Fetihten Kurtuluşa Karadeniz Bölgesi

FETİHTEN KURTULUŞA KARADENİZ slaytını izlemek için tıklayıp indirebilirsiniz…

Tarihimizin önemli kilometre taşlarından birisi  Trabzon’un Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmesidir. Son günlerde Türk sinemacılık tarihinde 1453 İstanbul’un fethi filmi tartışılıyor. İstanbul’un fethi kadar Trabzon’un Fethi de önemlidir. Geçtiğimiz yıl Trabzon’un Fatih tarafından fethinin 550 yılıydı. Maalesef hiç bir ciddi etkinlik olmadı ve Trabzon’un fethinin 550 yılı unutuldu.
24 Şubat 1918 Trabzon’un Ruslar tarafından işgalden kurtuluş yıl dönümüdür. Trabzon’un işgalden kurtuluş yıl dönümü dolayısıyla çeşitli etkinlikler yapılıyor. Toplantılar, paneller, şenlikler düzenleniyor. Ancak işin gerçeğinden çok uzaklaşılıyor. Tıpkı Fetih unutulduğu gibi Karadeniz bölgesi ve Trabzon’un Türk Kurtuluş Savaşı tarihinde önemi fazla gündeme getirilmiyor.
Bir çok insanımız Trabzon’un 24 şubat 1918’de kurtulduğunu maalesef bilmiyor. 1918’de henüz Mustafa Kemal Atatürk Samsun’a çıkmamış, Erzurum kongresi yapılmamıştı. Atatürk ve silah arkadaşlarının Anadoluyu kurtarmak üzere bizzat Padişah Vahdettin Han’ın desteğiyle Samsun’a çıkışı bir tesadüf değildir. Şayet Karadeniz bölgesi 24 Şubat 1918’de düşman işgalinden kurtulmasaydı Kurtuluş savaşı zor başlardı. Erzurum kongresi zor toplanırdı. Trabzon delegeleriyle birlikte Erzurum kongresi toplandıysa bunun en önemli nedeni Trabzon ve Karadeniz bölgesinin 24 şubat 1918’de Rus işgalinden kurtulmuş olmasıdır.

Fetih’ten Kurtuluşa Trabzon ve Karadeniz Konferansı

Trabzon ve Giresun’da Fetihten kurtuluşa Karadeniz bölgesi ve Trabzon konferansına konuşmacı olarak katılmak üzere Trabzon ve Giresun’dayım. Karadeniz Teknik Üniversitesi öğrencilerinin organize ettiği, “Trabzon’un fethinin 551.yılı ve Trabzon düşman işgalinden kurtuluşunun 94.yıl dönümü” dolayısıyla düzenledikleri fetihten kurtuluşa Trabzon konulu toplantıda konferans vereceğim. Ayrıca çektiğimiz belgeselin bir anlamda galası da yapılacak.

Giresun’un Espiye ilçesinde ise İmam Hatip Lisesi tarafından düzenlenen Sarıkamış harekatı ve Şehitlere vefa konulu toplantıya katılarak konuşma yapacağım. Okul Müdürlüğü tarafından organize edilen toplantıda eğitimci, yazar ve yönetici Fahri Şirin beyin yazdığı Sarıkamış şehitleri konulu tiyatro oyunu da sergilenecek.Fahri bey okul müdürlüğü ve belediye başkanlığı yapmış bir isim. Kültür bakanlığınca kitapları yayınlanan bir yazar. Kendisini tarih araştırmalarına adamış bir isim. Fahri bey ile birlikte Karadeniz bölgesinde kültür tarihimizle ilgili araştırmalar da yapacağız. Sizlerin selamını Karadeniz’e götürüyor ve Karadeniz’de yaptığımız çalışmalar ve belgesel çekimlerini daha sonra sizlerle paylaşacağız.

Trabzon’un Fethinin 551.Yılı Anısına

Trabzon’un fethiyle ilgili çok önemli araştırmalar var. Bu konuda yazılar kaleme alan ve araştırma yapan değerli yazar tarihçi ve araştırmacı Ömer Faruk bey ile değerli akademisyen Doç.Dr Kenan İnan beyin yaptığı araştırmalardan oluşan Trabzon’un fatih sultan Mehmet tarafından fethiyle ilgili araştırma yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Trabzon’un Osmanlılar Tarafından Fethi

Doç. Dr. Kenan İNAN
Karadeniz Teknik Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi

Anadolu tarihinde meydana gelen en köklü ve kalıcı değişiklik Anadolu’nun Türk-leşmesi ve İslâmlaşmasıdır. 1071 Malazgirt Savaşı akabinde Anadolu Müslüman Türkler tarafından fethedilerek bugüne kadar devam eden Türk devletleri zincirine sahne olmuştur. Bu devletler zincirinin en önemli halkalarını Büyük Selçuklu, Türkiye Selçukluları ve Os-manlı Devleti oluşturmakta olup, kurucuları 11. Yüzyıldan itibaren kendilerine Türkmen de denilen Oğuzlardır. Türkiye tarihinin yerli kaynaklarında adı ilk önce anılan Oğuz boyu muhtemelen Çepniler olup, Karadeniz kıyılarının fethinde önemli rol oynamışlardır. Fatih 1461’de Trabzon seferine çıktığında Giresun’dan itibaren Karadeniz kıyıların Trabzon tekfurlarının elinde olmakla birlikte bu toprakların güneyinde ve yaylalarda uzun zamandan beri büyük bir Türk yerleşimi mevcuttu. Fatih’ten önceki dönemde de Osmanlılar Trabzon ve çevresindeki siyasi gelişmelere kayıtsız kalmamışlardır. Rum tekfurlarının Osmanlı aleyhtarı milletler arası bir ittifak kurma çabaları Orta, Doğu Anadolu ve Karadeniz’de sürekli hakimiyet kurmak isteyen Fatih’in dikkatini çekmiştir. Osmanlı kara ve deniz kuv-vetlerinin ortaklaşa yürüttüğü seferle Trabzon Türk idaresine alınarak Bizans’ın Anado-lu’daki son kalıntıları temizlenmiştir.
Doğu Karadeniz bölgesine yerleşme hadisesi çok eski tarihlere uzanmakta-dır. Araştırmalar bölgeye ilk olarak M.Ö.III. bin ile II. bin yılları arasında Oğuz-lar’ın öncü kollarından biri olarak kabul edilen “Gas/Kas” ve “Gud/Gutiler” in, M.Ö. 675 yılından itibaren Kimmerler’in yerleşmeye başladıklarını ve bunların Anadolu ve Azerbaycan’da ilk Bozkır kültürünü yaşayan Proto-Türkler olduğunu göstermektedir. Trabzon şehrinden ilk olarak bahseden müellif Xenophon’dur. O’nun verdiği bilgilere göre M.Ö. 400 yılında Doğu Karadeniz’de yaşayan kavim-ler Kolhlar, Driller, Mossinoikler, Haibler ve Tibarenler olup, Faruk Sümer’e göre bunlar kesin olarak Yunan asıllı değillerdi. Doğu Karadeniz bölgesine Kimmerlerden sonra İskitler, Medler, Persler hâkim olmuştur. Bu hâkimiyet Make-donya kralı İskender’in M.Ö. 334 yılındaki doğu seferine kadar devam etmiştir. M.Ö. 312 -280 tarihleri arasında bölge İskender’in komutanları hâkimiyetinde kalmıştır. Bölge M.Ö. 280-63 yılları arasında Pontus Devleti idaresi altında kalmış-tır. M.Ö. 63 – M.S. 395 yılları arasında Doğu Karadeniz, Roma İmparatorluğu’nun hâkimiyetine girmiştir. M.S. 394-1204 yılları arasında bölge Roma’nın devamı olan Bizans’ın denetiminde kalmıştır. Bu dönemde Bizanslılar tarafından mağlûbi-yete uğratılan Bulgar Türklerinden bir kısmı Trabzon havalisine yerleştirilmiştir. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Sayı : 14 Yıl : 2003/1 (71-84 s.)

Maksadımız Kale Fethetmek ve Servet Kazanmak Değildir!

Ömer Faruk YILMAZ

Trabzon çok eski bir yerleşim merkezidir. Bizans devrinde İslam orduları Trabzon’u fetih için geldilerse de Trabzon’u alamadılar. Bu zamanda Trabzon limanı Müslümanlar için de çok mühimdi. Eski İslam tarihçilerinin eserlerinde Karadeniz’in bu kısmına “Bahr-i Tarabazunda” adı verilmekte idi.Yine Bizans devrinde Selçuklu akınları neticesinde de Trabzon alınamadı. Trabzon’un, Melikşah zamanında, 1080 yılında bir ara Selçukluların eline geçtiği, fakat kısa bir müddet sonra buranın valisi Theodos Gabras tarafından geri alındığı bilinmektedir.
Anadolu Selçuklu Devleti, Trabzon’u adeta abluka altına almıştı. 1194 tarihinden itibaren Samsun limanının bir kısmı Selçukluların eline geçince, Trabzon’un İstanbul ile münasebeti zorlaştı. 1204’teki 4. Haçlı Seferi sırasında Latinler İstanbul’u zaptedince buradan kaçan Bizanslılar, biri İznik’te diğeri Trabzon’da olmak üzere iki imparatorluk kurdular. Trabzon Rum İmparatorluğu, kurulduktan hemen sonra genişleyip bütün Karadeniz’e yayıldı.Sultan Birinci İzzeddin Keykavus, Trabzon İmparatoru Birinci Alexius’u yenip esir aldı (1214). Trabzon İmparatorluğu, Sinop’u Selçuklulara terk ettiği gibi, vergiye de bağlandı.
Bu arada yeni imparator olan I. Andronikos, Selçukluların tahakkümünden kurtulmak için harekete geçti ve Sinop’a saldırdı. Selçuklu donanmasını tahrip ettirdi. Bunun üzerine Birinci Alaaddin Keykubad, denizden ve karadan Trabzon’u kuşattı.Selçuklu ordusu Bayburt ve Maçka’yı fethetti. Trabzon Kalesi’ni abluka altına aldı. Türk askerleri burçlara tırmanmışken, çıkan şiddetli bir fırtınayla bu kuşatma neticesiz kaldı. Trabzon imparatoru her sene vergi vermeyi ve Selçuklu sultanına istediği zaman teçhizatlı bin asker göndermeyi kabul etti.

Trabzon’un Fatih Sultan Mehmed Han Tarafından Fethi

Trabzon’un yalçın ve sarp dağ silsilesiyle Anadolu’nun iç kısımlarından ayrılması ve Trabzon Kalesi’nin savunmaya müsait oluşu sebebiyle Selçuklular bu şehri alamadılar. Böylece Trabzon fethi 400 sene gecikmiş oldu. Selçuklu kumandanları Çoruh havzası ve bütün Doğu Karadeniz bölgesini fethetmişlerdir.Bundan sonra İlhanlılara, Timurlulara ve Akkoyunlulara vergi veren Trabzon, Fatih Sultan Mehmed Han devrinde Osmanlı Devleti’yle karşı karşıya geldi.Osmanlı Devleti’nin rakibi olan Akkoyunlular, kız alıp vererek akrabalık bağları kurdukları Trabzon Rum imparatorlarını koruyorlardı. Bu münasebetlerde Osmanlı Devleti’ne en çok zararı, Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan veriyordu.
Trabzon Rum İmparatoru Kalo İoannes, bir taraftan Osmanlılara vergi vermeyi kabul ederken öte taraftan da Uzun Hasan’la münasebetlere girişmişti. Uzun Hasan, imparatorun kızı ile evlenmek karşılığında Trabzon’u Osmanlılara karşı koruyacağını vaat etmişti. Kalo İoannes bununla da yetinmeyerek yine Anadolu beyliklerinden İsfendiyar ve Karamanoğulları ile de anlaşarak Osmanlıları Anadolu’dan çıkarmak istiyordu.Kalo İoannes’in ölümü üzerine yerine geçen David Komninos ise daha da ileri giderek Osmanlılara karşı büyük bir ittifak kurma yolunu tutmuştu. Uzun Hasan, Papa, Gürcistan ve daha birçok Avrupalı devletle büyük bir ittifakı gerçekleştiren David Komninos, Osmanlı’ya ödemekte olduğu vergiyi vermemesini temin maksadı ile Uzun Hasan’dan Osmanlı padişahına elçi göndermesini istedi. 1460 yılında Uzun Hasan, İstanbul’a elçi göndererek, hem Trabzon’un vergisinin kaldırılmasını istemiş,  hem de Osmanlıların Akkoyunlulara olan vergi borcunun verilmesini talep etmişti.
Uzun Hasan’ın Trabzon’u himaye etmek istemesi yalnız Rumlarla olan ittifakının bir neticesi değildir; o, göz dikmiş olduğu bu sahillerin Osmanlıların eline geçmesini istemiyor ve Osmanlıların güçlenmesine mani olmak istiyordu.Uzun Hasan’ın bu isteklerini padişaha bildiren elçilerin sözlerini dinleyen Fatih Sultan Mehmed Han, elçilere:
“Haydi siz şimdi rahatça gidiniz; gelecek sene bizzat ben kendim gelir, borcumu öderim!” demişti.
Uzun Hasan’ın Trabzon’u himaye etmek istemesi yalnız Rumlarla olan ittifakının bir neticesi değildir; o, göz dikmiş olduğu bu sahillerin Osmanlıların eline geçmesini istemiyor ve Osmanlıların bu şekilde güçlenmesine mani olmak istiyordu. Bundan dolayıdır ki, sebepli sebepsiz devamlı olarak Osmanlı topraklarına saldırıyordu.
“Umarım Hakk Teâlâ Bu Zayıf Kuluna Kuvvet Verir”
Uzun Hasan, saldırılarından birinde Koyulhisar’ı zaptetmişti. Fatih Sultan Mehmed Han, bu işin bir an önce halledilmesi için bir divan toplamış ve burada uzun uzun müzâkerelerde bulunmuştu. Sultan, bu hususta Mahmud Paşa’ya:
“Benim birkaç niyetim vardır. Umarım ki Hakk Sübhânehû ve Teâlâ Hazretleri ben zayıf kuluna kuvvet verip bunları nasip eder. Biri İsfendiyar vilâyetidir ki Kastamonu ve Sinop’tur ve diğeri Koyulhisar’dır. Benim huzurumu bunlar bozar.” demişti.
Uzun Hasan bu şekilde hareket ederek Osmanlıları geri çevirebileceğini düşünüyordu. Fakat Fatih Sultan Mehmed, Trabzon’dan önce Uzun Hasan tehlikesini ortadan kaldırmayı planladı ve hazırlamış olduğu ordusu ile sahilden gitmek yerine Sivas’a yöneldi. Uzun Hasan’ın işgal ettiği Koyulhisar’ı üç günlük bir muhasaradan sonra fethetti.Padişah, Uzun Hasan’la karşılaşmak üzere ordusu ile Erzincan’a yürüdü ve burada Yassıçemen denilen yerde ordugah kurdu. Uzun Hasan’a yazdığı ve ağır sözlerle dolu mektuplarıyla her defasında onu savaş meydanına davet etti.
Fakat Uzun Hasan, durumun ciddiyetini anlamış olduğundan Fatih’e bir elçilik heyeti gönderdi. Heyetin içinde Uzun Hasan’ın annesi Sare (Sara) Hatun da vardı. Fatih Sultan Mehmed Han’ın çok itibar ettiği Sare Hatun, oğlunun affedilmesi için adeta padişaha yalvardı. Sözlerinde “Oğlum, büyük padişahımızın kapısına yüz süremediği için bin bir özür beyan etmektedir” dedi.Fatih, Sare Hatun ve heyetine, oğlunun bir daha Osmanlı memleketlerine tecavüz etmemek ve Trabzon imparatoruna yardımda bulunmamak şartıyla şimdilik affedildiğini bildirdi ve bunu bir anlaşmayla da tasdik etti.İşte Fatih Sultan Mehmed Han, bundan sonra kuzeye dönerek asıl maksadı olan Trabzon’un fethi işine girişti.

Sefer Devam Ederken

Fatih Sultan Mehmed, Uzun Hasan’la yaptığı anlaşmayı bildirmesi için heyetten bir kişiyi geriye göndermiş, kalanları da yanında alıkoyarak yoluna devam etmişti. Bunu yapmasındaki asıl sebep, Uzun Hasan’ın anlaşmaya rağmen sözünde durmayacağını bildiği için, annesi Sare Hatun’u yanında tutmaktı.
Buna rağmen Fatih, Sare Hatun’a “ana” diye hitap etmekte idi. Fatih, Sare Hatun’a:
“Oğlunuz Uzun Hasan Bey, devletimin kapısının hizmetine gelip, gaza sevabından mahrum kaldı ve benim ihsanlarımdan nasipdar olamadı. Bari validesi muhteremeleri bizimle beraber olsunlar.” diyerek gönlünü aldı.Uzun Hasan’a yazdığı mektubunda da, annesi ve heyetini Trabzon’un fethinden sonra geri göndereceğini bildirdi.Erzincan civarında istikamet değiştiren Osmanlı ordusu çok büyük zorluklarla yoluna devam ediyordu. Şimdi yolsuz, izsiz bir bölgeden, sarp kayalıklardan ve yüksek dağlardan geçmek mecburiyetinde idi.

