Afganistan’dan Lübnan’a Devr-i Alem

Afganistan neresi? Lübnan neresi? Aslında birbirinden çok uzak yerler. Ancak bizim kültür dünyamızda bu iki ülke hiçte uzak değil, birbirine o kadar benziyor, kaderleri birbirine o kadar yakın ki her iki ülkenin muhteşem bir kültür ve medeniyet tarihi var. Afganistan ve Lübnan deyince iç savaşları suikastları hatırlar ve kahroluruz. Her iki ülkeyi Araştırmacı Gazeteci ve Devr-i Alem belgesel TV yönetmeni olarak TGRT belgesel’de bu hafta ekranlara getiriyorum.
Dünya’nın neresine gidersek gideyim, Gebze bölgesinde, Kocaeli ve Türkiye Gündemi’nden hiç kopmuyorum. Gebze’den kopmadan Gebze’nin de gündemini yakından takip ederek, Dünya’yı turlamak önemli. Gebze bölgesi bizim asıl vatanımız. Gebze ne kadar iyi olursa biz dışarı da o kadar rahat ederiz. Bölgemiz her geçen daha iyiye gidiyor.  Son 4 ilçeye bölünmesiyle her alanda ivme kazandı ve daha da güzel olacak.
Hafta sonu yine sizlere kültür coğrafyamızı gezdireceğiz. Dünya’nın bir çok ülkesinde Devr-i Alem programlarını büyük beğeni ile izlendiğine şahit oluyorum. Geçtiğimiz günlerde Atatürk Hava limanından Sırbistan’a giderken, Devr-i Alem programlarını Kazakistan’dan izleyen Afganistan’ın Belh kentinden bir izleyicimiz boynuma sarıldı, “Ben aslen Belh kentindenim. Atalarımız oradan Kazakistan’a göç etmişler. Afganistanlı bir Türkmen olarak, Kazakistan’dan Devr-i Alem programı ile Belh kendini bizlere tanıttınız sizlere teşekkür ediyoruz” diyerek büyük ilgi gösterdi.
Altını bir kez daha çizmek istiyorum. Bu programları ticari, siyasi ve sosyal bir amaç için yapmıyorum. Hatta hiç bir televizyondan telif ücreti bile almıyorum. 5 kişinin yapacağı çekimleri tek başıma yaparak, Kültür ve medeniyet tarihimize hizmet ettiğimize inanıyorum. İzleyiciden gelen görüş ve önerilerin bizi daha da kamçılıyor ve daha büyük belgeseller yapmamıza itiyor.

BUGÜN (CUMARTESİ BELH’TEN KONYA’YA MEVLANA BELGESELİ TGRT BELGESEL TV’DE YAYINLANIYOR)
Bugün Mevlana’nın Afganistan’ın Belh kentinde dünyaya geldiğini acaba kaç kişi biliyor? Belh’in Pamir dağları eteğinde meşhur Mavera un nehirde olduğunu bilen insanın çok az olduğuna inanıyorum. Mevlana Celalettin’i Rumi’nin Konya’ya Afganistan’ın Belh kentinden geldiğini ve Belh’e giden çok az sayıda gazeteci ve televizyoncu olarak, Mevlana ile ilgili hazırladığımız ,Belh’den Konya’ya Mevlana belgeseli bugün TGRT Belgesel TV’nin 07.00, 11.30, 14.00, 19.00 ve 23.30’da ki belgesel kuşaklarında yayınlanıyor. Ayrıca, bugün TV 5 televizyonunda Abdulhamit Han’ın vefat yıldönümü ile ilgili hazırladığımız Abdülhamit belgeseli yayınlanacak.

PAZAR GÜNÜ LÜBNAN BELGESELİ TGRT BELGESEL TV’DE
İsterseniz gelin sizlere bir Devr-i Alem diyelim, Afganistan’a Akdeniz sahillerine Lübnan’a getirelim. Geçtiğimiz aylarda Lübnan’da çektiğimiz Lübnan belgeseli, pazar günü TGRT Belgesel TV’nin sabah 07.00, 11.30, 14.00, 19,00 ve 23.30’daki belgesel kuşaklarında yayınlanacak. Lübnan belgeselinde çok farklı bir Lübnan tanıyacaksınız. Lübnan’ın başkenti Beyrut’dan yola çıkacak, Lübnan’ın Trablus Şam şehri Baalbek ve Bekau vadilerindeki Selçuklu ve Osmanlı Türkleri ile ilgili olarak yaptığımız araştırmaları ilk kez Devr-i Alem belgesel TV farkıyla ekranlara getireceğiz. Bu belgesellerle ilgili görüş ve önerilerinizi bizlere yorum olarak yazmanızı istiyoruz. Lübnan ile ilgili hazırladığım gezi notlarını www.gebzegazetesi.com sitesinden İsmail Kahraman köşesinden okuyabilirsiniz.
İsterseniz Afganistan Belh ve Mevlana ile ilgili http://www.belgeselyayincilik.com/genel/mevlana%E2%80%99yi-belgeselle-aniyoruz
Linkini tıklayarak okuyabilirsiniz

İsmail Kahraman’ın Kalem ve Kamerasından  Beyrut’tan  Trablusşam’a Devr-i Alem..

LÜBNAN BELGESELİ

3-8 Kasım 2011 tarihlerinde  Kurban bayramı coşkusunu yaşadığım,Lübnan’ın Başkenti Beyrut, Trablus, Zahle ve Balbek şehirlerindeki gezi notları ve Lübnan Belgeseli  senaryo metni…

Neden Lübnan’a gidiyorum?

Kurban Bayramında İslam Coğrafyasında Devr-i Alem yapmaya devam ediyoruz. Çeşitli kurum ve kuruluşların daveti ile yurt dışı gezilerine katılıp, araştırma yaparak fotoğraf ve belgesel görüntüler ile yaptığımız kültürel çalışmaları, gelecek kuşaklara aktararak deyim yerinde ise amacımız gök kubbede hoş sedalar bırakmak.
Kurban bayramında Cansuyu Derneği’nin Lübnan’ın başkenti Beyrut’taki Filistin Mülteci kamplarında kalan Filistinliler için kurban kesim organizasyonu çerçevesinde Lübnan’a gittim. Kurban bayramı coşkusunu Lübnan’da yaşadım

 Zeytin Dağından Lübnan’a

Lübnan ile ilgili birçok kitap ve yazı okudum.  Beni en çok Falih Rıfkı Atay’ın Zeytin Dağı adlı kitabı etkiledi.  Atay Türkiye’nin önemli gazetecilerinden birisiydi. Zeytin Dağı Kitabı adını Kudüs’teki Zeytin Dağı’ndan almakta. Falih Rıfkı Atay genç bir teğmen olarak 1. Cihan Harbinde Cemal Paşa’nın emir subayı olarak Mısır, Filistin, Kudüs, Lübnan, Şam ve Suriye bölgelerinde bulunmuş, Osmanlı’nın savaşları nasıl kaybettiğine canlı şahitlik yapmış, Orta Doğu ve Hicaz Coğrafyasında yapılan yanlışlıkları, 1915’deki Orta Doğu coğrafyasını en sade dil ile kitaplaştırmıştı. Zeytin Dağı kitabını ilk kez 2006 yılında okumuştum. 2006 yılında okuduğum bu kitabı yeniden çantama koyarak, bu kez kitabın bazı bölümlerinin yazıldığı Lübnan coğrafyasında kitabı bir kez daha okuyacağım. Yaptığım araştırmalar ile bilgileri kameramla belgeselleştirerek, gelecek kuşaklara aktarmak istiyorum.

500 Bin Filistinli Mülteci Kamplarında

Lübnan ve Beyrut’u hep eğlence hayatı ile biliriz. Aslında bu coğrafyada dram ve hüzün yaşanıyor. Avrupalılar özellikle Fransa ve İngiltere Hicaz coğrafyasını ve Lübnan’ı ele geçirmek için büyük oyunlar tezgâhlamışlardı. Bu ülkeler yüzünden bu coğrafyada hep kan ve gözyaşı oldu. Arap- İsrail Savaşı’nda yüz binlerce Filistinli mülteci konumuna düşerek Lübnan’a sığındı. Bugün Lübnan’daki mülteci kamplarında 500 bine yakın insan yaşıyor. Bu dramdan dünyanın hiç haberi yok. Bir vahşet ve insanlık dramı yaşanan Lübnan’daki ve Beyrut’taki mülteci kampları nedense dünyanın gündemine bir türlü girmiyor.

Uzun süredir gitmeyi planladığım Lübnan’a 2011 yılı kurban bayramında giderek, Devr-i Alem farkıyla tarihe not düşüp zamana noterlik yapıyorum.

Lübnan’da neler oluyor?

3-8 Kasım 20011 tarihlerinde Lübnan’ın Başkenti Beyrut, Osmanlı eyalet merkezinin Başkenti Trablusşam, tarihi ve kültür kenti Beka bölgesini adım adım gezerek Devri Âlem programı olarak belgesel çekip tarihe not düşüyor ve zamana noterlik yapıyoruz

Lübnan’ın Başkenti Beyrut’ta Devr-İ Âlem

3-8 Kasım 2011 tarihleri arasında Lübnan’daydım. Savaşların, ölümlerin, karışıklıklarla dünya gündemine gelen Lübnan’ın başkenti Beyrut, Trablusşam, Bekaa Vadisi’nin merkezi Balbek bölgesini adım adım geziyoruz. Beyrut’taki ilk durağımız Türkiye’nin Beyrut Büyükelçiliği oldu. Beyrut Büyükelçisi İnan Özyıldız ile Büyükelçilikte özel röportaj yaptık. Büyük elçi Devri Alem Programı’nda Afganistan Belgeseli’ni izlediğini söyleyerek Lübnan hakkında ayrıntılı bilgiler verdi. Bin 300 Osmanlı eserinin bulunduğunu Selçuklu ve Osmanlı döneminden Beyrut’ta Türk köylerinin var olduğunu, Mardin, Urfa, Gaziantep’ten 1940’lı yıllarda Lübnan’a göç eden 20 bin Türk vatandaşının yaşadığını, Türkiye ile Lübnan arasında yıllık ticaret hacminin 1 Milyar Dolar seviyelerinde bulunduğunu açıklayarak. Devri Âlem Programı aracılığı ile Türkiye kamuoyuna selamlarını iletti.

 Beyrut’ta Cuma Namazı

İslam Medeniyeti ile 635 yılında Hz. Ömer zamanında tanışan Lübnan bir süre Selçuklu medeniyetine beşiklik etmiş, birçok İslam Medeniyeti Lübnan’da hüküm sürmüş. Osmanlı 450 yıl bu coğrafyada kalmış. Lübnan en huzurlu günlerini Osmanlı döneminde yaşamış. Birçok İslam eseri bulunuyor. Beyrut’ta tarihi bir cami olan Mescidi El Hudra’da Cuma namazı kılıyoruz. Beyrut’ta birçok tarihi ve kültürel eserlerin belgesel görüntülerini çekiyoruz. Beyrut’ta İslam Medeniyeti’nin ilk eseri olan Halife Ömer Büyük Camii, Halen Lübnan Başbakanlık Binası olan tarihi Osmanlı valilik binası; Osmanlı kışlası, saat kulesi ve bir başka Osmanlı eseri olan Beyrut Belediye binalarının belgesel çekimlerini yaparak, Lübnan’ı adım adım gezerek belgeselleştiriyoruz.

Savaşlar Kenti Lübnan

Lübnan aslında bir savaşlar kenti. Lübnan ve başkent Beyrut en huzurlu dönemini Osmanlı döneminde yaşamıştı. Osmanlı buradan çekildikten sonra burası hiç huzur görmemiş, savaşlar kavgalar burada hüküm sürmüş. Fransız işgalinden sonra en kötü dönemini yaşamış. Fransa asimilasyon ve katliamlar yapmış. Sadece 1975-1990 yılları arasında iç savaşta 150 bin Lübnanlı ölmüş. 2006’daki Lübnan -İsrail Savaşı’nda ise binlerce Lübnanlı vahşice katledilmiş. Bu savaşların korkunç izlerini Beyrut ve Güney Lübnan bölgelerinde bizzat görerek savaşın izlerinin belgeselini çektim. Binalar delik deşik. Halen savaşın korkunç izleri bütün dehşeti ile Beyrut’ta görülüyor.

Başbakan Hariri’nin Mezarı

Başkent Beyrut’un ana caddelerini dolaşıyoruz. Başbakan Refik Hariri bir suikast sonucu öldürülmüştü. Özel izin alarak Lübnan’daki Sünnilerin lideri olan Başbakan Hariri’nin Beyrut Şehitler Meydanı’ndaki mezarında belgesel çektik. Beyaz karanfillerle süslü Hariri’nin mezarında Hariri’nin hayatından çeşitli fotoğraflar yer alıyor. Özel güvenlik görevlileri bu mezarı koruyor. Hariri ile birlikte suikastla öldürülen 26 yetkilinin mezarları Hariri’nin mezarının yanı başında. Hariri’nin mezarının bulunduğu bölgeye Lübnan Devleti 4 minareli büyük bir cami yapmış Osmanlı mimarisiyle yapılan caminin iç mimarisi çok muhteşem. Muhammed’ül Emin olarak adlandırılan caminin hemen karşısında Şehitler Meydanı yer alıyor. Bu meydan iç savaşlarda şehit olan Müslümanların adını yaşatmak için yapılmış. Ayrıca bu meydanın Şehitler Meydanı olarak adlandırılmasının bir başka sebebi de Birinci Cihan Harbi’nde Cemal Paşa zamanında Osmanlıya isyan eden 11 Lübnanlı aydının bu meydanda idam ettirilmesi.  Meydanın hemen yanında, Lübnan’ın da ilk İslam eseri olan ve Halife Hz. Ömer tarafından yaptırılan camii olarak bilinen Beyrut Ömer Büyük Camii’nde belgesel çekiyoruz. Caminin içerisinde Abdülhamit Han tarafından özel olarak yaptırılan Yahya Peygamberin ellerinin bulunduğu türbe bölümünün belgeselini çeken ilk televizyoncu oluyoruz..

Beyrut’u Anlamak İçin Yaşamak Gerek

Lübnan çok karışık, çok enteresan bir ülke… 17 etnik grup, birçok mezhep Beyrut’ta faaliyet gösteriyor. Müslümanlar paramparça, Hıristiyanlar darmadağınık, Yahudiler ise tek güç. Lübnan’ı anlamak için Beyrut’u anlamak ve yaşamak gerekiyor. Dur durak demeden elimde fotoğraf ve kameramla Beyrut’u adım adım geziyorum. Devasa binalar, lüks yaşantı ve ruhen ve bedenen parçalanmış bir coğrafya

İnsanlarla sohbet ediyoruz. Beyrut’un önemli bir bölgesi Ermenilerin kontrolünde. Beyrut’ta çok sayıda Ermeni de var. Ermeniler 1915 yılında buraya gelmişler. Kurban kesimi esnasında Beyrut  Belediye Mezbahanesi’nde tanıştığımız Jozef adlı Ermeni çok güzel Türkçe konuşuyor. Dedesinin Diyarbakır’dan geldiğini söyleyen Jozef kendisinin 40 yaşından küçük olduğu için Türkiye’nin vize vermediğinden yakınıyor. Beyrut’ta 400 bin Ermeni’nin büyük çoğunluğunun Türkçe konuştuğunu söylüyor.

Daha önce bizlere Lübnan’ı gezdiren şoförümüz Muhammet İtani Lübnan’daki Ermenilerin hepsinin Türk düşmanı olduğunu söyleyerek Ermenilerle karşı çok dikkatli olmamızı söylüyor. Lübnan dağları eteğindeki, adını dağlardaki beyaz kardan alan Lübnan’ın başkenti Beyrut müthiş bir coğrafya. Lezzetli yemekleri, karmaşık ve sıkıntılı bir geçmişin, savaş ve barışın, zenginlik ve fakirliğin, Müslüman ve Hıristiyan’ın iç içe yaşadığı Beyrut’u anlamak çok ciddi araştırma yapmak ve yerinde görmekle mümkün.

Beyrut’tan Trablus’a Bayram Coşkusu

Lübnan’da belgesel çekimlerimizi ve gezimizi sürdürüyoruz. Bugün kurban bayramının ilk günü. Tarihler 6 Kasım 2011.Lübnan’ın Başkenti Beyrut’ta şehir merkezindeki bir camiide bayram namazı kılacağız. Lübnanlılar çocuklarını da yanına alarak camiye geliyorlar. İmam efendi Kuran’ı Kerim’den sureler okuyor. Cemaat gençlerden oluşuyor. Bayram namazına kadınların ve kız çocuklarının da geldiğini görüyorum. Camiiye gelenler ilk önce iki rekat namaz kılıyorlar. Lübnanlılar Şafi mezhebine mensuplar. Cemaatle bayram namazını kılacağız.2 rekâtlık bayram namazında uzun uzun tekbirler alıyoruz. Namazdan sonra imam hutbe okuyor. Cemaatle camide bayramlaşıyoruz. Şafi kıraatiyle imama camide ezan da okutuyoruz. Ancak ezan okurken imam elini kulağına götürmüyor. Bayram namazı dışında ki diğer vakit namazlarında da ezanları bu şekilde okuyorlarmış.

Cemaat-i İslamiyenin Merkezi’nde Bayramlaşma

Lübnan mezhepler ve etnik gruplar ülkesin Müslümanlar de Sünni, Şia, Alevi diye bölük pörçük olmuşlar. Sünni Müslümanların önemli bir bölümünü Cemat-i İslamiye temsil ediyor. Cemaati İslamiye’nin Lübnan parlamentosunda bir bağımsız milletvekili de var. Cemaat-i İslamiye’nin genel merkezinde bayramlaşma merasimine katılıyoruz. Bazı İslam ülkelerinin diplomatları da bayramlaşma törenine katılıyor. Samimi bir ortamda yapılan bayramlaşma töreninde Cemaat-i İslamiye’nin lideri İbrahim Masri Bey, bölge kadısı, Nakşibendî ve Kadiri tarikatlarının şeyhleri, cemaatin üst düzey yetkilileri ile biz de tek tek bayramlaşıyoruz. Cemaat-i İslamiye’nin liderinin özel kalem müdürü Yusuf Bey’in dedesi Mardinli.1935 yılında Mardin’in Ömerli ilçesinden Lübnan’a göç eden Ömer Bey’in dedeleri ile birlikte Antep’ten ve Urfa’dan çok sayıda Türkiye vatandaşı Lübnan’da yaşıyorlarmış. Yusuf Bey dâhil birçok Türk vatandaşı Türkçeyi unutmuş. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Yusuf beyle tercüman araçlığı ile söyleşi yapıyor ve en kısa sürede Türkçeyi öğreneceği sözünü alıyoruz. Nakşî şeyhi ile de özel söyleşi yaparak, Şeyh efendi Nakşibendî ve Kadiri tarikatının Lübnan’daki çalışmaları hakkında önemli bilgiler alıyoruz.

Cemaat-İ İslamiyenin Lideri İle Özel Söyleşi

Lübnan’da ki Sünni Müslümanların en büyük gurubu olan Cemaat-i İslamiye’nin lideri İbrahim Bey’le makamında özel bir söyleşi yapıyoruz. Devr-i Alem kameralarının karşısına geçen İbrahim Bey, bizlere Lübnan hakkında ayrıntılı bilgi veriyor. Lübnan’daki Müslümanların sıkıntılarından söz ediyor. Lübnan’ın geleceği hakkında uzun uzun konuşuyor. Özellikle İsrail’in Lübnan’a yaptığı saldırılar, Türkiye-Lübnan ilişkileri hakkında görüşlerini öğreniyor, gelecek için güzel ve olumlu bir mesajlar alıyoruz. Çok özel ve çok önemli bilgiler veriyor İbrahim Bey. Özel güvenlik ve Lübnan askerleri tarafından korunan Cemaati İslamiye’nin genel merkezi bir plazayı andırıyor.

Beyrut’taki evliya ve alim kabirlerini de ziyaret ediyoruz. Hizbullah’ın ve  Şii Emel örgütünün etkin olduğu bölgede bulunan ünlü alim Evzai’nin türbesini güçlükle ziyaret edip belgesel çekimleri yapıyoruz. Çekimler esnasında bizi polise ihbar etmek istiyorlar. Kameramızı aldığımız gibi buradan uzaklaşıyoruz. Zira Hizbullah’ın etkin olduğu yerlerde çekim yapmak neredeyse imkânsız.

Akşam Beyrut mezbanesinde Türkiye’den gönderilen Cansuyu kurbanlarının kesimlerini yakından takip ederek kesilecek 47 büyük baş kurbanların kesimlerinin tek tek görüntülerini çekiyoruz. Lübnan’da yeteri kadar kurbanlık hayvan yok. Kurbanlıklar diğer ülkelerden geliyor. Kesilen kurban etleri Filistin mülteci kamplarına dağıtılacak.

Trablus’a Gidiyoruz 

Lübnan’ın başkenti Beyrut’taki belgesel çekimlerimizi tamamladıktan sonra şimdi de Lübnan’ın ikinci önemli kenti Trablusşam’a gitmek için yola çıkıyoruz. Beyrut Trablus arası 90 kilometre. Önce yol üzerindeki Nehri-Kelp Vadisi’nin görüntülerini çekiyoruz. Vadideki Osmanlı köprüleri, Beyrut’a su getiren Osmanlı suyolları gerçekten görülmeye değer. Bu bölge Osmanlı Fransız savaşlarına sahne olan bir yer. Yağmurlu bir havada yolculuğumuzu sürdürerek Trablus’a giriyoruz. Trablus’ta bizi Abdülhamit Han’ın yaptırdığı saat kulesi ve ay yıldızlı bayrağımızın nazlı nazlı dalgalandığı Osmanlı Adliye Binası karşılıyor. Trablus’ta içimiz coşuyor ve huzur buluyor. Bizim coşkumuza gökten sağanak sağanak yağan yağmurda eşlik ederek adeta Lübnan’ın talihsizliğine ve kötü kaderine ağlıyor.

Trablus Deyince Libya’daki Trablus’u Hatırlarız

Trablus deyince hemen aklımıza Libya’daki Trablus gelir. Aslında iki Trablus vardır. Birisi Libya’daki Trablusgarp diğeri de Beyrut’taki Trablusşam’dır. Lübnan’ın ikinci önemli kenti olan Trablusşam bir zamanlar Osmanlı’nın eyalet merkeziydi. Beyrut, Humus, Hama gibi bugünkü bazı Suriye kentleri de Osmanlı döneminde Trablus’a bağlı sancak merkezleriydi. Trablusşam tam anlamıyla bir Osmanlı şehri. Tarihi eserleri kültürel değerleri ve halen kültür geçmişine sahip bir coğrafya olması dolayısıyla Trablus Osmanlı ve Müslüman kimliğini koruyor. Şehre girer girmez zaten büyük bir Allah lafza-ı Celali şehrin girişini süslüyor. Akdeniz sahilinde bir inci gibi gezenlere göz ve gönül ziyafeti sunan Trablus’un Cadde ve sokaklarını adım adım gezmeye başlıyoruz. Osmanlı döneminde çok sayıda cami, medrese, han, tekke ve kütüphanenin bulunduğu Trablus’tan çok eski tarihi eserler de bulunuyor. İslam medeniyetiyle 635 yılında tanışan Trablus kendine has mimari üslubu ve minaresiyle Abbasi dönemine ait camii ziyaret ederek belgesel çekimlerimize başlıyoruz. Camiin çevresinde tarihi mezarlıklar bulunuyor. Lübnanlılar mezarlara büyük önem veriyor. Özellikle şimşir ağaçlarının dalları ile mezarlar adeta yeşile büründürülüyor. Mezarlarda bayram temizliği var, şimşir ağaçlarının dalları ile mezarlar süslenmiş.

Osmanlı dönemi Trablus kadılarından Kadızade Mehmet Efendi’nin de mezarını ziyaret edip Fatiha okuyoruz. Trablus merkezdeki Sabunhan Osmanlı döneminde Kervansaray görevini yapıyordu. Sabunhan’ın kapısı aynen muhafaza edilmiş. Handa orijinal ve organik sabun imalatı yapılıyor. Yetkililerden bilgi alıyoruz.

Lübnan –Türk Derneği Başkanı Zahar Sultan

Trablus kütüphaneler, medreseler ve tekkeler kenti de aynı zamanda. Trablus Türk Derneği Başkanı, Türkiye’de eczacılık eğitimi görmüş Zahar Sultan Bey’le Trablus’da gezimize devam ediyoruz. Zahar Bey çok değerli ve bilgili bir insan. Bizlere çok yakın ilgi gösteriyor. Trablus çarşısı müthiş hareketli, her şey satılıyor. Deyim yerindeyse tarihi Trablus çarşısında yok yok. Benim dikkatimi peynirli simitler çekiyor. İnsan kalabalığı Trablus’un hareketliliğini gösteriyor. Lübnan’ın ikinci büyük kenti Trablus’un nüfusu 150 bin… Bakırcılar çarşısı dikkatimi çekiyor.  Mobilyacılar, konfeksiyon, kasap, hediyelik eşya ve kuyumcular adeta iç içe geçmiş. Tam hareketlilik içerisinde belgesel çekimlerimizi sürdürüyoruz.

Trablus Kalesi’ndeyiz. Kale surları dibinde ve tarihi caminin yanı başında bir işaret fişeği ve manevi tapu senedi  gibi duran Osmanlı  Bey ve paşalarının mezarlarını da ziyaret ederek Kale’ye gidiyoruz. Trablusşam’ın en eski tarihi eseri Trablus kalesi, Trablus’a hakim tepe üzerinde bulunan kalede belgesel çekim yapmamız görevliler tarafından engelleniyor. Rehberimiz Zahar Sultan Bey özel çaba sarf ederek belgesel çekimi için belediyeden telefonla izin alıyor. Kalenin üzerinde Memluklu dönemine ait yazılar, kalenin girişindeki sadece mihrabı kalmış yıkık Osmanlı camisi, taşa vurulmuş bir mühür gibi bize hoş geldin diyor.

Kale girişindeki asırlık palmiye ağaçları rüzgârda nazlı nazlı dalgalanan dalları ile adeta bize selam duran Osmanlı akıncılarını andırıyordu.  Girişteki tarihi eser kalıntıları Trablus’un geçmiş tarihini de gözler önüne seriyordu.

Trablusşam Kalesi askeri karargâh merkezi olarak kullanılıyor. Kalenin burçlarından Trablus şehri adeta bir tabloyu andırıyor. Bölgeye özgü binalar, elif misali minareler, Akdeniz’in mavi suları Trablus’u doya doya seyrederek adeta göz ve gönlümüze nakş-u bend ediyoruz. Kaledeki Evliya Çelebi’nin sözünü ettiği eserler bugün yok. Restorasyon yapılan kale burcundan Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Türk İş Birliği ve Kalkınma Ajansı TİKA tarafından restorasyonu tamamlanan Mevlevihane’nin belgesel görüntülerini çekiyoruz. Trablus şehrinin biraz dışındaki bu mevlevihane binası sırtını yeşil Trablusşam dağına yaslayarak, önünden nazlı nazlı akan ırmağa bakarken sanki mevlevi dervişlerini bekliyor gibiydi. Kalenin burcundan belgesel görüntülerini çektiğimiz Mevlihane bir tablo gibi insana seyir ziyafeti sunuyor. Ahşap işçilik ve beyaz badanalarıyla uzaktan muhteşem gözüken Mevlevihanenin hemen yanında bir peygamber makamı da bulunuyor. Buraların belgesel görüntülerini çekerek Trablus şehrini doya doya kale burcundan seyrediyoruz. Dikkatimizi çeken en önemli husus Trablus’ta bütün cami minarelerinde arife ve bayram günleri telbiye tekbirleri alınması. “Lebbeyk Allahümme lebbeyk” nidaları Trablus’u adeta manevi bir dünyaya sevkediyor. Beyrut ne kadar kozmopolit ve karışıksa Trablusşam o kadar muhafazakâr. Milli ve manevi değerlerine sahip. Trablusşam gezimizi sürdürürken bir sürpriz ile karşılaşıyoruz.

 90 Yaşındaki Bir Trablusludan Tarihi Açıklamalar:

Trablus’ta, kendine has elbisesi ve başındaki sarığı ile yaşlı bir Trabluslu ile karşılaşıyoruz. Kendisiyle Türkçe konuştuğumuz bu Trabluslu 1950’li yıllarda Türkiye’ye geldiğini ve İstanbul Teknik üniversitesi Makine Mühendisliği bölümünden mezun olduğunu söylüyordu. Daha sonra Lübnan’a dönerek İslami ilimler tahsil ettiğini söyledi. Kendisinden Türkiye’de okumasına kimlerin vesile olduğunu da soruyoruz. Türkiye’ye nasıl geldiğinin hikâyesini tarihe şahitlik yapan bu Tunusludan dinleyelim:

“Ben ortaöğretim öğrencisiyken Türkiye’den Yüksek Mimar Ekrem Hakkı Ayverdi Bey’in Trablus’a geldiğini öğrendim. Ekrem Bey babamla dost oldu. Trablus’taki Osmanlı eserleri ile ilgili araştırma yapıyordu. Bir ara, “bu çocuğu neden Türkiye’de okutmuyorsunuz?”dedi. Ekrem Hakkı Ayverdi Bey’in girişimiyle ben İstanbul’a gelerek Teknik Üniversite’de eğitim gördüm. Türkçeyi burada öğrendim. Ekrem Beyin yakınlarıyla halen görüşüyoruz. Kendisine şükran borçluyum. Allah rahmet eylesin”

Hakikaten Ekrem Hakkı Ayverdi Bey dünyada Türk Mimari Eserleri adlı kitabı ile belgesel kitapçılıkta bir çığır açmış, bütün Osmanlı coğrafyasını adım adım gezerek Osmanlı eserlerinin tek tek envanterini çıkarmış, fotoğraflarını çekerek kültür tarihimize büyük hizmet etmişti. Bende Osmanlı coğrafyasındaki tarihi eserlerimizin belgesel görüntülerini çekerken merhum Ayverdi’nin bu ölümsüz eserinden yararlanıyorum.  Ekrem Bey’in hazırladığı kitabı Türkiye Büyük Millet Meclisi kültür yayını olarak basıp kültür tarihimize kazandırmıştı. Bu çok önemli. Osmanlı coğrafyasında çektiğim belgesellerde yararlandığım bu eserin iki ayrı baskısı Devr-i Alem Belgesel Yayıncılık Kütüphanesi ve araştırma merkezinde bulunmakta. Ben de belgesel çektiğim Trablusşam’da Ekrem Beyin ruhuna fatihe okuyarak yüce Mevla’dan rahmet niyaz ettim. Sizleri de Ekrem Hakkı Ayverdi’nin şahsında milli ve manevi tarihimize hizmet edenlerin ruhu için fatihe okumaya davet ediyorum..

Menderes Ve Bayar’ın Trablus Ziyareti

Türkiye’de eğitim gören Tunuslu yaşlı beyle sohbetimizi sürdürüyoruz. Çok özel ve çok önemli bilgiler alıyoruz. 1950’lerde Adnan Menderes ve Celal Bayar’ın Beyrut ve Trablus’a geldiğini, bütün Trablus sokaklarının Türk bayraklarıyla donatıldığını, Trablus halkının Bayar’a ve Menderes’e çok büyük ilgi gösterdiğini söylerken adeta o günleri yaşıyordu. Verdiği şu bilgiler ise gönlümüzü coşturarak bizleri duygulandırdı.

“Trablus binaları ve caddeleri Türk bayraklarıyla süslenmişti. İnsanlar Menderes ve Bayar’ı görmek istiyorlardı. Türk bayraklarını tutan yaşlı Trabluslular Türk bayrağını okşayıp öperek, bu bizim eski bayrağımız, deyip bir taraftan ağlıyorlar diğer taraftan Bayer ve Merhum başvekil Menderes’e sevgi gösterilerinde bulunup el sallıyorlardı. Bu duygulu sahneleri hiç unutamadım.” diyen Trablus’lu, Başbakan Erdoğan’ın da Trablus ziyaretinde aynı coşkunun yaşandığını söylüyordu. 

Abdülhamit Han’ın Torunu’nun Göz Yaşı

Trablus’taki gezimizin şimdiki durağı çok önemli bir yer. İkinci Abdülhamit Han’ın Trablus’ta torunları olduğunu öğreniyoruz. Rehberimiz Zahar Sultan Bey randevu alıyor ve evlerine gidiyoruz. Asansör çalışmayan binanın üçüncü katına çıkıyoruz. Bizi Abdülhamit Han’ın kızdan torunları Leyla Hanım kapıda karşılıyor. 60’lı yaşlarındaki Leyla Hanım’ın evinin kapılarını Devr-i Alem kameralarına açıyor. Salona girer girmez Abdulhamit Han’ın fotoğrafı ve Şehzade Sultan Mehmet Selim’in fotoğrafı ve ailenin diğer fotoğrafları ve Osmanlı armalarıyla karşılaşıyoruz. Salonun düzeni, Leyla Hanım’ın oğlu ve kızı ile bizi karşılamasında yaşadıklarımız ve salondaki ihtişamlı sadelik ve aile fertlerinin zarafeti,  asil bir aileye mensup olduklarını hemen gösteriyordu. Gerçekten sıcak ve samimi bir karşılama ihtişamlı bir Osmanlı tarihinin bu sade odaya yansıması ve yapılan söyleşilerde yaşadığımız duygusal anlar bizi tarihin derinliklerine götürüyor. Leyla Hanım’la dedesi Abdülhamit Han’ın tablosunun altında söyleşi yaparken Leyla Hanım’ın sık sık gözyaşlarını tutamaması, sultan ailesi ve Abdulhamit Han’a yapılan haksızlıkların aileyi ne kadar üzdüğünü gösteriyordu.  Leyla Hanım Babasının 1929’da Fransa’dan Lübnan’a gelip yerleştiğini eşiyle birlikte Suudi Arabistan’da çalıştıklarını Türkçeyi konuşamamanın da büyük üzüntüsü içinde olduğunu tercümanı aracılığıyla bizlere iletti. Leyla Hanım’ın oğlu İbrahim Bey ise aileyle ilgili geniş bilgiler veriyor ve önemli bazı belgeleri bizlere gösteriyordu. Kaldığımız süre içerisinde Leyla Hanım’ın bir iki kez gözyaşlarını silmek için odadan çıkması içimizi sızlatıyor ve ecdada karşı geçmişte yapılan haksızlıkları hatırımıza getiriyordu. Belgelerin ve evdeki çeşitli resimlerin fotoğraflarını çekip önemli bilgiler alarak vedalaşıyoruz. Ancak ısrarla yemek tekliflerini geri çeviremiyoruz ve sadece ikram edilen meşrubatla keklerden alarak Abdülhamit Han’ın torunlarına veda ediyoruz. İçimizi hüzün ve üzüntü kaplıyor, ecdada karşı keşke bu kadar acımasızlık yapılmasaydı. Bir koca imparatorluğu biz torunlarına miras olarak bırakan Osmanlı ecdadımızın torunlarının sürgünde çektikleri çile ve sıkıntılar içimizi karartıyor, yapılan haksızlık ve vefasızlığa isyan edercesine buradan ayrılırken gözyaşlarımızı içimize akıtıyoruz.

Trablus’taki Giritliler

Trablus’taki gezimizin şimdiki durağı ise bir başka gönül yarası… Bir zamanlar Osmanlı sınırlarındaki Girit’ten Lübnan’a muhacir olarak gelen Giritlilerin olduğunu öğreniyoruz. Lübnan Giritliler Derneği Başkanı Doktor Ali İbrahim Bekraki bizleri evine kabul ediyor. İbrahim Bey evinin bir bölümünü Lübnan Giritliler Derneği merkezi olarak tahsis etmiş. İbrahim Bey çok sayıda Giritlinin Lübnan ve Suriye’de bulunduğundan söz ederek “Atalarımızın asıl vatanı Anadolu-Türkiye, Girit’e atalarımız Konya Karaman tarafından gitmiş. Ben Girit’e giderek 15 gün kaldım. Girit’teki atalarımın memleketini araştırdım, bize Girit’i gezdiren rehberimiz Hanya Limanı’ndaki küçük Hüseyin Camii’ni göstererek, ‘dedem son namazını burada kılarak Lübnan’a geldi’ sözü beni çok duygulandırdı” diyen Dr. İbrahim, ne Girit’i ne Anadolu’yu unutmuyoruz. Kültürümüze tarihimize sahip çıkıyoruz, dedi. Trablus Giritliler Derneği Başkanı İbrahim Bey kütüphanesindeki birçok kitap ve belgeyi göstererek Girit’teki Osmanlı eserleriyle ilgili ayrıntılı bilgiler veriyordu.

