Hindistan’dan GEBZE’ye

Tanımak, tanıtmak Yunus Emre’nin ifadesi ile “Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım sevelim sevilelim, Dünya kimseye kalmaz” diyor. Bilinmek ve tanınmak çok güzel bir duygu Turizm haftaları tanıtım faaliyetleri için önemli günler, biryerleri tanıma ve tanıtma uğruna elimizde kameramız dünyayı dolaşıyoruz. Bugün ve yarın TGRT Belgesel TV’nin 07.00, 11.30, 14.00, 19,00 ve 23.30 saatlerindeki belgesel kuşaklarında Hindistan’da Türk İslam medeniyeti ile ilgili hazırladığımız belgeseller yayına girecek. 5 yıl önce Hindistan’a giderek çektiğimiz belgesel halen bir çok televizyon kanalında yayınlanıyor. Belgesellerimiz ilgi görmeye devam ediyor. Sizleri Hindistan belgeseli ile TGRT’de başbaşa bırakacağız. Hindistan’tan Gebze’ye doğru bir bakalım isterseniz. Turizm haftasının ardından Gebze ‘nin tanıtımı ile ilgilide bir değerlendirme yapalım

Turizm haftasının ardından….

30 yıldır gazeteci ve televizyon programcısı olarak hizmet yapıyorum. Amacımız kubbede hoş seda bırakmak ve basın yoluyla bölgemizin tanıtımına katkıda bulunmaya çalışıyorum.
Yunus Emre’nin dediği gibi “Gelin tanış olalım. İşi kolay kılalım.” Bir başka dizesiyle “İlim İlim bilmektir. İlim kendini bilmektir.”sözleriyle bilinmenin, tanınmanın önemine işaret ediyor.
Turizm haftası tanıma ve tanıtma için büyük fırsat. Turizm haftası nedeni ile, ülke genelinde yapılan etkinliklerin  bölgemizde de yapılması için girişimler yaptık ancak ne yazık ki kendimiz söyledik ve öyle kaldı. Gebze’yi Turizm haftasında kime tanıtabildik? Turizm haftası Gebze’nin ve Kocaeli’nin güzelliklerinin tanıtılması için bir fırsattı ancak biz bu treni kaçırdık. Sayın Kaymakamımız ve yetkililer bu konuda çaba harcasalar da ne yazık ki olmadı ve seneye Gebze’nin iyi tanıtılmasını umuyoruz. Kocaeli’nin ve Gebze’nin güzelliklerini tüm Türkiye’ye tanıtmalıyız. Bu hepimizin görevidir. Kocaeli sanayisi, ekonomisi, doğal güzellikleri ve tarihiyle Türkiye’nin en güzel şehirlerinden biri.
Özellikle, Gebze’nin Turizm, tarih ve  kültürel değerlerini  daha iyi tanıtılıp  anlatılması için  her kurum çalışma yapmalı. Gebze bögesini  turizmde marka şehir haline getirmeliyiz.
Gebze’nin  Osman Hamdi bey müzesi, Fatih otağı, Eskihisar kalesi, Anibal Anıtı ve  Çoban Mustafapaşa gibi  kültürel değerleri var. Ballıkayalar tabiat parkı  başlı başına bir değer. Biz buraya fazla gidip gelmesekte  İstabul’lular bölgeyi yakından bilip  buraya  geliyor.

 SANAYİ, BİLİM VE TEKNOLOJİ

Son yıllarda turizm şekillendi.  Tarih, kültür, termal, inanç doğa, yayla ve diğer turizm  adları ile bir çok  turizm  değerleri ortaya çıktı. Gebze bölgesi kültür turizmi  yanında sanayi, bilim teknoloji turizminede  önem vermeli.  TUBİTAK –MAM ve GYTE gibi kurumlarımız ön plana çıkartılmalı. Sanayici ve işadamlarımız    özel tanıtım çalışmaları yapılmalı. Turizm – tanıtım çalışmaları  çercevesinde inanıyorum ki, Gebze bölgesinin Kültür ve tarihi değerleri  ile  sanayi ve bilim değerleride  ön plana çıkacaktır.
Seçimler  öncesi seçim  çalışmaları  yapan siyasilerimizinde turizm  ve tantım  haftasına önem vermelerini ve bu çerçevede turizm ve kültür  değerleri ile ilgili  ileriye dönük neler yapabileceklerinin mesajını vermeleri gerekiyor.

 GEBZE’Yİ GÜZEL ŞEYLERLE TANITMALIYIZ  

Bugüne kadar kötü olaylarla  bilinen Gebze sanayi, bilim,  tarihi ve kültürel değerleri ile  dünyaya tanıtılmalı. Sanayide sayısız kaliteli ürünlerin imal edildiği Gebze’de işadamlarımız  üretimlerini bölge  insanına  tanıtmalı.
Tarihi Osman Hamdi bey müzesi, Anibal Anıtı, Fatih’in otağı gibi daha bir çok tarihi eserlere sahip olan, Gebze’nin sanayi üretimide  bir fırsat. Gebze sanayisinde  üretilip imal edilen her ürünün etiketinde “Made in Gebze – Türkiye” yazısı  var.  Bölgemizin tanıtımında  bu durum bir fırsat.

ANKARA’DA SESİMİZ ÇIKMALI

Bir bakan ile yetinen Kocaeli’nin Ankara’da güçlü bir lobisi bulunmuyor. Gebze’nin gücünü elinden alabilmek için büyük bir mücadele veren İzmit lobisinin, Kocaeli’nin hakları konusunda Ankara’da hiç sesi çıkmıyor. İzmit Lobisi’nin gücü  sadece Gebze ve diğer ilçelere  yetiyor. Kocaeli’nin  büyüklüğü Gebze bölgesinden geliyor. Gebze  sayesinde  devletin kasasını dolduran il olmanın bedelini  Gebze  çok ağır ödüyor. Havası, denizi, suyu kirlenerek, Vergi geliri, Sanayi, Bilim, Araştırma merkezi ve sanayi bakımından büyük olan Gebze bölgesinin  artık nüfus bakımından da büyük olduğu ortaya çıktı. Sen ben kavgasını bırakıp ilimizin sesini daha gür çıkarmalıyız.

2B yasası ve Gebze

2B yasası ve Orman yerleri ile ilgili bugüne kadar bir çok yazı kaleme aldım. 2B yasası ile Gebze bölgesinde büyük bir rant vurgunu yaşanacak, tüyü bitmemiş yetim hakkı olan milyonlarca metrekare orman yeri oldu bitti ile ve yasal kılıf uydurularak birilerine peşkeş çekilecek.
Ben kısa bir araştırma yaptım. Gebze bölgesinde 2B ye çıkarılan yerlerin miktarı ile ilgili 13 milyon m2 yerin 2B yasası ile orman yerinden çıkarıldığını tespit ettim. Bu konuyu daha da netleştirebiliriz. Örneğin 1970 yılında Gebze bölgesinde Orman bakanlığına tapulu kaç m2 yer vardı? Bugün kaç m2 yer var?. 1980 yılı esas alınacak olursa, biraz olsun rantçıların dediği olmamış olur. Ama ne olursa olsun milyonlarca m2 yer 2B yasası ile birilerine peşkeş çekilecek.
Orman Bakanlığı ormanları koruma adına bir çok çalışma yapıyor. Ancak, Taşocağı, sözde madenciler, sözde özel ormanla orman yerleri tarmar edilirken, orman köylüsü, hayvancılık yapanlar ve en önemlisi ve sığırlık merasında 500 yıldan beri çadırlarda yaşayan yörükler fidan dikme bahanesi ile yurtlarından yuvarlarından çıkartılıyor.
2B yasası ve daha önce 2B yasası ile ilgili yazdığım kısa bir yazıyı bugünde köşeme alıyorum. Önce 2B yazılı ile ilgili haberi özetleyelim

GECEKONDU SAHİPLERİ YARARLANACAK 2B RANTIÇILARI SEVİNECEK

Gecekondu sahipleri bir kaç yüz metre yerin sahibi olması için gündemde yer alırken, asıl rant köylerde 2B adı altında toplanıp, rantçıların ele geçirdiği bölgeler. Milyonlarca metre 2B yeri rantçıların eline geçmiş durumda. Kamu hizmeti için yer bulunamazken, 2.B yasası çıkacak diye köylülerin elinden toplanan milyonlarca metre kare yerin kimler tarafından toplantıdığı fazla gündemde değil. Devlet yetkilileri ve Orman Bakanlığı kimlerin 2B yasasından yararlanarak kaç dönüm yer aldığını kamuoyuna açıklamalı. Milletvekilleri bu konuda Türkiye Büyük Millet Meclisine soru önergesi vermektedir
TBMM’de geçtiğimiz hafta görüşülerek kabul edildi. 2B arazilerine ev yaptığı için yıllardır tapularını alamayan bölgemizde ki binlerce kişi yasanın kabul edilmesiyle rahat bir nefes aldı. Oturdukları evlerin ve arazilerin tapularını alma şansı yakalayan vatandaşlar, hazırlıklarını bu yönde sürdürüyorlar. 2B arazisinde yeri bulunan vatandaşlar ödeyecekleri miktarları bir araya getirmeye çalışırken, resmi mevzuatında açılmasını bekliyorlar. 4500 hektar 2B arazisinin bulunduğu ilimizde en çok etkilenen yerler Gebze Beylikbağı Mahallesi, Dilovası Turgut Özal Mahallesi, Dilovası Fatih Mahallesi.

SATIŞ BEDELLERİ

Satış bedelinin tamamının peşin ödenmesi halinde yüzde yirmi, en az yarısının ödenmesi halinde yüzde on oranında indirim uygulanacak ve bu bedeller idarece yapılan yazılı tebligat tarihinden itibaren en geç üç ay içinde ödenecek. Peşinat alınmadan yapılan taksitle satışlarda ise satış bedelinin yüzde onu yapılan yazılı tebligat tarihinden itibaren en geç üç ay içinde, kalanı ise belediye ve mücavir alan sınırları içinde en fazla üç yılda altı eşit taksitte, belediye ve mücavir alan sınırları dışında ise en fazla dört yılda sekiz eşit taksitte faizsiz olarak ödenecek.
Geçtimiz yıl 2B yasası ile ilgili olarak yazdığım kısa yazı şu şekilde:

2B YASASI VE ORMAN KATLİAMI

2B yasası Allahtan seçimden sonraya kaldı. Türkiye’de en çok 2B yasası ile ele geçirilecek orman yerlerinin Gebze bölgesinde olduğu bildiriliyor. Milyonlarca metre kare Gebze bölgesindeki orman yeri 2B yasası ile ele geçirilecek. Bu vurgun ve talana seçim sürecinde dur denileceğine 2B rantçılarının tek tek ortaya çıkarılacağına inanıyorum
Gazetemiz bugün 2B konusunu geniş bir şekilde ele aldı.Daha önce Devr-i Alem programı olarak orman katliamı ile ilgili birçok TV kanalında yayınlanan  TV programı hazırladık. Hazırladığımız bu programı(www.belgeselyayincilik.com) sitemize girip tüm videolar  bölümünü seçerek “Gebze’de orman katliamı” belgeselini izleyebilirsiniz.
Bu günkü yazımı milletvekili aday adaylarımıza bir soru ile bitirmek istiyorum: Gebze’deki orman katliamı ile ilgili ne yapmak istiyorsunuz? Seçilip vekil olursanız 2B yasasının çıkması için olumlu oy verecek misiniz? Başbakan istese bile vicdanlarınızın sesine kulak verebilecek misiniz? Bu sorulara cevap verecek olanları köşemde yer vermek istiyorum.
Yazımı noktalarken vekil adayları ve seçilmişlere kul hakkının önemini bir kez daha hatırlatıyorum. Oy vermek vatandaşlık görevi herkes mutlaka sandık başına gitmeli. Tüm seçimlerde oy kullanmış bir vatandaş olarak gerçekten verdiğim oyun hakkını millet ve memlekete hizmet etmek için çalışan herkese helal ederken millete hizmet yerine kendilerine, çevrelerine ve rantçılara hizmet edenlere hakkımı helal etmiyorum.
Evet, daha önce bu sutunda yer alan makalemi sizlerle paylaştım. Gerçekten 2B yasası vicdanları sızlatacak, tüyü bitmemiş yetimin hakkını yeneceği bir yasa. Bu yasa ile kumu vicdanı rahatsız olacaktır. Temennim 2B yasası uygulanırken devlet ve hükümet yetkilileri titiz davranır ve vicdanları rahatsız etmez

23 Nisan Bayramını Kutlarken

Bugün, TBMM’nin açılışının 92.yıl dönümü ve aynı zaman da Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı. Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna giden yolun temel taşı. Bugün milletin Ankara’da temsil edildiği Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı tarihi gün. Düşmanın Anadolu’dan atılması ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşuna giden yolun başlangıcı ve en önemli kilometre taşı olan Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı tarih olan 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı yine coşku içerisinde kutlayacağız.

23 Nisan 1920’den 23 Nisan 2012’ye 92 yıllık Türkiye tarihinin çok iyi değerlendirmek gerekiyor. Türkiye devleti bu günlere kolay gelmedi. Bugün Türkiye’de yaşananları değerlendirmek içini çok iyi tarih bilincine sahip olmak gerekiyor.

Bugün Düşmanı Anadolu’dan temizleyen Kuvva-i Milliye kadrolarının başkomutan Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde 23 Nisan 1920’de Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılması ile tarihin dönüm noktasıdır.

Bugün tarihimizde çok önemli yeri olan Sivas ve Erzurum kongreleri ile başlayan 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi’nin açılması ve 29 Ekim 923’de Cumhuriyetin ilan edilmesi ile kurulan Türkiye Cumhuriyeti devleti iç ve dış tehditleri altında.
TBMM’nin açılışına giden yolun başlangıcı olan Erzurum ve Sivas kongresi ile ilgili tarihi bilgileri siyasilerimiz başta olmak üzere Tüm yetkililer hatırlatmak istiyorum.İşte tarihi belgelerin ışığı altında Sivas, Erzurum kongreleri ile ilgili özet bilgiler.

ERZURUM KONGRESİ

23 Temmuz 1919’da Erzurum Kongresi toplandı. Erzurum kongresinde, bir yandan, vatanın ayrılmaz bir parçası olan Doğu illeri halkının düşmanla mücadele için elbirliği ile çalışacağı kararlaştırılmış, bir yandan da milli bir istek olarak İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’ın toplanıp gereken önlemleri alması gereği vurgulanmıştı.
Erzurum’da başlayan yerel kongre akımı, Batıda Yunan tehdidi altında bunalan Marmara ve Ege bölgelerinde devam etti. 26 Temmuz 1919’da Balıkesir’de, 6 Ağustos’ta Nazilli’de, 16 Ağustos’ta Alaşehir’de kongreler toplandı. Bu kongreler sonucunda “Kuvvayyi Milliye” adı altında vatansever milis güçleri kuruldu.

SİVAS KONGRESİ

4 Eylül 1919’da ise, millî egemenlik ilkesine dayalı yeni Türk Devleti’nin kuruluşuna temel olan Sivas Kongresi toplandı. Kongrede, “vatanın bölünmez bir bütün olduğu” konusunda millet temsilcileri ortak bir karara vardılar. Ülkedeki tüm yerel direniş örgütleri “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adı altında birleştirildi. Başkanlığına da doğal olarak Mustafa Kemal Paşa seçildi. Kongre sonucunda oluşturulan “Heyet-i Temsiliye” milletin isteklerini yansıtan bir nitelik kazandı. Ancak, İstanbul yönetiminin ruhsal ve duygusal ağırlığı henüz devam ediyordu.
Bundan dolayı, Sivas Kongresi Mustafa Kemal Paşa’nın istediği “kuruculuk” niteliğini gösterememiş, vatanın kurtuluşu için bir an önce Meclis’i Mebusan’ın toplanmasını padişaha bildirilmesine karar vermişti.
Ancak bu karar da önemli bir adımdı. Kurtuluş mücadelesi ve millî egemenliğe geçişin ikinci evresi de tamamlanmıştı. Üçüncü aşamada ise, millî egemenliğin gerektirdiği tüm ilke ve değerlere sahip bir büyük Meclisin kurulması ve Kurtuluş Savaşı’nın millî güçlere dayalı olarak kazanılması süreci başladı.

ÇOCUKLUĞUMUZA DÖNELİM

Her şeyi bir kenara bırakıp, çocukluk yıllarımızı hatırlayalım. İlk okul sıralarında 23 Nisan bayramını coşku ile kutladığımız yıllara geri gidelim. Aylar öncesinden bayram için yaptığımız hazırlıklar. Bayram sabahı yeni elbiselerimizi giyerek heyecanla geldiğimiz okulumuzda kır çiçekleri ile süslediğimiz sınıflarımızı düşünelim.
Bugün nerelerde olduğunu bilemediğimiz, bazıları çoktan ebedi hayata giden öğretmenlerimiz , acı tatlı bir çok hatıralarımız olan ilk okul arkadaşlarımız… hep birlikte coşku ile kutladığımız 23 Nisan bayramlarını birer anı ve hatıra olarak içimizde yeniden yaşatalım.
Gelin bugün yaşımız ne olursa olsun, kendimize bir iyilik yapıp, çocukluk yıllarımızı hatırlayarak, çocuk ve torunlarımızın ellerinden tutup, hep birlikte bayramların kutlandığı alanlara giderek, çocukluk yıllarımızı yeniden yaşayalım. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramını en içten dileklerimle kutluyor, Kurtuluş Mücadelesini veren başta Mustafa Kemal Atatürk, silah arkadaşları ve şehitlerimizi rahmetle anıyorum.

Vali ile köylerde Devri Alem

Köyler…Bizim köylerimiz… Çocukluk yıllarımızı geçirdiğimiz bin bir hatırası ile hayatımızın bir parçası, geçmişimizin nazlı yadigarı, o güzel köyler, köy evleri ve köydeki hayat. Her biri birer anı oldu. Köyleri unuttuk, köy hayatını terk ettik. Köy hayatını yeniden yaşamalı, anılarımızı canlandırarak hayat bulmalıyız.

Siz hiç bir bahar günü köylere gittiniz mi? Baharın o canlılığını köylerde yaşadınız mı? Hafif hafif esen bahar rüzgarı, emvaye çeşit kır çiçeklerinin açtığı, meyve çiçekleri ile ağaçların gelin gibi süslendiği köy bahçeleri ve köy evleri…Ben sizler adına köylerdeydim.

Gebze’de etkili olan lodos nedeniyle köylerde zarar gören seralarda inceleme yapmak için Perşembe günü Vali Ercan Topaca ile Gebze köylerine çıkarma yaptık. Kelimenin tam manasıyla Gebze köylerinde adeta bir Devr-i Alem gerçekleştirdik. Çok güzel ve ılıman bahar havasında Gebzemizin o yemyeşil köylerini gezerken çok farklı duygular yaşadım.
Baharın o ihtişamını, o heybetli duruşunu köylerimizde çok güzel duygular içerisinde hissettik. Dere sularının şırıl şırıl akması, o tatlı kuzularımızın “Me” sesleri altında, kuşların cıvıl cıvıl ötmesiyle yemyeşil doğa içerisinde çok güzel bir gün geçirdik. Gördüğüm o güzel manzara aklıma ünlü şairimiz Ahmet Kutsi Tecer’in “Orda bir köy var uzakta” şiirini getirdi. Ne diyordu o güzel şiirinde Tecer;

Orda bir köy var uzakta
O köy bizim köyümüzdür
Gitmesek de, görmesek de,
O köy, bizim köyümüzdür

Vali Bey ile köy nostaljisi yaptık diyebiliriz. Vali bile köylerde aşka geldi adeta, köylerin güzelliklerine o da hayran kaldı. Gördüğü güzellikler karşısında memnuniyet yaşayan Vali Ercan Topaca, köylülerle sohbet ederek onlardan köylere sahip çıkılmasını tavsiye etti. Köylülerden yeşili korumalarını isteyen, meyve sebze yetiştirmelerini teşvik eden, köylerin çıkacak imar planları öncesi, köylüden birlik olmalarını ve güzelliklerin yaşatılmasını istedi.

KÖY TURİZMİNİ CANLANDIRALIM
Köylerde gezi yaparken, içimden köy turizminin önemi geldi aklıma. Bence hazır Turizm haftası iken, köylere yönelik bir turizm hareketi başlatalım. Gebze’nin turistik değerlerinden uzak kaldığımız şu süreçte, eşsiz güzelliğe sahip Gebze köylerinde gezilere çıkalım. Bugün hafta sonu neden köylere gitmeyelim ki?

Sizlerde çoluk çocuğunuzu alıp, ailenizle birlikte köylere çıkarak o güzellikleri yaşayabilirsiniz. Çocuklarımıza köylerimizi gezdirebiliriz. Hep şehir hayatı içinde büyüyen, apartman kültürüyle yaşayan çocuklarımızı köylere götürerek, onlara köy hayatını güzelliklerini ve zorluklarını öğretebiliriz. Yeni nesle de köy hayatını öğretebiliriz. Köy turizmi için bence harekete geçmeliyiz, hatta köylülerin evine misafir olup ücreti karşılığında olanların evlerinde kalabiliriz, böylelikle de onlara da gelir kaynağı sağlamış oluruz.
1930’lu yıllarda Mustafa Kemal Atatürk’ün talimatıyla şehirlerde yaşayan çocuklar köylere götürülüp, gezdirilirmiş. Aynı şekilde köy çocukları da şehirlere getirilirmiş ki, çocuklar farklı yaşantıları görsünler. Bunun 80 yıl önce yapılırken bugün yapılmaması üzücü. Köylerden geldiğimiz unutmayalım ve çocuklarımızı köy hayatıyla da tanıştıralım.
Vali bey ile gezimizde kendisine bazı bilgiler sunma fırsatımda oldu. Kendisine Kocaeli tarihi ile ilgili hazırladığımız ve son aşamasına geldiğimiz kitap hakkında bilgiler verip, Dilovası ve tarihi arşivlerde Kocaeli ile ilgili önemli bilgileri aktardım.
Evet Gebze köylerinde güzel bir gün geçirdik. Farklı duygular yaşadığımız köylerimiz bize çok uzak değil, aksine çok yakındalar. Sizlerde ailecek buralarda gezebilirsiniz. Şimdi yazıma köylerde ki sıkıntılar ile devam etmek istiyorum.

SERALARDA İNCELEME YAPILDI

Lodos nedeniyle köylerde bulunan seralar büyük hasara uğramıştı. Gebze köylerinde bulunan 3 bin 500 seradan 1500’ü Vali Topaca başkanlığında ki heyet tarafından gezildi. Gezilen seralardan 1070 tanesinin zarar gördüğü ve her sera da ortalama 5 Bin TL’lik zararın meydana geldiği tespit edildi. Geri kalan seralarda ise oluşturulan 15 kişilik komisyon tarafından incelemeler sürüyor.

Seralarına elektrik alamamaktan da yakınan köylüler feryatlarını Vali Topaca’ya iletirken, Topaca konuyu Sedaş’ta çözmelerini isteyeceğini, Sedaş’ın yapmaması halinde kendisinin devreye gireceğini belirtti.İmar planlarının yapılmamasından da yakınan köylüler, bu yüzden ev yapamadıklarını ve çocuklarını evlendiremediklerini söylerken, Başkan Adnan Köşker, köylerin 5 binlik planlarının yapıldığını, binlik planların ise yapılmaya devam edildiğini ve yıl sonuna kadar biteceği müjdesini verdi.
Köylünün en büyük sorunlarından birisi başıboş köpekler. İstanbul’dan kamyonla getirilip bırakılan bu köpekler köylü için büyük dert. İstanbul’dan başı boş köpeklerin köylere bırakılmasından yakınan köylüler, aç kalan köpeklerin küçükbaş hayvanlara saldırdığını, 18 adet koyun ve keçinin köpek saldırısıyla öldüğünü belirterek, köpekleri bırakan aracın plakasını Valiye verdi ve bu konuda dert yandı. Vali Ercan Topaca ise konunun takipçisi olacağını ve araştıracağını belirterek sorunun çözüleceğini söyledi. Köylülerin bir diğer dedi ise ağır kokan kanalizasyon sorunuydu ve Vali Topaca bu konuyu da Büyükşehir Belediyesine aktaracağının sözünü verdi.

   Evet köylülerin dertlerine ortak olduk. Seraları yıkılmıştı, bazılarının çatıları uçmuştu, bazıları da belediye hizmetlerinden şikayetçiydi. Evet sıkıntıda olsa köyler gerçekten güzsel. Gelin bu yaz tatilinde kendimize bir iyilik yapalım, hadi gel köyümüze geri dönelim türküsünü terennüm ederek çocuklarımızın ve torunlarımızın elinden tutarak, çocukluk yıllarımızı geçirdiğimiz topraklı yollarında oynadığımız, bin bir hatırası ile anılarımızı süsleyen köylerimize gidelim, dede ve baba mezarlarını ziyaret edip evlerimizi şenlendirelim.

Kocaeli ilini tanıyormuyuz?

Bugün Turizm haftası kutlanıyor. Resmi ve özel kurumlar göstermelik turizm haftası törenleri düzenliyor. Sözüm ona Kocaeli’yi Dünya’ya tanıtacağız. Yazımın başlığında da ifade ettiğim gibi Biz Kocaeli’yi ne kadar tanıyoruz? Önce bu soruya bir cevap bulmamız gerekiyor.
İddaa ediyorum. Bugün bir çok kişi, yetkili yönetici, Kocaeli’yi tanımıyor. Hatta Kocaeli bölgesinde Dünya’ya geldiği halde Kocaeli’yi gezip tanımadan vefat edenler bili var.
Turizm haftası kutlanırken buradan tüm yetkililere ve Kocaeli halkına bir çağrıda bulunmak istiyorum. Gelin kendimize bir iyilik yapalım, İlimiz Kocaeli’yi yakından tanıyalım. Kocaeli’yi tanımak için 2012 yılını Kocaeli Kent Kültür bilinci yılı ilan ederek, Kocaeli’nin ne kadar önemli olduğunu ne kadar Kültür ve Turizm değerlerine sahip olduğunu önce kendimiz öğrenip bilelim

ÖĞRENCİLERE KOCAELİ DERSİ
65 bini Kocaeli Üniversitesinde olmak üzere, GYTE ve diğer okullarımızda 400 bine yakın öğrenci eğitim görüyor. Öğrencilerimiz Kocaeli’yi bile tanımıyorlar. Her yıl onbinlerce öğrenci Kocaeli Üniversitesine kayıt yaptırıyor, değil Kocaeli’yi İzmit merkezi bile tanıyıp gezmeden çekip gidiyorlar. Başta Valililk ve Büyükşehir Belediyemiz olmak üzere, Kocaeli’yi tanıma ve tanıtmak seferberliğine Eğitim kurumlarından başlatıp, resmi dairelerdeki müdür ve memurlar, fabrikalardaki işveren ve işçilere Kocaeli yi tanıtma dersi verilmelidir. Kocaeli’de kenti kültür bilinci olsun istiyorsak, öncelikle Kocaeli’yi tanımalıyız. Kocaeli’yi tanımayan ve bilmeyenlere biz Kocaeli ile ilgili hazırladığımız Kocaeli belgeselinin senaryo metnini ve Kocaeli belgeselini internetten de yayınlıyoruz. TGRT belgesel TV’de 21 ve 22 Nsan tarihlerinde her gün 5 kez olmak üzere belgeselimiz toplam 10 kez yayınlanacak. Şimdi sizleri Kocaeli bölgeselinin senaryo metni ile baş başaşa bırakıyorum.

KOCAELİ BELGESELİ SENARYO METNİ…

Metin Yazarı:  İsmail Kahraman  (Devr-i Alem Belgesel TV Prog.yap.)
Not:   Kuruluşumuz Kültür Bakanlığı  Belgesel  Yapım Yetki belgesi ile Yayıncı belgesine sahiptir. Kocaeli belgeseli’nin  senaryo   metni’nin  basım ve yayın hakkı  Kültür bakanlığı   telif hakları yasası gereğince Belgesel yayıncılığa aittir. Yazılı izin almadan alıntı yapılamaz)

KOCAELİ’DE  KÜLTÜR YOLCULUĞU…..

Ben,  Samanlı dağlarının süsü,
Yeşil umutlarla kaynıyor içim.
Ben,  Kartepe’nin beyaz örtüsü,
Duman duman olup savrulacağım.

Ben  İzmit Körfezi’nin  zümrüt yeşili,
Ben,  tarih,kültür ve bilimin beşiği
Ben  adını Akçakoca gaziden alan
Sanayi ve Kültür’de Marka şehir Kocaeliyim..

Kökleri tarihin derinliklerine uzanan koca çınarım… Tarihte nice medeniyetlerin gelip geçtiği uzun bir yolum ben. Karış karış taşına toprağına vurgun olduğumuz güzel vatan Anadolu’yum. İmparatorluklar şehri  İstanbul’un  anadoluya açılan kapısıyım.
Bin yılları, beş bin yılları devire devire bu güne gelmiş bir medeniyetler beşiğiyim. Adım başı tarih. Adım başı geçmişten izler taşıyorum. Doğal güzellik yurduyum.Adım başı kültür, adım başı yaşam. Her an yeniden keşfedilmeye hazır.Marmara’da ışıl ışıl parlayan yıldızım ben.

Dalları filizlerle bezeli yaşlı bir Çınar’ım… Her gün yeniden doğuyorum… Geçmişim tüm kültürlerini kucaklarım…  Doğu-batı arasında bir köprüyüm ben. Göç yoluyum.Göçmenlenrin yurt yuva kurduğu yerim. Depremlerin ve savaşların küllerinden doğuyorum… Astakos’um, Nikomedia’yım.. İznikomidim…İpek yollarının birleşme noktasıyım.Selçukluyum… Osmanlının ilk sancak merkeziyim..16 Ocak 1923’de Atatürkün İzmit basın toplantısı ile Türkiye cumhuriyeti’nin kuruluşunun dünyaya duyurulduğu  yerim. adım ne olursa olsun binlerce yılın kültürlerinin birikimiyim….
Ben..  Şifalı Çenedağı Suyunun menbai Derince’yim..  Ben .. İpekhalı ve Rafineri  merkazi  Körfezim….. Pehlivanlar   diyarı Karamürselim……… Donanma Şehri Gölcüküm…….. Tarım ve Turizm Merkezi  Kandırayım…… Sanayi ve Teknoloji  bölgesi Gebzeyemi….. Dağ ve  Yayla turizmi ile  ünlü  Kartepe ve Karşıyakayım…  Organize Sanayı bölgesi   Dilovasıyım,  Geleceğin Kongre ve Ticaret merkezi  Çayırovayım…  Ben  Kültür ve Turizm  bölgesi  Darıcayım…  Ben  vilayet  merkezi  İzmit im… BEN  ADINI AKÇAKOCA GAZİDEN ALAN,   SANAYİ, BİLİM, KÜLTÜR VE TURİZM’DE MARKA ŞEHİR  KOCAELİYİM….

Kocaeli, Türkiye’nin batıdan doğuya açılan ilk kapısı

Marmara Bölgesi’nin doğusunda, Asya-Avrupa kara ve demiryolları üzerinde yer alan, Osmanlı’dan Cumhuriyet’ e Türk Sanayii tarihinde önemli bir yeri olan şirin bir şehrimiz. Türklerin Denizle  tanışıp  ilk Türk donanması ve ilk Tersanenin kurulduğu yer. Tarihi eserleri, doyumsuz doğal güzellikleri, plajları, yaylaları, bilim ve teknoloji Araştırma  merkeziyle Kocaeli, sanayi, ticaret, turizm, tarih ve kültür şehrimiz.
Tarihi kaynaklara göre “Bitinya” ismi verilen bu yöreden M.Ö. 12. yüzyılda Frikyalılar geçmiş. M.Ö. 712’de Megaralılar kendilerine yeni bir yurt bulmak için buraya gelmiş ve “Baş İskele” mevkiinde Astakos ismi verilen şehri kurmuş.
Tarihi en eski şehirlerimizden biri. Burası M.Ö. 337-357 yılları arasında Bitinya Krallığının merkezi olarak karşımıza çıkıyor. M.Ö. 74 yılında Roma’nın eyalet merkezi olmuş. M.S. 395 yılında Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılmasıyla, Bizans İmparatorluğunun toprakları içinde kalmış. 1078 yılında Anadolu Selçukluları tarafından alınan Kocaeli, Orhangazi zamanında 1326-1330 yılları arasında Akçakoca tarafından Osmanlı topraklarına katılmış.
Bu döneminde 1326’da ilk kaptan-ı Derya Karamürsel Alp tarafından şimdiki Karamürsel’in kıyısında ilk Türk donanması kurulmuş.
1337’de  Rumeli fatihi şehzade Süleyman Paşa, Kocaeli’nin ilk sancak beyi oldu. Bu dönemden sonra şehir, önemli bir merkez olma özelliğini gösterdi, bir çok bakımdan mamur hale getirildi. Köprü, Mektep, Medrese, Çeşme, han, hamam, Camii ve Saraylar inşa edildi.

KURTULUŞ YILLARINDA KOCAELİ…..
Kocaeli’nin tarihinde sıkıntı ve  kara günlerde  yaşandı. Tarih boyunca  düşkünlere kucak açtı, mazlumlara  barınak, göç edenlere vatan, sürgüne  uğrayanlara  sığınak oldu. Tarihe 93 harbi  ve Rus bozgunu olarak  geçen Balkan ve kafkas harbinde Rumeliden sürülen  binlerce aile Kocaeli bölgesine yerleştirildi. Karadenizde Rus işgali sırasında   Rum ve ermeni zulmünden kaçan on binlerce karadenizli Kocaeli bölgesinde yeniden yurt yuva kurdu. Karadeniz ve Rumeli kökenli kaç aile dede ve ninelerinin  göç  sırasında yaşadığı katliam ve zulümden haberi var. İşgallerde ve göç yollarında şehit olanları rahmet ve şükranla anıyoruz…..
93 harbinde Kocaeli’ye  göç edenlerin peşini sıkıntılar bırakmıyordu. Eli silah tutan vatanperver Kocaelililer Balkanlar, Çanakkale, Yemen ve Kafkasya cephelerinde  düşmana karşı yiğitçe  savaşırken  gözü yaşlı analar, bağrı yanık eşler ve öksüz  çocuklar;yıllarca  şehit haberi ve  gazi  yolu  bekledi. 7 düvele karşı yapılan 1. cihan  harbinde  Kocaeli binlerce  gencini  şehit ve esir verdi.
Kurtuluş Savaşı öncesi 20 Kasım 1918’de İzmit, İngilizler tarafından işgal edildi. 27 Ekim 1920’de de şehir, Yunanlıların işgaline uğradı. İşgalci  Yunan askerleri  Kocaeli bölgesindeki yerli Rum ve Ermeni işbirlikçilerle Türkleri katledip bir çok köy ve mahalleyi yakmaya ve yağmalamaya başladı. Yağma ve katliam 27-28 haziran 1921 gecesi doruk noktasına ulaştı. 28 haziran sabahı  sadece  İzmit  merkezinde 312  kişiyi  katlederek şehri ateşe verip yaktılar…
Yunan askerlerinden  destek alan  yerli  Rum ve Ermeni çeteleri  yıllarca  birlikte yaşadığı savunmasız  ve sahipsiz türklere  karşı terör estirmeye devam ediyordu.  Gölcük,Karamürsel-Gebze ve Körfez ilçesinde savunmasız binlerce kişiyi katleden  Rumlar insanları camilere doldurup diri diri yaktılar. Rum ve Ermeni çetelerinin bu zulmünden kaç gencimizin haberi var…? Yaşanan katliam ve zulmü bile araştırmıyoruz. kaç şehit ve  esir verildiğinden haberimiz bile yok…Şehit torunları bu tarihi gerçekleri araştırıp kamuoyuna açıklamalı.. Gençlerimiz milli kültür ve tarih bilincine sahip olmalı..

KOCAELİ 1377 ŞEHİT VERDİ..
Kocaeli, Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünde Anadolu’da  başlayan  Milli Kurtuluş Savaşı ile 28 Haziran 1921 tarihinde işgalden kurtarıldı. 11 Şubat 1922’de İzmit sancağı iken, Kocaeli Sancağı oldu. Her yıl 28 Haziran’da  İzmit’de kurtuluş şenlikleri düzenlenerek şehitlerimiz  rahmet ve şükranla anılıyor..
Bu vatan toprağın kara bağrında
Sıradağlar gibi duranlarındır!
Bir tarih boyunca onun uğrunda
Kendini tarihe verenlerindir!

Tutuşup kül olan ocaklarından,
Şahlanıp, köpüren ırmaklarından,
Hudutlarda gaza bayraklarından,
Alnına ışıklar vuranlarındır!

Ardına bakmadan yollara düşen,
Şimşek gibi çakan sel gibi coşan,
Huduttan hududa yol bulup koşan,
Cepheden cepheyi soranlarındır!