 “Ey ana, bizim gayemizi anlamamışsın. Elimizde tuttuğumuz İslam’ın kılıcıdır. Bu taraflara gelmekten maksat yalnız kale fethetmek ve servet kazanmak değildir.”

Hele Trabzon yakınlarında bulunan büyük ve kayalıklarla dolu bir dağı geçmek pek güç oluyordu. Burada at değil, insanlar bile çok zor ilerliyordu. Çok büyük tehlikeler atlatıldı. Onun için padişah bilhassa burada uzun müddet yaya yürümek mecburiyetinde kaldı. Kaynaklarda burada çekilen zorluklar hakkında şunlar kaydedilmektedir:“Filhakika, gayretli ve fedakâr padişah, dağın zorluğunu görünce hemen atlarından inip, elbiselerini bellerine kadar toplayıp, dağa tırmanmaya başladı. Bazen elleriyle kayalara tutunuyor ve bazen de büyük uçurumlardan atlayarak ilerliyordu!”

“Maksadımız Sadece Kale Fethetmek ve Servet Kazanmak Değildir!”

Bu dağda çok zahmet çeken padişahın bu halini gören Sare Hatun, padişaha:

“Ey oğul, Trabzon nedir ki, ondan dolayı yüce padişahlığınızı paralarsınız, kendinizi yıpratırsınız!” demişti.

Padişah, biraz da hışım ile Sare Hatun’a bakarak:

“Ey ana, bizim gayemizi anlamamışsın. Elimizde tuttuğumuz İslam’ın kılıcıdır. Bu taraflara gelmekten maksat yalnız kale fethetmek ve servet kazanmak değildir. Buraları Müslümanlara vatan yapmak, aynı zamanda Hazret-i Allah’ın rızasını ve cihad sevabını kazanmak içindir. Eğer bu zahmetlere katlanmaz isek, bize gâzi de¬mek rev⬠mıdır? Bundan dolayı çektiğimiz sıkıntılardan daha fazlasını da çeksek yine azdır!” dedi.

Ve Fetih…

Fatih, çok zorluklar çekilen bu sefere devam ederken toplardan ve hatta süvari kuvvetlerinden mühim bir kısmını geride bırakmak durumunda kalmıştı. Malzemeden yapılan fedakârlık, donanma ile takviye edilerek Trabzon önle¬rine getirtilmişti. Donanmada çok miktarda demir, güherçile, bakır, barut vardı. Önden gönderilen Mahmud Paşa, Rumeli askeri ile birlikte padişahtan önce Trabzon’a gelmişti. Burada Gelibolu Valisi Kâsım Bey ile de¬nizcilerden Yakub Bey’in idaresindeki Osmanlı donanması Trabzon’u denizden kuşattı.
Bu donanma, kara ordusundan yaklaşık bir ay kadar önce buraya gelmiş ve yer yer karaya asker çıkarmıştı. İmparator ise donanmaya karşı müdafaada bulunuyordu. Onun asıl fikri, do¬nanmanın denizde uzun zaman dayanamayıp gideceği yolunda idi. Bu sırada kara ordusunun dağlardan inerek Trabzon’u muhasara edebileceğini düşünemiyordu. Fakat Mahmud Paşa’nın idaresindeki ordu, Trabzon önlerinde görününce imparator ve or¬dusunun morali fena halde bozuldu.
Ardından Fatih Sultan Mehmed Han ve ordusu surlar önünde görüldü. Muhasara 40 gün kadar sürdü. Hâmîsi olan Uzun Hasan’dan yardım gelmeyeceğini anlamış olan İmparator David Komninos, Fatih Sultan Mehmed Han’ın yanında bulunan Sare Hatun’un aracılık etmesini istemişti. Sare Hatun, sultana Trabzon’u kendisine bağışlamasını ve muhasarayı kaldırmasını rica etti. Fakat Fatih, bu istek karşısında hiddetlendi ve cevap vermedi. İmparator hiçbir ümidin kalmadığını düşünmeye baş¬lamıştı. Son çare olarak şehri anlaşma ile tes¬lime razı oldu. Fakat Sultan Mehmed Han, şartsız tes¬lim teklifini kabul etti. Şehir teslim alındı. Fatih, Trabzon imparatoru ve ailesini İstanbul’a gönderdi.Fatih Sultan Mehmed, fetihten sonra hisar ve sarayı gezmiş, buradaki kiliseyi camiye çevirmiştir. Yeni Cuma Camii ismini alan bu yerde ilk Cuma namazını kılmıştır.
Sultan, Trabzon hazinesinin değerli mallarından Sare Hatun’a vererek onu oğlunun yanına gönderdi. Trabzon’un idaresini Gelibolu Sancakbeyi Kâsım (Kâzım) Bey’e verdi. Doğu Karadeniz Bölgesi, Rum eyaletine tâbi bir sancak halinde teşkilatlandırıldı. Trabzon bu sancağın merkezi yapıldı. Fatih Sultan Mehmed Han sahil yolundan geri döndü. Dönüş yolunda da birçok sıkıntılar çekilmiş, açlıktan ve yorgun¬luktan birçok insan ölmüştü. Bu yoldan Canik’e, oradan da İstanbul’a dönüldü.
Böylece iki yüz elli yedi sene devam eden Trabzon Rum İmpa¬ra¬torluğu, bir rivayete göre 15 Ağustos 1461, diğer bir rivayete göre ise 26 Ekim 1461’de tarihe karıştı.Böylece Bizans kalıntısı olan son Rum imparatorluğu da tarihten silinmiş oldu.

Kaynaklar: Âşıkpaşazâde, Tevârih-i Âl-i Osman; Neşrî, Tarih, II; Rûhî Târihi; Müminzâde Hâsib, Silkü’l-Leâlî-i Âl-i Osman, Sül. Ktb., Halet Ef. Ks., nr. 596; Solakzâde, Tarih, İstanbul 1297; Dursun Bey, Târih-i Ebu’l-Feth; Kıvâmî, Fetihnâme-i Sultan Mehmed; Hoca Sadeddin Efendi, Tâcü’t-Tevârih, I; Selahattin Tansel, Osmanlı Kaynaklarına Göre Fatih Sultan Mehmed’in Siyasi ve askeri Faaliyeti, TTK, Ankara 1999; M.C. Şehabeddin Tekindağ, “Trabzon”, İA, MEB, Eskişehir 1997, s. 455-477; Reşat Ekrem, Osmanlı Muâhedeleri, İstanbul 1934.

Cuma Camii: Fatih Sultan Mehmed’in fetihten sonra ilk Cuma namazını kıldığı Cuma Camii

Zağnos Köprüsü: Trabzon’da fetihten sonra birçok köprü yapılsa da bunlardan pek azı günümüze ulaşmıştır. Bunlardan en önemlisi olan Zağnos Köprüsü, Trabzon’un dördüncü valisi Zağnos Mehmed Paşa tarafından 1467 yılında yaptırılmıştır

Gülbahar Hatun Camii ve Türbesi: Ayşe Gülbahar Hatun, Yavuz Sultan Selim’in annesi ve İkinci Bayezid Han’ın eşidir. Türbe, oğlu Yavuz Sultan Selim tarafından yaptırılmıştır. Burada bulunan imaret, medrese, hamam ve mektepten oluşan külliyeden geriye sadece türbe ve cami kalmıştır.

Karadeniz’in kurtuluşu ve şehitlere vefa

Başta Karadeniz bölgesindeki il ve ilçelerimiz Olmak üzere Doğu Anadolu Bölgemizdeki bir çok il ve ilçe kurtuluş günleri organize ediyor. Giresun’un Görele ilçesi 13 Şubat’ta düşman işgalinden kurtulmuştu. 24 Şubat 1918’de Trabzon düşman işgalinden kurtuldu. Sırasıyla Doğu Karadeniz Bölgesindeki il ve ilçelerimizin düşman işgalinden kurtuluş günleri için anma toplantıları düzenleniyor. Bazı derneklerimiz kurtuluş günlerini eğlencelerle , şarkılarla kutlarken, bazı derneklerimizde kurtuluş günlerinde şehitleri anma toplantıları organize ediyor. Gerçektende kurtuluş günlerinde kurtuluş coşkuları yapılırken şehitler ve gaziler unutulmamalı.
Gerek Karadeniz bölgesi ve Gerekse Doğu Anadolu’da organize edilen kurtuluş günlerine siyasilerimiz de ilgi gösteriyor. Bazı kurtuluş günleri adeta siyasi arenaya dönüyor.kurtuluş coşkusu siyasetin gölgesi altında kalıyor.Kurtuluş günleri gençlerimizin milli ve manevi tarih bilincine sahip olmaları için önemli bir fırsat. Bu fırsatlar iyi değerlendirilerek gençlerimize kültür, medeniyet ve Zaferler tarihimizin önemi anlatılmalıdır. Bu konuda yaptığımız bir araştırma ve çalışmayı sizlerle paylaşmak istiyoruz.

Karadeniz İlleri Kaç Şehit Verdi?

Kurtuluş günlerinde şehitlerimizin unutulması üzerine Belgesel Yayıncılık olarak harekete geçtik.Trabzon, Bayburt; Rize, Gümüşhane, Artvin, Giresun ve ordu illerinin düşman işgalinden kurtuluşu ilgili belgesel yayıncılık tarihi bir hizmete daha imza atarak Doğu  Karadeniz’in kurtuluş  belgeselini hazırlayarak şehitlerimize vefa borcumuzu ödedi.
Birçok TV kanalında yayınlanan  belgesel tv programlarında  “ŞEHİTLERE VEFA” adı altında ki başlattığımız  kampanya okurlarımız ve izleyicilerimizden büyük ilgi görüyor.. “Kurtuluş Günlerinde Şehitlere Vefa”  adı ile  Devr-i Alem  Belgesel  TV programlarından telif ücreti almadan  Ulusal ve Bölgesel TV kanallarına dağıtıyoruz.. ‘’Karadeniz Bölgesinde ki Şehitlerimizin  isim isim  listesi’’ Gazetemiz Arşivi ve  Devr-i Alem  Belgesel  TV programı Belgesel Yayıncılık Fadime Hala Kütüphane ve Araştırma merkezinde ki bilgi ve  belgelerde yer alıyor. Karadeniz bölgesinde ki illerden  Birinci Cihan Harbi ve Kurtuluş savaşında  şehit olanların isim isim listesini tesbit ederek  şehit torunları ve araştırmacıların bilgisine sunuyoruz.
Resmi belgelerdeki  bilgilere göre Doğu Karadeniz bölgesindeki  illerimizin kaç şehit verdiğini tesbit  ettik.İşte İllerimizin birinci cihan harbinde verdiği  şehit sayıları ; Artvin: 211, Bayburt: 249, Giresun: 1076, Gümüşhane : 329 Ordu: 1233, Rize: 383, Trabzon:1230…

Kop Dağından Harşit Vadisine  Karadeniz Destanı

Türk zaferler tarihine altın harflerle  geçen. 1916-17 yıllarında   “Kop  dağın’dan Harşit vadisine  kadar olan  bölge’de yaşanan destansı mücadele  henüz araştırılmadı. Bu bölgede  yer alan , Trabzon’dan Giresun’a,Baburut’dan   Gümüşhaneye  kadar olan yerler tarihin şanlı sayfalarında yerini aldı. Kop dağı ve Karadeniz dağlarında yok olan siperler ,mevziler ve  şehitliklerimizi  araştırarak belgesel çekmeye devam ediyoruz.
Geçen hafta  Trabzon’un  Akçaabat, Düzköy, Vakfıkebir’in yüksek dağlarında,Kayabaşı, Hıdırnebi, Karadağ,  ,Haçkalı Oba yaylaları  ile, Giresun’un  Harşit vadisi  ve Gümüşhane’nin  Kürtün  bölgesini  adım adım gezerek araştırma yapıp,  belgesel  çekimleri  yaparak tarihe not düştük..1. Cihan Harbinde  destansı mücadele verilen şehitlerimizin bu bölgedeki mezarları yok olmuş, siperler topraklarla örtülmüş. Vefasızlık ve  ilgisizlikten  kültür tarihimizde önemli bir yeri olan bu tarihi bölgedeki  değerler yok olmakla karşı karşıya.
Trabzonlu  gönül  dostum  Ali Öksüz Rehberliğinde bölgeyi karış karış gezerek belgesel çekimleri yaptık. Özellikle Karadağ Yaylası ve Işıklar Yaylasında 1. Cihan Harbi’nde yapılan siperleri ortaya çıkarmak için araştırma yaptık. Bulabildiğimiz  yaşlı insanlarla konuşarak, tarihe tanıklık eden  canlı  şahitleri gün yüzüne çıkardık.

Trabzon’daki Yok Olan Şehitlikler

1. Dünya Savaşı’nda  Trabzon ve  Karadeniz dağlarında  şehit olanların  mezarlarında gördüğü  kerameti  bizzat yaşayan Hasan Öksüz adlı 87 yaşındaki  bir amcamızla Karadağ yaylasında konuşuyoruz. Hasan amca bizlere kendisinin bizzat yaşadığı olayı şöyle anlatıyor: “Bu dağlara nur iniyor.  Karadağ yaylası mezrasındaki evimizin  önünde 1. Cihan Harbi’nde kullanılan siperlere doğru bakıyordum. İkindiye doğru siperlerden 2 kişi çıktı, yaklaşık 50 metre yürüdükten sonra şehitlikte kayboldular. Bizzat bunu ben yaşadım.” Diyor ve “Buralara kimse sahip çıkmıyor. Ben bu yaşımda buralara sahip çıkmaya çalışıyorum. Ama Valilik, devlet yetkilileri buralara önem vermiyor, sahip çıkmıyor” diye de sitemde bulunuyor Hasan amcanın anlattıkları karşısında heyecanlanıyoruz, tüylerimiz diken diken oluyor.

Muhacirlik Yıllarında Trabzon

Karadeniz’in en acı yılları 1915-1916-1917 yılları arasında yaşanmıştır.Muhacirlik yıllarında Artvin, Rize,  Trabzon ve Giresun’un  Harşit Vadisi’ne kada olan bölgeyi   Ruslar işgal ediyor. 10 binlerce insan Karadeniz’den batıya ve Güneye doğru göç ediyorlar. Bu göç esnasında çok acı çekiliyor. İşte bu dönemlere MUHACİRLİK YILLARI deniliyor. Bu yıllarda bölgedeki düşman güçleri kin duygularıyla vahşice davranıp yerli halka her türlü zulmü reva gördüler. Düşman istilasından kaçan halk paramparça olup, dağıldı. Halkın hayatı işkenceye döndü. Halk zorunlu olarak göç etmeye başladı. Zorlu muhacirlik yılları hasret ve acıyı beraberinde getirdi. Yaşlı, kadın ve çocukların canlarını ve ırzlarını kurtarmak için zorunlu muhacirlikten başka yapacakları bir şeyleri de yoktu.
İşte o yılları ikinci ağızdan dinleyip, belgesel çektik. Babalarının, annelerin, dedelerinin kendilerine anlattıklarını bizlere aktaran ve bilgi veren yöre halkından o gönleri araştırdık.O yıllarda bu acı günleri yaşayanlardan birinin oğlu olan Ahmet Canım bey ile görüşüp bilgi aldık. Ahmet Bey ile uçakta tanıştık. Babasından dinlediği muhacirlik yıllarını anlattı. Rus Çetelerinin elinden nasıl kaçtıklarını? Bolu’ya kadar nasıl göç ettiklerini? Yolda çektikleri çileli ve meşakkatli günleri anlatarak tarihin tozlu sayfalarında kalan ve gündeme gelmeyen o yılları anlatırken duygulanıyor ve gözleri nemleniyordu.
Muhacirlik yıllarında Ruslar Harşit Vadisi’ni aşamayınca bütün hırslarını Tirebolu ve Tirebolululardan çıkartmıştı. Ruslar büyük toplarıyla Tirebolu’yu yakıp yıkmıştı.Burada yaşananları dinleyerek büyüyen Tirebolu Avcılar Köyünden Veysel Telli bizlere çok önemli bilgiler verdi. Veysel Telli 90 yaşında. Telli, Muhacirlik yılları ile ilgili babasından dinlediği tüyler ürpertici olayları anlatarak, o günleri bizlerle paylaştı.
Acı dolu o günlerde özellikle Rum ve Ermeni çeteleri yerli halka baskı ve işkence yaparak canından bezdirmiş. Binlerce kişi başta sıtma olmak üzere hastalıkla, açlık ve sefaletle mücadele etmek zorunda kalmış, cepheye yakınlığı nedeniyle de zorunlu göçe tabi tutulmuşlar.Rum ve Ermeni çeteleri kadın, çocuk yaşlı demeden işkence ediyor, hamile kadınlarını karınlarını yararak bebekleri süngülerine takarak vahşice katlediyorlardı. Harşit Vadisi Karadeniz’in Çanakkale’si olarak nitelendiriliyor tarihçiler tarafından.
Harşit Vadisi ve Harşitliler teslim olmamışlar Ruslara. Cansiperane mücadele etmişler on beş buçuk ay. Ruslara karşı büyük bir direniş göstermişler. Çok büyük sıkıntılar çekmişler ama Harşit’ten öteye koymamışlar Rusları. Bu konularda  en kapsamlı araştırmayı değerli  dostum , yazar ve araştırmacı   İsmai Hacifetahoglu yapmıştır. Araştırmalardan yararlanarak aşağıdaki yazıyı sizlerle paylaşıyorum.

