Sarıkamış Şehitlerini unutmayalım…

Sarıkamış şehitlerini rahmet, minnet ve şükranla anıyoruz. Yıllarca Çanakkale şehitleri unutulduğu gibi Sarıkamış şehitleri de unutuldu. Sarıkamış şehitleri yavaş yavaş anılıyor. Bugün tam olarak anılmasa da yakın bir gelecekte Sarıkamış şehitleri de hak ettiği vefaya kavuşacaklar, minnet ve şükranla anılacaktır.22 Aralık 1914’te başlayan ve 5 Ocak 1915’te sona eren 14 günlük Sarıkamış harekatı birinci cihan harbinin de en büyük savaşlarından birisidir. 120 bin askerin katıldığı Sarıkamış harekatında 90 bin şehit verildiği yazılmaktadır.

Sarıkamış ile ilgili ilk kez Devri Alem belgesel programı olarak 2001 yılında Sarıkamış bölgesini adım adım gezdik, belgesel çekimleri yaptık. 2002 yılının Aralık ayında gazeteci arkadaşım Yılmaz Işık ile birlikte Sarıkamış bölgesine giderken dönemin Çevre ve orman bakanı Osman pepe’yi makamında ziyaret edip Sarıkamış bölgesine belgesel çekmeye gittiğimiz bildirdik. Ve Sarıkamış bölgesinin milli park ilan edilmesiyle ilgili kendisine bir dosya takdim ettik.Sarıkamış bölgesinin Milli park ilan edilmesi ile ilgili ilk talep bizler tarafından gündeme getirilmiş, devri Alem Tv belgesel programı olarak konuyu yakından takip etmiş, Sarıkamış ile ilgili belgeseller çekerek TV ekranlarında konuyu gündeme taşımıştık.

2001 yılında başladığımız bu çalışmalar zaman içerisinde meyvesini verdi. 2004 yılında Kocaeli Milletvekili olan Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe, Sarıkamış bölgesinin Milli park olmasını gerçekleştirdi. Bizler defalarca Sarıkamış bölgesine gidip belgesel çekimlerimizi sürdürdük. Çektiğimiz belgeseller bir çok TV kanalında halen yayınlanmaya devam ediyor.

Şehitlere çok ayrı ilgim var

            Şehitler devletimizin manevi tapu senedidir. Yemen’den Sarıkamış’a, Galiçya’dan Çanakkale’ye Kurtuluş Savaşı’ndan Kıbrıs’a, Kore’den son yıllarda ki terörle mücadele şehitlerine çok yakın ilgi göstermekteyim. Hazırladığımız şehitlerle ilgili belgesellerden hiçbir telif ücreti almadan medya kuruluşlarına dağıtıyoruz. Konferans davetlerini de reddetmeden yurt içi ve yurt dışında şehitlerimizi hayırla yad ediyoruz. Sizler bu satırları okuduğunuz sırada ben Bursa’da Sarıkamış şehitleriyle ilgili Üniversite öğrencilerinin organize ettiği Sarıkamış şehitleri anma konferansına katılarak hem belgesel izletip hem de konuşma yapacağım. Çünkü ben bir şehit torunuyum. Annemin babası Sarıkamış’da Ruslara esir düştükten sonra 12 sene esir kalıp, Türkiye’ye dönmüştüm. Babamın babası İbrahim Kandazoğlu ise birinci cihan harbinin hangi cephesinde şehit olduğunu bilemiyorum. Çünkü, askerlik şubesi kayıtlarında dedem İbrahim ile ilgili 1914’de askere alınıp cepheye sevk edildiğini yazan resmi kayıttan başka hiçbir şeye ulaşamadım. Bütün aramalarıma rağmen dedemin hangi cepheye sevk edildiği bilinmiyor.
Sarıkamış şehitlerini bir kez daha rahmet, şükran ve minnetle anıyor, Sarıkamış şehitleriyle ilgili hazırladığımız belgeselin bir bölümünü www.belgeselyayincilik.com adresinde ki Devri Alem TV’den izleyebileceğinizi ayrıca Cumartesi ve Pazar günleri TGRT Belgesel TV’nin sabah 07.00, 11.30, 14.00, 19.00 ve 23.30 belgesel kuşaklarında TV’den tüm dünyaya duyurulacağını buradan açıklıyorum. Bu belgeselleri ve aşağıda ki senaryo metnini bilgilerinize sunduğum Sarıkamış şehitleri ile ilgili belgeselin senaryo metninin okuduktan sonra sizleri de tüm şehitlerimizin ruhu için Fatiha okumaya davet ediyorum. El Fatiha…

Sarıkamış Harekatı Belgeseli Senaryo Metni

Türkler, çok eski çağlardan beri Orta Asya’daki ana yurdundan türlü yönlere dalga dalga yayıldılar. Büyük devletler kurarak, dünya medeniyetine önderlik ettiler. Dünyanın en köklü, en büyük uluslarından biri oldu. Türklerin geçmişi M.Ö. 6000 yıllarına uzanıyor. Tarih boyunca farklı coğrafyalarda; Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarında hiçbir ulusun ulaşamayacağı seksenin üzerinde devlet, 16’nın üzerinde imparatorluk kurdu. Kimi zaman Hunlar, Göktürkler, Uygurlar adıyla dünya tarihinde söz söylediler, kimi zaman da Oğuzlar, Selçuklular, Osmanlılar adıyla tarihlerini zaferlerle taçlandırarak büyük bir gayenin, sevginin, adaletin ve hoşgörünün destanını yazdılar.

Türkler, 1071 Malazgirt Zaferi’yle Anadolu kapısını açarak burayı vatan edindiler. Osmanlılar, Asya, Avrupa ve Afrika’ya yayılarak büyük bir devlet kurdular. İngiltere, Fransa ve Rusya gibi büyük ülkeler daima bu yükselişin karşısında durdular. Özellikle Rusya. Ruslar, tarih boyunca Türkleri tehlike olarak gördüler. Osmanlı 623 yıllık tarihinde İran’dan sonra en çok Rusya ile savaşmış. 1677’den 1920 yılına kadar toplam 47 yıl savaşla geçmiş. Tarih boyu Osmanlı’ya en büyük darbeyi Rusya vurmuş. Rumeli, Tuna boyları ve Balkanlarda yüz binlerce Türkü vahşice katlederek, İstanbul Yeşilköy’e kadar gelen Ruslar, buraya zafer anıtı dikmişler. Bu anıt 1914 yılında ittihat ve Terakkici subaylar tarafından yıkılmış.

Osmanlı ile Ruslar arasındaki ilk savaş, 21 Ağustos 1678 tarihinde IV. Mehmed döneminde Romanya’nın Cehrin bölgesinde yapıldı. Kalabalık Rus orduları durdurulamadı ve taarruzda Ruslar 10 bin ölü verdi. Çarpışma uzayınca Osmanlı Ordusu yenildi. Devam eden Çehrin kalesi kuşatmasında kale içinde Ruslara büyük darbe vuruldu. 7 gün süren savaşta 15 bin Osmanlı, 30 bin Rus askeri öldü. Bu çarpışma ilk Osmanlı-Rus savaşı olarak tarihe geçti. Bu savaştan sonra savaşların ardı arkası kesilmedi. 1920 yılına kadar sürecek sayısız savaşlarda birçok Mehmetçik şehit olurken, siviller darbe yedi ve korkunç zulümler yaşandı.

1828 yılının Haziran ayında Rus Ordusu, 14 bin asker ve yetmiş toptan oluşan bir kuvvetle ileri harekete geçerek Kars Kalesi önüne geldiler. Bu kale 11 bin asker ve yüz elli eski top ile savunuluyordu. Ruslar, 1 Temmuz’a kadar savaş hazırlıklarını yaptılar ve büyük bir topçu ateşiyle taarruza geçtiler. Aynı gün akşamına kadar dış tabyaları çökerterek iç kaleye yöneldiler. Kaledeki toplar eskiydi ve cephaneleri azdı. Askerlerimiz üç gün süren karşı top ateşiyle direnmeye çalışmışlarsa da az olan cephaneleri bitmişti. 7 Temmuz’da topçu ateşi takviyeli Rus kuvvetleri, kaleyi alarak Kars’a girdiler. Şehre girip evleri ateşe verdiler. Asker, kadın, erkek ve çocuk birçok insanın canına kıydılar. Kars savunmasında beş bine yakın şehidimiz günlerce gömülemediğinden dolayı ortada kaldı.

Rusların Kafkaslar’daki ilerleyişi yerli halkta büyük bir panik yarattı. Bu panik, Kafkaslar’dan Anadolu’ya ilk büyük göçün başlamasına neden oldu. İstanbul’un bu bölgelere uzaklığı yardım göndermesini zorlaştırıyordu. Ruslar, Erivan’daki Ermenileri ordularına katarak daha da güçleniyordu. Ayrıca Kilise papazları sayesinde bir taraftan da Anadolu’daki Ermenileri kışkırtmaya başlamışlardı. Ruslar, 1829 Haziran ayında Hasankale ve Erzurum’a doğru yürüyüşe geçtiler. 8 Temmuz’da Soğanlı üzerinden Erzurum’a girdiler ve buradan Bayburt’a ilerlediler. İkinci saldırılarında Bayburt’u işgal ettiler. Erzurum, Hasankale ve Bayburt savaşları on bine yakın Türkün kanının akmasına sebep oldu.
Doğu bölgemizi işgal eden Ruslar, 30 Kasım 1853 tarihinde bu sefer donanma gücüyle Sinop’a ani bir baskın yaparak burada bulunan donanmamızı yaktı. Bu baskında şehit düşen beş yüz kadar subay ve erimizin cesetleri denizden toplanarak, 1853 Aralık ayında büyük törenle, Sinop Şehitliğine defnedildi

Sinop yenilgimizin intikamı Sivastopol’da, Rus, İngiliz ve Fransız kuvvetlerine karşı yaptığımız savaşta alınabildi. Buna karşılık Sivastopol Savaşı’nda binlerce askerimizi kaybettik. O gün yapılan şehitlikten ve oralarda kalan Türklerden bugüne hiçbir iz kalmadı. Hepsi Ruslar tarafından yok edildi.

93 Harbi

1912 yılında başlayan Balkan savaşlarından önce Osmanlı, Balkanlarda Ruslarla sayısız savaşlar yaptı. Bunlardan en önemlisi 1877-1878 yıllarında olanı. Rumi 1293 yılına rastlaması nedeniyle halk arasında 93 harbi olarak anıldı. Bu savaş, sadece Rusya’yla değil, Karadağ, Romen ve Sırplarla da yapıldı. Rusya’nın, Türkleri Avrupa’dan atmak, İstanbul ve boğazları ele geçirerek sıcak denizlere inebilmek için, Slavların ve Balkanlardaki diğer Hıristiyanların hamiliğine soyundu. İşte bu durum 93 harbinin çıkmasına sebep oldu. Rusların para, silah ve gönüllü askeriyle beslenen Sırplar, 30 Haziran 1876’da, Karadağlılar da 2 Temmuz’da Osmanlı devletine karşı savaş açtı. Rusya’nın kışkırtmasıyla Avusturya ve Romanya da 24 Nisan 1877’de Osmanlıya savaş ilan ettiğini açıkladı. Osmanlı Devleti bu savaşta batıda Balkan, doğuda Kafkas olmak üzere iki ayrı cephede çarpıştı. Mehmetçiğin, Balkan cephesinde verdiği en önemli savaş, 20 Temmuz 1877 tarihinde başlayan Tuna boylarında Plevne’de Ruslarla yaptığı savaştır. Tarihe altın harflerle geçen, mertlik ve yiğitliği ile düşmanların bile saygı ve sevgisini kazanan Osman Paşa, aylarca aç ve susuz Plevne’yi başarı ile savundu.

5 ay süren savaş sonunda Osman Paşa yardım alamadı. Buna karşılık Rus Ordusu, kazak alayları ve Romanya birlikleriyle desteklendi. 100 bin askerden ve 432 toptan meydana gelen birleşik bir ordu kuruldu. Savaş, göğüs göğse çarpışmalarla günlerce sürdü. Bu süre içinde düşman orduları yirmi bin asker kaybetti. Osman Paşa’nın kaybı ise dört bin şehitti. Ruslar yenildikçe asker takviyesi yapıyordu. Sonunda kuvvetlerini 150 bine yükselterek 28 Ekim’de tekrar saldırıya geçti. Beş ayın sonunda lojistik destek alamayan Osman Paşa, kalan erzaklarını en iyi şekilde değerlendirerek Rus kuvvetini yararak ordusunu Plevne’den çıkarmayı planlıyordu. 10 Aralık 1877 günü yarma planı tatbik edildi. Ancak bu harekâtta lojistik destekten mahrum olan Gazi Osman paşa ilk hattı yardıysa da gerideki destek ve ihtiyat hatlarını yaramadı. Mehmetçik, Plevne savunmasında büyük kahramanlıklar gösterdi. Ama ne yazık ki, beklenen yardımın gelmeyişi, Türklerin savaşı kaybetmelerine neden oldu. Teslim olmaya yanaşmayan Osman Paşa yaralanarak esir düştü.

Plevne’nin düşmesi Rusları cesaretlendirdi. Kış olmasına rağmen Balkan Dağlarına doğru ilerledi. Önce Sofya, Filibe ve sonra Edirne Ruslar tarafından işgal edildi.Ruslarla Balkan topraklarında yapılan başta Şıpka ve Plevne savaşlarında Osmanlı ordusu, arkasında binlerce şehit bırakarak geri çekildi. Bugün o günlerde şehit olan Mehmetçiklere ait ne bir anıt, ne bir mezar var.93 Harbinin Kafkas cephesinde de şiddetli çarpışmalar oldu. Zaten Ruslar tarih boyunca Kafkaslar ve Doğu Anadolu üzerinde yayılma siyaseti izledi. Bu durum Çar I. Petro ile başladı. 1807 yıllarında Kars dolaylarına ilk kez sokulan Ruslar kolayca uzaklaştırıldı. Bundan sonraki savaşlarda, Rus çarlığının hedefleri arasında Doğu Anadolu daima yer aldı.

3 Mart 1877 Ayestefanos antlaşmasıyla Kars, Ardahan, Oltu, Artvin ve Batum’la birlikte “savaş tazminatı yerine” Çarlığa bırakıldı. Üç yılda bölgeden 120 bin Türk halkı, yeni sınırının içerilerine göçtü. Akdeniz’e çıkmak için Kars’ı üs edinen Çarlık 90 köy ve kasabaya kendi kolonileri ile Ermeni, Rum, Alman, Eston, Yahudi göçmenlerini yerleştirip adlarını değiştirdi. Şehirdeki Türk eserlerini, istimlaksız açılan caddelere uğratıp yok edildi.Kars’ın 18 Kasım 1877 günü Ruslar tarafından 7 koldan “cebri hücum” ile ele geçirilmesinden sonra düşman, halka “şiddetli ceza” olmak üzere üç gün şehri “Asker arama” bahanesiyle yağmalayıp, ileri gelenleri de şehit ettiler. Böylece 70 yıldır alınmasına çalışılan Anadolu’nun doğu kilidi Kars ve çevresi halkımızın deyimiyle kırk yıllık kara günlere girmiş oldu.

Yapılan Ayestafanos antlaşmasıyla Kars, Ardahan, Batum ve dört ilçe Ruslar’a harp tazminatı olarak bırakıldı. Sonra üç yıl içinde 82.000 Türk, Ruslar’ın bütün tedbirlerine rağmen canları pahasına Osmanlı sınırına geçerek Anadolu’nun çeşitli şehirlerine göç etti. Bugün Türkiye’nin her il ve ilçesinde çok sayıda Kars’lı bulunmasının sebebi bu göçlerdir. Esaret bölgesinde kalan halkın çoğu öldürüldü, kanları, canları, mal ve mülkleri ellerinden alındı, halkın kültür ve medeniyet kaynağı olan kuruluşlar kapatıldı, halk fakir, cahil, yoksul, yurtsuz ve yuvasız bırakıldı. Bir yandan çeşitli hastalıklar bölgeyi sardı, kalanların çoğu da böylece telef oldu. Aydın olanlar öldürüldü, Türkçe kitaplar toplanıp yakıldı, halk cehalet ve karanlıklara itildi. Buna karşılık çeşitli Rus okulları açıldı. Öte yandan sistematik olarak kaldırılan ve yok edilen Türk halkından boş kalan yerlere Khakhol, Dukhopor, Malakan gibi Rus kolonileri, Rum, Ermeni, Yezidi, Asuri gibi Türk düşmanı gayri Müslim ahali yerleştirildi. Türk şehir ve köylerinden Türk ve İslam varlığı olan eserler çeşitli sebeplerle yok edildi.

Moskoflar zorlayıcı yollarla şehir, kasaba ve yol boylarında düz verimli köylerdeki Türkleri göç ettirilmeye mecbur bıraktılar. Kars bölgesinde Ruslaştırılmış toplum oluşturmak istendi. Mevcut medrese ve rüştiye mekteplerimiz kapandı, şehitlik, türbe, mescit ve birçok cami yok edildi. Türkiye’den ayrıca üçer yıllık yedi taksitle altın para olarak alınan milyonlarca nakti tazminatla çarlık idaresi Kars, Sarıkamış, Çilavuz, Ardahan, Kağızman’da kışla ve askeri pavyonlar yaptı. Tiflis-Kars demiryolunu inşa ederken şehir ve kasabalarda çokluğu teşkil edip belediyeleri ellerine alan Ermeniler ve Ruslar yeni açılan caddeler üzerinde kendi hesaplarına ev ve konaklar inşa etti. Çevre Türk halkından ve köylerdeki Türk Müslüman ahaliden zorla para toplayarak çeşitli büyüklükte kiliseler yaptırdılar.

1897 sayımlarına göre Türkler ve Müslümanların nüfus oranının %51’e düştüğü anlaşıldı. Çeşitli yollarda %49’u ortadan kaldırılan halktan geri kalanların kurduğu milis kuvvetleri Rus zulmüne karşı baş kaldırdı.Osmanlı-Rus savaşlarında pek çok askerimiz şehit oldu. 1877-1878 yıllarında yapılan 93 harbinde toprağın bağrına konulan isimsiz kahraman şehitlerimiz adına abideler dikildi. Zivin-Halyaz, Gedikler, Yahniler, Alacadağ, Erzurum Aziziye şehitlikleri savaştan neler anlatır bizlere kim bilir. Savaşın şiddetinden Alacadağ’da kaybettiğimiz askerleri gömmeye bile vakit bulamadan çekilmek zorunda kalmışız. Bugün bu tepelerde dolaşanlar, şehitlik mertebesine ulaşmış bu evlatların kurumuş kemikleriyle karşılaşırlar. Büyük şair Mehmet Akif Ersoy: “Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda” demekle ne kadar haklı olduğu ancak burada anlaşılır.

93 Harbinde Rusların Erzurum’u işgali önemli bir olaydır. 4 Kasım 1877’nin şafağında Ruslar Erzurum’a saldırıya geçtiler. Birliklerimiz Mecidiye ve Aziziye tabyalarında yerlerini almışlardır. Ruslar, Topdağı ile Deveboynu arasındaki Van Deresinde yer alan iki Ermeni köyden yardım aldı. Bu köylerde, Rusların besleyip yetiştirdiği Taşnak Komitacıları yaşıyordu. Bunlar, Türkçe’yi iyi bilen ve Erzurum şivesi ile konuşabilen insanlardı. Aynı zamanda tabyaları da çok iyi bilirlerdi ve Ruslara rehberlik yapıyorlardı. 8 Kasım gecesi, Türk askeri gibi giyinmiş on beş kadar hain ve nankör Ermeni, Aziziye Türk tabyalarına girerek parolayı öğrendi, sonra nöbetçilere rahatça yaklaşarak onları öldürdüler. Arkalarından gelen Rus askerleri de rahatça tabyalara girerek uykularında yüzlerce Türk askerlerini süngüleyip şehit ettiler. Üçüncü tabyada olayı fark eden Albay Fahri Bey, birliklerine gecenin dondurucu ayazında ateş açtırarak düşmana saldırıya geçti. Ruslar aynı şiddette ateşle karşılık veriyorlardı. Albay Fahri Bey aldığı bir kurşunla yaralandı ise de yaralandığını gizleyerek kıtasının moralini korumayı bildi.

Aziziye’ye yapılan bu gece baskınını şehre ilk duyuran müezzinler oldu. İlk önce Ayazpaşa Camii müezzini halkı yardıma çağırmış, bunu diğer cami müezzinleri izlemişti. Erzurum bir anda karışmıştı ve eli silah tutan herkes; balta, kazma, paya ellerine ne geçirdiyse bir sel halinde ordumuza yardıma koşuyordu. Topdağı’na doğru çılgınca bir insan akışı başlamıştı. Bu bir insan seliydi ki, ne düzgün bir kolu ne de bir safı vardı. Vatansever insanlar, karmakarışık bir şekilde tepeyi kaplayıvermişlerdi. Koşuyorlar, tırmanıyorlar,”Allah’ını seven gelsin” diyerek Rus Ordusu’nu yok etmek için saldırıyorlardı.

Birkaç taburluk kuvvetiyle Ahmet Muhtar Paşa da Mecediye Tabyasına yetişmişti. Ama şehirden kopup gelenler ne emir dinliyorlardı ne de komutan. Sadece büyük bir heyecan içinde düşmanın üzerine saldırıyorlardı. Kanlı, çok kanlı bir çarpışma başlamıştı. Gerçekten, gelenlerin heybetli kükreyişleri Rus askerlerini sarsmıştı. Kıyasıya yapılan ve boğaz boğaza geçen çarpışmalar sonunda on beşi kadın olmak üzere beş yüz kişiden fazla kayıp vermiştik. Türklerden dört kat fazla olan Rus kuvvetleri de iki binden fazla ölü bırakarak kaçmak zorunda kalmışlardı.

Bu savaşa katılan kadınlardan hayatta kalan ve Cumhuriyet Türkiyesi’nde yakın zamanda ölen “Nene Hatun”, Aziziye Şehitleri için yapılan anıtın açılış töreninde bu olayı şöyle dile getirmiştir “Hey oğul! Neydi o günler? Rus bizi yerimizden, yurdumuzdan etmiş, çoluğumuzu çocuğumuzu alarak Erzurum’a göç etmiştik. Bir yavrum vardı. Bir gece yarısı düşmanın Aziziye’ye girdiğini duyduk. Erkeğim silahını aldı ve çocuğumuzu bana emanet ederek fırladı gitti. Yuvamızın, yurdumuzun ve ırzımızın can düşmanı Moskof gâvuru neredeyse şehre de girecekti. Sabah ezanları okunurken bütün şehir dışarı uğrayıverdi. Ya hep beraber ölecek ya da yıllardır yurdumuzu almak isteyen din düşmanlarını tepeleyecektik.

Sana nasıl anlatayım o günleri benim oğlum, nasıl! Görmeden, yaşanmadan anlaşılmaz ki… Aziziye tabyasının önü bir ana baba günüydü sanki. Öyle korkmadan kıyasıya bir saldırıştı ki, gavur bir saat bile dayanamadı. Kaçan kaçtı, kaçamayan satırın, kazmanın, baltanın altında can verdi. Ben de yaralanmıştım. Her tarafımdan kan akıyordu. Ama bu kendi kanım mıydı, yoksa gavurdan sıçrayan mıydı, buna bakan bile yoktu.”

Balkan Savaşları

93 Harbinden yaklaşık 25 yıl sonra Osmanlı, bu sefer Balkanlar’da isyanlarla karşı karşıya kaldı. Osmanlı himayesi altında yaklaşık 500 yıl barış içinde yaşayan Balkan Devletleri, 8 Ekim 1912’de Rusya’nın da gizli desteği ile Osmanlı Devletine savaş ilan ettiler. Balkan ülkeleri tek tek bağımsız oluyordu. Selanik düştü. İmparatorluğun böğrüne Balkanlardan bir hançer girdi. Ülkenin kalbi İstanbul’a dayandılar. Bulgar ordusu padişahın yaşadığı Dolmabahçe Sarayı’na 50 km ötede Çatalca önlerinde zor durduruldu. Son bir atakta eski başkent Edirne geri alınsa da Balkan’larda kalan son topraklar elden çıkmış oldu.

Balkan Savaşlarında Bosna’dan Yunan sınırına kadar uzanan bölgede yüzlerce şehidimiz bir tohum gibi düştü toprağın bağrına. Vatan ve dünya barışı için savaşan Mehmetçikler için Balkanlarda şehitlikler kuruldu. Belgrad, Üsküp, Manastır şehitlikleri bunlardan birkaçı. Özellikle Bulgaristan topraklarında bugün dokuz bölgede Burgaz, Varna, Şumnu, Eskizağra, Filibe, Pazarcık, Rusçuk, Silistre ve Sofya’da Türk şehitlikleri mevcut, ama ne halde oldukları bilinmiyor. 1912 Balkan savaşında esir düşen askerlerimizin önemli bir bölümü Sofya’da kurulmuş esir kampına götürülmüş. Çeşitli zulüm, işkence ve hastalıklar sonucu ölen Türk askerleri, eski Türk mezarlığının bir köşesine gömülmüş. Bugün bunlardan hiçbirinin izine rastlayamıyoruz. Bulgarlar bu mezarlığı istimlak ederek milli park haline getirmiş.

Fatih Sultan Mehmet zamanından beri Osmanlı idaresinde kalan Arnavutluk, Balkan savaşları sırasında sayısız isyanlara sahne oldu. Mehmetçik bu topraklarda da bir Türk mührü olarak abideleşti. Bugün Arnavutluk’ta İşkodra ve Draç’ta onlar adına yapılmış şehitlikler var.Belgrad şehitliğinde, üzerinde ay yıldızlı arma taşıyan ufak bir anıt yer alır. Burası çoğunluğu balkan savaşlarında şehit düşmüş Türk evlatlarının gömüldüğü yer. Kimlerin yattığı ve kaç kişinin bulunduğu bütün araştırmalara rağmen bulunamamış.

Yunanistan ve Mora’nın her karış toprağı Türk kanı ile sulanmış. Balkan Savaşlarında ve öncesinde bu topraklarda şehit düşen Mehmetçikler için başta Selanik olmak üzere, Atina, Orfani, Mora ve diğer şehirlerde şehitlikler yapılmış. Bu şehirler ve kasabalar civarında meydana gelen Yunan isyanlarında ve Balkan savaşında birçok askerimiz şehit düşmüş ve buralardaki Müslüman mezarlıklarına gömülmüş. Ne yazık ki bu mezarlıkların önemli bir kısmı, Kurtuluş Savaşımızdaki Yunan yenilgisinden sonra Rumlar tarafından tahrip edilmiş. Mezar taşları yerlerinden sökülerek kilise ve bina inşaatlarında kullanılmış.
Yunanistan’dan Türk mührünü gösteren bir şehitliğimiz yok mu? Elbette var. Yunanistan’ın liman kenti Pire yakınlarında. Buradaki şehitlik Birinci Dünya ve kurtuluş savaşında esir düşen Mehmetçikler için yapılmış. Tel örgülerle çevrilmiş ve koruma altında alınmış. Şehitlikte isimsiz ve nişansız bir çok Mehmetçik yatıyor. Birkaç yazılı mezar taşı insana duygulu anlar yaşatıyor.

Birinci Dünya Savaşı

1914’te Avrupa’nın ortasında Birinci Dünya Savaşı patlak verdi. Bir tarafta Almanya, Avusturya-Macaristan, diğer tarafta İngiltere, Fransa, İtalya ve Rusya. Osmanlı Devletinin Başkomutan vekili Enver Paşa, Balkanlar’ın acısını çıkartmak kaybettiği toprakları geri almak için Almanya’nın yanında savaşa girilmesi gerektiğine inanıyordu. Enver Paşa’ya göre hasta adam Osmanlı’nın iyileşmesi için tek çare buydu. Fakat Ordu, Balkan savaşlarından yeni çıkmıştı. Yorgun ve yıpranmıştı. Yeni bir savaşa hazır değildi.

Birinci Dünya Savaşı, Avrupa’nın ortasında bütün şiddetiyle devam ediyordu. Fakat Almanya’nın Avusturya cephesindeki durumu kötüye gitmektedir. Avusturya orduları, Sırp ve Rus orduları karşısında başarılı olamamıştır. Almanya, müttefiki Osmanlı’yı Rusya ve İngiltere’ye karşı savaş ilan etmesi için sıkıştırmaktadır. Gayeleri açık; savaşı doğuya kaydırarak üzerlerindeki düşman yükünü azaltmak.

Enver Paşa büyük bir cüretkarlıkla “Başkomutan Vekili” sıfatından istifade ederek Amiral Souchon komutasındaki donanmaya Ruslara saldırma emrini verdi. Alman gemileri Osmanlı bayrağı çekerek Karadeniz’in kuzeyindeki Rus liman kentlerini topa tuttu. Almanlar gayelerine ulaştı. Çarlık Rusya’sı derhal İstanbul’daki elçisini geri çekti ve bir nota ile Osmanlı’ya karşı savaş ilan ettiğini duyurdu. Sonra 1 Kasım 1914’te Doğubeyazıt’ı işgal etti. Böylece “Kafkas Cephesi” açılmış oldu.