Milli Savunma Bakanlığının Resmi kayıtlarına göre Kocaelinde, Balkan Savaşı, Birinci cihan harbi, Sarıkamış, Çanakkale, Kurtuluş savaşı, Kore savaşı, Kıbrıs barış harekatı ve benzeri savaşlarda 1377 şehit verilmiş. Savaşlara gönüllü katılanlar esir kamplarında tutsak olanlar, kaybolanlar ve hastalıktan ölenler kayıtlara girmemiş. Bunlarda dikkate alındığında şehit sayısı çok yüksek rakamlarla ifade ediliyor. Bu gün Kocaeli’nde 9 şehitlik bir şeref nişanesi olarak şehri süslüyor. Bunlardan Kocaeli Şehitliği, Terör şehitleri Anıtı, Gebze şehitliği, Şehit Yahya Kaptan Anıt Mezarı ve İstiklal Harbi şehitliği önemli şehitlikler.. Şehitlerimizi ziyaret edip ruhlarına  fatiha okuduktan sonra  Kocaelideki kültür gezimize   devam ediyoruz..

 ATATÜRK KOCAELİ’YE GELİYOR…..
Savaşın sona ermesinden sonra Gazi Mustafa Kemal, İzmit’i ziyaret etti. 13 Haziran 1922 günü  Kocaeli sancağına gelen başkumandan önce Adapazarı’nı ziyaret etti ve 17 Haziran günü öğleden sonra binlerce kişi tarafından İzmit’e uğurlandı. İzmit istasyonunda kendisini askeri ve mülki erkan ile coşkulu bir topluluk karşıladı. 16 Ocak 1923 tarihinde Mustafa Kemal Atatürk ilk basın toplantısını İzmit’te  düzenleyerek Cumhuriyetin ilanı ile ilgili önemli açıklamalar  yaptı.. Kocaeli Gazeteciler cemiyeti  16 Ocağı her yıl basın onur günü olarak kutluyor…
20 Nisan 1924 tarihinde Kocaeli il, İzmit ise il merkezi oldu. İzmit Belediyesi 1993 yılının Eylül ayında Bekirpaşa ve Saraybahçe alt kademe belediyelerini de içine alarak Büyükşehir Belediyesi statüsüne kavuştu.
Trakya ve İstanbul’u Anadolu’ya bağlayan topraklar üzerinde bulunan Kocaeli’nde demiryolunun önemi de çok büyük. İzmit-İstanbul arasındaki demiryolu 1873’te ulaşıma açıldı. Bu hat aynı zamanda Bağdat demiryolu’nun ilk bölümünü oluşturuyordu. Bu ilk bölümden sonra 1889’da İzmit-Ankara demiryolunun inşası başladı ve üç yılda tamamlandı. İzmit, Berlin -Bağdat ve İstanbul Hicaz Demir yolu ulaşımında önemini tarih boyu hep korudu.
Tarih ve Kültür şehri olan Kocaeli doğal güzelliklerle de dikkat çeker. Gezip görmek için gelenlere kent ve çevresinin sunabileceği doyulmaz güzellikler var. Özellikle Kocaeli’yi kuzeyden çeviren Karadeniz kıyılarının doğal plajları, mavi ve yeşilin eşsiz birlikteliği görülmeye değer.

KÜLTÜR VE TURİZM KENTİ KOCAELİ
İzmit’ten günübirlik gidilebilen Kerpe, Kefken, Cebeci ve Sarısu doğal çevre güzelliğinin bozulmadığı yerler. Zengin balık çeşidi, tertemiz çam havası ve doğal plajlarıyla Kerpe adeta bir tutku beldesi. Kandıra’ya 20 km. uzaklıktaki Kefken ise kıyı yerleşimleri içinde en gelişmiş olanı. Kefken adasında vahşi doğayla içiçe sayısız koylar, tatilcileri bekliyor. Cebeci “gurup vakti” eşsiz güzellikler sunar. Sarısu, 1 km. uzunluğundaki kumsalı ve masmavi deniziyle gerek günübirlik turizme, gerekse doğayla baş başa kalmak isteyen tatilciler için ideal bir belde.
Kocaeli il sınırları içinde Sapanca ve Hersek Gölleri çarpıcı bir güzelliğe sahip. Yorgunluk atmak için Maşukiye’den Kartepe’ye çıkmak yeterli. Buradan İzmit’i ve Sapanca’yı seyretmenin keyfine doyum olmaz.
Bir zamanlar , Hendek’ten Şile’ye, İznik’ten Tuzla’ya kadar sınırları geniş olan Kocaeli zaman içinde coğrafi olarak küçülmesine rağmen Sanayi ve ticari olarak güçlenip  Uluslar arası sanayi ve ticaret merkezi haline geldi.

 SANAYİ TARİHİNDE KOCAEL’NİN  YERİ…

Kocaeli konumu itibariyle tarihsel gelişim sürecinde ticaretin ve sanayiinin önemli merkezlerinden biri olagelmiştir. Tarihi belgeler  Türk sanayi hareketinin ilk olarak  Kocaeli bölgesinde  başladığını gösteriyor.Türklerde sanayileşme hareketi  Kocaeli’de başlar.  Kumaş dokuma, askeri malzeme,çimento sanayi, kağıt ve ipek halı fabrikaları 18. yüzyılda Kocaeli bölgesinde kurulur. Hereke’de halıcılık, Abdulmecid’in fermanı ile o zamana kadar İstanbul’un Üsküdar semtinde saraya halı dokuyan ailelerin Hereke’ye nakledilmesiyle başladı. Dolmabahçe Sarayının perde ve döşemelik kumaş talebinin yanı sıra sarayda yaşayanların giysi gereksinimlerini karşılamak amacıyla 1843’te Hereke’de bir dokuma fabrikası kuruldu. Yıldız Sarayı için dünyanın en büyük halısı olarak ün yapan 560 m2 boyutundaki halı 1892’de bu fabrikada dokundu…Hereke halı fabrikası  Kabe örtüsü ve  Beyazsaraya  halı dokunması ile de  ün kazandı….

Hereke Yünlü  Dokuma Fabrikası, halıcılığın günümüze kadar geçen bir buçuk asır içinde ürettiği ipek ve yünlü halıları ile dünya halıcılık literatürüne girdi.. Hereke ipek halılarının en önemli özelliklerinden birisi, kullanılan ipeğin kozadan çekiminin elle gerçekleştirilmesidir. Hereke halıları Anadolu geleneksel halıcılığın 20. yüzyıl sentezidir. Türk halıcılığını dünyaya tanıtan  Hereke halıları son yıllarda   vefasızlığa  kurban gitti.Hereke Halıları’nın yeniden dünya  markası  olacağı günü bekliyor…

Kocaeli  sanayi ve teknoloji’de Özellikle Cumhuriyetten sonra Türkiye’nin lokomotif görevini üstlenen illerden biri oldu. Ülkemizin planlama dönemi içinde başlayan  1960-1975 yıllarında yoğunluk kazanan sanayii yatırımlarıyla Türkiye’nin en hızlı gelişen sanayi bölgelerinden biri haline geldi. Bunun sonucunda Kocaeli, Türkiye imalat sanayisi içindeki payı yüzde 13’e ulaşarak İstanbul’dan sonra ikinci sanayii merkezi olma özelliğini son 20 yıldır koruyor. Türkiye’nin 100 büyük sanayi tesisinden 16’sı  Kocaeli’de faaliyetini sürdürüyor. Çok uluslu sanayi kuruluşları  yatırım için Kocaeli bölgesini tercih ediyor.

Kocaeli’nin ekonomik yapısını ve kalkınmasını sanayi sektörü şekillendiriyor. Genel bütçe vergi gelirlerinin ortalama yüzde 15’ini karşılayan Kocaeli, bir başka ifadeyle 59 ilin bütçeye yaptığı katkıyı tek başına gerçekleştiriyor.

Türk imalat sanayiinin dinamiğini oluşturan Kocaeli imalat sanayiinde ulaştığı yüksek teknoloji ile Türk sanayiinin kalbi durumunda.

Kocaeli Organize Sanayi Bölgeleri, Serbest Bölge ve Teknopark Projeleri ile bir Teknokent olma yolunda hızla ilerliyor. Kocaeli KOBİ’lerin de yoğun olduğu merkezlerden biri. Kocaeli’nde  binlerce küçük ve orta ölçekli  sanayi kuruluşu  faaliyet gösteriyor.

Kocaeli’nde sanayii belli bir bölgede disipline etmek amacıyla 1980’li yılların sonunda Organize Sanayi Bölgelerinin kurulma çalışmaları başlatıldı. Türk sanayicisinin örnek aldığı  ve bir çok ilklerin gerçekleştiği  Gebze Organize Sanayi Bölgesi’nde sunulan hizmetler gelişmiş ülkelerdeki endüstri parkları düzeyinde… Kocaeli’de değişik sektörde faaliyet gösterecek  bir çok  Organize Sanayi bölgesi  kurma çalışmalarına devam ediliyor.

*BİLİM VE TEKNOLOJİ ŞEHRİ KOCAELİ..
Türkiye’nin önemli ve büyük potansiyelini oluşturan Kocaeli’nin sahip olduğu bu varlık, bir serbest bölge kurulması ihtiyacını yarattı. Kocaeli Sanayi Odası öncülüğünde  Serbest Bölge kurma çalışmaları sürüyor… TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi, Kocaeli Üniversitesi, Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü, Türk Standartları Enstitüsü , Küçük ve Orta Ölçekli  Sanayi geliştirme Merkezi,Türkiye Sanayi Sevk ve İdare Enstitüsü  ve  TÜBİTAK  Teknoloji Geliştirme Merkezi, Sanayinin gelişmesini teşvik eden  kurum ve kuruluşlar olarak  Kocaeli’de faaliyet gösteriyor.

Osmanlı’dan Cumhuriyete Türk sanayiinin gelişmesine öncülük eden  Kocaeli’de bir sanayi  müzesi olmaması büyük  bir eksiklik. Sanayi Bakanlığımız, TOBB, Sanayi ve Ticaret odalarımız Kocaeli’deki  bu eksikliği gidermeli.. Sanayi müzesi  Türk sanayisinin geldiği noktayı gösterecek, başarımızı gençlerimize de öğretmiş olacağız..

*  VİLAYET MERKEZİ  İZMİT’DE  DEVR-İ ALEM ..

Sanayii, ticaret,  teknoloji ,kültür, sanat ve turizm merkezi Kocaeli’de Devr-i alem diyor.  Kocaeliyi adım adım gezmeye başlıyoruz.
Bir birinden güzel  bölgelere sahip  Kocaeliyi  gezmeye  önce Kocael iline  kimlik kazandıran   Vilayet Merkezi İzmit’den başlayacağız..
İzmit, Orhan Veli’yi  bile derinden etkilemiş. Onun için mısralar sayıklayıp durmuş.
“İzmit sokakları yaprak içindeydi
Başımda unutmadığım şehrin havası
Dilimde hep oraların şarkıları
Ellerim ceplerimde
Bir aşağı, bir yukarı
Sonbahar”

İzmit, aynı ismi taşıyan Körfez’in doğu ucuna yakın kıyılara kurulmuş. Ülkemiz ulaşımında önemli bir konuma sahip. Kara, demir, deniz ve hava yolu ulaşımları ile Türkiye’nin en önemli geçiş noktalarından birisi.

Türkiye karayolu ağında trafik yoğunluğunun en yüksek olduğu eksen İstanbul-İzmit-Adapazarı güzergahıdır. Marmara bölgesinin ikinci büyük kenti Bursa’nın İstanbul’la bağlantısı İzmit üzerinden sağlanıyor. Karamürsel-Hereke arasında ve Gebze Eskihisar’dan Yalova’ya vapur seferleri var. İzmit ayrıca İstanbul ve Trakya’yı Anadolu’ya bağlayan demiryolu üzerinde yer alıyor.

İzmit çevresindeki yerleşimin tarihi, 2250 yıl öncesine kadar gidiyor. Bu yerleşimin izleri, kent merkezine 3 kilometre uzaklıktaki Üç tepeler köyündeki tümülüsler de saklı.

Antik Çağ nekropolü ile Bizans dönemine ait kutsal yapı kalıntısı Hipoje karayollarının yaptığı yol açma çalışmasıyla ortaya çıkmış. Gültepe Nekropol Alanı, Gültepe Mahallesinde, otoban yanında yer alıyor. İzmit Müze Müdürlüğünün burada yaptığı arkeolojik çalışmalarla elde edilen küp, gözyaşı şişesi, ayna gibi daha çok Roma dönemine ait buluntular Müzeye kazandırılmış.

İzmit’in Bağçeşme mevkiinde Antik çağa ait  eserlerde görmek mümkün. Burası Şehitler Korusu olarak da biliniyor. Körfez’e bakan manzarası ve temiz havası ile dinlenmek için müsait bir yer burası.

*OSMANLI DÖNEMİN’DE İZMİT…

İzmit, en parlak dönemini Kanuni zamanında yaşadı. İlk tersane  1390 yılında  Yıldırım Bayazit  döneminde yapıldı,İzmit’de yapılan askeri ve ticari gemiler sayesinde Osmanlı Cihan imparatorluğu haline geldi.. 1844’te, Abdülmecidin padişahlığı döneminde İzmit ile İstanbul arasında vapur seferleri düzenlendi. 1873’te Haydarpaşa-İzmit demiryolu açıldı. Şehrin Eski İstasyon binası, neo klasik üslupta Almanlar tarafından 1908-1920 yılları arasında İtalyan taş ustalarına yaptırılmış.

İzmit şehrimiz kendisine gelenleri Saat Kulesiyle karşılar. Arkeoloji Müzesi ile Atatürk Heykeli arasında yer alan kentin karakteristik özelliğini yansıtan Saat kulesi, İzmit Mutasarrıfı Musa Kazım Bey tarafından, Sultan II. Abdülhamit’in tahta çıkışının 25. yıldönümü anısına yaptırmış. İzmit’in simgesi olan bu  saat kulesi  yıkılmaya terk edilmiş, saati  sökülmüş, vefasızlık abidesi gibi duruyor..

Saat kulesinin önünde yer alan Saray Bahçesi, İzmit’te doğup büyüyenler için unutulmaz anılar bırakır. Saray bahçesi ve saat kulesi’nin  etrafı  bakımsız olsa da  bugün asaletini halen koruyor. Bu bahçede unutulmaz bir çok anılar yaşanmış, şiirlere bile konu olmuş.
Denizden eserken ılık bir rüzgar
Ferahlar, duyunca bir tren sesi
Muhabbet taşırken her çeşit kuşlar
Ne hoştur İzmit’in Saraybahçesi.

İzmit tarihi eserlerle süslenmiş bir ilimiz. En önemli mimari eseri Pertevpaşa Külliyesi. Bu yapı topluluğu, Osmanlı ordusunun sefer yolları üzerindeki konak noktasında yapılmış ve daha çok ordunun ihtiyacı için kullanılmış. Külliyeden günümüze kalan eserler şehrin Yeni Cuma Caddesinin iki yanında sıralanmış. Külliye, 16. yüzyılda Mimar Sinan tarafından yapılmış. Cami, Çeşme, Hamam, Medrese, Kervansaray ve Aşhane’den meydana gelir. Asırlarca  yolculara hizmet veren İpek ve Hicaz  yolu üstünde kurulmuş  bu eşsiz külliyenin bir çok bölümü  vefasızlık sonucu yıkılıp yok edilmiş.. ne diyelim tarih ve kültür düşmanları utansın..

16. yüzyılın ikinci yarısında İzmit’li Mehmet Bey tarafından yaptırılan Fevziye Camii, 1884 depreminde tümüyle yıkılarak yeniden yapılmış. 17 Ağustos 1999 depreminde de büyük hasar gören Fevziye camii vefakar İzmitliler tarafından yeniden inşa edildi.

İzmit her ne kadar sanayii şehri olsa da hala eski kimliğini koruyor. Türklerin İzmit’de ilk yerleşim yeri olan Orhan mahallesindeyiz. Burası İzmit’in kalbi durumunda. Tarihi ev ve konaklar türk mimari sitili’nin en güzel örneklerini yansıtıyor. vefasızlığa direnen bu evler kim bir kaç  aileyi  sinesinde barındırdı.. İzmit’e hakim bir tepede yer alan Orhan Camii 13. yüzyılda  Süleyman Paşa tarafından yaptırılmış. Abdülmecid zamanında onarılan yapı İzmit’te en erken tarihi cami olarak günümüze kadar gelebilmiş.

İzmit’in Yukarıpazar mahallesinde bir başka Osmanlı eseri var. Süleymanpaşa Hamamı. 14.yy’da yapılmış. İzmit’te günümüze kadar ayakta kalabilen en erken tarihli Osmanlı dönemi yapısıdır. Türk kültüründe önemli bir yeri olan tarihi hamamın  perişan ve yıkık hali Türk kültürüne olan vefasızlığı gösteriyor. Bu durum insanı derinden etkiliyor.

İzmit’te Osmanlılardan bize miras kalan evler de var. İşte İzmit’in denize hakim eğimli bir yamacı üzerine 1774 yılında inşa edilen, Saatçi Ali Efendi Konağı. Planı, ahşap kepenkli ve lokmalı parmaklıklı pencereleri, dış ve iç cephe duvarlarındaki kalem işi süslemeleriyle dönemini en iyi yansıtan sivil mimarlık örneklerimizden biri. Konak, bodrum, zemin ve üst kat olmak üzere üç katlı olarak yapılmış. Müze-Ev niteliğini taşıyan konakta baş oda, yemek odası, gelin odası gibi düzenlemelerin yanı sıra bölgenin kültürünü yansıtan etnografik nitelikte eserler sergileniyor. Konak, 29.9.1987 tarihinde Etnografya Müzesi olarak hizmete açıldı.

İzmit’te müze olmuş bir başka konak daha var. Abdülaziz’in Av Köşkü. Burası Arkeoloji müzesidir. Demiryolu kuzeyinde, Saat Kulesi yanında yer alır. Osmanlı Sultanı Abdülaziz tarafından bir av köşkü olarak yaptırılmış. Kurtuluş Savaşı yıllarında Atatürk, bu binada bir süre kalmış. Hatta Fransız yazar Claude Ferrare ile burada görüşmüş.16 Ocak 1923’de  ilkbasın toplantısını bu tarihi binada düzenlemiş. 28.6.1967 tarihinde müze olarak açılmış. İki katlı barok üslupta yapılmış, fasadı mermer sütunlarla çevrilmiş bir yapı. Mermer işçiliği, tavan süslemeleriyle, bol sütunlu oluşu Dolmabahçe Sarayı’nın küçük bir örneğini andırır. Mimarı, Karabet Amira Balyan. İstanbul dışında günümüze kadar gelen tek saray yapısı olması açısından önemli bir eser.17 Ağustos depreminde ciddi hasar gören,Cumhuriyetin kuruluşuna  tanıklık eden  bu  bina  tamir edileceği günü bekliyor.. Tarihi sarayın bahçesinde  Bithinya ve Nicomedia bölgelerinde bulunmuş Hellenistik, Roma ve Bizans Dönemlerine ait eserler sergileniyor.

İzmit Hacı Hasan Mahallesi’nde yer alan Sırrıpaşa Konağı 19. yüzyılın ikinci yarısında İzmit Mutasarrıfı Sırrı Paşa tarafından yaptırılmış. Konağın bahçe duvarı antik heykel ve mimari parçalarla süslenmiş. Yapı bugün ayakta kalan 19.yüzyıla ait bir sivil mimari örneği oluşu ve bahçe duvarındaki antik eserler ile ilimizin önemli bir tarih hazinesi.

İzmit’te bu konaklardan başka 19.yüzyıl geleneksel Türk evlerinin bulunduğu Kapanca sokağı ve yakın çevresinde  birbirinden güzel   geleneksel türk mimarisinin sembolu evler  valiliğin himayesinde  tamir edilerek  korumaya alındı..

İzmit’te her yıl düzenlenen Kocaeli sanayi ve kültür fuarı Kocaeli’nin tüm dünyada tanınmasını sağlıyor. 1996 yılında kurulan Fuar bugün yaklaşık olarak 400 bin metre karelik bir alanda hem ekonomik açıdan önemli olan fuarcılık faaliyetlerini sürdürüyor, hem de halkın kültür, sanat, spor ve yürüyüş aktivitelerini yaptıkları eğlence mekanı olarak kullanılıyor. İnsanlar, Fuar alanında bulunan doğal göl içerisindeki sandallara binerek ve göl etrafında piknik yaparak şehir stresinden kurtulmanın mutluluğunu yaşıyor. Helenistik, Roma ve Bizans dönemine ait eserler de fuar alanının açık hava müzesinde sergileniyor.
İzmit’i dünyaya tanıtan pişmaniyeyi, yiyende pişman yemeyende… Pişmaniye. Şehrin adeta simgesi ve yiyecek kültürünün önemli bir parçası. Pişmaniye Anadolu folklor geleneğinde önemli bir yer tutar. Daha çok erkekler tarafından yapılır. Malzemesi tereyağı, un ve şeker. Un hafifçe kavrulur, şeker eritilerek ağda halinde ince bir simit haline getirilir. Kavrulan un büyük bir bakır sininin ortasına dökülerek yağ ile karıştırılır. Simit biçiminde ağda unun ortasına yerleştirilir ve tepsinin etrafına oturan birkaç kişi şekeri ve unun içinde çevirmeye un, yağ ve ağdayı birbirine yedirmeye başlar. Bu üç madde iyice karışıncaya kadar çevirme işlemi devam eder. Yeter derecede çevrilen hamur ağır ağır ve tel tel birbirinden ayrılmaya başlar. Bu yüzden bu helvaya tel helvası da denir. Çevirme sırasında yapılan küçük bir yanlışlık tüm emeklerin boşa gitmesine neden olabilir. Bu nedenle bu helvaya pişmaniye adı verildiği söylenir…İzmit’e yolunuz düşerse  pişmaniye yemeden geçmeyin…

*ÇENE DAĞI SUYUNUN MENBAİ  ÇINAR ÇAYIRI  DERİNCEDEYİZ.

Kocaeli’nin en genç ilçelerinden bir olan Derince’deyiz. Osmanlılar döneminde “Çınar Çayırı” olarak anılan ve Yavuz Sultan Selim zamanında Çınarlı Köyü olarak kayıtlara geçen bir yerleşim yeri burası. Kocaeli’nin tarihi ve şifalı Çene dağı suyu bu ilçemizin sınırları içinden çıkıyor.İzmit’in batı sahilinde kara ve demiryolları üzerinde, Kocaeli’nin Körfez ilçesi yer alır. İlçede TÜPRAŞ  gibi büyük sanayi kuruluşları bulunur.
Hereke sahilindeki Kaiser Wilhelm Köşkü, İstanbul’daki Yıldız Sarayının bir minyatürü. İlk günkü çizgileri ve güzelliğini koruyor. Köşk, Alman İmparatoru Wilhelm Kaiser’in 1884 yılında Türkiye yaptığı gezide dinlenmesi için yapılmış.
Kaiser Wilhelm Köşkü’nün hemen arkasında Osmanlılar döneminde kurulan halı ve kumaş fabrikası yer alıyor. 1843 yılından günümüze kadar geçen bir asır içinde ürettiği ipek ve yünlü halıları ile dünya halıcılık literatürüne girmiş. Bugün eskisi gibi olmasa da Hereke  İpek Halıları Türk halıcılığını yıllarca dünyaya tanıtmış.
Kocaeli’nin önemli ilçelerinden biri de İzmit’e 16 km. uzaklıkta, İzmit Körfezinin güney sahilinde, Samanlı dağlarının eteğinde yer  alan Gölcük’tür. Cumhuriyetin ilk yıllarında kurulan Askeri Tersane, İlçenin gelişmesinde önemli bir rol oynamış. Gölcük  Donanma  Komutanlığı Türk denizciliğinin ana üssüdür. Gölcük ilçesine bağlı Yazlık beldesinde bir maden suyu kaynağı üzerine yapılan ılıca binası, Roma Dönemi özelliklerini taşır. Buraya halk yazlık ılıcası diyor. Doğal güzelliği, yeşil dağları ve pırıl pırıl akan dereleri ile gönüllerde taht kuran Gölcüğün tarihinde çok üzüntülü dönemlerde  yaşandı. Gölcük açıklarında fırtına sonucu batan Üsküdar Vapuru faciasında yüzlerce Gölcüklü  körfezin karanlık sularına gömülmüştü.

Asrımızın en büyük deprem felaketi de Gölcük’te  yaşandı. Merkez üssü Gölcük olan 17 Ağustos depreminde  Düzce’den İstanbul’a kadar olan bölgede  binlerce  vatandaşımız hayatını kaybederken on binlerce kişi sakat kaldı.. Kocaeli bölgesinde bir çok yerin haritası değişti. On binlerce ev ve işyeri yıkıldı. Sahilleri denize kaydı. Merkez üssü Gölcük olan 17 Ağustos Depremi  deprem gerçeğini  zihinlerimize  kazıdı.. Depreme karşı  önlen alınmasını  hatırlatıyor.

Depremde  büyük yaralar alan Gölcük İlçesi bu yarayı kısa zamanda atlatmayı bilmiş ve gelişmesini sürdürmüş.  Üsküdar Vapuru  faciasını ve  Gölcük Depreminde hayatlarını kaybedenleri rahmetle anıyoruz…

* ADINI KARAMÜRSEL ALP’DEN ALAN KARAMÜRSELDEYİZ..

Deprem gerçeğini  bir kez daha hatırlayarak  Karamürsel ilçesine  gidiyoruz…
İzmit-Yalova kıyı şeridi üzerinde kurulmuş Karamürsel, ilk Osmanlı Kaptan-ı Deryası Karamürsel Bey’in anıt mezarının bulunduğu ilçemiz. Orhan Gazi döneminde, 1326’da Karamürsel Bey tarafından şimdiki Karamürsel kıyısında ilk Türk donanması kurulmuş.
Osmanlılar Karamürsel’e bir külliye kondurmuş. Hersek de 16. yüzyıla ait Hersekzade Ahmet Paşa Külliyesi. Yavuz Sultan Selim’in Sadrazamı Hersekzade Ahmet Paşa tarafından yaptırılmış.  Külliyenin camisi, hamamı ve çeşmesi kısmen de olsa varlığını sürdürüyor.

Karamürsel, sahilindeki çay bahçeleri, parkları, yürüyüş alanları ve restoranlarıyla ve özellikle sepeti ile de tanınır. Buna paralel olarak sera çiçekçiliğinde de büyük ilerlemeler kaydedilmiş.

Karamürselin tarihi geçmişi ve   doğal güzelliğinin yanında   ata sporumuz Güreşi dünyaya duyuran   haklı bir üne sahiptir. Karamürsel’in güzel havası ve suyu Ata sporumuz Gürşçilerimizin yetişmesini sağlamış. Gazianfer Bilge ve Ahmet Taşçı gibi bir çok  güreşçimizi yetiştiren Karermürsel Türkün gücünü dünyaya göstermiş..

Kaptanı deryalar ve Güneşçiler diyarı  Karamürsel’den  ayrılıp,  Kocaeli fatihi, Akçakoca gazi’nin anıt mezarının bulunduğu  Kandıra’ya  gidiyoruz.
Kocaeli’nin Karadeniz sahilinde yer alan tek ilçesi Kandıra. İzmit’e 45 Km. uzaklığı olan beldemiz, temiz sahilleri nedeniyle yaz aylarında turizm faaliyetlerinin yoğun olduğu yerlerden biri oluyor.İzmit sancağına adını veren  Kocaeli Yarımadasının fatihi 1234-1328 yıllarında yaşamış Akçakoca’nın anıtmezarı, ilçe sınırları içinde kalan Babadağ Tepesinde bulunuyor.
Yöreye özgü Kandıra bezi köy evlerindeki tezgahlarda dokunup, eski Türk motifleriyle süslenerek beğeniye sunuluyor. Hindisi ve yoğurdu ile haklı bir üne kavuşan Kandıra meşhur süsleme taşları ile de çok iyi tanınıyor.

Gözden ve gönülden ırak olan Kandıra’dan ayrılıp Türk sanayisini dünyaya  tanıtan  Gebze’ye gidiyoruz…

* SANAYİ VE TEKNOLOJİ BÖLGESİ  GEBZEDEYİZ..

Tarihi İpek yolu kollarının birleştiği kavşak noktası olan il olmaya aday Gebze, Kocaeli’nin en büyük ilçesidir. Son  ilçeler yassında Gebze , Darıca, Dilovası, Çayırova  olarak  dört yeni içeye bölünmesi  Gebze bölgesi’nin  hızla geliştiğini göstermekte..
Tarihi seyir içinde adı birkaç kez değişerek Gelbize’den adını alan Gebze, Marmara Bölgesinin doğusunda, İzmit Körfezinin Kuzey kesiminde yer alan, zengin bir tarihi geçmişe sahip, ekonomisi, sanayi ve ticarete dayalı Türkiye’nin hızla gelişen ve büyüyen bir ilçesi. Kara, deniz, hava ve demiryollarının birbirleriyle kesiştiği önemli bir kavşak noktasında bulunuyor.

Gebze tarih boyunca İstanbul’un Anadolu ile bağlantısını sağlayan yol üzerinde önemli bir konaklama merkezi olmuş. Günümüze kadar gelen pek çok tarihi  eserler, Gebze’nin çağlar boyunca önemli bir yerleşim merkezi olduğunu doğrulamaktadır.

Fenikelilerin, Asurluların, Lidyalıların, Romalıların, Bizanslıların, Greklerin ve Arapların uğrak yeri olmuş Gebze’nin, ne zaman ve kimler tarafından kurulduğu kesin olarak bilinmemektedir. Yöre, Romalıların daha sonra da Bizanslıların hakimiyeti altındayken, 1323 yılında Orhan Gazi’nin kumandanlarından Akçakoca’nın oğlu İlyas Bey tarafından fethedilerek Osmanlı topraklarına katıldı. Gebze Orduların karargah merkezi, kervanların konaklama yeri, İstanbul’un meyve ve sebze ambarı olarak önemini hep korudu.

Gebze, Osmanlılar döneminde Kastamonu sancağı ve İstanbul’a bağlı bir ilçe iken, 20 Nisan 1924 yılında yapılan bir değişiklikle Kocaeli iline bağlandı.
1918 yılında İngilizler, 1920 yılında Yunanlıların işgal ettiği Gebze, düşmandan 12 Ekim 1922 yılında Nurettin Paşa komutasındaki birlik tarafından kurtarıldı.
Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk Cumhuriyetin ilanından 11 gün önce 18 Ekim 1923’te Gebze’ye geldi.

TEM Otoyolu ve Karayoluyla İstanbul-Ankara ve İstanbul-İzmir arası yolculuk yapanlar Gebze’den geçerler. Bu yollardan gidenler ne yazık ki, biraz iç kısımlarda kalan, tarihi ve tabii güzelliklerden habersiz geçip giderler. Ne Darıca Kuş Cennetini, ne Ballıkayalar Vadisini, ne Osman Hamdi Bey Konağını ne de Fatih Sultan Mehmet’in Otağını göremezler. Tüm bu güzelliklerin olduğunu bilseler… Hele Şehir merkezinde bir tarihi zenginlik tablosu Çoban Mustafa Paşa külliyesinin varlığını bilseler, uğramadan, selamlamadan geçemezler.

Gebze’nin tümünü görmek istiyorsanız Gaziler tepesine çıkıp bakmalısınız.
Gerçekten buradan güzel görünüyor şehir. Bu seyre doymak imkansız.
Çayırova, Bayramoğlu, Tuzla ve Adaların Gaziler dağından manzarası insanı derinden etkiler..
Bir zamanlar Gebze’de, Merkez, Darıca, Mollafenari ve Taşköprü nahiyelerine bağlı Yarımca’dan Tuzla’ya kadar onlarca köy bulunuyordu. Bu köylerin bir çoğu bugün ilçe merkezi ve belediye haline getirilerek, İstanbul ve İzmit’e bağlandı.

Romalılardan  günümüze bir çok tarihi olaylara sahne olan Gebze hızla büyüyor.  meyve bahçeleri, üzüm bağları ve İstanbul’un buğday tarlalarının olduğu yerlerden   bugün adeta sanayii fışkırıyor. Kurtköy havalimanı, Körfez Köprüsü ve Gebze-Şile yolu Gebze’nin çehresini değiştirecek.

Gaziler tepesinden seyrettiğimiz güzelliklere yakından bakmak, Gebze’yi daha iyi anlamak, kaynaşmak ve sevmek için sokaklarına iniyoruz.
Eski yapılarını, tabii güzelliklerini gezmek, daha da önemlisi şehir halkıyla tanışıp dost olmak ve tek tek bunları görüntülemek insana apayrı bir heyecan veriyor.

Gebze tarihinde çok önemli yeri olan İlyasbey cami ve türbesi bir ziyaret merkezidir. Akçakoca Gazi’nin oğlu İlyasbey 40 arkadaşı ile Gebzeyi  aldıktan sonra  uyudukları yerde  bizanslılar tarafından baskına uğrarlar. İlyasbey ve 40 arkadaşı  oracıkta şehit olurlar. Gebze fatihi ilyasbey  ve  arkadaşları adına  yapılan cami ve türbe vefakar Gebzeliler tarafından  ziyaret ediliyor.

Gebze ilçesinin  tarih köşelerinden birisi’de , Orhan Gazi Camii. 1323-1331 yılları arasında yapıldığı sanılmaktadır. Mimarı belli olmayan caminin, Orhan Gazi tarafından yaptırıldığı bilinmektedir.
Caminin yanında yer alan menzilhane hamamı, Sultan  Orhan camii ile aynı yıllarda yapıldığı sanılmaktadır.
Gebze’nin kalbi Çoban Mustafa Paşa Külliyesinde atar. Külliye, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman’ın vezirlerinden Çoban Mustafa Paşa’nın emriyle 16. yüzyılda Mimar Sinan’a yaptırılmış.
Yüzlerce yıllık geçmişi olan  bu eşsiz  eser yıkılıp yok olmaktan,  tarihçi İbrahim Hakkı Konyalı, Gazeteci Refi Cevdet Ulunay’ın girişimi , Merhum Başbakanlardan Adnan Menderes’in  özel ilgisi ile Türkiye’nin ilkadın mimarlarından Yüksek Mimar  Cahide Tamer  başkanlığındakı  teknik heyet tarafından   1960 yılında  tamir edilerek kurtuldu… Külliye son olarak   1996 yılında  deprem şehidi milletvekili Alaettin Kurt’un girişimi ile  restorasyon gördü.
Türk süsleme sanatının tüm özelliklerine sahip bu tarihi şehir minyatürü, camii, medrese, kervansaray, paşa odaları, hankah, bimarhane, han, hamam, imarethane, kütüphane, su kuyusu, şadırvan ve türbe gibi her biri eşsiz yapılar topluluğundan oluşmaktadır. Külliyenin güney kapısı üzerinde Kanuni Sultan Süleyman’ın tuğrası göze çarpmaktadır.

Tek kubbeli haremi, beş bölümlü son cemaat yeri ve minaresiyle cami, külliyenin tam ortasında ve Gebze’ye hakim  merkezi bir mevkide yer almaktadır. Bu Caminin mihrap ve duvarları kufi yazılarla süslenerek, renk ve düzeni görkemli Türk çinileri ile sağlanmıştır.

Türbe, caminin kıble tarafında, külliyenin diğer yapılarından  bir bahçe duvarı ile ayrılan hazire avlusundadır. Çoban Mustafa Paşa, 1529 yılında vefat edince Gebze’de yaptırdığı külliyenin içinde yer alan bu türbeye defnedilmiş. Çoban Mustafa paşa Mısır ve Rodos’ta valilik yapmış. İstanbul ve Bulgaristan’ın birer semtine adını bırakmış, Çaldıran seferi dönüşü vezirliğe yükseltilmiş. Yavuz Sultan Selim’in kızı Hafisa Sultan ile evlenen Çoban Mustafa Paşa Kanuni’ye de vezirlik yapmıştır.

Külliye’nin avlusuna, batıda, kuzey ve güneyde olmak üzere üç kapıdan giriliyor.
Külliyenin batı tarafındaki giriş kapısının üstüne inşa edilmiş kütüphane, araştırmacılar için çok önemli bir yapıydı. Şimdi bomboş.

Kütüphanenin sol tarafında paşa odaları sağ tarafında da imarethane bulunuyor. Paşa odaları yüksek rütbeli kişilerin misafir edildiği bölüm.

İmarethane, Külliyenin mutfağı ve yemekhanesidir. Hem mahzeninde yiyecek malzemeleri depolanıyor, hem fırınında ekmek pişiriliyor, hem mutfağında yemek hazırlanıyor, hem de yemekhanesinde yemek yeniyor. Asırlarca kaç yolcu bu imarethanede yemek yedi kim bilir?