Karadeniz’in Kurtuluş Destanından Haberimiz Var Mı?

Rusların, Trabzon’un 90 kilometre batısındaki ‘elerini kollarını sallaya sallaya’ Harşit’e gidememiş, 22 Nisan’da işgal ettikleri Akçaabat’ın hemen üstündeki Hıdırnebi Tepesi’ne dahi büyük kayıplar vererek ancak 3 ay sonra çıkabildiler.  Hortokop’ta kahramanca direnen Türk  savunmasanı  kırmak için  Ruslar  büyük kayıplar verir.Dünyanın kan gölüne döndüğü Birinci Dünya Harbi dönemi, yani 1914-1918 yılları arası Trabzon tarihinin hicranlı dönemidir. Bu dönemde Trabzon ve Trabzonlu akıl almaz mezalimlere, ihanetlere, işgallere, muhaceretlere uğramıştır. Hastalık, açlık, sefalet ve çaresizliğin dayanılmaz acılarını çekmiştir. Muallim İbrahim Cudi Efendi, “Der Mesâib-i Harbi Umumî”, yani Harb-i Umumî Musibetleri başlıklı şiirinde harp esnasında Trabzon’da yaşananları kıyametin kopuşuna benzetir ve “Ya seyyid-el verâ kum!… kad kâmed-il kıyâma” diyerek Peygamberimizi yardıma çağırır.

Ruslarla – Türk birlikleri arasında  Trabzon’un  Baltacı Deresi, Madur Dağı, Sultan Murat, Kalafka, Hortokop, Hocamezarı, Hıdırnebi, Şinik, Haçka, Beypınarı, Karaabdal, Karadağ, Çataltepe, Sis, Görele ve  Harşid  vardisin birçok yerinde  çetin çarpışmalar oldu. Bu çarpışmalarla ilgili Genel Kurmay’ın ilgili yayınları, Fevzi Çakmak’ın eserleri, Hasan Umur’un, Muzaffer Lermioğlu’nun, Mehmet Bilgin’in, Altay Yiğit’in, Sadi Selçuk’un kitapların’da çok önemli bilgi ve araştırmalar yer almakta.

Karadeniz’de Muhacirlik Yılları

Rus kuvvetleri Trabzon’u karadan ve denizden abluka altına aldığında ve bilahare işgal ettiğinde Trabzonluların tavrını üç grupta inceleyebiliriz. Trabzonluların düşmana direnecek gücü olmayanlardan bir kısmı; canlarını, namuslarını düşman ayağı altına düşmekten kurtarmak, esir olmamak için evlerini yurtlarını terk etmişlerdi.Rus donanmasının denizden, Rus birliklerinin karadan, uçaklarının havadan ateş yağdırdığı, çoluk çocuk demeden katliamların yapıldığı bir sırada imkânları onlarla baş etmeye yetmeyen insanlar namus ve canlarını kurtarmak için  Trabzondan hicret etmişlerdir. Kaçabilecek yani  muhacir olacak  güce malik olmadıkları için içleri kan ağlayarak esarete boyun eğenlerdir.

Trabzon’da  Rum ve Ermeni Mezalimi…

Trabzondaki Rus  işkalinde müslüman  Türk  halkı  kan ağlarken,yaşlı dedeler ,  kadın ve çocuklardan oluşan  muhacirler yolda ölürken, yerli rum ve ermeniler   Rus işgalini çılgınca eğlenerek, Rus askerlerine tezahüratlar yaparak, sevinç çığlıkları atarak karşılamışlardı. Yüzyıllarca bir arada iç içe yaşadığımız, her türlü hukuklarını koruduğumuz, yerli rum ve ermeniler  en zor zamanında Trabzon halkına  ihanet etmişlerdi.Sahilden kaçan Trabzonlular  İsmet Zeki Eyüpoğlu’nun şiirinde belirttiği gibi Rusları dağlara davet ettiler.
İsmet Zeki Eyüpoğlu “Kara zıpkalılar” adlı şiirinde Trabzon’da yaşanan mezalimi ve vatan müdafaası için dağlarda sürdürülen o mücadeleyi şöyle anlatır:

Hendek boyu süngülenmiş iki canlılar,
Yediden yetmişe, eşikten beşiğe cana kıydılar.
Böyle olur gâvurun da kahpesi,
Kara zıpkalılar “Allah!.. Allah!… dağlar bizimdir” dedi.
Kanıma kan diye sesler yükseldi.
En büyük efkârıydı altmışlık Eminenin..
“Bubam afkursun” demiş, “Gayri unutmam bunu.”
Hey Allahım Honefterin günü müdür?
Karaptalda dernek mi var?
At bindiler, kılınç kuşandılar kara zıpkalılar
Kıyasıya vuruştular günlerce,
Bire on veren başak misali kırıldı Urus, Urum, Ermeni.

İsmail Hacı Fettahoğlu anlatıyor

Değerli dostum  İsmail Haci Fettahoğlu açıklamasında şu görüşlere yer veriyor;
….. “İsmail Hacifettahoğlu  olarak  sahilden kaçıp dağlarda direnen böyle bir ailenin mensubuyum. Dedelerim Halim Ağa ve İlyas Ağa çete reisleri olarak, azıcık kuvvetlerine rağmen, Tonyalı, Akçaabatlı, Vakfıkebirli diğer çetelerle birlikte, Şinik’ten Hıdırnebi’ye, Karadağ’dan Erikbeli’ne bir çok mevkide Ruslara kan kusturmuşlar, büyük zayiatlar verdirmişlerdi.Sonra Karadağ da düşer. Nokta bozuldu ve Rus birlikleri Harşit’e kadar dayanır. Benim dedelerim de işte o zaman ailelerini alarak, götüremedikleri hayvanlarının bağlarını çözüp  Trabzondan hicret ederler.. Hem de ne  hicret…Kürtün’den Şebinkarahisar’a, Merzifon, Osmancık üzerinden taa Adapazarı’ına. Ordan da Hendek İlçesinin Beynevit köyüne kadar giderler. 24 Şubat 1918 sonrasında ise deniz yolu ile hasretiyle kavruldukları vatanlarına geri dönerler…
Ben, diğer akranlarım gibi, dedemin, ninemin göz yaşları dökerek anlattıkları bu muharebeleri ve muhacirlik günlerini, göz yaşları içinde dinleyerek büyüdüm. “Trabzon’dan çıktım başım selâmet” türküsünü göz yaşlarımı zaptederek sonuna kadar dinleyemem. “Çavuşluya geldim koptu kıyamet” mısrası beni o günlere götürür, hıçkırıklara boğulurum. Rus donanmasının muhacir çıkan halkın üzerine ateş yağdırmasını ve çoluk çocuk demeden, genç ihtiyar demeden yüzlerce masumu katledişini hatırlarım. Bu benim ve  Trabzonumun acı tarahi…
Bir  çok Trabzonlu Rus donanmasından, Rus ve onun yanında yer alan Ermeni ve Rum azınlıkların zulmünden kaçtı. Trabzon merkezinden de birçok ailenin deniz yoluyla, kara yoluyla Trabzon’dan hicret ederek Giresun’a, Ordu’ya, Samsun’a gittiler.

Trabzon Uşakları  Kurtuluş Savaşı’nda

Trabzonun  kurtuluşudan  sonrası Trabzon  uşakları  derhal vatanlarına döndükleri gibi, kendi dertlerini unutarak ülkenin kurtarılması için ilk teşkilâtı yaparak Trabzon Muhafaza-i Hukuk Cemiyeti’ni kurmuş, Erzurum Kongresi’ni toplamış insanlardır. Onların ön safında  gazeteci  Faik Ahmet Beyler, Ömer Fevzi Beyler, Meşveretçi Naci Beyler vardı.

İsmail Hacıfettahoğlu;  “Pontos’un Yitik Kızı Tama” kitabı’nın yazarı  ile ilgili tesbitleri ise çok   önemli .  Birlikte okuyalım.

….“Bazı  kurumlar tarafından geçtiğimiz yıllarda  Trabzon’da  Barış (!) ve dostluk (!) ödülü  adı altında Yorgo Andriadis’e ödül verilmesi üzücü’ Yorgo ödül aldığı Tamama adlı kitabında kendince Trabzon’un Ruslar tarafından işgali esnasında yaşananları anlatır ve şöyle der:
“Özellikle Trabzon’da Hıristiyanlar, kendinden geçip bir ulusal gururu yaşıyorlardı.Uzun kölelik yıllarından sonra, sonunda, “her şey yine bize aitti.” Yüzyıllarca beklenen bir düş gerçekleşmişti.
Hıristiyan Trabzon ayaktaydı. Uluslarının yüzyıllarca köle olarak çektiği bütün acıların intikamını Müslüman halktan almak isteyen bir sürü ateşli Rum vardı. Ama Başpiskoposun gölgesi her yerde hazır ve nazırdı. Müslüman erkekler korkudan muhacir olup, kaçıp gitmişti. Aileleri ve küçük çocukları ise savunmasız kalmıştı”
Görüldüğü gibi Yorgo; Cihan Harbinde Galiçya’dan Hicaz’a, Kafkasya’dan Çanakkale’ye kadar, her cephede eli silâh tutan Trabzonluların, vatanları için savaştıklarını görmezden ve bilmezden geliyor. Kahraman ecdadımızı utanmadan ve sıkılmadan, karılarını ve çocuklarını esaret altında bırakarak korkup kaçmakla itham etmek alçaklığını gösteriyor. Bu alçaklık da bizden sayılan birileri tarafından ödüllendiriliyor. Yorgo, bize duyduğu kin ve düşmanlık dolayısıyla bunu yapabilir. “ Diyor  sayın Fettahoğlu.

Pontos’un Yitik Kızı Tamama Kitabı Üzerine…

Bende sayın   İsmail Hacifetahoğlu’nun yukarıdaki  tesbitlerine şunu ekliyorum. Pontos’un Yitik Kızı Tamama kitabı bir çok dile çevrilmiş  bir zamanlar Karadeniz  bölgesinde yok  satması gerçekten  üzücüdür. Ben  karadeniz’de Pontos hayalini  hortlatmak isteyen bu kitabı okuduktan sonra  Karadenizde şehitlerimizi araştırmaya çalıştım ve karadenizle ilgili bir çok tv programı çekerek  zaferler tarihimize ışık tutarak  ecdadımıza karşı  vefa borcumu ödemek istedim…
Ezcümle; Birinci Dünya Harbinin öncesinde, içinde ve sonrasında Trabzon’da akla, havsalaya sığmayacak derecede büyük kahramanlıklarla dolu olaylar yaşanmış.… Kurtuluşun şenliklerle kutlanması 1948 yılında başlamış. Trabzon Halkevi’nin önayak olmasıyla Trabzon’un işgalden kurtuluşunun 30’ncu yılında kurtuluş şenlikleri Trabzon merkezde olduğu gibi, Trabzonluların yoğun olarak bulunduğu İstanbul’da da yapılmıştı. Kurtuluşun nedeni ; İkinci Dünya Harbi sona ermek üzereyken Gürcü profesörlerin bildirisiyle 1945 yılı sonlarında başlayan, Giresun da dahil olmak üzere Doğu Karadeniz’den Rusların toprak talepleri, Trabzon başta olmak üzere ülke genelinde tepkilere sebep olmuş, gazetelerde haberler, makaleler yazılmış, nümayişler tertip edilmişti. Boğazlar, elviye-i selâse dediğimiz iller Moskova Konferansı’nda gündem olmuş ve Rusya bize nota vermişti. konuyla ilgili Fuat Köprülü’, Osman Turan ve Fahrettin Kırzıoğlu önemli  yazıları vardır.
Trabzonlu’nun askeriyle birlikte vatanını bütün gücüyle savunduğu, işgale karşı sonuna kadar kahramanca direndiği  tarahi  bir gerçektir.. Ruslar  Trabzon şehir merkezi hariç, işgal boyunca hiçbir zaman yüksek  bölgelerde  tam bir hâkimiyet kuramamıştır.Kop’dan  Harşit’e  Karadeniz bölgesinde yaşanmış  mücadeleler hiç bir zaman unutulmamalı.Şehitler minnet ve şükranla  yad edilip ruhlarına fatihalar okunmalı.

ŞEHİTLERİMİZİN  İSİM İSİM  LİSTESİ

Gebze Gazetesi Arşivi ve  Devr-i Alem  Belgesel  tv programı  Kütüphane ve araştırma merkezindeki bilgi ve  belgelerde yer alan  bilgilere göre  Türkiye’nin 81  ilinden birinci cihan harbi ve kurtuluş savaşında  şehit olanların isim isim listesini tespit ederek  şehit torunları ve araştırmacıların bilgisine  sunuyoruz.

• İşte 81 İlimizin Şehit Sayıları

İşte illerimizin şehit sayısı ; Adana:1781, Adıyaman: 193, Afyon: 3273, Ağrı: 35 Aksaray: 604, Amasya: 751, Ankara: 4219, Antalya: 2132, Ardahan: 31, Artvin: 211 , Aydın: 2638, Balıkesir: 4043, Bartın: 798 , Batman: 8, Bilecik: 1585, Bayburt: 249, Bingöl: 106 , Bitlis: 282, Bolu: 3206, Burdur: 1023, Bursa: 6121, Çanakkale: 2210, Çankırı: 1930, Çorum: 3238, Denizli: 3625, Diyarbakır: 497, Edirne: 1822, Elazığ: 718, Erzincan: 702, Erzurum: 910, Eskişehir: 1615, Gaziantep: 1626 , Giresun: 1076, Gümüşhane: 329, Hakkari: 21, Hatay: 585, Isparta: 1516, İçel: 2272, İstanbul: 3177, İzmir: 2805, Kahramanmaraş: 784, Karaman: 895, Kars: 41, Kastamonu: 5160, Kayseri: 2127, Kırıkkale: 505, Kırklareli: 693, Kırşehir: 1074, Kocaeli: 1377, Konya: 4787, Kütahya: 2488, Malatya: 643, Manisa: 2200, Mardin: 182, Muğla: 1363, Muş: 105, Nevşehir: 1069, Niğde: 1072, Ordu: 1233, Rize: 383, Sakarya: 1465, Samsun: 1243, Siirt: 153, Sinop: 2438, Sivas: 1575, Şanlıurfa: 710, Şırnak: 8, Tekirdağ: 980, Tokat: 1224, Trabzon: 1230, Tunceli: 77, Uşak: 1093, Van: 343,Yozgat: 2053, Zonguldak: 2091.

Not:Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesindeki illerimiz  birinci cihan harbinde  işgal altında olduğu için illerdeki şehit sayıları tam olarak yer almakta.   Savaşlara  gönüllü gidenler,  hasta,esir kamplarında şehit olanlar ve  firariler bu rakamlara dahil değil.

* İliniz  Ne Zaman  İşgalden  Kurtuldu?

Türkiye Cumhuriyeti’nin  il, ilçe  ve beldelerinin düşman  işgalinden kurtuluş günlerinin tarih, ay ve günlerini  açıklıyoruz.Bu günlerde resmi ve özel   düzenlenen   kurtuluş şenliklerinde şehitler unutulmakta ve kurtuluş  günleri şenliklerle  kutlanmakta. Kurtuluş şenliklerinde  şehitlerin  unutulmamalı  şehitler için hatimler okutulup  anma toplantıları da  düzenlenmeli.

