Marka Şehir Giresun’da Devr-i Alem

Marka Şehir Giresun Belgeseli

 

Fındığın başkenti kirazın anavatanı, Doğu Karadeniz’in incisi kültür ve medeniyet tarihimizin muhteşem geçmişi,  tarihi, kültürü, turizmi, yaylaları, milli ve manevi kahramanlarıyla marka şehir Giresun’da Devri Alem.

GİRESUN BELGESELİ

Dünyanın dört bir tarafını gezerken doğduğumuz, çocukluk yıllarımızı geçirdiğimiz ata ve dede memleketine vefasızlık olur mu? Yine yol gözüktü. Rusya’dan ayağımızın tozu silinmeden bu kez Karadeniz yollarına düşüyoruz. Sizler bu satırları okuduğunuz sırada ben Karadeniz dağları ve yaylalarında olacağım. Artvin, Rize, Bayburt, Gümüşhane, Trabzon ve çocukluk yıllarımı geçtirdiğim Giresun’da belgesel çekeceğiz.

  Çocukluk yıllarımızı geçirdiğimiz yerlere gitmeli, ata ve dede memleketlerini unutmamalıyız. Dinimizde Sıla-i  Rahim kültürü önemli yer tutmakta. Mutlaka yılda bir kez ata ve dede memleketlerini ziyaret etmeliyiz. Çocukluk yıllarımızı geçirdiğimiz yerleri, dede mezarlarını, çocuklarımızı ve torunlarımızla ziyaret etmeliyiz. Ben Doğu Karadeniz’de Devri Alem kameralarıyla belgesel çekerken sizleri çocukluk yıllarımı geçirdiğim Giresun’a götürmek istiyorum. Giresun’da hazırladığımız belgesel ve Giresun Valisi sayın Dursun Ali Şahin ile Giresun yaylalarındaki çektiğimiz görüntüleri ve daha önce www.gebzegazetesi.com’da yayınlanan yazıların bir kısmını sizlerle paylaşmak istiyorum.

 

BEN GİRESUN’UM…

Ben,  Karadeniz’ in mas mavi süsü,

Tarih ve  tabiat kaynıyor içim.

Ben,  yaylaların  renga renk çiçeği,

Medeniyet olup  aydınlatacağım.

Ben Fındık bahçeleri’nin  zümrüt yeşili,

Ben, dağlar da kar,  tarlalarda bereket

Adını kirazdan alan Fındığın başkentiyim,

İçimden  kültür ve medeniyet tarihi akar.

Kültür, tarih ve  turizm’de Marka Şehir  Giresun…

Dalları filizlerle bezeli yaşlı bir  Osmanlı çınarıyım…. Her gün yeniden doğuyorum… Geçmişim tüm  kültürleri  kucaklar…Adım ne olursa olsun   binlerce yıllık  kültür ve medeniyeti’ nin birikimiyim. Ben  karadeniz bölgesi’ nin Kültür  tarih ve tabiat,  ile  Fındık ve kirazın başkenti, Marka şehir  Giresun’um..

Bin yılları, beş bin yılları devire devire bu güne gelmiş bir medeniyetler beşiği  Adım başı tarih. Adım başı geçmişten izler taşıyor. Adım başı doğal güzellik yurdu burası. Adım başı kültür  ve tarih . Heran yeniden keşfedilmeye hazır. Duyulmamış sözleri, tam olarak yazılamamış  tarihi, hakkı ile  anlaşılamamış  hak aşığı gönül sultanları .. dinlenememiş  halk ozanları, hikayeleri destanları masallarıyla bitmez tükenmez bir  bölge Giresun..

Boy boy tepeler, göz alabildiğine yeşil bağ ve bahçeler… burası Türkiye’nin en önemli   kültür ve turizm  bölgelerinden birisi.. Devr-i Alem ile  Giresun’un kültür ve medeniyet tarihine yolculuk başlıyor.

 DOĞU KARADENZİN MERKEZİ GİRESUN

Giresun, Karadeniz Bölgesinin doğu kesiminde yer alan önemli bir liman şehrimiz. Doğudan Trabzon-Gümüşhane, batıdan Ordu-Sivas, güneyden Sivas-Erzincan illeri, kuzeyden de Karadeniz ile çevrili şirin bir ilimiz.

Giresun, Karadeniz’in tek adasının karşısında, denize doğru uzanan bir yarımadanın üzerinde kurulmuş. Eski adı Kerasus. Kerasus zaman içinde Giresun’a dönüşmüş. Kerasus adının bölgede bol yetişen Kiraz’dan geldiği rivayet edilir. Bir başka kaynağa göre bu isim yarımadanın denize doğru bir boynuz gibi uzanması dolayısı ile ” Boynuz” anlamına gelen Kerastan üretilmiş.

Geçmişi çok eskilere dayanan Giresun’un tarihi Hititler dönemine  kadar uzanıyor.Şehir, Hititler döneminde kurulmuş Aziz ülkesinin sınırları içindeydi. Kiresus adlı bir yerleşim yerinin veya kalenin, M.Ö 670’lerde Karadeniz bölgesinde Koloniler kurmaya başlayan Miletoslular tarafından kurulduğu ileri sürülür. M.Ö 183 yılında Pontos kralı I. Farnekes tarafından bugünkü yerinde kurulduğu söylenir. Giresun, Pontusluların ardından M.Ö 64’de Pompeius tarafından zapt edilmiş. şehir, Romalıların idaresinde Bizans’ın denetimine girmiş. 1071 yılından sonra hızlanan Türk fetihleri esnasında Keresus’un Selçukluların hakimiyetine girdiğine dair herhangi bir bilgi yok. Ancak, Haçlıların İstanbul’u işgalinden sonra Trabzon’da kurulan Rum İmparatorluğu sınırları içinde kalan Kaleye yönelik Türk akınları sürmüş. 1300 yıllarında Çepni Türkleri tarafından kalenin zapt edildiği tahmin ediliyor. Giresun’u fetheden ilk Türk fatihinin adı Kuşdoğan Bey’dir. Kelkit Vadisinden gelip Harşit Irmağı boylarına yerleşen Çepniler 1300 yılında sahile kadar gelmişler. 1368 Temmuzunda Osmanlı  akıncılar bölgeye akınlar düzenledi.Kerasus bir süre sonra  bölgedeki Türkmenler tarafından zapt edilmiş. Hacı Emir Bey’in oğlu Süleyman Bey 1397 ilkbaharında  Giresun’u kuşatıp aldı. Süleyman bey, Kadı Burhanettin’e gönderdiği fetihnamede İslam devletinin başından bu zamana kadar Giresun’a hiç bir müslümanın eli erişmemiş ve hiç kimse onu açamamıştır” diyerek başarısının çok mühim olduğunu ifade ediyordu.Pontus Rum iparatorundan bile vergi alan  Giresun Fatihi Süleyman Bey’in ne zaman  vefat ettiği,  Giresun’un hangi tarihte tekrar Trabzon Rum İmparatorluğu’nun eline geçtiği hakkında  bilgi  yok..

GİRESUN  TÜRK YURDU OLUYOR

Fatih Sultan Mehmet, 1461′de Trabzon’u fethettikten sonra İstanbul’a dönerken  ebedi Türk yurdu yapmak üzere  Giresunu teslim aldığını biliyoruz.

Ünlü seyyahımız Evliya Çelebi Giresun için ne güzel yakıştırma yapmış: Evliya Çelebi, ” Hin-i muhasarada Ebü’l- Feth Muhammed Han, Mahmut Paşa’ya ‘bu gece kal’a altına giresin deyü ferman edince kal’aya meterise girüp feth olduk da ismine ‘Giresin’ dediler” der.

Giresun Osmanlı idaresine girdiğinde bir kaza merkezi olmuş. Tanzimat döneminde Trabzon’a bağlıydı. Cumhuriyet döneminde vilayet haline getirilen Giresun Şebinkarahisar’ın da kendisine bağlanmasıyla Güneye doğru genişleyerek tarihi sınırlarını aşmış.

Milattan önceki yıllarda burada yaşayan insanlar yörede bol  bulunan kiraz ağaçlarından esinlenerek bölgeye Kerasus adını vermişler. Fatih Sultan Mehmed, burayı fethettikten sonra Giresun adı ile anılır olmuş.

Giresun, doğal güzellikleri bakımından Türkiye’nin sayılı şehirlerinden birisi. Füsunkar koyları, heybetli dağları, sonsuz boyalı ufuklarıyla gözlere doyulmaz bir görüntü ziyafeti sunar. İl topraklarının ana çatısını oluşturan Giresun dağları, denize paralel olarak uzanır.

Romalı Kumandan Lucullus buraya geldiğinde yabani kiraz ağaçlarını görmüş ve fidanlarını Roma’ya götürmüş. Bu bilgi kirazın dünyaya buradan yayıldığı rivayetinin kaynağı olmuş.

GİRESUN KALESİNDEN GÜN BATIMI

Giresun’un en eski tarihi hatırası Giresun Kalesidir. Giresun’da en  önemli mesire yerlerinden biri olan Kale, kenti ikiye bölen yarımadanın en yüksek yerindedir. Kale’nin Pontus Kralı 1. Farnakes tarafından yaptırıldığı sanılmaktadır. Sur ve saray kalıntıları hala ayakta. Kale’nin çeşitli yerlerinde oyulmuş taş mağaralar ve tapınak kalıntıları bulunuyor. Kale’den, Limanı, Giresun adasını, eski evlerin bulunduğu Zeytinlik mahallesini ve batıya doğru giden şehirlerarası yolu gözlerinizle takip edersiniz, ta uzaklardaki Bulancakı hayal meyal görürsünüz. Kaleden günbatımının seyri bir başka göz ve gönül ziyafetidir. Yüce duygular doldurur içinizi;

“Düştü enginlere bir ince hüzün

                          Soldu güller gibi sevdalı yüzün

                          Nerde mehtabı hazin gönlümüzün,”

diyen divane gönlünüz garip duygulara kapılıyor, ciğerleriniz bütün havayı içine alacakmış gibi genişliyor, gözleriniz bir büyüye yakalanmış gibi gezinip duruyor.

Giresun Kalesinin tepesinde Kurtuluş Savaşı’nda büyük yararlılıklar gösteren gazi topal Osman Ağa’nın anıt mezarı bulunuyor. Birinci Dünya savaşı yıllarında Ruslar’ın Trabzon’u alıp Harşit’e kadar ilerlemesi şehirde büyük bir endişeye yol açar. Osman Ağa ve Hüseyin Avni Alparslan  gönüllülerden oluşan birliklerinin başında Harşit cephesinde Ruslar’a karşı savaşır. Milli mücadele sırasında yörede Pontus Rum Devleti kurmaya yönelik hareketlerin ve Rum çetelerinin karşısında durdu.  Direnişi  örgütleyen Osman Ağa önemli faaliyetlerde bulundu. Giresun Askerlik fiubesi Başkanı   kılıç ve kalem erbabı Tirebolulu   Binbaşı Hüseyin Avni Alparslan Bey de bu mücadelede rol oynadı. Hüseyin Avnu Alparslan ve  Osmanağa gibi  binlerce  gönüllü Giresunlu,Trablusgarp,Yemen, Balkan,Kafkas,Çanakkale ve Sarıkamış savaşlarında  ya şehit oldu veya gazi bir çoklarıda esir düşerek dünyanın çeşitli bölgelerindeki esir kamplarında  öldü.Bazı esirler  seneler sonra  eşi ve yakınları ölmüş  boş evlere döndüler.,birçoklarıda vefasızlığa isyan ederek  köylerini terek edip gittiler.   Bugün kaç Gİresunlu  şehit, gazi ve esir dedeleri ile ilgili bilgiye sahip ..?  Unutulmuş  bu isimsiz kahramanları saygi ,minnet,şükran ve rahmetle anıyoruz… Ruhları şad olsun..

GİRESUN’UN CANLI ŞAHİDİ FADİME NİNE

Eli silah tutuan Giresun erkekleri  cephelerde şehit olurken, yaşlılar ve geneç kadınlar    Ruslarla işbirliği yapan Yerli Rum ve Ermenilerin  zummü altında inliyordu.Eşkiye ve Asker kaçakları’nın  zulmü ise  işin çabası. Tüm  bu zulme rağmen dul kalmış  Giresunlu  genç kadınlar yaşlı dedeler; Tirebolu  Limanından aldıkları  askeri çephane ve malzemeleri  18 saat yürüyerek  Harşid çephesi ve Gümüşoluk bölgesine   kar kış demeden sırtlarında taşıyorlardı.. Hopa’dan Tireboluya kadar olan savunmasız  Karadeniz insanı,  Rus işkali,  Rum ve Ermeni işbirlikçilerinden  büyük  zulüm görmüştü.  zülümden kaçan insanlar akın akın Giresuna doğru  göç ediyordu. Yapılan zülümlerin canlı  şahidi olan  Tirebolulu  Fadime nine ile  konuşacağız.

100 yaşındaki Fadime nineden; Rus İşkalı, Birinci Dünya ve Kurtuluş Savaşı yıllarında yaşadığı acı  olayları dinlerken  göz yaşlarımızı tutamıyoruz. Fadime nine Rusların  harşit  ırmağına kadar gelmeleri ile acı  olayların yaşandığını anlatıyor. Artvin,Rize ve Trabzon bölgesinden insanların akın akın   Rus  işkalinden kaçtığını, Yalşı  ve çocukların yollarda öldüğünü,  Çocuklarını sırtlarında  taşıyan  anaların  çekilen ızdıraba dayanamayarak aklını oynatıp kendilerini  harşid ırmağına  atarak intihar ettiğini dinliyoruz. Rus işgalinde 7 Yaşında  olan Fadime nine anne ve babasını savaşda kaybedettiğini kardeşi ile birilkte  Espiyeye geldiklerini,Giresundaki yetimhaneye gelirken  5 yaşındaki kardeşini fındık bahçesinde bırakmak zorunda kaldığını yıllarca kardeş hasreti ve vicdan  azabı ile yanıp tutuştuğunu   söyliyordu.  . Fadime nineden  duyduklarımız  bizleri can evimizden vuruyor. Bugün kaç  Karadenizli  birinci dünya savaşı ve Rus işkalinde   dede ve ninelerinin çektiği  sıkıntıyı  biliyor? hangimiz yaşanan zulümleri araştırıp  öğreniyoruz ? Göç yollarında ölenleri, Rum ve Ermeni zulmüne kurben gidenleri  rahmetle  anıyoruz.

 KURTULUŞ SAVAŞINDA  GİRESUN UŞAKLARI

Kurtuluş savaşında Giresun İşgale uğramamıştı, ama Giresunlu “bana ne” dememiş; sadece bölgesini çiğnetmemekle kalmamış, “Giresun Uşakları” diye adlandırılan Hüseyin Avni Bey komutasında 42. Alayı, Osman Ağa komutasında 47. Gönüllü Alayı Teşkil ederek Kurtuluş savaşına katılmayı, vatanın işgal altındaki diğer parçalarına yardımı, daha doğrusu yardım için ölüme koşmayı bir vatan borcu bilmiş, bütün bir alayını başlarında Hüseyin Avni Alparslan olmak üzere Haymana’da şehit vermiş. Büyük taarruz ve Kocatepe zaferlerinin kazanılmasında  önemli görevler üstlenen ve 27 Ağustos 1922′de Yunanlılardan Afyon’un İscehisar kasabasındaki Dede sivri tepesini geri alırken şehit olan 47. Alayı erlerini anmak için Genelkurmay   Başkanlığı ve İstanbul’da kurulu Giresun Dernekleri tarafından Giresun şehitliği yaptırılmış. Burada her yıl 29 Ağustos’ta yapılan devlet törenine çok sayıda Giresunlu katılıyor.İsçehisardaki Giresun şehitliğinde  Balkan,Kafkas,Yemen,Çanakkale ve Sarıkamış savaşlarında  şehit,gazi ve esir  olan Giresunlular için her yıl mevlit okutulup duvalar ediliyor.

 GİRESUN EVLERİ….

Zeytinlik mahallesi ev ve sokaklarıyla ilgi çeker. Burada eski evler, geleneksel yüzüyle gülümser size. Daracık sokaklar arasında saklanmış bu evler, geçmişin nazlı yadigarları, köşelerinde bir şiir kitabı gibi duruyorlar. Kim bilir kaç kişiyi ağırladı bu evler, bahçeleri kaç çocuğu büyüttü kim bilir? Bu eşsiz sivil mimarı örnekleri bizi 150 yıl  öncesinin Giresun’una götürüyor.

İlk yerleşim kalenin çevresi olmuş. Tepenin yamaçlarında şehrin tarihi dokusu ve tarihi evler eski günlerin hatırasını yaşatıyor. Giresun, 1960′lı yıllara kadar bu tarihi kesimin çevresinde bir şerit halinde gelişme göstermiş. 1959′da Giresun limanının hizmete açılması ve sahil yolunun yapılması ile şehir, mekan olarak doğu-batı yönünde yayılmaya başlamış. Emektar Gazi caddesi öneminden bir şey yitirmemiş. Yine canlı, hareketli ve dipdiri

Aydınlık  bir sabahta kazancılar yokuşuna inerseniz, bakırı döven çekiç seslerini duyarsınız. Bir yandan gönül ateşi, bir yandan ocak ateşi bakırı yumuşatır, kirlerinden arıtır ve parlatır. Çekiçler bir garip ritimle iner kalkar. El emeği göz nuru, alın teri, helal kazanç ürünleri bunlar.

Giresun’un manevi şahsiyetlerinden biri olan şeyh Vakkas Türbesi bugün bir ziyaretgah. Mezarı 15. yüzyılda, türbesi 19. yüzyılda yapılmış. Halk tarafından bilindiği şekliyle şeyh Vakkas’ın, Giresun’un alınması sırasında yararlılıklar gösteren ve yapılan çatışmalarda şehid düşen bir uç beyi olduğuna inanılıyor.

Giresun’un başlıca tarihi eserleri arasında yer alan Hacı Hüseyin Cami 1594 yılında yapılmış, 1861′de yenilenmiş. Hacı Miktad Ağa Cami 1661′de ahşapken, 1892′de Sari Alemdar-Zade İsmail Kabudan tarafından yeniden yaptırılmış. Kale Cami, 1830′da Dizdarzadeler’e mensup Emetullah Hanım tarafından yaptırılmış. şeyh Keramettin Cami, 1900′de yenilenmiş. Cami’nin 1846 tarihli kitabesi bulunuyor. Giresun’da son devir Osmanlı Mimarisinin dikkate değer sivil yapılarından birisi hükümet konağıdır. 19. yüzyılda konak olarak inşa edilen bu güzel yapı hükümet konağı olarak kullanılıyor. Millet Bahçesinin yontma taştan yapılan kapısı görülmeye değer. Kemerin üstündeki kitabeden kapının 1900′de yapıldığını öğreniyoruz. Ticaret Lisesi de son devir sivil Mimarı yapılarından birisi. Bugün ayakta kalabilen kiliselerden Gogora mevkiindeki restore edilmiş, diğeri Çınarlar mahallesinde kütüphane olarak hizmet veriyor.

Giresun Dünyada  fındık başkenti olarak tanınır. Burada hayat fındıkla başlar,fındıkla biter. Kıyıya bakan yamaçlar fındık ağaçlarıyla kaplı. İlin ekonomik ve sosyal yaşamını büyük ölçüde fındık tarımı biçimlendirir.

 GİRESUN ADASINA YOLCULUK..

Giresun, tarihi zenginliklerinin yanı sıra olağanüstü tabii güzellikleriyle de sizi büyüler. Kıyıdan bir mil açıkta olan Giresun Adası, tarihi ve tabii güzellikleriyle dolu., Doğu Karadeniz’in tek adası. Bir efsaneye göre bu ada, kentin güneydoğusunda yer alan ve görünümü bir kartal gagasını andıran Gedikkaya’dan kopan bir parçanın denize yerleşmesiyle oluşmuş. Eskilerin Aretios dedikleri bu küçük ada, aşk efsaneleriyle dolu. Anlatılanlara göre binlerce yıl önce Giresun’da yaşayan krallardan birinin genç ve güzel bir kızı varmış. Kız gelinlik çağına basınca komşu krallardan dünür üstüne dünür gelmeye başlamış. Kız, kim olursa olsun, gelenlere “hayır” diyor, başka bir şey demiyormuş. Onun yüreği, Giresun Kale’sinin eteğinde, koyunlarını otlatan yağız benizli bir çoban için çarpıyormuş. Gönül bu ya, ferman dinlemez, çoban yamaçtan kavalını üflediği zaman, kızcağız pencereye koşar, hem dinler hem ağlarmış, bu umutsuz aşkı için… Gel zaman, git zaman  çobanın gönlü de kral kızına düşmüş… Bu yakıcı aşk, aylarca sürmüş…

Kızın gelen dünürlere “hayır” cevabı vermesi üzerine, kral sormuş, soruşturmuş, sonunda meseleyi anlamış, Küplere binen kral, kızını, Giresun’un karşısındaki bu adaya sürmüş. burada manastıra kapatmış. Çobanı da yakalatarak, manastırın karşısındaki yaşlı bir çınarın dallarına astırmış. Bir gün sonra da halk sabah uyandığında kızın cesedini, manastırın kulesinde sallanır bulmuşlar.

Her yıl 20-23 Mayıs tarihleri arasında yapılan Giresun Aksu Kültür ve Sanat  festivalinde bir töre vardır. Genç kızlar taze dullar, bu adanın kıyısında  yıkanır, taş atar, böyle mutlu olacaklarına inanırlar. Mahalli takvimle Mayıs’ın yedisinde kayığa binilip denize açılarak dere  ağzında yedi kere dönülüp taş atılması geleneğinin buraları yurt tutan Çepni Türklerinin adeti olduğunu bize araştırmacılar söylüyor.

Giresun baharda yaylalarına çağırır insanı. Tarihe ve tabiata aşık Giresunlu bu çağrıya direnemez, doğal güzellikleriyle dopdolu yaylalara çıkar. Yüce yayla, temiz havası sesiz kucağıyla sükunet  sunan, huzur bağışlayan saadet yuvası yayla. Kekik, çam ve çiçek kokuları. Uzaklarda bulutların arasında bir görünüp bir kaybolan dağlar.  Yaylada köylülerin cana yakınlığı ve mangalda pişen etin lezzeti unutulmaz.

Kulakkaya, Melikli obası, Kümbek, Bektaş, Karaovacık, Çakıl, Sis dağı, Karagöl, Karadoğa, Tamdere, Tamzara, yaylaları ve daha adını burada sayamadığımız birçok yayladaki kamp ve piknik alanları tabiat aşıklarını bekliyor. Yeşilin bütün tonlarını göz ve gönüllere sunan Giresun yaylalarına günübirlik gidip gelinebilir. Konaklama imkanlarına da sahip bu yaylalar, dinlenmeye gelenleri şaşırtıcı güzellikleriyle ağırlar.