 Tarihçi Halit Tedmuri’den bilgiler alıyoruz

Trablus’taki gezimize Lübnan’daki Osmanlı dönemi tarihi eserlerin araştırmalarıyla ilgili çalışmalar yapan Mimar Halit Tedmuri Bey evine bizi kabul ediyor. Halit Bey’in evi adeta bir kütüphane. Kendisi Türkiye’de Mimar Sinan Üniversitesinde okuyup mimar olmuş.  Lübnan’daki Osmanlı kültür eserleriyle ilgili çok geniş bir arşivi ve dokümanı mevcut. Beyrut’taki Osmanlı Eserleri adlı kitabını Beyrut Belediyesi sponsor olarak bastırmış. Bize kütüphanesinde tek bir nüshası kalan bu kitabın sayfalarını tek tek açarak Beyrut’taki Osmanlı eserlerinin tarihi fotoğraflarını gösteriyordu. Halit Bey Trablus’taki Mevlevi hanenin tamiri için de büyük çaba sarf ederek yıkılmakta olan Mevlevi hanenin nasıl tamir edildiği hakkında da bilgiler veriyor.

Halit Tedmuri Lübnan’lı ünlü İslam Tarihçisi ve yüzden fazla İslam tarihi üzerine kitabı olan Prof. Dr. Ömer Tedmuri Beyin oğlu. Ömer Tedmuri tarafından yazılan kitapların Orijinal nüshalarını da bize gösterdi. Halit Bey’in evi  aynı zamanda  bir müzeyi andırıyor. Osmanlı eserleri ile ile ilgili Trablus’ta fotoğraf sergisi açtığını söylüyor.

İçi Bizi, Dışı Sizi Yakıyor

Trablus’taki gezimizi şehir merkezindeki Türk bayrağının asılı olduğu Osmanlı Mahkeme Binası’nda sürdürüyoruz. Bu binanın içi bizi dışı da sizi yakar. Mahkeme Binasının dışarısındaki Türk bayrağı bizlerin göz ve gönlünü okşarken binanın içerisindeki gördüğümüz yıkık dökük korkunç manzaralar bizi kahredip vicdanlarımızı sızlattı. Lübnan Türk Derneği Başkanı ve Trablus’taki rehberimiz Zahar Sultan,  tam bir gönül dostu ve vefa insanı. Trablus’taki Türk eserlerinin yıkılıp yok edilmek istendiğini Lübnan ve Trablus’tan Türk izlerinin silinmeye çalışıldığını, bu eserlerin korunması için canla başla çalıştıklarını söyleyerek Türkiye’den ilgi, yardım ve destek istedi. Şehir merkezinde Abdülhamit Han Caddesi Trablusluların Abdülhamit’e vefasını da yansıtıyordu. Abdülhamit Han tarafından, bir deniz kazası sonucu ölen Fransızlar için tahsis edilen mezarlıktaki, Osmanlı kitabeleri, Abdülhamit Han’ın izin belgesi ve Osmanlıca yazılar işgalden sonra Fransızlar tarafından sökülmesi Fransız vefasızlığının bir göstergesi olarak zihinlerimize kazınıyordu.

Lübnan’da Unutulan Türkleri Devr-i Alem belgeselleştirdi

Devri Alem belgesel TV program ekibi olarak Lübnan’daki Türklerle ilgili araştırma yaparken Türkiye’nin Beyrut büyük elçiliği yetkililerinden büyük ilgi ve destek gördük. Bizlere elçilikte Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi (ORSAM) tarafından hazırlanan bir rapor verildi. Rapora göre Lübnan’da yaklaşık 9 bin Türkmen bulunuyor. Başkent Beyrut’taki Güneydoğulu Türk nüfusunun sayısı da 20 bin.

Türkiye’nin son dönemde komşuları ve bölge ülkeleri ile yakınlaşması, bu ülkelerde yaşayan Türk varlığının da ortaya çıkmasını sağlıyor. Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi (ORSAM), “Unutulan Türkler: Lübnan’da Türk Varlığı” başlıklı bir rapor hazırlamış. Lübnan’da her biri farklı bir tarihe sahip, kuzeydeki iki köyde yaşayan Akkar Türkmenleri, Balbek şehri yakınlarına 5 küçük yerleşim birimi ve Suriye sınırındaki bir köyde yaşayan Balbek Türkmenleri ile Girit Türkmenleri ve Beyrut’ta yaşayan Türk vatandaşları bulunuyor.

Ortadoğu Uzmanı Oytun Orhan’ın hazırladığı raporda, “Türkiye’nin Lübnan’a ilgisinin artması, Birleşmiş Milletler Barış Gücü UNIFIL kapsamında Türk askeri birliğinin Güney Lübnan’a gelmesi, Türklüğün Lübnan’da Türkler açısından övünç kaynağına dönüştüğü” tespiti yer alıyor. Lübnan’daki Türklerin, Sünnilik bağı nedeniyle Saad Hariri ve partisi Gelecek Hareketi’ni desteklediği belirtilen raporda, Akkar Türkmenlerin sayısı 5 bin 50, Balbek Türkmenlerinin sayısı da 3 bin 800 olarak veriliyor. Giritli Türklerin sayısı ise 10 bin olarak tahmin ediliyor. Raporda, “Giritli Türkler, kendilerine Osmanlı denmesi nedeniyle Osmanlı Devleti’nin devamı olarak gördükleri Türkiye’ye yakınlık duymaktadır.” tespiti yapılıyor.

Mardin’den Beyrut’a Giden Türkler

   1935- 1950 yılları arasında Mardin, Urfa ve Gaziantep bölgesinde iş ve çalışmak için Lübnan’a giden Türkler daha çok Başkent Beyrut’ta yaşamakta. Beyrut’ta yaşayan bu Türk nüfusunun sayısı da 20 bin.

ORSAM Raporda, Türkiye’nin Lübnan’daki Türkler için verdiği yükseköğretim burslarının artırılması, Türkçe öğretimi için Türk televizyonlarının izlenmesinin sağlanması, çocuk ve gençlerin Türkiye’yi tanımaları için Türkiye’ye gezi programları dâhilinde getirilmesi, Türk Kültür Merkezi, Türk Koleji ve Lübnan Türkleri Derneği’nin kurulması gibi bir dizi öneri yer alıyor.

ORSAM raporunda, Lübnan’da yaşayan Ermenilerin çok iyi derecede Türkçe konuştukları da kayıt altına alınmış. Raporun ilgili bölümünde, “Türkçeyi nasıl koruduklarını sorduğumuzda aile içinde Türkçe konuşulmasının yanı sıra uydu aracılığıyla Türk kanallarını izlediklerini ifade etmişlerdir.” deniliyor. Ardından da biri hariç Türk köylerinin Türk kanallarını izleyemedikleri, kurulacak uydu antenleri ile bunun çözüme kavuşturulacağı önerisine yer veriliyor. Lübnan’da yaşayan 20 Bin Türk ise çoktan unutulmuş. Bizim yaptığımız araştırmada Beyrut’ta yaşayan bu Türklerin çoğu ise Türkçeyi unutmuş.

Unutulan Lübnan Türkleri Nasıl Bulundu?

Türkiye, coğrafi, nüfus, kültürel, kimlik, ekonomik varlığını bilmediği Lübnan Türkmenlerinden ilk kez 1989 yılında haberdar olmuştur. Lübnan ordusunda askerlik görevi yürüten Kavaşra Köyü’nden Halit Esad, 1989 yılında görevi sırasında Türkçe konuşurken subayı tarafından fark edilir. Subayın Halit Esad’ı Türkiye Büyükelçiliği’ne götürmesi ile ilk ilişki kurulmuştur. O dönemin Beyrut Büyükelçisi İbrahim Dicleli ile görüşen Esad, Kavaşra Köyü’nün bir Türkmen köyü olduğunu ifade etmiştir. Bunun üzerine büyükelçi köyün yaşlılarını Büyükelçiliğine davet etmiştir. Daha sonra Büyükelçi İbrahim Dicleli Kavaşra köyünü ziyaret etmiş ve böylece ilk bağ kurulmuştur.

Kavaşra köyü Belediye Başkanı’nın ifadesine göre, 1989 yılında halen iç savaş sürdüğü için Büyükelçinin dönüş yolunda korumalığını köy halkı yapmış, Trablus şehrine kadar eşlik etmiştir. Bu ilk tanışmadan sonra Beyrut’a atanan yeni büyükelçinin Akkar bölgesindeki iki Türkmen köyünü ziyaret etmesi gelenek haline gelmiştir. Uzun yıllar Lübnan Türkmenlerinin sadece Akkar bölgesinde yaşayanlardan ibaret olduğu sanılmıştır. Kavaşra köyünün yönlendirmesi ile Balbek bölgesindeki Türkmenlerle de 2007 yılında ilişki kurulmuştur. Giritli Türkler konusunun Türk kamuoyuna yansıması ve resmi ilişkilerin kurulması ise Türkiye’de tıp eğitimi alan ve halen Trablus’ta doktorluk görevini sürdüren Giritli Türk Ali Bekraki Bey’in kişisel çabaları sayesinde olmuştur. Biz Devr-i Âlem Belgesel TV Program farkı ile Lübnan’da unutulan Türkmenlerin yaşadığı bölgeleri tek tek araştırıp belgesel çeken ilk Türk TV ekibi olarak tarihe not düşüp zamana noterlik yaptık.

Akkar Kavaşra Türkmen köyündeyiz..

Gerek ORSAM ve Gerekse Türkiye’nin Beyrut büyük elçiliğinden aldığız bilgi çerçevesinde Akkar bölgesindeki Kavaşra ve Aydamur köylerinde yaşayan Türkmenleri ziyaret etmek ve belgesel çekmek için Trablus’dan yola çıkıyoruz. Yoğun bir trafik bayram dolayısı ile insanlar Büyükşehirlerden köylere gidiyor. Trafik karma karışık. Şoförümüz Muhammed İtani yolun geliş noktasına geçerek trafikten kurtuluyor. Köylerden ve ara yollardan geçerek Kavaşra köyüne gökkuşağı altında ve güneş batarken giriyoruz. Karlı Lübnan Dağları eteğindeki Kavaşra Köy’ünde bizi daha önce Köyün Belediye Başkanlığını yapan Mahmut Bey karşılıyor. Sıcak ve samimi bir hava içinde karşılanıyoruz. Evin çevresi tıpkı Anadolu köyleri gibi çiçekler ve meyve ağaçlı bahçe içindeki evin önünü de etrafı duvarlarla çevrili bir tencerede pişirilen kurban eti.

10 çocuğu ile bu evde yaşayan Süleyman Mahmut Esad Bey’in bir oğlu İzmir Ege Üniversitesi’nde okuyormuş. Köy hayatı ve köydeki Türkmenlerle ilgili bize bilgi verdi. Mahmut Bey Türkmenlere yakışır misafirperverlik örneği göstererek güzel bir ziyaret sofrası da kuruyor. Etli ve sulu yemek çeşitleri, şişkebaplar, acılı soslar yemek masasında yer alıyordu.  Mahmut Bey’in çocukları ve eşi ile de söyleşi yaparak gelenek ve görenekler hakkında bilgiler aldık. Eşi Hendep, Hıdır Ali ile görücü usulü ile evlendiklerini ve başlık parası verdiklerini ama şimdi başlık parası olmadığını açıkladı. Hendep Hanım özel kıyafeti ile tam bir Anadolu anası. Kızını nişanladığını ama nişan yerine “bayrakladık” sözü dikkatimi çekti. Nişan yerine bayraklama diyor Lübnanlılar. Köyde buğday, patates ve çeşitli sebzeler ektiklerini, başta zeytin olmak üzere birçok meyve yetiştirdiklerini açıkladı. Çocuklarının adını ise Devri Âlem kameralarına tek tek söyledi. Bu güzel sohbetten sonra köy hakkında ve bölgedeki Türkmenler hakkında araştırmalar yapıyoruz.

Kavaşra Ve Aydamur Köyleri

Kavaşra ve Aydamur Türkmen köylerine Akkar Türkmenleri deniyor. Trablus’un 60 km kuzeyinde olan Akkar vilayeti bölgesinde Kobayat yakınındaki iki köyde yaşayan Türkmenlerin yaşadığı bölgeler Anadolu köyleri gibi. Kavaşra Köyü’nde 2800 kişi yaşıyor ve bunların tümü Türkmen. Aydamun Köyü’nde ise 300 civarında Lübnanlının  %75’i Türk ve diğerleri Hıristiyan Araplardan oluşuyor.  Türkiye’nin Beyrut büyük elçiliği yetkililerinden Trablus’un yüksek dağlık bölgesinde de bazı Türkmen köylerinin olduğunu öğreniyoruz.   Akkar bölgesinde toplam 5000’den fazla Türkmen yaşıyor.

Araştırma ve belgesel çekimlerimizi tamamlayarak Baalbek yani Bekaa Vadisi bölgesindeki Türkmen köylerinde araştırma yapmak üzere Trablus’dan Beyrut’a geri dönüyoruz.

Mevlana’yı belgeselle anıyoruz

Mevlana ile ilgili bir çok şey yazılıp söyleniyor. Bugüne kadar en kalıcı ve en kapsamlı Mevlana belgeselini Belgesel yayıncılık ve Devri Alem TV olarak bizler hazırladık. Büyük sıkıntılar ve zorluklara katlanarak Mevlana’nın dünyaya geldiği Afganistan’ın Belh kentine giderek belgesel çekimlerimize başlayıp, belgeselimizi son noktayı Konya’da koyduk. Hazırladığımız Mevlana belgeseli bugün bir çok TV kanılanda büyük beğeniyle izleniyor.
Mevlana sevgisi
Her şeyin sanal olduğu ve çıkara dayandığı bir dönemde Mevlana’yı anlamak ve anlatmak önemli .Sanal bir alemde yaşıyoruz.Her şey sanal. sevgiler, arkadaşlıklar ve dostluklar.Vefasızlık almış başını gidiyor.Böyle bir çağda Mevlana sevgisine, islamın hoşgörüsüne ve kültürümüzdeki vefaya ihtiyaç var…

Mevlana belgeselinin tamamını okumak için ise http://www.belgeselyayincilik.com/genel/mevlana’yi-belgeselle-aniyoruz
Linkini tıklayarak okuyabilirsiniz

Turkcell Ceo’sundan tarihi açıklamalar.

Dünya’nın sayılı GSM firmalarından olan ve Newyork borsasına akredite edilmiş tek Türk şirketi olan Türkcell’in Teknoloji üssü Gebze’de bulunuyor. Turkcel’in Ceosu ise, 8 yaşına kadar Kocaeli’de yaşamış ve Kocaeli’yi yakından seven Kocaeli aşığı bir yönetici. Turkcell Ceo’su Süreyya Ciliv ile internet medyasının geleceği ve E-şirket konusunda görüşmeler yaptık. Türkiye’de medyanın Teknoloji’yi kullanımında onuncu sırada olduğu, Kocaeli medyasının ise, Teknoloji’yi kullanımında altıncı sırada bulunduğunu açıkladı.
8 yaşına kadar İzmit’te yaşadığını. İlkokul’a İzmit’te başladığını açıklayan Süreyya bey, Kocaeli ile ilgili çok güzel duygular besliyor ve adete bir çok Kocaelili den daha Kocaelilik mutluluk ve heyecanını yaşıyor. Toplumsal Sorumluluk projesi kapsamında Türkcell çok büyük hizmetlere imza atmış.

TURKCELL 10 BİN BAŞARILI KIZ ÖĞRENCİYE BURS VERİYOR
Turkcell Ceo’su Turkcell toplumsal sorumluluk projeleri ile ilgili bilgiler verirken Turkcell’in en büyük projesinin 10 bin kız öğrenciye eğitim bursu vermek olduğunu ve bu bursların çok büyük hizmet olarak geri döneceğini, Van’daki öğretmen evi yapımı ve öğretmenlere ev yapımına destek sağladıklarını, özürlülere yönelik ciddi projelerin olduğundan bahsetti

TURKCELL GEBZE BÖLGESİNEDE SORUMLULUK PROJESİ YAPMALI
Gazete olarak Turkcell Ceo’su ve yöneticilerine bir çağrı yapmak istiyoruz. Turkcell, Teknoloji Üssünün bulunduğu Gebze bölgesine de toplumsal sorumluluk projeleri yapmalı. Özellikle Gebze bölgesinde okuyan fakir, yetim ve başarılı kız öğrencilerine eğitim bursu vermeli. Gebze, Türkiye’den herkesin yaşadığı adeta bir Türkiye kenti. Bu konuda gazetemizin dün manşetten çıkardığı haber oldukça ilgi uyandırdı.

TURKCEL’İN TEKNOLOJİ ÜSSÜ GEBZE’DE
Turkcell Teknoloji’nin Gebze-TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi Teknoloji Serbest Bölgesi’ndeki yeni binası uluslararası standartlarda, 8 bin metrekare kapalı alana ve 500 kişi kapasiteye sahip. Yaklaşık 250 AR-GE elemanı ile destek personelinin çalıştığı ve 15 milyon dolar yatırım ile gerçekleştirilen bina, araştırma ve geliştirmeyi teşvik edecek şekilde özgün ve özgür bir çalışma ortamı sağlıyor. Sosyal ihtiyaçlar da göz önünde bulundurularak sauna, spor salonu, kuaför, kuru temizleme hizmeti, çim kayağı alanı, tırmanma duvarı, kütüphane, eğlence ve dinlenme alanları inşa edilerek, bina içinde 7/24 yaşam mümkün hale getirildi

TURKCELL CEOSUNDAN KOCAELİ’YE VEFA
Kocaeli, İzmit ve Gebze bölgesinden birçok kişi yetişip ismini Türkiye ve dünya çapında duyurmasına rağmen, bir çoğu Kocaeli bölgesine vefasızlık yaparak hiç hatırlamıyor. Buna karşın Turkcell Ceo’su Kocaeli’ye büyük vefa göstererek, İzmit’te geçirdiği günleri önceki günkü Turkcell toplantısında seve seve anlattı. Kocaeli’ye çok yakın ilgi gösteren Turkcell Ceo’suna Kocaelilerde büyük ilgi gösteriyor.

SÜREYYA CİLİV TURKCELL CEO’SU KİMDİR?
Ankara Fen Lisesi’nden 1976’da mezun olduktan sonra 1977’de eğitimini sürdürmek için ODTÜ’yü terk ederek ABD’ye gitti. University Of Michigan’da, endüstri mühendisliği ile birlikte bilgisayar mühendisliği eğitimi aldı. 3.5 yılda, University of Michigan’dan iki diploma ile mezun oldu. 1981 yılında üniversiteden mezun olduktan sonra, Harvard Business School’da iki yıl iş idaresi yüksek lisansı aldı. 4.5 sene Metagraphics’de çalıştı. Buradan ayrıldıktan 8 ay sonra, Metagraphics’in en büyük ortağı oldu. 1987 yılında ABD’li bir arkadaşı ile Novasoft’u kurdu. Daha sonra IBM’in de ortak olduğu firma, Gartner Group tarafından en vizyonel şirket seçildi. 1997 yılında Türkiye’ye dönerek Microsoft Türkiye’nin genel müdürlüğünü üstlendi. Bu görevi 3 yıl yürüttükten sonra şirketin ABD’deki merkezine transfer oldu. 2000 yılından sonra ABD’de Microsoft Global Satış, Pazarlama ve Hizmet Grubu’nda çeşitli yöneticilik pozisyonlarında bulundu.
En son Microsoft Global Saha Hazırlık Stratejileri ve Sistemleri’nde Genel Müdür olarak görev yaptı. Evli ve iki çocuk babasıdır. 9 Ocak 2007 tarihinden itibaren Turkcell’in Genel Müdürü oldu.
Bu araştırma yazımızda Devr-i Alem köşesi olarak, bölgemizi ve Türkiye’yi yakından ilgilendiren Turkcell gibi, Türkiye’yi dünya’da gururla temsil eden şirketin Teknoloji üssü Gebze bölgesi ve Ceo’sunun çocukluk yıllarını geçirdiği İzmit bölgesi ile ilgili anılarına yer vererek, Turkcell’e Kocaeli ve Gebze bölgesiyle daha bir bütünleştirmeye çalıştık. Turkcell ‘in Gebze’ye ve Kocaeli bölgesine daha çok ilgi göstermesini bekliyoruz

Turkcell’in mobil şirket toplantısından notlar

Dünya hızla değişiyor, Bilim, Bilgi ve Bilişim çağının baş döndürücü hızla devam ettiği bir ortamda geçmişi de bilen bir insan olarak gerçekten dehşete kapılıyorum. Bilim ve Bilişim sonu ne olacak? Teknolojik gelişmeler nereye dayanacak?. Gerçekten insanın aklı almıyor. 35 yıldır medya sektörün içindeyim. Önceden İstanbul’a telefon etmek istediğimizde 4 saat beklediğim zamanları biliyorum. Bir gazeteye fotoğraf basabilmek için 3 gün beklemek gerekiyordu. Fotoğrafı çekip, fotoğrafçıda siyah beyaz karta bastırıp, İstanbul’a klişe yaptırmaya gönderiyorduk, fotoğrafı çektirdikten ancak 3 gün sonra gazeteye basabiliyorduk. Şimdi artık saniyelerle üstelik, video görüntülü olarak Dünya’nın diğer ucundan haber gönderip, fotoğraf ve videoları internet üzerinden yayınlayabiliyoruz.
Dün Emex Otel’de düzenlenen toplantıya katıldım. Turkcell Genel Müdürü Süreyya Ciliv’in ile konuştum. Konuşmalarda  çok önemli bilgiler aldım. Benim en çok ilgilendiren tarafı 8 yaşına kadar Turkcell Ceo’su Süreyya Ciliv’in İzmit’te yaşaması ve İlkokul’a İzmit’te gitmesi. 1980 öncesi, öğrenci olaylarında sağ- sol çatışmasından dolayı Ortadoğu Teknik Üniversitesini bırakarak, Amerika’da eğitimini sürdürmesi ardından da başarı grafiklerini artırarak bugün dünya şirketi olan Turkcell’in en üst düzey yöneticisi Ceo’su olması. Kendisi ile Kocaeli üzerine de konuştuk. Medya sektörünün geleceği konuştuk. Gerçekten dolu dolu bir toplantıydı, çok önemli bilgilerle döndük. Buradaki notlardan bazılarını sizlerle paylaşıyorum

TURKCELL, “MOBİLŞİRKET” TURUNA KOCAELİ İLE DEVAM ETTİ

Turkcell, şirketlerin mobil teknolojileri kullanım oranlarını ölçümlediği ve karlılıklarını artırıcı iş yapış modelleri sunduğu “MobilŞirket” vizyonunu anlatmak üzere Kocaeli ’deydi. Turkcell Genel Müdürü Süreyya Ciliv’in ev sahipliği yaptığı, iş dünyası ve yerel yönetimin önde gelen isimlerini buluşturan “MobilŞirket” toplantıları yıl boyunca farklı illerde devam edecek. Türkiye’nin lider teknoloji ve iletişim şirketi Turkcell,  şirketlerin iş yapış biçimlerine katkı sağlamak ve karlılıklarını artırmak amacıyla başlattığı“MobilŞirket” vizyonunu anlatmak üzere çıktığı Anadolu turuna devam ediyor. Turkcell’in; teknoloji ve mobilitenin hüküm sürdüğü yeni dünyaya adapte olmak isteyen şirketlere ulaşmak için planladığı Anadolu turundaki durağı bu kez Kocaeli  oldu.
Bu kapsamda, Kocaeli’deki Emex Otel’de düzenlenen toplantıya, Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu, Kocaeli Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Sezer Şener Komsuoğlu, Kocaeli Sanayi Odası Başkanı Ayhan Zeytinoğlu, Turkcell Genel Müdürü Süreyya Ciliv ve davetliler katıldı.
Turkcell Genel Müdürü Süreyya Ciliv ve Turkcell Kurumsal Hizmetler Genel Müdür Yardımcısı Selen Kocabaş’ın Turkcell’in mobil şirket vizyonuyla ilgili yaptığı konuşmaların ardından, mobil teknolojileri kullanarak sektörlerinde farklılaşan  Efe Tur Genel Müdürü Halil Asil Eltem, Akmis Seyahat Turizm Firma Sahabi Ruhu Karaalp, Yantaş Yavuzlar Plastik Yönetim Kurulu Başkanı Sait Yavuz başarı hikayelerini anlattı

CİLİV: “KÜRESEL REKABET İÇİN, MOBİL TEKNOLOJİLER ŞART”
Toplantının ev sahipliğini yapan Turkcell Genel Müdürü Süreyya Ciliv, “Turkcell’li olmayı tercih eden şirketlerin başarısına “daha fazla” katkı sağlamak için yeni bir vizyon geliştirerek Turkcell MobilŞirket’i hayata geçirdik. 1 yıldır şirketlerimize mobil iletişimin sağladığı olanakları tanıtmak ve danışmanlık vererek yaşayacakları teknolojik dönüşümü kolaylaştırmak için yoğun bir çaba içerisindeyiz. Anadolu’yu gezerek, binlerce şirketimize bu vizyonu anlatıyoruz, anlatmaya devam edeceğiz” dedi.

KOCAELİ EN MOBİL 6. İL
Türkiye’nin en mobil 6. ili olan Kocaeli’nde en mobil sektörlerin kamu, kimya, akaryakıt, endüstri, ticaret, otomotiv, medya, enerji, finans, turizm ve bilgi teknolojileri olduğu saptandı
Ayrıca Kocaeli’de en çok kullanılan mobil teknolojiler; ses, mesajlaşma, mobil pos, toplu mesajlaşma ve akıllı telefonlar oldu.

TÜRKİYE’NİN “MOBİLŞİRKET” HARİTASI ÇIKARILDI
Turkcell, yeni vizyonunu hayata geçirmede ilk adım olarak, Türkiye’nin MobilŞirket envanterini çıkarmak üzere McKinsey Danışmanlık ile birlikte kapsamlı bir çalışma yaptı. 81 ilden 350 bini aşkın Turkcell’li şirket, geliştirilen MobilŞirket skoru algoritmasına uygun olarak değerlendirilmeye tabi tutuldu.  Şirketlerin kullanımına sunduğu mobil teknoloji çözümleri “Temel Haberleşme, Bilgiye ve İşe Her Yerden Erişim, Süreç/Operasyon Yönetimi, Müşteriye Ulaşma” olarak 4 kategoride toplandı. Her bir çözüm kullanımına, şirkete yarattığı faydayı da göz önünde bulundurarak bir skor belirlendi.

EN MOBİL İL: İSTANBUL; EN MOBİL SEKTÖR: FİNANS
Yapılan araştırmaya göre, en mobil iller: 1.İstanbul,  2.Ankara, 3.İzmir, 4.Antalya, 5.Bursa, 6.Kocaeli, 7.Konya, 8.Adana, 9.Mersin, 10.Gaziantep, 11.Kayseri, 12. Denizli
Türkiye’nin en mobil sektörleri ise: 1. Finans, 2. Üretim 3. İnşaat, 4. Hızlı Tüketim Malzemeleri, 5. Tekstil, 6. Lojistik, 7. Eğitim, 8. Sağlık, 9. Bilgi Teknolojileri, 10. Medya-Reklam.

ŞİRKETLER “MOBİL ŞİRKET” SKORLARINI HESAPLAYABİLECEK
Firmaların teknolojiyi ne kadar kullandıklarını ölçümleyebilmesi için, web üzerinden “Turkcell MobilŞirket” skorlarını hesaplayabileceği, kendi segment ve sektörlerine göre kıyaslama yapabileceği özel bir portal oluşturuldu.  www.mobilsirket.com’a giren kurumsal müşteriler, kurumsal telefon numaralarını sisteme girerek kendi şirketleri için bu hesaplamayı yapabilecek. Her şirket, bu metod sayesinde kendinin ne kadar “MobilŞirket” olduğunu görerek, kendi sektörü ve kendi büyüklüğündeki şirketlerle karşılaştırma yapabilecek, kuvvetli alanlarını ve gelişim alanlarını tespit ederek, teknoloji yatırımlarını nerelere yapabileceğini belirleyebilecek.
Şirketlere, mobil teknoloji kullanımında yol göstermek üzere Turkcell’in uzman Proje ve Müşteri Yöneticileri ücretsiz danışmanlık hizmeti verecek.
Evet sonuç olarak dünkü Turkcell toplantısı Bilgi Teknolojilerinin geleceği açısından beni müthiş etkiledi. Gelecekte bilgi ve bilişim teknolojilerine sahip olan kişi ve kuruluşlar başarılı olacaktır. Mesleğimiz olan medya sektörü bilgi teknolojilerinden en çok etkilenecek kurum olarak karşımıza çıkıyor. Gazetelerin kağıda baskı dönemi artık gelecekte sona erecek. Herkes elinde veya cebinde bir tablet bilgisayarıyla bütün ihtiyaçlarını karşılayacak. Başbakan tarafından hizmete açılan Fatih projesi de bunun en güzel örneğidir. Artık kitap ve kara tahta dönemi okullarda sona eriyor.  Türkiye bilim ve bilgi teknolojilerinde hızla yol alıyor. Bilgi ve teknolojilerine sahip olmak her şeye sahip olmaktır.

Kocaeli’nin Organize Sanayi Bölgeleri

Kocaeli Türk sanayinin adeta şah damarı. Sanayi deyince akla Kocaeli, Kocaeli deyince sanayi gelmekte. İlimiz Türkiye’de en çok sanayi bölgelerine sahip illerin başında geliyor. Kocaeli 14 OSB içerisinde Türkiye’de, ihracata, milli ekonomiye büyük katkı sağlamakta yüzbinlerce kişi aş ve iş bulmakta.

KOCAELİ’DE KAÇ OSB VAR?
Kocaeli bölgesinde organize sanayiler ile ilgili kısa bir araştırma yaptık. Sözde değil, gerçekten özde organize sanayi bölgelerine sahibiz. Büyüklük itibari ile Türkiye’de OSB bakımından ilimiz birinci. Kocaeli’deki OSB Bölgelerini kısaca size hatırlatmak istiyorum.
 
Tosb (Taysad Organize Sanayi Bölgesi)
Gosb (Gebze Organize Sanayi Bölgesi)
Dosb (Dilovası Organize Sanayi Bölgesi)
Makinacılar OSB (Makinacılar Organize Sanayi Bölgesi)
Kömürcüler OSB (Kömürcüler Organize Sanayi Bölgesi)
Gebkim (Gebze Kimyacılar Organize Sanayi Bölgesi)
Güzeller OSB(Güzeller Organize Sanayi Bölgesi)
Geposb (Gebze Plastikçiler Organize Sanayi Bölgesi)
İmes ( İstanbul İmatçılar Organize Sanayi Bölgesi)
İmis (İstanbul Makina İhtisas Organize Sanayi Bölgesi)
Arslanbey OSB(İzmit Arslanbey Organize Sanayi Bölgesi)
İzmit OSB (Organize Sanayi Bölgesi)
Kandıra GİOSB ( Kandıra Gıda İhtisas Organize Sanayi Bölgesi)
Alikahya (Alikahya Organize Sanayi Bölgesi)

Bir çırpıda dile getirdiğimiz organize sanayiler dünya çapında fabrikaları kapsıyor. Şayet bölgemizde teşvikler sürse organizelerin sayısı 50’yi bulur. Bir çok kurum ve kuruluş Organize Sanayi ve küçük sanayi kurmak için ciddi çalışmalar yapıyor. Organize sanayi bölgesinde firması olan kuruluşlar ciddi iş birliği yaparak gerçek sanayici ile arsa rantçısı sözde sanayiciyi birbirinden ayırmalıdır. Organize adı altında bazı açıkgözler hem devlet yerlerini ele geçirdiler, hem de vatandaşın yerini zorla kamulaştırarak ellerinden alıp, büyük rantlar vurduktan sonra gerçek sanayiciye çok büyük paralarla sattılar. Gerçek sanayi teşvik edilmeli ve sanayi kenti olan Kocaeli diğer bakımlardan da yaşanılır bir kent haline gelmelidir.


MAKİNA OSB İLE RÖPORTAJ YAPTIK
Demirciler, Çerkeşli, Köseler ve Tepeköy arasında kalan 11 milyon m2 alında organize sanayi bölgeleri kuruldu. Bu organize sanayilerin kuruluş hikayelerini çok iyi biliyorum. Organize kurulmadan önce bölgenin genel durumunun belgesel çekim görüntüleri arşivlerimizde yer alıyor. Organize bulunduktan sonraki bugünkü durumu da belgesel çekerek gelecek kuşaklara bırakacağız.
Makina OSB Sedat Silahtaroğlu ile yaptığımız belgesel çekimleri röportaj haline de getirdik. Sercan Atalay’ın kamerası ve Emre Kahraman’ın kaleminden Makina OSB Başkanı ile yapılan röpartaj gazetemizde çok geniş bir şekilde yer aldı. Söz konusu röportajın tümünü www.gebzegazetesi.com daki İsmail Kahraman köşesinden de okuyabilirsiniz.

ABDULHAMİTHAN’I VEFAT YILDÖNÜMÜNDE ANIYORUZ
Vefa çok önemli vefasızlık unutmak demek, unutulmak çok  kötü. Bizi biz yapan değerleri hatırlamalıyız ve vefa borcumuzu ödemeliyiz. Sultan Abdulhamithan çok büyük devlet adamı Abdulhamithan’ın hizmet ve siyasetleri bugün daha iyi anlaşılıyor. Abdulhamithan 33 yıllık saltanatı döneminde kurduğu rüştiye mektepleri, askeri okulları ve Osmanlı’da yenilenme harekatı Türkiye Cumhuriyetini kuran ve İstiklal savaşını kazanan kadrolarında yetiştiği kurumdu. Başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti devletini kuran askeri ve mülki erkan Abdulhamithan’ın açtığı eğitim kurumlarında yetiştiğini unutmamalıyız. Anadolu Gençlik Derneği Darıca Şubesinin öncülüğünde devri alem programı olarak Abdulhaminhan ile ilgili çektiğimiz belgeselin galası 10 Şubat Cuma Akşam saat 19.00’da Tatlıkuyu Mahallesindeki Hisar Koleji konferans salonunda gerçekleşecek. 7 ülke gezilerek Abdulhamithan ile ilgili hazırladığımız belgesel önümüzdeki günlerde bir çok televizyon kanalında yer alacak. Abdulhamithan belgelinin galasına tüm okurlarımı davet ediyorum.

Bölgemizin gelişen OSB’lerinden Makinacılar OSB başkanı Silahtaroğlu sorularımızı yanıtladı
Makine OSB büyüyor

*Bölgenin gelişen ve büyüyen OSB’lerinden biri olan Makine OSB Yönetim Kurulu başkanı Sedat Silahtaroğlu ile OSB’nin dünü bugünü, geleceği ve yapılan çalışmalarla Kocaeli sanayi üzerine röportaj gerçekleştirdik. Emre Kahraman’ın sorularını yanıtlayan Silahtaroğlu, gazetemiz ve Devri Alem kameralarına birbirinden çarpıcı açıklamalarda bulundu. 

Emre Kahraman: Bize Makine OSB’nin dünü, bugünü ve yarını hakkında neler anlatmak istersiniz?