* Ocak Ayında Kurtulan İl ve İlçelerimiz

İçel 3 Ocak
Adana 5 Ocak
Adana/Ceyhan 5 Ocak
İçel/Tarsus 5 Ocak
Osmaniye 7 Ocak
Hatay/Erzin 8 Ocak
Hatay/Dörtyol 9 Ocak
Bingöl/Kığı 10 Ocak

* Mart Ayında Kurtulan İl ve İlçelerimiz

Rize 2 Mart
Erzurum/Aşkale 3 Mart
Adana/Kadirli 7 Mart
Artvin 7 Mart
Artvin/Ardanuç 7 Mart
Artvin/Borçka 7 Mart
Erzurum/Çat 9 Mart
Rize/Çayeli 9 Mart
Rize/Pazar 10 Mart
Erzurum/Ilıca 11 Mart
Rize/Fındıklı 11 Mart
Artvin/Arhavi 12 Mart
Rize/Ardeşen 12 Mart
Erzurum 12 Mart
Erzurum/Pasinler 13 Mart
Artvin/Hopa 14 Mart
Erzurum/Hınıs 14 Mart
Erzurum/Tekman 15 Mart
Erzurum/Horasan 16 Mart
Erzurum/Karayazı 16 Mart
Erzurum/Narman 18 Mart
Erzurum/Tortum 21 Mart
Adana/Feke 22 Mart
Erzurum/Oltu 25 Mart
Artvin/Şavşat 27 Mart
Erzurum/Olur 28 Mart
Adana/Düziçi 28 Mart
Muş/Varto 31 Mart

* Nisan Ayında Kurtulan İl ve İlçelerimiz

Van/Erciş 1 Nisan
Van/Gürpınar 1 Nisan
Van 2 Nisan
Van/Muradiye 2 Nisan
Van/Özalp 3 Nisan
Erzurum/Şenkaya 7 Nisan
Şanlıurfa 11 Nisan
Hakkari 12 Nisan
Ağrı/Diyadin 14 Nisan
Ağrı/Doğubeyazıt 14 Nisan
Ağrı/Hamur 14 Nisan
Ağrı/Patnos 14 Nisan
Ağrı/Taşlıçay 14 Nisan
Ağrı/Tutak 14 Nisan
Ağrı 15 Nisan
Ağrı/Eleşkirt 16 Nisan
Van/Başkale 22 Nisan
Muş 30 Nisan

MAYIS ( YOK)

* Haziran Ayında Kurtulan İl ve İlçelerimiz

Adana/Kozan 2 Haziran
Zonguldak/Ereğli 18 Haziran
Kocaeli/Kandıra 21 Haziran
Sakarya 21 Haziran
Zonguldak 21 Haziran
Sakarya/Sapanca 22 Haziran

* Temmuz Ayında Kurtulan İl ve İlçelerimiz

Kocaeli/Karamürsel 4 Temmuz
Hatay/İskendurun 5 Temmuz
Hatay/Kırıkhan 5 Temmuz
Hatay/Reyhanlı 8 Temmuz

* Ağustos Ayında Kurtulan İl ve İlçelerimiz

Bitlis/Merkez 8 Ağustos
Afyon 27 Ağustos
Manisa/Demirci 30 Ağustos
Uşak/Sivaslı 31 Ağustos

* Eylül Ayında Kurtulan İl ve İlçelerimiz

Eskişehir/Seyitgazi 1 Eylül
İzmir/Kiraz 1 Eylül
Uşak 1 Eylül
Eskişehir 2 Eylül
Uşak/Karahallı 2 Eylül
Uşak/Ulubey 2 Eylül
Balıkesir/Dursunbey 3 Eylül
Denizli/Güney 3 Eylül
İzmir/Ödemiş 3 Eylül
Kütahya/Emet 3 Eylül
Kütahya/Tavşanlı 3 Eylül
Manisa/Selendi 3 Eylül
Uşak/Eşme 3 Eylül
Balıkesir/Bigadiç 4 Eylül
Bilecik 4 Eylül
Bilecik/Bozüyük 4 Eylül
Denizli/Buldan 4 Eylül
İzmir/Bayındır 4 Eylül
İzmir/Tire 4 Eylül
Kütahya/Simav 4 Eylül
Manisa/Kula 4 Eylül
Manisa/Sarıgöl 4 Eylül
Aydın/Kuyucak 5 Eylül
Aydın/Nazilli 5 Eylül
Aydın/Sultanhisar 5 Eylül
Balıkesir/Sındırgı 5 Eylül
Balıkesir/Susurluk 5 Eylül
Bilecik/Pazaryeri 5 Eylül
Kütahya/Domaniç 5 Eylül
Manisa/Alaşehir 5 Eylül
Manisa/Gördes 5 Eylül
Manisa/Salihli 5 Eylül
Aydın/Söke 6 Eylül
Balıkesir 6 Eylül
Balıkesir/Balya 6 Eylül
Balıkesir/Gönen 6 Eylül
Balıkesir/Savaştepe 6 Eylül
Bursa/İnegöl 6 Eylül
Bursa/Yenişehir 6 Eylül
Manisa/Akhisar 6 Eylül
Manisa/Turgutlu 6 Eylül
Aydın 7 Eylül
Aydın/Germencik 7 Eylül
Aydın/Kuşadası 7 Eylül
Balıkesir/İvrindi 7 Eylül
İzmir/Torbalı 7 Eylül
Manisa/Saruhanlı 7 Eylül
Manisa/Turgutlu 7 Eylül
Balıkesir/Burhaniye 8 Eylül
Balıkesir/Havran 8 Eylül
İzmir/Kemalpaşa 8 Eylül
İzmir/Selçuk 8 Eylül
Manisa 8 Eylül
Balıkesir/Edremit 9 Eylül
İzmir 9 Eylül
İzmir/Bornova 9 Eylül
İzmir/Menemen 9 Eylül
Bursa/Orhangazi 10 Eylül
Bursa 11 Eylül
Bursa/Gemlik 11 Eylül
İzmir/Foça 11 Eylül
İzmir/Seferihisar 11 Eylül
Ankara/Haymana 12 Eylül
Bursa/Mudanya 12 Eylül
İzmir/Urla 12 Eylül
Manisa/Kırkağaç 12 Eylül
Manisa/Soma 13 Eylül
Balıkesir/Manyas 14 Eylül
Bursa/Karacabey 14 Eylül
Bursa/Mustafakemalpaşa 14 Eylül
İzmir/Bergama 14 Eylül
İzmir/Dikili 14 Eylül
Balıkesir/Ayvalık 15 Eylül
İzmir/Çeşme 16 Eylül
Balıkesir/Bandırma 17 Eylül
Balıkesir/Erdek 18 Eylül
Çanakkale/Biga 18 Eylül
Çanakkale/Çan 18 Eylül
İzmir/Karaburun 18 Eylül
Çanakkale/Bozcaada 20 Eylül
Eskişehir/Mihalıççık 20 Eylül
Eskişehir/Sivrihisar 20 Eylül
Çanakkale/Ayvacık 21 Eylül
Afyon/Emirdağ 22 Eylül
Çanakkale/Ezine 22 Eylül
Afyon/Bolvadin 24 Eylül
Çanakkale/Lapseki 25 Eylül
Kars/Sarıkamış 29 Eylül
Kars/Selim 30 Eylül
Ardahan/Göle 30 Eylül

* Ekim Ayında Kurtulan İl ve İlçelerimiz

İstanbul/Üsküdar 5 Ekim
İstanbul 6 Ekim
İstanbul/Şile 7 Ekim
İstanbul/Çatalca 8 Ekim
Kocaeli/ Gebze 12 Ekim
Çanakkale/Gökçeada 17 Ekim
Adana/Saimbeyli 18 Ekim
Kars 30 Ekim

* Kasım Ayında Kurtulan İl ve İlçelerimiz

İstanbul/Silivri 1 Kasım
Tekirdağ/Çorlu 1 Kasım
Tekirdağ/Saray 1 Kasım
Kırklareli/Vize 1 Kasım
Tekirdağ/Muratlı 2 Kasım
Kars/Arpaçay 3 Kasım
Kars/Susuz 3 Kasım
Bursa/İznik 8-9 Kasım
Kırklareli/Lüleburgaz 8 Kasım
Kırklareli/Pınarhisar 9 Kasım
Kırklareli/Babaeski 9 Kasım
Kırklareli/Pehlivanköy 9 Kasım
Kırklareli 10 Kasım
Kırklareli/Kofçaz 11 Kasım
Kırklareli/Demirköy 11 Kasım
Tekirdağ 13 Kasım
Iğdır/Aralık 14 Kasım
Iğdır 14 Kasım
Tekirdağ/Hayrabolu 14 Kasım
Tekirdağ/Malkara 14 Kasım
Gaziantep/Islahiye 15 Kasım
Hatay/Hassa 15 Kasım
Tekirdağ/Şarköy 17 Kasım
Edirne/Uzunköprü 18 Kasım
Edirne/Keşan 19 Kasım
Edirne/Meriç 19 Kasım
Edirne/İpsala 20 Kasım
Bingöl/Kiğı 20 Kasım
Mardin 21 Kasım
Edirne/Enez 23 Kasım
Edirne/Havsa 23 Kasım
Edirne 25 Kasım
Çanakkale/Eceabat 26 Kasım
Çanakkale/Gelibolu 26 Kasım
Edirne/Lalapaşa 27 Kasım

*Aralık Ayında Kurtulan İl ve İlçelerimiz

Kilis 7 Aralık
Tunceli/Pülümür 17 Aralık
Gaziantep 25 Aralık

* ÖNEMLİ DUYURU:

Bu listede  yer almadığı halde ,resmi ve özel   törenlerle  kutlama  günleri düzenlenen  il ve  ilçelerden  bilgi  ve belge   gelmesi halinde   bu listede  yayınlayabiliriz.Resmi, özel kurumlar,vakıf ve  derneklerimize  önemle duyurulur.

Belgrat Belgeseli

İsmail Kahraman’ın kalem ve kamerasından Tuna boyları ve  Sırbistan’da Devr-i Âlem

Kültür ve medeniyet coğrafyamızda Devri Âlem yapmaya devam ediyoruz. Kamera ve fotoğraf makinemizle tespit ettiklerimizi kalemimizle yazıyoruz. 70’e yakın ülkede kültür ve medeniyet tarihimizi araştırıp, belgeselleştirdik. Şimdiki durağımız Sırbistan… Sırbistan’ın başkenti Belgrat’a gidiyoruz. Tarihler 26 Ocak 2012. Türk Hava Yolları’nın İstanbul Belgrat seferini yapan uçağına yetişmek için adeta zamanla yarıştık. Yoğun trafik yüzünden özel aracımızdan Zincirlikuyu’da inerek Metrobüs ile Şirinevler’e geçip buradan metro ile Hava limanına geliyoruz. Dakikalar kala kendimizi THY uçağına atarak, ver elini Belgrat diyor ve THY uçağına biniyoruz.

Saligrad’dan Belgrad’a

Rumelilerin güzel bir deyimi var. Özellikle Yugoslavya devleti döneminde Rumeliler İstanbul’a büyük ilgi gösteriyorlardı. Yugoslavya’nın başkenti Belgrat olduğu için İstanbul’a gelmek isteyenler  Belgrat’tan devlet vizesi alarak İstanbul’a öyle uçuyorlardı. Rumelililer İstanbul’a “Sultanlar Şehri” anlamına gelen “Saligrad” diyorlardı. İstanbul’a gelince Beyaz Şehir anlamına gelen Belgrat’da “Saligrad’a gidiyoruz” derlerdi. Biz tam tersini yaparak Sultanlar Şehri yani  “Saligrad’dan” Belgrat’a doğru uçağımız yol alırken kendimizi tarihin derinliklerine doğru yolculuğa çıkarıp Belgrat’la ilgili elimizde ki notları okumaya çalışıyoruz.
Uçağımız Türkiye, Bulgaristan ve Makedonya semalarını adeta kuş gibi geçiyor. Bir buçuk saat uçak yolculuğundan sonra uçağımız inişe geçiyor. Uçağımız hava limanına inişe geçtiğinde Belgrat tümüyle karlar altında adeta beyaz bir elbiseye bürünmüş gibiydi. Tuna Nehri’nin en büyük kolu olan Sava Irmağı beyazlara bürünmüş, Belgrat’ın mavi gerdanlığını andırıyor, karlar altındaki Belgrat şehri adeta rüya kenti gibi gözüküyordu. Uçağımız Belgrat Hava Limanı için  inmeye hazırlanırken  Osmanlı sözlüğü kitabından  yararlandığım  Belgrat’la ilgili bazı bilgileri  tekrar gözden geçirerek belgesel çekimleri için hazırlık yapıyorum.

Belgrat:  Eski Yugoslavya ile bugünkü Sırbistan’ın başkenti . Sava ve  Tuna Nehri kıyısında bulunan bir Osmanlı kenti ve askeri üssü (1521-1878)dür. 1717-1739 yılları arasında Avusturya’ya geçmiştir. Kanunî  Sultan Süleyman zamanında alınmış, Belgrat’da 6 savaş olmuş, sık sık el değiştirmiş ise de Berlin Barışı ile Sırplara bırakılmıştır.
“Belgrat Savaşı: (1441) Osmanlı ordusu ile Sırp ordusu arasında Macar kralı Ladislas zamanında Belgrat’da ilk kez yapılan savaş… Belgrat’ın kuşatılması 6 ay sürdü. Fakat kuşatma çıkan salgın hastalıklar yüzünden sonuç alınamadan kaldırıldı.Belgrat Savaşı (29.8.1521): Macar, Sırp ve Bulgar kuvvetlerinin savunduğu Belgrat kalesini Kanunî Süleyman komutasındaki Osmanlı ordusunun fethetmek için yaptığı savaş. Bu savaş Kanunî Süleyman’ın ilk seferidir. 29 gün süren bir kuşatmadan sonra Belgrat Kalesi Osmanlıların eline geçti. Belgrat’ın fethi ile Osmanlılar Macaristan’ın kapısını açmış oldular.

Belgrat Kuşatması

Belgrat Savaşı (29.8.1688): Az sayıda bir Osmanlı birliği ile 50 bin kişilik Avusturya ordusu arasında Belgrat kalesinde yapılan savaş. Belgrat kalesinin bu kuşatması da 29 gün sürdü. Kaleyi koruyan az sayıdaki asker karşısında Belgrat Kalesi Avusturya ordusunun eline geçti. Belgrat’da oturan Türk halkının tamamı kılıçtan geçirildi. Barış denemelerinden ise bir sonuç alınamayınca Avusturya ile savaş devam etmiştir.
Belgrat Savaşı (1690): Sadrazam Serdar Köprülüzâde Fazıl Mustafa Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu ile Belgrat Kalesi’ni savunan Avusturya ordusu arasında yapılan savaş. Belgrat Kalesi’ni 69 top dövdü. Kuşatmanın 13. gününde bir top ateşi ile barut mahzeninin patlaması üzerine 4 bin Avusturyalı asker ölmüştü. Kaleden açılan gedikten Osmanlı ordusunun yaptığı taarruzda yarım saat içinde Avusturya ordusu 5 bin kayıp verdi. Gemilerle Tuna Nehri’nden kaçmak isteyen 12 gemi dolusu Avusturya askeri esir olarak alındı. Kale Osmanlıların eline tekrar geçtiğinde kaledeki 16 bin Avusturya askerinin hepsi öldü. 300 top da Osmanlıların oldu.
Belgrat Savaşı (18.8.1717): Prens Ojeni komutasındaki Avusturya ordusunun Belgrat Kalesi’ni kuşatması üzere Sadrazam Halil Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu ile Belgrat’da yaptığı savaş. Gece yarısı Avusturya ordusunun taarruzu ile başlayan savaşta kahramanca dövüşen Osmanlı ordusu yenildi. Osmanlı ordusu 16 bin şehit, 5 bin yaralı , 5 bin esir verdi. Avusturya ordusunun kaybı ise 10 bin ölü oldu. Prens Öjeni de yaralananlar arasındaydı. Osmanlı ordusu Niş’e kadar geri çekilmek zorunda kaldı. İki gün sonra da Belgrat kalesi Avusturya’ya teslim edilmiş oldu.
Belgrat Savaşı: (8.10.1789) Belgrat Savaşı (8.10.1789): Belgrat Kalesi’ni savunan Osmanlı ordusu ile Avusturya ordusu arasında yapılan savaş. Belgrat Kalesi Avusturya ordusunun 20 gün süren topçu ateşine  maruz kaldı. Osmanlılara yardım gelmeyince Belgrat Kalesi serbest olma şartı ile Avusturyalılara teslim edildi.
Belgrat Barışı (18.9.1739): Osmanlı ordusu tarafından 2 ay kuşatılan Belgrat Kalesi için Osmanlılarla Avusturya arasında Belgrat’da yapılan barış. Sadrazam İvaz Mehmet Paşa Osmanlıların baş delegesi idi. Avusturya’nın teklifi üzerine yapılan bu barışa’ göre  Avusturya’nın elinde bulunan Belgrat ve Böğürdelen Kaleleri, Adaikebir ve İrşova Kaleleri, Küçük Eflâk ve Sırbistan Osmanlılara verildi. Banat Avusturya’da kalmak şartı ile Tuna ve Sava Nehirleri hudut oldu. Bosna hududu ise Karlofça Barışı’ndaki hudut kabul edildi. Osmanlılar yalnız Avusturya ile bir barış yapmakla müttefiki Ruslardan ayırmış oldular. Fransa da bu barışa kefil oldu.Belgrat Ormanı: İstanbul’un kuzey batısında, Büyükdere’nin 6 km. batısında bulunan ve adını, Kanunî Süleyman’ın Belgrat seferi’ (1521)nden getirttiği esirleri yerleştirmiş olduğu köy (1898 yılında köy kaldırılmıştır) den adını alan 5300 hektarlık alandaki ormanlık bir piknik yeri. İçinde 7 tane su bendi vardır….”
Belgratla ilgili bu notları okurken uçağımız  kar yağışı altında  Belgrat hava limanına güzel bir iniş yapıyordu. Uçaktan iner inmez  önce Hava limanı giriş   kapısında  bekleyen Sırp polisine  pasaport gösterdikten sonra   giriş yapmak üzere  sıraya giriyoruz.