YAYLALARA OTÇU GÖÇÜ

Giresunlu yaz aylarında yayla şenlikleriyle şenlenir. Yayla şenliklerinin temelinde Doğu Karadeniz Bölgesindeki yaygın bir gelenek olan Otçu Göçü yatar. Mısırların 20-30 cm büyüdüğü zamanlarda aralarında biten yaban otların kazılmasına sık kazma, ikici kez temizlenmesine ot biçme denir. Bu işlerden iyice yorulan  ve işleri biten köylüler ve şehirde oturanlar yorgunluklarını atmak ve eğlenmek için genellikle Temmuz ayı içinde yaylalara yaptıkları toplu gezi ve ziyaretlere Otçu Göçü  denir. Zaman olarak mısır otunun alınması ile fındık toplanmasına başlama arasında kalan 15-20 günlük boşluktur. Büyük bir coşkuyla hazırlıklar tamamlandıktan sonra yola çıkılır. Geçmişten gelen örf ve adet gereği yolculuk sırasında pınar  başlarında oturulur, yemekler yenir, türküler söylenir, tabancalar atılır ve horonlar tepilir. Özellikle Kümbet, Bektaş, Kazıkbel,Çakıl ve Karaovacık yayla şenlikleri sürekli yapılmakta ve bu şenliklere yurtiçi ve yurtdışından on binlerce insanımız katılmaktadır. Otçu Göçü’nü Çepni Türklerinin bayramı olarak niteleyen bu sosyal hadiseyi bir makale ile ta 1915′de bizlere aktaran Hüseyin Avni Alparslan Bey’e bir kez daha Allah’dan rahmet diliyoruz.

Doyumsuz güzellikleriyle bir başka tabloyu andıran Kümbet yaylası, Giresun’a yaklaşık 60 km. mesafede. Giresun’un en popüler yaylalarından birisi. Yaylanın mesire yeri olan Aymaç Mevki, yayla merkezinin yaklaşık 2 km. kuzeybatısında yer alır. Kümbet yayla şenliklerinin kutlandığı bu mevki, doğal güzellikler yönünden zengin çevre manzarasına hakim bir tepede.

Göz alan, gönül çelen güzellikleriyle cenneti düşündüren bu yayla, duyulan, sezilen ama anlatılamayan ihtişamıyla sizi, uzun uzun kendine baktırır. Gözleriniz bir büyüğe yakalanmış gibi etrafta gezinir durur. Bu yüksek tepeler, yemyeşil tatlı yamaçlar, asude evler, insanlar…Bu tablo kolay kolay bırakılmaz, ama bizim daha görecek yerlerimiz var. Dağların yamaçlarına yayılmış yeşillikler denizinden, Karadeniz’in oya gibi işlenmiş sahillerine iniyoruz.

Vakit akşamdır artık. Giresun bilinmez bir hüzünle güne kapıyor kapılarını. Bu güzel sahil şehri mavi bir akşamla veda ediyor bize. şirin şehir seni Karadeniz’in sularına batıp giden güneşin hüznüyle bırakıp biz Eynesil’e gidiyoruz. Hoşça kal

GİRESUN İLÇELERİN’DE DEVR-İ ALEM

EYNESİL’DEN GÖRELE’YE ÇANAKÇI..

Doğudan Trabzon il sınırını bitirince Giresun il sınırına girersiniz. Biraz sonrada Kendinizi Eynesil’de bulursunuz. Eynesil, Giresun ilinin 15 ilçesinden birisi. Kuzey kıyı şeridinde ilin en doğu ucunda Trabzon’a sınır ilçelerden birisi. Sağ tarafta köpüklü çırpınışlarıyla bıkmadan usanmadan sahilleri dövüp duran dalgalar seslenir el sallar size. İster istemez aklınıza o meşhur marş gelir.”Çırpınırdı Karadeniz bakın Türkün Bayrağına” Marş biter bitmez denizin içimize akseden çalkantısı bitmez, fırtınası dinmez. Deniz ve Karanın bu ezeli sevişmesini, bu bitmeyen söyleşmesini kim dile getirebilir. Kara ile denizin bu sahil buluşmasındaki musikiyi anlayıp yorumlamak zor.

Antik çağdan kalma bu yıkık kale surlarına sinmiş, bu ezeli marşa eklenecek söz, katılacak ses ancak sürekli hasret olur.

Eynesil’i geçip sahil yolunda devam ederseniz Görele ilçesine ulaşırsınız.  Antik çağda mercan anlamına gelen Coralla sözcüğü söylene söylene Görele olmuş. Görele, Fatih Sultan Mehmed zamanında Osmanlı topraklarına katılır. 1874 yılına kadar Tirebolu kazasına bağlı bir nahiye merkezidir. 1916 yılında Rus işgaline uğrayan Görele, 13 şubat 1918 yılında işgalden kurtulur. Görele ilçesinden güneye doğru yol alırsanız Çanakçı karşınıza çıkar.

Çanak ustalarıyla ünlü bu şirin ilçenin adı da buradan geliyor. 1960 yılından itibaren Görele’ye bağlı bucak merkezi iken 1991 yılında ilçe olur. Toprakları dağlık olan Çanakçı olağanüstü tabii güzelliklerle dopdolu.

HARŞİT’DEN TİREBOLUU’YA

Giresun’a doğru giderken sahil yolu sonunda bizi tarihi eserleri ve doğal güzellikleriyle Karadeniz bölgesinde müstesna bir yeri olan Tirebolu’ya ulaştırıyor. Yüksek bir tepeye çıkıp Tirebolu’ya bakmak istiyoruz. şehri kaleden seyredin diyorlar. İlçe merkezinde bulunan Saint Jean bugün bir kale. Güzel görünümlü küçük bir yarımada üzerine XIII. yüzyılda Kaymakam Eyüpzade İzzet Bey tarafından yaptırılmış. 120 basamaklı merdivenleriyle oldukça sağlam olan bu kalenin üç tarafı su ile çevrili. Surları aşınmış olmakla beraber asli varlığını koruyor. Tirebolu’nun tarihi milattan öncesine kadar uzanıyor. Tripolis 3 şehir demek. Türk telafuzuna göre Tirebolu olmuş… Trabzon Rum İmparatorları döneminde Hükümdarların en güzel ikamet ve sayfiye yeri olarak seçtiklerinden şöhret kazanmış. Burası Fatih Sultan Mehmet tarafından Osmanlı topraklarına katılmış. Osman döneminde bir ara Gümüşhane Sancağına bağlanmışsa da uzun müddet Trabzon’un kazaları arasında yer almış önemli bir ticaret ve liman şehri olarak dikkati çekmiş. Giresun vilayet olunca burası ona bağlı bir kazası olmuş. Donanma eski komutanlığından Amiral şükrü Okan’ın, Hüseyin Avni Alparslan’ın ve Kuvayi milliyeci Müftü Ahmet Necmettin Efendinin memleketi. Tirebolular büyüklerini unutmamışlar Hüseyin Avni Alpraslan’ın adını bir ilköğretim okuluna, şükrü Okan’ın adını bir caddeye ve Ahmet Necmettin Efendi’nin adını da doğduğu sokağa vermişler. Yolunuz buraya düşerse Selim Ağa Çeşmesi, Çarşı Camiini, Orta Çeşme’yi, İmamdüzü çeşmesini, tarihi Hamamı’nı, asırlık tarihi evlerini görmeden ve Çay fabrikasından nefis Tirebolu çayını almadan geçmeyiniz.

Tirebolu’dan Doğankent’e giderken 5-6 km mesafede Harşit vadisine girip içeri doğru sol cenahı takip ederseniz tarihi bedrama kalesine ulaşırsınız. Burası bölgeye Osmanlılardan çok önce gelmiş ve yurt tutmuş Türkmen boylarının Karadeniz kıyısına ulaşmalarını engelleyen son savunma kalesi. Ancak bu savunma yeri Türkmen Çepni kitlelerini engelleyemedi. Bu mücadelede geniş vadiye hakim ve denizi gören, son derece stratejik ehemmiyeti olan bu tepenin üzerindeki bedrama kalesi önemli bir rol oynamış.  Osmanlıların bir gözetleme kulesi olarak kurdukları bu kale onlardan çok önce Çepniler tarafından zapt edilmiş. Çepni beylerinden Melih Ahmet bey buranın Fatihiydi.

Doğankentteyiz. Burası daha önce Harşit adıyla anılmakta idi. Bu adın hangi gerekçelerle değiştirildiğini ve niçin böyle bir ismin tercih edildiğini anlamak güç. Doğankent, yıllar önce inşa edilmiş olan Elektrik santrali ile dikkat çekiyor. Uzun bir cadde üzerine sıralanmış dükkanlarla küçük bir kasaba hüviyetinde olan Doğankent, Harşit deresinin hemen sol kıyısında yer alıyor. Çepni Türkmenleri 1380′de muhtemelen Kışlak olarak bugünkü Doğankent kazasının bulunduğu yere inmişler.  Halkın geçim kaynağı tarım. Buranın Dandi kalesi ve Hidroelektrik santrali’nin  şelalesi görülmeye değer yerler arasında bulunuyor.

GÜCE’DEN ESPİYE’YE

Kayalarla çarpışan ve yılmayan dalgalar köpük köpük öfkesiyle gerinip gerinip geri gelen dalgalara baka baka sahil yolundan Giresun ilçelerini tanımaya devam ediyoruz. Espiye’ye varmadan güneye doğru giden yola saparsanız Güce ilçesine varırsınız.  Doğu Anadolu’dan gelen Güceftaroğulları tarafından verilmiş Güce ismi. Genellikle dağlık bir arazi yapısına sahip Güce’nin ekonomisi tarıma dayanıyor. Yüksek kısımlarda hayvancılık ve arıcılık yapılıyor.

şimdi de Espiye’deyiz. Espiye sahile  kurulmuş sade ve güzel bir ilçe. Bu beldenin türk yurdu olması Oğuz Türklerinin bir kolu olan Çepnilerin bölgeye yerleşmesiyle başlar. Osmanlı döneminde de işletilen Kızılkaya ve  Lehanos madenleri bugün kaderiyle baş başa.Espiye’de gezilip görülecek bir çok yer var.1998 yılında   Dikmen ve  Kozköyüne Soğukpınar adı ile  Belediye kuruldu. Döğer olarak da anılan Dikmen  15 ve 16  yüzyıllarda Bayramoğlu adı ile Trabzon sancağına bağlı nahiye merkeziydi. Meliklerin  oturduğu  Dikmen Köyündeki tarihi medreseden bugün hiçbir iz yok.

Akkaya dağının altından batarak vadinin diğer tarafından çıkan Çay ırmağının oluşturduğu şelale ,yedi değirmenler,Kapıkaya, ulucak ve  tarihi ericek  köprüsü  görülmeye değer. yazın bile karın eksik olmadığı Ahılbaba ve Çakıl dağlarının  sularının oluşturduğu  Karaduva  deresi’nin  muhteşem manzarası insanı derinden etkiliyor.

Ordu-Giresun-Trabzon güzergahında yolculuk yapanlar Espiye’nin lezzetli Pidesini yemeden gidemezler. İlçenin en önemli tarihi eseri Andoz Kalesi.  Yağlıdere kıyısında çevreye hakim bir tepe üzerinde gözetleme ve kontrol amacı ile  kurulmuş. Kimler tarafından ne zaman inşa edildiği bilinmeyen Andoz kalesi son yıllarda restara edilerek turizme açıldı.Kale’den sahili ve Giresun dağlarını seyer etmek   belgeselciler ve yazarlara  ilham kaynağı olur.

 SULTANLARA HOCA YETİŞTİREN YAĞLIDERE..

Andoz Kalesini kendi sessizliğiyle baş başa bırakıp sahilden içeriye doğru yolumuza devam ediyoruz. Yağlı dere bizi Yağlıdere  ilçesine götürüyor.  Burası dağlar arasında kıvrıla kıvrıla akan yağlı derenin suları ile olağanüstü tabii güzelliklerle iç içe.

İlçenin en önemli özelliklerinden birisi başta Amerika olmak üzere binlerce Yağlıderelilerin Yurt dışında çalışıyor olması. Tarihi  eserler arasında ilçe merkezindeki tarihi cami dikkat çekiyor. Yağlıdere’ye bağlı Tuğlacık Köyündeki Yavuz Selim’in annesi Gülbahar Hatun adına yaptırılan Sarı Halife Türbesi ve Tekke Köyünde bulunan Sarı Halife Cami ve dergahı beldenin önemli tarihi yerlerinden. Horasan kökenli Türk dervişlerinden birisi olan  Yavuz Sultan Selim’in hocası olduğu’da söylenen Sarı Halife hazretleri ruhuna uygun mekanlar seçmiş Her yıl Mayıs ayında  şenliklerle anılan  Sarı  Abdullah halife buradan karşı zirveleri kolluyor. Bu tatlı yamaçlarda yüceliklere giden yolları gösteren  Sarı halife tarafından yapılan dergah,cami ve değirmen görülmeye değer yerler. Buraya kadar gelmişken Ağa’nın köprüsünü görmeden olmaz. Kethudazede Eminağa tarafından yaptırılan Ağa’nın köprüsü Yağlıdere’nin üzerinde bizi selamlıyor.

Dere üzerindeki Tespih taneleri gibi dizilen Diğer köprüleri sakin sularıyla baş başa bırakıp yola devam ediyoruz. Bu yol bizi Kozbükü Beldesine ulaştırıyor. Buraya yolunuz düşerse Çağlayan şelalesini görmenizi tavsiye ederiz. Ulaşım imkanları pek kolay olmasa da buralar gezilip görülmeye değer. Burası cennet vadileri gibi uzayıp giden güzellikler meşheri, rengarek çiçeklerle bezeli cennet yamaçları. Bu yamaçlara yaslanmış köy evleri doyumsuz bir görüntü ziyafeti sunuyor bizlere.

KEŞAP’TAN BULANCAK’A PİRAZİZ

13 km. uzaklığı ile il merkezine en yakın ilçe Keşap’tayız. Tertemiz sahilleri, zengin doğası, eşsiz günbatımıyla görenleri heyecanlandırır. İlçeye 15 km mesafede bulunan sulara ve yeşilliklere gömülmüş Karabulduk beldesi’ne uğrarsanız Keşap deresi üzerinde 4 tarihi kemer köprüyle karşılaşırsınız. Karabulduk beldesine bağlı Armutdüzü Köyü sınırları içinde bulunan şahin Kayası üzerindeki tabii Türkiye haritası görenleri hayrette bırakıyor.

Aksu deresinin ortasından geçtiği Dereli İlçesi, Giresun iline bağlı nahiye iken 1958 yılında ilçe olur. Dereli Giresun’un yaşadığı tarihi olaylara ortak olmuş bir ilçe. Giresun’u İç Anadolu ve Doğu Anadolu’ya bağlayan transit yol üzerinde kurulmuş.

Giresun ilimizin meşhur yaylalarından Kümbet, Bektaş ve Kulakkaya ilçemizin sınırları içinde bulunuyor. Temmuz ayı içinde yapılan Kümbet ve Bektaş yayla şenlikleri binlerce insanı bir araya getiriyor.

Piraziz, Giresun’un Ordu iline komşu tek sahil ilçesi, Adını Türk dervişlerinden Pirazizden almış. Gönül Sultanlarını barındıran bu belde Giresun dağlarının eteklerinde Karadeniz sahillinde yemyeşil gülümser. Fındık, ziraat, ilçe ekonominde önemli bir yer tutar. Bu yeşillikler yurdunu bırakıp hemen yanı başındaki Bulancak’a gidiyoruz.

Bulancak, Giresun’un en güzel ve en büyük ilçelerinden birisi. Bu güzel ilçemizin de çevresi fındık bahçeleriyle çevrili. İlçe toprakları dar kıyı şeridi ve hemen ardından yükselen dağlardan meydana gelir.

 ŞEBİNKARAHiSAR, ALUCRA VE ÇAMOLUK..

Giresun’a Erzincan sınırından gelirseniz sizi Çamoluk karşılar. Giresun’un en uzak ilçesi Çamoluk. şehir merkezine olan uzaklığı 184 km. Erzincan, Sivas ili hudutlarında Kelkit vadisinde kurulmuş. Coğrafi yapısı, iklim, yerleşim özellikleri bakımından Giresun’dan ve Karadeniz Bölgesinden çok farklı. Tamamen Doğu Anadolu Bölgesinin özelliklerini taşır.

Giresun ilimizin deniz kıyısı olmayan ve ile en uzak ilçelerden birisi de Alucra’dır. Aluc ağacının çok olması nedeniyle söylene söylene Alucra ismini aldığı söyleniyor. Alucra’nın tarihi Hititlere kadar uzanıyor. Otlukbeli savaşı bu İlçe topraklarında olmuş. İlçe ekonomisi hayvancılığa  dayanır. Kıyıdan uzakta Giresun dağlarının güneyinde yer alır. Verimli olan topraklarında  her türlü tahıl yetişir.

Giresun’un en önemli bir ilçesi olan şebinkarahisar, eşsiz coğrafi güzelliklere ve zengin bir tarihi geçmişe sahip. Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde tahkimli kalesi ve şap maddesi ve tarım ürünleriyle Kelkit havzasının önemli bir yerleşim merkezi olmuş. şehir, adını çevresindeki şap maddelerinden almış. Giresun’un 116. km güneyinde şirin bir dağ ilçesi burası. 1933 yılında il iken ilçe olmuş, 11 Ekim 1924 tarihinde ilçeyi Gazi Mustafa Kemal Atatürk ziyaret etmiş ve bu evde bir gece kalmış. Atatürk’ün konakladığı bu yapı, geleneksel Karahisar evi şimdi müze olarak kullanılıyor.

şebinkarahisar, Selçuklu ve Osmanlıdan kalma tarihi eserlerle, zengin hatıralarla dolu. İlk bakışta şehre hakim yüksek ve dik kayalarla örülü bir tepe üzerinde kurulan kalesi gözümüze çarpıyor. Seyyah ve araştırmacılar bu haliyle kaleyi, denizde ada veya Gemiye benzetirler. Kalenin tarihi muhtemelen Roma döneminden daha eskiye gidiyor. Kalenin bugünkü giriş kapısının içerisindeki Surlar Mengücekli Osmanlı dönemlerine ait. Kale kapısı üzerindeki kitabe ve Selçuklu çift başlı kartal kabartması 1896 yılında Rumlar tarafından yerinden sökülüp yok edilmiş. Kale 1915 yılındaki Ermeni ayaklanması sırasında bütünüyle tahrip olmuş ,Kale’nin ermenilerden  geri alınması sırasında bir çok Giresunlu şenhit olurken, kaçan ermeniler, askerlerin su içeceği kaynaklara zehir atarak askerlerimizi zehirleyip şehit ettiklerini çoktan unutmuşuz.

şebinkarahisar’ın kalbi daha çok Fatih Camiinde atar. Merkezde bulunan yapı şehrin en büyük camisidir. Yüksekçe bir teras üzerinde ve geniş bir dış avlu içerisinde yer alır. Yapılan bütün cephelerde düzgün kesme taş kullanılmış. 1473 yılında Otlukbeli savaşından sonra Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılmış. Camiinin içi efsunkar bir havayla karşılar sizi.

Osmanlı döneminden kalma camilerden birisi de 1586 yılında Mutasarrıf Topay Mehmet tarafından yaptırılan Kurşunlu camiidir. Muhtelif tamirler görmüş, en son 19. yüzyılda yapılan bir tamirle bugünkü görünümüne kavuşmuş. Cami, en son 1968 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından restore edilmiş.

İlk yapılışı 11. yüzyıla kadar inen Behrampaşa Camii Avutmuş mahallesinde yer alır. Kaynaklar, yapıyı Mengücek beyi Muzafferüddin’in inşa ettirdiğini kaydeder. Bir tekke yapısını andıran Tamzara camii, zengin barok süslemelerine sahip. Cami 1900 yılında yapılmış. Kapı üzerindeki kitabesi ve minber üzerindeki ay yıldızlı levhaları ile dikkati çeken Kadıoğlu camii, Kadızade Mehmet efendi tarafından 1924 yılında yaptırılmış.

Taş mahallesinde Kale’ye çıkan yolun solunda yer alan Taş Mescid şehrin çok harap yapısıdır. Tonoz örtüsü ve yan duvarları çökmüş, içerisi molozla dolmuş. Bu yapı, Melik Ahmet zamanında 1366 yılında yapılmış. Bu mescidin de kitabesi Rumlar tarafından yok edilmiş.

Kale’ye çıkan eski yolun sağında ve solunda yer alan iki handan bugün sadece doğu taraftaki hanın bir kısmı ayakta kalabilmiş. İkinci hanın olduğu yere yeni dükkanlar yapılmış. Taş Hanlar, 1939 depreminden çok zarar görmüş. Ayakta kalabilen kısımların ve bazı mimari izlerin yardımıyla doğudaki Taşhan’ın Osmanlı devrinin karakteristik izlerini taşıdığını görürsünüz. Artık Şebinkarahisar’dan ayrılma vaktidir.. Biz Giresun’a Şebinkarahisar’dan  vede  ediyoruz. Elveda Giresun derken yolu  uzun ve menzili ırak olan   gurbetelde yaşayan  vefalı  Giresunlulara  birde  çağrı yapıyoruz.

   GİRESUN  VEFALI TORUNLARI BEKLİYOR

Gurbet elde  yaşayanlar  sılaya hasret. Genç torunlar  Giresun sevdası ile yanıp tutuşuyor. Dede, nine,  baba, ana ve hala  mezarları   kaybolmuş. Köyler ıssız , evler viraneye dönmüş , fındık  bahçeleri  orman, mısır tarlaları yok olmuş, meyve ağaçları kurumuş, dereler çağlamıyor, yaylalarda koyun kuzu meleşmiyo.  Dede ve  ve  baba memleketimiz  Giresun biz torunlardan  vefa bekliyor…

Gurbet elden  Giresun’a yol göründü..Yollar uzun , vuslat zor,kavuşmak hayal  olsa da, Dede ve baba memleketi   güzel Giresunumuz bizi  çağırıyor.. Vefalı torunları bekleyen  Fındığın ve kirazın başkenti   memleketimiz Giresun’un  davetine  nezaman  icabet edeceğiz?

SAHİLDEN YAYLAYA DEVRİ ALEM (18 TEMMUZ 2011)

Türkiye gerçekten çok güzel bir ülke. Türkiye’nin kıymetini bilemiyoruz. Türkiye adete saklı cennet. Türkiye’nin değerlerine sahip çıkamadığımız gibi Türkiye’yi de tanıyamıyoruz. Espiye Belediye Başkanı değerli dostum Erol Karadere ve Soğukpınar Belediye Baş- kanı Özcan Özdemir Bey’in ev sahipliğinde Giresun Valisi ve diğer önemli yetkililerin katı- lımıyla sahilden Karlı Yayla Dağları’na Devr-i Alem yaptık.

VALİ ŞAHİN’DEN DEVR-İ ALEM’E ÖVGÜ

Türkiye’de çok önemli devlet adamları var. Sadece devlet adamı değil; halk adamı, kültür adamı, gönül insanı, vefalı dost ve şairlik yönleriyle de tanınan bir isim Giresun Valisi Dursun Ali Şahin Bey. Devri Alem programının hem ismen hem de içeriğini çok beğendi. Kendisiyle Espiye sahilinden Giresun yaylalarına bir günde Devr-i Alem yaptık. 15 saat süren gezimizde sahilden yayla dağlarına çıkıp, 5 kaset doldurarak belgesel çekimi gerçekleştirdik. Zaman zaman Sayın Vali’nin okuduğu şiirler bizleri heyecanlandırdı. Şair bir valiyle sahilden yaylalara kültür gezisi yapmak, bize ayrı bir keyif yaşattı.