Sedat Silahtaroğlu: Organize Sanayi Bölgemizin kuruluş amacı; İstanbul ve yakın çevresinde faaliyet gösteren Makine ve İmalat ve Sanayicileri ile Makine yan sanayi, Elektrik, Elektronik Sanayini bir alanda toplayarak organize etmek ve Türk Makine Sanayine yeni bir güç katmak amacıyla kurulmuştur. Bölgemizde, yüksek teknoloji gerektiren sanayi makinelerinin geliştirilmesinde öncülük yaparak on binlerce insana istihdam imkânı sağlayacak ve faaliyete geçmesi ile yılda yaklaşık 2,5 milyar dolarlık ihracat gerçekleştirilecek olmasının yanında, yerli sanayi makineleri üretimini arttırarak sanayi makineleri ithalatı için ödenen milyarlarca dolarlık maliyetlerin azaltılması ile önemli bir döviz tasarrufu sağlanacaktır. Projenin hayata geçmesi ile Türk makine sanayisinin önünün açılmasına ve sektörel sinerji yaratmak amacından hareketle yola çıkmış bulunmaktayız.

E.K: Nasıl bir OSB hayal ediyorsunuz?

Sedat Silahtaroğlu: Türkiye’nin makine ve makine yan sanayi alanında ilk ihtisas OSB’ projesi olması yönüyle benzerlerinden ayrılan Makine Organize Sanayi Bölgesinin dünya standartlarında bir ‘üretim merkezi’ olması için büyük gayretle çalışıyoruz. Makine OSB, vasıflı altyapısı, ortak tesisleri, kalifiye eleman kaynakları ve diğer imkânları ile katılımcılarına birçok anlamda artı değer katacaktır. Doğal olarak beklentimiz bölgemize yakışır yüksek katma değerli teknolojik ürünler imal edilmesini istiyoruz. Projemiz içinde bulunan Teknopark ve AR-GE merkezimizle hayalimiz olan teknolojik ürünlerin gerçekleşmesi için çalışmalarımıza devam edeceğiz.Bundan 15 yıl önce, Makine İmalatçıları Birliği (MİB)Yönetim Kurulunu oluşturan arkadaşlarımızla yaptığımız toplantı ve görüşmelerde, makine imalat sektörünün daha ileri götürülmesi noktasında neler yapabileceğimiz konuşulurken ortaya çıkan öneri ile yola çıktık ve bu fikirden zaman içinde yasadığımız olumsuzluklar hevesimiz ve heyecanımızı azaltmadı ve inandığımız yolda devam ettik Bu gün geldiğimiz noktaya baktığımızda hayallerimizin adım adım gerçekleştiğini görmek bizleri mutlu ediyor ve projenin devamındaki heyecanımızı arttırıyor. Bizler bu bölgelerde yasamayı ve çalışmayı ve bu sebeple de yasam alanları yaratmaya oluşturmaya çalışıyoruz.

E.K: Devletten istediğiniz destekleri alabiliyor musunuz?

Sedat Silahtaroğlu: Burada açık bir ifade ile söyleyebilirim ki; Sayın Bakanımız, Genel Müdürümüz ve aynı zamanda Müteşebbis Heyet Başkanımız olan Sayın Valimiz Ercan Topaca’nın özverili çalışmalarını takdirle karşılıyor ve aracılığınız ile kendilerine şükranlarımızı sunuyorum. Takdir edersiniz ki öz sermaye ile 510 hektarlık bir alanın tamamını finanse ediyoruz. Bu alanın tamamı katılımcılarımızın ve ortaklarımızın sağladığı kaynaklarla bu güne getirilmiş durumdadır. Bir taraftan üretim ve istihdama devam ederken diğer taraftan da böyle bir eseri ortaya çıkarmak zaman zaman sermaye yetersizliğini ortaya çıkarmaktadır. Bölgemizde büyük ümit ve projesi ile parsel tahsisini almış ancak aldığı siparişlerin iptal edilmesi ile ekonomik planları alt üst olan ve bu vb. sebeplerle yeni tesisini kuramayacak olan bir katılımcının parsel tahsis devrini yönetmelik gereği yapamıyoruz. Oysa ki Mütesebbis ya da Yönetim Kurulu sorumluluk alması koşulu ile parselde yasamı başlatabilmek için başka bir istekliye bu devirin yapabiliyor olması gerekir. Biz bölgemizde bu güne kadar asgari 30-40 sanayi tesisinin imalata geçeceğini planlamış idik. Ancak maalesef bu gerçekleşemedi. Bunun çeşitli sebepleri var. Bildiğiniz gibi bölgemiz büyük sanayi için planlanmış durumdadır. Sanayi tesislerinin gecikmesindeki en büyük sebeplerden biri bölgemizin devlet karayoluna bağlantısının olmayışıdır. İkinci sebep bölgenin kaliteli enerjisinin henüz sağlanamamasıdır. Her ne kadar da bölgemizin sınırları içinde alt yapı noksanımız olmasa da bu iki unsurun olmayışı yatırımlarımızı ötelemektedir. İlgili bakanlarımıza yanımızda olmaları için çağırıda bulunmak istiyorum. Dilovası Kuzeyinde bizim dışımızda üç OSB ve bir de sanayi sitesi mevcut. Özel sektör olarak yapmamız gerekenin fazlasını yapmış ve yapmaya devam etmekteyiz. Planlanmış olan çevre yollarının bir an önce yatırım bütçesine alınarak yapılması en büyük talep ve beklentimizdir. Aksi halde projelerimizi ertelemekten başka bir çözüm kalmayacak. 

E.K: Üretim faaliyetleri ne durumda?

Sedat Silahtaroğlu: Bölge içindeki altyapı inşaatlarının tamamı tarafımızdan bitirilmiş durumdadır. 2010 ve 2011 yılı içinde Üst yapısını tamamlayan firmalarımızın bazıları deneme bazıları ise üretime başlamışlardır. Türkiye’nin ilk ‘özel ihtisas OSB’si olan Makine OSB’nin katılımcılarına birçok ayrıcalıklar sunacaktır. Öncelikle dünya standartlarında bir üretim alanında yer alacaklar. Altyapısı, ortak tesisleri, Teknoparkı, arıtma tesisi, ulaşım imkânları ve birçok konuda son derece kaliteli bir ortamda faaliyet gösterecekler. Makine OSB; çevreye
duyarlı, düzenli, dünyayla rekabet edecek bir üretim bölgesi olacaktır. Proje kendi içinde çözümleri ve ortak paydaları olan bir noktadadır. Biz bu güne kadar yapmamız gerekeni
ve daha fazlasını yaptık. Yukarıda zaman kayıpları konusunda yakınmamız hukuk alanında idi, bu defa da kamu idaresinin zamanında yapması gereken alt yapıların yapılmasını ivedilikle arzuluyoruz. Bölgemizin en büyük sorunu Devlet karayoluna bağlantısıdır. Bu konu bir an önce gerçekleşmez ise korkarım yatırımlar geri kalacaktır. Bu ekonomik koşullarda yatırımcının yönü yatırım iken Devletin bunu göz ardı etmemesi gerektiğine inanıyoruz. Bölgemizde yüksek tonajlı araç trafiğinin yoğun olacağı ve bu sebeple de standartları olan bağlantı yollarına ihtiyacımız vardır.

E.K: Eğitim çalışmaları için neler yapıyorsunuz?

Sedat Silahtaroğlu: Bölgemizde güzel ve de gurur verici yasam oluşmaya başlamıştır. Bildiğiniz gibi bölgede ihtiyacımız olan ve temininde güçlük çekilen Teknik Personelimizi kendimiz yetiştiriyoruz. Bu amaca yönelik Endüstri ve Teknik Meslek Lisemiz çok kıymetli ortağımız Enka Vakfı tarafından üstlenilerek OSB Müteşebbis Heyetimizce tahsis edilen 31 dönümlük arazi üzerinde inşaatını yaptığı ve eğitime açtığı model okul ile Ülkemizde bir ilke imza atmıştır.%100 burslu olarak eğitim veren okulumuz geleceğin teknik kadrolarını
yetiştirmek üzere Eğitim ve Öğretimine basarı ile devam etmektedir. Bölge katılımcılarının kurulusunda yer alacağı bir “Eğitim ve Araştırma Vakfı” kurmayı hedefliyoruz.
Vakfın gerek kamu adına ve gerekse Makine ve İmalat sanayi için çok değerli ve faydalı olacağına inandığımız amaç ve projeleri olacak, henüz tasarı halinde olmakla birlikte ortaklarımızın mutabakatını aldıktan sonra sanırız ki 2012 yılı içinde hayata geçireceğiz.
Diğer taraftan Konut Kooperatifimizin çalışmaları da hızlı bir şekilde devam etmektedir. Projemizin uygulama alanı şimdilik birinci etabı 200 dönüm kadar üzerine kurulacak olup parselleri satın alınmıştır. 

MAKİNE ORGANİZE SANAYİ BÖLGESİNİN KISA TARİHÇESİ

1996 Yılında 51 sanayicinin katılımı ile Makine OSB ‘yi kurmak üzere “S.S.Makine ve İmalat Sanayicileri Toplu İs Yeri Yapı Kooperatifi’nin kurulusu ile çalışmalar başlamıştır.
Organize Sanayi Bölgesinin Kurulus Protokolünde Katılımcı olarak yer alan Kooperatifimiz ve ortakları vasıtası ile OSB’nin finansmanın tamamını yapmıştır. Makine OSB, Özel Hukuk Tüzel Kisisi olup MAKİNE İHTİSAS Organize Sanayi Bölgesidir. Kocaeli – Gebze IV İstanbul Makine ve İmalat Sanayicileri Organize Sanayi Bölgesi İhtisas Sanayi Bölgesi olarak Bayındırlık ve İskân Bakanlığı’nca 27.03.1998 tarihinde “Gebze ve Yakın Çevresi Çevre Düzeni Nazım İmar Planında “Organize Sanayi Bölgesi” olarak onanmış, daha sonra yapılan 1/5.000, 1/1.000 İmar Planları, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı tarafından 23.07.2009 tarihinde onaylanmıştır. Bu plana bağlı olarak hazırlanan Parselasyon planları da Sanayi ve Ticaret Bakanlığı tarafından onaylanmıştır. Onaylanan Parselasyon Planları Tevhid ve İfraz ile Kadastral çalışmalar iki etaba ayrılarak birinci etap çalışmaları 2009 ikinci etap çalışmaları da 2010 yılında bitirilerek Tapu tescilleri yapılmış olup 2010 yılının Şubat ayından itibaren dileyen hak sahiplerine Yönetmelik şerhleri islenerek mülkiyet tapuları verilmeye başlanmıştır.

Kore Cumhurbaşkanı’nın Türkiye ziyareti ve Kore’deki gezi notlarımız

Güney Kore Cumhurbaşkanı Türkiye’ye geldi. Geçtiğimiz aylarda Kuzey Kore Cumhurbaşkanı ölmüştü. Son bir kaç ayda Kuzey ve Güney Kore ile ilgili Türkiye kamuoyu birçok konu tartıştı.
Güney Kore, tarihimiz için çok önemli. 60 yıl önce Türkiye’den binlerce kilometre uzakta savaşa katılıp birçok şehit verdiğimiz yer. Kore değince gönül terlerimiz titrer ve ister istemiz gözlerimizden yaş damlar.
Şuanda, Kore’de birçok şehidimiz bulunuyor. Birçok şehit yakını dedelerinin nerede olduğundan bile habersiz. Biz Devr-i Alem Tv programı ve Belgesel Yayıncılık olarak geçtiğimiz yıl Kore’ye gitmiş ve geniş çaplı belgesel çekmiştik.
Hazırladığımız Kore bölgeseli ve Kore şehitleri programı büyük yankı uyandırmış, özellikle Kore şehitlerimizi Fatiha okumamız ve Kore şehitlerimize Türk toprağı getirmemiz büyük yankı yapmıştı.
Kore şehitleri belgeselimiz birçok televizyonda yayınlanıyor. İstemek izleyenler www.belgeselyayincilik.com sitesindeki Devr-i Alem TV’den Kore şehitleri belgeselini izleyebilirler.
Türkiye ile Kore arasında bu savaşlardan sonra çok önemli iş birlikleri oldu. Ancak, Kore Türkiye’den çok daha hızlı gelişti. Kore’de savaşmış birçok Kore Gazisi ile görüştüm. Onlar Kore’de ki kalkınma gelişmenin nasıl hızlı olduğunu net bir şekilde söylüyorlar. Kore ile ilgili olarak, yazdığım makalelerin bazılarını www.gebzegazetesi.com dan okuyabilirsiniz.GÜNEY KORE CUMHURBAŞKANI TÜRKİYE’DE
Kore aslında tek devletti. Sosyalist blokta yer alan Kuzey Kore, Güney Kore’ye saldırınca Türkiye, Birleşmiş Milletler kararı ile savaşa katılmıştı. Bugün Türkiye, Güney Kore ile gayet iş birliği içerisinde Güney Kore Cumhurbaşkanı da Türkiye’ye geldi
Türkiye’ye resmi ziyarette bulunan Güney Kore Cumhurbaşkanı Lee Myung-bak, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından resmi törenle karşılandı.
Çankaya Köşkü’ndeki resmi karşılama töreninde 21 pare top atışı eşliğinde iki ülkenin milli marşlarının çalınmasının ardından Güney Kore Cumhurbaşkanı Myung-bak, tören kıtasını Türkçe “Merhaba asker” diyerek selamladı. Gül’ün eşi Hayrünnisa Gül ve Lee’nin eşi Kim Yoon-Ok da iki cumhurbaşkanına törende eşlik etti. Törene, Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım ve Ankara Valisi Alaaddin Yüksel katıldı.

KORE’DE DEVR-İ ALEM
Geçtiğimiz yıl gittiğimiz Kore ile ilgili uzun bir yazı serisi hazırladık. Yazı serimiz de Güney Kore ile ilgili ayrıntılı bilgiler verdik. Yazımızın bir bölümünü gazetemize alıyoruz, yazımızın tümünün okumak için www.gebzegazetesi.com adresinden okuyabilirsiniz.

İsmail Kahraman’ın kalem ve kamerasından 721 Şehidimizin bulunduğu Kore’de Devr-i Alem
Kore  Modeli  ve Posco’nun Başarı Hikayesi..

Devr-i Alem  belgesel TV program yapımcısı İsmail kahraman  Kore  Şehitleri için Türkiye’den toprak götürdü.Kore’nin kalkınma modelini araştırdı.

Kore Yolcuğu Başlıyor.,,

Kore deyince içimize bir sızı düşer ve Kore şehitlerini hatırlarız. Bundan 60 yıl önce anavatanlarından binlerce km uzakta neden ve niçin çarpıştığını bilmeden şehit olan Mehmetçikler aklımıza gelir. Kore demek namsız ve nişansız şehitler, Anadolu kuzuları, gurbet elde ki şehitler demektir.
Kore’ye gitmek için hep bir fırsat aradım. Amacımız Kore’ye gidip şehit Mehmetçiklere Türk toprağı götürüp mezarları başında Fatiha okumaktı. Bu isteğimiz nihayet gerçekleşti. Dünya çelik devi Posco’nun davetiyle Kore’ye gitmek üzere İstanbul’dan yola çıkıyoruz. Kore’ye gitmek üzere geldiğimiz Atatürk hava limanında tatlı bir sürpriz ile karşılaşıyoruz. Kazakistanlı bir Kazak yarı Türkçesiyle boynuma sarılıyor. “Devri alem İsmail bey nasılsın” diye takılıp “ben sizlerin programını Kazakistan’dan izliyorum. Benim atalarım Afganistan’ın belh kentinden. Belh’i çok güzel anlattınız” diyor. Pasaportumu kontrol eden polis ise Kudüs ve Akka belgeselini zevkle izlediğinden söz ediyor. Bu tatlı sürpriz bizlere heyecan vererek çıkacağımız zorlu Kore yolculuğunu biraz olsun hafifletiyor.
THY’nin İstanbul-Seul seferini yapacak  Uçakla gece yarısı saat 24.00’de yola çıkıyoruz. Uçağımız Karadeniz semaları, Gürcistan ve Azerbaycan hava sahasından geçerek Hazar denizi üzerinden Kazakistan semasına giriyor. Uçağın yol güzergahını önümde ki panodan takip ediyorum. Bir süre Moğolistan semalarında uçuyoruz. Ardından gönül yaramız Doğu Türkistan hava sahasına girince Urumçisiyle, Kaşgarıyla, Turfanıyla, Taklamakan çölüyle Doğu Türkistan hatırıma geliyor. Ve Çin esareti altında ki Doğu Türkistan hava sahasından geçerken aklım Çin zulmü altında inim inim inleyen milyonlarca Uygur Türkü’nü düşünmeden edemiyorum.
Pekin yakınlarından Şangay ve Guanzo kentinden uçağımız pasifik okyanusuna açılıyor. Uzun bir süre Pasifik Okyanusu üzerinde uçtuktan sonra Kore’nin başkenti Seul hava limanı için alçalmaya başlıyoruz. Hiç durmadan 10 saat süren uçak yolculuğumuz sisli bir havada Seul havalimanında son bulacak. Ancak Adacıklar üzerinden geçerken Kore topraklarının yeşilliklerle kaplı bir çok adacıktan oluştuğu dikkatimi çekiyor. Binalar, otoyollar ve rüzgar enerjisi santraller Kore’nin önemli bir ülke olduğunu bizlere gösteriyor.

KORE’NİN BAŞKENTİ SEUL’DEYİZ

Uçağımız adeta bir kartal gibi süzülerek Seul havalimanına indiğinde Türkiye’de çoktan günün yarısı olmuştu. Türkiye ile Kore arasında ki zaman farkı 6 saat. Gece saat 24.00’de bindiğimiz uçağımız Kore’nin başkenti Seul’e indiğinde Kore’de saatler 15.00’i gösteriyordu. Pasaport işlemlerimizi yaptırırken Kore’li Polis Türk olduğumu görünce selamun aleyküm diye bizi karşıladı. Doldurduğumuz iki formun birisini pasaport polisine, diğerini de gümrük görevlisine verdikten sonra otobüse binerek Kore’nin Güneydoğusunda yer alan ve sarı deniz sahillerinde ki Pohang şehrine gitmek üzere yola çıkıyoruz. ……

DÜNYANIN EN UZUN KÖPRÜSÜNDEN GEÇİYORUZ
Uçağımızın Kore’de indiği İnco Havalimanı Seul’a bağlı. Hava limanından çıkışta dünyanın en uzun köprülerinden birisi olan 22 km uzunluğunda ki Seul köprüsünden geçerek Pohang şehrine gitmek üzere yola çıkıyoruz. Yolumuzun hemen sağ tarafında büyük gökdelenler ve plazalar yer alıyor. Buranın Kore serbest bölgesi olduğunu öğreniyoruz. Yeşillikler içerisinde envai çeşit ağaç türü, pirinç tarlaları, yöreye özgü meyve bahçeleri ve üzüm bağları arasından adeta yeşillikler denizinde yüzercesine  yolumuza devam ediyoruz.

KORE YEMEĞİ İLE İLK TANIŞMA

Otobüsümüz bir dinlenme tesislerinde mola veriyor. Burada ilk kez Kore yemeği ile tanışıyoruz. Kore yemeklerinden oluşan paketimizi açtığımızda farklı bir koku adeta burnumuzu tırmalıyor. Yağsız ve tuzsuz pirinç lapası, büyük bir ıstakoz, farklı salata, acılı turşular, ekmeğe benzeyen yağlı bir pasta ve yemeği yiyeceğimiz iki uzun çöp. Bu yemek menüsünü görünce Kore’de 4 günü nasıl geçireceğimi düşünmeden edemiyorum. Yemek paketini usulca bir kenara bırakıp Türkiye’den götürdüğüm ekmek, zeytin, peynir ve üzüm kurusu ile açlığımı bastırmaya çalışıyorum. Moladan sonra yeşillikler ve orman denizi içerisinde Kore’nin güneyinde ki Pohang şehrine doğru yol alıyoruz. Yaklaşıkk 5 saatlik otobüs yolculuğundan sonra bizi Kore’ye davet eden Posco firmasının Posco international otel tesislerinde konaklamak üzere otele yerleşiyoruz.

POHANG ADETA PARK GİBİ
Pohang şehrinde günün ilk ışıklarıyla otelden kendimi dışarıya atıyor, kameramla güneşin ilk ışıklarını Kore halkının sabah yürüyüşlerini ve Pohang şehrini belgesel görüntülerini kamerama kaydediyorum. Burası dünya çelik devi Posco’nun fabrikalarının bulunduğu şehir. Burada sadece Posco değil, Hyundai demir çelik fabrikalarıyla bir başka demir çelik fabrikasının da tesisleri yer alıyor. Pohang’de ki yeşillik ve temiz hava buranın demir çelik sanayi değil de ilaç ve kozmetik sanayi merkezinin olduğunu bizlere hatırlatıyor. Her yer yemyeşil. Hava tertemiz, demir çelik fabrikalarını görmesek bize kimse burada demir çelik fabrikasının olduğuna inandıramaz. Yeşillikler içerisinde ki Pohang şehri 1968 yılında Posco’nun kurulduğu şehir. Posco bu şehre sadece demir çelik fabrikası kurmamış, dünyanın ilk 500 üniversitesi arasında 25.sırada olan Posco Bilim ve Teknoloji Üniversitesi’ni de bu şehirde kurmuş. Deyim yerindeyse sanayi ve üniversite iş birliği içerisinde adeta el ele vererek Kore’nin kalkınma modelini ortaya koymuşlar. Kore’yi bugünkü ekonomik refah seviyesine yükseltmişler.POSCO BİLİM VE TEKNOLOJİ ÜNİVERSİTESİNİ GEZİYORUZ
Kore’nin güney doğusunda yer alan Sarı Deniz sahilinde ki üç demir çelik fabrikasının bulunduğu Pohang şehrinin en önemli özelliği bir üniversite şehri olması. Sabah erken otobüsle hem Pohang şehir turu ve hem de Posco Üniversitesi kampus alanının gezmek üzere otobüse biniyoruz. Bir çok ağaç türü, yeşillikler, havuz, göletler, spor alanları, sebze bahçeleri ve devasa binalar arasından geçerken rehberimiz Posco teknoloji Üniversitesi ile ilgili bilgiler veriyor. Üniversite’nin dünyanın en başarılı 25 Üniversitesi arasında yer aldığını ve hedeflerinin 20’ye yükselmek olduğunu söylüyorlar. Posco anaokulu, ilköğretim okulu ve Lise eğitim kurumları da  açarak  çalışanların çocuklarını bu kuruluşlarda ücretsiz olarak okutuyor. Çeşitli büyüklükte çalışanları için konut da inşa etmiş Posco. Bu  konutları  çalışanlarına kar gözetmeksizin düşük taksitlerle satarak onların konut ihtiyacını karşılamış. Posco Üniversitesi bünyesinde araştırma, geliştirme merkezi de kurulmuş, burada demir çelik sektörüyle ilgili yeni icatlar ve bilgiler üzerinde araştırma elemanları ve uzmanlar araştırma yapıyorlarmış. Dünyanın bir çok ülkesinden zeki ve başarılı öğrencileri de kendi bünyesine dahil eden Üniversite onların daha iyi yetişmesi için maddi ve manevi katkıda bulunuyor. Üniversite’nin kampus alanı sanki açık hava alanı park gibi. Her yerde yeşil hakim. Öğrenci yurtları, bekar çalışanlar ve sosyal alanlar iç içe. Sanki bir bilim teknoloji şehri kurulmuş. Pohang’de kaldığımız otel ise yüzlerce odası oldan beş yıldızlı Posco firmasına ait bir otel. Posco demir çelik fabrikası ise bu alanın hemen yanı başında. Üniversite kampusunu gezdikten sonra Posco demir çelik fabrikasına gidiyoruz.

POSCO’NUN SLOGANI “YEŞİL VE DAHA TEMİZ ÇEVRE”

Yeşil alanlar ve doğal güzellikler içerisinde  geçerek Posco demir çelik fabrikasına gidiyoruz. Fabrika’nın bir çok bacası var. Hiç birinden duman çıkmıyor. Bir- iki tanesinden buhar çıktığına şahit oluyoruz. Dünyanın çeşitli ülkelerinden getirilen cevherleri işleyerek demir çelik üreten Posco, biz geldik diye mi fabrikayı çalıştırmıyor düşüncesi aklımızdan geçerken bizi gezdiren rehberimiz, “Her şey burada denetim içinde, fabrika bağımsız bir denetim kurulu tarafından günün 24 saati denetleniyor, sizi bu denetim kulesine de çıkaracağız. Burada elde edilen çevre değerleri, şehrin bir çok noktasına kurulan dev ekranlardan canlı olarak verilerek fabrikanın çevre değerleri, hava kalitesi ve bacalarının durumu hakkında ki bilgiler ekrandan yansıtılıyor.”dedi.
Büyük bir ırmağın üzerinden geçerek 10 bin dönüm alan üzerine kurulmuş Posco demir çelik fabrikasına geziyoruz.

“KAYNAKLAR KISITLI, FİKİR VE İCAT SINIRSIZ”

Sadece Kore insanı değil, uzak doğu halkı fikirler, düşünceler, icatlar ve hedefler üzerine çalışmalar yapıyor. Posco fabrikası girişinde ki büyük bir tabela dikkatimi çekiyor. “Kaynaklar kısıtlı, fikir ve icatlar sınırsız” tabelası sadece Posco’nun değil, bütün uzak doğu halkının ana hedefi olmuş. Posco’yu başarıya götüren hedef de bu olsa gerek. Fabrikanın ana girişinde ki Korece ve İngilizce (Green and Clean anwer onvental) “Yeşil ve temiz çevre” sloganı yazan tabelanın altında fotoğraf çektirip bir çok ağaç türünün ve çiçeklerin bulunduğu yerden geçerek çevre gözlem kulesine çıkıyoruz. Çevre gözlem kulesi sadece fabrikaya değil bütün Pohang şehrine hakim. Burada çekim yapmamıza izin verilmiyor. Fabrika yetkilileri günün 24 saati çok hassas kamera ve aygıtlar tarafından fabrikanın  çevre uzmanları  tarafından bu kuleden  denetlendiğini ve elde edilen verilere müdahale edilmeden şehir merkezinde ki panolara aktarıldığını bildiriyor. Gerçekten de bir çok kamera ve alette fabrikanın her yerinin buradan denetlenip kontrol edilerek kameradan kayıt altına alındığını görüyoruz. Çevreden sorumlu bir başka yetkili ise Posco’nun geçen yıl 5 milyar dolar ciro yaptığını, bu cirosunun yüzde üçünü çevre ve yeşil için harcadığını, fabrika inşaatının başladığı 1968 yılından bu güne  fabrika  çevresine toplam 2 milyon ağaç diktiklerini açıkladı. Gerçekten de kuleden çok hassas dürbünlerle gerek fabrika bölgesini ve gerekse Pohang şehrini daha yakından izleme fırsatımız oluyor. Fabrika ve bölgeyi izlerken Dilovası ve Çayırova hatırıma geliyor. Özellikle Dilovası bölgesindeki fabrikalar ve demir çelik firmalarının Posco’dan alacağı çok dersler var. Sadece bu bölgeler değil, Ereğli Demir çelik, Karabük ve İskenderun Demir Çelik firmalarının yetkilileri da Kore’ye giderek Posco tesislerini incelemeli. Çevre kirletilmeden insan sağlığına önem verilerek ırmak ve denizler kirletilmeyerek demir çelmik fabrikaları kurulup çalıştırılabildiğini  yerinde görmeli.

POSCO DEMİR ÇELİK FABRİKASI TESİSLERİNİ GEZİYORUZ

Çevre gözlem kulesinden inerek Posco’nun geniş bir alana yayılan fabrika sahasını gezmeye başlıyoruz. Bir çok ağaç ve çiçek türü arasından fabrika alanını otobüsle geziyoruz. Kore’nin kendi maden cevherleri kaynağı çok az. Posco Avustralya’dan cevher getirip Çin’den de kömür getirerek burada demir çelik imal ederek, Kore’nin kalkınmasını sağlamış ve dünyanın en önemli demir çelik tesislerini kurmuş. Ereğli Demir çelik fabrikasıyla aynı yıllarda kurulan Posco’da bugün 20 bin kişi çalışırken, Ereğli Demir çelik fabrikalarında ise sadece 7 bin kişi çalışıyor. Bugün Oyak’ın elinde olan Ereğli Demir çelik var olma mücadelesi verirken, tamamen özerk bir yapıya sahip olan Posco’nun hisselerinin yüzde 65’i Amerikan New York borsalarında işlem görüyor. Posco, Türkiye’nin her yıl milyarlarca dolar vererek ithal ettiği paslanmaz çelik için piyasa araştırması yaparak Kocaeli’ye yatırım yapmaya çalışırken, Türkiye’de ki demir çelik fabrikaları ise daha çok nasıl kar edebiliriz düşüncesi peşinde. Bu düşünceler içerisinde fabrika alanında ki gezimizin şimdi ki durağı  İzimt’e bir benzeri’nin  İzmit’e kurulacağı  Posco paslanmaz çelik tesisleri oluyor.

DEMİR KORE’DE ÜRETİLİP KOCAELİ’DE ÇELİKLEŞTİRİLECEK

Kore’ye gidişimizin en önemli nedeni olan Posco’nun İzmit Alikahya’ya kuracağı paslanmaz çelik tesislerinin örneğinin bulunduğu alana geliyoruz. Türkiye’de paslanmaz çelik üreten tesis olmadığı için Koreliler bu alanda büyük kar olduğu düşüncesiyle Türkiye’ye yatırım yapmaya karar vermiş. Ancak İzmit ve Alikahya halkının endişeleri olduğu için çevre konusunda bir grup Kocaelili gazeteci tesislerin Kore’de görülmesi için gezi düzenlemiş. Gezinin odak noktası olan paslanmaz çelik haddehanesinde öncelikle Koreli yetkililer ardından da geziye katılan Türk yetkililer gazetecilere önemli bilgiler verdiler. Bu bilgileri aldıktan sonra paslanmaz çelik haddanasine geçtik. Bu tesisler 20 yıl önce kurulmuş. Yatay ve dikey şekilde iki büyük fabrikadan oluşuyor. Maden cevherinden üretilmiş, dev demir rulolar, çelik haline getirtilmesi için elektrik ark ocaklarından geçirilip özel işlemlere tabi tutularak haddeleniyor. Tesisi uzun süre geziyoruz. Temiz bir ortam, hiçbir surette çekim yapmamıza izin verilmiyor. Koreliler teknoloji hırsızlığı konusunda çok duyarlılar. Ancak çok özel izin alarak tesisin belli noktalarında sadece  fotoğraf çekimi yapabiliyoruz. Tesisi baştan başa gezerek yetkililerden bilgi alıyoruz. Hiçbir tozun  ve çevre kirliliğinin olmadığı haddehaneden çıkarken gerek Koreli ve gerekse Türk yetkililere bu firma Türkiye’ye geldikten sonra örnek olacak yerde Türkiye’de ki demir çelik fabrikalarına benzeyerek çevreyi kirletmeme garantisini kim verebilir soruma şu cevabı alıyorum: “Bu tesisler 20 yıl önce kuruldu. 20 yılda çok şey değişti. Bu tesislerden çok daha yeni ve çok daha çevre duyarlılığına sahip makinalarla Kocaeli’de üretim yapılacak. Bağımsız denetim kurumları da denetlemeyi sürdürecek.” Diyorlar.

POSCO MÜZESİNDEYİZ

Beni en çok Posco tesislerinin Pohang’da kurduğu Posco müzesi dikkatimi çekti. Müthiş bir müze. Posco’nun 1968’den 2011’e kuruluş hikayesi başarıları, dünyada ki çeşitli ülkelere yaptığı yatırımlar, sosyal sorumluluk çerçevesinde yaptığı hizmetler, eğitim, kültür ve spora verdiği önemler Posco’nun nasıl kurulduğunu, Posco’nun ilk kurucusu Mr.Park ve yine Posco’nun kurulduğu yıllarda Kore devlet başkanı olan Kore cumhurbaşkanı Mr.Park’ın temel atma töreninde ki görüntüler, ilk yapılan üretimler, resimler ve maketler halinde sergilenmiş. Fabrikanın ilk tabelası orijinal olarak müzede bulunuyor. Kore ve İngilizce filmlerle çeliğin tarihçesinden Posco’nun kuruluş hikayesine kadar her şey ziyaretçilere anlatılıyor. Müzede gezerken Türkiye’de ki sanayi kuruluşlarında da keşke böyle bir müze olabilse diye iç geçiriyorum. Müthiş bir olay. Müzenin her noktasında keyifle çekim yapıp Türkiye’de ki sanayi kuruluşlarımızın örnek alması için hiçbir detayı kaçırmak istemiyorum. Türkiye’de sanayi kuruluşlarının değil, Türkiye’de bir bilim teknoloji ve sanayi müzesinin olmamasından üzüntü duyuyorum. Keşke Türkiye’de bir bilim teknoloji ve sanayi müzesi olabilse. Hiçbir ayrıntıyı kaçırmadan müzede çekim yapıp bir çelik sanayinin fabrikası, üniversitesi, eğitim kurumları, konutları, yeşil ve spor alanları ile nasıl bir şekilde kurulup başarıdan başarıya koştuğunun hayal değil gerçek olduğunu burada görüyorum.

POSCO TEKNİK BAŞKAN YARDIMCISI İLE RÖPORTAJ

Posco’nun Pohang’da ki genel merkezinde Posco Grubu Teknik başkan yardımcısı Mr. Jhon ile röportaj yapmak üzere genel merkez binasına gidiyoruz. Bina tamamen özel güvenlik sistemiyle korunuyor. Yönetim katında özel kartla girip    Posco’nun yönetim merkezine giriyoruz. Üst yönetimin bulunduğu kat burası. Üst yöneticilerin ayrı ayrı sekreteri ve özel kalem müdürü yok. Girişteki bankonda sadece 4-5 sekreter görev yapıyor. Posco’nun paslanmaz çelikten sorumlu teknik başkan yardımcısı Mr.Jhon bizi makam odasının kapısında işçilerin giydiği özel mavi iş kıyafetiyle karşılıyor. Bütün üst yönetim bu tür tek tip önlükler giyiyor. Herkesin ismi, yaka karrtları var. Sade bir oda, ortasında toplantı masası ve hemen söyleşiye başlıyoruz. Kore’nin ve Posco’nun başarı hikayesini soruyorum. Gerçekten de Kore’nin başarı hikayesi önemli. 1950’de büyük bir savaş geçirmiş, binlerce Türk askeri Kore’yi işgalden kurtarmak için burada şehit olmuş, inişli çıkışlı acılı bir çok dönem geçirmesine rağmen Kore son 20 yılda büyük başarılara imza atıp, milli gelirini 1000 dolarlardan 25 bin dolara çıkaran ve bugün dünyanın en güçlü 15. Ekonomisine sahip bir ülke. Daha önce Japon kalkınma Modeli olarak bildiğimiz modelin aslında Kore kalkınma modeli olduğunu bilmemiz gerekiyor. 2008 ekonomik krizini çok kısa sürede atlatıp bir çok markasıyla dünya ekonomisine yön veren bir ülke. Demir Çelik sanayinde de lider ülke. Gerek Posco ve gerekse Kore’nin kalkınma modelini Mr.Jhon şöyle anlatıyor.
“…Biz  Korelilerde  mesai mefhumu yok. Sabah 7’de iş başı yapar, akşam 21.00’de iş yerinden çıkarız. Hep üretim yapmak, ihracat yapmak, yeni teknolojiler ve yeni üretim teknikleri araştırırız. Kore olarak hep önümüze hedefler koyarız. Örneğin 2020 Posco’nun yeni bir başarı hikayesi hedefimizdir. Şirketimizi dünya lideri yapmak için 2020’yi hedef seçtik. Eğitime çok önem vermekteyiz. İnsana ve çevreye saygılıyız. Çalışanlarımız iş ortağımızdır.” Derken samimi ve içten olduğu her halinden belliydi. Vedalaşıp ayrılırken bizleri şirket genel merkez binasının dışarısına kadar uğurlayıp aracımıza binene kadar bekleyip el sallayarak vedalaştık. Bir çok dalda üretim yapan Posco’nun asıl genel merkezine Kore’nin başkenti Seul’de şimdi sizlere Kore’nin başkenti Seul’de ki Posco genel merkezinde ki izlenimlerimi paylaşmak istiyorum.