Yıllarca sıla hasreti çeken Mehmetçiğin evine, köyüne, hasretlisine henüz kavuşup doyamadığı bir sırada, “Enver Paşa” imzasıyla seferberlik ilan edilir. Ordu, millet, halk savaşa hazır değildi. Buna rağmen tarihimizin en büyük, en bitirici, en yıkıcı, en acımasız ve belki de en maceracı seferberliği, Enver Paşa ve İttihatçılar tarafından ilan edildi.O günden sonra Haydarpaşa’nın kara vagonları Mehmetçik taşır, çoğu dönülmez yolun yolcuları. Cephelere ölmeye sevkedilen on binlerce asker, her gün yolları, köprüleri, vapurları, iskele ve garları doldurmaktadır, en çok da Haydarpaşa’yı.

Kadınların ellerinde küçük beyaz mendiller vardır, titreyen yanaklarda ıslak hüzünler… Yedek Subay Münim Mustafa yaşadığı o günleri şöyle anlatır; “Birbirine doğru belki de son defa uzanan genç zabit, genç kız, ak saçlı anne, ihtiyar baba, kardeş, nişanlı… başları, kolları, havada sallanan eller, mendiller… Sonra pencereden başlarını uzatan gençlerin hep bir ağızdan gür sesle söyledikleri milli marşlar ve şarkılar; ‘Hey gaziler… yol göründü!… Aile ocağından, bütün sevdiklerimizden ve tanıdıklarımızdan hemen ayrılacaktık; birbirimizden de ayrılacaktık; hatta, kim bilir belki bir kolumuzdan, bir bacağımızdan, iki gözümüzden, belki dünyadan ayrılacaktık… Mefkuremiz ile hakikatin sertliği arasındaki çarpışmanın ilk şaşkınlığı fazla sürmedi. Kalplerimizdeki büyük memleket aşkı yeniden ve daha alevlendi. Kendimizi topladık. Bütün mazimiz ve sevgilerimiz üzerine bir kırmızı çizgi çekmeye çalıştık. Artık bizim için yeni bir hayat başlamıştı! Çok değil, daha bir yıl önce Balkan Harbi için Anadolu’dan İstanbul’a gelen yiğitleri karşılayan Haydarpaşa, şimdi de İstanbul’dan Anadolu’ya uğurlamaktadır belki de aynı yiğitleri, “Kafkas Treni”ile… Konyalı Mehmet Trablus’tan döndükten sonra tekrar çağrılmıştır. İşkodralı Mehmet, Edirne muhasarasına katılmıştır. İstanbullu Mehmet okulunu bırakmış, gönüllü askere yazılmıştır, Şirvanlı Mehmet Kafkasların intikamındadır.”

O günleri yaşayan Yedek Subay Faik Tonguç şunları ekler; “Yaşlılar bizim ham hayaller peşinde koştuğumuzu söylerlerdi. Biz de onlara yakında mektuplarımızı Gence’den, Bakü’den alacaksınız!” cevabını verirdik. O anda marşlarımız dudaklarımızdan dökülürdü.

“Yüz sene var ki, Moskaf’un derdi,
  Yurdumuzun bağrını deldi.
  Marş, marş, haydi arkadaş,
  Göğsünü ger, Kafkaslar’ı aş!…”

Harputlu Mehmet Şam’dan sevk edilmiştir. Amasyalı Mehmet Yemen’e gidecektir aynı kara vagonlarla kendi Haydarpaşa’sından, Maraşlı Mehmet Çanakkale’ye, Urfalı Mehmet Sakarya’ya… Trabzonlu Mehmet, Edirneli, Antalyalı, Diyarbakırlı Mehmet, Mehmet’ler… Çerkez Mehmet, Kürt Mehmet, Arnavut, Ermeni, Arap Boşnak, Müslüman, hepsi yanık yüzlü “Türk “Mehmet… Mehmetlerin yüreğinde hıçkırık vardır, Haydarpaşa’da tren düdüklerine karışan uğultulu sessizlik…”

Yedek Subay Şevket Süreyya Aydemir Haydarpaşa garında yaşadıklarını şöyle aktarır; “Bu gidenlerden çoğunun geri dönmeyeceğini ve şimdi bu uğurlayışın, onlardan birçoğu için, çocuklarını son görüş olacağını da herhalde anlıyorlardı. Fakat ne şikayet sesi, ne taşkın bir hıçkırık… Bilakis herkes bu ayrılışa adeta mesut bir gün, yıllardan beri beklenen, yıllardan beri hazırlanılan bin sevinç günü havası vermek için elinden geleni yapıyordu. Fakat bütün bu insanlarda az sonra birden sel gibi coşacak, seller gibi çağlayacak göz yaşlarına diledikleri gibi bir mecra verebilmek için, trenin bir an önce kalkmasını ve kendilerini evlerinin gizli köşelerine bir an önce atabilmeyi bekleyen sabırsızlık hali, her şeye rağmen seziliyordu…

Kara vagonlarda ‘Kafkasya dağlarında çiçekler açar’ marşını söyleyerek yola çıkanların ardından, o dağları İzmit’in yanında sanan İstanbullu yaşlı kadınlar, dualar etmektedir. İstanbul hüzünlü bir sonbahar güzelliğindedir.Karar trenler, Ulukışla’ya kadar taşır askerleri, başka demiryolu yoktur…aslında yol bile yoktur; atlarla, kağnılarla, yürüyerek süren zorlu yolculuklarla ulaşılacaktır Erzurum’a, oradan Sarıkamış’a. Ömrü Balkanlar’da geçmiş subayların, İstanbullu yedek subayların Anadolu’yu ilk görenlerin, o kırık havayı ciğerlerine ilk çekenlerin hepsi şaşkındır…”

Osmanlı, Birinci Dünya Savaşına girince Mehmetçik Avrupa içlerinden Basra’ya, Kafkasya’dan Yemen’e kadar birçok cephede savaşmaya başladı. Kafkas Cephesinde; Doğu Karadeniz’den İran içlerine kadar uzanan bölgede Ruslarla çarpıştı. Irak Cephesinde; Basra körfezine asker çıkartarak Irak’ı işgale kalkışan İngiliz kuvvetleriyle savaştı. Sina-Filistin-Suriye cephesinde, İngilizlerle vuruştu. Çanakkale’de İngiliz-Fransız saldırılarını kahramanca durdurdu. Galiçya-Makedonya-Romanya’da müttefiklerin yardımına koştu. Yemen ve Hicaz cephesinde İngilizler ve onların kışkırttığı asilerle mücadele etti. Mehmetçik her cephede destanlaştı. Nice kahramanlıklar gösterdi. Anadolu anası, kınalı kuzusunu cepheye yollarken dönmeyecekmiş gibi vedalaşıyordu. Ya Mehmetçik? Cepheye giderken dönmeyi, uzaktan da olsa baba ocağını bir kez dahi görmeyi düşünüyor muydu? Onlar ölmeleri gereken yerde en ufak bir tereddüt göstermeden gülümseyerek ölüme gittiler. Vatan için nice selviler yıkıldı. Gidenler geri gelmedi. Anadolu’da gözü yaşlı analar, duvaklı gelinler duygularını ağıtlara döktüler “bura yemendir, gülü çemendir, giden gelmiyor, acep nedendir?”

Sarıkamış Harekatı

Sarıkamış harekatı için Arap eyaletlerinden kuvvetler toplandı. Osmanlı için Birinci Dünya savaşın yeni cephelerini açmak sanıldığı kadar kolay değildi. Her şey eksikti. Ne cephane, ne yiyecek, ne de giyecek var, ne de bunları nakledecek hayvanlar. 3. Ordu komutanı Hasan İzzet Paşa zamansız olarak nitelediği cephenin açılmasına karşı çıkışı onu görevinden etti. Enver Paşa Erzurum’a geldi. Sarıkamış kuşatma harekatının ana hatlarını Alman ve Türk kurmaylarına anlattı. 3. Ordu Sarıkamış’a sardıracaktı. 11. Kolordu Rusları oyalamak için sağ kanatta yer alacak. 9. Kolordu merkezde yani Sarıkamış’a geçiş yönünde olacak, önce Baldız’a ardından da Sarıkamış’a geçecek. 10. Kolordu da İslamköy-Oltu-Penek yönünden Baldız Yaylasından Allahü Ekber dağlarına ulaşacak. Hedef Rusların arkasına sarkmak.

Her birliğin günlük yürüme hızları hesaplanarak, hangi günde nerede olacağı, nerede buluşacakları ve saldırma noktaları tek tek tesbit edildi. Fakat hesaba katılmak istenmeyen bir şey vardı: –35 dereceye, hatta daha aşağıya düşen dondurucu soğuklar.İki müfreze dahil 75 bin 660 savaşçısıyla toplam 118 bin 660 kişilik Osmanlı ordusu 94 piyade taburu, 20 süvari bölüğü ve 228 topuyla “Sarıkamış Kuşatması” adıyla tarihe geçen harekata 22 Aralık 1914 sabahı başladı. Oysa o sabah dehşetli bir kar fırtınası ve tipiyle açılmıştı. Hava çok kötü olmasına rağmen ilk gün, harekat planı aynen uygulandı. İkinci gün kar ve tipi bir türlü aman vermiyordu, erzak ve teçhizat ileri hatlara taşınamıyordu. Askerler aç, çıplak, donanımsız, yalınayak başı açık durumdaydı. On binler dinmek bilmez bir tipi altında dağlara sürüldü.

3. Ordunun askerleri -35 derece soğuğa karşılık yırtık yazlık elbiseleriyle bu tepelerde hayatta kalma mücadelesi verdiler. Ayaklarında yırtık çarıklar, sırtlarında yamalı elbiselerle, bir savaşa giden askerlerden çok tarlaya giden işçilere benziyordu bu gençler, ne bir paltoları ne de kalın çorapları vardı. Doğru dürüst üniformaları olmadığı için evden getirdikleri yerel kıyafetlerle sarılmışlardı. İstanbul’dan kışlık elbise ve askeri malzeme getiren gemiler, Karadeniz’de Ruslar tarafından batırılmıştı. Enver Paşa destek beklemeden harekata başlamıştı.Enver Paşa “Askerler hepinizi ziyaret ettim. Ayağınızda çarık, sırtınızda paltonuz olmadığını gördüm. Lakin karşınızdaki düşman sizden korkuyor. Yakın zamanda Kafkasya’ya gireceğiz. Orada her türlü nimete kavuşacaksınız. İslam aleminin bütün ümidi sizsiniz.”

Türk askeri, sayıca az ama kış şartlarına hazırlıklı Rusların üzerine imkansızlıklar içinde yürüdü. Ruslar ise Sarıkamış’ta sıcak karargahlarında bekledi. Mehmetçikler durmaksızın yürüdüler, baldız yaylasına, Çerkezköy’e, Otluya, Allahü Ekber dağlarına, Sarıkamış’a ve o küçücük kasabaya giden mevzilere yürüdüler. Açlık, soğuk, yorgunluk. Bırakın donmak üzere olan bedenlerini saracak bir elbiseleri bile yoktu. Artık savaşmak için değil, hayatta kalabilmek için yürüyorlardı. Sarıkamış alınmalı diyordu komutan, ama ölüm birer birer değil onar onar birlikleri vurmaya başladı. Arada sırada Rus askerleriyle çatışmaya giriyorlardı. Ama en büyük savaş doğaya karşı veriliyordu. Gözleri kör eden tipi yüzünden 2 Türk tümeni birbirine saldırmış ve bu hata 2 bin askere mal olmuştu.

O günlere şahit olan bir askerin mektubu, facianın küçük bir boyutunu günümüze şöyle taşır: “Bu yaz, iki alayımızla Yemen’den buraya naklonulduk. Yola koyulmamızdan dört ay sonra buraya ulaştık ki, Arabistan’ın cehennemî sıcağı Köprüköy’deki ayaz yanında nimet-i ilâhi imiş. Burada çadırın perdesi buza kesmiş oğlak kulağı gibi kırılmakta ve kopmakta. Bölük kumandanım, beni sıhhiyeye nakletmiş ise de, tabip ve ilaç yokluğundan çaresiz kalıp tekrar takımıma döndüm. Akşam yaklaşınca Köprüköy’e civar dağlardan tipi boşanır. Kumandanımız, gelecek cuma Başkumandan Enver Paşa Hazretleri’nin teftiş ve hücum için geleceğini müjdeledi. O gelinceye kadar da yün içlik, çorap ve paltoların verileceğini ve Yemen yazlıklarını atacağımızı müjdeledi. Allah, devlete ve millete zeval vermesin. Başkumamandan Paşa Hazretleri’nin gelmesi ile, Moskof’un kahrolacağından ve kâfirin, karşımızdaki tepelerde geceleri seyrettiğimiz ocaklı ve mutfaklı karargâhlarını ele geçireceğimizden subaylarımız çok emin. Şafak söktüğünde 2059 rakımlı Kızkulağı Tepesi’nden Moskof obüs yağdırır ama şükrolsun, zafer bizim olacak. Gece bastırdığında, tepelerdeki Moskof ocaklarının ateşi gözlerimizdeki ayazı tandır közüne tebdil eyler. Başkumandan Paşa Hazretleri acele gelse ki, ateşe kavuşsak…”

Dağa çıktıklarında son derece yorgun ve bitkin düştüler. Keskin bir rüzgar ve şiddetli bir tipi başladı. Yağan kar ve fırtına yolları kapatıp çadırları yıktı.
Bu andan itibaren göz gözü görmez oldu. Kimsenin kimseye sesini işittirmesi imkanı kalmadı, asker dağıldı.Gündüz başlayan yürüyüşte yumuşayan çarıklar gece ayazında gece Mehmetçiğin ayağını bir mengene gibi ayaklarını sıkmaya başladı. Adım atmak neredeyse imkansızdır. Askerler olduğu yerde zıplar, atlar, kendini karların içine vurur ve ayaktan başlayan donma yavaş yavaş tüm vücuda yayılır. Askerler ordunun işaret taşları gibi yollara dizilir. Kimi çömelmiş, kimi oturmuş, kimi yuvarlanmış, kimi bir ağacın gövdesine dayanmış kardan heykellere dönüşürler.

Otuz birinci Tümen Komutanı Vekili Yarbay Ahmet Tevfik, Çatak’ta Onuncu Kolordu Komutanlığına şunları yazar; “şimdiye kadar yolda 50 askerin donduğun ve çadırların geç gelmesinden ve çoğunun direk ve kazıklarının olmamasından ve yolun fenalığı, havanın kötü oluşu sebebiyle çadırlardan istifade edilemedi. Askerler 3 günden beri aç ve erzaksız.”

İhtiyat Süvari Tümen Komutanı Albay Aziz Samih İtler o günleri şöyle anlatır:

“Soğuk çok ziyade. Havada kar zerreleri uçuyor, yapıştığı yerde kalıyor, toplanıyor,çoğalıyor. Telgraf telleri beyaz ve kalın bir hat olmuş. Ağaçlar gelin gibi beyazlara bürünmüş, hayvanların her kılının ucunda bir kar ve buz zerresi hasıl olmuş, hayvanların umumu kır renkte görünüyor. 11. Kolordu, erzak kalmadığından çabuk yetiştirilmesi için feryad ediyor, menzil vasıtaları kafi değil. Vali bey bir defalık, yüz elli bin kilo erzakı ahali sırtında taşımayı üzerine aldı. Erzurum ahalisi, denenmiş vatan sevgileriyle bu yükü taşımayı seve seve kabul ettiler. Otuz kiloluk torbalar yaptırıldı. Mektep çocuklarının, sırtlarında un torbaları ile hükümet konağı önünden hareket etmelerindeki fedakarlık ve hamiyet numunesi, herkesi ağlattı.”

Albay Aziz Samih İtler sözlerine şöyle devam eder:

“Neferleri sıcak yerler ahalisinden olan bu tümenin hepsi yalnız don ve gömlek giymiş olup, kaput yerine maşlahlı idiler. Sefil köyün dar ve pis odalarında toprak üzerinde örtüsüz yatıyorlardı. Sıfırdan aşağı beş derece soğuk olan bu mevsimde kapının önüne nöbete çıkmak bile bu giyimsiz köy çocuklarına en büyük işkence yerine geçiyordu. Bu neferlerle nasıl muharebe edileceğine aklım ermedi… Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa’ya giderek süvari alaylarının halini, teçhizatını, harp kıymetlerini izah ettim. Ordu Komutanı dediler ki; ” Balkan Muharebesi’nda ordu mükemmelen giyinmiş ve teçhiz edilmişti. Mağlup olduk. Bu defa da teçhizatsız harbedelim!”

Ve Bir destan yankılanır Allahü Ekber dağlarında. Hasan acılar içindedir. Taze evlidir. Vatan savunması denince eşini bırakmış, cepheye koşmuştu. Özlem, için için gönlünü kavururken yolda eşinin hastalandığını, verem olduğunu öğrenir. Henüz ona doymamıştır, içi yanar. Samsun tarafından gelmiştir buralara. Hep yürümüştür asker. Dudaklarından Türküler boşanıverir birden.

Gözümde gözyaşım buz olmuş akmaz
Binlerce askerim yarına çıkmaz
Kapandı gözlerim, bir daha bakmaz
Belki ondan verem oldun Eminem.

Donarak öldüler hep arkadaşlar
Kar erir, devrilir mezarda taşlar
Ziyaretçilerimiz kartallar, kuşlar
Belki ondan verem oldun Eminem

Bu şiddetli kar fırtınasından kurtulan bir asker yaşananları şöyle anlatır: ” En nihayet dağa çıktık. Bizi vahşi manzarasıyla karlı bir yayla karşıladı. Son derece yorulmuş ve bitkin düşmüştük. Keskin bir rüzgâr ve şiddetli bir tipi başladı. Bu andan itibaren göz gözü görmez oldu. Kimsenin kimseye sesini işittirmesi imkânı kalmadı. Asker dağıldı. Herkes kendi canının derdine düştü. Enginlerde, dere içlerinde, orman bucaklarında nerede bir kara nokta, duman çıkan bir ocak gördüyse oraya saldırdı. Kolordu uçsuz bucaksız yaylada dağıldı… Subaylar çok uğraştılar, fakat kimseye söz işittirmek gücü kalmamıştı. Yol kıyısında karların içine gömülmüş bir asker, bir yığın karı kollarıyla kucaklamış, titreyerek, feryat ederek dişleriyle kemiriyor, tırnaklarıyla kazıyordu… Zavallı çıldırmıştı… Bu zirvelerde 40 bin kişilik 10. Kolordu, bir günde karlara gömülmüştü.”

Güneş ışıkları, 1915’in ilk günlerinde Soğanlı ve Allakhuekber dağlarını aydınlattığında onbinlerce askerin donmuş vücutları ortaya çıktı. Gecenin karanlığı birlikleri yok etmişti. Aynı güneş Baldız’da, Kız Kilisesinde, Norşin’de ve Çatak’ta yani Sarıkamış’a giden bütün yollarda yaşanan kıyımın izlerini aydınlatacaktır. Ölenlerin sayısı bilinmiyordu kimilerine göre 30, kimilerine göre 90 bin şehit verilmişti kara kışa, ama geride kalanları saymak artık iyice kolaylaşmıştı. Koca bir ordu tamamen yok olmuştu. O yıldan kalan fotoğraflar, yaşanan dramın boyutlarına ışık tutuyor. Bu trajedi Allahüekber dağlarında yaşandı. Tarih ne böyle bir faciayı yazdı, ne de gördü.

Sarıkamış’taki Ruslara taarruz etmek için fırtınanın kucağına atılan askerlerden pek azı dağı aşabildi. Diğerleri yüce dağların yamaçlarına ekilmiş toprağa düşen bir tohum gibi arkada kaldı. Asker sayıları yüzde doksan azalan, dağılan, donanımsız kalan birlikler bu kez Rusların saldırısıyla karşılaştı. Karşıda karnı tok, sırtı pek en mükemmel silahla mücehhez Moskof ordusu. Enver Paşa’nın askerinin sadece inancı var, başka bir şey yok. Yorgun ve bitkin askerler yine de Sarıkamış’a taarruz etti. Ancak akıbet belliydi. Fırsat kollayan Rus orduları, 4 ocak’ta karşı saldırıyı başlattı. Ve Türk askerleri tutsak edildi.

Ruslara esir düşen Teğmen Hüsamettin Tuğaç’ın anlattıkları hadisenin büyüklüğünü gözler önüne seriyor; “Derin karda bir tarafa da kaçamadık, yakalandık. Benim tabancamı kullanmama da vakit kalmadı. Yirmi kadar Kazağın başında bulunan subay nazik davrandı. Beni teselliye çalışıyordu. Ne söylediğini anlamıyordum ama sözleri yumruk gibi beynime iniyor ve gırtlağımı tıkıyordu. Genç bir teğmenin başından geçecek olan türlü acı olaylar ve maceralarla dolu 2,5 senelik esaret devri işte bu kara günde başladı…Süngülü iki erin yanında tek atlı araba ile Sarıkamış’a gidiyordum. Karakurt’tan buraz uzakta 60,70 kadar Türk askerine rastladım. Bunlar da Sarıkamış’a doğru gidiyorlardı. Konuşabildim. Harput jandarma taburundan imişler…

Eski bir yağmurluğun altında çoğu pantolonsuz ve beyaz donla ve yırtık çarıkla muharebe eden ve geceleri siperlerde donup ölen 11. Kolordu erleri gözümün önüne geldi. Tümenimin solunda Yüzveren köyü yakınında bir gece keşfi yaparken ben öyle üst üste yan yana donup kalmış erlere rastlamıştım. En soğuk iklimlerden olan Soğanlı dağlarının bu şiddetli kışında buralarını bir yağmurluk ve yazlık elbise ile aşmak zorunda olan 9. Kolorduyu düşündüm. Ayaklarında buz mıhı olmadığı için buzlanmış arızalı yerlerde yürüyemeyen bineklerini çok defa yedekte taşımak zorunda kalan süvarilerimizi hatırladım. Nihayet bu yarı aç ve yarı çıplak ordunun, tabiatın bütün sertliklerini de yenerek bu iyi hazırlanmış düşmanla nasıl boş ölçüşebileceği düşüncelerine daldım. Bunun sonu yenilgi idi… ne yazık ki bu aslan gibi insanlara… ne feciydi bu acı gerçekler… Halbuki bu harbe ne büyük istek, ne tatlı bir heyecanla girmiştim. Akşama doğru Sarıkamış’a geldi. Karlı tepelerin ve ormanların ortasında kırmızı çatılı birer katlı evlerden ibaret bir kasaba, biraz ötede koyu çam ormanının eteğine oturtulmuş büyük askeri binalar… Böyle mi gelecektim sana!..”

Sarıkamış’la ilgili hatıralarını yazanlar Sarıkamış’ın ne büyük bir facia olduğunu gözler önüne seriyor.

Rus Kurmay Başkanı Pietroroviç, anılarında Sarıkamış’a ulaşan bir avuç kahramanı şöyle anlatır: “İlk sırada diz çökmüş beş kahraman. Omuz çukurlarına yasladıkları mavzerleri ile nişan almışlar. Tetiğe asılmak üzereler. Ama asılamamışlar. Kaput yakaları, Allah’ın rahmetini o civan delikanlıların yüreklerine akıtabilmek istercesine semaya dikilmiş, kaskatı… Hele bıyıkları, hele bıyıkları ve sakalları! Her biri birer fütuhat oku gibi çelik misal. Ya gözler?.. Dinmiş olmasına rağmen şu kahredici tipinin bile örtüp kapatamadığı gözleri!.. hepsi açık!.. Tabiata da, başkumandana da, karşısındaki düşmana da isyan eden ama Allah’ına teslimiyetle bakan gözler… Açık, apaçık!..

İkinci sırada öyle bir manzara ki, hiçbir heykeltraş benzerini yapmayı başaramamıştır. O ürkütücü ayaza rağmen, sağlarında fişekleri debelenerek üzerlerinden atmaya tenezzül etmemiş iki katırın yanında başları semaya dönük, altı masal güzeli Mehmed… Sandıkları bir avuçlamışlar ki, hayatı biz ancak böyle bir hırsla avuçlayıvermişizdir. Öylesine kaskatı kesilmişler.

Ve sağ başta binbaşı Mustafa Nihat. Ayakta… Yarabbi, bu bir ayakta duruştur ki, karşısında düşmanı da, kâfiri de, lanetlisi de Allah’ın huzurunda diz çöküş halinde gibi. Endamı, düşmanı dize getiren bir tekbir velvelesi gibi. Belinde, fişeklerinin yuvalarını tipi ile kapatmaya bütün gece düşen kar bile razı olmamış. Sol eli boynundaki dürbünü kavramış. Havada donmuş, Kale sancağı gibi… Diğer eli belli ki, semaya uzanıp rahmet dilerken öylesine taşlaşmış. Hayrettir, başı açık. Kömür karası gür saçları beyaza bulanmış…”

Moskova’daki askeri müzede sergilenen bu satırların sonu şöyle biter: “Allahuekber Dağları’ndaki Türk müfrezesini esir alamadım. Bizden çok evvel Allah’a teslim olmuşlardı.”9. Kolordu Kurmay Başkanı Yarbay Şerif Köprülü esaretten döndükten sonra Sarıkamış harekatıyla ilgili yazdığı kitabında kayıp sayısını 109.274 kişi olarak verir. Olaydan 19 yıl sonra Genelkurmay Başkanlığı tarafından yapılan araştırmaya göre kayıp, 108.000 kişi olarak gösterilir. Geriye kalan 12.000 kişi de yakalandıkları tifüsten kurtulamaz.

Enver Paşa’dan geriye son bir bildiri kalmıştı, 8 Ocak tarihli bildiri şöyle; “Arkadaşlar! Hemen bir ay oluyor ki içinizde bulunarak günlerce süren muharebelerde düşmana nasıl saldırdığınızı gördüm. Havanın, yerin ve düşmanın gösterdiği direnmeleri her türlü yoksulluğa bakmayarak kırdınız ve düşmanı ata topraklarından sürüp götürdünüz. Düşmandan yerler aldınız.Bu uğurda sarf ettiğiniz emekler hiçbir vakit kaybolmayacaktır. Bundan dolayı sizi padişahımız başta olduğu halde bütün millet tebrik ediyor. Ben yine İstanbul’a dönüyorum. İnşallah bundan böyle de büyük büyük başarılar kazanarak düşmanı bir daha baş kaldırmayacak derecede kahreder ve şehitlerimizin ruhunu şad edersiniz. Sizi Allah’ın birliğine emanet ediyorum.Unutmayınız ki, Allah her zaman yardımcınızdır!”

İstanbul’a çekilen son bir telgraf şöyle: “Ruslara karşı başlanmış olan harekat, Rus Ordusu’nun kesin surette yenilgisiyle sonuçlanmadıysa da iyiden iyiye sarsılmasına, düşman arazisinin bir kısmının ele geçirilmesiyle düşmanın sınır dışına çıkarılmasına imkan verdi. 15 gün süren taarruzlarımız sonrasında yorulmuş olan ordumuz dinlendirilmekte ve daha sonraki harekatlara hazırlanmaktadır.Ben Ordunun komutasını hafız Hakkı Paşa’ya bırakarak İstanbul’a hareket ediyorum. Bununla beraber bütün bu bilgilerin ve İstanbul’a hareketimin gizli tutulmasını istirham ederim.”

Sarıkamış harekatında Mehmetçik şiddetli kış şartlarına rağmen Ruslarla her çarpışma da galip geldi. Özellikle Köprüköy muharebesinde Ruslar yenilince “Rus orduları başbuğu” sayılan son Rus çarı II. Nikola 1914 Aralık başlarında Kars’a gelmiş buradan da Sarıkamış’a varıp Rus-Kafkas ordusunun bozulan maneviyatını düzeltmek için cepheye gelerek Micingert’de askerlere nutuklar söyleyip eliyle madalyalar dağıtarak ordusunu cesaretlendirmeye çalıştı. Türk ordusu Sarıkamış giden yollar üzerinde Ruslarla çarpıştı. Sarıkamış’a ulaşabilen birlikler de düşmanla şiddetli bir çarpışmaya girdi. Özellikle 9. Kolordunun 17. piyade Tümeni çok şerefli ve yiğitçe savaştı, fakat soğuk ve silah yokluğu yüzünden geri çekilmek zorunda kaldı. Kuvvetlerimiz kara kışa çok kayıp vermesine rağmen Ruslarla savaşmış ve onlara 30 bin civarında kayıp verdirmiş.

Rus Ordusu Komutanlarından General NİKOLOSKİ, Türk askerinin ne denli kahramanca savaştığını anlatır; “Onlar, tarihi olan sabır ve tahammüllerini göstermişlerdir. Çatak ve Bardız üzerinden Sarıkamış’a taarruz eden birlikler, harekat için hiç de müsait olmayan bir araziden ilerlemek zorunda kalmışlardı. Türk askeri, kışın en şiddetli zamanlarında bile muharebe edebilecek bir güce sahipti. Dondurucu soğuğun şiddetinden telefonların bile işlemediği zamanlarda, 2-3 hafta süreyle ve devamlı olarak, bir barınaktan yoksun kaldıkları anlarda bile hiç durmadan muharebe etmişlerdir. Oysa bu asker düzensiz olarak beslenmekte ve erzak gelişigüzel verilmekteydi. Böyle tahammülü çok zor şartlar içinde bulundukları halde, Türk askerleri kahramanca çarpışmışlar ve tam 10 gün, hiç istirahat etmeksizin, inatçı bir şekilde muharebeye devam etmişlerdir.Ancak, bütün bu olumsuz şartlara rağmen Sarıkamış’ın Ruslar’a ne kadar pahalıya mal olduğu, harp bittikten sonra anlaşılacaktı.”