YENİ KÖYDE SABAH KAHVALTISI

Gezi sabah 05.00’te Espiye sahilinden başladı, adeta bir maraton edasıyla geziye çok önemli şahsiyetler katılmıştı. Espiye’den yola çıktık erken saatlerde. Vadiler, dağlar geride kaldı. Birinci Cihan Harbi’nin Karadeniz savunma karar gahının bulunduğu Arpacık köyü, Pangr Şelalesi 535 yıllık tarihi geçmişi olan Soğuk pınar Beldesi (Bayramoğlu Nahiyesi) Kurtuluş Savaşı’nın en önemli şehidi Binbaşı Hüseyin Alpaslan’ın çocukluk yıllarını geçirdiği Kurugeriş Köyü’nü, seyrederek, Akkaya köyünde sabah kahvaltısı yaptık. Deyim yerindeyse yolculuğumuz bir kültür safarisi şeklinde geçti ve Yeniköy’e çıktık. Muhteşem dağlar, Ericek Köprüsü, Yedi Değirmenler ve Akkaya’nın muhteşem doğa manzarasıyla köyde güzel bir kahvaltı gerçekleştirdik ve adeta masada bir tek kuş sütü eksikti. Kahvaltımıza muhtarlar da geldi. Oturup sohbet edildi, kahvaltı yapıldı. Kahvaltıya baba memleketini ziyarete gelen HSYK Üyesi Resul Yıldırım’ın da katılması farklı bir anlam yükledi. Akkaya muhteşem bir yer. Çok önemli şahsiyetler yetiştirmiş bir bölge…

KARADOĞA VADİSİ’NDEYİZ

Ericek Köprüsü’nden sonra zorlu yolları geçerek Karadova Yaylası’na gitmek üzere yola çıktık. Çakıl Deresi üzerinde 300 metreden fazla yüksekliğe sahip olan Sis Şelalesi’nin muhteşem manzarası karşısında hatıra fotoğrafı çekerken gezinin ev sahibi Espiye Belediye Başkanı Erol Karadere Bey Sis Şelalesi’ne Vali Dursun Ali Şahin adını vermek istediklerini söyledi. Sarıkayalar, çam ormanları arasında çağlayarak akan Karadova Deresi’ndeki mesire alanında balıklar ve et ziyafeti çekilirken Vali Bey’den şiirler dinlemek geziye ayrı renkler katılıyordu.

KARAOVACIK YAYLASI İLK KEZ VALİ GÖRDÜ

Oğuz Boyları’nın en önemli kolu olan Çepni Türkleri’nin yaşadığı bölge olan Karaovacık’ın tarihi çok eski. Bu bölgede birçok şehitlik var. Vali Bey’e ‘Şehitler fidanlarda yaşasın’ kampanyamızı anlattık ve bizlere çalışmamızdan dolayı destek verdi. Şehitlik’te Fatiha okuduk. Karadova’dan yola çıkarak tarihi Karaovacık’a Yaylası’na geldik. Vali Bey Karaovacık’a hayran kaldı korunması talimatını verdi. Yayla ilk kez bir vali gördü. Burada Dursun Ali Şahin ile özel söyleşi gerçekleştirdik, Kurtuluş Savaşı’nın büyük komutanlarından Giresunlu Hüseyin Avni Alparslan’ı anlattık ve Vali bey duygulandı. Otçugöçü geleneğini ilk kez Hüseyin Avni Alpaslan’ın araştırıp, kitaplaştırdığını söyledik.

Vali Bey, yayla kültürü ve şehitlerle ilgili araştırma yapılmasını istedi. Şehitliklere dikilecek fidanın bizzat kendisinin vereceği müjdesinde de bulundu.

VALİ’YE YAYLA ÇİÇEĞİ

Yaylalar kültürümüzde çok önemli yer tutuyor. Tüm vefasızlığa rağmen, Karadeniz’de yayla kültürü yaşatılıyor. Türkiye sıcaklardan kavrulurken, yaylalarda sobalar yakılıyor. Vali Bey ile 3 bin metre yüksekte ki karlı Akılbaba Dağı’nın zirvesine çıkmak üzere yemyeşil vadiler şırıl şırıl akan dereler ve envai çeşit çiçekler arasından geçerek, zirveye tırmanıyoruz. Akılbaba’da Temmuz ayının ortasında bile kar bulunuyor. Bu yaylalar gerçekten görülmeye değerdi. Yaylacılık yapan kadın ve çocukların Vali Bey’i yayla çiçekleri ve özellikle yayla sümbülü ile karşılamaları gerçekten görülmeye değerdi.

Akılbaba Zirvesi’nde duygulu anlar yaşandı. Kendisini ‘hoş geldin, çok yaşa Vali Bey’ sloganı ile karşılayan çocuklara Vali Bey’in oyuncak dağıtması ise tarihe geçecek bir andı.

Yaylacık yapan kadın ve çocuklar hayatlarında ilk kez bir Vali görüyorlardı.

GELEVERA’DA ŞİİR ZİYAFETİ

Vali Bey’in en anlamlı ziyareti bu yılsonu baraj suları altında kalacak, Gelevera Vadisi’ne yaptığı ziyaretti. Giresun Fındık Borsası Başkanı Mustafa Karadere Bey’in vadide verdiği akşam yemeğinde yine Vali Beyin okuduğu şiirler, geziye damgasını vurdu. Sahilden yaylalara 15 saatlik Devri Alem’in sonuna gelirken, Vali Bey’de hiç bir yorgunluk alameti yoktu.

Türkiye’nin en önemli barajlarından birisi Gelevera Vadisi’ne yapılıyor. Vadi, sular altında kalmadan son kez burayı kameralarımıza kaydederken, geziye katılan çok önemli dostlar ve devlet yetkililerinin kültür gezisi ile ilgili görüşlerini de kameramıza kaydediyorduk.

Geçtiğimiz yıl yaptığımız Giresun gezisinin notlarını ve Giresun Belgeseli’nin senaryo metnini buradan okuyabilirsiniz.

Yayla kültürünü yeniden yaşamak (12 TEMMUZ 2011)

Sıcaklar Türkiye’yi kasıp kavuruyor. İklimde değişiklik var. Son baharı son bahar gibi, ilk baharı ilk bahar gibi yaşayamıyoruz. Ne yaz, ne sonbaharı hissetmeden kış ayları geliyor, kışında kar yağacak diye bekliyoruz.

İklim değiştikçe tarım ve hayvancılık yok almakta. Bir tarım ülkesi olan Türkiye,  gıda maddelerini ithal etmekte, kurbanlıklarımız bile yurt dışından gelmekte.Türkiye, bu kötü kadere dur diyebilmesi için tarım ve hayvancılığa önem vermeli. Yayla kültürünü yeniden yaşamalı ve yaşatmalı.

YAYLAYI DOYA DOYA YAŞIYORUM

Bu satırları 2650 metre yüksekliğindeki Giresun Karaovacık yaylası Ocak yanından yazıyorum. Türkiye sıcaklardan kavrulurken, ben yemyeşil envai çeşit topuk otu üzerine sere serpe oturup, püfür püfür esen yayla rüzgarları ve bulutların yüzümüzü bil yelpaze edasıyla okşadığı yaylalardan yazıyorum. Bundan 45 – 50 sene önce bu dağlarda yayla kültürünü bir başka yaşıyorduk. Herkesin az veya çok büyük veya küçük baş hayvanı oluyordu. Yazları yaylalara çıkıyordu. Artık dağlar bom boş, elimde dürbünüm yayla dağlarını seyrediyorum. Karşımda karlı zirvesiyle ağılbaba dağı.,Kazıkbeli, Güvende ve Karaovacık yaylaları. Yaylaların o bereketli toprakları bom boş, Hayvancılık tümüyle ölmüş, yapılan bilimsel araştırmalara göre, sadece Giresun yaylalarında  yüzbinlerce büyük ve küçük baş hayvan doğal ortamda organik bir şekilde besleme imkanı var. Artık hiç kimse hayvancılık yapmıyor. Devletin hayvancılığı teşvik etmesine rağmen, herkes işin kolayı bulmuş, kendilerini büyük şehirlere atarak, tarım ve hayvancılığı terk etmiş.

Türkiye, yeniden yayla kültürünü yaşatmalı. Yaylacılığı teşvik etmeli, yayla çimenleri büyük ve küçük baş havanlarla dolmalıdır.

ÇARPIK KENTLEŞME YAYLALARI YOK EDİYOR

 Orta Asya’dan Anadolu’ya getirdiğimiz yayla kültürümüz, aynen yaşıyor. Çocukluk yıllarımdaki uzun tek katlı yayla evleri artık iki üç katlı hale gelmiş. Yaylalar tabi ortamda hızla uzaklaşmış. Çarpık yerleşime kurban gitmeye başlamış. Yaylaların doğallığına yakışmayan o çarpık evler, yaylalarımızı tehdit ediyor. Devlet hareket geçmeli vakit geçirmeden yaylada çarpık kentleşmeyi önlemeli. Yayladaki eski mimariyi korumalı ve ahşap yayla evleri yapılmalıdır.

 YAYLADAKİ ŞEHİTLERİMİZE VEFA

Bu satırları yazdığım yaylalar, Giresun, Gümüşhane ve Trabzon üçgeninde tarihi ipek yolundaki yaylalar. Geçmişte askeri sevkiyatlar hep bu yaylalar üzerinden yapılmış. Selçuklu’dan Osmanlı’ya, Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarına kadar, Asker sevkiyatının yapıldığı bu yaylalarda çok sayıda şehitlik var. Bu şehitliklerden bazıların adları çok meşet (çok şehitlik) meşet obası, meşet beleni, meşetlik, karameşet, meşet kıranı ve gülüstan adlarında.

Ayrıca  geçen yıl kütüklük mezarlığındaki ‘Şehitler fidanda yaşasın’ kampanyası çerçevesinde diktiğimiz fidanların yeşerip büyüdüğünü mutlulukla seyrettim. Şehit İbrahim’in kızı Fadime Hala çeşmesinden kana kana soğuk yayla suyu içerek, yapımını gerçekleştirdiğim çeşmenin şırıl şırıl akmasını sevindim. Şehitlerimizin ruhuna siz değerlerim okurlarımız adına fatihalar okudum.  Yaylalar bir başka güzel, bir başka heyecanlı yaylalarda çocukluk yıllarımı yaşadım. Geçmişi bir kez daha hatırladım. “Geçmiş zaman olur ki Hayali Cihan Değer

Karadeniz bölgesi yok olurken… (13 TEMMUZ 2011)

Rant uğruna büyük katliamlar yapıyor. Evliya Çelebi’nin geçmişte Anadolu ile ilgili tasvirinde, Bir sincabın daldan dalda atlayarak, tüm Anadolu’yu gezebileceği ve Anadolu’nun orman denizi olduğundan söz ederdi. Anadolu’yu baştanbaşa gezdiğimizde ormanlar ve yeşillikten söz etmek mümkün değildir. Artık her taraf kıraç olmuş, ormanlar yok olmuş, sular kurumuya başlamış, hayat bitmiştir.

Rant uğruna tabiatı vahşice yok edip, doğal ve ekolojik  denge bittiği için Anadolu bugün çöl durumuna düşmüştür. Bugün, Anadolu’da Karadeniz bölgesi, Marmara ve kısmen Ege ve Akdeniz bölgesinde yeşillik alanlar bulunmakta. Türkiye’nin yeşil ve su cenneti Karadeniz bölgesi ise can çekişiyor.

KARADENİZ HESLERE KURBAN GİDİYOR

Değerleri okurlarımı bu satırları sizlere dün saat 13.30 da Karadeniz’in en güzel yaylalarından Giresun Karaovacık yaylasının 2500 metrelik zirvesinde envai çeşit çiçek ve ağaç türleri arasından yazıyorum. Bulunduğum yerin karşı zirveleri Enzincan dağları. Önümdeki bulutlu zirveler ise, Trabzon’un Zigana ve Kadırga yaylaları. Türküsüyle meşhur Gelavera vadisinin hakim tepesindeyim. Büyük ve küçükbaş hayvan sürüleri, çiçeklerin adeta bir ipek halı güzelliği ile desenlendiği yaylanın topuk otları, çam ağaçlarının bütün türlerinin bulunduğu oksijen deposu ormanlar, karlı dağlardan aşağıya şıkır şıkır akan dere sesi ve kuş sesleri, püfür püfür esen serin yayla rüzgârı. Bu güzellikler muhteşem manzara insana derin bir huzur ve mutluluk veriyor. Bu mutluluğu doya doya yaşamak istiyorum. Elimde kameram ve fotoğraf makinemle Devr-i Alem belgesel programı olarak, bu muhteşem görüntülerin hiç bir karesini kaçırmadan tek tek görüntülüyorum. Bazen bulutlarla yarışıyor. Bazen buz gibi soğuk sulardan içiyor, doya doya kekik ve çiçek kokularını ciğerime dolduruyorum. Keşke bu güzellikler hep baki kalabilse.

HES’LERE KURBAN EDİLİYOR

Bu güzellikler kısa adı HES olan Hidroelektrik santrallerine kurban gidiyor. Karadeniz bölgesinde yüzlerce hidroelektrik santrali var. Benim bu satırları yazdığım zirveden aşağılara doğru baktığımda büyük bir firma devletten 49 yıllığına kiraladığı bu muhteşem Gelavera vadisi ve Kara ovacık yaylası vadisini adeta haritasını değiştirmiş.

Bu korkunç manzara beni daldığım derin uykudan uyandırıyor. Devr-i alem belgesel çekim ekibi Kameraman ve ulaşım sorumlusu arkadaşlar topladıkları çiçekleri ve mantarları bana getirirken, ben hiç bir şeye aldırış etmeden HES uğruna vahşice katledilen çevre doğa ve yeşillikleri görüyor, gelecek adını ülkem ve Karadeniz adına kahroluyorum

Niçin bu kadar tahribat yapılıyor?. Neden çevre vahşice katlediliyor?. HES uğruna neden o güzelim şırıl şırıl akan dereler ve çaylar kurutuluyor. O derelerdeki canlı varlıkları ve özellikle benekli alabalıklar katlediliyor. Elbette HES’ler kurulmalı. Su boşuna akmamalı. Türk seyredip bakmamalı. Türkiye’nin enerjiye ihtiyacı var, ancak Türkiye’nin en büyük ihtiyacı çevre ve ekolojik dengenin bozulmaması.

Bulunduğum zirvede rüzgâr püfür püfür esiyor. Karadeniz dağları ve yaylalarına kurulacak, rüzgâr enerjisi ile HES’lerden daha fazla enerji elde edilebilir.

Son günlerde güneş enerjinin sıkça konuşulduğu dönemde HES uğruna Karadeniz’in yok edilmesi gerçekten üzücü ve kahredici. Tarihe not düşme adına vahşice katledilen Karadeniz dağ ve yaylalarını dere ve ırmaklarını hem kameramla ve hem de fotoğraf makinemle belgeselleştirirken, bu satırları yazarak tarihi ve zamana notorlik yapmak istedim.

Gerçekten Karadeniz bölgesi HES’lere kurban gidiyor. Buradaki çevrenin ve tabiatın vahşice katledilmesini görene kadar bende fazla ihtimal vermiyordum. HES ’e karşı çıkanlara da biraz içimden kızmak geliyordu. Ama durum gerçekten öyle değil. Büyük bir çevre ve tabiat katliamı yaşanıyor. Biz bu katliamın Devr-i âlem programı olarak canlı şahitleriyiz burada çektiğimiz görüntüleri, televizyon ekranlarından kamuoyuna duyururken, yetkilileri de bulunduğum bu güzelim zivereden göreve davet ediyorum.

Ve sonuç olarak şunu söylemek istiyorum, Karedeniz HES’ lere kurban edilmemeli.

HES REKORU TRABZON’DA

TMMOB verilerine göre Doğu Karadeniz Bölgesi’ndeki HES projesi sayısı 350. Bu projelerin 7’si işletmede, 25’i inşaat halinde, 119’u su kullanım hakkı, 199’u da fizibilite çalışması aşamasında. En fazla HES projesi olan il 125 projeyle Trabzon. Trabzon’u 75 projeyle Giresun, 66 projeyle Rize, 42 projeyle Ordu, 26 projeyle Gümüşhane ve 16 projeyle Artvin izliyor. 350 proje tamamlandığında kurulu güç toplam 4 bin 704 megavata ulaşacak ve yılda 16.65 milyar kilovatsaat enerji üretilecek. Bu enerji üretimi 3 Keban Hidroelektrik Santrali’nin üretimine eşdeğer olacak. Bu miktarda bir üretim aynı zamanda Türkiye’deki toplam hidroelektrik üretiminin yüzde 46’sına, toplam enerji üretiminin ise yüzde 7’sine denk gelecek

Türkiye’nin kıymetini bilmek (14 Temmuz 2011)

Dünyanın 65’ten fazla ülkesini gezdim. Kameram ve fotoğraf makinemle belgeseller çektim. 65 ülke arasında Türkiye’nin çok farklı bir yeri var. Türkiye’nin değerleri ve kıymetleri o kadar çok ki, dünyayı gezdikçe ve Türkiye’yi yakından tanıdıkça Türkiye’nin büyüklüğünü ve güzelliğini daha iyi anlıyorum. Çocukluk yıllarımı geçirdiğim Karadenizin Giresun yaylalarındayım. Hem tatil yapıyor hem de bir çok kitap okuyor hem de Karadenizin değerlerini çekerek tarihe not düşüyorum. Geçtiğimiz günlerde Hollandalı bir bitki casusu Erzurum’dan lalemizi çalmıştı. İsrailliler en çok Karadenize gelip turizm adı altında Türkiye’nin değerlerini Karadenizin bitkileri üzerlerinde araştırma yapıyorlar. Türkiye kendi değerini bilmiyor. Çocukluk yıllarımı geçirdiğim Karadoğa Vadisi ile ilgili yaptığım çalışmayı Espiye belediye başkanı Erol Karadere ve köyümün belediyesi Soğukpınar Beldesi belediye başkanı Özcan Özdemir ile birlikte belgeselini çektiğim ve araştırma yaptığım raporları Kültür, Tarih ve Çevre platformu olarak, başkanlarımızla birlikte Valimiz sayın Dursun Ali Şahin beye takdim ederek yöreme karşı vefa borcumu ödemeye çalıştım. Devletimizin Giresun’da ki en yetkili organı valimize takdim ettiğim raporları sizlerin yüksek bilgilerine sunuyorum. Bunların belgesellerini çekerek ekranlarda yayınlanmasını sağlayacağız ve değerlerine dikkat çekeceğiz. Üniversitelerimiz seslenmek istiyorum Karadenizin yaylalarında. Türkiye’nin kıymetleriyle ilgili bilimsel araştırma yapmalılar ve Türkiye’nin değerlerine sahip çıkılması için özel çaba harcamalılar. Devletin tüm yetkililerine, İçişleri bakanına ve başbakana Karadeniz dağlarından  sesleniyorum, Türkiye’ye gelen herkes turist değil, bir çocuğunun casus olduğunu hatırlatmak istiyorum. Soğukpınar Belediyesi Yazı İşleri Müdürü Mehmet Yılmaz beyden çok büyük destek gördük. Din görevliliğinden belediyeye geçen bir memur olan Mehmet bey en az bir orman mühendis kadar bilgili. Kendisine çalışmamız için gösterdiği ilgiden dolayı teşekkür ediyor, Karadoğa vadisi ile ilgili yazımızı sizlerle paylaşıyorum.

KARADOĞA VADİSİ MİLLİ PARK İLAN EDİLMELİ

 Bu hafta Giresun un şirin ilçesi olan Espiye ve çevresindeydik. Gezilip görülesi bir doğası var. Soğukpınar belediyesi orman işletme müdürlüğü ve bizlerin katkılarıyla bir kampanya başlattık. Kampanyaya destek çığ gibi yükseliyor. Ülkemizin farklı yerlerinde bulunan şehitliklerimizle de aynı çalışmayı sürdüreceğiz. Buradan değinmek istediğim asıl mesele, Karadoğa vadisinin geleceğini şimdiden düzenlememiz gerektiğidir. Karadoğa vadisinde daha ilk girişten itibaren Taflancık Şelalesi, Akkaya yedi değirmenler, Yeniköy ve Akkaya da ki mağaralar, patlak su, taş başı kuyuları, bakarcak kayası, Ericek te ki kemer köprü, Sarıkaya, sis şelalesi, Karadoğa ormanı, kütüklük mezarlığı ve akıl baba dağı… Gibi aynı güzergâh üzerinde bulunan bu yerler günübirlik gezi için ideal bir gezi sahası.

   Buralar için en kısa bir süre içinde kapsamlı bir çalışma yapılmalı. Bu çalışmayı akademik bir düzlemde yapılmalı. Gezip gördüğümüz yerlerde vatandaşlarımızla görüşüp fikir aldım onlardan bölgemizde yaşadığı dahi az bilinen ve kayıtlarda yer almayan birçok nesli tükenmeyle yüz yüze kalmış canlı türünün olduğu duyumunu aldım. Yerel olarak Üşek denen (Kafkas leoparı) karaca, dağ keçisi ayı, kurt, kızıl tilki ve Vaşağa buralarda vatandaşlarımız tarafından birçok kez rastlanılmıştır. Yine kızıl şahin nesli tükenmek üzere olsa da buralarda uçmaya devam ediyor. Akkaya kuş kayasında yaşamış olan Kel Aynaklar artık ne yazık ki yok. Yani nesli tükendi. Yaban hayvanı türlerinin yanında bitki türlerimizden de nesli tehlikede olanlar var. Bitki çeşidi açısından çok zengin olan vadide bölgeye has olan birçok çeşit başlı başına araştırma konusu olarak araştırmacılarımızı bekliyor. Bölgede yerel bitkiler konusunda araştırma yapan Mehmet Yılmaz ile Soğukpınar yaylalarında ve maden kızıl kayada çalışma yaptım. Bana anlattığına göre bölgemizde bulunan ve doğada hiçbir şekilde değerlendirilmeyen bitkilerin aynısı büyük şehirlerde aktarlarda yüksek fiyatlarda alıcı bulabiliyor. Bu bitkilere örnek, anason, kantaron, kekik, nane, karakafes otu, civanperçemi, aslanpençesi gibi. Bu bitkilerin birçoğu ilaç sanayinde kullanıldığı gibi önemli bir kısmı da kozmetik sanayinde kullanılıyor. Yine bazıları da var ki henüz kapsamlı bir şekilde araştırılıp ortaya çıkarılmamış. Halkımızın yemek kültürü içinde bulunan bazı bitkilerimiz de var ki Karadeniz halkının hastalılara karşı drencini artırma görevini başarıyla yürütüyorlar. Bu bitkilerin faydalarını sağlık açısından değerlerini bu işlerle uğraşan kişiler iyi bir çalışmayla ortaya koymalıdırlar.

Bölgenin idari yönetiminin ve vatandaşlarımızın bu çalışmaları yapacak araştırmacılara her türlü desteği vereceklerini biliyorum. Bu araştırmaların hem yöremize hem de araştıranlara maddi açıdan büyük katkı sağlayacağını görüyoruz.