Gümrük Kontrolünde Problem

Elimizde pasaportumuz polis kontrolünden geçerken polis memurlarını bir telaş alıyor. Sadece ben değil diğer Türk yolcularda adeta tek tek hesaba kitaba çekiliyordu polis tarafından, Eski pasaportlarımız soruluyor. Belgrat’a neden geldiğimizden tutun da hangi otelde kalacağımıza kadar  bir çok  soruya muhatap oluyoruz.  Bu soruların nedeni birçok kaçak Türk’ün Sırbistan üzerinden Avrupa Birliğine gitmeleri. Sırbistan vizeyi kaldırmasına rağmen Sırbistan’ın işi sıkı tuttuğunun bir göstergesiydi. Ayrıca benim pasaportumda Sırbistan’dan ayrılan Kosova’ya giriş mührü de büyük problem olmuştu. Gümrük polisinin girişte bir şey yapmadığı, daha sonra çıkarken bunu tanımıyoruz damgası basması dikkatimi çekmişti. Gümrük polisinden geçip otobüsle Belgrat şehrine yola çıkıyoruz. Hafif kar yağışı sürüyor. Sırbistan son 30 yılın en soğuk kışını  yaşıyor. Hava Limanı’nda eski Yugoslavya’dan kalma savaş uçakları dikkatimi çekiyor. Hava limanı oldukça sakin.

Darül Cihad-ı Belgrat’dayız

Belgrat’a birkaç kez gitmeyi planlamıştım. Ancak Belgrat’a gidişimiz yoğun kar ve soğukta gerçekleşti. Balkanlar son 30 yılın en soğuk günlerini yaşıyor. Kar yağışı altında önce Yeni Belgrat şehrinde kısa bir tur atıyoruz. Ardından Sava Irmağını geçerek meşhur Belgrat Kalesi eteklerinde Eski Belgrat şehrine ayak basıyoruz. Belgrat kalesi Osmanlı Türk tarihi için çok büyük anlam ifade ediyor. Belgrat Kalesi’nin burçlarını kale eteklerinde beyaza bürünmüş surlar ve ağaçları seyrederken Sultan 2. Murad’dan Fatih Sultan Mehmed’e, Kanuni’den Sultan 2. Abdülhamit Han’a Belgrat’ın Osmanlı tarihindeki yeri ve konumu hatırıma geliyor. Kalenin burçlarını seyrederken Belgrat’ın nasıl fethedildiğini 93 Harbi’nde ise nasıl elimizden çıktığı, zaman tünelinde adeta bir film şeridi gibi  gözümün önünde canlanıyor. Kale’nin eteğindeki yoldan, Belgrat Kalesi ve Osmanlı’dan kalma kule ve  tarihi  eserlerin kalıntılarını seyrederken, Belgrat’ın fethinde şehit olan akıncılar ve levendlerin ruhuna Fatiha okuyorum. Osmanlı şehirleri kitabında  yer alan Belgrat şehri notlarını okuyorum.
….” BELGRAT (Sırpça: Beograd/Beyaz Şehir; Osmanlı kaynaklarında: Beligrad, Bellegrad şeklinde rastlandığı gibi,imparatorluk içindeki başka Belgrat adlarından ayırt etmek için “Tuna Belgratı’, “Belgrat-ı Ungürüs”, “Belgrat-ı Bûnyâd”, “Sengin-Bünyad” sıfatları verilmiştir. “Alba Graeca”, “Alba Bulgarica”; Alman kaynaklarında: “Witzenburg”, “Weisenburg”; Ma-carlarda: “Nândor Fejervâr” şeklinde geçer. Romalılar devrindeki adı: Singidunum).
Roma İmparatorluğu zamanında Moesis eyaletine bağlı bulunan şehir, II. yüzyılda kent, III. yüzyılda koloni haline getirildi.’ Sık sık göç eden kavimlerin istilâsına uğradı. VI. yüzyılda Avarların eline geçti. IX. yüzyılın sonlarında Bulgarların elinde bulunan Belgrat’ı, daha sonra Bizanslılar aldı. Sırbistan’da bir millî hareket baş gösterdiği sırada, Macarlara karşı, imparatorluğun bir sınır kalesi haline getirildi. XIII. yüzyıl sonlarında Sırplar, Macarlar ve Bulgarlar arasında elden ele geçti. 1354’ten sonra Macarların egemenliğine yeniden girdi.
Kosova Savaşı ile Osmanlı egemenliği altına giren Sırp devleti, merkezini Kruşeva’dan Belgrat’a taşımış, sonra Belgrat’ı Macarlara bırakmıştır. Osmanlılar tarafından Belgrat, ilk olarak II. Murad devrinde kuşatıldı (1441). Evrenosoğlu Ali Bey yönetimin-deki Osmanlı kuvvetleri, kente gelerek Papaz Zovan tarafından korunan şehri altı ay kuşattı ve bir aralık Osmanlı ordusu, surlarda açılan gediklerden içeriye ilerledilerse de sonradan püskürtüldü. Sonradan gerek Hunyadi Yanoş’un Belgrat’ın imdadına yetişmesi, gerekse Osmanlı askerlerinde baş gösteren salgın hastalık sebebiyle ilk girişim başarısız oldu. İkinci kuşatma Fatih Sultan Mehmed tarafından gerçekleştirildi. 150 bin kişilik bir ordu ve200 gemi ile  İstanbul’da ele geçirilen bazı bakır eşyayı eriterek yapılan toplarla 13 Haziran 1459’da Belgrat önüne geldi. Ancak düşman donanması karşısında yenik düşen Türk kuvvetleri, şiddetli bir saldırı sonucu  22 Temmuz 1459 da  topların açtığı gediklerden içeriye girdilerse de,  Tarihçi Aşık Paşazade’nin  yazdığına göre bazı akıncı beylerinin  yanlış tutumu ile  pusu kuran düşman, Türklerin üzerine saldırdı ve geriden takviye alamayan Osmanlı kuvvetleri, kanlı bir çarpışmadan sonra geri çekilmek zorunda kaldı. Fatih, etrafındakilerin tavsiyesine rağmen, askerin başına geçerek, düşmanı durdurdu ve muharebenin en şiddetli safhasına yetişen 6 bin süvarinin yardımı ile geri attı.

Eski Belgrat Şehrinde Devr-i Alem

Kar altında olan Belgrat cadde ve sokakları oldukça sakin. Tarihi Belgrat şehrinde gezimize devam ediyoruz. Ana caddeler, büyük binalar, tarihi mekanlar  hep Sırp kahramanların adına izafe edilerek adlandırılmış. Parlamento binası ve Balkanların en büyük kilisesi Belgrat’ın alameti farikası gibi duruyor. Şehir turumuz bittikten sonra otelimize yerleştik. Otelden bu kez yaya olarak kendimizi Belgrat sokaklarına atıyoruz. Yağan kar ve soğuğa aldırmadan Belgrat’ı gece gözüyle de görüyoruz. Belgrat’ın bir balıkçı restoranında akşam yemeğimizi yerken Rumeli ve balkan esintilerini Sırpça söyleyen müzik ekibinin nağmelerine kendimizi bırakıyoruz. Sırp müzik ekibi Katibim şarkısının Sırpça nağmelerle coşku ile okuyan  Belgratlı sanatçıların sözünü anlamasak da  gönül telimizi titretiyorlar. Gece geç vakitlerde restorandan ayrılıp yine soğuk ve kara aldırmadan  Sırp müzisyenlerin söylediği Rumeli nağmelerinin melodisi kulaklarımıza yankılanarak yeniden otelimize geliyoruz.

Türkiye’nin Sırbistan Büyükelçisi ile Görüşüyoruz

Bugün 27 Ocak 2012, Sırbistan’da ikinci günümüz. Türkiye’nin  Sırbistan Büyük Elçisi Ali Rıza Çolak’la randevumuz var.  Elçiliğimiz Sırbistan Parlamento binasının hemen yanında tarihi bir binada faaliyet gösteriyor.  Büyükelçi Ali Rıza Bey Türkiye ile Sırbistan arasındaki ilişkiler ile ilgili ayrıntılı bilgiler veriyor. Sırbistan’dan her yıl  300  bin Sırp turist İstanbul’a gelmesine  rağmen Türkiye’den çok az sayıda turistin  Sırbistan’a gittiğini söyleyen  Büyükelçi Sırbistan’da yerleşik Türk nüfusun ise 150 civarında olduğunu açıklıyor.  Türkiye ile Sırbistan arasındaki ticaret hacminin 500 milyon dolar civarında olduğunu açıklayan Büyükelçi, Türkiye’nin bu ticaretten daha büyük pay aldığının altını çiziyor. Sırbistan TV’lerinde çok sayıda Türk dizisinin Sırpça alt yazı ile Türkçe yayınlandığını hatırlatan Büyükelçi Çolak, Türkiye ve Sırbistan arasındaki ilişkinin her geçen gün iyiye gittiğini söylüyor. Büyükelçi Ali Rıza Bey bize özel bir araba vererek Kale Meydanı’na  gönderirken, Kale Meydan’ında Mora Fatihi Damat Ali Paşa’nın olduğunu, Bayraklı Camii’nin ibadete açık olduğunu, Şeyh Mustafa Türbesi’nin ise yıkık ve perişan olduğunu hatırlatıp, buraların restoresi için TİKA’nın çalışmalar yaptığını söyledi.

Belgrat’ın Kalbi Kale Meydanı’nda Atar

Büyükelçilik tarafından tahsis edilen araba ile Belgrat kalesine geliyoruz. Sırplarda kaleye Kale Meydan” diyorlar. Kale çok geniş bir alanı kaplamakta. Değişik türdeki ağaçlar yağan karda adeta gelin misali süslü püslü .. Kale  Meydan’da ilk gözümüze çarpan 1878’den savaşsız bir şekilde kale anahtarının Osmanlı valisi tarafından Sırp Kralına verildiğini sembolize eden bir anıtın önünde duruyoruz. Beyaz mermer üzerine yapılmış bu anıt, tarihi gerçekleri adete bir tokat gibi yüzümüze indiriyor. Bu anıta bakarken büyük savaşlarla kalenin nasıl fethedildiğini ve 350 yıl sonra savaşsız nasıl Sırplara verildiğini görüyoruz. Ve kaleye bakarken Belgrat Kalesi’nde yapılan gazalar ve savaşlar aklıma geliyor.

İstanbul Kapı’dan Belgrat Kalesi’ne Giriyorum

Belgrat Kalesi’nin bir çok kapısı var. Belgrat’da Osmanlı’ya ilk isyan eden Kara Yorgi adına açılmış kapı, İstanbul Kapı , Saat Kapı, Zindan kapı .. Ben İstanbul Kapı’dan girmeyi tercih ediyorum ve kendimi İstanbul Kapı’dan Belgrat Kalesi’ne atarken rehberimizin tok sesi bugün bile kulaklarımda çınlıyor. İstanbul Kapı girişindeki Masonlar tarafından açılan ilk Mason okulunu rehberimiz bizlere gösteriyor. Saat Kulesi’nin hemen karşısındaki Mason okulu Balkan’ları nasıl kaybettiğimizin de bir belgesi gibi dururken gerçekten Masonların nasıl sinsi faaliyetleri içinde olduğu, Osmanlıları nasıl sinsi planlarla yıktığı gözler önüne seriliyordu. Belgrat Kalesi’ni gezerken  Sırpların  halen Türkçe olarak “Kale Meydan” dediği  Belgrat Kalesi’ni Kanuni Sultan Süleyman’ın nasıl fethettiğini düşünüyorum. Belgrat’ın  Osmanlı Cihan Devleti’ndeki yeri ve önemi ile ilgili elimdeki  bilgi ,belge ve notlarını okumaya  devam ediyorum. Yine  “ Belgrat’ın Fethi  ile ilgili” Osmanlı şehirleri kitabından birlikte okuyalım.

* Osmanlı  Şehri Belgrat, Kanuni tarafından nasıl feth edildi.

    ….” Belgrat, Kanunî Sultan Süleyman’ın Macar Kralı II. La-jos’a gönderdiği elçi Behrâm Çavuş’a yapılan muameleden dolayı, Macaristan’a açtığı sefer sonunda fethedildi. Padişah, Semendire Beyi Hüsrev Bey’i Belgrat’ın kuşatmasına, Rumeli Beylerbeyi Ahmed Paşa’yı da Sabacz’ın zaptına gönderdi. Kendisi de o tarafa yürümekle beraber, Sadrazam Piri Mehmet Paşa’yı Belgrat’ın baskısına memur etti ve Karadeniz ve Tuna yolu ile Damişmend Reis kumandasında, 50 gemiden ve diğer bazı araçlardan oluşan bir donanma da sevk edildi. Bir ara Belgrat kuşatılmaktan vazgeçildiyse de Vezir-i Sânî Mustafa Paşa ve Yahya Paşazade Bal Bey’in tavsiyesi ile Belgrat fethinin lüzumu anlaşıldığından, Padişah, Zemun yakınında bir yüksek yere otağını kurarak 1 Ağustos 1521’de kesin kuşatma emrini verdi. Belgrat’ın güney bölümünü Sava Nehri tarafından Pîrî Paşa ve Tuna taraflarından da Ahmet Paşa kuşattı. Kalenin kuzeyindeki adaya Ahmet Paşa kuvvetleri çıktı. Günlerce süren şiddetli çarpışmalardan sonra 8 Ağustos Perşembe günü Osmanlı kuvvetleri yürüyüşe geçerek, açılan gediklerden içeri girdiler. Kaleyi koruyanlar iç kaleye çekildiler. Aynı gün Belgrat’ın güneyinde bulunan Havale Kalesi de, Osmanlılar tarafından fethedildi, iç kalenin kuşatılmasından sonra düşmanın direnmesi bitti ve 29 Ağustos gecesi Belgrat Kalesi’nin anahtarları Osmanlı Padişahı’na teslim edildi. Fethin ertesi günü Belgrat’a giren Kanunî, camiye çevirdiği aşağı kısımdaki kilisede Cuma namazı kıldı. Padişah, Belgrat halkından Macaristan’a gitmek isteyenlere izin verdi. Cizye kabul edenleri yerlerinde bıraktı, bir bölümünü de İstanbul’a gönderdi. Kanunî, 16 Eylül Çarşamba gününe kadar kaldığı Belgrat’ın onarımı için Hazine-i Âmire’den 20 bin altın tahsis ett. Cami, mescit ve imaret gibi binaların inşasını emredip, kaleye yeterli sayıda asker ve mühimmat yerleştirdikten sonra İstanbul’a döndü.
Osmanlı yönetiminin en parlak devri olan XVI. ve XVII. yüzyıllarda, Belgrat mükemmel bir askerî üs, geniş mamur ve ticaret alanı ve genişlemiş bir belde oldu. Kanunî, Zigetvar fethi sırasında ölünce, cenazesi Belgrat’a getirilerek, şehrin önünde Hünkâr Tepesi denilen yerde namazı kılındı ve devlet erkânı ile ordu, II. Selim’e geçti….”
Muhteşem Kanuni Sultan Süleyman için  Belgrat çok önemliydi.  Macaristan’ın Zigetvar Kalesi’nde vefat eden Kanuni’nin iç organları Zigetvarda birinci cenaze namazı kılınarak buraya gömülür. ikinci cenaze namazı  Belgrat Kalesi’ndeki Hünkar Meydanı’nda kılınır ve  daha sonra 3. Cenaze  namazı  İstanbul Süleymaniye’de kılınarak  İstanbul’a getirilir.