11. Kolordu Komutanı Tuğgeneral Galip Paşa, Mehmetçiğin kahramanlıklarını şöyle anlatır; “Köprüköy Harbi’nde 28. Tümen 83.Alayı’nın sahra tahkimatıyla takviye edilmiş olan 1905 rakımlı “Çobandede” dağındaki Rus mevzilerine yaptıkları hücumlar, harp tarihimize geçecek hamaset tablolarıyla doludur…Köprüköy Meydan Muharebesi iki gün bütün şiddetiyle devam ettikten sonra lehimize neticelendi. Bundan başka, 34 ve 18. Tümenlerimiz, aynı şekilde müstahkem olan Hombiki tepelerine, öyle kahramanca saldırmışlardı ki Ruslar neye uğradıklarını bilemeyerek mevzilerini terke mecbur oldular.Şimdi sıra, düşmanın takibine gelmişti. Ruslar, Köprüköy Harbi’ni kaybedince, 25 kilometre geride, önceden hazırlamış oldukları Azap mevzilerine sığındılar. İki kolordu ve bir nizamiye süvari tümeniyle yaptığımız taarruzlarda düşmanı bu mevzilerinden de tard etmeye muvaffak olduk.Her iki meydan harbinin kazanılmasını, evvela Mehmetçiklerin yüksek taarruz kabiliyetlerine, sonra da kumanda mevkiindeki arkadaşlarımızın fedakarlığına borçluyuz.Tümenlerin, taarruzun bilhassa ikinci günü gösterdikleri kahramanlık, Türk askeri için, ebedi bir iftihar vesilesidir. Ruslara, büyük bir darbe indirmiştik. Fakat ordumuz iaşe ve giyim bakımından hiç de iyi vaziyette değildi.

Birçok neferler, elbiseleri parçalandığı için, kaputlarını entari ve mintan üzerine giyiyorlardı. Bu kadar acıklı şartlar altında, ancak Türk harbedebilir.Mehmetçikler bu meydan muharebelerinde tahammül ve feragatin en yüksek örneklerini gösterdiler. Burada da arazi, son derece sarptı, düşman mevzileri, mükemmel surette tahkim edilmişti. Tümenler müthiş telefat veriyor, Mehmetçikler, sapır sapır dökülüyor, saflar arasında korkunç boşluklar hasıl oluyordu. Fakat sağ kalan Mehmetçik, kılı bile kıpırdamadan şehit arkadaşlarının ölülerine basarak düşman üzerine atılmaktaydı.

Harp meydanıydı.Dışarıda giderek bastıran kar kış, “eşhas ve malzemede noksanlık”, Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa’da hep tedirgin bin hal vardı; hiç kimseye danışmadan”…yine müdafaaya geçmek kararını verdi. Fırtınalı bir gecede, ani bir yürüyüşle cepheyi on-onbeş kilometre geriye aldırdı. Bu ihtiyarı ric’at, ordu için büyük bir felaket olmuştu. İklimin sertliği ve mevsimin zalim tesirleri altında birçok askerlerimiz ve zabitlerimiz donma neticesi yollarda şehit düşmüştü… Ordu yorgun düşmüş, moralman yıkılmış, Kolordu Komutanları ile Ordu Komutanı arasında düşünce ayrılıkları ve hatta sürtüşmeler belirmişti…”

Sarıkamışla ilgili dram esir olan subay ve erler için bitmemişti. 7 bine yakın Mehmetçik esir alınarak Sibirya’ya ve diğer Rus bölgelerine götürülerek ağır işlerde çalıştırılmış. Birçoğu dayanamayarak şehit oldu. Bazıları kaçarak Anadolu’ya geri dönmüşse de karşılaştıkları manzarayla kahroldu. Eşleri ölmüş, çocukları dağılmış, evleri bomboş ıssızdı.Dönebilenler, bu sefer de tifüs çaresizliğini yaşamaktadır. 3. Ordu komutanı Hafız Hakkı paşa tifüs’ten öldü. Ordu kumandanı’na kadar sirayet dairesini genişleten tifüs ve hümmayı racia çok adam öldürüyordu. Hasan Kale’nin kuzeyinde uzun ve derin hendekler açılmış, her gün arabalar bunlara mütemadiyen ölü taşıyordu.

Ordu Sıhhiye Başmüfettişi Dr. Tevfik Sağlam geri dönen askerlerin halini anlatırken şöyle der; “Geri dönen asker son derece bitkin bir halde idi. Bunların çoğu en ufak bir tesirle hasta oldu ve öldü. Böyle bir muhite salgınların büyük bir vüsat ve şiddet kesbetmesi tabii idi…Hasta ve yaralılar her tarafa dağılmış, öteye beriye sığınmış bir çokları memleketlerine kadar yollanmış, bir kısmı da yollarda ölmüştü. Bilhassa Pasinler Ovasında, Tortum Vadisinde, Erzurum ovasındaki köylere sığınan erattan ölenler ölmüş, hastalananlar öylece bakımsız bir halde kalmışlardı. Mesela Köprüköyü’nde henüz seyyar hastane teessüs etmeden evvel hasta ve yaralılara 15 kadar ev, ahır, samanlık gibi yerlerde firarilerle, ölülerle karışık bir halde bulunuyordu.

Hasankale’de kışlada tesis edilmiş olan hastanade 1.600 kasaba içindeki 20 kadar evde 1.000’den fazla hasta ve yaralı vardı. Hasankale’nin her evinde hasta, firari, zuafa dolu idi. Hertev’de 100’den fazla yaralıve hasta vardı. Başlarında bir hekim bile yoktu. Alvar köyünde 230 yaralı ve hasta yatıyor ve bunlara bir eczacı kendiliğinden bakıyordu.Erzurum hasta, yaralı. zuafa, firari, hülasa her çeşit erat akını karşısında kalmıştı. Sokaklarda, hanlarda, ahırlarda ölenler pek çoktu, ahaliden günde 20-30 kişi ölüyordu. Sahra Sıhhiye Müfettişi Süleyman Numan lekeli tifodan yatıyordu. Hekimlerin de hemen cümlesi hastalanmış ve büyük bir kısmı ölmüştü.”

Sonuç olarak Sarıkamış harekatı Enver paşa’nın adına ve hatırasına sıkı sıkıya bağlıdır. Bütün hata ve sevabıyla sürüp gidecektir. Askeri tarihimizde bu harekat “Rus ordusunu imha etmek için geniş bir çevirme manevrası, muharebesi olarak anılır.” Rus kuvvetlerinin imhası için düşünülen plan genel olarak uygun idi. Ancak kuşatma kavisleri geniş tutulunca, geniş kavisler, iklim ve arazi hedefte güç birliğine imkan vermedi. Arazi ve iklim pek dikkate alınmadığından birlikler düşmandan ziyade tabiatla savaştı. Sarıkamış savaşları Türk ve Rus ordularının inanılmaz bir direnme ve istikrarla savaştıkları bir yok etme savaşı serisidir. Sarıkamış Türk erlerinin yiğit Mehmetlerin ruhundaki büyük Alplik ve gazilik kaynağının yarattığı tükenmez enerjinin yeni bir şahlanış yeri olarak dünya durdukça yaşayacaktır.

Arkası takviyeli Ruslar, ilkbaharda havaların açılmasıyla birlikte karşı taarruza geçti. Van, Muş ve Bitlis şehirlerimiz, 15 Mayıs 1915 tarihine kadar Ermenilerin de desteğiyle Rusların eline geçer. Rus orduları 24 Temmuz 1916 yılına kadar geçen zaman içinde Erzurum, Erzincan, Trabzon, Bayburt ve Gümüşhane’yi kolayca zaptederek Doğu Anadolu’yu ele geçirir. Bir başka dram yaşanıyordu bu dönemlerde. Ruslardan ve Ermeni çetelerinden kaçan Karadeniz halkı, iç Anadolu’ya göç etti. Göç yollarında sefalet hastalık ve açlık başladı. Aileler dağıldı, genç kadınlar namuslarını teslim etmemek için kendilerine kıydı.

Sarıkamış muharebesi sırasında paniğe kapılan Ruslar müttefikleri İngiltere ve Fransa’dan Türkleri durdurmak için ikinci cephe açılması için ısrar ettiler. 1915 Çanakkale çıkartması bu yüzden yapıldı.

Sarıkamış Şehitliğinin perişan durumu

Sarıkamış çevresinde binlerce asker yatıyor. Onların adına ne bir mezar taşı, ne de bir iz var. Onları temsil eden birkaç anıt sadece. Sarıkamış köylerinde birçok şehit mezar bulunuyor. Bazı şehit mezarlar, Orman Bakanlığı tarafından ağaç dikme bahanesiyle talan ediliyor. Rusların toplu olarak defnettikleri şehitlerimiz ise halen bulunamadı. Allahuekber dağlarında şehit olan Mehmetçiklere zemin sert ve kayalık olduğu için mezar kazınamadı. Karların erimesiyle ortaya çıkan şehit kemikleri toplandı. Köpek ve kurtlar yem olmasın diye üzerine taşlar konarak koruma altına alındı. Yaz aylarında buralara gelirseniz, yeşeren Sarıkamış ve soğanlı dağlarındaki çiçeklerin ve kuşlar Mehmetçikten bir şeyler sayıkladığını hissedersiniz. 1952 kilometrekarelik Sarıkamış toprağının her 17 ile 19 metresine ortalama bir şehit düşüyor. Sarıkamış-Selim, Soğanlı-Allahüekber hattında sadece 10 şehitlik bulunuyor. Bunlar Batı Kışla, Yukarı Sarıkamış, Hamamlı Köyü, Bardız Geçidi, Lalaoğlu Köyü, Allahüekber, Yayıklı Köyü, Turnagöl, Çermik Yayla ve Yağbasan Köyü şehitlikleri. Allahüekber Şehitliği, toplam 10 bin kişilik beyaz ölüm kurbanını barındırır.

                                                                                                                                                                  Sarıkamış şehitlerini unutmayacağız, ruhları şad olsun.

Sonuç

Gün doğarken ve Güneş batarken Sarıkamış sanki Şehitlerin 85 sene önce bu bölgede bir gecede 90 bin vatan evladının ölümünde sararıp solduğunu da yansıtıyor.Sarıkamış şehir merkezi Kars-Erzurum ana yolundan biraz uzakta. Sarıkamış ovası ve Allahü Ekber dağları hoş manzara oluşturuyor. Sarıkamış ovasındaki binlerce çiçek çeşidi görenleri derinden etkiliyor. Bu güne kadar Sarıkamış’a gitmeyenleri bu şirin ilçemiz kendine çağırıyor. Dedeleri buralarda donarak şehit olan bizler kaç kez Sarıkamışa gittik..?. Şehit torunları Sarıkamşa gitmeli . On binlerce şehide kefensiz mezar olan Allahü ekber dağları Sarıkamış Ovasının eteğinde kurulan Sarıkamış şehrinde bir gece misrafir olup şehitlerimize fatihalar okuyalım. Şehrin etrafı ala çam ağaçları ile çevrilmiş. Muhteşem ve görülmeye değer manzara oluşturuyor…

Şehitliğin mahzun hali ve sessizliğine kendimizi kaptırıyoruz. 85 yıl önce soğuk bir kış gecesi düşmanla karşılaşmadan donarak şehit olan bu insanların nasıl öldüğü bile bilinmiyor mezarları yok. Rus bir tarihçinin anlattığına göre ölen Türk askerleri kazınan büyük bir çukura toplu olarak gömülmüş. Toplu şehitlikler belli değil.19. Yüzyılın sonları 20. yüzyılın başlarında Ruslarla yaptığımız savaşlarda yüzlerce şehit verdik. Ordumuzun bu dönemde katıldığı savaşlarda 3 milyona yakın Mehmetçik şehit oldu. Dedelerimiz Avrupa içlerinden Basra’ya, Kafkasya’dan Yemen’e kadar onlarca cephede savaştı ve bir çoğu şehit oldu, kayboldu, geri dönmedi. Gidip de dönmeyen, onlardan bir daha haber alınamaya dedelerimiz hakkında çok az şey biliyoruz. Onları araştırmak ve hangi coğrafya’da, hangi toprağın bağrında yattığını bulmak boynumuzun borcu olsa gerek.

Onlar, sayısız savaşların adsız kahramanları, yeryüzünün bir çok yerinde toprağın bağrında anıtsız yatıyor. Büyük şair Mehmet Akif’in dediği gibi; “Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda!” Akıllara durgunluk verecek savaşların kahramanlarına ait abideler ancak gönüllere dikilip yaşatılabilir.

Onlar, çiçek çiçek açılarak gittiler,
Ufuklara saçılarak gittiler,
Şehit olup güle güle gittiler.

Dünyanın neresinde olursa olsun toprağın bağrında kefensiz yatan şehitlerimizi unutmayacağız. Biliyoruz ki, unutulmak acıların en büyüğü.

Vali Harput’ un Bursa aşkı şiir yazdırdı

…”Öyle efsunkarsın ki aşık oldum ben sana

     Öpeyim toprağını izin ver kana kana…”

                                                                             Şahabettin Harput (Bursa Valisi)

Bursa Valisi Sayın Şahabettin Harput’un  bir çok valiye örnek olacak  Bursa  şiiri  Devr-i Alem ve Belgesel Yayıncılık tarafından klip haline getirildi.

Devr-i Alem ekibi, Bursa’da Basın Yayın Genel Müdürlüğü ile  Basın İlan Kurumunun Yerel ve Bölgesel Medya Eğitim semineri kapsamında gerçekleştirilen  toplantıya katılarak kültür ve maneviyat şehri Bursa’yı ziyaret etmişti.Bu ziyarette, tarih ve kültür insanı ve aynı zamanda  şair olan Bursa valisi Şahabbettin Harput’un makamına konuk olup, Bursa hakkında röportaj yapmıştık.Bu röportaj ile vali Şahabettin Harput’un şair kimliğine de şahitlik yaparak, yeşil Bursa’mızı adım adım Devr-i Alem kameraları eşliğinde  dolaşarak belgesel görüntüler çektik.Vali Harput’ un Bursa şiiri Devr-i Alem tarafından  klip yapılarak  internet ve  TV’lerde yayınlanmaya başladı.

Devr-i Alem farkı ile Bursa valisi sayın Şahabettin Harput’la yaptığımız güzel röportajın ayrıntılarını birlikte okuyalım.Ve ardından sayın valimizin Bursa görüntüleri ile harmanlanmış o güzel şiirinin klip ve belgesel görüntülerini Devr-i Alem farkıyla  (www.belgeselyayincilik.comdan Devr-i Alem TV’de) izleyelim.

İsmail Kahraman : Değerli bir büyüğümüz, güzel Bursa’mızın güzel insanı, yönetecisi, kültür adamı ve şairi olan Bursa valisi ile birlikteyiz.Sayın valim medeniyet “tamir-i bilad, terfi-i ibad” beldelerin tamir edilmesi, insanların bilgilendirilmesi şeklinde atalarımız şeklinde ifade edilmiştir.Siz bir kültür insanısınız, Bursa daki  tarihi   tapu senedimiz olan  kültür eserlerimiz  adeta yeniden tamir ediliyor havası gördük.Siz bu konuda neler söylemek istersiniz?

Şahabettin Harput : Ben öncelikle  Devr-i Alem TV Belgesel ekibi olarak size çok teşekkür ediyorum.Bizim medeniyetimizin, kültürümüzün, ecdadımızın yani bizim kendimizin anlatılmasına vesile oldunuz.Allah razı olsun.Biz oturduğumuz makamda niçin oturduğumuzu her zaman sorgulamak zorundayız.Hatta ben arkadaşlarıma hep şunu söylerim.”Niçin yaşıyorsunuz, nasıl yaşıyorsunuz.”Bu iki soruyu hep kendimize sormak zorundayız.Dolayısıyla niçin bu makamda oturuyoruz.Üzerimizde bir emmanet var.Önce muhteşem ecdadın bizlere bırakmış olduğu muhteşem miras var elimizde.O ecdadın ruhani maneviyatlarıda şu an üzerimizde.Ben Osman Gazinin türbesine, yada 2. Murad’ın türbesine gittiğim zaman ürperirim.yani tabiri caiz ise onların koltuğunda oturmak gibi birşeydir.

İsmail Kahraman : Bir araştırma yaptık sayın valim şu an elimizde bir şiir var.Sanırım  sizler hece vezninde yazmışsınız.Orada bir cümle var, o beni çok etkiledi.Şöyle yazıyor.”İzin ver toprağını öpeyim.” O ne kadar güzel.”Sevmek tanımakla başlar.” Önce seveceksiniz, sonra vefa.Efendim o güzel şiirinizi Devr-I Alem  tv ekranlarında bizimle paylaşır mısınız?

Şahabetin Harput : Evet olur o zaman Devr-i Alem izleyicileri için şiiri söyleyeyim.

Bursa valimiz sayın Şahabettin Harput’un kaleminden;

PADİŞAHLAR ŞEHRİ BURSA

               Tarihimizde ilk başkent dünyamızda bir cennet

Asırlara sığmayan en büyük medeniyet

Dilim dilim zamana sığmayan ebediyet

  Medarı iftiharım devletim ebed müddet

Orhan Osman Gaziler sende yatar yan yana

Devletimin adını onlar yayar cihana

Anlı şanlı Yıldırım yine senin bağrında

Kim istemez ölmeyi bayrak vatan uğruna

             Yeşil Türbende yatar hünkar Mehmet Çelebi

Övmüştü bu milleti o yüce kutlu nebi

   İstanbul fatihinin babası Murat sende

Kosova zaferinin fatihi Murat sende

Yıldırım’ın damadı mübarek Emir Sultan

Dualarla beslenir mübarek kabri her an

Fatih’i Fatih yapan Molla Gürani send

Alleme Fenari’nin ışığı var ensende

Kutupların şahı hazreti büyük Üftade

 Herkes gıpta ederken bil ki o da sende

     Yaşıyor dipdiri bil sende Somuncu Baba

  Ulucami üstünden alemlere merhaba!

Bir tarafta dizilmiş tarihi şanlı hanlar

Gözler kamaştırıyor o zarif şadırvanlar

Mevlidin Müellifi yine sende yatıyor

Şefaat-i Nebi’yi aramıza katıyor

        Heybetli surlarıyla sanki billur gerdanlık

Satvetli günlerini hatırlıyor insanlık

      Bir tarih yazılıdır her bir mezar taşında

        Nice şehitler yatar kim bilir kaç yaşında

Kimliğini arayan hemen gelsin buraya

Görünce aşık olur girmiş gibi saraya

Gül bahçesinde güller, evliyalar erenler

Bu ulu hayali rüya gibi görenler

              Çeşmelerinden içer hem kuşlar hem çocuklar

Neşeyle oynaşırlar küçük yavrucaklar

                Sen ışıksın sen Ümid sen vatansın sen bayrak

                Rahmet yüklü bulutlar geliyor sağnak sağnak

İniyor üstümüze damla damla her daim

Nimetler fışkırıyor sanki Cennet-i Naim

Sana selam duruyor gökte kutsal melekler

Hemen kabul olunur seherlerde dilekler

   Nice sırlar saklıyor o muhteşem çınarlar

      Volkan gibi coşarken gürül gürül pınarlar

Suları şırıl şırıl ne muhteşem bir şehir

Sanat ve edebiyat dertlilere panzehir

Bereket saçıyorsun insanlığa herkese

Koşuyor görmek için herkes nefes nefese

Sen tarihsin sen kültür hem termalsin hem deniz

Sen devletsin sen millet, sen biz ve sen hepimiz

         Uludağda karsın sen ve tüm gönüllerde yar

             Sen en güzel iklimsin mevsimlerden ilkbahar

Nadide çiçeklerin en güzel meyvelerin

             Dünyada yoktur bil ki, ne dengin ne benzerin

Cihanı hayran eder İznik’te çinilerin

Milletmin gönlüdür senin en güzel yerin

Karacabey ve Keles Yenisehir Mudanya

Her biri ayrı güzel her biri ayrı dünya

   Ovaların yemyeşil denizlerin masmavi

       Çekirge’de konaklar her biri bir Türk evi

       Öyle efsunkarsın ki aşık oldum ben sana

Öpeyim toprağını izin ver kana kana

      Şahabettin  Harput / Bursa Valisi
  (Ekim 2008 Bursa)

Evet izin verirse öpeceğiz.

İsmail  Kahraman : Öpüyorsunuz efendim.Aslında Bursa anlatılmaz yaşanır.Ben son olarak sizlerin mesajlarını almak isterim.Bursa’yı bugüne kadar görmeyenlere veya sadece dağa inip çıkanlara yada transit geçenlere değerli şehrimizin valisi olarak bir kültür insanı olarak neler söylemek isterseniz.

Şahabettin Harput : Bursa bizi bizde bizim için saklayan şehirdir.Yani Bursa’da her insan kendesinden birşeyler bulur.Öyle ise herkes gelsin, kendi kaybettiği birçok değerini, kendi özlediği birçok güzelliğini buraya geldiği zaman görecek.O yüzden şiirde diyorum kimliğini arayan hemen gelsin buraya.O yüzden herkes bir kez daha buraya gelmeli.Ecdad nasıl bu bölgeye imparatorluk kurmuş, nasıl temeller atmış, bizim kimliğmizi, adımızı, eserlerimizi, kültürümüzü asırlarca yaymış ve anlatmış.Gelsinler görsünler.Bir kez daha bu tarihi yaşasınlar.Bizim dinimizde sılah-i rahim müessesi vardır.İnanan için bir görevdir sılah-I rahim.İşte burası sılah-i rahimdir, hepimiz için.Buraya herkesin gelmesini görev olarak görüyoruz ve buralar herkesi kucaklıyor.

   Evet öncelikle sayın valimize değerli zamanı ve  değerli sözleri için çok teşekkür ediyorum.Aslında Bursa ile ilgili anlatılıp söylenecek çok şey var.Sayın valimizin dediği gibi zaman ayırarak Bursa’ya gelmek gerek.Hisssederek Bursa’yı yaşamak gerek.Tarih bilincine ve şuuruna sahip olarak yaşamak, o güzelim asırlık Osmanlı çınarlarını okşamak, akan çeşmelerinden tertemiz sularını içmek, aziz ecdadımızın mezarlarını ziyaret edip Fatiha okuyup vefa borcunu ödemek gerek.Sizleride Bursa’ya davet ediyor www.belgeselyayincilik.com adresimizden Bursa ile ilgili hazırladığımız belgesel görüntülerle başbaşa bırakıyoruz.

Anadolu’dan Erivan’a Devr-i Alem

ERMENİSTAN BELGESELİ

Ermenistan sürekli gündeme geliyor.Ermenistan ile ilgili yeteri kadar araştırma yok.Devri Alem TV belgesel program yapım ekibi olarak Ermenistan’a gidip başkent Erivanve Gümrü şehirleri oılmak üzere Ermenistan’ı gezerek belgesel programı hazırladım. Hazırladığımız belgesel programın senaryo metnini birlikte okuyalım.

Anadolu’dan Ermenistana 

Tarihler 16  Ekim 2010 , Devr-i Âlem TV. Belgesel  program yapımcısı , belgesel yayıncılık  ve Devr-i Âlem dergisi olarak yılın gazetecilik olayını gerçekleştirmek üzere Ermenistan’a gidiyoruz. Değerli dostum işadamı Yusuf Akınlı’nın “Ermenistan’a gideceğiz. Gelir misin?”davetini aldıktan sonra aklıma bir çok soru üşüştü. Ve aklımda ki bu sorumların cevabını bulmak için Ermenistan’a gitmeye karar veriyorum.

Ermenistan’da neler oluyor? Ermenistan halkı Türkiye’ye nasıl bakıyor? Ermenistan’da Türk iş adamları neden başarılı? Soykırım, savaş ve katliamın perde arkasındaki gerçekler neler? Ermenistan’da yıkılan Türk İslam eserleri nelerdir? Ermenistan Türk sınırı ne zaman ve nasıl açılır? Ermenistan’ın en büyük destekçisi neden İran? Azerbaycan Ermenistan arasındaki Karabağ sorunu çözülecek mi? Yıllardan beri bekleyen Ermeni kilisesinin kubbesini hangi Gebzeli vinç firması kaldırdı? Ermenistan Hava Limanın neden Kocaelili işadamı yapıyor? Ermenistan halkı Türklere nasıl bakıyor? Ağrı Dağı Erivan’dan nasıl görünüyor? Sınır kapısı kapalı olduğu halde Türkiye’den Ermenistan’a nasıl gıda maddeleri gidiyor? Ermenistan’a her gün onlarca Türk tırı hangi zorlukları aşarak gidiyor? Ermenistan’dan Türkiye nasıl görünüyor? Erivan’daki Gökmescid’de belgesel çeken ilk Türk Gazetecisi olmak için yollara düşüyoruz ve 3 gün kalacağımız Ermenistan’a gitmek üzere 16 ekim 2010 tarihinde yola çıkmaya karar veriyoruz.

Gebze’den Ermenistan’a

Yağmurlu bir sonbahar günü 16 Ekim 2010  Cumartesi sabahı Gebze’den yola çıktık.Anadolu yolları sonbaharda da çok güzel. Bazı yapraklar sararmış, ormanlar adeta bir halı desenini andırıyor. Dağlar ve ovaları bir bir arkamızda bırakıyoruz. Köyler boşalmış, büyükşehirlere göçmüş, yollar tenha. Şehirler ve kasabalar kış uykusuna hazırlanıyor. Tarlalarda son mahsuller toplanıyor. Sonbahar meyveleri ağaçların dallarını süslerken biz kendimizi bir rüya alemine hissedercesine Anadolu yollarında gidiyor, Zaman zaman da restoranlarda soluklanıyoruz.

Dedemin Mezarında Fatiha Okuyorum

Belki en son gideceğim ülke idi Ermenistan. Çünkü Ermenistan ile ilgili bir çok yazı kaleme alıp TV programı çekmiştim. Sadece ben değil, Anadolu insanı Ermenilerden çok çekmişti.  1914’de asker olan dedem İbrahim Kahraman(Kandazoğlu) Giresun iline bağlı Şebinkarahisar ilçesi’nin ermeni işgalinde şehit olmuştu. Dedemin burada bir çok askerle Şebinkarahisar’ı Ermeni işgalinden kurtardıktan sonra Suşehri yakınlarından önce Ermeniler tarafından içecekleri su kaynaklarına  zehir katılmasıyla zehirlenir, ardından da kaldırıldığı hastane nin Ermeniler tarafından yakıldığı için dedemle birlikte  bir çok Mehmetçik şehit olmuştu. 12 sene önce dedemin de mezarının bulunduğu Sivas’ın Suşehri ilçesindeki garipler mezarlığında araştırma yapıp belgesel çekmiştim. (2001’un Temmuz ayında yeniden bu mezarlığa gittim. Mezarlık kısmen bakımlı hale gelmiş, 12 yıl önce dikilmesine vesile olduğumuz çam fidanları büyümüş, şehitler mezarlığı yeşillenmişti.)

Ermenistan’a giderken dedemin kemiklerini sızlatmak istemiyordum. Akşamın geç vakti olmasına rağmen Suşehri garipler (Şehitler) mezarlığında durarak dedemin ruhuna Fatiha okuduktan sonra Ermenistan yollarına düştüm. Erzurum’a geldiğinizde gecenin geç vakti olmuştu. Kaldığımız otelden sabah erken kalkıp, yeniden yollara düşüyoruz. Pasinler, Horasan, Sarıkamış’ı geçerken araçtan inip, Sarıkamış şehitleri anıtında Fatiha okuyoruz. Bu bölgeler çok büyük savaş ve mezalim yaşamıştı. 90 bin Mehmetçik bu bölgede karlar altında şehit olmuş, bir çok masum insan ermeni mezalimine kurban gitmişti. Bir insanlık görevi olarak onların ruhuna da Fatiha okumayı ihmal etmedik.

Kars’da Sabah Kahvaltısı

Sabah Kars’a geliyoruz. Kars’a özgü sabah kahvaltısı ararken, Karslılar bize burada “Kars kahvaltısı yok, Van kahvaltı salonu var” diyor. Biz de Vanlı bir müteşebbisin Kars’da açtığı Van kahvaltı salonunda hem yorgunluk atıyor, hem kahvaltı yapıyoruz. Şimdiki durağımız Ardahan. Ardahan’a uzaktan el sallayıp, Damal ve Susuz’u geride bırakarak ılgar dağının zirvesinde ki şehitler çeşmesinden kana kana suyumuzu içip sonbahar yapraklarının sarardığı çam ormanı içerisindeki sarı renk tonlarının  bütün desenlerinin hakim olduğu, Posof ormanlarına el sallayıp, Türkgözü sınır kapısına geliyoruz. Türkgözü sınır kapısındaki işlemlerimizi tamamladıktan sonra Gürcistan polisinin saygılı ve hızlı işlemlerinden sonra gümrük görevlisinin bize güvendiği için aracımıza bile bakmadan kendimizi gönül yaramız  Gürcistan’ın Ahıska topraklarında buluyoruz.