POSCONUN SEUL’DE Kİ FİKİR ÜRETME MERKEZİNDE BELGESEL ÇEKİMİ

Posco Şirketler topluluğunun Kore’nin başkenti Seul’da ki genel merkez binasındayız. Etrafı çam ağaçlarıyla kaplı iki ikiz kuleden oluşan büyük gökdelenler. Binanın ana giriş katında büyük bir akvaryum var. Kore denizlerinde ki balık türleri bu akvaryuma yerleştirilmiş. Akvaryumun hemen yanında 1000 kişilik büyük bir konser salonu var. Her hafta sonu halka açık olan bu konser salonunda ücretsiz halk konserleri veriliyor. Salona bir başka noktasında ise Posco’nun üretim ve çalışmalarıyla ilgili mini bir müze bölümü var. Beni en çok beşinci katta ki “POSCO FİKİR ÜRETME MERKEZİ” ilgilendirdi. Asansörle bu kata çıkıyoruz. Merkezin içine girdiğimizde kendimizi sanki bir botanik park ve lunapark da buluyoruz. Envai çeşit çiçek, ağaç türleri, havuzlar, fıskiyeler, spor aletleri, oyun masaları, salıncak, kütüphane ve tek kişilik çalışma ofislerini görünce buranın ne olduğunu merakla rehberimize soruyorum. Ve Koreli rehberimizden şu bilgileri alıyoruz.

“Burası Posco’nun fikir üretme merkezi. Burası Posco çalışanlarına açık. Posco şirket çalışanları buraya gelip burada moral bulup, istediği gibi eğlenip oynarken Posco’nun gelişmesi ile ilgili fikirler üretip, düşünce geliştirme yeridir. İsteyen çalışanımız burada gönlünce eğlenir, eğlenirken düşünür, düşünürken fikirler ve icatlar ortaya çıkar ve üretilen fikirlerle şirketimiz gelişir. Bugün poscoyu dünya çelik devi yapan bir çok fikir bu merkezden çıkmıştır. Bu merkezde üretilen fikirlerin şirketimize çok büyük katkısı olmuştur. Burası fikir üretme merkezidir.”dedi.
Bu merkezi gezerken biz de oyun aletlerinde oynayıp salıncaklarda sallanıp, botanik park da gezerek acaba Türkiye’de kaç şirketimizin bu tür merkezleri var. Burası sadece bir fikir üretme merkezi değil, moral merkezi, enerji depolama merkezsi. En önemlisi insan değerlerine önem verme merkezi. Bu merkezi gezerken bir gün Türkiye’de de bu merkezlerin olyabileceği ümidiyle kendimi Seul’un ana cadde ve sokaklarına attım.

POSCO TÜRKİYE’YE KORE BAŞARISINI GETİRİR

Kore bir çok dünya markasının üretildiği ülke. Daewo’dan Hyundai’ye, Posco’dan Samsung’a, Ssang Yong, daha bir çok dünya markasına 30 yılda dünya ekonomik devi olan 50 milyon nüfuslu Kore’nin başarı hikayesi beni çok etkiledi. Kore’nin Türkiye’de bir çok yatırımı var. Mehmetçikler 60 yıl önce Kore’yi Rus ve Çin işgalinden kurtarmıştı. Son 30 yılda Kore dünyanın ekonomik lider ülkeleri arasında yer aldı. Türkiye’nin Seul büyük elçiliği yetkililerinden edindiğim bilgiye göre her yıl Türkiye’ye 4 milyar 500 milyon dolarlık mal satıyor. Buna karşılık Türkiye ise sadece 300 milyon dolar Kore’ye mal satabiliyor. Arada korkunç fark var. Türkiye 90 yıldır savaşa girmedi. 60 yıl önce yerle bir olan Kore bugün Türkiye’ye paslanmaz demir çelik fabrikası kurmak istiyor. Temennim sadece fabrika kurmaz fabrikayla birlikte Kore’nin başarı hikayesi  “ Kore Modeli “ nide  Türkiye ve Kocaeli’ye getirir.

KORE’DE Kİ ŞEHİTLERE TÜRK TOPRAĞI GÖTÜRDÜM

Kore gitmek için hep bir imkan ve fırsat aramıştım. Bu fırsatın gerçekleştiğini ve Kore’den davet aldığımda heyecanlanıp ilk fırsatta Pusang’da ki şehitliği ziyaret etmeye karar vermişti. Aslında gazeteci ve belgeselci olarak Kore’ye gemilerle giden askerlerimizin Türkiye’den ayrılışı, Akdeniz’e çıkıp Süveyş kanalını geçerek Hint Okyanusu’ndan Pasifik sahilleri ve Kore’nin liman kenti Pusang’a gemiyle deniz yolundan giderek Kore savaşına katılan askerlerimizin duygularını birebir yaşamak istemiştim. Bu isteğimiz olmadı, askerlerimizin bir ay da gittiği Kore yolunu biz THY’ye ait uçakla 10 saatle gideceğiz. Mehmetçiklerin Kore’ye gidiş yolları 1876’da Ertuğrul firkateyninin Japonya’ya gidiş yolunu takip ederek haziran 1950’de Türk askerlerini taşıyan gemi Kore’ye gitmişti. En büyük arzum bu yolları denizden gitmek, inşallah oda olur ama zararı yok biz uçakla Kore’ye giderek Mehmetçiklerin Kore topraklarına çıktığı sarı deniz sahilinde ki Pusang şehrindeyiz.

PUSANG’DA TÜRK ŞEHİTLİĞİ

Pusang Kore’nin başkenti Seul’den sonra en büyük ikinci şehir. Liman kenti, Mehmetçiklerimizin Kore topraklarına çıktıkları ilk kara parçası. Pusang’da ilk durağımız Türk Şehitlerinin de mezarlarının bulunduğu BM Anıt mezarlığı. Birleşmiş Milletlerin ilk ve tek anıt mezarlığı Pusang’da. BM gücü olarak Kore savaşına katılan çeşitli ülkelere ait 40 bine yakın asker mezarının büyük bir kısmı Pusang’da. ABD’&den sonra en çok asker zayiatı Türkiye verdi. Heyecanla elimde kameram Türk askerlerinin mezarlarının bulunduğu bölgeye doğru yönelip şehitliğin kapısından içeri giriyorum. İki Koreli asker kapının sağ ve sol taraflarında durarak bize selam veriyor. Anıt mezarlıkta ilk göze çarpan Kore savaşına katılan ülkelerin asker kayıpları. Türkiye’nin 724 asker kaybettiğini Pusang’da ki şehitlikte 462 Türk askerinin mezarının bulunduğu yazılı. Burada çekim yaparak nazlı nazlı dalgalanan Türk bayrağının altında adeta bir gül bahçesinde yatarcasına Mehmetçiklerin kabirlerinin bulunduğu bölgeye geçiyoruz. Burası bir anıt mezarlık değil, gerçek bir mezarlık. Savaşta hayatlarını kaybeden askerlerin mezarları ülkesi ve adının yazıldığı pirinç kitabeler altında değişik renkte ki güllerin bulunduğu mezarlıkta yatıyor. Çok geniş bir alan. Şehitlerimize ait mezarlık ilk bölümde. Şehitliğe girer girmez dikkatimi çeken Koreli ana okulu öğrencileri, arıt mezarlığa getirilmiş, öğretmenlerinin nezaretinde anıt mezarlık gezdiriliyor. Koreli çocukların Türk bayrağı ve şehit Mehmetçiklerin mezarı önünde ki masım tavırları dikkatimi çekerek, hem fotoğraf makinemi hem kameramı çalıştırıp bu tarihi anı belgeselleştiriyorum.

KORE ŞEHİTLERİNE TÜRK TOPRAĞI

Devri Alem ve Belgesel yayıncılık olarak Milli ve manevi görevcimizi Pusang’da ki Türk şehitliğinde de gerçekleştirmenin mutluluğu içindeyim. Kore şehitleri için Türkiye’den götürdüğüm toprağı Kore’de ki şehit mezarlarımızın üzerlerine serperek onların bir nebze de olsa vatan hasretini gideriyor. Şehit mezarlarının başucunda Kocaeli Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Halit Yılmaz’ın Fatiha okumasına şahitlik yapıp şehitlerimizin ruhuna ithaf ediyoruz. Büyük bir çiçek buketini Türk bayrağı altında ki platforma yerleştirerek şehitlerimizin aziz hatırası önünde minnet ve şükran hissiyle görevimizi yapıyoruz. Türk bayrağının dalgalandığı bölgede üst düzey şehit askerlerin mezarları var. Ayrıca TBMM Başkanlığı döneminde Mehmet Ali Şahin’in getirdiği toprak yer alıyor. Meçhul Mehmetçik mezarı anıtın bir başka köşesinde bulunuyor. Türkiye’den gelen gazeteci ekibin mezarlıkta isim aramaları Kore’li yetkililerin müdahalesiyle önleniyor. Çünkü şehitlerin gerçek mezarının üzülmesine basılmasını istemiyor Koreli yetkililer. Bayan Koreli görevli koşarak gelip İngilizce mezarlara basmayın diye feryat etmesi hala gözlerimin önünde. Anavatandan çok uzakta olan Mehmetçiklerimiz Koreli dostlarımızın şefkatli ellerinde olmasına seviniyorum. Şehitliğin her noktasından kamera ve fotoğraf çekimleri yaparak Pusang’da ki şehitliğimizi belgeselleştirmeye çalışıyorum. Şehitliğin alt bölümünde ki uzun havuzda ise şehitlerimizi temsil eden kırmızı ve barışı temsil eden beyaz balıkların yarış edercesine yüzmesi barışın ne kadar önemli olduğunu şehit Mehmetçiklerimizin al kanlarını temsil eden balıklar da bizlere farklı duygular yaşatıyor. Anıtta ki BM merkezinde Kore savaşlarıyla ilgili belge ve dokümanlar, sinevizyon gösterisi ve anıt hatıra defterinin bulunması şehitliğe verilen önemi gösteriyor. Bir çok Koreli görevli şehitlikte ki çiçekleri ve yeşil örtüyü ve çimleri sürekli bakmaları Korelilerin şehitliğe verdiği önemi gösteriyor. Anıtın girişinde ki Koreli askerlerin esas duruşta verdikleri selamı alarak anıttan çıkarken aklım mezarlıkta bıraktığımız şehitlerde kalıyor. Bu şehitler anadolunun nerelerinden buralara gelmişti. Bazıları bekar bazıları evliydi. Bir çoğunun adı Mehmet ve İbrahim’di. Onların da umudu, onlarında mutluluk ve sevgi heyecanı vardı. Onlar hayatlarının baharında dilini ve dinini bilmedikleri Kore topraklarında şehit olmuşlardı. Mehmetçiğin neden Kore’ye gönderildiği Türkiye’nin neden bu kadar kalabalık asker gücüyle Kore savaşlarına katıldığı elbette tartışılır ve tartışılmalı. Tarihi yargılamadan ve o günlerde yaşananları unutmadan tartışmalıyız. Şehitlikte geziye katılan Türk gazetecilerinin de görüşlerini alıyorum. Mehmetçiklerin araya ilk adım bastığı Pusang limanını, limana hakim yüksek bir yerden görüntülerken Pusang şehrinin Kocaeli büyükşehir belediyesi ile kardeş şehir olduğunu da öğrenmiş oluyorum.

KORE SAVAŞLARI MÜZESİNDE BELGESEL ÇEKTİM
Kore’nin ikinci büyük kenti ve Kore şehitlerimizin mezarlarının bulunduğu Pusang’dan ayrılarak iki saatlik hızlı tren yolculuğu ile Kore’nin başkenti Seul’e gitmek için yola çıktık. Saatte 330 km hız yapan hızlı tren uzun tünellerden, derin vadilerden, köyler şehirler ve kasabalardan rüzgar gibi geçerek Kore’nin başkenti Seul’e getirdi bizi. Seul çok büyük bir şehir. 2002’de Fifa Dünya Kupası’nın yapılmasıyla tanıyoruz. Korelilerde Türkiye’yi bu kupa maçıyla tanıyor. Seul’de ilk durağımız Kore savaşları müzesi oluyor. Çok geniş ve büyük bir  müze. Sadece Kore savaşları anlatılmıyor Kore’nin tüm tarihi de anlatılıyor. Müze’nin girişinde yine Türk bayrakları ve Kore’de şehit olan Türk askerlerinin isim listesi ve listenin bulunduğu tabela karşılıyor. Kore savaşları için çok geniş yer ayrılmış. Savaşın yapıldığı cephelerin orijinal maketleri, geniş bir şekilde sergilenerek orijinal savaş görüntüleriyle izleyicilerin dikkatine sunulmuş. Savaşta kullanılan askeri malzeme ve araçlar birebir müzede sergilenmiş. Kore savaşlarına katılan ülkelerle ilgili ayrıntılı bilgiler verilmiş. Türkiye ve Türk askerleriyle ilgili bölüm çok güzel dizayn edilmiş. Bir Mehmetçik figürü vitrinde birebir maket haline getirilmiş. Müzenin her noktasında hiçbir zorlukla karşılaşmadan belgesel çekimleri yaptım. Müzeye 7’den 77’e tüm Koreliler ilgi gösteriyor. Müzeyi gezen Korelilerle de söyleşiler yaptım. Müzede Kore savaşlarıyla ilgili önemli bilgiler aldım.

SEUL’Ü GEZİYORUZ
Kore’nin başkenti Seul, oldukça kalabalık nüfusuyla dünyanın en önemli başkentlerinden birisi. Gökdelenler ve yeşillikler diyarı. Seul’ün tam ortasından akan Han nehri Seul’e hayat veriyor. Han nehrinin bulunduğu bölge Kore’nin en eski tarihi geçmişini de yansıtıyor. 5 bin yıllık Kore tarihi müzelerde ve şehrin belli noktalarında değişik figürlerle yansıtılmış. Son savaşlarda Seul büyük darbe almış. Bugün savaşlardan hiçbir eser yok. Caddeler geniş ve ferah. Fıskiyeler ve su kanalları şehre güzel görünüm veriyor. Şehir merkezinde ki ticaret hareketli. Bazı Türk müteşebbisler de burada dondurmacılık, döner ve diğer işleri yaptığını görüyoruz.

SEUL KULESİNDEYİZ
Seul’ün alameti farikası olan Seul Kulesi şehre hakim bir tepe üzerinde. Seul kulesinden şehri seyretmek için kuleye gidiyoruz. 236 metre yüksekliğinde ki kulenin seyir terasından Seul şehrini muhteşem şekilde seyredip, Seul’ü gönlümüze ve kalbimize nakşediyoruz. 236 metreden Seul gerçekten muhteşem gözüküyor. Dev gökdelenler, iş merkezleri, ana caddeler ve trafiğin yoğunluğu Seul’ün önemini gösteriyor.

KORE KRALLAR SARAYI
Kore’nin en eski tarihi eserlerinden bazıları Seul’de ki Krallar Sarayı. Seul’de iki önemli Kral sarayını gezeceğiz. Her iki kral sarayı da şehrin merkezinde. Birinin tarihi 600 yıllık, diğerinin tarihi ise 750 yıllık. U saraylar Kore’nin tarihi geçmişini de yansıtıyor. Saraylar 1945 yılında Japonlar tarafından yakıldığı için orijinaline uygun olarak yapılmış ve turistlerin ziyaretine açılmış. Seul’de ki ilk ziyaret ettiğimiz saray 600 yıllık. İç içe binalarla tipik mimarisiyle ve en önemlisi sarayın içerisinde ki sadelik dikkat çekici. Kralların tacı ve harem daireleri turistlerin yoğun ilgisine sahne oluyor. Sarayı gezerken Kore’nin kral ve asilzadelerinin birden fazla evlilik yaptığını öğreniyoruz. Ancak, kralların birden fazla evlilik yapsa da ilk hanımlarının Kraliçe unvanına sahip olduğunu öğreniyoruz. Krallar ve Kore asilzadelerenin geçmişte ayrı ayrı binalarda hayatlarını sürdürdüklerini, geceleri ayrı binalarda kaldıklarını da öğrenmiş olduk.

ASKERİ GEÇİT TÖRENİNDE TARİHİ YAŞAMAK
Kore halkının gelenek ve göreneklerine çok sahip olduğunu gördük. Bugün Avrupai kültür Kore gençlerinde hakim olsa da evlilikler yine eski geleneklere göre yapılıyor. Namus ve ahlak mefhumu bugün de önemli. Geçmişte görücü usulü ile evlilikler yapılıyormuş. Bugün Kore’de Konfüçyüs inancı önemli yer tutuyor. Kral saraylarının mimari tarzı Konfüçyüs inancına göre dizayn edilmiş. 1910 yılına kadar Krallık geleneğinin devam ettiği Kore’de saraylarda ki askeri törenler halen geleneksel olarak yapılıyor.
Seulde’ki önemli bir tarihi mekan olan 750 yıllık bir başka kral sarayında gezeceğiz. Askeri geçit töreni için geleneksel kıyafetleriyle askerler geçit törenine hazırlanıyor. Geleneksel üniformalar, Kore’nin tarihi bayrakları, Kore’ye özgü müzik aletleriyle geçit töreninin hazırlıkları devam ediyor. Kamera ve fotoğraf marinamla bu tarihi anı görüntülemek için hazırlıklarımı tamamlıyorum. Törenler sarayın ana girişinde başlıyor. Değişik müzik aleti çalan bayraklı askeri bando, sarayın içerisinden çıkarak, bayrak devir teslim töreni için sarayın ana kapısına doğru tek sıra halinde yürümeye başlıyorlar. Çok büyük bir davula bir başka asker büyük bir sopayla vuruyor. Davuldan çıkan ses ritmine göre askerler yürüyüş hızını belirliyorlar. Tam bir seranomi yaşanıyor. Turistler büyük bir dikkatle bu tarihi anı ebedileştirmek istiyorlar. Belgesel çektiğimiz için bizlere fırsat tanınarak çok iyi görüntüler almamıza yardımcı olunuyor. Kore’de ki bu geleneksel askeri geçit töreninin belgeselini çekerken, keşke Topkapı sarayında da bu tür bir askeri geçit töreni sembolik olarak yapılabilse. Turistlerin çok büyük ilgisi çekilir. Ve kültürümüz dünya kamuoyuna yayılabilir diye düşünmeden de edemedim.

KORE ALFABESİNİN YAZILDIĞI SARAYI GEZİYORUZ
Kore alfabesi tıpkı Çin ve Japon alfabesi gibi. Çin alfabesinde binlerce harf bulunurken, Kore alfabesi 28 harften oluştuğunu öğreniyoruz. Kore alfabesinin yazıldığı tarihi sarayın kütüphane bölümündeyiz. Bu tarihi binanın önünde Korelilerin kültürel değerlerine ne kadar önem verdiğini de öğrenmiş oldum. Kore alfabesi Krallar döneminde bu kütüphane de yazılmış. Kütüphanenin karşısında etrafı büyük bir havuzla çevrili yeşillikler içerisinde ki kralın kabul salonu direkler üzerine inşa edilmiş. Bu bina muhteşem mimarisiyle insana göz zevki sunuyor. Yeşillikler içerisinde ki bu kabul salonu, Japonlar tarafından yakılıp yıkılmayan tek orijinal bölüm. Yeşillikler içerisinde ki bu binanın da belgesel görüntülerini çekiyoruz. Koreliler kültürler, gelenekler ve tarihi eserlerine sahip çıkıyor.

SEUL CAMİİ’NDEYİZ
Kore’de 150 bin civarında müslümanın yaşadığını öğreniyoruz. Gittiğimiz her ülkede olduğu gibi Kore’nin başkenti Seul’de de Müslüman mahallesini ziyaret ediyoruz. Tarihi Kore şehrinin yakınlarında Seul kulesinin eteğinde ki Müslüman mahallesi tıpkı Anadolu’da ki veya herhangi bir İslam ülkesinde ki mahalleler gibi. İslami usullü pişirilen yemekler, satılan eşyalar ve diğer marketler tabelalarından Müslüman mahallesinde olduğumuzu bize hatırlatıyor. Koreliler İslamiyetle Müslüman Arap tüccarlar vasıtasıyla tanışmış, 1950’lerde savaş dolayısıyla Kore’ye giden Türk askerleri, İslamiyetin Kore’de yayılmasına büyük hizmet etmişler. Kore’de ilk caminin 1956 yılında Türk askerleri tarafından yapıldığını öğreniyoruz. Bugün Seul’e hakim tepe de kendine has mimarisiyle Seul merkez caminin göz ve gönül ziyafeti sunuyor. Cami sadece Müslümanların uğrak yeri değil. İslamiyetle ilgili bilgi almak isteyen Korelilerde camiyi ziyaret ediyorlar. İznik çinileriyle içerisi süslenmiş beyaza boyalı cami, minaresiyle Seul’un bir çok noktasından bile gözükebiliyor. Cami sadece dini ibadet yeri değil, Kore’de ki Müslümanların birleşme noktası da. Seul Üniversitesi’nde okuyan bazı Türk öğrenciler bu camide Müslüman çocuklarına Kur’an-ı Kerim öğretip din dersi verdiklerini de öğreniyoruz. 15 yıldır Seul camiinde görev yapan Yozgatlı Hüseyin Hoca sadece imamlık değil ayrıca caminin bütün hizmetlerini de yürütüyor. Kendisiyle Devri Alem olarak caminin kütüphanesinde söyleşi yapıyoruz. Hüseyin hoca Kore’den evlenmiş. Kore vatandaşı olmuş, İngilizce’den ve Türkçe’den dini bilgileri Kore diline çeviriyor. Caminin yönetimini sağlıyor. Kore’de sekizi cami, sekizi mescit olmak üzere 16 dini ibadet yeri olduğunu söyleyerek Korelilerin İslamiyeti öğrenmeye büyük ilgi gösterdiklerini açıklıyor. 11 eylül olaylarıyla Korelilerin Müslümanlara karşı yanlış kanaat beslediklerini, Korelilerin bu düşüncelerini değiştirmek için kültürel faaliyetlere devam ettiklerini açıkladı. Kore’de ki İslam faaliyetlere ilgili kendisinden bilgi ve belge de alarak vedalaşıp Müslüman mahallesinde ki Türkiye’den gelen genç müteşebbisleri de ziyaret ettikten sonra Türkiye’ye dönmek üzere İnceo Havalimanına gidiyoruz. Havalimanında pasaport işlemlerinden sonra 11 saatlik uçak yolculuğuyla Türkiye’ye dönmek için THY uçağına biniyoruz. Yoğun ve yorucu geçen bir uçak yolculuğundan sonra Türkiye’ye geliyoruz.
Kore şehitlerine vefasızlık

Kocaeli Kore’de 11 şehit verdi
60 yıl önce Türkiye Nato’ya girsin diye binlerce Mehmetçiği dilini, dinini, kültürünü bilmediğimiz Kore’ye göndermiştik. Bu Mehmetçiklerin bazıları Kore dağlarında şehit olup, bazıları da yaralandı.
Kore Savaşlarının 60. Yılında gazetemiz ve Devri Alem belgesel Tv programı Kore şehitleri ile ilgili geniş araştırmaya imza attı. Kore’ye gidip savaşların yapıldığı Pusan, Kuniri ve Seul gibi bölgelerde belgesel çekimleri yapıp, şehitlikleri ziyaret eden Devr-i Alem Belgesel Program yapımcısı İsmail kahraman Kore şehitleri için Türkiye’den götürdüğü toprağı şehit mezarlarına serpti.Kore’de şehit olan Mehmetçiklerin 724’ünün ismini tek tek tespit ederek Kore şehitleri ile ilgili belgesel çekimleri başlatan Kore Savaşlarında kaybolan 177 Mehmetçikle ilgili de araştırmalar yaparak devlet yetkililerine bildirecek. Hayattaki bir çok Kore gazisi ile görüşen kahraman, Kore şehitlerine gerekli değerin verilmesi için devlet yetkililerine yazılar yazacak

KOCAELİ’NİN KORE’DE 11 ŞEHİDİ VAR
Yapılan araştırmada Kocaeli bölgesi Kore’de 10 şehit verdi. Bu şehitlerin isimleri şöyle. Kandıra’dan Şevket Candemir, İzmit’ten Salim Demir, Niyazi Temel, Veysel Karali, Bilal kır, Halim Kızılkaya,Karamürsel’den Ahmet Karatepe, İbrahim Yıldızdal, Necati Yılmaz, Gölçük’ten Ali Ormanlı ve
Derince’den Aziz Alemdar. Bunlar isimleri tespit edilen şehitler. İsimleri tespit edilmemiş daha bir çok şehit bulunmakta.40 bini asker olmak üzere Kore Savaşlarında 2 milyon 500 bin ikişi ölmüştü.

GTO’dan Belgrad Büyüelçiliğimize Gebze Raporu

Geçtiğimiz hafta belgesel çekimi üzere Sırbıstan’ın başkenti Belgrad’daydık. Devr-i Alem Belgesel TV Programı olarak tarih ve kültürümüzle ilgili belgesel çekimlerimiz sürerken ekonomi ile ilgili raporlar da hazırlıyoruz. Belgrad’a gitmeden kendisi ile görüşerek Gebze ile ilgili ekonomi raporu aldığımız GTO Başkanı Nail Çiler’in verdiği bilgileri Türkiye’nin Belgrad büyük elçisi Ali Rıza Çolak’a verdik.

Son yıllarda Türkiye-Sırbistan ilişkilerinin gelişmesi Türk iş adamlarının dikkatini Sırbistan’a çekti. Sırbistan’ın Türklere vizeyi kaldırması ikili ilişkileri sürekte arttırmakta. Avrupa Birliği ülkelerinin Sırbistan’a vize uygulamaması Sırbistan’ı Türk iş adamları için cazip hale getiriyor. Konuyla ilgili Gebze Ticaret ODASOI Başkanı Nail Çiler, Gebze bölgesindeki ekonomi yatırımları, Türkiye-Sırbistan arasındaki ilişkilerin arttırılması için Türkiye’nin Belgrad Büyük elçiliği aracılığıyla Sırp iş adamlarını ve sanayicileri Gebze’ye davet etti.

SIRBİSTAN BÜYÜK ELÇİSİNDEN GTO’YA EKONOMİ RAPORU

Türkiye’nin Sırbistan Büyük elçisi Ali Rıza Çolak ile Belgrad büyük elçiliğinde yaptığımız görüşmeden sonra Türkiye Büyükelçiliği ticaret müşavirliği tarafından Sırbistan-Türkiye ticaretb hacmi ile ilgili hazırlanan rapor bizim aracılığımızla GTO’ya gönderildi. Söz konusun raporda Türkiye Sırbistan ticaret hacmi ve ticari ilişkilerle ilgili ayrıntılı bilgiler yer alıyor. Türkiye ile Sırbistan arasında 2011 senesinde 500 milyon dolarlık ticaret hacmi bulunmakta, bunun 5’te 3’ü olan 300 milyon doları Türkiye Sırbistan’a mal satarken Sırbistanlı iş adamları da Türkiye’ye 200 milyon dolarlık mal satmakta. Bu ticaret hacmi her geçen gün artacak ve ilk etapta Sırbistan’a gidenler ticaretten daha kazançlı çıkacaklar.

SIRBİSTAN İLE İŞ YAPAN TİCARET ADAMLARI TÜRK GÜMRÜKLERİNDEN ŞİKAYETÇİ

Devr-i Alem programı olarak Sırbistan’da belgesel çekimleri sürerken Türk iş adamlarıyla görüşmeler yaptık. Türk iş adamları Türkiye gümrüklerinden ve özellikle bavul ticareti yapımında çıkarılan engellerden şikayetçi. Türkiye ile Sırbistan arasında ilişkilerin daha iyi seviyede ulaşması için ticaretin hızlı şekilde gelişmesi gerekiyor. Ticaretin gelişimiyle Siyasi, kültürel ve turizm alanında ilişkiler hızla artacak. Her yıl Sırbistan’dan 300 bin turist Türkiye’ye gelirken Türkiye’den az sayıda turist buraya gidiyor. THY her gün Sırbistan’a uçuş yapmakta ve uçaklar dolu olarak gidip gelmekte.

GTO, GEBZE, DARICA, DİLOVASI ve ÇAYIROVA’NIN BİRLİĞİNİN SİMGESİ

GTO, sivil toplum örgütü olarak 2008’den önce tek ilçe olan Gebze bölgesindeki Darıca, Dilovası ve Çayırova bölgelerinin birliğini sağlayan tek meslek odası. GTO Başkanı Nail Çiler ve yönetim kurulu üyeleri bu birlikteliği sağlamak için öenmli çalışmalar yapıyor. İlçelere temsilcilikler açılarak hizmet veriliyor. Gazete olarak GTO ‘NUN kısa tarihi ve GTO’nun görevleriyle GTO’nun logosunun ne anlama geldiğini araştırıp sizler değerli okurlarımız için paylaştık. Konu ile ilgili ayrıntılı bilgiyi www.gebzegazetesi. com’daki köşe yazımdan okuyabilirsiniz.
GTO’NUN KISA TARİHÇESİ 

Kocaeli ilinde 1988 yılı öncesinde faaliyet gösteren izmit Ticaret ve Sanayi Odası’nın Gebze Ajanlığı 1935 yılında kurulmuş idi. Ancak ilçemizin gelişen ve büyüyen sanayi ve ticaret hayatı kendi bünyesinde bir Oda gereksinimini gündeme getirmişti. Bu vesile ile de bir kısım iş adamı bir araya gelmiş olup, hizmet vererek oda kuruluşuna destek sağlamışlardır.
08.08.1988 tarihinde Sanayi ve Ticaret Bakan, Sn.Şükrü Yünür’ün müzaheret ve onurlarıyla Gebze Ticaret ve Sanayi Odası’nın kurulmasına izin vermiştir.

05.10. 1988’de  Gebze Ticaret ve Sanayi Odası olarak fiilen görev ve faaliyetlerine başlamış, ancak 22.06.1989 tarihinde Koca¬eli Sanayi Odası’nın kurulması nedeni ile 14.09.1989 tarihinde 5590 sayılı Kanun gereği Gebze Ticaret Odası’na dönüştürülmüş olup, o günden itibaren tüm özverileriyle faaliyetlerini sürdürmektedir.

GTO ‘NUN GÖREVLERİ
5174 SAYILI TOBB kanununun 12. maddesi gereği odaların görevleri şunlardı.

a) Meslek ahlakını disiplini ve dayanışmayı korumak ve geliştirmek ticaret ve sanayiyi kamu yararına uygun olarak gelişmesine çalışmak.
b) Ticaret ve sanayiyi ilgilendiren bilgi ve haberleri derleyerek ilgililere ulaştırmak ilgili kanunlar çerçevesinde resmi makamlarca istenecek bilgileri vermek ve özellikle üyelerinin mesleklerini icrada ihtiyaç duyabilecekleri bilgiyi, başvuruları durumunda kendilerine vermek veya bunların elde edilmesini kolaylaştırmak elektronik ticaret ve internet ağları konusunda üyelerine yol gösterecek girişimlerde bulunmak, bu konuda gerekli alt yapıyı kurmak ve işletmek.
c) ticaret ve sanayiye ait her türlü incelemeleri yapmak bölgeleri içindeki iktisadi ticari ve sınai faaliyetlere ait endeks ve istatistikleri tutmak, başlıca maddelerin piyasa fiyatlarını takip etmek ve kaydetmek ve bunları uygun vasıtalara yaymak.
d) 26 ıncı maddedeki belgeleri düzenlemek ve onaylamak
e) Meslek faaliyetlerine ait konularda resmi makamlara teklif, dilek ve başvurularda bulunmak, üyelerinin tamamının veya bir kesiminin mesleki menfaati olduğu takdirde meclis kararı ile bu üyeleri adına veya kendi adına dava açmak.
f) Çalışma alanları içindeki ticari ve sınai örf, adet ve teamülleri tespit etmek. Bakanlığın onayına sunmak ve ilan etmek.
g) Üyeleri tarafından uyulması zorunlu kararlar almak.
h)  Yurt içi ve yurt dışı fuar ve sergilere katılmak
ı) Gerektiğinde 507 sayılı Esnaf ve Küçük Sanatkârlar Kanununun 125 inci maddesinde sayılan mal ve hizmetlerin azamî fiyat tarifelerini, kendi üyeleri için, Bakanlıkça çıkarılacak yönetmeliğe uygun olarak tespit etmek ve onaylamak.
j) Deniz ticaretinin kamu yararına, millî ulaştırma ve deniz ticareti politikasına uygun şekilde gelişmesine çalışmak.
k) Millî ve milletlerarası deniz ticaretine ait incelemeler yapmak ve bu konudaki bilgileri sağlamak, Türkiye limanları arası ve yurt dışı navlun, acente komisyonu ve ücretleri ile liman masrafları gibi bilgileri toplamak ve bunları mümkün olan’vasıtalarla en seri şekilde yaymak, dünya deniz ticaretindeki en Son gelişmeleri izlemek, istatistikler tutmak ve bunları il¬gililere duyurmak.
I) Deniz ticaretine ait ticarî örf, teamül ve uygulamaları tespit ve ilân etmek, navlun anlaşmaları, konşimento ve benzeri evraka ait tip formları hazırlamak.
m) Yabancı gemi sahip ve donatanları ile denizcilikle ilgili müesseselere Türkiye limanlarının imkânları, çalışma şekilleri, tarifeleri ve liman mas¬rafları hakkında bilgi vermek ve onlardan benzeri bilgileri sağlamak.
n) Deniz ticareti ile ilgili milletlerarası kuruluşlara üye olmak ve delege bulundurmak.
o) İlgililerin talebi üzerine deniz ticareti ile ilgili ihtilaflarda hakemlik yapmak.
p) Deniz acenteliği hizmet ücret tarifelerini hazırlamak ve Bakanlığın onayına sunmak.
r) Sair mevzuatın verdiği görevlerle, ilgili kanunlar çerçevesinde Birlik ve Bakanlıkça verilecek görevleri yapmak.
s) Birliğin belirlediği standartlara göre üye kayıtlarını tutmak ve üyelik aidatlarına ilişkin belgeleri saklamak ve bunları Birliğe talep halinde bildirmek,
t) Mevzuatla bakanlıklara veya diğer kamu kurum ve kuruluşlarına verilen işlerin, bu Kanunda belirtilen kuruluş amaçları ve görev alanı çerçevesinde odalara tevdii halinde bu işleri yürütmek.
u) Üyelerinin ihtiyacı olan belgeleri vermek ve bunlara ilişkin gerekli hizmetleri yapmak.
v) Yurt içi fuarlar konusunda yapılacak müracaatları değerlendirip Birliğe teklifte bulunmak.
y) Üyeleri hakkındaki tüketici şikâyetlerini incelemek ve kuruluş amaçları doğrultusunda diğer faaliyetlerde bulunmak.
z) Ticaret ve sanayi odalarınca, odalar ayrı olan illerde ise sanayi odalarınca sanayiciler için kapasite raporları düzenlemek.

GEBZE TİCARET ODASI VİZYONU

•    Tüm üyelerimize kaliteli ve hızlı, üye odaklı hizmet sunmak, ülkeye hizmet ve topluma katkı sağlamak.
•    Gebze’nin ekonomik ve sosyal anlamda sürdürülebilir kalkınmasını sağlamak.
•    Yenilikçi, çağdaş ve öncü olmak.
•    Çağdaş İşletmeler ve teknolojiler konusunda örnek çalışmalar yapmak.
•    Bölgesel, ulusal ve uluslararası ilişkileri geliştirmek.
•    Kalite (ISO-9000), çevre (ISO-14000) ve iş sağlığı ve güvenliği (OHSAS-18000) gibi stan¬dartlar ve ticari konularda üyelerimize seminer ve eğitim programları ile önderlik etmek.

GEBZE TİCARET ODASI MİSYONU

•    Gebze’nin sosyal, kültürel ve eğitim alanlarındaki faaliyetlerine destek vermek
•    Gebze Ticaret Odası’nı üyeler nezdinde iş dünyası hakkında danışman bir kurum haline getirmek.
•    Daha iyi hizmet ve gelişim için üyelerimiz ile personelimize yönelik mesleki, sosyal ve kültürel konularda eğitici faaliyetlerde bulunmak.
•    Çevreye ve İnsan Sağlığına özen gösterilmesini sağlamak.