Bölgemiz de yetişen bitki çeşitliği içerisinde önemli bir yere sahip olan; çalı çileği, taflan, dağ çileği… Gibi türlerin onlarca değişik türü vardır. Bu türler gerek tat olarak gerekse

Aroma olarak ciddi bir şekilde incelenmelidir. Bu bitkiler halkımız tarafından yıllardır bir kültür şeklinde ilaç olarak kullanıla gelmiştir. Bunların artık araştırılıp incelenme zamanı gelmiştir. En kısa bir zamanda bunların ekonomiye kazandırılması gerekiyor. Dünya ülkelerinde en değersiz bir bitkiyi dahi çeşitli yapay aromalarla ve katkılarla piyasaya sunuyorlar. Pekâlâda bunlar halk tarafından kabul görülüyor. Bizim bitkilerimiz tertemiz bir doğada bizlere sunulmuş bir velinimettir.

 Soğukpınar da Karadere, Ericek, Gök Ahmet, Karadoğa derelerinde doğal olarak yaşayan bölgeye has bir tür olan kırmızı benekli alabalıkta ayrıca incelenmesi gereken değerlerdir. Bu türün de nesli tehlikededir. Bir an önce çalışma yapılması gereken türlerin başında yer almaktadır.

AĞAÇLAR İNCELENMEYİ BEKLİYOR

Yine Akkaya köyü merkezinde bulunan Tarihi armut ağaçları da incelenmeyi bekliyor. Bu ağaçlar şimdiye kadar hiç bir şekilde incelenmemiş. İlgisizlik yüzünden bu ağaçların türleri tehlikededir. Zira ağaçların çeşidine bakınca her mevsim için ayrı çeşitler barınmaktadır. Herkesi memnun edebilecek çeşit burada mevcuttur. Bu türün ciddi bir şekilde incelenmesi gerekiyor. Akkaya’nın merkezinde üretim çiftliği kurularak bu ağaçların ekonomiye katkısı araştırılmalı ve vatandaşlarımızın da buradan pay alması sağlanmalıdır.

Bayrambey köyünde ve diğer köylerimizde doğal olarak yetişen ceviz ağaçları da bu kapsamda incelenmelidir.

En önemlisi bu bitkilerin doğada çoğalmasını sağlayacak olan yegâne varlık arıdır. Bölgemizde arıcılık önemli bir yere sahiptir. Arıcılığın gelişmesi ve vatandaşlarımıza katkısı konusunda ciddi bir çalışma yapılması gerekiyor. Bu çalışmaların geç olmadan yapılması gerekmektedir. Çünkü arıcılığın geleceği gerek dış tehlikeler açısından gerekse insan eliyle tehlikededir. Bu tehlikenin farkına vararak artık yanlışlardan dönülmelidir. Balımız çok değerli fakat pazarlayamıyoruz. Ülkemizin değişik bölümlerinde bulunan bal sahalarından bölgemizin hiçbir farkı ve eksiği yok aksine daha zengin bir çevre. Bir kaç kişinin yaptığı hatalar tüm arıcılarımıza yansıtılamaz. Balımızın değerini ve özelliğini her alanda anlatarak tanıtımını yapmalıyız. Buna yaşadığımız bölge ve ülke ekonomisi için mecburuz. En önemlisi çocuklarımızın geleceği için buna mecburuz.

ARAŞTIRMALAR YAPILMALI

Sonuç olarak Bölgemiz iyi bir şekilde değerlendirilerek araştırılmalı. Bu araştırmalar halkımızı kucaklamalı. Bu çalışmaları çevremizde bulunan belediyeler, köy ve mahalle muhtarları, sivil toplum kuruluşları ve bölgenin yetiştirmiş olduğu değerler bir araya gelerek yapmalıdır. Bölgemiz için bu adımı biran önce atmalıyız

Giresun’da Devri Alem ve Vali’ye sunduğumuz rapor (16 TEMMUZ 2011)

Yaklaşık bir hafta önce geldiğimiz Karadeniz gezimizi sürdürüyoruz. Karadenizin en sevimli illerinden olan Giresun’da yaptığımız çalışmalara devam ediyoruz. Espiye ilçesi Soğukpınar beldesi yazı İşleri Müdürü Mehmet bey ile birlikte gezilerimizi sürdürürken, geçmişimize ve kültürümüze sahip çıkma adına yoğun bir gayret gösteriyoruz. Bugünkü yazımızda sizlere Giresun değerleri için hazırladığımız rapordan bölümler aktaracağız.

Bilim, Kültür ve Çevre Platformu olarak hazırladığımız Giresun raporunda özetle şu konulara değindik: Bilindiği üzere Giresun’da bulunan mağaraların hemen hemen tamamı vadiler içerisinde bulunmakta. Tarihi bilinmeyen fakat efsanelere konu olmuş olan yedi değirmenler ve batık su görülesi doğal güzellikler arasında. Yine bal kayası ve kuş kayası mevkileri vadiye hâkim bir yükseklikte gelişmiş olup doğal yapısı bozulmadan çevre turizmine kazandırılacağı günü beklemekte.

     Espiye ilçesinden başlayarak çakıl yaylasına kadar uzanan  tarihi taş yol ise şimdilerde kaderine küsmüş bir halde yıllardır tarihini unutmuş insanların ellerinde yıpranmanın etkilerini üzerinden atmaya çalışıyor. Zira şahin yuva, Soğukpınar, ericek yollarının yapım çalışmaları içerisinde yol bilinçsizce tahrip edilmiş ve define arayıcıları vasıtasıyla da her taş yerinden sökülerek boş hayallere kurban gitmişler. Fakat yinede bu yolun üzerinde bulunan hanlar yapıları değiştirilmiş olsalarda kepçelik hanı, evelik hanı, olucak hanı, ardıç hanı . Balçık hanı ve han yanı hanı halen isim olarak yaşayabilmişlerdir.yol üzerinde sadece Ericek köprüsü ayakta kalabilmiş. Ericek köprüsünden Balçık mevkiine kadar olan yaklaşık iki kilometrelik yoldaki döşeme taş zemin ise varlığını şimdilik korumakta.. Karadoğa vadisinde irili ufaklı birçok şelale bulunmakta. Pangal şelalesiyle başlayan şelaleler silsilesi Karadoğanın sonuna kadar seyri hoş manzaralar ortaya koymakta.

AKKAYA KÖYÜ

  Yine Akkaya köyünde bulunan şimşirli düzdeki sıra dikim armut ağaçları ayrıca sahip çıkılmayı beklemekte. Zira yaptığımız basit çalışmalarda bunların yaşlarının 350 nin üzerinde olduğu bilgisine ulaştık.

Akkaya, Avluca, Bayram bey köyleri üçgeninde bulunan  bakarcak kaya mevkiinde 1986 yılında düşen askeri uçak kazasında şehit olan  6 askerimiz için aradan geçen bunca zaman zarfında bir çalışma yapılmamış olması bizleri  üzmekte. Şehitlerimiz için oraya yapılmaya başlanmış olan çeşme ise şehitlerimizin ruhuna uygun değildir. oraya yakışan şehitlerimizi temsilen altı çıkışlı suyu akan  ve üzerinde askeri uçak maketi olan bir çeşme olmalıydı. Bu çalışmanın bir an önce yapılması gerekiyor. Zira anzaklar binlerce km öteden gelerek ülkemizde can vermiş atalarını anıyorlar. Geçtiğimiz yıllarda Trabzon’da düşen ispanya uçağındakiler için ispanya her sene anma töreni düzenliyor.tarihimize şehitlerimize sahip çıkmalıyız. Karaovacık yaylasında başlatılmış olan şehitleri anma programları güzel bir başlangıç ama içerisinin doldurulması gerekiyor. Halkımızın katılımını sağlayacak fikirler üretmek gerekiyor.

OTÇU GÖÇÜ ŞENLİKLERİ

Aynı yerde yapılan bu sene 14.sü düzenlenen otçu göçü yayla şenlikleri amacına uygun bir düzenlemeye gidilerek uluslar arası medyada ses getirecek bir yapıya büründürülmeli. Bu konuda komite kurularak şenlik işinin düzenli bir hal alması sağlanmalı. Ayrıca şenliğin sadece şarkı söyleyeni dinlemek olmadığının anlaşılmasının vaktinin geldiği ve geçmek üzere olduğunu görmemiz gerekiyor. Yine halkımızın kültürü içinde bulunan kemençeninse yozlaşmaması için burada aynı yarışma yapılabilir.

    Akıl baba dağında beklide çevremizde bulunmayan bir güzelliği de vardır ki bu akıl babanın yüksekliği, etrafından akan suların berraklığı, çiçek çeşidini geride bırakır. Bu olay yılda bir geçekleşir. Bu olay uğur böceklerinin çiftleşmesidir. Bunun aslında ciddi bir çalışmayla gündeme getirilmesi gerekiyor. Dünya basınında bu gibi olaylar oldukça ses getiriyor. yine akılbaba dağında bulunan şehitliğinde kayıtlardan bulunarak gündeme getirilmesi sağlanmalıdır.

   Yine Akkaya dağı, Sarıkaya kayası Karadoğa, Çakıl dağı ve akıl baba kağına yürüyüş turları düzenlenerek buraları tanıtma yoluna gidilmelidir. Karadoğa deresi üzerinde özellikle yaz aylarında rafting turları düzenlenmesi konusunda çalışmalar yapılmalıdır.bitkicilere gittiğimizde görmeye alıştığımız bitkilerin yaylalarımızda doğal olarak yetiştiğini biliyoruz bunların ekonomik olarak değerlerinin araştırılması ve vatandaşlarımızın istifadesi sağlanmalıdır. yine bölgemizde henüz resmi çekilerek kanıtlanmamış olmakla birlikte Karadeniz leoparının da yaşadığı biliniyor. Yaban keçisi çeşitleri de bulunmaktadır. Ayrıca bölgemiz derelerinde alabalık türerlerinin hemen hemen tamamı endemiktir.

   Kurugeriş köyü olarak yakın dönem tarihimizde önemli yere sahip olan Şehit Hüseyin Avni Alparslan’ında  hak ettiği yere gelmesini istiyoruz kurtuluş savaşı mücadelemizin önemli dönüm noktalarında bulunmuş bir kişi olarak, Sakarya, Sarıkamış ve balkan mücadelelerinde gösterdiği başarıların gündeme gelmesi için bu uğurda şehit olan Alparslan’ın  Çeşitli etkinliklerle anılması gerektiğini düşünüyoruz.

Sahilden Yayla’ya Devr-i Alem (18 TEMMUZ 2011)

Sıcak Türkiye’yi kasıp kavurup, insanları bunaltırken, sahilden ve yayladan söz etmek insanı ferahlatıyor. Sizlere bu satırları bir günde 4 mevsimi birden yaşadığım Giresun’un Espiye ilçesinin 3000 metre yüksekliğindeki zirvesi Akılbaba Dağı’ndan yazıyorum.

Türkiye gerçekten çok güzel bir ülke. Türkiye’nin kıymetini bilemiyoruz. Türkiye adete saklı cennet. Türkiye’nin değerlerine sahip çıkamadığımız gibi Türkiye’yi de tanıyamıyoruz. Espiye Belediye Başkanı değerli dostum Erol Karadere ve Soğukpınar Belediye Başkanı Özcan Özdemir Bey’in ev sahipliğinde Giresun Valisi ve diğer önemli yetkililerin katılımıyla sahilden Karlı Yayla Dağları’na Devr-i Alem yaptık.

VALİ ŞAHİN’DEN DEVR-İ ALEM’E ÖVGÜ

Türkiye’de çok önemli devlet adamları var. Sadece devlet adamı değil; halk adamı, kültür adamı, gönül insanı, vefalı dost ve şairlik yönleriyle de tanınan bir isim Giresun Valisi Dursun Ali Şahin Bey. Devri Alem programının hem ismen hem de içeriğini çok beğendi. Kendisiyle Espiye sahilinden Giresun yaylalarına bir günde Devr-i Alem yaptık. 15 saat süren gezimizde sahilden yayla dağlarına çıkıp, 5 kaset doldurarak belgesel çekimi gerçekleştirdik. Zaman zaman Sayın Vali’nin okuduğu şiirler bizleri heyecanlandırdı. Şair bir valiyle sahilden yaylalara kültür gezisi yapmak, bize ayrı bir keyif yaşattı

DEVRİ ALEM’E BÜYÜK İLGİ

Devri Alem programımızın bu kadar yakından izlenmesi ve büyük ilgiyle takip edildiğini Anadolu’da çok daha iyi görüyor üzerimde çok büyük bir mesuliyetin olduğuna inanıyorum. Gittiğim her yerde karşıma programı beğeniyle izleyenler çıkması belgeselciliğinin geleceği açısından önemli…

Tatil için Giresun’a gitmemize rağmen dağ bayır araştırma yapıyoruz. Giresun Valisi Dursun Ali Şahin’i Gebze’de ağırlamıştık. Kendisini Yalova’dan tanıyorum. Kendisi iyi bir devlet adamı, gönül ve kültür adamı. Belediye başkanları, daire müdürleri, İstanbul ve Ankara’dan önemli simaların katıldığı bir geziye davetliydim ve bu geziyi gerçekleştirdik. Bir günde Giresun’da Devri Alem yaptık. Espiye sahilden 3000 metrelik zirveye kadar çıkarak Giresun’u yakından tanıdım. Çocukluk yıllarımı geçirdiğim Giresun’u dahi iyi analiz etme fırsatı buldum.

YENİ KÖYDE SABAH KAHVALTISI

Gezi sabah 05.00’te Espiye sahibinden başladı, adeta bir maraton edasıyla geziye çok önemli şahsiyetler katılmıştı. Espiye’den yola çıktık erken saatlerde. Vadiler, dağlar geride kaldı. Birinci Cihan Harbi’nin Karadeniz savunma karargahının bulunduğu Arpacık köyü, Pangr Şelalesi 535 yıllık tarihi geçmişi olan Şogukpınar Beldesi (Bayramoğlu Nahyesi) Kurtuluş Savaşı’nın en önemli şehidi Binbaşı Hüseyin Alpaslan’ın çocukluk yıllarını geçirdiği Kurugeriş Köyü’nü, seyrederek, Akaya köyünde sabah kahvaltısı yaptık. Deyim yerindeyse yolculuğumuz bir kültür safarisi şeklinde geçti ve Yeniköy’e çıktık. Muhteşem dağlar, Ericek Köprüsü, Yedi Değirmenler ve Akkaya’nın muhteşem doğa manzarasıyla köyde güzel bir kahvaltı gerçekleştirdik ve adeta masada bir tek kuş sütü eksikti. Kahvaltımıza muhtarlar da geldi. Oturup sohbet edildi, kahvaltı yapıldı. Kahvaltıya baba memleketini ziyarete gelen HSYK Üyesi Resul Yıldırım’ın da katılması farklı bir anlam yükledi. Akkaya muhteşem bir yer. Çok önemli şahsiyetler yetiştirmiş bir bölge…

ŞEHİT SUBAYLARA VEFA

25 yıl önce bir askeri uçağımızın düşerek subaylarımıza mezar olan Akkaya Vadisi’ne ‘anıt’ yapılması için 10 yıldır mücadele ediyorum. Geçtiğimiz yıl buraya bir çeşme yapılmasına vesile olduk. Anıt yapılması noktasında Vali Bey’in ziyareti önemliydi. Gezinin bir başka noktası 1986’da uçağın düştüğü bölgeydi. Buraya bir anıt çeşme yapılmasını çok istiyorduk, Vali Bey talimat verdi ve buraya bir anıt yapılacak.

TÜRKİYE’NİN MOSTAR KÖPRÜSÜ’NDEYİZ

Sahilden yaylaya Devr-i Alem’in en önemli noktası Türkiye’nin Mostar Köprüsü olan Ericek Köyü’ndeki tarihi taş köprüydü. Gerçekten de bu taş köprü Mostar’la yaşıt. Fakat, Türkiye’nin Mostar Köprüsü çoktan unutulup, kaderine terk edilmiş. İlk kez bu taş köprünün devlet adamları ve Vali’yi görecek olması beni çok heyecanlandırdı.

Ericek Köprüsü yayla kültürü için çok önemlidir. Çocukken buradan yaya olarak geçiyordum. Ama artık Ericek Köprüsü’nü unutmuş ona vefasızlık yapıyorduk. Köprü’nün başındaki Tarihi Zeynep Bacı Hanı yok olmaya yüz tutmuş olduğunu görünce üzüldüm. Vali Bey ve heyete ‘Köprüyü görmek ister misiniz?’ dedik. Heyetin, köprüyü görmek istemesi üzerine patika ve sarp yollardan zorlu bir yolculuk sonucu Türkiye’nin Mostar Köprüsü olan tarihi Ericek Köprüsü’nü ilk kez ziyaret ettik. Vali Bey yok olmaya yüz tutmuş Zeynep Bacı Hanı’nı görünce üzüldü, buranın tarihi bir eser olduğunu söyledi ve korunması talimatını verdi. Köylülerden burayla ilgili bilgi alındı. Çocukluk yıllarımda geçirdiğim heyecanı gezi heyetiyle bir kez daha yaşadım. Ericek Köprüsü’nün Malabadi Köprüsü’nden sonra en geniş yüksekliğe sahip olması ve altında da derin bir gölün bulunması Türkiye’nin Mostar Köprüsü unvanını kendisine geziye katılan değerli kültür adamı Veli Sarıkamış Bey tarafından verildi. Köprünün bu güne kadar koruma altına alınmaması kötüydü. Köprünün koruma altına alınacağı müjdesini veren Vali Bey’den köprünün altında Necip Fazıl’ın zaman şiirini dilemek bizleri heyecan ve mutluluk verdi. Orman Bölge Müdürü Ali Bey’den ise yaklaşık 700 yıllık geçmişi olan tarihi taş döşemeli yayla yolunun restorasyonu müjdesini aldık.

KARADOĞA VADİSİ’NDEYİZ

Ericek Köprüsü’nden sonra zorlu yolları geçerek Karadova Yaylası’na gitmek üzere yola çıktık. Çakıl Deresi üzerinde 300 metreden fazla yüksekliğe sahip olan Sis Şelalesi’nin muhteşem manzarası karşısında hatıra fotoğrafı çekerken gezinin ev sahibi Espiye Belediye Başkanı Erol Karadere Bey Sis Şelalesi’ne Vali Dursun Ali Şahin adını vermek istediklerini söyledi. Sarıkayalar, çam ormanları arasında çağlayarak akan Karadova Deresi’ndeki mesire alanında balıklar ve et ziyafeti çekilirken Vali Bey’den şiirler dinlemek geziye ayrı renkler katılıyordu.

KARAOVACIK YAYLASI İLK KEZ VALİ GÖRDÜ

Oğuz Boyları’nın en önemli kolu olan Çepni Türkleri’nin yaşadığı bölge olan Karaovacık’ın tarihi çok eski. Bu bölgede birçok şehitlik var. Vali Bey’e ‘Şehitler fidanlarda yaşasın’ kampanyamızı anlattık ve bizlere çalışmamızdan dolayı destek verdi. Şehitlik’te Fatiha okuduk. Karadova’dan yola çıkarak tarihi Karaovacık’a Yaylası’na geldik. Vali Bey Karaovacık’a hayran kaldı korunması talimatını verdi. Yayla ilk kez bir vali gördü. Burada Dursun Ali Şahin ile özel söyleşi gerçekleştirdik, Kurtuluş Savaşı’nın büyük komutanlarından Giresunlu Hüseyin Avni Alparslan’ı anlattık ve Vali bey duygulandı. Otçugöçü geleneğini ilk kez Hüseyin Avni Alpaslan’ın araştırıp, kitaplaştırdığını söyledik.

Vali Bey, yayla kültürü ve şehitlerle ilgili araştırma yapılmasını istedi. Şehitliklere dikilecek fidanın bizzat kendisinin vereceği müjdesinde de bulundu.

VALİ’YE YAYLA ÇİÇEĞİ

Yaylalar kültürümüzde çok önemli yer tutuyor. Tüm vefasızlığa rağmen, Karadeniz’de yayla kültürü yaşatılıyor. Türkiye sıcaklardan kavrulurken, yaylalarda sobalar yakılıyor. Vali Bey ile 3 bin metre yüksekte ki karlı Akılbaba Dağı’nın zirvesine çıkmak üzere yemyeşil vadiler şırıl şırıl akan dereler ve envai çeşit çiçekler arasından geçerek, zirveye tırmanıyoruz. Akılbaba’da Temmuz ayının ortasında bile kar bulunuyor. Bu yaylalar gerçekten görülmeye değerdi. Yaylacılık yapan kadın ve çocukların Vali Bey’i yayla çiçekleri ve özellikle yayla sümbülü ile karşılamaları gerçekten görülmeye değerdi.

Akılbaba Zirvesi’nde duygulu anlar yaşandı. Kendisini ‘hoş geldin, çok yaşa Vali Bey’ sloganı ile karşılayan çocuklara Vali Bey’in oyuncak dağıtması ise tarihe geçecek bir andı.

Yaylacık yapan kadın ve çocuklar hayatlarında ilk kez bir Vali görüyorlardı.

GELEVERA’DA ŞİİR ZİYAFETİ

Vali Bey’in en anlamlı ziyareti bu yılsonu baraj suları altında kalacak, Gelevera Vadisi’ne yaptığı ziyaretti. Giresun Fındık Borsası Başkanı Mustafa Karadere Bey’in vadide verdiği akşam yemeğinde yine Vali Beyin okuduğu şiirler, geziye damgasını vurdu. Sahilden yaylalara 15 saatlik Devri Alem’in sonuna gelirken, Vali Bey’de hiç bir yorgunluk alameti yoktu.

Türkiye’nin en önemli barajlarından birisi Gelevera Vadisi’ne yapılıyor. Vadi, sular altında kalmadan son kez burayı kameralarımıza kaydederken, geziye katılan çok önemli dostlar ve devlet yetkililerinin kültür gezisi ile ilgili görüşlerini de kameramıza kaydediyorduk.

TEŞEKKÜR

Evet, çocukluk yıllarımı geçirdiğim yerlere tatil için gitmiştim. Gördüğünüz gibi tatil değil, tarihe not düşüp zamana noterlik yapan belgeseller çektik. Bir günde sahilden yaylaya, Sayın Giresun Valimiz Dursun Ali Şahin Bey ile Devri Alem yaparak çocukluk yıllarımı geçirdiğim memleketime vefa borcumu bir nebzede olsun ödemek istedim. Geziyi organize eden Espiye Belediye Başkanı Erol Karadere ve Soğukpınar Belediye Başkanı Özcan Özdemir Bey’ler başta olmak üzere İstanbul, Ankara ve Giresun’dan gelen yetkili ve yöneticilere Vali Bey’in şahsında teşekkür etmeyi bir borç biliyorum.

 

TRT Arap Kanalı’nda ne konuştum?

 TRT son yıllarda büyük atılımlar gerçekleştirdi. TRT’nin Arap kanalı da bu atılımlardan birisi. Keşke TRT Arap kanalı yıllar önce açılabilseydi ve Türkiye Arap Dünyası’na daha önce kendini anlatabilseydi.

   Arap dünyası bizim için büyük önem arz ediyor. 400 milyon nüfuslu Arap dünyasıyla köklü bir geçmişe sahibiz. Ancak Arap dünyasıyla son 10 yıl önceye kadar bağlarımız kopmuştu. Türkler ve Araplar birbirlerine uzak kalmışlardı. Son yıllarda Araplarla ilişkilerimiz giderek gelişti. Bunun sebebi ise bölgede esen Türk Baharıdır. Peki nedir Türk Baharı ve ne zaman başladı?