Ahıskada gerçek Rus soykırmı

 Ermenistan sözde soykırım yalanı ile dünyayı  kandırırken, Ermeni lobileri  çalışmalar yaparken  bizim Ahıska’dan haberimiz bile yoktur. Ahıska’da yaşanmış gerçek Rus soykırımını bile araştırmayız. Ahıska diyince içimiz bir hoş olur ve sızlar. 1945 yılında 92 bin Ahıska Türk’ünün bir gecede evlerinden zorla çıkarılarak Sovyet Rusya’nın çeşitli bölgelerine sürüldüğü yerdir Ahıska. Ahıska gönül yaramızdır. Dün Sovyet zulmü vardı, bugün Gürcistan zulmü yaşanıyor  Ahıska da. Gitmeyen ve araştırmayan bu bölgeleri bilmez. Biz Devr-i Alem TV belgesel programı olarak  Ahıska ile ilgili ilk belgeseli çeken ve Vatan Ahıska belgeseli ile Ahıska Türklerine  uygulanan gerçek Rus soykırımını dünyaya duyuran  ilk gazeteci ve  belesel tv programı olarak tarihimize karşı vefa borcumuzu ödemeye çalıştık. (Vatan Ahıska belgeselini bir çok tv kanalı ve (www.belgeselyayincilik ve  Devr-i alem.Tv ) kanalından izleyebilirsiniz.

Kuranehri ile Arpaçay nehrinin suladığı Ahıska ovaları ve Ahıskale bize hoş geldin dercesine bizi bağrına bastı. Ahıskale şehir merkezinde kısa bir tur attıktan sonra yolumuzu Ermenistan yönüne çeviriyoruz. Arpaçay’ın kenarında ki kavak, söğüt ve çınar ağaçları sararmış. Arpaçay nazlı nazlı akıyor. Virajlı yollardan geçerek Ahıska’nın Ahılkelek bölgesine  geliyoruz. Ahılkelek deyince  aklıma Ahılkelek fatihi,  Balkan, Birinci Dünya ve Kurtuluş Savaşları’nın  yiğit komutanı, kılıç ve kalem erbabı şehit binbaşı Hüseyin Avni Alparaslan geliyor. Birinci Dünya Harbi’nde Ahılkelek’i nasıl düşman kurtardığını bizzat kendisi kaleme almış. Binbaşı Hüseyin Avni Alparslan  hakkında ayrıntılı bilgileri  Belgesel Yayıncılık arşivi ile  internet  arama motoru googleden  (Kılıç ve kalem Erbabı  şehit binbaşı Hüseyin Avni Alparslan ) başlığını  arayarak okuyabilirsiniz.

Ahılkelek’te Şehit Binbaşı Hüseyin Avni Alparslanı düşünmek

Ahılkelek, derin vadinin iki yakasına kurulmuş. Uzaktan Ahılkelek’in kalesi bize el sallıyor. Vadi içerisinde ki virajlı yollardan Ahılkale’nin yanında ki şehir merkezine çıkıyoruz. Şehir gerçekten güzel. Ahılkelek’de Osmanlı kalesinden başka gözümüz diğer Osmanlı eserlerini arıyor. Ancak fazla bir şey göremiyoruz. Osmanlı şehirleri arasında önemli yere sahip Ahılkelek’de bir kilise dikkatimizi çekiyor. Kilise her halinden ben Camiyim diyor. Minare yıkılmış, çan kulesi ilave edilmiş, mimarisi kiliseye benzetilmiş camiye el sallayarak, Birinci dünya harbinde  Ahılkeleği kurtaran  birliğin komutanı  kılıç ve kalem erbabı  şhit binbaşı Hüseyin Avni Alaparaslan’ın ruhuna  fatiha okuyarak   Ermenistan yoluna doğru hareket ediyoruz. Düz ovalar, göller, köyler, dağlar ve Ahılkelek’in fakir köylülerine el sallarken  Gürcistan-Ermenistan arasında ki Balla sınır kapısına geliyoruz.

Balla Sınır Kapısındayız

Gürcistan devleti Shakashvili tarafından gerçek anlamda devlet haline getiriliyor. Gürcistan sınır kapılarında Gürcüce, Türkçe, Azerice ve İngilizce “Rüşvet vermek yasaktır. Verende alanda 7 yıl hapse mahkum edilir.” Yazısı dikkatimizi çekiyor. Gerçekten Gürcistan’da rüşvetin kökü kazınmış. Daha önce aleni rüşvet alınıp veriliyormuş, şu an da böyle bir şey söz konusu değil. Herkes birbirini uyarıyor. “Sakın rüşvet vermeye kalkmayın. Hapse girersiniz.”diyorlar. Gürcistan devleti Balla sınır kapısını modern hale getirmiş. Geniş bir çatı ile sınır kapısının her yerini yağmur ve kara karşı korunaklı hale getirmiş. Çok kısa sürede sınır kapısından geçerek tampon bölgeye giriyoruz. Kısa bir yoldan sonra Ermenistan’ın Balla sınır kapısına geliyoruz.

Ermenistan’da İlk Gece

Balla sınır kapısında uzun bekleyişten sonra vizelerimizi alıyor ve Ermenistan’a giriyoruz. Akşamın geç vakitleri. Dağlar tepeler aşıyoruz. Vadilerden geçerek Ermenistan’da ki ilk durağımız meşhur tarihi Gümrü şehri oluyor. Daha önce büyük bir depremle sarsılan tarihi Gümrü şehrinin içerisinden geçerken Kazım Karabekir paşa ile ermeni devleti yöneticilerinin Gümrü  barış antlaşması hatırıma geliyor. Bugün Ermeniler Türkiye-Ermenistan sınırını tanımasa da Türkiye-Ermenistan sınırı Gümrü antlaşması ile resmileşmişti. Gümrü’ye el sallayıp Ermenistan’ın başkenti Erivan’a doğru yolumuz devam ederken, ben elimde ki Ermenistan ile ilgili notlarımı okuyorum.Benien çok, değerli akademisyen ve araştırmacı Dr. Hasan Oktay beyin “Ermenistan’da Türk eserlerinin akıbeti” başlıklı yazı ilgilendiriyor. Ermenistan ile ilgili fazla bir araştırma yok. Aslında bir çok kültür ilişkimiz olan Ermenistan, ciddi şekilde araştırılmalı. Şimdi sizlere sayın Oktay’ın yazısından aldığım alıntıyı sunuyorum. Bakın sayın Oktay Ermenistan’da yıkılan Türk eserleri ile ilgili hangi tespiti yapmış

Ermenıstan’da Türk Eserlerının Akıbetı

Dr. Hasan OKTAY

Kırmızı gül demet demet diye başlayan ve Şol Revan’da balam kaldı diye devamedenacıklı ve acıklı olduğu kadar da içli ve duygulu türküyü dinlemeyenimiz kalmamıştır. İşte bu türkü bir Türk yurdu olan Revan’ın acı türküsüdür. Tarihi boyunca çeşitli istilalara ve Türk boylarının iskanına açılan Revan bölgesi Ağrı dağının elli beş km. kuzeyinde, Alagöz dağının güney doğusunda, Gökçe gölünün güneybatısı köşesinden takriben altmış beş km batıda bin metre yüksekliğindeki Çukursad ovasında, Aras ırmağının sol kollarından Zengi suyunun sol kenarındadır. Revan’ın bulunduğu Sa’dçukuru / Çukursaad ovası kuzeydoğu ve kuzey batıdan yüksek dağlarla çevrilmiştir.

Revan Şehri bugün Ermenistan’ın başkenti olan Yerevan’dır.

Milletlerin benliklerini, düşüncelerini, duygularını, kuvvetle canlandıran yegane amil yaptıkları, bıraktıkları eserlerdir. Fikirlerin canlanarak kağıtlar üzerine tespit ettiği satırlar, abideler, mabetlerin hepsi bir devrin düşüncesini, duygusunu yaşatır. Bir şehre girdiğimiz zaman rastladığımız eski eserler bize daha önceki devirlerde bu şehrin hangi millet ve medeniyetin hakim olduğunu gösterir. Her hangi bir şehirde uzun müddet hakim olup da hiç bir eser bırakmadan ayrılanların o yerlerin ruhuna ve fikrine hükmedemedikleri anlaşılır. Ruha ve fikre hakim olan milletler bulundukları yerlerde muhakkak bir eser bırakarak ayrılmışlardır. Revan bu eserler açısından oldukça şanslı olmasına rağmen sık sık Osmanlı-İran arasında el değiştirmesi, deprem ve Ermeni tahribatı şehrin Türk tarihi eserlerini yok denecek mesabesinde ortadan kaldırmıştır. Bu gün ancak bu eserlerin izlerine rastlanmaktadır. Safevi-Osmanlı çekişmesinin önemli merkezlerinden biri olan Revan XV. Asırda Timur’un tacirlerinden Hacı Han Lahican tarafından bir köy olarak kurulmuş, ve sonraları Şah İsmail’in emriyle veziri Revan Kulu Han tarafından XVI. Asrın başlarında (1509-10) şehir haline getirilmiştir.

Safeviler Anadolu’dan propaganda vasıtasıyla getirttikleri aşiretleri Revan merkez olmak üzere tesis ettikleri Çukursaad beylerbeyliğine yerleştirmiştir.Osmanlı devleti ile Türk Safevi devletleri arasında sık sık el değiştiren Azerbaycan bölgesinde 1747 de İran yönetimini elinde bulunduran Nadir Şah Afşar’ın ölümüyle irili ufaklı yirmiye yakın hanlık kurulmuştur. Bu hanlıkların içerisinde en önemli olan ve Revan merkez olmak üzere de Revan hanlığı Kaçarlar ve diğer Türk aşiretleri tarafından kurulmuştur. Revan’ı Safevi Türk, Osmanlı ve Hanlık dönemi eserleri süslüyordu. Fakat 1828 de Ruslar şehri ele geçirdikten sonra Ermenilere teslim ederek büyük bir tahribatın başlamasını da sağlamış oldular. İşte Revan’da geride bıraktıklarımız.

Serdar sarayı

Safevi Türk şahları Revan şehrini kurarken bir saray külliyesi inşaa ederek kendileri adına şehri yöneteceklerin ikametine ayırdı. Bu saray ek yapılarla desteklenerek ayrıca yapım ve restorasyon esnasında bir çok değişikliğe uğramıştır. Bu saray külliyesi Revan kalesinin içerisindeydi. Heybetli uçurumun kenarında kurulan saray insan üzerinde büyük tesirler bırakmaktadır. Safeviler vilayet merkezlerinde inşa ettikleri sarayları genellikle heşt behişt (sekiz cennet) tarzında inşa ederlerdi. İstanbul Çinili köşk de bu sitile girer.

Revan Hanlığı hükümet merkezi olarak daha önce yapılan sarayların yerine yeni bir saray inşa etti. Doğu mimarisinin en güzel örneklerinden birini teşkiledenSerdar sarayını Revan Hanı Hüseyin Ali Han yaptırmıştır. Görkemli sarayın ustaları Türkiye’den ve İran’dan, mimar ise Hoy Hanlığından istenmiştir. Sarayın planı ve inşaatın tüm sorumluluğu Hoy’dan gelen mimar Mirza Cafer tarafında gerçekleştirilmiş tir.

Sekiz yüz haneyi barındıran Saray’a Revan Hanı Hüseyin Ali Han’ın Oğlu Muhammed Han tarafından 1791 de ‘Gözgülü’ aynalı salon ve yay imareti adı altında yazlık bir bölüm eklenmiştir. Serdar sarayı Revan kalesinin temelini oluşturur. Bu saray Revan hanlığının saray mimarlığının en değerli örneğini teşkil etmiştir. Saray külliyesi çeşitli fonksiyonları bulunan çok sayıdaki müştemilat binaları avluların çevresinde guruplaşmıştı. Fıskiyeli havuzlar, çiçek bahçeleri, sarayın avlularında enfes bir manzara meydana getirmiştir. Bu debdebe, saray binalarının iç tertibatında daha da güçlü idi. Duvar ve ahşap bölümlerdeki nakışlar, savaş ve av sahneleri, zengin desenli portreler, sarayın içerisine debdebeli ve zengin bir görünüm vermektedir. Saray devlet işlerinin görüldüğü bir mekan olarak kullanılırken aynı zamanda barındırdığı sekiz yüz hane ile de Hanlığın önemli kültür ve sanat merkezi olarak hizmet etmiştir. Fakat bugün saraydan hiçbir eser mevcut değildir.

Mescit ve Camiler

Camiler İslam dünyasında dini bir mekan olmakla beraber aynı zamanda sosyal kültürel ve eğitim kurumlarıdır. Revan Hanlığı topraklarındaki tarihi eserler dini menşeli olduğundan iki türlü yıkıma sahne olmuştur. SSCB’de ateistlik propagandası neticesi kurulan Allahsızlık cemiyeti bölgedeki dini yapıları yok etmeye çalışmıştır. Bunun yanında Ermeniler Türk hakimiyet alametlerini tamamen tahrip ederek Revan’da bulunan irili ufaklı bir çok camiden ancak iki tane kalmış ve bu camilerde 1988’de kasıtlı çıkarılan bir yangınla kullanılamaz hale getirilmiştir.

Şah İsmail Mescidi

Tespit edebildiğimiz kadarıyla Revan da ilk mescide Şah İsmail tarafından 1510 yılında yaptırılmıştır. Revan, Osmanlı İran ilişkilerindeki önemini kavrayan Şah İsmail şehri tahkim ederek kale ve cami yapmıştır.

Geniş mekanı ve uzun minaresi, döşenen halılarıyla çok meşhur olan Şah İsmail mescidi 1918 de Ermeniler tarafından içerisine Müslüman ahali doldurularak yakılıp yok edilmiştir.

Hudabende Mescidi

Revan mescitleri arasında ilk büyük mescit olma özelliğini taşıyan Hudabend mescidi Safevi hükümdarı Muhammed Şah Hudabend tarafında inşa edilmiştir. Uzunluğu9 metreolan bu mescidin genişliği6 metre, yüksekliği ise 12 metreydi. Küçük bir de mihrabı olan mescide kırmızı pişmiş tuğladan yapılmıştır. 1685 tarihinde Safevi hükümdarı Şah Süleyman tarafından tamir ettirilen mescidin giriş kapısı üzerinde bir tamirat kitabesi konmuştur.

Şah Abbas Mescidi

Revan mescitleri arasında sanat değeri açısından Şah Abbas mescidi önemli bir yer tutar. 1606 yılında yapılan mescide halk camili mescit ismini vermiştir. Aynı zamanlarda Gence’de yapılan mescit de aynı mimar Şeyh Bahaaddin tarafından yapıldığından birbirlerine çok benzerler. Revan Han sarayının doğu yanına yapılan mescidin yanında medrese, kütüphane ve misafirhane inşa edilmiş olup büyük bir avluyla çevrelenen muhteşem bir mimari külliye olarak ilim merkezi görevi ifa etmiştir. Revan Hanlığı zamanında Mescidin aşevinde fakirlere günde üç öğün yemek verilmekteydi. Dini bir mekan olmanın yanında sosyal bir kuruluş olan bu cami Ermeniler tarafından her fırsatta tahrip edildiğinden şu anda harabe halindedir.

IV. Murat Mescidi

Şah İsmail tarafından Osmanlı Devletine karşı önemli bir merkez haline getirilen Revan, Osmanlı Devleti’nin de dikkatini çekmiş olup her ele geçirilişte muhakkak güzel binalarla süslenmiştir. Bu seferlerin en önemlilerinden biri olan IV. Muradın Revan seferidir.

IV. Murad’ın Revan seferinden sonra burada bir cami inşa edilmiş, fakat biz bu camiyi Revan’ın 1724’de tekrar geri alınmasından sonra kılınan ilk cuma namazı vesilesiyle öğreniyoruz. Kale içinde olan bu cami Safeviler tarafından harap hale getirildiğinden cuma namazına hazırlanması için döşemesi tamir edilip halı döşendikten sonra mihrap ve minberi yerine konularak ertesi cuma namazına daha iyi bir şekilde yetiştirilmiştir.

Erivan’da Gök Mescit

Revan Hanı Hacı Hüseyin Ali Han tarafından 1760-1764 yılları arasında yaptırılmış olup mavi çinileri hakim olduğu için Gök Mescide denmiştir. Mescidi inşaedenustalarla Hüseyin Han arasında Süleymaniye camisi inşası sırasında Kanuni ile Mimar Sinan arasında geçen tartışmaya benzer bir tartışma yaşanır. Gök Mescit ustaları caminin temellerinin iyi oturabilmesi için bir müddet ortalıktan kaybolurlar ve sonrada ortaya çıkarak durumu Han’a izah ederler. İki minaresi olan Gök Mescide Revan Hanlığının kuruluşundan yirmi yıl sonra inşa edilmesi Hanlığı ekonomik gücünü göstermesi açısından önemlidir. Hiç bir masraf esirgenmeden Tebriz ‘deki Gök Mescide ve Gence’deki Şah Abbas mescidi üslubunda inşa edilmesi ise sanatta ulaşılan zirveyi göstermesi açısından önemlidir. Tam bir Türk üslubuyla inşa edilen Mescidin yanında bir medrese, kütüphane ve imaret yapılarak külliye haline getirilmiştir. Buradaki kütüphanede çok değerli kitaplar mevcut idi. Devrin ilim ve kültür merkezi olan bu kütüphane Azerbaycan bölgesinin meşhur ilim ve sanat adamlarının en önemli uğrak yerlerindendir. Burada önemli tartışma ve fikir alışverişinde bulunurlardı. Bu şaheser Revan Hanlığı yıkılıp Ruslar tarafından Ermeni devleti kurulması için değişik yerlerden getirilen Ermeniler tarafında üç sefer yakılarak harabe haline getirilmiştir. Birinci yangın 1918 yılında içindeki ahali ile beraber gerçekleştirilmiş, ikincisi ise 1955 yılında olup, içinde kıymetli ilim halkası ders yaparken diri diri yakılmıştır. Üçüncü yangın ise 1988’de meydana gelip Gök Mescidi tamamen harabeye çevirmiştir.

Gök Mescit 1996 yılında İran devleti tarafından restore edilerek külliyenin bir kısmı İran Kültür merkezi olarak hizmet vermekte, camii kısmı ise ibadete yarı açık şekilde hizmet vermektedir. 2004 eylül ayında Ermenistan’a yaptığımız bir seyahatte Mescitte Cuma namazı kılamamıştık. Oysa Ermenistan’da bir çok ülkenin Müslüman ahalisi çeşitli amaçlarla bulunmaktadır. Burada Cuma namazı kılınamaması birazda İran’ın tutumundan kaynaklanmaktadır.

Revan Kalesi içerisinde Recep paşa ve Abbas Mirza camileri de vardı. Fakat Ruslar şehri ele geçirdikten sonra Recep Paşa camii yıkılarak yerine Rus Pravoslav kilisesi yapılmıştır. Abbas Mirza camii ise tamamen yıkılarak ortadan kaldırılmıştır. Bu önemli mescitlerin yanında ismini bildiğimiz fakat bu gün izine bile rastlanmayan Zalhan mescidi, Nevrozeli Han mescidi, Hoca Cafer Bey mescidi, Mehemmed Sertip Han mescidi, Hacı Nasrullah Bey mescidi, Ulu Cami, Tepebaşı mescidi, Esed Ağa mescidi, Köprü Bulağı mescidi, Serdar mescidi gibi mescitlerin Ermeni ateşleri arasında eriyip kaybolmuşlardır. Zalhan mescidi II. Dünya savaşından sonra mimari özelliği bozularak resim ve sergi binası haline getirilmiştir. Milletlerin benliklerini, düşüncelerini, duygularını, kuvvetle canlandıran yegane amil yaptığı eserlerdir. Onun için Ermeniler Türk eserlerini her fırsatta yok ederek bölgenin kendi yerleri, yurtları olduğuna insanları inandırmaya çalışmaktadırlar.

Ermenistan’da  Türbe ve Mezarlıklar

Revan topraklarında türbe ve mezarlıklar halkın sık sık ziyaret ettiği yerlerdir. Meşhed, Kerbela, Bağdat Kâzımiye’de bulunan Şii makamlarda olduğu gibi Revan Hanlığı topraklarındaki halk da mezarlık ve türbelere akın ederek ziyaret etmekteydiler. Özellikle 10 Muharrem kutlamaları büyük bir coşkuyla mezarlık ve türbelerde yapılıyordu.

Mezarlıklar bir yerin tapu senetleri mesabesindedir. Revan’ın eski mezarlığında yapılan bir araştırmada koç, koyun, at heykelli mezar taşları  bulunmuştur. Azeri arkeolog ve tarihçi Meşedi Hanım Nimetova tarafından yapılan kazılar neticesinde mezarlıkta okunabilen ilk tarih 1478’dir. Tespit edebildiğimiz kadarıyla Çukursa’d’a ismini veren aşiret ve bu aşiretin ilk yöneticisi olan Emir Sa’d’ın türbesi ve bu sülaleden bölgeyi idare edenlerin gömüldüğü türbeler bugün harabe halinde varlığını sürdürmektedir. 2000 yılı başlarında Emir Saad’ın türbesi onarılarak ayakta kalması sağlanmıştır. Bu türbeler bölgenin tamamen bir Türk yerleşim yeri olduğunu göstermesi açısından çok önemlidir.

Kaleler

Kaleler 19. yüzyılın sonuna kadar bir çok yerde önemini korumuş olan Kaleler savunmaya yönelik bir yapı olarak şehir tarihlerinde önemli bir yer tutar. Kalın dış surlarla çevrili yapılar olan kaleler uzun yıllar bir kuşatmaya dayanabilecek şekilde istihkam edildiğinden içerisindeki halkın asgari hayat şartlarını idame ettirebilmesi için gerekli her türlü donanıma sahip yapılardır.

Revan tarihi boyunca büyük mücadelelere sahne olduğundan savunma için bir çok kale inşa edilmiştir. Toprakkale, Gümrükale, Keçikalesi, Ağca kale, Kafir kalesi, Bayburt kalesi, Kalaburcu ve Revan kalesi gibi kaleler Revan şehrinin savunmasında önemli yer tutar.

Revan vadisindeki tabii kayalıklar üzerinde kurulan kalenin tarihi eskidir. Yalnızca bir yolla giriş çıkış olduğundan müdafaası kolaydır. Kalenin temeli bölgeye gelen ilk Oğuz Türkleri tarafından tesis edildiği ileri sürülmektedir.[22] Revan -Tiflisticaret yoluna hakim olan Kâfir kalesi Revan hanlığının tarihinde önemli bir yer tutar.

Gümrü’de bulunan kale ise Osmanlı Devletine giden ticaret yollarının önemli dinlenme noktalarındandır. Arpa çayı Nehrinin taşlarıyla inşa edilen Gümrü kalesinin VIII. asırda yapıldığı sanılmaktadır. Rus – İran – Revan hanlığı savaşlarında tahrip olan Gümrü kalesi daha sonra Ruslar tarafından yeniden inşa edilmiştir.

Revan Timurhan Zamanında İskana Açıldı

Emir Timur zamanında iskana açılan Revan, Şah İsmail tarafından Veziri Revan Kuluna buraya bir kale yapılmasını istemesi üzerine 1509-10 da kale yapılmıştır. Kale inşaatı yedi yıl sürmüştür. Zengi çayının kenarında yapılan kale kırmızı kerpiç ve taştan yapılıp bitirildikten sonra Şah İsmail tarafından Revan Kalesi ismi verilmiştir. Kalenin etrafı hendeklerle çevrilerek su ile doldurularak müdafaası daha da kolay bir hale getirilmiştir.

Osmanlı Devleti Revan’ı ilk defa ele geçirdikten sonra Tokma Han’ın sarayı merkezkabuledilerek sekiz kule, beş demir kapı, kervansaray, bir cami ile hamamı ihtivaedeniç kele ve kırk üç kuleli dış kale kırk beş günde tamamlandı. Kalenin yanında Osmanlı devleti bir şehir için ne gerekiyorsa onların inşaatını acilen başlattı.

Kervansaraylar

Revan önemli bir ticaret yolu üzerinde bulunduğundan hareketli bir ticarete sahiptir. Kervansaraylar ticaret merkezleri olarak vazife gördüğünden Revan Hanlığı topraklarında irili ufaklı kervansaraylar inşa edilmiştir. Bu kervansaraylardan Gürcü kervansarayı yetmiş sekiz, Çulfa ve Serdar kervansarayının otuz sekiz, Dağlı, Sulu ve Susuz kervansaraylarının birlikte yetmiş dört; Hacı Ali kervansarayının ise kırk dükkanı vardı. Bu dükkanların birer hareketli alışveriş yerleri olduğu için kervansarayların ne kadar işlek ve canlı olduğu anlaşılmaktadır. Serdar sarayının hemen yanında bulunan ve mimari bakımından en güzeli olan Serdar kervansarayı giriş kapısı boyunca sağlı sollu sekiz yüz dükkanı vardır. Bu kervansaraylar Revan’ın ticari hayatına uzun yıllar hizmet vermiş, ve daha sonra Türk izlerini bölgede silmek isteyen Ermeniler tarafından yıkılarak yok edilmişlerdir.

Köprüler

Ticaret yollarının kesiştiği Revan şehri akarsular bakımından zengindir. Akarsular üzerinde yapılan köprüler ticaret yollarının ulaşımını kolaylaştırdığından Revan şehrinin ekonomisine katkıda bulunmaktadır. Hem akarsuların zenginliği ve hem de coğrafyanın stratejik konumundan dolayı şehir burada kurulmuştur.

Revan şehrinin içinden geçen Keder çayı üzerinde Dağlıtaş köprüsü, Zengi çayı üzerinde taşköprü, Bedi çayı üzerinde ise başka bir köprü Revan’da şehir içi ulaşımını temin eder. Bu köprülerin işçiliği ve mimarisi oldukça dikkat çekicidir

Revan kurulduğu tarihten itibaren 1828’e kadar Türk idaresinde kaldığından irili ufaklı yüzlerce tarihi eseri bünyesinde barındırmıştır. Fakat Ermeniler Ruslar vasıtasıyla ele geçirdikleri bu güzelim yerleri ve tarihi eserleri yağma ve talan ederek tarih sahnesinden silmiştir. “Şol Revan’da nem kaldı” diye acıklı bir şekilde söylenen türkünün niye bu kadar hissî olduğu şimdi daha iyi anlaşılmaktadır.”

Sayın Oktayın  Ermenistanla ilgili araştırması bu şekilde bitiyor. Kaynakları ile  yazılan bu araştırma gerçekten çok önemli.  Keşke Ermenistanla ilgili daha çok araştırmalar yapılsa.  değerli araştırmacı sayın Oktaya  teşekkür ederek biz Ermenistandaki gezimize devam ediyoruz.

Ermenistan’ın Başkenti Erivan’da tarihe not düşüyoruz.

Balla Sınır Kapısı ile Ermenistan’ın Başkenti Erivan arası175 km. Yağmurlu, soğuk bir sonbahar gecesi bu yolu alıyoruz. Gümrü’de bir ara yolumuzu kaybediyoruz. Bir Ermeni taksici ücret almadan önümüze düşüyor ve bizi Erivan’a götürecek yola çıkarıyor. Erivan Gümrü arası 80 kmcivarında.Uzaktan Erivan’ın ışıkları görünüyor.Ve şehir merkezine girdiğimizde Erivan’ın geniş caddeleri, yüksek binaları, gece seyrederek kalacağımız Sharak oteline geliyoruz. Shirak oteli adını Fransız eski Cumhurbaşkanı Jacques Chirac’tan alıyor. Bu otel muhtemelen Jacques Chirac’ın dedelerinde doğduğu yer olan Shirak kentinden alıyor. Otelin 10. Katındaki odama çıktığımda ilk işim pencereleri açıyor ve kendimi balkon atıyorum. Erivan’ı gece seyrederek sokak lambalarını altında farklı görünüm sergileyenErivanhakkında fikir sahibi olmaya çalışıyorum. Daha sonra yazdıklarıyla bizi Ermenistan’da rehber olacak. Değerli akademisyen ve araştırmacı Dr Hasan Oktay “Erivan’da yıkılan Türk eserleriyle ilgili araştırmalarını okuyorum. Ve araştırmalar gerçekten tarihe ışık tutacak. Sayın Dr Hasan Oktay’ın bu araştırmalarını bir kez daha okuyorum.

Biz Ermenistan ile ilgili sadece soykırım üzerine kavga ediyoruz. Soykırımla birlikte Ermenistan’daki kültür ve medeniyetimiz  olan Türk eserlerini kaç kişi biliyor?.. Ermenistan’da medeniyetimiz ve kültürümüzün de araştırmasını yapsak çok iyi olacak. Bu konuda çok az çalışma var. Bu sayın Dr. Hasan Oktay’ın çalışmalarını okurken kendimi uykunun kollarına atarak derin bir uykuya atıyorum. Gece Rüyamda  Revan da Türk  hanları dönemi.. Timur hanı.. 4.Muradın Revan seferi ni görüyorum.