GTO’NUN KALİTE VE ÇEVRE POLİTİKASI 

Gebze Ticaret Odası olarak 5174 Sayılı Yasa gereği yerine getirmekle yükümlü olduğu görevlerimizi hızlı, doğru ve etkin biçimde ger¬çekleştirmek, verdiğimiz hizmetin kalitesinden doğan üye memnuniyetini korumak ve arttırmak temel gayemizdir.
Çevresine duyarlı örnek bir kurum olarak her türlü faaliyetlerimiz sırasında oluşabilecek olumsuz sağlık ve çevre etkilerini en aza indirebilmek için gerekli önlemleri almayı, çevremizin korunması ve iyileştirilmesi bilincini yaygınlaştırmayı işimizin doğal bir parçası olarak algılamaktayız. Bu nedenle Gebze Ticaret Odası Yönetim Kurulu olarak;
Uluslararası standartlar olan ISO 9001 Kalite, ISO 14001 Çevre ve ISO 18001 iş Sağlığı ve Güvenliği Yönetim Sistemleri ilkelerine ve bunlarla ilgili tüm yasal mevzuata riayet etmeyi,
•    Kalite, İş Sağlığı ve Güvenliği ile Çevre Yönetim Sistemlerimizi etkin kılmak, eğitim ve geliştirme faaliyetleri yoluyla tüm çalışanlarımızı ve üyelerimizi bilinçlendirmek ve sorumluluklarını yerine getirme konusunda teşvik etmek için faaliyetlerde bulunmayı,
•    Hizmetlerimizin çalışanlarımıza ve ziyaretçilerimize olan etkilerini ve risklerini analiz ederek ortadan kaldırmayı ve performansımızı sürekli iyileştirmeyi.
•    Fikir ve gönül birliği içinde, hizmet verdiğimiz üyelerimizin memnuniyetini sürekli arttırmak, kalite, iş sağlığı ve güvenliği ile çevre bilincinin oluşmasını sağlamak için çalışmalar yapmayı,
•    Çevreye olan sorumluluğumuzun bilincinde; kamuoyu tarafından izlenebilen, sürekli iyileştirilen etkin bir çevre yönetim sistemini geliştirmeyi,
•    Kalite, Çevre ile İş Sağlığı ve Güvenliği performanslarımızı sürekli geliştirerek kaynaklarımızı doğal dengeleri bozmadan ve kirletmeden kullanacağımızı, çalışanlarımızın ve sistemimizin ihtiyacı olan her türlü imkan ve desteği sağlayacağımızı taahhüt ederiz.

GEBZE TİCARET ODASI LOGOSU’NUN ANLAMI

GENEL ANLAMDA;
Logomuzun tasarımında hareketli-dairesel çizgiler hâkimdir. Dinamizm ve hareket duygusunu içinde barındıran bu çizgiler Gebze Ticaret Odası nın genel yapısını ifade etmek için kullanılmıştır.
Toplu olarak bakıldığında stilize edilmiş Gebze’nin G harfidir. Yukarı doğru yüksel¬erek uzanan iki kol yeniden doğuşu, kendini yenilemeyi simgelemektedir. Merkezdeki kırmızı oval şekli içine alan mavi ve sarı kollar ile Gebze’yi saran İstanbul ve İzmit yolları ve bu iki büyük şehrin sanayi ve ticaret merkezinin Gebze Ticaret Odası olduğu ifade edilmiştir. Yan bakıldığında bir gözü andıran logo, odanın ileri görüşlülüğünü ve geniş bakış açısını ifade etmektedir.
MAVİ KOL (Sonsuzluk, Otorite. Verimlilik. İletişim):
Gebze Ticaret Odası bünyesinde sonsuzluğu, otoriteyi ve verimliliği simgeler. Bu mavi kol, stilize edilmiş bir kulak biçiminde olup odamızın sektördeki önsezi ve bilincini, haber alma ve iletişim altyapısının güçlü olduğunu vurgulanmak için kullanılmıştır.
Dinamizm renklerinden biri olan sarı renk ile toplumsal yaşamı ve birlikte çalışmayı anlatarak Gebze Ticaret Odası’nın katılımcı yapısı ve grup çalışması ile konsensüsün önemi vurgulanmıştır.
MERKEZİ KIRMIZI OVAL (Gebze İlçesi, Dinamizm, Liderlik); Gebze ilçesi’nin canlılık ve dinamizmi ile odamızın ataklığı ve liderliği, duygusal bağlamda bir işi sonuna kadar götürme azmi ve kararlılığı vurgulanarak, eğitimli ve iyi yetişmiş çalışan profiline sahip olduğu belirtilmiştir.

Kandiller kutlanırken

Dini ve milli günlerimiz içerisinde kandillerin çok ayrı yeri ve önemi var. Bu dini günlerimize kandil denmesinin en önemli nedeni bu günlerde yaşanan hadiselerin insanlığı ve dünyayı kandil gibi aydınlatmalarıdır. Kandiller bütün İslam coğrafyasında kutlanmaktadır.
Kandiller dolayısıyla cep telefonlarımız mesajlarla kilitlenmekte. Tanıyıp tanımadığımız herkesten kutlama mesajları almaktayız. Kandiller ne güzel günler. Camiler dolup taşmakta. Evlerimiz ve işyerlerimizde  bir başka huzur yaşamaktayız.
İsterseniz zamanı bir durduralım çocukluk yıllarımızda yaşadığımız kandillere tarihi bir yolculuğa çıkalım.
Kandil günleri,  bayram arefeleri, Ramazan ve Kurban bayramları çocukluğumuzu doya doya yaşadığımız o coşkulu yıllar. Hatırladığımızda bazen hüzünlenip bazen duygulanıp bazen de yaptığımız yaramazlıklarla kendi kendimize güldüğümüzü görür gibi oluyorum.
Kandiller içerisinde Veladet Kandili’nin çok ayrı yeri ve önemi var. Mevlid Kandili olarak da bildiğimiz veladet kandilinde Allah Rasülü 571 yılında dünyayı şereflendirdiği gündür. Bunun dışında peygamberimizin Mirac’a çıktığı Miraç Kandili, ana rahmine düştüğü Regaip Kandili, bütün Müslümanların affedildiği berat Kandili, bin aydan hayırlı olan ramazan-ı şerifin 27’sinde idrak ettiğimiz Kadir Gecesi insanlığın aydınlandığı güzel ve anlamlı geceler.
Kandillerimiz içerisinde Peygamber Efendimizin dünyayı şereflendirdiği veladet Kandilinin tüm insanlık ve İslam coğrafyasına barış,huzur ve refah getirmesi dileği ile kutlarken sizleri İslam Medeniyeti coğrafyasının kalbinin attığı “Hicaz’da Peygamber İzleri” belgeselimizin senaryosu ile baş başa bırakıyorum. Hicaz coğrafyasına giderek Allah Rasulünün dünyayı şereflendirdiği Hicaz coğrafyasına Belgesel Yayıncılık ve Devri Alem farkıyla birlikte yolculuğa çıkalım.

HİCAZ’DA PEYGAMBER İZLERİ
Ceziret-ül Arab yani Arap Yarımadası Hz. Adem’den beri birçok peygamberin gelip geçtiği ve üzerinde nice hadiselerin zuhur ettiği bölge burası.
Yeryüzünün en eski toprakları…
Hz. Adem ile Havva validemizin buluşma yer…
Seçilmiş insanların yaşadığı mekanlar…
Hz. Nuh’un yürüdüğü bu topraklarda, Hz. Hud devesini sürdü. Hz. İbrahim oğlu İsmail’le Kabe’yi inşa etti.
Son Hak din İslamiyet’in bir güneş gibi doğup, kök saldığı sonra bütün yeryüzüne yayıldığı yer burası. Hz. Peygamber Efendimiz tüm hayatını buralarda geçirdi. Sahabelerin ömürlerini geçirdikleri, başka diyarlara ilayı kelimetullah için hicrete niyet ettikleri yerlerdir buralar. “İslam’ı anlatın” emri verildiğinde Bilaller, Halidler, Ebu Ubeyde bin Cerrahlar buradan göç etti. Ukaz, Zül-mecaz, Mecenne pazarlarına tebliğ için giden ayaklar bu yollardan geçti. Dünyayı zulümle yöneten Bizans ve Sasani’ye karşı muhabbet fedaileri buradan yürüdü. Sümeyyeler, Hamzalar, Ömerler ve Osmanlar buradan cennete uçtu.
Allah Resulünün yaşadığı mekanları görmek, yürüdüğü yerlerde yürümek, ashabının kabirlerini ziyaret etmek, onlarla ilgili hatıraları yad etmek, vahyin indiği ve tebliğ edildiği kutsal yerlerin havasını solumak. Ve Arafat’ta olmak, Mina ve Müzdelife’de bulunmak, Hira ve Sevr mağaralarına çıkmak ve oradaki havayı teneffüs etmek ne güzel. Ya Medine, Peygamber şehri Medine… Mescid-i Nebevi, Mescid-i Kubâ, Mescid-i Kıbleteyn’de namaz kılmak, sonra Cennetül-Bakî, ve Uhud, Bedir, Hendek savaşlarının cereyan ettiği mekanları ziyaret ederek şehitlere Fatihalar okumak ne güzel…
Beytullah, Beytül Atik, Beytül Haram yani Kabe. Bu topraklara anlam veren, mana katan ve milyonlarca Müslüman’ın buraya gelmesine neden olan Kabe. Önce Hz. Adem’in, Nuh tufanından sonra Hz. İbrahim’in inşa ettiği kutsal mekan.

Cenab-ı Hak, Hz. İbrahim’e insanları hacca davet etmesini buyurdu. “Ey İbrahim! İnsanları hacca davet et. Dünyanın her yanından yaya olarak veya nakil vasıtalarıyla davetine gelsinler”. Bu kıyamete kadar sürecek bir davetti. Müslümanlar Allahın bu davetine “Lebbeyk Allahumme lebbeyk” diye cevap verdiler. “Allahım! Sana geldim, hamd senin, nimet senin, mülk senin, eşin ve ortağın olmayan sana geldim. Çıplak çaresiz sade sana geldim. Rahmet denizinde kaybolmaya geldim. Ölmeden önce ölmeye geldim.”
Hicaz topraklarının özellikle Müslümanların hac farizasını ifa ederken veya Umre esnasında bulundukları her yerin İslam tarihi içinde ayrı bir yeri ve önemi var. İşte bu nedenle Hacı adaylarımızın hem zihnen hem de manen Hz. Peygamber Efendimizin yaşadığı günlere ve Asr-ı Saadete gitmelerine ve o mekanlarda bulunmanın anlamı üzerinde düşünmelerine katkıda bulunmak amacıyla Devr-i Alem Kutsal topraklara yolculuğa çıkıyor.
Osmanlı, Surre-i Hümayun ile hac yolculuğuna çıkardı. Para ve armağanlarla İstanbul’dan Mekke-Medine’ye hareket eden Surre-i Hümayun’a, geçtikleri yerden Hacca gitmek isteyenler katılırdı. O gün, surre alaylarıyla aylarca süren kutsal topraklara yolculuk, bugün havayoluyla 3 saatlik mesafede.
Uçakla hacca veya Umre’ye gelenler Cidde havaalanına iner. Kızıldeniz sahillerine yayılan Cidde, Suudi Arabistan’ın ekonomik başkenti.
Hz. Havva validemizin Cidde’de metfun olduğunu öğreniyoruz. Sıra sıra dizilmiş palmiyeli geniş caddelerden geçerek onun bulunduğu kabristana ulaşıyoruz. Burada hangi kabrin Hz. Havva validemize ait olduğu bilinmiyor.
Hz. Havva validemize Fatihalar okuduktan sonra Mekke’nin yolunu tutuyoruz. Mekke, Cidde’ye 60 km. mesafede. Geniş yollardan geçerek Mekke’ye doğru yolumuza devam ediyoruz.
Mekke-i Mükerreme’nin girişinde bizi üzerinde Kuran-ı Kerim olan büyük bir rahle karşılıyor. Burası Mekke kapısı.
Üzerinde Kuran-ı Kerim bulanan rahlenin altından geçerek Mekke’ye giriyoruz.
Kabe artık bizi beklemektedir. Yaklaştıkça heyecan artmaktadır. Kabe sevdası çepeçevre kuşatmıştır bizi. Mescidi harama akan bir insan selinin damlası gibiyiz. Gittikçe artan bir hızla ona yaklaşırken, heyecanımızın arttığını görürüz. Her adımda daha bir sevdalanırız. Gözlerimizi bulutun ardından çıkacak güneşten saklar gibi kapatır yüreğimizle görmeye çalışırız Onu.
Ve işte Kabe… Varlığın ve imanın kıblesi, sabah öğle ikindi akşam ve yatsı namazlarını ona doğru kıldığımız, evimizi, camimizi ve kabrimizi ona dönük yaptığımız Kabe-i Muazzama. Osmanlı revaklarının altındayız ve siyah örtüsüne bürünmüş Kabe tüm haşmetiyle karşımızda duruyor. Ayet-i Kerimede buyrulduğu gibi “İbadet yeri olarak yeryüzünde yapılan ilk bina Mekke’deki Kâbe olup, pek feyizli, insanlar için hidayet rehberidir.”
Kâbe, insanlık tarihi kadar eski; sevabı, değeri, kutsiyeti ve izzeti ölçülemeyecek kadar yüksek bir ibadet yeri. Müslümanların Mescid-i Aksa’dan sonra ikinci kıblesi. Yerde insanların gökte melekler etrafında pervane olduğu kutsal mabed.
Kâbe’nin etrafında gerçekleşen tavaf, dünyanın kendi etrafında dönüşünü sembolize eder. Tavaf hayatın hareket halinde olduğunu anlatır insana. Değişmez bir yöne doğru sürekli hareket etmek. Kelebeğin ışık çevresinde, ayın dünya çevresinde hiç durmaksızın dönmesi gibi bir harekettir tavaf.
Sabit duran Kabe’nin dışında her şey hareket halindedir.
Şairin dediği gibi;
Hacılar bedeniyle Kabe’yi tavaf eder, beka ister
Muhabbet ehli kalbiyle arşı tavaf eder, lika ister.”
Kabe’de okunan ezan burada yapılan ibadetin doruk noktasıdır.
Resul-i Ekrem, Mekke’nin fethinden sonra Kabe’nin içinde yer alan putları temizledikten sonra şöyle buyurmuş: “Kabe’ye giren kimse günahları bağışlanmış olarak çıkar.”

Kabe, kalplerin müşterek attığı bir mekan. Dünyanın dört bir yanından yola çıkan milyonlarca insanın kalbi, bu mukaddes toprakları görme arzusu ile çarpar. Fakir zengin genç ihtiyar kadın erkek herkes saflığı ve masumiyeti simgeleyen bembeyazlara bürünür. Herkes eşittir burada herkes sade bir kuldur bu topraklarda.
Burası Allah’ın mübarek kıldığı en şerefli belde Mekke… İlk vahyin indiği topraklar…  Hz. İbrahim’in beldesi… Hz. Peygamberin doğup büyüdüğü topraklar.
Mekke, doğuda Ebu Kubeys, güneydoğuda Sevr, Kuzeydoğuda Hira dağlarıyla çevrili bir şehir. Necip Fazıl hac hatıralarında Mekke’nin dağlarla çevrili olduğunu görünce, “Allahu Telala Mekke ve civarını tamamen kayalık bir halde yaratarak, buraya gelenlerin gönüllerini çevredeki hiçbir şeye kaptırmadan sadece kendisine yöneltmelerini istemiş” diyor.
Hac ibadetinin yerine getirildiği Arafat, Müzdelife ve Mina Mekke’nin doğusunda yer alır. Mekke, Kuran’ın değişiyle “şehirlerin anası”
Mikat denilen yerdeyiz. Rablerine doğru yolculuğa çıkan insanların kendilerini dünyadan arındırdıkları dünyevi giysilerden ve sembollerden uzaklaştıkları kendi kendilerini yıkayıp kefenledikleri yerdir burası.
Mikat sınırları Cebrail aleyhisselam tarafından bildirilmiş. Mikat, merkezinde Kâbe’nin yer aldığı Harem bölgesinin giriş kapılarıdır. Umre ve hac niyetiyle gelen her Müslüman Mikat yerinde ihrama girip Harem bölgesine geçmelidir.
Haccın en önemli rüknü olan vakfenin yapıldığı yere gidiyoruz Arafat’a. Dünyanın dört bir yanından türlü vasıtalarla geldiğimiz hac yolculuğunun Kabe’den sonraki durağındayız. Kupkuru çakıl ve kumla dolu uçsuz bucaksız bir ova. Ova da ne kelime. Bütün insanları toplanmaya ellerini semaya kaldırmaya ve Aziz ve Rahim Allah’tan af istemeye çağıran her rengiyle her çizgisiyle bu manadan haber veren bir meydan. Sanki mahşer meydanından bir kesit…
Mekke’nin 21 km doğusunda yer alan Arafat, bir başlangıçtır. Haccın başlangıç noktasıdır. Hz. Adem’in Hz. Hava ile ilk karşılaştığı yer burası. İlk insan ve ilk peygamberin ilahi af için yalvardığı ve rahmete kavuştuğu yer. Rahmet  rahmet ve sonsuz rahmetin meydanı Arafat.
Zilhiccenin dokuzuncu günü güneş doğduktan sonra ihramı giyip, Kabe istikametinden Harem bölgesinin en uzak noktasına Arafat’a gelirken kaybettiğimiz cennetimizi arar gibi oluruz. Bu salt bir yolculuk değildir insanın önce kendini bilmesi tanıması için bir fırsat yeridir Arafat. Kızgın güneşin altında dünya hayatı denilen çadırdan çıkıp gerçek hayatı aradığı ve bulmaya çalıştığı bir mekân.
Hz. Peygamber Efendimiz’in Cebeli Rahmed’e yaptığı vakfenin yeri burası.
Burası da Veda Hutbesi’ni okuduğu yer; Mescid-i Nemire. Mescid-i Nemire Arafat’ta öğle ve ikindi namazlarının cemedilerek kılındığı büyük cami. Peygamber Efendimizin Veda Haccı’nda insanlık bildirisini halka tebliğ etmek için minber tuttuğu yer. Ve hutbesinin sonunda üç kere sormuştu. “tebliğ ettim mi?” “evet tebliğ ettin ya Resulallah” bunun üzerine ellerini kaldırarak şöyle buyurmuşlardı: “şahit ol ya Rab, şahit ol ya Rab, şahit ol ya Rab” sonra devesine binerek kayalıklara kadar yol almış burada insanlara şu ayeti okumuştur: “Bugün dininizi kemale erdirdim ve din olarak sizlere yalnızca İslam’ı seçtim.”
Arafat ve Cebel-i Rahme, Hz. Peygamberimizin risaletini tamamladığı ve Rabbine kavuşmanın yakın olduğunu hissettiren yerin adıdır.

Arafat’ta bulunduğumuz sırada develeriyle hizmet veren bir Yemenliyle karşılaşıyoruz. Yemenli buraya gelenlere hatıra olsun diye develeriyle de fotoğraf çektiriyor. Deve sahibi bizim Türk olduğumuzu öğrenince bakın bize nasıl davrandı.
Hz. Peygamber Efendimizin izini takip ederek sizlere kutsal toprakları tanıtmaya devam ediyoruz. Arafat’tan sonra Müzdelife’deyiz. Müzdelife “yaklaşmak, yaklaştırmak” anlamına gelir. Arafat anlamak ve bilmek demekti. Müzdelife ise bir adım ötesi. Yani idrak etme sırrına ermektir. Burada bayram günlerinde şeytanı recm etmek için yetmiş tane taş toplanır. Bu taşlarla şeytan, bayram süresince sürekli taşlanacaktır.
Müzdelife’ye 3 km mesafede yer alan Mina’ya doğru hareket ediyoruz.
Müzdelife ile Mina arasında yer alan Muhassar adı verilen yerden geçiyoruz. Burası Kabe’yi yıkmaya gelen Ebrehe ve askerlerinin helak olduğu yer. Ebrehe ve ordusu işte tam burada üzerlerine taş yağdıran ebabil kuşları tarafından yerle bir edilir.
Mina’ya doğru yolumuza devam ediyoruz.
Harem sınırları içinde yer alan Mina şeytan taşlama, kurban kesme, bayram günlerinde konaklama gibi hac ibadetlerinin yapıldığı yerdir.
Arafat tepelerinden kopup gelen insan seli Müzdelife üzerinden bayramın ilk günün sabahında Mina’ya akar. Arafat’ta sabır ve gözyaşıyla doruğa çıkan mümin, Müzdelife’de gecesinin serinliğiyle dinginleşir, olgunlaşır. Haccın heyecanı Mina’da yerini artık karşı konulamaz bir kararlılığa bırakır.
Mina’da Medineli Müslümanlarla Hz. Peygamberimizin buluştuğu yerdeyiz. Burası Mescid-i Haram’a yaklaşık 3 km. mesafede ve Cemretül-Akabe’ye yakın etrafı tepelerle çevrili küçük kuytu bir vadidir.
Peygamber Efendimiz Mekke’de Müslümalara karşı uygulanan zulüm ve işkence karşısında artık buradan hicret etme vakti geldiğini hissediyordu. İşte bu sırada Medine’den 12 kişi Mina yakınlarındaki Akabe’de Allah Resulü ile buluştular. Allaha hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, kimseye iftira etmemek, maruf ve iyi işlerde peygambere karşı gelmemek üzere ona biat ettiler. Bu biatten sonra İslamiyet Medine’de hızla yayılmaya başladı.
Akabe Biatının yapıldığı yerden Cebel-i Nur görünüyor. Burası vahyin nazil olduğu mekan. Harem bölgesinin her yerinden görülen Mekke’nin yaklaşık 10 km kuzeyindeki Nur Dağı’nın tepesinde Hira Mağarası yer alıyor. Hira, “Yaratan Rabbinin adıyla oku!O insanı yapışkan bir hücreden yarattı. Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir. Kalemle yazmayı öğretendir. İnsana bilmediklerini öğretendir” sözleriyle başlayan vahyin tüm insanlığa yayıldığı yerdir.
Mekke’de dolaşmaya devam ediyoruz. Bu mukaddes topraklarda her adım başı Peygamber Efendimiz’in izine rastlarsınız.
İşte burası Mekke’nin fethinde kullandığı cadde
Burası da müşriklerin boykot kararı aldıkları ve uyguladıkları yer.
Mekke’nin kuzeye doğru uzanan Gazze Caddesi’nin solunda Hacun denilen mevkide adeta Mekke’nin tarihi yatar. Burası Cennetül Mualla. Peygamber Efendimizin ilk eşi Hz. Hatice validemizin metfun olduğu mekan. Burada ayrıca Kâbe’nin hadimi, Efendimizin dedesi Abdülmuttalip ve İslam’ın ilk şehitlerinin kabirleri yer alıyor.
Mekke’de dolaştıkça Asr-ı Saadet’i yaşarsınız. Peygamber Efendimizin en son evlendiği hanımı Hz. Meymune validemiz burada yatıyor. Burası da Hz. Ebu Bekir’in kızı Hz. Esma’nın kabri.
En çok fetva veren yedi sahabiden biri olan Hz. Abdullah bin Ömer’in kabri de gezerken karşımıza çıkıyor.
Mekke’de bir müze bizi ağırlıyor.
Kabe’yle ilgili eserler sergileniyor burada. Kabe kapıları, Hacerül Esved mahfazası, Osmanlıdan kalma eserler, kitabeler, mezar taşları, eski fotoğraflar
Kanuni Sultan Süleyman, İkinci Selim, Üçüncü Murat başta olmak üzere I. Abdülhamit, Sultan Abdülmecit’e kadar birçok padişaha ait hatıralar var.
İşte Kanuni Sultan Süleyman’ın yaptırdığı minber…
Burada Kabe örtüsünün yapılışını sembolize eden bir tezgah yer alıyor. Osmanlılarda özellikle Sultan III. Ahmet döneminden itibaren Kabe örtüsünün tamamının İstanbul’da dokunması adet haline gelmişti.
Müzede tarihi zemzem kuyusu orijinal haliyle duruyor. Bereketli, doyurucu ve kaynağı zengin su anlamına gelen zemzem, eskiden kovalarla çıkarılıp üstü açık bir havuzda depolanır, insanlar buradaki musluklardan içerdi.
Mekke’de bir başka müzeyi ziyaret ediyoruz. Burada Mekke ve Medine’ye ait tarihi fotoğraflar sergileniyor. Bunun yanı sıra Hz. Peygamber Efendimiz’in dönemini anlatan haritalar da yer alıyor.

Mekke sokaklarında gezerken Osmanlı eserleriyle karşılaşıyoruz.
İşte 2. Abdülhamit Han tarafından yaptırılan Mekke Kız Mektebi… Burayı görünce  o dönemde adeta bir eğitim seferberliğinin başlatıldığını anlıyoruz. Karşımızda duran bu bina bugün nice özel koleje taş çıkartacak kadar görkemli duruyor.
İşte Hacıların konaklamaları için yapılan bir vakıf eseri.
Cumeyza bölgesindeki gözetleme kulesi hala görevini sürdürmeye devam ediyor.
İşte son Osmanlı valisi Nuri Paşa’nın kaldığı Vilayet Konağı…
Ve işte Arafat bölgesinde Mekke’ye su akışını sağlamak için yapılan Osmanlı su kanalları.
Ecyad bölgesindeyiz. Ecyad bugün Mekke’nin önemli semtlerinden birisi. Buradan Mekke’yi kuşbakışı seyredebilirsiniz. Peygamber Efendimizin Ecyad dağında koyun güttüğünü biliyoruz.
Osmanlı’ya ait tarihi Ecyad Kalesi bu dağın üzerindeydi. Ne yazık ki bu Osmanlı kalesi yıkılarak yerine otel kompleksi inşa ediliyor. Ecyad Kalesi inşa edilirken kaleden Mescid-i Haram’ın içlerine kadar uzanan gizli geçitler yapılmış. 1979’da meydana gelen Kabe baskınında Mescid-i Haram’ı basan art niyetli kişileri askerler bu tünelleri kullanarak etkisiz hale getirebilmiş.
Mekke’den ayrılmadan önce burada hadis sohbetlerinin yapıldığını öğreniyoruz. Mekke’de yıllardır yapılan hadis sohbeti dualarla ve ilahilerle açılıyor. Sonra ders başlıyor. Sohbete katılım bir hayli yüksek.  Her ülkeden insanları burada görmek mümkün. Tabii ki Türkiye’den de katılan var.
Peygamber Efendimiz’in izlerini takip ederek Kutsal topraklarda gezimize devam ediyoruz. Allah Resulü, Mekke’de panayırların kurulduğu yerlere giderek de İslamiyet’i tebliğ ediyordu. İşte bu yerlerden birisi de Zülmecaz Panayırı.
Mekke’den Medine’ye doğru yola çıkıyoruz. Allah Resulünün hicret ettiği yol üzerindeyiz.
Akabe Biat’inden sonra Mekkeli müşrikler Hz. Peygamber Efendimizi öldürmeye karar verdi. Bunun üzerine Allah Resulü en yakın arkadaşı Hz. Ebu Bekir’le birlikte gece yarısı Mekke’den ayrıldı. Yol üstünde ilk uğrayacakları yer Mekke’nin güneyinde bulunan Sevr Mağarası olacaktır. Tırmanması oldukça güç bu dağın tepe noktasında yer alan bu küçük mağara onlara sığınak oldu. Sevr Mağarası’nda üç gün, üç gece kaldılar. Bu zamana zarfında hemen her yerde onları arayan Kureyş atlıları nihayet mağaranın önünde belirdiler. Fakat mağaranın kapısına ağını ören örümcek yuvalarındaki yumurta ile iki yabani güvercin mağaranın içine bakmadan geri dönmelerine neden olmuştu.
Mekke’den Medine’ye doğru giderken Peygamber Efendimizin geçtiği yerlerden biz de geçiyoruz. Buralar Onun ayak izleriyle dolu. İşte Huneyn Savaşı’nın yapıldığı meydan. Burası Mekke’ye 50 km mesafede Taif yolu üzerinde etrafı dağlarla çevrili bu yer.

Bu uçsuz bucaksız çölde Peygamber şehri Medine’ye yol alırken Osmanlı eserlerine rastlıyoruz. Bu Kanuni’nin yaptırdığı su kanalları. Mekke-i Mükerreme’ye su getirebilmek amacıyla yaptırılan bu kanallara bakarken Osmanlının büyüklüğünü bir kez daha anlıyoruz. Kilometrelerce uzanan su kanalları kesme taştan çok muntazam bir şekilde inşa edilmiş. 4-5 sene öncesine kadar suyun aktığı bu kanallar şimdilerde maalesef kaderine terk edilmiş.
Kanuni’nin yaptırdığı Osmanlı Su Kanalları’nı geride bırakıp yolumuza devam ediyoruz.
Çölün ufkunda batan güneşe bakarken bugün modern kara yoluyla çok kısa zamanda varılan bu mesafeyi Peygamber Efendimiz ve arkadaşı deve sırtında 7 gün 7 gecede kat ettikten sonra Medine’ye nasıl ulaştıklarını düşünüyoruz.
Ve nihayet kentlerin anası Mekke’den kentlerin sevgilisi Medine’ye ulaşıyoruz. Bizi ilkin Kuba Mescid-i karşılıyor. Burası Mescid-i Nebevi’ye 4 km mesafede. Allah Resulü ve onun sadık arkadaşı Hz. Ebu Bekir hicretten sonunda Medine’de ilk konakladıkları yer Kuba’ydı. Efendimiz burada üç gün kaldı ve İslam’ın ilk camisinin temelin attı. Taşlarını bizzat kendi elleriyle koyarak yaptığı Kuba Mescidi, İslam aleminde cemaatle namaz kılınmak üzere yapılan ilk mescittir. Hz. Peygamberimiz bir defasında “Kuba Mescidi’nde namaz kılmak umre yapmaya denktir” buyurmuştur.
Ve nihayet Medine-i Münevvere’nin içindeyiz. Mescid-i Nebeviyi görmek için sabırsızlanıyoruz.
Peygamber Efendimizin kabrini ziyaret etmek mescidinde namaz kılmak onun ve ashabının yaşadığı yerleri görmek her Müslümanın arzusu. Bu arzuyla Efendimiz’in kabrinin bulunduğu Mescid-i Nebevi’ye yaklaşıyoruz.
Medine-i Münevvere, İslam’ın yeryüzüne yayıldığı peygamber şehri. Her karışı peygamber ve ashabının hatıralarıyla dolu.
Ve İşte Mescid-i Nebevi. Hicret’ten sonra inşa edilen ilk mescit. Ve Ravza, Hz. Peygamberin mübarek kabrinin bulunduğu yer. Halk arasında “cennet bahçesi” olarak bilinir. Peygamber Efendimiz hayattayken burasını mescid olarak kullanmış. Bizzat kendileri bu konuda “Minberim ile hücre-i saadetimin arası cennet bahçelerinden bir bahçedir” buyurmuşlardır. Burada insan tarifi imkânsız duygulara kapılır. “Kabrimi ziyaret eden şefaatime nail olur,” başka bir hadiste“Kim Beni vefatımdan sonra ziyaret ederse hayatımda ziyaret etmiş gibi olur” buyrulmuş. Medine’ye gelen hacılar peygamberimizin kabrini ziyaret eder ve mescidinde namaz kılarlar.
Ezan, ilk defa Hz Bilal tarafından bu mescitte okunmuştu. Hz. Bilal’in tatlı sesi rüzgarlara yoldaş olup Medine’nin her semtinde yankılanmıştı.
Medine’nin kuzeybatısında Mescid-i Nebevi’ye 5 km. mesafede yer alan Kıbleteyn Mescidine gidiyoruz.
Hz. Peygamber Efendimiz, Kıbleteyn olarak bilinen bu mescitte öğle ve ikindi namazının farzını kıldırdığı esnada ikinci rekatta nazil olan ayetle kıblenin yönü Mescid-i Aksa’dan Kabe’ye doğru çevrildi. Böylece Kudüs’e doğru başlanmış olan namazın son iki rekatı Kabe’ye yönelerek tamamlandı. Bu yüzden bu mescide iki kıbleli mescit denilmiştir.
Burası Uhud Savaşı’nın yapıldığı alan.
Bedir’in rövanşını almak isteyen Ebu Süfyan komutasındaki Kureyş ordusu hicretin 3. yılında bu defa 3000 kişiyle Uhud önlerine gelmişti. Bedir’de kazanılan zafer Uhut’ta yerini imtihana bırakacak ve biran için disiplini terk etmenin faturası başta şehitlerin efendisi Hz. Hamza olmak üzere şehit olan 70 sahabeyle ödenecektir. Uhud şehitliği Peygamber Efendimizin sıkça ziyaret ederek çok sevdiği amcası Hz. Hamza için duada bulundukları ibret alınması gereken bir mekândır. “Uhud bizi sever biz de Uhud’u” iltifatına mazhar olan bakır rengli bu dağın eteklerindeki savaşta bizzat Peygamber Efendimiz de ağır yaralanmıştı.
İslam’ın önlenemez yükselişini engellemek maksadıyla bu defa 10 bin kişilik müşrik ordusu Medine’ye doğru yola çıktı. Peygamber Efendimiz 3000 kişilik bir kuvvetle Medine’nin etrafına hendek kazdırarak savunma harbi yapmayı planladı. Düşman bu hendekle karşılaşınca şaşırdı. Hendeğin arkasından sarma harekatı yaptı ama aşamadı. Bir gece esen müthiş bir rüzgar müşrikleri bozguna uğrattı.
Fetih mescidi olarak bilinen bu yer Hendek Savaşı’nda Peygamberimizin karargahıydı.
Medine’de son olarak Bir ecdat yadigarı olan Medine Tren İstasyonu’nu ziyaret ediyoruz. Hicaz Demiryolunun son halkası olan Medine Tren İstasyonu ve Sultan Abdülhamid’in yaptırdığı Hamidiye Camii Anberiye mevkiinde yer alıyor. Sultan II. Abdülhamit hacıların yolculuklarını kolaylaştırmak için seferber oldu ve büyük Hicaz Demiryolu projesini hayata geçirdi. Şam’dan Medine’ye 40 gün, Mekke’ye 50 gün süren ve çeşitli tehlikelerle dolu hac yolculuğu, artık 4-5 günlük güvenli bir yolculuğa iniyordu.
İstanbul’da basılan bir gazete, demiryolundan “kutsal hat ve Halifenin en muhteşem eseri” diye bahsediyordu. Padişah 50 bin lira bağışta bulundu. Çok sayıda memur kendi arzusuyla birer maaşlarını Hicaz hattına bağışladı. Başta Hindistan, Mısır, Rusya, Fas Müslümanları olmak üzere, Uzakdoğu’dan, Afrika’dan, Orta Asya ve Balkan Müslümanlarından demiryolu fonuna para aktarıldı.
Hicaz demiryolu projesinin temelleri Şam’da atıldı. 1 Eylül 1900 yılında yapımına başlanan demiryolu inşaatı, 8 yılda bitirildi.
Sultan II. Abdulhamit’in gayret ve teşebbüsleriyle tamamlanan tarihi Hicaz Demiryolu, ne yazık ki 1915 yılında savaş dolayısıyla sivil taşımacılığa kapandı. 26 Mart 1918’de Medine’ye gelen posta treni, son seferini yapmış olacaktır.
Bu topraklar insanlık tarihi kadar eski. Müslümanların kıblesi. Adını bildiğimiz, bilemediğimiz nice peygamberin, sahabelerin gelip geçtiği, mukaddes yerler. Mekke’den Medine’den ayrılmak kolay değil. Burası bizden bir parça.  Evet ayrılmak zor oluyor bu mübarek topraklardan. Ama başka ülkelerde başka coğrafyalarda Türk- İslam kültür ve medeniyet tarihimizi araştırmak için yine yollara düşüyoruz.
İsmail Kahraman’ın Kaleminden Kutsal Topraklarda Osmanlı Medeniyeti.

