleri de yaptım.

Türk Medyasının geleceğine yönelik devlet kurumlarının düzenlediği seminerler çok önemli. Seminerlerin en önemli tarafı Türk medyasını Alman Vakfının Eğitim Seminerlerinden kurtarmış olması. Devlet, Türk medyasını Alman Vakfı lobisinden kurtardı.

Yakından takip edip belgesel tv programını çektiğim İstanbul ve Bursa’daki  Medya Eğitim Seminerleri tam anlamıyla yararlı oldu .

Medya ile ilgili birçok eğitim seminerini yıllardan beri takip ediyorum. Gazetecilik ve tv belgesel programcılığı yapan birisi olarak, daha önceki seminerlerle karşılaştırdığımda bu seminerlerin ne kadar faydalı olduğunu gördüm. Bugün bu seminerlerle ilgili görüşümü sizlerle paylaşmak istiyorum.

İnternet medyasının yasası çıkıyor

Bursa’daki Medya Eğitim Semineri’nde Basın Yayın Genel Müdürü Murat Karakaya ile özel röportaj yapıp, Devr-i Alem Programı için belgesel de çektik. Genel Müdür Murat Karakaya ile Devr-i Alem programına yaptığı özel açıklamada, Basın Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü’nün geçmiş tarihini ve bugüne kadar yaptığı hizmetleri net bir şekilde ortaya koydu. En önemli açıklaması yıllardan beri başı boşluk içinde bulunan internet medyasına çeki düzen verecek, İnternet Medyası Kanun Tasarısı’nın yasalaşmakta olduğunu açıklamasıydı. Geleceğin medyası olan internet medyasının artık bir yasası olacak. Bu çok büyük bir eksiklik, bu eksikliğin giderilecek olması Türk medyası adına sevindirici.

Basın Yayın Genel Müdürü ile eğitim seminerleri üzerine de konuşmalar yaptık. Seminerlerin daha sık aralıklarla ve kapsamlı olarak yapılmasını ve gerekirse il bazında üniversitelerle iş birliği  içinde medya eğitim seminerlerinin devam etmesini istedim. Üniversite iş birliği içerisinde yapılacak medya eğitim  seminerlerinin çok faydalı ve çok yararlı olacağına inanıyorum. Seminerlerin Üniversitelerin içerisinde verilecek olması Türk medyasında akademik çalışmalara da fırsat tanıyacak.

Görüşmemizde genç ve yeni evlenmiş olan Basın Yayın Genel Müdürü’ne mutluluklar dilerken, Basın Yayın Genel Müdürlüğü’nün önümüzdeki dönemlerde daha büyük hizmetler yapacağına inanıyorum. Sayın Genel Müdürle yaptığımız röportaj önümüzdeki günlerde birçok televizyonda  Devr-i Alem  adı ile yayınlanacak. Bu tv programında Türk Basın Tarihi Belgeselinde geniş yer vereceğiz

Bursa’daki Eğitim Semineri’nde kim ne konuştu?

Bursa’daki Eğitim Semineri’nde başta Devlet Bakanı Bülent Arınç olmak üzere, yetkililer önemli konuşmalar yaptı. Radyo Televizyon Üst Kurulu ( RTÜK) Başkan Vekili Taha Yücel ile de söyleşi yaptık. RTÜK ile ilgili bilgiler aldık.

Ak Parti Bursa Milletvekili ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Bursa Valisi Şahabettin Harput, Radyo Televizyon Üst Kurulı (RTÜK) Başkan Vekili Taha Yücel, T.C Başbakanlık Bayın–Yayın ve Enformasyon Genel Müdürü (BYEGM) Murat Karakaya ve 18 konuşmacının katıldığı Eğitim Semineri’n, Bursa, Balıkesir, Bilecik, Çanakkale, Kütahya, Kocaeli, Sakarya ve Yalova’da faaliyet gösteren yerel televizyon, radyo, gazetelerde çalışan basın mensuplarının yanı sıra yakın zamanda deprem felaketi yaşayan Van ve ilçelerinden yerel basın mensupları, ayrıca Balkan ülkelerinde Türkçe yayın yapan basın kuruluşlarında çalışan Türk gazeteciler ile KKTC, Belçika, Hollanda, Almanya, Fransa, Azerbaycan basınında çalışan gazeteciler Katıldı

Bülent Arınç ne dedi?

Açılış konuşması yapan Ak Parti Bursa Milletvekili ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Bursa hem bölgesel anlamda hem de medya yönünden güçlü bir ildir. Bu seminerin yerel ve bölgesel medyaya katkısı olacağını düşünüyorum, geçtiğimiz seçimlerde yapılan çalışmalarda bölge medyasının gücünü görmüş olduk, Basın Kanunu’nun değiştirilmesi konusunda şu ana kadar bir teklif gelmemiştir, Mart ayında yapılan değişiklik RTÜK ile ilgilidir, şimdi kanun fiilen uygulanmaya başladı, umarım uygulama sırasında bir eksiklik çıkmaz, internet medyasıyla ilgili bir kanun çalışmamız var, Türkiye’de basın özgürlüğü var buna yürekten inanıyorum, Gazeteciler mesleklerini ifa ederken hakim yada savcı karşısına çıkıp ceza alıyorsa bizim ayıbımızdır ama istisnayı da göz önünde bulundurmalıyız.” dedi.

RTÜK Üyesi Prof. Dr. Hasan Tahsin Fendioğlu’nun Başkanlığını yaptığı ve medyanın temel hak ve özgürlükleri konulu 1.Oturumda Karadeniz Teknik Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi Dekanı Prof Dr.Yusuf Şevki Hakyemez “medyada ifade özgürlüğünün sınırları ve Türkiye örneği’’ konulu sunumunu yaptı. Daha sonra ise Kocaeli Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr.Kemal Şahin ‘’Kitle iletişim hukuku’’ konulu konuşmasını gerçekleştirdi. TRT Haber Kanalı Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Böken ve Al Jazeera TV Türkiye Temsilcisi Omer Radi Khashram medyanın temel hak ve özgürlükleri konusunu anlattılar.

RTÜK Başkan Vekili oturuma başkanlık yaptı

Radyo-Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) Başkan Vekili Taha Yücel’in Oturum Başkanlığını yaptığı 2. Oturumda ise “yerel ve bölgesel medyanın sorunları’’ adlı seminer yapıldı. Konuşmacılardan Gazeteci Yavuz Baydar “Medyada Etik ve Özdenetim’’ konulu konuşmasını yaptı, İslam Tarih Sanat ve Kültür Araştırma merkezi (IRCICA) Genel Direktörü Dr. Halit Eren Bursa’nın Tanıtım Albümünü katılımcılara tanıttı. Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Haluk Şükrü Akalın ise medyada Türkçe’nin güzel kullanılmasına özen gösterilmesi gerektiğini vurguladı. Daha sonra ise Radyo Televizyon Yayıncıları Meslek Birliği (RATEM) Yönetim Kurulu Başkanı Dursun Güleryüz, yerel ve bölgesel radyo ve televizyonların sorunlarına değindi. Bursa Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Nuri Kolaylı yerel ve bölgesel medyanın önemini yaptığı konuşmada belirtti. 2. Oturumda son olarak Muğla Üniversitesi Öğretim Görevlisi Doç.Dr. Abdulrezak Altun, “Medyanın İnsan Kaynakları Alt Yapısı ve Eğitim İhtiyacı” konulu konuşmasını yaptı.

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Görevlisi Prof.Dr. Suat Gezgin’in başkanlığını yaptığı 3. Oturumda “Yerel Medyanın Etkinliği’’ Konulu seminere konuşmacı olarak katılan ve Başbakanlık Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü (BYEGM) Basın Yayın Daire Başkanı Bahattin Akyön yerel medyanın etkinliği hakkında katılımcıları bilgilendirdi. Daha sonra ise TV 8 ekranlarından tanıdığımız TV 8 Ankara Temsilcisi Erkan Tan “Güzel Konuşma” adlı sunumunu gerçekleştirdi. Daha sonra ise Samanyolu Tv Ankara Temsilcisi Abdulah Abdulkadiroğlu Yerel medyanın etkinliği hakkında konuşmasını yaptı. Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mustafa Şeker yerel ve bölgesel medyanın sorunları içerisinde yer alan sayfa tasarımı (mizanpaj) ilgili sunumunu yaptı. 3. Oturumda son olarak söz alan Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Başkanı Murat Aydın Yargı ve Basın İlişkileri ( Medya ve Hukuk – Basın Hukuku Sorunları adlı konuşmasını yaptı.

TRT Haber Koordinatörü Bünyamin Şahin başkanlığında gerçekleşen 4. Oturum’da konuşmacı olarak da yer alan Bünyamin Şahin haber toplama ve yazma teknikleri ile ilgili katılımcıları bilgilendirdi. Daha sonra Anadolu Ajansı (A.A) İstanbul Bölge Müdürlüğü Foto Muhabir) Erhan Sevenler haber fotoğrafçılığı üzerine görsel ve bir sunum hazırladı. Başbakanlık Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü (BYEGM) 1. Hukuk Müşaviri H.Mehmet Gani basın özgürlüğünün kapsamı ve sınırlarını katılan gazetecilere anlattı. Daha sonraiseBasınİlan Kurumu İlan Hizmetleri Şefi İdris Armağan Cam; Basın İlan Kurumu ve Basın İlan –Reklam hakkında düzenlemeler ile ilgili katılımcıları bilgilendirdi. Son Olarak ise ev sahibi sayılan Bursa Gazeteciler Vakfı Başkanı – Olay Gazetesi Köşe Yazarı Gazeteci Ahmet Emin Yılmaz yerel haberciliğin önemini anlattı.

Basın İlan Kurumu Tükiye çapında teşkilatlanıyor

Basın İlan Kurumu Genel Müdürü ile geçtiğimiz hafta İstanbul’da ki seminer öncesi yaptığımız söyleşide Devr-i Alem kameralarına çok önemli açıklamalar yaptı.Sayın Genel Müdür Mehmet Atalay Basın İlan Kurumu’nun 50 yıllık geçmişini değerlendirerek göreve başladığı günden sonra Türkiye geneline yeni şubeler açarak şube sayısını 30’un üzerine çıkardığı yeni şube açma yerine mevcut şubelerin Türkiye genelindeki medyaya yönelik hizmet vermesi için çalışma yapıldığını yakın birgelecekteBasınİlan Kurumu’nun tüm Türkiye çapında hizmet vereceğini bildirdi. Bu gerçekten çok önemli, 4 yıl Basınİlan Kurumu Genel Kurulu’nda Anadolu Gazete Sahipleri Temsilcisi olarak bu mücadeleyi vermiştim. Basın ilan Kurumu Türkiye çapında yaygınlaşmalı ve hizmet ağını tüm Türkiye geneline yayma fikrini işliyordu. Ayrıca illerdeki Gazeteciler Cemiyeti’ne pay verilmesini sağlıyordu. Verdiğim mücadelenin bugün hayata geçirilmiş olması sevindirici. Mehmet Atalay Bey’e yaptığı bu hizmetlerden dolayı teşekkür ediyorum. Basın İlan Kurumu’nun İstanbul Haliç Kongre Merkezi’ndeki semineri ile ilgili yazdığımı haber ve makaleyi (http://www.gebzegazetesi.com/yazar.asp?yaziID=11390 ve http://www.gebzegazetesi.com/yazar.asp?yaziID=11423) adresinde okuyabilirsiniz.

Evet, sonuç olarak Türk Medyası eğitim seminerleri ile bilgi ve birikimini güçlendirecek. Alman vakıflarının tekelinden kurtulup Türkiye’ye ve insanımıza büyük hizmetler verecektir.

Bursa’da Devr-i Alem

Yasal Uyarı: Yazı, fotoğraf ve görüntüler Araştırmacı-Gazeteci ve Belgesel Yönetmeni İsmail Kahraman’a aittir.Tüm hakları Belgesel Yayıncılık’a ait olup, kopyalanması ve kullanılması yasaktır…       

İsmail Kahraman’ın Kalemi ve Hasan Dinç’in Kamerasın’dan Bursa Belgeseli

Tarih ve Kültür de Marka Şehir Bursa’da Devr-i Alem..

23-25 Kasım 2011 tarihlerinde Başbakanlık Basın Yayın Genel Müdürlüğü, Radyo ve Televizyon üst kurulu RTÜK ve Bursa Valiliği’nin ortaklaşa düzenlediği seminer dolayısı ile davetli olarak gittiğimiz Bursa’yı adım adım gezdik medya eğitim seminerini takip edip, Özel Osman Gazi Koleji’nin açılış törenine katıldık.Bursa Valisi Şahabettin Harput’u makamında ziyaret ettik.Bbursa’da 4 gün de Devr-i Alem yaparak kültür ve medeniyet başkenti Bursa ile ilgili hazırlayacağımız belgeselin senaryo metnini sizlerle paylaşıyorum.

Sevmek tanımakla başlar

Gelin tanış olalım…İşi kolay kılalım…Sevelim sevilelim…Dünya kimseye kalmaz…”

                                                                                                                                                               Yunus Emre

Devr-i Alem, geçmişi kültür ve medeniyet tarihimiz de Horasan erenlerinden Yunus Emre’nin dizeleri kadar köklü olan, kültür ve medeniyet tarihimizin beşiğine götürüyor sizleri…

Öyle bir yer ki burası, bin yılları, beş bin yılları devire devire bu günlere gelmiş, kökleri tarihin derinliklerine uzanan koca bir Osmanlı çınarı. Adım başı tarih, adım başı maneviyat ve adım başı geçmişten izler taşıyor. Doğal güzellik yurdu ve her an yeniden keşfedilmeye hazır bir ilimiz burası.

Devr-i Alem, Yunus Emre gibi sevmek tanımakla başlar diyerek; Anadolu’nun, binlerce yıllık kültürlerine beşiklik yapmış olan Bursa’yı daha iyi tanımak ve anlamak için yola çıktı. Geçmişten kopmadan bugünlere gelen Bursa birçok badireler de atlatır. Ancak atalar der ki “Pırıl pırıl gökkuşağını görmek için önce yağmur ve fırtınaları yaşamak gerek.” Yağmur ve fırtınaları çoktan geride bırakan Bursa için artık gökkuşağı zamanıdır.

Bursa umutla ve özlemle uzatıyor elini bizlere…

Geçmişi ile bugünü ile asırlık bir çınar gibi kucak açmış…

Bir selamımızı almayı, bir çayını içmemizi bekliyor…

Bir de kulak vermemizi istiyor, yeşil örtülü, başı gelin gibi duvaklı, bereketli Bursa ovası, bizlere bakın neler söylüyor neler…

BEN BURSA’YIM….

Ben,  Marmara’nın beyaz süsü,

Tarih ve maneviyat kaynıyor içim.

Ben, Uludağ’ın beyaz örtüsü,

Medeniyet olup aydınlatacağım.

Ben Koca yaylanın zümrüt yeşili,

 Ben, dağlar da kar, ovada bereket

 Ben, Marmara bölgesi’nin halısı,

    İçimden Osmanlı medeniyeti akar.

Ben,  kültür, tarih ve  maneviyat  şehri  Bursa’yım….

Dalları filizlerle bezeli yaşlı bir  Osmanlı çınarıyım…. Her gün yeniden doğuyorum… Geçmişim tüm Osmanlı tarihini kucaklar… Adım ne olursa olsun yüzlerce yıllık Osmanlı kültür ve medeniyetinin birikimiyim… Ben dünya tarihine 623 yıl nizam veren, insanlığı barış ve adaletle idare eden Osmanlı medeniyetinin kuruluşuna beşiklik etmiş Bursa’yım… Ben Marmara bölgesi’nin Kültür ve maneviyat, başkenti Osmanlı medeniyetine mühür vurmuş, marka şehir Bursa’yım..

Bin yılları, beş bin yılları devire devire bu güne gelmiş bir medeniyetler beşiği  Bursa. Adım başı tarih. Adım başı geçmişten izler taşıyor. Adım başı doğal güzellik yurdu burası. Adım başı kültür  ve tarih . Her an yeniden keşfedilmeye hazır. Duyulmamış sözleri, tam olarak yazılamamış  tarihi, hakkı ile anlaşılamamış  hak aşığı gönül sultanları dinlenememiş,  halk ozanları, hikayeleri destanları masallarıyla bitmez tükenmez bir  erenler ve  evliyalar yurdu  Bursa..

Boy boy tepeler, göz alabildiğine yeşil bağ ve bahçeler… Burası Türkiye’nin en önemli  sanayi  bölgelerinden birisi… Devr-i Alem ile Bursa’nın kültür ve medeniyet tarihine yolculuk başlıyor.

Marmara’nın kültür başkenti Bursa

 Şimdi kısaca Bursa’nın bulunduğu Marmara Bölgesi’ne göz atalım. Adını bütünüyle toprakları içindeki iç denizden alan Marmara Bölgesi, İstanbul ve Çanakkale Boğazıyla önemli bir konuma sahip. Bölge Ülke topraklarının %8,5’ni oluşturuyor. Asya ile Avrupa’yı birbirine bağlayan Balkan Yarımadası ile Anadolu arasında bir geçiş alanı oluşturan bölge Doğuda İç Anadolu ve Karadeniz, Güneyde Ege Bölgesi, Kuzeybatıda ise Yunanistan ve Bulgaristan ile çevrili. Ege kıyıları açığında bulunan Bozcaada ve Gökçeada  Marmara Bölgesi alanında. Sürekli göç alan Marmara Bölgesi Türkiye’de en yoğun nüfusun yaşadığı bölge.  Milyonlarca insanımız iş ve aş için Marmara Bölgesi’ne göç ederek yurt yuva kurdu.

Türkiye’nin başlıca sanayi bölgesi olan Marmara’da sanayinin dışında ticaret ve turizm de çok gelişmiştir. Ancak sanayi bölgede çok büyük önem taşıyor. İstanbul, Bursa, Kocaeli ekseni bölgedeki en gelişmiş sanayi alanları. Bölgede, işlenmiş gıda, dokuma, hazır giyim, çimento, kağıt, petro-kimya ürünleri, otomobil, elektrikli eşya ile vagon ve gemi gibi sanayi malları üretiliyor.

Birçok büyük medeniyetin doğduğu ve gelişip kök saldığı bölge iki kıta arasında geçiş yapan kavimlerin göç yollarını oluşturmuştur Ulaşım yolları üzerinde elverişli bir konumda olan Marmara Bölgesi bu gün çeşitli eğitim kurumları basın ve yayın kuruluşları, sinema sanayisi ve tiyatroları yoğun kültür etkinlikleriyle dünyanın en önemli kültür merkezlerinden biri. Dünyanın en güzel manzaraları, en önemli mimari ve sanat eserleri burada..

Marmara bölgesi’nin marka şehri Bursa…

Bursa

Yüzölçümü: 10.887 km2

Nüfusu: 2.106.687

İlçeleri: Nilüfer, Osmangazi, Yıldırım, Büyükorhan, Gemlik, Gürsu, Harmancık, İnegöl, İznik, Karacabey, Keles, Kestel, Mudanya, M.Kemalpaşa, Orhaneli, Orhangazi, Yenişehir.

Bursa’yı anlamak tanımakla olur.  Sevmek tanımakla başlar… Bursa’yı tanımak için tarih bilincine sahip olmak gerek. Tarih bilincine sahip olmak her şeye sahip olmaktır diyerek Devr-i Alem kameralarını Bursa’ya çeviriyoruz.

Osmanlı Devleti’nin kozasını ördüğü ilk şehir… Bir Rüyalar Kenti… Hüdavendigar Şehri BURSA… Evliya Çelebi’nin “İpek ve taht şehri” diyerek   rüyasında “seyahat Yarasülullah” dedikten sonra  ilk seyahat ettiği şehir..

Ahmet Hamdi TanpInar’ın “içimizdeki aydınlığın aynası” diye  tasvir edip tarif  ettiği  Bursa.. Bursa’nın doğusunda Bilecik, Kuzeydoğusunda Sakarya, Kuzeyinde Kocaeli, Yalova ve Marmara Denizi, güneyinde Kütahya, güneybatısında Balıkesir bulunuyor.

Bazı tarihçilere göre adını Bithynia Kralı I. Prusias’tan aldığı yazılsa da, Bursa’yı Hz. Süleyman peygamberin kurduğu ve Bursa adının Belkıs’tan geldiği bilinmekte.  Bursa Roma ve Bizans dönemlerinde, özellikle Çekirge’deki kaplıcaları nedeniyle tanınır ancak;  kaplıcalarına vakıf hamamları kurarak tüm insanlığın hizmetine Osmanlı medeniyeti açmıştır… Bugün Çekirge bölgesini gezdiğinizde küçüklü büyüklü vakıf hamamları Osmanlı Medeniyeti’nin su kültürünü yansıtmakta ve İslam Medeniyeti’nin temizliğe verdiği önemi simgelemektedir.

Osmanlı’nın  kuruluş beşiği Bursa

 1326 yılında Bursa, Osmanlı topraklarına katılır ve devletin başkenti olur. Yeniden kurulurcasına imar edilir, büyütülür, bugünkü kimliğini kazanır. Bursa’ya gönül vermiş Osman Gazi, onun fetih rüyalarını görür. Ama o rüyayı gerçekleştirme işi oğlu Orhan Gazi’ye nasip olur. Söğütte vefat ettiği halde vasiyeti üzerine Gümüşlü Kümbete getirilip gömülür. Orhan Gazi’nin Türbesi babası Osman Gazi’nin yanındadır. Türbede Orhan Gazi’nin hanımı Nilüfer Hatun ve çocuklarının lahitleri var. Gümüşlü kümbet bu gün birçok ziyaretçinin akınına uğruyor. Bir akşam vakti biz de Bursa’nın kalbinin attığı bu bölgeye gelerek Osman ve Orhan gazileri ziyaret edip fatiha okuyarak vefa borcumuzu ödüyoruz.

 Orhan Gazi’nin yaptırdığı ve külliyesine dâhil olan Çifte Hamam, Selçuklu hamamlarından Osmanlı hamamlarına bir geçiş oluşturuyor. Bursa’da görülmesi gereken bir tarihi yapı… Farsçada bey ve paşa anlamına gelen ve Hüdavendigar’dan adını alan, Murad Hüdavendigar Camisi ve Külliyesi. Kosova’da Şehit olan gazi Sultan Birinci Murad burada yatmakta. Şehit Sultanı Murad Han’ın mezarını ziyaret ederken Kosova meydan muharebesini hatırlar ve milli şair Mehmet Akif’in “Nereye baksam karşımda bir kanlı ova, Sen misin yoksa hayalin mi vefasız Kosova,  Söyle Meşhet öpeyim secde edip toprağını taşını. Yok mudur sende Murad’ın  üç beş damla kanı”  dizelerini mırıldanır; Balkanlardaki ihtişamlı Osmanlı tarihini hatırlarız…  Birinci Murad’ın türbesinde fatiha okuyarak kameralarımızı şimdi de adını  Fatih’in babası ikinci Murat han’dan alan, Muradiye semtine çeviriyoruz.

Vefa bekleyen Muradiye’de sonbahar hüznü

Gözden ve gönülden biraz ırak olan Bursa’nın Muradiye semti farkı bir dünyadır.Devr-i Alem kameralarını bir sonbahar günü sararmış yaprakların altında vefalı ziyaretçi bekleyen Muradiye’ye çeviriyoruz. Bu bölgede Fatih’in babası Sultan 2. Murat, Şehzade Ahmet, Cem Sultan ve daha birçok bey, paşa, şehzade ve hanım sultan’ın türbeleri var. Bu türbeler ağzı dualı fatiha okuyacak ziyaretçiler bekliyor. Muradiye semtindeki yıkık türbeler sararmış yapraklar altındaki ecdada ait kırık mezar taşları biz torunlarından fatiha bekliyor. Sizler adına türbeleri bir bir ziyaret ederek fatiha okuyoruz.

Muradiye’den ayrılmak çok zor… İşte türbeleri, imaretleri, mescitleri, tekkeleri, çeşmeleri ve sebilleri ile ölüm ve fanilik durağı olarak seçilen şu ağaçlık, koruluk Muradiye bayırı. Bu kümbetlerin, bu kubbelerin sakladığı kaçınılmaz kederler, hazin akibetler, çözülmemiş sırlar, cenk hikayeleri, zaferler, hezimetler ve koca bir tarihten arta kalan macera kırıntıları. İşte ömrü boyunca aralanmış zafer ve seferlerinin yükünü, bir ilim ve sanat muhiti ile yumuşatmış olan, çağ açıp çağ kapayan,  peygamberimizin övgüsüne mazhar olmuş Fatihler yetiştiren  İkinci Sultan Murad’ın ziynetten, debdebeden, gösterişten uzak türbesine sağnak sağnak rahmet yağıyor. Devr-i Alem kameralarını şimdi de Muradiye’den Bursa’nın bir başka semtine çeviriyoruz.

Bursa’da Niğbolu Zaferi’ni yaşamak

Bursa’nın doğu yönündeki Yıldırım Beyazıd Külliyesi 1399’da tamamlandı. Bu Külliyeye bakarak Osmanlı mimarisinin Selçuklu tarzından kendi özgün kimliğini bulmaya yöneldiğini görüyoruz. Bir tepe üstündeki Yıldırım Külliyesi ve Beyazıd Veli Han Türbesi’nde Tuna boylarındaki Osmanlı’nın Balkanlardaki fethinin sembolü olan Niğbolu Zaferi’nin ihtişamını yaşarken,  Emir Timurhan ile Çubuk Meydanı’n da yaşanmış Türk Tarihi’nin acı bir sayfasının sızısını duyar gibi olursunuz…

Osmanlıdaki adı “Keşiş Dağı” olan Uludağ’ın eteğinde bir hilal şeklinde uzanan Bursa’nın en önemli eseri hiç şüphesiz ki Ulu Camii’dir. Yıldırım Bayezid veli han tarafından 1396-l400 yılları arasında yaptırılan caminin yirmi kubbesi var. Ulu cami dünyanın en büyük hat sanatları müzesidir. Minber ve mihrabı  bir sanat harikası ve  gezegenlerin sembolize edildiği  bir  tabloyu andırır. Kameralarımızı Ulu Cami içinde gezdiriyor, muhteşem hat sanatı karşısında kendimizden geçiyoruz.

Yolu Bursa’ya düşenin, önce başı döner. Uludağ’ın görkeminden, külliyelerin, camilerin, türbelerin güzelliğinden, özellikle de insanların konukseverliğinden  etkilenir, bir gelen bir daha gelmek ister…

Yeşil Camii’ye Harput vefası

Bursa’da bir sonbahar akşamını karşılamak üzere “Yeşil” denilen semte gidiyoruz.Asırlık selvi ve çınar ağaçları ile Yeşil bölgesi bir tabloyu andırıyor. Çelebi Sultan Mehmet’in yaptırdığı Yeşil Camii, süslemelerinde kullanılan firuze ve yeşil çinilerinden dolayı bu adı almış.Yeşil Camii Sultan I. Mehmet tarafından yaptırılmış Osmanlı sanatının bir şaheseri. Burada Osmanlı çini sanatının erişilmez güzelliği ve ustalığı görülüyor… Bursa Valisi  Şahabettin  Harput’un özel ilgisi ile Bursa’lı bir hayır sever gönül insanı Harput holding  tarafından Yeşil Cami tamir edilip gelecek kuşaklara aktarılıyor. Konyalı olan Vali Sayın Harputlu ile sadece soyadı benzerliği olan (aslen Elazığ’ın Harput ilçesinden) Harput Holding’den diğer holdinglerimizin örnek almasını umuyor ve Harput Holdinge teşekkür ederek Bursa’daki gezimize devam ediyoruz.

Emir Sultan’dan Somuncu Baba’ya

Bursa’nın  manevi kalbi Emir Sultan’da atar. Emir Sultanı ziyaret ederken Horasan medeniyetini hatırlar.. Silsileyi âliye büyüklerini düşünür, Horasan erenlerinin Anadolu’yu nasıl manen fethettiğini anlarsınız.   Emir Sultan Camisi’nin avlu revaklarında görülen ahşap kaş kemerler, Bursa kemerinin en güzel örneklerinden. Emir Sultan Camii Bursa’da dini bakımdan büyük önem taşıyan ziyaret yerleridir. Timurtaş Külliyesi de görülmeye değer tarihi yapılardan biri.  Üftade Hazretleri’nin türbesini ziyaret ederken Aziz Mahmud Hüdai hazretlerini hatırlayıp evliya’nın kerameti ve tasavvuf ehli’nin manevi gücünü öğreniriz.

Bursa alimler, evliyalar ve erenler kentidir. Ulu Cami’nin açılışında okuduğu hutbede Fatiha-i Şerife verdiği yedi mana ve cami inşaatı sırasında pişirdiği somunlarla Bursalı’nın gönlünde taht kuran Somuncu Baba’nın kerameti halen yaşamakta. Makamı Malatya Darende veya Aksaray’da olan Somuncu Baba’nın ekmeklerini pişirdiği Bursa’daki fırına gidiyoruz. Bizi yaşlı bir teyze karşılıyor. Somuncu Baba’nın fırını ve çile hanesini bize gösterip ekmek pişirdiği kürekler ilk kez Devr-i Alem kameraları ile kamuoyuna gösteriliyordu.

Bursa’da 7 şehitlik var

Bursa’ya gelmişken şehitlerimizi de unutmuyoruz. Bursa’da yedi şehitlik var. İznik Şehitliği, Orhangazi Şehitliği, Mudanya Şükrü Çavuş Anıtı, İnegöl Askeri Şehitliği, Pınarbaşı Şehitliği, Şehit Yüzbaşı Cemalin Mezarı ve İstiklal Şavaşı Anıtı. Buradaki şehitlerimizin ruhlarına bir fatiha okuyarak yolumuza devam ediyoruz. Ruhları şad olsun.

Bursa’ya gelmişken, elbette Büyük Kapalı Çarşı’yı gezip görmeli. Birçok han ve bedestenin birleşmesiyle oluşan bu çarşı hiç kuşkusuz Bursa’nın en renkli yerlerinden biri.

Bursa denince, sözü edilmeden geçilir mi? Geleneksel Türk gölge oyununun iki baş kişisi Karagöz ile Hacivat’ın Bursa’da yaşadığı ileri sürülür. Bugün mezarları tarihi Çekirge Mezarlığı’nda asırlık selvi ağaçları altındadır. Bazı tarihi belgelerde Hacivad ve Karagöz’ün Nakşibendî Tarikatı’na mensup iki gönül ehli insan olduğu bugün yanlış olarak tanıtıldığı yazılmakta.

Tarihi Çekirge Mezarlığın’da Mevlid yazarı Süleyman Çelebi’nin mezarını da ziyaret ederek fatiha okuyoruz. Süleyman Çelebi islam dünyası ve Osmanlı coğrafyasında peygamber sevgisini yayan mevlidi yazarak, islam medeniyetini elden ele gönülden gönüle yayılmasına vesile olmuş bir Allah dostudur. Bugün tarihi Çekirge Mezarlığı üzerine yapılan parklarda gezenler ve çay bahçelerinde çay içip keyif yapanlar; âlimler ve evliyaların yattığı tarihi Çekirge Mezarlığında bulunduğunu acaba biliyorlar mı? Çekirge’den gelip geçenleri, yıkılıp yok olan tarihi çekirge mezarlığın da metfun bulunan ehli iman için fatiha okumaya davet ediyoruz. El fatiha…

Uludağ’a gelenler manevi tarihi de hatırlamalı

Uludağ Bursa’nın sembolüdür. Bursa’nın 36 km güneyinde… Uludağ Karatepe’de 2543 metreye ulaşan doruğu ile Batı Anadolu’nun en yüksek dağı. Olağanüstü doğal yapısı, Flora ve Faunasının zenginliği ile 1961 yılında Milli Park ilan edilmiş. Türkiye’nin en önemli kış sporları ve turizm merkezi… Kayak tesislerinin yeterliliği ve konaklama olanaklarıyla Uludağ, çok cazip bir tatil yöresi. Uludağ’da tatil bir başkadır. Burası Türkiye’nin en önemli kış sporları merkezi… Hafta sonu tatili için Uludağ’a gelenler, Bursa’nın milli ve manevi tarihimizdeki yerini de hatırlamalı.

Şiir Tadında Bursa’ya veda…

Bursa gezimizin son durağı Bursa Valisi Şahabettin Harput’un makamı oluyor. Vali Sayın Harbut’dan Bursa’ya yapılan hizmetlerle ilgili bilgiler alıyoruz. Bursa’da devlet- millet işbirliği ile milli ve manevi tarihimizi kurtarma seferberliği başlatılmış.Belgesel çekimlerimizi yaptığımız sonbahar mevsiminde Bursa Valisi Şahabettin Harbut’dan Bursa’ ile ilgili aldığımız bilgiler bizde ilkbahar havası estiriyor.

Bursa’ya veda etme vakti geldi.  Bu güzel şehirden ayrılmak çok zor. Bir çok valiye örnek olacak bir süprizle  karşılaşıyoruz.. Devr-i Aleme Programı’nın  kurgu ve görüntü yönetmeni sayın Hasan Dinç beyin yaptığı bir araştırma ile Vali beyin Bursa ile ilgili bir şiir yazdığını  öğreniyoruz..Vali bey bizleri kırmayarak  şiirin bir bölümünü Devr-i Aleme kameralarına okuyor..

Bursa Valisi Şahabettin Harput’un kaleme aldığı Bursa şiirindeki o güzel dizeler eşliğinde Devr-i  Alem  Kameralarının  çektiği  belgesel  Bursa görüntüleri eşliğinde Bursa’ya veda ediyoruz. Elveda sultanlar, alimler, erenler, ve evliyalar şehri güzel Bursa elveda…

PADİŞAHLAR ŞEHRİ BURSA

Tarihimizde ilk başkent dünyamızda bir cennet

Asırlara sığmayan en büyük medeniyet

Dilim dilim zamana sığmayan ebediyet

Medarı iftiharım devletim ebed müddet

             Orhan Osman Gaziler sende yatar yan yana

Devletimin adını onlar yayar cihana

     Anlı şanlı Yıldırım yine senin bağrında

         Kim istemez ölmeyi bayrak vatan uğruna

Yeşil Türbende yatar hünkar Mehmet Çelebi

Övmüştü bu milleti o yüce kutlu nebi

İstanbul fatihinin babası Murat sende

Kosova zaferinin fatihi Murat sende

     Yıldırım’ın damadı mübarek Emir Sultan

     Dualarla beslenir mübarek kabri her an

    Fatih’i Fatih yapan Molla Gürani send

Alleme Fenari’nin ışığı var ensende

Kutupların şahı hazreti büyük Üftade

Herkes gıpta ederken bil ki o da sende

Yaşıyor dipdiri bil sende Somuncu Baba

Ulucami üstünden alemlere merhaba!

        Bir tarafta dizilmiş tarihi şanlı hanlar

           Gözler kamaştırıyor o zarif şadırvanlar

      Mevlidin Müellifi yine sende yatıyor

Şefaat-i Nebi’yi aramıza katıyor

Heybetli surlarıyla sanki billur gerdanlık

Satvetli günlerini hatırlıyor insanlık

Bir tarih yazılıdır her bir mezar taşında

Nice şehitler yatar kim bilir kaç yaşında

          Kimliğini arayan hemen gelsin buraya

       Görünce aşık olur girmiş gibi saraya

             Gül bahçesinde güller, evliyalar erenler

Bu ulu hayali rüya gibi görenler

Çeşmelerinden içer hem kuşlar hem çocuklar

Neşeyle oynaşırlar küçük yavrucaklar

Sen ışıksın sen Ümid sen vatansın sen bayrak

Rahmet yüklü bulutlar geliyor sağnak sağnak

İniyor üstümüze damla damla her daim

 Nimetler fışkırıyor sanki Cennet-i Naim

      Sana selam duruyor gökte kutsal melekler

 Hemen kabul olunur seherlerde dilekler

Nice sırlar saklıyor o muhteşem çınarlar

Volkan gibi coşarken gürül gürül pınarlar

Suları şırıl şırıl ne muhteşem bir şehir

Sanat ve edebiyat dertlilere panzehir

Bereket saçıyorsun insanlığa herkese

        Koşuyor görmek için herkes nefes nefese

                     Sen tarihsin sen kültür hem termalsin hem deniz

                  Sen devletsin sen millet, sen biz ve sen hepimiz

Uludağda karsın sen ve tüm gönüllerde yar

Sen en güzel iklimsin mevsimlerden ilkbahar

Nadide çiçeklerin en güzel meyvelerin

Dünyada yoktur bil ki, ne dengin ne benzerin

Cihanı hayran eder İznik’te çinilerin

      Milletmin gönlüdür senin en güzel yerin

     Karacabey ve Keles Yenisehir Mudanya

Her biri ayrı güzel her biri ayrı dünya

Ovaların yemyeşil denizlerin masmavi

Çekirge’de konaklar her biri bir Türk evi

Öyle efsunkarsın ki aşık oldum ben sana

Öpeyim toprağını izin ver kana kan

Yazan:Bursa Valisi  Şahabettin  Harput  (Ekim 2008 Bursa)

                                    

Lübnan’da Devr-i Alem

Yasal Uyarı: Yazı, fotoğraf ve görüntüler Araştırmacı-Gazeteci ve Belgesel Yönetmeni İsmail Kahraman’a aittir.Tüm hakları Belgesel Yayıncılık’a ait olup, kopyalanması ve kullanılması yasaktır…

Kurban Bayramında İslam Coğrafyasında Devr-i Alem yapmaya devam ediyoruz. Çeşitli kurum ve kuruluşların daveti ile yurt dışı gezilerine katılıp, araştırma yaparak fotoğraf ve belgesel görüntüler ile yaptığımız kültürel çalışmaları, gelecek kuşaklara aktararak Deyim yerinde ise Gök kubbede hoş sedalar bırakmak.

Lübnan gerçekten önemli. Binlerce yıllık tarihi bir geçmiş. Hz. Osman döneminde İslam medeniyeti ile tanınmış, Selçuklular’da kısa bir süre kalan, Yavuz Sultan Selim’in Osmanlı Coğrafyasına kattığı ve Osmanlı’dan sonra Fransız mandasına giren ve son yüz yılda rahat yüzü görmeyen Lübnan, iç savaşlarla hep kan ağladı. 4 milyon’a yakın nüfusa sahip bir ülke olan Lübnan, kültür tarihimizin çok önemli bir parçası. 1920’ye kadar Osmanlı’nın bir vilayetiydi. 17 ayrı etnik grup ve bir dine mensup insanın bir arada yaşadığı Lübnan, son olarak İsrail -Lübnan savaşı ile gündeme gelmişti. İlk kez İsrail, Lübnan’da savaş kaybetmiş, deyim yerinde ise İsrail teslim bayrağı çekmişti. Halen Lübnan’da Türkiye dâhil birçok barış gücü askeri bulunuyor. Lübnan her bakımdan önemli. Biraz tehlikeli olsa da ben Lübnan’a gitmeye karar verdim. 3-8 Kasım 2011 tarahinde Kurban bayramı coşkusunu Lübnan’da yaşadım.

ZEYTİN DAĞINDAN LÜBNAN’A

Lübnan ile ilgili bir çok kitap ve yazı okudum. Beni en çok Falih Rıfkı Atay’ın Zeytin Dağı adlı kitabı etkiledi. Atay Türkiye’nin önemli gazetecilerinden birisiydi. Zeytin Dağı Kitabı adını Kudüs’de ki Zeytin Dağından almakta. Falih Rıfkı Atay genç bir teğmen olarak 1. Cihan Harbinde Cemal Paşa’nın emir subayı olarak Mısır, Filistin, Kudüs, Lübnan, Şam ve Suriye bölgelerinde bulunmuş, Osmanlı’nın savaşları nasıl kaybettiğine canlı şahitlik yapmış, Orta Doğu ve Hicaz Coğrafyasında yapılan yanlışlıkları, 1915’deki Orta Doğu Coğrafyasını en sade dil ile kitaplaştırmıştı. Zeytindağı kitabını ilk kez 2006 yılında okumuştum. 2006 yılında okuduğum bu kitabı yeniden çantama koyarak, bu kez kitabın bazı bölümleri’ nin yazıldığı Lübnan Coğrafyasında kitabı bir kez daha okuyacağım. Yaptığım araştırmalar ile bilgileri kameramla belgeselleştirerek, gelecek kuşaklara aktarmak istiyorum.

500 BİN FİLİSTİNLİ MÜLTECİ KAMPLARINDA

Lübnan ve Beyrut’u hep eğlence hayatı ile biliriz. Aslında bu coğrafyada dram ve hüzün yaşanıyor. Avrupalılar özellikle Fransa ve İngiltere Hicaz coğrafyasını ve Lübnan’ı ele geçirmek için büyük oyunlar tezgâhlamışlardı. Bu ülkeler yüzünden bu coğrafya da kan ve gözyaşı oldu. Arap- İsrail savaşında yüz binlerce Filistinli mülteci konumuna düşerek Lübnan’a sığındı. Bugün Lübnan’daki mülteci kamplarında 500 bine yakın insan yaşıyor. Bu dramdan Dünya’nın hiç haberi yok. Bir vahşet ve insanlık dramı yaşanan Lübnan’daki ve Beyrut’daki mülteci kampları nedense dünyanın gündemine bir türlü girmiyor.

Sedir ağaçları ile ünlü Lübnan’dan kısaca söz edersek, Lübnan dağlarını aşıp Bekaa vadisindeki Zahle’den yukarı kuzeye doğru devam ederseniz Baalbek’e, antik şehre ulaşırsınız. Güneye inerseniz Dürziler’in Şuf Dağları’ndaki iki önemli merkeziyle karşılaşırsınız. Deir-El Kamer ve Beit-El Deen ,Beyrut’a 50 km uzaklıkta 1000 metre yükseklikte 1840’ta yapılan saray çok meşhur. Aynı zamanda Kemal Canpolat etnografya müzesi de bu bölgede yer almakta. Deyru’l Kamer 15. ve 18. yüzyıllarda Lübnan Dağları’nın merkezi olan yer.

Güney Lübnan’da bulunan Sayda ve Sur daha çok Şii nüfüsun yaşadığı şehirler ve bu bölgede İsrail ile yoğun bir çekişme yaşanıyor. Emel ve Hizbullah gibi örgütler çok güçlü bölgeleri.

Lübnan halkı, çok uzun yıllar süren çekişmelerden kurtulmak için çareyi göç etmekte bulmuş. Özellikle Hıristiyanlar, Güney Amerika’ya kaçmışlar. Bugün dünyada 15 milyon Lübnanlı bulunuyor. 9 milyonu Brezilya’da bulunan bu Hıristiyan Lübnanlılar’a Amerika’da genellikle Türk asıllı (Türki) deniliyor.

3-8 Kasım 20011 tarihlerinde Lübnan’ın Başkenti Beyrut, Osmanlı Eyalet merkezinin Başkenti Trablus Şam, tarihi ve kültür kenti Beka bölgesini adım adım gezerek Devri Âlem programı olarak belgesel çekip tarihe not düşüp zamana noterlik yaptık.

LÜBNAN’IN BAŞKENTİ BEYRUT’TA DEVR-İ ÂLEM

3-8 Kasım 2011 tarihleri arasında Lübnan’daydım. Savaşların, ölümlerin, karışıklıklarla dünya gündemine gelen Lübnan’ın başkenti Beyrut, Trablus Şam, Bekaa vadisinin merkezi Balbek bölgesini adım adım geziyoruz.. Beyrut’taki ilk durağımız Türkiye’nin Beyrut Büyükelçiliği oldu. Beyrut Büyükelçisi İnan Özyıldız ile Büyükelçilikte özel röportaj yaptık. Büyük elçi Devri alem Programında Afganistan da çekilen bölümünü izlediğini söyleyerek Lübnan hakkında ayrıntılı bilgiler verip, bin 300 Osmanlı eserinin bulunduğunu Selçuklu ve Osmanlı döneminden Beyrut’ta Türk köylerinin var olduğunu, Mardin, Urfa, Gaziantep’den 1940’lı yıllarda Lübnan’a göç eden 20 bin Türk vatandaşının yaşadığını, Türkiye ile Lübnan arasında yıllık ticaret hacminin 1 Milyar Dolar seviyelerinde bulunduğunu açıklayarak. Devri Âlem programı aracılığı ile Türkiye kamuoyuna selemlarını iletti.

İslam medeniyeti ile 635 yılında şereflenen ve 1516 da osmanlı yönetimine giren ,Osmanlı şehri Beyrut’da belgesel çekimi ve gezimize başlamadan kısaca Osmanlı Beyrutu’na birlikte göz atalım.

BEYRUT, Amarna çağından (M.Ö.1400 sıraları) beri adını koruyan şehir,Mısır kültürünün etkisi altında kalmıştır.

M.S. III.yüzyıldan beri Roma hukuku Okulu ile tanınan Berut 529’da bir yer sarsıntısı geçirerek harap olmuş ve 635’te de Hz. Ömer in fethi ile İslam hakimiyeti zamanında tekrar kalkınabilmiştir. Emeviler yönetimindeyken, İran’dan şii göçmenler getirilerek Beyrut’a yerleştiriliyerek bugünkü şii Emel ve Hizbullah gurupları oluştu. Bu devirde değeri artan Şam’ın iskelesi görevini de göründüğünden canlı ve ileri bir şehir halini almış, ancak Haçlı seferlerinde bazen Hristiyanların, bazen de Müslümanların eline geçmiştir.Bu savaşlarda şehir fakir ve harap düşmüştür.

Beyrut, Yavuz Sultan Selim tarafından 1517 yılında Osmanlı yönetimine girdi. Dürzi emirlerinden Fahreddin (1584-1635), bir aralık Osmanlı Devleti’ne başkaldırarak, Beyrut’u hükümet merkezi yapmak istediyse de, Osmanlı ordusu Beyrut’u son olarak 1763 yılında ele geçirdi.Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Beyrut’u 1830-31’de elde etti.Oğlu İbrahim Paşa’nın Suriye harekatı sırasında (1840) müttefiklerin donanamaları tarafından bombardıman edilen şehirde, 1846 yılında bir Tahmishane açıldı.Kelp nehri üzerindeki harap köprü onarıldı(1847). Emlakların ıslahına dair düzenlemeler getirildi(1848). Kültürel faaliyetlere de önem verilir. Beyrut’un yeniden kalkınması, 1860’ta başlar.Çeşitli sebeplerle Suriye ve lübnan içlerinden Beyrut’a göç eden Hristiyan halk, şehrin nüfusunu arttırarak bugünkü karmaşık nüfus ortamı oluştu.Şehrin nüfusu 1800’e doğru 10 bin tahmin edilirken,bu sayı xıx.yüzyılın sonlarına doğru 100 bine varmış ve bunun üçte ikisine yakın bir bölümü Hristiyanlar oluşturmuştur. 1868 de Osmanlı Devleti’nce çeşitli milletteki Hristiyanların eğitimleri için bir rüştiye mektebi inşasına izin verildi. Beyrut’taki kışlaların onarımı onarımı yapılmış (1869), şehir içerisinde düzenlemeler yapılarak hapishane, şehir dışına çıkarılmış(1870), gümrük binası yeniden yaptırılmış (1874), 3 adet karakol inşa ettirilmiş (1883), yeni bir hükümet konağı yaptırılmış (1885), Cam-i Kebir’de Hz.Yahya’nın ellerinin gömülü olduğu yerde onarılmış (1887), şehrin ticaretinde büyük payı olan Beyruk limanı 1884-1894 yılları arasında inşa edilmiştir.

Lünan XIX. yüzyılın ikinci yarısından sonra, önceleri Sayda vilayatine bağlı kazma merkezi iken, 1867 yılında sancak haline, 1897 yıllarına doğru ise vilaye haline dönüştürülmüştür.Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında ittifakçı Suriye-Arap nasyonalist hareketlerinin merkezi olmuş, Birinci Dünya Savaşı sonunda (1918) İtilaf Devletleri’nin kuvvetleri Berut’a gelerek, Beyrut Milletler Cemiyeti tarafından Fransa’nın mandası altına konan arazinin yüksek komiserlik makamı ve sonradan cumhuriyet haline dönüştürülen Lübnan’ın 1920’den sonra merkezi olmuştur.

XIX. yüzyıl sonlarında Beyrut’a su getirilmiş (1869), bir billuriye fabrikası açılarak (1880), hava gazı ile aydınlatmaya başlanılmış.(1885), adliye teşkilatı yeniden düzene konulmuştur.(1888), karakol sayısı arttırılarak bazı yerlerede karakol yapılmıştır.(1888), şehrin caddelerinin genişletilmesine hız verilmiş(1892), bir hastane açılmış (1903) , 1895 yılında şam ile şehrin bağlntısını sağlayacak olan demir yolu inşaatı yapılmış, 1883 yılında bir kağıt fabrikası kurulmuş, şehre 1908 yılında elektirik şebekesi döşenmiştir. Bu bilgilerdende anlaşıldığı gibi Osmanlı bölgeye büyük önem vermiş.

BEYRUT’TA CUMA NAMAZI

İslam Medeniyeti ile 635 yılında Hz. Ömer Zamanında tanışan Lübnan bir süre Selçuklu medeniyetine beşiklik etmiş, birçok İslam Medeniyeti Lübnan da hüküm sürmüş. Osmanlı 450 yıl bu coğrafyada kalmış. Lübnan en huzurlu günlerini Osmanlı döneminde yaşamış. Birçok İslam eseri bulunuyor. Beyrut’ta tarihi bir cami olan Mescidi El Hudra’da Cuma namazı kılıyoruz. Beyrut’ta Birçok tarihi ve kültürel eserleri’ nin belgesel görüntülerini çekiyoruz . Beyrut’ da İslam medeniyeti’ nin ilk eseri olan Halife Ömer Büyük Camii, Halen Lübnan başbakanlık binası olan tarihi Osmanlı valilik binası; Osmanlı kışlası, saat kulesi ve bir başka Osmanlı eseri olan Beyrut Belediye binalarının belgesel çekimlerini yaparak, Lübnan’ı adım adım gezmeye devam ediyoruz.

SAVAŞLAR KENTİ LÜBNAN

Lübnan aslında bir savaşlar kenti. Lübnan ve başkent Beyrut en huzurlu günlerihi Osmanlı döneminde yaşamıştı. Osmanlı buradan çekildikten sonra burası hiç huzur görmemiş, savaşlar kavgalar burada hüküm sürmüş. Fransız işgalinden sonra en kötü dönemini yaşamış. Fransa asimilasyon ve katliamlar yapmış. Sadece 1975-1990 yılları arasında iç savaşta 150 bin Lübnanlı ölmüş. 2006’daki Lübnan -İsrail savaşında ise binlerce Lübnanlı vahşice katledilmiş. Bu savaşların korkunç izlerini Beyrut ve Güney Lübnan bölgelerinde bizzat görerek savaşın izlerini belgeselini çektim binalar delik deşik. Halen savaşın korkunç izleri bütün dehşeti ile Beyrut’ta görülüyor.

BAŞBAKAN HARİRİ’Nİ MEZARI

Başkent Beyrut’un ana caddelerini dolaşıyoruz. Başbakan Refik Hariri bir suikast sonucu öldürülmüştü. Lübnan’daki Sünnilerin lideri olan Başbakan Hariri’nin Beyrut şehitler meydanındaki mezarında özel izin alarak belgesel çektik. Beyaz karanfillerle süslü Hariri’nin mezarında Hariri’nin hayatından çeşitli fotoğraflar yer alıyor. Özel güvenlik görevlileri bu mezarı koruyor. Hariri ile birlikte suikastle öldürülen 26 yetkilinin mezarları Haririnin mezarlarının yanı başında. Hariri’nin mezarının bulunduğu bölgeye 4 minareli büyük bir cami yapmış Osmanlı mimarisiyle yapılan caminin iç mimarisi çok muhteşem. Muhammedül Emin olarak adlandırılan caminin hemen karşısındaki şehitler meydanı yer alıyor. Bu meydan iç savaşlarda şehit olan Müslümanların adını yaşatmak için yapılmış. Ayrıca bu meydanın şehitler meydanı olarak adlandırılması birinci Cihan Harbinde Cemal Paşa zamanında Osmanlıya isyan eden 11 Lübnanlı aydınları bu meydanda idam ettirdiği için bu adı aldığı da söyleniyor. Meydanın hemen yanında, Lübnan’ında ilk İslam eseri olan ve Halife Hz. Ömer tarafından yaptırılan camii olarak bilinen Beyrut Ömer Büyük Camiinde belgesel çekiyoruz. Caminin içerisinde Abdülhamit han tarafından özel olarak yaptırılan Yahya Peygamberin ellerinin bulunduğu türbe bölümünün belgeselini çeken ilk televizyoncu oluyoruz..

BEYRUT’U ANLAMAK İÇİN YAŞAMAK GEREK

Lübnan çok karışık, çok enteresan bir ülke. 17 etnik gurup, birçok mezhep Beyrut’ta faaliyet gösteriyor. Müslümanlar paramparça, Hıristiyanlar darmadağınık, Yahudiler ise tek güç. Lübnan’ı anlamak için Beyrut’u anlamak ve yaşamak gerekiyor. Dur durak demeden elimde fotoğraf makinam ve kamaramla Beyrut’u adım adım geziyorum. Devasa binalar, lüks yaşantı , ruhen ve bedenen parçalanmış bir coğrafya

İnsanlarla sohbet ediyoruz. Beyrut’un önemli bir bölgesi Ermenilerin kontrolünde. Beyrut’ta çok sayıda Ermeni de var Ermeniler 1915 yılında buraya gelmişler. Cansuyu derneği nin Filistinli mülteciler için Kurban kesimi esnasında Beyrut belediye mezbahanesinde Tanıştığımız Jozef Adlı Ermeni Çok Güzel Türkçe Konuşuyor. Dedesinin Diyarbakır’dan geldiğini söyleyen Jozef kendisinin 40 yaşından küçük olduğu için Türkiye nin vize verilmediğinden yakınıyor. Beyrut’ta 400 bin Ermenin büyük çoğunluğunun Türkçe konuştuğunu söylüyor.