ERİVAN’DAN AĞRI DAĞI’NIN İHTİŞAMI

Erivan’da kaldığımız  Şırak oteli’nin 10. katında sabah  erken’de uyanıp kendimi  Otelin balkonuna çıktığımda  ihtaşmamlı ağrı dağı ile göz göze geliyoruz. Büyük ve Küçük Ağrı dağları, Ermenistan’ın başkenti Erivan’dan muhteşem gözüküyor. Dağ değil sanki bir Abide.Ermeniler Ağrı Dağına Ararat diyorlar.Büyük ve küçük Ağrı Dağları adeta bir abide gibi Türkiye Ermenistan sınırını süslemekle kalmıyor, adeta Mehmetçik edasıyla sınırımızı koruyan, nöbet bekleyen bir asker gibi de duruyor.Erivan, Türkiye sınırına sadece 50 kilometremesafede. Alican sınır kapısı kapalı. Her sabah güneşi Ermeniler ilk kez Ağrı Dağı’nda görüyorlar. Ermenistan’dan güneş batımı en son Ağrı Dağı’ndan izleniyor. Ağrı Dağı ile bu kadar iç içe olan Ermeniler, Türkiye’ye ciddi bir düşmanlık içindeler. Otelin balkonundan gün doğumunu ve güneşin Ağrı Dağı’nda ki muhteşem manzarasını doya doya seyrederken, Millet-i Sadıka olarak bildiğimiz Ermenilerin nasıl İngiliz ve Ruslar tarafından kullanılarak düşman haline getirildiğine şaşıyorum. Türkiye’ye düşmanlık besleyen Ermeniler bunun faturasını çok ağır ödüyor. Birinci Cihan harbinde dedesi Ermeniler tarafından şehit edilmişi birtorunolarak Başkent Erivan’ı kaldığım otelin penceresinden seyrederken, tarihin ne kadar ibret alınacak olay olduğunu, tarih bilincinin önemini bir kez daha anlamaya çalışıyorum.

 ERİVAN CADDELERİ

Elimde kameram ve fotoğraf makinamla kendimi Ermenistan’ın başkentiErivancaddelerine atıyorum. Geniş caddeler, devasa binalar ve son model araçların seyrettiği trafikErivan’ın geliştiğini de gösteriyor. Dünya Ermeni lobisinin desteğiyle dünyanın bir çok bölgesinde ki zengin Ermeniler, Ermenistan’a her bakımdan yatırım yapıyorlar.Erivan’ın sembolü Başbakanlık, parlamento ve Müze binaları farklı mimarisiyle Erivan’a anlamlı bir kimlik kazandırıyor. Ermeni sermayesine mensup bir çok dünyanın marka ürünleriErivancaddelerinde sırf prestij için mağazalar açmışlar. Cadde ve sokaklarda fakir insanlar sadece mağazaları seyrediyorlar. Bende elimde kameramla hem çekim yapıyorn, hem de Ermenilerle konuşmaya çalışıyorum. Ermenistan’da, sokakta satılan büfelerde gazeteleri inceliyorum. Kuyumculuk oldukça revaçta. Özellikle küçük atölyelerde altın işlemeciliği yapılıyor. Hanımların yaptığı altın işlemeciliği önemli. Ermeni hanımları çekim yapmamıza izin vermiyorlar.Erivançok geniş bir bölge. Yeni fabrikalar, devasa gökdelenler, parklar, kültür merkezleri ve futbol sahaları ile göz dolduruyor.Erivanhavalimanından Türkiye’ye uçak da kalkıyor. Modern bir Havalimanı var. Arjantinli bir Ermeni tarafından yapılan havalimanında belgesel çekimleri de yapma imkanı buluyorum.

ERİVAN GÖK MESCİD’DE BELGESEL ÇEKMEK..

Sultan  dördüncü Murad’ın Revan seferi ile ilgili bir çok yazı yazıldı. Revan seferi ile ilgili hikayeler dinledik.ErivanŞırak oteli’nin  balkonundan   Revanı doya doya seyr ederken, gözlerimi  başı  bem  beyaz karlarla gelin gibi duvaklı  ağrı dağı ile  firuze çinili gök mescidden alamıyorum. Sonbahar güneşi altında  göz ve gönül ziyafeti sunan  ağrı dağı ve Gök mescidin muhteşem görüntülerini sadece kamerama değil, göz ve gönlül hafızamada   silinmemek üzere  kayd ediyorum.

Otelin balkonun dan  doya doya seyr edip, belgesel görüntülerini çektiğim  Gök mescit ve ağrı dağı’nın görüntülerini  çekerken ihtişamlı  Revan hanlığı taihi gözümün önünde canlanıyordu. Revan Hanı Hacı Hüseyin Ali Han tarafından 1760-1764 yılları arasında yaptırılmış olup mavi çinileri hakim olduğu için Gök Mescide denmiştir. Mescidi inşaedenustalarla Hüseyin Han arasında Süleymaniye camisi inşası sırasında Kanuni ile Mimar Sinan arasında geçen tartışmaya benzer bir tartışma yaşanır.

Otelin balkonundan  doya doya seyr ettğim Gökmescite  gidiyorum. Cadde üzerin’ de küçük bir mescid tabelası  yazılı  kemerli  kapıdan geçtikten sonra  kendimi bir anda  bir huzur  adasında sanki çöl ortasında  yeşil bir vahada  buluyorum. Ağaçlar ve havuzlarla   bir tabloyu  andiran Gökmescidin geniş avlusunda belgesel çekimi yapıyorum.Biz belgesel  çekimlerimizi yaparken azeri şivesi ile konuşan  orta yaşlı bir bayan görevli bize  selam vererk   kendini tanıtıyor. İran asıllı ermeni olan  bayan  bize Gök mescid ile ilgili  bilgiler veriyor.Gök  Mescid tamir ediliyor.  Mescidin bir bölümü  İran kültür merkezi haline gelmiş. Kütüphanende  daha çok İran kültürü ile ilgili kitaplar var.  Duvarda İmam Humeyni’nin fotografları  yer alıyor.Mescidin bir kısmı ibadete açık. Ermenistandaki Türk eserleri ile ilgili çok önemli bir araştırma yapan  çok değerli araştırmacı ve akademsiyen  Dr. Hasan Oktay’ın  2004 yılın’da  yaptığı tesbitleri bizde kameramızla  belgeselleştiriyorzu.

Tam bir Türk üslubuyla inşa edilen Mescidin yanında bir medrese, kütüphane ve imaret yapılarak külliye haline getirilmiştir. Buradaki kütüphanede çok değerli kitaplar mevcut idi. Devrin ilim ve kültür merkezi olan bu kütüphane Azerbaycan bölgesinin meşhur ilim ve sanat adamlarının en önemli uğrak yerlerindendir. Burada önemli tartışma ve fikir alışverişinde bulunurlardı. Bu şaheser Revan Hanlığı yıkılıp Ruslar tarafından Ermeni devleti kurulması için değişik yerlerden getirilen Ermeniler tarafında üç sefer yakılarak harabe haline getirilmiştir. Birinci yangın 1918 yılında içindeki ahali ile beraber gerçekleştirilmiş, ikincisi ise 1955 yılında olup, içinde kıymetli ilim halkası ders yaparken diri diri yakılmıştır. Üçüncü yangın ise 1988’de meydana gelip Gök Mescidi tamamen harabeye çevirmiştir.

Gök Mescit 1996 yılında İran devleti tarafından restore edilerek külliyenin bir kısmı İran Kültür merkezi olarak hizmet vermekte, camii kısmı ise ibadete yarı açık şekilde hizmet vermektedir.

 Sayın Dr. Hasan Oktay  2004 eylül ayında Ermenistan’a yaptığı bir seyahatte Mescitte Cuma namazı kılamadığını  yazmıştı. Oysa Ermenistan’da bir çok ülkenin Müslüman ahalisi çeşitli amaçlarla bulunmaktadır. Burada Cuma namazı kılınamaması birazda İran’ın tutumundan kaynaklandığını yazmakta sayın Oktay.  Gök mescid’den  karışık duygularla ayrılarak  Erivandaki gezimizi sürdürüyoruz.

ERMENİLERİN SÖZDE SOYKIRIM ARAŞTIRMALARI

Erminastan’dra kaldrığım süre içerisindeErdivan’dan dağlık karabağa bölgesine gitmek istiylorum. Ancak erivan7a300 kmmesafedei olduğu için gitmek mümkün değil. Ayrıca bölge türkler için de tehlikeli. Ancak özel izinle gidilebiliyor. Kitap satışı yapan bir dükkanda Ermenistan tarihi ve Ermenistan Türkiye ilişkileriyle ilgili yazılan kitap ve belgeselleri soruyoruz. Bir an da önümüze bir çok kitap vöe belgesel getiriliyor. Sözde soykırım yalanıyla ilgili o kadar çok belgesel ve kitap hazırlanmış ki hayret ediyor ve kendi kendime soruyorum. Acaba Türkiye’de ermenistan ve Türkiye ilişkileriyle ilgili ne kadar kitap ve belgesel hazırlanmıştır. Türkiye kendi tezini duyurmak için acaba ne yapıyor. Doğrusu fazla bir şeyin yapıldığına inanmıyorum. Bazı kitap ve belgeseller satın alarak Ermenistan’ın sözde soymkırım yalanını nasıl propaganda ettiğini öğrenmek istiyorum.

Erivan’da ki gezim ve belgeisel çekimim o kadar yorucu geçiyor ki adeta nefes nefese koşuşturarak zamanı değerlendirerek Erivan7da tarihe not düşüp, zamana noterlmik yapmak istiyorum. Yorgunluğumu Erivan’ın adeta saklı bir bahçesi olan vadide ki balık lokantasında özel usullerle pişirilen balık yiyerek yorgunluğumu atıyor, Ermenistan ile ilgili araştırmalarıma tüm hızıyla devam ediyorum.

Türk İş Adamları Ermenistan’da Neden Başarılı?

Dünyanın bir çok ülkesinde Türk iş adamalarının başarısını gördüm.Türk iş adamalırın başarısı beni hep gururlandırdı.Türk işadamlarını Ermenistan’daki başarısına bir başka gururlandım.Üç günlük Ermenistan gezimde Türk işadamları Ermenistan’da büyük işler yaptığına şahet oldum. Türk malları hemen hemen her yerde satılıyor. Sadece Türk malları değil mühendis ve teknik istanlar Türkiye’den gidiyor. Arjantinli Ermeni bir işadamı Ermenistan’a yardım olsun diye Erivan Havalimanı inşaatını yapıyor. Gerek teknik adam ve gerekse inşaat malzemesi için Türkiye’yi tercih etmekte. Havalimanını yapan teknik insanlar ve inşaat malzemeleri Türkiye den gidiyor. Erivan Havalimanı inşaatını gördüğümde Türkiye ve Türk iş adamları adına gurur duydum. Sadece havalimanı inşaatı değil.Bir çok iş ve malzeme Türk iş adamları tarafından Ermenistan’a satılıyor.Türk iş adamları bütün sıkıntılara rağmen Ermenistan’dan çok ciddi dövizler kazanmakta. Ermenistan ne kadar sözde soykırım yalanına sığınarak Türkiye’yi köşeye sıkıştırmaya çalışırsa çalışsın başarılı olması mümkün değil.Zaten kendisiyle görüşüp konuştuğum Ermenistan vatandaşı sözde soykırım propagandasını bile bilmiyor. Dünyadaki Ermeni lobileri ve Diaspora sözde Ermeni Soykırımı yalanı için harcadıkları paraları keşke Ermenistan’ın kalkınması için harcasalar.Ermenistan’da fakirlik bir felaket.

Sınır kapılarının kapanmasında en büyük darbeyi Ermenistan halkı yiyiyor.Türk iş adamları olmazsa Ermenistan halkı belki acından bile ölecek. Daha öncede bu köşede yazdığım gibi türkiye Devletini yöneten idareciler Türk işadamlarına sahip çıkmıyor.

Daha önce bu  konuyla ilgili  Devr-i Alem dergisi ve Gebze gazetesinde  yazdığım yazıda  konuya geniş yer vermiştim. Bu yazının  bir bölümünü sizlerle paylaşıyorum.

Erivan’dan Tiflis’e niçin gittim?

2009 yılının Ekim ayı.Sabaherken saatlerde  Artivin’den yola çıkktık.   Ardhan- Posof Türk gözü sınır kapısından geçerek Ahıska üzerinden Gürcistan’a gidip belgesel  çekip  araştırma yazısı  kaleme aldık. 2011  yılı’nın  Eylül ayında’da  bu kez  Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin  resmi gezisine gazeteci ve belgeselci olarak davet edildik. Bugünekadar 3 kez  Gürcistan’a gittim,Gürcistan ve Ahıska ile ilgili  çektiğim belgeseller bir çok TV kanalında yayınlandı. Belgeselin senaryo metni (www.belgeselyayincilik.com) veb sitesinde yayınlanıyor.

Ermenistan’da 3 gün boyunca araştırmalar yapıp belgesel çektikten sonra burada yaptığım tespitleri Türkiye’nin Ermenistan’a en yakın diplomatik temsilciliği olan Gürcistan büyükelçiliği ile paylaşmak ve hem Gürcistan ve hem de Ermenistanla ilgili en doğru bilgileri kaynağından almak üzere kara yolu ile büyük sıkıntı çekerek, Gümrü, Ahılkelek, Ahıska ve Gori üzerinden yüzlerce kilometre yol giderek Ermenistan’ın başkenti Erivan’dan Gürcistan’ın başkenti Tiflis’e gittim.

Kapı’nın Kapanmasından Türkiye Zarar Görüyor

Türkiye-Ermenistan sınır kapısının kapalı olmasından en çok Türkiye zarar görüyor.Türk işadamları ve nakliye firmaları Gürcistan yollarından büyük çile çekiyor. Ermenistan -Tünkiyi arasındaki Alican sınır kapısı kapalı olduğu için ,İstanbul’dan1500 kmmesafedeki Ermenistan ın başkenti Erivan’a  gidemeyen Türk tırları Gürcistan üzerinden2000 kmYol giderek ve üstelik Gürcistan sınır kapılarında gavur eziyeti çekerek perişan oluyor.

Ermenistan’da iş yapan Türk işadamları tamamen sahipsiz, Türkiye’nin Ermenistanla resmen diplomatik ilişkisi olmadığı için Türk işadamları hakkını arayamıyor. Ermenistan’daki Türk kültür varlıkları bile yıkılıp yok oluyor. Ermenistan’ın en yakın dost ve müttefiki olan İran ve Gürcistan Ermenistan’la çok yakın siyasi Ticari ve kültürel ilişkiler kuruyor.

İsrail ve Amerika’nın açık açık savaş ilan ettiği İran’ın en yakın dost ve müttefiki olan Ermenistan , Ermeni Lobisi etkisindeki ABD ile Yahudi Lobisi etkisindeki Gürcistan’ın yakın dost ve müttefiki olması Türkiye ve Türk kamuoyunu çok düşündürmeli.Bu konuda Türkiye’nin ve Türk Dışişleri’nin ne tür çalışması var. Türkiye’nin Tiflis büyük elçiliğine yapıyor diye araştırma yapmak için Erivan’dan İstanbul’a direkt uçak seferi olmasına rağmen ben Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ve sorumluluk taşıyan bir gazeteci ve TV belgeselcisi olarak Gürcistan’a giderek Türkiye’nin Tiflis büyük elçisi ile görüşmeye karar verdim.

Gürcistan ve Türkiye’ninTiflisbüyükelçiliğinde gördüklerim beni şok etti. Tıpkı 19 sene önce Türkiye’nin Üsküp büyük Elçiliğindeki manzara ile karşılaştım.Bay büyük elçinin değil Ermenistan’daki Türk hak ve menfaatini arayıp korumak bir yana , Gürcistan’da bile başarılı değil. Gürcistan’da Türkiye’nin adı esamesi okunmuyor.

Ermeni ve Yahudi lobileri Gürcistan’da cirit atıyor. Türk işadamları ve Türk vatandaşlar büyük sıkıntı çekiyor. Fakir Türk halkının verdiği vergilerle maaş alan büyükelçi Tiflis’in merkezindeki sarayında günü gün ediyor. Kamu hizmeti yapan bir Gazeteci ve Türk vatandaşı olarak Tiflis Büyükelçisini kamuoyuna şikayet ediyorum.  Bu aratırma yazamı  (www.devrialemdergisi.com) sitesin’deki  derginin arşivlerinden okuyabilirsiniz.25 Ekim 2010 tarihinde  Gebze gazetesinde  yer alan yazımızın bir bölümünde Tük iş adamlarının Ermenisan da çektiği sıkıntıya dikkat çekmiştik.

Ermenistan Türk İş Adamları İçin Cazibe Merkezi Olabilir

Türkiye Ermenistan  daki ekonomik fırsatı devlet olarak değerlendiremese de Türk şadamları bir çok zorluğa göğüs gererek Ermenistan’da iş yapıyor. Arjantinli bir Ermeni tarafından ihalesi alınan Erian Havalimanının bütün taşeronluk işleri Türk iş adamları tarafından yapılıyor. Her gün onlarca tır Erivan Havalimanı için Türkiye’den malzeme taşıyor. Aleminyum cephe giydirmesinden teknik işleri yürüten mühendislere kadar Türk iş adamları hava limanı inşaatını yapıyorlar. Ermenistan’daki bir çok iş yeri ve mağazada Türkmalısatılıyor. İnşaat demirinden profile , demir mamülleri Türkiye’den gidiyor. Deyim yerindeyse Türk iş adamı bütün zorluklara rağmen Türk malını Ermenistan’a satıyor. Her gün onlarca tır Gürcistan üzerinden Ermenistan’a giriyor. Sözde bizim Ermenistan ile diplomatik ilişkimiz yok. Sınır kapılarımız kapalı. Ama gerçek böyle değil. Türk iş adamları Gürcistan’da çektiği sıkıntılara ilaveten Ermenistan sınır kapılarında sıkıntı çekme pahasına Ermenistan’a ihracat yaparak Ermenistan’da iş yapıyor. Tür iş adamlarını buradaki başarısının altında sıkıntı ve sorunlara rağmen mücadele azmi var. Türk iş adamlarıyla Ermenistan’da bir kez daha gurur duydum. Türkiye Devleti ve bürokrasi Türk iş adamlarının kıymetini bilse ve önünü acsa dünyayda gitmediği ülke kalmayacak, Türk’ün gücünü tüm dünyaya gösterecektir. Türkiye’den toprak isteyen ve sözde soykırımı bahane ederek Türkiye’yi köşeye sıkıştırmaya çalışan Ermenistan devleti mevcut topraklarına bile sahip çıkamıyor. Bu gidişle Ermenistan da genç nüfus kalmayacak ve Ermenistan devleti kendi topraklarına sahip çıkmaktan aciz kalacaktır.

Erivan’dan  Gümrü ye gidiyorum

Ermenistan’da üç günlük gezimin son günü Erivan’dan yola çıkıyorum. Erivan şehrine hakim bir tepedenErivanve Ağrı Dağı’nın manzarasını doya doya seyredip belgeselini çektikten sonra Ermenistan’ın ikinci önemli kenti olan Gümrü’ye doğru yola çıktım. Yaklaşık80 kmbozkırlardan, virajlı yollardan geçerek Gümrü’ye geliyoruz. Yol üzerindeki Ermeni köyler ve kasabalar Ermenistan’daki fakirliğin bir belgesi gibi duruyor. Kendi yetiştirdiği elma, ceviz ve narları satmak isteyen köylü kadınlarıdan satın aldığımız meyve ve cevizleri yerken bir taraftan da yol üzerindeki köy ve kasabaların belgeselini çekiyorum.Boz kırlar..Tarlalar. yıkık dökük binalar derme çatma  köy evlerini kamerama kayd ediyorum.Ermeniler mezarlara çok büyük önem veriyor.

Ararat’tan Arakat Dağına

Erivan’dan yola çıktıktan sonra karlı zirvesiyle adeta bize yol arkadaşlığı yapan Ermenistan’ın en önemli dağının adı Arakat dağı. Bizim Ağrı dediğimiz Ermeniler Ararat Dediği Ağrı Dağı ile birbirleriyle bakışıp adeta konuşuyor Arakat Dağı. Arakat Dağı Gümrü’ye yaklaştıkça daha bir ihtişamlı görünüyor. Gümrü’yü adeta kuşatıp hükmedercesine karlı zirvesiyle bir tablo gibi. Göz ve gönül ziyafeti sunan Arakat Dağına el sallayarak Gümrü Şehrine giriyoruz. Tarihimizde Gümrü antlaşması olarak yeri olan Gümrü her yönü ile muhteşem görünüyor. 80’li yıllarda depremde zarar gören binalar ve evler halen hasarlı. Geniş bir düzlük alanda kurulan Gümrü, geniş caddeleri kendine has tipik mimariye sahip binalarıyla bize hoş geldin der gibi kucaklarını açıyor. Şehir içinde birkaç kez tur atarak caddelerin ve binaların belgeselini çekiyoruz.Gümrülü Ermenilerin ve sararmış yapraklı ağaçların arasından el sallayan ve kameramıza gülümseyen Ermeni vatandaşlarının ve Ermeni çocuklarının dikkatli bakışları arasında Gümrü’ ye veda ederken Gümrü antlaşması aklımıza geliyor.

Kazım Karabekir Paşa’nın Kızı Timsal Hanımdan Dinlemiştik

Türkiye cumhuriyeti tarihinde Gümrü Antlaşmasını çok ayrı bir yeri var. Türkiye Cumhuriyeti adına Gümrü antlaşmasını imzalayan Kazım Karabekir Paşa’nın kızı Timsal Hanım’dan Gümrü Antlaşmasının kalemlerin fotoğraflarını almış ve Gümrü anlaşmasıyla ilgili önemli bilgiler öğrenmiştim. Ermeni Delegeye “Küçücük bir halk olarak Osmanlı devletine başkaldırmaktan korkmadınız mı ?” diyen Kazım Karabekir Paşa’ya Ermeni delegenin cevabı “Paşam bizi Ruslar ve İngilizler kandırdı. Çok pişmanız” dediği bugün biz bile bilmiyoruz. Timsal hanım başka çok önemli bilgiler vermişti. Şimdi kısaca Gümrü Antlaşmasıyla ilgili bilgileri sizlerle paylaşmak istiyorum.

Gümrü  Barış Antlaşması

Gümrü Antlaşması, Kurtuluş Savaşı sırasında Türkiye Büyük Millet Meclisi ile Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti arasında 3 Aralık 1920’de imzalanan antlaşmadır. Ayrıca TBMM’nin uluslararası alanda imzaladığı ilk antlaşmadır.

30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi’nden sonra Osmanlı Devleti, Brest Litovsk Barış Antlaşması hükümlerine rağmen Kafkasya Cephesindeki birliklerini geri çekmek zorunda kalmıştı. Yeni kurulan Bolşevik rejiminden yardım alan Ermeniler 1919’da Doğu Anadolu’da bazı bölgeleri işgal etmişti.

Sovyet Rusya’nın genel siyasetini dikkate alan Türkiye Büyük Millet Meclisi, Bekir Sami Bey Başkanlığında Moskova’ya bir heyet göndermişti. Bu heyet, Sovyetler ile Ankara Hükümeti arasında yapılacak antlaşmaya esas olacak ve Brest Litovsk Barış Antlaşması’na dayanan bazı hususları tespit etmiş ve böylece 20 Ağustos 1920’lerde iki hükümet arasında olumlu görüşmeler başlamıştı. Ancak, Sovyet Dışişleri Komiseri Çiçerin’in Kafkasya’da Türkiye’ye ait bazı bölgelerin Ermenistan’a verilmesini istemesi üzerine antlaşmanın imzalanmasından vazgeçilmişti.

Bunun üzerine Eylül-1920’de taarruza geçen Doğu Cephesi komutanı Kâzım Karabekir komutasındaki 15. kolordu, Misak-ı Milli sınırları içinde olan Sarıkamış,Kars, Ardahan, Artvin, Batum ve Iğdır’ı alıp, Gümrü’yü de  alması  çok önemli gelişmelere sebep olmuş.  Bunun üzerine  barış görüşmeleri 22 Kasım 1920’de Gümrü’de başladı.

Ermenistan Taşnak Hükümeti ile Türkiye arasında imzalanması planlanan Gümrü Anlaşması ile doğudaki harekat sona erdi. Karssancağının bütünü, anlaşma öncesi Ermenistan’ın elinde bulunan Kulp (Tuzluca) kazası Türkiye topraklarına katıldı. Antlaşmanın 10. maddesiyle Ermenistan, Doğu Anadolu’da bir miktar toprağın Ermenilere verilmesini öngören Sevr Antlaşması’nı yok sayacağını kabuletti. Türkiye sınırları içinde Ermenilerin çoğunlukta bulunduğu hiçbir bölge olmadığı kabuledildi. Erzurum-Bakü demiryolu açıldı. Türkiye-Sovyetler arasında doğrudan bağlantı bu yolla sağlanarak Türkiye’nin bu devletten yardım alması kolaylaştı. Türk kuvvetleri doğudan emin bir şekilde güney ve batıda savaşma olanağı buldular. Antlaşmanın imzalanmasından bir gün sonra Ermenistan, Bolşevik Kızıl Ordu’nun denetimine girince burada bir Sovyet Hükümeti kurulduğu için Gümrü Antlaşması onaylanamadı. Bunun yerine Moskova Antlaşması ve Kars Antlaşması imzalanarak yürürlüğe girdi. Gümrü Antlaşması,TBMM’nin uluslar arası alandaki ilk askeri ve siyasi başarısı olup, imzaladığı ilk antlaşmadır.TBMM’yi ve Misak-ı Milli’yi tanıyan ilk yabancı devlet Ermenistan olmuştur. Doğu Cephesi büyük ölçüde kapanmıştır.Ermenilerden alınan silah ve Doğu Cephesindeki askerler Ankara’ ya gönderilmiştir.

Ünlü tariçlerimizden Prof. Fahir Armaoğlu’nunun Gümrü Antlaşması ile yaptığı araştırmanın bir bölümünü sizlerle paylaşıyorum.Şimdi hep beraber okuyalım…

…“Mustafa Kemal’in Lenin’e yazdığı mektuba, 3 Haziran 1920 de Sovyet Dış İşleri Bakanı Cicenin cevap vermistir. Bu mektupla Sovyet hukumeti, T.B.M.M. Hukumetini resmen tanımıs ve iki hukumet arasında diplomatik munasebetler resmen kurulmustur. Bununla beraber, Cicerin’in cevabında herhangi bir ittifaktan soz edilmiyordu. Sovyetlerin Ankara ile ittifaktan kacınmalarının sebepleri vardı. Bir defa, Sovyet hukumeti bu sırada Ingiltere ile bir ticaret anlasması yapmak icin calısıyordu. Ingiltere’den almaya muhtac bulundugu bircok maddeler vardı. Turkiye ile Ingiltereye karsı bir ittifak bu ticaret anlasmasına engel olabilirdi. Ikincisi, Sovyetler komunist olmayan memleketlerle ittifakı kendi bakımlarından uygun gormuyorlardı. Ucuncusu, bu sırada Polonya savası, Wrangel ve Gurcistan’daki Menseviklerle ugrasmaktaydılar. Turkiye ile ittifak, Rus askerlerinin de Yunanlılara karsı mucadelesini gerektirebilirdi. Halbuki bunu yapacak durumda degildi. Nihayet, Mustafa Kemal de mucadelenin daha basında idi. Sovyetlere gore, basarı kazanıp kazanamıyacagı supheliydi.

Ankaraile Moskova arasında resmi munasebetler bu sekilde Haziran basında kurulmus olmakla beraber, Mayıs ayı basında Serif Manatov (aslen Baskır) adlı gayrı resmi bir Sovyet temsilcisi Ankaraya gelmis bulunuyordu. Ote yandan, Muttefikler Sevr barıs antlasmasını da hazırlamıslar ve bu antlasmayı imzalıyacakIstanbulhukumeti temsilcileri 2 Mayısta Istanbul’dan hareket etmisti. Bu antlasmanın uygulanmasına ancak kuvvetle karsı konabilirdi. Bu kuvveti saglamak icin de Sovyet Rusya’dan yardım almak zorunluydu. Bu sebeple, “bir dostluk muhadesi akdetmek ve ihtiyacımız olan para ve her nevi harb malzemesini teminatı icin Dıs isleri Bakanı Bekir Sami Bey baskanlıgında bir delegasyon, 11 Mayısta Ankara’dan hareketle 19 Temmuzda Moskovaya ulastı. Dostluk antlasmasının esasları 24 Agustosta hazır olmakla beraber, Bekir Sami Bey’in bu antlasmayı imzalaması mumkun olmadı. Çünkü Sovyetler, Bitlis, Van ve Mus illerinin Ermenistan’a terkedilmesini istediler.Bu suretle, Sovyetlerin Anadolu’daki doktriner emellerinden baska, siyasi ve emperyalist emelleri de ortaya cıkmıstı.

Fakat Kazım Karabekir Pasa komutasındaki Turk Kuvvetleri Eylulde taarruza gecip, Sarıkamıs ve Kars’ı aldıktan sonra Gumruyu de ele gecirince, Mensevik iktidarı altındaki Ermeni hukumeti barısa yanasmak zorunda kaldı ve 3 Aralık 1920 de Ermenistanla Gumru barıs antlasması imzalandı. Bu arada, Bolsevikler de Ermenistan’da Iktidarı ele gecirmislerdi.Bu sekilde Ermenistan meselesi kendiliginden cozumlenmis oluyordu.Kazanılan bu zaferler uzerine Sovyetler Milli Mucadeleye daha fazla önem vermeye balamıslardır.”…Fahir Armaoğlu kitabında Gümrü Antlaşmasını bu şekilde özetlemiş.Gümrüye veda ederken Armaoğlu’nuda saygı ile anmayıda bir görev olarak görüyorum.