Kuzey kapıdan girince Kervansaray karşımıza çıkıyor. Kervansaray sağda ve solda olmak üzere iki bölümden oluşuyor. Kervansaraya Deve Doğum hanları da deniliyor. Burası Osmanlı medeniyetinde hayvanlara verilen önemin bir göstergesi olsa gerek.

Tekke bir diğer adıyla hankah, Kervansarayın hizasında külliyenin kuzeydoğu köşesinde revaklı bir avlu etrafında U planlı bir yapı.
Medrese, Hankah’ın hemen karşısında bulunan Külliyenin güney kapısının sağında yer alıyor. Zembilli Ali Efendi’nin ders verdiği bu medreseden bir çok ilim adamı yetişmiş. Duvarla çevrili bir bahçesi bulunan medreseye külliyenin dışından bir kapıdan giriliyor. Medrese üç tarafı revaklarla çevrili avlu etrafında 17 odadan oluşuyor. Bir de mescidi olan medrese, Osmanlı döneminde yüksek öğrenim yaptırılan bir okul düzeyindeymiş.

Bimarhane ise medreseyle Hankan arasında yer alan yapı. Burası yoksulların barınması için yapılmış.

Gebze’den bir çok ünlü gelip geçti. Kimler mi? Kartacalı komutan Anibal, Malkoçoğlu Mehmet Bey, Balçıklı Ethem, Zembilli Ali Efendi, Şair Mehmet Nergisi, vezirler, paşalar ve daha niceleri… Her gelen ölümsüz bir miras bırakıp gitti. Mezarları da yok oldu gitti. Sadece mezar taşları kaldı. Çünkü Gebze’nin asırlık selvi ağaçları ile süslü tarihi mezarlığı 1935 yılında sökülüp yerine park yapıldı. Parkta çaylarını içinler belki de tarihi bir mezarlığın üstünde olduklarını bile bilmiyorlar. Buradan sökülüp rastgele atılan mezar taşları Gebze sevdalısı bir araştırmacı’nın  girişimi ile koruma altına alınarak yeni mezarlıkta sergilenmiş.

Çarşı içinde özel bir şahsın mülkiyetinde bulunan bu kervansaray, yerinden sökülen mezar taşlardan farksız.
Tarihi Çifte hamamlar diğer bir adıyla Çoban Mustafa Paşa hamamı eski çarşının ortasında yer alan ilçenin en büyük hamamıdır. 1523 yılında Mimar Sinan’ın kalfası Hüseyin Ağa tarafından inşa edilmiş. Günümüzde halen kullanılmaktadır. Çarşı hamamının karşısında bulunan Çarşı Çeşmesi sadrazam Köprülü Mehmet Paşa’nın veziri İbrahim Paşa tarafından 1664 yılında yapılmış. Suyun akışı yazı çayırındaki tarihi su dolabından  terazi sistemi ile sağlanan çeşmenin kitabesi halen duruyor. Otların istilasına uğramış kitabede İbrahim Paşanın ismi ve yapım tarihi yazılı.

*SAHİLLERİMİZ..

Körfez şeridi üzerinde uzanan müstesna güzelliğe sahip tabii koylar, doğal plajlar ve  Kocaeli’nin   temiz sahilleri, yöre insanının nefes alabildiği yer.

Kocaeli’nin, Tuzla’dan  Yalova’ya kadar  binlerce  metrelik bir sahili bulunuyor.

Gebze’nin güneybatısında yer alan Eskihisar, İstanbul-Ankara karayolu ve Gebze tren istasyonu ile bağlantılı bir yerleşim merkezi. Eski çağlardan beri İzmit Körfezinin güneyindeki geçişi kontrol altında tutan önemli bir geçit olma özelliğini uzun süre korumuştur. Günümüzde İstanbul-Bursa yolunu kısaltan Eskihisar-Yalova feribot seferleri, bu şirin sahil kasabası üzerinden sağlanmaktadır.

Eskihisar tarihi ve turistik özelliğe sahip bir sahil köyü. ..Eskihisar kalesi Deniz kıyısında dik yamaçlı bir tepe üzerinde buradaki limanı ve İzmit Körfezi’nin kıyı şeridini korumak amacıyla inşa edilmiş. Kalenin Bizans dönemine ait olduğu sanılıyor. İlk şeklini muhafaza ederek günümüze gelebilen kale, dikdörtgen planlı olup, 10 burcu ve kaleye girişi sağlayan 4 kapısı bulunmaktadır. çeşitli etkinliklerin yapılabileceği Anfi tiyatro haline getirilmiş. Kaleden, Eskihisar köyü, liman ve körfez bir başka seyir ziyafeti sunuyor bizlere. Hele bir de güneş batıyorsa bu seyre doyum olmaz.

Osman Hamdi Bey Konağı… Geçmişin nazlı yadigarı, Eskihisar sahil yolu üzerinde eski bir şiir gibi duruyor. Bu görkemli konak,Türk müzeciliğinin  kurucusu  ünlü ressam Osman Hamdi Bey tarafından, 1884 yılında köşk, resimhane, kayıkhane ve müştemilat olarak yaptırılmış. Osman Hamdi Bey Eskihisar’daki bu Konakta uzun yıllar yaşamış ve burada vefat etmiştir. Osman Hamdi’nin Eskihisarda yaptığı tabloları Türk resim sanatını dünyaya tanıtmakta.  Konak, 1987 yılında müze olarak halkın ziyaretine açılmış. Türk sivil mimarisinin en güzel örneklerini yansıtan Konak, kullanılan ahşap işçiliği ile Türklerin yapı sanatına verdiği önemi göstermektedir. Müze’de  Osman hamdi’nin bir birinden güzel  resimleri  sergileniyor….

Kartacalı Kumandan Anibal, küçük yaşlardan itibaren dünyanın  o günkü süper gücü  Romalılara karşı mücadele   ederek  yetiştirilmiş başarılı bir savaşçı. Tunus’un  Kartaca kentinde  2300 yıl önce Romalılara karşı yaptığı bir savaşta yenilerek Kartaca’yı terkeder ve  Bitinya Kralı Prussias’a sığınır. Tarihi kaynaklar, Anibal’ın Gebze civarındaki Eskihisar mevkiinde, kendisini acımasızca takip eden Romalıların eline geçeceği sırada intihar ettiğini yazar.

Anibalın mezarı olarak bilinen bu yerde anıt yapılması ilk kez 1934 yılında Atatürk tarafından emredilmiş. Bu istek ancak 1981 yılında Kültür ve Turizm bakanlığı tarafından gerçekleştirilmiş…

Gebze’nin tarih ve doğa zengini beldelerden biri İzmit Körfezi ve Marmara Denizi arasında bir köprü ve geçiş noktası olan Darıca’dır. Türk çimento sanayi  Aslan  çimento adı ile ilk Darıca’da kuruldu.  Darıca, tertemiz sahilleri, tarihi kalesi, tarihi ulu çınarları ve sokaklarında dolaşan Pelikanlarıyla görülmeye değer şipşirin bir belde.

Tarihi ulu çınarların bulunduğu Darıca’da muhteşem   Çay Bahçeleri var.. Sahildeki bahçeler  İstanbul’dan çay-kahve içmeye gelenlerin dinlenme ve uğrak yeri..

*TÜRKİYEYİ DÜNYA’YA TANITAN DARICA KUŞCENNETİ.

Sadece  Kocaeli’yi değil, Türkiye’yi  dünyaya tanıtan, yerli ve yabancı ziyaretçilerin ilgi odağı olan Darıca Kuş Cenneti, insanlara hayvan ve doğa sevgisini aşılayan bir yer. İstanbul’a 38 km. mesafede bulunan Darıca Kuş Cenneti, kuş türleri açısından dünyada benzeri olmayan bir park haline gelmiş. Hayvanat bahçesinde 350 çeşit hayvan ve 250’nin üzerinde bitki çeşidi bulunmaktadır.

Bayramoğlu, Körfez şeridi üzerinde, Darıca’ya bağlı doğal güzelliğe sahip, üç burundan oluşan bir yarımada. Bölgenin en modern sayfiye merkezi olarak bilinir. Güneşi, denizi, kumsalı ve modern dinlenme tesisleriyle gerek günübirlik, gerekse uzun süreli tatillerini geçirmek isteyenler için güzel imkanlar sunmaktadır.

Burası Hünkar Çayırı diğer bir adıyla Fatih Sultan Mehmet’in Otağı. 1481 yılında Fatih Sultan Mehmet Üsküdar’a sancak dikip doğuya sefer yapılacağını ilan eder. Rahatsızlığına rağmen Hünkar Çayırında Otağını kurar. İşte tam bu esnada burada hayata gözlerini yumar. Hünkar Çayırında bulunan bu tarihi köprü ordunun geçişini sağlamak amacıyla yapılmış. Köprünün girişinde bulunan Çeşme ve Namazgah 16. yüzyıla ait eserlerdir. Son yıllarda çevre düzenlemesi yapılarak 700.yıl Fatih Anıtı dikilen Hünkar Çayırı, yoğun bir ziyaretçi akınına uğruyor. Halk buraya gelerek hem dinleniyor hem tarihini hatırlıyor.

Dilovası, İzmit Körfez şeridi ile İstanbul-Ankara karayolu üzerinde yer alan ve hızlı gelişmekte olan bir yerleşim birimi. Üç tepe arasında oluşan bir ovada yer alan Dilovası, ismini bu ovadan almaktadır.  Otoban yol ve E-5 karayolunun Dilovasının içinden geçmesi buradaki endüstrinin hızla gelişmesini sağlamıştır.
Türkiye’nin en büyük sanayi kuruluşlarının üretim yaptığı Dilovası’na girerken sizi tarihi köprü karşılar. Mimar Sinan tarafından yapılan bu muhteşem taş köprü yaya trafiğine açık.

Gebze’in en güzel kasabalarından birisi Tavşancıl. Eski evleri, zeytin ağaçları, üzüm ve kiraz bahçeleriyle geçmişinden fazla bir şey kaybetmemiş. Bu şirin belde milli mücadelenin önemli bir  şehidini sinesinde barındırıyor. Atatürk’ün övgülerine mazhar olmuş ve Milli Mücadeledeki önemli hizmetleriyle bilinen Kuva-i Milliye komutanı Yahya Kaptan, Gebze’nin Tavşancıl mevkiinde pusuya düşürülerek 1920’de şehit edilmiş.

Arıların bal yapmak üzere yuva kurup petek birleştirdiği Tavşanlı beldesindeki Ballıkayalar vadisi görülmeye değer. Dinlenmek için ve günün yorgunluğunu üzerinizden atmak için bu vadiye mutlaka gitmelisiniz. Şelale ve göllerin birbirinden güzel manzaraları buraya gelenlere heyecanlı anlar yaşatıyor. “Tabiat Parkı ve Doğal Sit Alanı” ilan edilen ve günümüzde dağcıların iniş ve tırmanış çalışmaları yaptıkları Ballıkayalar vadisi, kamping için çadır kurmaya elverişli düzlüklere, batı ve doğu sırtlarında yürüyüş yapmak için geniş alanlara sahip.

Gebze, üzüm bağları, meyve bahçeleri ve enginar tarlaları ile ünlü. Kuzu dolmaları ve koyun yoğurdu dillere destan Gebze’nin meyveleri, Osmanlı saraylarında padişah sofralarını süslemiş.

Tarih boyunca İpek yolu kollarının birleşme noktası olan Gebze, bugün Sanayi ve ticaret hayatını canlı tutuyor. Gebze, D-100 karayolu ve Otoban, sahilindeki limanları, körfez geçiş köprüsü, Feribotları, Gebze-Şile yolu, Kurtköy havalimanı ile ekonominin ana merkezi konumunda. Dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen yatırımcıların kurduğu çok uluslu sanayi kuruluşları Gebze’de hızla çoğalıyor ve gelişiyor. Makinadan kimyaya, Otomobilden tekstile, dericilikten ağaç sanayisine, Gıdadan  Plastiğe, bilgisayar’dan teknoloji sanayine  kadar yüzlerce sanayi kuruluşu, üretim ve hizmet alanında dünya piyasalarında rekabet edebiliyor.

Dört yeni ilçesi ile  Gebze bölgsesi  yetişmiş insan gücü, Organize sanayi bölgeleri, Havalimanı, körfez köprüsü, kara, deniz ve demiryolları, bilimsel ve teknik araştırma kuruluşlarıyla Dünya sanayi, ticaret ve bilişim teknoloji merkezi olma yolunda.

Gebze bölgesinden  ayrılma vakti.. Kocaeli’nin bir birinden güzel ilçelerindeki gezimizin sonuna geliyoruz..

*KOCAELİ  BİLİM VE KÜLTÜRDE’DE MARKA ŞEHİR OLUYOR…

Bugünekadar sanayi ile anılan Kocaeli  artık Kültür, Bilim, Teknoloji ve  Turizm’de Marka şehir oluyor. Kocaeli, Türkiye’nin son derece önemli bir sanayi,Kültür ve Turizm  bölgesi. Nüfusun yarısından fazlası buradaki sanayi  kuruluşlarında çalışıyor. , sanayi kuruluşlarının büyük kısmının  bölgemizde  kurulması Kocaeli’yi cazibe merkezi haline getirmiş. Kentte yaşayanlar sanayi kültürü içinde doğup, büyüyor. Bir sanayi kenti olması nedeniyle yurdun her yerinden göç alan bir bölge Kocaeli. Kısacası taşı toprağı altın olmuş buranın.

Kocaeli, eğitim düzeyi yüksek illerimizden biri.  ülkemizin gelişmesinde  katkısı olan Kocaeli Üniversitesi  ve Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsündeki  bir çok  Fakülte,Yüksek Okul ve Araşatırma Merkezlerinde onbinlerce  öğrenci eğitim ve öğretim  görüyor.TÜBİTAK bünyesinde kurulu  Araştırma Merkezleri, Türkiye Sanayi Sevk ve İdare  Enstitüsü ve  Türk Standartlar  Enstitüsü Başkanlığı ile  Kocaeli, Türkiye’nin geleceğine yön veriyor.

Tarihi, İlk Çağlara kadar uzanan ve sayısız uygarlıkların yaşandığı Kocaeli önemli bir tarihi mirasa sahip. Kültürel zenginlikler açısından üst düzeyde olan kentin, çeşitli uygarlıklara ait  eserlerin  sergilendiği bir müzesi yok maalesef. Kent sanayi açısından kalkınmış, ekonomik açıdan önemli yol almış olmasına rağmen kültürel faaliyetler ihmal edilmiş. Kocaeli sanayi olgusunun yarattığı göçlerle gelen insanların kültürleriyle, batı Anadolu’daki gelişmiş çağdaş kültürlerin bir sentezini yaşıyor.
Spor olgusu Kocaeli’de gelişmiş. Futbol kentin en önemli sportif aktivitesi olmuş. Bugün Kocaelispor büyük bir potansiyelin içinde milli takımlara kadar çıkmış ve Türkiye çapında şöhrete ulaşmış pek çok sporcusu buluyor. İlimizin 3. lig ve amatör kümelerdeki takımları Kocaeli gençliğine sporu sevdiriyor.
Futbolun yanı sıra Yelken sporu da Kocaeli’de yapılan önemli sporlardan biri. 1925’te kürek sporuyla birlikte kente giren bu spor dalı 1953 yılına kadar kişilerin bireysel çabalarıyla yapılmış.  Yelken Kulubü’nün önderliğinde bu spor dalı hızla gelişmiş.

Kocaeli;  Gebze ve  Karamürsel ilçelerinde  yetiştirdiği güreşçilerle ulusal ve uluslar arası spor dünyasında yerini almış. Altın kemerli Kırkpınar başpehlivanı Ahmet Taşçıları, Dünya şampiyonu Harun Doğanları  yetiştirerek ata sporumuzu  yeniden canlandırmış..

Kocaeli, turizmden de yararlanmak istiyor. Tarihi geçmişi ve doğal yapısının getirdiği zenginlikler, kentin turizm alanında da hamle yapmasını sağlayacak. Kartepe, Kış Turizm sporları merkezi olması için üzerinde çalışılan büyük bir  proje. Sapanca Gölü, Karadeniz kıyısında bulunan Kefken ve Kerpe’nin doğal güzellikleri değerlendirilerek kentin bir turizm merkezi haline getirilmesi için yoğun çalışmalar yapılıyor. Yaz ve Kış  turizm merkezleri  projeleriyle Kocaeli, sadece Türkiye’de değil, dünya çapında Uluslararası sanayi, ticaret, kültür, turizm, bilim ve teknoloji merkezi olacaktır.

Kocaeli, deprem ve ekonomik krizin  yıkıcı gücüne karşın, kendi gücünü çok iyi kullanarak kısa sürede kişi başına düşen milli gelir itibariyle, yine Türkiye sıralamasındaki en ön sıradaki yerini aldı. Kocaeli bugün vergi gelirleri açısından İstanbul’dan sonra 2. sırayı alıyor. Buradan toplanan vergiler Türkiye’nin 56 ilinden toplanan vergilere eşit, ve tek başına ülkemizin kalkınmasına önemli katkılarda bulunuyor.

Kocaeli bir yanda kumsallarıyla denizi, bir yanda samanlı dağlarındaki yaylaları, bir yanda Sapanca gölü, öbür yanda İzmit Körfezinin sahilleri. Karamürsel’in sepeti, Kandıra’nın yoğurdu, Hereke’nin halısı… Körfezin kirazı ..Gebze’nin  üzümü..   Kısacası misafirperver sıcak insanıyla Kocaeli,  yeşiliyle, deniziyle…. mavisiyle bir başka güzel…Kocaeliyi tanımak;.. bilmek,hissetmek ve  yaşamakla anlaşılır..  Kocaeli   üzerinden bir güneş daha batıyor

* ELVEDA MARKA ŞEHİR  KOCALELİ

Kocaeli’de bir çok medeniyetler kuruldu. Bir çok millete ev sahipliği yaptı. Biz Kocaeli’de bir medeniyetin belgeselini  çekerek tarihe tanıklık ediyoruz… Geleceğimiz olan Kocaileye  sahip çıkmak vefa borcumuz. Kocaeli’nin birbirinden güzel, İzmit, Gölcük,Karamürsel,Kandıra, Derince,Körfez, Karşıyaka, Kartepe, Gebze,Darıca, Dilovası ve Çayırova   İlçeleri  geçmişten  emanet alıp  gelecek nesillere  bırakacağımız  en büyük mirastır.. Kocaeli’ye  sahip çıkarak geleceğimizi ‘de kurtaralım…..Kocaeli bizim geleceğimiz ve her şeyimizdir…Elvede  Kocaeli… Elveda adını  Akçakoca gaziden alan  Sanayi, Bilim,Kültür ve Turzim’de Marka Şehir  Kocaeli.. Elvede….

Hollanda’da Devr-i Alem

Cumhurbaşkanı Gül’ün Hollanda çıkarması…         

Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül Osmanlı Hollanda ilişkilerinin 400 yıl dönümü dolayısıyla 16 Nisan 2012’de Hollanda’ya gitti. Basın ve medya kuruluşlarının takip ediyorum. Osmanlı Hollanda ilişkilerinin nasıl başladığı ve nasıl devam ettiği konusunda yeterli bir araştırma ve yayın yok. Biz bu konuda daha önce hazırladığımız yazılarımız ve Devr-i Alem Belgeseli TV programı ile  sizlerle  paylaşmak istiyorum

01-06 Haziran  2011 tarihlerinde Hollanda’da Türk sivil toplum örgütleri tarafından düzenlenen Türk günü festivaline davetli olarak katılmış, Hollanda ile ilgili belgesel çekerek, bir çok televizyon kanalında Devr i Alem  adı ile  yayınlamıştım. Hollanda Devr-i Alem adlı belgeselimiz izleyicilerden büyük ilgi görmüş belgeselle ilgili bir çok görüş ve düşünceler almıştım.

Hollanda Devri Alem adlı belgeselimizi  (www.belgeselyayincilik.com)  sitesinde izleyebilir, sizlerde görüş ve düşüncelerinizi bizlerle paylaşabilirsiniz. Hollanda Devri Alem Belgeseli kendi çapında bir ilk olma özelliğine sahip, bir çok konuyu ayrıntılı bir şekil de bu belgeselde dile getirdik.

Hollanda Belgeseli ve senaryo metni ile gezi notlarını daha önce gazetemizde yayınladık. Hollanda bir Türk öğretmeninin feryadını Hollanda’da yaşayan 400 bin Türk’ün sorunlarını, Türk çocuklarının Türkçe’yi unutmalarını,Hollanda Devleti’nin Türkçe’yi okullardan ders olmaktan çıkarmasını, çarpıcı bir şekilde dile getirdik. Bu konudaki yazılarımız  (www.gebzegazetesi.com ve www.belgeselyayincilik.com) İsmail Kahraman köşesinden yazımızın devamında da internet sayfasından okuyabilirsiniz.

Avrupa’da baba olmak gerçekten zor. Avrupa’da yaşayan baba ve anneler, evlatlarını Türk İslam kültürü gelenek ve görenekleri ile yetiştirmek istiyorlar. Bu konuda önemli çalışmalar yapıyorlar. Avrupalılar sayıları 4 milyona yaklaşın Türkleri asimile etmek için ellerinden geleni yaparken, Türkiye de fazla ilgi göstermiyor. Biz bu konuya da değinerek, Avrupa da baba olmak başlıklı daha önce gazetemizde yayınlanan yazıyı www.gebzegazetesi.com köşesinde internetten okuyabilir görüşlerinizi bizlerle paylaşabilirsiniz.

2012 yılı Osmanlı-Hollanda ilişkilerinin 400 yılı olarak Hollanda yılı ilan edilmişti. Bu çerçevede bir toplantılar düzenlenmiş ama kamu oyuna yeteri kadar bu konu getirilmemişti. Osmanlı Hollanda ilişkileri gerçekten önemli. Bu konuda en kapsamlı araştırma Türkiye Diyanet Vakfı tarafından hazırlanan İslam Ansiklopedisi’nde yer almakta. Biz www.gebzegazetesi.com köşesinde Hollanda maddesini alarak yazımızın devamında geniş bir şekilde yer verdik. İsteyen okurlarımız buradan inceleyebilirler.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Hollanda çıkarması

Görüldüğü gibi biz gazetemiz ve Devr-i Alem Belgesel Programı olarak Hollanda’daki sorunları ve çekilen çileleri tarihe not düşüp zamana noterlik yapma adına geçtiğimiz yıl kaleme alarak, kubbede hoş seda bırakmak istedik. Cumhurbaşkanı sayın Abdullah Gül, 16 Nisan 2012’de,  Osmanlı Hollanda ilişkileri 400 yıl dönümü dolayısıyla Hollanda’ya gitti. Çeşitli inceleme gezileri yapacak. Beni en çok yaralayan ve üzen  Hollanda Kraliçesi’nin Cumhurbaşkanı’na Şövalye nişanı vermesi. İsterseniz bu haberi kısaca bir okuyup  unutmadın. Devr-i Alem farkı ile tarihe not düşelim.

Gül’e, Hollanda’da Büyük Şövalye Nişanı

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e Hollanda’da konuğu olduğu Kraliçe tarafından “Hollanda Aslanı Büyük Şövalye Nişanı”, eşi Hayrünnisa Gül’e de “Hollanda Kraliyet Büyük Nişanı” verildi. Hollanda’ya devlet ziyareti gerçekleştiren Gül dün Kraliçe Beatrix tarafından resmi törenle karşılandı. Başkent Amsterdam’ın merkezindeki tarihi Dam Meydanı’ndaki törende, iki ülkenin ulusal marşları çalındı, ardından Gül, Kraliçe Beatrix’in eşliğinde tören birliğini denetledi. Törenin ardından Kraliçe Beatrix, meydanın bir tarafında bulunan Kraliyet Sarayı’nda Gül ve eşi Hayrünnisa Gül’e resepsiyon verdi. Gül dana sonra meydanın diğer ucunda bulunan İkinci Dünya Savaşı’nda hayatını kaybedenler anısına dikilmiş Ulusal Anıt’a çelenk koydu. Ardından Kraliçe Beatrix, Cumhurbaşkanı Gül onuruna özel öğle yemeği verdi. Kraliyet Sarayı’ndaki yemeğe, Cumhurbaşkanı Gül’ün eşi Hayrünnisa Gül, Hollanda Başbakanı Mark Rutte, AB Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker de katıldı. Yemek öncesinde, Kraliçe Beatrix tarafından Gül’e “Hollanda Aslanı Büyük Şövalye Nişanı”, eşi Hayrünnisa Gül’e de “Hollanda Kraliyet Büyük Nişanı” verildi. Cumhurbaşkanı Gül de Kraliçe Beatrix’e Devlet Nişanı takdim etti. Gül çifti ayrıca “Levanten Ticaret Odası Hollandalı Tüccarlar ve Osmanlı Sultanları “adlı serginin açılışını yaptı.

Sayın Cumhurbaşkanına Şövalye nişanı verilmesi beni gerçekten düşündürüyor. Hollanda Devleti bugün ülkelerinde yaşayan 400 bin Türke Türkçe’yi okutmamak ve öğretmemek istiyor. 1 milyona yakın Müslüman dinlerinden uzaklaştırılmak isteniyor. Hollandalı misyonerler, birçok yerde de cirit atıyor. Bitkilerimiz ve çiçeklerimiz Hollanda’ya kaçırılıyor. Hollanda Osmanlı ilişkilerini nasıl başladığını bir kez daha gözden geçirerek tarih bilincine sahip olmamız gerektiğine inanıyor ve tarih bilincine sahip olmak her şeye sahip olmaktır diyerek sizleri  (www.gebzegazetesi.com)’daki İsmail Kahraman köşesinde yer alan Hollanda ile ilgili yazılarımla baş başa bırakıyorum. Sizlerde yorumlar  yazabilirsiniz.

İSMAİL KAHRAMAN’IN KALEM VE KAMERASINDAN HOLLANDA’DA DEVR-İ ALEM

Hollanda’daki Türklerin kurduğu sivil toplum örgütleri tarafından düzenlenen Türk Kültür Günlerine davetli olarak katıldım.1 Haziran 2011 Çarşamba günü 3 saatlik uçak yolculuğu ile gittiğim Hollanda’nın Amsterdam kenti Türk kültür günleri fuarının düzenlendiği bölgeye geçtim.4 gün süren ve yüz binlerce Türk ve Hollandalının gezdiği “multifestayn” adlı fuar ve kültür günlerinin organize edildiği salon adeta gelinler gibi süslenmişti. Fuar alanına sadece Türkiye’den değil Kazakistan, Afganistan Türkmenleri, Doğu Türkistan, Irak Türkmenleri ve Bosna Hersek kültürünü tanıtan bölümler açılmıştı.Türk ve Hollandalı işadamları tarafından üretilen ve satılan ürünlerin teşhir ve satışlarını yapan stantlar kurulmuş.Türk mutfağının eşsiz yemeklerinin sergilerinin yanı sıra milli eğitim bakanlığına bağlı Adana olgunlaşma enstitüsünün el işi göz nuru sanat harikası olan motifler Türk süsleme sanatının eşsiz örnekleri. Vitray ve duvar süsleme sanatlarının eşsiz örnekleri fuar ve sergi salonunda Türk rüzgarlarının esmesine vesile oluyor.Fuar ve sergi alanın en göz doldurucu yanı ise Bursa mehter takımının muhteşem konseri, Antalya güreş kulübünün güreş gösterileri, Hacivat-Karagöz gösteri, ney dinletisi Hollandalıları ve Türkleri büyüledi. Açılışa büyük elçiler katıldı.2 Haziran 2011 Perşembe günü yapılan Türk Kültür  Günleri’nin açılışına Hollandalı üst düzey yetkililerin yanı sıra başta Türkiye Cumhuriyeti Hollanda Büyükelçisi olmak üzere Bosna Hersek, Kazakistan, Afganistan, İran, Irak gibi ülkelerden 8 büyük elçi katıldı.Türk kültür günleri sadece görsel olarak değil, konferanslarla da bir kültür şölenine döndü.Başta Türk Dil Kurumu Başkanı Profesör Dr. Akalın, Dursun Ali Erzincanlı, ünlü sunucu İkbal Gürpınar konferansları ve konuşmaları renk kattı.2 Haziran akşamı Regaip kandilin muhteşem bir şekilde kutlanması ile bir ilk gerçekleşti.Bugün 400 bin Türk’ün, 800 bin Müslüman’ın yaşadığı ve 400’e yakın caminin olduğu  Hollanda’da Regaip kandili Türk günleri kutlamasının en anlamlı bölümünü teşkil etti.Enderun İlahi Grubunun okuduğu ezan ve ilahiler, mevlit ve aşr-ı şeriflerle milli heyecan ile birlikte manevi heyecan doruklarlara çıktı.Cuma günü kılınan Cuma namazı ise Multi festivale ayrı bir renk kattı.Türk günleri ve festivale sadece Hollanda’dan değil birçok Avrupa ülkesinden katılım oldu.

Almanya ve Fransa’dan sonra en çok Türk nüfusa sahip Hollanda’da Türkler diğer Avrupa ülkelerine göre dilleri ve kültürlerini unutmamışlar.Son yıllarda Hollanda’da entegrasyon adı altında Türkçe’yi seçmeli ders olarak çıkarsalar da Türk aileler çocuklarına Türkçe öğretiyorlar. Fuara  katılan Türkiye’nin Hollanda Büyük Elçisi Uğur Doğan  ve Roterdam Başkonsolosu eser Altuğ Hanım ile özel söyleşi yaptık. Esen hanım Devr-i Alem Programı’nı izlediğini söyleyerek Hollanda çile ilgili bir program yapmamızı ifade ederek takıldı. Birçok Avrupa ülkesinin aksine Türkiye ile Hollanda arasındaki ilişkiler çok eskilere dayanıyor. Osmanlı ile Hollanda arasında ilişkiler ilk kez 1500’lü yıllarda başlamıştı. Hollanda Devleti  ile Türkiye Cumhuriyeti 2012 yılını Türk-Hollanda yılı ilan etti ve kutlama için hazırlıklar başlatıldı.1964 yılında da Türkiye Devleti 2’li anlaşma ile Türk işçilerini Hollanda’ya göndermeye başlamıştı.Bu işçilerimiz ile 400 yıldan beri süren ilişkiler daha da pekişmişti.400 yıl boyunca Hollanda ile Türkler arasında hiç ciddi sorunlar yaşanmamış, Hollandalılar Türklere karşı hep saygılı olmuşlar.Karşılıklı ticaret yaparak dostluğa önem vermişler.400 yıl önce Hollanda’daki Türk Büyük Elçisinin adı Ömer ağa idi. Osmanlı-Hollanda ilişkilerinin 400. yılı ilgili ayrı bir yazı hazırlayacağım. Hollanda’da başta başkent Amsterdam olmak üzere Roterdam ve diğer bölgelerde belgeseller çekip Türklerle konuştum.6 Haziran Pazartesi günü akşam saatlerinde Türkiye’ye döndüm.Hollanda’dan Türkiye’ye bakınca Türkiye’nin ne kadar büyük devlet olduğunu bir kez daha tespit ettim.Hollanda’da belgesel çekimi yaptığım Türklerin şu sözleriyle anlatmak  istiyorum. Türkiye’nin kıymetini bilin, Türkiye’nin geleceği çok parlak, Türkiye dünyada ekonomik ve siyasi bakımından dünyanın lider ülkeleri arasında yer alacaktır.

HOLLANDA’DA 6 GÜNDE DEVR-İ ALEM

 Bu köşede 1-6  Haziran tarihlerinde Hollanda’ya yaptığım gezinin Türk kültür fuarındaki araştırma ve belgesel çekimlerini sizlerle paylaştım. Bugün de Hollanda’nın başkenti Amsterdam ve Roterdam kentleri olmak üzere araştırma ve belgesel çekimlerimizin gezi notlarını sizlerle paylaşmak istiyorum. Hollanda ile Türkiye arasında 400 yıl önce ilişki kurulmuş, 1964 yılında ise Türk işçileri bu ülkeye gönderilerek ilişkiler daha kapsamlı hale getirilmişti.

HOLLANDA’YI NE KADAR TANIYORUZ

Hollanda deyip geçmemek gerekiyor. Kuzeyinde ve batısında Kuzey Denizi, güneyinde Belçika, doğusunda ise Almanya ile komşu olan Hollanda, Almanya ve Fransa’dan sonra en çok Türk nüfusu barındıran bir ülke. Konya kadar toprağa sahip, 17 milyon nüfuslu Hollanda’da 135’e yakın değişik ülke ve millete ait insan yaşıyor.Bu yabancıların yaklaşık 1 milyonu Müslüman.Çok sayıda Hollandalı da İslamiyeti seçerek Müslüman olmuşlar. Hollanda, Belçika ve Lüksemburg ile birlikte Benelüks ülkelerinden bir tanesini oluşturmaktadır. Başta lale olmak üzere birçok çiçek çeşidinin bulunduğu, Türkiye’nin bir yıllık ihracat geliri kadar çiçekten gelir elde ediyor. Hayvancılık ve tarıma büyük önem verip, Roterdam Limanı ile dünya deniz taşımacılığında söz sahibi olan Hollanda, Kuzey Deniz sahilinde önemli bir ülke.Deniz seviyesinden alçak olan, birçok yeri kanallarla kurutarak yerleşime açılan, denizin doldurulması ile toprak elde edilen, dünyanın zengin ülkelerinden birisi Hollanda. Kısacası, peynirleri, yel değirmenleri, bisikletleri, laleleri, Holştayn adı verilen inekleri ve sosyal hakları ile tanınan bir ülke Hollanda.

 HOLLANDA GEZİ NOTLARI

İstanbul’dan kalkan uçağımız Karadeniz, Bulgaristan, Karadağ, Sırbistan, Macaristan, Avusturya ve Almanya hava sahasından geçerek Amsterdam Hava Limanı için alçalmaya başladığında yanımda oturan 60 yaşlarındaki Hollandalı bayanla tanışıyorum.1970’li yıllarda bir Türk’le evlenip İstanbul’a yerleşen Maria Sezer adlı Hollandalı bayan, Türkiye ile Hollanda’nın çok iyi müttefik olduğunu, hem Türkiye’yi hem de Hollanda’yı çok sevdiğini söyleyerek Hollanda’yı bize tanıtıyor ve Hollanda hakkında belgesel çekeceğimiz için teşekkür etmeyi de ihmal etmiyordu. Maria hanımdan öğrendiğime göre Türk ve Hollandalılar arasında çok sayıda evlilik olmuş. Maria hanım kızını bir Türk gibi yetiştirdiğini ve şu anda da Hollandalı ile evlendirmek için Amsterdam’a gittiği söyledi.

HOLLANDA’NIN BAŞKENTİ AMSTERDAM’DAYIZ

 Uçağımız Amsterdam’a inerken Hollanda topraklarının göl, su, kanal ile iç içe olduğunu, topraktan daha çok suyun olduğunu ve Hollanda’nın bir su ülkesi olduğunu gördüm. Amsterdam, toprak doldurularak elde edilmiş bir şehir. Şehir içerisinde yüzlerce kanal ve köprü var. Kanaldaki gemi evler, Amsterdam topraklarının ne kadar değerli olduğunu gösteriyor.Sadece Amsterdam’da değil Hollanda’da bisiklet çok yaygın.Trafik ve yol büyük sıkıntı olduğu için herkes bisikletle gidiyor ve bisiklet kiralıyor.Şehir parkındaki bisiklet parkında 50.000 bisikletin olduğunu söylersek bisikletin bu ülke de ne kadar önemli olduğunu anlamış oluruz. Amsterdam belediyesinin tespitlerine göre 130’dan fazla değişik ülke ve millete ait insan yaşıyor Amsterdam’da.En fazla yabancı ise Türkler ve Faslılar.Amsterdam şehrini hem kanal hem de araçla gezerek tanımaya çalışıyoruz.Amsterdam bugün farklı şekilde anılsa da, biz Amsterdam’ın tarihi ve kültürel değerlerini ön plana çıkaracak çekimler yaptık.Seyyahların piri Evliya Çelebi’de asırlar önce Viyana’dan Amsterdam’a gelerek Amsterdam’ı seyahatnamesinin 6. 7. cildinde ayrıntılı olarak kaleme almış.

 ROTTERDAM’A GİDİYORUZ 

Rotterdam Hollanda’nın 2. büyük şehri. Ren nehrinin Kuzey Deniz’e döküldüğü nokta. Rotterdam kenti Avrupa’nın en büyük limanlarından biridir. Limanlar kenti Roterdam’da ilk durağımız.185 metre yüksekliğindeki Rotterdam Kulesi oluyor.185 metrelik Rotterdam Kulesi’nde Rotterdam şehri muhteşem gözüküyor. Eski ve yeni binalar iç içe. Çifte minareli Rotterdam Camii bize adeta göz kırpıyor.Rotterdam’ı birde araçla dolaşarak yel değirmenlerinin bulunduğu Kinderdik kasabasına gidiyoruz. Kinderdik’teki yel değirmenleri muhteşem manzara arz ediyor. Değirmenlerin içerisine girerek asırlık değirmenlerin nasıl çalıştığının belgeselini çekiyoruz. Aslında Hollanda hakkında anlatılıp söylenecek çok şeyimiz var. Ama biz Hollanda’da hakkında daha ayrıntılı bilgiyi, Devr-i Alem belgeselimizde anlatmak üzere herkese Allahaısmarladık diyorum. .