Daha önce bizlere Lübnanı gezdiren şoförümüz Muhammet İtani Lübnan’daki Ermenilerin hepsinin Türk düşmanı olduğunu söyleyerek Ermenilerle karşı çok dikkatli olmamızı istedi. Lübnan dağları eteğindeki, adını dağlardaki beyaz kardan alan Lübnan’ın başkenti Beyrut müthiş bir coğrafya. Lezzetli yemekleri, karmaşık ve sıkıntılı bir geçmişin, savaş ve barışın, zenginlik ve fakirliğin, Müslüman ve Hıristiyan’ın iç içe yaşadığı Beyrut’u anlamak çok ciddi araştırma yapmak ve yerinde görmekle mümkün. Günün yoğunluk ve yargunluğunu Sahildeki Manuella lokantasında Lübnan meyve ve yemeklerini yiyerek atmaya çalışıyoruz.Lübnan mutfağı çok zengin ve yemek kültürü önemli.

BEYRUT’TAN TRABLUS’A BAYRAM COŞKUSU

Lübnan’da belgesel çekimlerimizi ve gezimizi sürdürüyoruz.Bugün Kurban bayramının ilk günü.Tarihler 6 kasım 2011.Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta şehir merkezindeki bir camii de bayram namazı kılacağız.Lübnanlılar çocuklarını da yanına alarak camiye geliyorlar.İmam efendi Kuran’ı Kerim’den sureler okuyor. Cemaat gençlerden oluşuyor. Bayram namazına kadınların ve kız çocuklarının da geldiğini görüyorum. Cami’ye gelenler önce iki rekat namaz kılıyorlar. Lübnanlılar şafi mezhebine mensuplar. Cemaatle bayram namazını kılacağız.2 rekatlık bayram namazında uzun uzun tekbirler alıyoruz.Namazdan sonra imam hutbe okuyor.Cemaatle camide bayramlaşıyoruz.Şafi kıraatiyle imama camide ezanda okutuyoruz.Ancak ezan okurken imam elini kulağına götürmüyor.Bayram namazı dışında ki diğer vakit namazlarında da ezanları bu şekilde okuyorlarmış.

CEMAAT-İ İSLAMİYENİN MERKEZİN DE BAYRAMLAŞMA

Lübnan mezhepler ve etnik guruplar ülkesi de Sünni, Şia, Alevi diye Müslümanlar bölük pörçük olmuşlar.Sünni Müslümanların önemli bir bölümünü Cemat-i İslamiye temsil ediyor.Cemaat-i İslamiye’nin Lübnan parlamentosunda bir bağımsız milletvekili de var.Cemaat-i İslamiye’nin genel merkezinde bayramlaşma merasimine katılıyoruz.Bazı İslam ülkelerinin diplomatları da bayramlaşma törenine katılıyor. Samimi bir ortamda yapılan bayramlaşma töreninde Cemaat-i İslamiye’nin lideri İbrahim masri bey, bölge kadısı, Nakşibendi ve Kadiri tarikatlarının şeyhleri, cemaatin üst düzey yetkilileri ile bizde tek tek bayramlaşıyoruz.Cemaat-i İslamiye’nin liderinin özel kalem müdürü Yusuf bey’in dedesi Mardinli.1935 yılında Mardin’in Ömerli ilçesinden Lübnan’a göç eden Ömer beyin dedeleri ile birlikte Antep’ten ve Urfa’dan çok sayıda Türkiye vatandaşı Lübnan’da yaşıyorlarmış.Yusuf bey dahil birçok Türk vatandaşı Türkçe’yi unutmuş. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Yusuf beyle tercüman araçlığı ile söyleşi yapıyor ve en kısa sürede Türkçe’yi öğreneceği sözünü alıyoruz.Nakşi şeyhi ile de özel söyleşi yaparak, Şeyh efendi Nakşibendi ve Kadiri tarikatının Lübnan’daki çalışmaları hakkında önemli bilgiler alıyoruz.

CEMAAT-İ İSLAMİYENİN LİDERİ İLE ÖZEL SÖYLEŞİ

Lübnan’da ki Sünni Müslümanların en büyük gurubu olan Cemaat-i İslamiye’nin lideri İbrahim beyle makamında özel bir söyleşi yapıyoruz. Devr-i Alem kameralarının karşısına geçen İbrahim bey, bizlere Lübnan hakkında ayrıntılı bilgi veriyor.Lübnan’da ki Müslümanların sıkıntılarından söz ediyor.Lübnan’ın geleceği hakkında uzun uzun konuşuyor.Özellikle İsrail’in Lübnan’a yaptığı saldırılar, Türkiye-Lübnan ilişkileri hakkında görüşlerini öğreniyor, gelecek için Güzel ve olumlu bir mesajlar alıyoruz.Çok özel ve çok önemli bilgiler veriyor İbrahim bey. Özel güvenlik ve Lübnan askerleri tarafından korunan Cemaati islamiye’ nni genel merkezi bir plazayı andırıyor.

ÇANSUYU 47 BÜYÜK BAŞ KURBAN KESTİ

Beyrut’ta ki evliya ve alim kabirlerini de ziyaret ediyoruz. Hizbullah’ın ve Şii Emel örgütünün etkin olduğu bölgede bulunan ünlü alim Evzai’nin türbesini güçlükle ziyaret edip belgesel çekimleri yapıyoruz.Çekimler esnasında bizi polise ihbar etmek istiyorlar.Kameramızı aldığımız gibi buradan uzaklaşıyoruz.Zira Hizbullah’ın etkin olduğu yerlerde çekim yapmak neredeyse imkansız.

Akşam Beyrut mezbanesinde Türkiye’den gönderilen Cansuyu kurbanları’nın kesimlerini yakından takip ederek kesilecek 47 büyük baş Kurubanların kesimleri’nin tek tek görüntülerini çekiyoruz. Lübnan’da yeteri kadar kurbanlık hayvan yok. Kurbanlıklar diğer ülkelerden geliyor.kesilen kurban etleri filistin mülteci kamplarına dağıtılacak.

TRABLUS’A GİDİYORUZ

Lübnan ın başkenti Beyrut’taki belgesel çekimlerimizi tamamladıktan sonra şimdide Lübnan’ın ikinci önemli kenti Trablusşam’a gitmek için yola çıkıyoruz. Beyrut Trablus arası 90 kilometre.Önce yol üzerindeki Nehri-kelp vadisinin görüntülerini çekiyoruz.vadideki Osmanlı köprüleri, Beyrut’a su getiren Osmanlı su yolları gerçekten görülmeye değer.Bu bölge Osmanlı Fransız savaşlarında sahne olan bir yer.yağmurlu bir hava yolculuğumuzu sürdürerek Trablus’a giriyoruz.Trablus’ta bizi Abdülhamit hanın yaptırdığı saat kulesi ve ay yıldızlı bayrağımızın nazlı nazlı dalgalandığı Osmanlı adliye binası karşılıyor.Trablus’ta içimiz coşuyor ve huzur buluyor.Bizim coşkumuza gökten sağanak sağanak yağan yağmurda eşlik ederek adeta Lübnan’ın talihsizliğine ve kötü kaderine ağlıyor. Trablus gezimize başlamadan önce bir zamanlar Osmanlı’nın eyalet merkezi olan Trablusşam ile ilgili araştrıma yaparak belgesel çekimlerimize hazırlanıyoruz.

OSMANLI EYALET MERKEZİ TRABLUSŞAM

Lübnandaki Trablus M.Ö.IV. yüzyılda Fenike şehirleri arasında önemli rol oynayan şehir, Sur Sayda ve Arvad’dan gelen göçmenler tarafından kuruldu, İslamiyetten sonra uzun bir süre arap yönetiminde bulunduktan sonra 1. Haçlı seferi sırasında Raimond de Saint Gilles tarafından kuşatıldı (1102-1103). 1109’ da da Cenevizlilerin yaptıkları malzemeyle şehri aldı. Bundan sonra burası Trablus Kontluğu’nun merkezi durumuna geldi. Daha sonra, Nesturi Kilisesinin merkezi olan Trablusşam, önce Selahaddin Eyyübi, sonra da memluk Sultanı Beliküzzahir Baybars tarafından kuşatıldı. 1289’da memluk Sultanı Kalavun tarafından alınarak yakıldı.XIV. yüzyılda şehir, Cenevizlilere belirli miktarda hububat ve vergi vermekteydiler. Şehir Yavuz Sultan Selim tarafından mercidabık savaşı’ndan sonra (1516), alınarak Osmanlı topraklarına katıldı ve bir süre eyalet merkezi oldu. Eyalet olarak şehir, Merkez, Hama,

Humus,Selimiye Cebele sancaklarını ihtiva etmekteydi.

Tımar ve zeamet sahipleri altıyüz on kılıç olup, sefer zamanlarında cebelileri ile beraber, üç bin kişilik bir askeri kuvvet oluştururlardı. Şehirde Evliya çelebi’nin “Seyahatname’’sine göre 1400 asker, 12 zeamet, 87 tımar vardı.

Eğitim-Öğretim kurumu olarak 1863 yılında bir rüşdiye mektebi, 1906 yılında da “Burhanü’t-Terakkıyyü’l-Hamidi’’ adlı bir okul inşa edilmiştir.

XIX. yüzyıl sonunda Trablusşam’da 17 cami, 38 medrese ve kütüphane,15 tekke, 1 idadi olmak üzere 22mektep,12 kilise ve manastır, hükümet konağı, bir çarşı ipek fabrikaları, sabun imalathaneleri bulunmaktaydı. Osmanlı dönemi eserleri nin belgeselini çekmek için Trablus gezmeye başlıyoruz.

*Trablus deyince Libya’daki Trablus’u hatırlarız.

Trablus deyince hemen aklımıza Libya’daki Trablus gelir. Aslında iki Trablus vardır. Birisi Libya’daki Trablusgarp diğeri de Beyrutdaki Trablusşam’dır. Lübnan ın ikinci önemli kenti Trablusşam bir zamanlar Osmanlı’nın eyalet merkeziydi. Beyrut, Humus, Hama gibi bugünkü bazı Süriye kentleri de Osmanlı döneminde Trablusa bağlı sancak merkezleriydi. Trablus Şam tam anlamıyla bir Osmanlı şehri. Tarihi eserleri kültürel değerleri ve halen kültür geçmişine sahip bir coğrafya olması dolayısıyla Trablus Osmanlı ve müslüman kimliğini koruyor. Şehir merkezinde ana caddede büyük bir Allah lafza-ı Celali şehrin girişini süslüyor. Akdeniz sahilinde bir inci gibi gezenlere göz ve gönül ziyafeti sunan Trablus’un cadde ve sokaklarını adım adım gezmeye başlıyoruz. Osmanlı döneminde çok sayıda cami, medrese, han, tekke ve kütüphanenin bulunduğu Trablus’tan çok eski tarihi eserler de bulunuyor. İslam medeniyetiyle 635 yılında tanışan Trablus kendine has mimari üslubu ve minaresiyle Abbasi dönemine ait camii ziyaret ederek belgesel çekimlerimize başlıyoruz. Camiin çevresinde tarihi mezarlıklar bulunuyor. Lübnanlılar mezarlara büyük önem veriyor. Özellikle şimşir ağaçlarının dalları ile mezarlar adeta yeşile büründürülüyor. Mezarlarda bayram temizliği var, şimşir ağaçlarının dalları ile mezarlar süslenmiş.

Osmanlı dönemi Trablus kadılarından kadızade Mehmet Efendi’nin de mezarını ziyaret edip fatiha okuyoruz. Trablus merkezdeki Sabunhan Osmanlı döneminde Kervansaray görevini yapıyordu. Sabunhan’ın kapısı aynen muhafaza edilmiş. Handa orjinal ve organik sabun imalatı yapılıyor. Yetkililerden bilgi alıyoruz.

LÜBNAN –TÜRK DERNEĞİ BAŞKANI ZAHER SULTAN

Trablus kütüphaneler, medreseler ve tekkeler kenti de aynı zamanda. Trablus Türk Derneği Başkanı, Türkiye’de eczacılık eğitimi görmüş Zaher Sultan Beyle Trablus’ da gezimize devam ediyoruz Zahar bey çok değerli ve bilgili bir insan. Bizlere çok yakın ilgi gösteriyor . Trablus çarşısı müthiş hareketli, her şey satılıyor. Deyim yerindeyse tarihi Trablus çarşısında yok yok. Benim dikkatimi peynirli simitler çekiyor. İnsan kalabalığı Trablus’un hareketliliğini gösteriyor. Lübnan’ın ikinci büyük kenti Trablus’un nüfusu 150 bin… Bakırcılar çarşısı dikkatimi çekiyor. mobilyacılar, konfeksiyon, kasap, hediyelik eşya ve kuyumcular adeta iç içe geçmiş. Tam hareketlilik içerisinde belgesel çekimlerimizi sürdürüyoruz.

Trablus Kalesindeyiz.Kale surları dibinde ve tarihi cami’nin yanı başında bir işaret fişeği ve manevi tapu senedi gibi duran Osmanlı bey ve paşaları’nın mezarlarını da ziyeret ederek Kaleye gidiyoruz. 
Trablusşam’ın en eski tarihi eseri Trablus kalesi, Trablus’a hakim tepe üzerinde bulunan kalede belgesel çekim yapmamız görevliler tarafından engelleniyor. Rehberimiz Zaher Sultan bey özel çaba sarf ederek belgesel çekimi için belediyeden telefonla izin alıyor. Kalenin üzerinde Memlüklü dönemine ait yazılar, kalenin girişindeki sadece mihrabı kalmış yıkık Osmanlı camisi, taşa vurulmuş bir mühür gibi bize hoş geldin diyor.

Kale girişindeki asırlık palmiye ağaçları rüzgarda nazlı nazlı dalgalanan dalları ile adeta bize selam duran Osmanlı akıncılarını andırıyordu. Girişdeki tarihi eser kalıntıları Trablus’un geçmiş tarihini de gözler önüne seriyordu.

Tarblusşam kalesi askeri karargah merkezi olarak kullanılıyor. Kalenin burçlarından Trablus şehri adeta bir tabloyu andırıyor. Bölgeye özgü binalar, elif misali minareler, akdenizin mavi suları Trablus’u doya doya seyir ederek adeta göz ve gönlümüze nakş-u bend ediyoruz. Kaledeki Evliya Çelebi’nin sözünü ettiği eserler bugün yok. Restorasyon yapılan kale burcundan Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Türk İş Birliği ve kalkınma ajansı TİKA tarafından restorasyonu tamamlanan mevlevi hanenin belgesel görüntülerini çekiyoruz. Trablus şehrinin biraz dışındaki bu mevlevi hane binası sırtını yeşil Trablus şam dağına yaslayarak, önünden nazlı nazlı akan ırmağ bakarken sanki mevli dervişlerini bekliyor gibiydi. Kalenin burcundan belgesel görüntülerini çektiğimiz Mevlihane bir tablo gibi insana seyir ziyafeti sunuyor. Ahşap işçilik ve beyaz badanalarıyla uzaktan muhteşem gözüken mevlevi hanenin hemen yanında bir peygamber makamı da bulunuyor. Buraların belgesel görüntülerini çekerek Trablus şehrini doya doya kale burcundan seyrediyoruz. Dikkatimizi çeken en önemli husus Trablus’ta bütün cami minarelerinde arife ve bayram günleri telbiye tekbirleri alınması. “Lebbeyk allahümme lebbeyk” nidaları Trablus’u adeta manevi bir dünyaya sevkediyor. Beyrut ne kadar kozmopolit ve karışıksa Trablusşam o kadar muhafazakar. Milli ve manevi değerlerine sahip. Trablustaki gezimizi sürdürürken bir sürpriz ile karşılaşıyoruz.

90 YAŞINDAKİ BİR TRABLUSLUDAN TARİH DERSİ

Trablus’ta. Kendine has elbisesi ve başındaki sarığı ile yaşlı bir Trabluslu ile karşılaşıyoruz. Kendisiyle Türkçe konuştuğumuz bu Trabluslu 1950’li yıllarda Türkiye’ye geldiğini ve İstanbul Teknik üniversitesi Makine Mühendisliği bölümünden mezun olduğunu söylüyordu. Daha sonra Lübnan’a dönerek İslami ilimler tahsil ettiğini söyledi. Kendisinden Türkiye’de okumasına kimlerin vesile olduğunu da soruyoruz. Türkiye’ye nasıl geldiğinin hikayesini tarihe şahityik yapan bu Tunuslu’dan dinliyelim:

Ben ortaöğretim öğrencisiyken Türkiye’den Yüksek Mimar Ekrem Hakkı Ayverdi Beyin Trablus’a geldiğini öğrendim. Ekrem bey babamla dost oldu. Trablus’taki Osmanlı eserleri ile ilgili araştırma yapıyordu. Bir ara, Bu çocuğu neden Türkiye’de okutmuyorsunuz, dedi. Ekrem Hakkı Ayverdi Beyin girişimiyle ben İstanbul’a gelerek Teknik Üniversitede eğitim gördüm. Türkçeyi burada öğretim. Ekrem Beyin yakınlarıyla halen görüşüyoruz. Kendisine şükran borçluyum. Allah rahmet eylesin”

Hakikaten Ekrem Hakkı Ayverdi Bey Dünyada Türk Mimari Eserleri adlı kitabı ile belgesel kitapçılıkta bir çığır açmış, bütün Osmanlı coğrafyasını adım adım gezerek Osmanlı eserlerinin tek tek envanterini çıkarmış ,fotoğraflarını çekerek kültür tarihimize büyük hizmet etmişti. Bende Osmanlı coğrafyasındaki tarihi eserlerimizin belgesel görüntülerini çekerken merhum Ayverdi’nin bu ölümsüz eserinden yararlanıyorum. Ekrem Beyin hazırladığı kitabı Türkiye Büyük Millet Meclisi kültür kültür yayanı olarak basıp kültür tarihimize kazandırmıştı, bu çok önemli. Osmanlı coğrafyasında çektiğim belgesellerde yararlandığım bu eserin iki ayrı baskısı Devr-i alem belgesel yayıncılık kütüphanesi ve araştırma merkezinde bulunmakta. . Ben de belgesel çektiğim Trablusşam’da Ekrem Beyin ruhuna fatihe okuyarak yüce Mevladan rahmet niyaz ettim. Sizleri de Ekrem Hakkı Ayverdi’nin şahsında milli ve manvi tarihimize hizmet edenlerin ruhu için fatihe okumaya davet ediyorum..

MENDERES VE BAYAR’IN TRABLUS ZİYARETİ

Türkiyede eğitim gören Tunuslu yaşlı beyle sohbetimizi sürdürüyoruz. Çok özel ve çok önemli bilgiler alıyoruz. 1950’lerde Adnan Menderes ve Celal Bayar’ın Beyrut ve Trablus’a geldiğini, bütün Trablus sokaklarının Türk bayraklarıyla donatıldığını, Trablus halkının Bayar’a ve Menderes’e çok büyük ilgi gösterdiğini söylerken adeta o günleri yaşıyordu. Verdiği şu bilgiler ise gönlümüzü coşturarak bizleri duygulandırdı.

Trablus binaları ve caddeleri Türk bayraklarıyla süslenmişti. İnsanlar Menderes ve Bayar’ı görmek istiyorlardı. Türk bayraklarını tutan yaşlı Trabluslular Türk bayrağını okşayıp öperek, bu bizim eski bayrağımız, deyip bir taraftan ağlıyorlar diğer taraftan Bayer ve Merhum başvekil Menders e sevgi gösterilerinde bulunup el sallıyorlardı. Bu duygulu sahneleri hiç unutamadım. “ diyen Trablus’lu Başbakan Erdoğan’ında Trablus ziyaretinde de aynı coşkunun yaşandığını söylüyordu.

ABDÜLHAMİT HAN’IN TORUNUNUN GÖZ YAŞI

Trablus’taki gezimizin şimdiki durağı çok önemli bir yer. İkinci Abdulhamit Han’ın Trablusta torunları olduğunu öğreniyoruz. Rehberimiz Zaher Sultan bey Randevu alarak evlerine gidiyoruz. Asansör çalışmayan binanın üçüncü kata çıkıyoruz. Bizi Abdulhamit Han’ın kızdan torunları Leyla Hanım kapıda karşılıyor. 60’lı yaşlarındaki Leyla Hanım’ın evinin kapılarını Devr-i Alem kameralarına açıyor. Salona girer girmez Abdulhamit Han’ın fotoğrafı ve Şehzade Sultan Mehmet Selim’in fotoğrafı ve ailenin diğer fotoğraflarla birlikte Osmanlı armalarıyla karşılaşıyoruz. Salonun düzeni, Leyla Hanım’ın oğlu ve kızı ile bizi karşılamasında yaşadıklarımız ve salondaki ihtişamlı sadelik ve aile fertleri’nin zarafeti asil bir aileye mensup olduklarını hemen gösteriyordu. Gerçekten sıcak ve samimi bir karşılama. İhtişamlı bir Osmanlı tarihinin bu sade odaya yansıması ve yapılan söyleşilerde yaşadığımız duygusal anlar bizi tarihin derinliklerine götürüyor. Leyla Hanım’la dedesi Abdül Hamit hanın tablosu’ nun altında söyleşi yaparken Leyla hanım sık sık gözyaşlarını tutamaması Sultan ailesi ve Abdulhamit Han’a yapılan haksızlıkların aileyi nekadar üzdüğünü gösteriyordu. Leyla hanım Babasının 1929’da Franasa’dan Lübnan’a gelip yerleştiğini eşiyle birlikte Suudi Arabistan’da çalıştıklarını Türkçeyi konuşamamanın da büyük üzüntüsünde olduğunu tercümanı aracılığıyla bizlere iletti. Leyla Hanım’ın oğlu İbrahim Bey ise aileyle ilgili geniş bilgiler veriyor ve önemli bazı belgeleri bizlere gösteriyordu. Kaldığımız süre içerisinde Leyla Hanım’ın bir iki kez göz yaşlarını silmek için odadan çıkması içimizi sızlatıyor ve ecdada karşı geçmişte yapılan haksızlıkları hatırımıza getiriyordu. Belgelerin ve evdeki çeşitli resimlerin fotoğraflarını çekip önemli bilgiler alarak vedalaşıyoruz. Ancak ısrarla yemek teklifini sadece ikram edilen meşrubatla keklerden alarak Abdulhamit Han’ın torunlarına veda ediyoruz. İçimizi hüzün ve üzüntü kaplıyor, ecdada karşı keşke bu kadar acımasızlık yapılmasaydı. Bir koca imparatorluğu biz torunlarına miras olarak bırakan Osmanlı ecdadımızın torunlarının sürgünde çektikleri çile ve sıkıntılar içimizi karartıyor, yapılan haksızlık ve vefasızlığa isyan edercesine buradan ayrılırken göz yaşlarımızı içimize akıtıyoruz.

TRABLUS’TAKİ GİRİTLİLER

Trablus’taki gezimizin şimdiki durağı ise bir başka gönül yarası. Bir zamanlar Osmanlı sınırlarındaki Girit’ten Lübnan’a muhacir olarak gelen Giritli’lerin olduğunu öğreniyoruz. Lübnan Giritliler derneği başkanı doktor Ali İbrahim Bekraki bizleri evine kabul ediyor. İbrahim bey evinin bir bölümünü Lübnan Giritliler derneği merkezi olarak tahsis etmiş. İbrahim bey çok sayıda Giritli’ nin Lübnan ve Suriye’de bulunduğundan söz ederek “Atalarımızın asıl vatanı Anadolu . Türkiye, Girit’e atalarımız Konya Karaman tarafından gitmiş. Ben Girit’e giderek 15 gün kaldım. Girit’teki atalarımın memleketini araştırdım, bize Girit’i gezdiren rehberimizin Hanya limanındaki küçük Hüseyin Camiini göstererek, Dedem son namazını burada kılarak Lübnan’a geldi, sözü beni çok duygulandırdı” diyen Dr. İbrahim, ne Girit’i ne Anadolu’yu unutmuyoruz. Kültürümüze tarihimize sahip çıkıyoruz, dedi. Trablus Giritliler Derneği başkanı İbrahim Bey kütüphanesindeki bir çok kitap ve belgeyi göstererek Girit’teki Osmanlı eserleriyle ilgili ayrıntılı bilgiler veriyordu.

Tarihçi Halit Tedmuri’den bilgiler alıyoruz.

Trablus’taki gezimize Lübnan’daki Osmanlı dönemi tarihi eserlerin araştırmalarıyla ilgili çalışmalar yapan Mimar Halit Tedmuri bey evine bizi kabul ediyor. Halit beyin evi adeta bir kütüphane. Kendisi Türkiye’de Mimar Sinan Üniversitesinde okuyup mimar olmuş. Lübnandaki Osmanlı kültür eserleriyle ilgili çok geniş bir arşivi ve dokümanı mevcut. Beyrut’taki Osmanlı eserleri adlı kitabını Beyrut Belediyesi sponsor olarak bastırmış. Bize kütüphanesinde tek bir nüshası kalan bu kitabın sayfalarını tek tek açarak Beyrut’taki Osmanlı eserlerinin tarihi fotoğraflarını gösteriyordu. Halit bey Trablus’taki Mevlevi hanenin tamiri için de büyük çaba sarf ederek yıkılmakta olan Mevlevi hanenin nasıl tamir edildiği hakkında da bilgiler veriyor.

Halit Tedmuri Lübnan’lı ünlü İslam Tarihçisi ve yüzden fazla İslam tarihi üzerine kitabı olan Prof. Dr. Ömer Tedmuri Beyin oğlu. Ömer Tedmuri tarafından yazılan kitapların Orijinal nüshalarınıda bize gösterdi. Halit beyin evi sankı bir müze.Osmanlı eserleri ile ile ilgili Trablus’da fotoğraf sergise açtığını söyliyor.

İÇİ BİZİ, DIŞI SİZİ YAKIYOR

Trablustaki gezimizi şehir merkezindeki Türk bayrağının asılı olduğu Osmanlı mahkeme binasında sürdürüyoruz. Bu binanın içi bizi dışıda sizi yakar. Mahkeme binasının dışarısındaki Türk bayrağı bizlerin göz ve gönlünü okşarken binanın içerisindeki gördüğümüz yıkık dökük korkunç manzaralar bizi kahredip vicdanlarımızı sızlattı. Lübnan Türk Derneği başkanı ve Trablus’taki rehberimiz Zahar Sultan, tam bir gönül dostu ve vefa insanı. Trablus’taki Türk eserlerinin yıkılıp yok edilmek istendiğini Lübnan ve Trablus’dan Türk izlerinin silinmeye çalışıldığını, bu eserlerin korunması için canla başla çalıştıklarını söyleyerek Türkiye’den ilgi, yardım ve destek istedi.. Şehir merkezinde Abdülhamit Han caddesi Trablusluların Abdülhamit’e vefasınıda yansıtıyordu. Abdulhamit han tarafından, bir deniz kazası sonucu ölen Fransızlar için tahsis edilen mezarlıktaki, Osmanlı kitabeleri, Abdülhamithan’ın izin belgesi ve Osmanlıca yazılar işkalden sonra Fransızlar tarafından sökülmesi Fransız vefasızlığının bir göstergesi olarak zihinlerimize kazınıyordu.

Lübnan’da Unutulan Türkler

Devri Alem belgesel TV program ekibi olarak Lübnan’daki Türklerle ilgili araştırma yaparken Türkiye’nin Beyrut büyük elçiliği yetkililerinden büyük ilgi ve destek gördük. Bizlere elçilikde Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi (ORSAM) tarafından hazırlanan bir rapor verildi. Rapora göre Lübnan’da yaklaşık 9 bin Türkmen bulunuyor. Başkent Beyrut’taki Güneydoğulu Türk nüfusunun sayısı da 20 bin.

Türkiye’nin son dönemde komşuları ve bölge ülkeleri ile yakınlaşması, bu ülkelerde yaşayan Türk varlığının da ortaya çıkmasını sağlıyor. Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi (ORSAM), “Unutulan Türkler: Lübnan’da Türk Varlığı” başlıklı bir rapor hazırlamış. Lübnan’da her biri farklı bir tarihe sahip, kuzeydeki iki köyde yaşayan Akkar Türkmenleri, Baalbek şehri yakınlarına 5 küçük yerleşim birimi ve Suriye sınırındaki bir köyde yaşayan Baalbek Türkmenleri ile Girit Türkmenleri ve Beyrut’ta yaşayan Türk vatandaşları bulunuyor.

Ortadoğu Uzmanı Oytun Orhan’ın hazırladığı raporda, “Türkiye’nin Lübnan’a ilgisinin artması, Birleşmiş Milletler Barış Gücü UNIFIL kapsamında Türk askeri birliğinin Güney Lübnan’a gelmesi, Türklüğün Lübnan’da Türkler açısından övünç kaynağına dönüştüğü” tespiti yer alıyor. Lübnan’daki Türklerin, Sünnilik bağı nedeniyle Saad Hariri ve partisi Gelecek Hareketi’ni desteklediği belirtilen raporda, Akkar Türkmenlerin sayısı 5 bin 50, Baalbek Türkmenlerinin sayısı da 3 bin 800 olarak veriliyor. Giritli Türklerin sayısı ise 10 bin olarak tahmin ediliyor. Raporda, “Giritli Türkler, kendilerine Osmanlı denmesi nedeniyle Osmanlı Devleti’nin devamı olarak gördükleri Türkiye’ye yakınlık duymaktadır.” tespiti yapılıyor.

MARDİN’DEN BEYRUT’A GİDEN TÜRKLER

1935- 1950 yılları arasında Mardin, Urfa ve Gaziantep bölgesinde iş ve çalışmak için Lübnan’a giden Türkler daha çok Başkent Beyrut’ta yaşamakta. Beyrut’ta yaşayan bu Türk nüfusunun sayısı da 20 bin.

ORSAM Raporda, Türkiye’nin Lübnan’daki Türkler için verdiği yükseköğretim burslarının artırılması, Türkçe öğretimi için Türk televizyonlarının izlenmesinin sağlanması, çocuk ve gençlerin Türkiye’yi tanımaları için Türkiye’ye gezi programları dâhilinde getirilmesi, Türk Kültür Merkezi, Türk Koleji ve Lübnan Türkleri Derneği’nin kurulması gibi bir dizi öneri yer alıyor.

ORSAM raporunda, Lübnan’da yaşayan Ermenilerin çok iyi derecede Türkçe konuştukları da kayıt altına alınmış. Raporun ilgili bölümünde, “Türkçeyi nasıl koruduklarını sorduğumuzda aile içinde Türkçe konuşulmasının yanı sıra uydu aracılığıyla Türk kanallarını izlediklerini ifade etmişlerdir.” deniliyor. Ardından da biri hariç Türk köylerinin Türk kanallarını izleyemedikleri, kurulacak uydu antenleri ile bunun çözüme kavuşturulacağı önerisine yer veriliyor. Lübnan’da yaşayan 20 Bin Türk ise çoktan Unutulmuş. Bizim yaptığımız araştırmada Beyrut’ta yaşayan bu Türklerin çoğu ise Türkçeyi unutmuş.

UNUTULAN LÜBNAN TÜKRLERİ NASIL BULUNDU

Coğrafya, Nüfus, Kültür, Kimlik, Ekonomi Türkiye, varlığını bilmediği Lübnan Türkmenlerinden ilk kez 1989 yılında haberdar olmuştur. Lübnan ordusunda askerlik görevi yürüten Kavaşra köyünden Halit Esad, 1989 yılında görevi sırasında Türkçe konuşurken subayı tarafından fark edilir. Subayın Halit Esad’ı Türkiye Büyükelçiliği’ne götürmesi ile ilk ilişki kurulmuştur. O dönemin Beyrut Büyükelçisi İbrahim Dicleli ile görüşen Esad, Kavaşra köyünden bir Türkmen köyü olduğunu ifade etmiştir. Bunun üzerine büyükelçi köyün yaşlılarını Büyükelçiliğine davet etmiştir. Daha sonra Büyükelçi İbrahim Dicleli Kavaşra köyünü ziyaret etmiş ve böylece ilk bağ kurulmuştur.

Kavaşra köyü Belediye Başkanı’nın ifadesine göre, 1989 yılında halen iç sava; sürdüğü için Büyükelçinin dönüş yolunda korumalığını köy halkı yapmış, Trablus şehrine kadar eşlik etmiştir. Bu ilk tanışmadan sonra Beyrut’a atanan yeni büyükelçinin Akkar bölgesindeki iki Türkmen köyünü ziyaret etmesi gelenek haline gelmiştir. Uzun yıllar Lübnan Türkmenlerinin sadece Akkar bölgesinde yaşayanlardan ibaret olduğu sanılmıştır. Kavaşra köyünün yönlendirmesi ile Baalbek bölgesindeki Türkmenlerle de 2007 yılında ilişki kurulmuştur. Giritli Türkler konusunun Türk kamuoyuna yansıması ve resmi ilişkilerin kurulması ise Türkiye’de tıp eğitimi alan ve halen Trablus’ta doktorluk görevini sürdüren Giritli Türk Ali Bekraki beyin kişisel çabaları sayesinde olmuştur. Biz Devr-i Âlem belgesel TV program farkı ile Lübnan’da unutulan Türkmenlerin yaşadığı bölgeleri tek tek araştır belgesel çeken ilk Türk TV ekibi olarak tarihe not düşüp zamana noterlik yaptık.

AKKAR KAVAŞARA TÜRKMEN KÖYÜNDEYİZ

Gerek ORSAM ve Gerekse Türkiye’nin Beyrut büyük elçiliğinden aldığız bilgi çerçevesinde Akkar bölgesindeki Kavaşra ve Aydamur köylerinde yaşayan Türkmenleri ziyaret etmek ve belgesel çekmek için Trablus’dan yola çıkıyoruz. Yoğun bir trafik bayram dolayısı ile insanlar Büyükşehirlerden köylere gidiyor. Trafik karma karışık Şoförümüz Muhammed İtani yolun geliş noktasına geçerek trafikten kurtuluyor. Köylerden ve ara yollardan geçerek Kavaşar köyüne gökkuşağı altında ve güneş batarken giriyoruz. Karlı Lübnan dağları eteğindeki Kavaşar’a Köyde bizi daha önce Köyün belediye başkanlığını yapan Mahmut Bey karşılıyor. Sıcak ve samimi bir hava içinde karşılanıyoruz. Evin çevresi tıpkı Anadolu köyleri gibi çiçekler ve meyve ağaçlı bahçe içindeki evin önünü de etrafı duvarlarla çevrili bir tencerede pişirilen kurban eti.

10 çocuğu ile bu evde yaşayan Süleyman Mahmut Esad beyin bir oğlu İzmir Ege Üniversitesinde okuyormuş. Köy hayatı ve köydeki Türkmenlerle ilgili bize bilgi verdi. Mahmut Bey Türkmenlere yakışır misafirperverlik örneği göstererek güzel bir ziyaret sofrası da kuruyor. Etli ve sulu yemek çeşitleri, şişkebaplar, acılı soslar yemek masasında yer alıyordu. Mahmut beyin çocukları ve eşi ile de söyleşi yaparak Gelenek ve görenekler hakkında bilgiler aldık. Eşi Hendep Hıdır Ali ile görücü usulü ile evlendiklerini ve başlık parası verdiklerini ama şimdi başlık parası olmadığını açıkladı. Hendep Hanım özel kıyafeti ile tam bir Anadolu anası. Kızını nişanladığını ama nişan yerine “bayrakladık” sözü dikkatimi çekti. Nişan yerine bayraklama diyor Lübnanlılar. Köyde buğday, patates ve çeşitli sebzeler ektiklerini, başta zeytin olmak üzere birçok meyve yetiştirdiklerini açıkladı. Çocuklarının adını ise Devri Âlem kameralarına tek tek söyledi. Bu güzel sohbetten sonra köy hakkında ve bölgedeki Türkmenler hakkında araştırmalar yapıyoruz.

KAVAŞRA VE AYDAMUR KÖYLERİ

Kavaşra ve Aydamur Türkmen köylerine Akkar Türkmenleri deniyor. Trablus’un 60 Km Kuzeyinde olan Akkar vilayeti bölgesinde Kobayat yakınındaki iki köyde yaşayan Türkmenler in yaşadığı bölgeler Anadolu köyleri gibi. Kavaşra köyünde 2800 kişi yaşıyor bunların tümü Türkmen. Aydamun köyünde ise 300 civarında Lübnanlının %75 Türk ve diğerleri Hıristiyan Araplardan oluşuyor. Türkiye’nin Beyrut büyük elçiliği yetkililerinden Trablus’un yüksek dağlık bölgesinde de bazı Türkmen köylerinin de olduğunu öğreniyoruz. Akkar bölgesin de toplam 5000’den fazla Türkmen yaşıyor.

Araştırma ve belgesel çekimlerimizi tamamlayarak Baalbek yani Bekaa vadisi bölgesindeki Türkmen köylerinde araştırma yapmak üzere Trablus’dan gece geç vakitlerde Beyrut’a geri döneceğiz.

Kavaşra köyünü eski Türk belediye Başkanı Süleyman Mahmut Esad çocukları ve eşi Devri Âlem kamerasına verdiği bilgiler arasında bizleri buraya Yavuz Sultan Selim getirdi demeyide ihmal etmiyorlardu. Kendilerine veda ederek yola çıkıyoruz.

BEKAA’DA SELÇUKLU TÜRKMEN KÖYLERİNDEYİZ

Lübnan’daki gezimizin şimdiki durağı Beka vadisi. Bu vadi geçmiş de PKK terör örgütünün eğitim gördüğü bölgeydi. Ancak bu bölgede Türkmenlerin yaşadığını maalesef bilinmiyordu. Türkiye’nin Beyrut Büyük Elçiliği bugün çok güzel çalışmalar yapıyor. Büyük elçilikte üst düzey görev yapan Yavuz Kaymak ve Yasın Koçarslan beylerle sabah erken den Türkiye’nin Beyrut büyük elçiliği önünden yola çıkıyoruz.Virajlı ve tehlikeli yollardan geçerek Lübnan dalarına doğru tırmanmaya başladık. Geçtiğimiz bölgeler Dürzilerin hakım olduğu bölgeler. Akdeniz manzaralı villa ve yerleşim yerler.Zirveyi geçerek Bekaa bölgesine giriyoruz. Beka bölgesi Suriye ile Lübnan’ın sahil kesimi arasını ikiye bölen dağlar arasında oldukça verimli bir bölge. Bu bölgede Türkmenler yaşıyor.Burada yaşayan Türkmenlere Balbek Türkmenleri deniyor.Dağlar arasındaki bu bölge çok güzel ve verimli araziler bulunuyor. Tıpkı Anadolu köyleri gibi yerler. kendimizi Konya ve karaman bozkırlarında sanıyoruz. Şimdi ORSAM araştırmasından Balebek Türkmenleri ile ilgili kısa bir bilgi verelim.

BALBEK TÜRKMENLERİ

Ortadoğu stratejik araştırmalar merkezi ORSAM’ın Baelbek Türkmenleri ile ilgili araştırmanını bir bölümüne kısaca yer ermek istiyorum.

…. “ Balbek Türkmenleri:(Beyrut’a 100 Km.) Doğu Lübnan’da Beka vilayeti içinde yer alan Balbek şehri çevresindeki 5 küçük yerleşim birimi ve Hermel şehri yakınında Suriye sınırındaki 1 köyde yaşayan Türkmenler.

Lübnan ile Suriye arasında meşhur Bekaa vadisi bölgesinde yaşayan Baalbek Türkmen Köyleri’ne Lübnan’a başkenti Beyrut’dan gidilmekte. Virajlı yollardan geçerek 100 km mesafedeki köylere gittiğimiz de kendimizi bir anda Anadolu köylerinde hissediyoruz. Kurban bayramı coşkusunu köylerde yaşıyoruz.

TAMAMI TÜRK OLAN ŞEYMİYE KÖYÜNÜN NÜFUSU BİN

4000 bir Türkmen’in yaşadığı Duris köyünün de 8000 kişi yaşıyor bunların %85’i Sünni Müslüman diğerleri Marunu ve Katolik Rum.

Nananiye köyünde yaşayan 800 kişinin tümü Türkmen.

Addus köyünde yaşayanların %85’inin Türkmen olduğu açıklanmakta.

500 nüfuslu Hadidiye köyünde yaşayanların tümü Türkmen ve Sünni.

500 nüfuslu Al Kaa köyünün tümü Türkmen nüfusa sahip. Bölge Suriye sınırına çok yakın. Suriye sınırında dağınık bir şekilde yaşayan 300 Türkmen’le Baalbek bölgesinde toplam 3800 civarında Türkmen yaşıyor….”

Baalbek köylerde adı adım geziyoruz.. İlk durağımız Düris köyü oldu. Köyün belediye başkan yardımcısı Ali bey’ in evine konuk oluyoruz. Baalbek Bölgesinde Güney Lübnan’da görevli Türk Barış Gücü askerleri bayram tatilini Türkmen köylerinde kurban eti dağıtarak değerlendiriyorlar. Genç subaylar bayramı Türkiye’de geçirme yerine Selçuklular döneminde bu bölgeye yerleşen Baalbek Türkmen köylerinde geçirmeleri önemli.

Köylerde yaşlı kadın erkek Türkmenlerle konuşuyoruz. Genco ağa, Şeyh Osman ve diğer yaşlı Türkmenler çok heyecanlı kendileri ile Türkçe konuşup analaşıyoruz. Çok önemli bilgiler alıyoruz. 30 yıl önceye kadar göçebe hayatı yaşayan Türkmenler geleneklerine bağlı.Türkiye’yi çok seviyorlar. Suriye ve Beşar Esad’a çok kızgınlar.Türkmen köylerinde çocuklara hediyeler dağıtan Türkiye’nin Lübnan büyük elçeği yetkililerinin çalışmalarını da yakından takip edip genç ihtiyar ve çocuklarlara Belsel çekimi yapıyoruz.

ORSAM VE UNUTULAN TÜRKLER

ORSAM raporunda Girit, Türk ve Çerkezlerle ilgili yaptığı araştırma özetle şu şekilde yer alıyor..

..” Girit Türkleri: Girit Adası’nın Osmanlı’dan Yunan hâkimiyetine geçmesi ve Giritli Türklere yönelik saldırıların artması ile adadaki Türklerin o dönemde Osmanlı hâkimiyetindeki bölgelere yerleştirilmesi çerçevesinde Suriye ve Lübnan’a getirilen ve Trablus’ta yaşayan Türkler…”

..” Beyrut’ta Yaşayan Türk Vatandaşları ve Suriyeli Türkmenler: 1940’lı yıllarda ekonomik nedenlerle Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu Bölgesinden göç ederek çoğunluğu Beyrut olmak üzere Lübnan’a yerleşmiş Türk vatandaşları ve Suriye’den göç eden az sayıdaki Türkmen…”

…” ÇERKESLER. Rus Savaşı sonrası (1877–78) Balkanlardan Ortadoğu’ya yerleştirilen Çerkezler. Lübnan’ın çeşitli bölgelerinde yaşıyor..

ORSAM Alan araştırması kapsamında yukarıda sıralanan tüm toplulukların yerleşim yerleri ziyaret edilmiş, ileri gelenler ve halk ile görüşülmüştür. Görüşmelerde Lübnan Türkmenlerine; yaşadıkları coğrafya, nüfusları, kültürleri, kimlik tanımlamaları, siyasal eğilimleri, Türkiye hakkındaki düşünceleri, sıkıntıları ve Türkiye’den beklentileri konularında sorular yönetilmiş. Belgesel çekimlerimizde bunlardan yararlandık Emeği geçenlere çok teşekkür ediyoruz. Bölgedeki araştırmalarımıza unutulan Türk şehitleri ile ilgili sürdürüyoruz.

Yarın unutulmuş 20 bin Mehmetçiğin mezarsız ve kefensiz yattığı Zahle Türk şehitliğini gündeme getireceğiz…

ZAHLE TÜRK ŞEHİTLİĞİNDE FATİHA OKUYORUZ

Zahledeki 20 bin şehide Fatiha okuyarak Lübnan’a veda edeceğiz.

Birinci cihan harbi Ortadoğu ve Arap Yarımadası’nda büyük yıkımlar yapmış. İsrail’in 1948’e ki kuruluşunun ilk temelleri birinci cihan harbinde atılmıştı. Birinci cihan harbinin; Kanal, Sina, Filistin, Kudüs, Lübnan ve hicaz, Irak, Şam ve Halep savaşları Türk tarihinin önemli dönüm noktalarıdır. İttihat ve terakki’nin en önemli kudretli komutanlarından birisi olan Cemal Paşa’nın komutanlığında bu savaşlar gerçekleşmiş, yüz binlerce Mehmetçik bu coğrafyada şehit olmuş. Tarihi kaynaklar araştırıldığında 600 bine yakın Mehmetçiğin, Mısır’dan Arabistan’a Kudüs’ten Suriye’ye Ürdün’den Irak’a ,Lübnan’dan Halep’e bir çok bölgede şehitliği olduğu bilinmekte. Bu şehitliklerden birisinin de Lübnan’ın Beka vadisinde ki Zahle bölgesinde olduğunu öğreniyoruz.

Hüzünlü bir sonbahar günü kurban bayramında ,Karlı Lübnan dağlarının eteğinde ki Zahle şehrinde Mehmetçiklerimizin şehit mezarlarını arıyoruz ama bulmak mümkün değil. Şehit mezarlarından hiçbir eser ve iz yok. Bu konuda ciddi araştırmalarda yok. Zahle’de durup Şehitlerimizin ruhuna Fatiha okuyoruz.

Zahledeki şehitlerle ilgili araştırma yapan Turist rehberi Asil Tuncer’in basında yer alan yazısı dikkatimizi çekiyor. Şehitlikle ilgili 2000 yılında Mekke’de birlikte Diyanet İşleri Başkanlığı’nın davetlisi olarak Hac organizasyonunu takip ettiğimiz Anadolu Ajansı’nın Lübnan muhabiri Eyüp Coşkun beyden de Zahle bölgesinde bilgiler alıyor, Eyüp baey Devr-i Aleme kameralarına önemli açıklamalar yapıyor. Sizler adına da Zahle şehrinde durup, şehitlerimizin ruhuna Fatiha okuyoruz. Bir şehit torunu olarak Asil Tuncer beye Teşekkür ederek, Zahle Şehitleri ile ilgili yaptığı araştırmayla sizleri baş başa bırakıyoruz.

ASİL TUNCER’İN KAEMİNDEN LÜBNAN-ZAHLE TÜRK ŞEHİTLİĞİ

Zahle, Lübnan’ın Bekaa vilayetinin merkezidir. Beyrut’un 52 km doğusunda bulunan şehrin nüfusu 150.000’dir. Türkiye, I. Dünya Savaşı sırasında bölge insanını korumak için şehit olan askerlerin anısını yaşatacak anıtın yapımı için Suriye engelini aşamadı. Yıl 1998. Milli Savunma Bakanlığı İnşaat Emlak Dairesi, dönemin Beyrut Askeri Ataşesi olan Kurmay Albay Mehmet İlhan Ünver’e bir yazı gönderip Zahle’de bulunan Türk şehitliğinin elektrik, su ve bakım giderlerinin bildirilmesini istedi. Ünver, Zahle’de böyle bir şehitliğin olmadığını söyledi ve “varsa belgelerinin birer suretini gönderin” dedi. Yanıt şu oldu: “bizde şehitlik ile ilgili bir evrak yok. Siz bulursanız bize gönderin”. Ünver, böylece olmayan bir şehitliğin olduğunu düşünmeye başladı. Bunun üzerine Büyükelçiliğe sordu. Kimseden olumlu yanıt alamadı. Bütün arşivi araştırmaya karar veren Ünver, son sandığın en dibinde aradığı belgeleri buldu. 1939’da Fransız Yüksek Komiserliği’nin onayladığı ve Lübnan Parlamentosu tarafından alınmış bir karar metnine, tahsis belgesine ulaşan Ünver, Zahle’de, I. Dünya Savaşı sırasında Filistin cephesinde şehit olmuş Türk askerlerinin anısına yapılacak bir şehitlik için kullanılması koşuluyla hediye edilen bir arazinin olduğunu öğrendi. Ayrıntıları, Ünver’in cümlelerinden aktaralım: “Filistin Cephesi’nde savaşan kuvvetlerimizin lojistik üssüymüş Zahle. Orada cephenin sahra hastaneleri varmış. Hastalık ve yaralanmalar nedeniyle buraya getirilen askerlerimizden 20 bin civarında şehit düşenler olmuş. Zaman gelmiş, tek tek defnetmişler, zaman bulamadıklarından dağlık kesimdeki mağaralara topluca defnetmişler. (Filistin’deki) bir cephemizin şehitliğidir bu”. Ünver daha sonraki gelişmeleri de şöyle dile getirdi: “Öcalan’ın Suriye’den kaçmak zorunda kaldığı bir dönemdi. Lübnan’ın yüzde 90’ı Suriye işgali altındaydı. Lübnan’da Suriye’nin istemediği hiçbir şey olmuyordu”. Aslında 1969’da eski Kara Kuvvetleri komutanlarından Muhittin Fisunoğlu (Paşa), Beyrut’ta, kurmay albay rütbesiyle askeri ataşe olarak görev yaparken durumun farkına vardı. Ödenek istedi. Ancak mali yılsonunda gelen ödenek kullanılamadan geri verildi. Fisunoğlu ertesi sene yeniden ödenek istedi. Ancak para tahsis edilip gelirken iç savaş çıktı. Ünver ise belgelere ulaştıktan sonra Lübnan İçişleri Bakanlığı’na gitti. Onlar, adres olarak Zahle’nin bağlı olduğu Balbek Valisi’ni gösterdi. Vali, Ünver’e, “Suriye’nin evet demediği bir şeye benim, hükümetin, evet demesi mümkün değil” dedi. Ünver durumu Büyükelçi Nazım Dumlu’ya aktardı. Dumlu da gerekli girişimlerde bulundu, ancak sonuç alınamadı. Anıt, Zahle’ye üstten bakan ve ay yıldız görüntüsünü veren bir şekilde projelendirildi. Ancak bir türlü gerçekleştirilemedi. Türkiye Cumhuriyeti, I. Dünya Savaşı sırasında bölge insanının canını, malını korumak için şehit olan askerlerin anısını yaşatacak olan anıtın yapımı için Suriye engelini aşamadı. Lübnan yönetimi de Suriye’nin “hayır” dediğine “evet” diyemediği için; Zahle’de yatan 20 bin Türk askerini bugün kimse hatırlamıyor… Tek Zahle mi? Toplam 30 ülkede 48 Şehitliğimiz bulunuyor. Bunların içinde aralarında Japonya, Güney Kore, Macaristan İngiltere ve Romanya gibi durumu kötü olup da bakıma muhtaç olanlar var. Dış ülkelerde bilinen 84 şehitlikte 5.409 askerimiz yatıyor. Bunların 2,290’ı kara, 1,950’ı hava ve 3,258’i jandarma kuvvetlerine mensuplar Yurtdışında Bulunan Şehitliklerimiz: Almanya’nın Berlin; Avustralya (Gelibolu); Burma’nın Thayet Myo; Irak’ın Bağdat; Güney Kore’nin Seul (Pusan); Japonya’nın Tokyo Wakayama (Ertuğrul); Lübnan’ın Zahle; Mısır’ın Kahire; Polonya’nın Krakow; Suriye’nin Şam, Rakka; Ukrayna’nın Kırım (Sivastopol); Ürdün’ün Amman (Salt) kentinde bulunan şehitliklerimizden başka Avusturya’nın Viyana (Mogersdof); Azerbaycan’ın Bakü (Merdekan, Fatma-yı, Nohvani, Şamahi); Bulgaristan’ın Rousse, Silistre (Akkapı), Sofya, Tolbuhim, Tutrakhan, Varna (Salih, 50 Asker, Mersin Baba, Karacapaşa) şehirlerinde binlerce şehidimiz meftundur. Daha bitmedi: Burma’nın Munclon, Mektila, Shivebo, Tozetimio; Çek Cumhuriyeti’nin Hodin; Hindistan’ın Moza, Balery, Summerpur; Irak’ın Bağdat (Genç Osman), Qut-ul Ammara; İngiltere’nin Portsmouth, Brockwood; İran’ın Selmos; İsrail’in Kudüs; İtalya’nın Trieste, Marsa; Kıbrıs’ın Nikosa, Geçitkale, Limasol, Magosa, Baf, Bağlıköy, Lefke, Çeşmem, Erenköy, Tuzla, Larnaka, Boğaz, Karaoğlan; Kosova’nın Piriştina (Sultan Murat Hüdavendigar ve Damat Ali Paşa); Libya’nın Trablus (Turgut Reis); Lituanya; Macaristan’ın Budapeşte, Zigetvar; Malta; Mısır’ın Belbeys, Gaza, İskenderiye, Kahire; Romanya’nın Bükreş, Cabrashi, Ibrail, Mecidiye; Rusya’nın Odessa, Stry; Suriye’nin Halep; Suudi Arabistan’ın Hicaz; Sırbistan’ın Belgrat; Yunanistan’ın Korfu, Atina (Pire), Rodos, Sakız; Ukrayna’nın Rohatin, Perijichani, Olhovich, Huvudichko, Pukof, Podvisokiya, Mitibenesko, Michichof, Zileniyof, Podvisokiya, Lipichadolna kentlerinde de farklı büyüklükte şehitliklerimiz mevcuttur. Ruhları Şad Olsun! “..

Asil bey ismine yakışır bir şekilde Zahle Türk şehitliği ile ilgili önemli bir araştırma yapmış. Kendisine Belgesel yayıncılık ve devri-i alem belgesel tv programı olarak minnet ve şükranlarımızı sunmayı bir vefa borcu biliyorum.

Zahledeki şehitlerimizin ruhuna da Fatiha okuyup vefa borcumuzu da ödedikten sonra. Lübnan’a veda vakti geldi. 3-8 Kasım 2011 tarihlerinde Lübnan’da yaptığımız araştırma ve belgesel çekimlerinin sonuna gelmiş bulunmaktayız. Türkiye’ye dönmek üzere Beyrut hava limanından uçağa bindiğimde aklımdan Lübnan’da ki Osmanlı eserleri, Trablus’ta ki Abdülhamit han’ın torunu, unutulan Akar ve Baalbek Türkmenleri, Beyrut’ta ki Türkler, Lübnandaki islam medeniyeti eserleri ve en önemlisi Zahle’ de ki unutulan isimsiz ve mezarsız şehitlerimiz çıkmıyordu. Elveda Lübnan, Elveda Beyrut ve Trablus Elveda.. Sizleri de Lübnan’a davet ediyor, bir başka devri alem programında buluşmak üzere Lübnan’ın başkenti Beyrut’dan Allaha ısmarladık diyoruz.