Devr-i Alem’den Hicaz Belgeseli

Araştırmacı Gazeteci İsmail Kahraman 1998,2000 ve son olarak 9-17 Mayıs 2008 tarihlerin’de  Hayat Tur’un daveti ile  Kutsal topraklara giderek araştırma  yapıp  TV belgeseli çekti. Kutsal topraklar Mekke ve Medine’de İslam tarihi için önemli olan yerlerin belgesel çekimlerini yaptı.  Cidde’de Osmanlı izlerini araştırdı.  İsmail Kahraman’ın kalem ve kamerasından Kutsal Topraklar ve Osmanlı’nın Hicaz coğrafyası

Belgesel çekmek üzere Kutsal Topraklardayım
Devr-i Alem ve Belgesel Yayıncılık olarak medeniyet tarihimizi araştırmak üzere kültür coğrafyasındaki gezimiz devam ediyor. Şimdiki durağımız Hayat Tour’un davetlisi olarak Osmanlı’nın Hicaz eyaleti oldu.
İlk kez 1998 yılında bir grup akademisyenle kutsal topraklara giderek belgesel çekmeye başlamıştım.
Daha sonrada, Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı’nın davetlisi olarak bir grup gazeteci ile kutsal topraklara gitmenin mutluluğunu yaşamıştım.
Temmuz 98 yılında 1 haftalık umre ibadeti, 5-19 Mart 2000 tarihlerinde Hac ibadeti için Mukaddes topraklara gittiğimde kelimelerle ifade edemeyeceğim muhteşem bir duygu ve heyecana kapılmıştım. Keşke yıllar önce İslamın 5 şartından birisi olan Mali ve bedeni ibadeti yerine getirseydim diye hayıflanmaktan kendimi alamamıştım. Türkiye’de bazı yanlış anlamalar yüzünden insanlarımızın büyük bir kısmının hac ve umre ibadetini ihmal ettiğini üzülerek görmekteyiz.
Hac ve umre ibadeti ile ilgili Türkiye’de çok yanlış düşünceler var. Hacca gidenler elini ettiğini dünyadan çekmeli, ticaret yapmamalı. Umre’den önce Hacca gidilmeli. Umreye giden aynı yıl Hac borcunu ödemli gibi düşünceler yüzünden ülkemizde üzülerek söylemek gerekirse hac farizası ihmal edilmiş, insanlarımız bu ibadeti yapmayı sürekli geciktirmişler.  Dünyanın dört bir tarafından mukaddes topraklara gelen hacılar içinde en yaşlı ve en hastalıklı hacılar Türkiye’den gelmekte ileri yaşlarda hacca giden insanlarımız hastalanarak hac farizasını gereği gibi yerine getirememekte.

 2000 Yılında 3 Milyon Kişi hacı olmuştu
2000 yılında 3 Milyon kişinin hacı olduğu dönemde Kutsal topraklarda belgesel çekme imkânı bulmuştum. Şimdi aradan 8 yıl geçti ve Hayat Tour’un davetlisi olarak tekrar Kutsal Topraklara gittim.
İslamiyetin  5 Temel farzından birisi olan  Hac ibadeti için her yıl dünyanın çeşitli ülkelerinden milyonlarca müslüman  Mekke  ve Medine’ye  giderek  ayni safta ibadet ediyor. Milyarlarca Müslüman’ın kıblegahı olan Kabe, Hac ibadetinin yerine getirildiği mahşeri andıran Arafat ovası, Kuranın ilk ayetlerinin indirildiği Nur Dağı ve son peygamber Hz. Muhammed’in mezarının bulunduğu nurlu Medine şehri.
Anadolu Yayıncılar Birliği Genel başkanı olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2000 yıl hac organizasyonu ile 5-19 Mart 2000 tarihlerinde kutsal topraklara giderek gazeteci olarak Mekke ve Medine’de önemli araştırmalar yapmıştım.
Sene 2008 Türkiye’de tanınan emekli Gebze vaiz Sadettin Karataş ve emekli Gebze İmam-Hatip ve fahri vaizi İhsan Aktaş’ın rehberliğinde yaptığımız Umre yolculuğunda Mekke, Medine, Cidde ve Taif kentlerinde belgesel çekimi yaptım.
Ben bir yandan kutsal umre görevimi yerine getirirken bir yandan da İslam tarihi ve bu bölgedeki Osmanlı tarihi ile ilgili araştırmalar yapıp belgesel çekimleri yaptım
Kutsal topraklarda merkezi Cidde’de bulunan İslam Konferansı Teşkilatı (İKT)’nin merkezini ziyaret ederek genel sekreter Sayın Ekmelettin İhsanoğlu ile röportaj yaptım
Ayrıca yine  İKT bünyesinde Uluslararası İslami Haber Ajansı’nın (IINA) Türk Genel Müdürü Ali Erdem Kök’le röportaj yapma imkanı buldum.

 İSLAM’DA  HAC VE UMRENİN ÖNEMİ
İslâm dinini kabullenen kişinin yüklenmesi gereken bazı şartlar var. Bu şartlardan biri de Hac’dır İslâm Dini mensubu, maddi durumu yerinde olan her kimsenin ömründe bir defa hacca gitmesi farzdır. Kişinin imanının iktiza ettirdiği bu emirlerden olan haccın en önemli şartı vaktinde ve kurallarına uygun olarak yapılmasıdır.
Umre ibadeti ise, Zamana münhasır olmamakla beraber senenin her gününde yapılabilir ve hac ibadeti gibi bazı şartları yoktur.
Ancak bir mü’min Beytullah’ı umre  niyetiyle ne zaman ne kadar ziyaret ederse etsin, asla bir hac ibadetini üzerinden kaldıramaz. Fakat umre ibadetinin vermiş olduğu sevap ve ecre kavuşmuş olur.
Resullulah (SAV) bir Hadis-i Şeriflerinde; “Hac ve umre fakirliği ve günahları giderir.” diye buyurarak bu ibadetlerin önemine değinmektedir.
Gerek hac ve gerekse umre ibadeti yapan kardeşlerimizin bu ibadetlerini mutlaka ihlaslı bir niyet ile kitaplarımızdaki tarife uygun yapmaları gerekir.

HAYAT TOUR’A TEŞEKKÜR
Belgesel program yapımcısı olarak bir çok kurum’dan davetler almaktayım.  Merkezi  Yalova’da bulunan Hayat Tour’un sahibi Kemal Bey’den davet alarak  kutsal topraklara giderek belgesel çekeceğim.
A Grubu Seyahat Acentesi olan HAYAT TOUR, Sadece Gebze’de değil ülkemizde ve yurtdışında iyi tanınan emekli vaiz Sadettin KARATAŞ hocaefendi ve emekli  İmam-Hatip ve fahri vaiz İhsan AKTAŞ hoca efendilerin başkanlığında bu görevi ifa etmeye çalışıyor.
Hayat Tour  Başta Gebze olmak üzere, İstanbul, Yalova, Bursa ve Çanakkale illerindeki şubelerinden toplam 400 kişiye  aşkın bir grubu  kutsal topraklara  götürdü.
Evet sizler bu satırları okurken bizler Kutsal topraklarda olacağız. Tarihe ve zamana  not düşmek için  elimde kameramla  Mekke ve Medine’de  belgesel çekimleri  yapacağım  kutsal topraklara selamınızı götürdüm.
Bu imkanı bizlere tanıdıkları için  Hayat Tour’a  teşekkür ediyorum.
Hicaz’da 8 gün
Hayat Tour firmasının davetlisi olarak  belgesel  çekmek üzere gittiğim  kutsal topraklardan  döndüm. 9-16 Mayıs 2008 tarihlerinde  Kutsal topraklarda Peygamberler  ve İslam tarihi ile  ilgili araştırma yaptım.
İslam Medeniyetinde Mekke ve Medine’nin önemi  ve  Osmanlı’nın Hicaz eyaleti ile ilgili  yerinde yaptığım   araştırma  ve belgesel çekimlerimle ilgili notlarımı sizlerle paylaşmak istiyorum.
İstanbul’dan Cidde’ye  gittiğimiz uçağımız Kızıldeniz üzerinde  kabin basıncının düşmesi ile  zor anlar yaşadık Oksijen maskelerimizi takarak  Cidde Havalimanı’na  acil iniş yaptık.
Cidde’den 60 km. mesafede olan Mekke’ye sabaha yakın geldik. 11  Mayıs Cumartesi günü  ilk işimiz İslam dünyasının kıblesi olan  Kabe’yi Muazzama’ya giderek  Umre  ibadeti  görevini ifa ederek  Mekke’yi  adım adım  gezmeye başladık.
Mekke Kütüphanesinde  görevli Necati Öztürk ve Kabe’de görev yapan Yusuf Abdullah beylerle birlikte önce Kabe müzesini gezerek  belgesel çekimleri yaptık.
*Mekke’de Osmanlı izleri
Mekke’deki İslam tarihi ve Osmanlı medeniyetinin izlerini  araştırmak  için  belgesel çekimlerimizi  sürdürdük.  İslam tarihi için çok önemli  Nur ve  Sevir Dağı’na gittik.
İslam’ın 5  şartından birisi olan Hac ibadeti için çok önemli   ibadetlerinin yapıldığı yerler  olan Arafat, Müzdelife, Mina’da  araştırmalar  yapıp belgesel çekimleri yaptık
Osmanlı’nın  dört yüzyıl idaresinde kalan Mekke’deki Osmanlı eserlerinden geriye kalan Osmanlı Askeri kışlası, mektepler, çeşme, su yolları, Kabe’nin etrafındaki revaklar ve Osmanlı saraylarında araştırmalar  yaptım.
Mekke’de  ilk akşam çok önemli  sosyal bir  kültür olayına  şahit odum. Tasavvuf bilgini gönül sultanlarından   Abdülkadiri Geylani’nin Torunlarından  birinin evinde verilen  Hadis dersinde dünyanın bir çok yerinden gelen Müslümanlarla tanışıp konuşma imkanı  buldum.
12 Mayıs  2008 tarihinde  Diyanet işleri  başkanlığı  ekibi ile  kutsal beldeleri ziyaret etmeye devam ettik. Akşam geç vakitlere kadar  Kabe’nin içinde  küçük kameramla  belgesel çekme imkanı buldum.
13 Mayıs 2008 tarihinde  Mekke Müzesini  gezerek sergilenen  kitabe, yazıt ve  tarihi eserlerden   Mekke tarihi hakkında bilgiler aldım. Mekke TV’nin Genel Müdürlüğü’ne giderek  TV Müdürü Ali Bey’le görüşüp  Kabe ve Mekke hakkında arşiv görüntüleri aldım.
Aynı gün Mekke yakınlarındaki  Hz. Ömer’in  oğlu, Abdullah bin Ömer ile Hz. Peygamberimizin eşi  Hz. Meymune’nin  kabirlerinin bulunduğu bölgeye  giderek çekimler yaptım.
* Mekke’de tarihi yolculuk yapmak
14 Mayıs  2008 tarihinde  Türk akademisyen ve  tarihçi Necati Öztürk Bey’le  İslam tarihinde önemli yeri olan   Taif yolu  üzerindeki Huneyn  Vadisi, Kanuni su kemerleri, tarihi  yerler,  Ebrehe’nin  karargah kurduğu  yer, Mescidi Nemire gibi tarihi yerlerde çekimler yaptım.
Kabe’nin  hemen yanında geçtiğimiz yıllarda yıkılan  Tarihi Eciyad  Kalesi’nin bulunduğu yer üzerine yapılan  Zemzem  Otelin  İnşaatı’nın 32 katına  çıkarak belgesel çekimleri yaptım.
Bir çok sahabe ve peygamberimizin ilk eşi Hz. Hatice’nin mezarının bulunduğu  Cennetül Mualla başta olmak üzere, Mekke’nin bir çok yerini adım adım gezerek  tarihe not düşüp  zamana noterlik  yaptım. Mekke’de  dünyanın bir çok yerinden  gelen  Müslümanlarla  konuşmak insana ayrı bir heyacan veriyor.

Cidde’ye gidiyorum
15 Mayıs 2008 tarihinde Mekke’nin Suudi Arabistan’ın ekonomik  başkenti Cidde’ye  gittim. Umre ve  Hac ibadeti için Suudi Arabistan’a  giden Müslümanlar  Mekke ve Medine’nin dışında sadece Cidde’ye gidebiliyor.
Bizde Cidde’ye gidiyoruz .Cidde’de ilk işim Türkiye’nin  Cidde Başkonsolosluğu yetkilileri ile görüşmek oluyor. Konsolosluk muavini ve kültür ataşesinden bilgiler alıyoruz
İslam Konferansı teşkilatı  ve İslam ülkeleri haber ajansının Türk yetkilileri ile telefonla görüşmeler yapıyorum.
Cidde’de  Osmanlı’dan kalan tarihi eserleri araştırıp,  Osmanlı  evleri, Osmanlı valilik binası ve tarihi  kalelerde kaçak olarak çok zor şartlar altında belgesel çekimleri  yapıyorum.
Cidde  dev gökdelenler, modern binalar, Ticaret ve   finans merkezleri  ile  bir dünya şehri. Suudi yönetimi Cidde’yi, Dubai’ye alternatif  olarak  inşaa ediyorlar.
Cidde’de  binlerce Türk yaşıyor. Cidde’de bugün  1700 öğrencinin eğitim gördüğü  Türkiye Milli Eğitim Bakanlığı’na ait bir ilk öğretim okulu var. Cidde’de Türk işadamları ve işçilerle  görüşüyoruz.
Cidde’de  insanlığın ilk anası  Hz. Adem’in eşi Hz. Hava’nın mezarının da bulunduğu “ Ümmü Havva Mezarlığını  ziyaret ederek belgesel çekerek , Cidde’den  Mekke’ye dönüyoruz.

Medine  Yollarındayız
15 Mayıs 2008  bugün  Mekke’de son günümüz. Mekke’de  gitmediğimiz bir çok bölgeye giderek belgesel  çekimleri yapıyoruz.  Umre ve Hac turu yapan  firmalarla görüşüyoruz.
Kabe çevresinde  devam eden dev inşaat faaliyetlerini yerinde çekiyoruz. Kabe’deki değişiklikleri yerinde tespit ediyoruz. Daha önce Kabe’nin alt  bölümündeki Zemzem   bölümü kapatılmış. Safa Merve arası çoktan değişmiş.
Öğleden sonra Medine’ye gitmek üzere Mekke’den yola çıkıyoruz. Mekke ve Medine arası 450 Km. Uzun bir  yolculuktan  sonra,  çöller, yüksek dağlar, zaman zaman da yeşil vadilerden  geçerek  akşam Medine’ye geliyoruz.
Medine’de ilk işimiz geç  saatlerde  peygamberimizin türbesini ve  Mescidi   Nebevi’yi  ziyaret ederek  peygamberimize salat ve selam getiriyoruz.

Medine’de peygamber izleri
16 Mayıs 2008  Medine’de son günümüz. Medine’de  sabah erken   mescidi  Nebevi’yi  ziyaret ederek güne başlıyoruz. Binlerce  sahabenin yattığı  Cennetül Baki Mezarlığı’nı ziyaret ediyoruz.
Önce Uhut ve Hendek Savaşlarının  yapıldığı bölgelere giderek  belgesel çekimlerimize  başlıyoruz. İslam’ın ilk  mescidi; Kube Mescidi ile  Kıbleteyn mescitlerini  ziyaret  ediyoruz.
Osmanlı’nın  yaptığı Hicaz Demir Yolu’nun Medine istasyon binası  ile Ambariye  Camii’ni ziyaret  ederek  Osmanlı medeniyetinin  kutsal topraklardaki  izlerinin  belgeselini  çekerek ecdadımıza karşı vefa borcumuzu ödüyoruz..
2000 yılında Medine tren istasyonunun  çekimlerini  yapmıştım.  O tarihte istasyon perişan haldeydi.Bugün burası çok bakımlı hale getirilmiş. Bina yenilenmiş. Abdülhamit tarafından yapılan Ambariye Camiisi  tamir edilmiş ibadete açılmış.

Medine Müdafiyi Fahrettin Paşa’yı hatırlamak
Medine’de belgesel çekerken Medine müdafi Fahrettin Paşa ve  Mehmetçikleri hatırlamadan geçmek olur mu ? Bizde  Ünlü Türk paşası  Fahrettin Paşa’nın  1916’dan 1919  yılına kadar çöl çekirgeleri  yiyerek Medine’yi İngilizlere karşı nasıl savunduğunu  düşünerek şehitlerimizin ruhu  için Fatiha okuyoruz.
8 Gün kaldığımız Mekke ve Medine’de, milli ve manevi  görevimizi tamamlamanın  huzuru içinde  kutsal topraklardan  Türkiye’ye dönmek üzere Medine’den  yola çıkıyoruz.
Suudi Arabistan,  Suriye,Ürdün, Lübnan ve Kıbrıs semalarından   geçerek  3 Saatlik uçak yolculuğundan sonra  İstanbul’a geliyoruz.
Hicaz’da Osmanlı İzleri…
Her yıl yüz bine yakın insan hac ibadetini ifa için kutsal topraklara gidiyor.  On binlerce Türk Umre için Mekke ve Medine’ye giderek ibadet yapmakta.
Hac ve umre ibadeti için kutsal topraklara giden insanlarımız Kutsal topraklardaki medeniyet tarihimizin izlerini de araştırmalı.
Kutsal toprakların nasıl Osmanlı coğrafyasına girdiğini çok iyi anlamak gerekiyor. Kutsa toprakların Osmanlı idaresine girmesi İslam medeniyeti için çok önemli.
Bir yabancı fikir adamının ifadesi ile ‘Osmanlı kutsal topraklara giderek İslam medeniyetini cihan şümul hale getirdi ve Avrupa içlerine kadar götürdü’ demekte.

Hicaz’da Tarih Bilincinin önemi
Hac ve umre ibadetini yapmak üzere kutsal topraklara giden hacılarımız milli tarih bilincine sahip olmalı.
Kutsal topraklar deyince Yavuz Sultan Selim hatırlamak gerekiyor. Mercidabık Savaşı ile Suriye alınmış ve bu topraklarda 1517’den 1918 ‘e kadar yüzlerce yıllık Osmanlı idaresi hüküm sürmüştür.
Mısır’ın başkenti Kahire yakınlarındaki Ridaniye Savaşı ile Osmanlı Ortadoğu’ya tamamen hakim olmuştur. Bu savaşlarla Memluk Devleti’ne son verilmiş.  Mısır, Suriye Filistin ve Arabistan bölgesi, Yemen ile tüm Hicaz toprakları Osmanlı idaresine girmişti. .
Bu savaşlardan sonra Osmanlı devletinde tek hacı olan Padişah Yavuz Sultan Selim İslam’ın Halifesi unvanı alarak hilafeti İstanbul’a getiriyor.

Mercidabık ve Ridaniye Savaşı
Gelin şimdi kısa Mercidabık ve Ridaniye Savaşları’nı hatırlayalım.
Mercidabık Meydan Savaşı:   Suriye’de 24.8.1516) Yavuz sultan selim komutasındaki 80 bin kişilik Osmanlı ordusu ile Memluk sultanı 2.Kansu Gavri komutasındaki 80 bin kişilik Memluk ordusu asasında Halep yakınlarındaki Mercidabık’ta 6 saat sürmüş Memluk sultanı ölmüş ve ordusu Şam’a kadar takip edilmişti.
Ridaniye  22.1.1517 Mısır’da Kahire’nin güneyinde bir kent. Yavuz Sultan Selim komutasındaki Osmanlı ordusu ile Memluk ordusu arasında yapıldı. Memluk ordusu yenilmişti.

Osmanlı’nın Hicaz Coğrafyası
Osmanlı’nın Hicaz eyaleti; 1517’den 1914 yılına kadar 397 yıl Osmanlı yönetimde kalan Arabistan bölgesi.
Hicaz bölgesi, 1914 yılına birinci dünya savaşı ile elden çıkmış. Şerifler tarafından yönetilmiş. 1840 yılından itibaren Cidde valisi idare etmişti.
Hicaz Demir Yolu. 1900 yılında tüm dünya Müslümanlarının bağışları ile Şam’dan yapımına başlanmış, 1908 yılında Medine’de tamamlanmış büyük bir proje.
Hicaz fatihi Yavuz Sultan Selim 1470 yılında Amasya’da dünyaya gelmiş. 1520 yılında Çorlu’da Şirpençe hastalığından ölmüştür. 9.Osmanlı padişahı olan, 1517–1520 yılları arasında ilk Osmanlı halifesi ve tek hacı olan padişahıdır.
Evet, sonuç olarak Hicaz coğrafyası önemli bir bölge. Hacve Umre ibadeti için Mekke ve Medine’ye giden hacılarımız mutlaka mili tarih bilincine sahip olmalı.
Ecdadımızı hac ve umrede hatırlayarak hayırla yad etmeliyiz.

Hicaz’da Osmanlı Şehirleri
Her yıl yüz binlerce Türkün Hac ve Umre ibadeti için kutsal topaklara gidiyor. Bir zamanlar Türklerin idare ettiği bölgeye vize ile gitmek insana çok ağır geliyor.
Hicaz bölgesine giden Türklerin Osmanlı -Türk şehirleri ile ilgili tarih bilgisine sahip olmaması üzücü.
Hicaz coğrafyası ile ilgili milli tarih bilinci ışığı altında yazılar yazmaya bugünde devam edeceğim.  Bugünkü yazımda Hicazda Osmanlı-Türk şehirlerinden söz etmek istiyorum.
Gelin şimdi Hicaz’daki Osmanlı –Türk şehirlerinde kısa bir tur atalım. Osmanlı’nın Hicaz Eyaleti’nin başkanı Cidde bugün Suudi Arabistan’ın ekonomi başkenti.
Mekke, Medine, Cidde ve Taif’te birçok Osmanlı-Türk eseri ilgili bekliyor. Cidde’den yola çıkarak Hicaz’daki Osmanlı şehirlerini gezeceğiz.

   OSMANLI’NIN HİCAZ EYALETİ’NİN BAŞKENTİ CİDDE
Halife Osman zamanında, Mekke’nin limanı haline konulmak suretiyle önem kazanan şehir, Mekke’nin yiyecek maddeleri, Mısır’dan Cidde aracılığı ile sağlandığından, bir bakıma Mısır’a bağlı bulunuyordu.
XI. yüzyılda şehrin etrafı surla çevrili olduğundan erkek nüfusu 5 bin kadar tahmin edilmekte ve Mekke şerifinin bir kölesi tarafından yönetilmekteydi.
Cidde, Türk egemenliği devrinde iken 1541’de Portekizlilerin yaptığı bir saldırı, bu tahkimatın gereksiz olduğunu meydana çıkarmıştır. Osmanlılar zamanında Cidde bir sancak, daha sonra Habeş eyaletine merkez oldu ve yakın zamanlarda ise, merkezi Mekke olan Hicaz vilayetinin bir sancağı durumuna getirildi. Sinan Paşa’nın Yemen Seferi’nden (1558/1559) sonra Cidde gümrüğü gelirinin yarısı Cidde sancak beyine, yarısı da Mekke şerifine ayrıldı. IV. Mehmet zamanında vezir Kara Mustafa Paşa buraya uzak yerlerden su getirip, han, hamam ve cami yaptırdı. 1793 yılında Habeş eyaleti Mekke’ye bağlanmak suretiyle Cidde Mutasarrıflığına Hacı Halil Paşa atandı (13 Ocak 1793). 1803’de Vahhabiler şerifi Galib-i müstahkem Cidde’de boş yere kuşatma yapmıştır. Mısır Valisi Mehmet Ali, Türk egemenliğini yeniden kuruncaya kadar, şerif bunlara boyun eğmeye mecbur olmuştur. 1840 yılında Mısır egemenliği yerine tekrar Osmanlı egemenliği kuruldu ve şehir bayındır bir hale gelmek için en parlak devirlerini yaşamaya başladı. Osmanlı yönetiminden hemen sonra burada sırasıyla kale ve kışlalar onarıldı (1843), Vali Osman Paşa zamanında onarımına başlanan Yenbeü’l-Bahr Kalesi ve Cidde hükümet konağı ile iskelesinin keşif bedeli olan 1858 kişiye onarıma devam edilmesi ve paranın Cidde hazinesinden yetişmediği takdirde merkezden takviye edilmesine karar verildi (Haziran 1847), Asakir-i Şahane için bir hastane inşa edildi (1861). Cidde’ye akan suyun bozulmuş olan mecralarının onarımı yapıldı (1868). Akarsu azlığı sebebiyle gerekli kaynak araştırmaları yapıldı (1869), Rüştiye mektebi açıldı (1875), ayrıca yeni bir hapishane inşa edildi (1876). Civarda bulunan Ebu Sa’d ve Vasıta adalarına hacılar için karantina inşa ettirildi (1887) ve bir evkaf idaresi kuruldu (1888).
1888 yılında bir tersane ve kömürlük inşa edildi ve tersaneye rıhtım yaptırıldı (1894).
I. Dünya Savaşı’ndan sonra Cidde’ye hâkim olan Hicaz Emiri Hüseyin, 17 Aralık 1825’te şehri İbn Suud’a bırakmak zorunda kalmıştır.
Cidde, bugün Arabistan’ın Hicaz bölgesinde, Kızıldeniz kenarında bir liman,

  İSLAM MEDENİYETİ’NİN İLK BAŞKENTİ MEDİNE’DE TÜRK ESERLERİ
İslam âleminin en önemli şehirlerinden biri, ilk halifeler zamanında Arap devletinin merkezidir.
Şehir, Kanuni Sultan Süleyman zamanında (1520–1566), Osmanlı İmparatorluğuna bağlandı. Burada Osmanlı egemenliğinin kurulmasından sonra kalenin surları onarıldı, ayrıca surun etrafına bir hendek kazıldı. Yine Kanuni zamanında kapalı bir suyolu ile güneyden şehre su getirildi. 1804’te Vahhabiler şehri zapt edip, hazinelerini yağma ve Peygamber’in mezarını ziyaret etmeyi yasak ettiler. Fakat Osmanlı Hükümeti duruma el koyarak Mısır valisi Mehmet Ali’nin oğlu Tosun, şehri geri almayı başardı ve 1815 barışı ile Abdullah b. Saud Hicaz’ın mukaddes şehirleri üzerinde Osmanlı egemenliğini tanıdı. Bununla beraber Mehmet Ali bu anlaşmaya önem vermedi ve İbn Saud’a karşı savaşa devam ederek, oğullarından İbrahim’i gönderdi. İbrahim 1818’de Daria’yı zapt edip, tümüyle tahrip etti ve bundan sonra Medine’ye girdi. Mukaddes şehirler yeniden Türklere ait oldu ve Mekke şerifi İbn Suud ülkesinden gelen hacıların şehre girmesini bile menetti. 1877 yılında da bazı ayaklanmalar oldu ve bu arada Savaid kabilesinden bazı şakiler şehre saldırarak bahçelerini talan ettiler. Ancak bu da Osmanlı devletinin aldığı etkin tedbirlerle bertaraf edilmiştir.
Şehirde Peygamber’in türbesi bulunması sebebiyle Osmanlı devleti bu şehre büyük kıymet vermekteydi. 1843 yılında Harem-i Şerife konulmak üzere İstanbul’dan bir adet saat gönderildi. 1850 yılında Peygamber’in kabri onarıldı. Şehirdeki İslami yapılara konulmak için imal ettirilen çiniler buraya gönderildi. 1856 yılında Peygamber’in türbesi ve diğer İslami Peygamber’in türbesi ve diğer İslami yapılar geniş çaplı bir onarımdan geçirildi. Bu arada 1873 yılında Hazreti Osman’ın kabri de onarıldı. Aynı yıl şehirde yıkılmaya yüz tutan üç mescit yeniden inşa edildi. Buraya Şeyhülislam Arif Hikmet tarafından yaptırılan kütüphane de 1895 yılında onarıldı. I. Abdülhamit tarafından bir medrese yapıldı ve 1896 yılında onarıldı.
Medine’deki Ravza-i Mutahhara için İstanbul’dan altın başlıklar yaptırılarak İdris Ağa aracılığıyla buraya gönderildi.
İslami yapılar dışında, şehrin bayındır hale getirilmesi için de gerekli çalışmalar yapılmış, bu arada Medine Kalesi ve Kışlası 1843, 1847 ve 1848 yıllarında onarılmıştır. Şehir I. Dünya Savaşı’ndan sonra Osmanlı egemenliğinden çıkmıştır.
Medine’yi İngilizlere teslim etmeyen ünlü Türk Paşası Fahrettin Türkkan’ın 1919 yılına kadar Medine’de verdiği destansı mücadele tarihimize Medine Müdafi olarak geçmiştir.

 MÜSLÜMANLARIN KIBLESİ KÂBE’NİN BULUNDUĞU OSMANLI ŞEHRİ MEKKE
Peygamber efendimizin doğuşu ve İslam âleminin merkezi olması sebebiyle büyük ve kutsal bir kenttir.
Emeviler, Abbasiler, Eyyübiler, Memlükler yönetiminde bulunan şehir, Osmanlı İmparatorluğuna katıldıktan sonra şerifler aracılığıyla yönetilmeye başlanıldı.
Mısır’ın Yavuz Sultan Selim tarafından zaptı (1517) sonucunda, İslam âleminin siyasi manzarası da değişikliğe uğradı. Bundan sonra şehir, önceleri Şerif Muhammed Abu Numayy (1566–1601) zamanında sakin bir devir yaşadı. Osmanlı himayesinde şeriflerin toprakları kuzeyde Hayber’e, güneyde Hali’ye ve doğuda Necd’e kadar genişleyebildi. Bununla beraber, memleket Mısır’a bağlı olmakta devam ediyordu. Bu bağlılık yalnız siyasi olmayıp, aynı zamanda maddi ve dini içeriğe de haizdi. 1601’den sonra şehirde karışıklıklar baş gösterdi. Sünni Türkler ile Şii İranlılar arasındaki ilişkilerin gerginliği, IV. Murat’ın İranlıların mübarek şehirden çıkarılması ve bir daha hacca gelmelerine izin verilmemesi konusundaki emrinin sonucu olarak Mekke’ye kadar yayıldı.
XVIII. yüzyıl sonundan itibaren Vahhabilerin ayaklanması görülür. 1803 yılında Vahhabiler Mekke’yi işgal ederek birçok dini yapıyı tahrip ettiler. Buna karşın Bab-ı Ali, bu olaylara pek yanaşmadıysa da Vahhabilerin 1807’de Suriye ve Mısır hacı kervanlarını kovunca, Padişah tarafından Mısır Valisi Mehmet Ali’ye, Mısır işini tamamlar tamamlamaz, Hicaz’ı işgal etme görevi verildi. Mehmet Ali, 1813’te Mekke’ye saldırarak zapt etti. Mekke’nin yeniden fethi ve şehrin anahtarlarının padişaha arz edilmesi üzerine, savaşta görev alanlar padişah, tarafından mükâfatlandırıldılar. Bu olaydan sonra Yahya b. Sarur, şerif oldu (1813–1827) 1827’de Şerif aileleri arasında çıkan anlaşmazlık üzerine Mehmet Ali Paşa, yeniden duruma müdahale etmek zorunda kaldı.
XIX. yüzyıldan itibaren şehirde sık sık karışıklıklar baş göstermeye başladı. Bunun üzerine Osmanlı Devleti’nce gönderilen Osman Nuri Paşa, Osman Paşa (1882), Cemal Paşa, Saffet Paşa, Ahmet Ragıp Paşa, Ahmet Ratib Paşa gibi valiler, şehirde sükûnu sağlamakla görevlendirildiler.
Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması üzerine Osmanlı egemenliği Mekke’de son buldu (1916).
Mekke, Osmanlı döneminde kutsal sayılarak bayındır hale getirilmiştir. Şehirdeki Mekke-i Şerif, 1796 yılında onarıldı. 1814 yılında yazıları padişah tarafından yazılan Saray-ı Hümayunda işlenen Kâbe-i Şerif örtüsü Mekke’ye gönderildi. Hazreti Ebubekir’in türbesi 1820 yılında tamamlandı. 1892 yılında da Kâbe’nin kıble tarafındaki duvarı onarıldı. 1844 yılında Mescid-i Haram’ın onarımı yapıldı. 1845 yılında da asılmak ve döşenmek üzere Viyana’dan kandil ve mermer gönderildi. İmam-ı Azam Merkad ve camii 1873 yılında esaslı bir şekilde onarımdan geçirildi. 1880 yılında tamamlandı. 1892 yılında da Kâbe’nin Kıble tarafındaki duvarı onarıldı.
Şehirdeki yoksullar için bir hastane yaptırıldı (1855) Şehirdeki Ayn-i Zübeyde çeşmesi onarıldı(1880). Ayn ve Zübeyde soyunun Mekke’ye getirilmesi için çalışmalar yapıldı (1887). Daha sonra çeşme ve suyollarının onarımı yapıldı (1906).
Şehirde 1887 yılında hükümet konağı, 1882 yılında bir medrese inşa edildi. Şehit Mehmet Paşa medresesi ise 1888 yılında onarıldı. 1884 yılında şehre bir Mekteb-i Rüştiye yapıldı. Şehrin kale ve kışlaları 1843 yılında onarım gördü.

    ACI OLAYLARLA ANILAN OSMANLI ŞEHRİ TAİF
Peygamberimizin taşlandığı ve ünlü Osmanlı Paşası Mithat Paşa’nın boğdurulduğu yer olarak Türk tarihine geçen Taif, uzun bir süre Arabistan sınırlarında kaldıktan sonra 1517 yılında Yavuz Sultan Selim tarafından fethedilerek, Osmanlı yönetimine geçti. 1916 yılında Türk hükümetine isyan eden Mekke Şerifi Hüseyin b. Ali, 1918’de İngiltere’nin yardımıyla “Hicaz Melikliği”ni kurdu.
Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik olarak ayrılması nedeniyle bu olayları bastırmadı ve böylece şehir, Osmanlı yönetiminden çıktı.
XIX. yüzyılda Taif’te kale ve kışlalar onarılmış (1843), bir muvakkıthane (1851) ile hükümet konağı (1869) inşa edilmiştir.
Taif, bugün Suudi Arabistan’ın batısındaki Hicaz eyaletinde bir yayla şehridir.
* Kutsal Topraklara veda ederek Türkistan Coğrafyasına Gidiyorum.
Evet, bugün Haç ve Umre için kutsal topraklara giden Türkler 400 yıl Osmanlı’nın bölgeye yatığı hizmetlerle ilgili araştırmalarda yapmalı.
Kutsal şehirler Mekke ve Medine’de araştırma yapıp belgesel çekerken Ecdadımız Osmanlının ruhuna fatihe okuyarak Kutsal Topraklardaki Osmanlı şehirleri Mekke, Medine, Cidde ve Taif’e veda ederek Türkistan coğrafyasına gitmek üzere hazırlık yapıyorum.