  Türk Baharı, Arap Dünyası’nda 10 yıl önce başladı. AK Parti’nin kurulması ve iktidara gelmesiyle başlayan yakınlaşma, son 10 yıl da Arap Dünyası’nda adeta bir Türk baharı estirdi. Geçtiğimiz yıl başlayan Arap Baharı’ndan önce aslına bakarsanız Türk baharı esmişti. Bu sadece benim düşüncem değil, bir çok kişinin ortak bakışı. Ekonomik krizde Türkiye’yi devralan Recep Tayyip Erdoğan ve AK Parti krizin aşılmasıyla beraber, Arap dünyası ile Türkiye arasında ki yakınlaşmayı başlattı. Türkiye, bölgeye yatırım yaparken, Arap İşadamları da Türkiye’de yatırımlar gerçekleştirdiler.

TRT ARAP KANALI’NDA CANLI YAYIN

Önceki akşam TRT Arap Kanalı’nda yayınlanan Bakış Açısı programına konuk oldum. Program sunucusu, değerli dostum Arap Bilim, Kültür ve Sanat Derneği (TASCA) Genel Başkanı Muhammed Adil beyin sezonun son programına katılarak, Arap Baharı, Arap dünyasının geleceği ve Türkiye konularında benim görüşlerimi aktardım. Türkçe konuşarak fikirlerimi açıkladığım programda simultane olarak çeviri yapılırken, görüşlerimi şu şekilde aktardım:

NELER KONUŞTUM?

400 milyon nüfuslu Arap coğrafyasında geçtiğimiz yıl başlayan Arap baharı aslında Türk Baharı ile başladı. AK Parti’nin iktidara gelmesi ile başlayan yakın ilişkiler, bugün bölgede Arap Baharı’na yol açtı. Bu sadece benim tespitim değil, program sunucusu Muhammet Adil beyinde tespiti. Türk baharı yaşanmasıydı belki de Arap baharı yaşanmayabilirdi.

  Bugün Arap baharı sarmış durumda. Arap Baharı’ndan bir çok Arap ülkesi ders ve ibret almalı. Baskı ve korku ile yönetimde kalmak mümkün değil. Bunun en açık örneği Suriye’de yaşanıyor. Suriye’de 2000 yılında ve 2008 yılında iki kez gidip araştırma yapmış, belgesel çekmiş bir gazeteci olarak, Suriye’de yaşananların baskı yönetimine bir isyan olduğunu çok iyi anlıyorum. Suriye’de mutlaka rejim değişecek ve demokratik bir ülke olacaktır. Diğer Arap ülkeleri de bu olaydan ders ve ibret alıyor. Sadece Arap ülkeleri değil, bugün bazı Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde baskıcı ve totaliter yönetimler var. Yakın bir gelecekte dünya Türkmen baharını da yaşayacak.  Türkiye Arap baharı sürecini çok iyi değerlendirmeli, yıllarca birlikte aynı kaderi paylaştığımız Arap dünyası ile her alanda iş birliği yapmalı.

NELER YAPILMALI?

TRT Arap’ta yaptığım konuşmanın bir bölümünde ne yapılma ı üzerinde durdum. Arap baharı ve Türkiye’de yaşanan siyasi gelişmeler bölgenin geleceği için büyük bir fırsat. Bu fırsat yeteri kadar değerlendirilmiyor. Halen İslam dünyası Amerikan ve Fransız haber ajanslarıyla haber alış verişinde bulunuyor. Türk-Arap dünyası medyası arasında iş birliği yok. Turizm ve seyahat istenilen düzeyde değil. Her iki taraf üzerine düşen görevleri yerine getirmeli. Köklü ve kalıcı iş birlikleri kurulmalı, iş adamları, kültür adamları, sanatçılar, medya mensupları ve üniversiteler arasında karşılıklı anlaşmalar ve iş birliği protokolleri yapılmalıdır. Her iki ülke arasında ki vize problemleri çözülmeli, ekonomik, kültürel ilişkiler teşvik edilmelidir. Eğitim kurumları arasında öğrenci değişimleri yapılmalı, Arap ülkelerinden Türk Dil kursları, Türkiye’de Arap dili kursları açılarak dil öğrenimi gerçekleştirilmelidir.

 TÜRK DİZİLERİ YANLIŞ İMAJ ÇİZİYOR

Üzülerek söylemek gerekirse Arap Dünyası’nın TV kanallarında yayınlanan Türk dizileri reyting rekorları kırıyor. Arap dünyası Türkiye’de olup biteni bu pembe dizilerle tanıyor. Aslında bu çok yanlış, yanlış olduğu kadar da Türkiye’nin imajına büyük darbe vuruyor. Türkiye devlet olarak Arap Dünyası’nda Türkiye’yi tanıtan özel organizasyonlar gerçekleştirmeli, Türkiye’nin milli, manevi ve kültürel değerlerini tanıtan belgesel ve filmler hazırlatarak dizilerle bozulan imajını mutlaka düzeltmelidir.

ARAP DÜNYASI OSMANLIYI ARIYOR

İngiliz ve diğer Siyonist lobilerin yıllarca Osmanlı aleyhine Arap Dünyası’nda oluşturduğu kamuoyu son yıllarda tersine çevrilmiş durumda. Osmanlı gerçeği Arap Dünyası’na anlatılmalıdır. TRT Arap’ın canlı yayın konuğu olan ıraklı Stratejiysen Ahmet bey, Osmanlı ile ilgili çok önemli şeyler söyledi. Irak’da 1926’ya kadar halen Hutbelerde halife-i Müslüman olarak Osmanlı padişahı için dua ediliyormuş. Osmanlı’nın birinci cihan harbinde Irak’da İngilizlere karşı kazandığı Kut´ul Ammare savaşı Irak’ın Çanakkalesi olarak halen anılmakta. Osmanlı askerlerinin verdiği destansı mücadele halen hatırlanıyor. Osmanlı şehitleri her yıl hayırla yad ediliyor. Bu bilgilerini Iraklı akademisyen’den aldığımda oldukça sevindim. En kısa sürede Kut´ul Ammare savunması ve şehitleri konusunda bir belgesel yapmak için ortak çalışma başlatma kararı aldım.

  Evet sonuç olarak TRT Arap’ın canlı yayınında 400 milyonluk Arap dünyasına mesajlar vererek Türkiye’nin bugün ve gelecekte üstleneceği rolü net bir şekilde ifade etmeye çalıştım. Gerçekten TRT Arap kanalı biraz geç kalınmış olsa da çok önemli bir hizmeti ifa ediyor. Başta Amerika ve Rusya olmak üzere bir çok dünya ülkesinde Arap dünyasına yönelik Arapça yayın yapan TV bulunmasına rağmen Türkiye, daha yeni bir kanal kurdu. Biraz geç olsa da TRT Arap kanalının büyük hizmet yapacağına inanıyorum. TRT Arap’ın canlı yayın programında yaptığım konuşmanın bir bölümünü www.gebzegazetesi.com ve Facebook sayfamızdan  izleyebilirsiniz.

Tataristan’da Devri Alem

İSMAİL  KAHRAMAN’IN KALEM V E KAMERASINDAN TATARİSTAN’DA DEVR-İ ALEM..

KAZAN’DAN İDİL NEHRİ’NE  İSLAM MEDENİYETİ BELGESELİ…

8-13 Haziran 2012 tarihleri arasında gerçekleştirdiğim 5 günlük Rusya gezimde tam bir Devri Alem yaparak Kazan’dan Moskova’ya,  tarihi Bulgar şehrinden  St. Petersburg’a  giderek belgesel çekimleri yaptım  ve Rusya’nın kültür tarihimizdeki yerini araştırdım.

 Tatarların ataları olan İdil Bulgar Türkleri’nin islamiyeti  toplu olarak  kabulünün 1123. yılı, İdil- Bulgar Türk Devleti olarak islamiyeti kabulünün ise 1090. yılının kutlandığı tarihi Bulgar şehrine giden  tek Türk gazeteci ve belgesel ekibi Devr-i Alem  oldu.

TATARİSTAN’IN BAŞKENTİ KAZAN

Türk Hava Yolları uçağı ile 3 saat 15 dakikalık uçuştan sonra Tataristan’ın başkenti Kazan’a indim. Tarihi Kazan şehrinin kurulduğu bölgede Kazan tarih müzesi, Tataristan Cumhurbaşkanlığı binası, Kul Şerif Cami, Sümbike Hanım Kulesi, İdil Irmağı, tarihi tatar mahallesindeki camiler, medreseler, caddeler ve yolların  belgesel çekimlerini yaptık. Kültür tarihimizde önemli yeri olan İdil Irmağı’nda saatlerce seyahat ettik. Rusların Volga dediği İdil Irmağı’nda binlerce yıllık Türk tarihini yaşadık.

TATARİSTAN’IN BAŞKENTİ KAZAN’DA DEVRİ ALEM

Tataristan, Kazan, İdil ve tarihi Bulgar Türk medeniyeti ile ilgili araştırma ve belgesel çekimlerimizin sonuna yaklaşıyoruz. Bugün Tataristan ile ilgili başkent Kazan’dan sizlere sesleniyoruz.

Tatarlar deyince hep Kırım’ı hatırlarız. Aslında Rusya’nın büyük bir coğrafyası  Tataristan bölgesi. İlk kez bir Türk belgeselcisi olarak bu coğrafyayı gezme imkanımız oldu, deyim yerindeyse tarihe not düşüp zamana noterlik yaptık. İdil Nehri boylarındaki Tataristan’ın başkenti Kazan’dan Deşti Kıpçak diyarını geziyoruz.

KAZAN KALESİ’NDE TATAR TARİHİNİ YAŞADIM

Tataristan’ın başkenti Kazan, İdil boylarının adeta muhteşem bir tablosu. İdil nehri en güzel şekilde Kazan’dan akıyor. Kazan’daki ilk durağımız tarihi kazan kalesi. Ama Rusların eline geçtikten sonra buralar yıkılmış, tarihi kalenin bulunduğu alan Kremlin diyor. Tarihi kale kapısından içeri girip, kendimizi kale içine attıktan sonra Tatar tarihini yeniden yaşıyoruz. Tatar müzesi Ruslar tarafından 500 yıl önce yıkılan tarihi Kazan cami’nin bulunduğu yerdeki Rus kilisesi Kazan’ın son melikesi ve analar anası Sümbike Hatun kulesi, Tataristan Cumhurbaşkanlığı binası, Tatar hanlarının mezarı, mezar kitabeleri, tarihi Kazan müzesi, adeta bir muhteşem medeniyetin bugüne düşülen iz düşümleri. Elimde kameram ve fotoğraf makinemle bu bölgelerin tek tek görüntülerini çekiyorum. Bizlere rehberlik yapan, Tataristanlı arkadaşımız Demir Bey geniş bilgiler veriyor. Han mezarlarının bulunduğu yerde Fatiha okuyor, Kazan Müzesi’ndeki Tatar medeniyetinin izlerini tek tek kameramıza kaydediyoruz. Sümbike Hatun Kulesi önünden İdil Irmağ’nı seyrederken, muhteşem Tataristan tarihini yeniden yaşıyoruz. Tarihi Kazan kalesindeki son durağımız geçtiğimiz yıllarda yapılan Kul Şerif Camii. Tarihteki ihtişamlı caminin hemen yanı başına balkanların en büyük camisi olarak yapılan Kul Şerif Camii’nin muhteşem mimarisi, elif misali minareleri, rengarenk çiçek ve motifleri bizi heyecanlandırıyor. Camiinin içerisinde belgesel görüntüler çekip, caminin baş imam hatibiyle sohbet ediyoruz. Türkiye’den geldiğimizi öğrenince hem cami görevlilerinden hem diğer yetkililerden büyük ilgi ve alaka görüyoruz. Kul Şerif Rusların Tataristan’ı işgal ettiğinde Kazan’ın son Şeyhülislamı ve son Müderrisi Ruslara karşı bütün talebeleriyle mücadele etmiş. Kazan’ı teslim etmemek için şehit düşmüş, önemli bir din adamı. Tatarlar vefa borcunu ödemek için tarihi Kazan Cami’nin adını Kul Şerif camisi olarak değiştirmişler. Kul Şerif Cami’nin önünden Türk-İslam Medeniyetinin muhteşem izlerinin bulunduğu İdil Irmağı boylarına bakıyor ve adeta kendimizi yüzlerce yıllık Tatar tarihinin ihtişamlı geçmişinde sanıyoruz.

Tataristan Kremlini, bana göre Tarihi Kazan kalesinin bulunduğu yerden ayrılarak Rusların Kazan’ın işgal ettikten sonra Tatarların bataklığı kurutarak kurdukları Tatar mahallesini geziyoruz. Mahalledeki tarihi binalar, tarihi camiler, parklar ve mahallenin manevi havası halen hissediliyor. Adeta birer abide gibi duran camiler ve binalar ihtişamlı Tatar tarihini yansıtıyor.

BİZİM İDİL NEHRİ’NDE BULGAR TÜRK TARİHİNE YOLCULUK

  Tarihi Kazan şehrindeki son durağımız elbette İdil Irmağı oluyor. Kazan’a ve Tataristan’a  İdil Irmağı’ndan veda edeceğiz. İdil Irmağı sanki bir ırmak değil adeta bir deniz bir göl. İdil Irmağı üzerinden Kazan’daki son gezimizi tamamlayacağız. Kazan’a neden Kazan dendiğini rehberimize soruyoruz. Dağlar arasında İdil ırmağı ile bir Kazan’ı andırdığı için kazan dendiğini söylüyor. Bindiğimiz motor bizi İdil Nehri’nin kaynağına doğru yola çıkarıyor. İdil Nehri’ni gördükçe daha çok seviyorum bu nehri. Zira benim gönlümde Sakarya Nehri, Fırat Nehri, Maveraünnehir diye adlandırılan Abuderya ve Siliderya, Orhon Irmağı, Nil ve Tuna nehirlerinin dışında bir büyük medeniyet ve kültürün yaşandığı İdil Nehri de bende büyük izler bırakıyor. Nehirde rüzgarlı ve fırtınalı bir havada kendimi nehrin sularında adeta yüzer gibi buluyorum. Nehirdeki bütün görüntüleri ve detayları çekerken, Tatar şairinin Ruslara karşı söylediği şu şiir hatırıma geliyor:

Bir gün yayık…

Bir gün İdil..

Bir gün Kırım’a gideriz

Yayık bizim,

İdil bizim,

Kırım bizim,

Göz dikme mahvederiz

Evet İdil, bizim İdil. Hiçbir zaman unutmayacağımız İdil, en büyük kolu Kama, Çulman  Tatarca kollarıyla adeta gönül dünyamızı saran adını yaygın olduğu için Yayık’tan alan nehirlerle kültür ve medeniyet dünyamızı aydınlatan nehirler. Her ne kadar Ruslar Bulgar tarihinden esinlenerek Volga nehri deseler de İdil Nehri bizim nehrimiz. Adıyla sanıyla, tarihiyle, bizim İdil’e aşık oluyor ve İdil Nehri’ndeki yolumuza devam ediyoruz.  Tataristan’daki gezimize son noktayı İdil Nehri’nin en büyük kolu olan Kama Nehri’yle birleştiği 40 km uzunluğundaki geniş alanda noktalarken, bu birleşmenin geçmiş medeniyetleri İdil boylarında yazılan Türk-İslam tarihinin ihtişamlı geçmişini de bir gün kucaklayacak diye düşünüyor, Deşti Kıpçak diyarı, Tatarların ataları olan Bulgar Türk-İslam medeniyetinin destanlarının yazıldığı İdil nehri boylarında Türk islam tarihini yaşamak için birlikte İdil Nehri boylarını gezeceğiz.

BULGAR TÜRK DEVLETİ’NİN BAŞKENTİ

Kazan’dan üç saatlik kara yoluyla, Tatarların İslamiyeti topluca kabulünün 1123. Yıldönümü ve Tatarların devlet olarak islamiyeti kabulünün 1090. Yıl dönümünün kutlandığı tarihi Bulgar şehrinin bulunduğu bölgeye gece geç vakitlerde yola çıktık. Sağanak yağan yağmura rağmen çadırda konaklayıp, sabah erkenden on binlerce kişinin katıldığı Şükran günü törenlerine iştirak edip, Türk-İslam tarihinde İdil Bulgar Türkleri olarak geçen Bulgar şehrinin tarihi müzesi, yeni yapılan camiler ve rengarenk  elbiseleri ile  adeta bayram havasını oluşturan Tatar Türkleri ve Rusya’daki Müslüman temsilcilerin yetkili ve yöneticileriyle görüştüm. Dünyanın en büyük Kuran-ı Kerimi’nin belgesel çekimlerini yapıp, törenlere katılanların yaptığı konuşmaların görüntülerini çektik. Törenlere Türkiye’den Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, İslam konferansı Genel sekreteri Ekmelettin İhsanoğlu katıldılar. Tören tam anlamıyla muhteşem bir havada geçti. On binlerce kişinin katıldığı Tevbe ve Dua törenleri ise görülmeye değerdi. Tarihi Bolgar şehrinde muhteşem bir gün yaşadım. Buradaki törenlerin tümünün belgesel görüntülerini çekerek kayıt altına aldım. Şimdi Türkiye’den Tataristan’a  Devr-i Alem diyoruz.

İstanbul’dan Kazan’a  Tataristan’da İslam Medeniyeti Belgeseli ile karşınızdayız

RUSYA’DA İSLAM MEDENİYETİ’NİN MERKEZİ KAZAN

Bugün Özerk Tataristan’ın baskenti olan Kazan, Altın Orda hanlarının da başşehriydi. 1005 yılında kurulan Kazan, 2005 yılında bininci yaşını coşkuyla kutladı. Kentin pek çok yeri bu kutlama için yenilendi. Kent, Rusya’da İslam’ın merkezi olarak biliniyor.Bugün halkın yüzde 52’si Tatar, yüzde 38’i Rus, yüzde 2’si Çuvaş ve yüzde 1’i de Ukrayna kökenli. Kentte özellikle İslam ve Ortodoks kilisesine ait eserler bulunuyor. 2005 yılında Avrupa’nın en büyük camii Kazan’da hizmete açıldı. Kentin Tatar özellikleri taşıyan kuleleri, müzeleri, el sanatlı ahşap camileri, tarihi kiliseleri ve eski mahalleleri hâlâ ayakta. Dev blok yapılar ve geniş bulvarlar da Sovyet zamanının simgeleri olarak yaşıyor.

Tarih ve kültür değerleri ile Kazan

Tatar hanlarının saraylarını, idare binalarını, cami ve medreseleri, bey konaklarını barındıran Kazan Kalesi, Ruslar tarafindan yıkıldı ve daha sonra Kremlin adıyla yeniden inşa edildi. Ahsap surların yerine, yeni surlar yapıldı. O devirden günümüze ayakta kalmayı başarabilen bir tek Süyümbike Kulesi oldu. Yedi katlı ve 75 metre olan bu kule, son Tatar hanlarından Sefa Giray’ın hatunu Süyümbike adına inşa edilmiş. Kulenin hemen ardında Tatar kaanlarına ait mezarlarda  görülebilir. Kul Şerif Camii, Kazan Hanlığı’nın en görkemli yapısıydı. Mimari olarak o kadar eşşizdi ki, Ruslar Moskova’daki ünlü rengârenk Vasili Kilisesi’ni bu camiyi örnek alarak inşa etti. Cami, şehri işgal eden Korkunç Ivan tarafından yıkılmıştı. Şimdi Kremlin’in duvarlarının ardında yükselen sekiz minareli Kul Şerif Camii, birkaç yıl önce eskisinin yerine Tataristan’ın simgesi olarak inşa edildi. İdil (Volga) Nehri, Kazan’ı taçlandıran bir su cenneti. Şehrin çevresindeki diğer nehirler, göller, barajlar da hesaba katılırsa Kazan için suların labirentinde bir şehir denebilir. Tatarların ‘İtil Suu’ dedigi  Rusların Volga, nehri  birçok noktada güzel kent manzarası sunuyor.

Kültür ve medeniyet tarihimizde Kazan

Kazan, kültürü ve mimarisiyle Tataristan’ın bir simgesi. Tarihi 1000 yıl geriye gittiği ve o dönemde Rus kenti bulunmadığı düşünülürse, ne kadar köklü bir kültür yaşattığı anlaşılabilir. Tarihçiler, kenti kuranların Türk boylarından Kıpçaklar ve Bulgarlar olduğu üzerinde hemfikir.Tatarlar, Rus devriminin ilk yıllarında, 1923 yılında İslam’ın bu topraklara girişinin 1000. yılını coşkuyla kutlamışlardı. O yıllarda Bolşevik Partisi, Tatarlara ihtiyaç duyduğundan daha yumuşaktı. Ancak sonraları bağımsızlık üzerine büyük bir baskı kuruldu. Her şeye rağmen Kazan’ın kimliğini korumasını sağlayan, Moskova ve Petersburg üniversitelerinden sonra Rusya’nın üçüncü büyük üniversitesi Kazan’ın, Tatar aydınlanmasını desteklemesi oldu. Kazan Üniversitesi dinde reformdan kadın haklarına, bilimden laikliğe her alanda düşünme ve tartışma olanakları sundu. Kazanlı düşünür ve öğretmenler, Rusya’daki tüm Müslümanların siyasi ve kültürel liderliğini üstlendiler.

Tatarların Yemek kültürü

Tataristan denince akla ilk gelen yemek tabii ki Tatar böreği. Türkiye’deki çiğ böreğe benzeyen Tatar böreğini, Kazan’ın her yerinde yiyebilirsiniz. Ancak, burada yiyeceğiniz benzerlerinden çok daha lezzetli. Bunun da sebebi böreğin içindeki et oranının benzerlerinden daha fazla olması.

Tataristan’a özel bir diğer yemek, Tatar mantısı. Bu da tanıdık gelse de lezzeti ülkemizden çok daha farklı. Kazan’ın milli tatlısı olarak bilinen ‘çaççak’ da mutlaka tadılması gerekenlerden. Yine bir tatlı olan ‘müftü salatası’ da Kazan’da yenebilir. Tüm yemekler oldukça ucuz. Bunlar dışında Rus yemekleri de mönülerde yoğun olarak yer alıyor.

Bauman Caddesi Kazan’in en hareketli, en gösterişli, en parlak mekânı. Ünlü markalar, sosyete butikleri, pahalı ne varsa bu caddede yer alıyor. Bu mağazalarda Türkiye’den giden mallar bulmak mümkün.

Tatarların  1123 yıllık İslam  coşkusuna ortak olduk

Tarih yeniden yazılıyor. Deyim yerindeyse ezber bozuluyor. Bize kitaplarda ilk Müslüman Türk Devleti’nin Karahanlılar olduğu anlatılmakta. Aslında Karahanlılardan önce de İslam medeniyeti Kafkas dağlarını aşmış, Tataristan’a kadar gitmiş, idil Nehri sahillerinde Bolgar Türkleri tarafından kurulan Türk devleti İslam şerefiyle müşerref olmuşlardı.

Her yıl 10 Haziran’da idil Nehri sahilinde tarihi Bolgar şehrinin kurulduğu alanda İslam medeniyetinin bu coğrafyaya geliş yıl dönümü kutlanıyor. Biz de bu coşkulu törene davetli olarak katılıyoruz. Tataristan’ın başkenti Kazan’dan yola çıktık, 3 saatlik yolculuktan sonra sağanak bahar yağmuru altında tarihi Bulgar şehrine geldik.