Anadolu’dan Erivan’a Devr-i Alem

ERMENİSTAN BELGESELİ

Ermenistan sürekli gündeme geliyor. Ermenistan ile ilgili yeteri kadar araştırma yok.Devri Alem TV belgesel program yapım ekibi olarak Ermenistan’a gidip başkent Erivanve Gümrü şehirleri oılmak üzere Ermenistan’ı gezerek belgesel programı hazırladım. Hazırladığımız belgesel programın senaryo metnini birlikte okuyalım.

Anadolu’dan Ermenistana 

Tarihler 16  Ekim 2010 , Devr-i Âlem TV. Belgesel  program yapımcısı , belgesel yayıncılık  ve Devr-i Âlem dergisi olarak yılın gazetecilik olayını gerçekleştirmek üzere Ermenistan’a gidiyoruz. Değerli dostum işadamı Yusuf Akınlı’nın “Ermenistan’a gideceğiz. Gelir misin?”davetini aldıktan sonra aklıma bir çok soru üşüştü. Ve aklımda ki bu sorumların cevabını bulmak için Ermenistan’a gitmeye karar veriyorum.

Ermenistan’da neler oluyor? Ermenistan halkı Türkiye’ye nasıl bakıyor? Ermenistan’da Türk iş adamları neden başarılı? Soykırım, savaş ve katliamın perde arkasındaki gerçekler neler? Ermenistan’da yıkılan Türk İslam eserleri nelerdir? Ermenistan Türk sınırı ne zaman ve nasıl açılır? Ermenistan’ın en büyük destekçisi neden İran? Azerbaycan Ermenistan arasındaki Karabağ sorunu çözülecek mi? Yıllardan beri bekleyen Ermeni kilisesinin kubbesini hangi Gebzeli vinç firması kaldırdı? Ermenistan Hava Limanın neden Kocaelili işadamı yapıyor? Ermenistan halkı Türklere nasıl bakıyor? Ağrı Dağı Erivan’dan nasıl görünüyor? Sınır kapısı kapalı olduğu halde Türkiye’den Ermenistan’a nasıl gıda maddeleri gidiyor? Ermenistan’a her gün onlarca Türk tırı hangi zorlukları aşarak gidiyor? Ermenistan’dan Türkiye nasıl görünüyor? Erivan’daki Gökmescid’de belgesel çeken ilk Türk Gazetecisi olmak için yollara düşüyoruz ve 3 gün kalacağımız Ermenistan’a gitmek üzere 16 ekim 2010 tarihinde yola çıkmaya karar veriyoruz.

Gebze’den Ermenistan’a

Yağmurlu bir sonbahar günü 16 Ekim 2010  Cumartesi sabahı Gebze’den yola çıktık.Anadolu yolları sonbaharda da çok güzel. Bazı yapraklar sararmış, ormanlar adeta bir halı desenini andırıyor. Dağlar ve ovaları bir bir arkamızda bırakıyoruz. Köyler boşalmış, büyükşehirlere göçmüş, yollar tenha. Şehirler ve kasabalar kış uykusuna hazırlanıyor. Tarlalarda son mahsuller toplanıyor. Sonbahar meyveleri ağaçların dallarını süslerken biz kendimizi bir rüya alemine hissedercesine Anadolu yollarında gidiyor, Zaman zaman da restoranlarda soluklanıyoruz.

Dedemin Mezarında Fatiha Okuyorum

Belki en son gideceğim ülke idi Ermenistan. Çünkü Ermenistan ile ilgili bir çok yazı kaleme alıp TV programı çekmiştim. Sadece ben değil, Anadolu insanı Ermenilerden çok çekmişti.  1914’de asker olan dedem İbrahim Kahraman(Kandazoğlu) Giresun iline bağlı  Şebinkarahisar ilçesi’nin ermeni işgalinde şehit  olmuştu. Dedemin burada bir çok askerle Şebinkarahisar’ı Ermeni işgalinden kurtardıktan sonra Suşehri yakınlarından önce Ermeniler tarafından içecekleri su kaynaklarına  zehir katılmasıyla zehirlenir, ardından da kaldırıldığı hastane nin Ermeniler tarafından yakıldığı için dedemle birlikte  bir çok Mehmetçik şehit olmuştu. 12 sene önce dedemin de mezarının bulunduğuSivas’ın Suşehri ilçesinde ki garipler mezarlığında araştırma yapıp belgesel çekmiştim. ( 2001’un Temmuz ayında yeniden bu mezarlığa gittim. Mezarlık kısmen bakımlı hale gelmiş, 12 yıl önce dikilmesine vesile olduğumuz çam fidanları büyümüş, şehitler mezarlığı yeşillenmişti.)

Ermenistan’a giderken dedemin kemiklerini sızlatmak istemiyordum. Akşamın geç vakti olmasına rağmen Suşehri garipler (Şehitler) mezarlığında durarak dedemin ruhuna Fatiha okuduktan sonra Ermenistan yollarına düştüm. Erzurum’a geldiğinizde gecenin geç vakti olmuştu. Kaldığımız otelden sabah erken kalkıp, yeniden yollara düşüyoruz. Pasinler, Horasan, Sarıkamış’ı geçerken araçtan inip, Sarıkamış şehitleri anıtında Fatiha okuyoruz. Bu bölgeler çok büyük savaş ve mezalim yaşamıştı. 90 bin Mehmetçik bu bölgede karlar altında şehit olmuş, bir çok masum insan ermeni mezalimine kurban gitmişti. Bir insanlık görevi olarak onların ruhuna da Fatiha okumayı ihmal etmedik.

Kars’da Sabah Kahvaltısı

Sabah Kars’a geliyoruz. Kars’a özgü sabah kahvaltısı ararken, Karslılar bize buradaKarskahvaltısı yok, Van kahvaltı salonu var diyor. Biz de Vanlı bir müteşebbisin Kars’da açtığı Van kahvaltı salonunda hem yorgunluk atıyor, hem kahvaltı yapıyoruz. Şimdi ki durağımız Ardahan. Ardahan’a uzaktan el sallayıp, Damal ve Susuz’u geride bırakarak ılgar dağının zirvesinde ki şehitler çeşmesinden kana kana suyumuzu içip sonbahar yapraklarının sarardığı çam ormanı içerisinde ki sarı renk tonlarının  bütün desenlerinin hakim olduğu, Posof ormanlarına el sallayıp, Türkgözü sınır kapısına geliyoruz. Türkgözü sınır kapısında ki işlemlerimizi tamamladıktan sonra Gürcistan polisinin saygılı ve hızlı işlemlerinden sonra gümrük görevlisinin bize güvendiği için aracımıza bile bakmadan kendimizi gönül yaramız  Gürcistan’ın Ahıska topraklarında buluyoruz.

Ahıskada gerçek Rus soykırmı

 Ermenistan sözde soykırım yalanı ile dünyayi  kandırırken, Ermeni lobileri  çalışmalar yaparken  bizim Ahıska’dan haberimiz bile yoktur. Ahıskada yaşanmış gerçek Rus soykırımınıbile araştırmayız. Ahıska diyince içimiz bir hoş olur ve sızlar. 1945 yılında 92 bin Ahıska Türk’ünün bir gecede evlerinden zorla çıkarılarak Sovyet Rusya’nın çeşitli bölgelerine sürüldüğü yerdir Ahıska. Ahıska gönül yaramızdır. Dün Sovyet zulmü vardı, bugün Gürcistan zulmü yaşanıyor  Ahıska da. Gitmeyen ve araştırmayan bu bölgeleri bilmez. Biz Devr-i alem. tv belgesel programı olarak  Ahıska ile ilgili ilk belgeseli çeken ve Vatan Ahıska belgeseli ile Ahıska türklerine  uygulanan  Gerçek Rus soykırımını dünyaya duyuran  ilk gazeteci ve  belesel tv programı olarak tarihimize karşı vefa borcumuzu ödemeye çalıştık. (Vatan Ahıska belgeselini bir çok tv kanalı ve (www.belgeselyayincilik ve  Devr-i alem.Tv ) kanalından izleyebilirsiniz.

Kuranehri ile Arpaçay nehrinin suladığı Ahıska ovaları ve Ahıskale bize hoş geldin dercesine bizi bağrına bastı. Ahıskale şehir merkezinde kısa bir tur attıktan sonra yolumuzu Ermenistan yönüne çeviriyoruz. Arpaçay’ın kenarında ki kavak, söğüt ve çınar ağaçları sararmış. Arpaçay nazlı nazlı akıyor. Virajlı yollardan geçerek  Ahıska’nın Ahılkelek bölgesine  geliyoruz.Ahılkelek deyince  aklıma Ahılkelek fatihi,  Balkan, Birinci dünya ve Kurtuluş savaşları’nın   yiğit komutanı, kılıç ve kalem erbabı şehit binbaşı Hüseyin Avni Alparaslan geliyor.Birinci dünya harbinde Ahılkeleği nasıl düşman kurtardığını bizzat kendisi kaleme almış. Binbaşı Hüseyin Avni Alparslan  hakkında ayrıntılı bilgileri  belgesel yayıncılık arşivi ile  internet  arama motoru google den  (Kılıç ve kalem Erbabı  şehit binbaşı Hüseyin Avni Alparslan ) başlığını  arayarak okuyabilirsiniz.   

Ahılkelekte Şehit Binbaşı Hüseyin Avni Alaparslanı düşünmek.

Ahılkelek, derin vadinin iki yakasına kurulmuş. Uzaktan Ahılkelek’in kalesi bize el sallıyor. Vadi içerisinde ki virajlı yollardan Ahılkale’nin yanında ki şehir merkezine çıkıyoruz. Şehir gerçekten güzel. Ahılkelek’de Osmanlı kalesinden başka gözümüz diğer Osmanlı eserlerini arıyor. Ancak fazla bir şey göremiyoruz. Osmanlı şehirleri arasında önemli yere sahip Ahılkelek’de bir kilise dikkatimizi çekiyor. Kilise her halinden ben Camiyim diyor. Minare yıkılmış, çan kulesi ilave edilmiş, mimarisi kiliseye benzetilmiş camiye el sallayarak, Birinci dünya harbinde  Ahılkeleği kurtaran  birliğin komutanı  kılıç ve kalem erbabı  şhit binbaşı Hüseyin Avni Alaparaslan’ın ruhuna  fatiha okuyarak   Ermenistan yoluna doğru hareket ediyoruz. Düz ovalar, göller, köyler, dağlar ve Ahılkelek’in fakir köylülerine el sallarken  Gürcistan-Ermenistan arasında ki Balla sınır kapısına geliyoruz.

Balla Sınır Kapısındayız

Gürcistan devleti Shakashvili tarafından gerçek anlamda devlet haline getiriliyor. Gürcistan sınır kapılarında Gürcüce, Türkçe, Azerice ve İngilizce “Rüşvet vermek yasaktır. Verende alanda 7 yıl hapse mahkum edilir.” Yazısı dikkatimizi çekiyor. Gerçekten Gürcistan’da rüşvetin kökü kazınmış. Daha önce aleni rüşvet alınıp veriliyormuş, şu an da böyle bir şey söz konusu değil. Herkes birbirini uyarıyor. “Sakın rüşvet vermeye kalkmayın. Hapse girersiniz.”diyorlar. Gürcistan devleti Balla sınır kapısını modern hale getirmiş. Geniş bir çatı ile sınır kapısının her yerini yağmur ve kara karşı korunaklı hale getirmiş. Çok kısa sürede sınır kapısından geçerek tampon bölgeye giriyoruz. Kısa bir yoldan sonra Ermenistan’ın Balla sınır kapısına geliyoruz.

Ermenistan’da İlk Gece

Balla sınır kapısında uzun bekleyişten sonra vizelerimizi alıyor ve Ermenistan’a giriyoruz. Akşamın geç vakitleri. Dağlar tepeler aşıyoruz. Vadilerden geçerek Ermenistan’da ki ilk durağımız meşhur tarihi Gümrü şehri oluyor. Daha önce büyük bir depremle sarsılan tarihi Gümrü şehrinin içerisinden geçerken Kazım Karabekir paşa ile ermeni devleti yöneticilerinin Gümrü  barış antlaşması hatırıma geliyor. Bugün Ermeniler Türkiye-Ermenistan sınırını tanımasa da Türkiye-Ermenistan sınırı Gümrü antlaşması ile resmileşmişti. Gümrü’ye el sallayıp Ermenistan’ın başkenti Erivan’a doğru yolumuz devam ederken, ben elimde ki Ermenistan ile ilgili notlarımı okuyorum.Benien çok, değerli akademisyen ve araştırmacı Dr. Hasan Oktay beyin “Ermenistan’da Türk eserlerinin akıbeti” başlıklı yazı ilgilendiriyor. Ermenistan ile ilgili fazla bir araştırma yok. Aslında bir çok kültür ilişkimiz olan Ermenistan, ciddi şekilde araştırılmalı. Şimdi sizlere sayın Oktay’ın yazısından aldığım alıntıyı sunuyorum. Bakın sayın Oktay Ermenistan’da yıkılan Türk eserleri ile ilgili hangi tespiti yapmış

Ermenıstan’da Türk Eserlerının Akıbetı

Dr. Hasan OKTAY

Kırmızı gül demet demet diye başlayan ve Şol Revan’da balam kaldı diye devamedenacıklı ve acıklı olduğu kadar da içli ve duygulu türküyü dinlemeyenimiz kalmamıştır. İşte bu türkü bir Türk yurdu olan Revan’ın acı türküsüdür. Tarihi boyunca çeşitli istilalara ve Türk boylarının iskanına açılan Revan bölgesi Ağrı dağının elli beş km. kuzeyinde, Alagöz dağının güney doğusunda, Gökçe gölünün güneybatısı köşesinden takriben altmış beş km batıda bin metre yüksekliğindeki Çukursad ovasında, Aras ırmağının sol kollarından Zengi suyunun sol kenarındadır. Revan’ın bulunduğu Sa’dçukuru / Çukursaad ovası kuzeydoğu ve kuzey batıdan yüksek dağlarla çevrilmiştir.

Revan Şehri bugün Ermenistan’ın başkenti olan Yerevan’dır.

Milletlerin benliklerini, düşüncelerini, duygularını, kuvvetle canlandıran yegane amil yaptıkları, bıraktıkları eserlerdir. Fikirlerin canlanarak kağıtlar üzerine tespit ettiği satırlar, abideler, mabetlerin hepsi bir devrin düşüncesini, duygusunu yaşatır. Bir şehre girdiğimiz zaman rastladığımız eski eserler bize daha önceki devirlerde bu şehrin hangi millet ve medeniyetin hakim olduğunu gösterir. Her hangi bir şehirde uzun müddet hakim olup da hiç bir eser bırakmadan ayrılanların o yerlerin ruhuna ve fikrine hükmedemedikleri anlaşılır. Ruha ve fikre hakim olan milletler bulundukları yerlerde muhakkak bir eser bırakarak ayrılmışlardır. Revan bu eserler açısından oldukça şanslı olmasına rağmen sık sık Osmanlı-İran arasında el değiştirmesi, deprem ve Ermeni tahribatı şehrin Türk tarihi eserlerini yok denecek mesabesinde ortadan kaldırmıştır. Bu gün ancak bu eserlerin izlerine rastlanmaktadır. Safevi-Osmanlı çekişmesinin önemli merkezlerinden biri olan Revan XV. Asırda Timur’un tacirlerinden Hacı Han Lahican tarafından bir köy olarak kurulmuş, ve sonraları Şah İsmail’in emriyle veziri Revan Kulu Han tarafından XVI. Asrın başlarında (1509-10) şehir haline getirilmiştir.

Safeviler Anadolu’dan propaganda vasıtasıyla getirttikleri aşiretleri Revan merkez olmak üzere tesis ettikleri Çukursaad beylerbeyliğine yerleştirmiştir.Osmanlı devleti ile Türk Safevi devletleri arasında sık sık el değiştiren Azerbaycan bölgesinde 1747 de İran yönetimini elinde bulunduran Nadir Şah Afşar’ın ölümüyle irili ufaklı yirmiye yakın hanlık kurulmuştur. Bu hanlıkların içerisinde en önemli olan ve Revan merkez olmak üzere de Revan hanlığı Kaçarlar ve diğer Türk aşiretleri tarafından kurulmuştur. Revan’ı Safevi Türk, Osmanlı ve Hanlık dönemi eserleri süslüyordu. Fakat 1828 de Ruslar şehri ele geçirdikten sonra Ermenilere teslim ederek büyük bir tahribatın başlamasını da sağlamış oldular. İşte Revan’da geride bıraktıklarımız.

Serdar sarayı

Safevi Türk şahları Revan şehrini kurarken bir saray külliyesi inşaa ederek kendileri adına şehri yöneteceklerin ikametine ayırdı. Bu saray ek yapılarla desteklenerek ayrıca yapım ve restorasyon esnasında bir çok değişikliğe uğramıştır. Bu saray külliyesi Revan kalesinin içerisindeydi. Heybetli uçurumun kenarında kurulan saray insan üzerinde büyük tesirler bırakmaktadır. Safeviler vilayet merkezlerinde inşa ettikleri sarayları genellikle heşt behişt (sekiz cennet) tarzında inşa ederlerdi. İstanbul Çinili köşk de bu sitile girer.

Revan Hanlığı hükümet merkezi olarak daha önce yapılan sarayların yerine yeni bir saray inşa etti. Doğu mimarisinin en güzel örneklerinden birini teşkiledenSerdar sarayını Revan Hanı Hüseyin Ali Han yaptırmıştır. Görkemli sarayın ustaları Türkiye’den ve İran’dan, mimar ise Hoy Hanlığından istenmiştir. Sarayın planı ve inşaatın tüm sorumluluğu Hoy’dan gelen mimar Mirza Cafer tarafında gerçekleştirilmiş tir.

Sekiz yüz haneyi barındıran Saray’a Revan Hanı Hüseyin Ali Han’ın Oğlu Muhammed Han tarafından 1791 de ‘Gözgülü’ aynalı salon ve yay imareti adı altında yazlık bir bölüm eklenmiştir. Serdar sarayı Revan kalesinin temelini oluşturur. Bu saray Revan hanlığının saray mimarlığının en değerli örneğini teşkil etmiştir. Saray külliyesi çeşitli fonksiyonları bulunan çok sayıdaki müştemilat binaları avluların çevresinde guruplaşmıştı. Fıskiyeli havuzlar, çiçek bahçeleri, sarayın avlularında enfes bir manzara meydana getirmiştir. Bu debdebe, saray binalarının iç tertibatında daha da güçlü idi. Duvar ve ahşap bölümlerdeki nakışlar, savaş ve av sahneleri, zengin desenli portreler, sarayın içerisine debdebeli ve zengin bir görünüm vermektedir. Saray devlet işlerinin görüldüğü bir mekan olarak kullanılırken aynı zamanda barındırdığı sekiz yüz hane ile de Hanlığın önemli kültür ve sanat merkezi olarak hizmet etmiştir. Fakat bugün saraydan hiçbir eser mevcut değildir.

Mescit ve Camiler

Camiler İslam dünyasında dini bir mekan olmakla beraber aynı zamanda sosyal kültürel ve eğitim kurumlarıdır. Revan Hanlığı topraklarındaki tarihi eserler dini menşeli olduğundan iki türlü yıkıma sahne olmuştur. SSCB’de ateistlik propagandası neticesi kurulan Allahsızlık cemiyeti bölgedeki dini yapıları yok etmeye çalışmıştır. Bunun yanında Ermeniler Türk hakimiyet alametlerini tamamen tahrip ederek Revan’da bulunan irili ufaklı bir çok camiden ancak iki tane kalmış ve bu camilerde 1988’de kasıtlı çıkarılan bir yangınla kullanılamaz hale getirilmiştir.

Şah İsmail Mescidi

Tespit edebildiğimiz kadarıyla Revan da ilk mescide Şah İsmail tarafından 1510 yılında yaptırılmıştır. Revan, Osmanlı İran ilişkilerindeki önemini kavrayan Şah İsmail şehri tahkim ederek kale ve cami yapmıştır.

Geniş mekanı ve uzun minaresi, döşenen halılarıyla çok meşhur olan Şah İsmail mescidi 1918 de Ermeniler tarafından içerisine Müslüman ahali doldurularak yakılıp yok edilmiştir.

Hudabende Mescidi

Revan mescitleri arasında ilk büyük mescit olma özelliğini taşıyan Hudabend mescidi Safevi hükümdarı Muhammed Şah Hudabend tarafında inşa edilmiştir. Uzunluğu9 metreolan bu mescidin genişliği6 metre, yüksekliği ise 12 metreydi. Küçük bir de mihrabı olan mescide kırmızı pişmiş tuğladan yapılmıştır. 1685 tarihinde Safevi hükümdarı Şah Süleyman tarafından tamir ettirilen mescidin giriş kapısı üzerinde bir tamirat kitabesi konmuştur.

Şah Abbas Mescidi

Revan mescitleri arasında sanat değeri açısından Şah Abbas mescidi önemli bir yer tutar. 1606 yılında yapılan mescide halk camili mescit ismini vermiştir. Aynı zamanlarda Gence’de yapılan mescit de aynı mimar Şeyh Bahaaddin tarafından yapıldığından birbirlerine çok benzerler. Revan Han sarayının doğu yanına yapılan mescidin yanında medrese, kütüphane ve misafirhane inşa edilmiş olup büyük bir avluyla çevrelenen muhteşem bir mimari külliye olarak ilim merkezi görevi ifa etmiştir. Revan Hanlığı zamanında Mescidin aşevinde fakirlere günde üç öğün yemek verilmekteydi. Dini bir mekan olmanın yanında sosyal bir kuruluş olan bu cami Ermeniler tarafından her fırsatta tahrip edildiğinden şu anda harabe halindedir.

IV. Murat Mescidi

Şah İsmail tarafından Osmanlı Devletine karşı önemli bir merkez haline getirilen Revan, Osmanlı Devleti’nin de dikkatini çekmiş olup her ele geçirilişte muhakkak güzel binalarla süslenmiştir. Bu seferlerin en önemlilerinden biri olan IV. Muradın Revan seferidir.

IV. Murad’ın Revan seferinden sonra burada bir cami inşa edilmiş, fakat biz bu camiyi Revan’ın 1724’de tekrar geri alınmasından sonra kılınan ilk cuma namazı vesilesiyle öğreniyoruz. Kale içinde olan bu cami Safeviler tarafından harap hale getirildiğinden cuma namazına hazırlanması için döşemesi tamir edilip halı döşendikten sonra mihrap ve minberi yerine konularak ertesi cuma namazına daha iyi bir şekilde yetiştirilmiştir.

Erivan’da Gök Mescit

Revan Hanı Hacı Hüseyin Ali Han tarafından 1760-1764 yılları arasında yaptırılmış olup mavi çinileri hakim olduğu için Gök Mescide denmiştir. Mescidi inşaedenustalarla Hüseyin Han arasında Süleymaniye camisi inşası sırasında Kanuni ile Mimar Sinan arasında geçen tartışmaya benzer bir tartışma yaşanır. Gök Mescit ustaları caminin temellerinin iyi oturabilmesi için bir müddet ortalıktan kaybolurlar ve sonrada ortaya çıkarak durumu Han’a izah ederler. İki minaresi olan Gök Mescide Revan Hanlığının kuruluşundan yirmi yıl sonra inşa edilmesi Hanlığı ekonomik gücünü göstermesi açısından önemlidir. Hiç bir masraf esirgenmeden Tebriz ‘deki Gök Mescide ve Gence’deki Şah Abbas mescidi üslubunda inşa edilmesi ise sanatta ulaşılan zirveyi göstermesi açısından önemlidir. Tam bir Türk üslubuyla inşa edilen Mescidin yanında bir medrese, kütüphane ve imaret yapılarak külliye haline getirilmiştir. Buradaki kütüphanede çok değerli kitaplar mevcut idi. Devrin ilim ve kültür merkezi olan bu kütüphane Azerbaycan bölgesinin meşhur ilim ve sanat adamlarının en önemli uğrak yerlerindendir. Burada önemli tartışma ve fikir alışverişinde bulunurlardı. Bu şaheser Revan Hanlığı yıkılıp Ruslar tarafından Ermeni devleti kurulması için değişik yerlerden getirilen Ermeniler tarafında üç sefer yakılarak harabe haline getirilmiştir. Birinci yangın 1918 yılında içindeki ahali ile beraber gerçekleştirilmiş, ikincisi ise 1955 yılında olup, içinde kıymetli ilim halkası ders yaparken diri diri yakılmıştır. Üçüncü yangın ise 1988’de meydana gelip Gök Mescidi tamamen harabeye çevirmiştir.

Gök Mescit 1996 yılında İran devleti tarafından restore edilerek külliyenin bir kısmı İran Kültür merkezi olarak hizmet vermekte, camii kısmı ise ibadete yarı açık şekilde hizmet vermektedir. 2004 eylül ayında Ermenistan’a yaptığımız bir seyahatte Mescitte Cuma namazı kılamamıştık. Oysa Ermenistan’da bir çok ülkenin Müslüman ahalisi çeşitli amaçlarla bulunmaktadır. Burada Cuma namazı kılınamaması birazda İran’ın tutumundan kaynaklanmaktadır.

 Revan Kalesi içerisinde Recep paşa ve Abbas Mirza camileri de vardı. Fakat Ruslar şehri ele geçirdikten sonra Recep Paşa camii yıkılarak yerine Rus Pravoslav kilisesi yapılmıştır. Abbas Mirza camii ise tamamen yıkılarak ortadan kaldırılmıştır. Bu önemli mescitlerin yanında ismini bildiğimiz fakat bu gün izine bile rastlanmayan Zalhan mescidi, Nevrozeli Han mescidi, Hoca Cafer Bey mescidi, Mehemmed Sertip Han mescidi, Hacı Nasrullah Bey mescidi, Ulu Cami, Tepebaşı mescidi, Esed Ağa mescidi, Köprü Bulağı mescidi, Serdar mescidi gibi mescitlerin Ermeni ateşleri arasında eriyip kaybolmuşlardır. Zalhan mescidi II. Dünya savaşından sonra mimari özelliği bozularak resim ve sergi binası haline getirilmiştir. Milletlerin benliklerini, düşüncelerini, duygularını, kuvvetle canlandıran yegane amil yaptığı eserlerdir. Onun için Ermeniler Türk eserlerini her fırsatta yok ederek bölgenin kendi yerleri, yurtları olduğuna insanları inandırmaya çalışmaktadırlar.

 Ermenistan da  Türbe ve Mezarlıklar

Revan topraklarında türbe ve mezarlıklar halkın sık sık ziyaret ettiği yerlerdir. Meşhed, Kerbela, Bağdat Kâzımiye’de bulunan Şii makamlarda olduğu gibi Revan Hanlığı topraklarındaki halk da mezarlık ve türbelere akın ederek ziyaret etmekteydiler. Özellikle 10 Muharrem kutlamaları büyük bir coşkuyla mezarlık ve türbelerde yapılıyordu.

Mezarlıklar bir yerin tapu senetleri mesabesindedir. Revan’ın eski mezarlığında yapılan bir araştırmada koç, koyun, at heykelli mezar taşları  bulunmuştur. Azeri arkeolog ve tarihçi Meşedi Hanım Nimetova tarafından yapılan kazılar neticesinde mezarlıkta okunabilen ilk tarih 1478’dir. Tespit edebildiğimiz kadarıyla Çukursa’d’a ismini veren aşiret ve bu aşiretin ilk yöneticisi olan Emir Sa’d’ın türbesi ve bu sülaleden bölgeyi idare edenlerin gömüldüğü türbeler bugün harabe halinde varlığını sürdürmektedir. 2000 yılı başlarında Emir Saad’ın türbesi onarılarak ayakta kalması sağlanmıştır. Bu türbeler bölgenin tamamen bir Türk yerleşim yeri olduğunu göstermesi açısından çok önemlidir.

Kaleler

Kaleler 19. yüzyılın sonuna kadar bir çok yerde önemini korumuş olan Kaleler savunmaya yönelik bir yapı olarak şehir tarihlerinde önemli bir yer tutar. Kalın dış surlarla çevrili yapılar olan kaleler uzun yıllar bir kuşatmaya dayanabilecek şekilde istihkam edildiğinden içerisindeki halkın asgari hayat şartlarını idame ettirebilmesi için gerekli her türlü donanıma sahip yapılardır.

Revan tarihi boyunca büyük mücadelelere sahne olduğundan savunma için bir çok kale inşa edilmiştir. Toprakkale, Gümrükale, Keçikalesi, Ağca kale, Kafir kalesi, Bayburt kalesi, Kalaburcu ve Revan kalesi gibi kaleler Revan şehrinin savunmasında önemli yer tutar.

Revan vadisindeki tabii kayalıklar üzerinde kurulan kalenin tarihi eskidir. Yalnızca bir yolla giriş çıkış olduğundan müdafaası kolaydır. Kalenin temeli bölgeye gelen ilk Oğuz Türkleri tarafından tesis edildiği ileri sürülmektedir.[22] Revan -Tiflisticaret yoluna hakim olan Kâfir kalesi Revan hanlığının tarihinde önemli bir yer tutar.

Gümrü’de bulunan kale ise Osmanlı Devletine giden ticaret yollarının önemli dinlenme noktalarındandır. Arpa çayı Nehrinin taşlarıyla inşa edilen Gümrü kalesinin VIII. asırda yapıldığı sanılmaktadır. Rus – İran – Revan hanlığı savaşlarında tahrip olan Gümrü kalesi daha sonra Ruslar tarafından yeniden inşa edilmiştir.

REVAN TİMUR HAN ZAMANIN DA İSKANA AÇILDI

Emir Timur zamanında iskana açılan Revan, Şah İsmail tarafından Veziri Revan Kuluna buraya bir kale yapılmasını istemesi üzerine 1509-10 da kale yapılmıştır. Kale inşaatı yedi yıl sürmüştür. Zengi çayının kenarında yapılan kale kırmızı kerpiç ve taştan yapılıp bitirildikten sonra Şah İsmail tarafından Revan Kalesi ismi verilmiştir. Kalenin etrafı hendeklerle çevrilerek su ile doldurularak müdafaası daha da kolay bir hale getirilmiştir.

Osmanlı Devleti Revan’ı ilk defa ele geçirdikten sonra Tokma Han’ın sarayı merkezkabuledilerek sekiz kule, beş demir kapı, kervansaray, bir cami ile hamamı ihtivaedeniç kele ve kırk üç kuleli dış kale kırk beş günde tamamlandı. Kalenin yanında Osmanlı devleti bir şehir için ne gerekiyorsa onların inşaatını acilen başlattı.

Kervansaraylar

Revan önemli bir ticaret yolu üzerinde bulunduğundan hareketli bir ticarete sahiptir. Kervansaraylar ticaret merkezleri olarak vazife gördüğünden Revan Hanlığı topraklarında irili ufaklı kervansaraylar inşa edilmiştir. Bu kervansaraylardan Gürcü kervansarayı yetmiş sekiz, Çulfa ve Serdar kervansarayının otuz sekiz, Dağlı, Sulu ve Susuz kervansaraylarının birlikte yetmiş dört; Hacı Ali kervansarayının ise kırk dükkanı vardı. Bu dükkanların birer hareketli alışveriş yerleri olduğu için kervansarayların ne kadar işlek ve canlı olduğu anlaşılmaktadır. Serdar sarayının hemen yanında bulunan ve mimari bakımından en güzeli olan Serdar kervansarayı giriş kapısı boyunca sağlı sollu sekiz yüz dükkanı vardır. Bu kervansaraylar Revan’ın ticari hayatına uzun yıllar hizmet vermiş, ve daha sonra Türk izlerini bölgede silmek isteyen Ermeniler tarafından yıkılarak yok edilmişlerdir.

Köprüler

Ticaret yollarının kesiştiği Revan şehri akarsular bakımından zengindir. Akarsular üzerinde yapılan köprüler ticaret yollarının ulaşımını kolaylaştırdığından Revan şehrinin ekonomisine katkıda bulunmaktadır. Hem akarsuların zenginliği ve hem de coğrafyanın stratejik konumundan dolayı şehir burada kurulmuştur.

Revan şehrinin içinden geçen Keder çayı üzerinde Dağlıtaş köprüsü, Zengi çayı üzerinde taşköprü, Bedi çayı üzerinde ise başka bir köprü Revan’da şehir içi ulaşımını temin eder. Bu köprülerin işçiliği ve mimarisi oldukça dikkat çekicidir

Revan kurulduğu tarihten itibaren 1828’e kadar Türk idaresinde kaldığından irili ufaklı yüzlerce tarihi eseri bünyesinde barındırmıştır. Fakat Ermeniler Ruslar vasıtasıyla ele geçirdikleri bu güzelim yerleri ve tarihi eserleri yağma ve talan ederek tarih sahnesinden silmiştir. “Şol Revan’da nem kaldı” diye acıklı bir şekilde söylenen türkünün niye bu kadar hissî olduğu şimdi daha iyi anlaşılmaktadır.”

Sayın Oktayın  Ermenistanla ilgili araştırması bu şekilde bitiyor. Kaynakları ile  yazılan bu araştırma gerçekten çok önemli.  Keşke Ermenistanla ilgili daha çok araştırmalar yapılsa.  değerli araştırmacı sayın Oktaya  teşekkür ederek biz Ermenistandaki gezimize devam ediyoruz.

Ermenistan’ın Başkenti Erivan’da tarihe not düşüyoruz.

Balla Sınır Kapısı ile Ermenistan’ın Başkenti Erivan arası175 km. Yağmurlu, soğuk bir sonbahar gecesi bu yolu alıyoruz. Gümrü’de bir ara yolumuzu kaybediyoruz. Bir Ermeni taksici ücret almadan önümüze düşüyor ve bizi Erivan’a götürecek yola çıkarıyor. Erivan Gümrü arası80 kmcivarında. Uzaktan Erivan’ın ışıkları görünüyor. Ve şehir merkezine girdiğimizdeErivan’ın geniş caddeleri, yüksek binaları, gece seyrederek kalacağımız Sharak oteline geliyoruz. Shirak oteli adını Fransız eski Cumhurbaşkanı Jacques Chirac’tan alıyor. Bu otel muhtemelen Jacques Chirac’ın dedelerinde doğduğu yer olan Shirak kentinden alıyor. Otelin 10. Katındaki odama çıktığımda ilk işim pencereleri açıyor ve kendimi balkon atıyorum. Erivan’ı gece seyrederek sokak lambalarını altında farklı görünüm sergileyenErivanhakkında fikir sahibi olmaya çalışıyorum. Daha sonra yazdıklarıyla bizi Ermenistan’da rehber olacak. Değerli akademisyen ve araştırmacı Dr Hasan Oktay “Erivan’da yıkılan Türk eserleriyle ilgili araştırmalarını okuyorum. Ve araştırmalar gerçekten tarihe ışık tutacak. Sayın Dr Hasan Oktay’ın bu araştırmalarını bir kez daha okuyorum.  

Biz Ermenistan ile ilgili sadece soykırım üzerine kavga ediyoruz. Soykırımla birlikte Ermenistan’daki kültür ve medeniyetimiz  olan Türk eserlerini kaç kişi biliyor?.. Ermenistan’da medeniyetimiz ve kültürümüzün de araştırmasını yapsak çok iyi olacak. Bu konuda çok az çalışma var. Bu sayın Dr. Hasan Oktay’ın çalışmalarını okurken kendimi uykunun kollarına atarak derin bir uykuya atıyorum. Gece Rüyamda  Revan da Türk  hanları dönemi.. Timur hanı.. 4.Muradın Revan seferi ni görüyorum.   

ERİVAN’DAN AĞRI DAĞI’NIN İHTİŞAMI

Erivan’da kaldığımız  Şırak oteli’nin 10. katında sabah  erken’de uyanıp kendimi  Otelin balkonuna çıktığımda  ihtaşmamlı ağrı dağı ile göz göze geliyoruz. Büyük ve Küçük Ağrı dağları, Ermenistan’ın başkenti Erivan’dan muhteşem gözüküyor. Dağ değil sanki bir Abide. Ermeniler Ağrı Dağına Ararat diyorlar. Büyük ve küçük Ağrı Dağları adeta bir abide gibi Türkiye Ermenistan sınırını süslemekle kalmıyor, adeta mehmetçik edasıyla sınırımızı koruyan, nöbet bekleyen bir asker gibi de duruyor.Erivan, Türkiye sınırına sadece50 kilometremesafede. Alican sınır kapısı kapalı. Her sabah güneşi Ermeniler ilk kez Ağrı Dağı’nda görüyorlar. Ermenistan’dan güneş batımı en son Ağrı Dağı’ndan izleniyor. Ağrı Dağı ile bu kadar iç içe olan Ermeniler, Türkiye’ye ciddi bir düşmanlık içindeler. Otelin balkonundan gün doğumunu ve güneşin Ağrı Dağı’nda ki muhteşem manzarasını doya doya seyrederken, Millet-i Sadıka olarak bildiğimiz Ermenilerin nasıl İngiliz ve Ruslar tarafından kullanılarak düşman haline getirildiğine şaşıyorum. Türkiye’ye düşmanlık besleyen Ermeniler bunun faturasını çok ağır ödüyor. Birinci Cihan harbinde dedesi Ermeniler tarafından şehit edilmişi birtorunolarak Başkent Erivan’ı kaldığım otelin penceresinden seyrederken, tarihin ne kadar ibret alınacak olay olduğunu, tarih bilincinin önemini bir kez daha anlamaya çalışıyorum.

 ERİVAN CADDELERİ

Elimde kameram ve fotoğraf makinamla kendimi Ermenistan’ın başkentiErivancaddelerine atıyorum. Geniş caddeler, devasa binalar ve son model araçların seyrettiği trafikErivan’ın geliştiğini de gösteriyor. Dünya Ermeni lobisinin desteğiyle dünyanın bir çok bölgesinde ki zengin Ermeniler, Ermenistan’a her bakımdan yatırım yapıyorlar.Erivan’ın sembolü Başbakanlık, parlamento ve Müze binaları farklı mimarisiyle Erivan’a anlamlı bir kimlik kazandırıyor. Ermeni sermayesine mensup bir çok dünyanın marka ürünleriErivancaddelerinde sırf prestij için mağazalar açmışlar. Cadde ve sokaklarda fakir insanlar sadece mağazaları seyrediyorlar. Bende elimde kameramla hem çekim yapıyorn, hem de Ermenilerle konuşmaya çalışıyorum. Ermenistan’da, sokakta satılan büfelerde gazeteleri inceliyorum. Kuyumculuk oldukça revaçta. Özellikle küçük atölyelerde altın işlemeciliği yapılıyor. Hanımların yaptığı altın işlemeciliği önemli. Ermeni hanımları çekim yapmamıza izin vermiyorlar.Erivançok geniş bir bölge. Yeni fabrikalar, devasa gökdelenler, parklar, kültür merkezleri ve futbol sahaları ile göz dolduruyor.Erivanhavalimanından Türkiye’ye uçak da kalkıyor. Modern bir Havalimanı var. Arjantinli bir Ermeni tarafından yapılan havalimanında belgesel çekimleri de yapma imkanı buluyorum.

ERİVAN GÖK MESCİD’DE BELGESEL ÇEKMEK..

Sultan  dördüncü Murad’ın Revan seferi ile ilgili bir çok yazı yazıldı. Revan seferi ile ilgili hikayeler dinledik.ErivanŞırak oteli’nin  balkonundan   Revanı doya doya seyr ederken, gözlerimi  başı  bem  beyaz karlarla gelin gibi duvaklı  ağrı dağı ile  firuze çinili gök mescidden alamıyorum. Sonbahar güneşi altında  göz ve gönül ziyafeti sunan  ağrı dağı ve Gök mescidin muhteşem görüntülerini sadece kamerama değil, göz ve gönlül hafızamada   silinmemek üzere  kayd ediyorum.

Otelin balkonun dan  doya doya seyr edip, belgesel görüntülerini çektiğim  Gök mescit ve ağrı dağı’nın görüntülerini  çekerken ihtişamlı  Revan hanlığı taihi gözümün önünde canlanıyordu. Revan Hanı Hacı Hüseyin Ali Han tarafından 1760-1764 yılları arasında yaptırılmış olup mavi çinileri hakim olduğu için Gök Mescide denmiştir. Mescidi inşaedenustalarla Hüseyin Han arasında Süleymaniye camisi inşası sırasında Kanuni ile Mimar Sinan arasında geçen tartışmaya benzer bir tartışma yaşanır.

Otelin balkonundan  doya doya seyr ettğim Gökmescite   gidiyorum. Cadde üzerin’ de küçük bir mescid tabelası  yazılı  kemerli  kapıdan geçtikten sonra  kendimi bir anda  bir huzur  adasında sanki çöl ortasında  yeşil bir vahada  buluyorum. Ağaçlar ve havuzlarla   bir tabloyu  andiran Gökmescidin geniş avlusunda belgesel çekimi yapıyorum.Biz belgesel  çekimlerimizi yaparken azeri şivesi ile konuşan  orta yaşlı bir bayan görevli bize  selam vererk   kendini tanıtıyor. İran asıllı ermeni olan  bayan  bize Gök mescid ile ilgili  bilgiler veriyor.Gök  Mescid tamir ediliyor.  Mescidin bir bölümü  İran kültür merkezi haline gelmiş. Kütüphanende  daha çok İran kültürü ile ilgili kitaplar var.  Duvarda İmam Humeyni’nin fotografları  yer alıyor.Mescidin bir kısmı ibadete açık. Ermenistandaki Türk eserleri ile ilgili çok önemli bir araştırma yapan  çok değerli araştırmacı ve akademsiyen  Dr. Hasan Oktay’ın  2004 yılın’da  yaptığı tesbitleri bizde kameramızla  belgeselleştiriyorzu.

Tam bir Türk üslubuyla inşa edilen Mescidin yanında bir medrese, kütüphane ve imaret yapılarak külliye haline getirilmiştir. Buradaki kütüphanede çok değerli kitaplar mevcut idi. Devrin ilim ve kültür merkezi olan bu kütüphane Azerbaycan bölgesinin meşhur ilim ve sanat adamlarının en önemli uğrak yerlerindendir. Burada önemli tartışma ve fikir alışverişinde bulunurlardı. Bu şaheser Revan Hanlığı yıkılıp Ruslar tarafından Ermeni devleti kurulması için değişik yerlerden getirilen Ermeniler tarafında üç sefer yakılarak harabe haline getirilmiştir. Birinci yangın 1918 yılında içindeki ahali ile beraber gerçekleştirilmiş, ikincisi ise 1955 yılında olup, içinde kıymetli ilim halkası ders yaparken diri diri yakılmıştır. Üçüncü yangın ise 1988’de meydana gelip Gök Mescidi tamamen harabeye çevirmiştir.

Gök Mescit 1996 yılında İran devleti tarafından restore edilerek külliyenin bir kısmı İran Kültür merkezi olarak hizmet vermekte, camii kısmı ise ibadete yarı açık şekilde hizmet vermektedir.

 Sayın Dr. Hasan Oktay  2004 eylül ayında Ermenistan’a yaptığı bir seyahatte Mescitte Cuma namazı kılamadığını  yazmıştı. Oysa Ermenistan’da bir çok ülkenin Müslüman ahalisi çeşitli amaçlarla bulunmaktadır. Burada Cuma namazı kılınamaması birazda İran’ın tutumundan kaynaklandığını yazmakta sayın Oktay.  Gök mescid’den  karışık duygularla ayrılarak  Erivandaki gezimizi sürdürüyoruz.

ERMENİLERİN SÖZDE SOYKIRIM ARAŞTIRMALARI

Erminastan’dra kaldrığım süre içerisindeErdivan’dan dağlık karabağa bölgesine gitmek istiylorum. Ancak erivan7a300 kmmesafedei olduğu için gitmek mümkün değil. Ayrıca bölge türkler için de tehlikeli. Ancak özel izinle gidilebiliyor. Kitap satışı yapan bir dükkanda Ermenistan tarihi ve Ermenistan Türkiye ilişkileriyle ilgili yazılan kitap ve belgeselleri soruyoruz. Bir an da önümüze bir çok kitap vöe belgesel getiriliyor. Sözde soykırım yalanıyla ilgili o kadar çok belgesel ve kitap hazırlanmış ki hayret ediyor ve kendi kendime soruyorum. Acaba Türkiye’de ermenistan ve Türkiye ilişkileriyle ilgili ne kadar kitap ve belgesel hazırlanmıştır. Türkiye kendi tezini duyurmak için acaba ne yapıyor. Doğrusu fazla bir şeyin yapıldığına inanmıyorum. Bazı kitap ve belgeseller satın alarak Ermenistan’ın sözde soymkırım yalanını nasıl propaganda ettiğini öğrenmek istiyorum.

Erivan’da ki gezim ve belgeisel çekimim o kadar yorucu geçiyor ki adeta nefes nefese koşuşturarak zamanı değerlendirerek Erivan7da tarihe not düşüp, zamana noterlmik yapmak istiyorum. Yorgunluğumu Erivan’ın adeta saklı bir bahçesi olan vadide ki balık lokantasında özel usullerle pişirilen balık yiyerek yorgunluğumu atıyor, Ermenistan ile ilgili araştırmalarıma tüm hızıyla devam ediyorum.

Türk İş Adamları Ermenistan’da Neden Başarılı?

Dünyanın bir çok ülkesinde Türk iş adamalarının başarısını gördüm.türk iş adamalırın başarısı beni hep gururlandırdı.türk iş adamlarını Ermenistan’daki başarısına bir başka gururlandım.üç günlük Ermenistan gezimde Türk iş adamları Ermenistan’da büyük işler yaptığına şahet oldum. Türk malalrı hemen hemen her yerde satılıyor. Sadece Türk malları değil mühendis ve teknik istanlar Türkiye’den gidiyor. Arjantinli Ermeni bir işadamı Ermenistan’a yardım olsun diye Erivan Havalimanı inşaatını yapıyor. Gerek teknik adam ve gerekse inşaat malzemesi için Türkiye’yi tercih etmekte. Havalimanını yapan teknik insanlar ve inşaat malzemeleri Türkiye den gidiyor. Erivan Havalimanı inşaatını gördüğümde Türkiye ve Türk iş adamları adına guru dudum. Sadece havalimanı inşaatı değil. Bir çok iş ve malzeme Türk iş adamları tarafından Ermenistan’a satılıyor. Türk iş adamları bütün sıkıntılara rağmen Ermenistan’dan çok ciddi dövizler kazanmakta. Ermen istan ne kad sözde soy kırım yalanına sığınarak Türkiye’yi köşeye sıkıştırmaya çalışırsa çalışsın başarılı olması mümkün değil . zaten kendisiyle görüşüp konuştuğum Ermenistan vatandaşı sözde soykırım propagandasını bile bilmiyor. Dünyadaki Ermeni lobileri ve Diaspora sözde Ermeni Soykırımı yalanı için harcadıkları paraları keşke Ermenistan’ın kalkınması için harcasalar.ermenistan’da fakirlik bir felaket

Sınır kapılarının kapanmasında en büyük darbeyi Ermenistan halkı yiyiyor. Türk iş adamları olmazsa Ermenistan halkı belki acından bile ölecek. Daha öncede bu köşede yazdığım gibi türkiye Devletini yöneten idareciler Türk iş adamlarına sahip çıkmıyor.

Daha önce bu  konuyla ilgili  Devr-i Alem dergisi ve Gebze gazetesinde  yazdığım yazıda  konuya geniş yer vermiştim. Bu yazının  bir bölümünü sizlerle paylaşıyorum.

Erivan’dan Tiflis’e niçin gittim?

2009 yılının Ekim ayı.Sabaherken saatlerde  Artivin’den yola çıkktık.   Ardhan- Posof Türk gözü sınır kapısından geçerek Ahıska üzerinden Gürcistan’a gidip belgesel  çekip  araştırma yazısı  kaleme aldık. 2011  yılı’nın  Eylül ayında’da  bu kez  Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin  resmi gezisine gazeteci ve belgeselci olarak davet edildik. Bugünekadar 3 kez  Gürcistan’a gittim,Gürcistan ve Ahıska ile ilgili  çektiğim belgeseller bir çok TV kanalında yayınlandı. Belgeselin senaryo metni (www.belgeselyayincilik.com) veb sitesinde yayınlanıyor.

Ermenistan’da 3 gün boyunca araştırmalar yapıp belgesel çektikten sonra burada yaptığım tespitleri Türkiye’nin Ermenistan’a en yakın diplomatik temsilciliği olan Gürcistan büyükelçiliği ile paylaşmak ve hem Gürcistan ve hem de Ermenistanla ilgili en doğru bilgileri kaynağından almak üzere kara yolu ile büyük sıkıntı çekerek, Gümrü, Ahılkelek, Ahıska ve Gori üzerinden yüzlerce kilometre yol giderek Ermenistan’ın başkenti Erivan’dan Gürcistan’ın başkenti Tiflis’e gittim.

Kapı’nın Kapanmasından Türkiye Zarar Görüyor

Türkiye-Ermenistan sınır kapısının kapalı olmasından en çok Türkiye zarar görüyor.Türk işadamları ve nakliye firmaları Gürcistan yollarından büyük çile çekiyor. Ermenistan -Tünkiyi arasındaki Alican sınır kapısı kapalı olduğu için ,İstanbul’dan1500 kmmesafedeki Ermenistan ın başkenti Erivan’a  gidemeyen Türk tırları Gürcistan üzerinden2000 kmYol giderek ve üstelik Gürcistan sınır kapılarında gavur eziyeti çekerek perişan oluyor.

Ermenistan’da iş yapan Türk işadamları tamamen sahipsiz, Türkiye’nin Ermenistanla resmen diplomatik ilişkisi olmadığı için Türk işadamları hakkını arayamıyor. Ermenistan’daki Türk kültür varlıkları bile yıkılıp yok oluyor. Ermenistan’ın en yakın dost ve müttefiki olan İran ve Gürcistan Ermenistan’la çok yakın siyasi Ticari ve kültürel ilişkiler kuruyor.

İsrail ve Amerika’nın açık açık savaş ilan ettiği İran’ın en yakın dost ve müttefiki olan Ermenistan , Ermeni Lobisi etkisindeki ABD ile Yahudi Lobisi etkisindeki Gürcistan’ın yakın dost ve müttefiki olması Türkiye ve Türk kamuoyunu çok düşündürmeli.Bu konuda Türkiye’nin ve Türk Dışişleri’nin ne tür çalışması var. Türkiye’nin Tiflis büyük elçiliğine yapıyor diye araştırma yapmak için Erivan’dan İstanbul’a direkt uçak seferi olmasına rağmen ben Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ve sorumluluk taşıyan bir gazeteci ve TV belgeselcisi olarak Gürcistan’a giderek Türkiye’nin Tiflis büyük elçisi ile görüşmeye karar verdim.

Gürcistan ve Türkiye’ninTiflisbüyükelçiliğinde gördüklerim beni şok etti. Tıpkı 19 sene önce Türkiye’nin Üsküp büyük Elçiliğindeki manzara ile karşılaştım.Bay büyük elçinin değil Ermenistan’daki Türk hak ve menfaatini arayıp korumak bir yana , Gürcistan’da bile başarılı değil. Gürcistan’da Türkiye’nin adı esamesi okunmuyor.

Ermeni ve Yahudi lobileri Gürcistan’da cirit atıyor. Türk işadamları ve Türk vatandaşlar büyük sıkıntı çekiyor. Fakir Türk halkının verdiği vergilerle maaş alan büyükelçi Tiflis’in merkezindeki sarayında günü gün ediyor. Kamu hizmeti yapan bir Gazeteci ve Türk vatandaşı olarak Tiflis Büyükelçisini kamuoyuna şikayet ediyorum.  Bu aratırma yazamı  (www.devrialemdergisi.com) sitesin’deki  derginin arşivlerinden okuyabilirsiniz.25 Ekim 2010 tarihinde  Gebze gazetesinde  yer alan yazımızın bir bölümünde Tük iş adamlarının Ermenisan da çektiği sıkıntıya dikkat çekmiştik.

Ermenistan Türk İş Adamları İçin Cazibe Merkezi Olabilir

Türkiye Ermenistan  daki ekonomik fırsatı devlet olarak değerlendiremese de Türk şadamları bir çok zorluğa göğüs gererek Ermenistan’da iş yapıyor. Arjantinli bir Ermeni tarafından ihalesi alınan Erian Havalimanının bütün taşeronluk işleri Türk iş adamları tarafından yapılıyor. Her gün onlarca tır Erivan Havalimanı için Türkiye’den malzeme taşıyor. Aleminyum cephe giydirmesinden teknik işleri yürüten mühendislere kadar Türk iş adamları hava limanı inşaatını yapıyorlar. Ermenistan’daki bir çok iş yeri ve mağazada Türkmalısatılıyor. İnşaat demirinden profile , demir mamülleri Türkiye’den gidiyor. Deyim yerindeyse Türk iş adamı bütün zorluklara rağmen Türk malını Ermenistan’a satıyor. Her gün onlarca tır Gürcistan üzerinden Ermenistan’a giriyor. Sözde bizim Ermenistan ile diplomatik ilişkimiz yok. Sınır kapılarımız kapalı. Ama gerçek böyle değil. Türk iş adamları Gürcistan’da çektiği sıkıntılara ilaveten Ermenistan sınır kapılarında sıkıntı çekme pahasına Ermenistan’a ihracat yaparak Ermenistan’da iş yapıyor. Tür iş adamlarını buradaki başarısının altında sıkıntı ve sorunlara rağmen mücadele azmi var. Türk iş adamlarıyla Ermenistan’da bir kez daha gurur duydum. Türkiye Devleti ve bürokrasi Türk iş adamlarının kıymetini bilse ve önünü acsa dünyayda gitmediği ülke kalmayacak, Türk’ün gücünü tüm dünyaya gösterecektir. Türkiye’den toprak isteyen ve sözde soykırımı bahane ederek Türkiye’yi köşeye sıkıştırmaya çalışan Ermenistan devleti mevcut topraklarına bile sahip çıkamıyor. Bu gidişle Ermenistan da genç nüfus kalmayacak ve Ermenistan devleti kendi topraklarına sahip çıkmaktan aciz kalacaktır.