Mora Fatihi Damat Ali Paşa’nın Türbesinde Fatiha Okuduk

Belgrat Kalesi iç ve dış surlar çeklinde birkaç kademeli surlarla çevrilmiş. En dıştaki sur yıkık. Son surdan içeri girmeden iki sur arasındaki geniş alanda 2.Dünya Savaşı’nda Yugoslavya Devleti’nin kullandığı toplar ve tanklar sergilenmiş. Kulenin altından geçerek iç kaleye giriyoruz. Evliya Çelebi’nin Belgrat Kalesi’yle ilgili çok önemli bilgileri var. Evliya Çelebi’nin tespitine göre Belgrat Kalesi’nde onlarca cami, mescit ve çeşme yer alıyordu. Bu eserlerden hangilerinin kaldığını araştıracağız. Kalenin içine girer girmez her tarafın dümdüz olduğunu, kalenin geniş bir park haline getirildiğini görüyorum. Kalenin tam orta yerinde Mora Fatihi Damat Ali Paşa’nın türbesi bulunuyor. 1. Dünya Harbi’nde bu türbenin zarar gördüğünü ancak Sırplar tarafından restore edildiğini öğreniyorum. Türbede ayrıca Viyana bozgunundan sonra Belgrat’ta idam edilen Kara Mustafa Paşa’nın başsız bedenin de mezarının olduğunu öğreniyoruz. Türbede Damat Ali Paşa ve Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın şahsında tüm şehitlere Fatiha okuyoruz. Belgrat ayrıca Kanuni’nin 2. kez cenaze namazı kılındığı yer olarak da bilinmekte. II. Selime saltanat makamı Belgrat Kalesi’nde tebliğ ediliyor. Kalede tripotla çekim izni verilmediği için elde çekim yapmaya devam ediyoruz. Belgrat Kalesi’nde onlarca çeşmeden sadece Sokullu Mehmet Paşa tarafından yapılan bir de çeşme kalmış. Çeşmenin ihtişamlı mimarisinin görüntülerini çekiyoruz. Bembeyaz kar altında adeta gelin gibi duvaklı ağaçların altından geçerek hızlı bir şekilde elimdeki notları  okumaya  devam ederken  bir taraftan da  Belgrat  Kalesi’nin burcuna tırmanarak Tuna ve Sava ırmaklarının izdivacına ben de şahitlik yapmak için acele ediyorum.  Belgrat Kalesi  Osmanlı döneminde  bir çok savaş ve  mücadeleye sahne olmuştu. Belgrat’a Darül Cihadı Belgrat da denmektedir. Biz kaleden  Tuna ve Sava Irmağını  seyrederken yine sizleri Osmanlı şehri Belgrat’la ilgili  bilgi notları ile baş başa bırakalım.

III. Mehmet Belgrat’ta

….” III. Mehmet, Macaristan seferine giderken, Belgrat’a gelerek (9 Ağustos 1596) Eğri fethini kararlaştırdı. Dönüşünde yine bu şehirden geçti. Sadrazamlardan İbrahim ve Yavuz Malkoç Ali Paşa’ların Belgrat’da öldü  Mehmed Paşa’nın Janoe seferi sırasında, Belgrat’tan geçtiği, oğlu Fazıl Ahmed Paşa’nın Uyvarı Seferi’nde bu şehrin büyük bir faaliyet merkezi olduğu bilinmektedir. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın Viyana Seferi sırasında, IV. Mehmet, Haseki Sultan ile şehzadelerle 3 Mayıs 1683’te Belgrat’a gitmiş ve Hünkâr Tepesi’nde, vaktiyle Abaza Mehmet Paşa’nın Bosna Beylerbeyi İken bir süre Belgrat’ta bulunduğu sırada yaptırdığı kasra izafeten Abaza Köşkü denilen yerde, 13 Mayıs günü otağ kurarak, Kara Mustafa Paşa’ya Sancak-ı Şerif vermişti. Sadrazamın sefere gidişinden sonra, şehre yerleşen Padişah, ordusunun ilk başarı haberini aldıkça, donanma ve top şenlikleri yaptırmış, fakat Viyana önünde ordunun bozguna uğraması üzerine 163 gün oturduğu, Belgrat’tan ayrılmıştır: Nitekim Viyana Bozgunu’ndan sonra şehrin ihtişamı da sönmüş ve Avusturya ordusu tarafından kuşatılarak, 8 Ağustos 1688’de teslim alınmış, kaledeki Müslüman halk kılıçtan geçirilmiştir. İki yıl sonra Köprülü zade Fazıl Mustafa Paşa tarafından Belgrat şehri geri alındı. 30 Temmuz 1693’te Belgrat üzerine yürüyen Avusturya kumandanı, Belgrat Komutanı Cafer Paşa’nın etkin savunması karşısında geri çekilmek zorunda kaldı.
Belgrat, bundan sonra II. Mustafa’nın Avusturya’ya karşı giriştiği 3 seferde üs olarak kullanıldı ve bu sebeple çoğu kez tahrip edildi. Varadin yenilgisinden sonra Osmanlı ordusunun Belgrat’tan çekilmesi üzerine bu kez, Prens Eugene komutasındaki Avusturya ordusu, Belgrat üzerine yürüdü. Bu haberi alan Osmanlı ordusu da gerekli hazırlıklarını yaparak, Haziran 1717’de Edirne’den Belgrat’a doğru yola çıktı.
Osmanlı ordusunun saldırı tarihini öğrenen Prens Eugene, daha önce davranarak 16 Ağustos 1717’de Osmanlı ordusunu yenilgiye uğrattı. Osmanlı ordusu, Niş’e geri çekildi. Avusturya kuvvetleri de, üç günde boşaltılıp teslim edilmek koşulu ile Belgrat’a girdi (18 Ağustos 1717). Bu savaştan sonra yapılan Pasarofça Antlaşması ile Belgrat, Avusturyalılara verildi (1718). 20 yıl Avusturyalılarda kalan Belgrat’ın geri alınmasına I. Mahmut devrinde de çalışıldı. Nitekim Osmanlı orduları, Hisarcık’ta Avusturya kuvvetlerini bozguna uğrattı (22 Temmuz 1739). Bu arada Fransız elçisi aracılığıyla yapılan barış görüşmelerinde varılan 27 yıl süreli anlaşmaya göre, Belgrat Kalesi Osmanlılara bırakıldı. 1 Eylül 1739’da barış antlaşması imzalandı ve Osmanlılar Belgrat’a 7 Eylül’de girdiler. Tuna ve Sava nehirleri iki devlet arasında sınır olarak kabul edildi. Yine Fransız elçisinin girişimi ile Osmanlı Devleti ile Rusya arasında yapılan savaş sona erdirildi ve 18 Eylül’de imzalanan ikinci Belgrat Antlaşması gereğince, Azak Kalesi yıkılarak topraklar tarafsız hale getirildi. XVIII. yüzyılda imzalanan bu iki antlaşma ile Osmanlı Devleti, zararlarının büyük bir bölümünü gidermiş oldu. İkinci kez Osmanlıların eline geçen Belgrat, bir sınır kalesi haline geldi. Kalenin tahkimine ağırlık verildi. Avusturyalılar tarafından yıkılan eski Belgrat Kalesi’nin tabyalarının yeniden yaptırılması için mimar, mühendis ve ressam atandı, ayrıca düşman tarafından toprakla örtülen tabyaların yerleri açtırıldı (Temmuz 1740). Kalenin yeniden yapımı için Kapucubaşı Mustafa Efendi, bina emini ve defterdar olarak atandı. I. Mahmut tarafından şehirde yaptırılan kütüphaneye, İstanbul’dan birçok kitap armağan edildi ve muhafazası için Belgrat Muhafızı Vezir Hacı Pir Mustafa Paşa’ya ferman gönderildi (19 Eylül 1743). Kalenin onarımı 1748 ve 1761 yıllarında sürdürüldü. Ayrıca kalenin sürekli tahkim ve takviyesi için padişah tarafından sadrazama gerekli emir ve yetki verildi ise de (1788), Belgrat 1789’da General Von Laudon kumandasındaki Avusturya kuvvetleri tarafından geri alındı (8 Ekim). Ancak Ziştovi Antlaşması ile şehir, yeniden Osmanlılara geçti (1791) ve kısa sürede düşmanın yaptığı tahribatların onarımına başlanıldı (1793). 1796 yılında kale yeniden onarıldı.
Sırp isyanı devrinde, bir sınır kalesi haline getirildikten sonra Belgrat’a yamak denilen yeniçeriler muhafız olarak konuldu. I. Abdülhamid’in son zamanlarında, Ruslar ile birlikte Osmanlı Devleti’ne karşı giriştiği savaşta Avusturyalılar, Belgrat’ı almak üzere girişimde bulundularsa da Sadrazam Koca Yusuf Paşa’nın o tarafa yürümesi ile emellerini yerine getiremediler. Bu harekâtta çok kısa bir süre düşman eline geçen kale, Osmanlılarca geri alındı ve 1801 yılında kale onarıldı. Sırp isyanı sırasında, 1802’de de Rumeli’de yer yer isyanlar oldu ve yamaklar bu harekete uyarak, Mustafa Paşa’yı öldürdüler. Bu arada Cezayir garb ocakları gibi türeyea kimseler, timar ve zeamat usulüne tabi köyleri çiftlik ittihaz ile, hasılattan hisse almaya başladılar. Bu keyfi hareketlerden dolayı halka bezginlik geldi. Bundan yararlanan Sırp isyancı Kara Yorgi; 1806’da Belgrat’ı kuşattı ve kaleye girerek, birçok askeri şehit etti. Rusya ile yapılan Bükreş Antlaşması’nın 8. maddesi gereğince, Osmanlı Devleti Sırp muhtariyetini tanıdı. Rusya’nın Napoleon ile ihtilafa düşmesinden yararlanan Osmanlı Devleti,Sırbistan’a gönderdiği orduya yenilen Kara Yorgi, Macaristan’a kaçtı ve Belgrat tekrar Osmanlılara geçti. Kalenin kuşatıldığı, Behram Paşa aracılığıyla sadarete bildirildi (1813). Kale, 1815 ve 1816 yıllarında onarıldı. Bu arada civar yerlerde de bulunan Fethü’l İslâm Kalesi (1820) vb. onarıldı. Geniş çaplı bu onarımlar 1822 yılına kadar sürdü….”
Belgrat başlı başına araştırma konusu. Belgrat Kalesi’ni  ilkbahar, yaz, sonbahar kış dört mevsim gelip görmek gerekiyor. Ancak bize  Belgrat’ı görmek soğuk kış günü nasip oluyor, üstelik  son 30 yılın en soğuk  kişi eksi 20 derecede  Belgrat Kalesi’ni gezmeyi sürdürüyorum. Kale burcundan  nazlı nazlı akan Tuna ve Sava Irmağını  doya doya  seyretmenin haz ve  heyecanını yaşıyorum.

Belgrat Kalesi’nden Tuna ve Sava Irmağı’nın İhtişamlı Manzarası

Yahya Kemal, “Türk’ün gönlünde nehir varsa Tuna, dağ varsa Balkan” der. Ben de Tuna aşkıyla yıllardan beri Tuna boylarında dolaşır dururum. Tuna’yı ilk kez Vidin’de seyretmiştim. Tuna’nın Almanya’dan doğduğu kaynağından su içip abdest almıştım. Tuna’nın geçtiği çok bölgeyi seyretmiştim. Tuna, Almanya’nın Guveshıngen şehrinden doğduktan sonra 8000 km’ye yakın yol kat ederek Karadeniz’e dökülür. Tuna’nın en büyük kolu Slovenya, Slovenya’dan doğan Bosna Hersek’ten geçen ve Belgrat’ta Tuna ile buluşan 950 km uzunluğundaki Sava nehridir. Tuna ile SavaIrmağı’nın Belgrat’ta buluşması muhteşem manzara arz eder. Ben de bu manzarayı seyretmek Tuna ve Sava Irmağı’nın birleşmesine şahitlik için kameram ve fotoğraf makinemle Belgrat Kalesi’nin surlarına çıkıyorum. Her yer kar ve soğuk ama benim içim sımsıcak. Tuna ve Sava’yı seyretmenin heyecanı içinde Belgrat Kalesi’nden Tuna ve Sava Irmağı’na bakıyorum. Kameram ve fotoğraf makinemle bu ihtişamlı manzaranın görüntülerini arka arkaya çekiyor, soğuk ve kara aldırmadan dakikalarca Tuna ve Sava’yı seyrediyorum. Kışın farklı manzara sunan Tuna ve Sava’nın yazın ise daha güzel manzara sunduğuna inanarak,  Tuna ve Sava’ya inşallah tekrar gitmeyi ümit ediyor ve kaledeki gezime devam ediyorum. Tuna ile Sava, birleşmeden Tuna iki kola ayrılıyor önce küçük kolu Sava ile Belgrat Kalesi’nde birleşiyor iki nehir tam birleşme noktasındayken büyük çaplı bir ada oluşuyor. Yaz aylarında bu ada çok güzel gezilip dolaşılacak bir yer. Kışın, bütün detayı görmek ve seyretmek mümkün.

Tuna’dan Bir Tarih Akar

Belgrat Kalesi’nden Tuna ve Sava  Irmağı’nı  doya doya seyrederken Yahya Kemal’in sesini  duyar gibi oluyorum. Yahya Kemal “Türk’ün gönlünde dağ varsa Balkan’dır, nehir varsa Tuna’dır” diyor. Acaba gerçekten öyle mi? Şimdi her şeyi bir kenara bırakarak, sadece şöyle bir Tuna ve Sava Irmağı’nın birleştiği  noktadan gözlerimi alamıyorum. Tuna ve Sava Irmağı’nın bizim gönlümüzde neyi var, neyi yok hele bir ağırlığını tartalım. Sonra kültür ve hayal dünyamızda  yola revan olup aheste aheste  Tuna boyları ve  evladı fatihan diyarında   bir dolaşalım, Tuna’yı arayalım. Anlatalım  bakalım Tuna ve Sava ırmakları bizlere ne söyleyecek..
Tuna nehri  ve Tuna’nın en büyük  kolu  Sava Irmağı  kimindir, nedendir ona beslenen bu sevgi! Osman Paşa’yla anılsa da Tuna bizimdir ve bizim gönlümüzde hep öyle kalacak… Almanya’dan doğan ve denize dökülene kadar Almanya, Avusturya, Slovakya, Macaristan, Hırvatistan, Sırbistan, Bulgaristan, Romanya, Moldova ve Ukrayna olmak üzere toplam 10 ülkeden geçen Tuna Nehri aynı zamanda 4 başkente de hayat verir, can verir. Tuna kıyıları misali cennettir. Tazelenip akan suları abı hayattır adeta. Tuna akarken bir tarih akıp gider önümüzden. Tarihi bilmeyen Tuna’yı ne bilsin. Tuna denince Viyana, Mohaç, Estergon, Kanije, Budin ve Belgrat  gelir aklımıza. Kanuni Sultan Süleyman gelir..  Tuna demek Eflak ve Boğdan deme, Kanuni demektir. Tuna’yı seyrederken Kanuni Sultan Süleyman’ın adaletiyle dünyayı yönettiği dönem akla gelir. Muhteşem  Kanuni’nin ebedi aleme göç ettiği Zigetvarı hatırlar,Belgrat  Kalesi’ndeki Hünkar Meydanı’nda kılınan cenaze namazını  düşünür  ve  bugün  gerçekle  hiç ilgisi olmayan  bazı TV  dizilerinde yalan yanlış  tanıtılan  Kanuni’ye yapılan haksızlığa  üzülür ve hüzünleniriz.
Tuna’nın  en ihtişamlı  manzarasını Sava Irmağı ile birleştiği Belgrat Kalesi’nden  seyredilir. Tuna’dan sadece su değil bir tarih akar.. Koca Balkan dağlarının Deliorman, oradan da Eflak diyarlarına doğru uzandığı cenahlarında Tuna, Osmanlı’nın kimi zaman destansı kimi zaman hüzünlü hikâyelerini anlatır durur. Tuna üzerine yazılmış binlerce maznun şiir var. Şair ne güzel söyler:

Tuna boylarında sıra selviler,
Tan yeri estikçe sessiz ağlarmış
Gül bahçelerinde baykuşlar öter,
Şu viranelikler eski bağlarmış…

Bir başka şair Aşık Çelebi de Tuna’ya ruh katarak şöyle yazar onun için:

“Kişver-i kafirden iman ehline akup gelür
  Kıbleye yüz tutmuş yüzünü, bir müselmandır Tuna.”