BULGAR ŞEHRİNDE TARİH YENİDEN YAZILIYOR

Şehrin kurulduğu alan bugün envai çeşit çiçekler, ağaç ve bitki örtüsüyle kaplı. Birkaç minare, yıkık bir camii ve yeni yapılan camiler göz ve gönül ziyafeti sunuyor. Rusya federasyonu İslam birliği, Baş Müftüsü Talat Tacettin Bey’in davetiyle şükran gününe katılıyoruz. Tören alında kurulan çadırda yerimizi alıp sabah olmasını bekliyoruz. Gece sabaha kadar törenler için hazırlıklar yapılıyor. Büyük kazanlarda yemekler pişiriliyor, Etler kavruluyor, dünyanın dört bir tarafından ve özellikle Rusya Federasyonu’ndan gelen Müslümanlar bu anlamlı güne katılmak için akın akın tarihi Bolgar şehrine gelmeye devam ediyorlar.

BULGAR ŞEHRİNDE MUHTEŞEM MANZARA

Sabah erken elimde kamera ve fotoğraf makinemle tören alanını geziyorum. Yeni yapılan Ak Mescit, başta Tataristan Cumhurbaşkanı olmak üzere üst düzey devlet yöneticilerinin katılacağı törene hazırlanıyor. Moğollar tarafından yıkılan ak mescit, yeni inşa edilerek ibadete açılacak. Ak Mescit sanki yeşil bir vaha içerisinde nurdan bir sancak gibi tarihi Bolgar şehrini süslüyor. İki minaresi geniş avlusu ve önündeki büyük havuzuyla idil Irmağı boyları da tarihi Bolgar şehrine hakim bir noktada adeta ihtişamlı geçmişi yansıtıyor. Törenleri baştan sona takip edip kamera çekimleri ve fotoğraf çekimleri yaparak bu muhteşem anı belgeselleştiriyorum. Rusya federasyonu ve dünyanın bir çok ülkesinden törenlere temsilciler katılmış. Türkiye’den diyanet İşleri başkanı Prof.Dr. Mehmet Görmez ile İslam Konferansı Genel Sekreteri Ekmelettin İhsanoğlu’nun  törenlerde anlamlı konuşmalar yapması törenleri taçlandırıyorlardı.

    İdil Volga Tatarlarının ataları olarak kabul edilen Bulgar Türklerinin topluca İslamiyet’i kabulünün 1123. yılı Tataristan’ın başkenti Kazan’a iki yüz kilometre uzaklıktaki Kadim Bulgar şehrinde törenlerle kutlandı. Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez’in de şeref konuğu olarak katıldığı törenlere Tataristan Cumhurbaşkanı Rüstem Minnihanov, eski Cumhurbaşkanı Mintimir Şeymiyev, Rusya Müslümanları Dini İdaresi Başkanı ve Rusya  Baş Müftüsü Talat Tacettin, İslam İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreteri Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu, IRCICA Başkanı Dr. Halit Eren, Moskova Büyükelçiliği Din Hizmetleri Müşaviri Fahri Sağlık ve Türkiye Kazan Başkonsolosu Ahmet Akıntı katılırken  Türkiye’nin  Moskova büyük  elçisi  Aydın sezgin’in katılmaması dikat çekti. Türki Cumhuriyetlerde bulunan Diyanet İşleri Başkanları ve binlerce Tatar vatandaş katıldı. Yazımın bu bölümünde   bazı yazılı kaynaklardan  yararlanarak hazırladığım  İdil  Bulgar Türk devleti’nin başkenti  ile ilgili kısaca  bilgiler vermek istiyorum.

İdil Bulgar Türk Devleti’nin başkenti  Bulgar (Bolğar)

Büyük Bulgar Hanlığı 640  yılında yıkıldıktan sonra iki kola ayrılmıştı.  Batıya gidenler  Hıristiyanlığı kabul ederek Bulgaristan’ı kurmuş, kuzeye giden kol ise  İdil Bulgar Devleti’ni kurarak islamiyeti kubul etmişlerdi. Kaşgarlı Mahmud’un  yazdığı Divân-ı Lügati’t-Türk’te;

“Bulgar” “herkesçe tanınmış olan bir Türk şehri”. veya “İdil boyunda tanınmış eski bir Türk şehri.” olarak da tanımlamıştır.

Büyük Bulgarya Hanlığı’nın 640’da Hazarlar tarafından yıkılmasının ardından iki kola ayrılan Bulgarlar, güney batı ve kuzeye doğru göç etti. Batıya giden kol Hıristiyanlığı seçerek Balkanlar’da Bulgaristan’ın temellerini atarken, kuzeye giden kol da Kotrak Han’ın öncülüğünde İdil Nehri kıyısında İdil Bulgar Devleti’ni kurdu.

İdil Bulgarlarının Karahanlılardan önce İslamiyet’i 889 yılında tercih etmeye başlayan ilk Türk topluluğu olduğu iddia edilmekte. 966’da Hazar Hanlığı’nın yıkılmasının ardından İdil Bulgarlarının komşuları Ruslar ve Peçenekler olmuştur. Kazan Tatarları kendilerini 19. yüzyıla kadar Bulgar olarak nitelerken, Çuvaşlar da kendilerini İdil Bulgarlarının torunları olarak görmekte..

İdil Bulgarlarına 8. ile 15. yüzyılları arasında başkentlik yapmış, Etil Nehri (İdil)’nin sağ kıyısında yerleşik, Kama Nehri ile birleştiği noktadan yaklaşık 30 kilometre uzakta akıntı yönünde konumlanan denizden 82 metre yükseklikte tarihi bir şehirdir ve  Tataristan’ın başkenti Kazan şehrinden aşağı yukarı 130 km uzaklıktadır. Tarihi Bulgar’ın kuzeyinde 1991 yılından beri Bolgáry adı ile bilinen çağdaş küçük bir kent de vardır.

Bulgar (Bolğar) şehri sekizinci yüzyılda İdil Bulgarları tarafından Hakan Kotrag döneminde başkent olarak kurulmuştur. Fin ve Slav kökenli azınlıklarda Hakan Kotrag’a katılmışlardır. Tatarlar Ortaçağ’a özgü İdil Bulgar başkentine “Şehr-i Bolğar “ adlandırmışlardır. İdil ticaret yolu yakınında konumlanan Bulgar, zamanla Ortaçağ’ın önemli bir ticaret merkezi haline gelmiştir. İdil Bulgarları bu bölgede başarılı bir tarımcılık geliştirip, Bulgar’dan başka, Bilar (Bilyar veya Bülär de denilen ikinci başkentleri), Suar (Suvar), Kaşan, Çükätav (Juketav), Aşlı (Oshel), Balımer, Tuxcın (Tukçın), İbrahim (Bryakhimov) ve Tavile gibi birçok kentler kurmuşlardır.

İbn Fadlan, onsekizinci Abbasi Halifesi el-Muktedir’in 921 yılında İdil Bulgarları hükümdarı Almış (Almysch) Han’a gönderdiği heyette yer almış. Görevi, oradaki Müslüman bilginleri denetlemek, Halifenin mektup ve armağanlarını sunmaktır. Önemli bir diplomat ve dikkatli bir gezgin olarak kabul edilen İbn Fadlan, bu yolculuğunu Rihla (Seyahatname) ve  (Kitāb ilā Malik al-Saqāliba) adlı kitabında anlatmıştır. İbn Fadlan, daha sonra Bulgar (Bolğar) şehrine gelince, Wisu (veya Isu şimdiki Perm Kray) bölgesine kısa bir gezi yapar, orada İdil Bulgarları (Volga Bulgarları) ile Komilerin (yerel bir Finli kabile) aralarında ticaret yaptıklarını izlemiştir. Ayrıca İbn Fadlan, Almış (Almysch) Han’ı bir Saqaliba kralı olarak tanımlamıştır. Almış Han İslam dinini benimsedikten sonra Cağfer bin Abdullah ismini almıştır.

14. yüzyılda Rus saldırıları (yağmalama ve yıkım) sırasında başkent Bilar’a kaydırılmış, sonra tekrar Bulgar’a geri taşınmış ve 15. yüzyıla kadar burada kalmıştır. 1361 yılında şehir tekrar Timur komutasında Altın Ordu Moğolları tarafından tahrip edilmiştir. Kazan Hanlığı kurulduktan sonra Kazan şehri başkent seçilmiştir. Kazan Hanlığı döneminde Bolgar önemli bir İslam merkezi oluştur.

    15. yüzyılda şehir büyük prens kör Vasily II. Vasiliyevich Tyomniy tarafından yeniden tahrip edilmiş, 1552 yılında da Kazan Hanlığı ve Bulgar şehri, Rus Çar’ı Korkunç İvan ( Ivan IV Vasilyevich) tarafından ele geçirilerek Rusya Çarlığı’na ilhak edilmiştir.

Rusya Çarlığı’na ilhak  edildikten sonra buraya çok fakir Rus Çiftçiler yerleştirilmiş, onlarda bir zamanlar güçlü tarihi şehirden inşaat malzemesi olarak ne buldularsa alıp götürmüşlerdir ki, bu nedenle Rus Çar’ı Pjotr Alexejewitsch Romanow özel bir emir  ile Bulgar harabelerini koruma altına almıştır.

  Bulgar  şehrine 1781 yılında şehir yakınında oturan Çiftçiler tarafından Spassk ismi verilmiş, 1926 ile 1935 yılları arasında şehire Spassk-Tatarski  denilmiş, 1935 yılından 1991 yılına kadar ihtilalci Kızıl Ordu komutanı (1918 ile 1920 arasında) Walerian Wladimirowitsch Kuibyschew’un namına Kuibyschew  ismi verilmiş ve en son 1991 yılında tekrar  tarihi eski adı Bulgar geri verilmiştir. (Kaynak Vikipedia özgür Ansiklopedisi)

 BULGAR TÜRK İSLAM MEDENİYETİNE ADINI VEREN  NEHİR İDİL (VOLGA) NEHRİ.

Kaynak  : sol Kama Nehri, sağ Oka Nehri

Ağız:Hazar Denizi, Volga Havzası, Rusya Federasyonu,

İdil Nehri Uzunluğu: 3500 km.,

Debi: 8,060 m³,

Havza alanı: 1,380,000 km²

İdil, İtil ya da Volga (Rusça: Волга, Tatarca: İdel, Çuvaşça: Atăl) Avrupa’nın en uzun nehridir. Eski isimi Etil/Edil’di. Uzunluğu takriben 3500 km olan Volga, Moskova ile St. Petersburg (Eski adıyla Leningrad) arasındaki Valday tepelerinden doğar. Deniz seviyesinden 28 m aşağıda olan Hazar Denizi’ne dökülür. Valday tepelerinde bulunan birçok göl ve bataklıklardan gelen kaynak kollarının birleşmesiyle meydana gelen Volga, Rjev’den itibaren ulaşıma elverişli bir halde akar. Moskova Kanalı’yla birleştiği yerden sonra genişliği 230 m’yi bulur. Bundan sonra nehirde düzenli bir ulaşım sağlanır. Volga’nın yatağı üzerinde beş adet baraj bulunur. Bu barajlardan Volgograd Baraj Gölü’ndeki santral, dünyanın belli başlı hidroelektrik tesislerinden biridir.

Bundan sonra Don Nehri’ne 72 kilometre yaklaşır ve iki nehir arasında açılan bir kanal vasıtasıyla Azak ve Hazar denizleri arasında ulaşım sağlanır. Hazar Denizi’ne 50 km kala 200’den fazla kola ayrılarak Volga Deltası meydana gelir. Bu deltanın genişliği 100 km’den fazladır.

Volga (İdil) Nehri havzası

Volga Havzası, 1.360.000 km²’lik bir alanı kaplar. Aynı zamanda Rusya’nın nüfusunun büyük bölümü bu havzada yaşar. Bölge ulaşıma elverişlidir.

Volga kışın üç ayında donar. Bu zaman zarfında da nehirden karayolu olarak faydalanılır. Volga’nın kıyılarında Rusya’nın önemli limanları ve ticaret merkezleri yer almaktadır. Bunlardan en önemlileri Gorki, Kalinin, Kazan, Kuybişev ve Volgograd (Eski adıyla Stalingrad)’dır. Ortaçağ’dan beri bir ticaret yolu olan Volga, bugün hala önemli bir ulaşım yoludur.

Avrupa Hun İmparatoru Attila’nın ismi İdil’den gelmektedir (Attila:İdilli).

İdil Irmağı’na Rusların Bulgar anlamına gelen Volga diye  isimlendirdiği Bulgar Türk İslam tarihinin  izlerini taşıyan  İdil  Irmağı ile ilgili  kısaca bu bilgileri verdikten sonra  şimdi de  bölgeye İslam Medeniyeti’nin gelişinin  1123.yıl  dönümü  törenleri ile ilgili kısa bilgiler verelim.

Tataristan’da 1123. yıllık islam medeniyeti coşkusu

Tataristan’daki Bulgar Türklerinin topluca İslamiyet’i kabulünün 1123.  Yılı  Devlet  olarak kabulünün ise1090. yılı kutlamalarına Türkiye  Devlet olarak da büyük ilgi gösterdi. Devlet protokolünde 11. Sırada olan Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez’in katılması  Türkiye’nin verdiği önemi göstermekte.

DİYANET İŞLERİ BAŞKANI GÖRMEZ’DEN TARİHİ  KONUŞMA

   Tataristan’daki Bulgar Türklerinin topluca İslamiyet’i kabulünün 1123. Yılı, Devlet  olarak kabulünün ise1090. Yıl dönümü   kutlamalarına Türkiye’yi temsilen katılan Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez önemli bir konuşma yaptı. Tarihi Bulgar şehrinde düzenlenen törenler kapsamında yüzyıllar önce Moğollar tarafından yıkılan ilk mescidin yerine inşa edilen Ak Mescit’in açılış töreni de gerçekleştirildi. Ak Mescit’in açılış töreninde bir konuşma yapan Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, Türkiye’den kucak dolusu selam ve sevgi getirdiğini belirterek, Hazreti Peygamber’in vefatından hemen sonra İslamiyet’in bu topraklara gelmiş olmasının çok büyük bir mucize olduğunu söyledi. Görmez  törende yaptığı  konuşmada özetle şunları söyledi

… “Tataristan’daki Bulgar Türklerinin topluca İslamiyet’i kabulünün 1123. yılı kutlamalarına katılan Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, “İslam bu topraklara topla tüfekle değil, davetle, barışla geldi. Müslümanlar buraya geldiğinde ellerinde kılıç yoktu. Bu topraklar muhteşem bir tarihe ve medeniyete sahip. Bilhassa Katherina’dan sonra Kazan’da İslam kültür ve medeniyeti yeniden inkişaf etmiş ve burada oluşturulan birlikte yaşama modeli hala örnek alınması gereken bir model olmaya adaydır” dedi.

İlmi çalışmalarına Tataristan’a İslam’ın gelişini inceleyerek başladığını bu nedenle Bulgar şehrinde Ak Mescit’in açılışında bulunmaktan büyük bir heyecan duyduğunu ifade eden Görmez, “İslam bu topraklara topla tüfekle değil, davetle, barışla geldi. Müslümanlar buraya geldiğinde ellerinde kılıç yoktu. Bu topraklar muhteşem bir tarihe ve medeniyete sahip. Bilhassa Katherina’dan sonra Kazan’da İslam kültür ve medeniyeti yeniden inkişaf etmiş ve burada oluşturulan birlikte yaşama modeli hala örnek alınması gereken bir model olmaya adaydır” diye konuştu.

17. yüzyılda Kazan’da bir İslam yenilik hareketinin başlatıldığını söyleyen Diyanet İşleri Başkanı Görmez konuşmasında şunları kaydetti:

“Sizin muhteşem bir tarihiniz ve İslam medeniyetine yönelik çok önemli katkılarınız var. Katherina’dan sonra tüm dünyaya farklı dinlerin nasıl bir arada huzur ve barış içerisinde yaşayabileceğini dünya sizlerden öğrendi. Şihabuttin Mercani, Kursavi, Rızaeddin Fahreddin ve Musa Carullah gibi yüzlerce ilim adamı yetiştirdiniz. Onların bıraktığı bu yolda Tatar Müslümanların kimliklerini daha da güçlendirerek bugün de barış ve huzur içerisinde yaşayacağına inanıyorum.”

İDİL BULGAR TÜRKLERİ NE ZAMAN MÜSLÜMAN OLDU?

 Bulgar Türklerinin topluca İslamiyet’i kabulünün 1123.  Yılı  ile  Devlet  olarak kabulünün  1090. yılı   kutlamalarına  Türkiye  Devlet olarak da büyük  önem  vermekte. Son düzenleme ile  Devlet protokolünde  10. sırada   yer alan   Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez’ in katılması  Türkiye’nin   Rusya’da yaşayan Türk- İslam toplumuna  verdiği önemi  de göstermekte.  Bu muhteşem törenlere Türkiye’nin Moskova büyük elçisi Aydın Sezginin katılmaması  gölge düşürdü.

Türk-İslam tarihinde  İdil  Tatarlarının ataları olarak kabul edilen Bulgar Türklerinin topluca İslamiyet’i kabulünün 1123. yılı Tataristan’ın  Kadim Bulgar şehrinde törenler kültür tarihimiz açısından çok önemli. Yeni düzenleme ile  Devlet protokolünde  10. sırada  yer alan  Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez’in de şeref konuğu olarak katıldığı törenlere Tataristan Cumhurbaşkanı Rüstem Minnihanov, eski Cumhurbaşkanı Mintimir Şeymiyev, Rusya Müslümanları Dini İdaresi Başkanı ve Rusya  Baş Müftüsü Talat Tacettin, İslam İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreteri Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu, IRCICA Başkanı Dr. Halit Eren, Moskova Büyükelçiliği Din Hizmetleri Müşaviri Fahri Sağlık ve Türkiye Kazan Başkonsolosu Ahmet Akıntı katılırken  Türkiye’nin  Moskova büyük  elçisi  Aydın sezgin’in katılmaması dikat çekti. Türki Cumhuriyetlerde bulunan Diyanet İşleri Başkanları ve binlerce Tatar vatandaş katıldı.

TÜRKİYE’NİN MOSKOVA BÜYÜK ELÇİSİ SEZGİN  NEDEN  TÖRENLERE KATILMADI?

Tatarların İslamiyet’i  “Bulgar Türk Devleti” olarak kabulünün 1090. yıl törenleri coşkusuna,  dünyanın bir çok ülkesinden  islami temsilcilerin yanı sıra  İslam Konferansı teşkilatı Genel sekreteri Ekmelettin İhsanoğlu ve Tataristan Cumhurbaşkanı’nın da katılması  törenleri uluslararası boyuta taşıdı. Türkiye’nin  devlet  protokolünde 10. sırada yerel alan  Diyanet işleri başkanı ile temsil  edildiği törenlere Türkiye’nin Moskova büyükelçisi Aydın Sezgin’in katılmaması  hayal kırıklığı  ve  büyük özüntü yarattı.

  Törenlere Türkiye’den   üst düzey  yöneticiler katılım sağlarken  Türkiye’nin  Moskova büyükelçisi Aydın Sezgin’in  törenlere katılmaması büyük  tepkilere  neden oldu. Törenlere katılan bazı Türk vatandaşları ve yetkilileri konuyu Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve Dışişleri bakanlığı’na taşıyarak  Büyükelçi Sezgin’in  törenlere neden katılmadığını sorarak şikayet edeceklerini bildirdiler.Araştırmacı gazeteci ve belgesel yönetmeni olarak  konuyla ilgili araştırmalarımı sürdürüyor, Moskova büyük elçiliğinden bu konuda cevap bekliyorum.

 TÖRENLERE 60 BİN KİŞİ KATILDI..

 60 bin den fazla müslümanın katıldığı törenlere Rusya’nın farklı bölgelerinden yüzlerce din adamı ile yurt dışın temsilciler iştirak etti.  Törenlerin en önemli  bölümü Medine Mescid-i Nebevi’nin mimarisine uygun olarak inşa edilen Ak Camii’nin açılışı oldu. Açılışa katılan Tataristan Cumhurbaşkanı Rustem Minnihanov ve eski Cumhurbaşkanı Mintimer Şaymiyev birer konuşma yaptı.

Her geçen yıl törenlere katılanların sayısının arttığını ifade eden Minnihanov, “Yurt dışından ve Rusya’nın dört bir yanından gelen binlerce misafiri selamlıyorum. Burada gelenek ve kültürümüzü yeniden canlandırıyoruz. Tüm çalışmalarımız kardeşlik, dostluk ve uyumun artırılması için” değerlendirmesinde bulundu. Tatar lider, camiinin inşasına katkıda bulunan Rusya’nın en zengini Alişar Usmanov, İslam İşbirliği Teşkilatı ve petrol şirketi Tatneft’e teşekkür etti.

Türkiye’den gelen misafirler, Rusya Müftüler Konseyi Başkanı Ravil Gaynuddin, Rusya Merkezi Din İşleri Başkanı Talgat Tacettin, Kafkas Müslümanları Dini İdaresi Başkanı Allahşükür Paşazade, Balkanlar ve eski Sovyet ülkelerinden gelen müftüler camide ilk namazı birlikte kıldı ve dua etti.

TOPLU TÖVBE VE DUA

Türkiye kamuoyu Tataristan ve ilk müslüman Türk Devleti Bulgar Türk devletinden yeteri kadar haberi yok. İdil Nehri boylarında kurulan  Bulgar ve Altınordu  Türk Devletleri çok iyi araştırılıp kamuoyuna mal edilmeli. Biz bu bölde belgesel çekip araştırma yapmaya devam ederek yüzlerce yıllık Altınordu, Bulgar Türk Devletleri ile KazanTatar hanlıklarını yeniden yaşar gibi oluyoruz.

Tarihi Bulgar kentinde inşa edilen yeni müze dünyanın en büyük Kur’an-ı Kerim’ine ev sahipliği yapıyor. Resim sergileri, yarışmalar ve diğer etkinliklerin düzenlendiği müzede, tarihi belgeler, el yazması Kur’an-ı Kerim ve diğer dini eserleri görmek mümkün.

Şükran günü törenlerinde  beni en çok Rusya İslam birliği başkanı Talat Tacettin’in katılımıyla on binlerce müslümanın iştirak ettiği tevbe ve dua töreni etkiledi. Sahabe-i kiram kabirlerinin de bulunduğu tarihi Bulgar şehri cami minaresinin altında toplanan kalabalık tekbirler, dualar ve okunan aşırlarla bölgeyi şenlendirdiler. Hep birlikte yapılan dualara amin ediyor toplu tövbeye iştirak ettiler. bu muhteşem manzara sanki mahşerin provası hüviyetindeydi. Genci yaşlısı, kadını erkeği hep birlikte amin deyip göz yaşı dökerek tevbeye katılmaları gerçekten görülmeye değerdi. Bu muhteşem manzara beni hem heyecanlanırdı hem de derinden etkiledi.