Erivan’dan  Gümrü ye gidiyorum

Ermenistan’da üç günlük gezimin son günü Erivan’dan yola çıkıyorum. Erivan şehrine hakim bir tepedenErivanve Ağrı Dağı’nın manzarasını doya doya seyredip belgeselini çektikten sonra Ermenistan’ın ikinci önemli kenti olan Gümrü’ye doğru yola çıktım. Yaklaşık80 kmbozkırlardan, virajlı yollardan geçerek Gümrü’ye geliyoruz. Yol üzerindeki Ermeni köyler ve kasabalar Ermenistan’daki fakirliğin bir belgesi gibi duruyor. Kendi yetiştirdiği elma, ceviz ve narları satmak isteyen köylü kadınlarıdan satın aldığımız meyve ve cevizleri yerken bir taraftan da yol üzerindeki köy ve kasabaların belgeselini çekiyorum.Boz kırlar..Tarlalar. yıkık dökük binalar derme çatma  köy evlerini kamerama kayd ediyorum.Ermeniler mezarlara çok büyük önem veriyor.

Ararat’tan Arakat Dağına

Erivan’dan yola çıktıktan sonra karlı zirvesiyle adeta bize yol arkadaşlığı yapan Ermenistan’ın en önemli dağının adı Arakat dağı. Bizim Ağrı dediğimiz Ermeniler Ararat Dediği Ağrı Dağı ile birbirleriyle bakışıp adeta konuşuyor Arakat Dağı. Arakat Dağı Gümrü’ye yaklaştıkça daha bir ihtişamlı görünüyor. Gümrü’yü adeta kuşatıp hükmedercesine karlı zirvesiyle bir tablo gibi. Göz ve gönül ziyafeti sunan Arakat Dağına el sallayarak Gümrü Şehrine giriyoruz. Tarihimizde Gümrü antlaşması olarak yeri olan Gümrü her yönü ile muhteşem görünüyor. 80’li yıllarda depremde zarar gören binalar ve evler halen hasarlı. Geniş bir düzlük alanda kurulan Gümrü, geniş caddeleri kendine has tipik mimariye sahip binalarıyla bize hoş geldin der gibi kucaklarını açıyor. Şehir içinde birkaç kez tur atarak caddelerin ve binaların belgeselini çekiyoruz.Gümrülü Ermenilerin ve sararmış yapraklı ağaçların arasından el sallayan ve kameramıza gülümseyen Ermeni vatandaşlarının ve Ermeni çocuklarının dikkatli bakışları arasında Gümrü’ ye veda ederken Gümrü antlaşması aklımıza geliyor.

Kazım Karabekir Paşa’nın Kızı Timsal Hanımdan Dinlemiştik

Türkiye cumhuriyeti tarihinde Gümrü Antlaşmasını çok ayrı bir yeri var. Türkiye Cumhuriyeti adına Gümrü antlaşmasını imzalayan Kazım Karabekir Paşa’nın kızı Timsal Hanım’dan Gümrü Antlaşmasının kalemlerin fotoğraflarını almış ve Gümrü anlaşmasıyla ilgili önemli bilgiler öğrenmiştim. Ermeni Delegeye “Küçücük bir halk olarak Osmanlı devletine başkaldırmaktan korkmadınız mı ?” diyen Kazım Karabekir Paşa’ya Ermeni delegenin cevabı “Paşam bizi Ruslar ve İngilizler kandırdı. Çok pişmanız” dediği bugün biz bile bilmiyoruz. Timsal hanım başka çok önemli bilgiler vermişti. Şimdi kısaca Gümrü Antlaşmasıyla ilgili bilgileri sizlerle paylaşmak istiyorum.

Gümrü  Barış Antlaşması

Gümrü Antlaşması, Kurtuluş Savaşı sırasında Türkiye Büyük Millet Meclisi ile Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti arasında 3 Aralık 1920’de imzalanan antlaşmadır. Ayrıca TBMM’nin uluslararası alanda imzaladığı ilk antlaşmadır.

30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi’nden sonra Osmanlı Devleti, Brest Litovsk Barış Antlaşması hükümlerine rağmen Kafkasya Cephesindeki birliklerini geri çekmek zorunda kalmıştı. Yeni kurulan Bolşevik rejiminden yardım alan Ermeniler 1919’da Doğu Anadolu’da bazı bölgeleri işgal etmişti.

Sovyet Rusya’nın genel siyasetini dikkate alan Türkiye Büyük Millet Meclisi, Bekir Sami Bey Başkanlığında Moskova’ya bir heyet göndermişti. Bu heyet, Sovyetler ile Ankara Hükümeti arasında yapılacak antlaşmaya esas olacak ve Brest Litovsk Barış Antlaşması’na dayanan bazı hususları tespit etmiş ve böylece 20 Ağustos 1920’lerde iki hükümet arasında olumlu görüşmeler başlamıştı. Ancak, Sovyet Dışişleri Komiseri Çiçerin’in Kafkasya’da Türkiye’ye ait bazı bölgelerin Ermenistan’a verilmesini istemesi üzerine antlaşmanın imzalanmasından vazgeçilmişti.

Bunun üzerine Eylül-1920’de taarruza geçen Doğu Cephesi komutanı Kâzım Karabekir komutasındaki 15. kolordu, Misak-ı Milli sınırları içinde olan Sarıkamış,Kars, Ardahan, Artvin, Batum ve Iğdır’ı alıp, Gümrü’yü de  alması  çok önemli gelişmelere sebep olmuş.  Bunun üzerine  barış görüşmeleri 22 Kasım 1920’de Gümrü’de başladı.

Ermenistan Taşnak Hükümeti ile Türkiye arasında imzalanması planlanan Gümrü Anlaşması ile doğudaki harekat sona erdi. Karssancağının bütünü, anlaşma öncesi Ermenistan’ın elinde bulunan Kulp (Tuzluca) kazası Türkiye topraklarına katıldı. Antlaşmanın 10. maddesiyle Ermenistan, Doğu Anadolu’da bir miktar toprağın Ermenilere verilmesini öngören Sevr Antlaşması’nı yok sayacağını kabuletti. Türkiye sınırları içinde Ermenilerin çoğunlukta bulunduğu hiçbir bölge olmadığı kabuledildi. Erzurum-Bakü demiryolu açıldı. Türkiye-Sovyetler arasında doğrudan bağlantı bu yolla sağlanarak Türkiye’nin bu devletten yardım alması kolaylaştı. Türk kuvvetleri doğudan emin bir şekilde güney ve batıda savaşma olanağı buldular. Antlaşmanın imzalanmasından bir gün sonra Ermenistan, Bolşevik Kızıl Ordu’nun denetimine girince burada bir Sovyet Hükümeti kurulduğu için Gümrü Antlaşması onaylanamadı. Bunun yerine Moskova Antlaşması ve Kars Antlaşması imzalanarak yürürlüğe girdi. Gümrü Antlaşması,TBMM’nin uluslar arası alandaki ilk askeri ve siyasi başarısı olup, imzaladığı ilk antlaşmadır.TBMM’yi ve Misak-ı Milli’yi tanıyan ilk yabancı devlet Ermenistan olmuştur. Doğu Cephesi büyük ölçüde kapanmıştır.Ermenilerden alınan silah ve Doğu Cephesindeki askerler Ankara’ ya gönderilmiştir.

Ünlü tariçlerimizden Prof. Fahir Armaoğlu’nunun Gümrü Antlaşması ile yaptığı araştırmanın bir bölümünü sizlerle paylaşıyorum.Şimdi hep beraber okuyalım…

…“Mustafa Kemal’in Lenin’e yazdığı mektuba, 3 Haziran 1920 de Sovyet Dış İşleri Bakanı Cicenin cevap vermistir. Bu mektupla Sovyet hukumeti, T.B.M.M. Hukumetini resmen tanımıs ve iki hukumet arasında diplomatik munasebetler resmen kurulmustur. Bununla beraber, Cicerin’in cevabında herhangi bir ittifaktan soz edilmiyordu. Sovyetlerin Ankara ile ittifaktan kacınmalarının sebepleri vardı. Bir defa, Sovyet hukumeti bu sırada Ingiltere ile bir ticaret anlasması yapmak icin calısıyordu. Ingiltere’den almaya muhtac bulundugu bircok maddeler vardı. Turkiye ile Ingiltereye karsı bir ittifak bu ticaret anlasmasına engel olabilirdi. Ikincisi, Sovyetler komunist olmayan memleketlerle ittifakı kendi bakımlarından uygun gormuyorlardı. Ucuncusu, bu sırada Polonya savası, Wrangel ve Gurcistan’daki Menseviklerle ugrasmaktaydılar. Turkiye ile ittifak, Rus askerlerinin de Yunanlılara karsı mucadelesini gerektirebilirdi. Halbuki bunu yapacak durumda degildi. Nihayet, Mustafa Kemal de mucadelenin daha basında idi. Sovyetlere gore, basarı kazanıp kazanamıyacagı supheliydi.

Ankaraile Moskova arasında resmi munasebetler bu sekilde Haziran basında kurulmus olmakla beraber, Mayıs ayı basında Serif Manatov (aslen Baskır) adlı gayrı resmi bir Sovyet temsilcisi Ankaraya gelmis bulunuyordu. Ote yandan, Muttefikler Sevr barıs antlasmasını da hazırlamıslar ve bu antlasmayı imzalıyacakIstanbulhukumeti temsilcileri 2 Mayısta Istanbul’dan hareket etmisti. Bu antlasmanın uygulanmasına ancak kuvvetle karsı konabilirdi. Bu kuvveti saglamak icin de Sovyet Rusya’dan yardım almak zorunluydu. Bu sebeple, “bir dostluk muhadesi akdetmek ve ihtiyacımız olan para ve her nevi harb malzemesini teminatı icin Dıs isleri Bakanı Bekir Sami Bey baskanlıgında bir delegasyon, 11 Mayısta Ankara’dan hareketle 19 Temmuzda Moskovaya ulastı. Dostluk antlasmasının esasları 24 Agustosta hazır olmakla beraber, Bekir Sami Bey’in bu antlasmayı imzalaması mumkun olmadı. Çünkü Sovyetler, Bitlis, Van ve Mus illerinin Ermenistan’a terkedilmesini istediler.Bu suretle, Sovyetlerin Anadolu’daki doktriner emellerinden baska, siyasi ve emperyalist emelleri de ortaya cıkmıstı.

Fakat Kazım Karabekir Pasa komutasındaki Turk Kuvvetleri Eylulde taarruza gecip, Sarıkamıs ve Kars’ı aldıktan sonra Gumruyu de ele gecirince, Mensevik iktidarı altındaki Ermeni hukumeti barısa yanasmak zorunda kaldı ve 3 Aralık 1920 de Ermenistanla Gumru barıs antlasması imzalandı. Bu arada, Bolsevikler de Ermenistan’da Iktidarı ele gecirmislerdi.Bu sekilde Ermenistan meselesi kendiliginden cozumlenmis oluyordu.Kazanılan bu zaferler uzerine Sovyetler Milli Mucadeleye daha fazla önem vermeye balamıslardır.”…Fahir Armaoğlu kitabında Gümrü Antlaşmasını bu şekilde özetlemiş.Gümrüye veda ederken Armaoğlu’nuda saygı ile anmayıda bir görev olarak görüyorum.  

Gümrü’ye Veda Ederken Karabağ’ı Düşündüm

Yaprakların sarardığı kış hazırlıklarının dolu dizgin devam ettiği bir sonbahar günü Gümrü’ye el sallayıp veda ederken Gümrü tarihinin ihtişamlı geçmişi gözümün önünde canlanıyordu. 100 yıllırdır birlikte yaşadığımız Ermenilerle Türkleri hem geçmişte hem bugün emperyalist güçler ve silah satan güçler bir birine düşman etmiştir. Karabağ’da da bugün aynı oyunlar oynanıyor. On bin Ermenini ve 15 bin Azeri’nin öldüğü Karabağ savaşları halen tazeliğini koruyor.Erivan’a300 kmuzaktaki Karabağ zamanın olmadığı için gidemedim. Bir gün Karabağ’a da gideriz nasıp olursa. Karabağ sorununu Rusya ve ABD çözdürmüyor. Çünkü ABD ve Rusya Ermenistan’a hem de Azerbaycan’ı güya destekliyor. Aslında desteklediği silah satmak. Gümrü’ye veda ederken kısaca Karabağ’ı da hatırlamış olduk. Gümrü’ye el sallarken sizlere kısa bir Gümrü turu attırmak istiyloruz.

GÜMRÜ’DEN NE HABER ?

Türkiye’nin yanı başında, Arpaçay’ın hemen karşı yakasında Gümrü. Ermenistan’ın en büyük ikinci kenti. Gümrü’nün bilinen tarihi, arkeolojik çalışmalara göre İÖ 400’lere dayanıyor ve ilk olarak Yunan kolonicilerin yöreye geldiği biliniyor. Gümrü ismine ise tarih kayıtlarında ilk olarak 773’te rastlanıyor. Bu tarihte Arap güçlerine direnen Artavazad Mamikonyan yönetimindeki direniş güçlerinden bahsediliyor. Gümrü Selçuklu, Pers, Osmanlı ve Rus dönemlerinde de Tiflis ve Bakü’yle beraber Kafkaslar’ın en önemli şehirleri arasındaki ticaret köprüsü olarak anılıyor.

Ermenistan’ı 1988’de vuran deprem Gümrü’de de yıkıma yol açmıştı. Şirak Oteli’nin kalıntıları şehirde depremin anısını yaşatmaya devam ediyor.

Sovyetler Birliği’nin çöküşü, Karabağ savaşı ve deprem Ermenistan ekonomisini olumsuz etkilemiş. Her yerde bunu görmek mümkün. Gümrü’de de ana caddeler dışındaki yollar genelde iyi durumda değil. Ama her şeye rağmen sade ve samimi görünümüyle Gümrü’nün bundan sonra benim gönlümde ve kalbimde farklı bir yeri olacak.

Ermeni Kilisesine Türk İşadamının Katkısı

Türk milleti vefalı, insanların yardımına koşan ve en önemlisi karşılık beklemeden dost eli uzatan bir millettir. Bunu bir kez daha Ermenistan’da gördüm ve yaşadım. Gürcistan Ermenistan Sınırında Balla Köyünde tarihi bir kiliseni büyük ve küçük kubbeleri bir yıldır yerine koyulmayı bekliyormuş. Bu kubbelerin yerine koyulması için Türk İş adamı Yusuf Akınlı Beyden destek istemişler. Yusuf Bey’de destek sözü vererek bir yıldır yerine koyulmayı bekleyen tarihi kiliseni restore edilen kubbelerini Yusuf Beyin firmasını vinçleri yerine nasıl yerleştirdiğini sanayi saniye nasıl koyulduğunun belgeselini çektik. Türkiye sadece Akdamar’da değil Ermenistan’da da kiliseye desteğini esirgemiyor ve bir yıldır yerine koyulmayı bekleyen tarihi kilisenin kubbeleri yerine koyulmasını gerçekleştiriyor. Genç ihtiyar köylü tümüyle toplanıp bu tarihi ana şahitlik ediyorlar. Bölge Başpapazı ile söyleşi yapıyoruz. Köylüler sevinçli çocuklar şen. Bir şey dikkatimi çekti. Herkesin toplandığı bu alanda bir tane kadın görmedim. Ermeni kadınları evlerini bahçesinden ve pencereden olayı takip ediyorlardı. Tıpkı Anadolu’daki kadınları gibi kendilerine has tavırlarıyla uzaktan seyrediyorlardı. Kilisenin kubbesini yerine yerleştirdikten sonra köyün ileri gelenleri biziler için bir kuzu keserek ateşte kebap yaptılar, mükellef bir sofra donatıldı. Biz içmediğimiz için içkilerin tümü masadan kaldırıldı.

Artık Ermenistan’a Balla sınır kebabından veda ediyoruz. Ancak Ermenistan Türkiye ilişkiler ine zaman düzelir diye aklımıza sorular geliyor. Karabağ sorunu çözülür mü yoksa yeniden savaş mı çıkar bilmiyoruz. Ama sonuç olarak bildiğim bir gerçek var sınır kapıları ne kadar kapalı olursa olsun Ermenistan ile resmi diplomatik ilişkimiz yoksa da 10 binlerce Ermeni kaçak olarak çalışıyor, her gün onlarca tır ve bir çok iş adamı Gürcistan üzerinden Ermenistan’a giriş çıkış yapıyor. Temennim Ermenistan Türkiye ilişkileri her iki ülkenin menfaatine düzelir, Karabağ sorunu çözülür. Bölge devletleri ve Türkiye’nin menfaati bundan geçiyor.

Ermenistan’a veda ederken bazı tarihi bilgileri sizlerle paylaşıyorum.

ERMENİSTAN

Ermenistan Güney Kafkasya’da denize kıyısı olmayan bir ülkedir.Daha önce Sovyetler Birliği’ne bağlı bir cumhuriyet iken 1991’de bağımsızlığını ilân etmiştir. Kuzeyinde Gürcistan, doğusunda Azerbaycan, güneyinde İran ve batısında Türkiye ve Azerbaycan’ın egemenliği altındaki Nahçıvan bölgesi bulunuyor. 2008 itibariyle nüfusu 3 milyon kişidir. Başkenti ve en büyük şehri Erivan’dır; Gümrü, Vanadzor, Eçmiadzin ve Hrazdan da ülkenin diğer önemli şehirlerindendir.Ermenistan bir Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi, Bağımsız Devletler Topluluğu, Karadeniz Ekonomik İşbirliği, Dünya Ticaret Örgütü ve yaklaşık 30 tane daha örgütün üyesidir.

Ermenistan Adının Tarihi

Bir coğrafi tanım olarak Arminiya veya Armaniya adına en erken Eski Fars (Pers) imparatoru I. Darius’un yak. MÖ 510 tarihli Bisutun Anıtı’nda rastlanır. MÖ 399 yılında bölgeyi gezerek ayrıntılı tasvirler yapan Yunanlı tarihçi Ksenofon’un eserinde ülke adıArmeniaolarak geçer.Ortaçağ Arap kaynaklarında aynı bölgenin adı Armaniyya veya Ermeniyye olarak geçer. Eski Türkçe metinlerde Ermeniyye adına 15. yüzyıla kadar rastlanır.

Yüzyıllarca sadece tarihi bir isim olarak hatırlanan “Armenia/ Ermenistan” adı, 19. yüzyılın milliyetçi politikaları döneminde tekrar güncel anlam kazanmıştır.

 Ermenistan’ın Doğuşu

Tarihi Ermenistan’ın bir kısmı olan bugünkü Ermenistan İran (Kaçar Hanedanı)’ın Revan Hanlığı (Erivan Hanlığı)ndan ibaretti. 1827’de Paskeviç yönetimindeki Rus ordusu tarafından işgal edilmiş ve Kaçarlar 22 Şubat 1828 tarihli Türkmençay Antlaşması ile 4. Maddesi gereğince Revan Hanlığı üzerindeki hak talebinden vazgeçmşitir.[

1917 Devrimi’nden sonra Rus Devletinin çöküşü üzerine kurulan Transkafkasya Federasyonu 26 Mayıs 1918’de üç cumhuriyete bölündü ve 28 Mayıs 1918’de Erivan’da Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti ilan edildi. İki buçuk yıl süren bağımsızlığı sırasında ekonomik, askeri ve siyasi krizlerle sarsılan cumhuriyet 1920 Kasım ayında Türk ve Sovyet ordularının eş zamanlı işgaline uğrayarak bağımsızlığını kaybetmiş ve 2 Aralık 1920’de Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti adıyla Sovyetler Birliği’ne katılmıştır.

Ermenistan Cumhuriyeti

Erivan’a giren 11. Kızıl Ordu askerleri (29 Kasım 1920).Sovyetler Birliği’nin son döneminde, 7 Aralık 1988 tarihindeLeninakan(zamanımızda Gümrü) ve Spitak şehirlerinde 6,9 magnitüd büyüklüğünde bir sarsıntı yer aldı. Bu deprem, şehirleri yıktı ve yaklaşık 25.000 kişinin hayatına mal oldu.

Aynı senede Ermenistan Sovyet Cumhuriyeti ile Azerbaycan arasında, Dağlık Karabağ (Nagornıy Karabağ) bölgesi üzerinde anlaşmazlık çıktı. Azerbaycan’a ait olan fakat nüfus çoğunluğu Ermenilerden oluşan bir özerk bölge olan Dağlık Karabağ Özerk Oblastı’nda Ermeniler ayaklanarak ayrı bir cumhuriyet ilan ettiler. Ermenistan ile Azerbaycan savaşın eşiğine gelirken, her iki cumhuriyette Azeri ve Ermeni azınlıklar şiddet olaylarına maruz kaldı. Çatışmalar sürerken Mayıs 1990’da Yeni Ermenistan Ordusu kurularak Sovyet ordusundan fiilen bağımsız bir ordu yapısı oluşturuldu.

Sovyetler Birliği’nin dağılması üzerine Ermenistan 23 Ağustos 1991’de bağımsızlığını ilan etti. Şiddetlenen Ermeni-Azeri savaşında Ermenistan, Karabağ ile Ermenistan arasındaki Laçın Koridoru’nu da işgal ederek Dağlık Karabağ’ı fiilen kendisine ilhak etti. Azerbaycan’ın Ermenistan’a uyguladığı ekonomik ambargo, ülkede büyük sıkıntılara yol açtı. 1993’te Türkiye de Ermenistan’a karşı ambargoya katıldı. Dağlık Karabağ savaşı 1994’te Rusya’nın dikte ettiği ateşkesle sona erdi.

Halen Ermenistan uluslararası topluluk tarafından Azerbaycan’a ait sayılan toprakların %20’ni (D. Karabağ ve Laçin Koridoru dahil) işgal altında bulundurmaktadır. Türkiye bu durumu gerekçe göstererek Ermenistan Cumhuriyeti ile diplomatik ilişki kurmaktan kaçınmış ve bu ülke ile sınırlarını trafiğe kapatmıştır.

Türkiye Bağımsızlığını Tanıdı

 Türkiye, Ermenistan’ın bağımsızlığını 16 Aralık 1991 tarihinde tanıyarak ülkeyi tanıyan dünyanın ilk ülkelerinden birisidir. Ancak Ermenistan ve Türkiye arasında diplomatik ilişkiler yer almamaktadır, ve Ermenistan’ın bağımsızlığından beri bu iki ülke arasındaki ilişkiler genelde olumsuzdur. 1993’te Türkiye, Azerbaycan’da yer alan Ermeni işgâlleri nedeniyle Ermenistan ile paylaştığı sınırı kapattı, ve bu sınır günümüzde de kapalıdır. Ermeni diasporası faaliyetleri de bir anlaşmazlık nedenidir; 21 ülke, 41 ABD eyaleti, Bask Ülkesi ve Yeni Güney Galler, 1915-1918 Osmanlı’da Ermeni olaylarını soykırım olarak tanımlamaktadır.

Ermenistan’dan Türkiye  dönme vakti geldi. Artık  Ermenistana veda  edeceğiz. Elveda Ermenistan, Elveda Erivan’daki Gök Mescid, elveda Gümrü , Elveda Balla sınır kapısı, elveda bir zamanların Revan Türk Hanlığı…

TRT’nin Anadolu sesi programına katılmak için önceki gün geldiğim Ankara’da bir yandan belgesel çekimleri yaparken, bir yandan da Kocaeli ve Türkiye gündemini takip etmeye çalışıyorum. İki gündür Ankara’da yoğun bir şekilde belgesel çekimleri gerçekleştiriyoruz. Başkent’de kültür ve tarih noktasında gezilip görülmesi gereken bir çok yer bulunuyor. Biz de elimizden geldiğinceAnkara’nın her noktasını kayıt altına almaya çalışırken, ülke gündemini de takip ediyoruz. Dün kuşkusuz en önemli olay Fransa’nın soykırım yoktur diyenlere hapis cezasının öngören yasa tasarınıkabuletmesi oldu. Daha öncede bu köşeden Ermeni soykırımı iddiaları ve Fransa’nın tutumunu dile getirmiştik. Fransa’nın bu yaptığı ilk değil. Tarih boyunca Fransa bunu Türklere hep yaptı. 2001 yılında soykırımı tanıyan Fransa, aynı maddeyi 2006 yılında da kabul etmiş ancak Cumhurbaşkanı Sarkozy uygulamaya sokmamıştı. Fransız meclisi şimdi bu yasayıkabulederek gerçek kimliğini bir kez daha göstermiş oldu. Millet-i Sadıka(sadık millet) olarak anılan Ermenileri, hep Fransızlar kışkırttı. Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı’ya karşı en büyük zararı veren ve Anadoluyu işgaledenFransa’nın aslında Ermeniler umurunda değil. Türkiye’de kaçak bir şekilde yaşayan 120 bin Ermeni’yi yurt dışı edelim ve bakın Fransızlar Ermenilere sahip çıkacak mı görün. Ben Ermenistan’ı karış karış gezdim ve orada yaşanan sıkıntıları yerinde gördüm. Bu sıkıntıların ve sorunların hiç biri Fransa’nın umurunda değil.

 Asıl Soykırımcı Fransa, Aynaya Bakmalı

 Yıllarca Cezayir’de soykırım gerçekleştiren, milyonlarca insanı vahşice katleden Fransa, kendi yaptığını görmeden asılsız soykırım iddiasını yıllardır kaşımaya devam ediyor. Türkiye’yi sürekli soykırımla tehdit edenFransızlar şimdi yapacaklarını yaptılar. Bu saatten sonra bizim yapmamız gereken her türlü ticari ilişkileri dondurup, Fransız mallarını boykot etmek ve Fransa’ya ilişkilerimizi birinci katip düzeyinden yürütmektir. Türkiye büyükelçisi derhal geri çağırılıp, İsrail’e yapılan ambargo aynı şekilde uygulanmalıdır. Ve hatta Cezayir’de yaşanan soykırımda tasarı haline getirilmelidir. Yine dikkatleri çeken bir başka mevzu ise yasa tasarısını hazırlayan milletvekiliyle ilgili. Yasa tasarısını hazırlayan Cezayir doğumlu bir baba ve Tunus doğumlu bir annenin kızı olarak 1962’de Fransa’nın Bourgeskentinde doğan Boyer’in soykırım konusundaki hassasiyetinin nedeni ise tam bilinmiyor. Zira Boyer daha önce Daily News gazetesine verdiği demeçte “Aile kökenlerim Cezayirli. Ancak Cezayir’de yaşananlar 19 Mart 1962’de Evian Atlaşması’nın sonlandırdığı bir dekolonizasyon projesiydi, soykırım değil demişti. Cezayir kökenli bir milletvekilinin böyle bir yasa tasarısını hazırlaması çok büyük bir talihsizliktir ve tarih bu milletvekilini affetmeyecektir. Ne yazık ki şu anda Fransa’da yaşayan 550 bin Türk ve soykırım yalanına inanmayan milyonlarca insan hapis korkusuyla baş başa. Daha önce Devri Alem belgesel programı için gittiğim Fransa ve Ermenistan ile ilgili yazdığım köşe yazılarını www.belgeselyayincilik.com adresinden okuyabilirsiniz. ( Gebze  Gazetesi .22.12.2011)

Fransa Ermenistan’ı Kullanıyor

 Tarih boyu Fransız firmaları Türkiye’de istedikleri gibi para kazanıp, iş yapabiliyorlar. Fransız kültür ve ekolü  Türkiye’de istediği gibi uygulanabiliyor. Fransa da bir gurup son yıllarda sürekli Türkiye’nin aleyhine çalışıyor ve Türkiye’yi uluslar arası  arenada köşeye sıkıştırmak istiyor. PKK Terör örgütü başta olmak üzere Türk-Ermeni sorunlarını Fransa’nın bazı yöneticileri sürekli kaşıyor.

Sözde ermeni dostu ve Kürt hamiliğine soyunan Fransa, son olarak 1915 Ermeni olayları ile ilgili sözde soy kırım yasa tasarısını Fransa Meclisi’nde oylayarak Türkiye’yi zora sokmak istiyor. Mevcut Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy, seçimleri kazanmak için Türk-Fransız dostluğuna büyük darbe vurmak için çalışırken, Türkiye-Ermenistan arasında da daha fazla gerginlik yaşanmasını planlıyor.

 Türk İşadamın’dan Sarkozy’ye Cevap

 Türkiye Van’da ki Akdamar Kilisesini tamir ederek Türk-Ermenistan ilişkilerinde önemli bir yakınlaşma başlatmıştı. Her yıl dünyanın çeşitli bölgelerinden Akdamar’a gelen Ermeniler, özgürce ibadetlerini yapıyorlar. Türkiye’nin bu iyi niyet girişimi Dünya kamuoyunda büyük ilgi uyandırmıştı. Ermeni olaylarının yeniden gündeme geldiği bu günlerde bir Türk işadamı Ermenistan’da ki tarihi bir kilisenin yıllardan beri bekleyen Kubbesini hiçbir ücret almadan yerine yerleştirmesinin görüntülerini  ilk kez TV ekranlarına Devr-i Alem  belgesel tv program ekibi getirdi.

Ermenistan’a giden devri Alem belgesel Program  ekibi  tarihi ermeni Kilisesi’nin  Türk firması tarafından hiç bir ücret alınmadan kubbesinin yerine yerleştirilmesini saniye saniye görüntüleyerek belgeselleştirdi. Bu haber görüntülü  medya kuruluşlarına servis yapıldı. Türkiye’nin  Akdamar’dan sonra   bir Türk işadamı tarafından Ermenistan’da  tarihi Kilise’nin  yıllardan beri bekleyen kubbesini hiç ücret almadan yerine yerleştirmesi Fransa’ya ve özellikle Sarkozy’ye çok anlamlı cevap olur.

Ermeni Kilisenin Kubbesi Nasıl  Kondu ?

Türk milleti vefalı, insanların yardımına koşan ve en önemlisi karşılık beklemeden dost eli uzatan bir millettir. Bunu bir kez daha Ermenistan’da gördüm ve yaşadım. Gürcistan Ermenistan Sınırında Balla Köyünde tarihi bir kiliseni büyük ve küçük kubbeleri bir yıldır yerine koyulmayı bekliyormuş. Bu kubbelerin yerine koyulması için Türk İş adamından destek istemişler. bir yıldır yerine koyulmayı bekleyen tarihi kiliseni restore edilen kubbelerini vinçleri yerine nasıl yerleştirdiğini sanayi saniye nasıl koyulduğunun belgeselini çektik. Türkiye sadece Akdamar’da değil Ermenistan’da da kiliseye desteğini esirgemiyor ve bir yıldır  yerine koyulmayı bekleyen tarihi kilisenin kubbeleri yerine koyulmasını gerçekleştiriyor. Genç ihtiyar köylü tümüyle toplanıp bu tarihi ana şahitlik ediyorlar. Bölge Başpapazı ile söyleşi yapıyoruz  Türk işadamına katkısından dolayı teşekkür ediyor. .Kiliselerine  kavuşan  Ermeni Köylüleri sevinçli çocuklar şen. Bir şey dikkatimi çekti. Herkesin toplandığı bu alanda bir tane kadın görmedim. Ermeni kadınları evlerini bahçesinden ve pencereden olayı takip ediyorlardı. Tıpkı Anadolu’daki kadınları gibi kendilerine has tavırlarıyla uzaktan seyrediyorlardı. Kilisenin kubbesini yerine yerleştirdikten sonra köyün ileri gelenleri biziler için bir kuzu keserek  kebap yaptılar, mükellef bir sofra donatıldı.  İçki  içmediğimiz  için içkilerin tümü masadan kaldırıldı. Kilisenin tamiri ile ilgili Belgseel Haber Ajansı (BHA)nin görüntülü haberi  ( www.belgeselyayancilik.com ) sitesindeki Devr-i alem.tv  den izleyebilirsiniz.

Türk –Ermeni ve Fransa İlişkileri

 Ancak Ermenistan Türkiye ilişkiler ine zaman düzelir diye aklımıza sorular geliyor. Karabağ sorunu çözülür mü yoksa yeniden savaş mı çıkar bilmiyoruz. Ama sonuç olarak bildiğim bir gerçek var sınır kapıları ne kadar kapalı olursa olsun Ermenistan ile resmi diplomatik ilişkimiz yoksa da 10 binlerce Ermeni kaçak olarak  Türkiye de çalışıyor, her gün onlarca tır ve bir çok iş adamı Gürcistan üzerinden Ermenistan’a giriş çıkış yapıyor.  Temennim Ermenistan Türkiye ilişkileri her iki ülkenin menfaatine düzelir, Karabağ sorunu çözülür. Bölge devletleri ve Türkiye’nin menfaati bundan geçiyor.

Evet  Türkiye sözde Ermeni soy kırım yasa tasarısı ile ilgili  Fransa ile büyük gerginlik yaşıyor. Türk-Fransız ilişkileri’ nin  gergin olduğu bir  dönemde  Türk işadamı’ nin  Ermeni kilisesine  desteğini  belgesel görüntülerle ekranlara getirip  Türkiye’nin  Ermenistan’a nasıl  iyi niyetle baktığını ortaya koyduk. İsteğimiz   Fransa kamuoyu ve Parlamentosu Türk işadamının Ermeni kilisesine   yaptığı bu anlamlı destekten   ders ve ibret alır  ortamı daha fazla germez ve Türk-Fransa  ve Ermenistan ilişkilerine darbe   vurulmaz.  Tarih den  düşmanlık değil dostluk çıkartılmalı. Tarih den ders ve ibret alınmalı.Görüntülü haber videosunu izlemek için (www.belgeselyayincilik.com ) /GEBZE  GAZETESİ 20 Aralık 2011)

Yasal Uyarı:Yazı, fotoğraf ve görüntüler Araştırmacı-Gazeteci ve Belgesel Yönetmeni İsmail Kahraman’a aittir.Tüm hakları Belgesel Yayıncılık’a ait olup, kopyalanması ve kullanılması yasaktır…   

Bulgaristan

Balkanlar ve Tuna boylarında Osmanlıyı aramak..

PDF DOSYASINI İNDİREREK OKUYABİLİRSİNİZ                                                                                                          

Balkanlar! Ah 600 yıl Osmanlı Medeniyetine beşiklik eden, yiğitlere mezar, gazilere siper olan Koca Balkanlar..

Balkanlarda Osmanlılar tarafından kurulan 600 yıllık Kültür ve Medeniyeti araştırmak için, zaman tünelinde Balkanlara, yolculuğa çıkmaya kara veriyoruz.Kuruluşunun 700. yılını bile kutlamaktan aciz olduğumuz, Osmanlı’nın kuruluşunun 700. yılın’da ecdadımıza vefa borcumuzu ödemek için Balkanlarda Osmanlı medeniyetini araştırmaya yönelik belgesel çekeceğiz.

Projemizi anlattığıtımız biçok kuruluş’dan olumsuz cevap alıp, Medya kuruluşları’nın bir çoğu ilgi göstermeyince iş başa düştü deyip Bulgarsitan Dış işleri Bakanlığından aldığımız özel çekim izni ile belgesel çekmek için yola çıkıyoruz. 19 Hazıran 1999‘da başlayıp 3Temmuz1999 tarihinde sona eren belgesel çekimi sırasında yaşadığımız olaylar ve gördüklerimizi sizlere aktarmak istedik.

Osmanlıya bir asra yakın başkentlik yapmış Edirne’den başlayan belgesel çekimimize, Osmanlı’nın yaptığı gibi muhteşem Selimiye Cami’nin önünden başladık…

Edirne Fatihi’nin doğum yeri, Murad-ı Hüdavendigar’ın Balkanlara, seferler düzenlediği mekan. Bir zamanlar 400 camisi ile muhteşem Osmanlı şehri… Hıdır Baba tepesinden Edirne’ye bakarken, Yanık kışla, Selimiye, Üç şerefeli ve Eski camiler Osmanlı’nın adaletle feth ettiği tarihi Edirne şehrinde 400 camiden geriye sadece birkaçı kalmış. Tunca, Arda, Meriç nehirleri’nin hayat verdiği Edirne’nin bereketli ovalarını geride bırakarak Balkanlar’daki gezimizin ilk durağı Bulgaristan’a hareket ediyoruz.

Bir zamanlar demir perde ile örülü Osmanlı’nın 485 yıl kaldığı Balkanlardaki ilk durağımız Bulgaristan’dayız. Balkan dağlarının ikiye böldüğü… Filibe, Harmanlı, Kazanlık, Köstendil, Vidin, Plevne, Niğbolu, Şumen, Rusçuk, Silistre, Varna, Burgaz, Aytos, Silven şehirleri… Osmanlı Rus savaşının yapıldığı… tarihe altın harflerle geçen Plevne ve Şıpka savaşları’na sahne olan Bulgaristan’dayız…

Balkanlar’a açılan Kapıkule sınır kapısından girdikten sonra çekimlerimize başlayacağımız Sofya yolundayız. Ecdadın at koşturduğu, kervansaray,köprü, çeşme,han ve hamam yaparak insanlığın hizmetine sunduğu bereketli Bulgaristan ovaları bir bir arkamızda kalıyor.

Rumeli eyalatine başkentlik yapmış Sofya’dayız

Sofya’nın dev gökdelenleri uzaktan görülüyor.Tarih boyu bir çok medeniyete beşiklik eden Sofya tarihin her döneminde önemini korumuş. Roma, Bizans ve Osmanlı dönemindeki medeniyet eserlerinden bugün fazla bir şey görülmüyor.Son yılların eseri olan bir çok gökdelen ve gösterişli binalar şehir merkezini süslüyor.I.Murat tarafından 1378’de Osmanlı topraklarına katılan Sofya, Rumeli beylerbeyinin oturduğu eyalet merkeziydi,1540 yılında bu eyalete 25 sancak bağlıydı. Osmanlı medeniyetine ait 170 vakıf eserinden geriye neler kaldığını arıyoruz. Bir zamanlar 82 cami ve bir çok Osmanlı eserleri bulunan Sofya’da bugün bir cami kalmış. Fatih Sultan Mehmet döneminde 1456 yılında yapılan Seyfullah Efendi camisi.

Sofya’daki gezimize Seyfullah Efendi camisi önünden başlıyoruz.Cami dev gökdelenlerin ve ünlü Aleksandrneski anıtının hemen yanında işlek bir cadde üzerinde. Minaresinden ezan okunan caminin etrafı satıcılar tarafından işgal edilen etrafı hareketli bir yer. Caminin içine giriyoruz. Genç imam bizi karşılıyor ve caminin içi Osmanlı Türk süsleme sanatının en güzel örnekleri ile bezenmiş.

Camiye verilen bir başka isim var. Banyabaşı Camii, bu isimden de anlaşılacağı gibi Osmanlı gittiği her yerde camii, mektep,çeşme , han ve medrese yanında da mutlaka hamamını yapmış. Fatih Camii’nin hemen arkasında bir Türk hamamı, termal kaplıca sularının bulunduğu bu hamam Türk mimari stilinden çıkarılıp Roma mimari sitiline cevrilerek Bizans dönemi mimarisi şekli verilse de, hamam her halinden Osmanlı Türk eseri olduğunu gösteriyor.

Yavaş yavaş hamamın yanına doğru yaklaşıyoruz. Karşılaştığımız bir çok Türk vatandaşı bizlere büyük ilgi göstererek musluklardan akan sıcak suyu göstererek bu suların şifalı olduğunu söylüyor.Biz de sıcak sulardan kana kana içerken, Osmanlı’nın mühürünü vurduğu hamamı uzaktanda olsa seyrediyoruz.

Hamam ve Fatih Camii ‘nin önünden ayrılırken Osmanlı’nın Balkanlara vurduğu mührünün halen tüm ihtişamı ile kendini gösterdiği belki asırlarca göstereceğini düşünerek Sofya’da yolumuza devam ediyoruz. Bulgaristan Cumhurbaşkanlığı binası, Parlamento binası ve hemen yanıbaşındaki Mahmut Paşa Camii. Bu cami bugün Arkeoloji Müzesi olarak kullanılıyor. Dev gökdelenlerin yanında bu eser ayrı bir mimari zarafet örneği . Etrafında inşaatlar bulunan bu Osmanlı binasının kapısı kapalı olduğu için içeri giremiyoruz.

Cumhurbaşkanlığı binasının hemen karşısında Bulgaristan Kominist Partisi lideri Yorgi Dimitrof’un anıt mezarı ve mozalesinin bulunduğu binanın önündeyiz.Bu bina artık boş. Bulgaristan’da ismi söylendiği zaman herkesin korkup titrediği Yorgi Dimitrof’un cesedi buradan alınmış. Boş mozale binası harabe haline gelmiş. Bulgaristan tarihinde önemli yeri olan Dimitrof’un anıt mezarının bulunduğu yer artık çocuklara oyun yeri olmuş.

Ressamlar binası olarak kullanılan tarihî Türk konağı ise bütün ihtişamı ve farklı mimarî stili ile dimdik ayakta. Cumhurbaşkanlığı köşkü olarak kullanılmak istenen bu bina ressamların karşı çıkması ile resim galerisi ve sergi salonu olarak kalmayı başarmış. Birbirinden ihtişamlı eserler yapan Bulgar ressamlar bu eserleri konakta sergiliyor.

Sofya’da yolumuz bir başka mekanda yemyeşil alan içinde birbirinden ihtişamlı binaların bulunduğu Sofya sokaklarında geçmişin izini ararken Kara camii’nin önüne geliyoruz.1528 yılında Kanunî Sultan Süleyman’ın emri ile Mimar Sinan’ın yaptığı bu eşsiz cami 1903 yılın’da kiliseye çevrilmiş.

Yeşillikler içindeki bu bahçe’nin etrafı belki sarıklı mezar taşları’nın süslediği asırlık mezarlıktı. Ancak buralar artık park. Bu parkların müdavimleri ise sevimli Bulgar çocuklar . Satranç oynayanların yanına yaklaşıp bizde kısa bir süre oyunlarına iştirak ediyoruz.Çocukların şen şakrak gülüşleri arasında burdan ayrılırken, maziyi düşünmeden edemiyoruz.

Türkiye Büyük Elçiliğinde…

Sofya’ya gelip’de Türkiye Büyükelçiliğini ziyaret etmeden geçmek olur mu ? Kendisi ile daha önce görüştüğümüz başarılı ve çalışkan Sofya Büyükelçisi Tahsin Burcuoğlu’nun makamında belgesel için 30 dakika süren çekim yapıyoruz. Genç dinamik ve heyecanlı büyükelçi ümit veriyor ve gelecekten söz ediyor.Kısa zamanda çok şeyler konuşuyoruz. Keşke bütün personelide büyükelçi gibi olsa. Keşke Türkiye’yi dışarda temsil eden diğer büyükelçilerimiz Tahsin bey gibi hizmet üretse.

Sofya’da bir başka durağımız Hak ve Özgürlükler Partisi Genel Merkezi, Genel Başkan yardımcısı Kasım Dal beyle birlikteyiz. HÖH’ün Türk azınlığı en iyi şekilde temsil ettiğini söyleyen Dal, 19 Milletvekili,29 şehir Belediye Başkanı, 240 Muhtarlık seçimlerini HÖH’ün kazandığını sevinçle açıklayıp,hak ve özgürlük mücadelesi verdiklerini söylüyordu.

Balkanlardaki gezimize Blagovgrad şehrinde devam ediyoruz. Sofya’ya 200 Km. mesafedeki bu şehir Rodop dağlarının eteğinde Yunanistan, Makedonya üçgeninde güzel bir şehir. Amerika Birleşik Devletleri tarafından kurulan kolej ve üniversitede onbinlerce Bulgar ve Türk genci eğitim görürken.

Türkiye Cumhuriyeti neden bu ülkelerde bir Türk lisesi açamadı diye iç geçirmekten kendimizi alamıyoruz. Tertemiz suların aktığı Osmanlı döneminde Yukarı Cuma (Korne Cumaya) olarak bilinen bu şehirde restore edilen bir Türk mahallesindeyiz.

Rodop dağının eteğinde kurulan bu mahalle her hali ile geçmişden izler taşıyor. Evlerin arasındaki bir kilise dikkatimizi çekiyor. Kilise ve yanı başındaki çan kulesi… Kilisenin bir camiden çevrildiği hemen anlaşılıyor. Girişteki çeşme’nin kitabesi sökülmüş, restore edilen evler… boş kilisenin girişinde hummalı bir çalışma var.

Çekimlerimizi yapıyoruz. İçeri girdiğimizde her yerin camiden bozulma olduğu kendisini gösteriyor. İşte mihrap, minber kısmı, mahfile çıkış, içerde yaptığımız çekime sinirlenen orta yaşlı bir kişi müdahele ederek çekim yapmamızı engelliyor.

12 Türk’ün kaldığı Yukarı Cuma şehrinin merkezinde tek minareli caminin önüne geliyoruz. Cemaat olmadığı için cami artık kullanılmıyor. Vakıflar tarafından kiraya verilen cami market yapılmış. İçki şişeleri ve domuz etlerinin satıldığı bu dükkânda çekimler yapıyoruz. Minare ve cami mahzun Yukarı Cuma’dan ayrılarak Osmanlı’nın adalet ve hoşgörüsünü tesbit etmek üzere Rodoplar’daki Rıski Manastırı’na gidiyoruz

Rodoplarda Osmanlı’nın hoşgörü sembolü Riski Manastrı

Rodop dağları’nın manzarası gerçekten muhteşem. Dağın zirvesine yakın yerde çam ağaçları arasından gürül gürül suların çağlayıp aktığı dağ yamaçında kurulan Rıski Manastırı görülmeye değer güzellikte. Murad-ı Hüdavendigâr’ın özel izni ile yapılan bu manastır ve papaz okulu ihtişamını halen koruyor. Riski Manastırı’nda Osmanlı’nın gerçekten hoşgörüsünü görmek mümkün. Osmanlı’nın özel izni ile yapılan manastıra 12 Padişah tarafından özgürlük fermanları verilmiş. Çekim izni alamadığımız manastırda bu fermanları sadece görmekle yetiniyoruz.

Şimdi de Köstendil şehrindeyiz. Sağnak yağmur altında Osmanlı medeniyetine ait eser arıyoruz. Bir zamanlar 91 mektep,medrese,han,cami ve kütüphanenin bulunduğu Köstendil’de bu eserler yıkılıp yok edilmiş.

Yolumuz üzerindeki tarihî Fatih Camii Unesco tarafından koruma altına alınmasına rağmen yıkılmak üzere, Bulgar devlet yöneticileri tarafından yıllar önce başlatılan tamirat ekonomik sıkıntılardan dolayı yarım kalmış. Minare yıkılmak üzere. Çekim yaparken yanımıza gelen orta yaşlı bir Bulgar bayan caminin perişan halinden çok üzüntü duyduğunu söylüyordu.

Köstendil’de başka Osmanlı eserleri de var. 1571 yılında yapılan Melek Ahmet Paşa Cami, minaresi yıkılmış müze haline getirilmiş. İşte caminin hemen karşısındaki çifte hamam her halinden Osmanlı eseri olduğu görülüyor.1923 yılında tamir gören Alay hamamı halen faaliyetini sürdürüyor.

Yıkılıp hastane yapılan bir caminin sütunları hastane girişlerini süslüyor. Köstendil Makedonya sınır kapısına çok yakın bir merkezde bir çok köprü ve ihtişamlı Osmanlı eserinden geriye sadece bir kaçı kalmış. Şehre hakim bir tepe üstüne çıkarak Köstendil’i sağnak yağış altında hüzünlü bir şekilde seyrediyoruz.

Akşam şehir merkezinde dolaşıp yavaş yavaş kararan havanın hüznü ile Köstendil’e veda ediyoruz.

Varatsa ve Montana şehirlerinde üzücü manzaralar.

Sabah erken kalkarak Balkan dağlarına doğru yola çıkıyoruz. Bugünkü hedefimiz Vidin. Kocabalkanlar’ı aşıp Vidin’e gideceğiz. 230 Km.lik yolumuz var. Sofya’ya el sallayarak veda ediyoruz. Kocabalkanlar’ı tırmanırken, akıncıların at koşturup su içtiği çeşmeler ve Balkan dağları arkamızda kalıyor.

Balkan Dağları’nın eteğinde yine bir Türk şehri Vratsa ;bir çok cami ve Türk eseri’nden hiç bir şey kalmamış. Yıkık ve perişan halde bir hamam buluyoruz. Hamamın karşısındaki cami yıkılmış yerine kereste fabrikası kurulmuş. Bir vakıf eseri olan vefasızlığa uğrayan bu hamamı çekerek, Balkandağları’nın selvi boylu çam ağaçlı yamaçlarnı seyr ederek yolumuza devam ediyoruz.

Yolumuz üzerindeki Montana şehrine geliyoruz. Bulgar Irkçılık, bencillik ve şövanizmin hakim olduğu bu şehir de ayakta kalmış tek bir cami var. Uzaktan minaresini görüyoruz. Minarenin şerefeleri yıkılmış, Caminin kapı ve pencereleri sökülmüş, uzun süre ahır olarak kullanılmış caminin metruk ve perişan hali içimizi sızlatıyor. Çekim yaptığımız sırada ters bakışlara muhatap oluyoruz. Rehberimiz bizi uyararak burası Bulgar milliyetçilerinin çoğunlukta olduğu yer, hemen uzaklaşalım diyor.

Yavaş yavaş Tuna’ya doğru yaklaşıyoruz. Lom şehri uzaktan görülüyor. Şehre yakın bir yerde yanmış ve minaresinin yarısı yıkılmış bir cami ile karşılaşıyoruz. Köylülerden edindiğimiz bilgiye göre camiyi çocuklar yakmış. Ot ve dikenlerin kapladığı cami çevresi, yıkık minare ve harabe hali ile geçmişin ihtişam ve gururunu haykırıyordu.

İşte Lom şehrindeyiz. Tuna boylarında gördüğümüz ilk şehir,bir tesbih tanesi gibi dizilen Tuna boylarındaki şehirleri teker teker gezeceğiz. Ecdadımızın medeniyet kurduğu Tuna boylarında Osmanlı eseri aramayı sürdüreceğiz. Bir zamanlar 6 cami 1 medresenin bulunduğu Lom’da tüm aramalarımıza rağmen hiç bir esere raslayamıyoruz. İşin garibi hiç bir Türk’le de karşılaşmadık. Üzgün bir şekilde Lom’dan Vidin’e hareket ediyoruz.

Pazvantoğlu Osman Paşa’nın Vidin şehrindeyiz..

Uzaktan Vidin şehri gözüktü. Pazvantoğlu Osman Paşa’nın Osmanlı’ya kafa tuttuğu, ünlü kalesı ile meşhur Vidin ve köylerinde bir zamanlar 90 civarında cami,mektep ve medrese bulunuyordu. Bunlardan geriye ne kaldığını merak edip araştırmaya koyulduk. Hayret… Kapısı kapalı ve içerisinde yangın çıkarılmış. Pazvantoğlu Osman camisi.

Dışdan görünümü çok iyi olan cami’nin içi perişan halde.Cami kapısındaki kütüphane’nin mimarî stili gerçekten görülmeye değer. Kitabesi sökülmeye çalışılan bu eserin bahçesine rast gele atılmış mezar taşları insanı etkiliyor. Tuna sahilindeki bu caminin hemen ilerisinde Askeri Kışla bulunuyor.

Tuna sahilindeki Pazvantoğlu Osman Kalesi mimari açıdan bir sanat harikası.Kale burçlarından Osmanlı Türk tarihi ile özdeşleşmiş Tuna nehrini seyretmek ayrı bir güzellik. Asırlarca ayakta kalan bu kale geçmişte yaşadığı fırtınalı günlerin izlerini taşıyor.Kale çevresinde çekimlere başlıyoruz.Osmanlı’ya baş kaldırıp bağımsızlık ilân eden Pazvantoğlu Osmanpaşa imkân olsada bu günleri görseydi neler yapardı sorusunu kendi kendime soruyorum.

Vidin’de gezimize devam ediyoruz. Şehir merkezinde bir abide dikkatimizi çekiyor. 200 yıl önce Halil ve İbrahim adlı iki kardeş adına dikilen bu abide’nin üstündeki yazılar da bu iki kardeşin bütün mallarını vakfederek bulundukları bölgeye cami yaptırıp dükkanlarını bağışladıklarını yazıyor.Bu abide bize Osmanlı’nın gittiği yerleri nasıl mamur hale getirdiğini, vakıflar ve hayır işleri ile nasıl hizmet yaptığını da gösteriyor. Vakf edilen bu yer üzerine yapılan cami yıkılmış bahçesi otopark haline getirilmiş.Dükkanlar özel kişilerin eline geçmiş.

Vidin’de kaldırım içinde ve apartman kenarında kalmış bir mezar dikkatimi çekiyor. Bu mezarın bir zamanların ünlü Pazvantoğlu Osmanpaşa’ya ait olduğunu öğreniyoruz. Bölgede hiç bir eser bırakmayan koministler belki Osmanlı’ya kafa tutup bağımsızlık ilân etti diye bu mezara sahip çıkmışlar.Şehir içinde güneş batarken yola çıkıyoruz. Alaca karanlık içinde ecdadın at koşturup kervanlarını suladığı Tuna boylarından geçerek 200 Km.uzaktaki Plevne’ye gelirken bizlere Vidin’de rehberlik yapan öğretmen emeklisi yaşlı Karı-Koca’nın gösterdiği ilgi ve alakayı düşünüyrduk.

Gaziosmanpaşa’nın Plevnesinde Tuna nehri akmam diyor…

Rüyalarımız gerçek oldu. gece’nin geç vakti olsada…uykusuz ve yorgunluktan bittab düşsekte Düşmanlarının bile takdirini kazanan Gaziosmanpaşa’nın Plevne şehrindeyiz. Yıllarca marş olarak mırıldandığımız … “Tuna Nehri Akmam Diyor… Etrafımı Yıkmam Diyor…/ Şanı Büyük Osmanpaşa…/ Plevne’den Çıkmam Diyor…/” dudaklarımızdan dökülüyor.

Gece geç vakitlerde güçlükle bulduğumuz otele yerleşiyoruz.1. Murad’ın sadrazamı Çandarlı Ali Paşa tarafından 1388 yılında feth edilen Plevne 1878 yılına kadar Osmanlı şehri kalmış. Tarihe altın harflerle geçen, mertlik ve yiğitliği ile düşmanlarının bile saygı ve sevgisini kazanan, Osmanpaşa’nın aylarca aç ve susuz savunduğu Plevne şehrindeyiz.