Gümrü’ye Veda Ederken Karabağ’ı Düşündüm

Yaprakların sarardığı kış hazırlıklarının dolu dizgin devam ettiği bir sonbahar günü Gümrü’ye el sallayıp veda ederken Gümrü tarihinin ihtişamlı geçmişi gözümün önünde canlanıyordu. 100 yıllırdır birlikte yaşadığımız Ermenilerle Türkleri hem geçmişte hem bugün emperyalist güçler ve silah satan güçler bir birine düşman etmiştir. Karabağ’da da bugün aynı oyunlar oynanıyor. On bin Ermenini ve 15 bin Azeri’nin öldüğü Karabağ savaşları halen tazeliğini koruyor.Erivan’a300 kmuzaktaki Karabağ zamanın olmadığı için gidemedim. Bir gün Karabağ’a da gideriz nasıp olursa. Karabağ sorununu Rusya ve ABD çözdürmüyor. Çünkü ABD ve Rusya Ermenistan’a hem de Azerbaycan’ı güya destekliyor. Aslında desteklediği silah satmak. Gümrü’ye veda ederken kısaca Karabağ’ı da hatırlamış olduk. Gümrü’ye el sallarken sizlere kısa bir Gümrü turu attırmak istiyloruz.

GÜMRÜ’DEN NE HABER ?

Türkiye’nin yanı başında, Arpaçay’ın hemen karşı yakasında Gümrü. Ermenistan’ın en büyük ikinci kenti. Gümrü’nün bilinen tarihi, arkeolojik çalışmalara göre İÖ 400’lere dayanıyor ve ilk olarak Yunan kolonicilerin yöreye geldiği biliniyor. Gümrü ismine ise tarih kayıtlarında ilk olarak 773’te rastlanıyor. Bu tarihte Arap güçlerine direnen Artavazad Mamikonyan yönetimindeki direniş güçlerinden bahsediliyor. Gümrü Selçuklu, Pers, Osmanlı ve Rus dönemlerinde de Tiflis ve Bakü’yle beraber Kafkaslar’ın en önemli şehirleri arasındaki ticaret köprüsü olarak anılıyor.

Ermenistan’ı 1988’de vuran deprem Gümrü’de de yıkıma yol açmıştı. Şirak Oteli’nin kalıntıları şehirde depremin anısını yaşatmaya devam ediyor.

Sovyetler Birliği’nin çöküşü, Karabağ savaşı ve deprem Ermenistan ekonomisini olumsuz etkilemiş. Her yerde bunu görmek mümkün. Gümrü’de de ana caddeler dışındaki yollar genelde iyi durumda değil. Ama her şeye rağmen sade ve samimi görünümüyle Gümrü’nün bundan sonra benim gönlümde ve kalbimde farklı bir yeri olacak.

Ermeni Kilisesine Türk İşadamının Katkısı

Türk milleti vefalı, insanların yardımına koşan ve en önemlisi karşılık beklemeden dost eli uzatan bir millettir. Bunu bir kez daha Ermenistan’da gördüm ve yaşadım. Gürcistan Ermenistan Sınırında Balla Köyünde tarihi bir kiliseni büyük ve küçük kubbeleri bir yıldır yerine koyulmayı bekliyormuş. Bu kubbelerin yerine koyulması için Türk İş adamı Yusuf Akınlı Beyden destek istemişler. Yusuf Bey’de destek sözü vererek bir yıldır yerine koyulmayı bekleyen tarihi kiliseni restore edilen kubbelerini Yusuf Beyin firmasını vinçleri yerine nasıl yerleştirdiğini sanayi saniye nasıl koyulduğunun belgeselini çektik. Türkiye sadece Akdamar’da değil Ermenistan’da da kiliseye desteğini esirgemiyor ve bir yıldır yerine koyulmayı bekleyen tarihi kilisenin kubbeleri yerine koyulmasını gerçekleştiriyor. Genç ihtiyar köylü tümüyle toplanıp bu tarihi ana şahitlik ediyorlar. Bölge Başpapazı ile söyleşi yapıyoruz. Köylüler sevinçli çocuklar şen. Bir şey dikkatimi çekti. Herkesin toplandığı bu alanda bir tane kadın görmedim. Ermeni kadınları evlerini bahçesinden ve pencereden olayı takip ediyorlardı. Tıpkı Anadolu’daki kadınları gibi kendilerine has tavırlarıyla uzaktan seyrediyorlardı. Kilisenin kubbesini yerine yerleştirdikten sonra köyün ileri gelenleri biziler için bir kuzu keserek ateşte kebap yaptılar, mükellef bir sofra donatıldı. Biz içmediğimiz için içkilerin tümü masadan kaldırıldı.

Artık Ermenistan’a Balla sınır kebabından veda ediyoruz. Ancak Ermenistan Türkiye ilişkiler ine zaman düzelir diye aklımıza sorular geliyor. Karabağ sorunu çözülür mü yoksa yeniden savaş mı çıkar bilmiyoruz. Ama sonuç olarak bildiğim bir gerçek var sınır kapıları ne kadar kapalı olursa olsun Ermenistan ile resmi diplomatik ilişkimiz yoksa da 10 binlerce Ermeni kaçak olarak çalışıyor, her gün onlarca tır ve bir çok iş adamı Gürcistan üzerinden Ermenistan’a giriş çıkış yapıyor. Temennim Ermenistan Türkiye ilişkileri her iki ülkenin menfaatine düzelir, Karabağ sorunu çözülür. Bölge devletleri ve Türkiye’nin menfaati bundan geçiyor.

Ermenistan’a veda ederken bazı tarihi bilgileri sizlerle paylaşıyorum.

ERMENİSTAN

Ermenistan Güney Kafkasya’da denize kıyısı olmayan bir ülkedir.Daha önce Sovyetler Birliği’ne bağlı bir cumhuriyet iken 1991’de bağımsızlığını ilân etmiştir. Kuzeyinde Gürcistan, doğusunda Azerbaycan, güneyinde İran ve batısında Türkiye ve Azerbaycan’ın egemenliği altındaki Nahçıvan bölgesi bulunuyor. 2008 itibariyle nüfusu 3 milyon kişidir. Başkenti ve en büyük şehri Erivan’dır; Gümrü, Vanadzor, Eçmiadzin ve Hrazdan da ülkenin diğer önemli şehirlerindendir.Ermenistan bir Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi, Bağımsız Devletler Topluluğu, Karadeniz Ekonomik İşbirliği, Dünya Ticaret Örgütü ve yaklaşık 30 tane daha örgütün üyesidir.

Ermenistan Adının Tarihi

Bir coğrafi tanım olarak Arminiya veya Armaniya adına en erken Eski Fars (Pers) imparatoru I. Darius’un yak. MÖ 510 tarihli Bisutun Anıtı’nda rastlanır. MÖ 399 yılında bölgeyi gezerek ayrıntılı tasvirler yapan Yunanlı tarihçi Ksenofon’un eserinde ülke adıArmeniaolarak geçer.Ortaçağ Arap kaynaklarında aynı bölgenin adı Armaniyya veya Ermeniyye olarak geçer. Eski Türkçe metinlerde Ermeniyye adına 15. yüzyıla kadar rastlanır.

Yüzyıllarca sadece tarihi bir isim olarak hatırlanan “Armenia/ Ermenistan” adı, 19. yüzyılın milliyetçi politikaları döneminde tekrar güncel anlam kazanmıştır.

 Ermenistan’ın Doğuşu

Tarihi Ermenistan’ın bir kısmı olan bugünkü Ermenistan İran (Kaçar Hanedanı)’ın Revan Hanlığı (Erivan Hanlığı)ndan ibaretti. 1827’de Paskeviç yönetimindeki Rus ordusu tarafından işgal edilmiş ve Kaçarlar 22 Şubat 1828 tarihli Türkmençay Antlaşması ile 4. Maddesi gereğince Revan Hanlığı üzerindeki hak talebinden vazgeçmşitir.[

1917 Devrimi’nden sonra Rus Devletinin çöküşü üzerine kurulan Transkafkasya Federasyonu 26 Mayıs 1918’de üç cumhuriyete bölündü ve 28 Mayıs 1918’de Erivan’da Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti ilan edildi. İki buçuk yıl süren bağımsızlığı sırasında ekonomik, askeri ve siyasi krizlerle sarsılan cumhuriyet 1920 Kasım ayında Türk ve Sovyet ordularının eş zamanlı işgaline uğrayarak bağımsızlığını kaybetmiş ve 2 Aralık 1920’de Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti adıyla Sovyetler Birliği’ne katılmıştır.

Ermenistan Cumhuriyeti

Erivan’a giren 11. Kızıl Ordu askerleri (29 Kasım 1920).Sovyetler Birliği’nin son döneminde, 7 Aralık 1988 tarihindeLeninakan(zamanımızda Gümrü) ve Spitak şehirlerinde 6,9 magnitüd büyüklüğünde bir sarsıntı yer aldı. Bu deprem, şehirleri yıktı ve yaklaşık 25.000 kişinin hayatına mal oldu.

Aynı senede Ermenistan Sovyet Cumhuriyeti ile Azerbaycan arasında, Dağlık Karabağ (Nagornıy Karabağ) bölgesi üzerinde anlaşmazlık çıktı. Azerbaycan’a ait olan fakat nüfus çoğunluğu Ermenilerden oluşan bir özerk bölge olan Dağlık Karabağ Özerk Oblastı’nda Ermeniler ayaklanarak ayrı bir cumhuriyet ilan ettiler. Ermenistan ile Azerbaycan savaşın eşiğine gelirken, her iki cumhuriyette Azeri ve Ermeni azınlıklar şiddet olaylarına maruz kaldı. Çatışmalar sürerken Mayıs 1990’da Yeni Ermenistan Ordusu kurularak Sovyet ordusundan fiilen bağımsız bir ordu yapısı oluşturuldu.

Sovyetler Birliği’nin dağılması üzerine Ermenistan 23 Ağustos 1991’de bağımsızlığını ilan etti. Şiddetlenen Ermeni-Azeri savaşında Ermenistan, Karabağ ile Ermenistan arasındaki Laçın Koridoru’nu da işgal ederek Dağlık Karabağ’ı fiilen kendisine ilhak etti. Azerbaycan’ın Ermenistan’a uyguladığı ekonomik ambargo, ülkede büyük sıkıntılara yol açtı. 1993’te Türkiye de Ermenistan’a karşı ambargoya katıldı. Dağlık Karabağ savaşı 1994’te Rusya’nın dikte ettiği ateşkesle sona erdi.

Halen Ermenistan uluslararası topluluk tarafından Azerbaycan’a ait sayılan toprakların %20’ni (D. Karabağ ve Laçin Koridoru dahil) işgal altında bulundurmaktadır. Türkiye bu durumu gerekçe göstererek Ermenistan Cumhuriyeti ile diplomatik ilişki kurmaktan kaçınmış ve bu ülke ile sınırlarını trafiğe kapatmıştır.

Türkiye Bağımsızlığını Tanıdı

 Türkiye, Ermenistan’ın bağımsızlığını 16 Aralık 1991 tarihinde tanıyarak ülkeyi tanıyan dünyanın ilk ülkelerinden birisidir. Ancak Ermenistan ve Türkiye arasında diplomatik ilişkiler yer almamaktadır, ve Ermenistan’ın bağımsızlığından beri bu iki ülke arasındaki ilişkiler genelde olumsuzdur. 1993’te Türkiye, Azerbaycan’da yer alan Ermeni işgâlleri nedeniyle Ermenistan ile paylaştığı sınırı kapattı, ve bu sınır günümüzde de kapalıdır. Ermeni diasporası faaliyetleri de bir anlaşmazlık nedenidir; 21 ülke, 41 ABD eyaleti, Bask Ülkesi ve Yeni Güney Galler, 1915-1918 Osmanlı’da Ermeni olaylarını soykırım olarak tanımlamaktadır.

Ermenistan’dan Türkiye  dönme vakti geldi. Artık  Ermenistana veda  edeceğiz. Elveda Ermenistan, Elveda Erivan’daki Gök Mescid, elveda Gümrü , Elveda Balla sınır kapısı, elveda bir zamanların Revan Türk Hanlığı…

TRT’nin Anadolu sesi programına katılmak için önceki gün geldiğim Ankara’da bir yandan belgesel çekimleri yaparken, bir yandan da Kocaeli ve Türkiye gündemini takip etmeye çalışıyorum. İki gündür Ankara’da yoğun bir şekilde belgesel çekimleri gerçekleştiriyoruz. Başkent’de kültür ve tarih noktasında gezilip görülmesi gereken bir çok yer bulunuyor. Biz de elimizden geldiğinceAnkara’nın her noktasını kayıt altına almaya çalışırken, ülke gündemini de takip ediyoruz. Dün kuşkusuz en önemli olay Fransa’nın soykırım yoktur diyenlere hapis cezasının öngören yasa tasarınıkabuletmesi oldu. Daha öncede bu köşeden Ermeni soykırımı iddiaları ve Fransa’nın tutumunu dile getirmiştik. Fransa’nın bu yaptığı ilk değil. Tarih boyunca Fransa bunu Türklere hep yaptı. 2001 yılında soykırımı tanıyan Fransa, aynı maddeyi 2006 yılında da kabul etmiş ancak Cumhurbaşkanı Sarkozy uygulamaya sokmamıştı. Fransız meclisi şimdi bu yasayıkabulederek gerçek kimliğini bir kez daha göstermiş oldu. Millet-i Sadıka(sadık millet) olarak anılan Ermenileri, hep Fransızlar kışkırttı. Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı’ya karşı en büyük zararı veren ve Anadoluyu işgaledenFransa’nın aslında Ermeniler umurunda değil. Türkiye’de kaçak bir şekilde yaşayan 120 bin Ermeni’yi yurt dışı edelim ve bakın Fransızlar Ermenilere sahip çıkacak mı görün. Ben Ermenistan’ı karış karış gezdim ve orada yaşanan sıkıntıları yerinde gördüm. Bu sıkıntıların ve sorunların hiç biri Fransa’nın umurunda değil.

 Asıl Soykırımcı Fransa, Aynaya Bakmalı

 Yıllarca Cezayir’de soykırım gerçekleştiren, milyonlarca insanı vahşice katleden Fransa, kendi yaptığını görmeden asılsız soykırım iddiasını yıllardır kaşımaya devam ediyor. Türkiye’yi sürekli soykırımla tehdit edenFransızlar şimdi yapacaklarını yaptılar. Bu saatten sonra bizim yapmamız gereken her türlü ticari ilişkileri dondurup, Fransız mallarını boykot etmek ve Fransa’ya ilişkilerimizi birinci katip düzeyinden yürütmektir. Türkiye büyükelçisi derhal geri çağırılıp, İsrail’e yapılan ambargo aynı şekilde uygulanmalıdır. Ve hatta Cezayir’de yaşanan soykırımda tasarı haline getirilmelidir. Yine dikkatleri çeken bir başka mevzu ise yasa tasarısını hazırlayan milletvekiliyle ilgili. Yasa tasarısını hazırlayan Cezayir doğumlu bir baba ve Tunus doğumlu bir annenin kızı olarak 1962’de Fransa’nın Bourgeskentinde doğan Boyer’in soykırım konusundaki hassasiyetinin nedeni ise tam bilinmiyor. Zira Boyer daha önce Daily News gazetesine verdiği demeçte “Aile kökenlerim Cezayirli. Ancak Cezayir’de yaşananlar 19 Mart 1962’de Evian Atlaşması’nın sonlandırdığı bir dekolonizasyon projesiydi, soykırım değil demişti. Cezayir kökenli bir milletvekilinin böyle bir yasa tasarısını hazırlaması çok büyük bir talihsizliktir ve tarih bu milletvekilini affetmeyecektir. Ne yazık ki şu anda Fransa’da yaşayan 550 bin Türk ve soykırım yalanına inanmayan milyonlarca insan hapis korkusuyla baş başa. Daha önce Devri Alem belgesel programı için gittiğim Fransa ve Ermenistan ile ilgili yazdığım köşe yazılarını www.belgeselyayincilik.com adresinden okuyabilirsiniz. ( Gebze  Gazetesi .22.12.2011)

Fransa Ermenistan’ı Kullanıyor

 Tarih boyu Fransız firmaları Türkiye’de istedikleri gibi para kazanıp, iş yapabiliyorlar. Fransız kültür ve ekolü  Türkiye’de istediği gibi uygulanabiliyor. Fransa da bir gurup son yıllarda sürekli Türkiye’nin aleyhine çalışıyor ve Türkiye’yi uluslar arası  arenada köşeye sıkıştırmak istiyor. PKK Terör örgütü başta olmak üzere Türk-Ermeni sorunlarını Fransa’nın bazı yöneticileri sürekli kaşıyor.

Sözde ermeni dostu ve Kürt hamiliğine soyunan Fransa, son olarak 1915 Ermeni olayları ile ilgili sözde soy kırım yasa tasarısını Fransa Meclisi’nde oylayarak Türkiye’yi zora sokmak istiyor. Mevcut Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy, seçimleri kazanmak için Türk-Fransız dostluğuna büyük darbe vurmak için çalışırken, Türkiye-Ermenistan arasında da daha fazla gerginlik yaşanmasını planlıyor.

 Türk İşadamın’dan Sarkozy’ye Cevap

 Türkiye Van’da ki Akdamar Kilisesini tamir ederek Türk-Ermenistan ilişkilerinde önemli bir yakınlaşma başlatmıştı. Her yıl dünyanın çeşitli bölgelerinden Akdamar’a gelen Ermeniler, özgürce ibadetlerini yapıyorlar. Türkiye’nin bu iyi niyet girişimi Dünya kamuoyunda büyük ilgi uyandırmıştı. Ermeni olaylarının yeniden gündeme geldiği bu günlerde bir Türk işadamı Ermenistan’da ki tarihi bir kilisenin yıllardan beri bekleyen Kubbesini hiçbir ücret almadan yerine yerleştirmesinin görüntülerini  ilk kez TV ekranlarına Devr-i Alem  TV Belgesel programı ekibi getirdi.

Ermenistan’a giden devri Alem belgesel Program  ekibi  tarihi ermeni Kilisesi’nin  Türk firması tarafından hiç bir ücret alınmadan kubbesinin yerine yerleştirilmesini saniye saniye görüntüleyerek belgeselleştirdi. Bu haber görüntülü  medya kuruluşlarına servis yapıldı. Türkiye’nin  Akdamar’dan sonra   bir Türk işadamı tarafından Ermenistan’da  tarihi Kilise’nin  yıllardan beri bekleyen kubbesini hiç ücret almadan yerine yerleştirmesi Fransa’ya ve özellikle Sarkozy’ye çok anlamlı cevap olur.

Ermeni Kilisenin Kubbesi Nasıl  Kondu ?

Türk milleti vefalı, insanların yardımına koşan ve en önemlisi karşılık beklemeden dost eli uzatan bir millettir. Bunu bir kez daha Ermenistan’da gördüm ve yaşadım. Gürcistan Ermenistan Sınırında Balla Köyünde tarihi bir kiliseni büyük ve küçük kubbeleri bir yıldır yerine koyulmayı bekliyormuş. Bu kubbelerin yerine koyulması için Türk İş adamından destek istemişler. bir yıldır yerine koyulmayı bekleyen tarihi kiliseni restore edilen kubbelerini vinçleri yerine nasıl yerleştirdiğini sanayi saniye nasıl koyulduğunun belgeselini çektik. Türkiye sadece Akdamar’da değil Ermenistan’da da kiliseye desteğini esirgemiyor ve bir yıldır  yerine koyulmayı bekleyen tarihi kilisenin kubbeleri yerine koyulmasını gerçekleştiriyor. Genç ihtiyar köylü tümüyle toplanıp bu tarihi ana şahitlik ediyorlar. Bölge Başpapazı ile söyleşi yapıyoruz  Türk işadamına katkısından dolayı teşekkür ediyor. .Kiliselerine  kavuşan  Ermeni Köylüleri sevinçli çocuklar şen. Bir şey dikkatimi çekti. Herkesin toplandığı bu alanda bir tane kadın görmedim. Ermeni kadınları evlerini bahçesinden ve pencereden olayı takip ediyorlardı. Tıpkı Anadolu’daki kadınları gibi kendilerine has tavırlarıyla uzaktan seyrediyorlardı. Kilisenin kubbesini yerine yerleştirdikten sonra köyün ileri gelenleri biziler için bir kuzu keserek  kebap yaptılar, mükellef bir sofra donatıldı.  İçki  içmediğimiz  için içkilerin tümü masadan kaldırıldı.

Türk –Ermeni ve Fransa İlişkileri

Ancak Ermenistan Türkiye ilişkiler ine zaman düzelir diye aklımıza sorular geliyor. Karabağ sorunu çözülür mü yoksa yeniden savaş mı çıkar bilmiyoruz. Ama sonuç olarak bildiğim bir gerçek var sınır kapıları ne kadar kapalı olursa olsun Ermenistan ile resmi diplomatik ilişkimiz yoksa da 10 binlerce Ermeni kaçak olarak  Türkiye de çalışıyor, her gün onlarca tır ve bir çok iş adamı Gürcistan üzerinden Ermenistan’a giriş çıkış yapıyor.  Temennim Ermenistan Türkiye ilişkileri her iki ülkenin menfaatine düzelir, Karabağ sorunu çözülür. Bölge devletleri ve Türkiye’nin menfaati bundan geçiyor.

Evet  Türkiye sözde Ermeni soy kırım yasa tasarısı ile ilgili  Fransa ile büyük gerginlik yaşıyor. Türk-Fransız ilişkileri’ nin  gergin olduğu bir  dönemde  Türk işadamı’ nin  Ermeni kilisesine  desteğini  belgesel görüntülerle ekranlara getirip  Türkiye’nin  Ermenistan’a nasıl  iyi niyetle baktığını ortaya koyduk. İsteğimiz   Fransa kamuoyu ve Parlamentosu Türk işadamının Ermeni kilisesine   yaptığı bu anlamlı destekten   ders ve ibret alır  ortamı daha fazla germez ve Türk-Fransa  ve Ermenistan ilişkilerine darbe   vurulmaz.  Tarih den  düşmanlık değil dostluk çıkartılmalı. Tarih den ders ve ibret alınmalı. (Gebze  Gazetesiwww.gebzegazetesi.com – 20 Aralık 2011)

                                             

Yasal Uyarı:Yazı, fotoğraf ve görüntüler Araştırmacı-Gazeteci ve Belgesel Yönetmeni İsmail Kahraman’a aittir.Tüm hakları Belgesel Yayıncılık’a ait olup, kopyalanması ve kullanılması yasaktır…   

 

Mevlana’yı belgeselle anıyoruz


Mevlana’yı belgeselle anıyoruz

Mevlana ile ilgili bir çok şey yazılıp söyleniyor. Bugüne kadar en kalıcı ve en kapsamlı Mevlana belgeselini Belgesel yayıncılık ve Devri Alem TV olarak bizler hazırladık. Büyük sıkıntılar ve zorluklara katlanarak Mevlana’nın dünyaya geldiği Afganistan’ın Belh kentine giderek belgesel çekimlerimize başlayıp, belgeselimizi son noktayı Konya’da koyduk. Hazırladığımız Mevlana belgeseli bugün bir çok TV kanılanda büyük beğeniyle izleniyor.

 Mevlana sevgisi

Her şeyin sanal olduğu ve çıkara dayandığı bir dönemde Mevlana’yı anlamak ve anlatmak önemli .Sanal bir alemde yaşıyoruz.Herşey sanal. sevgiler, arkadaşlıklar ve dostluklar.Vefasızlık almış başını gidiyor.Böyle bir çağda Mevlana sevgisine, islamın hoşgörüsüne ve kültürümüzdeki vefaya ihtiyaç var.

Her şey gerçekten boş.Kubbede hoş seda bırakabilmek çok önemli.Kubbede hoş seda bırakmak adına Mevlana’yı anlamak ve anlatmak üzere Türkiye’den yola çıkıp Mevlana’nın dünyaya geldiği Afganistan’ın Belh  şehrine gittim. Mevlana’nın doğduğu evin önünden yola çıktım. Mevlana’nın Konya’ya  geldiği güzergahı takip edip geçtiği yerlerden geçip, ‘Belh’ten Konya’ya Mevlana Belgeseli’ hazırladım. Bu belgeselin hazırlanış hikayesi çok uzun .Biz kısaca sizlere Mevlan’a yolunu gezdirmek ve Mevlana’yı anlatmak istedik.

Belh’ten Konya’ya Mevlan yolu

Mevlana’nın bugün Afganistan’ın Belh kentinde olduğunu acaba kaç kişi biliyor. Her yıl 17 Aralık’ta Şeb-i Aruz törenleri düzenlenir. Mevlana anlatılır, Mevlana’nın Afganistan’ın Belh kentinde ki evinin perişan ve yıkık halinden kimse söz etmez. Evin yıkık ve perişan hali ilk kez devri Alem kameralarıyla Türk ve Dünya kamuoyuna duyuruldu. 3 bin 800 metrelik Pamir ve Hindikuş dağlarının zirvesi Salenk geçidinden geçerek Belh’e gidip, Mevlana’nın dünyaya geldiği evde belgesel çektik. Evin restorasyon ve tamiri için Türkiye Cumhuriyeti yetkilileri ve Afganistan’ın Türkiye büyükelçisi ile görüşmeler yaptık. Bu konuda ki çalışmamız hala sürüyor.

En kapsamlı Mevlana Belgeselini Devr-i Alem çekti

 Mevlana ile ilgili bir çok belgesel çekildi. Ancak en kapsamlı Mevlana belgeselini “Belh’ten Konya’ya” Mevlana yolunu takip ederek ilk belgesel çekmek bize nasip oldu. Bir çok TV’de yayınlanan program büyük ilgi gördü. Belh’ten Konya’ya Mevlana belgeselimizin senaryo metnini sizlerle paylaşıyoruz. Mevlana belgeselinin senaryo metnini okumak için www.gebzegazetesi.com adresine girebilirsiniz.

Mevlana Belgeselini İzleyin

Büyük özveri ve sıkıntılarla çektiğimiz Belh’ten Konya’ya Mevlana belgeseli bir çok TV kanalında yayınlanıyor. Belgeselin bir kısmını internette de yayınlayarak kültür tarihimize hizmet istedik. Mevlana belgeselini internetten izlemek için gazetemizin kardeş yayın organı olan www.belgeselyayincilik.com sitesinde ki Devri Alem TV’den izleyebilirsiniz.

Sonuç olarak Mevlana’yı bir kez daha minnet, şükran ve rahmetle yad ediyor, Mevlana’nın Afganistan’ın Belh kentinde ki evinin bir an önce restore edilmesini Türkiye cumhuriyeti ve Afganistan yetkililerinden bekliyoruz.

   İsmail Kahraman’ın  Kalem ve Kamerasın’dan

     BELH’TEN KONYA’YA MEVLANA BELGESELİ…

 

Bir Devrialem programında daha birlikteyiz sevgili seyirciler. Bu programda sizi önce bugünkü Afganistan toprakları olan Belh’e götürecek, Hz Mevlana’nın Anadolu topraklarına erme hikayesini birlikte izleyecek felsefeleriyle, eserleriyle yüzyıllar ötesine ışık tutan Allah aşıklarının örnek hayatlarına tanıklık edeceğiz… İbn-i Arabiler… Feridüttin-i Attar’lar… Şems-i Tebrizi’ler… ve Mevlana Celaleddin-i Rumi… Mevlana’nın “İnsan” düşüncesine yeni ufuklar açarak köklü bir kültürün nasıl mimarı olduğunu, İslam yolunda verdiği hizmeti göreceksiniz. Devri Alem başlıyor.

“Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız!
Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir”

Çağlar ötesinden günümüze uzanan kutlu bir nida.. Sonsuz kavrayışın ve sonsuz aşkın yolcusu. Gönüllere taht kurmuş bir gönül sultanı. Kendi iç dünyasında derinleşip manevi bir yolculuğa çıkmak, kendini bilmek ve tanımak isteyenlerin rehberi. Yüzlerce yıldır karanlık gönüllere ışık saçan sevgi deryası. Hayatı boyunca sevgiliye kavuşmanın iştiyakıyla yanıp tutuşmuş vefat ettiği günü Şeb-i Arus yani düğün gecesi yani vuslat bilmiş, yaşamını hamdım piştim yandım sözleriyle özetleyen bir hak dostu. Mevlana Celaleddin-i Rumi.. Yüzyıllar geçmesine rağmen sözleri, yaşamı ve eserleri dünyanın dört bir yanında gönüllerde yankı buluyor. İnsan yaratılmışların en şereflisidir düsturuyla her dilden her dinden her renkten insanı kucaklayan hz. Mevlana, sevginin, kardeşliğin, barışın ve hoşgörünün sembolü olarak yaşamaya devam ediyor.

Büyük islam alimi, mutasavvıf, şair ve düşünür olan Mevlana Celaleddin Rumi, Anadolu’ya yedi ülkeyi aşarak çok uzun bir yolculuğun ardından geldi; babası, ailesi ve kalabalık bir toplulukla. Devri Alem, Işığını dünyaya Anadolu’dan yayan bu güneşin yörüngesini izlemek için yola koyuluyor. Göç sırasında geçtiği kentlerin, çöllerin, vadilerin, kültürlerin peşine düşüyor.

Afganistan topraklarına uzanıyoruz. Hz. Mevlana’nın doğduğu coğrafya’ya.. Yüzyıllar boyunca insanlığa kılavuz olan yüce âlimler dergâhına.. Ahmet Yesevi’lerin, Hacı Bektaş-ı Veli’lerin, Tapduk Emre ile Yunus Emre’lerin ayak sürdüğü bereketli topraklara doğru yol alıyoruz. Belh şehrine gidiyor, Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretlerinin hayat serüvenini takip ediyoruz. ve Afganistan’ın kuzeyinde, geçmiş zamanların kavşak noktası Belh kentindeyiz. Burada zaman duruyor adeta.. geçmişe doğru yol alıyoruz.