TARİHİ MÜZE VE HAN MEZARLARI

Tarihi Bolgar şehri yeniden ortaya çıkarılıyor. Kazılar yapılıyor, yıkılan camiler yeniden yapılıyor. Toprak altındaki tarihi mezar taşı kitabeleri tek tek bulunuyor. Tarihi eserlerin sergilendiği müzeye giderek belgesel çekimleri yapıyorum. Buraya İslam medeniyetinin nasıl geldiği belgelerle gösteriliyor. Bolgar şehrinin ihtişamlı geçmişi ve Bolgar Türk Devleti’nin Moğollar tarafından nasıl yıkıldığı belgeler ve haritalarla anlatılıyor. Tarihi mezar taşı ve kitabeler adeta manevi bir tapu senedi gibi. Törene katılanlar teker teker bu tarihi taşlara dokunarak geçmişlerine dönmeye çalışıyor ve tarihleriyle buluşuyorlardı. Tarihi Bolgar şehrinden ayrılmadan İdil Nehri sahilindeki 600 kg ağırlığında 2 metrekare çapındaki dünyanın en büyük Kuran-ı Kerimi’nin bulunduğu müzeyi de ziyaret edip İdil Nehri sahilinden tarihi Bolgar Türk Devlet’in başkenti Bulgar şehrine veda edip Tataristan’ın başkenti Kazan’a doğru yola çıkarken sizleri henüz kaynağını tesbit edemediğimiz  bölge ile ilgili bir başka araştırma yazısı ile baş başa bırakıyoruz.

İSLAM MEDENİYETİ  RUSYA’YA HRİSTİYANLIKTAN 66 YIL ÖNCE  GİRDİ

988 yılında Ruslar Bizans’tan Ortodoksluğu ithal ettikten sonra, kendilerinden 66 yıl önce İslâm dinini kabul etmiş olan Volga Bulgar Türk Devleti’ni ortadan kaldırmayı kafalarına yerleştirmişlerdi. Günümüzde de canlılığını koruyan Slav-Ortodoks ittifakının temelleri atılmıştır. 10, 11 ve 12’nci yüzyıllarda Volga Bulgar Türk Devleti kendi sınırlarını korumak ve zamanın şartlarına göre diplomatik girişimlerle Rus-Bizans saldırılarını etkisiz hale getirme kudretini gösterebilmişti. 13’üncü yüz yılda Tatar-Moğol akıncıları, Müslüman Türk Volga Bulgar Devleti’ni de, Rus prenslikleriyle birlikte istilâ ettiler.

Moğollar, o dönemin çağdaş ve uygar Bulgar kentini harabeye çevirdiler. 13’üncü yüz yıla kadar, Volga Bulgarları, Rus ve Bizans saldırılarını püskürtme gücü ve yeteneğine sahip oldukları hâlde, bu sefer Moğol istilâsından kurtulamadılar. Bugünkü İdil-Ural’da ovalık olmasından dolayı, batıdan ve doğudan gelen akınlara açık durumdadır. İdil-Ural ve onun bir parçası olan Tataristan’ın coğrafî konumu, bu ülkeler için büyük bir dezavantaj teşkil etmektedir.

Moğol-Tatar istilâsı, Bulgar Devleti’ni Rus-Bizans saldırılarını önleme bakımından büyük tarihî önem taşımaktadır. Ne var ki, Moğollarla birlikte gelen Türk kökenli Tatarlar, Bulgar Türkleriyle bütünleştiler ve iki kuşak geççikten sonra Bulgar-Türk denizinde eridiler, ama, adlarını bıraktılar. 15’inci yüz yılda Bulgar adı kalmadı. Onun yerine Tatar Türkleri adı altında gerçek etnik bir grup ortaya çıktı.

Ruslar, Altın Ordu dönemini, Tatar-Moğol tutsaklığı diye anıyorlar ve kendilerinin geri kalmışlıkları konusunda da Tatarları suçluyorlar. Oysa, bu suçlama herhangi ilmî ve mantıkî temele dayanmamaktadır.

RUSLAR TATAR YÖNETİMİNDEN  1480’DE KURTULDU

Ruslar, Tatar yönetiminden 1480 yılında  kurtuldular. O süre içerisinde Amerika kıtası keşfedildi ve ABD ile Brezilya adında iki süper devlet kuruldu. Bundan başka 1945 yılında acı yenilgiye uğramış olan Almanya ve Japonya, hiç kimseyi suçlamadan, milletçe çalıştılar ve 27 yıl içinde, yani bir kuşak dönemi zarfında makineden elektroniğe, bilgisayara kadar birçok alanda, diğer devletleri geride bıraktılar.

Eğer Altın Ordu Devleti olmasaydı, Bati Avrupa Rusya’yı ortadan kaldırmış olacaktı. Bu gerçeği ben değil, Tatar asilli ünlü Rus tarihçisi Lev Nikolayeviç Gumilov (Gumilev), bilimsel bir şekilde ortaya koymuştur. Ama, Rus karakterindeki yağmacılık, kabalık ve tembellik yüzünden, söz konusu üç kaynaktan alınan uygarlık ve devlet kurma dersleri yeterli olamamıştır.

Özet olarak, Rus milletinin, diğer milletlerle karışması sonucu sanat, edebiyat ve matematik gibi dallarda dünya çapında bilim ve sanat adamları çıkmışsa da, yukarıda dile getirilen özellikleri yüzünden devlet yönetimiyle siyasî ve iktisadî istikrar sağlama konusunda basarili olamamışlardır. Asırlar boyunca yayılma ve genişleme siyaseti takip eden Rus devlet adamları, yönetimleri altındaki çeşitli halkların mutluluğu ve refahı konusuna önem vermemişlerdir. Bu sakat siyaset sonucu, Rus karakterine yine sağlıksız bir felsefe yerleşmiştir. Bu felsefeye göre, devlet, insanlara dönük bir hizmet aracı değil, Tanrı’dan gelen bir tabu, kutsal bir amaçtır (devlet araç değil, amaçtır). İşte bu yüzden Rusya’da demokratik bir siyasî sistem yerleşemiyor.

1100 yıllık Rusya tarihinde her zaman otokratik, despotik ve teokratik sistem hüküm sürmüş ve halk köle sayılmıştır. İşte bu yüzden, 1986 yılında başlayan reform hareketi, sonuçsuz kalmıştır. Bu durumda Ruslar için bir tek çözüm yolu kalıyor. O da, önceden olduğu gibi Varyaglardan, Bizans’tan ve Altın Ordu Tatarlarından sonra şimdi Almanlardan, Japonlardan ve Amerikalılardan oluşan tam yetkili bir yönetim kurulu oluşturmak ve böylece Rusya Federasyonu’nu teşkil eden Tatarları, Başkurtları, Çuvaşları, Udmurtları, Marileri, Yakutları, Tuvaları ve Kuzey Kafkasya’nın Çeçen, İngus, Osetin, Lezgi, Çerkez, Abhaz, Avar ve diğer Dağıstan halklarını tam eşitlik ve hürriyet haklarına kavuşturmak. Bunun başka bir alternatifi yoktur.

Rus tarihinde Rus messianizmini, Rus tarihçisi Karamzin ve Polonya asıllı Amerikalı bilgin Josef Wieczynski şunları yazmışlardır: “1480 yılında Rusya, Altın Ordu Tatar hakimiyetinden kurtulduktan sonra, Büyük Rus Knezi (Prens III. Ivan) Rusya’nin ilk çarı olarak taç giydi ve sırf politik düşünce ve plânlara dayanarak, Bizans İmparatorluğu’nun son hükümdarının yeğeni Sofya Paleolog’la evlendi. Taç giyme töreninde III. İvan, ilk Rus Çarı sıfatıyla su sözleri sarf etti: İlk Roma (Batı Roma İmparatorluğu) çöktü. İkinci Roma (Bizans İmparatorluğu) Katolikler ve Türkler tarafından yıkıldı. Üçüncü Roma Rus Çarlığı ise daima payidar olacak; Dördüncü Roma, hiçbir zaman olmayacaktır!’ Bu sözler, din, çar ve vatan sloganı, Rus İmparatorluğu’nun temel ilkelerini oluşturuyordu. Tıpkı bunun gibi, 1917 Bolşevik İhtilâli’nden sonra kurulan Rus-Sovyet İmparatorluğu’nun, Bütün Dünya Proleterleri Birleşiniz temel ilkesinde de Rus messianizmi hiç değişmemiştir.

1914 yılında Rus Çarlığı, 1946 yılında Stalin, ayni hedefe ulaşmak için, yani sıcak denizlere inmek, Ayasofya Camisine haç ve Kızıl yıldız takmak amacını gütmüşlerdi. Kısacası, Rusya Çarlığı, onun varisi Sovyet İmparatorluğu ve onun devamı sayılan demokratik Rusya, Bizans’ı canlandırma emelinden asla vazgeçmemişler ve vazgeçmeyeceklerdir.

İşte bu temel hedeften Slav-Ortodoks akımı doğmuştur. Başta da dile getirdiğim gibi, Kazan’ı işgal eden Çar Korkunç İvan, Rus İmparatorluğu’nun kurucusu Deli Petro, işte bu messianizm ilkesinin ışığı altında Pan-Slavizm, Pan-Ortodoks akımı meydana getirmek suretiyle, Türkiye ve Türk-İslâm dünyası için büyük tehlike hâline gelmeye başladı. Rus Çarlığı ve onun varısı Sovyet İmparatorluğu ve Post-Sovyet dönemi olan Rusya Federasyonu, Türk İslâm düşmanlığı ve Slav-Ortodoks veya Slav Sosyalizmi sloganları altında, Rusya’nın yayılmasını ve genişlemesini sağladılar. Ekonomik ve sosyal şartların gelişmesi sonunda, 1991 yılında Sovyet Rus İmparatorluğu dağıldı fakat Rusya, yayılmacılık ve büyük devletçilik şovenizminden bir türlü vazgeçmiyor. Çünkü ’Alışkanlık ikinci tabiattır.’ diyor bir Rus atasözü.

21. yüzyılın, Türk-İslâm asrı olması için, Türkiye’nin, Türk dünyasına önderlik vazifesini başarıyla yerine getirmesi gerekir. Türkiye’nin coğrafî konumu ve tarihî misyonu, bu birliği kurmaktan başka alternatif göstermemektedir.

Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasî varisliği görevini üstlenmeye mecbur olacaktır.

Bu birlik, yani Türk-İslâm birliği, kendisini yok etme görevini üstlenen Slav-Ortodoks ve Pan-Slavizm akımlarına karşı ABD, Almanya, Japonya ve İngiltere tarafından yürütülen NATO’yu genişletme ve eski Sovyet blokunu nükleer, biyolojik ve kimyasal silâhlardan arındırma yolundaki girişimleri bütün gücümüzle desteklemelidir. İşte ancak o zaman Türk-İslâm birliği ve hatta gerçek Pantürkizm hayal olmaktan çıkar. Bağımsızlığına kavuşan dört Türk Cumhuriyeti ve Doğu Türkistan ile Büyük Türkistan Federasyonu; Tataristan, Başkurdistan ve Çuvaşistan’la İdil-Ural Konfederasyonu; Azerbaycan, Kırım ve Kuzey Kafkasya ile Kafkasya Birliği kurulabilir. Kuzey Kıbrıs’la Türkiye bütünleşebilir. Bu uzun vadeli ülkünün hayata geçirilmesi için, Türk dünyasının lideri Türkiye Cumhuriyeti’nin, Bizans’ın olumsuz izlerini silip atması, eski Sovyetler Birliği’nin sömürgeliginden kurtarılan Türkistan, İdil-Ural, Kafkasya ve Kırım halklarını, eski Sovyet insanı mensubu olma hissinden kurtarması gerekmektedir.

Uzun vadeli ülkümüzün gerçekleşmesi için hepimize çok ağır görevler düşmektedir. Başta, sözü geçen hastalıklardan kurtulmak için bilim ve iman ilkeleri temelinde ciddî çabalar içine girilmelidir. Buna paralel olarak Slav-Ortodoks âlemiyle dostane ilişkiler kurmalıdır.

Ayni yolda biz de üzerimize düseni yaparsak, bir kuşak sonra, yani 2025 yıllarında dünyada sözü dinlenen bir ülke oluruz. Böylece saygı ve korkuya dayalı küresel ilişkiler kurabiliriz. ( Kaynak : Belli değil)

ALTINORDU DEVLETİ…

Altın Orda Devleti : 1242 – 1502

1389 senesinde Altın Orda Devleti

Başkent : Saray Berke

Resmi dili:  Moğolca, Çağatayca, Tatarca

Dini: Şamanizm, Müslümanlık

Yönetim: Monarşi

Han – 1240-1255         Batur Han

       – 1481-1502         Şeyh Ahmed Han

Tarih   

 – Kuruluş tarihi:1242

 – Yıkılış tarihi: 1502

Altın Orda, Altın Ordu Devleti, bir Türk-Moğol hanlığıdır. Moğol İmparatoru Cengiz Han ölmeden önce topraklarını oğulları arasında paylaştırmıştı. Seyhun Irmağı ile Balkaş Gölü’nün batısındaki yerleri büyük oğlu Cuci Han’a vermişti. Cuci Han’ın küçük oğlu Batur Han, batıya doğru giriştiği seferlerle bu toprakları genişletti. Cuci’nin toprakları sonradan Batu Han ile ağabeyi Orda Han arasında paylaşıldı. Balkaş ile Aral gölleri arasındaki ve Seyhun Irmağı’nın güneyindeki yerler Orda’ya verildi. Harezm ve yeni alınan topraklar Batur’un yönetimine bırakıldı. Orda’nın yönetimindeki doğu bölgesine Ak Orda, Batur’un yönetimindeki batı bölgesine de Gök Orda adı verildi. Gök Orda sonradan Altın Orda olarak adlandırıldı.

1242’de Altın Orda Devleti’ni kuran Batur Han, İdil Nehri’nin aşağı havzasındaki Saray kentini kendine başkent edindi ve topraklarını genişletti. 1256’da Batur Han öldüğünde devletin sınırları Kıpçak Bozkırı’nı (Deşt-i Kıpçak), İdil’in aşağı ve orta havzasını, Seyhun ve İdil ırmakları arasındaki Aral Gölü yöresini, Kafkaslar’ın Azerbaycan’a kadar olan kesimini kapsıyordu. Altın Orda Devleti, Lehistan (Polonya) ve Litvanya’yı vergiye bağlamıştı.

ALTINORDU DEVLETİ  NASIL MÜSLÜMAN OLDU..

Batur Han’ın yerine Berke Han geçti. Berke Han, İslam dinini benimsedi ve Moğolların bir başka kolu olan İlhanlılarla savaştı. Bulgaristan’da Bizans ordusunu yendi. 1260’ta, ortaçağın en büyük kentlerinden biri sayılan Saray Berke kentini kurdu.

Berke Han’ın ölümünden sonra Mengü Timur Han, Özbek Han ve Canıbek Han Altın Orda Devleti’nin gücünü korudular. Canıbek Han’ın ölümünden sonra taht kavgaları başladı. Toktamış Han 1380’de Timur’un desteğiyle tahta çıkarak bu çatışmalara son verdi. Daha sonra Timur’un Altın Orda topraklarına sefer düzenlemesi ve taht kavgalarının yeniden başlaması Altın Orda Devleti’ni güçsüz düşürdü. Bu kavgalarla parçalanan Altın Orda Devleti topraklarında Kazan Hanlığı, Kırım Hanlığı, Astrahan Hanlığı, Nogay Hanlığı, Sibir Hanlığı kuruldu ve daha sonra Rusya Çarlığı olacak Moskova Knezliği bağımsız kaldı. Moskova Knezliği dışında kalan toprakları Kırım Hanlığı ele geçirdi ve 1502’de Altın Orda Devleti tarihten silindi.

Altın Orda Devleti’nde yönetsel konular soyluların oluşturduğu Kurultay’da görüşülür ve karara bağlanırdı. Topraklar ve otlaklar Moğol soylularının elindeydi. Halk bu toprakları işler, ürünlerin belirli bir bölümünü bağlı oldukları beye verirdi. Göçebe bir toplumdan gelen Altın Orda hükümdarları, göçebeleri yerleşik düzene geçirmeye çalıştılar. Aşağı İdil’de 20’den çok kent kurdular. Bu kentlerin en büyüğü olan Saray Berke’nin nüfusunun 100 binden daha fazla olduğu sanılır.

Altınordu  Devleti’nin Egemenlik alanı

Günümüz Avrupa Rusyası, Karadeniz’in kuzeyi, Gürcistan, Kazakistan’ın Avrupa yakası. Avrupa’nın Moğollar tarafından istilası

Cengiz Han’ın 1227’de ölümünden sonra büyük hanlık makamını Ögedey işgal etti. Onun hâkimiyeti, Moğol Hanlığı’nın teşkilâtlandırılması bakımından mühimdir. Bu maksatla kurultaylar toplanmış ve bazı umumî kurallar konulmuş, Cengiz’in “yasa”sı tatbik edilmekle beraber, şehirli ve köylü ahalinin ihtiyacına göre bir idare kurulmuştu. 1235’te devlet işlerini alâkadar eden yeni meseleler münasebetiyle toplanan büyük kurultayda Batı Seferi, yani Doğu Avrupa’nın istilâsı kararlaştırıldı.

Bu muazzam ordunun başında Cengiz’in torunu, Batu (Çoçi Oğlu) bulunuyordu. Aslında Harezm, Kafkasya ve İrtiş’in batısı büyük oğlu Cuci’ye düşmüştü (1224). Fakat Cuci, Cengiz Han’dan az önce öldü ve ona ayrılan yerler oğlu Batu Han’a verildi. Ona verilen bölgede kurulan devletin adı “Altınordu”, asıl kurucusu da Batu Han’dır. Hanların ordugahında han çadırının üzeri altın kaplama olduğu için, bu çadıra “Altınorda” deniliyordu. Zamanla bu kelime Türkçe’de “Altınordu” şeklinde yazılır.

Hem Altınordalılar, hem de “kral sarayı” ve “ordugah” anlamlarında kullanılır. Batu Han’a ait olan yerlere, babasının adından dolayı “Cuci Ulusu” deniyordu. Ulus, “Birleşik İller” anlamında, yani yer adı olarak kullanıyordu. Sefere, ondan başka birçok Çingiz oğulları (prensleri) de iştirak edeceklerdi. Ön kıtaların kumandanı olarak da en meşhur generallerden biri olan Sübedey görülmektedir. İlk darbe Bulgarlar üzerine oldu. Bu hareket 1224’de Bulgarlar’ın Don boyundan dönen Moğol kıtalarına hücumların öcünü almak için yapılmıştı.

Bulgarlar az bir zaman içinde yenildiler; başta Bulgar olmak üzere şehirleri tahrip edildi. Şehirlerden ve büyük yollardan uzakta kalan halkın, bu istilâdan zarar görmediği muhakkaktır; şehirli ve köylü ahaliden birçoğunun da kaçarak, ormanlarda saklandığı anlaşılmaktadır. Bu suretle Moğol istilâsından sonra Orta İdil sahasındaki Bulgar unsuru ortadan kaldırılmış olmadı; yok olan şey: müstakil bir Bulgar devletiydi. Nitekim, çok geçmeden bu bölgede Bulgar beylerinin yeniden faaliyette bulunduklarını görüyoruz.

1237 sonunda kış mevsimi olmasına rağmen, Moğol ordusu Rus bölgesinin istilâsına başladı. Bu sıralarda Rus yurdu birçok knezliklere bölünmüştü. Ryurik sülâlesine mensup olmak üzere, muhtelif mıntıkalarda, knezleri, müstakil birer beylik hâlinde hükümet etmekte idiler; artık Kiyef merkez olmaktan çıkmıştı; onun yerine Suzdal Rusyası (Merkezi Vladimir) yükselmişti; batıda da Haliç knezleri kuvvet bulmuşlardı.

 ALTIN ORDU DEVLETİNDEN SONRA  KURULAN HANLIKLAR.

Kazan Hanlığı   (1438 – 1552 )

Başkent:Kazan

Resmi dili:Tatarca, Çuvaşca, Marice

Dini: Müslümanlık

Etnik Gruplar: Tatarlar, Çuvaşlar, Mariler

Yönetim: Monarşi

Hanlar:

 – 1437-1445 Ulu Muhammed

 – 1552 Yadigar Muhammed

Tarihi :

 – Kuruluş tarihi:         1438

 – Yıkılış tarihi:         2 Ekim, 1552

OSMANLI TÜRK TARİHİNDE KAZAN HANLIĞI

Kazan Hanlığı Altın Orda’nın çöküşünden sonra, Cengiz Han’ın oğlu Cuci’nin ulusuna bağlı Toka Temür sülalesinden Uluğ Muhammed Han tarafından bugünkü Rusya topraklarında kurulmuş olan devlettir..  Farklı zamanlarda yaklaşık 750.000 km² alana hakim olmuştur. Ağırlık merkezi bugünkü Tataristan, Başkırdistan, Çuvaş, Mari El, Mordovya ve Udmurt Cumhuriyetlerinin toprakları idi.

1521’de Kazan’ın Osmanlı Devleti’ne bağlı Kırım Hanlığı tarafından ele geçirilmesiyle Kazan’daki Hanlar Kırım Giray Hanları sülalesinden seçilmeye başlandı ve ülke Osmanlı Devleti’ne tâbi oldu. 1524’e dek Sahip Giray Han (1532-1551 arası Kırım Hanı) Osmanlı Devleti ve Kırım Hanlığı’na bağlı olarak Kazan Hanlığı’nı yönetti. Adıgeçenin 1524’te Gorki’yi fethettikten sonra tahttan feragat ederek İstanbul’a gelmesiyle Kanuni Sultan Süleyman aynı yıl Safa Giray’ı Han ilan etti. 1524-1531 ve 1533-1549 arasında ülkeyi yöneten Safa Giray 1536’da Gorki’yi tekrar ele geçirdi ve 1549’da Kazan’da öldü. Oğlu 1549-1551 arası Ötemiş Giray Han Osmanlı’ya bağlı son han olarak tahta çıktı.

Sık sık Kazan’a saldıran IV. İvan tarafından 1552’de ilhak edilinceye dek siyasal varlığını koruyan hanlık 1556’da Kazan’ın Nogay Türklerinden Ali Ekrem Han tarafından geri alınmasıyla birkaç aylığına canlandıysa da Ruslar tarafından tekrar ele geçirildi. Aynı yıl Astrahan Hanlığı da aynı kaderi paylaştı. (Kayanka: Vikipedia Ansiklopedisi)

KAZAN HANLIĞI’NA OSMANLI  DESTEĞİ..

Kazan Hanlığı’nın düşmesi, Türk ülkeleri tarihi bakımından bir dönüm noktası teşkil eder: bu hadiseden sonra İdil (Volga) nehri Ruslar’ın eline geçmiş, o zamanına kadar 1000 yıl müddetle bir “Türk nehri” sayılan İdil, bundan sonra bir “Rus nehri” olmuş ve Rusya’nın ekonomisi için can damarı vazifesini görmeğe başlamıştır. Ruslar İdil boyunca güneye inerek 1556’da Astırhan’ı (Ejderhan, Astrahan)zaptettiler ve Hazar’a ulaştılar, sonra burada da durmayarak Kuzey Kafkasya’ya indiler. Böylece Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya arasında ilk temaslar meydana geldi ve gerginlik başladı. Nogaylar’dan ve Türkistan’dan gelen ikazlar üzerine Osmanlı Devleti, Kazan ve Astırhan hanlıklarını tekrar canlandırmak arzusu ile harekete geçti. II. Sultan Selim tarafından IV. İvan’a yazılan tehdit dolu mektuplardan sonra 1569’da Astırhan’ı istirdat maksadiyle bir sefer tertip edildi ise de bunun arkası gelmedi. 1571’de vukubulan İnebahtı hezimeti ve 1571’de tertiplenen Kıbrıs seferi dolayisiyle Osmanlı Devletinin dikkati başka tarafa çekilmiş oldu ve bu hadiseler bir müddet için Rus tehlikesini unutturdu. Dışarıdan yardım görme dikleri için zaman zaman vukubulan iç isyanlardan da bir netice alamayan Kazanlılar böylece kendi kaderlerine terkedilmiş oldular.