Plevne’de Osmanlı medeniyetinden eser bulmak için araştırmamıza başlıyoruz. Bir zamanlar köyleri ile birlikte 80 Osmanlı eserinin bulunduğu şehir merkezinde 24 camiden sadece biri kalmış. Cami’nin arkasından geçen caddeye daha önceki Bulgar yönetimi Gaziosmanpaşa caddesi adı vermesine rağmen son yıllarda bu adı değiştirmişler.

Bizi Plevne’de asıl ilgilendiren Plevne savaşları. Rusları dize getiren ve aylarca uğraştıran Gaziosmanpaşa ünlü Plevne savaşlarını nerede yaptı?.. Cami imamı Recep İsmail ile müftülük görevlisi Ayaz Çortan bizlere rehberlik yapıyor. Savaşların en şiddetli yapıldığı tepeye bir bina yapılmış. Panorama adını verdikleri silindir şeklindeki bu binanın içinde Bulgar ve Rus 14 ressam tarafından çizilen tablolarla savaş anlatılmış

Panorama yetkililerinden çekim izni istiyoruz. Plevne müze müdürü bizzat izin veriyor, toplantısı olduğu için kendisi çekimlere katılamadığı için özür dileyerek çok yakın ilgi gösteriyor ve çekimlerimize başlıyoruz. Sanat değeri çok yüksek tablolarda savaş bütün ayrıntıları ile anlatılmş Silindir şeklindeki dev binanın son katına çıktığımız da kendimizi Plevne savaşlarının içinde buluyoruz.

1000 m2 elde dokunmuş halı üstüne Plevne savaşlarının resimli olarak anlatıldığı tablo karşısında insan dehşete kapılıyor.Tepe noktadaki panoda savaşın tüm boyutlarını görüyoruz.Çekim ekibimiz hemen harekete geçerek bu tabloyu baştan sona çekiyor. Rusların bir haftada geçmeyi plânladıkları Plevne’de aylarca kalması harp tarihi yazarlarını şaşırtıyor.

Panorama binasının üstünden onbinlerce Türk askerinin şehit olup, yüzbinlerce Rus askerinin öldüğü savaş yapılan yerleri görüyoruz. İşte Vid ırmağı ve Osmanpaşa’nın yaralanarak kılıcını teslim ettiği köprü. Harabe haline gelmiş bu köprünün üstündeyiz. Şehri yakıp sivil halka zarar verme imkânı olmasına rağmen Osman Paşa’nın bunlara hiç tenezzül etmeyerek yiğitçe savaşması hem Bulgarları ve hem de Rusları hayran etmiş ve Osman Paşa’nın kılıcını alan Rus Çarı 2 saat sonra kılıcını Osman Paşa’ya geri vermiş.

Şehir merkezindeki Osmanpaşa’nın kılıcını geri aldığı ev aslına uygun muhafaza edilmiş. Plevne savaşları Osmanpaşa’nın ne derece büyük asker olduğunu göstermiş. Plevne’nin düşmesi Rusların İstanbul yakınlarına kadar gelmesine sebep olurken, Osmanlıya’da balkan topraklarını kaybettirmiştir. Plevne savaşları üzerine yazılıp ,söylenecek çok şey var.Ancak burada dedelerini kaybeden kaç Türk Plevne’yi ziyaret ederek fatihalar okudu sorusunu sormadan edemiyorum..? Gazi Osmanpaşa ve Plevne şehitlerimizin aziz ruhlarına fatihalar okuyarak yolumuza devam ediyoruz.

NigboluSavaşlarıveYıldırımBeyazıt..

Tuna boylarındaki Niğbolu’dayız. 1396 yılında Yıldırım Beyazıt zamanında Osmanlı toprağı olan bu şehir’deki tarihi kale’nin bulunduğu yere çıkıyoruz. Bugün sadece kapısı kalan kale’nin içinde kurulan muhteşem şehir kalıntılarından izlere rastlıyoruz. Macar Kralı’nın önünde toplanan Haçlı orduları’nın kuşattığı bu kaleyi kurtarmak için 24 saat içinde Edirne’den Niğbolu’ya gelen Yıldırım Beyazıt’a Yıldırım ünvanının verildiği Niğbolu kalesi 3 savaş görmüş. Dinamitlerle yıkılan bu kaleden Tuna boylarını çekiyoruz.

Bir zamanlar köyleri ile birlikte 117 eserin bulunduğu Niğbolu merkezindeki 38 cami ve mescidden geriye sadece 3 cami ve 2 çeşme ile Hacı İbrahim Tekkesi kalmış. 70 bin nüfusu olan şehirde bugün 6 bin insanı yaşıyor bunların 4 bini müslüman. Tarladan dönen Türklerle sohbet ederken, yaşlı nineler bizlere Türklerin buraları unuttuğunu söylüyordu. Niğbolu kasabasının perişan hali ve yaşlı Fadime ninenin hüzünlü bakışlarını düşünerek Tuna boylarındaki gezimize devam ediyoruz.

Son dönem adını dünyaya zulümle duyuran Niğbolu ile Ziştovi arasındaki Belene ölüm kampı ile ünlenen şehirdeyiz. Tuna nehri içinde bir ada olan bu kampın bulunduğu yere geliyoruz. Güneş batmak üzere sahildeki balıkçılarla sohbet ediyoruz. Kampın uzaktan görüntülerini tespit ederken, burda da kominist dönemde işkence ile öldürülen Türk ve Bulgarları saygı ile hatırlıyoruz.Bugün Belene kampı yine hapishane ama zulüm eden yok.

Akşam geç vakitlerde Ziştoviye (Siviştov) geliyoruz. Köyleri ile birlikte 39 eserin bulunduğu bu şehirde bugün bir iki cami kalmış.Tuna sahilinde yeşillikler içinde bulunan şehir1791 yılında Osmanlı Avusturya savaşlarına son verilmesi için barış anlaşmasının imzalandığı yer. Tarihte çok parlak günler geçiren Ziştovi bugün unutulmuş kaderi ile baş başa bırakılmış. “Gözden ırak olan gönülden de ırak olur ” sözünü Ziştovi’de biraz daha iyi anlıyoruz.

Rusçuk’dakiOsmanlıtrenlerigeçmişinmedeniyetabidesi..

Plevne – Rusçuk arasındaki beyaz anlamına gelen Bayala’ya uğramadan geçmek olur mu? Biz de bu güzel ve şirin kasabaya şöyle bir uğruyoruz. Adeta bem beyaz akan Bayala ırmağı üzerinde Osmanlı’nın son dönemlerinde yapılan tarihî taşköprü bütün ihtişamı ile karşımızda .

Biz köprünün çekimlerini yaparken yanımıza sürülerini otlatmaya götüren bir çoban yaklaşıp selâm veriyor. Kendisi ile kemerli taş köprü üzerinde sohbet ederken, Balık tutan Bulgarlar da yanımıza geliyor. Türk çoban köprüyü bir Türk paşasının yaptığını söylerken, eski günlere göre çok rahat olduklarını, şehir merkezine bir de cami yaptıklarını gururla söylüyordu.

Tuna boylarında yolumuza Rusçuk’da devam ediyoruz.1393 yılında Yıldırım Beyazıt zamanında Osmanlı toprağına katılan Rusçuk’da 1773 ile 1877 yıllarında iki kez Ruslarla savaş yapılmış. Rusçuk; Avusturyalılar’ın isteği üzerine 1790’da Osmanlı ile barış anlaşması imzalandığı yer olarak da tarihe geçiyor.

Demirköprü ile, Romanya ile bağlantısı olan Rusçuk Mithat Paşa tarafından Osmanlı’da ilk demir yolunun Varna ile Rusçuk arasına yapılması ile biliniyor. Köyleri ile birlikte 256 Osmanlı kültür eserinin bulunduğu Rusçuk’da bugün ayakta sadece birisi yeni 2 cami kalmış. Çeşmeler, köprüler, han, hamam ve medrese gibi bir çok kültür ve vakıf eseri Ruslar tarafından yıkılarak yok edilmiş.

Rusuçukta gezimize devam ediyoruz.1875 yılında yapılan Mirza Sait Paşa Camisinin yanındaki konak Türkiye Diyanet Vakfı’nın katkıları ile Erkek İmam Hatip Lisesi haline getirilmiş.Türk Diyanet Vakfı’nın destekleri ile kurulan Kız İmam Hatip Lisesi bu Camiye çok yakın bir yerde.Okul Mirza Sait Paşa tarafından yapılmış bir konak’da hizmet veriyor, kapısında İslâm Kalkınma Bankası’nın katkısı ile restore edildiği yazılı. Kız ve erkek öğrencilerle sohbet ediyoruz.

Şehir merkezinde bir başka camiye gidiyoruz. 1993 yılında eski caminin temelleri üzerine yapılan beyaz kurşun kubbeli Hacı Mehmet Bey Cami İmamı bizlere Rusçuk’da yaşayan Türkler hakkında bilgiler veriyor. Tuna sahilindeki Osmanlı Tren garı gerçekten görülmeye değer. Mithat Paşa tarafından satın alınan lokomotif ve vagonlar koruma altına alınmış.

Sultan Abdülaziz’in bindiği Tren vagonu ziyaretçilere kapalı. Bulgar bekçi bizlere kapıyı açarak içeri buyur edip istediğimiz gibi Osmanlı trenlerinin çekimlerini yaptırdı. İstasyon binası geçmişin izlerini taşıyor, istasyondaki tarihî lokomotif ve vagonlar Osmanlı’nın Balkanlar’ı sömürdüğünü söyleyenlerin suratına âdetâ Osmanlı tokadı atar gibi duruyordu.

Rehberimiz, Mithat Paşa tarafından kurulan ziraat ve hayvancılık çiftliklerinin halen faal olduğunu da söylüyor. Şehre hakim tepede kurulu televizyon kulesinden ; Rusçuk şehri,Tuna nehri ve Romanya sahillerinin bir birinden güzel görüntülerini çekerek Rusçuk’a veda ediyoruz.

Şimdiki durağımız Razgrad , Süleymanpaşa tarafından 1393 yılında Osmanlı toprağına katılan bu şehir 1878 yılına kadar Silistre sancağının kazasıydı. 80 Kilometre mesafelik yolumuzu hızla tamamlayarak Razgrad şehrini uzaktan görüyoruz. Şehrin genel manzarasını çekerek şehir merkezine geliyoruz.

Şehrin merkezindeki meydanlıkta bulunan Kanuni Sultan Süleyman’ın veziri makbul ve maktül İbrahim Paşa tarafından1609 yılında yaptırılan bu güzel ve şirin caminin son cemaat mahalli yıkılmış. Her taraf perişan ve içersi kapalı. Cami avlusundaki tarihî hamam’ın dinamit ve tanklarla yıkılıp yerine bir kültür merkezi kurulduğunu öğreniyoruz.Cami’nin hemen yanında 1854 yılında Mithat Paşa tarafından yapılan Saat Kulesindeki saat halen çalışıyor. Değişen tek şey tepesindeki Hilâl’in yerini haç almış.

Razgrad merkezinde cuma günleri açılan 1608 yılında yapılan yeşillikler içindeki Ahmet Bey Camisine geliyoruz. Minaredeki güzellik bizi etkiliyor. 177 Osmanlı Vakıf Eseri’nin bulunduğu Hezrgrad şehir merkezinde geriye sadece 3 eser kalmış .

Deliorman veya Dolu Orman bölgesindeki Kemaller kasabası İsperih olmuş..

Yolumuz çok…. Zamanımız yok. Gezimizi; Tuna boylarından sonra Osmanlı tarihinde çok önemli yeri olan yiğit ve mert askerlerin, güçlü pehlivanların, alim ve fazıl din adamlarının, bilgi ve becerikli devlet adamlarının yetiştiği Deliorman (Dolu orman) bölgesinde sürdürüyoruz.

Bol ve çok ormanı olan bölge anlamına gelen Deliorman birçok şehir ve kasaba’nın bulunduğu Balkandağları ile Tuna nehri arasında kalan geniş bir ova. Deliorman’ın merkez bölgelerinden birisi olan İsperih (Kemaller) kasabasındayız. Belediye Başkanı Adil Raşitoğlu bizleri samimi bir hava içinde karşılayıp İsperih’in adının Han Asparuh’dan geldiğini, kasabanın adının daha önce Kemaller olduğunu söylüyor.

Belediye Başkanı’ndan Deliorman doğumlu ve bu bölgede yetişen ünlülerle ilgili bilgiler alıyoruz.İşte Deliorman’ın yetiştirdiği ünlülerden bazıları; Celal Bayar,İsmet İnönü’nün annesi Cevriye ve eşi Mevhibe Hanım, Ahmet Cevdet Paşa, Muallim Naci, Org. Nurettin Ersin ve Salih Omurtak, Pehlivanlardan Kel Aliço, Filiz Nurullah, Koca Yusuf, Kara Ahmet, Kurtdereli Mehmet.

İslamiyete büyük hizmeti olan ünlü din adamlarından Süleyman Hilmi Tunahan, Ahmet Davutoğlu ve Osman Keskioğlu’nun yanı sıra Türkiye’de işinde ve mesleğinde başarılı olmuş bir çok kişi’nin kökenlerinin Deliorman bölgesinden olduğunu söylüyor ve bu isimleri sıralıyor.

Başkana bu ünlü kişilerin bölgeye gelip gelmediğini soruyoruz. Aldığımız cevap gerçekten üzüntü verici. Kökenleri bu bölgeden olan bir çok ünlü kişi imkânları olmasına rağmen bölgeyle ilişkilerini kesmişler. Ancak bir isim varki talebeleri bu bölgeye büyük ilgi gösteriyor. Bu ünlü isim Süleyman Hilmi Tunahan. Başkan Raşitoğlu bizleri İsperih’e10 Km. mesafedeki Süleyman Hilmi Tunahan’ın doğduğu Ferhatlar ( Varatlar) köyüne götürüyor.

Osmanlı’nın son döneminde yetişmiş bir çok medreseyi başarı ile tamamlamış büyük ilim ve tasavvuf adamı Süleyman Hilmi Tunahan’ın doğduğu ve çocukluk yıllarının geçtiği Ferhatlar köyündeyiz.Osmanlı döneminde ordudan emekli olan askerler tarafından kurulan bu köy buram buram Anadolu kokuyor.

400 yıllık geçmişi olan bu köyün içinde muhteşem bir cami yapılmış. Başkan Raşitoğlu bu güzel caminin Süleyman Efendi’nin talebeleri tarafından yapıldığını, malzeme ve işçileri Türkiye’den gönderilen bu güzel ve eşsiz eserin ortaya çıktığını söyleyerek camiyi yapanlara teşekkür etmeyi de unutmuyordu.

Misafirhanesi olan bu cami gerçekten görülmeye değer. Bulgarsitanla ilişkisi olan herkes ama herkes kendi alanlarında Süleyman Efendi’nin talebelerinin yaptığı kadar bu bölgeyle ilgilenseler. Bulgaristan’da yaşayan Türkler her bakımdan güçlenir ve ekonomik alanda kalkınır.

SülâlesiFatihSultanMehmet’ineniştesinedayanan,SüleymanEfendi’nindoğduğuevegidiyoruz.BizleriHocaefendi’ninamcazadelerikarşılıyor.Öncekonuşmakistemiyorlar. Evin hiç bir şeyi değiştirilmeden talebeleri tarafından tamir edilmiş. Türkiye’de bir çok müftü, vaiz, imam ve din adamı yetiştiren, tek parti döneminde büyük haksızlığa uğramasına rağmen hakkında açılan tüm davalardan berat eden büyük ilim, din ve tasavvuf adamı süleyman hilmi tunahan’ın babası ve ilk hocası müdderris osman efendi’nin mezarını’da ziyaret ederek İsperih’ten ayrılıyoruz.

Balkanların manevi fatihleriden demirbaba türbesindeyiz

Balkanların manevi fatihlerinden demirbaba tekesine giderken, belediye başkanı; türkiye’de yaşayan 6 milyon bulgaristan kökenli türk’ün ferhatlar köyünde olduğu gibi baba ve dede memleketlerini unutmayarak bu bölgelerle ilgilenmesini ve en az süleyman hilmi tunahan efendi’nin talebeleri kadar bulgaristan’a ilgi duymasını istiyordu.

Demirbaba tekkesini bulgar kültür bakanlığı restore etmiş. Muhteşem taş işçiliğine sahip tekke görülmeye değer mimari güzellikte.Tekkenin Gerek suyu ve gerekse havası adeta şifa kaynağı. İsperih’in suyunun bu tekke’nin bulunduğu yerden gidiyor.


Arnavutluk

   ARNAVUTLUK
Arnavutluk, 500 yıl önce kendi istekleri ile İslamiyeti kabul eden ve Adriyatik sahilleri deyince ilk aklımıza gelen bölge.. Arnavutluk genel itibariyle Osmanlı İmparatorluğunun millet-i sadıkası, Osmanlı’nın Balkanlarda en son terkettiği topraklar. Arnavutluk Evlad-ı Fatihan diyarı ve Türk tarihinin sınır çizgisi…

Arnavutluk’a uzanıyoruz. Adriyatik sahillerine.. Tiran İşkodra Elbasan Dıraç Körçe Avlonya Berat Akçahisar selam veriyor bize.. ata yadigarı bu şehirler bugün adeta ağıtlarla yad ediyor Osmanlıyı..

Balkan yarımadasının batı bölgesinde uzanan Arnavutluk, kuzeyden Karadağ, doğudan Sırbistan ve Makedonya, güneydoğudan Yunanistan, batıdanAdriyatik Denizi’yle çevrili. Nüfusunun yaklaşık %80’i müslümanlardan oluşuyor. Ülkenin Resmi dili ise Arnavutça.

Arnavutluk, Balkanlar’da Türkiye’nin en yakın ilişkiler kurduğu ülkelerin başında geliyor. 1430 yılından itibaren Osmanlı yönetimine geçen Arnavutluk, 1912 yılına kadar, neredeyse 5 asır boyunca Türkler’le ortak bir tarih ve kültürü paylaştı. Padişahların muhafızları, cesaret ve sadakatlerinden dolayı daima Arnavutlar arasından seçildi. Çok önemli şairler yazarlar ve düşünürler Arnavutlar arasından yetişti. İstiklal marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un da Arnavut kökenli bir aileye mensup olduğunu hatırlarsak Arnavutluğun kültür dünyamıza ne kadar büyük katkılar sağladığını daha iyi anlamış oluruz. Bununla beraber Arnavutlar Osmanlıya karşı büyük sevgi duyan milletlerin başında geliyordu. Zira Kosova’da bulunan Firzovik (Verisovic/Ferisaj) kasabasındaki Arnavut isyanının haberini alınca II. Abdülhamit 1908’de II. Meşrutiyeti ilan etmişti.

II. Dünya Savaşı’ndan sonra Komünist Enver Hoca diktatörlüğü altına giren Arnavutluk, bu dönem boyunca büyük baskılara maruz kaldı. Enver Hoca Arnavut halkını ateistleştirmek için zalim bir baskı politikası izledi, topluma büyük acılar çektirdi. Komünist iktidarın ardından kurulan yeni cumhuriyetle birlikte ise bu kötü günler geride kaldı. Türkiye ile olan ilişkilere büyük önem verildi, Türkiye de bu ilgiye aynı derecede karşılık verdi.

Tiran’daki hava limanına inmek üzereyiz. Havadan Adriyatik sahilleri ve dağlar arasındaki Arnavutluk’u kuş bakışı seyrediyoruz. 5 asır Osmanlı idaresinde huzur ve barış içinde yaşayan Arnavutluk’u.. 80 dakikalık uçuşun ardından Uçağımız Tiran Rahibe terese hava alanına iniyor. Uçaktan yere adımımızı atar atmaz garip bir duygu sarıyor içimizi.. Dağılmış Osmanlı topraklarından bir parça da burası.. Osmanlıdan kopan bir parça.. Yunanistan, İtalya ve Arapların sömürmek için bütün imkanlarını seferber ettiği bölge burası. Parçalanmış hayatlarla göz göze geliyoruz. Tarih ne kadar acımasız. Tarihten ders almayan milletlerin durumu ne acı..

Osmanlı coğrafyasının hangi bölgesini gezersek gezelim ister istemez hüzünleniyoruz. İşte bir başka hüzün coğrafyası. Arnavutluk’u geziyoruz adım adım..
İlk durağımız kuruja şehri.. Osmanlıdaki adı ile Akçehisar.. ilk hüzün durağımız.. dağın yamacında kurulu bir şehir olan akçehisar’da yıkılmış virane olmuş medeniyetin izleri var.. kaleye tırmanıyoruz. işte ayakta durmaya çalışan harabe bir cami ve yarım kalan minaresi.. bu kırık dökük yapı buraya gelenlere neler anlatıyor kimbilir. Mekanın acı dolu iniltisini duyar gibi oluyoruz. Kaleyi dolaşıyoruz. Tarihi evler bize bizi hatırlatıyor. Burası bizim kültürümüze o kadar çok benziyor ki.. benziyor da ne demek burası bizim kültürümüz. Bizim tarihimiz bizim coğrafyamız. Sıra sıra dizilmiş toplar dikkatimizi çekiyor. Kaleden Akçehisar’a bakıyoruz. Camiler, tarihi evler, dağlar ve yeşillikler arasındaki Akçehisar’da alperenlerin kılıç şakırtılarını at kişnemelerini duyuyoruz. Yıllar öncesinde buluyoruz kendimizi…

Şehirde yükselen minareler adeta Osmanlının taşa vurduğu birer mühür gibi zamana meydan okuyor. Ve minarelerden yükselen ezan sesi bizi aslımıza aslolana çağırıyor..

Akçehisarda dolaşırken sıcak insanlarla karşılaşıyoruz. Osmanlı yadigarı bir beldenin Osmanlı torunları… o kadar sıcak o kadar cana yakın ki bu insanlar.. Türkiyeden geldiğimiz anlayınca ilgi ve alaka gösteriyorlar bize.. geçmişten gelen misafirperverliklerini sergiliyorlar.. Osmanlıya isyan eden İskender paşanın müzesi ve kaledeki tarihi eserleri gezerken Türk Arnavut kültürünün bir birine ne kadar çok benzediğini görüyoruz. Buradaki sıcak cana yakın insanlarla hasbihal edip vedalaşırken ayrılmak zor geliyor bize ancak vakit gelmiştir. Yolcu yolunda gerek.. bir Arnavut kardeşimizin okuduğu Türkçe şiir eşliğinde Akçehisar’ın zirvesindeki balkanların manevi fatihlerinden sarı saltuk hazretlerinin türbesine el sallayarak bir başka Osmanlı şehrine doğru yol alıyoruz. Akçahisarın sevgi dolu bakışlarını geride bırakarak yollara düşüyoruz yine..

İşkodra yolu üzerindeki İskender paşanın kiliseye gömülen mezarını uzaktan seyr ederek geçiyoruz. dağlar ve ovaları bir bir geride bırakarak nehirlerin ve göllerin birleştiği Osmanlının Arnavutluktaki en son kültür merkezi sular kenti İşkodraya varıyoruz. İşkodara bir başka Osmanlı şehri. Hemen kaleye çıkıyoruz. Şehir en güzel buradan seyredilir. İşte Osmanlının sancak merkezi İşkodra karşımızda.Asırlarca Osmanlı medeniyetinde kalan İşkodra’da bir birinden güzel tarihi kültür mirasımız yok olmuş. Yıkık camiler, kale ve burada yer alan Osmanlı medeniyet eserleri ihtişamlı bir geçmişi gösteriyor. Kaledeki tarihi caminin yıkık haline üzülüyor kaleden sular kenti işkodranın nehirleri ve gölünü seyrederek kale burçlarının eteğindeki şehit Mehmetçiğin ruhuna fatiha okuyor işkodra şehir merkezine doğru yolumuza devam ediyoruz.

İşkodra Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk kez 1392′de yapılan akınlar sonucu Yıldırım Bayezid’e bağlılığını bildirdi. Daha sonra Macarların eline geçtiyse de , Niğbolu Zaferi’nden sonra (1396) Osmanlılar şehre yeniden sahip oldular. Bir süre sonra şehir Venediklilere satıldı. 1455′te Evrensoğlu İsa Bey tarafından İşkodra , kesin olarak Osmanlı topraklarına katıldı. 1468′de Kuzey Arnavutluk’la birlikte Osmanlı egemenliği tam olarak yöreye yerleşti ve böylece Rumeli Beylerbeyliği’ne bağlı bir sancak haline getirildi. Arnavutluk’la süregelen savaşlar sonunda bölgede İslamiyet geniş ölçüde yayıldı ve birkaç boy hariç , İşkodra ve çevresi islamiyet’i kabul etti.

Osmanlı devrinin son yıllarda İşkodra’nın 1500 dükkan, 1 kapalıçarşı, 1 bedesten, 40 kadar cami, 2 medrese, 1 ortaokul ve 1 kütüphane vardı. Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetimi süresince İşkodra’da mevcut bir çok yapının onarımı gerçekleştirilmiş, İştodra’da yaşayan Hıristiyanlar için de , kilise okul ve diğer yapıların onarım veya yenilenmesine Osmanlı destek vermiş. bu da Osmanlının hoşgörüsünü gösteren en güzel örnek..
Osmanlı dönemi yapılarından olan ve halen İşkodra’da viran olarak mevcut Kurşunlu Camii , buradaki Buşatlılar ailesi adına yapılmış. Camiin kubbeleri kurşunla kaplı olduğu için; halk arasında Kurşunlu Camii” demek olan “Dschamia Plumit” adı ile anılıyor.

Kale’den kurşunlu caminin sulara gömülü hali bizleri derinden üzüyor. Burada sulara gömülen ve yok olan sade bir cami değil Muhteşem Osmanlı medeniyeti. Türkiye kendi kültür değerlerine sahip çıkmalı. İşkodra’yı anlatmak zor.. birgün yolunuz buraya düşerse önce kaleye çıkıp, İşkodra şehrini, Gölü, nehirleri ve Adriyatik denizi üzerinden batan güneşi seyredin. Şanlı tarihimizi, muhteşem kültür ve medeniyetimizi düşünün. Kale içindeki tarihi Osmanlı Türk camisi’nin perişan haline üzülüp Kültürümüze nasıl sahip çıkabiliriz sorusunun cevap arayın. İşkodraya gelip de Osmanlının son valisiHasanRızaPaşa’nın mezarını ziyaret etmeden ayrılmak olur mu? Biz de bu vali paşanın tarihi işkodram mezarlığındaki türbesini ziyaret ederek fatiha okuyoruz. İşkodra yakınlarındaki Mostar Köprüsüne benzeyen Kiri nehri üzerindeki BES adını taşıyan Taşköprü’den işkodraya veda ediyoruz.

Yolumuza devam ediyoruz. Arnavutluk’ta sokak ve caddeler temiz. Çünkü sokak ve caddeler kadınlar tarafından temizleniyor. Bu bizim ilgimizi çekiyor. Şimdi de Arnavutluğun başkenti Tiran’dayız. Enver hocanın 40 yıl demir yumrukla idare ettiği Aravutluk kominizm döneminde tam anlamı ile felaket yaşamış. Bu felakete şahit olan şehirlerin başında Tiran geliyor. Arnavutluğun kalkınması için harcanması gereken paralar anlamsız bir şekilde yapılan 300 bin sığınak için harcanmış. Zalim bir şekilde Arnavutluğu idare eden Enver Hoca’yı Tiran’da kime sorarsak soralım onunla ilgili iyi şeyler söyleyene rastlamıyoruz. Anıt Mezarı bile sökülüp normal mezarlığa taşınmış.

Osmanlı yönetimi sırasında İşkodra vilayetinin Draç Sancağı’nda bir kaza merkezi olan Tiran, XVII. yüzyıla kadar küçük bir köy olarak kaldı. İşkodra Valisi Süleyman Paşa zamanında gelişmeye başladı. Süleyman Paşa şehirde iki cami yaptırdı. İskelesi olan Draç’a iyi bir kara ve demiryoluyla bağlı olan Tiran bugün, Arnavutluk Halk Cumhuriyeti’nin başkenti. Tiran’daki en önemli eser, şehir merkezindeki Ethem Bey Camii’. Tek kubbeli büyük bir eser olan bu camiin içi, Arnavutluk ve Makedonya’nın bazı kesimlerindeki zevke uygun olarak renkli ağır kalem işi nakışlarla tamamen süslenmiş. Caminin içinde kendimizi motiflerle örülü çiçekli bir dünyada hissediyoruz. Bununla birlikte Osmanlı devrine ait 3 gözlü, Tabakhane Köprüsü bugün hemen hemen toprağa gömülmüş.

Tiran’da camiler restore ediliyor. ve Cuma günü Tirandayız. Cuma ezanı okunuyor. Namaz için herkes camiye koşuyor. Arnavutlukta Cuma namazı kılmak ayrı bir huzur veriyor bize.. genç bir imam hutbeyi okuyor.
Cuma namazından sonra tirandaki gezimize devam ediyoruz. Tarihi camiyi gezmek için gelen bir grup öğrenciyle karşılaşıyoruz. Onlarla sohbet ettikten sonra Tiran’a yüksek bir yerden bakmak için tepeye tırmanıyoruz. Tirana yüksek bir yerden bakmak lazım.. biz de öyle yaptık.
Arnuvutluk’un nişane ve alemlerinden olan Ethem Bey Camii karşımızda. Uzaktan da olsa onu farkediyorsunuz. Onu farkettiren belki de tekliği. Yani yekta oluşu. Tiran’da geçmişte 28 camii bulunuyormuş, fakat bunlar komunizm döneminde ya ahıra çevrilmişler ya da başka amaçlar için kullanılmış. Zamanla çoğunluğu bakımsızlıktan yıkılmaya yüz tutmuş. Yıkıntı haline gelmiş.  Ayakta kalabilen tek eser Ethem Bey Camii.
Cami ve saat kulesi yan yana..

Yol uzun menzil ırak Tiranı da geride bırakıyoruz. Ve şimdi de Beyaz anlamına gelen Osmanlı şehri Berat’tayız. Bugün Osmanlı mimari kimliğini muhafaza eden Berat ; XIII. yüzyılda Sicilya’nın, sonra Napoli’nin , XIV. ve XV. yüzyılda da Musaki ailesinin yönetimine girmiş. Ardından Osmanlı yönetimi devralmış. Balkan Savaşı’nda İmparatorluk’tan ayrılan Berat Osmanlı yönetiminde iken kaza dahilinde bir sancak merkezi idi. 1887 yılında Hıristiyan halk ayaklanmaya başlamış, ancak bu ayaklanmalar, alınan önlemlerle zamanında bastırılmış.
Şehir , XV. yüzyıldan kalma camii ve eski Türk kalesiyle ünlü. Günümüzde sağlam olarak kalan Kurt Ahmed Paşa Köprüsü, Derbendler Başbuğu Kurd Ahmed Paşa tarafından olup, köprü ayakları ortasında büyük boşaltma gözleri , bunların sağ ve solunda, küçük boşaltma gözleri bulunuyor. Bina kapısı üzerinde “Kurt Ahmed Paşa adını taşıyan bir kitabe yer alıyor.

Berat’da Osmanlı döneminde yapılan Meryem Ana Kilisesi, 1891 yılında yapılmış. Berat Sancağı’na bağlı Bayaka köyünde bulunan bu kilisenin yapımında, Osmanlı hükümeti maddi kolaylığı da göstermiş.
Berat bugün , Orta Arnavutluk’ta aynı adla anılan bir bölgenin yönetim merkezi olan, 11 bin 900 nüfuslu bir şehir.
Berat yahut Osmanlı deyişiyle “Arnavut Belgrad’ı şahane. Tam bir Osmanlı şehri, Arnavutluğa gelip’de beyaz anlamına gelen Berat’ı görmeden gitmek büyük bir eksiklik. Zeytin ağaçları ve çam ormanlarının arasından Osum Nehri üzerinde Kurt Ahmet Paşa köprüsünden geçip, kaleye doğru tırmanıyoruz. Safranbolu’dayız sanki. Kale yamacındaki evler bizim Anadolu evlerinden farksız. Ve son derece iyi korunmuş . Antalya ve Alanya kale içinde yer alan evlere ne kadar da benziyor. Berat kalesinde yıkık cami gönlümüzü yaralıyor. Minaresinin yarısı yıkılan Kırmızı cami tarihin izlerini taşıyor. Kele’den Berat şehri çok güzel görünüyor. Kale burcundan beratı doya doya seyrediyoruz.

On altıncı yüzyıldan kalma Kurşunlu Camii’ni, Beyazıd Han Camii’ni, Bekar Camii’ni, İbrahim Paşa Camii’ni Görüp Halveti Tekkesi’ne gidiyoruz. Sütunlu, revaklı taş işlemesi göze çarpan mükellef bir dergah.

Beş vakit ezan okunan berat caminin içinde Arnavutlarla sohbet ediyoruz. Camiinin içerisi çiçek motifleriyle bezenmiş müsümanları huşu içinde ibadet ediyrolar. Ve berat her haliyle tam bir Osmanlı şehri.. Tarihi Osmanlı evlerinin arasındaki Arnavut kaldırımı döşeli sokaklarda gezerken tarihi geçmişi düşünüp zaman tünelinde yolculuğa çıkıyoruz adeta..
Beratı gözümüze ve gönlümüze kazıyarak bu şehri unutmamak üzere yollara düşüyoruz ve başka bir Osmanlı şehri elbasandayız. Şehir merkezindeki tarihi Osmanlı eserleri yıkılıp yok edilmiş.

Elbasana hakim tepe’den şehrin manzarası gerçketen muhtelem. Şehir merkezindeki geniş meydanda bizi bir Osmanlı çinarı karşılıyor. Tarihi osmanlı camisi yıkılarak meydan yapılmış. Açılan meydandaki çınar ağacının yanı başındaki cami şadrıvanı geçmişin izlerini taşıyor. Enver hoca’nın kominist yönetimi döneminde Elbasan’da 28 cami’nin yıkıldığını öğreniyoruz. Kale içindeki türk konakları arasından geçerek Hünkar camisina geliyoruz.
Elbasan’da on beşinci yüzyıldan kalma Osmanlı kalesi, on yedinci yüzyıldan kalma iki cami ve on altıncı yüzyıldan bir çifte hamam olması lazım. Ama hepsi harap.

Elbasan’ın gerçek tarihi, Fatih’in 1465′te150 bin kişilik bir ordu ile Arnavutluk’a girişi ile başlar. Fatih , İskender Bey’in sığındığı Akçahisar (Kurja) Kalesi’nde uzun süre dayanabileceğini anlayınca, Arnavutluk’u ve özellikle Kruja’yı kontrol altında tutmak üzere Elbasan Kalesi’ni yaptırttı ve yeteri kadar muhafız asker, cephane ve zahire koyduktan sonra geriye döndü.

Bir zamanlar Elbasan’da 47 cami ve mescit , 1 medrese, 2 mektep, hamamlar, imaret ve tekkeler vardı. Ayrıca türbeler, saat kulesi, köprü, çeşmeler ve kale de yapılmıştı. Bunlardan hiçbir iz ve eser kalmamış.
Evliya çelebiye göre Evleri kiremitlerle örtülü, üç ve dörder katlı bulunuyordu. Fatih Gazi Sinan Paşa Balizade ve Sinan Bey Camileriyle çarşı han ve hemamları şehri süslemekteydi.

Elbasanı terk ederek İon sahilindeki bir başka kültür ve medeniyet mirasımızın izlerini taşıyan Osmanlı şehri Alvonya bugünkü adıyla Vilora bizi bekiyor.
Avlonya Bir başka Osmanlı şehri.. yollar bizi bu güzel şehre kavuşturduğunda fatih sultan mehmedin italyaya çıkarma yapmak üzere otağı kurduğu avlonya şehri bize kucak açıyor.
Avlonyanın kesin olarak bir Osmanlı şehri haline girmesi, ancak 1690′dan sonra mümkün oldu. Avlonya, Osmanlı yönetiminde Rumeli eyaletine bağlı bir sancak merkezi oldu. Şehirde tek kubbeli güzel bir camii var. Mimarisi bakımından klasik Türk mimarisi uslubunda. Osmanlı İmparatorluğu zamanında Avlonya’ya hükümet konağı (1876) ve değirmenler (1877) yaptırılmış, 1866 yılında da Latinler için bir kilise yapılmasına izin verilmiş.
Avlonya, bugün Arnavutluk’un güney bölümünde bir liman bölgesi.
Sahilde kaldığımız otelden körfez ve Avlonya sahilleri muhteşem gözüküyor. Şehirde muhteşem Osmanlı mimari eserleriyle karşılaşıyoruz. Bunlardan biri Osmanlı çınarları altında tarihi bir tabloyu andıran bir Osmanlı camii.. cami’de Türkçe bilen imam ve müezzinle konuşuyoruz. Tarihi caminin içinde asırlar önce ecdadın yaptığı gibi yine türkiyeden hayırsever gönüllü kuruluşların desteğiyle dini ilimler öğretiliyor ve misyonerlik tehlikesi önlenmeye çalışılıyor.

Avlonyaya hakim tepeden şehri izlerken tarih canlanıyor ve avlonya bize kendi tarhini anlatıyor.
1417 yılında Baladan Bey komutasındaki Türk ordusu tarafından ilk kez zaptedilen Avlonya yeniden Arnavutların eline geçti. Çandarlı Halil Paşa tarafından ikinci kez zapt edildi. İskender bey zamanında elden çıktı(1443). 1478 yılında Gedik Ahmet Paşa tarafından geri alınan Avlonya, kesin olarak 1590 yılından sonra Türk şehri haline geldi. Avlonya, Osmanlı yönetiminde, Rumeli eyaletine bağlı bir sancak merkezi oldu.
Avlonya, 1867 Vilayet Teşkilatı Nizamnamesi’nden sonra Yanya İlinin Berat Sancağı’na bağlı bir ilçe merkezi haline getirildi ve bu durumunu Balkan Savaşı başlarına kadar sürdürdü. Arnavutluğun bağımsızlık ilanından (28 Kasım) sonra 4 Aralık 1912′de ilk Arnavutluk Milli Meclisi Avlonya’da toplandı ve geçici hükümet burada kuruldu.

1780 yılında Avlonya Sancağı Mutasarrıflığı ve Derbentler başbuğluğuna atanan Kurt Ahmed Paşa, Osmanlı Devleti’nin Rusya ile savaşa girmesi üzerine çok sayıda piyade ve süvari askeri toplayarak sefere çıkmak üzeri orduyu Hümayuna katıldı. (12 Ekim 1787)
Arnavutlar 28 Kasım 1912’de Avlonya bugünkü adıyla Vlora’da bağımsızlıklarını ilan etmişlerdi. İsmail Kemal Vlora ilk hükümetin başkanı olmuştu. Arnavutluk’da kaldığımız süre içinde yüzlerce km yol alıyoruz. Osmanlı Kültür mirası ile ilgili araştırmalar yapıyoruz ve buradaki son durağımız, Draç. Yani Osmanlıdaki adıyla Durus.. Güneş batarken Adriyatik sahilleri ihtişamlı bir tarihin tablosunu çiziyor bize.. Adriyatik sahillerinde gün batımını izleyerek çekimlerimizi noktalarken 500 yıl Osmanlı Yönetiminde kalan Arnavutluk’a Türkiye’nin Yunanistan, İtalya ve Araplar kadar ilgi göstermediğini görmek gerçekten çok üzüyor bizi. Ticari, kültürel alan başta olmak üzere Arnavutlar yatarım için Türkleri bekliyor. Türk vatandaşı Arnavutlar, Misyoner ve vahhabi tuzağındaki Arnavut gençlerine sahip çıkarak tarihi ve vicdani borcunu ödemeli.
Arnavutluktaki gezimizi noktalarken yönümüzü başka bir Osmanlı coğrafyasına çeviriyor, türk İslam kültür ve medeniyet tarihimizin izini sürmeye devam ediyoruz.


Afrika’da Osmanlı Medeniyeti

 Yasal Uyarı: Yazı, fotoğraf ve görüntüler Araştırmacı-Gazeteci ve Belgesel Yönetmeni İsmail Kahraman’a aittir.Tüm hakları Belgesel Yayıncılık’a ait olup, kopyalanması ve kullanılması yasaktır… 

 

AFRİKA’DA OSMANLI MEDENİYETİ

Etiyopya( Habeşistan)’dan ayrılıp Sudan üzerin’den Orta Afrika ülkeleri Çad, Kameron ve Nijerya’ya giderken uçak’da Afrika’da Osanlı medeniyeti ile ilgili araştırmalar yaparak bilgisayarıma yazdığım notları sizlerle paylaşmak istiyorum.

Etiyopya’nın başketi Adisaba hava limanın’dan Etiyopya hava yollarına ait uçakla Çad’ın başkenti DiaJamaina’ya gidecek Uçağımız 2 saat gecikmeli kalkıyor. Afrika’nın en büyük devletlerinden birsi olan Sudan hava sahasını geçeceğiz. Uçsuz bucaksız Afrika çöllerinden geçiyoruz. Çöl fırtınası yüzünden uçağımızın camları kum tanaleri ile doluyor. Ben bir tarafdana Afrika çölleriri seyer ederken diğer tarafdan elimdeki kaynaklardan araştırma yazılarımı 4 saate yakın sürecek uçak yolculuğunda bilgisyarıma kayıt ediyorum. Şimdi gelin çeşitli kaynaklardan derleyerek 11 bir metre yükseklikte uçakta yazdığım Afrika’da Osmanlı Medenileti adlı araştırma notlarımı birlikte okuyalım.

Osmanlı Afrika Coğrafyasına nasıl girdi ?

Kanuni Sultan Süleyman zamanında, Hint okyanusundan donanma gönderilerek bu topraklardaki Müslümanlara yardımda bulunmamış mıydı? Kuzey, Doğu ve Batı Afrika Topraklarını Avrupalılar bu topraklara sömürge için, köle ticareti için gelmeye başladıklarında O zamanlar güçlü bir devlet olan Osmanlı Afrika da ki bir çok bölge gibi buraları da kendi güvencesine almamış mıydı? Gururla yürümemiz gereken bu topraklarda, şimdi içimizde bir buruklukla bulunuyoruz. Ecdadımızın yardım için geldiği topraklarda, o vakitlerde ki salgınlar oluşturulmak isteniyordu. Sömürge ve köleleştirme. Osmanlı Devletinin yardım elini uzattığı bu topraklara, Türkiye’den geldiğimizi söylediğimizde bize gözlerinin içinden gelen bir gülümseme ile bakıyorlar. Osmanlı, Afrika’da sömürge kolonileri kurmadığı hatta sömürgeye karşı kalkan vazifesi gördüğü için Afrika ülkelerrinde Osmanlı’ya sempati ile bakılıyor.

Afrika’da Osmanlı Adaleti

15.yüzyılı hatırlayalım. İspanya’da henüz yurtlarını terk edemeyen milyonlarca Müslüman nüfus vardı. Hrıstiyan olmaları ya da ölümü tercih etmeleri dışında bir de bilmedikleri coğrafyalara taşınmaları söz konusuydu. Endülüslü son Müslüman kafilesi Osmanlılar tarafından İspanya’dan alınıp Kuzey Afrika sahillerindeki şehirlere yerleştirilene kadar acı çekmeye devam edeceklerdi.

Aynı dönemde Hindistan’a ulaşmak için yolan çıkan, Portekizli denizci Henry adıyla bildiğimiz Dom Henrique, beş aşamada Afrika içlerine doğru hareket etmişti. Maderia adalarını, Bojador Burnu, Gine Körfezi, Porto Santo, Beyaz Burun, Yeşil Burun, Senegal ve oradan da Gambia’ya ulaşmıştı.

1487 yılında Lizbon’dan yola çıkan Portekizli Kaşif Bartolomeu Dias ’da Afrika’nın güney batı ucuna ulaşmış ve aşırı fırtına nedeniyle sığındığı bu buruna, fırtınalar burnu adını vermişti. Kaşif Dias, Portekizli Kral II. Joao’nun emriyle doğuya ve oradaki baharatlara ulaşılabilecek bir suyolu bulabilmek için yola çıkmıştı. O zamanlarda ticaret yollarının sadece bir bölümü denizden geçiyordu ve bu yüzden doğuya giden tüccarlar Ortadoğu ülkelerini boydan boya geçmek zorundaydı. Tarihçilerin yazdığına göre Dias , burnu keşfettiğini haber verince Kral bu keşfin doğuya ulaşan suyolunun yakında açılmasını sağlayacağını düşünmüş, bu nedenle burnun adını Ümit Burnu olarak değiştirmiş.

Hindistan Baharat Yolları Osmanlı Denetiminde

O zamanlar Baharat yollarının tamamı Osmanlı Devleti’nin kontrolü altındaydı.Baharat yoluna ulaşma arzusunda olan Avrupa Devletlerinin kaderi, bu tesadüfen buldukları Fırtınalar burnu ile değişecekti ve tabi Afrikalı Ülkelerin kaderi de… Vasco do Gama’da 1497 yılında Ümit Burnu’nu dolaşarak Mozambik adası önüne geldi. 1497 Mozambik’te kendisine sıcak ilgi gösteren kralın Hindistan yolunu bilen üç kılavuz vermesiyle 15 Ekim 1498 yılında Hindistan’a ulaşarak, deniz yoluyla Hindistan yolunu keşfederek, Hindistanın sömürülmesinin yolunu açmıştır. Böylece Afrika’nın çevresini dolaşan ilk Avrupalı kişi olma unvanını kazanıyor. Portekizliler adına Vasco da Gama Afrika’nın Batı sahillerinden güneye doğru inerek 1497 yılında Ümit Burnu’nu dolaşarak Mozambik adası önüne geliyor. O dönemde buradan Somali’ye kadar uzanan Doğu Afrika sahil şeridinde kırka yakın şehir devleti vardı ve buralarda yaklaşık sekiz asırdır devam eden Müslüman idarecilerin kurdukları hanedanlar hüküm sürüyordu. Bu hanedanların hepsi de Habeş Krallığına bağlı idi.

Seyyahların Gözü ile Afrika

Batılıların Afrika hakkındaki söylenceleri biraz da tarihi bulguların eksikliği nedeniyle çarpık bir durum arz ediyor. Uzun yıllar bir takım egzotik idealleştirmeler, fanteziler ve hayaller ile örülü bu Afrika tasavvuru Batılı zihinlerde “fantastik bir çekim ve ilgi alanı” olmaktan öteye gidememiş. Antik Yunan ve Roma’da ortaya çıkan Afrika ile ilgili öyküler ve anlatılar sebebiyle Avrupalılar görmedikleri bu kıta hakkında kolayca “kötülükler coğrafyası” ya da “Kara Kıta” diyebilmişlerdir. Oysa ki 8.yy.da Araplar ve İran’ın Şiraz bölgesinden gelenler ülkenin iç kısımlarıyla dahi ticaret yapmışlardır. Doğu Afrika Sahillerinden Güneye doğru yayılan büyük bir kültür ve dini anlayış, bu ticaret alışverişi ile oluşmuştu. Ümit Burnunun keşfi kıtanın ümitsizliği olmuş; ‘Kara Kıta’ denilen Afrika, ne yazık ki ‘karartılan kıta olmuştur. Bunu Kültür ve Medeniyetimizin izlerinden anlıyoruz.

İbni Batu’da Doğu Afrika’da

Büyük İslam seyyahı olan İbn Battuta 13.yy başlarında Doğu Afrika adalarından biri olan Kilve’ye kadar gitmiş,bu şehirlerin her biri hakkında seyahatnamesinde bizim için çok güzel notlar almış. Battuta bu şehirlerdeki gördüğü gelişmişlik, çok katlı güzel ahşap binaların sokakları süslediği ve insani ilişkilerdeki seviyenin yüksekliği karşısında hayrete düştüğünü seyahatnamesinde bizlere anlatmaktadır. İbn Battuta bu şehirler deki kültürü bizlere şöyle aktarıyor:

Somali Zeyla şehrinin –ki burası ilk hicret eden Sahabelerin ayak bastıkları şehirdir- gerçekten büyük bir çarşısı var.

Haklın devesi çok her gün yüzlercesini kesebiliyorlar. Makdeşav ahalisi tüccarlarıyla anılıyor. Orada şehrin adıyla anılan kumaşlar üretiliyor. Mısır ve diğer ülkelere sevk ediliyor.

Bu şehrin adetine göre, ne zaman bir gemi limana gelse, hemen “sanbük” denilen küçük kayıklar gemiye yanaşır. Her sanbükte birkaç genç bulunur. Onlar kapağı kapalı yemek dolu bir tencere getirip gemide ki tacirlerden birine takdim ederek şöyle derler:

Bu adam benim misafirimdir. Bana gelecek!” gemi de ki tacir misafirliğe çağıran gencin evine gider, başka bir yere gitmez. Tabi sürekli ticaret yapan ve tanınalar başka, onlar istedikleri yere giderler.

Bu tacir bu şekilde bir eve konuk olunca, ev sahibi onun yanında bulunan eşyayı satıp başka şeyler satın alır onun için..

Yöre haklından biri böyle bir tacirden, değerinden aşağı bir şey satın alsa, yahut misafirin izni tanıklığı olmaksızın, onun mallarından bir şeyler satsa bu satış geçersiz sayılır onlar nezdinde. Çünkü yöre haklı geçimini bu şekilde sağlıyor.”

Misafir Kültürü, alışveriş kültürü bize yansıtılan gibi olmadığını İbn-i Battuta’nın bu seyir notlarını okurken daha da iyi anlıyoruz Ve İslam’a verdikleri ehemmiyeti.

İbn Battuta gemiyle Şimdi ki Somali’nin Eski Habeşistan bölgelerinden biri olan Zeyla Limanına vardığında, tüccar olmadığı anlaşılınca, onu hemen şeyh in yani sultanın yanına götürmeye kalmışlar.

Battuta İtiraz edip, konaklayacağım yerden sonra gideceğim dediyse de, itirazını kabul etmemişler ve şöyle demişler.

Buranın töresidir; bir derviş, Hz. Ali soyundan gelen bir şerif, yahut muhterem bir insan buraya geldiği zaman hükümdarı görmedikçe konaklayacağı yere gidemez!”

Ahali burada sultana şeyh diyor. Biz de kabul ettik.”

İbn-i Battuta Şöyle deavm ediyor:

Onların adetlerinde gemi yanaştığı zaman ilk önce gemiye Sultanın Sanbük’ü yanaşır. Nereden geldiğini, sahibinin ve kaptanının kim olduğunu, yükünün nelerden ibaret olduğunu, tacirlerinin kimlerden oluştuğunu sorar. Sanbükte ki heyet gerekli bilgileri aldıktan sonra durumu sultana, yani şeyhe bildirir. O da layık olanları huzuruna kabul eder.

Buradaki halk neredeyse bizim yediğimiz yediğimizin 3 katı yemek yiyor. Oldukça iri insanlar

Afrika’da 4 Çocuktan İkisi Ölüyor

Afirika ile ilgili asırlar önce önemli tesbitler yapan İbni batutayı okuduğumuzda gözlerimizin yaşarmaması imkansız. Asırlar sonra bizim bildiğimiz Habeşistan yani Afrika devletleri birliği’nin başkenti olan Etiyopya’da bile durum çok kötü. Yaşanan kaoslardan dolayı binlerce kişinin öldüğü.Ülkelerinin dağılıp, ayrıldığı Yaşayan 5 yaşın altında ki çocukların dörte ikisinin öldüğü, Açlığın ve sefaletin kol gezdiği bölge mi?

Şimdiler ise Kişi başı gayri safi milli hasılası, satın alma gücüne göre 740 dolar. Bu sonuçla dünyanın en yoksul insanları Etiyopya’da demek. Ulaşım araçları sınırlı. Petrol sorun. Zayıf vücutlu, ama iskeletleri sağlam Etiyopyalılar yollarda yürüyor, çoğunlukla omuzlara atılan bir bastonla. Bazıları koşuyor. Bu ortalama iki bin yükseklikteki bir plato üzerinde akciğer ustalığı gerektiriyor doğrusu.

İbn- Battuta nın notlarından okuduğumuz kadarı ile refah ve bolluk içinde yaşanılan bir Ticaret merkezlerinden biriymiş bu bölge. Devam ediyor Battuta:

Afrika’da Sultanlık Kültürü

Cuma günleri sultan misafirlerine, giyecek hediye eder. Halkla beraber mescitte namaz kılıp babasının mezarında Kuran okur. Cuma günleri sultanlık merasimleri de yapılır. Cumartesi günleri ise ahali şeyhin ikametgah gösterdiği yerlere oturur. Kadı, fıkıh bilginleri, şerifler, Salihler, dervişler, hacılar. Herkes kendine ait peykeye oturur. Onların ardından vezirler, emirler ve yüksek rütbeli asker de bölük bölük selam verip çıkarlar. Şeyh yani sultan ekmeğini onlarla paylaşır.

Sonrasında şeyh kendi konağına gider. Kadı, vezirler, sır katibi ve ileri gelen dört emir halkın meselelerini dinlemek için orada kalırlar. Doğrudan şeriatla ilgili olan hususlarda kadı hüküm verir. Bunun dışındaki davalara vezirler ve kumandanlar bakar. Eğer sultanla istişareyi gerektirecek önemli bir husus varsa, yazı ile iletilir. Adalet gecikmez, cevap bir kağıdın arkasına yazılmış olarak derhal verilir. Ora halkının töresi böyle!’

Avrupalılar Afrikada İslam Medeniyetini Yıkıyor

Adalet, bolluk, hürmet ve İslam’a bağlılık. İslam düzenin kurulduğu ve huzurla yaşandığı beldelermiş buraları. Bu topraklardaki Kültür, medeniyet ve izzet sarıp sarmalıyor bizi. Bu yaşanılan acılar tamamen Batı Politikalarının vahşiliği ve adaletsizliği yüzünden oluşmuş. Bunları görünce, bir Müslüman olarak bizlerin daha da medeniyetimize sahip çıkmamız gerektiğini düşünmeden edemiyoruz.O zamanlar ki İslam Medeniyeti zenginliği, Şimdi ki Batı Medeniyeti yoksulluğu. Kendi oluşturdukları bu zülüm düzeninde buna paralelel olarak Etiyopya’da ki açlığı bir fırsat olarak değerlendiren Hıristiyan yardım kuruluşları da ülke içinde yardım dağıtımı ile birlikte Hıristiyanlık propagandası yapıyor . Dini etkinliklerini burada ki yoksul halk üzerinden uygulayıp sömürüyorlar. Sahabeye kucak açmış, İslam Dininin İlk coğrafyalarından biri olmuş bu ülke,tesadüfen mi bu hale getirildi soruyoruz?