Hollanda’dan Türkiye nasıl gözüküyor (8 Haziran 2011 Gebze Gazetesi)

Hollanda’daki Türklerin kurduğu sivil toplum örgütleri tarafından düzenlenen Türk kültür günlerine davetli olarak katıldım.1 Haziran 2011 Çarşamba günü 3 saatlik uçak yolculuğu ile gittiğim Hollanda’nın Amsterdam kenti Türk kültür günleri fuarının düzenlendiği bölgeye geçtim.4 gün süren ve yüz binlerce Türk ve Hollandalının gezdiği” multifestayn” adlı fuar ve kültür günlerinin organize edildiği salon adeta gelinler gibi süslenmişti. Fuar alanına sadece Türkiye’den değil Kazakistan, Afganistan Türkmenleri,Doğu Türkistan,Irak Türkmenleri ve Bosna Hersek kültürünü tanıtan bölümler açılmıştı.

Türk ve Hollandalı işadamları tarafından üretilen ve satılan ürünlerin teşhir ve satışlarını yapan stantlar kurulmuş.Türk mutfağının eşsiz yemeklerinin sergilerinin yanı sıra milli eğitim bakanlığına bağlı Adana olgunlaşma enstitüsünün el işi göz nuru sanat harikası olan motifler Türk süsleme sanatının eşsiz örnekleri.Vitraydan ve duvar süsleme sanatlarının eşsiz örnekleri fuar ve sergi salonunda Türk rüzgarlarının esmesine vesile oluyor.Fuar ve sergi alanın en göz doldurucu yanı ise Bursa mehter takımının muhteşem konseri, Antalya güreş kulübünün güreş gösterileri, Hacivat-Karagöz gösteri,ney dinletisi Hollandalı ve Türkleri büyüledi.Açılışa büyük elçiler katıldı.2 Haziran 2011 Perşembe günü yapılan Türk kültür günlerinin açılışına Hollandalı üst düzey yetkililerin yanı sıra başta Türkiye Cumhuriyeti Hollanda Büyükelçisi olmak üzere Bosna Hersek, Kazakistan, Afganistan, İran, Irak gibi ülkelerden 8 büyükelçi katıldı.Türk Kültür Günleri sadece görsel olarak değil, konferanslarla da bir kültür şölenine döndü.Başta Türk Dil Kurumu Başkanı Profesör Dr. Akalın, Dursun Ali Erzincanlı, ünlü sunucu İkbal Gürpınar konferansları ve konuşmaları renk kattı.

2 Haziran akşamı Regaip kandilin muhteşem bir şekilde kutlanması bir ilk gerçekleşti.Bugün 400 bin Türk’ün, 800 bin Müslüman’ın yaşadığı ve 400’e yakın caminin olduğu Hollanda’da Regaip kandili Türk günleri kutlamasının en anlamlı bölümünü teşkil etti. Enderun ilahi Grubu’nun okuduğu ezan ve ilahiler, mevlit ve Aşr-ı şeriflerle milli heyecan ile birlikte manevi heyecan doruklarlara çıktı.Cuma günü kılınan Cuma namazı ise Multi festivale ayrı bir renk kattı.Türk günleri ve festivale katılım sadece Hollanda’dan değil birçok Avrupa ülkesinden katılım oldu.Almanya ve Fransa’dan sonra en çok Türk nüfusa sahip Hollanda’da Türkler diğer Avrupa ülkelerine göre dilleri ve kültürlerini unutmamışlar.Son yıllarda Hollanda’da entegrasyon adı altında Türkçe’yi seçmeli ders olarak çıkarsalar da Türk aileler çocuklarına Türkçe öğretiyorlar.Fuara katılan Türkiye’nin Hollanda Büyük Elçisi Uğur Doğan ve Roterdam Başkonsolosu Eser Altuğ hanım ile özel söyleşi yaptık.Esen hanım Devr-i Alem programını izlediğini söyleyerek Hollanda çile ilgili bir program yapmamızı ifade ederek takıldı.

OSMANLI-HOLLANDA İLİŞKİLERİNİN 400. YILI

Birçok Avrupa ülkesinin aksine Türkiye ile Hollanda arasındaki ilişkiler çok eskilere dayanıyor. Osmanlı ile Hollanda arasında ilişkiler ilk kez 1500’lü yıllarda başlamıştı.Hollanda devleti ile Türkiye Cumhuriyeti 2012 yılını Türk-Hollanda yılı ilan ederek kutlama için hazırlıklar başlatıldı.1964 yılında da Türkiye Devleti 2’li anlaşma ile Türk işçilerini Hollanda’ya göndermeye başlamıştı.Bu işçilerimiz ile 400 yıldan beri süren ilişkiler daha da pekişmişti.400 yıl boyunca Hollanda ile Türkler arasında hiç ciddi sorunlar yaşanmamış, Hollandalılar Türklere karşı hep saygılı olmuşlar.Karşılıklı ticaret yaparak dostluğa önem vermişler.400 yıl önce Hollanda’daki Türk Büyük Elçisinin adı Ömer ağa idi.Osmanlı-Hollanda ilişkilerinin 400. yılı ilgili ayrı bir yazı hazırlayacağım.Hollanda’da başta başkent Amsterdam olmak üzere Roterdam ve diğer bölgelerde belgeseller çekip Türklerle konuştum.6 Haziran Pazartesi günü akşam saatlerinde Türkiye’ye döndüm. Hollanda’dan Türkiye bakınca Türkiye’nin ne kadar büyük devlet olduğunu bir kez daha tespit ettim.Hollanda’da belgesel çekimi yaptığım Türklerin şu sözleriyle anlatmak istiyorum. Türkiye’nin kıymetini bilin, Türkiye’nin geleceği çok parlak, Türkiye dünya da ekonomik ve siyasi bakımından dünyanın lider ülkeleri arasında yer alacaktır.

Hollandalı Türk Öğretmenin Feryadı   (30 Mart 2012/ Gebze gazetesi)

Avrupa’ya Türk işçilerinin gönderilişinin 50. yılı dolayısı ile birçok tören düzenlendi. Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül ve Başbakan Sayın Erdoğan Avrupa’ya gidip toplantı ve törenlere katılmadı. TRT Avrupa trenini düzenleyerek tren seferi düzenleyerek canlı program yaptı.

Yapılan toplantı ve çalışmalara Avrupa’da yaşayan ve her geçen gün asimile olup yok olan Türk çocuklarına yönelik ciddi hiç bir çalışma yapılmadı.  Son iki ay içinde iki kez Avrupa’ya gidip belgesel çekme imkânım oldu. Hollanda’da ve Almanya’da Türk Günü Festivali’ne katılıp belgesel çekimi yaparak Türk çocuklarının durumunu yerinde görme imkânım oldu.

Hollanda’da doğmuş ve Hollanda Devlet Okullarında öğretmenlik yapan Betül Hanım ile Hollanda’da görüştüğümüzde Türk çocukları ile ilgili önemli bilgiler vermişti. Fransa’da öğretmenlik yapan bir başka eğitimci adeta feryat ederek, çocukların her geçen gün Türk dilini unuttuğuna dikkat çekmişti.  Hollanda’da Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Akalın ile görüşüp,Türk çocuklarının dilini unutmamaları ilgili ilgili önemli bilgiler almıştım. Devr-i Alem’in HOLLANDA BELGESELİ’ni (www.belgeselyayincilik.com) sitesinden izleyebilirsiniz. Almanya’da bir grup babanın “ Babalar Grubu “ kurup çocuklarına nasıl sahip çıkacakları konusunda çalışma yapmaya başlamaları önemli.

Evet, Türk çocukları Avrupa’da gerçekten büyük sorun ve sıkıntı yaşıyor. Almanya’da 500 bin ilkokul seviyesinde eğitim gören Türk çocuğu her geçen gün dil ve dininden uzaklaştırılıyor. Hollanda’dan mail yazan Betül öğretmenin yazdığı mesajdan bir bölümü sizlerle e paylaşıyorum. Birlikte okuyalım.

  Hollanda’da bir Türk  Öğretmenin feryadı…

… “ İsmail Bey gazeteci ve TV Belgeselcisi olan sizin dikkatinizi çekebilecek önemli bir konuya da değinmek istiyorum. Hollanda’da çocuklarımıza iyi bakılıyor. Çocuğuna en ufak şiddet uygulayan anne ve babalar kontrol altında tutuluyor ve eğer bir değişim olmazsa velilerde çocuklar anne ve babadan alınıp çocuk esirgeme kurumuna benzeyen bir yere yerleştiriliyor. Maalesef bu kurumda Müslüman çocukları da oluyor. Koruyucu aileler bu çocukları alıp büyütme evinde yasatma imkânına sahipler. Ve yine ne yazık ki bu koruyucu ailelerin çoğunluğu Hıristiyan uyruklu, Hollandalılar. Ve bu da demek oluyor ki bizim Müslüman çocuklarımız da bunlara teslim ediliyor. Anne ve baba hiç bir şey yapamıyor bu duruma karşı. En büyük sorun Müslüman koruyucu ailelerin olmaması. Burada yasayan Müslümanlarımız ya bilgisizlikten ya da istemediklerinden koruyucu aile olmuyorlar. Yani yanlış anlaşılmasın koruyucu aile olduğun zaman bir çocuğu ne kadar süreliğine almak istediğini kendin belirliyorsun. Bu sadece bir ayda bir kez bir hafta sonu da olabilir. Ama nedense bizim Müslüman aileler bu ise yanaşmıyor. Ve bu durumda birçok Müslüman çocuğumuz Hıristiyan koruyucu aileler tarafından alınıp götürülüyor. Onları alıp pazar günleri kiliseye götürenler bile var. Bu durum beni çok üzüyor. Müslümanlarımız arasında koruyucu aile olmayı teşvik etmek için kampanyalar başlattık. Hatta Hollanda hükümeti bile bu konuda bizi destekliyor. İnşallah başarılı oluruz.Çünkü bizim çocuklarımızın o ailelerin yanında bulunması barınması bizim ayıbımız diye düşünüyorum. İşin içinde çocuklar olduğu zaman benim için akan sular durur. Bu konu beni çok derinden etkilediği için sizinle paylaşmak istedim. Belki olur ya bir gün siz de bu konuya değinir haber yaparsınız..  (  Hollanda’dan Bir Türk  Öğretmen)

   İsminin yazılmasını istemeyen ve Hollanda’da dünyaya gelen ve halen Hollanda  okullarında öğretmenlik yapan Bayan  öğretmene duyarlılığından dolayı çok teşekkür ediyorum. 7 Ekim 2011 tarihinde Almanya dönüşü  Gebze Gazetesi’ndeki köşemde yer alan  “Avrupa’da Baba Olmak” yazımı sizlerle paylaşıyorum.—

 AVRUPA’DA BABA OLMAK (7 Ekim  2011 /Gebze Gazetesi)

Almanya’da birçok sivil toplum örgütümüz var. Büyükelçiliklerimiz, Başkonsolosluklarımızın yanı sıra sivil toplum örgütleri, dernekler, vakıflar, camiler, kültür merkezleri, Türklere hizmet veriyor. Bu hizmetler çok önemli. Bugün kültür merkezleri, cami ve derneklerle ilişkisi olan aileler dilini ve dinini korumaya çalışıyor. Çocuklarına milli ve manevi kültürünü öğretmek için camilere ve kültür merkezlerine gönderiyorlar.

Ancak her şeye rağmen aileler Almanya’da çocuklarının geleceğinden endişeli. Çocuklarının milli ve manevi kültürünü korumaları ve Türkçeyi unutmamalarını, dini bilgilere sahip olmaları için fikirler üretiyorlar. Alman Devleti’ne ait okullarda 14 yıldan beri okul aile birliği başkanlığı yapan kültür adamı ve gönül insanı Mücahit Batırlık Bey ile özel söyleşi yapıyoruz. Mücahit bey “BABALAR GRUBU” kurduklarını, bu grubun zaman zaman toplanarak çocuklarına nasıl sahip çıkabilmek için fikir alış verişinde bulunup, toplantılar düzenlediklerini, toplantıya akademik seviyede insanlar davet ederek konferanslar düzenlediklerini söyledi. Gerçekten çok güzel bir girişim. Türkiye’den de babaların örnek alacağı bir çalışma, kendisiyle çok güzel bir söyleşi gerçekleştirip, önemli fikirler aldık.

ALMANYA’DA TÜRK ÇOCUKLARININ EĞİTİMİ

Belgesel çekimlerimiz esnasında çok acı olaylara da şahitlik yapıyoruz. Almanya devleti Türkçe eğitimini ders olmaktan çıkarıyor. Entegrasyon adı altında türleri asimile etmek için değişik yöntemlere başvuruyor. Türkçe’nin ders olmaktan çıkartılması, Türkçe’nin unutulmasına sebep olacak. Alman devleti baştan beri Türklerin birlikte yaşadığını, aynı mahallede ve aynı semtte yaşamasını bir türlü içlerine sindiremiyorlar. Entegrasyon kelimesinin arkasına sığınarak Türklerin nasıl asimile etmenin plan ve hesabını yapıyorlar. Türkiye bu nokta da ciddi bir çalışma yapmalı. Dilin unutulması, Türkçe’nin Almanya’da zorunlu ders olarak devam etmesi için mutlaka baskı yapmalı. Acı ama gerçek Türklerin yeni yetişen gençlerinin büyük çoğunluğu Türkçe konuşmuyor.

ALMANCA DİN DERSİ KİTABI

Başta Türkler olmak üzere Almanya’da milyonlarca Müslüman yaşıyor. Ancak İslamiyet Almanlar tarafından resmi din olarak tanınmadığı için Müslümanlar birçok sorun ve sıkıntı yaşıyor. Türklerin işçi olarak gelişinin 50.yılı olmasına rağmen alman okullarında ilk kez din dersi verilecek. Emeği ile gelişip büyüyen Almanlar, Türk işçilerinin en temel insan hakkı olan dini inançlarına bir türlü saygı göstermemiş, nihayet yeni bir karar alarak din dersinin 5. ve 6. sınıfta okullarda okutulması için karar almış. Din dersi kitabı ise Almanca olarak basılmış, Almanca basılan din dersi kitabını inceleme fırsatım oldu. Din dersi kitabının en başında “Yahudilerle ilgili bölümler çıkartılmıştır.” ifadesi yer alıyor. İşe sakat olarak başlanmış. Din dersi Kur’an’ı Kerim de ne ise o verilmelidir. Baştan tahrif olarak yapılan bu hareket din dersinin de nasıl verileceğinin de göstergesi. Ama her şeye rağmen önemli bir gelişme. Temennimiz Alman devleti İslam dinini de resmi din olarak da kabul eder.

BOŞANMALARDA BÜYÜK ARTIŞ VAR

Almanya’da Türkler büyük bir dram daha yaşıyor. Kameramız elimizde Almanya’nın çeşitli bölgelerinde belgesel çekimleri yaparken, ithal damatlar ve ithal gelinlerle de tanışıyoruz. Almanya’da ki Türk işçileri Türkiye’den damatlar ve gelinler almaya devam ediyorlar. Bugün Türkiye’den gelin ve damat olarak giden on binlerce insanımız var. Milli gelin ve milli damat dense de daha çok ithal gelin ve ithal damat olarak anılıyorlar. Kameramızı bu insanlara da yöneltiyoruz. Bir söyleyip bin ah işitiyoruz. İthal gelin ve ithal damatlarda boşanma oranı yüzde yetmişlere dayanmış. Bu aile birleşmesi olarak yapılan evlilikler bugün aile ayrışması haline dönmüş. Boşanmalar yüzünden on binlerce Türk çocuğu büyük sorun ve sıkıntılar yaşıyor. Hiç yüzünden yapılan boşanmalar da en çok mağduriyeti Türkiye’den giden ithal gelinler yaşıyor. İthal gelinler adeta ölüm kalım mücadelesi veriyorlar. Ayrıca dışlandığı için sıkıntılı ve kötü hayat içerisindeler. İthal damatlar ise onların dramı bir başka. Birçokları çoktan pişman olmuş, keşke çocuklarımız için evliliğimiz devam etse diye de konuşmadan geçemiyorlar. Almanya’da yetişen gençler ise yaşanan bu boşanmaları görünce evlilikten vazgeçiyor. Türk gençlerinin büyük bir çoğunluğu bugün Almanlar gibi yaşayarak evlenmiyorlar. Belgesel çekimlerimizi de bu acı olayı da belgeselleştirerek tarihe not düşmüş oluyoruz. ( İsmail Kahraman 7 Ekim 2011  (www.gebzegazetesi.com )

Evet, sonuç olarak Hollanda’dan yazan Türk bayan  öğretmeni B. K. Hanım efendi’nin mesajı ile Almanya’da bir  gurup Türk  baba’ nın kurduğu   “ Almanya’da Baba Olmak “ yazımı  gazetimzde  sizlerle paylaştım. Sadece Avrupa’da değil her yerde çocuklarımıza sahip çıkalım. Bu konuda Türkiye devletini yönetenler başta olmak üzere herkese  büyük görev düşüyor.

  “Hollan’da ,Osmanalı  ilişkileri’nin 400. Yıl  Dönümü”  dolayısı ile Gelin Şimdi  Türkiye Diyanet Vakfı tarafından  büyük özveri ile hazırlanan İslam Anisklopedisindeki  “ HOLLANDA TÜRK İSLAM MEDENİYETİ “  bölümünü sizlerle paylaşmak istiyorum.

HOLLANDA’DA TÜRK İSLAM MEDENİYETİ..(T.D.V .İslam Ansiklopedisi)

Hollanda: Kuzey Avrupa’da ülke.

I. Fizikî Ve Beşerî Coğrafya

II. Tarih

III. Hollanda-Osmanlı İlişkileri

IV. Hollanda Sömürgeciliği V. Ülkede İslâmiyet

VI. Hollanda’da İslâm Araştırmaları

Kuzey denizi kıyılarında, büyük bir kısmı insanların çabasıyla denizden kazanılan topraklar üzerinde kurulmuş, asıl adı Ne-derlandoIan  [429] bu ülkenin yü-zölçümü 41.S26 km2, nüfusu 15.300.000’dir (1993). Meşrutî krallıkla yönetilen Hol¬landa’nın başlıca şehirleri Amsterdam (713.407), Rotterdam (596.023). Den Haag  [430] ve Utrechf-tir (234.170). Bunlardan Amsterdam res¬men başşehir olmakla birlikte krallık sarayı, parlamento ve hükümet Den Haag’da bulunmaktadır.

I. Fizikî Ve Beşerî Coğrafya

Ülkenin hemen her tarafı düz ovalarla kaplıdır; sadece güneydoğu uçtaki Lim-burg bölgesinde 300 metreyi aşan tepeler bulunur. Genel görünümün başlıca özelliği su ile karanın iç içe olması ve birbirini tamamlamasıdır. Aslında doğal çevre büyük ölçüde yapaydır. Çünkü halk. her yanını kaplayan sularla yüzlerce yıldır sürdürdüğü mücadeleyi kazanmış ve yer yer denizden toprak elde etmiştir: yüzey şekillerinin sade bir görünüşte olmasının sebebi de budur. Deniz kıyısından içeri doğru girilirken önce kıyıdaki kumullarla karşılaşılır. İlk kumul şeridinin ötesinde ırmakların taşıdığı alüvyonlardan oluşan geniş ovalar yer alır. Böylece bir yandan alüvyonlar, bir yandan insanlar tarafından doldurulan alanlar ülkeye yeni topraklar kazandırmıştır. Deniz seviyesinden birkaç metre aşağıda bulunan ve toplam yüze¬yin % 40’ını teşkil eden bu alanlara “pol-der” adı verilir.

İklim bakımından Hollanda, Batı Avru¬pa’nın okyanus iklimiyle Orta Avrupa’nın kara iklimi arasında bir geçit bölgesi oluşturur. Kuzeybatı Avrupa’nın öteki ülkelerinde görülen Kuzey denizinin yumuşatıcı etkileri burada da hissedilir. Yalnız okyanus iklimi karakterinde bazı değişiklikler söz konusudur; meselâ en sıcak ve en soğuk aylar arasındaki farklar büyük, dolayısıyla yaz ve kış mevsimleri daha belirgindir. Yıllık yağış tutarı ülkenin her tarafında 70 cm. civarındadır ve bütün aylara düzenli bir biçimde dağılmıştır. Başlıca ırmaklar Rhein (Ren), Meuse ve Schel-de’dir. Bunların en Önemlisi olan Rhein ülkeye doğudan Almanya topraklarından girip Waal ve Lek adlı iki kola ayrılır; ünlü Rotterdam Limanı Lek mansabının yakınındadır.

Hollanda nüfus yoğunluğu  [431] açısından dünyanın en önde gelen ülkelerinden biridir. En kalabalık kesim, nüfus yoğunluğunun yer yer kilometre başına 1000 kişiyi geçtiği Amsterdam İle Rotterdam arasıdır. En tenha yerler ise ülkenin kuzeydoğusundaki buzulların taşıdığı kum ve çakıllarla örtülü olan bölgelerdir. İstatistiklere göre nüfusun % 96’sı Felemenkçe, geri kalanı ise yoğunluk sırasıyla Frizonca, Türkçe ve Arapça konuşmaktadır; öteki Avrupa dillerini konuşanların sayısı bunlara göre çok daha azdır. Aynı istatistikler nüfusun % 36’sının Katolik kilisesine, % 19’unun Hollanda Reform Kilisesi’ne ve % 9’unun da başka Protestan kiliselerine bağlı olduğunu göstermektedir. Müslümanların oranı yak-laşık % 3, herhangi bir dine mensup olmayanların oranı ise % 33’tür.

Hollanda, küçük arazisinden mümkün olduğu kadar çok ürün elde etmeye çalışan bir ülkedir. Bunun için fevkalâde ileri gitmiş metotlarla yüksek verimli tarım yapılır. 199O’lı yıllara ait rakamlara göre şeker pancarı ile (8.623.000 ton) patates (7.036.000 ton) en çok yetiştirilen ürünlerdir; bunların arkasından 1 milyon tonluk üretimle buğday gelir. Güneydoğudaki Limburg bölgesinde daha çok tahıl, yem bitkileri ve patates tarımı, orta kesimde İse meyvecilik, sebzecilik ve dünyaca ünlü çiçek yetiştiriciliği yapılır. Kuzey ve kuzeybatıdaki polder alanlarında hayvancılık önem kazanmıştır. Hollanda’da beslenen inekler süt verimi bakımından dünyada birinci sırayı alır. Bunun sonucu olarak tereyağı, peynir ve diğer sütlü mamullerin üretimi çok ileri gitmiştir ve bu ürünlerin dış satımlarından büyük gelir sağlanır. Diğer bir önemli gelir kaynağı da ileri teknolojiyle yapılan açık deniz balıkçılığı ve buna dayanan gıda-kimya sanayiidir.

1970 yılında milletlerarası anlaşmalarla Kuzey denizindeki 56. enleme kadar ulaşan petrol alanlarından birini elde etmesinden bu yana Hollanda Önemli ölçüde petrol işletmeciliğine katılmaktadır; ayrıca geniş doğal gaz rezervlerine sahiptir. Yer altı kaynaklan açısından pek zengin olmayan ülkede yüzyıllardan beri sömürgecilikten kazanılan sermaye birikimi sayesinde çok çeşitli bir endüstri hayatı doğmuştur. Endüstri kolları arasında gemi inşa sanayii ön sırayı alır; en büyük tersaneler Rotterdam’dadır. Diğer önemli sanayi kollan ise demirçelik, uçak, makine, elektrikli araç yapımları, petrol tasfiyesi, kimyevî madde üretimi ve dokumacılıktır. Seramikçilik ve elmas tıraşçılığı gibi bazı geleneksel endüstri kollan da hâlâ önemini korumaktadır. Süt mamulleri başta olmak üzere çeşitli gıda maddeleri, endüstriyel makineler ve araçlar, kimyasal maddeler ve yakıtlar, metal ve dokuma ürünleri başlıca ihraç mallandır. Dış ticarette sırasıyla Almanya, Belçika, İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri ve Fransa önde gelir. İthalatta en önemli yeri çeşitli ham madde ve gıda ürünleriyle içecek, tütün ve bitkisel yağlar alır. Ülkenin önemli gelir kaynaklarından biri de turizmdir. Yılda 4 milyondan fazla turist burayı ziyaret eder. Hollanda 5 milyon tonilatoluk bir deniz ticaret filosuna ve okyanus aşırı seferler yapan güçlü bir hava yollan filosuna (KLM) sahiptir.

Bibliyografya :A. Demangeon. “Belgique-Pays-Bas-Lux-embourg”, Geographİe üniverselle, Paris 1927,II,  156-237; Sami Öngör. Devletler ue Ülkeler Ansiklopedisi, Ankara 1967, s. 72-74; Besim Darkot, Avrupa Coğrafyası, İstanbul 1969, s. 88, 92, 105; Selâmİ Gözenç, Avrupa Ülkeler Coğrafyası II: Kuzey, Batı oe Orta Avrupa Ülkeleri, İstanbul 1983, s. 129-139; Nazmiye öz-güç. Turizm Coğrafyası, İstanbul 1984, s. 192; “Hollanda”, Gelişim Büyük Coğrafya Ansiklopedisi, İstanbul 1981, II, 481-504; “Hollanda”, ABr,, XI, 158-165; Suna Doğaner, “Belçika”, DlA, V, 394-395; “Hollanda”, Bertelsmann Bugünkü Dünyamız Atlas Ansikhpedi,GüteTs\oh 1993,11,32-33.

II. Tarih

Bugünkü Hollanda topraklarının da dahil olduğu Felemenk bölgesinin ilk sakinleri Keltler, Batavlar, Frizler ve çeşitli Germen kavimleriydi. Rgmalılar milâttan önce l. yüzyılda bölgeye geldiklerinde Keltler Rhein (Ren) nehrinin güney ve batısında. Frizler ve Batavlar ise kuzeyinde yaşıyordu. Frizler üzerinde hâkimiyet kuramayan Romalılar öteki kesimlerde Belçika Galyası adıyla bir eyalet oluşturdular  Bölgeye hâkim olan Roma idaresi, ekonomik sebepler ve bilhassa kuzeyden gelen Germen istilâları yüzünden sırasında tamamen son buldu. Felemenk bölgesi Germen kavimlerinden Saksonlar’ın ve Franklar’ın eline geçti. Saksonlar, ileride Hollanda’yı oluşturacak toprakların doğusuna yerleşirken Franklar güneydeki topraklan ele geçirerek V. yüzyılda Frank Krallığfnı kurdular. Saksonlar ve diğer Germen kavimleri, Franklar’ın siyasî üstünlüğüne ve hı-ristiyanlaştırma faaliyetlerine karşı uzun süre direndilerse de Chariemagne bütün Felemenk bölgesini Frank Krallığı’na bağlamayı başardı. Frank İmparatorluğu döneminde bölgede birtakım kontluklar ve piskoposluklar kuruldu. İmparatorluk Din-dar Ludwig’in ölümünden (840) sonra parçalanınca Felemenk ülkeleri Saksonlar’ın başında bulunduğu Doğu Frank Krallığı’na bağlandı (925). Bu sırada kuzeyden gelen vlking saldırılarına karşı koyan kontların ve piskoposların gücü arttı. Küçük feodal birimleri birleştirerek bölgelerinde nüfuz kazanan bu kontluklar XI. yüzyıldan itibaren bağımsız bir yapı kazanmaya başladılar. Bu küçük devletlerin başlıcaları Flandre Kontluğu ile Felemenk kontlukları adı verilen Hainaut (Henegouven). Namus (Namen), Loon, Holland, Zee-land, Gelderland (Guelders), Brabant ve Limburg düklükleriydi. Liege ve Utrecht piskoposlukları ise kiliseye bağlı devletlerdi. Flandre dışındaki devletler kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nun nüfuzu altında bulunuyordu. Bu imparatorluğun zayıflamasından sonra bölge özellikle XIII. yüzyılda İngiltere ve Fransa krallarının mücadelesine sahne oldu. İngiltere ile olan ticarî ilişkiler bölgenin Fransız yönetimine girmesini bir süre önledi. Bu arada bölgede oluşan otorite boşluğunu doldurmak için mahallî kontluklar arasında yoğun bir nüfuz mücadelesi başladı.

Flandre Kontluğu’nu evlilik yoluyla ele geçiren (1384) Burgonya Dükü II. Phil-ippe, Felemenk’te Fransız tahtından bağımsız bir hâkimiyet kurdu. Daha sonraki dükler de savaş, aile ilişkileri ve satın alma yoluyla diğer kontlukları hâkimiyetleri altına almak suretiyle Burgonya topraklarını genişlettiler. Fakat mahallî devletler arasındaki çatışmaları ve bağımsızlık eğilimlerini ortadan kaldıramadılar. Burgonya (Bourgogne) hanedanı, Felemenk ülkelerini sıkı denetim altında tutmak için bir genel vali tayin etti. Bu merkezî yönetim özellikle Charles döneminde (1467-1477) etkili bir yapı kazandı. Charles’in kızı Marie zamanında (1477-1482) Burgonya Fransız tahtına bağlanırken Felemenk devletleri de eski imtiyazlarının bir kısmını geri aldılar. Marie, Habsburg hanedanından Avusturya Ar-şidükü I. Maximilian ile evlenince Felemenk ülkelerinin yönetimi de Avusturya Habsburgları’na geçti. Marie’nin I. Maxi-milian’dan olma oğlu I. Felipe Felemenk prensi ilân edildi. I. Felipe evlilik yoluyla İspanya tahtını ele geçirince Felemenk ülkelerinin yönetimi de İspanyol Habs-burglarf nın eline geçmiş oldu.

Felipe’nin oğlu I. Carlos (V. Kari) Kutsal Roma – Germen imparatoru seçilince (1519) “Felemenk” akrabalarından seçtiği genel valilerle yönetmeye başladı. V. Kari, imparatorluğu kardeşi Ferdinand ve oğlu İL Felipe arasında paylaştırdığında Felemenk II. Felipe’nin idaresi altındaydı (Ekim 1555) Koyu bir Katolik olan II. Felipe’nin dinî ve siyasî baskıları Felemenk’te bir muhalefetin oluşmasına sebep oldu. “Geuzen” olarak bilinen Calvinci bir grup İspanyol idaresine karşı silâhlı bir mücadele başlattı (1566). Felipe düzeni sağlamak için şiddete başvurunca Felemenk’te I. VVillem’in önderliğinde silâhlı ayaklanma başlatıldı. İspanyol kuvvetlerine karşı güçlü bir direniş gösteren Calvinci Geuzen birlikleri Holland’da denetimi ele geçirdiler (1572). Ülkenin diğer kesimlerinde de silâhlı ayaklanmalar başladı. Katolikler’le Protestanlar arasındaki çatışmalar 1576’da yapılan Gent uzlaşmasıyla giderilmeye çalışıldıysa da ülkenin ikiye bölünmesi önlenemedi. Güneydeki Katolik eyaletler Arras (Artois) Birliği altında İspanya’nın hâkimiyetini tanırken kuzeydeki Protestan eyaletler Utrecht Birliği’ni oluşturarak bağımsız bir devlet halinde ortaya çıktı (1579).

Utrecht Birliği’ne temel oluşturan antlaşma askerî bir ittifaktı; ayrıca daha yakın bir siyasî iş birliğini Öngörüyordu. Bu çerçevede iç işlerinde bağımsız olan eyaletler dış işlerinde, savaş, savunma ve vergi konularında beraber karar alacaklardı. Birlik önce Holland, Zeeland, Utrecht. Gelderland ve Zutphen arasında oluşturulduğu halde daha sonra Overijssel, Friesland, Graningen, Anvers, Brada, Gent, Brugge ve Ypers de (leper) birliğe katıldı. Böylece Birleşik Eyaletler Cumhuriyeti  adıyla bağımsız bir devlet ortaya çıkmış oldu. Her eyalette fiilî yönetimi kral naibi sayılan valiler üstlendi. Yönetimde asıl güç, şehirleri ve toprak sahibi soyluları temsil eden eyalet meclislerinin elindeydi. Eyalet meclislerinden seçilen üyelerden oluşan genel meclis merkezî yönetimi temsil ediyordu.

Genel meclis, lS81’de İspanya’nın Felemenk üzerindeki hâkimiyetine karşı mücadele başlattı ve Fransa’dan yardım almak amacıyla kralın kardeşini hükümdar İlân etti. Fakat dük yönetime el koymaya kalkışınca tepkiyle karşılandı ve Fransa’ya dönmek zorunda kaldı (15831. Felemenk ayaklanmasının lideri VVillem’in ölümü (1584) Felemenk bütünlüğünü sağlama ümidini ortadan kaldırdı. Genel meclis İngiltere’den destek sağlamak için Leicester dükünü genel valiliğe tayin etti (1586). Dükün Felemenkte mutlak bir hâkimiyet kurmaya teşebbüs etmesi Hollanda tarafından engellendi (1587). Bu gelişme, Utrecht Birliği’nin yabancı korumasından vazgeçerek bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkışında önemli bir dönüm noktası oldu. Eyaletler içinde en zengini olan ve Oranje hanedanından gelen valiler tarafından yönetilen Hollanda kısa zamanda hem genel meclise hem de ülke yönetimine hâkim oldu. Genel meclis Brüksel’den Holland’daki Lahey’e taşındı.

İspanya’ya karşı başlattığı askerî harekâtı başarıyla tamamlayan genel meclis İspanya’nın Felemenk ülkeleri üzerindeki hâkimiyetine son verdi (1588). Fransa ve İngiltere genel meclisi bağımsız devlet olarak tanıdılar. İspanya ile Birleşik Felemenk Cumhuriyeti arasında da 1609’da ateşkes imzalandı. Fakat I618’de başlayan mezhep çatışmaları yüzünden 1621’de iki ülke arasındaki savaş yeniden başladı. Nihayet mezhep savaşlarını sona erdiren Vestfalya (VVestfalen) Antlaşması ile (1648) İspanya da Felemenk Cumhuriyeti’ni resmen tanıdı. Bundan sonra Holland eyaletinin diğer eyaletler üzerindeki hâkimiyeti daha da güçlendi. 1651’de toplanan genel mecliste eyaletler Holland’ın liderliğini kabul ettiler.

Felemenk Cumhuriyeti XVII. yüzyılda ticaret ve gemiciliğin gelişmesiyle hızla zenginleşti. Avrupa ve dünya siyasetinde büyük bir ağırlık kazandı. 1602 yılında kurulan Birleşik Doğu Hindistan Şirketi (Vereenigde Oost- Indische Compagnie) kısa sürede baharat ticaretini ele geçirdi. Bu şirket aracılığı ile Seylan (Sri Lanka), Cava, Sumatra ve Güney Afrika’da sömürgeler. 1623’te kurulan Batı Hindistan Şirketi aracılığı ile de Brezilya Guyana’da topraklar elde edildi. Ekonomik gelişmeye paralel olarak güçlenen varlıklı tüccar ve bankerler aristokratik bir cumhuriyetin temellerini attılar. Calvincilik resmî mezhep kabul edildiği halde diğer Protestan mezheplerine, Katolikier’e ve yahudilere de bazı haklar tanındı. Ancak Felemenk Cumhuriyeti bu durumunu XVII. yüzyılda koruyamadı. Ticareti ve deniz taşımacılığını İngiltere’ye kaptırması ekonomik hayata durgunluk getirirken cumhuriyetçi sistem de oligarşik bir yapı kazandı. Avusturya veraset savaşları sırasında (1740-1748) Fransa ve Prusya’nın Felemenk Cumhuriyeti’ne saldırmaları cumhuriyetçi oligarşinin gücünü sarstı. Cumhuriyette başlayan karışıklıklardan faydalanan Prusya, Felemenk Cumhuriyeti’ni işgal etti (1786). Pek çok ihtilâlci Fransa’ya sığındı.

Fransız İhtilâli’nden (1789) sonra Fransız ordularının istilâsına uğrayan Felemenk topraklan üzerinde Fransız himayesinde Batav Cumhuriyeti kuruldu (1795). Fransa’da imparatorluğunu ilân eden Napolyon (1805) Hollanda Krallığını kurarak başına da kardeşi Louis Bonapart’ı getirdi (1806). Ancak Louis bağımsız bir yönetim takip etmeye başlayınca, İngiltere’ye karşı başlattığı kıta ablukası sırasında güçlüklerle karşılaşan Napofyon Felemenk’i doğrudan doğruya Fransa İmparatorluğu’na bağladı (1810). Napolyon’un Rusya’ya yenilmesi üzerine (1812) İngiltere’de bulunan Orenje (Orenge) Prensi I. Wiilem Felemenk’e dönerek meşrutî Hollanda Krallığfnı ilân etti (1814). Nihayet Napolyon’a karşı savaşan devletlerin katıldığı Viyana Kongresi Güney Felemenk’i de içine alan Hollanda Krallığı’nı resmen kabul etü (1815).