MUKAKDES TOPRAKLARIN BULUNDUĞU  SUUDİ ARABİSTAN HAKKINDA  GENEL BİLGİLER..
Suudi Arabistan: Önasya’da (16-11-32 09) kuzey enlemleri ve (34  ile 34 derece-55 derece 41 derece ) doğu boylamları arasında yer alan, kuzeyden Kuveyt, Irak ve Ürdün, güneyden Yemen, Güney Yemen ve Umman, doğudan Birleşik Arab Emirliği ve Basra Körfezi ve batıdan Kızıldeniz ile çevrili bir ülke
TARİHİ
Arabistan tarihi, ilk yaratılmış insan ve ilk paygember Hazreti Adem” Aleyhisselam” ile başlar Arabistan toprakları üzerinde Hz. Adem’den sonra birçok peygamber geldi. Bunlardan Hz. Nuh, insanlığın ikinci babasıdır. Arablar, Hz. Nuh’un üç oğlundan biri olan “Sam”dan türemişlerdir. Bu yüzden ülke toprakları üzerinde ilk yaşayanlara “Samiler” adı verilir.
Samiler’den sonra gelenlere, Arab-ı ribe dendi.Himyer, Gassan ve Hire gibi  bir takım devletler kuruldu. Eski Arablarla, yeni  gelenlerin karışması neticesi, Arab-ı müsta’ribe meydana  geldi. İslamiyet’ten evvel, Arablar çeşitli kabileler halinde  yaşarlardı. Bunların en şereflisi Kureyş, bunun  içerisinden de Haşimi kolu sayılıyordu. Hz. Muhammed bu koldan gelmekteydi. 610 yılında İslam Dini’ni tebliğe başladı. 630 yılında  Mekke Fethedildi
Hz. Muhammed 632 yılında vefat edince Dört Halife (632-66) devri  başladı. Bahreyn, Irak, Suriye, Filistin, Mısır, Afrika, Kafkasya ve Horasan fethedildi. Dört Halife devrinden ve Hz. Hasan’ın altı aylık hilafetinden sonra devlet idaresi 662 yılında Emevilere  geçti.
Siciltan, Afganistan, Semerkant, Erzurum, Kıbrıs, Girit, Sicilya, Buhara, Harzem, Hint toprakları Malatya ve Türkistan fethedildi. Sınırlar Atlas Okyanusu ve Fransa içlerinden Türkistan’a kadar uzandı
Emevi Halifeliği’nden sonra , 750’de Abbasi Halifeliği devri başları.Fakat Abbasiler her geçen gün kuvvet ve itibarının kaybediyordu. Çeşitli iç isyanların ve toprak kayıplarının yanında, Moğol felaketiyle 1258’de fetret  devrine girildi. Üç senelik fetret devrinden sonra Abbasilerin Mısır’daki halifeliği 1517 yılına kadar devam etti.
Arabistan Yarımadası, Sultan Birinci Selim Han (1512-1520) zamanında, Osmanlı hakimiyetine geçti.
Sultan Selim Han’ın 1571’deki Ridaniye Muharebesi”yle Mısır’ı alıp Memluklular Devleti’ne son verdikten sonra, bu devletin  nüfuzu altında  bulunan Mekke ve Medine havalisi de Osmanlı hakimiyetini tanıdı. O sırada Mekke emiri bulunan şerif Berekat bin Muhammed Hasani, derhal henüz  oniki yaşında bulunan oğlu Şirif Ebü Nümey’i, elçilik heyetiyle Mısır’a göndererek Osmanlı padişahına ta’zimlerini arz ile  Mekke’nin anahtarlarını takdim etti. Şeref Han tarafından da kabul edildi.
Şerif Ebu Nümey’e hil’at giydirilerek,  padişahın elini  öptü. Şerif Berekat’a Mekke emirliği menşuru  yazılıp,  oğluna verilen  hediyelerle Mekke’ye gönderildi. Mısır hazinesinden Mekke emirine maaş bağlandı. Ayrıca  şerif Ebü Nümey ile beraber Mekke ve Medine ahalisine dağıtılmak üzere padişah tarafından ikiyüz bin altın ile bol miktarda zahire gönderildi. Bunları Emir Musliiddin ile Mısır’dan iki kadı götürülüp, mahkemelerinde dağıtmaya memur edildiler. 1517 yılından itibaren Mekke  ve Medine’deki camilerdeki hutbelerde, Osmanlı  padişahlarının adları zikredildi. Emir tayinleri de Osmanlı padişahlarınca yapılırdı. Mekke emiri olan şerif vefat  eder veya azl yahud  istifa ile makamı boşaldığı zaman, yerine tayin  olunacak  yeni emir, şeriflerin seçimleri Mekke kadısı  ile Mısır, Şam ve Cidde valilerinin arz ve inhaları  üzerine padişah tarafından  tayin edilirdi. Emir tayini, dört yüz yıldan fazla bu usulle yapıldı. Osmanlılar bölgeyi imtiyazlı halde  tuttular. Mübarek  belde  olması  dolayısıyla ahalisine ziyadesiyle yardım edip, manevi ve sanat değeri  yüksek pek çok  eserler yaptırdılar. Arabistan ahalisi, Osmanlıların hakimiyetinde kaldıkları 1571-1918 yılladı arasında bolluk içinde  yaşayıp ihtiyaçları  ziyadesiyle karşılandı. 1737 yılında  Abdulvehab oğlu Muhammed’in  yaymaya  başladığı Vehhabilik yolu,  Arabistan’daki sükuneti  bozdu. Bu yol siyasi  bir hal de alınca, Osmanlı Devleti’ne karşı bölgedeki Bedevilerin desteğinde 1791’de isyan  ettiler. Mekke emiri, Şeref Galip Efendi  ile harp ettiler. Sayısız  Müslüman’ı öldürüp, kadınlarını, çocuklarını ve mallarını aldılar. Bunlar 1801 ‘de Mekke’ye saldırdılar. Mekke emiri Şerif Galip Efendi ile harb ettiler. Sayısız Müslüman’ı öldürüp, kadınlarını, çocuklarını ve mallarını aldılar.
Mekke emiri Şerif Galip Efendi, bunları şehre sokmadı.Mekke etrafındaki Arap kabileleri de Vehabi oldu. 1803’e Taife girdiler.  Taif’teki Müslümanlara işkence edip kadınları ve çocukları acımasızca öldürdüler.Hac mevsiminde Mekke’ye de saldırdılar. Şehre giremediler.  Şerif Galip Efendi Cidde’ye gidince Sü’ud bin Abdülaziz antlaşmayla şehre girdi, türbe ve mezarların hepsini yıktırdı. Suudiler Şerif Galip  Efendi, Cidde’den şehre gelip Vehhabileri  kovdu. Yemen dağlarına kaçtılar. Kaçarken çok zulüm soygun yaptılar. Şerif Galip Efendi’nin tavsiyesiyle Beni Sakıf kabilesi de Taif’deki Vehhabiler şehirden kaçırttılar.Vehhabiler Yemen dağlarındaki cahil, vahşi  köylüleri  toplayıp, kuvvetlerini artırarak tekrar Mekke’yi kuşattılar. Şehid  açlık  sebebiyle teslim oldu. Yine Şehirde çok zulüm tahribat yaptılar.  Mübarek  beldelerde zulüm ve tahribat yaptılar. Mübarek beldelerdeki zulüm ve tahribat, Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa’nın 1812’de Cidde’ye  gelmesi ve Mekke’ye asker göndermesine kadar devam etti. Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa, Vehhabileri merkezi  Derriyye’yi 1818’de fethedip, Vehabi emiri Abdullah ibni Suud ile dört oğlu ve ileri  gelenlerini esir alıp, İstanbul’a gönderince bunlar idam edildi. İngiltere bölgede fitne çıkarıp, Osmanlı Devleti içinde  isyan başlatmak istedi. 1857’de sulh ile etkisiz hale getirildi. 1860 yılında bütün emirler devletin itaati ve terbiyesi altına sokuldu. 1897’de sulh ile etkisiz hale getirilip, 1860 yılında  bütün  emirler devletin ita’ati ve terbiyesi  altına sokuldu.1897’de Suudilerin lideri olan Abdülaziz Suud, onikibin hecinli ile Kuveyt’ten Riyad’a geldi. 1902’de bir gece Riyad’a girdi. Abdülaziz İbn-ür-Reşid’in Riyad Valisi Aclan’ı bir ziyafette öldürüldü.
1915’de Osmanlılar işe karışarak, Abdülaziz  bin Suud, Rişad kaymakamı  olmak üzere sulh yapıldı. Sonra Reşidiler ile Suudiler arasında  Kasım’da harb olup Abldülaziz bin Suud  mağlup oldu.1918’de Abdülaziz bin Suud, İngilizlerin  teşviki teşviki ile bir  beyanname yayınladı.Mekke’ye ve Taif’e saldırdı. Fakat , bu şehirleri şerif Hüseyin Paşa’dan alamadı. Fakat, bu şehirleri  Şerif  Hüseyin  bin Ali  Paşa’yı yakalayıp, Kıbrıs’a götürdü. İngilizlerin bu hareketinden sonra, Abdülaziz bin Suud, 1924’de Mekke’yi  ve Taif’i rahatça ele geçirdi.Suudiler, İngilizlerin  yardımıyla bölgede kontrolü sağlayınca, Osmanlı Devleti’nden sonra  halifelik makamına sahip olmak istedilerse de başaramadılar.
İbni Suud, 1932 yılında  Suudi  Arabistan Krallığını kurdu. 1953 yılında ölümden  sonra  yerine  oğlu  Suud  bin Abdülaziz  geçtib1964’te tahttan indirildi. Yerine kardeşi Faysal  getirildi. 1977’de sarayında yeğeni tarafından öldürüldü.Yerine kardeşi Halid geçti. O da 1982’de ölünce kardeşi Fahd geçti.
Suudi  Arabistan 1948, 1967 ve 1973 yıllarında  vuku bulan  Arab-İsrail harplerinde  katıldı.  İngiltere, Fransa ve ABD’den  milyarlarca  dolarlık silah, malzeme savaş uçakları güdümlü  mermiler alındı. 1981’de ABD’den hava indirme ikaz ve kontrol sistem (AWACS) adlı 5 adet uçak sistemi alındı.

Gebzelilerle  (21 Mayıs 2008
Hicaz’da  Osmanlı  İzleri…

Her yıl  yüzbine  yakın insan hac ibadetini ifa için kutsal topraklara gidiyor.  Onbinlerce Türk   Umre için Mekke ve  Medine’ye  giderek ibadet yapmakta.
Haç ve umre ibadeti için kutsal topraklara gidene insanlarımız  Kutsal topraklardaki  medeniyet tarihimizin izlerini de araştırmalı.
Kutsal toprakların nasıl  Osmanlı coğrafyasına girdiğini çok  iyi anlamak gerekiyor. Kutsal toprakların  Osmanlı idaresine girmesi  İslam medeniyeti için çok önemli.
Bir  yabancı fikir  adamının  ifadesi  ile  Osmanlı kutsal topraklara giderek  İslam medeniyetini  cihan şümul hale getirdi ve  Avrupa içlerine kadar  götürdü.
 

    Hicaz’da  Tarih Bilinci’nin önemi.
Hac ve  umre ibadetini yapmak üzere kutsal topraklara giden hacılarımız milli   tarih bilincine sahip olmalı.
Kutsal topraklar  deyince  Yavuz Sultan Selim’i  hatırlamak gerekiyor. Mercidabık Savaşı ile  Suriye alınır. 1517’den 1918’e  kadar yüzlerce yıllık Osmanlı idaresi  hüküm sürmüştür.
Mısır’ın  başkenti Kahire yakınlarındaki Ridaniye  savaşı ile  Osmanlı Ortadoğu’ya tamamen  hakım olmuştur. Bu savaşlarla Memluk Devletine son verilmiş,   Mısır, Suriye Filistin ve  Arabistan bölgesi,Yemen  ile  tüm Hicaz  toprakları Osmanlı idaresine  girmişti. .
Bu savaşlardan sonra   Osmanlı Devletinde tek hacı olan  Padişah Yavuz Sultan Selim İslam’ın  Halifesi unvanı alarak  hilafeti  İstanbul’a getiriyor.

   Mercidabık  ve Ridaniye Savaşı
Gelin şimdi  kısa  Medcidabık ve p  Ridaniye Savaşlarını hatırlayalım..
Mercidabık  Meydan Savaşı: Suriye’de 24.8.1516) Yavuz Sultan Selim komutasındaki  80 bin kişilik Osmanlı ordusu ile Memluk sultanı  2.Kansuh Gavri  komutasındaki 80 bin kişilik Memluk ordusu arasında  Halep yakınlarındaki  Mercidabık’da 6 saat sürmüş Memluk sultanı   ölmüş ve ordusu Şam’a kadar takip edilmişti
Rıdaniye Savaşı, 22.1.1517 Mısır’da Kahire’nin güneyinde bir kent .Yavuz Sultan Selim  komutasındaki  Osmanlı ordusu  ile Memluk  ordusu arasında  yapıldı.Memluk ordusu yenilmişti.

   Osmanlı’nın Hicaz Coğrafyası
Osmanlı’nın  Hicaz  eyaleti; 1517’den  1914 yılına  kadar   397 yıl  Osmanlı yönetimde kalan Arabistan bölgesi.
Hicaz  bölgesi ,1914 yılında Birinci Dünya Savaşı  ile elden çıkmış. Şerifler tarafından yönetilmiş. 1840 yılından itibaren  Cidde valisi  idare etmişti..
Hicaz  Demir yolu. 1900 yılında tüm dünya  Müslümanlarının  bağışları  ile Şam’dan  yapımına  başlanmış, 1908 yılında Medine’de  tamamlanmış büyük bir proje.
Hicaz fatihi Yavuz Sultan Selim 1470 yılında Amasya’da dünyaya gelmiş. 1520 yılında Çorlu’da  Şirpençe hastalığından ölmüştür. 9.Osmanlı padişahı olan, 1517-1520  yılları arasında  ilk Osmanlı halifesi ve  tek hacı olan padişahıdır.
Evet sonuç olarak  Hicaz coğrafyası önemli bir bölge. Hac ve Umre ibadeti  için  Mekke ve Medine’ye giden hacılarımız mutlaka milli tarih bilincine sahip olmalı.
Ecdadımızı hac ve umrede  hatırlayarak hayırla yad etmeliyiz.

Gebzelilerle..  (22 mayıs 2008
Hicaz’da  Osmanlı Şehirleri
Her yıl  yüzbinlerce Türk’ün  Hac ve Umre ibadeti için  kutsal topraklara gidiyor. Bir zamanlar   Türklerin idare ettiği  bölgeye  vize ile  gitmek insana  çok ağır geliyor.
Hicaz bölgesine giden  Türklerin  Osmanlı -Türk şehirleri ile ilgili  tarih bilgisine sahip olmaması  üzücü.
Hicaz  coğrafyası  ile ilgili  milli tarih  bilinci ışığı altında yazılar yazmaya bugün de devam edeceğim.  Bugünkü yazımda  Hicaz’da  Osmanlı-Türk şehirlerinden  söz etmek istiyorum.
Gelin şimdi  Hicaz’daki   Osmanlı –Türk şehirlerinde kısa bir tur atalım. Osmanlı’nın Hicaz eyaletinin başkenti olan  Cidde bugün Suudi Arabistan’ın  ekonomi başkenti.
Mekke,Medine,Cidde ve Taif’te  bir çok Osmanlı-Türk eseri  ilgi bekliyor.Cidde’den yola çıkarak Hicaz’daki Osmanlı şehirlerini gezeceğiz.

OSMANLI’NIN  HİCAZ EYALETİ’NİN BAŞKENTİ CİDDE
Halife Osman zamanında,Mekke’nin limanı haline konulmak suretiyle önem kazanan şehir, Mekke’nin yiyecek maddeleri, Mısır’dan Cidde aracılığı ile sağlandığından, bir bakıma Mısır’a bağlı bulunuyordu.
XI.yüzyılda şehrin etrafı surla çevrili olduğundan erkek nüfusu 5 bin kadar tahmin edilmekte ve  Mekke şerifinin bir kölesi tarafından yönetilmekteydi.
Cidde, Türk egemenliği devrinde iken 1541’de Portekizlilerin yaptığı bir saldırı, bu tahkimatın gereksiz olduğunu meydana çıkarmıştır. Osmanlılar zamanında Cidde bir sancak, daha sonra Habeş eyaletine merkez oldu ve yakın zamanlarda ise, merkezi Mekke olan Hicaz vilayetinin bir sancağı durumuna getirildi. Sinan Paşa’nın Yemen Seferi’nden (1558/1559) sonra Cidde gümrüğü gelirinin yarısı Cidde sancak beyine, yarısı da Mekke şerifine ayrıldı. IV. Mehmet zamanında vezir Kara Mustafa Paşa buraya uzak yerlerden su getirip, han, hamam ve cami yaptırdı. 1793 yılında Habeş eyaleti Mekke’ye bağlanmak suretiyle Cidde Mutasarrıflığına  Hacı Halil Paşa atandı (13 Ocak 1793). 1803’de vahhabiler şerifi Galib-i müstahkem Cidde’de boş yere kuşatma yapmıştır. Mısır Valisi Mehmed Ali, Türk egemenliğini yeniden kuruncaya kadar, şerif bunlara boyun eğmeye mecbur olmuştur. 1840 yılında Mısır egemenliği yerine tekrar Osmanlı egemenliği kuruldu ve şehir bayındır bir hale gelmek için en parlak devirlerini yaşamaya başladı. Osmanlı yönetiminden hemen sonra burada sırasıyla kale ve kışlalar onarıldı (1843), Vali Osman Paşa zamanında onarımına başlanan Yenbeü’l-Bahr Kalesi ve Cidde hükümet konağı ile iskelesinin keşif bedeli olan 1858 kişiye onarıma devam edilmesi ve paranın Cidde hazinesinden yetişmediği taktirde merkezden takviye edilmesine karar verildi (Haziran 1847), Asakir-i Şahane için bir hastane inşa edildi (1861). Cidde’ye akan suyun bozulmuş olan mecralarının onarımı yapıldı (1868). Akarsu azlığı sebebiyle gerekli kaynak araştırmaları yapıldı (1869), Rüştiye mektebi açıldı (1875), ayrıca yeni bir hapishane inşa edildi (1876). Civarda bulunan Ebu Sa’d ve Vasıta adalarına hacılar için karantina inşa ettirildi (1887) ve bir evkaf idaresi kuruldu (1888).
1888 yılında bir tersane ve kömürlük inşa edildi ve tersaneye rıhtım yaptırıldı (1894).
I. Dünya Savaşı’ndan sonra Cidde’ye hakim olan Hicaz Emiri Hüseyin, 17 Aralık 1825’te şehri İbn Suud’a bırakmak zorunda kalmıştır.
Cidde, bugün Arabistan’ın Hicaz bölgesinde, Kızıldeniz kenarında bir liman,

   İSLAM MEDENİYETİ’NİN İLK BAŞKENTİ  MEDİNE’DE  TÜRK ESERLERİ
İslam aleminin en önemli şehirlerinden biri, ilk halifeler zamanında Arap Devleti’nin merkezidir.
Şehir, Kanuni Sultan Süleyman zamanında (1520-1566), Osmanlı İmparatorluğuna bağlandı. Burada Osmanlı egemenliğinin kurulmasından sonra kalenin surları onarıldı, ayrıca surun etrafına bir hendek kazıldı. Yine Kanuni zamanında kapalı bir su yolu ile güneyden şehre su getirildi. 1804’te Vahhabiler şehri zaptedip, hazinelerini yağma ve Peygamber’in mezarını ziyaret etmeyi yasak ettiler. Fakat Osmanlı Hükümeti duruma el koyarak Mısır valisi Mehmed Ali’nin oğlu Tosun, şehri geri almayı başardı ve 1815 barışı ile Abdullah b. Saud Hicaz’ın mukaddes şehirleri üzerinde Osmanlı egemenliğini tanıdı. Bununla beraber Mehmed ali bu anlaşmaya önem vermedi ve İbn Saud’a karşı savaşa devam ederek, oğullarından İbrahim’i gönderdi. İbrahim 1818’de Daria’yı zapt edip, tümüyle tahrip etti ve bundan sonra Medine’ye girdi. Mukaddes şehirler yeniden Türklere ait oldu ve Mekke şerifi İbn Suud ülkesinden gelen hacıların şehre girmesini bile menetti. 1877 yılında da bazı ayaklanmalar oldu ve bu arada Savaid kabilesinden bazı şakiler şehre saldırarak bahçelerini talan ettiler. Ancak bu da Osmanlı devletinin aldığı etkin tedbirlerle bertaraf edilmiştir.
Şehirde Peygamber’in türbesi bulunması sebebiyle Osmanlı devleti bu şehre büyük kıymet vermekteydi. 1843 yılında Harem-i Şerife konulmak üzere İstanbul’dan bir adet saat gönderildi. 1850 yılında Peygamber’in kabri onarıldı. Şehirdeki İslami yapılara konulmak için imal ettirilen çiniler buraya gönderildi. 1856 yılında Peygamber’in türbesi ve diğer islami yapılar geniş çaplı bir onarımdan geçirildi. Bu arada 1873 yılında Hazreti Osman’ın kabri de onarıldı. Aynı yıl şehirde yıkılmaya yüz tutan üç mescit yeniden inşa edildi. Buraya Şeyhülislam Arif Hikmet tarafından yaptırılan kütüphane de 1895 yılında onarıldı. I. Abdülhamid tarafından bir medrese yapıldı ve 1896 yılında onarıldı.
Medine’deki Ravza-i Mutahhara için İstanbul’dan altın başlıklar yaptırılarak İdris Ağa aracılığıyla buraya gönderildi.
İslami yapılar dışında, şehrin bayındır hale getirilmesi için de gerekli çalışmalar yapılmış, bu arada Medine Kalesi ve Kışlası 1843, 1847 ve 1848 yıllarında onarılmıştır. Şehir I. Dünya Savaşı’ndan sonra Osmanlı egemenliğinden çıkmıştır.
Medine’yi   İngilizlere teslim etmeyen  ünlü Türk  Paşası  Fahrettin  Türkkan’ın  1919 yılına kadar Medine’de verdiği destansı mücadele tarihimize Medine Müdafi olarak geçmiştir.

MÜSLÜMANLARIN  KİBLESİ  KABE’NİN BULUNDUĞU OSMANLI ŞEHRİ MEKKE
Peygamber efendimizin  doğuşu ve İslam aleminin merkezi olması sebebiyle büyük ve kutsal bir kenttir.
Emeviler, Abbasiler, Eyyübiler, Memlükler yönetiminde bulunan şehir, Osmanlı İmparatorluğuna katıldıktan sonra şerifler aracılığıyla yönetilmeye başlanıldı.
Mısır’ın Yavuz Sultan Selim tarafından zaptı (1517) sonucunda, İslam aleminin siyasi manzarası da değişikliğe uğradı. Bundan sonra şehir, önceleri Şerif Muhammed Abu Numayy (1566-1601) zamanında sakin bir devir yaşadı.Osmanlı himayesinde şeriflerin toprakları kuzeyde Hayber’e, güneyde Hali’ye ve doğuda Necd’e kadar genişleyebildi. Bununla beraber, memleket Mısır’a bağlı olmakta devam ediyordu. Bu bağlılık yalnız siyasi olmayıp, aynı zamanda maddi ve dini içeriğe de haizdi. 1601’den sonra şehirde karışıklıklar baş gösterdi. Sünni Türkler ile Şii İranlılar arasındaki ilişkilerin gerginliği, IV. Murad’ın İranlıların mübarek şehirden çıkarılması ve bir daha hacca gelmelerine izin verilmemesi konusundaki emrinin sonucu olarak Mekke’ye kadar yayıldı.
XVIII. yüzyıl sonundan itibaren Vahhabilerin ayaklanması görülür. 1803 yılında Vahhabiler Mekke’yi işgal ederek birçok dini yapıyı tahrip ettiler. Buna karşın Bab-ı Ali, bu olaylara pek yanaşmadıysa da Vahhabilerin 1807’de Suriye ve Mısır hacı kervanlarını kovunca, Padişah tarafından Mısır Valisi Mehmed Ali’ye, Mısır işini tamamlar tamamlamaz, Hicaz’ı işgal etme görevi verildi. Mehmed Ali, 1813’te Mekke’ye saldırarak zapt etti. Mekke’nin yeniden fethi ve şehrin anahtarlarının padişaha arz edilmesi üzerine, savaşta görev alanlar padişah, tarafından mükafatlandırıldılar. Bu olaydan sonra Yahya b. Sarur, şerif oldu (1813-1827) 1827’de Şerif aileleri arasında çıkan anlaşmazlık üzerine Mehmed Ali Paşa, yeniden duruma müdahale etmek zorunda kaldı.
XIX. yüzyıldan itibaren şehirde sık sık karışıklıklar baş göstermeye başladı.Bunun üzerine Osmanlı Devleti’nce gönderilen Osman Nuri Paşa, Osman Paşa (1882), Cemal Paşa, Saffet Paşa, Ahmed Ragıp Paşa, Ahmed Ratib Paşa gibi valiler, şehirde sükunu sağlamakla görevlendirildiler.
Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması üzerine Osmanlı egemenliği Mekke’de son buldu (1916).
Mekke, Osmanlı döneminde kutsal sayılarak bayındır hale getirilmiştir.Şehirdeki Mekke-i Şerif, 1796 yılında onarıldı. 1814 yılında yazıları padişah tarafından yazılan Saray-ı Hümayunda işlenen Kabe-i Şerif örtüsü Mekke’ye gönderildi. Hazreti Ebu Bekir’in türbesi 1820 yılında tamamlandı. 1892 yılında da Kabe’nin kıble tarafındaki duvarı onarıldı. 1844 yılında Mescid-i Haram’ın onarımı yapıldı. 1845 yılında da asılmak ve döşenmek üzere Viyana’dan kandil ve mermer gönderildi. İmam-ı Azam Merkad ve camii 1873 yılında esaslı bir şekilde onarımdan geçirildi. 1880 yılında tamamlandı. 1892 yılında da Kabe’nin Kıble tarafındaki duvarı onarıldı.
Şehirdeki yoksullar için bir hastane yaptırıldı (1855) Şehirdeki Ayn-i Zübeyde çeşmesi onarıldı(1880). Ayn ve Zübeyde soyunun Mekke’ye getirilmesi için çalışmalar yapıldı (1887). Daha sonra çeşme ve su yollarının onarımı yapıldı (1906).
Şehirde 1887 yılında hükümet konağı, 1882 yılında bir medrese inşa edildi. Şehid Mehmed Paşa medresesi ise 1888 yılında onarıldı. 1884 yılında şehre bir Mekteb-i Rüştiye yapıldı. Şehrin kale ve kışlaları 1843 yılında onarım gördü.

ACI OLAYLARLA ANILAN OSMANLI ŞEHRİ TAİF
Peygamberimizin taşlandığı ve ünlü  Osmanlı  Paşası  Mithat Paşa’nın boğdurulduğu yer olarak Türk tarihine geçen Taif, uzun bir süre Arabistan sınırlarında kaldıktan sonra 1517 yılında Yavuz Sultan Selim tarafından fethedilerek, Osmanlı yönetimine geçti. 1916 yılında Türk hükümetine isyan eden Mekke Şerifi Hüseyin b. Ali, 1918’de İngiltere’nin yardımıyla “Hicaz Melikliği”ni kurdu.
Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik olarak ayrılması nedeniyle bu olayları bastırmadı ve böylece şehir, Osmanlı yönetiminden çıktı.
XIX. yüzyılda Taif’te kale ve kışlalar onarılmış (1843), bir muvakkıthane (1851) ile hükümet konağı (1869) inşa edilmiştir.
Taif, bugün Suudi Arabistan’ın batısındaki Hicaz eyaletinde bir yayla şehridir.

Kutsal Topraklara veda ederek  Türkistan Coğrafyasına Gidiyorum
Evet  bugün Hac ve Umre için kutsal topraklara giden  Türkler 400 yıl Osmanlı’nın  bölgeye yaptığı  hizmetlerle ilgili   araştırmalar da yapmalı.
Kutsal şehirler Mekke ve Medine’de  araştırma yapıp belgesel çekerken  ecdadımız  Osmanlının ruhuna  fatiha okuyarak  Kutsal topraklardaki Osmanlı şehirleri Mekke, Medine, Cidde ve Taif’e veda  ederek  Türkistan coğrafyasına  gitmek üzere hazırlık yapıyorum.

Kocaeli siyasetini Gebze Bölgesi belirleyecek

Ak Partinin kongre süreci oldukça sancılı geçiyor. Gebze kongresi nihayet 18 Şubat’ta yapılacak. Dilovası’na atama yapıldı. Gebze bölgesi AK Parti Kocaeli il teşkilatını oldukça uğraştırdı ve ilçe teşkilatı bir anlamda istediğine ulaştı ve 3. bir adayın tespit edilmesini sağladı. Bu şu anlama geliyor. Artık ne olursa olsun Gebze’deki siyaset İzmit’ten dizayn edilemeyecek Gebze Bölgesi siyasette var olduğunu gösterecekti.
Önümüzde aylardaki il kongresi için kıran kırana yarış yapılacak. Birçok isim il kongresinde belli noktalara gelirken bazılara da silinip gidecektir. İl kongresinde Gebze bölgesinin oldukça etkin olacağına şayet Gebze, Darıca, Dilovası ve Çayırova birlikte hareket edebilirse birçok ismin il yönetiminde etkin konuma geleceğine inanıyorum.
AK Parti’nin kuruluş yıllarında bugün 4 ilçe olan tüm Gebze bölgesine elli kurucular üyesinden sadece 3 kişilik kontenjan verilmişti. Bu 3 kişi de 50 kişi içinde kaybolup gitmişti. Kurucular kurulu üyesi olarak o günlerde İzmit lobisinin ne denli etkin birbirlerini ne denli tuttuğuna şahit olmuş Gebze bölgesinin nasıl oldu bitti ile Büyükşehir sınırlarına dahil ettiklerini hayret ve üzüntüyle takip etmiştim.

GEBZE BÖLGESİ NEDEN KOCAELİ SİYASETİNE YÖN VERECEK?
Burada kehanetle değil bir gerçeği açıklamak istiyorum. Gebze bölgesi artık siyasette etkin ve yetkin olacak. AK Parti son seçimlerde Gebze bölgesine büyük haksızlık yapmış 7. sıradan Mehmet Ali Okur dışında aday göstermemişti. Gebze sesini fazla çıkaramadığı için buna da mecbur kalmıştı. Bundan sonra Gebze bölgesi 4 büyük ilçe olarak Kocaeli siyasetinde gücünü ve varlığını gösterecektir. Çünkü Gebze bölgesinin nüfusu hızla artıyor, Kocaeli bölgesindeki diğer ilçelerle Gebze karşılaştığında Gebze Bölgesindeki nüfus artışındaki rakamları İzmit lobisinin uykularını kaçırıyor. Adrese dayalı son sayımları ile ilgili Kocaeli bölgesinin nüfus artışını sizlerle paylaşıyorum.

NÜFUSTA ARTIŞ VAR
TUİK tarafından belirlenen rakamlara göre, 2011 yılında Gebze, Darıca, Çayırova ve Dilovası’nda ikamet eden nüfus bir önceki yıla göre 19 bin 018 kişi artarak 587 bin 655 kişiye ulaştı
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), “Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi 2011 Nüfus Sayımı Sonuçları”nı açıkladı. Sonuçlara göre 2010 yılında 568 bin 637 kişi olan Gebze, Darıca, Çayırova ve Dilovası nüfusu 19.018 kişi artarak 587 bin 655’e ulaştı. 2010 yılında 290 bin 868 olan Gebze nüfusunda 8 bin 179 kişi artarak 299 bin 047’ye ulaşırken, Darıca nüfusu 5 bin 646 kişi artarak 146 bin 896’dan 152 bin 542’ye ulaştı. 2010 yılında 88 bin 523 olan Çayırova nüfusu ise 5 bin 117 kişilik artışla 93 bin 640’a ulaştı. Dilovası’nın 42 bin 350 olan nüfusu ise 76 kişilik bir artışla 42 bin 426’ya ulaştı. TUİK verilerine göre 1 yıllık zaman zarfı içinde en çok nüfus artışı 8 bin 179 kişiye Gebze bölgesine olurken, en az artış ise 76 kişilik bir sayıyla Dilovası’nda oldu. Nüfus artışında Darıca 5 bin 646 kişilik oranla ikinci olurken, Çayırova ise 5 bin 117 kişilik sayıyla bölgemizde nüfus artışı en fazla olan üçüncü ilçe oldu.

KOCAELİ’DE ARTIŞ 958 BİN 418 KİŞİ 
Kocaeli`nin nüfusu bir önceki yıla göre 41 bin 582 kişi artarak 1 milyon 601 bin 720 olarak belirlendi.   Nüfus artışının yüzde 26,30 olduğu ilimizde 1 milyon 499 bin 958 bin kişi il ve ilçe merkezlerine ikamet ederken 101 bin 762 kişi köylerde yaşamakta.
TUİK`in belirlediği rakamlara göre Kocaeli genelinde yaşan erkek sayısı kadınlardan daha fazla. İlimizde erkek nüfusu 812 bin 302, kadın nüfusu ise 789 bin 418 olarak belirlendi.

NÜFUS YOĞUNLUĞUNDA İKİNCİ SIRADAYIZ
Kocaeli nüfus yoğunluğunun en fazla olduğu ikinci il oldu. Türkiye genelinde kilometre kareye düşen insan sayısı 97 kişi olarak belirlendi. Nüfus yoğunluğun en fazla olduğu ile 2.622 kişi ile İstanbul oldu. Kocaeli kilometrekareye düşen 443 kişi ile ikinci il oldu.

TÜRKİYE NUFUSU 74 MİLYON OLDU
Buna göre 2010 yılı itibariyle 73 milyon 722 bin 988 kişi olan ülke nüfusu, 1 milyon bin 281 kişi artarak, 2011 sonunda 74 milyon 724 bin 269 kişiye ulaştı. Nüfusun yüzde 50,2’sini (37 milyon 532 bin 954 kişi) erkekler, yüzde 49,8’ini (37 milyon 191 bin 315 kişi) ise kadınlar oluşturdu. 2011 yılında 81 ilden 56’sının nüfusu bir önceki yıla göre arttı,  25 ilin nüfusu ise azaldı.
Evet sonuç olarak en büyük zenginlik insan zenginliğidir. Türkiye dinamik bir nüfusa sahip. Sayın başbakan’ın 3 çocuk formülü çoktan tuttu. Gerçekten de 3 çocuk ailelerinin devamını sağlayan en önemli unsur. Bugün dünyanın çeşitli ülkeleri yaşlı nüfustan oluşmakta. Nüfusu azalmaktadır. Yanı başımızdaki Yunanistan ekonomik kriz içinde inim inim inliyor. Bana göre bunun en büyük nedeni genç nüfusun olmaması. Yunanistan nüfusunu arttırmak için Kafkaslar ve Balkanlardan Rumca konuşan nüfus ithal etmeye çalışıyor. Nüfusumuzun kıymetini bilelim, genç nüfusumuza sahip çıkmak aş ve iş vermek için devlet millet seferberliği başlatalım. Nüfusa sahip çıkmanın en önemli yolu eğitimden geçer. Çocuklarımızı mutlaka okutalım.

Kar ve çocukluk yıllarımız

Lala lapa yağan kar, etrafın beyaza bürünmesi ağaçların gelin gibi beyaz duvaklarla süslenmesi karlı dağlar ve kış ayları beni tarifi imkânsız duygulara götürür, çocukluk yıllarımı yaşamama vesile olur. Karlı havada bir hoş olurum. Yıllar önceki çocukluk yıllarım hatırıma gelir. Kara lastik giyerek karda yürüdüğüm ve bazen de ağzımı açarak yağan karı havada yakaladığım o yıllar. Çatılardan sarkan buzlar fındık bahçelerinde ve taflan ağaçlarında kuş avına çıktığımız,  hele Ala karga, karatavuk kuşlarını yakalamak için fındık ağacından yaptığımız çıtlıklar.
Ülkemiz yine karlar altında. Karın sıkıntısını yaşıyoruz. Kar geçit vermiyor olabilir ama siz siz olun karın keyfini doya doya çıkartın. Gebze’de böyle bir karı 30 yıl önce yaşamıştık. 30 yıl önceki Gebze beyazlara bürünmüştü. Doğalgaz yok. Bekâr evimizdeki teneke sobaya odun almak için arkadaşlarımızla gittiğimiz oduncudan satın aldığımız odunlara çuvala koyarak arkadaşlarla yaktığımız o bekâr evinde geçirdiğimiz o kış günleri ve dost sohbetleri.
Artık çocukluk yıllarımız mazi oldu. Ama onu yeniden yaşamak ve yaşatmak elimizde ben kar keyfini doya doya yaşamaya çalışıyorum. Gebze’nin karlı görüntülerinin belgeselini çekerken bazen karlar üzerinde yuvarlanıyor, kartopu yaparak dost ve arkadaşlarıma atıyorum. Karda çocuklar gibi şenleniyor, karlı parklarda hatıra fotoğrafları çektiriyorum. Kimsenin görmediği yerde de tıpkı çocukluk yıllarımda yaptığım gibi kızak kayıyorum.
Kar rahmettir berekettir, hayattır. Kar yağmasa ağaçlar kaynaklar susuz kalmakta hayat bir anlamda ölüp gitmekte burada size kısaca karın faydaları ile ilgili bazı çalışmaları paylaşmak istiyorum

KARIN FAYDALARI
Uzmanlar toprak tarafından yavaşça emilen kar ve kar sularının, bitkiye su ihtiyacı bakımından büyük fayda sağladığını belirtiyor. ayrıca kar suyunun topraktaki potasyum, kalsiyum, demir gibi mineralleri çözerek bitkilerin kolayca istifade etmesini sağlıyor
kar yağışı bitkilerin su ve vernalizasyon ihtiyacını karşılaması bakımından çok önemli .Toprak tarafından yavaşça emilen kar suları bitkiye su ihtiyacı bakımından büyük fayda sağlar. Kar yağınca çiftçiler sevinir. Biz de toprak için iyidir kar deriz ama neden iyi olduğunu hiç düşündünüz mü? Kış boyunca toprak ve bitkileri donmaktan koruyan kar, ilkbaharda sıcaklığın artmasıyla eriyerek nehirlere ulaşır. Barajları doldurur. Enerji olarak bize döner.
Ayrıca karda bulunan amonyak, kar erimesiyle birlikte toprakta kalır. Bu amonyak, azot bakterileri tarafından kalsiyum nitrat gibi azot tuzlarına çevrilerek bitkilerin azot ihtiyacını karşılar. Kar yağışını görünce eyvah yine beyaz afet geldi derken, karın faydalarını da aklınızın bir köşesinden geçirmeyi unutmayın.