Hayır tabiî ki. Uzun yıllar uygulanmış, politikalar, güçlü İslam Devletlerinin zayıflatılması, Farklı Ticaret kanalları ile zengin olma yoluna giren Batı Medeniyeti, hiçbir şeyi tesadüfen yapmadı. 15. yy. da Ümit Burnu ve Hindistan ın farklı yollarına Afrika Kıtasıyla ulaşan Batı Medeniyeti ilk olarak, Bölgenin zenginliğinin farkına varan Portekizler tarafından derhal buraya donanma sevk etmeye başladılar. İlk donanma 1505 yılında Güney Afrika sahillerini geçerek Doğu Afrika’da Mozambik’ten başlayıp bugün Tanzanya’nın güneyindeki Kilve Sultanlığı, Kenya sahilindeki Mombasa Sultanlığı, Somali’nin başkenti Makdişu’yu ve diğer şehirlerle onlara bağlı yerleri topa tutup, binlerce kişiyi öldürerek Kızıldeniz’e girdiler. 1517 yılına gelindiğinde Portekiz donanması Memlûk donanmasını da yenerek Cidde önlerine kadar gelmişti.

Osmanlı Afrikayı Batılılardan Koruyor

Batılıların vahşice katliamlar yaptığı Afrika’da İşte böyle bir dönemde İslam dünyasının en güçlü iktidarına sahip Osmanlı Devleti, Afrika’nın Kuzey bölgesinde İspanyol işgallerine; Kızıldeniz ve Hint Okyanusu’nda ise Portekiz istilasına karşı Müslümanların imdadına yetişti. Önce Mısır’da artık bu saldırılara karşı direnme gücü kalmayan Memlûk idaresine son vermeleri gerekti. 1517 yılında önce Mısır’ı alır almaz Kızıldeniz’deki Portekizlileri Cidde’den uzaklaştırmaları gerekti. Çünkü her an Mekke ve Medine’ye bir saldırı düzenlemeleri söz konusu idi. Osmanlı idaresine geçen Memlûk donanması derhal yeni birliklerle ve gemilerle takviye edilerek Portekizliler üzerine gönderildi. Kızıldeniz’den çıkarılan Portekiz donanması Hint Okyanusu’nda da takip edildi. Ancak Hint Okyanusu’nu esir aldıkları Arap denizcilerden avuçlarının içi gibi öğrenen Portekizliler bölgeyi çok iyi biliyorlardı. Osmanlı Devleti böylesine bir donanma ile 16. yüzyıl boyunca mücadele etmek zorunda kaldı.

Yemen Valisi’nden Kenya Ve Mombassa’ya Asker

Batılı hıristiyan devletlerin sömürü ve işgaline uğrayan Afrikayı Osmanlılar canları pahasına korumaya devam ediyordu. Bir ara Yemen Valisi Hasan Emir Ali Bey komutasında küçük bir filoyu bugünkü Kenya’nın Mombasa limanına gönderdi ve 1585 yılında burası alındı. Kısa zamanda bir Osmanlı kalesi de inşa edilen limanı kaybeden Portekizliler kral naibi tarafından idare edilen Hindistan’ın Goa limanındaki donanmasını buraya sevk ederek 1589 yılında Mombasa’yı tekrar Osmanlılar’dan aldılar. Fakat Hint Okyanusu’nun bu bölgesindeki Müslümanların Osmanlılarla o tarihlerde başlayan ilişkileri 20. nci yüzyılın başlarına kadar devam etti. Hatta ilişkilerin iyi olduğu dönemlerde Somali’nin başkenti Makdişu’da, ki o zamanlar Somali Devleti, Etiyopya’ya yani Habeşistan’a bağlı idi, Osmanlı padişahları adına bu topraklarda para bastırıldığı bilinmektedir.

Kuzey Afrika’da Osmanlı – İspanyol Mücadelesi

Kuzey Afrika’ya iyice yerleşen İspanyol istilası karşısında çaresiz kalan yerli halk Akdeniz’de kendi başlarına hareket eden Türk denizcilerinden yardım istediler. Oruç Reis ve kardeşleri bu çağrılara cevap verdiler. Yavuz sultan Selim’in Mısır’ı ele aldığı dönemde onlar da Fas sınırına yakın Batı Cezayir’de İspanyollara karşı büyük bir savaşın içine girdiler.

1510’lu yıllarda bugün Libya devletinin başkenti olan Trablusgarp şehrini alarak Müslüman ahali üzerinde büyük bir kıyım uygulayan İspanyollar’dan kaçabilen Müslümanlar buraya yaklaşık 50 km. mesafedeki Tacura şehrine sığınmışlardı. Aralarından seçtikleri bir heyeti buradan İstanbul’a gönderdiler. Sarayburnu’na çıkan Trablusgarplı Müslümanlarla sarayda bulunan ağalardan Murad Ağa onların konuştukları lehçeyi kolay anladığından emrine verilen bir donanma ile derhal Tacura’ya gönderildi. Onun yerli ahali ile yaptığı dayanışma sonucu Osmanlı donanması 1551 yılında Trablusgarp şehri İspanyollar’dan geri aldı.

Onların bu dönemde başlattıkları mücadele giderek güçlendi ve önce Cezayir’in önemli sahil şehirleri, ardından Tunus ve en son Trablusgarp İspanyol işgalinden kurtarıldı.

Barbaros Hayreddin Paşa Ve Turgut Reis Afrika’da

Tunus bir ara tekrar İspanyol işgaline uğramışsa da 1574 yılından 1881 yılında Fransa tarafından ‘himaye’ adı altında işgal edilene kadar Osmanlı idaresinde kaldı. Dönemin güçlü denizcileri Barbaros Hayreddin Paşa ve Turgut reislerin gayretleriyle bütün Kuzey Afrika sahilleri istiladan kurtarıldı. Hem Doğu Afrika’da, hem de Kuzey Afrika’da bir Osmanlı güveni sağlandı ve uzun süre muhafaza edildi. 1820’li yıllarda Mısır valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın payitaht merkezi Sinnâr (Sennar) şehri olan Func sultanlığına son verdikten sonra kurduğu Hartum şehrini yeni idari yapının başkenti yapmasıyla bugünkü modern Sudan devletinin temelleri atılmış oldu. Bir müddet sonra Mısır Sudanı adı verilen bu bölgenin sınırlarına Kordofan ve Darfur sultanlıkları da dahil edildi.

Kavalalı’nın Afrika İmparatorluğu Hayali

Bgün bizim pek fazla ilgimizi çekmesede Afrika’nın Osmanlı’nın gündeminde önemli yeri vardı. Osmanlı ‘nın Mısır valisi olan ve daha sonra Mısır hidivliği ünvanına sahip Kavalalı M.Ali Paşa’nın büyük Afrika imparatorluğu kurma hayalinde daha daha geniş alanları ele geçirme ideali olduğunu da biliyoruz tabi..

Osmanlı Devleti adına XIX. yüzyılda Mısır’ın Doğu Afrika’da tesis ettiği hakimiyeti bir taraftan Somali sahillerine kadar inerken diğer taraftan da Nil Nehri boyunca güneye doğru seferler düzenlenip bugünkü Uganda’nın kuzeyine kadar genişletildi. Avrupalılar adeta çift kollu saldırı yaptıkları, İslam alemi düzeni bozma yarışına girdikleri için bir taraftan da Osmanlıyı zayıflatma ve parçalama planlarını uygulamaya koymuşlardı. Biliyorlardı ki Osmanlı devleti parçalanmazsa, korumasına aldığı Afrika kıtası içinde istediği sömürüyü gerçekleştiremeyecek ve Bu kıtadaki devletlerin sınırlarını istedikleri gibi çizemeyeceklerdi.

Osmanlı Devleti Afrika’da 5 Eyalet Kurdu

Balkan savaşını çıkması üzerine Akdeniz de zayıflayan Osmanlı devleti, Afrika topraklarında ki güçlerini çekmek zorunda kaldı.1912 yılında İtalyanlarla İsviçre’nin Ochy (Öşi) anlaşması imzalanana kadar geçen tam dört asır boyunca, Osmanlı Devleti Afrika’da geniş bir alanı idaresi altına aldı. Bu bölgede zamanla beş ayrı eyalet kurdu. Bunlar Mısır, Trablusgarp, Tunus, Cezayir ve Habeş eyaletleriydi.

Afrika’nın iç kısımlarıyla münasebetler de 16. yüzyılın ikinci yarısında Trablusgarp eyaletinin güneyindeki Fizan sancağı üzerinden kuruldu. Çad Gölü çevresinde yer alan tarihî sultanlıklardan Darfur, Vaday, Bagirmi, Kânim-Bornu, Kano, Sokoto, Hevsa devletleri ve Batı Afrika’da Songay ve Timbüktü Paşalığı Osmanlılar’la yakın münasebetler kurdular. Bu hanedan devletleri ve sultanlıklar İstanbul’a elçilik heyetleri gönderirken Osmanlı Devleti de 20. yüzyılın başına kadar bu bölgelere kendi elçili heyetleri yollamaktaydı.

Osmanlılar’ın Afrika’nın Kuzey ve Doğu sahillerine ayak basmaları bu kıtayı Endülüs’e benzetmeyi arzulayan Avrupalılar’ın karşısında büyük bir engeldi. Yerli halk yurtlarını ellerinde tutarken kıtanın bu bölgelerinin sömürgeleştirilmesi en az dört asır geciktirilmiş oldu. Kıtanın Batı sahillerine gelince buralar 16. yüzyılın başında birer sömürge olmaya başladılar ve Portekizliler başta olmak üzere Hollandalılar, Fransızlar, İngilizler, İspanyollar, Danimarkalılar ve Almanlar kıyasıya bir mücadeleye girerek değişik iskeleler kurdular. Battuta’nın öve öve bitiremediği sahiller, bu yüzyılın ilk yirmi senesin de Portekiz topları karşısında yanıp kül oluyor, adeta harabeye dönüyordu. İşte bu donanmanın yaptığı tahribat yedi, sekiz yüzyıl boyunca canlandırılan bölgedeki İslam medeniyetini haritadan silecek kadar acımasızdı.

Afrikalı Köleler Çephelere Sürülüyor

İlk defa 1836 yılında İngiltere tarafından yasaklanana kadar Batı Afrika sahillerinden milyonlarca yerliyi köleleştirerek Amerika kıtasındaki sömürgelerine taşıdılar. Avrupalılar bir taraftan yeni dünya dedikleri Latin Amerika yerlilerini yok ediyor ve onların ellerindeki arazileri alıp kendileri yerleşiyordu. Bir yandan da buralara getirdikleri köleleri karın dokluğuna çalıştırıp elde ettikleri gelirleri Avrupa’ya taşıyorlardı. Ancak Osmanlı eyaletlerindeki bu emellerini 20. nci yüzyıla kadar bir türlü gerçekleştiremediler.

Amerika Birleşik Devletleri’nde köleliğin yasaklanmasından sonra bazı azatlı kölelerin gemilerle taşınarak getirildikleri Liberya’da kurdukları devlet ile Etyopya’nın bir kısmı hariç kıtanın tamamı işgal edilerek sömürgeleştirildi. Afrika kıtasında en büyük payı Fransa ve İngiltere aldı. Almanlar Namibya ve Tanzanya ile yetinmek zorunda kalırken İtalyanlar Libya, Eritre, Somali’nin bir kısmını, kısmen Etyopya’yı işgal ettiler. Yerleştikleri bu topraklarda yerli ahaliye her türlü eziyeti yaptılar. Özellikle Fransızlar ve İngilizler ekilebilir arazileri halkın elinden alarak buralara Avrupa’dan getirdikleri çiftçileri yerleştirdiler. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı esnasında İngiltere ve Fransa Afrika sömürgelerinden zorla silah altına alıp eğittikleri yüz binlerce askeri Avrupa’daki cephelere ve Osmanlı Devleti topraklarına sevk ettiler.

Afrika Nasıl Hıristiyanlaştırıldı?

Osmanlı Devleti döneminde Afrika yerlilerinin özellikle dini inanışları olduğu gibi muhafaza ediliyordu. Kimse ne mezhep ne de din değiştirmeye zorlanıyorladı. Ancak Avrupalılar ise köleliği yasaklamaya başladıkları zaman bu defa da Afrika yerlilerini buraya gönderdikleri binlerce misyoner vasıtasıyla Hrıstiyanlaştırmaya zorladılar. 20. yüzyılın başına kadar bütün Afrika’da 10 milyon civarında Hrıstiyan varken bugün kendi iddialarına göre 900 milyon nüfuslu kıtada 350 milyon Hrıstiyan vardır.

Özellikle 21. nci yüzyıla girdiğimiz şu günlerde ise kıtada Müslümanlar üzerine büyük bir Hrıstiyanlaştırma kampanyası yürütülmektedir. Müslümanların yaşadıkları şehirlere, kasabalara, hatta köylere varana kadar kiliseler inşa edilmektedir.

Dinlerini değiştirdikleri Afrikalılar’ın dillerini de yasaklayan Avrupalı sömürgeciler kıta toplumlarını İngilizce, Fransızca, Almanca, Portekizce ve İspanyolca öğrenmeye mecbur kıldılar. Bugün kıta üzerinde resmi dili ana dili olan Etyopya dışında on kadar ülkede Arapça resmi dildir. Fakat onların bir kısmı İngilizce ve Fransızca ikinci resmi dildir.

Osmanlı Afrikaya Hep Verdi

Ekonomik bakımdan Osmanlı Devleti’nin Afrika’daki eyaletlerinden istifadesi daima sınırlı kalırken oraları elde tutabilmek için hem kendi öz insan kaynaklarını kullanmış, hem de oralardan alınan vergileri de yerli halka cami, medrese, köprü, liman ve okul gibi binalar inşa ederek hizmet olarak sunmuştur.

Kültür ve medeniyet tarihimizin sayfalarındaki izleri bu topraklarda barış içinde, güçlü ve adaletli bir düzen içinde görüyoruz. Afrika bize yaşam biçimiyle uzak gibi görünse de, din kardeşlerimizin yanında olmak, Tüm dünya İslam kardeşliği bilincinde olmak bize ecdadımızdan miras kaldı. Ancak bu kardeşlerimizin vatanlarını tahrip ettikleri gibi, Atalarının miraslarını da tahrip etmişler. Ve hala etmeye devam ediyorlar. Başkentte insanların çoğu dileniyor. Zengin topraklara rağmen, rağmen üretim teknolojileri çok yetersiz ve ilkel tarım biçimleri Etiyopya kırsalındaki insanların bile un ve şeker gibi temel ihtiyaç maddeleri konusunda kendi kendine yetmesini engelliyor.Ülkedeki siyasi ve etnik karışıklıklar, zorla çizilen sınırlar, Hastalıklar ve ekonomik yetersizlik Etiyopya’yı kuraklıktan kırılan bir ülke haline sokmuş. Fakat Umutsuzluğa düşmemiş buradaki kardeşlerimiz. Sıkıntıdalar ama umutsuz değiller. Bizde umutlanıyoruz bir çok Müslüman kardeşimizin gözlerinin içine bakarken. Bir çoğu bu yokluk, açlık ve yetersizlik içinde bu kültüre ve medeniyete öylesine bağlı ki… Bizden sadece yaşamlarını kolaylaştıracak birkaç iyilik istiyorlar. Bize göre olmazsa yaşayamayacağımız temel ihtiyaçlar. Yüzümüz kızarıyor bunları düşününce. Bu kardeşlerimizin maddi ve manevi yanlarında olduğumuzu hissettirmek bize büyük bir gurur veriyor.

Elveda Karabahtlı İnsanlar Ülkesi Afrika Cografyası

İslam dinine kucak açan Afrika kıtasındaydık. Yeryüzünde en eski medeniyetlerinin sahibi olarak bilinen aslen Habeşistan’ın bulunduğu coğrafya.Muhteşem medeniyetlerin kurulduğu islam muhacirlerine ilk kucak açan böyle bir kültür ve medeniyetin nasıl yeryüzünün de en yoksul medeniyetlerinden biri haline getirildiğine üzülerek şahit olduk.

Başkent de dahil olmak üzere kentin hemen her hücresinde açlığı hissettiğimiz bu Orta Afrika Ülkesinden yavaş yavaş ayrılma vaktinin geldiğini hatırlıyoruz. Kıtadaki Kültür ve medeniyet tarihimizin yayıldığı güzelliklerle anıldığı başka devletlere gitmek üzere yol alma vakti… Elveda Peygamber dostu necaşi. Elveda İslam’ın ilk çilesini çekmiş ve bu topraklara sığınmış Sahabe-i Kiram. Elveda. Afrika cografyası’nın bereket kaynağı Nil nehri. Elveda karbahtlı insanların ülkesi..elveda Karkıta Kıta Afiraka… Elveda….

Horasan Medeniyeti’nin Başkenti Afganistan

HORASAN MEDENİYETİ’NİN BAŞKENTİ AFGANİSTAN’A YOLCULUK…

Takvim yaprakları 20 Kasım 2009’u gösteriyor. Tarihin derinliklerinden bir davet alıyoruz. Bugüne kadar sadece adını sayıkladığımız ancak neresidir? hangi diyardır? diye araştırma yapmadığımız güneşin doğduğu yere,Horasan’a yolculuğa çıkacağız.644 yılında İslam güneşinin aydınlatması ile Ariyana Bölgesi Horasan adını alır.Asya’nın kalbi Afganistan,Horasan adını alarak İslam güneşini horasan erenleri,horasan alimleri,horasan bilginleriyle dünyayı aydınlatacak,Anadolu’ya Türk İslam medeniyetinin getirilmesine vesile olacak, Horasan medeniyetini araştırmak üzere Afganistan’a doğru yola çıkıyoruz.

Büyük güçlükle ve 18 saat gibi uzun bir bekleyişten sonra Yeşilköy Atatürk Havalimanından, Afganistan coğrafyası İslam medeniyeti ile şereflenmeden önceki adı olan Ariyana’dan adını alan Afganistan Ariyana hava yolları uçağı ile bir zamanların horasan diyarı olan Afganistan’a doğru yola çıkıyoruz. Uçağımız 5 saatlik bir uçuşla önce Karadeniz semaları ardından Doğu Karadeniz Bölgesi üzerinden İran hava sahasına açılıyor, İsfahan, Tebriz geride bırakılarak Pakistan hava sahasına giriyor ve Afganistan’ın Başkenti Kabil Hava Limanına iniyor.

Horasan’ın başkenti Afganistan

5 saatlik uçak yolculuğunda elimizdeki araştırma notlarını, uçakta araştırmaya koyuluyoruz ve Horasan neresidir? Nedir? diye inceliyoruz. Horasan ne olursan ol gel diyen Mevlana’nın ata yurdu. Osmanlının kurucusu kayı boyu aşiretinin memleketi. İmamı azamların,İbrahim Etemlerin,İbni Sinaların ve Farabilerin de. Horasan ismi eski Farsça Hur “ güneş” ve Asan “ “gelen,doğan” kelimelerinden meydana gelmiş ve güneşin doğduğu yer,güneş ülkesi;doğu bölgesi” anlamını taşımakta.İsim muhtemelen Sasaniler, zamanında ortaya çıkmış ve kısa zamanda yaygınlaşmış.Horasan tarihte İran’ın kuzeydoğusunda yer alan çok geniş bir coğrafi bölge .Günümüzde bölgenin toprakları üç parçaya ayrılmış olup Merv (Mari),Nesa ve Serahs yöresi Türkmenistan,Belh ve Herat yöresi Afganistan,kalan kısmı da İran sınırları içinde bulunmakta.En geniş kesim İran’ın elindedir ve adı geçen iki devletle İran’ın diğer eyaletlerinden Mazenderan,Simnan,Yezid,Kirman,Beluctan ve Sistan’la çevrilidir.İdari merkezi aynı zamanda dini bir merkez olan Meşhed’dir ve eyalete (Ustan) Meşhed, İsferayin, Bucnurd, Bircend, Tayyibat, Türbeticak, Türbeti haydari, Darrıgaz, Sebzevar, Şirvan, Tabes, Firdevs, Kabnat, Kuçan, Kaşmir, Gunabad ve Nişabur vilayetlerine bağlı. Horasan eyaletinin 1996 sayımına göre nüfusu 6.047.661.Horasan’ı Grek coğrafyacıları İskender’in fetihleri sırasında tanımışlar ve Belh-Merv civarına Baktria (Baktriana),Herat taraflarına Aria,Nişabur dolaylarına da Parthia adını vermişler.Mesudi’nin birinci iklim bölgesinde,İbn Haldun’un üçüncü iklim bölgesinin sekizinci bölümünde ve Zekeriya el-Kazvini’nin dördüncü iklim bölgesinde zikrettiği Horasan sınırları,buranın idari bakımından büyüyüp küçülmesiyle ilgili olarak tarih boyunca çeşitli farklılıklar göstermiş;bu sebeple zaman içinde değişen siyasi sınırlarla coğrafi sınırlar aynı mütalaa edilmeli.İslam Coğrafyacılarına göre genellikle Horasan doğudan Huttel,Gur ve kısmen Sicistan;güneyden Deştilut ve Kirman ile Rey arasındaki Fars toprakları;Batıdan Deştikevir’in batı kısmı ve Taberistan ile Cürcan;kuzeyden de Türkmenistan’ın bir bölümü,Harizm ve Maveraünnehir tarafından çevrilmiş bir alan.Horasan’ın kuzeyi dağlık;dağlar,güneydoğu istikametinde ve iki sinsile halinde Kuzey Afganistan’daki Benditürkistan,Sefidkuh ve Hindukuş dağlarına ulaşır.Bu silsilelerin Türkmenistan çölleri boyunca devam eden Küpet,Gülistan,Karadağ ve Hezarmescid,Elbruz sıradağlarının uzantısı olan ise Şahcihan,Aladağ ve Kuhibinalud kütlelerinden meydana gelir.

Güneşin doğduğu yer Horasan

Horasan göç ve istila yolları üzerinde bir kavşak noktasında bulunduğundan değişik ırklardan meydana gelen bir nüfusa sahip.Burası aynı zamanda çok eski yerleşim alanlarına ve medeni gelişmelere sahne olmuş.Hindistan ve İran’a yayılan Hint Avrupa kökenli Ari ırkın ortaya çıktığı yer Horasan.Hunlara ve Göktürklere bağlı çeşitli Türk boyları,Araplar ve Cengiz İstilasından sonra Moğollar da Horasan’a yerleşen unsurlar arasında.Buradaki ilk Müslümanlar,genel olarak Irak şehirlerinden ve özellikle Basra’dan bölgeyi fethetmek üzere yollanan Arap askerleri.Horasan 644 yılında Hz Osman döneminde bugünkü Afganistan bölgesi olan Ariyana topraklarının İslamiyet ile tanışmasıyla Hindistan’dan İrana,Özbekistan’dan. Pakistan’a kadar olan bu coğrafyaya,Horasan adı verilmiş.Bugün Afganistan hudutlarındaki Herat ve Belh,İran’ın Meşet ve Türkmenistan’ın Merv kentleri asırlarca Horasan Medeniyetine başkentlik yapmış.Horasan coğrafyası Gazneli Mahmutları,Babür Şahları,Sultan Hüseyin Baykaraları,İbrahim Ethemleri ve bir çok devlet adamı yetiştirmiş Horasan cografyası..

Horasan erenlerinin yurdundayız…

İmam Rabbani, Şah Nakşibendi, Muhammed Baki Billah, Abdullahi Dehlevi ve buna benzer birçok gönül sultanlarını yetiştiren coğrafya olmuş.İmamı Azamdan,İmamı Maturidiye, Mezhep imamlarının yetiştiği,İmam-ı Buhari ve Tirbizi gibi hadis alimlerini yetiştiren Horasan coğrafyası,Fahrettin-i Raziler gibi hem tefsir, hem astronomi ilmi ile dünyayı aydınlatan alimleri sinesinde barındırmış.Farabi ve İbni Sina gibi tıp alimleriyle adını dünya tarihine altın harflarla yazdıran horasan coğrafyası,Kaşgarlı Mahmut ve Ali Şir Nevai gibi Türk dil bilginleri ile kültür ve medeniyet tarihimize muhteşem hizmetler yapmış bir coğrafya.

Uçağımız,Horasan coğrafyası üzerinde uçarken,içimiz içimize sığmıyor.Kültür ve medeniyet tarihimizin ihtişamlı Horasan geçmişini hatırlıyoruz.Avrupa’nın Ortaçağ karanlığını yaşarken şarktan güneş gibi parlayan horasan,ilim ve irfanı ile dünyayı aydınlatıyor,ipek yolu ile Horasan kültürünü dünyaya yayıyordu.Sadece dünyaya kültür değil,binlerce Horasan Ereni ile Anadolu,Kafkaslar ve Balkan coğrafyasına İslam medeniyeti de getiriliyordu.Horasan sadece bir coğrafyanın adı değil tıpkı adı gibi güneşin doğduğu bir medeniyet coğrafyasının da adıydı.Uçağımız Horasan semalarında uçarken,biz Horasan’a başkentlik yapmış Afganistan’a gitmenin mutluluk ve gururunu yaşıyorduk.

Uçağımız bir kuş gibi süzülerek, asırlarca Horasan’a başkentlik yapmış Afganistan’ın başkenti kabil’e süzülerek iniyordu. Türkiye ile Afganistan arasındaki zaman farkı 2 buçuk saat. Afganistan’da çoktan gece yarısı olmuştu. Afganlılar kabil’e ‘kabul’diyorlar. Yıkık dökük hava limanı salonunda pasaport ve gümrük işlemlerimizi yaparak, hava limanı sahasında yürüyerek tanklar, zırhlı ve silah yüklü araçlar, tam teçhizatlı askerler ve dikenli tellerle çevrilmiş hava limanı bölgesinden kendimizi dışarıya atıyoruz. Tozlu topraklı, caddelerden geçiyoruz. Kabil’de ilk gece kaldığımız yerin yakınındaki lüks otelin füze ile vurulduğunu öğreniyoruz.

Afganistan’ın başkenti Kabil

Sabah erkenden kendimizi kabilin cadde ve sokaklarına atıyoruz. Savaşlarda yıkılan ve harabe haline gelen binaların enkazları halen duruyor. Birçok binada mermi izleri var. Demirden yapılmış elektrik direkleri delik deşik. Havan topu mermileri ile demirden yapılmış elektrik direkleri yıkılmış. Hastaneler bile savaşın vahşetini yaşamış.Kabil’deki eski hastane binasının harabe haline gördüğümüzde savaşın dehşetini daha iyi anlıyoruz.

Kabil denizden 1700 metre yükseklikte dağların arasındaki vadiye kurulmuş adeta kartal yuvası gibi. Kabil’in ortasından geçen Kabil ırmağı adeta açıktan akan kanalizasyon gibi. Kabil’de su şebekesi olmadığı için insanlar,bu açıktan pislik akan ırmaktan su içiyorlar.Dağlarda toprak damlı baraka evler,sularını nehrin çevresindeki kuyulardan alıyorlar.Mezarlık çevrelerindeki su kuyularından su alan çocuklar,dağların zirvesindeki evlerine suları başlarının üstünde veya sırtlarında taşıyor.Çamurlu yollarda çıplak ayakla başlarında ve sırtlarında su taşıyan çocukların hali içler acısı.Eşekleri olan aileler biraz daha şanslı. suları eşekler ile taşıyorlar.Kabil’de kanalizasyon sistemi ise tam bir çevre felaketi.Yağmur yağdığında kabil halkı,lağım çukurlarının sokaklar ve evlerin arasından açıktan akan kanallara veriyorlar.Tam bir lağım kokusu hakim oluyor.Kanalar ise foseptikleri kabil ırmağına götürüyor.Kabili gezerken fakirliğin boyutunu daha iyi görüyoruz.Tek katlı baraka dükkanlar,el arabalarında yapılan sebze meyve satışları,şeker kamışı suyunu çıkaran makineler,sokaklardaki üç tekerlikli arabalarda pişirilen yemeklerin fakir Kabil halkı tarafından iştahla yenmesine şahitlik yapıyoruz.Bir çok fakir Afganlının evinde sıcak yemeklerin,sadece haftada bir iki gün pişirildiğini ve bir öğün yemekle insanların hayatlarını idame ettirdiklerini öğreniyoruz.

Kabil sokaklarında belgesel çekiyoruz

Kabil sokaklarında yöresel kıyafetle gezen kadınlar, baştan aşağı kapalı burkalı Afgan kadınları ve çocuklar dolduruyor. Sesler, gürültü, toz, karışık trafik sanki 300 yüzyıl önceki dünyayı yaşıyoruz. Eli ayağı olmayan savaş mağduru erkekler, sokakların ortasında çamurun ortasına oturmuş dilenen Afganlılar ve tüm bu olumsuzlukları unutturan Amerikan ve yabancı ülke birlikleri, tanklar, tam teçhizatlı silahlı polisler, otomatik silahlı güvenlik görevlileri, insanı dehşete düşürüyor. Kalabalık yerlerden geçerken rehberimiz bizlere her an bir bombanın patlayabileceğini söylemesi korku ve endişemizi büsbütün artırıyor. Bu endişeli düşüncelerle elimizde kameramızla korka korka belgesel çekimleri yapıyoruz. Her an polis tarafından göz altına alınabileceğimiz korkusu hâkim. Çekimler yaparken millet etrafımızda dolaşıyor,Türkiye’den geldiğimizi öğrenince samimiyet başlıyor.

Bu olumsuz ve endişeli durumların belgeselini çekerken elinde tütsülerle ilginç kıyafetli bir Afganlı yanımıza yaklaşıyor ve bizi tütsü içinde bırakıyor.Ne oldu demeye kalmadan bu tütsünün nazar değmesin diye yapıldığını öğreniyoruz.

Afganistan’ın %99 müslüman

%99 ‘u Müslüman olan Afganistan’da Hinduizm geleneklerini de yaygın olduğuna şahit oluyoruz. Bu olumsuzlukları gördükçe geçmişin Horasan medeniyeti aklıma geliyor. Horasan medeniyetinin başkenti Afganistan Kabil böyle mi olmalıydı diye adeta kahrediyorum. Acı ama gerçek. Şarktan güneşin doğduğu muhteşem horasan medeniyetinin başkenti Afganistan perişanlık içinde. İhtişamlı geçmişten eser yok.O muhteşem horasan geçmişi sadece tarih kitaplarında kalmış. Ve tozlu raflarda unutulmuş gitmiş.

Kabil sokaklarını gezerken Horasan medeniyetini gözlerimizin önünde canlandırmaya çalışıyoruz. İbni batuta’nın 8. yüzyılda yazdığı Garaibül Esfar min acaibül emsar kitabında kabil’den bahsederken ilginç tespitlerde bulunuyor. Horasan’ın başkenti Merl, Belh, Nişabur şehirlerinden örnekler veriyor. Cengizhan ve Timur döneminde yıkılıp yok olan birçok saldırılara maruz kalan horasan medeniyetinin kırıntılarını ve izlerini arıyoruz kabil sokaklarında. Rus işgali, iç savaşlar, taliban zulmü, Amerikan emperyalizmi bölgeyi hep tahrik etmiş. İlim, irfan, kültür, medeniyet ve ihtişamlı geçmişe sahip horasan’ın bu acı olaylar hep ihtişamına gölge düşürmüş.

Kabil’de eski Cumhurbaşkanlarından Burhaneddin Rabbani ile evinde görüşme yapıyoruz. Bizi çok sıcak ve samimi bir şekilde karşılıyor Rabbani. Aslen Tacik olan ve Bedehşan doğumlu olan Burhaneddin Rabbani ile kendine ait Nur TV stüdyolarında özel röportaj yapıyoruz.

Kabili gezerken tarihi yaşamak

Kabil nehrinin kıyısında ve Hindukuş dağlarının güneyinden Hindistan’a giden yol üzerinde, kurulmuş olan Kabil’in milâttan önce 1500’lü yıllardan itibaren varlığı bilinmekte. Deniz seviyesinden yüksekliği 1798 metre.160 km doğusunda yer alan ve içinde Pakistan sınır kapısı bulunan Hayber Geçidini kontrolü altında tutması Kabil’in stratejik önemini artırır. Arap kaynaklarında adına ilk defa Cahiliye dönemi şiirlerinde Türklerle Özdeşleşmiş olarak (Türk ve Kabul) “dünyanın en kuzeyindeki ülke” anlamına gelir Kabil.

Kabil, Pakistan sınırına olan yakınlığı sebebiyle Afganistan’ın en büyük ihracat ve ithalât merkezi halini almıştır. Tarih boyunca dokumacılık, deri işçiliği ve kuyumculuğun geliştiği Kabilde Abdurrahman Han zamanında silâh fabrikası, Habîbullah Han zamanında yünlü kumaş fabrikası faaliyete geçmiş, daha sonra da darphâne ve matbaa ile kundura ve kibrit fabrikaları açılmıştır. Kabilde ilk açılan okullar Harbiye, lise seviyesinde Habîbiya (1918), Mekteb-i Mahrûse adlı kız mektebi (1920), Fransız Öğretmenler tarafından eğitim verilen Emâniye Lisesi (1922, yeni adı İstiklâl), Alman Öğretmenlerin ders verdiği Emânî Lisesi (1924, yeni adı Necat) ve Gazi Lisesi ile (1927) güzel sanatlar, posta-telgraf ve diğer meslek liseleridir. 1928 yılında Saka Habîbullah’ın altı aylık döneminde bütün okullar kapatıldıysa da bunlar Nâdir Han zamanında yeniden açıldı. Hocaları Türkiye’den gönderilen yeni bir Harbiye Mektebi ile yine birkaç Türk profesörünün görev yaptığı Tıp Fakültesinin eğitime başlamasıyla Kabil Üniversitesinin 1933’te temelleri atıldı. Bu üniversite 1970-1980 arasında bölgedeki en önemli yüksek öğrenim kurumu iken 1992’den 2001 yılına kadar kapalı kaldı.

Ruslar afganistanı işgal ediyor

1979’da Sovyetler Birliği tarafından Afganistan’ı işgal etmek için gönderilen ilk askerî birlikler hava yoluyla Kabil’e indirildi. Sovyet askerlerinin geri çekildiği 1989 yılından 1992’ye kadar kurulan hükümetler uzun ömürlü olmadı.1992–1996 yılları arasında ülke genelinde devam eden iç savaş sonucunda Kabil ve civarı, Pakistan’a göç eden Afgan göçmenlerinin orada yetişen çocuklarının kurduğu Taliban adlı hareketin eline geçti; daha sonra Taliban yönetimi yıkıldı. 11 Eylül 2001 tarihinde Washington ve New York kentlerine yapılan terörist saldırının ardından Amerika Birleşik Devletlerinin 7 Ekim 2001’de Afganistan’a karşı başlattığı askerî harekât sırasında diğer bazı şehirler yanında Kabil’in de özellikle çevresi ağır bombardımana maruz kaldı.

Babür bağında babür şahı ziyaret ettik

Horasan medeniyetini Afganlı sanatçılarla konuştuk. Afganistan kabil’de Afgan devlet yönetim binalarını bulunduğu bölgeye özel izinle giriyoruz. Hindistan’da yüzlerce yıl süren Gürganiye veya Babürlüler devletinin kurucusu Babür şahın mezarını ziyaret edeceğiz. Kabil Babürlüler için de önemli. Timur’un kabil’de vefat ettiğini ve naşının Semerkant’a götürüldüğünü biliyoruz. Timur’un torunu olan Babürlüler kabile büyük önem veriyor. Kabil’deki Babür bağının içerisinde saraylar, mescit, havuz, müze ve kütüphane yer alıyor. Birçok çiçek ve ağaç çeşidi saray bahçesini süslüyor. Babür şahın türbesinin yanındaki beyaz mermerden yapılmış mescit, göz ve gönül ziyafeti sunuyor. Mescitteki kitabeler, mescidin tarihini yansıtıyor. Mescidin hemen yanı başındaki Babür Şahın türbesi, bizler için açılıyor ve türbenin içerisine giriyoruz. Çiçekli ağaçlarla bezeli türbe içerisinde Babür şahın mezarı başında dua okuyoruz.

Burhaneddin rabani ile görüşüyoruz

Kabil’deki bir başka durağımız eski cumhurbaşkanlarından Burhaneddin Rabbaninin evi oluyor.Bizleri samimi bir ortamda kabul eden Rabbani ile Afganistan tarihi,Horasan medeniyeti,Afganistan-Osmanlı ilişkileri ve Türkiye’nin Afganistan’a gösterdiği ilgili ve en önemlisi Afganistan’ın geleceği konusunda Rabbaniden bilgiler alıyoruz.1 saatlik görüşmemizde Burhaneddin Rabbani bizlere önemli bilgiler veriyor.Afganistan’ın İslam medeniyeti ile tanışmadan önceki adının ‘Ariyana’ olduğunu İslam medeniyeti ile tanıştıktan sonra güneşin doğduğu yer horasan adını aldığını Afganistan’ın da horasanın başkenti olduğunu söylüyor.Zemini Horasan’ın Hindistan’ın başkenti Yeni Delhi’den İran’ın İsfihan kentine kadar Buhara’dan Pakistan’a kadar olan coğrafyayı kapsadığını söylüyor.Horasan’ın İslam medeniyetine,bilim teknoloji ve ilim sahasının büyük hizmeti olduğunu açıklıyor.Kendisi de islami ilimler konusunda büyük bir alim olan Rabbani,zemin-i Horasan’ın sadece İslam medeniyetine değil,kültür tarihine de büyük hizmeti olduğunu söylüyor.Tarihi tespitini de ilk Buhradeddin Rahbani ilk bizimle paylaşıyor.İngilizlerin, 1919’da ilk kez Afganistan’ı kaybettiğini Afganistan’ı kaybettikten sonra üzerinden güneşin batmadığı İngiliz imparatorluğunun yıkılmaya başladığını,Rusların 1980’de Afganistan savaşını kaybettikten sonra Sovyet imparatorluğunun çöktüğünü,Amerikan emperyalizminin de Afganistan’da yıkılıp yok olacağını söylüyordu.Samimi ve sıcak bir ortamda geçen Burhaneddin Rabbani ile görüşmemizi Nur TV stüdyolarında da belgeselini çekerek tarihe not düşüyoruz.

Raşid dostum ile karargâhında görüştük

Kabil’deki gezimizin şimdiki durağı da Özbeklerin lideri Raşit Dostumun karargahı oluyor. Özbeklere ait Kabil’den Türkçe yayın yapan Ayna TV’nin merkez binası yanındaki Raşit dostumun karargâhı, özel asker ve görevlileri ile korunuyor. Raşid Dostum bizi geniş bir salonda kabul ediyor. Salonda yaşlı Özbeklerin yanı sıra silahlı askerlerde var. Kendisi ile selamlaşıp, tokalaşıyoruz. Röportaj talebimizi rahatsızlığını gerekçe göstererek geri çeviriyor. Bize kısaca Özbekler ve Türkmenler ile ilgili bilgi verirken Özbekçenin Afganistan’da resmi dil olduğunu Afganistan nüfusunun 3/1’nin Türkçe konuştuğunu söylüyor. Ayna TV yetkilileri ile görüşerek Devr-i alem programlarının bir kopyasını ayna TV’ye kopya ediyoruz. Ayna TV, Türkiye’nin desteği ile Afganistan’ın başkenti kabil’den Türkçe yayın yapan tek tv kanalı.

Raşid dostum kimdir?

1953 yılında Afganistan’ın kuzeyindeki Şibergan şehrinde doğdu.26 yaşındayken Sovyetlerin Afganistan’da açtığı bir doğalgaz tesisinde işçi olarak çalışmaya başladı. Kısa sürede tesis içinde örgütlü bulunan işçi sendikasının başkanı oldu. Bu dönemde Afganistan içinde Sovyet yanlısı bir rejim vardı ve muhalifler bu yönetime karşı savaşıyordu. Bu savaşta kendilerine mücahit denilen Suudi etkisindeki gruplar, ülke kuzeyindeki Türkmen, Özbek ve Taciklere karşı tavır alınca, Dostum kuzeyden topladığı milislerle çatışmalar içine girdi. Sovyetlerin Afganistan’dan çekilmesinden sonra iktidarda bulunan Necibullah hükümetiyle işbirliğini sürdürdü. Mezar-ı Şerif başta olmak üzere Kuzey Afganistan’daki yedi eyaletin yönetimini ele aldı. Cümbüş-i İslami Afganistan adıyla siyasi örgütlenmesini de yaptı.

1992 yılında Necibullah’tan desteğini çekince başkent Kabil, mücahit grupların eline geçti. Mücahit grupların hemen hepsi ya etnik bir temele dayanıyor ya da İran, Pakistan ve Suudi Arabistan’dan gibi ülkelerin sözcülüğünü yapıyordu. Ayrıca örgütlerin en önemli gelir kaynağı olan uyuşturucu üretim ve sevkiyatı da çatışmaların ayrı bir yönünü teşkil ediyordu. Bu örgütlerin hepsinin ittifak ettiği tek konu ise Türklerin yönetim dışında kalması idi. Başkenti birbiriyle çatışan mücahit gruplara devreden, kuvvetlerini yeniden kuzeye çekti ve Mezar-ı Şerif’te devlet otoritesini pekiştirdi. Mezar-ı Şerif kısa zamanda eğitim, ticaret ve ziraat başta olmak üzere her alanda gelişti. Türkiye ile ilişkiler kuran, devrin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın açtığı imkanlarla bütün dünyada tanındı. Turgut Özal bir dönem kullandığı makam arabasını da hediye etti ki, bunun sembolik anlamı Türklere ayrı bir heyecan kazandırıyordu.

Yüksek Askeri Şura Başkanı sıfatıyla başkent Kabil’i terk etti. Birbiriyle çatışan mücahit gruplardan ümidini kesen Pakistan ve Suudi Arabistan, Afganistan’ı ele geçirmek için Hindistan’ın Diobent şehri medreselerinde eğitim gören gençleri, Taliban yani talebeler adıyla örgütledi. Bu medresede esas itibariyle ehli sünnet âlimlerinin dini kitapları okutulmakla birlikte bu eğitim skolâstik bir yaklaşımla ve medeniyet eksenli bir bakıştan uzak bir şekilde veriliyordu. Değişmeyi idrakten yoksun bu bakış, medeniyet tarihimizdeki değişiklikleri bidat diyerek reddediyordu. Bu kesin inançlı robot örgütlenme kısa zamanda gelişti ve mücahit grupların hepsini yıkarak kuzey hariç Afganistan’a hâkim oldu. Kuzey Afganistan pazarlığını bizzat 1999 yılında Pakistan Dışişleri Bakanı yürütüyordu. Rabbani öncülüğündeki devrik Cumhurbaşkanı ve eski mücahit gruplardan yana tavır koyarak, Pakistan’la anlaşmadı. Tacik asıllı Ahmet Şah Mesut dışında hiç bir mücahit örgütü Talibanların karşısında tutunamayınca, Pakistan destekli Talibanlar Mezar-ı Şerif’i ele geçirdi. Ülkesini terk eden Ankara’ya gelerek Türk yetkililerle durum değerlendirmesi yaptı. Bilahare Türkiye, Özbekistan ve İran’da kısa süre bulunduktan sonra Kuzey Afganistan’a tekrar döndü. Liderliğindeki Kuzey Afganistan güçleri, ABD’nin Taliban yönetimine karşı başlattığı askeri harekâtla tekrar öne çıktı.

Dostumun güçleri, ABD’deki saldırılardan sonra Mezar-ı Şerif yönünde en etkili saldırıyı gerçekleştirdi.

Kabil’den Horasana başkentlik yapmış Herat’a gidiyoruz

Bugün 23 Kasım 2009 Kabil’den Horasan’ın başkenti Herat’a gidiyoruz

Afganistan’da Horasan medeniyeti ile ilgili araştırmamıza Herat şehrinde devam edeceğiz. Herat İran sınırında Meşe’de yakın bir şehir Horasan medeniyetinin başkentlerinden Sultan Hüseyin Baykara yönetiminde muhteşem geçmişi olana bir tarih hazinesi. Molla camii,Fahreddini razi,vaizi kaşifi, Türk dilini edebiyat dili haline getirine Ali Şir Nevainin mezarının bulunduğunu yer.Pamir hava yollarına ait uçakla herata doğru yola çıkıyoruz.Karlı Hindikuş dağları üzerinde uçağımız adeta bir kartal gibi süzülürken karlı Hindikuş dağlarına bakarak Horsan alimleri bilginleri, erenleri ve devlet adamlarını düşünüyoruz.Tarihi adeta yeniden yaşıyor,Horasan’ın İslam medeniyetine katkısını hatırlıyoruz.

Önemli Horasan alimleri

Hz. Hacı Bektaş Veli hazretleri (Seyyit Muhammet Bin Ata)

Gönül insanı, büyük Türk düşünürü, Allah dostu, mutasavvıf, eren olan seyyit Hacı Bektaş-ı Veli Hz.nin annesi Hatem Hatun,babası Seyyit İbrahim Sani’dir. Horasan Nişabur’ da doğmuştur. Doğum tarihleri arasında çelişkiler bulunmaktadır. Felsefesi; eşitlik, Allah sevgisi, insan sevgisi hoşgörü, paylaşım, toplumsal barış, dürüstlük ilkeleri üzerine kurulmuş hiçbir şekilde sünnet ile şeriat kurallarından ayrılmamıştır.

Kendisine atfedilen Bektaşilik tarikatı ile ilgisi bulunmamaktadır. Ahrete intikalinden sonra kurulmuştur. Çok suiistimal edilen, üzerinde spekülasyonlar yapılan mübarek evliyalarımızdan birisi olan mübarek zatın gerçek ismi Seyyit Muhammet Bin Ata’dır.

Fahreddîn-i Râzî (1149–1209)

Meşhur tefsîr âlimi. İsmi Muhammed bin Ömer’dir. Künyesi Ebû Abdullah ve Ebü’l-Meâlî, lakabı Fahreddîn’dir . Soyu Kureyş Kabîlesine uzanmaktadır. 1149 (H.544) senesinde İran’da bulunan Rey şehrinde doğdu. “Râzî” lakabını doğum yerine nispetle almıştır. 1209 (H.606) senesinde Herat’ta vefât etti.Fahreddîn-i Râzî önce, büyük bir âlim olan babası Ziyâüddîn Ömer’den ders aldı. Babası Muhy-is-sünne Muhammed Begavî’nin talebelerinden idi. Gâyet fasîh, belîğ ve tesirli hutbe okurdu. Fahreddîn-i Râzî, fen ilimlerini Mecd-i Cîlî’den, fıkıh ilmini Kemâl Simnânî’den öğrendi. İmâm-ıHarameyn’in Şâmil adlı kitâbını ezberledi. Bunlardan başka, asrının büyük âlimleriyle görüştü ve onlardan ilim aldı.Tahsîlini bitirip, ilimde yüksek derecelere ulaştıktan sonra, bazı yolculuklar yaptı. Harezm’e gidip orada bozuk bir îtikâda sâhib olan Mûtezileye mensup kimselerle münâzaralarda bulundu. Bu münâzaralar netîcesinde Harezm’den ayrılma lüzûmunu gördü. Buradan Mâverâünnehr’e gitti.Fahreddîn-i Râzî, fakir ve yoksul bir kimseydi. Sonra her şeyin sâhibi ve mâliki olan Allahü teâlâ kendisine ihsânlarda bulundu. Mâverâünnehr’den memleketi Rey şehrine dönmüştü. Burada mütehassıs ve zengin bir doktor vardı. İki kızını Fahreddîn-i Râzî’nin iki oğlu ile evlendirdi. Bir müddet sonra doktor vefât etti. Külliyetli mikdârdaki serveti Fahreddîn-i Râzî’nin âilesine geçti.

İmam Alı Bın El-Hasan En-Nısaburı

Ali Bin El-Hasan Bin Ali Ebu`l-Muhsin, yüksek soylu bir âlimdir. 484 tarihinde vefat etmiştir.

Ali en-Nisaburi, güçlü, Hanefi mezhepli bir âlim, zahid, takvalı bir zat idi. Tefsirde, kelamda uzman idi. Horasan âlimlerinin adetleri veçhile vaaz ve nasihatte bulunurdu. El-Huseyn Bin Es-Saymuri´den ilim ahzedmiştir. Sultan Tuğrul Bey ile beraber Bağdat`a gelmişti, Nişaburi dönünce münzeviyane yasamaya başlamış,vaktini ibadet ve taate hasr etmiş, kabiri ziyaretten kesilmişti.

Davud-i Tai

Tai Davud, bilinen adıyla Horasan asıllı bir tüccardır. Yıllarca işine bakar, alır, satar, takas yapar. Gün gelir iyice bir servet sahibi olu.r O devirde bütün Bağdatlılar küçümsenemeyecek bir tedristen geçerler.O da birçok büyük tanır, feyzli sohbetlere koşar, kâh hadis ezberler, kâh notlar tutar.Her ne kadar kendini sıradan biri gibi görse de ilim sahibidir

Hüseyin Vaiz-i Kaşifi

Tîmûroğulları hükümdârlarından Sultan Hüseyin Baykara zamânında Herâtta yetişen Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden. İsmi, Hüseyn bin Ali, lakabı Kemâleddîndir. Kâşifî, Vâiz-i Hirevî Velî gibi isimlerle şöhret bulmuştur. Reşehât-ı Aynül Hayât kitabının müellifi Ali Hirevînin babasıdır. Doğum târihi bilinmemektedir. Horasanda bulunan Sebzevâr veya Beyhak beldelerinden birinde doğdu. 1505 (H.910)te Herâtta vefât etti.

Çocukluğundan îtibâren ilim tahsiline yönelen Vâiz-i Kâşifî, zamânın âlimlerinden din ve zamanın fen bilgilerini öğrendi.Gençliğinin bir kısmını doğum yerinde geçirdi. Daha sonra Nişâbûr ve Meşhede gitti. Tefsir, hadis, fıkıh ve edebiyât ilimleri ile tasavvufta zamânın önde gelen büyüklerinden oldu. Herâta gitti. Sultan Hüseyin Baykaranın iltifât ve ihsânlarına kavuştu. Şâir Ali Şîr Nevâî ile görüşüp, ondan teşvik gördü. Herâtta çok tesirli vâz ve nasîhatlerde bulundu. Kâşifî mahlasıyla çok güzel Farsça şiirler yazdı. Herâtta bulunduğu sırada vâz ve nasîhatlerine devâm etti.

Alimler ve bilginler diyarı Herat

Uçağımız Herat’a yaklaşırken Hindikuş dağları geride kalıyor artık Horasan harcının kaynağı olana kırmızı Horasan toprakları üzerinde uçuyoruz. Güneşin Horasan çöllerine vurduğu kızıllık bizlere farklı duygular yaşatıyor. Uçağımızın penceresinden Herat şehrini havadan seyrederken tarifi imkânsız duygular yaşıyoruz. Uçaktan Herat Ulu Caminini ihtişamlı mimarisi ile birer füze gibi duran Herat Rasathaneleri, bize hoş geldin dercesine adeta el sallıyordu. Uçaktan güneş batarken iniyoruz. Heratta bize rehberlik yapan Ahmet Hüseyni ve Abdullah Rahman Salih-i bizi karşılıyor.

Güneşin ihtişamlı gurubu ile tarihi Herat şehrine doğru 80 yıl önce dikilen çam ağaçlarının altından geçerek gidiyoruz.Herat’ta çamlı şehirde deniyor.80 yıl önce dikilen çam ağaçları eşeklerle sulanarak büyümüş.İşgaller ve iç savaş yüzünden çam ağaçlarının %60’ı yok olmuş.Buna rağmen binlerce çam ağacı Heratta farklı bir hava veriyor.Herirut ırmağı üzerinden geçerek herat şehrine giriyoruz.Vakit akşam.Heratta ilk durağımız Ulu mescit oluyor.İslamiyet’ten öncede burası ateşe tapılan bir mabetmiş.Bu gün insanın aynı anda namaz kıldığı büyük bir camii.Gece olmasına rağmen ihtişamı bizi etkiliyor.Turkuaz renkli firuze çiniler,Horasan mimarisi ile yapılan minareler,caminin iç mimarisi ve cami görevlilerin bizi sıcak ve samimi karşılamamaları bizleri derinden etkiliyor.Herat’ta bulunduğumuz süre içersinde bu camiyi birkaç kez ziyaret ediyor,günün değişik saatlerinde Herat Ulu Caminin muhteşem mimarisinin belgeselini çekiyoruz.Burası Horasan medeniyetinin ilk camisi tarihi şerbet kazanı üzerindeki kabartmalar ve ayeti kerimeler ile süslü caminin ihtişamlı horasan mimarisinden etkilenerek cami görevlilerindeki horasan sarığının başımıza takarak ezen bile okuyoruz.Cami çevresindeki çocuklar,yetkililer,insanlarla sohbet ediyoruz.Türkiye’den geldiğimizi söyleyince bizi adeta bağırlarına basıyorlar.