Burası Afganistanın Belh Şehri. Barış ve Hoşgörü dini olan İslam’ın hüküm sürdüğü XIII. Yüzyılda Hz. Mevlana’nın doğduğu bu topraklar, Moğol saldırıları ile alt üst ediliyordu. Dönemin Sultanı Muhammed Harzemşah’ın sebep olduğu savaş intikam peşinde koşan Cengiz Han’ın torunu Çağatay’ın akınlar sırasında öldürülmesi ile tarihçilerin bile kaleme alamadıkları dehşet verici saldırılara sebep olacak ve bu coğrafyayı kana bulayacaktı. 8. ve 9. asırlarda İslam’la şereflenen ve 13. yy’a değin nice Hak dostunu yetiştiren bu bölgedeki Harezm ve Horasan ahalisi şimdiye kadar benzeri görülmemiş bir intikamla taş taş üstünde bırakmamaya yemin eden Cengiz Han’ın dehşetli istilasına tanık oluyordu. Ve tek yapabildikleri şey bu toprakları terk edip batıya Anadoluya doğru yol almak olmuştu. Büyük bir göç dalgası başlamıştı anadoluya doğru. Şiddeti dinmeyen Moğol baskısı nedeniyle İran ve Harezm’den göç edenler arasında çok değerli âlimler de vardı. Bu topraklarda dolaşırken erenlerin, alperenlerin hak dostlarının ayak seslerini duyar gibi oluyoruz.

Yolculuk Anadoluya doğruydu. O zamanlar Türk İslam Kültür ve Medeniyet düşüncesinin vücut bulduğu geniş topraklar ve özellikle Anadolu toprakları karma bir nüfus yapısına sahipti. Rumlar, Ermeniler, Yahudiler ve Türkler İslam’ın hoşgörü bayrağı altında, o devirde birçok coğrafyada yaşanamayan saadete sahiplerdi. Bölge yöneticilerinin İran ile sağladıkları sıkı ilişkiler, dostluk bağları resmi dilin Farsça olmasını ve yönetimin Farisi etkisini apaçık ortaya koyuyordu.

 Büyük Selçuklu Devletinin hüküm sürdüğü devrin Sultan isimleri bile Keykavus, Keykubad, Keyhüsrev gibi İran kahramanlarının adlarını taşıyordu. Konya’yı Konya yapan Mevlana’nın hayatının büyük bölümünü geçireceği toprakların durumu ise Anadolu’nun geneli gibiydi. Her dinden, her ırktan insan birlik ve beraberlik içinde yaşıyordu. Büyük düşünürlerin, yöneticilerin, devlet ve hukuk adamlarının yetiştiği bu dönem öyle bir dönemdi ki orta Asya menşeli birçok ulu zat da Anadolu’ya geldi ve Anadolu kültürünün zengin kültürüne zenginlik kazandırdı. Rum’a gelen bu değerli âlimler arasında İbn-i Arabî, Şems-i Tebrizi, Evhadüddin Kirmani, Burhaneddin Tirmizi, Hacı Bektaş-i Veli gibi mübarek zatlar vardı. Dinlerin kaynaştığı ve kültürlerin harman olduğu Anadolu, o yıllarda Doğu ile Batı’nın buluştuğu bir merkezdi. Ne var ki, 13. asırda İslam Devletlerinden birisi olan Selçukluların yurdu olan Anadolu da haçlı saldırıları ile yağmalandı ve on binlerce Müslüman’ın şehit edildi. Bu zulme uğrayan Müslüman halk kendi yaralarını henüz saramadan, haçlı saldırılarının tesirinden kurtulamadan bu sefer de doğudan gelen büyük bir tehlikenin, Moğol tehlikesinin yaklaştığı haberini aldı. Moğollar, kendi topraklarından çıkıp batıya doğru ilerlediler ve Anadolu’nun ortalarına kadar olan bütün ülkeleri istila ettiler. Tek amaçları verimli topraklara, otlaklara sahip olmak ve insanların ellerindeki servetleri ele geçirmek olan bu yağmacı grup, aralarında Harezm’de Necmüddin Kübra, Nişabur’da feriduddin Atar gibi ünlü şahsiyetlerin de bulunduğu kişileri katletti. Moğollar Konya kapılarına dayanıp Anadolu Selçukluyu da bozguna uğrattı. O dönemde Müslümanların elinde onlarla savaşacak hiçbir şey kalmadı, halkı Moğollara karşı savaşa yollamak, onları ölüme yollamak ile aynı anlama geliyordu.

MOĞOLLAR TUTUNAMAYACAK

Hayatı boyunca tüm insanlığa şiiriyle, gazelleriyle hoşgörü çağrısı yaparak her kim olursa olsun kucaklayan Mevlana, insanlık şuurunu Kuran-ı kerim’in ışığı altında yorumlamış ve beşer olmanın faziletini en öz şekliyle duyurmuştur…

Mevlana yaşadığı halkı tanıdığı kadar Moğolların karakterini de bildiğini ve eninde sonunda Moğol’un Anadolu’da tutunamayacağını, Müslümanların da bu beladan kurtulacakları konusunda büyük bir kanaat taşıyordu. Mevlana bu görüşüyle “Resûlullah (sav)” izinden ilerliyor, emirleri doğrultusunda önderini örnek alıyordu. Peygamber Efendimiz böyle musibet zamanlarında iman edenlere nasıl davranılacağını beyan etmişti: (Muhammed Bin. Ebu Bekir’in torunu Abdurrahman b. Kasım’ın rivayetiyle Resûlullah)

 “Müslümanlar, benim başıma gelen musibetlere bakarak, kendi karşılaştıkları musibetlere karşı güç bulsunlar…”

ALİMLER PEYGAMBER VARİSLERİDİR

Anlatılan bütün bu zulümleri gören çileli ve mazlum Müslüman halkın içinde yaşayan Mevlana Celaleddin Muhammed de bu düstur ile yaşardı. Mevlana Müslüman’dı! O hayırlı bir ferdiydi, en hayırlı ümmet diye anılan bu ümmetin…

Şüphesiz peygamberler insanlığa miras olarak ancak ilim bırakırlar. Bu manada, âlimler de peygamberlerin varisleridir. Mevlana da sözü geçen cümlede bu âlimler arasında yer alan bir şahsiyettir. O da Peygamberimizin ümmetine bıraktığı iki şeyin varisidir. Bunlar kuran ve sünnettir.

 Resulullah (sav) bu konuda şöyle buyurur:

 “Size iki şey bırakıyorum. Bunlara sımsıkı bağlandığınız müddetçe, asla doğru yoldan sapmayacaksınız. Bunlar: Allah’ın Kuran’ı ve Peygamberin Sünnetidir.”

 Mevlana’da bu mirasların varisi olduğunu şu satırlarla beyan eder:

 “Canım bedenimde oldukça Kuran’ın kuluyum. Seçilmiş Muhammed’in yolunun toprağıyım. Birisi, sözlerimden bundan başka bir söz naklederse, o nakleden de bezmişim ben, bu sözden de bezmişim”

 Mevlana’nın yaşadığı bu yerlerde hem haçlıların zulümleri ve doğudan gelen Moğol saldırıları halkın âlim kişilere yakınlaşmalarına, peygamber efendimizin sünnetine ve Allah’ın kitabına daha sıkı sarılmalarına sebep oldu. İnsanı “Eşref-i Mahlûk” ilan eden İslam’ın var olduğu topraklarda, Allah’ın yarattığı en mükemmel yaratık bu baskı ve zulümden kurtularak, kendini tekrar bu yüce makama yaraşır yere erdirecek bir sentez arayışına girdi. Bölgedeki beyler ise halkın bu umumi temayülüne uyarak âlimleri korudu onlar için tekke, zaviye ve medreseler yaptırdı. İşte bu dönemde insanların tasavvuf erlerine olan ihtiyacı, Anadolu beylerinin olumlu tutumları ve böylesine büyük âlimlerin varlığı sayesinde bölgenin büyük şeyhlerin yetişmesinde ne denli elverişli olduğu anlaşılıyor.

BABASI’DA KENDİSİ GİBİ ALİMDİ

Yıllar boyunca insanlığın yolunu aydınlatan Mevlana Hazretleri bir Ahmet Yesevi, bir Taptuk Emre, bir Yunus Emre gibi kültür ve medeniyet tarihimizin yapı taşlarından birisi… Mevlana da kendisi gibi alim bir babadan dünyaya geldi. Kuran ve sünnet yolundan başka bir yol tanımayan, ilim ve irfan aşıydı… Ve işte o SULTANÜL ULEMA’ydı… Alimlerin Sultanı Muhammed Bahaeddin Veled…

Mevlana’nın babası Muhammed Bahaeddin Veled’dir. Bahaeddin Veled, babası Celaleddin Hüseyin el-Hatibi, Belh’te Hatib oğulları adını taşıyan bir aileye mensuptu. İlmi ile şöhret bulan bir ailenin mensubu olan Bahaeddin Veled’in annesi ise Harzemşahlar hanedanındandır. İşte Bahaeddin Veled ilmiyle ve asaletiyle temayüz eden bir aileden dünyaya geldi. Devrinin parmakla gösterilen mutasavvıflarından olan Bahaeddin Veled Kuran-ı Kerim’e ve sünnete olan bağlılığını meşhur eseri olan Maarif adlı eserinde şöyle beyan eder:

“Muhammed (sav) yürüyüşünden daha iyi bir yürüyüş ve yolundan daha doğru bir yol görmedim. Sen yokken ne havas vardı, ne nüvum. Ne felsefe vardı, ne hikmet.”

Sultanül Ulema mücahit bir İslam âlimiydi. İslam’a zarar getirecek hurafe ve bid’atlara karşı en sert üslubunu takınırdı. Bid’at yapanlar ister devrin Sultanı Harzemşah olsun isterse meşhur müfessir Fahreddin er Razi ya da herhangi sıradan biri olsun mevki ve makamına bakmaksızın sert bir tavırla eleştirirdi. Harezm’in Sultanı Alaeddin Muhammed Harzemşah, Sultanül Ulemanın müritlerindendi. Daima huzuruna gelir giderdi.

Bahaeddin Veled minberde vaaz verirken Fahreddin er Razi’ye ve Harzemşah’a onların da vaazda bulundukları sırada daima bidatçılar der sözünü esirgemezdi. Lakin onlar, bu açık sözlülükten ve azarlamadan son derece rahatsız olurlardı. Sultanül Ulema, bir muvahhit alim olarak İslam alimi olma sorumluluğunun şuurunu taşıyordu. Bu nedenle halkı irşat etme konusunda halkı ilgilendiren hiçbir ilmi onlardan saklamadan vermekti gayesi.

Sultanul Ulema, Ebu Hureyre (ra)’ın rivayetiyle rasulullah (sav)’in buyurduğu:

“Hıfzettiği bir ilim kendisine sorulup da onu gizleyen bir adam, kıyamet günü ateşten bir gem onun ağzına vurulmuş olduğu halde (mahşere) getirilir.”

Hadis-i şerifine göre alemlerin Rabbi olan Allah’ın bahşettiği ilmin hakkını vererek amel etmek yolundaydı. Sadece üzerine düşen irşat ve tebliğ vazifesini Allah’tan başka hiçbir şeyden korkmadan yerine getirme gayesindeydi. Kuşandığı ilmin gereğini ise yeri geldi mi işte böyle açık yüreklilikle bir sultana karşı dahi dile getiriyordu.

BAYRAK MEVLANA’YA GEÇİYOR

Ve Belh semalarını nurlandıran, din, dil, ırk gözetmeksizin tüm insanlığı İslam sancağı altında kucaklayacak olan Mevlana Celaleddin-i Rumi varlığı ile yeryüzünü şereflendirdi… Allah’a ve onun kitabına olan sonsuz imanı ile sahip olduğu muvahhit mümin karakteri daha sonra onun yerine geçip tebliğ ve irşat vazifesini devam ettirecek olan oğlu Mevlana’ya geçti…

Türk ve İslam aleminin yetiştirdiği en büyük mutasavvıflardan olan Mevlana’nın dünyaya yayılacak olan irfan ve hikmet kaynağı, “gel, ne olursan ol yine gel” vecizesinde vücut bulan bir kuşatıcılık ile asırlarca insanlığa yol gösterecektir.Işığını Anadolu’dan tüm dünyaya yayan bu gönül insanın adı, mesnevinin mukaddimesinde de  kaydedildiği üzere Mhammed’dir. Babası ile aynı adı taşıyan bu mübarek insan, Belh şehrinde 30 Eylül 1207’de doğdu. Mevlana’ya saygıdan ötürü Hüdavendigarımız, şeyh, molla gibi birçok lakapla seslenilmiş efendimiz manasına gelen Mevlana ismi Celaleddin Muhammed ile birlikte özel isme dönüştü. Muhiddini Arabi’nin neşr ettiği Vahdet-i Vücûd felsefesiyle yoğruldu, şiiriyle, sûfiyane fikirleriyle Belh’ten, Anadolu’ya, Anadolu’dan İstanbul’un fethinden sonra Batı’ya yayılacak olan Mevlevi kültürünün ilk adımları atıldı. Mevlana, derin ilminden dolayı fetvasına başvurulan alim ve fazıl bir kişi idi…

HİCRET BAŞLIYOR

Ve işte Mevlana’nın hayatındaki en büyük dönüm noktası olan hicret başlıyor… Göç sebeplerini, göç duraklarını görecek, Mevlana’nın küçük yaşlarda nice değerli alim ile olan temaslarını dinleyeceğiz…

Sultânü-l Ulema üzerine düşen kulluk vazifesinden dolayı vaazlarında açık yüreklilikle gündeme getirdiği konular ile yerinde eleştirileri, toplumda söz sahibi olan bazı kişileri rahatsız etti. Bu kişiler de Sultanül Ulema’yı yıpratma politikalarına girişerek sürekli onun aleyhinde bulunuyor, olumsuz tavırlarla huzursuz ediyorlardı.

Harzemşah ve etrafındaki ilim adamlarının da rahatsız edici üslupları neticesinde ve bir yandan da yaklaşan vahşi Moğol saldırıları tehlikesinden ötürü Sultanül Ulema hicret etmeye karar verdi. Müritlerinden ve talebelerinden oluşan üç yüz kişi ile birlikte hareket ettiler…

Kaynaklarımız göç sırasında Mevlana’nın yaşı hakkında farklı bilgiler vermektedir. Eflaki göç sırasında Mevlana’nın 5 yaşında olduğu hakkında bilgi verir ve buna göre de göç tarihi 609/1212 olarak belirtilir.

Sultanül Ulema ve Belh’ten ayrılan ilim, hikmet ve irfan kervanıyla varmak üzere oldukları şehrin hükümdarı ve ileri gelenleri tarafından karşılanıyor, misafir ediliyorlardı. Ama Bahaeddin Veled kendine iltifat edilecek bir değil irşatlarını rahatça yapabileceği ve ilmini icra edebileceği bir yurt arıyordu.

İLK DURAK NİŞABUR

Belh’le başlayan Nişabur ile devam eden Bağdat, Kufe ve Mekke’yle devam edecek olan göç haritasının ilk durağı, Feridüttin-i Attar memleketi, devrin en önemli ilim ve kültür merkezlerinden Nişâburdayız.

Nişabur, İran’ın Horasan bölgesinde bir kenttir. Binalud dağının güney eteğindeki geniş ve verimli ovada kurulu olan şehirde tahıl ve pamuk ekimi, tarımsal ticaret, halıcılık ve çömlekçilik başlıca ekonomik etkinliklerdir. Sasani kralı I. Şapur’un kurduğu söylenen şehir adını da bu hükümdardan almıştır. 7. yy’da önemli ölçüde gerileyen bölge, 999’da sona eren sasani hanedanalrının yönetiminde yeniden önem kazandı. 1037’de Selçuklu hükümdarı Tuğrul Bey’in yerleşim merkezi olan Nişabur, 13. yy’daki Moğol istilası nedeniyle ve şiddetli depremlerle büyük oranda hasar gördü. Kubbesiyle ünlü bir türbe olan Kademgah, Ömer Hayyam’ın türbesi ve İmamzade Mahruk camisi Nişaburdaki önemli yapılardandır.

Nişâbur’a uğradıklarında Mevlana Bahaeddin’in ziyaretine İslam irfanının tanınmış meşhur şahsiyetlerinden şeyh feridüddin Attar gelir. Henüz küçük yaşta olan Mevlana Celaleddin’de derin kabiliyetler gören Attar “Esrarname” adlı eserini küçük Celaleddin’e hediye eder ve şöyle der:

“Çok zaman geçmeyecek ki, bu senin oğlun alemin yüreği yanıklarının yüreklerine ateşler salacaktır.”

İLİM İRFAN YURDU BAĞDAT

İlim ve irfan kervanının bir sonraki uğrağı, uzun yıllar boyunca İslam dünyasının başkenti olan ve en eski medeniyetlere ev sahipliği yapan Bağdat’tır…

“Adalet Bahçesi” anlamına gelen Bağdat Irak’ın başkentidir. Mezopotamya’da Dicle ırmağının iki yakası üzerinde bir ova üzerine kurulan şehir, yukarı Mezopotamya’da Dicle nehrinin iki yakasında yer aldı. Babil gibi eski medeniyet şehirlerinin yakınında kurulan Bağdat’ın bir adı da Darüsselam’dır. Abbasiler zamanında İslam Devleti’nin başkenti olan kent, 1058 yılından sonra Selçuklu sultanlarının uğrak yeriyken, Osmanlı döneminin de önemli bir vilayetiydi.

İşte İlim ve irfan kervanı Nişabur’dan sonra Bağdat’a gelir… Hicaz bölgesine gelip Hac vazifesi yapmak üzere Bağdat’a gelen Bahaeddin veled’i bağdat’ın meşhur alimi Şahabeddin Sühreverdi karşıladı. Üçüncü gün baha veled kûfe üzerinden Kabe’ye gider ve hac farizasını yerine getirir. Dönüşte ise Şam’da uğrar.

MEVLANA DIMAŞK’DA

İnsanlık tarihinde dünyanın en kıdemli şehirlerinden olan Şam, İslam tarihi içinde de doğunun incisi gibidir… Nice Allah dostunun yolu bu topraklardan geçtiği gibi, Mevlana’nın yaşadığı çağda da sayılamayacak kadar çok alim bu şehri şereflendirenlerden oldular.

Arapça’da “Dımaşk” olarak anılan Şam Suriye’nin başkentidir. Suriye’nin güneybatı kesiminde yer alan şehrin tarihi İÖ 3. binyıla değin uzanır. Kasiyun dağının eteğinde, el-Gute vahasının ortasında yer alan Şam, dağlık batı kesimi dışında diğer yönlerden çevredeki ovalara açılır. Akdeniz’e 80 km uzaklıkta olmasına karşın batısında yükselen Lübnan Dağları nedeniyle ve yüksekliğin etkisiyle oldukça soğuk kışlar geçirir. Şam, Ortadoğu’daki diğer başkentler gibi İÖ 8. yy’da Asurluların, İÖ 7. yy’da Babil’in, İÖ 6. yy’da da Perslerin egemenliği altına girdi. İlk Emevi Halifesi Muaviye ile başkent olan şehir yaklaşık bir yüzyıl boyunca tarihteki en büyük İslam devletinin merkezi olarak kaldı. Bu topraklarda günümüze dek ulaşan en önemli yapı Emeviye Camisidir. Osmanlıların 1516’da Suriye’yi ele geçirmeleriyle Şam siyasal gücünü yitirdi ama ticari önemini korudu. Mekke ve Medine’ye açılan hac yolu üzerindeki en önemli menzillerden biri olması da kente büyük kazançlar sağladı. Osmanlılar’ın 1918’de kenti boşaltmasının ardından Suriye’nin bağımsızlığını ilan etmesiyle Şam başkent oldu. Bir süre Fransız mandası olarak kalan bölge 1925’te Fransızlar tarafından bombalandı. 1946’da tam anlamıyla bağımsızlığına kavuşan Suriye’nin başkenti Şam olarak kaldı. Bu şehir, günümüzde gelişmekte olan ülkelerin birçok kentiyle aynı özellikleri ve sorunları bulunan bir metropoldür. En önemli cami, Pazar ve kervansaraylar eski kentte yer alır. Kırsal kesimden gelen göçler nedeniyle nüfusu bugün eskisinden beş kat daha fazladır. Sünni nüfusun çoğunluğu oluşturduğu kentte en önemli dinsel azınlık grup Alevilerdir. Yüzyıllardır başta kumaş olmak üzere lüks mal üretimiyle ünlü olan Şam bugün modern kimya, çimento, gıda ve deri işleme, mobilya, giysi ve ayakkabı gibi çok yönlü bir sanayiye sahiptir. Şam’da Suriye’nin başlıca eğitim ve bilim kuruluşları yer almaktadır. Bunlar; ülkenin en büyük ve en eski üniversitesi olan Şam Üniversitesi, Şam ulusal Müzesi, Arap Akademisi ve Esad Kütüphanesi’dir.

Şam öyle bir şehirdi ki, Mevlana’nın dahi Babası Bahaeddin Veled’in ardından ilim tahsil etmeye gittiği, kendi gibi âlim insanlarla sohbet ettiği öylesine değerli…

Şam’da Vahdet-i Vücud felsefesi ile yüzyıllar boyunca hem doğulu hem de batılı alim ve düşünce adamlarına ışık tutacak değerli bir zat olan İbn-i Arabi ile görüşür. Mevlana’yı gören İbn-i Arabi’nin şöyle dediği rivayet edilir:

“Sübhanallah! Bir okyanus bir denizin arkasında gidiyor.”

Kervanın göç boyunca takip ettiği yol güzergâhı, her şehirde bir süre kalmak kaydıyla Nişabur, Bağdat, Hicaz, Kudüs, Şam, Halep, Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde ve bugünkü Karaman toprakları olan Larende’dir.

Larende’de İslam Sultanı Alaeddin Keykubat’ın naiplerinden Emir Musa, sultanül Ulema için şehrin ortasında bir medrese yaptırılmasını emretti. Ve ilim kervanı uzun bir müddet Larende’de kaldı. Yedi yıldan daha fazla Emir Musa’nın yaptırdığı medresede kalan Sultanul Ulema burada onsekiz yaşına giren Mevlana Celaleddin’i Larende’de hoca Şerefeddin Lala-yi Semerkandi’nin kızı Gevher Hatun ile evlendirdi. Bu evlilikten Mevlana Hazretlerinin Sultan veled diye meşhur olan Muhammed Bahaeddin ve Muhammed Alâeddin adlı iki oğlu dünyaya geldi. Larende’de bu yedi yıl içerisinde Mevlana’nın annesi Mümine hatun ve ağabeyi Alaeddin Muhammed vefat eder.

VE MEVLANA KONYA’YA GELİYOR…

İlim ve İrfan kervanının son durağı yüzyıllarca merkezi Konya’da olacak muazzam bir kültürün “Mevlevi Kültürü”nün yaşayacağı ve dünyaya açılacağı yer olan Konya’dır…

Büyük bir bölümü İç Anadolu Bölgesi’nde, bir bölümü de Akdeniz Bölgesi’nde bulunan Konya; 47.420 km karelik yüzölçümüyle Türkiye’nin en büyük ilidir. Doğuda Niğde, güneyde İçel ve Antalya, batıda Isparta ve Afyonkarahisar, kuzeybatıda Eskişehir, kuzeyde de Ankara illeriyle çevrilidir. Batıda Sultan Dağları ve güneyde Toroslar’ın oluşturduğu doğal sınırları vardır. Akşehir ve Tuz göllerinin bir kısmı ile Beyşehir gölünün de büyük bir bölümü Konya sınırları içindedir. Dağlık alanlar dışında şehrin doğal bitki örtüsü steptir. Orta kısımlarda rüzgar aşındırması sonucu oluşan Karapınar kumluğu gibi çölü andıran alanlar oluşmuştur. Dağlık alanlardaki ormanlar ardıç, karaçam, kızılçam, göknar ve meşeden oluşur. Konya Türkiye’nin tahıl ambarı olarak nitelendirilir ve büyük miktarlarda bitkisel ve hayvansal üretim yapılır. Sanayinin de göz ardı edilemeyeceği ilde Konya Organize Sanayi Bölgesinin kurulması il sanayisinin gelişmesinde önemli bir rol oynadı. Yeraltı kaynakları bakımından zengin olan ilin çeşitli kesimlerinde mermer ve kaya tuzu yatakları vardır. Konya ilinin yerleşim tarihi Çatalhöyük ve Erbaba kazının sonuçlarına göre Neolitik Çağa değin uzanmaktadır. Hatta Karahöyük’teki kazılarda büyük bir Hitit kentinin kalıntılarına rastlanmıştır. İ.Ö. 13. yüzyıla değin Hititlerin yönetiminde olan Konya daha sonra friglerin ve kimmerlerin egemenliğine girdi. Romalılardan önce İkonion olarak adlandırılan Konya’yı, Anadolu Selçukluların kurucusu I. Süleyman Şah 1074 ele geçirdi. 11. yüzyılın sonunda haçlıların aldığı Konya daha sonra Konieh ve Konia olarak adlandırıldı. Bizans ve Haçlı saldırılarına uğradığı dönemde Konya isminin kullanıldığı kent Anadolu Selçukluların başkentlerinden biriydi. Selçuklular döneminde bayındır bir yerleşme haline geldi; Mevlana Celaleddin Rumi ve babası Bahaeddin Veled’in yerleştiği önemli bir kültür merkezi oldu. 14. yy başında Karamanlıların, 1466’da da kesin olarak Osmanlı topraklarına geçti. Bölge Mevlevi kültürünün baş şehri unvanına layık oldu.

İlin orta kesiminde kurulan kent, bir höyük olan Alaeddin tepesinde gelişmiştir. Tarihte ilk çağdan beri Anadolu’daki önemli yolların kavşağında yer alan Konya, Anadolu Selçukluları ile Karamanlıların değerli yapılarıyla bezendi. Tarih boyunca önemli yerleşim bölgelerinden biri olan Konya’da Akmanastır, Hagia Eleni Kilisesi, Ata Külliyesi, Alaeddin Camisi, Selimiye Camisi, Mevlana Türbesi ve Dergahı, Sadreddin Konevi Cami ve Türbesi…

GÖÇ NASIL GERÇEKLEŞTİ

İşte yüzyıllar boyunca pek çok medeniyete ev sahipliği yapan ve 13. yy’da Bahaeddin Veled ve müritlerinin Konya’ya teşrifleri ile büyük Mevlevi kültürünün yeşereceği topraklara göç şöyle gerçekleşti:

Bahaeddin Veled, Larende’de yedi yıl ya da daha fazla kaldı. Bu süre içerisinde tesirli sözleri, faziletli şahsiyeti ile şöhreti yayıldı. Ve Selçuklu Devleti Sulatnı Alaeddin Keykubat, onu Konya’ya davet etti. Bahaeddin Veled bu daveti kabul ederek, baş şehir olan Konya’ya yerleşti. Sultan Alâeddin Sultanül Ulema ile tanışınca onun müritlerinden biri oldu. Sultanül Ulema Konya’da iki yıl kaldı ve hicri 18 rebiyyul’ahir 628/Miladi 23 Şubat 1231’de Cuma günü vefat etti.

Konya’da bulunan bir tepecik Sultanül Ulema’nın ve onun ailesinin kabristanlığı oldu. Mevlana’nın Türbesi diye bilinen yer de buradadır. Şimdiki gördüğümüz oradaki bina bu kabirlerin üzerine yapılmıştır. Zahir ve Batın ilimlerde otorite kabul edilen Bahaeddin veled’in vera ve takvası sonsuzdu. En önemlisi de kendinden sonra Mevlana’nın eserlerine, fikirlerine büyük tesiri yapan “Maarif” adlı eserini bıraktı.

BAHATTİN VELED’İN EN BÜYÜK MİRASI

Allah yolunda nice alimler yetiştiren, nice insana bu yolda hizmetlerde bulunan, bilgisini ilmini icra etmek uğruna doğduğu toprakları terk edecek kadar hak aşığı olan Bahaeddin Veled ardında tüm dünyaya ışığını yayacak, yüzyıllar boyunca gazelleriyle insanlığa seslenen kendi gibi Kuran ve Sünnet yolunda yürüyen bir evlat bıraktı…

Bu abidevi şahsiyet Mevlana idi… 

Babası vefat ettiğinde Mevlana celaleddin yirmi dört yaşındaydı. Babasının talebelerinden ve müritlerinden bir grup onu imam seçtiler. Bahaeddin veled’in vefatından sonra babasının makamına oturan Mevlana, vaazlara başladı.

MEVLANA’YI MEVLANA YAPAN ŞAHSİYETLER

Mevlana’nın yetişmesinde önemli rol oynayan şahsiyetler arasında babası ve Şems’in dışında Seyyid Burhaneddin de yer aldı. Bu denli önemli üç alimin ilmiyle kavrulan Mevlana için Şems’in nurlu aynasında yanan Mevlana, babası bahaeddin Veled ve Seyyid Burhaneddin’in nefesleriyle pişmiştir derler… Babasının ardından ilim ve irşat çalışmalarına devam eden Mevlana, babasının müritlerinden olan Seyyid Burhaneddin Muhakkık-i Tirmizi’nin Konya’ya gelişine kadar bir yıl boyunca dinin müftüsü görevini yürüttü.