Hollanda Krallığı, ticarete dayanan Protestan kuzey bölgesiyle sanayiin hâkim olduğu Katolik güney bölgesini bir arada tutmak için büyük çaba harcadı. 1830 yılında çıkan bir ayaklanma sonucunda güney bölgesi Belçika adıyla bağımsızlığını ilân ederek Hollanda Krallığı’ndan ayrıldı. Uzun mücadelelerden sonra Hollanda bu bağımsızlığı tanımak zorunda kaldı (1839). XIX. yüzyıl sonlarında Lüksemburg da Hollanda’dan ayrıldı (1890).

I. Dünya Savaşı’nda tarafsız kalmayı başaran Hollanda Krallığı II. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın işgaline uğradı (1940). İngiltere’ye sığınan Hollanda Kraliçesi Wilhelmina burada bir sürgün hükümeti kurdu. 194S’te Alman işgalinden kurtulan ülke, tarafsızlık politikasını terkederek NATO ve diğer Avrupa örgütlerine üye oldu, önemli sömürgelerinden Endonezya 1949’da, Surinam ise 1975te bağımsızlıklarını kazandılar.

III. Hollanda-Osmanlı İlişkileri

Osmanlılar’da Hollanda hakkında kullanılan ilk tabir Filandre’dir. Flander, Flandır, Flandırya şeklinde de söylenen bu kelime daha ziyade Felemenk tabiriyle birlikte kullanılmıştır. Nitekim XVII. yüzyıl başlarında İstanbul’a gelen Hollanda elçisi hakkında bilgi veren devrin resmî tarihçisi Naîmâ, elçinin Felemenk ülkesine vali olan Flandırya dukası tarafından gönderildiğini kaydetmektedir. [432] Yine XVII. yüzyılda Evliya Çelebi de bu ülkeye bazan Felemenk, bazan Hollandiye demektedir. [433] 1. Mahmud’un tahta çıkışını bildirmek üzere 1730 yılında Avusturya’ya gönderilen el-Hâc Mustafa Efendi kaleme aldığı sefâretnâmesinde Hollanda için bazan Felemenk, bazan da Nederlande isimlerini kullanmakta, Fransa’ya yakın olan kısma İspanyol Ne-derlandı, esas Hollanda’ya da Felemenk Nederlandı demektedir. [434] 1730’dan sonra yazıldığı anlaşılan ve Almanca’dan tercüme edildiği tahmin edilen müellifi meçhul İcmâl-i Ahvâl-i Avrupa adlı eserde, “Felemenk diyarının ismi Nederlande’dir” denilmektedir. XVIII. yüzyıl sonlarında yazılmış başka bir anonim coğrafya kitabında ise Hollanda için “Felemenk istatf tabiri kullanılmıştır. [435] XIX. yüzyılda Cevdet Paşa da Hollanda için Nederlande ve Felemenk kelimelerini kullanmaktadır. [436] Osmanlı Devleti döneminde Hollanda için kullanılan en yaygın isim ise Felemenk’tir. Fakat iki devlet arasındaki resmî yazışmalarda ve ahid-nâmelerde daha çok Nederlande kelimesine yer verilmiştir. Hollanda kelimesine de bazı Türkçe metinlerde seyrek olarak Holland şekliyle rastlanır. [437] Hollanda bu ülkenin ismi olarak ancak Türkiye Cumhuriyeti döneminde yaygınlık kazanmıştır.

Hollanda tarihi iyi bilinmediğinden Türk kaynaklarında Hollanda’nın devlet şekli hakkında farklı ifadeler kullanılmıştır. İlk siyasî ilişkiler kurulurken Naîmâ’-nın “Felemenk memleketine vali olan Flandırya dukası” ifadesini kullanması, bu ülkenin yönetim şekli hakkında kesin bir bilgiye sahip olunmadığını ortaya koymaktadır. Evliya Çelebi ve Silâhdar Meh-med Ağa Hollanda’nın krallık olduğunu söylemektedirler. Bununla birlikte XVII. yüzyıl sonlarından itibaren Osmanlı kaynaklan Hollanda’nın cumhuriyetle idare edildiğini kaydetmişlerdir. Hollanda’da cumhuriyet idaresi sona erip monarşi yönetimi başladığı halde Türk kaynaklan XIX. yüzyıl ortalarına kadar Hollanda’yı cumhuriyet idaresinde göstermeye devam etmişlerdir.

Felemenk Cumhuriyeti ile Osmanlı Devleti arasındaki siyasî ilişkiler XVII. yüzyıl başlarında kurulmakla birlikte ticarî ilişkiler çok eskiden beri devam etmekteydi. Kanunî Sultan Süleyman zamanında İspanya, Portekiz ve diğer Avrupa ülkeleri gibi Flandır tüccarlarına da Osmanlı memleketlerinde alışveriş yaptıkları yerlerde konsolosluk açma izni verilmişti. Fakat bu ülkelerin ticaretleri geniş çaplı olmadığından konsoloslarının masraflarını çıkarmaları imkânsızdı. Bu sebeple Osmanlı Devleti’nin dostu olan bir devletin bayrağı altında ticaret yapmalarına müsaade edilmişti. 1536 ahidnâmesiyle Fransa’ya tanınan imtiyaz dolayısıyla diğer Avrupa ülkeleriyle birlikte Felemenk tüccarları da Fransız bayrağı altında Osmanlı karasulannda ticaret yapmaya başlamışlardı. Bu durum XVII. yüzyıl başlarına kadar devam etti.

Osmanlı Devleti, Mayıs 1580’de Fransa’nın sahip olduğu ticarî imtiyazları İngiltere’ye de tanıdı. İspanya’ya karşı bağımsızlık mücadelesi veren Hollandalılar İngiltere’den büyük yardım gördüler. Başlangıçta Hollandalıların tarafını tutmuş olan Fransa, Saint Barthelemy katliamından {1572} sonra Fransız Protes-tanları’nın (Huguenot) Hollanda’ya yardım etmelerini önledi. Bu yüzden Hollandalılar, Fransız bayrağı yerine İngiliz bayrağı ile ticaret yapmayı tercih etmeye başladılar. Felemenkli tüccarların himayesi konusu, İstanbul’daki Fransız ve İngiliz diplomatları arasında uzun süre devam eden bir anlaşmazlığa yol açtı. Hollandalı tüccarları koruma karşılığında bir vergi alan iki ülke birbiriyle nüfuz rekabetine girişti. İngiliz elçisinin müracaatı üzerine konuyu görüşen Dîvân-ı Hümâyun himaye hakkının Fransa’ya ait olduğuna karar verdi (1588). İngiliz elçisinin ısrarına rağmen Fransızlar’a verilen 1595 ve 1597 tarihli ahidnâmelerle Hollandalı tüccarların Fransız bayrağı altında ticaret yapmaları hususu teyit edildi. 1599 tarihli bir hükümle, Osmanlı iskelelerine gelecek Flandır gemilerine İngiliz konsoloslarının müdahale etmesine engel olunması için kadı ve defterdarlara emirler gönderildi. [438] Fakat İngilizler davalarından vazgeçmediler. Bir süre daha uğraştıktan sonra Kaptanıderyâ Cigalazâde Sinan Paşa’nın yardımı ile, dört Flandır vilâyetine  [439] ait gemilerin İngiliz bayrağı taşıması ve İngiliz konsoloslarının himayesinde Osmanlı limanlarına girip çıkması, konso-losluk resmini de bunlara ödemesi hususunu Aralık 1601 tarihli ahidnâmeye koydurmaya muvaffak oldular  [440] Fransa ve İngiltere ahidnâ-melerinin yenilendiği Mayıs 1604 tarihli ahidnâmede de Flandır tüccarlarının Osmanlı sularında İngiliz bayrağının himayesinde ticaret yapacaklarına dair madde aynen korundu. [441]

Fransız ve İngiliz bayrakları altında Osmanlı limanlarında ticaret yapan Hollanda gemileri bir yandan İspanya tarafından zaptedilirken bir yandan da İspanya tebaası olarak düşünüldüğü için Cezayir ve Tunuslu korsanlar tarafından yağmalanıyor ve mürettebatı esir pazarlarında satılıyordu. Hollanda 1648’e kadar İspanya ile savaş halinde olmasına rağmen Felemenk gemileri bazan İspanya malları da taşıyordu. Osmanlı Devleti ile savaş halinde bulunan İspanya Akdeniz’de Osmanlılar’ı en büyük tehlike olarak görürken İspanya’ya karşı bağımsızlık savaşı veren Hollandalı Protestan korsanlar ise Osmanlı Devleti’ne müttefik gözüyle bakıyorlardı. Hilâl şeklindeki madalyonlarının üzerine “Papa taraftarı olmaktansa Türk olmak” ibaresini yazmaları bunun bir göstergesiydi. [442] Hollandalılar, Osmanlı Devleti ile doğrudan İlişki kurmak için 1604 yılında bir girişimde bulundular. Ele geçirdikleri bir İspanyol kadırgasında bulunan müslüman esirleri serbest bırakarak Osmanlı padişahına hitaben yazılmış bir mektupla ülkelerine gönderdiler. Mektupta, Cezayirli ve Tunuslu korsanlar tarafından esir pazarlarında satılan Hollandalılar için padişahtan yardım isteniyordu. Ayrıca Osmanlı sularında kendi bayraklarıyla ticaret yapma hakkının verilmesi talep ediliyordu. Fakat çeşitli gaileler yüzünden Hollanda’nın bu ilk başvurusuna cevap verilemedi. İspanya’nın Hollandalı isyancılarla mütareke imzalamasından (İ609) sonra Osmanlılar Felemenk Cumhuriyeti ile ittifak yapmanın gerekliliğini anladılar. Akdeniz’de İspanyol donanmasına karşı mücadele veren Kaptanıderyâ Kayserili Halil Paşa, Venedik’te bulunan Hollandalı tüccarlar eliyle Hollanda’ya bir mektup gönderdi (1610). Mektupta, padişahın Hollandalılara serbest ticaret hakkı tanımaya karar verdiği belirtilerek iki ülke arasındaki ilişkileri gözden geçirmek üzere İstanbul’a bir temsilci gönderilmesi isteniyordu. [443] Felemenk Cumhuriyeti Genel Meclisi teklifi görüşerek Cornelis Haga başkanlığında bir heyeti İstanbul’a göndermeyi kararlaştırdı. 7Eylül 161 l’deyola çıkan Haga, bazı Avrupa ülkelerini dolaştıktan sonra 17 Mart 1612’de İstanbul’a geldi. Haga’ya verilen talimatnamede, Osmanlı Devleti’nde bulunan Hollandalı esirlerin serbest bırakılmasının sağlanması ve Hollandalı tüccarların Osmanlı karasularında kendi bayrakları altında ticaret yapma hakkının elde edilmesi üzerinde duruluyordu. [444]

Haga’nın İstanbul’a gelmesi diğer devletlerin temsilcileri tarafından hoş karşılanmadı. Bilhassa Fransız ve İngiliz elçileri iki ülke arasında siyasî ve ticarî ilişki kurulmasını önlemeye çalıştılar. Bağlı olduğu İspanya’ya karşı isyan halinde bulunan Felemenk’in temsilcisinin kabul edilmesi durumunda padişahın prestijinin sarsılacağını ileri süren elçilerin telkinleri yüzünden Haga huzura kabul edilmedi. Nihayet Kaptanıderyâ Halil Paşa ve diğer bazı devlet adamlarının yardımı sayesinde Haga 1 Mayıs1612’de I. Ahmed tarafından kabul edildi. [445] Böylece Osmanlılar’ın düşmanı olan İspanya’ya karşı bağımsızlık mücadelesi veren Felemenk Birleşik Cumhuriyeti Osmanlı Devleti tarafından resmen tanınmış oldu.

Padişahtan serbest ticaret hakkı elde etmek için hemen çalışmalara başlayan Haga, Osmanlı devlet adamlarıyla kurduğu samimi ilişkiler sayesinde kendisine verilen talimatnamedeki hususların pek çoğunu yerine getirdi. Venedik, Fransa ve İngiltere elçilerinin bütün engellemelerine rağmen I. Ahmed’den bir ahidnâme almayı başardı (6 Temmuz 1612). Fransa ve İngiltere’ye verilenlerle aynı olan bu ahidnâmeyle Felemenk Birleşik Cumhuriyeti’ne İstanbul’da elçilik ve Osmanlı ülkesi dahilindeki iskelelerde konsolosluk açma hakkı verilmiş, bazı adlî ve ticarî imtiyazlar tanınmıştı. [446]

Daha sonra Osmanlı hükümeti yeni müttefikini tanımak için Hollanda’ya bir temsilci gönderdi. Kaptanıderyâ Halil Paşa’nın adamlarından olan Ömer Ağa, Hollandalı esirlerin serbest bırakılması hususundaki ahidnâme suretlerini alarak Tunus ve Cezayir’e gitti. Ömer Ağa’nın asıl görevi, korsanların elinden kurtardığı Hollandalı esirlerle birlikte Hollanda’ya giderek bu ülke hakkında bilgi toplamaktı. Bu görevlendirmede rakip devletlerin Hollanda hakkında yapmış oldukları aleyhte propagandaların rolü büyüktü. Esirlerle birlikte Hollanda’ya giden Ömer Ağa büyük bir merasimle karşılandı. Sadrazamın mektubunu Felemenk Cumhuriyeti başkanına takdim etti. Genel meclisi ve önemli şehirleri ziyaret ederek bilgi topladı ve müsbet intibalarla İstanbul’a döndü (1613). Bu dip-lomatik faaliyetler sonunda iki ülke arasındaki endişeler ortadan kalktı. Padişahın isteği üzerine Hollanda Genel Meclisi Haga’nın dâimi elçi olarak İstanbul’da kalmasına karar verdi.

Hollandalılar, ilk ahidnâmelerini aldıktan sonra Osmanlı ülkesinde kendi ticarî organizasyonlarını oluşturmak için yoğun bir çaba içine girdiler. Yaklaşık yirmi sekiz yıl İstanbul’da kalan Haga, Osmanlı-Hollanda İlişkilerinin kuvvetlendirilmesinde ve Hollanda’nın doğu ticaretinin gelişmesinde büyük rol oynadı. Hollanda gemilerinin korsanlar tarafından yağmalanmasını önlemek için İleri gelen Levanten tüccarlarından bir heyet oluşturulmasını istedi (1625). Bunun üzerine Hollanda Genel Meclisi, Amsterdam’da Ortadoğu Ticaret Komisyonu ve Akdeniz Denizcilik Derneğİ’nİ kurdu. Bu teşkilât Akdeniz’e giden gemileri kontrol edecek ve bölgede bulunan elçi ve konsoloslarla iş birliği yapacaktı. Bu hizmet İçin alınan vergilerle doğuda hizmet gören elçi ve konsolosların masrafları karşılanıyordu.

Bu tedbirler sayesinde Hollanda’nın doğu ticareti XVII. yüzyılda hızla arttı. Hollanda’nın ilk konsoloslukları Suriye ve Mısır liman şehirlerinde açıldı. Daha sonra doğu ticaretinin merkezi İzmir’e kayınca Hollandalılar da İzmir’de konsolosluk açtılar. Hollanda’nın doğu ticareti, bazı Osmanlı limanlarında yerleşmiş Hollandalı ticaret firmaları ile Osmanlı tebaası yahudi, Rum ve Ermeni aracılar tarafından yapılıyordu. XVII. yüzyıl ortalarından itibaren Fransız ticaretinde meydana gelen düşüş sebebiyle Hollandalılar Akdeniz’deki faaliyetlerini genişletme imkânını buldular. 164O’li yıllarda İngiltere’de görülen iç karışıklıklar, Hollandalıların Akdeniz ticaretindeki paylarını bu defa İngilizler aleyhine geliştirmelerine fırsat verdi. Daha sonra patlak veren İngiltere-Hollanda savaşı da (1652-1654) Hollanda’nın faaliyetlerini İngiltere aleyhine geliştirmesi sonucunu doğurdu.

Osmanlılar, Hollandalıları Akdeniz’de İspanya’ya karşı ittifak kurabilecekleri bir deniz gücü olarak görüyor, Hollanda ile olan ilişkilerine daha çok siyasî yönden bakıyorlardı. Hollandalılar ise işin ticarî yönüyle ilgiliydiler. Cornelis Haga İstanbul’da bulunduğu yıllarda (1612-1639) kültürel münasebetlerin gelişmesine de katkıda bulundu. Leiden Üniversitesi’nde Arap ve Türk dillerinin incelenmesi için bir kürsü kurulması onun gayretleriyle gerçekleşti. Fakat ekonomik güçlükler çalışmalarını olumsuz etkiliyordu. Hollanda ile İspanya arasında savaşın yeniden başlamasından (i621) sonra malî sıkıntı daha da arttı. Büyük çapta borca girmiş olan Haga nihayet 1639’da Hollanda’ya dönebildi. Yerine akrabalarından biri olan Henric Cops’u maslahatgüzar sıfatıyla bıraktı. Cops da büyük borçlara girdi. Bu yüzden mahkemeye verildi ve ağır hapis cezasına çarptırıldı. Hollanda Cumhuriyeti bu borçları ödemek için para gönderdiğinde Cops ölmüş bulunuyordu (1647).

Osmanlı Devleti’nde bulunan Hollandalılar’ın himayesiz kaldığı iddiasıyla İstanbul’daki Fransız elçisi Hollandalılar’ Fransa’nın himayesine almak istedi. Buna karşılık Hollanda tüccarlarından Nicolo Ghisbrechti kendini maslahatgüzar tayin ettirdi ve bu görevini 1654’te ölünceye kadar sürdürdü. Onun ölümünden sonra bu defa İngiliz büyükelçisi Osmanlı Devleti’nde yaşayan Hollandalılar’ himayesine almak istedi. Fakat Hollanda şarkiyatçılarından Ghisbrechti’nin yanında kâtip olarak çalışan Levinus VVarnerus buna karşı çıktı. Hollanda’nın Osmanlı Devleti nezdinde daimî elçisi olmak için başvurdu ve Hollanda Cumhuriyeti’nin geçici temsilcisi olarak tanınmayı başardı. Ancak bu sırada Hollanda gemilerinin Osmanlılar’a karşı Venediklileri desteklemesi VVarnerus’u güç durumda bıraktı. 1655 yılında itimatnamesi padişah tarafından kabul edilmediyse de daha sonra bazı Osmanlı devlet adamları vasıtasıyla kendisini Hollanda’nın resmî temsilcisi olarak kabul ettirdi (1657). VVarnerus daha çok Arapça, Farsça, îbrânîce ve Türkçe el yazması kitapları toplamakla meşgul oldu. Bununla birlikte onun zamanında Hollanda’nın Osmanlı Devleti ile olan ticareti gelişmesini sürdürdü.

Warnerus’un ölümünden (1665) sonra Hollandalılar Osmanlı Devleti ile olan diplomatik İlişkilerini tekrar gözden geçirdiler. VVarnerus’un yerine Justinus Colyer tayin edildi (1667). Türk harfleriyle yazılmış bir dünya küresiyle,Atlas Maior adlı eserin de içinde bulunduğu kıymetli hediyelerle İstanbul’a gelen ve bunları IV. Mehmed’e takdim eden Colyer’e verilen talimatta öncelikle 1612 ahidnâmesinin yenilenmesi ve geliştirilmesinin temini isteniyordu. Hollanda Cumhuriyeti, Haga’dan sonra hiç kimseyi elçi pâyesiyle Osmanlı Devleti’ne göndermemişti. Colyer’e büyük elçi payesi verildi (1680). Colyer’in İstanbul’a geldiği sırada dünya siyaseti oldukça değişmişti. Osmanlılar Avusturya ve Fransa karşısında yorgun bir durumdaydı. İspanya artık Osmanlılar’ın Avrupa siyasetindeki belirleyiciliğini yitirmişti. Fakat Fransa aleyhtarlığı, Hollanda ile Osmanlı Devleti arasında siyasî iş birliği için ortak bir nokta oluşturuyordu. Ayrıca Venedik İle Osmanlı Devleti arasındaki savaşlar Hollanda’nın İzmir’de odaklanan ticaretini olumsuz yönde etkilemekteydi. Bundan dolayı IV. Mehmed Hollanda’ya yeni bir ahidnâme verdi (1680). [447] Muhteva itibariyle 1612 ahidnâmesinin aynı olan bu ahidnâme kapitülasyon rejiminin sona erdiği 1923 Lozan Antlaşması’na kadar Akdeniz’deki Hollanda varlığını şekillendirdi. [448] Bunun dışında Hollanda vatandaşlarının ikameti ve Hollanda ticareti konularında iki nizâmnâme hazırlandı. Bu nizâmnâmeler XVII ve XVIII. yüzyıllarda yürürlükte kaldı.

Justinus Colyer’in ölümü üzerine (1682) onun daha önce geçici kâtip olarak tayin ettiği oğlu Jacobus Colyer elçiliğin işlerini devraldı. İstanbul’da yetişen Jacobus’un nüfuzlu devlet adamlarıyla arası iyi idi. Avusturya’ya karşı başlayan ikinci Viyana seferi yüzünden yeni elçinin tayini 1684 yılında onaylanabildi. Jacobus Colyer, İngiliz elçisiyle birlikte savaşın sona erdirilmesi için ara buluculuk yaptı ve 1699 tarihli Karlofça Antlaşması’nın imzalanmasında rol oynadı. Hollanda’nın bu sırada dış politikadaki başlıca amacı Osmanlılar’la Avusturyalılar arasında dostluk kurmak, böylece Avusturya imparatorunu Fransa’ya karşı müttefik olarak tutmaktı. Ayrıca savaşların devam etmesi Hollanda’nın Akdeniz ticaretini olumsuz yönde etkilemekteydi. Bundan dolayı Hollandalılar, XVIII. yüzyıl boyunca Osmanlılarla savaş halinde bulundukları ülkeler arasında arabuluculuk yapmaya devam ettiler. Colyer, 1712’de Osmanlı-Rus Ateşkes Antlaşması’nda ve Avusturya-Osmanlı Savaşı’nı sona erdiren Pasarofça Antlaşması’nda da (1718) İngiliz elçisiyle birlikte ara buluculuk yaptı.

Colyer’in ölümünden (1725) sonra gerçek bir diplomat olan Cornelis Calkoen Hollanda Büyükelçiliğine tayin edildi (1726). Osmanlı devlet adamlarıyla iyi ilişkiler kuran Calkoen diplomat olarak fazla başarılı olamadı. Ancak şahsî dostluklarla bazı işler yaptı. Eski büyükelçi Colyer’in borçlarını ödeyerek elçiliğe yeni bir düzen verdi. Yaşadığı lüks hayat yüzünden o da pek çok borç bırakarak İstanbul’dan ayrıldı (1743). Sekreteri Jean Charles des Bordes kısa bir süre maslahatgüzar olarak Hollanda’yı temsil ettikten sonra Elbert de Hochepied büyükelçi olarak tayin edildi (1747). Elbert de Hochepied diplomatik ilişkilerden çok ticarî ilişkilerle ilgilendi. XVIII. yüzyıl başlarından itibaren gerilemeye başlayan Osmanlı-Hollanda ticarî münasebetlerini yeniden canlandırmaya çalıştı. Fransa’ya kaptırılan doğu ticaretinde Hollanda’nın yeniden söz sahibi olmasında önemli rol oynadı. Amsterdam’da ilk defa küçük bir Osmanlı ticaret kolonisi açıldı.

Hochepied’ten (1763) sonra Hollanda büyükelçiliğine tayin edilen Wilem Gerrit Dedel (1765-1767) birkaç yıl sonra öldüğü için sekreteri olan Alman asıllı Frederik von Vtfeiler elçilik işlerini üzerine aldı (1767-1776). Hollanda Genel Meclisi onu büyükelçiliğe terfi ettirdi (1775). Fakat bu tarihten sonra Hollanda büyükelçiliğinin çevresi giderek daraldı; Hollandalı elçilerin Osmanlı devlet adamlarıyla olan dostluk ilişkileri azaldı.

Fransız İhtilâli’nden sonra Hollanda’da Fransa’nın himayesinde kurulan Batav Cumhuriyeti’nin Napolyon’un Mısır’a yaptığı saldırıyı (1798) desteklemesi Osmanlı-Hollanda ilişkilerinin kesilmesine sebep oldu. Hollanda’nın İstanbul’daki elçisi Bükreş’e sürgüne gönderildi. [449] Osmanlı ülkesinde bulunan Hollandalı tüccarların beratları toplatıldı. [450] Ancak daha sonra Osmanlı – Hollanda İlişkileri yeniden kuruldu (1804) ve Hollandalı konsolos ve tercümanların beratları iade edildi. [451] Fakat Napolyon’un Hollanda’yı resmen Fransa’ya bağlaması üzerine (1810) tekrar kesildi. Nihayet Hollanda Krallığı’nın kurulmasından (1814) sonra İki devlet arasındaki siyasî ve ticarî ilişkiler yeniden başladıysa da ticarî ilişkiler eski seviyesine çıkmadı. Bilhassa Mora isyanından (1821) sonra Hollandalı tüccarlar için büyük önem taşıyan ve keten pazarının merkezi olan İzmir eski önemini kaybetti. Bunun yerine İstanbul Hollanda gemilerinin en çok mal getirdikleri liman durumuna geldi. Devamlı büyüyen gemi ticareti iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin güçlenmesini sağladı. Ancak Hollanda gemilerinin Avrupa’dan doğuya ucuz sanayi maddesi taşıması Osmanlılar’ın ekonomik krize girmelerine sebep oldu. Bu yüzden daha sonraki yıllarda bu ilişkiler sarsıldı; Batılı ülkeler Osmanlı ülkesinde demiryolu gibi bazı önemli yatırımlara girerken Hollanda buna katılamadı.

Mora isyanı milletlerarası bir mesele haline gelince Hollanda, en iyi diplomatlarından biri olan Hugo van Zuylen van Nijenveld’i İstanbul’a büyükelçi olarak tayin etti (1825). Van Zuylen, iki ülke arasındaki ilişkilerde önemli rol oynayan son diplomat oldu. Osmanlı Devleti’nin Mora isyanını destekleyen İngiltere, Fransa ve Rusya ile ilişkileri bozuk olduğu için Zuylen bu ülkelerle Osmanlı Devleti arasında ara buluculuk yaparak önemli diplomatik faaliyetlerde bulundu. Özellikle Babıâli nezdinde Fransa’nın haklarını koruması ona Katolikler’İn sevgisini kazandırdı. İstanbul’dan ayrılmasından (1829) sonra Hollanda hükümeti malî imkânsızlıklar yüzünden yerine tayin yapamadı. Elçilik işlerini geçici olarak baştercüman Testa yüklendi ve İstanbul’dan ayrılıncaya kadar (1847) bu görevini sürdürdü.

XIX. yüzyılda Osmanlılar da Hollanda’da daimî elçilik açtılar. İlk büyükelçiler, Babıâli’de yüksek mevki sahibi Rum asıllı Osmanlılar’dan seçiliyordu. İstanbul’a tayin edilen Hollanda büyükelçileri ticaretle ve bazı gayri müslim Osmanlı tebaasının himayesi gibi işlerle meşgul olurken Osmanlı büyükelçileri bu gibi işlerle pek ilgilenmiyorlardı.

II. Abdülhamid’in takip ettiği dış politika diğer sömürgeci devletler gibi Hollanda’yı da rahatsız etti. Bilhassa Hollanda’nın sömürgesi olan Endonezyalı müslüman öğrencilerin Osmanlı askeri okullarında okutulması Hollandalılar’ı yakından ilgilendiriyordu. O zamana kadar daha çok ticarî münasebetlere ağırlık veren ve sömürgelerin problemleriyle pek ilgilenmeyen Hollanda elçiliği gerekli ilgiyi göstermek zorunda kaldı. Endonezyalı müslüman hacıların meseleleriyle uğraşmak üzere Cidde’de 1872’de açılan Hollanda konsolosluğu bu işle görevlendirildi. Osmanlı Devleti’nde hilâfet politikasına paralel olarak Hollanda’nın da siyasî ilgisi arttı. II. Meşrutiyet’in ilânından sonra bu siyasetin Önemini kaybetmiş olması Hollanda’yı rahatlatmakla birlikte iki ülke arasındaki ilişkiler eski seviyesine çıkmadı. I. DünyaSavaşı’nin başlaması üzerine de ticarî ilişkiler tamamen kesildi. Savaşta tarafsız kalan Hollanda ile Osmanlı Devleti arasındaki münasebetler bir süre daha devam etti. Hollanda elçiliğinde işleri genç bir ilim adamı olan elçilik tercümanı Kramers yürütmekteydi.

Hollanda Kramers’i Lozan Konferansı’na gözlemci olarak göndererek Türkiye üzerindeki görüşlerini açıkladı. Kapitülasyonların kaldırılmasından sonra yeni Türkiye Cumhuriyeti ile başlattığı görüşmeler neticesinde Ankara’da bir dostluk ve iş birliği antlaşması imzalandı (30 Haziran 1925). Böylece iki ülke arasında ticarî temellere dayanan ilişkiler yeniden kurulmuş oldu. 196O’lı yıllarda Hollanda’ya Türk işçilerinin gönderilmesi iki ülke arasındaki münasebetlere ayrı bir boyut kazandırdı.

IV. Hollanda Sömürgeciliği

Hollanda, 1579yılında İspanya’dan bağımsızlığını kazandıktan hemen sonra deniz aşırı ülkelere açılmak için büyük çaba harcamaya başladı. Önceleri Hollandalı tüccarlar Portekiz üzerinden gelen doğu ürünlerinin Kuzey Avrupa’ya pazarlanmasın da aracılık yapıyordu. Ancak Hollanda’nın İspanya’dan kurtulduğu günlerde Portekiz İspanyol hâkimiyeti altına girdi. Bunun üzerine İspanya Kralı II. Felipe, Cadiz ve Lizbon gibi Hollandalı gemicilerin ikmal merkezleri olan Portekiz limanlarını bu ülkenin gemilerine kapattı (1580). Bu durum Hollandalılar, baharat gibi Doğu’dan gelen ürünlerin yetiştirildiği bölgelere doğrudan ulaşabilmek için yol aramaya şevketti. Daha önce Goa Hindistan ve Lizbon’da Portekizliler’in yanında çatışmış olan bazı tüccarlar onların ve İs-panyollar’ın denizyolu haritalarını ete geçirdiler. Bunlardan özellikle Jan Huijgen van Linschoten, Riijs geschrift ve îtine-rio naer Oost oîte Portugaels Indien adlı el kitaplarını yazarak Amsterdamlı tüccarların ihtiyaç duydukları bilgileri sağladı; bu kitaplar, denizyollarının haritalarını ve Portekiz keşiflerinin bütün ayrıntılarını İhtiva etmekteydi. İlk olarak 1595 yılında Cornelis de Houtman yönetimindeki toplam 64 tonluk dört gemiden ve 249 mürettebattan oluşan bir Hollanda ticaret filosu, Afrika’nın güney ucundaki Ümitburnu üzerinden Doğu Hint adalarına gönderildi. Bu yolculuk, Amsterdamlı dokuz zengin iş adamı tarafından yeni kurulan Uzak Ülkeler Şirketi Compagnie van Verre adına yapılmıştı. Portekizliler’in Asya seferleri hakkında geniş bilgisi bulunan Houtman, ilk önce Cava adasının batısında kara biber deposu olarak bilinen Bentem Limanı’na, sonra da Bali, Madura ve Sumatra adalarındaki çeşitli limanlara uğradı. Denizlerde karşılaştığı zorluklar ve hastalıklar sebebiyle bölgede iki yıl geçiren Houtman Hollanda’ya üç gemi ve sadece seksen dokuz mürettebatla, fakat bol miktarda baharatla döndü. Bundan sonra birbirleriyle rekabet eden çeşitli şirketler doğunun baharatlarından pay kapabilmek amacıyla ayrı ayrı yolculuk düzenlemeye başladılar. Houtman’ın dönüşünün ardından on ayrı şirketin altmış beş, 1598’de beş ayrı şirketin yirmi iki gemisi yola çıktı ve bunların büyük bir kısmı başarıyla geri döndü. Mart 1599’da Jacop van Neck yönetimindeki filo ilk defa “Baharat adaları” olarak da adlandırılan Maluku adalarına ulaştı ve dönüşünde yüksek bir kâr elde etti. 1601 yılında çeşitli şirketlerin düzenlediği sefer sayısının on dördü bulması üzerine hükümetin teşvik ve desteğiyle Hint Okyanusu’nda ticaret yapan bütün şirketler birleşerek 1602’de asıl adı Birleşik Doğu Hindistan Şirketi  [452] olan Hollanda Doğu Hindistan Şirketi’ni kurdular. Adı şirket olmakla birlikte bu kuruluş gerçekte Hollanda’ya bağlı özerk bir devlet gibiydi. Zira Hollanda hükümeti tarafından Ümitburnu ile Macellan Boğazı arasında kalan bölgede ticaret yapma tekeli kendisine verilen şirket, askerî amaçlı müfrezeler bulundurmak gerektiğinde Hollanda adına savaş açmak, kaleler inşa etmek ve Asya’daki mahallî hükümdarlarla antlaşmalar imzalamak gibi bağımsız bir devletin sahip olduğu yetkilerle donatılmıştı. Bu şirket sayesinde Hollandalılar, Afrika’nın güneyindeki Ümitburnu ile Basra körfezinde Benderabbas Ümam’dan Doğu Hint adalarının en ucunda bulunan Tîmor’a kadar uzanan bölgede müstahkem ticaret merkezleri ve tesisler kurarak bir sömürge imparatorluğu meydana getirdiler.

Hollanda’nın batıya doğru yayılışı doğudaki kadar parlak olmadı. Amerika kıtasındaki sömürge bölgeleri, ilk defa 1614 yılında otuz VVallon ailenin Kuzey Amerika’da Hundsan nehri etrafında, on Protestan ailenin 16Z6’da Güney Amerika’da Brezilya sahillerine yerleşmesiyle oluşmaya başladı. Önce Hudson nehri boyunca Yeni Hollanda denilen bölgede halkı kürk ticareti ve ziraatla geçinen bazı yerleşme merkezleri kuruldu; bunların en önemlisi İngilizler’in sonradan New York adını verdikleri New Amsterdam’dı. Ancak Kuzey Amerika’daki sömürgecilik fazla önemsenmedi. Hollandalılar, İngiliz sömürgeleri arasında sıkışıp kalan Yeni Hollanda kolonisine göçmen yerleştirme konusunda fazla bir gayret sarf etmediler. Buna karşılık Güney Amerika ve Batı Hint adalarında (Karaibler) kuzeye göre daha yoğun faaliyet gösterdiler. Doğu Hindistan Şîrketİ’ne benzeterek kurdukları ve adını Batı Hint adalarına izafeten Batı Hindistan Şirketi koydukları yine özerk devlet statüsündeki şirket donanmaya yardımcı olmak amacıyla yüzlerce silâhlı tüccar gönderdi; bunlar yeni yerlerin ka-zanılmasında büyük rol oynadılar. 1634’te, Venezuela kıyılarında daha sonraları en önemli askerî üs olarak kullanılan Curaçao ele geçirildi. Ertesi yıl Brezilya sahillerinin büyük bir kısmına el konularak Hollanda Brezilyası adı verilen bu bölgede kereste ve şeker kamışı işletmeciliği başlatıldı. Aynı yıl Guyana ile Antil denizindeki St. Eustatius, St. Martin ve Tbbago İspanyollar’dan alınarak köle ticaretinin ana merkezleri haline getirildi. Ancak diğer sömürgeci ülkelerle olan çıkar çatışmaları Hollandalıların bu kıtada uzun süre kalmasına imkân vermedi. 1640 yılında Portekiz’in yeniden bağımsızlığına kavuşmasıyla başlayan ve 1641-1651 yılları arasında cereyan eden Hollanda-Portekiz savaşı ve Brezilya’daki işçilerle kölelerin ayaklanması Güney Amerika’daki, hemen ardından İngiltere ile başlayan savaşlar da sonuçta Kuzey Amerika’daki kolonilerin kaybedilmesine yol açtı (1673) Hollanda’nın Afrika’daki en önemli sömürge alanı ve Hollandalı göçmenlerin en yoğun biçimde yerleştikleri bölge ise birkaç defa el değiştirmekle birlikte 1652′-den 1806″ya kadar yönetimi altında tuttuğu Kaapstad’dır.