Molla caminin türbesindeyiz

Heratta, Molla caminin türbesini ziyaret etmeden,istirahat etmek istemiyorum.Gecenin geç vakit olmasına rağmen Herat şehrinin dışındaki molla camii kitabı yazarı,Mevlana Abdulrahmani Caminin türbesinin bulunduğu yere gidiyoruz.Ay ışığı altında fıstık ağacının altında muhteşem mezar taşı ile süslü hemen karşısında tipik horasan mimarisi ile yapılmış Horasan camii mescidi bizleri derinden etkiliyor.Yıllarca kitabını okuduğumuz Molla hazretlerini vefa borcumuzu ödemek için mezarı başında Fatiha okuyor,Ahmed Hüseyinin Horasandaki akrabası Abdulrahman Salihi’nin evine misafir oluyoruz.Aslında Herat,Afganistan’ın diğer şehirlerinden çok farklı şehir düzgün güzel binalar var.Güzel bir Horasan mimarisi ile yapılmış bir ortamda çok samimi bir ortamda karşılanıyoruz.Horasanlılar misafire mihman diyorlar.Mihman çok önemli.Evlerde özel misafir katları kurulmuş.Önce yeşil çay ve çerezler ile ağırlama başlıyor ardından zerdeli Horsan pilavı,ıspanaklı ve etli yemekler ve çorba ile mükellef bir Horsan ziyafeti çekiliyor.5 katlı evin ilk katı sırf misafir için yapılmış.Yer yataklarında güzel bir uyku çekiyoruz.Sabah erken kendimizi sisli ve yağmurlu bir havada Herat sokaklarına atıyoruz.Heratta şimdiki durağımız Vaizi Kaşifi’nin türbesi.Çam ağaçları arasındaki türbede yatan Tefsiri Hüseyin’in yazarı Vaizi Kaşifi önemli bir Horasan alimi.Herat minareleri veya rasathanelerinin bulunduğu bölgeden geçerek bizim sadece müfessir olarak bildiğimiz Tefsiri “kaberen” yazarı Fahreddin Razinin türbesinde Fatiha okuyacağız.Fahreddin Razi sadece müfessir değil aynı zamanda Sultan Hüseyin barkanın yakın çalışma arkadaşı Hüseyin Baykara’ya herat rasathanelerini kurdurtan hem astronomi alimi hem de kimyacı.Fahreddin Razinin türbesinden Fatiha okurken gözlerimiz Fahreddin Razinin uzay bilimleri çalışması yaptığı herat rasathanelerini doya doya seyrediyoruz.

Herat rasathaneleri ve sultan Hüseyin Baykara

Bugün 24 Kasım 2009 tarihi Herat şehrini geziyoruz.

Herat’ın alameti farikası olan herat minareleri ve herat rasathanesinin bulunduğu yere geliyoruz. Rasathaneler adeta bir müze gibi 800 yüzyıldan beri heratı süslüyor, Rasathanelerin altında bir zamanların kız medresesi bugün perişanlık içerisinde. Rus işgalinden önce 9 tane olana rasathane kulesinin Rus saldırısı sonucu yıkılmış. Ayakta kalan 5 minarede Rusların açtığı ateş sonucu delik deşik olmuş. Rasathane dibindeki Hüseyin Baykara Türbesi demir parmaklıklar ile çevrilmiş. Şah mirzanın eşi Güherşah begüm sultan Sultanın türbesi biraz ileride kubbesi ile adeta büyük bir mabet gibi. Horasan medeniyetinini kadına verdiği önemi gösteriyor. Türbenin ve rasathanelerin çevresi adeta toprak yığınları ile kaplı evsiz barksız esrarkeş ve eroincilerin gecelediği yer haline gelmiş. Yaptığı eser ve hizmetler ile tanınan ilim adamı ve bilginlere büyük önem veren sultan Hüseyin. Baykara’nın çevresindeki acı manzara bizi derinden yaralıyor. Hüseyin Baykara’nın mezarınn hemen yanı başında Türk diline büyük hizmet yapan edebiyat dili olan Farsçaya karşı Türk dilinin de edebiyat dili olduğunu ispat eden emir Ali Şir Nevai’nin mezarı birkaç taştan ibaret kalmış.Türk dünyasının Ali Şir nevaiye büyük vefa borcu var.Çağatay Türkçesini Orta Asyadan Anadoluya taşıyan büyük dil bilgini ali şir nevai ve sultan Hüseyin Baykara’nın mezarları başında Fatiha okuyarak vefa borcumuzu az da olsa ödemeye çalışıyoruz.

Herat havalimanında çektiğmiiz çile ve işkence

Bizim Herattaki planımız, Heratan mezarı şerif şehrinin bulunduğu bir başka Horsan kenti Belh’e gitmek. Uçak biletimizi alarak mezarı şerife gitmek üzere hızlı bir şekilde herat’ı terk ederek hava limanına gidiyoruz. Zamanı değerlendirmek için kahvaltı bile yapmadık. Elimize iyi pişmiş Herat pidesi ve bir şişe su alıp bir taraftan ekmekle su içip ekmeği yiyor bir taraftan da herat’ın görüntülerini çekerek hava limanına geliyoruz. Adeta bir hapishaneyi andıran çamurlu boş bir alana polis kontrolü içerisinde biletimizi göstererek geçiriyoruz. çantalarımızı çamurlar içinde sıraya koyup, görevlilerin gelmesini bekliyoruz.Herkes çamurlu alanda bir yerlere çökmüş,kadınlar ve çocukların durumu içler acısı.Yaşlı insanlar üşümemek için başını sarmış.Manzara gerçekten ürkütücü.Saatler süren bekleyişten sonra görevliler geliyor,çamurlu yerlerdeki valizlerimizi alarak, tartılıyor,bilet kontrolü yapıp uçuş kartımızı alarak,uzun bir yürüyüşten sonra yeni bir kontrolden geçirilerek,salona giriyoruz.Burada da saatler süren bekleyiş başlıyor.Dar bir salonda yüzlerce insan adeta balık istifi olmuş.Saatler süren bekleyişten sonra mezarı şerif şehrinde hava bozuk olduğu için uçağın gelmediği söyleniyor.İnsanlar tepki gösteriyor ancak o da ne coplu asker ve polisler bir anda salona giriyor yaka paça zorla dışarı atılıyoruz.Dışarı çıkar çıkmaz kendimi adeta güçsüz ve kuvvetsiz hissediyorum.Ahmed Hüseyini Türkmen köyüne gittiği için telefonu cevap vermiyor.Bu kez başka bir horasanlı dostu arıyoruz.Samsunda çevre mühendisliği okumuş,heratlı Basir Ahmet Yusufi bizleri herat valiliği önünde karşılıyor.Otele gitme teklifimize sert tepki göstererek sen bizim mihmanımızsın.Horasan’da Mihman çok önemli.Başımızın üzerinde yerimiz var diyor.Heratta ikinci geceyi de yine horasanlı bir evde geçireceğiz.Sıcak ve samimi bir ortamda Yufusinini evinde misafir oluyoruz.Akşam cemiyeti ıslahın merkezine gidiyoruz.Islahtan gelen ve insanlara milliyetçilik değil de İslam ve ümmet şuurunu veren ilme ve kültüre değer veren bu cemiyet kabilde bir üniversite kurmuşlar.Basir bey bu üniversitenin müdürü.Uzun uzun konuşuyor ve ardından Basir Bey ile sohbetimize kendi evinde devam ediyoruz.Basir bey bizlere Afganistan gerçeğini,Rus işgali,iç savaşlar ve Talibanın savaşları ile ilgili bilgiler alıyoruz.Ertesi gün mezarı şerif değil kabile gitmek üzere biletimizi değiştiriyor.Uçak kalkana kadar Herat’ta gezmeye karar veriyoruz.

Herat’ta ikinci gün

Bugün 25 Kasım 2009.Herat’da ikinci günümüz…

Sabah erken Herat farklı bir hava ile bizi karşılıyor.Güneş doğmuş.Bu kez Herat şehrini ve tarihi herat çarşısını gezeceğiz.İlk durağımız hırka-i mübareke mecsicidi ve kalei ihtiyari din oluyor.Herat sokakları ve pazarı Türkiye’den 300 yüz senekti zamanı yaşıyor.Fakirlik buralarda kendini gösteriyor.Ruslar burada büyük vahşetler yapmışlar.Bir gürde 20 bin ratlıyı öldürmüşler.Bu vahşeti anlatan tanklı anıt herattın ana caddesine yapılmış.Herat’ta kitap ve kütüphanelere önem veriyor.Herat kitap kütüphasinini kitap satış dükkanlarına uğruyoruz.Farsça horasanı anlatan kitaplar satın alıyoruz.Dükkan sahibi bize kitaplar hediye ediyor.Herattaki tarihi horasan kültür eserlerini Türkçe ve Farsça anlatan güzel bir albümü 20 dolara satın alıyoruz.Dükkan sahibi ile samimi sohbetler yapıp herattın çam ağaçları altındaki cadde ve sokkalarını gezmeye devam ediyoruz.Düğünlere büyük önem veriyor Afganlılar.Aslında kadının hiçbir önemi yok.Başlık parasını veren istediği kızla evlniyodn.Afganistanın bazı yarlarnide 3-4 evlilik yapılıyor.Heratta tek evlikiller yapılıyor.Düğünler için büyük masraflar ve gösterişten kaçınılmıyor.Artık Herat şehrindeki gezimizi tamamlayacağız..Heratta hakim mücahitler konağınını bulunduğu tepeye çıkıyoruz.Burası rus işgali sırasında mücahitlerin karagah merkezi.Karagah merkezinin altı Gülruh Begüm Şah Sultanın babası tahtül Çoban Pınarı olarak adlandırılan büyük bir park yapılmış.Yüzme havuzununu bulunduğunu yerin yanı başı ise mücahit şehitlerni mezarları bulunuyor.Ancak mezarlarnı baıkmısızı hali beni derinden etkiyiyor.İçimiz burkuk ve aklımız heratta kalarak rus işgüli sırasındaki tank ve askeri mühimmatların bulunduğu devasa hurdalıkları görerexk herata veda ediyoruz.Herattaki son durağız ,herat ırmağı üzerindeki 2500 yüzyollok ikii kız kardeşin yaptığı tarihi köprü üzerinde çekimler yapıyoruz.Köprününü ihtişamlı mimarisi karşısında etkileniyoruz ve havalimanına girirken bir sürpriz ile karşılaşıyoruz.Gitmeyleceğini sandığımız mezarı şerif uçağı çoktan havalanmış.Dünkü mücadeler yine başlıyor.Kabile gitmek için saatlerce bekliyoruz ve güçlükle salona grip kendimizi Afgan devletnini hava yolları olana arianaa uçağınına attığımzda derin bir nefes alıyoruz.Ancak bazıları bizler kadar şanslı değil.Kadınlar ve çoçuklar biletler fazla satıldığı için uçağa giremediklerine üzülerek şahit oluyoruz.Uçağımız Herat havalimanından kalkarak güneşli ve açık bir havada kabile doğru hindukuş oağları üzeriniden uçmya başlıyor ve aklımız hap Heratta kaylıyor.

Hindikuş dağları üzerinden Kabil’e geliyoruz

Uçağımız, güneşli bir havada Herat Havalimanından kalttan sonra Hindikuş sıra dağları üzerinden uçmaya başlıyor.Binlerce metre yüksekliğindeki Hindukuş dağları adeta beyaz gelinliğe bürünmüş nazlı gelin edası ile bize gülümsüyor ve el sallıyor gibiydi.Tarihimizde Hindikuş dağlarının ayrı bir yeri var.Atalarımız ulu Türkistan ve horasandan göç ederken bu dağlardan geçmişlerdi.Dağların zirvesi ve derin vadileri,uçağımızın penceresinden seyrederken zaman zamanda kameramla muhteşem Hindikuş dağlarının görüntülerini çekiyorum.

Kabil havalimanına uçağmıız yüksek ve sivri karlı dağlar arasından zık zaklar çizerek kartal misali iniş yaparken,ben uçakla gidemediğimi Horasan’ın bir başka başkenti belhe ve mezarı şerife gitmenin planını yapıyordum.Kabil’e iner inmez,plan yapıyoruz.Karayoluyla Belh’e gitmeye karar veriyoruz.Akşam saat 19.00 sıralarında son dolmuş taksiye 1700 afgani yani 35 dolar ödeyerek taksiye kendimizi atıyoruz. Kabilden beni taksiye binderen arkadaşlar güvenlik önemli olarak taksinin plakası ve telefon numarasını alıyor.Takside yanlarında rehber yok.Tesadüfen.Taksinini önüne oturan Türkmen polis ile arkadaş oluyoruz.

Normalde 7 saatte gidilen ve 450 kilometre olana Kabil mezarı şerif yolculuğumuz başlıyor.Takside 4 yolcuyuz.Yolcuların ikisi Tacik biri Türkmen ve türkiye’den kısa sürede kaynaşıp samimiyet kuruyoruz.Takcik şöfürümüz Tacikçe şarkıları kulağımızı patlatırcasına anlatıyor.Müziğin sesine yetişircesine son sürat gaza basıyor.

3800 metrelik Saleng geçidinde ölüm tehlikesi

Dereler vadiler aşıyoruz ve yolumuz yavaş yavaş karlı dağlar yukarı tırmanışa başlıyoruz.Hemen zincirler takılıyor.Kar ve fırtına yavaş yavaş başlıyor.Türkmen arkadaştan bilgiler alıyorum.Dağın zirvesine daha çok yolumuz olduğunu söylüyor.Zirveye doğru tırmandıkça kar fırtınası artıyor.Yolda kalan arabalar,zorlanan çıkmayan araçların adedi yolda çoğalıyor.Benim için yolculuğa başlarken ki neşeden eser yok.İlk kez kar fırtınası yodaki kazalar,beni derin endişeye sevk ediyor.Otomobilin camından göz ucu ile yolun sağ ve sol tarafına bakıyorum.Kar deryasının arasından küçük lambalar gözüküyor.Dağların zirvesindeki küçük küçük köylerden geçiyoruz.Aracımız zirveye doğru yaklaştıkça kar fırtınası artıyor.Taksideki yol arkadaşım Türkmene bölge ile ilgli bilgiler sunuyorum.Ve tırmanmakta olduğumuz dağın Pamir Dağları ile Hindukuş dağları arasındaki 3800 metrelik Salenk geçidi olduğunu öğrenince denşete kapılıyorum.3800 metreye doğru tırmandıkça fırtına daha da artıyor.Aracımız yolda savrularak gidiyor.Trafik kuralı diye bir şey yok.Yolda kalan araçların arasından ralli yaparak,keskin virajları kar fırtınası altında gölge gibi geçerek,zirveye çıkıyoruz.Ancak zirvedeki kar fırtınası ürkütücü ve dehşet verici fırtına kar getirip atıyor.Arcımızı bu karın içerisinden kendine yol açarak devam ediyor.Şöfor ve Türkmen yolun bittiğnii veniişe geçtiğmiiziden bahsediyor.İniş daha farklı.Ruslar daha önce mezarı şerif ile kasil arasını kısaltmak için bu yolu açmışlar.

Salenk geçidinde Rusların tüneli

Yolun iniş tarafına ise kar fırtınasını engellemeke için geniş tüneller yapmışlar.Aslında Ruslar,gelecekte bu coğrafyayı işgal etmenin planını yaptıkları için bu tünelleri yapmışlar.Yolu kar kar fırtınasından korumak için yapılan tünellerin biri bitiyor biri başlayor ve inişimiz çıkıştan daha hızlı oluyor.Biz iniş yaparken zirveye tırmanan bir çok aracın yollarda kaldığını devrilnlere olduğnuu görüyoruz.Edindiğimiz bilgiye göre birçok insan yolda kalan aracınını içerisinde donarak ölüyor,cesetleri günler sonra çıkartılıyormuş.Saatledir bu karlı yollada aracımız gidiyor ancak ilk kez bir küreme aracı görüyoruz.Ancak kar fırtınası şiddetli.Bir anda aracımız yolda kendi ekseni etrafında dönmeye başlıyor.Yağan karın altında şöförümüz araçtan inerek problem yok.Tacikçe tekerin batladığını söylüyor.Dağda ilk kez bende kameramı çalıştırraka kar fırtınasının belgesel görüntülerini çekmeye başlıyorum.Ancak hem yolcular hemde taksi şöförü çekim yapmamamzı istiyor.Ama her şeyi göze alarak birkaç dakikalık bu karlı dağda belgesel çekimini gerçekleştiriyoruz.Patlayan tekeri değeştirdikten sonra Uzun bir araç konvoyuna rastlıyoruz.Kazadan dolayı yol kapanmış.Saatler süren bekleyiş,yol açma çalışmaları ve benim çekim yapma isteğime karşı çıkılması beni rahatsız ederken burada en büyük korkuyu meydana gelecek bir çığ felaketinini altında kalma tehlikesi yaşatıyor.Artık yolun zirveye tırmanan yolun geliş ve gidiş tarafı kapalı.Kar lapa lapa yağıyord.Soluk müthiş.Elinde hem tüfek hemde büyük soplar olana askerler olay yerine geliyor.Saaler gece yarısını çoktan geçmiş.Kaza yapan araçlar yoldan geçiliyor.Yol tekrar trafiğe açılıyor.Biz zirveden aşağıya inerken,zirveye tırmanan kamyon ve taksilerin uzun kuyruk oluşturduğunu,bunların ancak 2 günde kabile gidebileceklerini düşünüyoruz ve iniş devam ediyor.Biz indikçe ziredeki kar fırtınası yavaş yavaş yerini sakin bir havaya bırakıyor.Zirvenini iniş noktasında Taliban korkusundan dolayı zorunlu olarak mola veriyoruz.

Taliban yüzünden gece gitmek yasak

Dinlenme tesisinde iki saat kalacağımız söyleniyor.Sebep olarak yol üzerindeki bağlan kentinde Taliban’ın geceleri yol kestiği polisin buradan gece geçiçe izin vermediği söyleniyor.Biz gibii burada mola veren birçok insan var.Tesisin içine giriyoruz.Ortada çok büyük saçtan yapılmış soba,üzerinde su ısıtıcı var.Geniş bir salondan ibaret olan tesisin sağ ve sol tarafı sedir tahta ile yükseltilmiş.Onlarca pattniyeye bürünerek horul horul uyumaya başlıyor.Bizim taksi şöforü ve yol arkadaşlarımız kendilerine yemek siparişi veriyorlar.Tesisin ikrami olan şekersiz yeşil çaylar geliyor,uyuyan insanların horultusu altında gelen çaylardan içerek içimi ısıtıyor daha doğrusu salenk geçidinde yaşadımım korkuyu yenmeye çalışıyorum.Bir tepsi içerisnde et kavurması geliyor.Bizim söfor ve yol arkadaşları bir ellerinde ekmek diğer ellerinde etler iştahlı bir şekilde etleri ile etleri yerken her taraf yağ oluyor.Ben manzara karşısınada aç olmama rağgmen iştah kalmıyor.Tesisteki bu manzarayı çekme isteğmiz hem taksi şöförü hem de yol arkadaşlarının müdahalesi ile önleniyor.Üstelik kameramızda elimiziden alınarak üstü kapatılıp güya güvence altına alınıyor.Dşarı çıkarak ben bir başka yerden elma,armut,ceviz,dut satın alarak açlığımı bunlarda gidermeye çalışıyorum.Tesisi beğenmediğmii için taksinini içinde uyumak istiyorum.Pardüseme sarılarak taksinini arka koltuğuna doğru yatıyorum.Ancak kısa bir süre sonra her tarafım donmuş olarak böbreklerimin sancısı içinde uyanıyorum.İster istemez beğenmediğim tesise giderek kameramı açımın altına alıp,par düsemi üzerime sarıyorum.

Uyumak ne mümkün.Biraz olsun buzlarımız çözülüyor ve şoförümüz yola çıkacağımızı ösöylüyor ve yolculuk başlıyor.Dağlar tepeler düz gidiyor.Saatler süren yolculuk talibanın hakimiyetindeki bağlan’dan geçiyoruz.Ancak bu kez iki taksi arka arkaya gidiyoruz.Bu da güvenlik için şartmış.Tek taksi olarak gitmek zor olduğunu için iki taksici arkadaş birbirlerine destek olarak devam ediyor.Ve mezarı şerif ve tarihi belh şehrinini bulunduğu belh yaklaştıkça hem arazi yollar daha düzgün bir hal alıyor.Akşam 18’de başladığımız yolculuk 16 aralık 2009 kurban bayramı arefesi sabah 07.00 mezarı şerif şehrine geliyoruz.Mezarı şerif Özbekistan huduhuda amu derya nehrinin yakın bir noktasında adını Hz. Ali’nin mezarı olduğu söylenene ve ravza diye adlandıl8ılan muhteşem türbeden alıyor.Ve bizi Mezarı şerifte karşılayan Türk medresesinde okuyan Afganlı öğrenciler karşılıyor.Türk hocalarla karşılaştığımızda adeta yedinedn dünyaya gelmiş gbi hissediyorum ve burada bir gün kalacağız.Ertesi gün yeniden kabile dönmeme gerekiyor.Hem mezarı şerif şehrini hem mevlanını geldiği tarihi belh şehrini Ceyhun olarak bilinen amu derya nehirlerinde belgesel çekimlerini bir güne sığdırmama eşart.Bir saatlik istxirahatte yaparak çekimlerimize başlayacağız.

Mezarı şerif şehri tarihi Belh şehri ve amu derya nehrinde belgesel çekiyoruz

Bgun 26 Kasım 2009 kunban bayramı arefes.

Mezarı Şerifte ilk durağımız Ravza oluyor.Mezarı Şerif adını Hz.Ali’nin mezarının burada olmasından alıyor.Hz.Aliu Irak’ta şehit edildikten sonra cesetinini buraya getirildiği söyleniyor.Ancak Irka ile mezanrı şerif arası binlerce kilometre.Bununu bir Hz.Ali’nin kerameti olduğu söyleniyor.Başka bir söylentiye göre Haricilerin Hz.Alinin cesedini kaçırma girişimine karşı birkaç yerde mezarı var bir önlem olduğu söyleniyor.Sultan Hüseyin Baykara tarafından yaptırılan muhteşem türbeye ravza adını vermişler ve bu şehir adını bu türbeden alarak,mezarı şerif denmiş.

Türk medresesinde kahvaltımızı yaptıktan hemen sonra şehir merkezindeki Hz.Alinin, türbesi mezarı şerife gidiyoruz.Türbe uzaktan yemyeşil bir abide gibi görünüyor.Türbe binası büyük bir külliye şeklinde Horasan ve Türkistan mimarisinin bir sentezi yeşil turkuaz çiniler,sarı topraklı çöl içerisinide mavi bir gölü andırıyor.Türbenin kubbesine Hz.Ali levhası yazılmış.Türbenin ana kapısından girişte ayakkabılarımızı çıkarıyoruz.Türbe avlusu ve çevresine Hz.Aliye hürmedeten yalın ayak giriliyor.

Mezar-ı Şerif’de Hz. Ali türbesi

Türbe birçok bölümden oluşuyor.Mescit, türbe odası, kütüphane ve müzeden oluşuyor.Çok büyük bir alan içerisinede iç ve dış duvarlar dahil tüm kubbe yemyeşil çinilerle bezmiş.İlk işimiz altın kaplamalı türbe sandukanın bulunduğu bölümüne gitmek oluyor.Birçok ziyaretçi akın akın türbeye geliyor.Oldukça geniş bir kapıdan içeriye giriyoruz.Türbe sandukası demir parmaklıklarlaçevrilip yeşil örtülerle donatılmış.Türbenini çeşitli bölümlerinde üçer dörder kişilik gruplar halinde sarıklı din görevlileri oturmuş.Her birinin önünde makas ve bez parçası var.Türbeye gilip sandukanın önünde dua edenler bu din görevlilerinin önüne oturuyorlar.Sadece din görevlilerinini duyacağı şekilde dertlerini söylüyorlar.Din görevlisi okuyup akasla önündeki bez parçasından bir bölümü keserek o şahısa veriyor.Geniş alan içerisindeki türbe sandukasının çevresei hem ziyaretçiler hem de bu tip din görevlileri ile kuşatılmış.Biz de dua ettikten sonra türbenin reisi belgesel çekim izni istiyoruz.Türkiyeden geldiğmiiz ve Müslüman olduğumuz anlaşılınca yakın ilgi görüyoruz.Türbedeki ziyaretçiler ve din görevlileri ile çeimler yaaraka bilgi alıyoruz.Bizi türbe görevlisi daha sonra türbe ktüüphanesine götürüyor.Türbe ktüphanesi oldukça zengin raflarında kitaplar var.Tek tek bze kitaplar ile ilgili bilgi veriyor.Ardından türbenin müzesine geçiyoruz.Kendini ravza müzesi müdürü olraka tanıtan Afganlı yetkili müzedeki tarihi değeri çok yüksek bilgi,belge ve dökümanlar hakında bilgi veriyor.Hatta müzede 2 buçuk santim genişliğindeki el yazması kuranı kerimi gösteriyor.Türbenin bu bölümlerig sadece özel misafirlere açık bizde o özel misafirlerden biriyiz.Ve hiç kimse müdahale etmeden hem fotoğraf hem belgesel çekiyoruz.Mezarı şerifteki hz.Ali türbesine ziyarete gelen birçok Afganlı,Hz.Ali’nin gerçek mezarının küfede olduğunu bile bilmiyor.Bazı objektif Afganlardan edindiğmiz bilgiye göre bu türbenin bu türbenin Hz.Aliye ait değil ali adında başka önemli bir zata ait olduğunu söylüyor.Ama ne olursa olsun Sultan Hüseyin Baykara’nın bu muhteşem türbeyi yaptıtan sonra buraya gelen ziyaretçiler Hz.Ali’nin türbesi diye Fatiha okuyup dua ediyorlar.

Hz. Ali türbesinde beyaz güvercinler

Ravzanın dış tarafından beyaz güvercinlerin uçuştuğu yere gidiyoruz.Türbye ziyarete gleen bu beyaz güvercinlere mutlamka yer veriyorlar.Beyaz güvercirnler insanlardan kaçmıyor.Güvercinlere yem veren Afganlılar ilekonuşup sohbet ediyor biz de güvercinlere yem veriyoruz.Mezarı şerifte bize rehberlik yapan rehberimizin söylediğine göre buraya gelen siyah güvercinler bile Hz.Alinini kerametei olarak beyaz güverçcine dönüşüyormuş.Gül bahçesi ve birçok değiişk ağaç türü ile adeta bir park haline getirilmiş türbe bahçesini gezerek,mezarı şerife 15 kilometre uzaktaki mevlanının doğduğu hrosana medeniyetine başkentlik yapan Belh şehrine gidiyoruz.

Afganistan’da trafik anarşisi

Dünyanın birçok yerinde trafik sorunu var.Ancak Afganistan’da trafik anarşisi söz konusu.Afgan şoförleri korkusuz.Adeta yollarda ralli yapıyorlar.Trafik kuralı diye bir şey.Bir saatlik yolu beş saatte gittiğimiz oldu.Trafiğe takılmamak için birçok kez dağlardan farklı yerlerden gittik.Mezarı şeriften Belh’e giderken bir trafik anarşisine şahitlik ettik.Bir taksihızlı bir şekilde uçağında bebeği olan bir kadına vurarak,yolun ortasına sermesi halen gözümün önünde.Kadının kanlar içindeki hali ve eşinini bir eli ile çocuğu diğer eli ile çocuğunu kavraması bir türlü gözümün önünden gitmiyor.Bu dehşet görüntüler eşliğinde belhe gidiyoruz.Mezarı şeriften çıkarken sınır bir kale gibi çevrilmiş vaziyette.Kurban bayramı arifesi olması dolayısı ile her yer hareketli.Üç tekerlekli kıp kıp arabalar,taksiler minibüslerin üzerinde insanlar ve kurbanlık hayvanlar yan yana yolculuk ediyorlar.

Tarahi Belh şehrin’de bizi Osmanlı çınarları karşılıyor

Tarihi Belh şehrine yaklaşırken,sararmış yaprakları ile zemini horasan ve horasan harcına benzeyen sarı yapraklı asırlık çınar ağaçları bize hoş geldin dercesine yolun ve solusüslüyor.Birer Osmanlı nöbetçisi gibi adeta selam duruyordu.Belh sadece mevlananın doğduğu yer değil,edindiğmiiz bilgiye göre Osmanlı’nın kurucusu kayı aşiretininin ana vatanı.İbrahim Ethemler,İbni Sinaelar,İmamı azam ve şıd peygaber gibi bir çok ilim irfan sahibi insanın memleketi belh.Tarihi belh şehrinini etrafı horasan harcından büyük surlar ile çerilmiş.Belhde ilk durağımız,tarihi belh camii oluyor.Geniş bir park içerisindeki tarihi camii göz ve gönül ziyafeti sunuyor.Rabiieyi belh’in mezarı camii ile karşı karşıya cami içerisinede bir çokönemli zatın türbesi var.Caminini çevresi ve cadde üzeri kurulan pazarda daha çok kadınlar,satış yapıyor.Belh pazarında tarih durmuş,kendimizi 300 yxyüz yıl önceki dünyada zannediyoruz.Gözleri bile kapalı burkalı kadınlar,çocukları ile birlikte oturup,önlerindeki sebze,meyve ve yiyecek eşyalarını satarak üç beş kuruş para kazanma gayreti içerisindeler.Başlarında taylasanı bulnan horasan sarıklı,belhli erkeklerle konuşuyoruz.Her biri farklı şeyler söylüyor.Trafikten güçlükle kurtuluyoruz.Hedefimiz mevlananın doğduğu ve ilk tahsilini yaptığı eve gitmek.

Belh-i Şerif doğumlu mevlana Celaleddini Belh-i’nin (Rumi) doğduğu evdeyiz

Belh’te şimdiki durağımız Melvnanın dünyeaya geldiği ev ve ilk medrese.Belhlilere Mavlana Celaleddin Rumi dediğmiizde böyle bir ismi tanımadıklarını mezarı konyada bulunan Mevlarxna celaddedin Belhi bildiklerni ösöylüyor ve evn bulunduğu yeri tarif ediyorlar.Trafik keşmekeşliği içinde tarih öncesi durumu yansıtan pazarınve dükkanların arasından gerek farsça yazılmış birt talebanın altında duruyoruz.Tabeladaki yazı Konya Mevlana cadesi diye yazılmış.Kerpiç duvarlı ve topraklı duvarlı evlerinden arasından çamurlu yoldan geçerek dut ağaçları ile çevrili geniş bir alanınd ortasırda kubbesinin bir kısmı yıkılmış,harabeye geliyoruz.Burananın mevlannın doğduğu ev babası Sultan Veled’in müderrislik yaptığı medrese olduğunu söylüyorlar.Horasan harcı ile yapılmış,kubbeli binanın bir kısmı harabe olmuş.Harabenin içine girip belgesel çekimleri yapıyoruz.Kubbeli yerin küçük bir bölümüne dar bir kapıdan geçerek küçük bir yere geliyoruz.Burası mevlanın dünyaya geldiği oda.Baba sultan veled,medresenin bu hücresinde eşiyle birlikte oturuyorlar ve Mevlana burada dünyaya geliyor.Gerek büyük kubbeli yer gerekse bu küçük odacık tam bir perişanlık içinde.Türkiye adına Türk-iş birliği kalkınma ajansı tika’nın burada restorasyon çalışması yapmasına Afganlıların karşı çıktığı söyleniyor.Fakat ne olursa olsun bina her geçen gün harabe haline gelmiş yıkılmaya yüz tutmuş.Harebenin içinde ve çevresinde çekimler yapıyor,yanımıza gelen Afganlılar ile konuşuyoruz ancak bunlar mevlanayı tanımıyorlar.Bir zamanlar mevlananın oynadığı dut ağaçlarının oynadığı ağaçlarının altında Afganlı küçük çocuklar oynuyor.bizde Afganlı çocuklar ile oynayıp onların belgesel görüntülerini çekiyoruz.Buradan ayrılırken içimiz burkuluyor,hüzünleniyor,Mevlana Celaladdin Belhinin konyadaki muhteem yeşil kubbeli türbesi hatırımıza geliyor.

Şıt peygamber ve şakiki belhi’nin türbeleri

Farklı bir yoldan geri dönüyoruz. Yolumuz üzerinde horasan harcı ile yapılmış surlarla çevrili tarihi belh şehrine gidieceğiz.Yol üzerinde eshabı kiramdan şakiki belhinin türbesi ve şıt aleyselama ait mezar var.Şıd ayeselamın yeşil boyalı duvar ile çevrilmiş yeşil bayraklarla süslenmiş türbesini ziyaret ederek türbe görevlileri ile konuşup,onlardan farsça bilgiler alıyoruz.Uzun bir türbe, yaprakları sararmış söğüt ağaçları içerisinde kendimi farklı bir dünyada hissediyoruz.Türbede Fatiha okuyarak,yıkılmış Belh şehri burcundan bir zamanlar ilim,irfan saibi alimler,kudretli devlet adamları ve sarayların bulunduğu tarihi belh şehrinini bulunduğu alanda kendimizi buluyoruz.Ancak onlardan hiçbir eser yok.Buralar Cengiz Han ve TİMUR’UN saldırılarından sonra taş üzerinde taş kalmamış.Tarihi belh şehrinde koyunlar ve atlar otluyor.Şehrin kurulduğu alanın tam ortasında yaya insanlar gelip geçiyor.Eşeğinini sırtında garip garip yolculuk yapan bir çocuk,kendi dünyasında yoluna devam ederken aracımızı durdurup,eşeğin yularına yapıyorum.Çocuk neye uğradığını şaşırıyor sanki rüyadan uyanırcasına yüzüme şaşkın şakın bakarken birden ağlamaya başlıyor birden o sevimli çocuğun saçını okşuyor,yanımızdaki rehbere kokmasın biz kendisine bir şey yapmasın diyoruz.Ftoğraf çekimlerini yaptıktan sonra çocuğun eline Afgan parası tutşturuyoruz eşeği ile birlikte yolunadevam edip giderken arkasından bir müddet hüzünlü hüzünlü çocuğa bakıyoruz.O ihtişamlı belh şehrinin geçmişini düşünerek hüzünlü bir şekilde belhe veda ederken,horasandan türkistana muhteşem bir medeniyet muhteşem türk İslam medeyitinin geçmişi gözümün önünden bir sinema şeridi gibi geciyor.Tarexif inmansız duygular içerisinde belhten,Amu derya nehrine doğru yola çıkıyoruz.

Maverahünnehir başlangıç çizgisi Amu Derya (Ceyhun) nehrin’de ezan sesi

Belh’ten önce Mezar-ı Şerif’e geliyoruz.Mezarı Şerif şehrinden Amu Derya nehrine doğru yola çıkıyoruz (Amu derya kısa bilgi) Çöllerden geçerek, Özbekistan, Afganistan sınırını çizen Amu Derya nehri yani bir başka ifade ile Ceyhun Nehrini göreceğiz.Çöl ortasında adeta fokur fokur kaynayarak çıkan sıcak suyunun fışkurarak çıktıgını görüşoruz.Boşuna akıp giden sıcak su kaynağı çöl kumları içerisinde kaybolurken bölge için bir turizm yatırımı olabilecek bu kaplıca suyununu boşa akmasına üzülüyoruz.

Ceyhun Nehrinin hemen yanındaki Afganistanın Hayratan kasabasına geliyoruz.Bu kasaba Özbekistan ile Afganistan arasında gümrük kapısının olduğu yer.Trabzondaki Hayrat kasabası aklımıza geliyor.Acaba hayrat kasabasının insanları,Afganistandaki hayratan şehrinden mi gitmiş olabilirler? Polis kontrolünden geçerek hayratan şehrine geliyoruz.Şehirde ilk durağımız amu derya nehri sahili oluyor.Burası nehirden çok adeta İstanbul boğazı gibi bir yer.Çölün ortasından bulanık bir vaziyette akıyor.

Pamir dağlarından gelen Ceyhun nehri

Pamir dağlarının karlı sularını aral gölüne taşıyor.Nehir üzerinde bir saçtan yapılma kayığa binerek kürek çekiyoruz.Nehri seyrederken kendimizden geçih maveünnehrin başlangıç çizgisi ve amu deryanın tarihimizdeki yeri gözlerimizin önüne geliyor.Vakit akşam.Akşam namazı ezanını kayıtçıya horasan sedası ile okutuyoruz.Horasan sedası ile okunan ezan amu derya nehrinini suları ile adeta Pamir dağlarına doğru yankılanarak gidiyor.Ezan sesi Özbekistan ve Afganistan semalarını çınlatıyor.Akşam namazı kılmak için amu derya sahilini seçiyoruz.Seccadeler seriyliyo.Amu derya sahilinde akşam namazı kıldırmak nasip oluyor.Namazdan sonra şehitlerimizin ve horsan erelerinini ruhu için Fatihalar okuyup dualar ediyoruz.Amu derya sahilinden kendimizi alamıyor,karşı yakaya Özbekistan sahillerine bakarken derin duygular yaşıyoruz.Buraya gelmişken amu deryanın şifalı balıklarından yemeden gitmek olur mu diyor ve bir balıkhaneye giriyoruz.İrili ufaklı birkaç çeşit balık türü var.Biz mezgit balığına benzeyen beyaz etli Ceyhun nehri balığını tercih ediyoruz.Balıkhanede balıklar büyük kazanlarda simsiyah olmuş yağlarda balık pişiren Türkmenlerle tanışıyoruz.Balık yiyen Afganlı Tacikler ve türkmenlr bize çok yakın ilgili gösteriyor.Biz bağlımızı burada pişirmiyor ve mezarı şerife dönüyoruz.Maverahünnehrih başlangıç çizgisi olana amu derya yani cceyhun ırmağının göz ve gönlümüzü okşayan nazlı nazlı akışını gözümü ve kalbimize nakşübend ederek hüzünlü bir şekilde buradan ayrılıyor çöl ortasından geçerek 80 km mesafedeki mezarı şerif şehrine yola çıkıyoruz.Rehberimiz bögede çok sel çöl fırtınalarının olduğunu zaman zaman çöl fırtınası sonucu yolun kaybolduğunu kumlar altında kalan araçlarda insanların öldüğünü söylüyor.Kum birikintilerinde de bu acı gerçeği bize çok iyi anlatıyor.Mezarı şerife geldiğimie vakit gece yarısına yaklaşıyordu.Mezarı şerifteki son gecemiz.Yarın kurban bayramı.Biz kurban bayram namazını kabilde kılmayı planlayarak sabahın erken saatleride Pamir hava yollarına ait uçakla kabile gideceğiz.Mezarı şerifteki türk medresesinde görevli türk hocalar ve Afganlı öğrencilerle hasret gideriyor sohbet ediyor,gecenin ilerleyen saatine kadar birlikte oluyoruz.Saban erken kalkarak şehir dışındaki hava alanına geliyoruz.

Pamir dağları üzerin’den Kabil’e uçuyoruz

Bugün 27 Kasım 2009 kurban bayramınını 1. günü

Mezarı şerif havalimanın tel örgülerle kaplı Pamir dağlarının soğuğun ciğerimizi deldiği rüzgarlı alanda kendimizi soğuktan korumak için bir Afganlı taksi şöförüne 50 afgan lirası verrek bilet kontrolününü yapılacağı saate kadar taksi içinde bekliyoruz.Mezarı şeriften ayrılışımızın hüznüne havadaki yağmur ve bulutlarda eşlik ediyoruz.Mezarı şerifteki can dostları ile vedalaşarak hava alanı salonuna giriyor ve uçağımızı beklemeye başlıyoruz.Mezarı şerif bölgesi Almanların kontrolünde mezarı şerif hava alanına askeri jetler askeri kargo uçakları ve askeri helikopterlerin biri iniyor biri kalkıyor bölge oldukça hareketeli.Bizim kabildeki birliğin komutanı Faruk albaydan Ağustos 2009’daki mezarı şerifte elim bir trafik kazasına kurban gitmişti.Faruk albayın öldüğü kaza ile ilgili birçok söylenti ve iddia var.Faruik albayın almanlar tarafından kaza süsü verilerek suikasta uğradığını iddia edenlerde var.Ancak acı bir gerçek.Horasan medeniyetinini en önemli başkentlerinden birisi olan mevlanananın memlekti ,osmanlınını geldiği yer imamı azam,İbrahim etem ve ibni sina gibi önemli şahsiyetlerin yetiştiği bölge belh tam bir alman işgali altında.Askeri uçakların sesleri,gönlüme ve kalbile adeta bir ok gibi girip çıkıyordu.Horasan medeniyetinini başkenti belh böyle olmamalıyodu.Bu yoğun duygular içerisinde yağmurlu bir havada kurban bayramınını birinci günü bindiğimiz uçak bizleri son anda donmaktan kurtulduğmuzu Pamir dağlarındaki saleng geçidinini üzerinden geçirerek 45 dakikalık yolculuktan sonra nazlı bir kuş misali kabile indiriyordu.

Kabil’de cuma namazı

2009 yılının Kurban Bayramı 27 aralık Cuma gününe rastlamıştı.Deyim yerindeyse zemini Horasan’ın başkenti kabilde biki bayramı bir arada yaşıyorduk.Bayram namazını Afganlılar, bugün bile istanbulda halifeyi müslimini ile aynı zamanda kılmak için yaklaşık 3 saat geç kılıyorlar.Bizler Kabildeki bayram namazına yetişemiyoruz ancak Cuma namazını Kabil’deki Müslümanlar ile eda ediyoruz.Namazdan sonra bize de söz veriyorlar.Bz de Zemini Horasan ve Horasana medeniyeti ile ilgili bilgiler veriyoruz.Cuma namazından sonra samimi bir şekilde Kabil’deki Peştun, Tacik, Özbek ve Türkmen Müslümanlar ile görüşüyoruz.Kabilde bayram çoşkusu bir başka kutlanıyor.Afganistanda kurban bayramı tatili 3 gün.Ancak hemen belirtelim:hafta tatili Perşembe ve Cuma günleri yapıloyor.Bayram günü Kabil sokakları bomboş,her şey sakin trafik keşmekeşliği yok.Trafik keşmekeşliği olmayıncada Afgan şöforleri gaza basıyorlar,bu yüzden aşırı suretten dolayı bir çok trafik kazasına da şahitlik yapıyoruz.

Kabil’den Celaliabada gidiyoruz

Afganistanda dur durak bilmiyoruz.Sayılı günleri dolu dolu yaşayarak ,Horasan medeniyeti ile ilgili araştırmalar yapıyoruz.Hiç vakit kaybetmeden Kabil’den Afganista’nın Celalıabad kentine doğru yola çıkıyoruz.Celaladı abad ünlü hayber geçidine çok yakın Pakistan hududuhda verimli bir ovada kurulmuş.Celalıabadı görmeden Afganistandan dönmek olmaz dedik ve iki türk arkadaşla() yola çıktık.Ruslar tarafından yapılan yüksek kayalar delinerek,tünheller açılarak yapılan sarp kayalıklardaki dar yollardan geçerek,Celalı abada doğru yola çıkıyoruz.Bize sert bir şekilde azgı azgın akan kabil ırmağı eşlik ediyor.Yolda zaman zaman durduruluyoruz.İngiliz ve Amerikan askeri konvoyları yol üzerinde cirit atıyor.Sık sık kontrollerden geçiyoruz.Afganistanın Celalıabada ve kandar gibi güney tarafı Taliban hakimiyetinde.Bizleri buralara gitmememiz için uyarıyorlar ancak biz celalıabad ve ünlü hayber geçididini görmeden ve buraların belgeselini çekmeden Türkiyeye dönmek istemiyoruz.Şehirlerden kasabalardan geçerek 3 saatlik yolculuktan sonra celalıabad şehrine geliyoruz.Kabil nehri kıyısında bölgeye özgü ulu ağaçların altında kurulu bir restaurantta Afganlıların ünlü et kababını Afgan pidesi ile elimizde elimizde yiyerek hem yorgunluk atıyor hemde açlığımızı gideriyoruz.Gecenin geç vakti olmasına rağmen celalıabadın havası bize çok güzel geliyor.Yeşillikler içerisinde ve farklı ağaçların altındaki yollardan geçerek,şehir merkezine doğru ilerliyoruz.

Peştunların lideri hacı Zahid Kadiri bizi karşılıyor

Celalıabadda bizleri ünlü peştun lider ve belkide geleceğin Afganistan Cumhur Başkanı Hacı Zahir kadiri karşılıyor.Yüksek duvar ve geniş güvenlik önlemi alınmış,Hacı zahir Kadirinin konağına misafir oluyoruz.Hacı Zahir Kaadiri bizlere yakın ilgi gösteriyor.Önce yazılmamamk ve kamera kaydı olmamak üzere bizlere çok özel bilgiler veriyor.Afganistanın geleceği ile ilgili önemli tespitler ve öngörülerde bulunuyor.En önemlisi Afganistanda yakın bir gelecekte ABD ve işgal kuvvetlerinini büyük bir savaş çıkaracağından söz ediyor.Afganistana ancak içinde bulunduğu durumdan türkiyenini kurtarabileceğinini altına çiziyor.Afganistan tarihi üzerine de hacı zanirle konuşmalar yapıyoruz. 18 Mücahit lideri olarak Ruslarla yaptığı savaşlardan bizlere önemli bilgiler veriyor.Bu savaşta o dönemde Ruslardın tarafını tutan ünlü Özbek lider Raşid Dostumu ile savaştığını,Raşid Dostumu Celalabadanaa sokmadığını açıklıyor.Daha sonra Raşid Dostum ile yaptıkları konuşmada o savaşı 18 yaşında bir genç olarak yaptığını söyleyince,Raşid Dostumun şaşırtığımı söylüyor.Hacı Zahir Kadiri Hamid Karzaiinin yerine cumhurbaşkanı olacak babası Hacı Kadrini Taliban tarafından öldürüldüğünü açıklıyor.Gece geç vakte kadar sohbet ediyoruz.Afgan rehberimiz bizlere bu konakta,çok önemli kişilerin misafir edildiğini ve sizlere verilen önemden dolayı bu konkata misafir ediyldiğimizi söylüyor.İki katlı konak kesin nişancı ve çok güçlü güvenlik görevlileri tarafından korunuyor.Kongınğ bahçesinde zırhlı jipler bulunuyor.Konağın giriş bölümü ve bahçesine kurulan ziyafet sofrasında her gün 2000 kişiye yemek ikram ediliyor.

Pakistan hudundaki hayber geçidine gidiyoruz

Tarihler 28 Kasım 2009…

Sabah erken peştun lider Hacı zahir Kadirinin emrimize tahsis ettiği özel silahlı güvenlik görevlisi eşliğinde Pakistan hududuhdaki hayber geçidine doğru yola çıkıyoruz.Hayber geçidi türk İslam tarihi için çok önemli.Bu geçitten geçerek Türk İslam medeniyetini Hindistan coğrafyasına götüren Gazenili Mahmutları,Kuddettin Ayberkleri,Emir Timuru(Timurlienk)(Hayber ve ilgili komutanlar ile ilgili bilgi yazılacak) ve Gürganiye Devletinini kurucusu Timurrun torunu Babürşahın Hindistan seferlerini hatırlıyoruz.Kışı olmasına rağmen yolumuzun etrafı yeşil ağaçlar ile kaplı.Yol üzedindeki binalara halen geçmişte yaşanana savaşın izlerini taşıyor.Yol uzadıkça biz Hayber Geçidinri ve bu geçzitte yaşanana tarihi olayları hatırlayarak adeta tarihi geçmişi yaşışyoruz.

Hayber geçidinde belgesel çekmek..

Güneş dağların arkasından doğmak üzere virajlı yollar bizi,Hayber Geçidine götürüyorRehberimiz işte burası hayber geçidi diyerek önümüzdeki dağlar sinsillesindeki geçidi gösteriyor.Güneş hayber geçidi üzerinden doğmak üzere.Hayber geçidin sağ ve sol tarafındaki yüksek dağlar adeta parmaklar gibi sipsivri.Kabilden gelen ırmağın kolları birçok nehir yatağı ile birleşerek bu bölgeden Pakistana doğru yol alan nehri ve dağları seyrederken kendimizi bir anda Hayber geçidinin bulunduğu Afganistan Pakistan hudunuda buluyoruz.Pakistarda bayramın 1günü.Afganistanda ise 2.günü.Pakistanlılar bayaram namazına hazırlık yapıyorlar.Hayber geçidi sınrındaki camiden bayram takbirlyerini duyuyoruz.Acaba bayram namazı kılmak için sınırı geçebilir miyiz diye rehberimiz ve güvenlik görevlisen soruyoruz.Aldığımız cevap kesin.Sizler için çok tehlikeli.SSizler gerek kıyafetini fggerekse rehginiz müsait değil.Eğer yakalanırsanız cezası çok ağır.Pakistanlılar sizi tutuklar diye ikaz ediyor.Yanımızdaki Hacı Zahirin silahlı güvenlik görevlisi sınır güvenliği komutanı ile görüşüp,bizlerin Türkiyeden gelen hacı zanihir özel misafiri olduğunu söylüyor.Normalde burada çekim yapmak yasak ancak bizlere hem çekim yapma izni veriyorlar hemde istdiğimiz yerleri rahatça gezme imkeanğ veriyorlar.Yüksek bir yere çıkarak hem Pakistan hem de Afganistan sınırının belgesel görüntülerini çekiyoruz.Sırnırda ne güvenlik ne de pasaport kontrolu vür.Sardece Pakistan ve Afganistan askerleri genel asayişi kontrol ediyor.İnsanlar ellerinde eşyaları ile karşılıklı sınır kapısını geçerek,rahatlıkla gidriş çıkış yapıyorlar.Farklı duygular içerisinde Hayber Geçidi ve sınır kapıbsındaki çekimlerimizi tamamlayarak,kabile gitmik üzere celalasbad şehrine doğru yola çıkıyoruz.Yol üzerinde Afganlı gençlerin toprak ve tozlu sahalarda voleybol oynamalarına çocuklar,gerçler ve kadınların büyük ilgili ile izlediklerini görüyorum.

Afganistan’a vede ederken…

Afganistan; yani Horasan medeniyeti’nin başkenti Kabil’den Türkiye’ye dönme vakti geldi.Vede etmek üzere Türkiye’nin Kabil büyük elçiliğine gidiyorum. Büyük elçi yok. Diğer yetkililerle görüşüyoruz. Afganistan ile ilgili billgi ve döküman istiyorum. Hiç bir şey yok..

Keşke tüm büyük elçilerimiz her gittikleri ülke ile ilgili bir hatıra ve anı kitabı yazabilseler. Acı ama gerçek. Bir çok büyük elçilerimizin derdi kitap yazmak gelecek kuşaklara bilgi ve belge bırakmak değil. Bir çok büyük elçi kokteyl partilerde ve eğlence yerlerinde gününü gün ediyor.

Dişişleri bakanlığı keşke bir genelge yayınlayıp tüm büyük elçilerimizden halkın okuyacağı birer hatıra kitbabı yazdırmalı. Merhum büyük elçilerimizden Zeki Çelikkol’un Rodos konsolosu olduğu dönemde yazdığı “Rodos’da Türk İzleri “ kitabı örnek bir çalışma. Zeki bey yazdığı bu kitapla yaşıyor. Allah rehmet eylesin…

Kabil havalimanından kalkan Afganistan Aryan hava yollarına ait uçak bizleri, Türkmenistan, İran, Azerbaycan hava sahası üzerin’den Türkiye semalarına getiriyordu…

Türk hava sahasına girdiğimiz de huzur ve mutlu oldum.. Uçağımızın Yeşilköy hava imanına inerken aklım ve gönlüm Horasan medeniyeti’nin başkenti ve Asyanın kalbi Afganistan ve kabilde kalmıştı…. 

Kültür ve Medeniyet Tarihimiz’de Çin

Yasal Uyarı: Yazı, fotoğraf ve görüntüler Araştırmacı-Gazeteci ve Belgesel Yönetmeni İsmail Kahraman’a aittir.Tüm hakları Belgesel Yayıncılık’a ait olup, kopyalanması ve kullanılması yasaktır…

Kültür ve Medeniyet Tarihimiz’de Çin

Yedi iklim yedi kıta’da Devr-i Alem diyerek çine’e yolculuğa çıkıyoruz. Kültür ve medeniyet tarihimizin çindeki izlerini araştıracağız. Çin… İpek yolu’nun başlangıç noktası .. Peygamber efendimizin “ ilim çinde’de olsa gidin alın “ dediği “ çoğrafya… Çin gizemler ve gizlilikler ülkesi… fırsatlar coğrafyası.. Dünyanın baş döndüren ekonomik büyüme hızına sahip ülke.. Kelimenin tam anlamıyla bir dev. Asya kıtasının doğusunda ve pasifik okyanusu’nun batı kıyısında 9 milyon 596 bin metrekare büyüklüğü ile bir kıta görünümünde. Asya’nın en büyük dünyanın ise rusya ve kanada’dan sonraki üçüncü büyük ülkesi. 1.5 milyara ulaşan nüfusu tüm dünya nüfusunun dörtte birinden fazla bir rakam anlamına geliyor. Bu görünümü ile çin gelişme ve güç için gereken hem hammaddeye, hem de insan gücüne en çok sahip ülkeler arasında en önde yer alıyor. Napolyon, çin’den bahsederken şöyle diyor: “uzakta uyuyan bir dev var… Dokunmayın, uyumaya devam etsin… Eğer uyanırsa dünyayı yerinden oynatır.” Dünyanın en büyük devi uyanıyor mu?

10 saat sürecek uçak yolculuğu ile çin’e gidiyoruz…

Dünyanın 7 harikasından biri olan çin seddine gidiyoruz. Başkent pekin, yasak şehir, tarihi ipekyolu’nun başladığı şian şehri, çin ekonomisinin başkenti şangay, fuarlar kenti guanzo, elektronik ve kültür şehri şencan… görkemli doğası, zengin kültürü, farklı etnik örf ve adetleri, verimli toprakları ve lezzetli yemekleri ile çin yolculuğumuz başlıyor..

10 saat süren uçak yolculuğundan sonra çin’e varıyoruz.

Çin, bütün dönemlerde, dünyanın en şaşırtıcı ülkelerinden birisi olmuş. ‘altın çağını’ m. S. 618-907 yılları arasında, tang hanedanı ile yaşamış. M. S. 960’larda, farklı hanedanlar arasında parçalara bölünmüş.

Bu büyük ülke, yüzyıllar boyu, önemli ölçüde içe dönük bir hayat sürdükten sonra, art arda hızlı değişimler yaşamaya başlamış. 19. yüzyıl ortalarında batıya açılmış ve portekiz, ingiltere, fransa ve abd ile ticârî, siyâsî münâsebetler kurmaya başlamış.