Evet Tuna Müslüman’dır. Tuna bizim Tuna’dır. Tuna demek Osman Paşa demek, tarihe şahitlik eden kalem kaşlı nazlı yar demek…  Yeri geldiğinde akmayan, etrafını yıkmayan Tuna; bir nehirden çok ama çok ötesi bizim için. Kenarında dinlenirken tefekkür etmeyi bize bahşeden Tuna Osmanlının bağrından akar, bu tarihi neresinden dinlerseniz onun çağıltısını duyarsınız. Bir nehir üzerinde kurulan bir medeniyetin ihtişamını görürsünüz.Tuna’yı görür görmez nedense bir hüzün kaplar yüreğimizi. Adına yanık türküler, marşlar bestelendiğinden midir, yoksa nice kalem oynatıldığından mıdır diyeceksiniz. Hepsi var lakin en çok da yitirdiğimiz coğrafyaya karşı duyduğumuz hüzünden… Bir yabancılaşma derdinden. Sadece Tuna denince mi hüzün duyarız? Elbette ki hayır! Nil’den Tuna’ya kadar uzanan tüm coğrafya yaramızı yeniden kanatır.
Yüreğimizin bir kısmı buralarda kaldı. Buradaki kardeşlerimizde zira… Bir bedenin azalarıyız her birimiz. Başka nasıl olabilir ki? Duyarlı hangi yürek kayıtsız kalabilir ki bu duruma. Nil’den Tuna’ya Osmanlı coğrafyasını gezdiğimizde bir başka atmosferde buluruz kendimizi. Kara bahtlı kıta Afrika’dan doğan Nil bizim medeniyetimizin kilometre çizgisidir. Ve onun kardeşi Tuna ise Avrupa’da bir yetim çocuk. Tuna’nın membaından abdest alıp su içmek Nil kenarında dolaşmak insana ayrı bir duygu verir.
Nil’den Tuna’ya hangi kaybımıza yansak bilmem ki… Bilenlerin yüreği sızlıyor bu hudutlardan… Bilmeyen yeni nesillerse yabancı ülke addediyor oraları… Tuna ile ilgili  bu düşüncelerimizi sizlerle paylaştıktan sonra şimdide kısaca  Tuna Nehri’nin en büyük kolu olan Sava ırmağından söz  etmeden geçmek olur mu? Belgrat Kalesi’ndan doya doya seyrettiğimiz  Tuna ve Sava Irmağı’nın  bileştiği  yerden  sizlere  Sava ırmağı’ndan  söz edelim. Sava ırmağı nereden doğar ? Nerelerden geçer ?  Vikipedia ansiklopedisinden birlikte okuyalım.
…“Sava Nehri (Boşnakça, Hırvatça, Slovence ve Sırpça: Sava – Almanca: Save / Sau – Macarca: Száva) Avrupa’da bir akarsudur. Tuna Nehri’nin sağ kollarından biridir. Sırbistan’ın başkenti Belgrat’ta Tuna Nehri ile buluşur. Uzunluğu yaklaşık 990 kilometre olup havzası 95.719 kilometrekaredir. Akarken, Slovenya, Hırvatistan,Bosna-Hersek ve Sırbistan olmak üzere toplam dört ülkenin sınırlarından geçer.Sava Nehri iki ana akarsuyun birleşmesi ile oluşur. Sava Dolinka (sol) ve Sava Bohinjka (sağ) Slovenya topraklarında, Lesce adında bir kasabada birleşir. Bu noktadan Sırbistan’ın başkenti Belgrat’ta Tuna Nehri’ne dökülene dek uzunluğu 945 kilometredir. Bunun 206 kilometresi Sırbistan sınırları içinde kalır. Alpler üzerinde ilk doğduğu yer olan Planica denen vadiden, Lesce’ye kadar tek başına aktığı da göz önüne alındığında uzunluğu 990 kilometre olmaktadır.Tuna üzerinden sularını Karadeniz’e boşaltan nehir, Tuna Nehri’nin sağ kolları içinde en büyük olanı, tüm kolları içinde ise Tisa’dan sonra ikinci büyük olanıdır.Yugoslavya’nın var olduğu dönemlerde ülkeden geçen en uzun akarsu olma özelliğini taşıyan nehir, 1991 yılındaki dağılmanın ardından bugün toplam 4 ülkeden geçmektedir….”

Görüldüğü gibi  Sava da bizim kültürümüzü anlatır. Evlad-ı fatihan diyar-ı Bosna’dan gelir geçer.. Sava ve Tuna Nehri’nin birleştiği bölgeyi seyir etmekten  ayrılmak zor olsa da biz onları kendi  garip ve mahzun halleri ile baş başa bırakarak Belgrat Kalesi’ndeki  gezimize  devam  edelim….

Zindan Kapıdan Tuna Sahiline

 Kosova fatihi  şehit  sultan Murad-ı Hüdavendigar’ın  1441 ‘de kuşatıp, Fatih Sultan Mehmet’in  seferler düzenleyip  almak istediği  Feth-i Mübin’in Muhteşem Kanuni’ye nasip olduğu  Belgrat Kalesi’nden ayrılmak  çok zor olsa da bizim gezip görecek daha çok yerimiz var. Sırpların  da “Kale meydan” dediği kaledeki  gezimize Zindan Kapı bölgesinde veda ediyoruz. Kalenin en büyük   burcunun altından zindanlara çıkan bir yoldan geçerek kaleden ayrılıyoruz.
Belgrat Kalesi’ne veda ederken, kale  surları dibinde köpekleriyle gezintiye çıkan iki Sırp, bizim Türk olduğumuzu öğrenince “Yine Türkler tarafından  saldırıya mı uğradık? 400 yıl yetmedi şimdi 1000 yıllığına mı geliyorsunuz?” diye esprili bir şekilde şaka yapmaları şaka da olsa  halen Sırpların Türklere bakış açısını da gösteriyordu… Espri yapan  Sırplar bizlere  şu sözleri söylediler. “Türkiye  artık  çok zengin  ve gelişmiş bir ülke. Sırbistan fakir. Siz artık  bizi beğenmezsiniz.” Diye Sırbistan hakkında da acı gerçeği söylediler. Kaleden tam çıkarken bir papazla söyleşi yaptık papazın “Bravo” sözü halen kulaklarımda çınlıyor. Sırpların  dilinde  7000 bin  Türkçe kelime  olduğunu öğrendim. Halen  üçbinden fazla   Türkçe  sözcük Sırp dilinde  kullanılıyor.  Sırplar bile Belgrat Kalesi’ne “Kale Meydan” demeleri  Türkçenin nasıl  halen yaygın olduğunu gösteriyor. Kalenin büyük burcunun altında geniş çaplı hayvanat bahçesi yapılmış. Şiddetli soğuk ve kara aldırmadan Tuna sahiline inmeye çalışıyoruz. Amacımız Belgrat Kalesi’ni bir de Tuna sahilinden temaşa eylemek.  Darü-l  Cihad  olan Belgrat Kalesi’ni bu kez Tuna ve Sava sahilinden doya doya seyredeceğiz. Buradan  kale ve burçlar  muhteşem gözüküyor. Burçları ve kaleyi  temaşa ederken  Osmanlı şehri Belgrat’ta  350 yıllık ihtişamlı tarih canlanıyor,  kale burçları önünde şehit olan akıncılar ve leventlerin ruhlarına Fatiha okuyarak  Tuna  ve Sava  sahiline gitmek üzere  yolumuza devam ediyoruz.  Soğuk o kadar sert ki – 20 derecelik soğuk  yüz ve gözlerimi donduracak. Sahile inmek için yaptığımız bütün girişimler boşa çıkıyor çünkü her yer kapalı. Soğuktan donmamak için Tuna  ve Sava Irmağı sahiline  inerek  Tuna ve Sava’nın ezeli birleşip  buluşmasını  daha yakından seyredip izdivaçlarına şahitlik yapmaktan vazgeçmek zorunda kalıyoruz.
Nasip kısmet  olursa  bir gün  bir  kez daha  Belgrat’a gelebilirsek, bu kez  yaz aylarında gelerek    Tuna ve Sava Nehirlerini  daha yakından görmek ve  Tuna ve Sava Irmağı üzerinde motor gezisi yapıp  Osmanlı’nın  Tuna ince donanmalarının demir  attığı  bölgeyi yakından  temaşa ederek Devr-i Alem ve Belgesel Yayıncılık kameraları ile  belgeselleştirip tarihe not düşüp zamana noterlik  yapmayı planlayarak,  hüzünlü bir şekilde  Belgrat’ta  cuma namazı kılmak üzere   Bayraklı Cami’nin yolunu tutuyoruz. Kanuni tarafından yapılan  ve  halen  Belgrat’ta  yaşayan 35 bin Müslüman’ın tek camisi olan  Bayraklı Camii’ne giderken, gelin  şimdi de  Evliya Çelebi’nin kaleminden  sizleri Belgrat’a  346 yıllık  Osmanlı dönemine  götürelim.

Evliya Çelebi’nin Kaleminden Belgrat

 …” 346 yıllık bir egemenlikten sonra  Belgrat’tan çekilmeye mecbur kalan Türkler, geride bir kent ve birçok eserler bıraktılar. Evliya Çelebi, XVII. yüzyılda bu kentte 217 cami ve mescit, 270 medrese, 10 kadar hamam ve 26 çeşmenin bulunduğunu yazmaktadır. Bu cami ve mescitlerden bugün ayakta kalmış ve halen ibadete açık bulunan yalnız “Bayraklı Camii “  Kanunî Sultan Süleyman tarafından 1522’de yaptırılan bu cami, kentin Sırpların eline geçişinden sonra kilise haline getirildi. 15 yıl kadar kilise olarak kullanıldıktan sonra tekrar camiiye çevrildi. Türklerin bu kentteki en önemli izlerinden biri de Kale Meydanı Parkı içinde bulunan Morali Ali Paşa’nın türbesidir. Türbe, Birinci Dünya Savaşı sırasında kısmen yıkılmışsa da, savaştan sonra Yugoslavlar tarafından onarılmıştır. Bu kentte kafası vurulan Kara Mustafa Paşa’nın başsız cesedinin de bu türbede gömülü olduğu söylenmektedir. Türbe, bugün bile Belgrat kentinin en önemli adak yerlerinden biridir.
Osmanlı İmparatorluğu zamanında oldukça bayındır bir hale getirilen ve bu arada İslâm mimarî yapılarla süslenen şehri gezen Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde bu yapılardan ayrıntılı olarak söz eder. Evliya Çelebi’ye göre şehirde bulunan camiler şunlardı:
Aşağı ve Yukarı Kalede’deki Sultan Süleyman Camiileri, Ahmet Ağa Camii, Zeyneddin Ağa Camii, Yukarıda Bayram Bey Camii, Inehan Bey Camii, Turgut Bey Camii, Habil Efendi Camii, Çık Solin Camii, Hacı İbrahim Camii, İbrahim Çelebi Camii, Hacı Sadık Camii, Kadri Beşe Camii, Mustafa Çavuş Camii,İdris Bey Camii, Bit Pazarı Camii, Ferhat Paşa Camii, Hacı Nezir Camii, Hasan Ağa Camii, Hacı Salih Camii, Namazgah Camii, Emir Hasan Ağa Camii, Hacı Piri Camii, Kuşku Bey Camii, Türbe Camii, Hacı Halil Camii, Debbaghâne Camii, Abdülcebbâr Efendi Camii, Fakir Hacı Ali Camii, Avca Camii, Kapıcı Camii, Cin Ali Ağa Camii, İmaret Camii.
XIX. yüzyılın başlarından itibaren şehrin Osmanlı yönetiminden çıkana kadar onarımlar ve yeni yapılar sürdürülmüştü!. Örneğin, Belgrat Kalesi 1843’te onarılmış ve kale içerisine bir askerî hastane, 1782 yılında bir cami yaptırılmış, mevcut hastanenin onarımı yenilenmiş (1850), Semende Kalesi yakınına Zahire Değirmeni yaptırılmıştır (1859)…”

Gezginlerin piri  Evliye Çelebi’nin Seyahatname’sinde  Belgrat ve Tuna boyları ile ilgili daha  çok bilgilere yer veriyor. Biz  Evliya Çelebi’nin  ruhuna  fatiha okuyarak Belgrat  Bayraklı Camii’ne geliyoruz.

Belgrat Bayraklı Camii’nde Cuma Namazı

Belgrat’ta şimdiki durağımız Kanuni tarafından yapılan Bayraklı Camii. 217 camiinden sadece Bayraklı Camii kalmış o da bir süre kilise olarak kullanılmış ardından yeniden camiye çevrilmiş. Bir iki kez Sırplarca yakılan camii bugün ibadete açık. Cuma namazı kılmak için camiye giriyoruz her taraf tıklım tıklım. Güçlükle yer bulup hem namazımızı kılıyor hem de cuma namazının belgesel görüntülerini çekiyoruz. Müezzin çok güzel Balkan şivesi ile ezan okuyor. Hutbeye çıkan imam Boşnakça okuduğu uzun hutbede Peygamber sevgisi ve Müslümanların birliği üzerinde duruyor. Çekimimize uzun boylu bir yetkili müdahale ediyor. Bu şahsın daha sonra Sırbistan baş müftüsü Muhammed Yusuf Sibahiç olduğunu öğreniyoruz. Namazdan sonra çekim yapamayacağımızı büyük elçilikten izin almamızı söylüyor, ısrarlarımıza dayanamayan baş müftü cami imamıyla söyleşi yapmamıza izin veriyor. Camii imamıyla Sırbistan’daki Müslümanlar ve camilerle ilgili bilgi alıyoruz. Sırbistan’da tam 200 bin Müslüman yaşıyor. 35.000’i Belgrat’ta bulunuyor. Belgrat’ta minareli tek bir camii var. Bazı küçük çaplı mescitler de olduğunu öğreniyoruz. Camiinin hemen karşısında Sırbistan Müslümanları Birliği de var. Merkezde de çekim yapıyoruz. Bayraklı Camii’nin yanında Sırbistan İlahiyat Fakültesi  inşaatı sürüyor. İnşaata Azerbaycan Devleti yüklü miktarda bağış yapmış. Azerbaycan bayrağı  Belgrat İlahiyat Fakültesi inşaatının duvarlarını süslüyor. 5 vakit namaz kılınan Bayraklı Camii’de ikindi namazımızı eda ederek gezimiz sürdürüyoruz.  Bayraklı Camii’de bizden başka Kanaltürk Televizyonu’ndan Dünyayı Geziyorum ekibi de belgesel çekimleri yapıyor. Programın sunucusu Özlem Hanımla  caminin içinde  söyleşi  yapıp  TV programları ile ilgili  bilgi alıyoruz
Belgrat Camii’nin hemen yakınında binalar arasında kalmış garip bir türbe olduğu öğreniyoruz. Şeyh Mustafa adlı bir veli  zata  ait türbe camları kırılmış çatısı çökmüş durumda. Osmanlı döneminden kalma bu türbe bir gönül dostu ve veliye ait . Sırplar bu türbeyi de yıkmamış korumuşlar. Türbenin kırık camından içeri bakıyoruz ve Fatiha okuyarak gezimize devam  ederken  yine Osmanlı şehirleri kitabında yer alan bir bölümü sizlerle  paylaşım. Bakalım Osmanlı nasıl  Belgrat’a  veda etti.Birlikte okuyoruz.