Evet, gördüğünüz gibi karın sayılmayacak kadar faydası var. Kar beyaz kâbus… Afet… Kıyamet… ve zahmet değil mahza rahmet ve berekettir. Karın keyfini doya doya çıkarıp çocukluk yıllarındaki kış aylarını yeniden yaşayıp içimizdeki çocukluk ruhunu bir daha coşturalım.

Belgrad’dan Viyana’ya

Tuna’dan Bir Tarih Akar
Devr-i Alem TV programı ve Belgesel yayıncılık olarak Dünya coğrafyamızdaki tarihimizi adım adım gezerek belgesel olarak yapmaya devam ediyoruz. Tarih tarihin yaşandığı yerde araştırılır düsturundan hareket ederek bugüne kadar 70’e yakın ülkeyi gezip, kültür tarihimiz ekranlara getirdik. Bazı zaman büyük sıkıntılar çektik, bazen gözaltına alındık, zaman zaman da can ve mal güvenliğimizi tehlikeye attık. Amacımız kültür ve medeniyet tarihimize hizmet ederek “ Kubbede hoş bir seda bırakmak ve gelecek kuşaklara kültür ve tarih bilinci aşılamaktı. Bunda başarılı olduğumuza inanıyoruz. 100’den fazla belgesel programına imza attık.  Binlerce makale, yazı ve haber kaleme alarak yayınladık. Sayısız TV ve radyoların programlarına katıldık. Yine kültür coğrafyamızı araştırıyoruz. Bu kez Sırbistan’ın başkenti Belgrad’dayız. Belgrad 400 yıl Osmanlı hakimiyeti altında kaldı. Belgrad Kanuni’nin yadigarıdır. Kanuni birtakım oyunlarla saraya tıkalı kalan, farklı bir Padişah gibi gösterilmeye çalışılsa da “Güneş Balçıkla kapatılamaz” bizler bu oyunlara gelmeyeceğiz. Bizzat Avrupalılar tarafından adlandırılan Muhteşem Süleyman’ın fethettiği topraklarda Osmanlı medeniyetinin izlerini araştıracağız.
Osmanlı topraklarından gitmediğim Belgrad kalmıştı.Şimdi de buraya giderek özel bilgilerle dönmeyi umuyorum.Kanunin Osmanlı coğrafyasına kattığı Belgrad’a gidiyoruz Belgrad’da araştırma yapıp, belgesel çekerken sizleri daha önce gittiğimiz, Macaristan, Bratislava ve Avusturya’nın başkenti Viyana bölgeleri ile ilgili hazırladığımız belgesel metninin senaryo metni ile baş başa bırakıyoruz

TUNA BOYLARINDA DEVRİ ALEM
Sevgili seyirciler bir devri âlem programında yine sizlerle birlikteyiz. Bu programda sizleri kültür ve medeniyet tarihimizin önemli başkentlerine götüreceğiz. Macaristan’ın başkenti Budapeşte’den yola çıkıp, Slovakya’nın başkenti Bratislava’ya oradan da Avusturya’nın başkenti Viyana’ya geçerek, buradaki Osmanlı kültür ve medeniyetinden kalma izleri ekrana getireceğiz. Devri âlem başlıyor.
Macaristan’ın başkenti Budapeşte eski adıyla Buda ve Peşte… Tuna’nın ikiye ayırdığı iki nazlı şehir… 160 yıl boyunca Osmanlı hâkimiyetinde huzur ve barış içinde yaşamış bir başkent. Kanuninin hayallerini süsleyen Budin kalesi… Estergon, Kanije ve Zigetvar kaleleri… Süzüle süzüle akan Tuna Nehri, Galiçya Türk Şehitliği, Kızılelma Kulesi, Gül Baba Türbesi ve nice Osmanlı Eserleriyle Macar toprakları… Türk şehitlikleri, kalesi ve Viyana kuşatmasında kilit görevi görmüş, Slovakya’nın başkenti Bratislava… Ve iki kez kuşatıp, on binlerce şehit verdiğimiz, dillere destan savaşların arenası, Viyana… Budapeşte’den Viyana’ya Tuna boyları…
Uçağımız İstanbul’dan Budapeşte’ye doğru havalanıyor. Gökyüzünün mavi derinliğine bakarken içimizdeki heyecanın yerini hüzün alıyor. Biz Gökkube’de rahat koltuklarda yolculuk yaparken, o Gökkube’nin altında fetihten fetihe koşan at sırtındaki ecdat geliyor aklımıza. 2.5 saatlik yolculuğun ardından Budapeşte havalimanına iniş yapıyoruz. Ve işte Budapeşte’deyiz.
Kültür ve medeniyetimizin önemli bir kenti Budapeşte’deyiz. Sevgili seyirciler Budapeşte’de tarihi bir yolculuğa çıkıyoruz.

BUDAPEŞTE
Burası Macaristan, burası Macaristan’ın başkenti Budapeşte. Macaristan, Orta Avrupa’da, Tuna nehri havzasi üzerinde yer alan önemli bir ülke. Macar kavimlerinden ilk söz eden yazili tarihi kaynak, 9. yüzyilda Arapça kaleme alinmis. İbn Rüşt ve Gerdizi, Buharali bir alimden naklederek Macarlari, orta Volga boylarinda yasayan bir “Türk kabilesi” olarak tanimlıyor. Orta Avrupa’nin ve dolayisiyla Macaristan’in Islâmiyet’le temasi, Islâm’in batida Endülüs ve Sicilya’daki varliginin devam ettigi dönemde gerçeklesmeye baslamistir. 10. ve 12. yüzyillarda kuzeyden gelen son Türk kavimleri göçü sonucu Tuna nehri boylarinda bazi müslüman topluluklar olustu. Bunlar genelde Türk göçebelerdi. Islâmiyet’i Arap tüccar, alim ve seyyahlardan ögrenmis bu kavimler, Eflak, Bogdan, Sirbistan, Bosna ve Macaristan’a yerlestiler.
10. ve 11. yüzyillarda müslümanlarin özellikle askeri alandaki becerileri Macar krallarinin dikkatini çekmis ve onlara Macar ordusunda görev verilmesini saglamistir.
Endülüs’ten Macaristan’a göç etmis ve yüksek düzeyde görev yapmis olan Ebu Hamid el-Girnatî (öl.1170), Tuhfetü’l-Elbab ve Nuhbetü’l-A’cab adli eserinde Macar kralligi sinirlari içerisindeki müslümanlardan söz ederken, onlari Magribîler ve Harizmîler diye ikiye ayirmistir. Ona göre, devrin Macar krali “müslümanlari seven hükümdardi.”
Kayitlarindan anlasildigi kadariyla Girnatî, müslümanca bir merakla bu kimselerin Islâm’i ve Arapça’yi ne kadar bildiklerini tespit etmeye çalismistir. Tespitlerini, kivançla “Bugün itibariyle böyle bir ülkede 10 binden fazla yerde Cuma namazi kiliniyor olmasi muazzam bir olaydir.” diye tescil eder.
Osmanlılar Rumeli’ye geçtikleri dönemde hep bu türk kabilesi ile mücadele etti. 1364 yılında baslayan Osmanli-Macar savaslari, 150 yıllık büyük mücadelenin sonunda Mohaç meydanında macarların ağır yenilgisiyle noktalandı. Bundan sonra Osmanlı bölgede 150 yıl sürecek bir hakimiyet kuracaktır.
Birinci Dünya Savasi’nin baslangicinda Imparatorluk dagilmis ve gerek bu esnada gerek savas boyunca Macaristan, topraklarinin üçte ikisini kaybetmis ve sonuçta denizden yalitilmis, 93,000 km2 genisliginde bir yüzölçümüyle sinirlanmistir.
Macar topraklarında gezimize başlarken 150 yıllık Osmanlı hakimiyetini hatırlıyor ve kendimizi Budapeşte caddelerine bırakıyoruz. Budapeşte’de nereye giderseniz gidin bir Osmanlı eseri sizi karşılar. Gürz İlyas tepesinden göz alabildiğine uzanan şehri izlerken bir taraftan tarihi yapıları görüyor diğer taraftan  yüzyıllardan beri durmadan nazlı nazlı akan tunayı temaşa ediyoruz. Buda’yı Peşteden ayıran tuna bambaşka güzel. Ardından şehri dolaşmaya başlıyoruz. Tarihi yapılar görkemli binaların arasından geçiyoruz.
Avrupa’nın kalbinde 1100 yıllık geçmişin izlerini görüyoruz Macararistan’da. Bozulmamış mimari yapı bize tarihte yolculuk yaptırıyor adeta. Macaristan Etrafı tamamen karalarla çevrili bir ülke. En büyük gölü Balaton. Tarihi bir bina olan Macaristan parlamentosu Budapeşte’de ilk göze çarpan mimari yapılardan. Avrupa’nın en büyük parlamentolarından birisi. Sovyetlerin yıkılmasından sonra 1990 yılında Macarlar seçim yaparlar. Ve çok partili sisteme geçerler. Aynı zamanda serbest piyasa ekonomisini benimserler. Bu parlamento binası ise Macaristan’ın en çok turist çeken yapılarından birisi.
1 yılda tam 35 milyon turist geliyor bu 10 milyon’luk ülkeye.
Bu hareketli ve canlı şehir bizi ilk başta farklı bir yöne çekiyor. Şehir içinde bir şehir çıkıyor karşımıza. Bu şehir ölülerin şehridir. Burası bir mezarlıktır. Alışageldiğimiz mezarlıkların dışında bir mezarlık. Macaristan’da insanlar isteğe bağlı olarak yakılıp külleri bu şekilde mezarlara konuluyor. Bu raf mezarlarda yakılan ölülerin külleri 30 yıl saklanıyor. 30 yıl sonra ölünün varisleri belli bir ücret verip bu süreyi arttırabiliyor. İlginç raf mezarların arasından geçerek yolumuza devam ederken birden sıcak huşu dolu bir atmosfere giriyoruz. Bir şehitlik burası. Galiçya şehitliği önünde bulurken kendimizi kefensiz yatan binlerce şehidimizi hatırlıyor ve Mehmet Akif’in mısralarını duyar gibi oluyoruz.
“Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı.
Düşün altında yatan binlerce kefensiz yatanı!”
Akif’in dizeleri dile gelirken duygulanıyoruz. Galiçya’da, Dimetoka’da Şipka’da ve dünya coğrafyasının her bölgesinde din için vatan çarpışan şehitlerimiz.. Yıl 1914 Birinci Cihan Harbi… Savaş virüs gibi tüm dünyaya yayılırken, milletler birbirine asırların getirdiği kin ve nefretle vurmaya başlıyor. Osmanlının son dönemleri. Yurdun her köşesini düşman sarmış. Savaşın çığlıkları gökkubede yankılanıyor. Sanki mahşeri günleri yaşanıyor. Filistin, Kafkasya, Galiçya, Çanakkale. Cephelerde yiğitler var gücüyle çarpışıyor. Her bir cephede Ecdad destanlar yazıyor. Bir yanda destanlar yazılırken diğer yanda ağıtlar yakılıyor. Çanakkale’de 250 bin şehit rabbine kavuşuyor. Galiçya direniyor. Düşmanın sınırlarımızdan ilk gireceği kapılardan biri olan Galiçya göğsünü düşmana siper ediyor. Ve Mehmetçik Galiçya’da ay yıldızlı bayrağa rengini veriyor. İşte Galiçya şehitliğinde şehit Mehmetçiğin Allah Allah nidalarını duyar gibi oluyoruz.
Bosna, Arnavutluk, Makedonya ve Anadolu’nun her köşesinden Mehmetçikler var bu şehitlikte. 1914’te savaş başlayınca Ruslar Galiçya’yı işgal ettiler. Birinci dünya savaşında Galiçya cephesinde 1916-1917 yılları arasında Alman güney ordusuna bağlı olarak görev yapan 15. Türk kolordusu 15 binin üzerinde şehit ve gazi verir. Bu savaşta Türk kolordusu Alman Macar ve Avusturya kuvvetleriyle birlikte Ruslara karşı savaşmıştı. Galiçya ve Macaristan’ın muhtelif yerlerinde şehit düşen kolordu mensuplarından 480 şehidimiz 1926 yılında kurulan Budapeşte Türk şehitliğine nakledildi. Yusuf oğlu Ahmet, Halil oğlu İbrahim ve isimsiz meçhul askerler bugün Galiçya’da. Vatan için çarpışmanın savaşmanın gereğini hakkıyla yerine getirdiler ve şahadet şerbetini içtiler…
Sen ne güzelsin Galiçya. Ecdadın kanıyla sulanmış toprakların, şereflenmiş bağrı yanık çehren Galiçya! Fatihalarla Galiçya’ya veda ederken gözlerimiz buğulanıyor. Yollara koyuluyoruz tekrar. Tuna’ya anlatıyoruz derdimizi tuna anlatıyor bize derdini. Çünkü tuna kadim ve vefalı bir dost bir sevgili… Osmanlı coğrafyasının sınır çizgilerinden ve kilometre taşlarından birisi tuna…

TUNA
Yahya Kemal’in sesine kulak veriyoruz. “Türk’ün gönlünde dağ varsa Balkan’dır, nehir varsa Tuna’dır” diyor. Acaba gerçekten öyle mi? Şimdi her şeyi bir kenara bırakarak, sadece şöyle bir Tuna’ya göz atıyoruz. Bizim gönlümüzde neyi var, neyi yok hele bir ağırlığını tartalım, sonra yola revan olup aheste aheste kültür coğrafyamızda bir dolaşalım, Tuna’yı arayalım.
Tuna kimindir, nedendir ona beslenen bu sevgi! Osman paşa’yla anılsa da Tuna bizimdir ve bizim gönlümüzde hep öyle kalacak… Almanya’dan doğan ve denize dökülene kadar Almanya, Avusturya, Slovakya, Macaristan, Hırvatistan, Sırbistan, Bulgaristan, Romanya, Moldova ve Ukrayna olmak üzere toplam 10 ülkeden geçen bu nehir aynı zamanda 4 başkente de hayat verir can verir. Tuna kıyıları misali cennettir. Tazelenip akan suları abı hayattır adeta. Tuna akarken bir tarih akıp gider önümüzden. Tarihi bilmeyen Tuna’yı ne bilsin. Tuna denince viyana, Mohaç, Estergon, Kanije, Budin gelir aklımıza. Kanuni Sultan Süleyman gelir.. Tuna demek eflak ve Boğdan demek.. Kanuni demektir. Tuna’yı seyrederken kanuni Sultan Süleyman’ın adaletiyle dünyayı yönettiği dönem akla gelir. Ebedi âleme göç ettiği Zigetvar hatırlanır ve hüzünlenilir. Koca balkan dağlarının Deliorman, oradan da eflak diyarlarına doğru uzandığı cenahlarında Tuna, Osmanlı’nın kimi zaman destansı kimi zaman hüzünlü hikâyelerini anlatır durur. Tuna üzerine yazılmış binlerce maznun şiir var. Şair ne güzel söyler:

Tuna boylarında sıra selviler,
Tan yeri estikçe sessiz ağlarmış
Gül bahçelerinde baykuşlar öter,
Şu viranelikler eski bağlarmış…
Bir başka şair Âşık Çelebi de Tuna’ya ruh katarak şöyle yazar onun için: 
“kişver-i kafirden iman ehline akup gelür 
kıbleye yüz tutmuş yüzünü, bir müselmandır tuna.” 

Evet, Tuna Müslümandır. Tuna bizim tunadır. Tuna demek Osman paşa demek, tarihe şahitlik eden kalem kaşlı nazlı yar demek…  Yeri geldiğinde akmayan, etrafını yıkmayan tuna; bir nehirden çok ama çok ötesi bizim için. Kenarında dinlenirken tefekkür etmeyi bize bahşeden Tuna Osmanlı’nın bağrından akar, bu tarihi neresinden dinlerseniz onun çağıltısını duyarsınız. Bir nehir üzerinde kurulan bir medeniyetin ihtişamını görürsünüz.
Tuna’yı görür görmez nedense bir hüzün kaplar yüreğimizi. Adına yanık türküler, Marşlar bestelendiğinden midir, yoksa nice kalem oynatıldığından mıdır diyeceksiniz. Hepsi var lakin en çok da yitirdiğimiz coğrafyaya karşı duyduğumuz hüzünden… Bir yabancılaşma derdinden. Sadece Tuna denince mi hüzün duyarız? Elbette ki hayır! Nil’den Tuna’ya kadar uzanan tüm coğrafya yaramızı yeniden kanatır.
Yüreğimizin bir kısmı buralarda kaldı. Buradaki kardeşlerimizde zira… Bir bedenin azalarıyız her birimiz. Başka nasıl olabilir ki? Duyarlı hangi yürek kayıtsız kalabilir ki bu duruma. Nil’den Tuna’ya Osmanlı coğrafyasını gezdiğimizde bir başka atmosferde buluruz kendimizi. Karabahtlı kıta Afrika’dan doğan Nil bizim medeniyetimizin kilometre çizgisidir. Ve onun kardeşi Tuna ise Avrupa’da bir yetim çocuk. Tuna’nın menbaından abdest alıp su içmek Nil kenarında dolaşmak insana ayrı bir duygu verir.
Nil’den Tuna’ya hangi kaybımıza yansak bilmem ki… Bilenlerin yüreği sızlıyor bu hudutlardan… Bilmeyen yeni nesillerse yabancı ülke addediyor oraları… Önce kendimize yabancılaştık sonra da coğrafyamıza… Zira sevmek tanımakla başlar o coğrafyayı. Beden coğrafyamızda, beden ülkemizde bir sızı olsa tüm vücudumuz aynı sızıyı duymaz mı? Evet, duymaz diyorsak o halde o uzuv yitiktir. Buda ve Peşte’yi birbirinden ayıran Tuna nehrinin üzerinde bir köprü görüyoruz. Bu köprüye Macarlar Arslanlı köprü diyorlar. Köprünün giriş ve çıkışında bulunan Aslanlardan ismini almış. Aslanlı köprü Tuna’ya yukardan mağrur bir edayla bakar. Tuna ezilir. Güneş batarken aslanlı köprü üzerine bir hüzün çöker. Hele hele akşam karanlığı yeni bastırmışsa ve gökte bir mavilik ortaya çıkmışsa insan bambaşka dünyalara yelken açar tuna nehri üzerinde..
Macaristan’da dolaşırken bize yabancı gelmeyen bir tunadır bir de ayakta durmayı başaran Osmanlı yapıları. Bir yabancı turist gibi dolaşıyoruz Macaristan’ı.. Macaristan Belki de Avrupa’nın en çok kilisesi olan ülkelerinden birisi. Son bir yılda ülkenin değişik yerlerinde tam 4000 kilise inşa edilmiş. Eskiden cami medrese külliyeleriyle donatılmış olan bu ülkede bugün kiliseler yükseliyor şehrin dört bir yanında. Tuna bu mağrur şehrin arasından akıp giderken kim bilir eski günlerini özlüyor.

SUNUŞ
GÜLBABA TÜRBESİ
Tuna nazlı nazlı akıyor. O anlatıyor biz dinliyoruz. Biz anlatıyoruz o dinliyor. Yollar uzayıp giderken bir hak dostu ortak oluyor sohbetimize.. Gül babadır bu.. Güller kokan atmosferinde efendimizi hatırlatan gül baba türbesidir bu. Buraya manevi atmosferini veren büyük bir şahsiyet Gül baba.. Gül baba Türbesi Budapeşte’de Osmanlı izlerinin en belirgin olanı. Kimilerine göre o dervişliğinin yanında bir akıncı. 15. Yy sonlarıyla 16 yy başlarında yaşamış şair bir Bektaşi dervişi. Asıl adı Cafer olan derviş, sarığında daima bir gül taşıdığından Gülbaba lakabıyla tanınmış bu topraklarda. Peygamber efendimize duyduğu derin saygı ve sevgiden ötürüdür ki gül baba sarığından gülü hiçbir zaman eksik etmezmiş. Ve baş tacı edermiş kendisine.. 1531 yılında kanuninin daveti üzerin Budin’e gönderilmiş ve örnek hayatıyla kısa sürede Budin yani Budapeşte halkının çok sevdiği bir insan haline gelmiş.1541 yılının eylül ayında Budin’in fethi sırasında şehit düşen Gülbaba, bu mekâna defnedilmiş. Türk İslam kültür ve medeniyetimizin manevi mimarlarından birisi. Buraya manevi atmosferini veren ruhi derinlik kazandıran hak dostlarından. Türbeye girdiğimiz zaman içimiz huzurla doluyor. Bu gönül insanının huzuruna çıkmak bambaşka bir duygu veriyor insana. Gül babanın bulunduğu bu tepeye Macarlar gül tepesi diyor. Osmanlı döneminde ordu sefere çıktığında askerin moralini güçlendirmek için dervişler gönül erleri ve şairler de sefere katılırmış. Mola zamanlarında dualar okunup, destanlar söylenirmiş. Gül Baba da savaşlara katılan ve ordunun maneviyatını arttıran ruh mimarlarından. Kanunî Sultan Süleyman’ın, değer verdiği ve “Gül Baba, Budin gözcüsü olup himmetleri hazır ve nazır ola” ferman buyurduğu rivayet ediliyor. Gül baba türbesinde bir Fatiha okuyarak yola koyulurken Deliorman ve tuna sahillerindeki akıncı Türklerinin Gülbaba’ya ithaf ettikleri şu mısralar dile gelir: “Pir Abdal tutar senin yasını, Tuna’ya akseder garip sesini, Resul-ü Erhana sun hak nefesini, Gül nurum, imanım benim Gülbaba” Gül babaya Fatihalar okuyarak buradan ayrılırken onun gibi yüzlerce gönül sultanını rahmet ve minnetle yad ediyor ve Budin kalesine çıkıyoruz.

BUDİN KALESİ
Abdurahman Abdi paşanın mezarını ziyaret ediyoruz. “Kahraman düşmandı rahat uyusun” Macarlar son Budin valisi Abdurrahman Abdi paşayı böyle tanımlıyor. Ve mezar taşına bunu yazmışlar. 1686 yılında 70 yaşında vefat eden bir kahraman… Sadece bizim için değil, düşmanı içinde bir kahraman. Budin kalesi eteklerinde sadece Abdurahman Abdi Paşa değil, bir işaret fişeği gibi duran akıncı beylerinin mezar taşlarını görüyoruz. Fatihalar okuyoruz. Osmanlı Medeniyetinin güzelliklerini, nakışlarını temaşayla izliyoruz. Ecdat öyle bir Ecdadki tarihe silinmez mührünü vurarak adeta nakş-ü bend eylemiş. Budin kalesi bize çok şeyler söylüyor. Tarihe kulak verdiğimizde yüreğimiz ağlıyor. Tarih kitaplarında der ki; Böyle bir kaleyi gözler görmüs degildi. Çarsi pazari zengin ve ferahti, evleri saray gibiydi, sokaklari ise genisti ve mermer döseliydi. Padisah yürüdü, kral sarayina girdi. Saatlerce seyrettikten sonra dedi ki: “Ah n’olaydi, bu saray Istanbulumuzda, Sarayburnu’nda olaydi! Ve ardindan ekledi: “Allah ile ahdim olsun, bu gaza mali ile Kudüs’e ve Medine’ye birer kale yaptirayim ve Istanbul’a kemerlerle su getireyim.” Padisah gezintisine devam ederken sehir halkindan biri yanina yaklasti ve saray disinda bir kisim askerin halka zulmetmekte oldugunu bildirip yardim istedi. Bunun üzerine koca sultan sarayin duvarina kendi el yazisi ile bir beyit yazdi. Beyit, sehir 150 yil sonra elden çikana kadar o duvarda durdu. Şu dizeler yazıyordu. “Gâziler meskenidir, bunda bey’im gayrulmaz / Bunda zulmedenin âkibeti hayrolmaz.” Zira adalet karsisinda bey de, pasa da birdi, hiç kimse kayrilmazdi ve zalimin sonu kendisi için asla hayirli olmazdi. Aradan yillar geçti. Ünlü seyyah Evliya Çelebi bu sarayi ziyaret etti. Hâlâ orada durmakta olan sultan gönlünden ve kaleminden çikma o beytin altina “Bir saat adalet etmek, yetmiş sene (nafile) ibadetten efdaldir.” hadis-i serifini yazdi. Kale kültür tarihimizin simgelerinden birisi olan Kızıl Elma kulesiyle Budin kalesi idi, padisah da Batılıların Muhtesem Süleyman dedikleri Kanuni sultan Süleyman idi.

Temeşvarlı Aşık Hasan’ın dizelerinden Budin Türküsüyle veda ediyoruz Nazlı Budin’e…

Geldi düşman bağladı hep cümle rahım, der Budin
Gelmeyen imdadıma çeksin günahım, der Budin
Kalmışım küffar elinde yalnız zarü zebun
Ser çekp burc u bedenden çıktı ahım, der Budin

Olmuş idim bir zaman ben sedd-i İslam’a kilid
Nice canlar din yolunda uğruma oldu şehid
Ta kıyamet haşrolunca kesmezsem Hakk’tan ümid
Bir gün ola açıla baht-ı siyahım, der Budin…

Budin Kalesi’nden ayrılırken gözlerimiz yaşlı Zigetvar’a doğru yol alıyoruz.

ZİGETVAR
Yol uzuyor… Her şehir kendi hikâyesini anlatıyor. Bizde bu hikâyelere kulak verirken birden ihtişamlı bir kale çıkıyor karşımıza. Bu kale dillere destan Zigetvar kalesidir. Kanuni Sultan Süleyman’ın şahadet mertebesine yükselmeden önce son kuşatmasını yaptığı, boynu bükük, mahzun bir kale. Bir Cihan imparatorunun Sultanının şahadet mertebesine ulaştığı yer. Zigetvar aynı zamanda Macaristan’ın Baranya bölgesinde bulunan bir şehir. 39.51 km_’lik bir alana sahip olan Zigetvar, bir dönem Macar ve Sırpların beraber yaşadığı Baranya bölgesinde yer alıyor. Zigetvar, Trabzon’la kardeş şehir. Onları kardeş yapansa Kanuni Sultan Süleyman Han’ın Trabzon’da doğması ve Zigetvar’da vefat etmesi. Zigetvar Türklerin Balkanlardaki en uğrak yeri. Şanı yüce padişah Sultan Süleyman Han’ın naaşı burada omuzlara alınıyor. Sultan Süleyman, Budin’i fethedip Estergon’u muhasara edip, Viyana üzerine yürüyen muhteşem Süleyman’dır. Sadece cesaretliyle değil bir askeri deha ve stratejist olması itibariyle de bugün dünyanın hayran olduğu bir lider. Tarihin koridorlarında dolaşıyoruz. Zigetvar seferini hatırlıyoruz. Avusturya arşidükü Maksimilyan’ın İstanbul Antlaşması’nı bozması,vergisini ödememesi ve Erdel’e girmesi üzerine, Kanuni Sultan Süleyman’ın hasta olmasına rağmen son seferini yaptığı Zigetvar seferi. Asıl hedef viyana olmasına rağmen, Zigetvar kalesi zorlukla alınmıştır. Bu seferde Kanuni Sultan Süleyman vefat etmiş, dönemin sadrazamı Sokullu Mehmet paşa orduyu yetersiz görüp, kaleyi aldıktan sonra İstanbul’a dönmüştür. Zigetvar, uzun süre Osmanlı hâkimiyetinde kaldıktan sonra 1788 yılında Osmanlı hâkimiyetinden çıktı. Sonraki dönemde, şehirde mimari ve toplumsal açıdan önemli dönüşümler yaşandı. Osmanlıyla birlikte burası bir kültür merkezi haline geldi. Büyük padişah Kanunî Sultan Süleyman’ın Hakkın rahmetine kavuştuğu bu mekân bugün turistik amaçlı kullanılıyor. Burası bugün Macar Türk dostluk parkı. Kanuni sultan Süleyman’ın doğumunun 500. Yıl anısına bir anıt yapılmış.
Kanuni sultan Süleyman han’ın 13’üncü ve son seferiydi Zigetvar. Buralara kadar geldi ve geldiğinde tam 73 yaşındaydı. O muhteşem padişah Kanuni 13 kez gelmişti buralara ve her gelişinde ayrı bir muhteşemdi. Son gelişinde sadece ihtiyarlıkla değil aynı zamanda hastalıklarla da uğraşıyordu. Tanıdık topraklardı defalarca gelmişti buralara. Yeri geldi kendisini öldürmek için yemin etmiş üç şovalyeyi anında yere sermişti. Ordunun en önünde gidiyor beyaz atının üzerinde kefeni andıran beyaz elbisesiyle ölüme meydan okuyordu. Kimi zaman zırhına çarpan oklarla kıl payı ölümden kurtuluyordu.  Ama bu sefer farklıydı. O hastaydı. Vücudu onu taşımıyordu. Ve Zigetvar’ın fethini göremedi. Trabzon’da doğan o ünlü padişahı ölüm 6 eylül 1576’da yakaladı. Pek çoğumuz onun iç organlarının bu bölgede defnedildiğini bilmeyiz. Büyük sultanın temsili mezarının çevresi çok güzel düzenlenmiş. Bu park ise Türkiye Cumhuriyetinin girişimi ve maddi desteği ile Sultan Süleyman’ın 500. Ölüm yıldönümünde kurulmuş. Aslında Kanuni Sultan Süleyman’ın iç organlarının defnedildiği yere Osmanlılar döneminde bir Türbe inşa edilmiş. Bu türbe daha sonraları yıkılarak yerine kilise yapılmış. Bugün büyük sultanın iç organlarının defnedildiği yer biraz uzakta. Bu dostluk parkı ve kanuni için yapılan temsili mezar ise büyük sultana yapılan vefasızlığı telafi etmek için yapılsa da insanın yüreği kan ağlıyor.
Zigetvar kalesinin içerisinde minaresinin yarısı yıkılmış, boynu bükük, mahzun bir akıncı beyi gibi duran tarihi kale cami karşımıza çıkıyor. Her ne kadar kanuni sultan Süleyman buranın fethini göremese de onun adına kalenin göbeğine fetih sonrası 3 hafta içinde bir cami yapılmış. Bugün cami müze olarak kullanılıyor. Caminin 110 basamaklı minaresi yıkılmış üzerine teneke bir koruma konulmuş. Camiyi görünce hüzünleniyoruz. Caminin içine giriyoruz. Kanuninin Zigetvar fethi için kurduğu otağ temsili olarak caminin içine konulmuş. Burada otağı izlerken Kanuninin Zigetvar seferinde buluyoruz kendimizi. Ve hızımızı alamıyoruz. Vakit ikindi vakti. Bir ezanı Muhammedi okutuyoruz. Kim bilir belki Zigetvar kalesi elden çıktıktan sonra böyle bir ezan görmedi. Allah bize bir daha o günleri gösterir mi bilmeyiz ama biz yine de ümitle güzel günleri bekliyoruz. Ardından namazımızı kıldıktan sonra yola devam ediyoruz. Bir sonraki durağımız ise bir sınır kenti olan Peç şehri.

PEÇ 
Zigetvar’dan sonraki durağımız Macaristan sınırları içinde yer alan Sırpça adıyla Peç şehri. Peç şehrinin Osmanlı’daki adı İpekti. Peç şehri yalnızca Osmanlı’dan kalma eserleriyle değil aynı zamanda 1219 yılında Kilisesi’nin patrikhanesinin kurulduğu yer olması bakımından da Sırp tarihinde özel bir önem taşır. Bu nedenle ki Peç, Almanya’nın Essen şehri ve İstanbul ile birlikte 2010 Avrupa Kültür başkenti olarak seçilen üç şehirden biri olma özelliğini taşıyor. Şehrin kalbine doğru girdiğinizde tarihî binalar ve parke döşeli dar sokaklarla karşılaşıyorsunuz. Şehrin hemen merkezinde bulunan bir cami ise, kiliseye çevrilmiş, Gazi kasım paşa camidir bu. Yeşil kubbeli bu cami bizi derinden etkiliyor. Daha da acısı Kubbenin tepesindeki hilâl üzerine bir haç oturtulmuş. İçeride yalnızca kutsal kitabımızdan bazı âyetler ve Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vesellem’den hadisler duruyor. Şehrin en görkemli yapısı olarak yükselen camimiz şu anda kilise olarak hizmeti veriyor. Boynu bükük mihrapsa olup bitenleri sadece seyrediyor.
Şehirde bulunan diğer cami ise, Yakovalı Hasan Paşa Camii. Macaristan’ın en iyi camilerinden birisi. 23 metrelik minaresiyle Camii ibadete açık. Ancak bir zamanlar gökkubbeyi yankılandıran ezanları susmuş. Bakımsızlığı duvarlardaki aşınmalardan belli. Bir zamanlar onu tıklım tıklım dolduran cemaatinden ayrı kalması hüzünlendiriyor onu. Yad ellerde binalar arasına sıkışmış yaşama mücadelesi veriyor.
En zor bulduğumuz camii ise Ali Paşa camii. Karşıdan bakılınca hiç camiden eser yok gibi görünüyor. Ama elimizdeki adres doğru adres. Acaba burası bir cami değil mi diye caminin çevresini dolaşınca ele veriyor kendini Ali paşa camii. pencerelerinin minaresi kemer yapısı ben camiyim ben Osmanlıyım diyordu. Bu cami de diğer camiler gibi aynı kaderi paylaşıyor. Ama bu camide daha da aşırıya gidilmiş, binadaki tahribat fazla olmuş ve tam bir kilise görünümü verilmiş. 1589 yılında ecdadın yaptığı cami bugün bu halde..
Macaristan’da Türk hakimiyetine son veren Avusturya’nın Habsburg hanedanı idaresindeki Hıristiyan askerleri cami mescit ve türbelerin çoğunu yıkıp yok etmişler. Sadece Budapeşte’de 29 cami 52 mescit 7 medrese 16 okul vardı. Bugünse bunların yerlerinde yeller esiyor. Bütün Macaristan genelinde ise 300 camimiz vardı. Ayakta kalanlarsa ne acıdır bir elin parmak sayısını bile geçmiyor.
160 yıl Osmanlı hakimiyetinde huzur ve barış içinde yaşayan Macaristan’ın başkenti Budapeşte’yi, nazlı Tuna’yı, Kanuninin hayallerini süsleyen Budin kalesini, Zigetvar’ı, muhteşem Süleyman’ı, muhteşem Galiçya şehitlerini ve nice Osmanlı eserlerini arkamızda bırakırken bir başka Osmanlı kültür ve medeniyet şehirlerinde buluşmak üzere yollara koyuluyoruz.