1 ekim 1949 yılında mao çe-tung’un başkanlığında çin halk cumhuriyeti’nin kurulmasıyla çin ekonomisi hızlı gelişme kaydetti. Özellikle reform ve dışa açılma politikasının uygulanmaya başladığı 1978 yılından bu yana çin ekonomisi her yıl yüzde 9’u aşan büyüme hızıyla sürekli ve sağlıklı doğrultuda gelişiyor. 2003 yılında çin’in yurtiçi gayri safi milli hasılası 1 trilyon 400 milyar abd dolarına ulaştı ve çin ekonomisi abd, japonya, almanya, ingiltere ve fransa’dan sonra dünyada 6. sırada yer aldı. 2003 yılının sonuna kadar çin’in kişi başına düşen gayri safi milli hasılası 1000 abd dolarını geçti. Dış ticaret hacmi ingiltere ve fransa’yı aşarak abd, japonya ve almanya’dan sonra dünyada 4. sırada yer alarak 850 milyar abd dolarına ulaştı. Çin piyasası giderek dışa açılıyor büyüyor, yatırım çevresi gelişiyor, finans sisteminin reformu da istikrarlı bir doğrultuda ilerliyor.

 Türk tarihi ile ilgili önemli bilgileri dünyânın en kalabalık ülkesi çin’in kaynaklarından elde ediyoruz.

Çin gezimize başkent pekin’den başlıyoruz..

 Başkent pekin’e iner inmez ilk dikkatimizi çeken şey bisikletlerin çokluğu. Burada insanların çoğu bisiklet kullanıyor. Genç yaşlı kadın erkek eve işyerine bisikletleriyle gidiyor.

Pekin’de çin seyahatimize başlıyoruz. İşte burası tianenmen meydanı. 20 yıl önce özgürlük isteyen binlerce çinli öğrenci, bu meydanda çin tanklarının altında ezilmiş. Meydana mao’nun mumyalanmış anıt mezarı yapılmış. Burayı gezdikten sonra şehrin bir başka ilgi çeken ve ziyaretçi akınına uğrayan bölgesine geliyoruz. Burası başkentin merkezinde altın gibi parlak ve çok görkemli eski bir yapı.. Bu yapı, dünyaca tanınmış yasak şehir’dir. Biz de bu şehri merak ediyoruz. Çünkü burası çin’in eski çağlarındaki imparatorluk saraylarının “incisi” ve dünyanın en büyük, en iyi muhafaza edilen ahşap yapı topluluğu olarak kabul ediliyor.

Yasak şehir, 500 imparatora ev sahipliği yapmış. 1987 yılında, “dünya mirasları listesi’ne girmiş olan bu şehri dolaşırken yapıların büyüklüğü, tarzı, mimarlık sanatı ve lüks süslemeleri bizi şaşırtıyor. Gerçekten bu özellikleriyle yasak şehir dünyada nadir görülen örneklerden biri.

 Yaklaşık 720 bin metrekare alanı kaplayan yasak kent, güneyden kuzeye yaklaşık bin metre uzunluğunda, doğudan batıya yaklaşık 800 metre genişliğinde. Yasak kent’in dört tarafı, 10 metreyi aşkın yükseklikteki duvarlarla çevrili. Görkemli yasak kent’teki yapılar topluluğu, çin halkının zeka birikimini gösteriyor. Mimarlık yapısından, değişik damlarına, kapı ve duvarlarındaki süslere kadar tüm tasarımlar, büyük hayal gücünü yansıtıyor.

 Yasak kent’in inşasından bu yana 580 yıl geçti. Yasak kent’in çoğu yapıları eskidi ve son yıllarda yasak kent’i ziyaret edenlerin sayısı, sürekli olarak artarak yıllık ortalama ziyaretçi sayısı 10 milyonu aştı. Bu görkemli yapıyı hayret içerisinde seyrettikten sonra çin deyince ilk akla gelen çin seddine doğru yol alıyoruz.

Çin seddin’de ihtişamlı türk tarihini düşünüyoruz.

Çin’e gelen herkesin ilk görmek isteyeceği yerlerin başında bulunan çin seddi pekin şehrine sadece 60 kilometre mesafede yer alıyor. Türklerin yazılı tarihine önemli bir kaynak olan ve türk-moğol akınlarına karşı yapılmış tarihimizle yakından ilgisi olan bu tarihi yapıyı görmek için sabırsızlanıyoruz.

 Çin seddine yaklaştıkça heyecanımız kat be kat artıyor. Ve ardından bütün görkemiyle karşımıza çıkıyor. İşte çin seddi.. Dağların arasından çin seddi’ne çıkıyoruz.. Oraya ulaşmak için iki yolunuz var. Yaya veya teleferikle. Biz teleferikle çıkmaya karar veriyoruz. Teleferikten kilometrelerce uzunluğundaki çin seddi’nin ihtişamlı manzarasını seyrederken bu büyülü görüntü karşısında adeta kendimizden geçiyoruz.

Çin seddi, m. Ö. 221-210 yılları arasında, çin imparatoru si-huangti tarafından yaptırılmış. 5000 km uzunluğunda, 5-10 m yüksekliğinde, 5-8 m genişliğinde, kalın ve yüksek duvarlardan ibâret. Surların üstünde her 200 adımda bir 12 m yüksekliğinde kuleler bulunuyor.

Dünyanın 7 harikası”ndan biri olan çin seddi, dünyanın en uzun geçmişe sahip ve en büyük çaplı askeri savunma projesi sayılıyor. İnsan eliyle yapılan bu eser uzaydan görülebilen tek eser olma özelliğine sahip.

Çinliler, türk ve moğol akınlarını kesmek amacıyla bu seddi yapmışlar. Fakat sedde rağmen akınları kesilmemiş ve çin ülkesi fethedilmiş. İlkin m.ö. 211 yılında hun türkleri tarafından aşılmış. Sonra 1644’te mançu istilâsında geçilebilmiş. Bu muhteşem sed, çin mîmârisinin en eski ve en büyük eseri. On beş ve on altıncı asırlarda önemli tâmir gören çin seddi günümüzde turistlerin ilgi odağı..

Gerçekten de dünyanın dört bir yanından çin seddi’ne akın akın ziyaretçi geliyor. Yaşlısı genci, kadını erkeği her yaştan, her renkten ve her milletten insanlarla karşılaşmak mümkün burada. Biz de dünyanın çeşitli yerlerinden gelen bu turistlerle konuşuyoruz. Bize çin seddiyle ilgili izlenimlerini aktarıyorlar.. Gerçekten de çin seddi her bakımdan görülmeye değer harika bir eser.

Çin’in başkenti pekinde okunan ezanı dinliyoruz….

Çin’de bizi en çok etkileyende . “çin’de okunan ezan sesleri” çin’in her şehrinden göğe yükselen ezanlar.. Bu ilahi çağrıyı burada duymak bize tarifi imkansız duygular yaşatıyor. İşte başkent pekin. Neoçiye cami.. 1000 yıllık bir geçmişe sahip bu camii ilahi sedadın göğe yükseldiği bir durak yeri.. Burada duruyor ezan sesini içimizde hissediyor ve ardından çağrıya uyarak koşuyoruz pekin’in en eski camisine.. Geniş bir alana inşa edilmiş bu cami, her ne kadar tipik çin mimarisinin bütün özelliklerini yansıtsa da bize hiç de yabancı gelmiyor.

Pekin camisinde müslümanlrla sohbet ediyoruz.

Çin’de, çin’in başkenti pekin’in göbeğinde ezanı duymak.. Arap yarımadasındaki kutsal topraklardan başlayarak dünyanın dört bir yanına dalga dalga yayılan bu ilahi çağrıyı çin’e kadar getiren hak dostlarına selam olsun.. ilim çin’de de olsa gidip alın diyen bir yüce dinin çin’de yaşandığını görmek ne büyük bir bahtiyarlık.. Bu duygular içinde camiye girerken tungan adı verilen çinli müslümanlar ellerinde iki havlu ile abdest aldıklarını görüyoruz. Havlunun birisiyle yüz ve ellerini siliyor, diğeriyle de ayaklarını. Bu insanlar bizim din kardeşlerimiz.. hep birlikte içeri giriyoruz. Dil ırk şekil ayrımı gözetmeksizin bütün müslümanları kardeş kılan yüce yaratıcının karşısında tek yürek saf tutuyor öğle namazını kılıyoruz.. Pekin’de yemyeşil büyük bir parkı andıran alanın içine yapılmış bu tarihi cami içinde kendinizi çok farklı bir dünyada hissedersiniz. Her yer tertemiz.

Namazdan sonra müslüman çinlilerle sohbet ediyoruz. Türkiye’den geldiğimizi öğrenince bizlerle daha yakından ilgileniyorlar. Vakit namazlarında 300 kişilik bir cemaat oluyor. Cuma günleri cemaatin sayısı 1000 kişiyi geçiyor.

Pekin’de 70’ten fazla camii olduğunu öğreniyoruz. Çin’in başkentinde günde 5 defa ezan sesleri yükseliyor.

Pekin’de birçok cami 1949 mao devrimi sırasında yıkılmış. Müslümanlar baskı atında yaşamış. Ancak son 20 yıldır çin’deki müslümanlara biraz daha serbestlik verilmiş. Müslümanlar ibadetlerini rahatça yapabiliyor. Camide yaşlılar için oturarak namaz kılacak yerler yapılmış. Yaşlı, uzun sakallı, nur yüzlü çinli ihtiyarlar… onlara selam veriyor, onlarla kucaklaşıyoruz.

Neoçiye camisinin çevresinde müslüman mahallesi oluşmuş. Marketler, dükkanlar ve lokantalar. Müslüman mahallesi olduğunu gösteren arapça yazılar süslüyor her tarafı.

Abdülhamid hanın çinli müslümanlara yaptığı hizmete şahitlik ediyoruz..

Pekin’in 1000 yıllık tarihi camisinde hoş bir sürprizle karşılaşıyoruz. Bu bölgeye 1901 yılında osmanlı sultanı abdülhamit han’ın “hamidiye” adında bir medrese kurduğunu, çin’e bir osmanlı heyeti gönderdiğini öğreniyoruz. Bugün hamidiye medresesinden hiçbir iz kalmamış ama, bu tarihi olayla ilgili belgeler mevcut. Bunlar başbakanlık devlet arşivlerinde bulunuyor.

Sultan Abdülhamit han, çin’e islam’ı anlatacak irşad heyeti göndermiş.

19. yüzyıl başlarında çin’de kurulmuş boxer isimli bir ihtilal cemiyeti, çin’i baştan başa kana buladı ve batılı emperyalistlere karşı ayaklandı. Yabancılara ait ne varsa yerle bir edildi. Almanya’nın büyükelçisi de linç edildi. Birleşik bir haçlı ordusu almanların emrine verilerek, çinlileri katletmeye başladı. O dönemde çin’in nüfusu yaklaşık 400 milyondu. Bunun en az 70 milyonu müslümandı. İşte bu katliamda müslümanların zarar görmemesi ve isyanların yatışması için alman imparatoru sultan abdülhamîd han’a müracaat ederek yardım istedi. Bunun üzerine de sultan abdülhamîd han tarafından çin’e enver paşanın içinde olduğu bir nasihat (irşad) heyeti gönderildi.

Heyet, 4 mayıs 1901 günü kolombo limanında müslümanlar tarafından heyecanla karşılandı. Halk, câmileri ve ziyaret yerlerini gezdirmek için sıraya girmişti. Gerek şanghay’da, gerek hong kong’da halk, osmanlı heyetine o güne kadar görülmemiş tezahüratta bulundu. Heyet çin’e varır varmaz, oradaki bütün elçilikler ve yerli hükûmet temsilcileriyle görüşmeler yapıldı. Ünlü çin generali, lin-van-san ve kocongki heyeti kabul ederek görüştüler.

Heyet, devlet temsilcileri ile görüştükten sonra, müslüman halka, halîfenin nasihatını havi mesajını tebliğ etti. İstanbul’da çince bastırılan ve halifenin emir ve hissiyâtını ifâde eden beyannâmeler; buradaki müslümanlara dağıttı. Bu beyannâmede, halîfenin selâmı, bütün müslümanlara duası ve muvaffakiyetlerinin temini için yardım mesajları vardı. Çin müslümanları üzerinde tesirli olan bu beyannameyi, bir âbide gibi sakladılar ve ona hürmette bulundular.

Heyet çin’den ayrılırken, müslümanlar, onları göz yaşları içinde uğurladı, tezâhürât, tekbir ve tehlillerle gönderdi.

Çin seyahatinden sonra, pâdişâha bir rapor sunuldu. Raporda, doğuda önemli yerlerin ingilizlerin elinde olduğu, çin müslümanlarına dini tedrisat verecek hocaların olmadığı ve bunun için buralara hocaların gönderilmesi gerektiği yazıyordu .

Pekin müftüsünden abdülhamid han’a gelen mektup

Çinli müslümanların, hilâfet merkezi ile irtibatları, aradaki mesafenin uzaklığı sebebiyle zor oluyordu. Çinli müslümanlar, istanbul ve diğer islâm memleketlerinden haber almak için sultan abdülhamîd han’a bir mektub yazmışlardı. Osmanlı arşivlerinde yer alan mektup şöyle:

bismillahirrahmanirrahim; âdem oğlunu faziletli kılan, onları âlemin üstünü yapan yüce allâh’a hamdolsun. Ve dünyanın nûru hidâyetiyle münevver kıldığı resûl-ü ekrem muhammed mustafa ve bütün ashâbına bol bol ve sayısız selâmlar olsun. Pekin şehrindeki büyük mescid’de müftü olan davud oğlu abdurrahman fakir ve hakir bendeniz tarafından, sultânü’l-muazzam sultan abdülhamîd han’ın yüce makamına.

Allâh’tan sizin ve devletinizin devamı için dua ve niyaz ederiz. Çin’de müslüman pek çok olup, hepsi de ehl-i sünnet ve’l-cemaat’tendirler.

Bir çok yerde mescidlerimiz ve imamları da mevcuttur. Cehalete gelince; onun sebebi ise, kitap ve derslerin az olmasıdır. Fakat islâm’ın buradaki zayıflığının sebebi, aramızdaki haberleşmenin mümkün olmayışıdır. Halbuki, pekin idârecisine hıristiyanlar elçi gönderdiler. Sizden ricamız, zat-ı şahanelerini temsil edecek bir elçinin pekin’e gönderilmesidir. Böylece, biz burada zat-ı şahanelerinin yardımıyla daha da güçlenir, islâm’ın nuru artar ve şer’i mübin daha da kuvvetlenecektir. Hiç bir zaman bizleri unutmamanızı, her hal ve karda alakadar olmanızı rica eder ve bizleri hayır dualarınızdan eksik etmemenizi niyaz ederiz.

Allâh, dünya durdukça mülkünü dâim kılsın ve ta ki onun gölgesi altında barınan insanların tamamı onun lütûf ve inayeti altında mutlu olsunlar.”

Çin gezimiz’de bizi tarihi camiler karşılıyor..

Çin’de, hemen hemen her şehirde müslümanlarla ve tarihi camilerle karşılaşıyoruz. Bu durum ilgimizi çekiyor ve islamiyetin çin’e girişi ve yayılmasıyla ilgili araştırma yapıyoruz.

İslamiyet, çin’e yaklaşık 1300 yıl önce ticaret kervanlarıyla başka bir deyişle ipek yoluyla gelmiş ve şian şehrinden yayılmış. Bugün şian kentinde yer alan 1300 yıllık bu camii o günün hatırasın adına günümüze kadar ulaşabilmiş.

Çin’in en uç noktasından başlayıp anadolu’nun çeşitli yerlerinden geçerek istanbul’da birleşen ve oradan da avrupa’nın içlerine giden bu yol boyunca, yükleri taşıyan kervanlar sadece ticaretin gelişmesini değil, asya ile avrupa arasında günümüzde de izleri görülen kültür alışverişini de sağlamış.

İpekyolu’nun başlangıç noktası çin deki gezimiz sürüyor.

İslam’ın çin’de yayılmasında ipek yolu önemli bir rol oynamış.

İpek yolu, tarihte çin’den orta asya üzerinden güney asya, batı asya, avrupa ve kuzey afrika’ya uzanan kara ticaret yoluydu. Çin’in ipek ve ipek ürünleri bu yol üzerinden batıya taşındığı için ipek yolu olarak adlandırılmıştı. Bu ticaret yolu, insanlık tarihinin aydınlığa ulaşmasında büyük geçitlerden biri olmuş. Bununla birlikte, günümüz seramik kültürünün oluşmasına da önemli katkılar sağlamış. Sadece değerli ipekler, seramikler ve porselenler değil, değişik kültürlerin, inançlarından dillerine, çalgılarından masallarına, yemeklerinden oyuncaklarına kadar bir çok kültürel değer de aktarılmış. Dolayısıyla bu yollar yalnızca ticaret yolları olmakla kalmamış, yüzyıllar boyu doğu ile bati arasında kültür alışverişini de sağlamış. Anadolu ise, ipek yolunun en önemli kavsak noktalarından birini oluşturmuş. Orta çağda, çin’den başlayıp orta asya’da birden fazla güzergahı izleyerek köprü niteliği taşıyan anadolu’yu geçip trakya üzerinden avrupa’ya uzanmış.

Orta çağda, doğunun zengin ürünlerinin anadolu üzerinden batıya güvenli bir şekilde sevkini sağlayan selçuklular, aldıkları önlemlerle ticari faaliyeti canlı tutarak devletin zenginliğini de artırmışlardı. Selçuklular, yabancılarla ticari anlaşmalar yapmışlar; hıristiyan tacirlere, müslüman tacirler gibi anadolu topraklarında ticaret özgürlüğü tanımışlardı. Yolculuklarında karsılaşabilecekleri soygunlara ve her türlü zarara karsı devlet güvencesi sağlamışlardı. Ticari yaşamı gözetmek amacıyla ”devlet sigorta sistemini” ilk kullanan ve ayrıca gümrük vergilerinde uyguladıkları indirimlerle ticari hayat özendirmeye çalışan yine selçuklular oldu. Gerek selçuklu gerekse osmanlı dönemlerinde inşa edilen kervansaraylarda, kervanlar askeri birlikler tarafından korunurdu. Kervansarayda kalındığı sürece yolcuların can ve malları teminat altına alınır, her türlü bakim ve hizmetlerin yerine getirilmesinden doğan giderleri karşılamak amacıyla vakıfları bulunurdu. Bu yapılar, seyahat ve ticareti güvence altına alan, sosyal dayanışmayı sağlayan nitelikteydi.

İpek yolu 16. ve 17. yüzyıllarda ipeğin avrupa’da da üretilmeye başlanmasından sonra eski önemini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya geldi. Artan denizcilik faaliyetleri ile de, kervanlar ortadan kalkmaya ve uzak doğu ürünleri çekiciliğini yitirmeye başladı. Hatta 19. yüzyıldan itibaren, ipek yolu kullanılmaz oldu.

Tarihi ipek yolu çin’deki dinlerin şekillenmesinde önemli bir rol oynamış. Nüfusun büyük bir çoğunluğu budist olmasının yanında çin’de çok sayıda müslümanın yaşadığı da biliniyor. Başkent pekin’de, tarihi ipek yolunun başladığı şian şehrinde, çin’in ekonomi başkenti şangay’da, çin’in elektronik ve kültür şehri şencan’da tarihi camilerle karşılaşıyoruz. Camileri gezerken islamın evrenselliğini daha iyi kavrıyor ve doğunun uzağında farklı yüzlerle aynı dini ve manevi duyguları paylaştığımız için mutlu oluyoruz.

İpek yolu’nin başladığı şianda müslümanlarla sohbet ediyoruz..

Pekin’i arkada bırakıp şian şehrine doğru yola çıkıyoruz. Şian şehri 1000 yıllık bir imparatorluk. Uzun bir müddet çine başkentlik yapmış.

İşte ipek yolunun çin’deki başlangıç yeri şian şehri.. Çin’in ipeği, kağıdı, barut ve seramiği karayolu ile hindistan, iran, arapyarımadası, ortasaya, anadudu ve avrupa bölgelerine şian’dan gidiyordu. Bugün 7 milyon nüfusa sahip bu şehirde 1 milyon çinli müslüman yaşıyor. Tarihi geçmişi ve kültürel zenginliği ile önemli bir şehir şian.

Şian şehrinin en önemli camisine doğru hareket ediyoruz.

Burası şian camii. Camideki tarihi eserler ve yazılı anıt taşlar bölgenin tarihinin ne kadar eski olduğunu gösteriyor. Çin’de islamiyetin en eski tarihi belgesi olan taş kitabe caminin bahçesinde yer alıyor.

Camiye girmeden önce namaza gelen çinli müslümanlarla tanışıyoruz. Bu su şavlin adlı bir çinli müslüman. Müslüman olduktan sonra adını yahya koymuş, onunla sohbet ediyoruz. Ardından camiyi dolaşıyoruz. 1200 yıllık caminin ilginç bir mimarisi var. Adeta bir sarayı andırıyor. Caminin içine girdiğimizde ilk dikkatimizi çeken tahta levhalar oluyor. Caminin duvarlarına kuran-ı kerim’in tüm sayfaları ahşap levhalara arapça ve çince yazılmış. Çok etkileniyoruz. Bu yazılar 800 yıl önce nasıl yazıldıysa öylece duruyor.

Şian tarihi camiin orijinal mihrabını inceliyoruz. Mihrap estetik ve zerafet örneği. Tam bu sırada ikindi ezanı okunuyor. Çinde ezan sesleri şian’dan göğe yükseliyor yine.. ilahi çağrı insanları şian şehrinde de kurtuluşa çağırıyor..

Çinli müslümanlar bu çağrıyı duyar duymaz namaz için camiye akın ediyor. Henüz ezan bitmeden camii cemaatle doluyor. Vakit namazlarında bu kadar kalabalık cemaatin olması bizi şaşırtıyor. Bir o kadar da sevindiriyor. Namazdan sonra camii imamıyla sohbet ediyoruz. Bize cami ile ilgili ve burada yaşayan müslümanlarla ilgili bilgi veriyor..

Caminin çevresi müslaman mahallesi. Müslümanlar adeta camiyi merkeze almış ve etrafında halelenmiş. Dükkanlar iş yerleri caminin çevresine kurulmuş. Mahallede dolaşıp çinli müslümanlarla konuşuyoruz. Hepsi sıcakkanlı, misafirperver ve sevecen insanlar. Yüzlerinde islamın sevgi ve merhamet izlerini taşıyorlar.. Şiandaki gezimiz sürüyor.

Şian’daki gezimiz imparator mezarlığında sürüyor

Çindeki gezimize şianda devem ediyoruz. Çin’in batısındaki şian (xi’an )kentinde bulunan qin shihuang mezarlığı, dünyanın en büyük çaplı, ilgi çekici ve zengin içeriğe sahip imparator mezarlıklarından biri. Mezarlıkta qin shihuang’e eşlik eden heykel ordusu çukuru, mısır piramitleriyle kıyaslanarak, “dünyanın 8. Harikası” olarak adlandırılıyor. Qin shihuang çin feodal toplumunun ilk imparatoruydu. Çin tarihindeki çok tartışmalı kişiliklerden biri olan imparator, çin’i birleştirdikten sonra, ortak para, yazı, uzunluk, hacim ve ağırlık birimlerini uygulama gibi, toplumsal ekonomiyi ve kültürel gelişmeyi hızlandıran bir dizi önlem aldı. Qin shihuang aynı zamanda, kuzeydeki azınlıkların saldırılarından korunmak için, özel olarak çin seddi’ni inşa ettirdi. Bu önlemler qin shihuang’ın, çin tarihinde tanınmış bir siyasetçi olmasını sağladı. Diğer yandan da qin shuhiang, çok zalim bir insandı ve savurgan bir yaşam sürdürdü. İnsanların düşüncelerini sınırlamak için, “kitapları yakma, bilginleri canlı olarak gömme” girişiminde bulundu.

Ayrıca, qin shihuang, kendi döneminde, emek gücünü aşırı kullanarak ve aşırı para harcayarak, kendi mezarını ve çok lüks bir saray olan a’fanggong sarayı’nı inşa ettirdi. Qin shihuang, çin’in birleştirdikten hemen sonra, kendi mezarının inşasını başlattı. Qin shihuang, mezarı inşa ettirmek için 700 bin kişi kullandı. Mezar, 40 yıl boyunca, yani imparator ölünceye kadar bile tamamlanmamıştır.

Qin shihuang mezarı, genel olarak bakıldığında piramit şeklinde görünür. Çinli arkeologların yaptığı kazılara göre, mezarı etrafında 500’den fazla mezar daha var. Bu mezarlar arasında, milyonlarca asker bulunduğunu simgeleyen heykel ordusu çukurları bulunuyor.

Yeraltı heykel ordusu, dünyanın 8. harikası olarak kabul ediliyor. Bu harika yapıt, rastlantıyla bulundu. 1974 yılında yerel köylüler kuyu kazarlarken, birçok kırk çömlek parçasını buldular. Köylüler, önce bunları hiç dikkate almadı. Ancak bir arkeolog, kırık çömlek parçalarını görünce, bunun büyük bir buluş olduğunu hemen anladı ve durumu, ilçe tarihi eserler müdürlüğüne bildirdi. Böylece dünyayı sarsan yeraltı heykel ordusu bulundu. Şu ana kadar 500 asker heykeli, tahtadan yapılmış 18 savaş arabası, 100’den fazla at heykeli çıkarıldı.

Yeraltı heykel ordusu, tüm dünyaca beğeniliyor. Yabancı turistler çok uzaklardan çin’e gelerek, yeraltı heykel ordusu’nu ziyaret ediyor. Bazı ülkelerin liderleri de çin ziyaretleri sırasında, yeraltı heykel ordusu’nu ziyaret talebinde bulunuyor.

Etrafındaki mezarların içeriklerine ve çin tarihi kitaplarındaki kayıtlara göre, qin shihuang mezarı, zamanın qin hanedanının durumunu gösterir. Qin shihuang öldükten sonra da yönetim sürdürmek isterdi. Ancak, qin shihuang’ın ölümünden yalnızca üç yıl sonra, qin hanedanı, köylü ayaklanmasıyla yıkıldı. Çin imparator mezarları arasında en büyük çaplı olan, çok değerli eserlerin gömülü bulunduğu qin shihuang mezarı, 2 binden fazla yıldır tüm çin tarihine tanık oldu. Qin shihuang mezarı’nın büyük tarihi değer taşımasından dolayı, qin shihuang mezarı ve yeraltı heykel ordusu, 1987 yılında unesco tarafından dünya kültür mirasları listesi’ne alındı

Şian’dan Çin’in ekonomi başkenti şangay’a gidiyoruz…

İpek yolu kervanlarının çine gelişlerinde karşılayan giderken de uğurlayan tarihi şian camii ve müslüman mahallesinde bizler için zaman adeta durmuştu.. Şianda kendinizi asırlar öncesine gitmiş gibi hissediyoruz.. Şiandan ayrılmak zor olsada artık ayrılma vakti gelmişti. Selam size müslüman kardeşlerim selam olsun tarihi şian camii.. selam olsun göğe doğru yükselen ezanlar selam olsun diyerek yollara düşüyoruz yine bir başka şehre uzanıyor. Şangay’a doğru yol alıyoruz.

 Çinin ekonomi başkenti şangay’a gitmek üzere şian hava alanındayız. Bizi şangaya götürecek uçağa biniyoruz. Uçağımız bizi çin’in doğusuna pasifik sahiline doğru uçuruyor. Karlı çin dağları ve geniş ovalar üzerinden geçiyoruz. .. Dünyanın 4. büyük gökdeleni şangay’da. Havaalanından şehir merkezine saatte 400 km hız yapan dünyanını en hızlı treni ile geliyoruz. 13 milyon nüfuslu şangay, yalnız çin’in değil, dünyanın da en büyük şehirlerinden birisi. Çin’in sanayi kalbi, ticaret ve finans merkezi, bilim ve teknoloji üssü sayılıyor.

Dev gökdelenler ve plazaların arasından geçerek dünyanın en büyük televizyon kulesinin atındaki okyanus balık akvaryumuna gidiyoruz. Ziyaretçilerin çoğu çinli çocuklar. Sıra ile dev akvaryuma girip yüzlerce çeşit deniz canlısının bulunduğu akvaryumu geziyor. Akvaryumu tam bir açık deniz müzesi gibi dev köpek balıkları. Elektrik balıkları. Timsahlar ve daha yüzlerce çeşit deniz canlısı görülmeye değer.

Tarihi Şangay Camiinde cuma namazı kılıyoruz..

Gökdelenler şehrinde dolaşırken yüksek binaların arasından geçiyoruz. Şangay’da yine bir tarihi camii gönlümüze su serpiyor. Çin’de bu kadar camii olduğunu tahmin etmiyorduk. Ama camilerle karşılaştıkça sevincimiz artıyor. Burada da bizimle aynı manevi duyguları aynı inancı paylaşan insanların olduğunu görmek bizi duygulandırıyor. Tarihi camiye yaklaşıyoruz. Allah’ın evine.. Caminin girişinde kurandan bir ayet yazılmış; “müminler naim cennetine gireceklerdir”..

Cami önünde ekmek ve yumurta sıcak çayla birlikte camiye gelen müslümanlara ücretsiz veriliyor. Biz de müslüman kardeşliğinin bir örneğine burada şahit oluyoruz. Burada bir çok fakir bu şekilde karnını doyuruyor.

Bugün cuma. Şangay’da bir cuma günü ve biz cuma namazındayız. Şehirde yaşayan müslümanlar camiyi doldurmuş. İmam vaaz veriyor. Önce ayeti arapça okuyor, ardından çince açıklamasını yapıyor. Cemaatin çoğu gençlerden oluşuyor. İç ezan okunuyor. Ve imam minberde hutbe okuyor. Önce hutbeyi arapça okuyor. Sonra çince. Çinli gençler imamı pür dikkat dinliyor. Namaz bitiyor ardından biz 70 yaşındaki imam davut ilşa ile sohbet ediyoruz.

Anlatılanlara göre tarihi şangay camisi yıllarca koministler tarafından kapalı tutulmuş. Uzun süre müslümanlar burada ibadet yapamamış. Cami mahzun bir halde beklemiş durmuş.. cemaatle sohbet ediyoruz. Bu sıcak insanlar türkiyeden geldiğimizi duyunca yüzlerinde sevinç okunuyor. Çoğu türkiyeyi tanıyor ve türkiye’ye selamlar sevgiler gönderiyor.. Şangay’da 60 bine yakın müslümanın yaşadığını ve 7 caminin bulunduğunu öğreniyoruz. Camiler devlet tarafından yapılıyor.

Çin’in fuarlar kenti guanzo’da sahabe mezarını ziyart ediyoruz.

Çin’in fuarlar kenti ,guanza şehrinde bir sahabe mezarının olduğunu öğrenince şangayın sıcak sevecen insanlarıyla vedalaşıp yola koyuluyoruz. Demek ki sahabeler islamı öğretmek ve anlatmak için buralara kadar gelmişler.. bir kutsi dava uğruna vatanlarını terk edip uzaklara yolculuk ederek hakkı ve hakikati anlatmışlar.. onlardan yüzlerce yıl sonra meyveler vermiş çin şehirleri..

Guanzo şehre varır varmaz türbeyi soruyoruz, bize gösteriyorlar. Hemen ziyaret ediyoruz. Buranın sahabi hz. Sa’d bin ebi vakkas’a ait olduğu söyleniyor. Ama hz. Sa’d bin ebi vakkas’ın kabri medine’de. Burası olsa olsa bir makam. Çinli müslümanlar sahabelere olan sevgi ve saygıları nedeniyle sad b. Ebi vakkas efendimizin bir makamını yapmışlar buraya..

Sahabe türbesinin önünde karşılaştığımız çinli müslümanlarla sohbet ediyoruz.

Buradaki çinli müslümünların isimleri ibrahim, ismail, yusuf..

Çin’in ekonomik gücünü guanzo’da görüyoruz..

Guanzo şehri aynı zamanda bir fuarlar kenti.. şehirde kaldığımz otelden sabah erken çıkıp şehir merkezindeki çin ihraç ürünleri ve üretim fuarını gidiyoruz. Önce eski fuar alanında açılan tekstil fuarına giriyoruz.

Fuar merkezinde etrafımız kalabalık. Fuar giriş kartlarımızı beklerken çin üniversitelerinde okumuş yüzlerce çinli genç ellerinde afişlerle rehberlik yapmak için iş bekliyor. Çin tekstil fuarına türkiye’den gelen işadamları için uygur türkleri rehberlik yapıyor. Çinde dürüst iş yapan rehber bulmak oldukça zor. Guanzo’da 7 bin türk işadamı fuar için gelmiş. Hepside buradan ucuz mal alarak türkiyede satmak istiyor. Türk işadamları her nedense komşu ülkelere mal satmak için bu kadar çaba sarf etmiyor.

Öte yandan çin son yıllarda afrika’daki ekonomik ve siyasi faaliyetlerini iyice hızlandırmış bulunuyor. Bunun sonucunda bugün çin, sudan’dan çad’a, libya’dan nijerya’ya, cezayir’den gabon’a, angola’dan nijerya’ya kadar birçok afrika ülkesinde hem petrol sahaları ve hem de çeşitli enerji şirketlerine sahip durumda. Çin, afrika kıtasında enerji yatırımları ile öne çıkarken bu kıtayla olan ticaretini de 2000 yılından bu yana üç kat artırarak bugünkü 30 milyar dolar seviyesine başarıyla yükseltmiş bulunuyor. Çin ayrıca enerji kaynaklarının yanı sıra afrika’nın muazzam maden potansiyelinden faydalanmayı da hiç ihmal etmiyor. Yaptığı anlaşmalarla bu kıtadan bakır, kobalt gibi değerli madenlerle pamuk ve kereste de ithal ediyor.

Bunun yanısıra çin, enerji ve maden yatırımlarına ilaveten ve bunlara paralel olarak afrika’nın gelecek kuşaklarını da çin’deki üniversitelerde eğiterek yatırımların insani boyutunu da ihmal etmiyor. Bugün çin’de binlerce afrikalı hem sivil ve hem de askeri eğitim alıyor. Kısacası, çin, afrika kıtasında her yönden hamle üstüne hamle yapıyor ve bunları yaparken amerika başta olmak üzere bazı ülkeleri de çok rahatsız ediyor, çok yönlü bir politikayla bu yüzyılın enerji ve maden rekabetinde öne çıkmaya başlayan afrika kıtasının birinci stratejik oyuncusu olarak kararlı bir şekilde sahnedeki yerini alıyor.

Çin’den türk işadamları’nın alacağı çok ders var…

Evet bizim gibi 7 bin türk işadamı ve turistin çin’de olduğu günlerde çin lideri dünya turunda ülkesi’nin ekonomik ve siyasi çıkarı için lobi çalışmaları yapıyordu. Ucuz mallarla türk sanayisi ve ekonomisine büyük darbe vuran çin’den alacağımız çok ders var.

Guanzo’da diğer çin şehirleri gibi gelişmiş. 4 katlı üst geçitler. İki katlı oto yollar, şehrin altını bir ağ gibi saran metro ve hızlı trenle guanzo dünyanın bir çok ülkesinden gelen insanları etkiliyor. Fuar merkezine giderken rehberimiz’den çinin 1949 mao devriminden sonra geçirdiği önemli tarihi dönemlerle ilgili bilgiler alıyor ve bu bilgileri sizlerle paylaşıyoruz.

Çin’in ilginiç tarihine yolculuk..

Çin halk cumhuriyeti 1 ekim 1949 günü resmen ilan edildi. 1950’lerin ilk yarısı, ülkenin istikrara kavuşturulabilme çabasıyla geçti.. ayrıca çin’in geleneksel yapısında var olan ‘yerel iktidar’ odaklarının kontrole alınması, örgütlü suçlarla mücadele, kore savaşı ve toprak reformu çalışmaları bu yıllarda gerçekleşti. Ne var ki, ağır sanayii temel alan bürokratik bir ‘sovyet tipi’ gelişme modelinin taklidi, ciddi rahatsızlıklar yaratmaktaydı. Moskova’nın ağırlığı ülkeyi ve partiyi büyük sorunlara gebe kılmıştı; özellikle 1917 şanghay ayaklanması’ndan sonra, çin komünist partisi, esas itibariyle çin’in geleneksel köylü ayaklanmalarını yeni bir sistem içerisinde örgütlenmesini temsil etmekteydi.

Rejim, köylüleri her zaman kontrol edebiliyordu; ama kentlerin ağırlığı arttıkça kontrolü zayıflayacak, bu bir dönem büyük kargaşalıklar yaratacak, sonra da sistem değişecekti…

Toplumlar, güçlerini ve birikimlerini aşarak, uzun süre ilerleyemezler ve onları bu yönde zorlayan liderler büyük felaketlere neden olurlar. Çin de, 1958 yılında ilan edilen ‘büyük atılım’ yıllarında bunu yaşadı. Sanayi, tarım ve kolektifleşmede dev atılımlar yapılacaktı: kooperatifler komünlere dönüştürüldü ve köylerde binlerce küçük demir fırını kuruldu.

Halk sulama kanalları ve kamu işlerinde gönüllü çalışmaya sokuldu. 1958’de üretimin bir yılda yüzde 34 arttığı resmen ilan edildi. Ertesi yıl da benzer sayılar tekrarlandı. Ama bu durum, fizik kurallarına aykırıydı! Bir şey koymadan bir şey alınamazdı. Nitekim istenilenin tam tersi gerçekleşti ve zaten hassas olan dengeler bozulunca, 1959 yazında yaygın açlık başladı.

1961’e gelindiğinde, millî gelir 1958’e göre, yüzde 15 düşmüştü. Siyasî irade buğdayları büyütememiş, insanların enerjisini israf etmiş, köy fırınlarının ürettikleri demir çelik ise, hurdadan başka bir şeye dönüşememişti. Kriz ve açlık, mao’nun itibarını düşürdü; sağ kanat olarak adlandırılan liu şao şi ve deng siao ping, yönetimde ağırlık kazandılar.

Mao, 1960’ların başında iktidarı karşıtlarıyla paylaşmaktan mutlu değildi: ayrıcalıklı kesim büyüyor; devlet, parti ve üretim birimlerinde güç kazanıyordu. 1965 yılında mao sınıf mücadelesinin derinleştirilmesi için çağrılarını artırdı. ‘kızıl muhafızlar’ adı verilen gençler ayrıcalıklı olarak niteledikleri yöneticilere, sanatçılara, partideki ılımlılara, üniversitelilere karşı şiddetli bir kampanya açtılar. Yüz binlercesi yayan olarak köyleri dolaştılar, fabrika ve kooperatiflerde toplantılar düzenlediler. Hızla fanatikleştiler ve kontrolsüz şiddet uygulamaya başladılar.

İşçi ve askerler 1968’den itibaren, bu aşırılıklardan uzaklaşmaya başladılar; ama ‘başkan mao’ düşüncesini putlaştıran öğrencilerin aşırılıkları, 1972’ye kadar devam etti.Bütün bu gelişmelerin, aslında parti içi hizip çatışmalarının aracından başka bir şey olmadığını geniş kitlelerin kavrayabilmesi için, uzun yıllar gerekecekti…

Kültür devrimi, aşırılıkları ve hataları nedeniyle kitleleri uzaklaştırmış ve yormuştu. Aralıksız mücadelelerden sona halkın isteği, sınıf ve hizip mücadelesi değil, huzurdu.Devrimin önderlerinden ve mao’nun halefi olduğu resmen açıklanmış olan lin biao, 1971 yılında ‘sözde’ rusya’ya kaçarken, uçağı düşüp ölmüş denildi…Partinin kurucularından liu şao şi 1968’de partiden atıldı ve 1974’de öldü. Uzun mücadelenin üç yoldaşı mao, şu en lay ve şu teh de, 1976’da hayatlarını yitirdiler.Bundan kısa bir süre sonra da, kültür devrimi’ni sürdürmek isteyen ve aralarında mao’nun karısının da bulunduğu ‘dörtlü çete’ diye adlandırılacak grup, tutuklanıp mahkemeye çıkarıldı.

Kültür devrimi, önce mao’nun adı kullanılarak, sonra buna dahi gerek görülmeden, tasfiye edildi. Eski yöneticilerden sadece deng siao ping, kültür devrimi’nde işçi olarak gönderildiği traktör fabrikasından dönüp liberalizme geçiş sürecinde istikrarı sağladı…1980’lere gelindiğinde, eski siyasetin yerini ‘verimlilik artışı’ ve ‘ekonomik kazanç’ temaları almıştı bile…Çin, dev nüfusuyla modernleşmeye çalışırken, yeni bir ekonomik model geliştiremedi ve giderek kapitalist yöntemlere ve dünya ekonomisine entegre oldu.

1978’den sonra kitleler giderek politikadan uzaklaştılar; fabrika komiteleri lağvedildi ve yetki işletme müdürlerine verildi. Tüm devrimci komiteler adeta buharlaşıp uçtu.

Kitleler kullanmaya alışık olmadıkları iktidarın başkalarına verilmesine itiraz etmediler. Özellikle kanton ve şanghay gibi kıyı kentleri, çevreleriyle birlikte kapitalizmin gelişmesinde öncelik üstlendiler. Buralardaki girişimciler büyük nüfusun sağladığı ucuz işgücünü kullanarak tüm dünyaya ihracat yapmaya başladılar.

Çin’in guanzo fuarını geziyoruz..

Çinli rehberin çin’le ilgili verdiği bu genel tarihi bilgilerden sonra guanzo’daki fuarı dolaşıp fuar merkezinden ayrılıyoruz. Guanzoda bir türk lokantasına gidiyoruz. Burada yeni açılan osmanlı-türk lokantası türkiye’nin fahri konsolosluğu gibi çalışıyor. Günün her saati türk işadamları bir birine randevu verdiği ve sohbet yaptığı yer. Lokanta türk kültür merkezi gibi çalışıyor. Guanzo’nun en merkezi yerinde kurulan türkiye’deki her hangi bir lokanta gibi türk zevki ile döşenmiş. Osman bey çinli bir hanım ile evli, burası türk işadamlarının olduğu gibi çinlilerin de uğrak yeri.

Guanzo’da diğer çin şehirlerinde olduğu gibi toplu taşıma araçları ve metrolar çok iyi düzenlenmiş. Toplu taşıma yapan araçlar temiz ve güzel. Metrolar toplu taşımanın yükünü çekiyor. Bisikletli çinliler her yerde olduğu gibi buradada var. 4 kişilik bisikletli çinlilerin caddelerde oluşturduğu manzara görülmeye değer.

Guanzo’daki tarihi pekin caddesi görülmeye değer. Pekin caddesini gezerken tarihi geçmişi yaşıyoruz. Çin, gece geç saatlere kadar canlı; mağazalar açık.Guanza şehrini geride bırakarak bir başka çin şehrine gidiyoruz. Burası hong kong.

Çin’in özerk cumhuriyeti hongkong’a gidiyoruz…

Fuarlar kenti guanzodan honkonga gitmek üzere şencen kentine doğru yola çıkıyoruz. Hızlı trenle çin’in şencan kentine doğru hızla ilerliyoruz. Şencen’den honkonga geçeceğiz.Hızlı Trenle 45 dakikalık yolculuk yapacağız. Yolumuz üzerinde geçtiğimiz yerlerde dev gökdelenler ,yeni fabrika inşaatları. yol ve köprü yapımları. Pirinç tarlaları. balık,yılan ve inci çiftlikleri ve tarlalarda çalışan çinliler . terenimizin camından her yerin belgesel görüntülerinin çekimlerini yapmaya çalışıyorum.

Şencan’da inerek çin-hongkong arasındaki bölgeye geçip sıkı bir vize işleminden sonra pasaport kontrolünden geçiyoruz. Pasifikte adalar bölgesi olan şincan’a 40 dakika mesafede olan hongkong’a hızlı ternlerden başka deniz otöbüsü ve kara yolu ilede gitmek mumkun. Türk hava yolları tayland üzerinden hongkong’a direkt uçuk seferi düzenliyor. Türkiye başkonsoloslukla temsil ediliyor.

Dünyanın ekoni başkenti hongkong dayız..

Honkong teren istasyonundan indikten sonra kendimizi bir anda farkı bir dünyada buluyoruz. Uzakdogğu ve çin flimlerinden tanıdığımız dev gökdelenlerin ve yüksek binaların bulunduğu hong kong çor farklı bir yer. İngiliz sömürgesinden kurtulan özerek bir yönetime bahip . Burada medya ve basın sektörürü çin’e göre daha özgür. Bir adalar ülkesi olan hank kong’da 7 milyon insan yaşıyor

Tarihi hong kong camisine giryoruz. Çok madern ve tertemiz cami belkide dünyanın en pahalı arsası üstüne kurulmuş, çok güzel farkı bir mimari sitilde yapılmış. Hong kong’da 80 milyon müslüman var. Merak edip araştırdık burada sadece 50 türk var. bir çoğu rehberlik yapan türkler burada evlenip yerleşmişler.

Hong kong’dca beni en çok ayyıldızlı bayrağımızın dalgalandığı istanbul lokntdası getkilde.i türk usulu dönerler ve ayranların en çok müşterisi çinliler. 10 m2. lik dükkan’da döner alabilmek için 30 dakika beklemek zorunda kaldık. 1 milyon 500 bin insanın yaşadığı çin’de en çok para kazandıracak yatırımlar yeme içme işleri. Lahmacun ve döner kepap işine girecek yatırımcılara geeç kalmadan çin piyasasına girmelerini tavsiye ederim

Çin; döner ve kepap satış zinciri kuracak işadamı arıyor?

Her yıl 4 milyar dolar mal satın alarak döviz verdiğimiz çin’de yapılacak en karlı iş döner ve lahmacun satış büfeleri. İşi bilen cesur türk işadamları çindeki lahmacufn ve döner kpap piyasasını keşf etmeli. bu ülkeden sadece mal almak değil bu ülkeden para kazanmak da gerekiyor. Hon kong’dakı küçük türk lakantasında bu işin nekadar önemli olduğunu bir kez daha gördüm.

Hong kong’daki türk lokantasında döner yerken , rehberimiz den hong kong’lu dolar milyarderi bir işadamının türkiy’de özelleştirilecek izmir limanını almak içini harekete getiğini öğreniyoruz. 8 bin kilometre uzaktan hang kong”lu işadımı türkiyede liman satın almak için harekete geçerken neden bir türk işadamı 1 milyar 500 milyon nüfusa sahip çin’de lahmacun ve döner satışı yapan büfeler zinciri kurmasın. Türk yatırımcıları cesaretlendirmek için izmir linanını satın almak için hong konganlu işadamı ile ilgil reberimizden aldğımız bilgileri sizlerle paylaşmak istiyorum.

Guanzo’dan bir zamanlar ingiliz sömürgesi altındaki dünyaca ünlü hongkong’a gideceğiz. Önce şincan’a geçceğiz. Honkonga gitmek içiin türkiye’den çin vizesinin çift alınması gerekiyor uzun yıllar ingiliz sömürgesi altında kalan hongkonga şu an çin devletinin bir parçası olsa’da buraya çinliler giremiyor. Çok sıkı korunan ve vize ile girilip çıkılan çin’in hangkong kentine gitmek istlyenler çift vize alması gerekiyor.

Hongkong gezimiz başlıyor..

Dünyanın en yüksek binalarının bulunduğu, en uzun asma köprülerinin yer aldığı, en uzun yürüyen merdivene sahip hong kong seyahatimiz başlıyor. Üst üste dünyanın en iyi havalimanı seçilen hong kong havalimanında kargaşa yok, gürültü yok. Yolcu anonslarının; tüm alana yayılmadan, sadece istenen bölgeye yapılabildiği birkaç havalimanından birisi. Hong kong’un müzelerinde ve alışveriş merkezlerinde de göreceğimiz gibi modern teknolojiye rahatlıkla ulaşılabilecek, internete ücretsiz girilebilecek terminaller yolcuların hizmetinde.

Liman kentlerdeki toprak alan sıkıntısının burada da yaşanması nedeniyle teknolojinin yüksek düzeyde kullanıldığı, denizin doldurulması ile kazanılan suni alanlara inşa edilmiş olan ve dikey büyüyebilen bir kent hong kong. Bir yarımada ve çevresinde birçok adadan oluşan kent de şehir merkezi, iki ana bölümden oluşuyor: kowloon yarımadası ile hong kong adası. Ekonominin merkezi, yarımadanın hemen karşısındaki hong kong adasıdır. Her ikisinde de elli katlı ve daha fazla katlara sahip dev binalar göze çarpıyor. Büyük alışveriş merkezleri, lüks butikler, bu kentte fiyatların biraz yüksek olabileceğinin sinyalini de önceden veriyor gibi. Gökdelenler arasında dolaşırken birden kendinizi, yemyeşil bir parkın içinde bulursanız sakın şaşırmayın. Cıvıl cıvıl olan bu park, küçük gölleri, rengarenk çiçekleri, oturanlara serinlik sunan yüksek ağaçlarıyla, dev binalardan bunalanlar ve hayatın koşturmacasına kısa bir mola vermek isteyenler için mükemmel bir mekan.

Hong kong’da caydırıcı yükseklikteki trafik cezaları nedeniyle yayalar ve araçlar trafik kurallarına büyük oranda uyuyor. Yollar çok geniş olmamasına ve nüfusun da alan yüz ölçümüne oranla oldukça fazla olmasına karşın trafik sıkışıklığı varmış gibi görünmeyen bir kent. Bunun nedeni ise, toplu taşımacılığın çok gelişmiş olması. Neredeyse, özel araçtan çok toplu taşıma araçlarının olması. İki katlı otobüsler, iki katlı tramvaylar, raylı sistem ve “şehir hatları vapurları” insanların yaşamını fazlasıyla kolaylaştırıyor.

Yeni bölge’nin batısında bulunan dünyanın en büyük asma köprülerinden birisi olan tsing ma köprüsü, lantau adası ile bağlantıyı sağlıyor. Köprü hem taşıt trafiğini, hem de tren yolu trafiğini üzerinde barındırıyor.

Hong kong’daki tsing ma köprüsü eğilecek ve sallanacak şekilde tasarlanmış. 4518 feet uzunluğundaki köprü, kendisini ve trenleri bir kaç feet sağa ve sola sallayacak ve köprünün boyunu 2 feet kadar aşağı çekebilecek kasırgalara dayanıklı olarak inşa edilmiş.

Teknolojinin rahatlıkla kullanıldığı, kişi başına en fazla cep telefonu kullanımına sahip olan hong kong cazibesini yitirdiğinden midir bilinmez ama daha yeni sayılan disneyland’ın açılışı ile farklı bir turist kesimini de çekmek istiyor olabilir. Hongkonga vede vakti geldi. Çin’in önemli ticaret ve elektronik başkenti şencen’e gitmek üzere geldiğimiz hızl trenle geri dönüyoruz. Ve şencendeyiz..

Şencen’deki çin kültür köyünde türkistan coğrafyasını düşünüyorum

Doğutürkistan’ı görme hayali ile gittiğim çin’de urumçu, turfan, kaşgar bölgelerinin göremesemde şencen’deki doğutürkistan kültür merkezini görmek beni derinden etkiledi. Şencen’deki çin kültür köyünde çindeki 57 etnik millete ait kültür merkezinin bulunduğu yer, geniş bir alana kurulmuş. Bu merkezde tibet, himalyalar, çin’deki tüm etnik milete ait merkez, tarihi budist tapınakları,anıt binalar,çin seddi şehir ve maketlerin yapıldığı bölgeyi görmek için çin kültür köyünü gezeceğiz.

Çin kültür köyüne girdiğimizde bire bir yapılmış minaresi ile uygun camisi ve uygur türkleri’nin tikip köy evi ile karşı karşıya geldiğimde kalbim heyecandan çarpmaya başladı ve bir anda tarihi geçmişi düşünmeye başladım. Ortaasya’da azerbaycan’dan sonra türkiye türkçesi ile konuşan doğutürkistan milyonlarca uygur türkünün yaşadığı yer. Ünlü türk dilbilgini kaşgarlı mahmut’un kitab-ı lukatı türküsü ile yusuf has hacib’in kitatku blg aklıma geldi. Çin ve rusya işkaline kadar bölgenin adı türkistan’dı. İşkallerden sonra uygur, özbek,kazak, kırgız ,tacik, türkmen, azeri diye param parça olmuş.

“Orta Asya bölgesi “değil” türkistan coğrafyası “söyleyip yazalım

Bugün sadece anılarda kalan ve tarih kitaplarında okunan türkistan coğrafyasını ortaasya olarak biliyoruz. Çin kültür köyünde gezerken karar verdim, bundan sonra türk dünyasından söz ederken yazılarımda “ortaasya bölgesi” değil “türkistan cografyası” olarak yazacağım. Çin ve rusların türkistan kelimesinden çok rahatsız oduklarını ve halen türkistan cografyasına ortaasya dediklerini üzülerek öğreniyorum. Şencen’deki çin işkalindeki doğutürkistan-uygur türkleri kültür merkezini gezerken türkistan coğrafyası ile ilgili elimdeki notları gelin birlikte okuyalım.

Çin’e veda ederken…

Çin… unutulmaz bir ülke.. Şehirlerinde ezan seslerini duyduğumuz asya kıtasının doğusunda ve pasifik okyanusu’nun batı kıyısında bambaşka bir yer.. Dünyanın 7 harikasından biri olan çin seddiyle, başkent pekin, yasak şehir, tarihi ipekyolu’nun başladığı şian şehri, çin ekonomisinin başkenti şangay, fuarlar kenti guanzo, elektronik ve kültür şehri şencan ile gezilip görülmeye değer.. Görkemli doğası, zengin kültürü, farklı örf ve adetleri, verimli toprakları ve lezzetli yemekleri ile çin buraya gelen ziyaretçileri büyülüyor.

Çine vede etme vakti geldi.. Çin’in en kuzay ucu başkent pakinde başlayan çin gezimizin son durağı çin’in güneyinde pasifik sahilinde yer alan kültür, ticaret ve elektronik başkenti şencen’de sona erdi. Şencen hava limanından çin hava yollarına ait uçakla 3 saat sürecek bir uçak yolculuğu ile yeniden başkent pekine geliyoruz. Pekin hava limanın’da kısa bir beklemeden sonra türkhava yolları uçağ ile 11 saat sürecek istanbul’a gelmek üzere pekin’den yola çıkıyoruz.

Elveda pekin… Elveda hamidiye cami. Elveda çin seddi.. Elveda ipekyolunun başlangıç noktası şian. Elveada guanzo.. Elveda hong kong..

Elveda çin…

Elveda…