Hollanda özellikle XVIII. yüzyılın başlarında, Amerika’daki sömürgelerini kaybetmiş olmasına rağmen diğer sömürgeleri ve kıtalar arası deniz ticaretini elinde tutması sebebiyle dünyanın ekonomisi en güçlü devleti durumundaydı. Hollandalı tekne sahipleri toplam Avrupa teknelerinin yarısına hâkim olarak dünya deniz taşımacılığının büyük kısmını ele geçirmişler ve bütün Avrupa’nın ticaret aracıları haline gelmişlerdi. Böylece ticarette öne çıkan ülke başta gemi sanayii olmak üzere bazı endüstri dallarında da birinci sıraya geçmişti; diğer sömürgeci ülkelere gemi inşa ediyor ve milletlerarası Doğu – Batı ticaretine hâkim olduğu gibi köle trafiğinin de büyük kısmını elinde tutuyordu. Ancak bu durum İngilizlerle 1780’de çıkan ve dört yıl devam eden savaşa kadar sürdü. Bu savaştan yenik çıkan Hollanda’nın okyanuslardaki, özellikle Hint Okyanusu’ndaki gücü zayıfladı. 1795’ten 1815’e kadar da Fransız istilâsına mâruz kalması üzerine elindeki teknelerin çoğunu kaybetti ve kolonilerinin önemli bir bölümünü İngilizler’e kaptırdı. Bu arada bozulan malî durumları dolayısıyla Batı ve Doğu Hindistan şirketlerini de feshetmek zorunda kaldı. 1815’te Napolyon’un Water-loo yenilgisinden sonra İngiltere ile imzaladığı bir anlaşma ile Seylan, Kaapstad. Guyana ve Tobago hariç eski kolonilerine kavuştuysa da bu durum devamlı olmadı ve yavaş yavaş bütün sömürgeler bağımsızlıklarını elde ettiler. [453]

Bibliyografya :G. Edmundson. History ofHotland, Cam-bridge 1922; S. A. Khan, East India Trade İn the Seventeenth Century, London 1923; H. T. Colenbrander, Kotoniale Geschiedenis, I-III, Gra-venhage 1928; J. S. Furnival, Netherlands India, Cambridge 1939; Geschiedenis van Nedertand-sch Indie (ed. F. W. Stapel). 1-HI, Amsterdam 1939; B. H. M. Vlekke. Husantara: A History of the East Indian Archipelago, Cambridge 1945, s. 146-163; D. G. E. Hail, A History of South-EasMsta, London 1955, s. 316-318,497-503; F. C. Gerretson, History of the Royat Dutch, Leiden 1958; K. Glamann. Dutch-Asİatic Trade: 1620-1740, The Hague 1958; N. Tarling, Anglo-Dutch Rİualry in the Malay World: 1780-1824, Brisbane 1962; C. R. Boxer, The Dutch Seaborne Empire: 1600-1800, London 1965; a. mlf., Jan Compagnİe in War and Peace, 1602-1799: A Short History of the Dutch East-lndia Com-pany, Hong Kong 1980;L. Lurafhi. Sömürgecilik Tarihi (trc. Halim İnal), İstanbul 1975, tür.yer.; H. Furber, Rioat Empires of Trade in the Orient: 1600-1800.tMnneapoüs 1977;D. K. Fieldhouse. The Colonial Empires: A Comparaüue Suruey {rom the Eighteenth Century, London 1982, tür.yer.; H. Heaton, Aurupa İktisat Tarihi (trc. Mehmet Ali Kılıçbay – Osman Aydoğuş), Ankara 1985,1, 266-268, 275,349; J. Pirenne, Büyük Dünya Tarihi (trc. Nihal Önol v.dğr.). İstanbul, ts., II, 662-663, 824-825, 1058; III, 1585-1586; IV, 2001-2003, 2053-2056;”Hollanda”, ML.V, 955-956; D. R. Harris, “Netherlands Antİlles”, EBr.,XVI, 284;G. üghton, “Surinam”, a.e.,XXI, 451.

V. Ülkede İslâmiyet

Hollandalıların müslümanlarla ilk karşılaşmaları XI. yüzyılda Haçlı seferleri sırasında olmuştur. XVII. yüzyıldan İtibaren sömürgecilik hareketine girişen Hollanda’nın Güneydoğu Asya’da müslüman toplumlar üzerinde hâkimiyet kurması ve misyonerlik faaliyetlerine hız vermesine rağmen XX. yüzyılın ikinci yarısına gelinceye kadar müslümanlardan bu ülkeye yerleşen çıkmamıştır.

İslâm adına ilk faaliyetler, 1947’de Pakistan’dan gelen ve daha sonra La Haye’de kendi camilerini açan Ahmedîler tarafından başlatıldı. Endonezya’nın bağımsızlığını kazanmasının (1949) ardından Hollanda ordusunda milliyetçilere karşı savaşan ve sayılan 1000’i bulan Malukulu müslüman aileleriyle birlikte Hollanda’ya kaçtı. Önceleri Friesland şehrindeki bir kampta yaşayan bu müslümanlar 1960′-İarda Ridderkerk ve Waalwijk’e yerleştiler. Müslümanların sayısı hükümetin iş gücü açığını kapatmak için Türkiye (1964), Fas (1969), Yugoslavya (1970) ve Tunus’la (1971) anlaşma yapmasından sonra bu ülkelerden gelen işçilerin buraya yerleşmesi ve 1970’ten sonra da ailelerini yanlarına alma imkânına kavuşmaları üzerine arttı.

Hollanda’daki müslüman cemaati eski sömürgelerden gelenler işçiler [454] ve diğer ülkelerden göç edenler  [455] olmak üzere başlıca üç gruptan teşekkül etmektedir. Bu üç grubun dışında çoğu evlilik yoluyla İslâmiyet’i kabul etmiş Hollandalılar da bulunmaktadır; ancak bunların sayısı fazla değildir. Ülke genelinde toplam sayıları 550.000’e yaklaşan müslümanlar içerisinde çoğunluk Türkler’le onları takip eden Faslılar’dadır. SurinamlıIar’ın 1960’larda başlayan göçü, ülkelerinin 1975’te bağımsızlığa kavuşmasından önce en üst seviyesine ulaştı. Sayı bakımından sırayı daha sonra Endonezyalılar’la Malukulular almaktadır. Müslümanlar ülkenin bütün şehirlerine dağılmış durumda iseler de başta Türkler olmak üzere Utrecht, Amsterdam, Rotterdam ve La Haye gibi sanayi merkezlerinde daha yoğundurlar.

1950’lerden itibaren müslüman nüfusun artmasıyla birlikte ülkede cami ve mescidlere ihtiyaç duyulmaya başlandı. İlk cami, 1955 yılında Ahmedîler tarafından La Haye’de inşa edildi. Bunu, Malukulu müslümanların 1956’da Balk şehrinde yaptıkları cami takip etmiştir. 1960’larda Surinamlılar, 1970’lerde Türkler ve Faslılar ibadet yerleri edinmek için yoğun çalışmalara giriştiler ve bu amaçla çeşitli dernekler kurdular. 1960’tan sonra faaliyete geçen pek çok cami ve mescidin 140 kadarı Türkler’e ait olup bunların çoğu eski meskenlerden ibadet yerine dönüştürülmüştür. Temelden cami şeklinde planlanan binaların sayısı da gün geçtikçe artmaktadır. Sadece 1982-1986 yılları arasında yapılan camilerin sayısı üçü minareli olmak üzere beştir ve Eindhoven ile Maassluis’tekiler Türkler tarafından inşa edilmiştir. La Haye’de havradan çevrilme (1982) Mescid-i Aksa Camii’ne Hollanda Diyanet Vakfı tarafından sonradan iki minare eklenmiştir (1987). Sayıları 400’e yaklaşan cami ve mescidlerin günlük masrafları derneklerce karşılanmakta, ayrıca bazı belediyelerden de küçük yardımlar alınmaktadır. Türkler’e ait camilerin çoğunda hizmetler, Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanlığı’nın gönderdiği resmî din görevlilerince yürütülmektedir. Diğer ülke müslümanların camilerinde ise din görevlileri cemaat tarafından tutulmaktadır.

Hoilanda’daki müslümanların sosyal ve kültürel durumları geldikleri ülkelere göre değişiklik gösterir. Genelde her ülkenin insanı ayrı ayrı yerlerde toplanmıştır. Türkler’le Faslılar, bazı şehirlerde bir böl-gede bulunmaları sebebiyle aynı camiyi ortak kullanmaktadırlar. Ancak imkânsızlık dolayısıyla bir binayı paylaşan bu müslümanlar, birbirlerinin dilini anlamadıkları için vaaz ve hutbelerden yeterince istifade edememeleri, çocuklarına birlikte dinî eğitim ve öğretim sağlamakta güçlük çekmeleri, namaz, imsak ve iftar vakitlerinde, bazan da ramazan ve bayram günlerinde farklılıklar bulunması gibi sebeplerle ibadet ve dinî merasimlerini aynı binanın ayrı bölümlerinde yapmak zorunda kalmaktadırlar. Değişik kökenli müslüman gruplar kendi kültürlerini muhafaza açısından her caminin hemen bitişiğinde yer alan salonlarda gençlere yönelik sohbet, konferans, tiyatro ve folklor gösterisi gibi kültürel faaliyetler yürütmektedirler.

Ekim 1986’da Hollanda hükümetinin izniyle faaliyete geçen İslâm Radyo-Televizyonu ve bunun Ekim 1993’te kapanmasından sonra yerini alan Hollanda Müslüman Yayın Kurumu ülkedeki müslümanlar için Hollandaca, Türkçe ve Arapça olmak üzere haftada yarım saat televizyon, iki saat de radyo yayını yapmaktadır. Merkezi Hilversum’da bulunan kurumun masrafları Hollanda hükümetince karşılanmaktadır. Hollanda’da müslümanların kurdukları teşkilâtların bazısı federasyon şeklinde, bazısı da mahallî veya merkezî bir teşkilâtın şubesi durumundadır.

Cemaatler: İki camileri olan Malukulu müslümanların ve üç camileri bulunan Endonezyalı müslümanların herhangi bir teşkilâtları yoktur. Ancak 1971’de kurulan Avrupa Endonezyalı Müslüman Gençlik Teşkilâtı aralarında koordinasyon görevi yapmaktadır.

Güney Amerika’nın kuzeyinde bulunan ve bağımsızlığına kavuştuktan sonra bugünkü adını alan eski Hollanda sömürgesi Surinam’dan gelen müslümanlar Hindustânîler ve Cavalılar denilen iki gruptan oluşmaktadır. Böyle adlandırılmalarının sebebi Surinam’daki müslümanların, XIX. yüzyılda ve XX. yüzyılın başlarında Hindistan ile Cava adasında maden ocağı ve çiftliklerde çalıştırılmak üzere o topraklara götürülen sözleşmeli işçilerin soyundan gelmeleridir. Bu iki topluluk arasındaki eski ülkelerinde de yaşanan farklılıklar Hollanda’daki teşkilâtlarına da yansımıştır. Cavalılar’ı bir çatı altında toplayan geniş bir organizasyon yoksa da La Haye’deki İslâm Kültür Birliği (Roekoen İslam) bu İşlevi görür. Yirmiye yakın cami ve mescide sahip olan Hindustânîler’İn İse üç ayrı teşkilâtları vardır. En etkilileri. Amsterdam’da bulunan ve cemaatin % 50’sini bünyesinde barındıran Hollanda Dünya İslâm Teşkilâtı  [456] olup Türkler’in Türk-İslâm Kültür Dernekleri Federasyonu  [457] ve Faslılar’ın Hollanda Fas Müslüman Teşkilâtlan Birliği ile  [458] beraber Müslüman Yayın Kurumu”nda ortak faaliyet içerisindedir. Hindustâniler’in ikinci teşkilâtı La Haye’deki İslâm Vakıf Kurumu. üçüncüsü Uluslararası İslâm Teşkilâtfdır. [459] Ahmedîler’in de birçok şehirde şubesi olan Hollanda Ahmediye Encümeni İşâat-ı İslâm Federasyonu  [460] ve Rabwah adlı iki kuruluşları vardır.

Türkler’in en eski teşkilâtı, Utrecht’te 1972’de kurulan Hollanda İslâm Merkezi Vakfı’dır  [461] buraya bağlı on sekiz cami ve on iki gençlik merkezi vardır. 1979 yılında Rotterdam’da kurulan Türk-İslâm Kültür Dernekleri Federasyonu doksan altı cami ve yedi gençlik merkezini koordine eder. Avrupa Millî Görüş Teşkilâtı’na bağlı on beş şube ve otuz civarında cami vardır. Türkler’in kurduğu diğer bir teşkilât da Hollanda İslâm Federasyonundur  [462] ve yirmiye yakın cami ile birkaç mahallî cemaati koordine etmektedir. Hollanda’daki en kapsamlı teşkilât ise Türk İslâm Kültür Dernekleri Federasyonu’nun yakın ilişkilerinin olduğu Hollanda Diyanet Vakfı’dır. [463] 135 şubesi bulunan ve irtibatlı dernek sayısı 150’ye yaklaşan vakfın amacı, Hollanda’da yaşayan müslümanların dinî görevlerini yerine getirebilmeleri için mevcut imkânları korumak ve geliştirmek, buradaki Türk toplumunun dinî ve kültürel eğitimine yardımcı olmaktır. Bu çerçevede her türlü din hizmeti yanında kitap basım ve dağıtımı, yüksek öğretim talebelerine burs verilmesi, hac ve umre seyahatlerinin düzenlenmesi gibi çeşitli hizmetleri yürütmektedir. 1982 yılında kurulan Hollanda Diyanet Vakfı’nın mülkiyetinde otuz ikisi cami planında olmak üzere 18O ibadet yeri bulunmakta ve bu sayı devamlı şekilde artmaktadır. Vakfın bünyesinde 198S’te oluşturulan Cenaze Nakli Yardımlaşma Fonu. vefat eden üyelerinin cenazelerini karşılıksız olarak Türkiye’ye göndermektedir. Ayrıca bu vakfın desteği ve organizasyonu ile Hollanda İslâm Eğitim Vakfı kurulmuştur.

1978 yılında faaliyete geçen seksene yakın caminin bağlı bulunduğu Hollanda Fas Müslüman Teşkilâtları Birliği Faslılar’ı bünyesinde toplayan en büyük teşkilâttır. 1990’da da yirmi bir camiyi kapsayan Hollanda Mağrib İslâm Teşkilâtlan Federasyonu  [464] kuruldu.

Ülkedeki bütün İslâm teşkilâtları arasında iş birliği tesis edebilmek için çeşitli teşebbüslerde bulunulmuş, ancak bu birlikler fazla uzun ömürlü olmamıştır. Bunlardan ilki, 1974 yılında kurulan ve çeşitli çekişme ve ihtilâflar yüzünden 1980’de dağılan Hollanda Müslüman Teşkilâtlar Federasyonu. [465] ikincisi de 1981’de kurulan, fakat yine kısa sürede dağılan Hollanda Müslüman Teşkilâtları’dır  [466] Bu konuda yeni bir birlik kurma çalışması daha yapılmaktadır.

Eğitim Öğretim. Çocukların İslâmî eğitimi için ilk defa Hollandalılar tarafından 1971 ‘de “Büşra” İsmiyle bir okul açıldı; ancak müslümanları Hollanda toplumuna entegre etmeye yönelik olduğu için fazla rağbet görmedi. Bundan sonra İslâm cemaatlerinin okul açmak için yaptıkları başvurular bir sonuç vermedi. 1988 yılında Rotterdam’da yaşayan müslümanların kurduğu İslâmî Teşkilâtlar Platformu Vakfı  [467] yaptığı çalışmalar sonunda 1989’da okullarda din eğitimi verme hakkını elde etti ve aynı yıl uygulamaya geçildi. 1989-1996 yılları arasında Rotterdam. La Haye, Utrecht ve Amsterdam başta olmak üzere Hollanda genelinde SOOO öğrencinin devam ettiği (1996) otuza yakın İslâm ilkokulu açılmıştır ve bunların bütün giderleri Hollanda Eğitim Bakanlığı’nca karşılanmaktadır. Okullardan başka camilerin bünyesindeki Kur’an kurslarında da din eğitimi verilmektedir.

Hollandalı ve Endonezyalı müslümanların çalışmalarıyla üç ayda bir yayımlanan Hollandaca Qiblah (1976) dergisiyle Hollanda Diyanet Vakfı tarafından yine üç ayda bir Hollandaca-Türkçe olarak çıkarılan Arayış ve İslâm (1987) dergisi dikkati çeken iki yayın organıdır. Ayrıca Türkevi, al-Mîzân, ai-‘/mdd. Hizmet, Haber gibi Türkçe-Hollandaca. Arapça-Hollandaca, Arapça-Türkçe haftalık, aylık gazete ve dergiler de çıkmaktadır. Bunların dışında Ahmedîler tarafından Hollandaca olarak yayımlanan el-İslâm Dergisi bulunmaktadır.

Hukukî Statü: İslâmiyet’le ülkeye gelen göçmen ve işçiler vasıtasıyla tanışan Hollanda’nın anayasalında müslümanların hukukî statülerini ilgilendiren bazı maddeler bulunmaktadır. Anayasaya göre Hollanda’da yaşayan bütün insanlara dini, dünya görüşü, siyasî fikirleri. ırkı vb. dikkate almadan eşit davranılır. Öte yandan herkes kendi dinî inancını ve dünya görüşünü ferden veya topluluk halinde muhafaza edebilir duygu ve düşüncelerini önceden izin almadan açıklayabilir. Hollanda’daki dinî hayatın şekillenmesinde anayasa maddelerinden başka XIX. yüzyılın sonlarından itibaren benimsenen “verzuiling prensibi” de etkili olmaktadır. Bu prensibe göre devletin resmen tanıdığı dinî gruplar, devlet desteği alarak kendi inanç esaslarına uygun müesseseler kurma hakkına sahiptir. Bu hakka dayanarak ülkede zamanla çok sayıda dinî okul ve bunların yanı sıra dinî cemaatlerin kontrolünde olan hastahaneler, sendikalar ve radyo istasyonları kurulmuştur.

Hollanda hükümeti 1970’li yıllardan itibaren sıkı biçimde din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması prensibini uygulamaya başladı ve bu çerçevede 1962’de çıkarılmış olan kilise inşaatlarına devlet yardımı yapılması hakkındaki genelgeyi yürürlükten kaldırdı (1975). Fakat ertesi yıl müslümanların artan ihtiyacı farkedi-lerekyeni bir düzenlemeye gidildi ve beş yıl süreyle en az 1000 kişilikcami yapımında maliyetin % 30’unun devletten isteni-lebileceğine karar verildi; 1981 yılına kadar otuz bir cami bu genelgeden yararlandı. Aynı yıl, süreyi 1984’e kadar uzatan ve cemaatin sayı sınırını kaldıran ek bir düzenleme yapıldı; bundan da altmış dokuz cami veya mescid faydalandı. Bu dü-zenlemeler yabancı işçiler arasındaki müs-lümanlar içindi. Surinam gibi eski sömürgelerden gelen göçmenlere ise özel kararnamelerle İbadet yerlerinin yapımında tam olarak maddî destek sağlandı. 1984 yılında Hıristiyan Demokrat Parti hükümetinin azınlıkların ibadethanelerine yapılan inşaat yardımını sürdürmek istemesi Liberal Parti ile Hürriyet ve Demokrasi İçin Halk Partisi tarafından engellendi. Ancak bazı belediyeler müslümanlara bu konuda müsamaha göstermektedir.

VI. Hollanda’da İslâm Araştırmaları

Hollanda’da İslâm ve şarkiyat araştırmaları XVI. yüzyılın sonlarına doğru, Leiden Üniversitesi’nin kurulması (1575) ve üniversitelerde eskiden beri okutulmakta olan Grekçe, Latince ve İbrânîce’nin yanında 1593’ten itibaren Arapça, Farsça ve Türkçe öğretiminin programlara alınmasıyla başlamıştır. İlk araştırmacılar, Paris’te ünlü Guillaume Postel’in yanında okuyan Fransız kökenli Josephus Scaliger ile Franciscus Raphelengius’tur. Raphelengius’un l595’te bizzat kendisi tarafından basılan Specimen characterum arabicorum oîiicinae Plantinianae Raphelengü  [468] adlı eseri Hollanda’da basıldığı bilinen en eski Arapça metindir. Onun ölümünün ardından Arapça derslerini Philippus Ferdinandus, ondan sonra da aynı zamanda Türkçe’den resmî tercümeler yapan loannes Anthonides (Jan Theunisz) devam ettirdi. Anthonides, Arapça hocası olan Faslı âlim ve diplomat Abdülazîz b. Muhammed’ie yaptığı dinî bir sohbetin de yer aldığı hıristiyan ve müslüman İnançları hakkında bir kitap yazmış, ancak bu eser basılmamıştır.

Hollanda İslâmiyat araştı rmalanndaki büyük gelişme. Scaliger’İn öğrencisi Tho-mas Erpenius’un 1613’te Leiden Üniver-sitesi’ndeyeni kurulan Doğu Dilleri Bölü-mü’ne Arapça hocası olarak tayin edilmesiyle başladı ve daha sonra öğrencilerinden Jacobus Golius zamanında sürdü. Erpenius Grammatica Arabica (Lei-dae 1613), Golius Lexicon Arabico-Latinum (Lugduni Batovorum 1653) adlı önemli eserleri kaleme almalarının yanında çeşitli Arapça kitapları da yayımlamış ve tercüme etmişlerdir. ve Golius İslâm’a pek sempatiyle bakmıyor, fakat bu dine karşı düşmanca duygular da beslemiyorlardı. Bu iki âlimin bazan hıristiyan üstünlük hissini desteklemekle birlikte misyonerler gibi İslâm’ı Çürütmeye çalışmadıkları bilinmektedir. Golius’un ölümünden sonra Leiden’deki İslâmiyat araştırmaları çok zayıfladı. Onun öğrencisi Levinus VVarnerus 1643′-te Hz. îsâ hakkındaki İslâmî görüşleri toplayan küçük bir kitap yayımladı: Compendium historicum eorumque quae Muhammedani de Christo et praeci-puis aliquot religionis Christianae capitibus tradiderunt. Warnerus. Leiden’de öğrenimini tamamladıktan sonra hayatının geri kalan kısmını geçireceği İstanbul’a gitti (1654) ve orada bir yandan ilmî çalışmalarını devam ettirirken bir yandan da el yazmaları topladı. 1657’de Babıâli nezdinde Birleşik Felemenk Cumhuriyeti’nin (Hollanda) resmî temsilcisi olan Warnerus’un ölümünden önce Leiden Üniversitesi’ne bağışladığı “Legatum VVamerİanum” adıyla anılan kitaplar, hocası Golius’un topladıklarıyla birlikte İslâmiyat alanında önemli bir yeri bulunan Leiden Üniversitesi Kütüphanesi’nin Doğu yazmaları koleksiyonunun temelini oluşturmuştur. Warnerus’un koleksiyonu S78 el yazması ile 400 civarında basılmış kitap ihtiva eder. Yazmalar arasında Arapça. Farsça ve Türkçe Kur’an tefsirleri, hadis, fıkıh ve kelâm kitapları bulunmaktadır. Golius’un öğrencilerinden Alman asıllı J. G. Nisselius da 156S’te Testamentum inter Nlühamedem et Christianae religionis populos initurn (Muhammed ile Hıristiyanlar arasında akdedilmiş ahid) adlı eseri yayımlamıştır.

1683te Osmanlı ordusunun Viyana’da başarısızlığa uğrayarak geri çekilmesi, Avrupa’yı uzun zaman etkisi altında tutan Türk korkusunu ortadan kaldırdı. Bu olayla birlikte İslâmî araştırmalarda yeni bir dönem başladı ve böylece dinle kültüre daha açık bakabilme İmkânı doğdu. Bu yeni gelişmeyi, 1701’den itibaren Utrecht Üniversitesi’nde profesörlük yapan Adrianus Relandus’un şahsında açıkça görmek mümkündür. Şarkiyat, İslâmiyat, ilahiyat, felsefe, dil bilimi, arkeoloji ve coğrafya alanlarında çok üretken bir ilim adamı olan Relandus’un çalışmalarında İslâm’a karşı ön yargısız bir yaklaşım tesbit edilmektedir. İlk modern Hollandalı İslâmiyatçı diye bilinen bu bilgin, dogmatik hıristiyan taraf tutuculuğu bulunmayan saf bir ilmî ilgiye sahipti. Onun Fransızca, İngilizce, Almanca, İspanyolca, Felemenkçe’ye çevrilen ve Roma Katolik kilisesi tarafından yasak kitaplar listesine alınan De religione Mohamme-dica adlı eseri çığır açıcı niteliktedir. Bu kitabında, İslâm dini ve onun peygamberi hakkında o güne kadar Batı Avrupa’ya yayılmış olan efsane ve hurafelerin eleştirisini yapmıştır. Kitabın muhtevası XVIII. yüzyılın başlarındaki Hollanda İslâmiyatı’nın durumunu özetlemektedir. Uzun önsözünde Batı biliminde İslâm’ın ve Hz. Muhammed’in nasıl kötü gösterildiğini anlatır. Eserin birinci bölümünde, İslâm’ın iman esaslarını açıklayan akaide dair kısa bir risalenin Arapça metnini ve Latince tercümesini verir; ikinci bölümde İslâm hakkında yaygın olan o günkü yanlış düşüncelerin bir sıralamasını yapar. Relandüs daha sonra İslâm savaş hukuku ve cihad hakkında da bir çalışma yapmış  [469] arkasından da Burhâneddin ez-Zernûcfnin tahkik ederek Latince’ye çevirmiştir. [470]

Batı düşüncesindeki Aydınlanma çağı (XVIII. yüzyıl) Hollanda’da İslâm araştırmaları alanında az yankı yaptı. Burada Fransa’da olduğu gibi İslâm kurumlarına karşı bir hayranlık değil devamlı bir ilgi söz konusuydu. Bu dönemde Leiden Üniversitesi’nde ders veren Albertus Schul-tens Arapça eğitimini İncil tefsirinin hizmetine soktu ve bu ilim dalını hıristiyan teoloji araştırmalarının önemli bir yardımcı dersi haline getirdi. J. H. van der Palm, 1799 ve 1819’da Hz. Muhammed hakkında halk arasında büyük ilgi uyandıran, fakat ilmî açıdan önemsiz bulunan bazı konuşmalar yaptı. H. E. VVeyers. Arabiyat ve İslâmiyat araştırmalarını yeniden yüksek bir seviyeye çıkardı ve Leiden adının tekrar dünyada tanınmasını sağlayacak olan öğrenciler yetiştirdi. İslâmiyat artık teologların değil filologların ve şarkiyatçıların ilgi alanı haline geldi. Bu ilim adamları, Batı’da hüküm süren pozitivist görüşlerin etkisi altında kalmalarına rağmen araştırdıkları olayların kökenine karşı açık fikirliydiler ve İslâm’ı modern Ortadoğu’nun tarihî gelişmesinde en önemli faktör gibi görüyorlardı. Bu dönemde şarkiyatçıların birçoğu kendilerini hıristiyan dogmalarından sıyırmış olarak İslâmiyet’e bakabilmiştir. Süyûtî”nin Tabakütü’l-müfessirîn adlı eserini Latince tercümesiyle birlikte neşreden  [471] A. Meursinge. Amsterdam’da 1843’te verdiği bir konferansta hıristiyan din adamlarına mutlaka İslâm’ı öğrenmelerini tavsiye eden P. J. Veth ve Şafiî fakihi Ebû İshak eş-Şîrâzînin Kiîdbü’t-Tenbîh”\n\yayımlayan (Leiden 1879) A. W. Theodor Juynboll bu yeni ekolün en önemli isimleridir.

XIX. yüzyılın ikinci yarısında Hollanda’nın sömürgecilik faaliyetlerine paralel olarak ülkedeki şarkiyat ve İslâmiyat çalışmalarında da bir yoğunlaşma görülür. Önce S. Keijzer, Handboek voor het Mohammedaansehe Regt (Gravenhage 1853) adlı çalışması ile Mâverdî’nin eJ-Ahkâmü’s-suJiöniyye’si üzerine geniş bir inceleme  [472] ve Şafiî fakihi EbûŞücâ’el-İsfahânî’ninet-Takrîb’inin Fransızca tercümesini  [473] yayımladı. Arkasından Maracci, Ullmann. Kazimirski, Sale ve Weil’in tercümeleri esas alınarak hazırlanan iki ayrı Hollandaca Kur’an tercümesi çıkarıldı. [474] Daha sonra L. W. C. van den Bergh, Nevevî’nin Minhâcü’t tâlibîn’nin Fransızca tercümesiyle tıpkıbasımını yayımladı. [475] Bu yayınların hepsi, halkı Şafiî mezhebine mensup olan Endonezya’da çalışacak Hollandalı yönetici ve memurların eğitimi amacıyla hazırlanmış kitaplardı.

İslâmî araştırmaların bu ikinci gelişme döneminde özgün çalışmalar yapan Önemli ilim adamlarının ilki Reinhart Pieter Anne Dozy’dir. Leiden Üniversitesi’nde genel tarih profesörü olan Dozy’nin asıl ilgi alanı Endülüs tarihi idi. Dozy İslâmiyat alanında tipik bir XIX. yüzyıl pozitivist karakteri sergilemiş ve özellikle İslâm’ın tarihî gelişiminin bir özeti olan meşhur kitabı Essai sur l’histoire de l’Islamisme sebebiyle  [476] Türkiye’de çok şiddetli tepkilere yol açmıştır. [477]

Dozy’nin Öğrencisi olan Michael Jan de Goeje Leiden Üniversitesi’nde Arapça profesörü idi. Taberî’ninkiler başta olmak üzere önemli tarihî ve coğrafî eserlerin baskılarını yapmasıyla ün kazanan de Goeje’nin İslâm medeniyetine yaklaşımı hocasından farklı olarak genel ön yargılardan UZaktl . [478]

De Goeje okulunun en önemli siması G. J. van Vloten’dir. Onun, Hasan İbrahim Hasan ile M. Zekî İbrahim tarafından Arapça’ya  [479] ve Mehmed S. Hatiboğlu tarafından da Türkçe’ye  [480] çevrilen Recherches sur la domination arabe, le chüüsme it les eroyances messianiques sous le khalifat des omayades adlı eseri (Amsterdam 1894) hâlâ önemini korumaktadır. Van Vloten Türkiye ve Ortadoğu’yu gezip İstanbul kütüphanelerinde çalışmış ve seyahat hâtıralarını Oostersche Schetsen en Vertalingen adıyla yayımlamıştır (Amsterdam 1900). Christian Snouck-Hurgronje ise Theodor Nöldeke, Julius well-hausen ve Ignaz Goldziher’in yanında modern İslâmoloji’nin kurucularından biridir. Gerçekleştirdiği hadis literatürünün tarihî ve tenkidi araştırmaları münasebetiyle Özel olarak fıkıhla ilgilenmiştir. De Goeje’nin öğrencisi olan Snouck-Hurgronje, hacla ilgili doktora tezini  [481] tamamladıktan sonra 1885’te bir mühtedî gibi Mekke’de altı ay oturdu; hac, Mekke halkı ve Endonezya hacıları üzerine bir tarih ve kültürel antropoloji araştırması olan Mekka adlı kitabını yazdı {La Haye 1886-1889). Ayrıca İslâmiyet hakkında iki monografi ile birçok makale kaleme aldı. [482] Bu dönemde Hollanda’da Snouck Hurgronje’nin dışında başka araştırmacılar da vardı. Taberî’nin Târîh’inin yayımlanmasında de Goeje ile birlikte çalışan Martin Theodor Houtsma bunlardan biridir. Utrecht Üniversitesi’nde 1890’dan 1917’ye kadar profesörlük yapan Houtsma, aynı zamanda The Encyclopaedia of islam’ın ilk edisyonunun yayın kurulu başkanıdır. De Goeje ve Snouck-Hurgronje’nin öğrencisi fıkıh uzmanı Th. W. Juynboll. Yahya b. Âdem’in Kitâbü’l-Harâc’ım  [483] ve L. Krehl’in baskısını tamamlayıcı olarak Sahih 4 Buharının IV. cildini (Leiden 1908) yayımladı. Hollanda üniversitelerinde bugün dahi onun Şafiî mezhebine dayanarak İslâm fıkhı üzerine kaleme aldığı Handleiding tot de Kennis van de Mohammedaansche Wet volgens de Leer van de Sjafi’iti-sche School ( Leiden 1903) adlı eseri okutulmaktadır. 1927’de Leiden Üniversitesi’nde Snouck-Hurgronje’nin yerine geçen Arent Jean Wensinck”in İslâmiyet’le ilgili ilk yayını Hz. Muhammed ve Medine yahudileri hakkındadır. [484] Kuran metninin incelenmesi Wensinck’i, Kütüb-i Sitte ve Dârimî’nin es-Sünen ile İbn Hanbel’in el-Müsned bir alfabetik indeksini yapma düşüncesine şevketti. Bu proje, çeşitli ülkelerden üyelerin katıldığı bir grupla yıllar sonra gerçekleştirilebildi: Concordance et in-dices de la tradition musulmane. [485] Wensinck’in Handbook of Early Muhammedan Tradition adlı eseri  [486] onun bir yan ürünüdür. Ölümünden sonra da The Müslim Creed, its Genesis and Historicaî Development ile (Cambridge 1937) La pensee de Ghazzölî ( Paris 1940) yayımlandı. Snouck- Hurgronje’nin öğrencisi, aynı zamanda hukukçu ve Türkolog olan Arabiyatçi Johannes Heindrik Kramers, 1914-1921 yıllarında İstanbul’daki Hollanda elçiliğinde tercümanlık yapmış ve İslâm hukuku hakkındaki pratik bilgisini geliştirmişti. 1922’de Leiden Üniversitesi’nde Fars ve Türk dili öğretim üyesi, 1940’ta VVensinck’in yerine Arapça ve İslâmiyat profesörü oldu. Burada İslâm hukuku, kapitülasyonlar ve genel İslâm dini tarihi hakkında birçok makale yayımladı, The Encyclopaedia of Islam’m İkinci edisyonunda önemli görevler üstlendi. Kramers’in Hollanda’daki İslâmî araştırmalara olan en büyük katkısı ölümünden sonra yayımlanan Kur’an tercümesidir. [487]

1950’li yıllara kadar daha çok Endo-nezya’daki İslâmiyet üzerinde yoğunlaşan Hollandalı âlimlerin çalışmaları bu tarihten sonra genişledi ve modern Ortadoğu ile Türkiye’nin yanı sıra Kuzey Afrika, Pakistan ve Hindistan’daki İslâmiyet’i de kapsamına aldı. Joseph Schacht’ın başlattığı İslâm hukukunun gelişiminin ilk dönem araştırmalarının yanında hukuk, klasik ve modern dinî edebiyat, ta-savvuf, ilahiyat ve siyasî müesseseler de inceleme konuları arasında yer aldı; bunlara daha sonra İslâm felsefesi ve sosyolojisi de eklenmiştir.

Günümüzde İslâmî araştırmaların en yoğun olduğu yer Leiden Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’dir. Burada, İslâmî Ortadoğu Dilleri ve Kültürleri Bölümü’nün yanı sıra Güneydoğu Asya Dilleri ve Kültürleri Bölümü bulunmakta, Amsterdam Üniversitesi’nin Edebiyat ve İlahiyat fakülteleriyle Amsterdam Protestan, Utrecht, Nijmegen Katolik, Groningen ve Tilburg Katolik üniversitelerinde İslâmî ilimler sahasında araştırma yapan pek çok ilim adamı çalışmaktadır.

İslâmiyat araştırmalarının bu ülkedeki başlangıcından itibaren süregelen filolojik yaklaşım günümüzde yerini daha çok İslâm tarihini. İslâm’ın çeşitli yerel kültürlerde algılanış biçimlerini ve Ortadoğu politikasını içeren bir yaklaşıma bırakmıştır. Bunun sebebi, politik ve ekonomik gelişmelerle aralarında Türkler’in de bulunduğu birçok müslümanın bu ülkede yaşamasıdır. Bundan dolayı araştırmalar sadece edebiyat fakültelerinin dil bölümleriyle sınırlı kalmamakta, sosyal bilimler, tarih ve sanat tarihi gibi diğer bölümlerde de gerçekleştirilmektedir. 1980’de Nederlandse Vereniging voor de Studie van het Midden-Oosten en de islam adlı dernek kuruldu. Kuruluşundan beri çeşitli yayınlar yapmakta olan bu dernek 1985’ten itibaren “Nieuvve reeks” adıyla yeni bir seri başlatmıştır; bu seri de diğer yayınlar gibi çoğunlukla Hollandaca’dır.

Araştırmacılar okuyucuyu İslâm üzerine bilgilendiren kitaplara önem vermektedirler. Bu alanda tanınan yayınlardan biri. Jacques VVaardenburg’un yazdığı İslâm’ın tarihteki ve günümüzdeki durumunu, Batı’ya etkisini ve Hollanda’daki gelişimini ele alan islam: Norm, Ideaal en werkelijkheid adlı kitabıdır (Antwer-pen 1984). Amsterdam’da 1988’den bu yana faaliyet gösteren Middle East Research Associates Ortadoğu’daki ekonomik, politik ve sosyal gelişmeler üzerine yapılan araştırmaları yayımlamaktadır. Bu arada Hollanda’nın eski kolonisi olan Endonezya ile ilgili çalışmalar yine devam etmektedir. İslâm dünyasının modernleşmesi ve modernleşme tartışmaları da çalışma konuları arasındadır.