Osmanlı Belgrat’a Veda Ediyor…

…”  Sırbistan muhtariyeti, Mloş Obre-noviç ile sürmekte ve yalnız serhad kaleleri doğrudan doğruya Türk egemenliği altında bulunmakta idi. Önce Rusya ile yapılan 1826 Akkerman Antlaşması’nın 5. ve sonra 1829 Edirne Antlaşması’nın 8. maddesi gereğince, Sırp ayrıcalıkları genişletildi. 1830 fermanı ile, kalelerden başka yerlerde Müslümanların ikameti yasaklandı. Sırplar, Belgrat ve yöresinde yayılma hareketine başlayarak İslâm evlerini satın alma ve Müslümanları buralardan uzaklaştırma siyasetine başladılar. Bunun üzerine Osmanlı hükümeti bir ferman yayınlayarak (1836), Müslüman halkın satış yapmamasını, yerlerinde kalmalarını bildirdi. 1837 yılında, Belgrat’ta kışla ve matbahın onarımına başlanarak 1838 yılında tamamlandı. Bu arada gelişen iç ve dış savaşlar sebebiyle, Osmanlı Devleti, zor durumlara düştüğünden, ayrıca Sırpların da bağımsızlığını sağlamaları bakımından, 8 Şevval 1283 tarihli Meclis-i Vükelâ mazbatası, 9 Şevval tarihli Tezkire-i İslamiye, 10 Şevval tarihli lrade-i Seniyye ile 17 Nisan 1867 günü Belgrat boşaltıldı ve 1878 Berlin Antlaşması ile Sırbistan’ın bağımsızlığı sağlandı…”
Bizler geçmişin izlerini araştırıp  Devr-i Alem farkı ile tarihe not düşmeye devam ediyor. Tarihten ders ve ibret alınması için tarihi, tarihin yaşandığı yerlerde araştırıp  belgesel yayıncılık farkı ile  belgeselleştirip  baki kalan gök kubbede hoş sedalar bırakmaya devam ediyoruz…

Türk Hava Yolları Müdürü İle Söyleşi

Belgrat’taki gezimize şehir merkezinde  devam ediyoruz. THY Belgrat’a her gün uçak seferleri yapıyor. THY uçağında kış olmasına karşın  yer bulmak zor. THY’nin Belgrat Müdürü’yle şehir merkezinde söyleşi yaparak bilgiler alıyoruz. Belgrat’ın ana caddeleri ve sokakları çok geniş. Açık Pazar yerine de uğrayarak Sırplarla görüşüp pazardaki mallarla ilgili bilgiler alıyoruz. Türkiye’den geldiğimizi öğrenen Sırplar bizi sıcak karşılıyor. Türkiye’nin Sırbistan’dan yakın tanındığını Sırp kanallarında 8 Türk dizisinin Sırpça alt yazı ile gösterimde olduğunu öğreniyoruz. Mimoza çiçek satıcıları Belgrat’ın sanki alameti farikası.  Çiçek satıcılarının Çingene olduğuna şahitlik yapıyoruz. Belgrat parlamento binasının gece manzarası oldukça hoş. Işıklandırılan bina adeta bir tabloyu andırıyor. Balkanların en büyük kilisesi Sava Kilise adıyla Ayasofya’ya benzetilerek yapılmış. Geniş kubbeli inşaatı devam eden kilisenin yıkılan bir camiinin temelleri üzerine yapıldığını öğreniyoruz. Çekim yapmamıza izin veriliyor. Genç, ihtiyar, çocuk kiliseye akın ederek ayinler yapıyorlar. Balkanların Ortodoks patrikhanesinin de burada olduğunu öğreniyoruz. Otele geldiğimizde çoktan gece yarısı olmuştu. Yorgun argın uyuyarak Sırbistan’ın Özerk Cumhuriyeti Voyvodina’ya gitmek için hazırlık yapıyoruz.

Voyvodina’ya Gidiyoruz

Bugün 28 Ocak 2012. Sabah erkenden soğuk ve karlı bir havada Voyvodina’ ya gitmek üzere yola çıkıyoruz. İlk hedefimiz 180 km uzaklıktaki Macaristan hududundaki Suboditsa şehri. Bu şehir Sırp tarihi açısından önemli. Belgrat Osmanlılara geçince Sırp krallığı buraya taşınmıştı. Daha sonra Osmanlılar burayı da fethederler. Suboditza şehrine giderken bir süre Tuna Nehri köprüsü üzerinde durup nazlı nazlı akan Tuna’yı bir de bu yolda seyrediyor doya doya Tuna’nın bir kez daha belgesini çekiyoruz. Tuna üzerinde bir kez de Voyvodina yolundan geçmiş oluyoruz. Tuna üzerinden geçmek herkese nasip olmaz. Kültür tarihimizde Tuna üzerinden  geçmenin ne denli önemli olduğu bir gerçek. Akıncı Beyleri Kılıç kuşanıp Tuna’yı geçerek kaç kez sefere çıktılarsa ona göre rütbe alırlardı. Ve kendi aralarında akıncı beyleri Tuna’dan sefere çıktıkları oranda kıdem ve itibar görürlerdi. Bizim kamera ve fotoğraf makinemizle bir çok kez gelip geçtiğimiz Tuna üzerinden en çok Mihayoğlu Gazi Bey geçmiş ve 330 kez kılıç kuşanıp Tuna’yı geçerek sefere çıkmıştı. Mihayoğlu Gazi Bey ve Akıncı Beylerin ruhuna Fatiha okuyorum.

Suboditza Şehrinde Goralı Pehlivanlarla Görüştüm

Uzun bir yolculuktan sonra Suboditza şehrine geliyoruz. Şehir bir tam Avusturya –Macar mimarisi ile inşa edilmiş. Binaların güzelliği göz ve gönül ziyafeti sunuyor. Şehrin görüntülerini çekiyoruz. Adeta bir tablo güzelliğindeki binalar şehrin belediye binası saat kuleli bir şatoda hizmet veriyor. Şehirde tarihi kiliseler bulunuyor. Şehrin değişik açısından görüntülerini çekiyoruz. Fakat tatlı bir tesadüfle karşılaşıyoruz. Yıllar önce Kosova’nın Pritzen bölgesindeki dağlarında karşılaştığımız Goralı Türkmenlerle burada da karşılaşmak beni derinden etkiliyor. 1923 senesinden Gora’dan gelerek buraya yerleşen tatlıcılık ve dondurmacılık yapan Pehlivan ailesi ile söyleşi yapıp bilgiler alıyoruz. Pehlivan ailesinin oldukça geniş olduğunu öğreniyoruz. Ve adeta bir akıncı edasıyla buradan mevcudiyetini, sürdüren bu aile Türkiye’ye ve Goralılara selam söylüyor.
Goralılar çok önemli bir unsur. Yıllar önce bir grup arkadaşla Gora bölgesine gidip araştırmalar yapmış o dağ köylerindeki Goralı Müslümanları bize gösterdiği alakaya hayran kalmıştık. Gora bölgesindeki bir camii hitabesinin 1289 tarihini göstermesiyse çok ayrı bir önem vardı. Osmanlıdan önce Goralı Müslümanların Balkanlara gittiğini camiiler yaptığını bu tarihi kitabe bize gösteriyor. Bazı tarihi kaynaklar  Goralıların Suriye’nin Şam ve Golan tepelerinden Kosova’nın Plizen bölgesine gittiğini aktarıyor. Bugün Türkiye başta olmak üzere 25.000 Goralı Müslüman’ın yaşadığını öğreniyorum. Voyvodina’nın başkenti Novisad’a gitmek üzere bu şehirden ayrılıyoruz.

Novisad’da Karlofça Anlaşmasını Yaşadım

Belgrat yolunda şimdiki durağımız Voyvodina’nın başkenti Novisad. Novisad, oldukça büyük tarihi binaları ve meydanları geniş olan bir yer. Novisad’da ilk durağımız bir Ortodoks kilisesi oluyor. Küçük bir çocuğun nasıl vaftiz edildiğini kilisede görüyor ve çekiyoruz. Hıristiyanlar bu törenlere büyük önem veriyorlar. Vaftiz törenleri oldukça masraflı. Papazın okuduğu dualar ve vaftiz suyu ile çocuğun yıkanmasıyla bir müdahaleye tabi olmuyoruz. Ardından Novisad Meydanı’nı ve şehrin görüntülerini çekiyoruz. Ancak burada benim gönlümü kalbimi yaralayan Karlofça bölgesi oluyor. Novisad ve Karlofça arası 35 km. Karlofça Anlaşması Novisad bölgesinde 26 Ocak 1699 tarihinde imzalanmıştı. Tarihimizde Osmanlı’nın gerileme dönemini başlatan bu anlaşma başlı başına bir araştırma konusu. Bu bölge savaşların yapıldığı yer olarak da tarihimizde yer alıyor. Bu bölgede ayrıca Sırbistan tarafından şehit olan Mehmetçikler adına bir şehitlik yapılsın diye bir yer tahsisi de yapılmış. Büyükelçi Ali Rıza Çolak Bey şehitliğin kısa sürede yağılacağını söylemişti. Novisad bölgesini gezerken benim aklımda ve zihnimde Karlofça Anlaşması ve sonuçları vardı. Belgrat’a dönerken zihnim , gönlüm ve kalbim Karlofça Anlaşması’nı düşünüyordu. Ve sanki o günleri yeniden yaşar gibi oluyordu.

Belgrat’a Veda Ederken

Bugün 29 Ocak 2012. Belgrat’a veda vakti. Balkanlar en soğuk kış aylarından birisini yaşıyor. 30 yıldır ilk kez bu denli soğuk. – 20 derece soğukta Belgrat’a veda edeceğiz. Benim kalbim ve gönlüm farklı duygular anlatıyor ve Belgrat şehitlerini düşünüyorum. Bu duygularla havaalanına gitmek üzerine otelden ayrılıyoruz. Bayraklı Camii’nin yanından Belgrat Kalesi’nin eteklerinden geçerken gönlüm hüzünleniyor. Belgrat şehitlerinin ruhuna bir kez daha Fatiha okuyorum. Sava Irmağı’ndan geçerken Tuna’ya el sallıyorum. Hava limanında pasaport kontrolleri yapılırken halen aklım Belgrat Kalesi’ndeki şehit Mehmetçiklerde. THY uçağıyla İstanbul’a doğru hareket ediyoruz. Türkiye kar ve kışa teslim, uçağımız  çok  zor şartlar altında ve tehlikeli bir  şekilde Yeşilköy Havaalanına inerken. Biz  sizlere kısaca  bugünkü Sırbistan ve Sırplar hakkında kısa bilgiler vermek istiyorum..

Sırbistan ve Sırplar

Alm. Serbe (m), Serbin (f), Fr. Serbes (m.pl.), İng. The Serbian People. Balkan kavimlerinden. Bir Slav boyu olan Sırplar, Slav dillerinin güney grubuna giren Sırp-Hırvat dili konuşurlar. Sırpçaya mahsus sesleri belirtmek için kabartılmış Kiril alfabesi kullanılır. Hıristiyan olup, Ortodoks mezhebine mensupturlar.Sırplar, Avrupa’daki büyük Kavimler Göçü’nde Slavlarla birlikte, önce Rusya ovalarına daha sonra Lehistan’a, 7. yüzyıl içinde de Moravya’ya yerleştiler. Moravya’dan Slavenler ve Hırvatlarla berâber Balkan Yarımadasına geldiler.Bizanslıların kuzeybatı hudutlarına yerleşerek Avar taarruzlarına karşı Doğu Roma İmparatorluğunu müdafaa ettiler. Bizans’ın tabiiyeti altında yaşayan Sırplar, “zupan” askeri reisler tarafından idâre edilen küçük prenslikler hâlinde teşkilâtlanmışlardı. Bazen bu zupanlardan biri otoritesini öteki zupanlara da kabul ettirerek büyük zupan durumuna geliyordu.
On ikinci yüzyıl başlarından itibaren güçlenmeye başlayan Stefan Nemanya, 1159’da büyük zupan oldu. Sırpları teşkilâtlandırıp, Balkanlardaki hâkimiyetlerini kuvvetlendirdi. Stefan, Sırbistan’a iki yüz yıl kadar hâkim olan Nemanyiç Hanedanını kurdu.On dördüncü yüzyılda, Hıristiyan devletlerin Osmanlılara karşı başlattığı seferlere katıldılar. Diğer Haçlı kavim ve devletleri gibi Sırplar da, 1364’te Sırp Sındığı Harbi’nde Osmanlılara yenildiler. 1371 Semahi Meydan Muhârebesi’nde Bizans’a yardım için gelen Sırp orduları da Çirmen’de tekrar Osmanlılara yenildiler. Nemanyiç Hanedanından sonra Kuzey Sırbistan’a hâkim olan Sırp Knezi Lâzer Grebliyanoviç, 1372’de Osmanlı tâbiyetine girdi.1389’da Birinci Kosova Harbi’nde Haçlı ittifakına dâhil oldularsa da, Osmanlılara yenildiler. Harp sonrasında muharebe meydanını gezen Osmanlı Sultanı Murâd-ı Hüdâvendigâr’ı Sırplı bir yaralı, şehit etti. Birinci Kosova Harbi sonrasında Sırbistan ve Sırplar Osmanlı tabiyeti altına alındı.
1389’dan sonra, Sırplılar Osmanlı sarayına kız verip, devlet kadrolarında vazife aldılar. Sırp Kralı Brankoviç, İkinci Murat Han’a kızını verip, Osmanlı himayesine girerek, seferlerde ordusuyla beraber hizmet etmeye başladı. Buna rağmen Brankoviç, merkezi Semendire’yi tahkim etmeye başlayınca, tedbir alındı. Niyeti sezilip, 1439’da Semendire Osmanlılar tarafından fethedildi.1459’da Sırbistan, Osmanlı vilâyeti hâline getirilip, Sırplılar bütünüyle itaat altına alındı. Osmanlı idaresinde huzur, sükûn, rahatlık ve bolluk içinde bir hayat süren Sırplar, medenîleşerek, İslâm dinini kabul etmeye başladılar. On dokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar Osmanlı hâkimiyetinde yaşadılar.
Ancak bu yüzyılın başından itibaren Rusya’nın Slavlık ve Ortodoksluk propagandasıyla Sırplar arasında isyan fikirleri yayıldı. 13 Aralık 1806 tarihinde Kara Yorgi liderliğinde ilk Sırp İsyanı meydana geldi. Sırplar Belgrat’a hâkim olunca, Müslümanları katledip, evleri yağma ettiler. Sırp isyânı, Sultan İkinci Mahmut Han (1807-1839) zamanında 3 Ekim 1813 tarihinde bastırıldı. Kara Yorgi kaçtı, Belgrat ve Semendire tekrar Osmanlı hâkimiyetine geçti. Rus propagandasına aldanan asi Sırplar arasındaki isyan fikri bütünüyle söndürülemedi. 1828-1829 Osmanlı-Rus Harbi sonrasında imzalanan 14 Eylül 1829 Edirne Antlaşmasıyla Sırpların çoğunlukta bulunduğu Sırbistan’a muhtariyet verildi. 29 Ağustos 1830 tarihinde Osmanlılar, Hatt-ı Şerif ile Sırbistan’ın muhtariyetini tanıyıp, Osmanlı dostu Miloş Obrenoviç, irsî Sırp prensi tayin edildi.
1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi sonrasında yapılan 3 Mart 1878 Yeşilköy Antlaşmasıyla Sırplar istiklâl kazandılar. Birinci Cihân Harbi 1914-1918), Sırpların Avusturya veliahdını öldürmesiyle çıktı. Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda Sırp, Hırvat ve Sloven krallığı kuruldu. İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar bu krallığın bir parçası olan Sırp toprakları üzerinde 1945’te Sırbistan Cumhuriyeti kuruldu. Bu cumhuriyet Yugoslavya’yı meydana getiren altı halk cumhuriyetinden biri oldu.
Yugoslavya’da 1980 senesinde Tito’nun ölümüne kadar durulmuş olan etnik ve dini çatışmalar yeniden alevlendi. Sovyetler Birliği ve doğu bloğu ülkelerinde baş gösteren reform süreci, Yugoslavya’da da büyük değişikliklere sebep oldu. 1991’de Anayasanın öngördüğü şekilde devlet başkanlığının, federasyonu meydana getiren Hırvatistan’a geçmesi lâzımken, Sırbistan’ın eski Yugoslavya’nın mirasçısı olarak tek başına ülkeye sahip çıkması tam bir iç savaşa sebep oldu. Hırvatistan ve Slovenya’nın bağımsızlık kararı Sırbistan yönetimi tarafından kabul edilmedi. Kanlı çarpışmalar AT ve Almanya’nın yoğun baskıları neticesinde sona erdirildi. 1992 senesinde Bosna-Hersek’in bağımsızlığını ilan etmesi üzerine Sırp milisler Bosna-Hersek’e saldırdılar. Bölgede insani yardım ulaştırmak için bulunan BM askerleri Sırpların yaptığı birçok katliama göz yumdular. Sırpların Müslümanlara karşı yaptıkları zulüm, işkence ve katliam bütün şiddetiyle devam etmektedir. ( Ocak 1994)

Belgrada ve  Sırbistan ile ilgili anlatılıp söylenecek çok şey var. Ancak bizim gezip görecek çok   bölgelerimiz  ve ülkelerimiz var. Belgrada   veda ederken  aklımız ve gönlümüz Balgrad’da da kaldı. Yaz aylarında gelmek ve   Belgrad  kalesindan Tuna nehri ve Sava ırmağının birleştiği bölgeyi doya doya seyretmek üzere  Belgrad şehitlerine fatiha okuyarak  Belgrada veda ediyoruz.. Elveda  Belgrad…