Mevlana’nın babasından sonra ilim ve irfanda olgunlaşmasına vesile olan Alimler oldu. Seyyid Burhaneddin de bunlardan biriydi. Mevlana daha çok küçük yaşlarda iken terbiyesiyle ve eğitimiyle meşgul oldu. Seyyid Burhaneddin, Konya’ya gelerek mürşidi Sultanül Ulema’nın oğlu Mevlana’nın olgunlaşması için eğitimini yine üstlendi. Ve Mevlana, Seyyid’in hizmetinde dokuz yıl kaldı.

Mevlana, Burhaneddin ile bulunduğu bu süre içerisinde onun tavsiyeleri doğrultusunda Halep ve Şam’da ilim tahsili aldı. Mevlana Halep’te halaviye Medresesi’nde devrin meşhur üstatlarından olan Kemaleddin b. El-Adim’in yanında eğitim aldı. Halep’te gerekli ilimleri elde ettikten sonra kendini geliştirmek adına dönemin ilim ve irfan merkezlerinden Şam şehrine hareket etti. Burada onu Şam’ın bilginleri ve zamanın uluları tarafından karşılandı ve Mukaddemiye Medresesi’nde tam bir riyazat ile din ilmi ile meşgul oldu.  Şam’da bulunduğu süre içerisinde bazı ünlü âlimlerle görüştüğü rivayet edilir, bunlar: muhavvid ve muhakkik insanları kemale erdiren kal ve hal sahibi Muhyiddin El- Arabî, şeyhlerin ve muhakkiklerin efendisi şeyh sa’deddin el- Hamevi, Salik er-Rumi, Evhaduddini Kirmani ve Şeyh sadreddin el-Konevi gibi Allah dostlarıdır. Mevlana’nın Şam’da görüştüğü ünlü şahsiyetler arasında “Şems-i Tebrizi”nin de olduğu bilinir.

Seyyid Burhaneddin Muhakkık-ı Tirmizi, müridi Sultanül Ulema’nın yolundan yürümeye gayret etti. Seyyid Burhaneddin Mevlana’yı yetiştirmeye gayret etti ve Mevlana’nın yetişip Kâmil olmasında çok emeği geçti. Miladi 1240–41 yılında Kayseri’de vefat etti.

Ve Mevlana Konya’ya döner…

MEVLANA VE ŞEMS-İ TEBRİZİ

Seyyid Burhaneddin’in vefatının ardından beş yıl bekleyen Mevlana 37 yaşında bulunuyordu. Onun hayatında ciddi bir inkılâba yol açacak, kendisinin de şiirleriyle varlığını ve adını bilinir hale getireceği Şems-i Tebrizi 1244’de Konya’ya geldi.

Şemsi Tebrizi Hazretleri, 642 senesinin Cemaziye’l a-hiresinin 26. günü Cumartesi sabah vakti Konya’nın ‘Şekerrizan Hanı’na indi. O zaman Mevlana medresede müderristi. Şems-i Tebrizi, önceleri Şeyh Ebu Bekr-i Tebrizi Sellabaf’ın müridi oldu. Seyri sülükünü tamamladığı vakit bir mürşit bulmak maksadıyla Allah dostlarını aramaya yola çıktı. Sepet ve zembil örücüsü Şemseddin-i Tebrizi, Tebriz şehrinde Ebu Bekr-i tebrizinin müridi idi. Velilikte devri alemleri arasında öneli bir yere sahip olan bu zat’ın müridi Şemsi Tebrizi hazretleri de ulaştığı makamdan daha yüksek bir makam arıyordu. O, bulacağı ulu bir zatla yapacağı sohbetlerle ekmeliyet derecesine erme daha iyi daha yüce olma arzusu ile yıllarca seyahat etti. Bundan dolayı ona Şems-i Parende: Uçan Şems adını verdiler.

Şemsi Tebrizi, Mevlana’ya:

“Benim Tebriz’de, Ebu Bekir adında bir şeyhim vardı. Sepet örerdi. Ben O’ndan birçok vilayetlere mazhar oldum. Fakat bende öyle bir hal vardı ki, onu şeyhim göremediği gibi, hiç kimse de görmemişti. O şeyi, Hüdavendigarım Mevlana gördü, dedi.”

“Allah’a yalvardım:

–       Yarabbi, beni kendi velilerinle tanıştır. Onlar ile yoldaş et! Dedim.

Rüyamda:

–       Seni bir veli ile yoldaş edeceğiz, dediler.

Sordum:

–       O veli nerededir?

Ertesi gece bu velinin, Rum diyarında olduğunu söylediler.

Bir zaman sonra tekrar gördüğüm bir rüyada:

–       Henüz vakit gelmemiştir. Her işin bir zamanı vardır, dediler.”

Şems-i Tebrizi Mevlana’yı ararken Şam’da Şeyh Muhammed Muhyiddin-i İbnül Arabi ile Bağdat’ta şeyh Evhadüddin-i Kirmani ile görüştü. Şems-i Tebrizi Rasulullah Muhammed’e (sav) ve onun hadislerine son derece bağlıydı. Her zaman ona bağlılığını zikretmiş ve bunun ehemmiyetini sözleriyle beyan etmiştir.

Şemsi Tebrizi bu anlayış ile şehirleri ve diyarları dolaştı ve sonunda Mevlana şehir Konya’ya ulaştı. Konya’da ‘Şekerfürûşan’: Şekerciler Hanı’na indi.

İKİ DENİZİN BULUŞMASI

Ve iki deniz buluşuyor… Şems’in Mevlana’ya varıp sorularına aldığı cevaplarla mest olmasını duyumsadığımız o diyaloglar işte bu cümlelerle gerçekleşti.

Bir gün Mevlana, Pembe-Fürûşan Medresesi’nden çıkarak “Şekerciler hanının yakınından geçiyordu.” Şems Mevlana’yı görünce yerinden kalktı, katırının dizginini tuttu ve:

“Ey dünya ve mana nakitlerinin sarrafı, Allah adlarının bilgini! Söyle, Muhammed Hazretleri mi, yoksa Bayezid mi büyüktü?” diye sordu.

 Mevlana:

—  “Hayır, hayır! Muhammed Mustafa (sav) bütün peygamber ve velilerin başbuğu ve reisidir. Hakikatte büyüklük ve ululuk onundur.” Diye cevap verdi.

Şems:

–         Bayezıd, Peygamber (sav) hazretlerine o derece uyuyordu ki, onun kavunu ne şekilde yediğini bilmediği için, bütün ömrü boyunca kavun yemediği halde

 –       Ben kendimi tenzih ederim, benim şanım ne büyüktür, der.

Bazen de:

–       Cübbenin içinde Allah’tan başka hiç bir şey yoktur, diyordu.

Halbuki peygamber hazretleri, sonsuz olgunluğuna rağmen:

–       Bazen kalbime gaflet çekiyor, O’nun için her gün yetmiş kere Allah’tan mağfiret dilerim, buyuruyor. dedi

Mevlana o an ki halini şöyle açıklar: “Şems bana o soruyu sorduğu vakit tepemden bir delik açıldı, oradan bir duman çıktı, ta Arş’ın tepesine kadar yükseldi.”

Mevlana:

 —  Bayezid olgun velilerden ve gönül sahibi eren ariflerden olsa da, onu kendince malum olan makamdaki velilik dairesinde bulundurdukları ve o makamın ululuk ve mükemmelliğini kendisine açtıkları vakit, kendi makamının yüksek vasıflarından ve ittihattan dolayı o sözü söylüyor.

 —  Halbuki Peygamber (sav) hazretlerini, her gün yetmiş bin makamdan geçirdikleri için erdiği ilk makamda, o makamın yüceliğinden dolayı şükrediyor ve onu sülûkünün sonu biliyordu. İlkinden daha yüksek bir makam gösterdikleri vakitte, o makamda kanaat edip mağfiret diliyordu. Dedi

Mevlana’nın sorusuna verdiği bu cevapla Mevlana Şemsettin aradığı alimin Mevlana olduğu anladı. Beraber Mevlana’nın medresesine gittiler. Uzun müddet görüşüp, konuştular. İlk seferinde altı ay Şeyh Selahaddin Zerkub’un hücresinde birbirleriyle sohbet ettiler. Konya’da Mevlana ile Şems’in buluştuğu yere, Rahman suresinin 19. ayetinden alınan “iki denizin kavuştuğu yer” manasına gelen “Meracel-Bahreyn” derler. Mevlana ve Şems, bir – iki yıl rahat ve huzur içerisinde kaldılar. Bulundukları bu halvet içerisinde aylarca oruç tutarak, hiç dışarı çıkmadan durdular. Ama Allah’ı takdisle meşgul olan Mevlana Şems ile geçirdiği bu süre içerisinde okutmak ve vaaz etmekten elini çekti. Konya’nın büyükleri, bu halin ne olduğu, Mevlana’ya eski dostlarını unutturan bu adamın kim olduğu, nereden geldiği konusunda kıyametleri kopardılar.

ŞEMS’TEN AYRILIŞ

Bu hal karşısında halk kıskançlık besleyerek bu iki yüce insana söylenmeyecek sözler söylediler. Mevlana’nın Şems sohbetleriyle halktan kopması, halkın önde gelen kişilerinin kim olduğunu bilmedikleri Şems’in aleyhinde konuşmasına ve bu büyük adamın aleyhinde birleşmelerine yol açtı. Halktan herkesin onlara karşı hareket etmeye başlamaları dostlar arasında büyük bir üzüntüye yol açtı. Ve Şems halkın düşmanlıkları haddini aşınca Şam’a doğru yola koyuldu.

Şems Konya’ya ilk gelişinde 15 ay 25 gün kaldı. Mevlana, Şems’in ayrılığından tarifsiz hüzünlere battı. O, kendileri hakkında kötü konuşan müritlerinden de elini çekti.  Şems gidince Mevlana’nın yalnızca onlara kalacağını zannedenler yanıldı hatta Mevlana’nın dostluğunu da kaybettiler.

Mevlana Celaleddin, bir gazelinde bu ayrılıktan dolayı ne hale büründüğünü şöyle anlatır:

“Gel, gel ki, ayrılığınla ne akıl kaldı bende ve ne din. Şu yoksul gönülden karar da gitti, sabır da.

Yüzümün sararmasını, gönlümün derdini, can evimdeki yanıp yıkılmayı sorma. Çünkü söze sığmaz bunlar, gel de gözünle gör.

Senin hararetinle, pişmiş bir somun gibi al aldı yüzüm. Şimdi bayat ekmek gibi ufalanmış, yerlere saçılmışım. Gel de, yollardaki topraklardan topla beni.

Tıpkı aynaya benzerdim. Yüzünden hayaller toplardım. Şimdiyse bak da gör, yüzüm nasıl sapsarı, nasıl bumburuşuk. Suya benziyorum. Eğri büğrü bir derede sağa sola akmadayım. Ayrılık, sağımda da pusu kurmuş, solumda da.

Gece gündüz, yüzümün hayaliyle yer gibi yüzümü göğe tutuşum ey göğe de sığmayan, yere de sığmayan sevgili.

Dua ederken ah edişlerim, ayna renkli göğe ulaştı. Nerede bir namaz vaktini bilen bir kulak ki, amin desin. Seher çağı dertle bir mektup yazdım, seher yeline verdim. Allah aşkına oku dedim, seferden yüz çevir artık. Başın kille ıslaksa bile yıkama gel. Ayağına diken bile battıysa, çıkarmak için oturma gel.

Gel, gel de beni kurtar gel git sözünden. Gel gel de canım O’ndan da kurtulsun, bundan da.

Sana haber gönderdim, seher yeline dedim ki: Ey aşıklar elçisi, ey emniyetli elçi, Allah aşkına söyle.

Sulara ateşlere battım. O sevgili, işte ancak çaren bu diye bana ne yazdı, ne çare buldu, anlat!”

Kıskançlıktan gaflete dalan topluluk bu işe girişmekle ne büyük hata yaptıklarını anladılar. Mevlana’nın kapısına geldiler, tövbeler ediyoruz, bilgisizliğimizle günah işledik, bir daha böyle bir şey yaparsak cezamızı sen ver diye yalvardılar.

Halkın pişmanlık duyması ve özür dilemesi Mevlana Sultan Veled’e dönerek:

 –       Birkaç arkadaşınla Mevlana Şems’i aramaya git. Sultan Veled iltifat telakki ettiği bu emri yerine getirmek üzere hemen yola koyuldu ve Şam’a gitti. Sultan Veled ve arkadaşları Şems’i buldular, huzuruna çıkıp başını kulluk secdesine koyarak elini öpme şerefine eriştiler. Şam’da bulundukları günlerde, sema ve zevk ile meşgul oldular ve Konya’ya doğru yol aldılar.

Ve iki deniz tekrar Konya topraklarında kavuştular… Gazeller okutan ayrılık son bir kez daha dindi ve Mevlana Şems’e kavuşmanın sevincini gazellerine son bir kez daha işte böyle döktü…

 Mevlana sevincinden gazeller okuyor, müjdeler veriyordu.

“Yola su serpin, işte sevgili geliyor. Bahçeye müjde verin. Nurlar bağışlayan yüzünden nurlar saçarak geliyor.

Yeryüzü gökyüzüne döndü, cihana bir velveledir düştü. Amberler misk kokmada. Sevgilinin sancağı erişmede…

Bağa bir parlaklık geldi. Bağ, göz sahibi oldu, ışıklandı. Gam bir yana kaçıyor, ay kucağımıza doğuyor.

Ok, uçup gitmede, hedefe vurmada… peki amma biz, ne diye oturuyoruz? Padişah, avdan geliyor.

Bahçe selam veriyor, selvi ayağa kalkıyor, yeşillik yaya yürüyor, gonca ata binmiş, ulaşıyor.

Gökyüzündeki halvet erleri, ne çeşit şarap içmedeler ki, ruh harap bir hale geldi. Sarhoş oldu. Akıl, kendisinden geçti, mahmurlaştı.

Bizim civarımıza gelirsen bil ki, huyumuz susmaktır. Çünkü bizim sözlerimizden toz kopmadadır, toz.

Ey Şemsettin, senin güzel gözlerin için canım pusudadır. Geceleri, uykum, huzurum gitti, fakat karar ve istirahat günü geliyor.”

Şems bu ikinci gelişinde Konya’da tam altı ay kaldı, yine bu süre içerisinde medresenin hücresinde Mevlana ile sohbet ettiler. Hücrelerine de sultan Veled ve Şeyh Selahattin’den başka kimse girmiyordu. Hüdavendigar hazretleri Mevlana Şemsettin hazretleriyle eskisinden daha da kaynaşıp birleşti ve gece-gündüz sohbet etti.

Mevlana Şemseddin bir süre sonra Mevlana hazretlerinin yetiştirmesi olan “Kimya” adında bir kızla evlenmek istedi, Hüdavendigar hazretleri onun bu isteğini memnuniyetle kabul etti. Ve evlendiler.

Hüdavendigar hazretlerinin ortanca oğlu Alaaddin Çelebi’nin gönlü Mevlana Şemseddin’e karşı bulandı. Alaaddin’in husumetleri, düşmanlıkları pusuda bekleyen halka ganimet etkisi yaptı. Yeniden tövbelerini bozan kıskanç ve kindar bu topluluğun kötü niyetleri tekrar gün yüzüne çıktı.

Sultan Veled, Şems-i Tebrizi’ye karşı tekrar başlayan düşmanlıkları beyan etti. Bunun üzerine Şems Veled’e dedi ki:

 “Bu sefer, öylesine bir gitmek istiyorum ki, hiç kimse benim nerde olduğumu bilmesin. Aramakta herkes acze düşecek, kimse benden bir nişan bile bulamayacak. Böylece birçok yollar geçecek de gene kimse izimin tozunu bile bulamayacak.”

Derken herkes rahat ersin diye Şems tekrar görünmez oldu. Şems birkaç gün görünmez olunca Mevlana hazretleri dertle feryada başladı. Her yerde aradılar ama ondan bir ize rastlayan olmadı, hiç kimse ondan bir haber alamadı.

Şems’in kayboluşundan sonra Hüdavendigar hazretleri, sabah medreseye girip de Şems’in olmadığını görünce hemen Sultan Veled’in evine gidip:

–       Bahaeddin! Ne uyumuşsun, kalk! Şeyhini ara! Zira yine can burnumun, onun güzel kokularından mahrum kaldığını görüyorum dedi.

Bir gece yedi kıskanç alçak kişi beraber olup pusuya yattılar. Fırsat bulur bulmaz da katlettiler. Şems’i öldüren hayırsızlar onu bir kuyuya atmışlar. Mevlana, ortanca oğlu Alaeddin Muhammed’in de katilleri arasında bulunduğu Şems’i Tebrizi’yi Şam’da aradı. Aylarca Şam’da kaldığı oldu. Onu her yerde aradı. Bir gece Sultan Veled rüyasında Şems’i gördü, Şems ona:

 –       Falan yerde uyumuşum, dedi.

 Sultan Veled müritlerini gece yarısı toplayarak Şems’in katledilip kuyuya atıldığı denen yere gidip onun mübarek vücudunu dışarı çıkardılar. Ve gömdüler.

Mevlana’nın Şems’e olan sevgisi o kadar büyüktü ki, kim Şems’i falan yerde gördüm dese, bu müjde için sarığını feracesini çıkarıp verirdi.

Mevlana her zaman Şems’ten alacağı bir haberle yaşadı. Onunla Allah aşkını en yükseklerde yaşayan Mevlana, kim bir müjde verse canını vermeye hazır dururdu. İşte bunu şu kıssadan çok net anlıyoruz:

Bir gün bir adam:

–       Mevlana Şems’i Şam’da gördüm! Diye haber verdi.

Mevlana buna tarifsiz sevindi. Başındaki sarığını, sırtındaki feracesini, ayağındaki ayakkabı ve çizmesini ona bağışladı.

 Mevlana’nın dostlarından biri:

–       Bu adamın verdiği haber yalandır. O Mevlana Şems’i hiç görmemiştir, dedi.

Mevlana:

 –       Evet, onun verdiği bu yalan haber için sarığımı ve feracemi verdim. Eğer doğru haber verseydi, elbise yerine canımı verirdim ve kendimi onun uğrunda feda ederdim, dedi.

KONYA’YA GERİ DÖNÜŞ

Mevlana aylarca süren Şam seyahatinden sonra Konya’ya döndü. Şems’in ardından eski hali olmayan Mevlana, Şems’ten ümit kesince, kendisine hâldaş ve gönüldaş olarak Konya civarında bulunan Kamile denilen köy halkından “Selahaddin Zerkub”u seçti. Yani kuyumcu-sarraf Selahaddin. Ve Mevlana’nın akrabalık vasfına da ereceği Selahaddin Zerkub ile olan münasebeti işte böyle başladı…

Mevlana coşkunluğunu onunla yatıştırdı. Selahaddin’in irşadı bir başka, ihsanı ve keremi de herkesten fazlaydı. Hüdavendigar hazretleri iç bakımından şey Selahaddin’e ilgi ve yakınlığı tamdı. Bu sebeple bu yakınlığın aynı zamanda dıştan da nesebinin kendisine bağlanmasını istedi. Sultan Veled ile Selahaddin Zerkub’un kızı Fatma Hatun’u evlendirdi ve nesebi Şeyh Selahaddin’in sülalesi ile birleşti. Tam on yıl Mevlana hazretleri onunla dostluk etti. Şey Selahaddin, Mevlana’ya hem bir halife hem de emin bir arkadaş oldu. Ve 657 hicri yılının muharrem ayında vefat etti.

ÇELEBİ HÜSAMETTİN İLE TANIŞMA

Selahaddin Zerkub’un ardından meşhur eseri Mesnevi’ye ilham kaynağı olacak olan ve “akıl mahiyetini açıklamaktan aciz kaldı” diyerek yücelteceği Çelebi Hüsamettin ile Mevlana’nın muhabbeti başlar… Hayatında ilmi adına en önemli yerlerde gördüğü onca alimden sonra yıldızlara benzeteceği bu Çelebi’den Mesnevi’nin I. Cildinin ön sözünde ondan şöyle bahseder:

 “Ahi-Türkoğlu diye tanınmış, faziletler sahibi hak ve dinin husamı (kılıcı) Hasan oğlu Muhammed’in oğlu Hasan’dır. O, vaktin Bayezidi’dir, zamanın Cüneydi. Sıddıkoğlu Sıddıkoğlu Sıddık’tır. Aslen Urumyalı’dır ve ‘Kürd olarak yattım Arab olarak kalktım’ diyen Kadri yüce Şeyh’in soyundandır.”

Hüsamettin Çelebi’nin ataları da Konya’ya göç eden bir kavimdi ve o Konya’da dünyaya geldi. Mevlana’nın şiirlerinde onun adına izafe edilen “Çelebi” kelimesi Hüsamettin’in unvanlarındandır. Şeyh Selahaddin dünya aleminden göçtükten sonra, Mevlana’nın inayetiyle hilafet ve velayet Hüsamettin Çelebi’ye geçti. Onda da Selahaddin’in halini gören Mevlana dokuz yıl boyunca onunla da durmaksızın sohbetler etti. Sultan Veled’in bahsettiğine göre. Birisi, Mevlana’ya: üç naipten hangisi daha iyiydi diye sordu.

 Mevlana:

Şems güneş gibiydi, Selahaddin ise ay. Padişah Hüsamettin yıldıza benzer. Çünkü o melek taifesine katılmıştır. Değil mi ki her biri seni Allah’a ulaştırıyor, hepsini bir bil. Hangisinin eteğine yapışırsan seni diriltir; artık ölmezsin!

Meşhur Mesnevi’nin de Hüsamettin Çelebi’nin ricası ile yazıldığı kaydedilir. Mesnevihan Siraceddin’den bu konu üzerine şunlar aktarılır:

“Bir gece Çelebi Hüsamettin Mevlana’ya gelerek:

Gazel divanları çoğaldı. Bunların sırlarının nurları, deniz ve karaların, doğu ve batının her tarafını kapladı. Eğer hakimin ilahi nümesi tarzında ve Mantkıku’t-Tayr’ın da veznin de bir kitap yazılırsa, bu bütün insanlar arasında hatıra olarak kalır, aşıkların ve dertlilerin can arkadaşı olur. Bu son derece büyük bir merhamet ve inayet olacaktır…”

 Bunun üzerine Mevlana, mübarek sarığının içinden bir cüz çıkarıp, Çelebi Hüsamettin’e uzattı. Bunda Mesnevi’nin başında bulunan 18 beyiz yer alıyordu.

 –       bu fikir sizin mübarek kalbinize gelmeden, böyle bir eserin yazılmasını Rahman ve Rahim olan Allah, gayb aleminden kalbime ilham etmişti. Bizim iç alemimiz senin ahengine uysun, harekete gelsin, bu manaların kelimelerini nazıma başlasın! Buyurdu…

AHİRETE GÖÇ

Ve Kuran ve sünnet yoluna adanmış bu beden de sonunda ebedi olarak kalacağı ahiret hayatına intikal etti. Her göçe benzemeyen bu gidiş Kuran-ı Kerim’de de bir çok ayet-i kerimede “Her nefis ölümü tadacaktır” Âl-i İmrân, 3/185, “Allah’ın izni olmaksızın hiçbir nefis için ölmek yoktur. O, süresi belirtilmiş bir yazıdır.” Âl-i İmrân, 3/145, “Her nefis ölümü tadıcıdır, sonra bize döndürüleceksiniz.” Ankebut, 29/57 şeklinde açıklanmıştır.

Alemleri yaratan yüce Allah doğumu yarattığı gibi ölümü de gerçek kılmıştır. Her canlı için kaçınılmaz bir gerçek olan ölüm, yüce Allah’ın kitabında da açıkca olarak belirtilir. Ve kullarına böyle emreden Rahman ve Rahim olan Allah’ın, onun kitabı ve peygamberinin sünneti yolunda yaşama gayreti içerisinde hayatını sürdüren Mevlana da bir gün hastalığın sarı ışığına yakalandı ve Hicri, 5 Cemaziyel-ahir 672/Miladi, 17 Aralık 1273 Pazar günü güneş batarken ahiret hayatına göç etti.

 KONYA VE MEVLANA

İşte burası Mevlana ile Konya olan, Mevlana ile Mevlana şehri olan ve türbesinin de buraya ait olduğu şehir Konya… Konya’da yüzyıllar öncesinden günümüze kadar Mevlana’ya ve Mevlevilik kültürüne dair pek çok bina inşa edildi.

Mevlana çağının müftüsü olan mutasavvıf bir şahsiyetti. Ve Müslümanlara ait mezarların üzerine türbe ve kubbe yapma konusuna hoş bakmaz: “Mezara türbe yapmak, üstüne kubbe kurmak mana sahiplerince makbul değildir” derdi. Mevlana böyle bir yaklaşımla türbe ve mezarlara karşı durup uygun görmezken, onun vefatından sonra mezarının üzerine kubbe yaptılar ve adına da bir türbe inşa ettiler.

Ve Konya’yla bütünleşen Mevlana türbesi günümüze kadar geldi. Mevlana Celaleddin rumi’nin de mezarının bulunduğu bu dergah Konya’nın kent merkezi içinde yer almaktadır. Dergahın dışı yeşil renkli çinilerle kaplı ünlü türbesi 1274’te Anadolu Selçukluları döneminde yapıldı. Mevlana hazretleri ile oğlu Sultan Veled’in gök mermerden sandukalarının bulunduğu türbeye üç yönden üzerleri küçük kubbelerle örtülü mekanlar eklendi. Burada 65 tane daha sanduka yer alır. Bu sandukalardan altı tanesinde Horasan erenleri diye anılan Mevlana ile birlikte Konya’ya gelen dervişlerin yattığına inanılır.

MEVLANA’NIN AİLESİ

Mevlana’nın hanımı ve çocuklarından kısaca bahsedeceğiz şimdi de…

Mevlana’nın iki eşinden dört çocuğu dünyaya geldi. Mevlana Celaleddin Hazretlerinin üç erkek bir de kız çoğu vardı. Bahaeddin Veled ve Alaeddin Muhammed Hoca Şerafettin Lala’yı Semerkandi’nin kızı Gevher Hatun’dan dünyaya gelirken Muzaffereddin Emir Alim Çelebi ve Melike Hatun ise Konyalı Kira Hatun’dan idi.

ESERLERİ TERCÜME EDİLİYOR

Mevlana kendini ve dolayısıyla eserlerini kaplayan aşkı, medreselerden ve gönül sahibi sufilerden elde ettiği yüksek seviyedeki bilgilerini, eserlerine aktardı. O İfadesindeki sadelik ve açıklıkla güç anlaşılacak konuları gündelik hayata indirgemeyi başaran nadir alimlerdendi. Şair, bilgin ve arif bir şahıs olan Mevlana’nın, bireyin ve toplumun olgulaşması için kaleme aldığı eserleri sahip olduğu hoşgörülü ve ikna edici üslubuyla 21. yy’a kadar geldi, hala insanlığın ortak dertlerine çözümler getirmeye devam etmektedir.

Hayatı boyunca çalışıp çabalayan, manevi eserler ortaya koyan Mevlana’nın dünyaca ünlü olan bu eseri, mesnevi tarzında yazıldı. İranlıların milli nazım ölçüsü olan mesnevi, aruz vezniyle yazılmaktadır. Farsça söylenip yazılan eserin tamamı altı cilttir. 13. yy’dan 21 yy’a kadar dünyanın birçok diline tercüme edildi, aslı tıpkıbasım yapılmış defalarca yayınlandı. Bu nadide eser, yazıldığı günden zamanımıza kadar çağın dil anlayışlarına göre insanlara sunuldu. Fars edebiyatında mesnevi tarzının mevlana’dan önce gelen isimleri arasında; Firdevsi, Sa’di ve Nizami vardır. Mesnevi, mevlana’nın Hüsamettin Çelebi’yle sohbet günlerinin en güzel yadigarı olarak anılır.

Mevlana’nın diğer eserleri arasında en coşkulu döneminde kaleme aldığı Farsça şiirlerinden oluşan Divan-ı Kebir, Divan-ı kebir’e ek olarak yine Farsça metinlerden oluşan Rubaiyyat’tır.

“içinde ne varsa içinde” anlamına gelen Fihi Mafih eseri, onun bazı zamanlarda kaleme aldığı, bazı şahsiyetlerle yaptığı sohbetlerin ve bu sohbetler sırasında sorulan sorularla cevaplarının not edilmesinden meydana geldi. Mevlana Hazretlerinin çeşitli zamanlarda verdiği yedi vaazının bulunduğu “Mecalis-i Seb-a” katipler tarafından not edilmesinden oluşmaktadır.

Ayet ve hadislerle, Mevlana’nın hikmet dolu beyitleriyle süslenen “Mektubat” onun çağdaşlarına yazdığı mektupların bir araya getirilmesinden meydana gelmiştir. Mevlana’nın yaşadığı dönem içindeki şahıslara yazmış olduğu bu mektuplar 150 adettir.  

Yasal Uyarı: Yazı, fotoğraf ve görüntüler Araştırmacı-Gazeteci ve Belgesel Yönetmeni İsmail Kahraman’a aittir.Tüm hakları Belgesel Yayıncılık’a ait olup, kopyalanması ve kullanılması yasaktır…