İslâm tarihiyle ilgili araştırmaların bir kısmı Ortaçağ’da yazılan İslâm klasiklerinin tercüme edilmesiyle gerçekleştirilmektedir. Meselâ G. H. A. Juynboll Taberî’nin Târîh”m\ İngilizce olarak yayımlamıştır. [488] J. J. Witkam’ın. Leiden Üniversitesi başta olmak üzere Hollanda’daki çeşitli kurumlarda bulunan Arapça yazmaların tanıtımını içeren Catalogue ol Arabic Manuscripts in the University of Leiden and other Colîecüons in the Netherlands ile (Leiden 1983) aynı kişinin editörlüğünü yaptığı, yazmalar üzerine bilgi veren Manuscripts of Middle East (1986) adlı dergi dikkat çeken çalışmalardır. Kramers’in yaptığı Kur’an’ın Hollandaca’ya çevirisine Fred Leemhuis tarafından bir yenisi eklenmiş 1992’de Kramers’in eseri gözden geçirilerek yeniden yayımlanmıştır. Hadis alanındaki en önemli isim, isnad zincirleri özerine araştırmaları ile tanınan ve bu konuda Müslim Tradition adlı bir kitapla (Cambridge 1983) birçok makale yazan G. H. A. Juynboll’dür.

Son yıllarda Hıristiyanlık-İslâm ilişkileri açısından yapılan araştırmalar da giderek artmaktadır. Leiden Üniversitesi İlahiyat Fakültesi bünyesinde kurulan İslâm ve Hıristiyanlık Dokümantasyon Merkezi bunun bir işaretidir. Ayrıca aynı konuda 1988’den bu yana yayımlanan Shargiyyöt ve ilk sayısı 1993’te çıkan Orientations dergilerini de zikretmek gerekir.

1984’ten 1997 yılına kadar otuz cilde ulaşan, Hans Daiber ve David Pingree’nin editörlüğünü yaptıkları “Islamic Philoso-phy, Theology and Science” serisi çok ayrıntılı konulara yer vermektedir. Meselâ bu serinin XI. cildi Kustâ b. Lûkâ’nın hac rehberini  [489] XIII. cildi Ebü’1-Fazl İbnü’l-Amîd’in bilim ve felsefe konularındaki yazılarını  [490] içermektedir. İbn Tufeyl’in felsefî romanı tfay b. Ybjkzân’ın Hollandaca’ya tercüme edilmesi de  [491] bu ülkedeki İslâm araştırmalarının kapsamını göstermesi bakımından önemlidir.

Hollanda’daki İslâm araştırmaları konusunda, yayıncılıkta belli bir ekol oluşturan E. J. Brill Yayınevi’nden ayrıca söz etmek gerekir. Brill’in fikir babası, Leiden Ünlversitesi’nde şarkiyat çalışmaları yapan araştırmacıların eserlerini yayımlamak gibi bir planla 1683’te Leiden’e yerleşen JordanLuchtmans’tır. Luchtmans ve daha sonra oğlu Samuel Latince. Yunanca, İbrânîce ve Arapça birçok eser yayımladılar. Kurumun ilk yayınları Vita Saiddini ile (1732) Thomas Erpenius’un Grammatica Arabica’sıdır (1733). Brill isminin kullanılması İse 1800 yılında Jan Brill’in Leiden’de Doğu eserlerini basmayı hedefleyen bir matbaa kurması ve 1806 yılında Samuel Luchtmans tarafından yayınevine ortak alınmasından sonra gerçekleşti. Luchtmans’ın ölümünden sonra yayınevinin yönetimini Jan Brill üstlendi; mirasçıların 1848″de ellerindeki hisseleri Jan Brill’in oğlu Evan Jan Brill’e satmalanyla da bugünkü E. J. Brill firması ortaya çıktı. O yıllarda Hollanda’daki şarkiyat araştırmalarının çok verimli olması Brill Yayınevi’ne büyük bir ün kazandırdı. Evan Jan Brill yayımcılığın yanında matbaacılığa çok önem verdi ve iflâs eden Elseviers Basımevi’nin Doğu dil-lerindeki hurufatını ve baskı aletlerini satın aldı. Onun zamanında Dozy ve talebesi de Goeje’nin birçok eseriyle de Goeje’nin editörlüğünde Taterî’nin Târîh’i, coğrafya üzerine yazılmış klasik Arapça kitaplardan oluşan sekiz ciltlik Bibliotheca Geographomm Arabicorum adlı külliyat ve Prussian Royal Academy adına on bir ciltlik bir koleksiyon halinde İbn Sa’d’ın Tabakâtü’l-Kübrâ adlı eseri yayımlandı.

Hollanda’da XIX. yüzyılın sonlarına kadar İslâm dünyasıyla ilgili araştırmalara daha çok Araplar ve Arapça açısından bakılıyordu; daha sonra Snouck-Hurgronje’nin tesiriyle İslâmî İlimlere de yer verildi. Brill Yayınevi onun ve öğrencilerinin yazdıkları birçok eseri yayımladı. Snouck-Hurgronje’nin açtığı bu çığırın İslâm dünyası ve İslâmî ilimler sahasında ansiklopedik bilgi gereğini ortaya çıkarması üzerine de 1908″den itibaren The Encyclo-paedia of Jsiam’ın yayımına başladı. İlk yıllarda yalnız Hollandalı şarkiyatçıların eserlerine İlgi gösteren Brill, The Ency-clopaedia of İslam’la birlikte birçok ülkeden yazarın kitaplarını da programına aldı; Cari Brockelmann’ın Geschichte der arabischen Litteratur”ünün ikinci baskısı ile Fuat Sezgin’in Geschichte des arabischen Schrifttums’u bunların başlıcalandır. Arabica, The Journal of Arabic Literatüre, Die Weİt des Islams ve Social, Economic and Political Studies of the Middle East dergileri de Brill Yayınevi tarafından çıkarılmaktadır.

Ergenekon’un Dilovası tanığı

Dilovası, Türkiye gündeminde bu kez farklı bir şekilde yer alıyor. Ergenekon davasında gizli tanığın adı Dilovası. Dilovası’nı bir çok şeyle vasıflandırdık. Şimdi Ergenekon’un gizli tanığıyla da vasıflanmış oldu. Ergenekon örgütünden 28 Şubat’a bölgemizde çok önemli olaylar ceryan etti. 35 yıldan beri bölgeyi yakından bilen gazeteci olarak üstelik de belgeselci biri olarak ne kadar çok şey atlamışız. Meğer bölgemizde neler olmuş neler.

Dün Dilovası tarihi için önemli bir olay yaşandı. Ergenekon davasında Dilovası adıyla davada tanık olan şahıs Ergenekon ile ilgili anlattıkları gerçekten insanı derinden etkiliyor. Bu olaylar sadece işin gözüken yönü. Acaba gözükmeyen neler yaşandı neler? Ben de birkaç satır yazarak Dilovası tarihine şahitlik yapayım.

Kocaeli jandarma komutanı olan ve o dönemde rütbesi albay olan Veli Küçük, en çok Dilovası bölgesiyle ilgiliydi. Dilovası belediye olduktan sonra bile uzun süre jandarma tarafından asayişi yürütüldü. Genel komutanlıktan gelen talimat üzerine jandarma bölgeyi  polis bölgesi olarak polise devretmiyordu.

Bir çok olay yaşandı Dilovası’nda. Cinayetler işlendi yollar kesildi. Gazeteci olarak o dönemde yayın yapan haber dergisi Aktüel ile bölgede geniş bir araştırma yaparak ‘İstanbul’un mafya üssü Dilovası’ başlığıyla geniş bir haber yayınladık. Haber büyük yankı uyandırmıştı. Haberi hazırlarken kendisi ile görüştüğümüz gelecekte iç işleri bakanı olacak ünlü polis şefi Sadettin Tantan’ın amcası olan Cemalaettin Tantan bölge ile ilgili geniş açıklamalar yapmıştı. Haberimiz TBMM gündemine gelmiş aradan 15 yıl geçtikten sonra Aktüel dergisi yeniden bölgeye gelerek 15 yılda hiç bir şey değişmediğini yıllar sonra yeniden yazacaktı.

Tarihe şahitlik yapıyoruz. Yaşananlar ve yaşadığımız olaylar bize normalmiş gibi geliyor. Bugün ortaya çıkan gerçekler ve gelecekte ortaya çıkacak daha büyük gerçekler nasıl bir bölgede olduğumuzu nelerle karşı karşıya olduğumuzu gözler önüne seriyor. Bölgemiz her bakımdan ciddi şekilde incelenip araştırılmalı. Geçmişte ve bugün yaşananlar bir not edilerek belgeselleştirilerek kuşaklara aktarılmalı.

ERGENEKON’UN DİLOVASI TANIĞI

Ergenekon davasının Dilovası tanığının anlattıkları gerçekten müthiş. Dün ve bugün medya gündeminde. Ergenekon tanığının Dilovasında yaşananlarla ilgili açıklamasını bugün gazetemiz manşet yaptı. Manşette yer alan haberi sizle paylaşıyorum.

Birinci Ergenekon Davası görülmeye devam ediliyor. Duruşma da 22 tutuklu sanık hazır bulundu. Mahkeme Başkanı Hasan Hüseyin Özese, Gizli Tanık Dilovası’nın dinleneceğini belirtti. Görüntüsü ve sesi bozularak duruşma salonuna yansıtılan Gizli Tanık Dilovası, önceki duruşmalarda Sabancı Suikasti ve Gazi Mahallesi olayları ile ilgili bazı anlatımlarda bulunduğunu anımsattı. Sabancı suikastinin faili Mustafa Duyar ile aynı cezaevinde kaldığını ve kendisinin de bir dönem DHKP/C örgütünde faaliyet gösterdiğini söyledi. Sabancı suikastinin, DHKP/C örgütü tarafından yapıldığı gibi gösterildiğini belirten Dilovası, buna inanmadığını söyledi. Suikast ile ilgili olarak Mustafa Duyar’ın gözaltına alınıp tutuklandığını anlatan Dilovası, “Mustafa Duyar, başka bir örgütteydi. O örgütten ajan olduğu iddiasıyla gönderildi ve şaibeli bir şekilde DHKP/C’ye girdi. 3-5 ay gibi kısa bir süre örgütte kalmasına rağmen kesinlikle ulaşamayacağı bilgileri aktardı” diye konuştu.

Evet, Ergenekon’daki Dilovası Tanığı çok dehşet bilgilere sahip. Keşke bir gazeteci veya yazar Dilovası’yla ilgili geniş bir kitap yazabilse. Bölgemizde neler olmuş neler. Daha da önce Ergenekon ve Dilovası ile ilgili yazdıklarımı gazetemizin www.gebzegazetesi.com sitesindeki köşemde okuyabilirsiniz.

Devr-i Alem..   (21 Ekim 2008-10-20

Tarihi Ergenekon Davası ve Türk  Adaleti

Türk ve dünya kamuoyu dün başlayan Ergenekon  davasına kilitlendi. Aylardan beri süren  operasyonda mahkeme aşamasına gelinmesi  çok önemli. Türk adaleti  er veya geç  Eergenekonla ilgili  kararını  verecek ve adelet  tecelli edecektir. Ergenkonla ilgili  tarihe  not düşme adına  dün başlayan  dava ile ilgili  yazı yazarak tarihe noterlik yapmak istedim.  Gelecekte bu dava çok konuşulacak ve  bundan sonra Türkiye’de hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Türk Adalet  tarihine geçecek “ Ergenekon Davası “ ile  Türk adaleti  büyük bir sınav içinde olacak. Dünyanın gözü bu davada.Yıllar sürecek bu dava ile Türkiye geçmişi ile  hesaplaşacak. Bir çok bilinmeyenler   gün yüzüne çıkacaktır.
Bizim için önemli olan bu dava ile  son 25 yıl içinde Gebze ve Dilovası’nda yaşanan bir çok  faili meçhul olaylar  da gün yüzüne çıkacaktır. Sabırla bu davanın seyrini takip etmek gerekiyor.

Adalet  devlet ve  milletin temeli

Adalet ve mahkemelerle ilgili bir çok şey yazılıp söylenmekte. Atalarımız mahkemeler  ve  adaletle  ilgili çok  veciz sözler söylemişler. İşte o ata sözlerimizden bir kaçı  “ Mahkemeler kadıya mülk değil” Şeriatın kestiği parmak  acımaz.” Adalet herkese lazım” ” Geç gelen adalet, adalat  değildir” Adalet mülkün temelidir”. Bana göre Adalet sadece mülkün  değil ,  devlet ve milletinde  temelidir. Adalete, önce  adelet mensupları sahip çıkmalı. Türkiye’de son yıllarda   adalet üzerinde bir çok   eleştiri yapıldığı acı bir gerçek.
Adalet mekanizması  bozulduğunda, devlet ve  milletin temeli sarsılır  ve devletler çöker,milletler tarih sahnesinden  silinir. Ergenekon davasına  bu açıdan da bakmak gerekiyor.  Adalete sahip çıkmak hepimizin  görevi.

Gözler Ergenekon davasında

Dün başlayan tarihi davayı kısaca   hatırlayalım. Emekli Tuğgeneral Veli Küçük, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, Cumhuriyet gazetesi Başyazarı İlhan Selçuk ve eski İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Yalçın Alemdaroğlu’nun da aralarında bulunduğu 46’sı tutuklu 86 sanıklı “Ergenekon” davasının görülmesine  başlandı.
Silivri Ceza ve İnfaz Kurumları Yerleşkesi’ndeki adliyede, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nce yargılamanın yapılacağı davayı  tv ekranlarından takip ettim. Her  kes kendine  göre yorumlar  yaptı. Hürriyet gazetesi’nin   davanını başldığı ilk gün dava’nın Türkiye yi üçe   böldüğünü  yazması  Türk adaletine ve bağımsız yargıç ve savcılarına  büyük haksızlıktı.

DURUŞMA CANLI İZLENDİ

Toplam 280 kişinin alındığı duruşma salonunda mahkeme heyeti, savcılar, avukatlar ve sanıklara 200, basın mensupları ve izleyicilere de 80 kişilik yer ayrılmııştı. Ancak herkesin bir anda   salona dolması  dışarıda yaşanan eylem ve gösteriler mahkemeye  baskı  olarak  yorumlandı. 2455 sayfalık idianame’nin  görüşülüp karara bağlanacağı   Ergenekon davası yakından takip etmeye  devame edeceğim.

DURUŞMA HER GÜN YAPILACAK
Toplam 86 sanığın yargılandığı davanın ilk oturumu, sanıkların ifadeleri bitene kadar her gün yapılacak. Kimlik tespitlerinin ardından ilk olarak tutuklular olmak üzere sanıkların ifadesi alınacak duruşmalarda, sanık sayısının çokluğu nedeniyle mağdurlar ve tanıklar daha sonra dinlenilecek.Salona kurulan sistem sayesinde ses ve görüntü kaydı yapılacak olan duruşmada yaşananlar, daha sonra kağıda dökülecek.Davaya bakacak mahkemenin, duruşmalarla ilgili 3 sayfalık talimat yazısına göre, basın mensupları için 30 kişilik yer ayrılan duruşma salonunda Anadolu Ajansı başta olmak üzere 6 haber ajansı duruşma süresince tüm gün boyunca birer muhabir bulundurabilecek.

MAKTUL VE MAĞDURLAR
İstanbul Cumhuriyet Savcıları Zekeriya Öz, Nihat Taşkın ve Mehmet Ali Pekgüzel’in hazırladığı 450 klasörden oluşan 2455 sayfalık iddianamede, Danıştay 2. Dairesi üyesi Mustafa Yücel Özbilgin “maktul”, Özbilgin dışında dönemin daire başkanı, şimdiki Danıştay Başkanı Mustafa Birden, üyeler Ayla Gönenç, Ayfer Özdemir ve Danıştay Tetkik Hakimi Ahmet Çobanoğlu da “mağdurlar” olarak sıralanıyor.

“ DERİN  VE GİZLİ  DEVLET” sona mı eriyor?

İddianamede, “Türk tarihine ait önemli bir kavram ve bilinen Türk Destanının da adı olan Ergenekon ile terör örgütü kelimelerinin iddianamede yan yana getirilmesinin savcılığın tercihi olmadığı” vurgulanarak, ele geçen ‘İstanbul 29 Ekim 1999 Ergenekon Analiz Yeni Yapılanma, Yönetim ve Geliştirme Projesi” isimli dokümandan ve soruşturma evrakı genelinden ‘Ergenekon’ terör örgütünün bu dokümanın yazım tarihi olan 1999’dan da öncesine dayanan, gizli örgütlü faaliyet içerisinde bulunduğunun, yönetici ve üyelerinin örgütü ‘derin devlet’ kabul edip dışa karşı da bu şekilde gösterdiklerinin anlaşıldığı ifade ediliyor.

Tuncay Güney’den ele geçirilen belgelere yer verilen iddianamede, gerçekleştirdiği eylemlere rağmen, örgütün deşifre edilmesinin daima engellendiği anlatılarak, Susurluk’taki trafik kazasının, örgütün kapılarını kısmen de olsa araladığı belirtiliyor.

İddianamede, “Örgütün yakın amacının, ülkede yönetim zafiyeti oluşturacak derecede eylemler yapıp, kamu düzenini bozacak kargaşa ortamı meydana getirmek, nihai amacının da oluşacak kargaşa ortamı ile yönetime karşı yapılacak hukuk dışı bir müdahalenin kamuoyunda kabulü ve haklılığını temin edip, hukuk dışı bir müdahale ile yönetimi ele geçirmek olduğu tespit edilmiştir” deniliyor.

Derin devletten “ Türkiye Cumhuriyeti  Devleti’ne”

Devletin resmi kurumlarından alınan cevaplara göre yapılan değerlendirmede de “kendilerini ‘derin devlet’ olarak niteleyen ‘Ergenekon’ yapılanmasının, devletin hiçbir resmi kurumuyla irtibat ve alakasının bulunmadığı dile getiriliyor. Evet sonuç olarak  Ergenekon davası  ile Türkiye yeni bir süreçe girdi. Tarihi Ergenekon davası  sonuçlandığında   Türkiye  devlet  ve millet olarak yep yeni bir sürece girmiş olacak. Derin ve gizli devlet tartışmaları  tümü ile sona erecek .Türkiye’de her şeye ve   her yere  “ Türkiye  Cumhuriyeti  Devleti “ hakim  ve sahip olacaktır. Adalete sadece mülkün değil , hem  devlet ve hem  de milletin  temelidir.

Gebzelilerle (16  Temmuz 2008

Ergenekon’dan Dilovası’na 

Dilovası benim 1977 yılından beri yakından bilip tanıdığım kendi halinde bir  yerdi. Aşağı çerkeşli, İzocam, Nasaş veya Diliskelesi olarak   adlandırılan Dilovası  zaman içinde büyüdü.büyüdü. önce  Mahalle, ,sonra köy, sonra  belde ,çiçeği burnunda yeni ilçe  oldu ve şimdide  Ergenekon operasyonuna  en önemli  tanık oldu. Dilovası’nın  her şey olacağını  tahmin ediyordum ama, Ergenekon gibi  operasyona şahit olacağı  aklımın ucundan geçmiyordu. Dilovası artık dünya çapında “Ergenekon Tanığı “ oldu.

Sen neymişsin Dilovası ?
Demek bu da  olacaktı. Ergenekon operasyonunun  en önemli  tanığı Dilovası’ndan çıktı. Bu tanıkların ifadelerinin Türkiye’yi sarsacak bilgiler içerdiği ileri sürüldü. “Dilovası” kodlu tanığa bu ismin Gebze’de Veli Küçük zamanında meydana gelen olaylarla ilgili aktardığı bilgiler nedeniyle verildiği belirtildi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin tarafından  açıklanan iddianamede çok sayıda gizli tanığın ifadelerinin yer aldı. Bu tanıklardan bazılarına numara bazılarına da isim takılmış. İki gizli tanığa “Tanık İsmet” ve “Tanık Dilovası” kod adı verildi.

Dilovası tanığı acaba  neler söyledi ?

Bu tanıkların ifadelerinin Türkiye’yi sarsacak bilgiler içeriyor. “Dilovası” kodlu tanığa bu ismin Gebze’deki olaylarla ilgili aktardığı bilgiler nedeniyle verildiği belirtildi. Tanık Dilovası’nın Veli Küçük’ün bir dönem çalıştığı Kocaeli bölgesindeki faaliyetleri ile ilgili bilgiler verdiği ileri sürülüyor. Evet demek buda olacaktı.Türk tarrihinde  önemli bir destanla ünlü  Ergenekon’un adından sonra  şimdide  Dilovası’nın adı  tanık olarak  Ergenekon  operasyonuna girdi.  Ergenekon’dan Dilovası’na çok önemli gelişmeler olacak. Dilovası tanığının kimliğinden çok  verdiği gizli ifadedeki bilgiler çok önemli. Bakalım  dilovası  tanığından  neler öğreneceğiz.? Bekleyip  görelim.

Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Kültür Bakanının dikkatine

Turizm haftası kutlamaları başladı. Kültür ve Turizm Millet ve devletlerin manevi tapu senetleridir. Kültürüne ve Turizm değerlerine sahip çıkmayan toplumlar, varlıklarını devam ettiremezler. Kocaeli ili ve özellikle Gebze bölgesi Kültür ve Turizm değerleri bakımından çok önemli, biz sahip çıkıp yeteri kadar tanıtamadık. Bir dilekçe ile istek ve şikâyetlerimi cumhurbaşkanına iletmek istiyorum.
Kültür ve Turizm değerlerimizle ilgili 30 yıldır yazılar yazmakta, makaleler kaleme almakta Devri Alem belgesel programı olarak çeşitli programlar hazırlayarak hiçbir telif ücreti almadan birçok televizyon kanalına dağıtmaktayım. Kocaeli ve Gebze ile ilgili hazırladığım Devri Alem belgesel programlarını www.belgeselyayincilik.com adresindeki Devri alem tv’den izleyebilir ayrıca TGRT Belgesel Tv ve TV 5 kanalı başta olmak üzere bir çok televizyon kanalından izleyebilirsiniz.
Sanayi kenti olarak anılan Kocaeli ve Gebze bölgesi, Kültür ve turizm değerlerini tanıtabilseler, bölgemiz büyük çapta ekonomik güce sahip olur, adını dünyaya duyurabilir. Kocaeli’nin Kültür tarihine kısaca baktığımızda, binlerce yıllık bir geçmişi görmekteyiz. Paranın bulunduğu bölgenin Kocaeli olması ekonomik açıdan da çok önemli.

TÜRK İSLAM KÜLTÜRÜNDE KOCAELİ’NİN YERİ
İslam tarihine baktığımızda İstanbul’u fetha gelen sahabeyi ikram ve islam askerleri 1400 yıl önce Gebze bölgesine karargah kurmuşlardı. 1077 yılında Gebze bölgesinde Selçuklu akınlarını görüyoruz. 1329’da Orhan Gazi’nin Bizanslara karşı pelekonan şavaşının Çayırova’da yapıldığını tarihi belgeler ortaya koymaktadır.
Gebze Bölgesindeki Kültür ve Turizm eserleri

Gebze, Darıca, Dilovası ve Çayırova ilçeleri Kültür ve Turizm değerleri açısından zengin bir bölgedir. Dünya’ya ünlü Anibal ‘in anıt mezarı Gebze4de bulunmaktadır. Çağ açıp çağ kapayan Fatih Sultan Mehmet’in otağı Geçtiğimiz günlerde vefat yıldönümünde andığımız Mimar Sinan’ın kalfalık eseri Çoban Mustafa Paşa Kulliyesi Gebze’dedir. Tavşancıl’dan Bayramoğlu sahiline kadar bir çok tarihi kale kalıntısı vardır. Darıca ve Eskihisar Kalesi binlerce yıllık bir geçmişin taşa vurulan bir mührüdür.

OSMAN HAMDİDEN KİMİN HABERİ VAR?
Türk Müzeciliğinin kurucusu ressam ve müzeci Osman Hamdi ünlü resimlerini Gebze Eskihisar’da çizmiştir. Osman Hamdi sadece bir ressam değil, Türk müzeciliğinin kurucusu, zıraat ve teknik tarıma önem veren birisidir. Her gün Eskihisar’dan topçulara gelip geçen binlerce kişi Osman Hamdi’nin müzesinin bile Eskihisar’da olduğunu bilmeden geçiyorlar.

DARICA KUŞ CENNETİ VE BAYRAMOĞLU SAHİLLERİNİN KIYMETİ
Dünyaca tanınan Darıca Kuş cenneti, hemen yanı başımızda Bayramoğlu sahilleri adeta bir tabloyu andırıyor. Darıca başta olmak üzere bölgemizdeki tarihi çınarlar anıt ağaçlar, eski evler geçmişi nazlı yadigarı. Ballıkayalar tabiat parkı ise Gebze’nin en büyük turizm değerlerinden birisi. Başta Tavşancıl evleri olmak üzere, köylerimizdeki tarihi konaklar ve evler Türk mimarlık tarihinin şaheser örnekleri. Köylerdeki hala sürdürülen köy hayatı azda olsa sebze, meyve ve hayvancılığa verilen önem bölgemizin en önemli kültür değerleri. Denizli göletinin arkasındaki sığırlık merasında 700 yıldan beri varlıklarını sürdüren ve bugün sayları 10 a inen çadırlarda yaşayan yörükler, Kültür tarihimizin yaşayan en değerli varlığı. Bu kültür ve turizm değerlerine başka bir çok şey daha ilave edilebilir.

CUMHURBAŞKANI, BAŞBAKAN VE KÜLTÜR BAKANINDAN İSTEĞİMİZ
Dünden itibaren Turizm haftası kutlanmaya başlandı. Yasak sağma babında göstermelik kutlama törenleri  yine oldu bitti ile gelip geçecek. Kocaeli ve Gebze bölgesindeki başta yaşayan halk olmak üzere yetkili ve yöneticilerimiz Kültür ve Turizm değerlerimize sahip çıkmıyoruz, kıymetini bilmiyor, koruyup tanıtmıyoruz. Cumhurbaşkanı Sayın Abdullan Gül, Başbakan Sayın Erdoğan ve Kültür Bakanı Sayın Ertuğrul Günay’dan Kocaeli ve Gebze bölgesindeki Kültür ve Turizm değerlerinin bir envanterinin çıkartılarak, sanayi ile birlikte Kültür ve Turizm değerleri ile Kocaeli ve Gebze’nin tanınmasını arzu ediyoruz
Milletvekillerimiz Turizm haftası dolayısıyla öncelikle Kültür ve Turizm değerlerini yerinde görüp tanımalarını arzu ediyoruz. Vali Sayın Topaca ve Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Karaosmanoğlu kendilerine bağla daire müdürleri ve yetkili yöneticilerle Kocaeli’deki kültür ve turizm değerlerini tanıtmak için geziler düzenlemelerini istiyoruz.
Sonuç olarak, Turizm haftası kutlanırken sözde yazı yazma yerine eyleme geçecek bir yazı kaleme aldım. Bu yazıyı dilekçe haline getirerek Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Kültür Bakanına gönderiyorum. Kültür ve turizm değerlerimize azda olsa sahip çıkmanın huzuru içindeyim. Siz okurlarımdan da ilgili makamlara birer mesaj atarak vatandaşlık görevinizi yerine getirin.

Bu nasıl Turizm haftası?

Gebze Bölgesinin Turizm değerleri turizm haftasına sahipsiz giriyor. Gebzeliler bir çok tarihi ve turistik değerlerimizden bürokrasi yüzünden faydalanamıyorlar. Eskihisar Kalesinden Osman Hamdi Bey’e Hünkar Çayırından Anibal Anıt mezara bir çok değerimiz tanıtılamıyor

Turizm Haftası’na Gebze bölgesi buruk bir şekilde giriyor. Her yıl 15-22 Nisan tarihlerinde kutlanan Turizm Haftası’ndan Gebze bölgesinin tarihi ve turistik değerleri perişan halde bu haftaya girmeye hazırlanıyor. Öne çıkarılmayan ve sahip de çıkılmayan tarihi ve kültürel değerlerimize yerel yönetimlerin ve idarecilerimizin sahip çıkması gerekiyor.

ANİBAL TEPE İŞGAL ALTINDA

Gebze bölgesinin en önemli kültürel değerlerinden olan Anibal Tepe bugün Tübitak’ın işgali altında. Tübitak tarafından halkın kullanımına kapatılan ve ünlü komutan Hannibal’ın mezarının da bulunduğu yeşillikler içersinde ki Anibal Tepeye Gebzeliler giremiyor. Mustafa Kemal Atatürk’ün vasiyeti, Milletvekillerinin girişimine rağmen kimseyi dinlemeyen Tübitak, Anibal Tepeden bölge insanının istifade etmesine zorluk çıkarıyor.

OSMAN HAMDİ BEY MÜZESİ KAPALI
Gebze’nin eşsiz güzelliğe sahip Eskihisar sahilinde bulunan Osman Hamdi Bey Müzesi de vatandaşların kullanamadığı eyerler arasında. Ünlü Osmanlı Ressamlarından Osman Hamdi Bey’in konağı olan Müze, Büyükşehir Belediyesine devredilmesine rağmen ziyarete kapalı. Eskihisar sahilinde kapalı bir kutu gibi duran Müzeyi ne yazık ki vatandaşlar gezemiyorlar. Müzeden bölgemizin yararlanması için Büyükşehir bürokratlarının Müzeyi halka açması gerekiyor.
BALLIKAYALAR YOK OLUYOR
Yine Gebze bölgesinin en büyük turizm değerlerinden birisi ise Ballıkayalar Tabiat parkı. Dünyaca üne sahip, yurdumuzun bir çok bölgesinden insanların akın ettiği, özellikle dağcılık, trekking gibi sporların tutkunları tarafından en çok beğenilen yerler arasında olan Ballıkalayar Vadisi bugün perişanlık içerisinde. Yangın tehlikelerinin yaşandığı sorumsuz insanların çevreyi kirlettiği Ballıkalayar her geçen gün yok oluyor.

RANTÇILARIN HEDEFİ HÜNKAR ÇAYIRI

Osmanlı ve Türk tarihi için büyük öneme sahip yerlerden birisi de Hünkar Çayırı. Fatih’in Otağ kurup son nefesini verdiği Hünkar Çayırı bugün Rantçıların hedefinde. Arazi rantçıları tarihi değerimizi ele geçirmek için mücadele ederken, Kocaeli Valiliği de bölgeyi Kent Parkı haline getirmeye çalışıyor. Ancak Valinin tüm ısrarlarına rağmen Hünkar Çayırı’nda pürüzlerin çıktığı ve çalışmaların bu yüzden başlamadığı kaydediliyor.
MUSTAFA PAŞA RESTORE EDİLMEDİ
Ve tabi ki Mustafa Paşa Külliyesi. Gebze’nin merkezinde yıllara meydan okuyan, ilçenin 450 yılına şahitlik eden Çoban Mustafa Paşa Külliyesiyle bölgenin en önemli tarihi eseri olmakla birlikte, yılların ihmaline de maruz kaldı. Hırsızların tuğrasını çaldığı Mustafa Paşa Külliyesi uzun yıllardır restorasyon bekliyor. Vakıflar genel Müdürlüğü Mustafa Paşa’ya restorasyon söz vermense rağmen külliye hala daha restore edilmedi. Bölge kamuoyu etrafı kapanan Külliyenin restore edilerek canlanmasını bekliyor.

AK Parti İl Başkanı ne dedi?

Kocaeli siyasetinden kimler geldi kimler geçti? Bir çoklarının adı sanı bile çoktan unutuldu. İz bırakanlar, hizmet yapanlar yıllar geçse de minnette şükranla anılıyor. Sadece siyaset değil, her alanda eser ve hizmet bırakmak gerekiyor. Siyaset adamlarının işi çok daha zor.

Siyaset zor bir sanat. Siyaset ve siyasetçi en çok eleştirilen deyim yerinde ise hedef tahtası insanlar. Siyasetin ne kadar zor olduğunu ancak siyaset yapanlar bilir. İnsanlar olarak işin kolaycılığına kaçar, siyasete girmeden sürekli siyasetçileri eleştiririz. Siyasetçileri eleştirenler önce siyasetin içine girmeli siyaseti yakından tanımalıdırlar.
Geçmişte siyasetin içinde bulunmuş, aktif siyaset yapmış, Milletvekili adayı olmuş birisi olarak siyasetçileri eleştirirken siyasetin ne kadar zor olduğunu bilerek eleştirmeye çalışıyorum. AK Parti Türk siyasetinde bir dönüm noktasıdır. Hiç bir parti kurulduğu 1-2 yılda büyük baskılara rağmen, iktidar olamazken AK Parti iktidar olmuştur. AK Parti’nin bir başka önemli konumu da siyasete yepyeni isimler kazandırmış, babadan oğula geçen siyasi miras olayına son vermiş, siyaseti Anadolu safına yaygınlaştırmıştır.

AK PARTİ İL BAŞKANI CİVELEK
AK Parti’nin kuruluş yıllarından beri kendisini tanığım Kullar Belediye Başkanlığı ve şimdide AK Parti il Başkanı olarak Kocaeli siyasetinde önemli bir konuma sahip Mahmut Civelek önceki gün gazetemizin 28. Kuruluş yıldönümünü kutlamak için gazetemizi ziyaret ettiler. Gebze Belediye Başkanı Adnan Köşker, AK Parti İlçe Başkanı  Cemalettin Kaflı ve kalabalık bir parti grubu ile gazetemize gelen Civelek’ten hem kutlama hem de eleştiriler aldık. Bazı haberlerimiz ile ilgili  detaylı araştırma yapmadığımızı özellikle Büyükşehir Belediyesinin ilçeler bazına hizmeti adil olarak dağıttığını net bir şekilde ortaya koydu.
Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Karaosmanoğlu’nun tam anlamı ile adil bir başkan olduğunu, insanlar arasında hiç bir süretle ayrım yapmadığını partili partisiz bile ayrım yapmadığını net bir şekilde söyledi.
Büyükşehir Belediyesinin Kocaeli bölgesi için çok önemli hizmetler yaptığını Kocaeli’nin tüm sınırlarının Büyükşehir olmasının Kocaeli’ye kazandırdıklarını gelecekte çok daha iyi anlaşılacağını ifade etti.

MAHMUT CİVELEK’İN ESPİRİLERİ
AK Parti İl Başkanı Sayın Civelek oldukça esprili açık sözlü dobra dobra konuşan bir isim insanları tanımak için insanlarla sohbet etmek gerekiyor. Gerçekten sayın Civelek siyasette geleceği oldukça parlak olan bir isim. Belki İbrahim Karaosmanoğlu’ndan sonra Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı olacak bir isim. Sorunların çözümü, insani ilişkiler ve diğer özellikleriyle Kocaeli siyaset tarihinde önü parlak olan bir isim olarak değerlendiriyorum.
Açık sözlü ve dobra dobra konuşan AK Parti İl Başkanına bende açık ve dobra dobra konuştum. Gebze’nin tam anlamı ile hizmet alamadığını Gebze’deki bazı sıkıntılarının örneklerini verdim. Büyükşehir Belediye Basın Yayın Daire Başkanlığından, Büyükşehir Belediyesinin yaptığı hizmetler ile ilgili istediğimiz hizmet dokümanlarının listesini bili alamadığımızı söyledik. Gazetemizin Büyükşehir ile ilgili yaptığı anketlerinin sonuç dökümünü incelemesi için il başkan yardımcısına verdiğime söyledim.
Evet, sayın Karaosmanoğlu Gebze’yi de yakından bilen Yuvacık Belediye Başkanlığından beri tanıdığım değerli bir isim. Ancak Büyükşehir’in Gebze bölgesine daha yakından ilgi göstermesi gerektiğine inanıyorum. Sayın İl Başkanına da bu net bir şekilde ifade ettim.
Sonuç olarak, AK Parti İl Başkanı yerinde durmayan ilçeleri adam adım gezen Kocaeli siyasetine farklı bir bakış açısı getiren birisi olarak görmenin mutluluğunu yaşadım. Bizlere yazı ve mesaj göndererek Büyükşehir Belediyesi hizmetlerin şikayet eden dostlarımızın şikayetlerini sayın il başkanına da iletmesini rica ediyorum. Gerçekten farklı Kocaeli Siyasetine renk getiren özellikle hazır cevabı ve sorunları çözmede başarılı birisi olarak gelecekte Kocaeli siyasetini belirleyecek bir isim. Kendisine başarılar diliyorum.

KURULUŞUMUZU KUTLADI
Gazetemizin kuruluşunun 28.Yıl dönümü sebebiyle AK Parti İl Başkanı Mahmut Civelek, Gebze Belediye Başkanı Adnan Köşker, AK Parti Gebze İlçe Başkanı Cemalettin Kaflı, İl ve yöneticileri gazetemizi ziyaret etti. İl Başkanı Civelek’e gazetemiz bünyesinde bulunan Kütüphanemiz ile ilgili geniş bilgiler verdik.MZiyaret sonrası Mahmut Civelek’e hazırlamış olduğu belgesellerden hediye ettim

28 Şubat yargılanırken…

NECMETTİN ERBAKANLA 28 SUBAT’IN PERDE ARKASI RÖPORTAJI

Dün Son dakika haberlerinde 28 Şubat darbesini gerçekleştirenlere yönelik hukuk operasyonunu izlediğimde 28 Şubat sürecinde yaşananları bir kez daha hatırladım. 28 Şubat süreci gerçekten Türk demokrasisine, Türkiye’nin gelişmesine ve Türk ekonomisine büyük darbe indiren hukuk dışı bir operasyondu. Ve darbeyi yapanların bir bir göz altına alındığını duyduğumda o gün yaşanan haksızlıkların, vicdansızlıkların hesabının sorulacağını öğrenmenin huzur ve mutluluğunu yaşadım Türkiye’nin geleceği adına da sevinç duydum.
28 Şubat darbesinde neler yaşanmadı ki… İhbarlar, iftiralar, basit ve küçük hesap uğruna yok etme harekatı, ocakları söndürüp haksız yere tutuklamalar ve Gebze’de ki Belediye operasyonunda bir çok suçsuz insanın işkenceye tabi tutulması, daha neler neler…Ama en önemlisi seçilmiş bir belediye başkanının birkaç polis memuru nezaretinde ite kaka makamından yaka paça edilerek tutuklanması ve nezarethane de insanlık dışı işkencelere tabu tutulması. Geçtiğimiz gün merhum Ahmet Penbegellü’nün kardeşi Mehmet Penbegüllü ile beraberdik. Mehmet bey ağabeyi Ahmet beyin gördüğü işkenceler yüzünden kötü hastalığa yakalandığını söylerken, gözleri yaşla doluyordu. Evet yapanın yaptığı yanına kar kalmıyor. 28 Şubat sürecinde haksızlığa uğrayanların hakkını devlet adaletle arayacak. 28 Şubat sürecinin en önemli aktörleri sadece vicdanlarda değil, hukuk karşısında da mahkum olacaklar ve yaptıklarının hesabını bağımsız Türk adaleti önünde vereceklerdir. Gebze’de yaşananlar işkence görenler, kendilerine yapılan Haksızlığı ve işkencelileri mutlaka adalete anlatmalıdırlar.

DARBECİLERE GÖZALTI

28 Şubat soruşturması kapsamında dört ilde, 31 adreste arama yapıldı. Dönemin orgenerallerinden Çevik Bir ve savcı Nuh Mete Yüksel hakkında gözaltı kararı çıkarıldı.
Türkiye dün sabah 28 Şubat soruşturması kapsamında emekli generallerin evlerine yapılan baskınlarla uyandı.
Soruşturma kapsamında sabahın erken saatlerinden itibaren İstanbul, Ankara, Çanakkale, Niğde ve Eskişehir’de toplam 31 adreste arama yapıldı.
Operasyonla ilgili ilk resmi açıklama HSYK Başkanvekili Ahmet Hamsici’den geldi. Hamsici, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nca başlatılan soruşturma kapsamında 31 kişi hakkında arama ve gözaltı kararı bulunduğunu söyledi. Gözaltı kararları 11’i İstanbul, 17’si Ankara, 1’i Niğde, 1’i Çanakkale, 1’i Eskişehir’deki kişiler için alındı.

ÇEVİK BİR’E GÖZALTI KARARI
Dönemin orgenerallerinden, ‘Batı Çalışma Grubu’nun başında olduğu ifade edilen Çevik Bir’in İstanbul ve Ankara’daki evleri aranıyor. Bir’in İstanbul’da Harp Akademileri’ndeki lojmanında da arama yapıldı. Çevik Bir daha sonra gözaltına alındı.
O dönem komuta kademesi içinde yer alan emekli tuğgeneraller Erol Özkasnak, Abdullah Kılıçarslan ve İdris Koralp’in evinde de arama yapıldı.

SORUŞTURMA KAPSAMINDA GÖZALTIN ALINANLAR

”Ankara’da emekli Tuğgeneral Abdullah Kılıçarslan, emekli Kurmay Albaylar Hüsnü Dağ, Arslan Daştan, Oğuz Kalelioğlu, Sezai Kürşatökte, Ahmet Nazmi Solmaz; emekli Kıdemli Albaylar Serdar Çelebi, İbrahim Selman Yazıcı, emekli Albaylar Mustafa Kemal Savcı, Ziya Batur, Ruşen Bozkurt, Mehmet Şinasi Çalış, Aburrahman Yavuz Gürcüoğlu, İsrafil Aydın, Yahya Cem Özarslan; emekli binbaşı Ahmet Aka; emekli Başçavuş Hamza Özaltun
İstanbul’da emekli Orgeneral Çevik Bir, emekli Tuğgeneraller İdris Koralp, Ünal Akbulut; emekli albaylar Yüksel Sönmez, Eser Şahan, Cengiz Çetinkaya; emekli Binbaşı Salih Eryiğit; emekli yüzbaşılar Orhan Nalcıoğlu, Mustafa Babacan; emekli Başçavuş Necdet Batıran, Aydın Karaşahin.
Çanakkale’de emekli Astsubay Ahmet Tarık Yelkenci; Niğde’de emekli Kıdemli Albay Ümit Şahintürk; Eskişehir’de emekli Albay Alican Türk.”

Sonuç olarak bugünleri de gördük, 28 Şubat süreciyle daha önce yazdığım yazılarla sizleri baş başa bırakıyorum. Bu yazıları gazetemizin www.gebzegazetesi.com internet adresinden okuyabilirsiniz.

28  ŞUBAT DARBESİNDE GEBZE KAYBETTİ

Bugün 28 Şubat Darbesinin 15 yıl dönümü. 15 yıl önce yaşanan ve Türk Demokrasi tarihine kara bir leke olarak geçen 28 Şubat Darbesini tümüyle yaşamış bir gazeteci olarak bu konuda bir çok yazı kaleme aldım, televizyon programı hazırladım, en önemlisi 28 Şubat darbesinin mağdur başbakanı merhum Erbakan ile röportaj yapıp belgesel çeken az sayıda ki gazetecilerden birisiyim.
28 Şubat darbesi her yönüyle araştırılmalı. Bu darbe Türkiye’ye çok pahalıya mal oldu. Üzerinden 15 yıl geçse de halen yaşanılan bir çok sorunun temelinde 28 Şubat darbesi yatıyor. 28 Şubat darbesinde en çok Gebze bölgesi kaybetti. Gebze, bu dönem bir çok kişinin darbe tantanacılığı ve şakşakçılığı yapması yüzünden karanlık yıllar geçirdi.
28 Şubat darbesinin tüm boyutlarıyla Gebze’de araştırmasını yapıp belgesel çekimlerim sürüyor. 28 Şubat darbesinde kimler ne yaptı, nerelerde toplantılar düzenlendi, imzalı imzasız kimler ihbarlarda bulundu, dönemin bir numaralı darbe komutanı olan ve Azerbaycan’da hala anlaşılamayan ve üzerinde sis bulutları bulunacak bir şekilde ölen Zeki Durlanık’ın yaptığı icraatlar, Mülkiye müfettişi Candan Eren’in soruşturmaları ve daha neler neler…
15 yıl sonra geriye dönüp baktığımda o karanlık yılları unutmak mümkün değil ve hiçbir zaman da unutulmayacak. Öncelikle 28 Şubat darbesiyle ilgili Gebze’de ciddi araştırma yapılmalı, yasal olarak yapılma sebebiyle vicdanlarda bu araştırmalar yapılacak, bazı kişi ve kurumlar tarih önünde ve vicdanlarda mahkum olacaktır.

28 ŞUBAT DARBESİNDE ERBAKAN İLE SÖYLEŞİ

Türk siyasetinin önemli isimlerinden, bir döneme damgasını vuran eski Başbakan ve Saadet Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın ölümünün üzerinden bir yıl geçti. Ölümünden kısa bir süre önce kendisiyle konuşup 28 Şubat post modern darbesinin yıl dönümünde röportaj yapmıştı k ve 1950’den 28 Şubat’a kadar olan süreci kameralarımıza anlatmıştı. Erbakan Türkiye’de sadece bize yaptığı 28 Şubat ile ilgili söyleşişi yayınlıyoruz.

28 ŞUBAT ABD OPERASYONU

Tarihin canlı tanığı olarak, Sayın Erbakan’dan 28 Şubat süreci, yaşananlar ve olayların perde arkasını anlatmasını istiyoruz? Soruma tek tek cevap verirken, Şu gizli belgeyi getirin diye yardımcılarına talimat verdi. Şeffaf poşet içerisinde “ ABD Diş İşleri Bakanlığı’nın, ABD’nin Ankara büyük elçiliğine gönderdiği “ yazıyı okumamız için bana vererek şunları söylüyordu;
..” 28 Şubat tam anlamı ile bir ABD operasyonu, Biz iktidara gelip Türkiye’yi ABD güdümünden kurtarıp Dünya ülkesi yapma çalışmalarımızdan, ABD çok rahatsız oldu. Ekim 1996 tarihinde ABD devlet başkanı adına ABD Diş İşleri bakanlığı ABD Ankara büyük elçiliğine “ GİZLİ “ başlığı altında gönderdiği yazıda Erbakan’ın Başbakanlıktan indirilmesi için her türlü eylem ve çalışmanın yapılması isteniyor. Ünlü 28 Şubat Milli güvenlik kurulunda görüşülen bildiri maddeleri ABD tarafından dikte edildiğini daha sonar ele geçirdiğimiz bu gizli ABD belgesinden anladık dedi.
Bu belgeyi yeni ele geçirdiklerini söyleyen Erbakan hiç bir şey gizli kalmıyor. 28 Şubat 1997 deki ünlü milli güvenlik kurulundaki maddelerin tümü ABD gizli belgesinde de var. Türkiye’ye yazık oldu. Türkiye çok zaman kaybetti.” diye konuştu.

ABD’NİN GİZLİ BELGESİNDE NELER VAR?

1. Departmanımız, Türk hükümetinin milli eğilimlerinden ve Başbakan Erbakan’ın ideolojisinden ilham alarak dış politikayı Batı’dan ayırıp Arap ve Müslüman dünyasına doğru yeniden yönlendirmesinden dolayı derin endişe içerisindedir. Kanaatimizce Türkiye’nin İran, Irak, Libya, Nijerya ve sudan ile bağlarının kuvvetlendirmek konusunda ki mevcut tutumu, bizim milli menfaatlerimize aykırıdır(düşmancadır).
2. Doğru Yol Partisi, Erbakan’ın radikal İslami söylemlerini (taahhütlerini) ılımlaştırmada başarılı olamadığına göre, kendisinin Refah partisi ile koalisyonu verimsiz görünmektedir. Biz inanıyoruz ki, Tansu Çiller’in koalisyondan çekilmesi Erbakan’ı düşürür ve ülkeyi erken genel seçimlere götürür. Sonuç kesin olmamakla birlikte, Refah Partisi büyük bir ihtimalle seçimlerden eskisinden daha güçlü çıkacaktır.
3. Türkiye, Birleşik devletlerin anahtar stratejik ortağı kalmak mecburiyetindedir ve onun bu pozisyonunun gerçekleştirip, sürdürmede ki başarınız bizim milli menfaatlerimiz doğrudan etkileyecektir. Türk askeriyesi, bu sonucu elde etmeye doğru daha büyük bir çaba sarf etmesi için harekete geçmeye zorlanmalıdır. Bu konuda ki aksiyon planlarınızı ve yorumlarınızı bekliyoruz.

MİLLİ GÜVENLİK KURULU’NDA NELER YAŞANDI?

Prof.Dr. Erbakan’a, 9 saatlik milli güvenlik kurulunda neler yaşandığını sorduğumda kısa bir sure duraklayıp adeta o günleri yeniden yaşıyor gibiydi. Kurulda ilk sözü askerler aldı. Askeri kanat daha önce ayrı ayrı konuşuyor ve kuvvet komutanları görüşlerini ayrı ayrı açıklıyordu. Bu kez farklı davrandılar.
Askerler Biz karar aldık, bu toplantıda Genel Kurmay adına tek bir kişi konuşacak ve bu konuşma genelkurmayın görüşü olacak denildi. O zaman Genelkurmay istihbarat başkanı olan Çetin Doğan paşa söz alıp tam 5 saat konuşma yaparak sözde irtica tehlikesi ile ilgili görüşlerini açıkladı. Kurul bildirisinin acilen imzalanarak Hükümet tarafından uygulanmasını istediler. 5 saatlik konuşmayı sakin bir havada dikkatle dinledim. 5 saat sonra Kapıda duran Askeri yaveri yanıma çağırıp Demirel’in önünde duran Anayasa kitapçığını istedim ve kitapçığı elime aldığımda şunları söyledim.

NEDEN ANAYASA’NIN BİRİNCİ MADDESİNİ OKUMUYORSUNUZ

Söz sırası bana gelmişti. Tansu Çiller ve ekibi beni yalnız bırakmıştı. Kurulda adeta tek başıma kalmıştım. Söze Neden Anayasanın ikinci maddesini okumuyorsunuz. Anayasanın birinci maddesinde Türkiye’nin Sosyal bir Hukuk devlet olduğunu neden söylemiyorsunuz diye sordum. Askeri kanadın şikâyetine tek tek cevap verdim. Tam 4 saat konuşma yaparak Askerlere cevap verdim.
Başbakan yardımcısı Tansu Çiller, Milli Savunma bakanı Turan Tayan ve İçişleri bakanı Meral Akşener hiç konuşma yapmadılar. Yalnız olmama rağmen 2 parti koalisyon hükümeti değil de, tek başına iktidar gibi hükümeti savundum. Alınan kararların Tavsiye kararı olduğunu bu karanın uygulanıp uygulanmamasına hükümetin karar vereceğini açıkladım

DEMİREL ASKERLERİ DESTEKLEDİ

Röportajın bu bölümünde Sayın Erbakan’a; Her fırsat da demokrasiden söz eden, 6 kez gidip 7 kez gelmekle öğünen Cumhurbaşkanı Demirel’in tutumunun ne olduğunu sordum.
Erbakan’ın cevabı çok ilginçti?
Demirel hiç ses çıkarmadan askerlerin yaptığı konuşmayı adeta tasdik ediyordu. Hükümete ve demokrasiye hiç sahip çıkmamıştı.
Ben 28 Şubat post modern ABD darbesi yüzünden istifa etmedim. Bizim hükümet ortağımız DYP milletvekillerine istifa baskısı yapıldığı için istifa ettim. Tansu Çiller bir gün bana gelerek, partimden 50 milletvekili istifa edecek hükümet düşecek, ben bu milletvekillerini seçimde tümü ile tasfiye edeceğim dedi.
Genel seçime gitmek şartı ile hükümetin istifasını Demirel’e bildirme kararı aldık. 290 imza ile Demirel’e çıkıp “ Bakın Sayın Demirel siz bulun 226’yı düşürün hükümeti diyordunuz, Bende 290 milletvekilinin imzasını size getirdim. Ben istifa ediyorum, seçime gitme şartı ile Tansu Çillerin başbakan olmasını destekliyorum dedim.
Demokrasi şampiyonu Demirel 290 milletvekili imzasını hiçe sayarak Hükümeti kurma görevini Mesut Yılmaz’a verdi. Ondan sonrada yaşananlar malum.

KARADAYI PAŞA’DAN TEŞEKKÜR?

Eski Başbakanlardan Necmettin Erbakan’a 28 Şubat darbesinin mimarlarından olan Askeri kanat ile hiç görüşüp görüşmediğini sordum. Aldığım cevap çok ilginçti.
Bir gün Karadayı paşanın kendisine gelip “ Sayın Başbakan’ım biz ilk kez sizin döneminizde askerler olarak çok iyi maaş aldık. İlk kez sizin döneminizde
Maddi olarak rahat ettik. Biz sizlerden şikâyetçi değiliz. Sizlere güveniyoruz.” Dedikten sora cebinden iki ayrı fotoğraf çıkarıp şu açıklamayı yaptı.
Fotoğraflardan birinde Fatih Çarşambada çekilen çarşaflı hanımlar yer alıyordu. Bu fotoğrafı gösteren Karadayı “Sayın Başbakan bizim endişemiz Türkiye’nin bu duruma düşmesinden endişe ediyoruz ” dedikten sonra diğer fotoğrafı da gösteren Karadayı paşa sözlerine şöyle devam etti.
“ Bakın Sayın Başbakan benim ailemden de başı kapalı hanımlar var. Ben asker olarak babamın adına Cami bile yaptıran bir Genelkurmay başkanıyım. Babasının adına cami yaptıran paşa dine karşı olmaz “ dedi.
Karadayı paşaya cevaben şunları söyledim.
“ Sayın Paşam siz fotoğraflarla bana geleceğinizi söyleseydiniz bende size Almanya’nın başkenti Berlin’den çok sayıda çarşaflı hanım fotoğrafı gösterebilirdim. Sayın paşam örtülülerden korkmayın, onlardan devlete ve millete zarar gelmez diye cevap verdim.
Sözü Kıbrıs Barış harekâtına getirdim. Sayın Erbakan Kıbrıs harekâtında yaşananları daha dün yapılmış gibi hatırlayarak harekâtın nasıl yapıldığını tek tek anlatmaya başladı.
28 Şubat süreci Erbakan’ın vefatı ile ilgili bir çok haber, yorum, TV programı ve belgeseller yayınlandı. Birçoğunu takip etme imkanım oldu. Merak ediyorum acaba 28 Şubat süreci yaşanmasaydı ne olurdu. Türk siyasi hayatı nasıl şekillenir, Başbakan kim olurdu?
Elbette bu sorulara farklı cevaplar verilebilir. Ancak bir gerçek var ki 28 Şubat süreci gerçekten hedefe ulaşsa idi bugün her bakımdan dünyanın üçüncü ülkesi konumunda basit bir Ortadoğu ülkesi olabilir, kapalı rejimler ve ekonominin yerlerde süründüğü bir Türkiye olabilirdik.
28 Şubat darbesinin hedefe ulaşmamasından Türkiye büyük kazançlı çıktı. En büyük kazançlı çıkan Türk ekonomisi ve demokrasisi oldu. Siyaseten kazançlı olanda AK Parti ve Başbakan Erdoğan idi.
Özetle 28 Şubat süreci yaşanmasaydı bugün çok farklı bir Türkiye’de yaşıyor olacaktık. Bugün 28 Şubat sürecini yapanlar büyük pişmanlık içerisindeler. En çok pişman olanlarda bilerek veya bilmeyerek 28 şubat darbesine destek olanlar. Bunlar vicdanlarına hep mahkum olacaklar, hayatları boyu rahatsız olacaklardır.

28  ŞUBAT SÜRECİ ARAŞTIRILSIN

28 Şubat postmodern darbe döneminde tüm yurtta olduğu gibi Gebze’de de çok insan acı çekti. Hiçbir suçu olmayan insanlar evlerinden alınarak yok yere aylarca hapishanelerde yattı. Görülen davaların tamamından bu insanlar daha sonra beraat etti. Ama 28 şubat mağdurları çektikleri ile kaldı. Gebze bölgesinde de başta dönemin Belediye başkanı merhum Ahmet Penbegüllü olmak üzere bir çok kişi mağdur edildi. Bu mağdurlardan bir kaçı 28 Şubat sürecini anlatan kitaplar yazmaya hazırlanıyor.
28 Şubat 1997 günü toplanan Milli Güvenlik Kurulunda alınan kararlarla siyasi tarihimize geçen 28 Şubat süreci aradan geçen 14 yıl boyunca hep tartışıldı. 28 Şubat sürecinde Gebze Garnizon komutanı olan ve daha sonra Azerbaycan’da kalp krizi sonucu ölen Zeki Durlanık döneminde Gebze’de yaşananlar, Gebzelilere işkence yapılması, Emniyetçi Adil Serdar Saçan ile Mülkiye müfettişi Candan Eren’in Gebze’de adeta terör estirmesi, gizli ve özel toplantılarda yapılan konuşma ve alınan kararlar Gebze’ye o dönem çok zarar verdi. Gebze’yi adeta birkaç yıl geriye götürdü.
28 Şubat sürecinde en büyük mağduru merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan bugün İstanbul Fatih Cami’inde kılınan cenaze namazı ile eşinin yanında toprağa verilecek. Ama 28 Şubat sürecinin izleri bir çok kişide devam ediyor. 28 Şubat mağdurları bu günlerin araştırılarak sorumluların cezasını Çekmesini istiyor.
Üstün’den 14 yıl geçse de 28 Şubat darbesini unutmamak ve tarihi sürekli hatırlamak gerekiyor. Tarih’den ders ve ibret alınmazsa sürekli yaşanır. 28 Şubat darbesini Gebze’de gazeteci ve belgeselci olarak yaşadım.Yaşananlardan ülkemiz ve bölgemiz büyük zarar gördü.
28 Şubat’da yaşadıklarımı tek tek kayıt altına adım. Gazetemiz üzerindeki maddi ve manevi baskılar. iftira, yalan ihbarlar. Fişlemeler ve daha neler neler.Bugün bu olaylara sebep olanlar vicdan azabı çekiyorlardır.
Bana göre en ağır ceza vicdan azabı.28 Şubat’da sadece Gebze’de değil ,Tüm Türkiye’de kendisinde güç görenler, ülkemize ve insanımıza büyük zarar verdi. Keşke yaşanmasaydı.
28 Şubat ile ilgili daha önce yazdığım yazıları gazetemizin internet sitesinden okuyabilirsiniz.

28  ŞUBAT SÜRECİ VE BAYOZ HAREKATI

Zaman hızlı gelip geçmiş. Daha dün diyeceğimiz 28 Şubat darbesinin üstünden tam 13 yıl geçmiş. 13 yıldan beri tarışılan 28 Şubat postmodern darbe süreci ile ilgili sürekli yazılar yazdım.
Bugünde sizlere bu köşede 28 Şubat süreci ile son günlerde tartışılaan Balyoz harekatı ve Gebze’ye verdiği zararlarla ilgili yazılar yazmak istiyorum. Zaman geçtikçe 28 Şubat süreci ve Balyoz harekatı daha iyi anlaşılacaktır.

13 Yıldan beri köprünün altından çok sular geçti. Bir çok olay yaşandı. Muhtar bile seçilemez denen Erdoğan 7 yıldır Başbakan, Abdullah Gül 3 yıldır Cumhurbaşkanı, Milli görüş çizgisinden gelen bir çok bakan var. Büyükşehir belediyelerini Milli Görüşçü başkanlar idare ediyor.
Ama en önemlisi 28 Şubat sürecinin mimarı ve palanlayıcıları bugün Ergenekon operasyonu ile tutuklu veya yargı önünüde hesap veriyorlar. Bilerek ve bilmeyerek 28 Şubat sürecinine destek verenler vicdan azabı içinde.
28 Şubat sürecinde en çok bölgemiz zarar gördü. Gebze’de bir çok haksızlık ve yolsuzluklar yapıdı. Bir çok insan haksız olarak ceza evine konup işkence yapıldı. Gebze bu konuda çok şey kaybetti.
28 Şubat darbe süreci gelecek yıllarda’da tartışılmaya devam edecek.

28  ŞUBAT’IN ARKASINDA KİMLER  VAR?

28 Şubat 1997 günü toplanan Milli Güvenlik Kurulunda alınan kararlarla siyasi tarihimize geçen 28 Şubat süreci aradan geçen 13 yıl boyunca hep tartışıldı ve tartışılmaya devam edilecek.
28 Şubat süreci’nin Gebze bölümü ile ilgili başlı başına bir yazı yazmak istiyorum Bugün genel konulara değinerek bu sürecin arkasında kimlerin olduğunu yazarak tarihe not düşelim.
Bu süreç sonunda Erbakan liderliğinde ki Refah-Yol hükümeti gitti ama bu süreç bugün % 47 oyla Recep Tayyip Erdoğan’ı Başbakan, Abdullah Gül’ü ise Cumhurbaşkanı yaptı. Ak Partili Belediye başkanlarıda ikinci dönem belediye başkanı seçildiler.Bu süreçte TSK içinden bir çok personel irticacı diye görevden alınmış, başörtüsü üniversitelerde yasaklanmış, Batı Çalışma Grubu (BÇG) kurulmuştu. BÇG; Gazetecileri, Öğrencileri, eğitimcileri, ordu ve kamu personeli olan herkesi fişlemişti.

KAZAN VE AKŞENER’DEN TARİHİ AÇIKLAMALAR

Daha öncede bu köşede yazmıştım. 28 Şubat sürecinde dönemin Adelet Bakanı Şevket Kazan ile İçişleri Bakanı Meral Akşener çok önemli açıklamalar yapmıştı. Ergenekon Operasyonu ve Balyoz planı içinde ortaya çıkan bilgiler ışığında 28 Şubat’ı yeniden değerlendirmek gerekiyor..2004’te Sarıkız, Ayışığı, Eldiven ve Balyoz darbe planı ile henüz ortaya çıkmamış ama gelecekte çıkacak bilmem hangi darbe planları ile ilgili bir çok şey yazılacaktır.
Eski Adalet Bakanı Şevket Kazan eski Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur ile dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya arasında da şu benzerliği kurarak şu açıklamayı yapmış ve bizde bu köşedede 28 Şubat 2008 tarihinde yazmıştık.
“Şener Eruygur’u Kocaeli’nde kolordu komutanlığı yaptığında beyanatlarından tanıdım. Bu beyanatlarından Batı Çalışma Grubu’nun başındaki Erkaya’ya benziyor. ‘Bu kişi Jandarma’yı bir baskı aracı olarak kullanacak’ dedim ve kullandı. Jandarma Genel Komutanlığı çok önemli. Darbe psikolojisini körükleyen haberlerin nerelerde meydana geldiğine bir bakın.” (28 Şubat 2008 Gebze gazetesi)
Adil Serdar Saçan ile Mülkiye müfettişi Candan Eren’in Gebze’de adeta terör estirmesi, gizli ve özel toplantılarda yapılan konuşma ve alınan kararlar. Zamanı geldiğinde bir bir otaya çıktığında Gebzeye verilen zararlar daha iyi anlaşılacaktır.

28  ŞUBAT’IN ARKASINDA İSRAİL Mİ VAR?

Evet, 28 Şubat süreci’nin 2 canlı şahidi bölgemizin milletvekili ve bakan siyasetçilerinden olan İçişleri Bakanı Meral Akşener ile Şevkat Kazan bildiklerini ve siyasi hatıralarını yazmalı. Dönemin İçişleri bakanı Sayın Meral Akşener den de çok önemli açıklamalar dinlemiştim.
28 Şubat sürecinin arkasındaki güç İsrail’dir. 28 Şubat sürecinde Türkiye’nin kaynakları İsrail ve İsviçre bankalarına kaçırıldı. Olan zavallı fakir halka oldu.
Türkiye İsrail’den kalma bu kısır döngüyü kırmalı. Sürekli yazdığım gibi Türkiye İsrail lobisi tarafından karıştırılıyor. Bir zamanlar; Sağ –Sol, Alevi – Sünni, Kürt-Türk ve Laik –Anti laik kavgaları ile bizi bir birimize düşürerek gücümüzü kırmışlardı.
PKK terörünün gizli destekçileri İsrail- Yahudi lobilerinin etkisindeki Dünya mason localarıdır. Dini ve milli değerlerin tartışma konusu olması Yahudi lobisinin eseridir.

BAŞÖRTÜSÜ YASAĞININ ARKASINDA KİMLER VAR?

Balyoz harekatı planı ile ilgili Genel Kumay Başkanı Başbuğ Paşa’nın açıklamaları çok önemli. Sadece Sayın Başbuğ değil Büyükanıt ve Hilmi Özkök paşalar bir gün hatıralarını yazdığında bu günlerde neler yaşadığımız daha iyi ortaya çıkacaktır.
Türk askeri dine karşı değildir. Askerin adı peygambere izafeten mehmetçik denmiş. Kışla Peygamber ocağı olarak adlandırılmıştır. Türk askeri dine karşı değildir ve olamaz.
Türkiydeki başörtüsü yasağının arkasındaki gizli güçte ABD ve AB’li masonlar ve Türkiyedeki Yahudi lobileridir.
İsrail ve Yahudi lobilerinin etkisindeki dünya Mason locaları istemese de Türkiye bölgesinde her bakımda büyük güç olmaya devam ediyor. Davos süreci , büyük elçi krizi, ve Gazze savaşlarından sonra Türkiye ile İsrail arasında yaşananlar çok önemli. Türkiye her şeye rağmen bölgesel güç olmaya devam ediyor.rgenekon operasyonu tamamlandığında 28 Şubat darbe süreci çok daha iyi anlaşılacak. Bana göre İsrail sadece 28 Şubat darbe sürecinin arkasında değil. Balyoz harekatı ile Türkiye’nin aleyhine olan dış ve iç gelişmelerin arkasında’da İsrail var. İki kez İsraile gidip belgesel çeken bir gazeteci olarak Türkiye’nin bölgede aleyhine olan her şeyin, İsrail’in lehine olduğunu gördüm. İsrail bölgede güçlü bir Türkiye istemiyor…

ERBAKAN’IN ARDINDAN VE 28 ŞUBAT’IN YILDÖNÜMÜ

Bugün tarihe Post Modern darbe olarak geçen 28 Şubat’ın yıldönümü. Kaderin cilvesi 28 Şubat sürecinde Başbakanlık görevinden indirilen Türk siyasetin önemli ismi Necmettin Erbakan dün hayata gözlerini yumdu.

Aslında bugün köşe yazımda 28 şubat’la ilgili yazı yazmak istiyordum. 28 Şubat süreciyle ilgili Erbakan’la görüşen tek televizyoh programcısıyım. bir yıl önce şubat ayının 20’sinde Erbakan Hoca ile Ankara Balgat’ta ki evinde randevu alıp bir buçuk saat süren bir röportaj gerçekleştirmiştik. Erbakan Hoca bir çok gazeteci ve kurumu kabul etmemesine rağmen bizimle görüşmeyi kabul etmişti. İki adet kamerayla Erbakan’ın verdiği önemli bilgileri tarihe not düşüp zamana noterlik yapmıştık.
Erbakan Hoca yanına gittiğimizde güçlükle yürüyordu. İki kişi kolundan tutarak götürüyordu Hocayı. Fiziki olarak ne kadar güçsüz ise Erbakan hafızası çok güçlüydü ve çok bilgiye sahipti. 1950’li yıllardan 28 Şubat sürecine kadar Türk siyasi hayatını çok güzel bir şekilde özetleyip çok önemli ve net bilgiler vermişti. Erbakan ile yaptığımız o görüşmeden çok önemli bilgiler alarak dönmüştük. Sayın Erbakan nasıl bağımsız aday olarak milletvekili seçildiğini, nasıl siyasi parti kurduğunu, Ecevit ile kurdukları koalisyon hükümetini, Kıbrıs barış harekatını nasıl yaptıklarını ve bilinmeyenlerini, 1980 ihtilal dönemini, 28 Şubat süreci, partisinin kapatılması ve MGK bildirisini tek tek Devri Alem kameralarına anlatmıştı. Israrlı sorumuz üzerine ve vefa duygusu ile ilgili görüşlerini sorarak AK Parti ile ilgili ne düşündüğünü sormuştum. Bizim ısrarlı sorularımıza adeta duymazdan gelerek teğet geçmişti ve bu konuda hiçbir yorum yapmamış, yapmak istememişti.
Erbakan ile yaptığımız bu söyleşi bir çok TV kanalında yayınlanmış ve internette hala yayınlanmaya devam ediyor. Şimdi belgesel yapımcısı ve araştırmacı gazeteci olarak bu söyleşiyi ve Erbakan’ın geçmişten günümüze verdiği mücadeleyi belgesel haline getireceğim. İşte burada araştırmacı gazetecilik ve gerçek anlamda belgeselci olmak öne çıkıyor çünkü Erbakan Hoca sadece bize konuşmuş ve çok önemli bilgiler vermişti. Şu an elimizde üç saatlik merhum Prof. Dr Necmettin Erbakan ile yaptığımız görüşmenin kasetleri elimizde. Sizlerle bu görüntüleri önümüzde ki günlerde belgesel haline getirerek devri Alem programında yayınlayarak paylaşacağız.

ERBAKAN’IN ARDINDAN

Prof. Dr. Necmettin Erbakan çok önemli bir isimdi. Türk siyasetinde bir döneme damgasını vurmuş önemli bir devlet ve siyaset adamıydı. Hayatının tamamı mücadele içinde geçmiş bir liderdi. Yılmadan, yorulmadan son nefesine kadar Erbakan Hoca mücadele içinde oldu. Vefat etmeden önce son olarak milli Gazete ve Saadet partisi yönetimiyle görüşmüştü. Son günlerinde yeniden partinin başına geçmesi eleştirilere konu olmuştu. Ancak ben onun siyasi makam mevki hırsı için Partinin başına geçtiğine inanmıyorum. O bir dava adamıydı ve bu şekilde mücadelesini sürdürerek gelecek kuşaklara adeta mesaj veriyordu.
Erbakan Hoca ile ilk tanışıklığımız 1974 barış harekatı yıllarına rastlıyor . Başbakan yardımcısı ve Kıbrıs Barış harekatı ile ilgili açıklamalırını dinliyor, haberlerini okuyorduk. 1977 seçimlerinde kendisini o zamanlar seçim mitinglerinde takip etmiştik. İlk birebir tanışıklığımız ise 1990’lı yılların başında olmuştu. O zamanlar Gebze’den aralarında ŞevketKkazan’ın da bulunduğu bir ekiple Erbakan’ı ziyarete gitmiştik. Erbakan Hocaya mahalli bir gazetenin sahibi olduğumu ve gazeteci olduğumu söylediğimde kendisiyle yaklaşık 10 dakika birebir konuştuk. Kendisi mahalli gazetelerin önemine değinerek kendi haberlerini yerel gazetelere nasıl ulaştıracaklarını ve halka nasıl anlatacaklarını sormuştu. Yaygın medyanın birilerinin elinde olduğunu ancak mahalli gazetelerin halkın gazeteleri olduğunu söyleyerek yerel medya üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirmiştik.
Aradan yıllar geçti ve kaderin cilvesi olarak biz de siyasete atıldık. 90’lı yılların sonunda 60’a yakın milletvekili aday adayıyla Erbakan ile görüşmek üzere Ankara’ya çağrılmıştık. Ancak o aday adaylarının kendi aralarında eleme yapılmasını isteyerek 60 aday adayını milletvekili adayı olacak 10 ismi belirlemesini istemişti. O ankete heyecanla katılıp ilk 10 ismi de belirleyip anket kağgıdını parti yetkililerine vermiştik. Bilmiyoruz merhum Erbakan7a bizim anketler ulaştırıldı mı ulaştırılmadı mı? Daha sonra 1999 seçimlerinde bu kez milletvekili adaylığı için yaptığımız çabalar sonuç vermiş ve aday listelerinin YSK’ya verileceği son günün saat 15.00’e kadar benim ismim üçüncü sırada olduğunu çok iyi biliyordum. Ancak siyaset lobisi ve vefasız siyaset arkadaşlarımın bizi arkadan hançerlemesiyle listenin kazanacağı üçüncü sıradan beşe atılmıştım. Ve benim yerimde Erbakan Hoca’ya çok yakın olduğu söylenen Mehmet batuk yerleştirilmiş ve milletvekili olması sağlanmıştı. Kaderin cilvesi bizzat Erbakan tarafından vekil yapılan Mehmet Batuk daha sonra Erbakan’ı terk ederek Has Parti saflarında yer aldı. Bu konularla ilgili gelecekte anlatıp yazacağım daha çok şey olacak.
Evet Erbakan hakkın rahmetine kavuştu. İlim adamı, devlet, siyaset ve fikir adamı olarak önemli izler bıraktı. Dünyanın 61 ülkesini gezdiğimde Erbakan ismine çok rastladım. Tarih Erbakan ile ilgili bir çok şey yazıp söyleyecek ve gelecekte hükmünü verecektir. Merhum Erbakan ile ilgili bir dönem böyle geldi geçti. Erbakan’ın 85 yıllık mücadele hayatı vefat haberini alınca gözümün önüne geldi. Erbakan Hoca sadece Türkiye için değil, dünya siyaseti ve İslam medeniyeti coğrafyası için çok önemli bir isimdi. Erbakan önemli bir lider ve iyi bir dava adamı olarak hep hafızalarda kalacak. Tüm Türk Dünyası ve İslam Medeniyeti Coğrafyasının başı sağolsun. Cenab-ı Allah gani gani rahmet eylesin.