Kazanlılar’ın, Kazan’ın müdafaasında gösterdikleri kahramanlık, Türk tarihinin en şanlı sayfalarından birini teşkil ederken, Ruslar’ın Kazan’da işledikleri cinayetler, İstanbul’un zaptı sırasında Türkler tarafından hıristiyanlara karşı gösterilen merhamet ve alicenaplıkla karşılaştırıldıkta, Rus tarihinin en çirkin sayfalarını aksettirir. Nitekim, Kazan’ın zaptından sonra diğer Türk ülkelerine karşı girişilen istilalar da da, Moskova çarlığı aynı metodla hareket etmiştir.

KORKUNÇ İVAN’A BOYUN EĞMEYEN

KAZAN HANLIĞI’NIN  SON MELİKESİ SÜYÜMBİKE HATUN..

Kimse ben gibi olmasın,

Belalarda kalmasın,

Bize gelen cefalar,

Hiçbir kula gelmesin.

Kazan Hanlığı’nın son melikesi Süyümbike (1519–1557), Nogay mirzası Yusuf’un kızıdır. Süyümbike, 1533 yılında Moskova knyazi III. Vasiliy tarafından Kazan Hanlığı tahtına çıkarılan 17 yaşındaki Can Ali’yle evlendirilmiştir. O sıralar Kazan Hanlığı ile Nogay Hanlığı’nın arası iyi olmamıştır. Süyümbike’nin evliliğinin amacı da siyasi olaylardan dolayı olduğu aşikârdır. Bu amaç, parçalanan küçük hanlıkları bir araya getirip, çöken Altın Ordu Devletini yeniden diriltmektir. Süyümbike, tüm Altın Ordu Devletlerini bir araya getirememiş, fakat Nogay, Kırım ve Kazan Hanlıklarını birleştirmeyi başarmıştır. 1535 yılında Can Ali hastalanarak öldükten sonra, Süyümbike Kazan Hanlığı’nın bir sonraki hanı Kırımlı Safa Giray ile evlenmiştir. 1549 yılında Safa Giray’ın ölümünden sonra Süyümbike tekrar dul, Kazan Hanlığı ise hansız kalmıştır. Safa Giray Han’ın yerine oğlu Ötemiş Giray han ilan edilmiş, fakat yaşı küçük olduğundan dolayı devlet işlerine Süyümbike bakmıştır. Korkunç İvan (1530–1584) Kazan Hanlığı’nda olan kargaşalardan yararlanmak dileğiyle birkaç kez Kazan Hanlığı’na sefer düzenlemiştir. 1551 yılının 16 Mayıs tarihinde Kazan – Rus askerleri tarafından çember altına almıştır. Kuşatılan Kazan’dan Korkunç İvan’a elçi gönderilmiştir. Ve 1551 yılının 11 Ağustos tarihinde Süyümbike ve oğlu Ötemiş Giray Rus çarı Korkunç İvan’ın isteği üzerine esir olarak Moskova’ya gönderilmiştir. İşte o kara gün, Kazan Tatarları için sonun başlangıcı olmuştur. Süyümbike, hain Tatar mirzaları tarafından esir verildikten sonra aradan çok zaman geçmeden 1552 yılının Ekim ayında Kazan Ruslar tarafından işgal edilmiştir. O gün bu gündür Kazan Tatarları devletlerini geri alabilmek için bağımsızlık mücadelesi vermektedir. Aradan geçen  500 yıldır Tatarlar bu mücadele uğruna birçok kurban vermiştir. Günümüzde de Rus zulmü hız kesmemiş, aksine şiddetini daha da arttırmıştır.  500  yıldır Ruslar Tatarları yok etmek için tüm yolları denemekten çekinmemiştir. Fakat Rusların bu zulüm ve eziyetlerine rağmen Kazan Tatarları devlet bağımsızlığı fikrinden asla vazgeçmemiş ve vazgeçmeyecektir.(Kaynak: Roza Kurban)

SON  KAZAN MELİKESİ SÜYÜMBİKE HATUN DESTANI

Kazan’da bir Kahraman Bir Türk Kadını : Süyümbike Hatun

Günümüz Tataristan’ın milli kahramanı olarak kabul edilir. Kazan şehrindeki Süyümbike Kulesi onun adını taşır.

Aslen Nogay mirzalarından Yusuf Mirza’nın soyundan gelen, Saraycık kökenli bir asilzade kızıdır . 12 yaşında Kazan’a gelmiştir. 1533yılında Kazan Hanı Can Gali Han ile evlenmiştir. 1535 yılında Can Gali Han vefat eder. Bunun üzerine Süyümbüke 1536’da Safa Giray Han ile evlenir.

1549 yılında Safa Giray Han’ın da ölmesinin ardından, iki yaşındaki oğlu Ödemişgiray adına kazan tahtının idaresini üstlenir. Kazan Hanlığı’nın Rusların eline geçmesi üzerine 1553 yılında Rus Çarı IV. İvan tarafından Moskova’ya tutsak olarak getirilir. Altı yaşındaki oğlu Ödemişgiray’ı Ruslar vaftiz ederek Hristiyanlaştırırlar ve ‘Aleksander’ adını verirler. Süyümbike’nin babası, Nogay Hanı Yusuf Mirza Rus Çarı IV. İvan’dan kızının kendisine iadesini ister ama bu talebi cevapsız kalır.

Süyümbike bir yıl sonra 1554’de Moskova’da kahır içinde ölür. Mezarı belli değildir. Oğlu vaftiz edilerek ‘Aleksander’ adı verilen oğlu Ödemişgiray da annesi ve babası ile aynı kaderi paylaşır ve 19 yaşında veremden ölür.

Kazan’ın Son melikesi ( hanı)Süyüm Bike  Hanım Destanı

Suyumbike adım, Nogay aslım, nerde benim genç devletim,

Çocukluk çağım, nurlu yüzüm, Mirza kızı olduğum bahtım

Han hatunu oldum ben ata-ana tarafında.

Kırım Han kazan’a getirdi takdirimi,

Kazan’ın genç Hanı Yengali oldu erim

Yengali Han öldü bir zalimin eliyle,

Artık kazalar şaştılar yolundan.

Kırımlı Safa Giray Kazan’a han oldu,

Üç eşi olsa da, dördüncüye beni aldı.

Dünyalar karanlık, zamanlar kaygılı,

Kazan’a güçlü padişahlar göz koydu.

Kazan içi karışık, düşmanın tamamı biliniyor,

Devlet sahibi kişiler düşüyor insan diline.

Safa Giray vaktinde pek çok oldu savaşlar,

Her yönden düşman gelmesiyle ağır oldu ateşkesler.

Ömrüm geçti on dört yıl Safa Giray Han ile.

Kazan şehri gönülsüz yolda dökmüş han ile

Şehir dışında savaş, içinde dolmuş afet

O karışık zamanda Safa Giray’ım etti vefat

İki yasındaki oğlum, gözümün nuru yavrum,

Ötemıs-Giray’ım kaldı yetim, bülbülüm.

Suyumbike adım, Nogay aslım, nerde benim genç devletim,

Kendim de dul, oğlum yetim, nerde benim mutlu cağlarım.

Moskova Hanı Kazan’ı almak istiyor kendine,

Kazanlılar fitne açıyor, bakmıyorlar sözüme.

Meskuv Hanı örgütledi yaşlıyı, genci yiğiti

verin bana, diye, tutarım cebir etmeden.

Mirzalar söz anlamıyor, güçleri az savaşmaya,

Nice defa söz bozup, vardı onlar ateşkese.

Ateşkes şartını tekrar bu mirzalar bozdular,

Nogay, Kırım, Kazanlılar çeşitli yerlere kaçtılar.

Han yatağına han olup duramadım pan olup,

İçerledim mirzalara, yüreğim ciğerim kan olup.

Beceremeden işi, dinlemeden kişiyi,

Her birisi de bilmiş gibi yürüttüler bu işi.

Han kabri üstüne kurdurdum tas minare,

Düşündüm: Kendim ölsem de adım çok yılda kalır.

Minareyi kurmam gönüllendirir elimi

Kazandaki kınezler kendileri güvende olmaya,

Her birisi el kaldırmışlar beni esir almaya.

Emir geldi gitmeye, kafeslere yetmeye

Gözlerimden nur gitti, bilmiyorum ne yapmaya.

Beni tutup, iki adam oturttular arabaya

Takat, vakti kaldırıp, kafas yanına varmaya

Göz gezdirdim halka, çoğu ağlayarak uğurluyor,

Bazıları “Moskova Hanı merhametlidir” diye avutuyor

Şehir tamamen gurulduyor, ağlama-hıçkırma sesi,

Bana düşen üzüntü mirzaların davası

Düşündüm, kıyamet mi olmuş hele bugün diye,

Daha düşündüm: ağlayışlar benim gibi gizli değil diye.

Varıp ulaştığında denize, soktular kafese.

Aziz dillerim bağlandı, bilmiyorum ne söz demeye.

Bazısı diyor: elveda, birisi diyor güle güle

Halk kaldı yığılıp, güçsüz olup ayrılık ta

Güçlü insanlar yakında, gerisi uzakta

Volga’ya çıkınca, baktım, ben kaleye

Kaldı ağlayarak Kazan’ım, benzeyerek öksüz bebeğe.

Dedim: Miskin Kazan’ım, düştü tacın başından,

Kaldın bugün devletsiz, genç mi genç yaşın ile

Nerde kaldı şaatlığın, nerde senin hükümranlığın?

Nogay Orda  Hanlığı

Altın Orda yıkıldıktan sonra 14.yüzyılın sonlarında Kafkasya ve Deşti Kıpçak bölgesinde Cengiz Han’ın sülalesinden olmayan Moğol Mangıt boyunun efsanevi önderi Edige tarafından kurulmuştur. Edige liderliğindeki boyların konfederasyonuna Mangıt dışında Kongirat başta olmak üzere çeşitli boylar katılmaktaydı.

Edige önce Timur’un desteğini alan Cuci ulusunun hanı Toktamış ile mücadele etmiş ancak Toktamış’ın Timur’a karşı meydan okumasından sonra Timur ile işbirliği yaparak Toktamış’ı yenmiştir.Ancak Edige, Cengiz Han’ın soyundan gelmediği için dönemin töresine göre Han olamamıştır. 1398’de Cuci ulusunun Toka Temür sülalesinden Timur Kutluk’u han olarak seçmiş ve kendisi tarafından emirlerin başına tayin edilmiştir. Edige’nin torunları da “Biy” (Bey) ya da “Emir” ünvanlarını kullanmıştır.

İdil ve Ural Nehirleri arasındaki bölgede hakimiyeti kuran Edige 1419’de öldürülmüş ve konfederasyon Nureddin önderliğinde devam etmiştir. Nureddin Azak Denizi’nden Aral Gölü’ne kadar toprağını genişletmiştir. Bu konfederasyonun desteğiyle Astrahan Hanlığı kurulmuştur.

15. yüzyılda bu konfederasyona Nogay olarak hitap edilmeye başlamıştır. Nogay adının Cengiz Han’ın oğullarından Boal’ın oğlu Nogay Han’dan geldiği düşünülmektedir.

Doğudan gelen Oyrat ve Turgut boylarının (günümüzdeki Kalmıklar) Nogay ovasına yerleşmesiyle ordan kovulmuş olan Nogaylar, 1642’de Rusya’ya itaat etmişler ve Nogay Orda ortadan kalkmıştır.

Yusuf’un sülalesi  Urus’un sülalesi Urusov  adlı Çarlık Rusyası’nın Dük aileleri olmuştur.

Nogay Orda yıkıldıktan sonra da Kuban Nogay, Cedisikul Nogay, Bucak Nogay, Canboyluk Nogay, Yedisan Nogay adıyla bilinen Nogaylar varlığını korumuştur. Bunlardan bir kısmı Kırım Hanlığı’nın askeri gücü olarak kullanılmışlardır. Geri kalanlar ise bir müddet aşağı İdil boyunda yaşamışlardır.

Günümüzde Nogay adını kullanan etnik grup sadece Dağıstan’daki sülaleden olanlardır (Kaynak: Vikipedia  Ansiklopedisi)

ASTRAHAN HANLIĞI

 Altın Orda’nın yıkılmasından sonra başkenti Astrahan olmak üzere Cengiz Han’ın oğlu Cuci’nin ulusuna bağlı Toka Temür sülalesinden Kasım Han tarafından kurulmuş ve 1466 – 1554 yılları arasında hüküm sürmüş bir hanlıktır. Zaman zaman Kırım Hanlığı vasıtasıyla Osmanlı Devleti’nin nüfuz alanına girmiştir. Astrahan Hanlığı’nın arazisi batıda Kuban ve Don nehrine, doğuda Nogay Orda’sı ile sınırdı. Güneyde Terek Nehri’ne, kuzeyde ise Volga ile Don Nehri’nin arasında uzanmaktaydı.

Aslı adı “Ejder Hanlığı” (Ajdarhan) [kaynak belirtilmeli]olan ve Ruslar tarafından sonradan değiştirilen Astrahan Hanlığı, Hazar Denizi’nin kuzey kıyılarında önemli bir ticaret merkezi olarak, 88 yıl boyunca egemen olmuş; ancak sürekli taht mücadeleleri sonucunda zayıflamış ve 1556 yılında Rus Çarı Korkunç İvan tarafından yıkılmıştır.

Rusya’nın Kazan ve Astrahan hanlıklarını yıkarak doğuya doğru genişleme siyasetinden rahatsız olan Osmanlı Devleti Orta Asya’daki Türk Hanlıklarının da kendisinden yardım istemesi üzerine 1563 yılından beri Rusya’yı durdurmak için Astrahan’a yapmayı planladığı seferi ancak 1569 yılında yapabilmiş ama hem ordu kumandanlarının kendi aralarındaki anlaşmazlıklardan hem de Kırım Hanı’nın bu kumandanlarla arasındaki anlaşmazlıktan dolayı bu seferde istenilen neticeye ulaşılamamıştır. Buna rağmen Rusya’nın barış istemesi üzerine 1570 yılında yine de Osmanlı ve Orta Asya Türk Hanlıklarının lehine bir barış antlaşması yapılabildiyse de Kazan ve Astrahan Hanlıkları’nın Rusya’ya bağlı oldukları zımnen kabul edilmiştir.

Bugün Astrahan ve çevresinde yoğun Türk nüfusu bulunmaktadır. (Kaynak: Vikipedia Ansiklopedesi)

SİBİR HANLIĞI

Cengiz Han’ın oğlu Cuci’nin ulusuna bağlı olan Şiban (Şeyban) sülalesinden İbak tarafından kurulmuş ve 1464 – 1598 yılları arasında Sibirya’da kurulmuş bir hanlıktır.Bilinen ilk hükümdarı Taybuğa Han’dır.Moğolistan’ın kuzeyinden Sibirya’ya kadar uzanan topraklarda kuruldu. Bugünkü Sibirya’nın adı bu hanlıktan alındı.

1582’de Yermak’ın Kosak birlikleri Çuvaş Burunu Savaşı’nda Küçüm’ü yenerek Kaşlık kentini işgal etmesine rağmen Küçüm Han direnişe devam etmiş ve savaş sürerken 1585’de Yermak öldürülmüştür. Ancak 1598’de Obi Nehri muharebesi’nde yenilen Küçüm Han’ın Nogay Orda’ya sığınmasıyla hanlık yıkılmıştır.Bu son güçlü direncin kalkmasından sonra Rusya’nın önünde Büyük Okyanus’a kadar mukavemet gösterecek hiçbir kuvvet kalmamış ve Rus orduları çok kısa sürede tüm Sibirya’yı ele geçirmeye muvaffak olmuşlardır. (Kaynak :Vikipedia Ansiklopedisi)

KAZAN HANLIĞI’NA BAĞLI  MOSKOVA KNEZLİĞİ

Moskova Knezliği (1340 – 1547 )

Başkent: Moskova

Resmi dili: Rusça

Dini: Rus Ortodoks Kilisesi

Yönetim: Monarşi

Knez: ( Kıralı)

 – 1340–1353         Simeon Gordyi

 – 1533–1547         IV. İvan

Tarihi:

 – Kuruluş tarihi         1340

 – Yıkılış tarihi         22 Ekim, 1547

Yüzölçüm:

 – 1300         47.000 km² (18.147 sq mi)

 – 1462         430.000 km² (166.024 sq mi)

 – 1533         2.800.000 km² (1.081.086 sq mi)

  Altınordu ve  Kazan hanlığı  döneminde Rusya tarihin

Moskova Knezliği ya da Moskova Dükalığı, Rusya toprakları içerisinde kurulmuş Moskova merkezli devlettir. Başlangıçta Altın Orda Devletine bağlı olan Moskova Prensliği Vladimir-Suzdal Knezliği’nin halefi olup, 1340-1547 yılları arasında hüküm sürmüştür. Çar III. İvan’ın reformları ile knezlik gelişmiş ve Rus Çarlığı adını almıştır. Çar olarak bilinen ilk hükümdar Korkunç İvan olmuştur. (Kaynak: Vikipedi’a Özgür Ansiklopedi )

    TATARLARIN  ATASI

    İDİL BULGAR TÜRKLERİ ÜZERİNE BİR ARAŞTIRMA…

Şöyle bir Türkiye’ ye baktığımızda basılı yayından görsel medyaya ve sosyal paylaşım sitelerinde genellikle Kırım Tatarları hakkında  yazılan yazıları,makaleleri, belgeselleri görmektesiniz.Lakin Rusya’da Tatar coğrafyası ayrı bir dünya olup Kırım haricinde Kazan, Başkurdistan, Umdurt bölgesi,Finlandiya,Polonya, Litvanya ve Estonya gibi ülkelerde de ciddi Tatar nüfusları yaşamaktadırlar.

Kazan bölgesi yani İdil – Ural nehirleri, Ak Yayık ve Oka ırmakları arasında ki bölge her zaman Türk boylarının yerleşim ve medeniyet merkezi olmuştur. Dünyada yaşayan Kazan Tatar’larının sayısının 11 milyon civarında olduğu bilinmektedir. Türkiye’de de on binlerce Kazan Tatarı yaşamaktadır. Tatarlar’ın ataları olan İdil Bulgarları, İslamiyet’i resmen kabul eden devlet olarak,  Karahanlılar dan önce  ilk  Türk devleti unvanına sahiptir.

1994’te Rusya Federasyonu ile Tataristan Cumhuriyeti arasında ‘Hakimiyeti Paylaşma’ anlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşma, iki devlet arasındaki ilişkileri kapsayan Rusya-Tataristan modelinin yasal temelini oluşturmaktadır.

‘Avrasyacılık’ akımının destekçilerinden olan Tataristan ekonomisi hızla gelişmektedir. Son 5 yıl içerisinde dış ticareti 3 kat artmıştır. Ekonominin ana sektörünü petrol, gaz ve kimya sektörü oluşturmaktadır. Kazan helikopter fabrikası Rusya’nın en büyük savunma ve ihracatçı şirketlerinden birisidir.

Dış ticaret hacmi 5 milyar doları aşmıştır. Yaklaşık 1 milyar dolar ile Türkiye 2. sırada yer almaktadır. Pek çok Türk inşaat şirketi Tataristan’ın gelişmesinde katkıda bulunmaktadır.

Bir milletin oluşumunda ve devamında tarih, dil, coğrafya ve kültür dört temel unsurdur. Tataristan, Türkiye açısından en az üçünün baz alınabileceği bir ülkedir. Ancak bugün biz Türkiye olarak bunlardan hiçbirini tam olarak uygulamıyoruz.

Peki, Tataristan’ın bu anlamlı günü için acaba hangi yetkilimiz oraya gidecektir?

Biz ne gibi bir katkı sağlamayı düşünüyoruz?

Bir Rusu kazırsan, altından Tatar çıkar

2003’te, Sen-Petersburg şehrinin 300 yıllığı kutlanırken, Tataristan Cumhurbaşkanı Mintimer Şeymiyev, Kazan’ın da 1000 yıllığının kutlanacağı hakkında şöyle demişti: “Yine iki yıldan sonra Tataristan’ın başkenti Kazan da kendisinin 1000 yıllığını kutlayacaktır. Bizim şehrimizi Sen-Petersburg ile bağlayan güç, sarsılmaz tarihi dostluktur.” (Şeymiyev, 2003).

Dostluklar güzeldir, fakat bu “sarsılmaz tarihi dostluk” gökten mi indi?  İnsanlar ve uluslar arasındaki dostluğu da, düşmanlığı da geçmiş tarih yaratır.

SEYYAHLARIN  KALEMİN’DEN İDİL COĞRAFYASI..

İdil coğrafyasını gezen ünlü Müslüman  Arap gezginleri İbn Fadlan (X. yüzyıl) Bulgar şehrinde bulunmuş; Ebu Hamid el Endulusî (XII. yüzyıl) İdil boyu coğrafyasını gezmiş, İbn Batuta (XIV. yüzyıl) ise Saray şehrini tasvir etmiştir. Bu gezginlerin hiçbiri Kazan şehrinden bahsetmiyor. XX. yüzyılın ilk yarısında yaşamış ünlü Rus arkeologu S. Rudenko, özel olarak Kazan hanlığını araştıran ünlü Rus tarihçisi M. Hudyakov ve Tatar tarihçileri Atlasi, Gobeydullin’lerin eserlerinde “Kazan’ın 1000 yıllığı”na özgü tek bir işaret bulunmamaktadır.

Altın Ordu Hanlarından Cambek’in 1357’de ölümünden sonra ortaya çıkan taht kavgaları ve  Timur  han ile Toktamış arasında 1391 ve 1395’lerde cereyan eden savaşlar neticesinde zayıf düşen Kıpçak ilinde, “Kazan Hanlığı”, “Astrahan Hanlığı”, “Kırım Hanlığı”, “Sibir Hanlığı” gibi daha küçük Türk devletleri meydana geldi ve büyük Altın Ordu devleti fiilen sona ermiştir.

Kazan Hanlığı ahalisinin esas unsururlu, eski Bulgar, Kıpçak, Uz v.b. boyların karışmasından meydana gelen “Kazan Tokleri” (veya Tatarları) teşkil ediyor, bundan başka ülkede, Başkırt, Çuvaş gibi Türk asıllı boylarla, Çirmiş, Ar ve Mokşı gibi Fin-Ugor asıllı boylar da bulunuyordu. Kendilerine “Bulgarlı”, “Kazanlı” veya “Müslüman” diyen bu ülkenin Türk asıllı ahalisi için “Tatar” adının ne zamandan itibaren kullanılmağa başladığı açık olarak bilinmiyor. Bazı tarihçiler “Tatar” sözünün bu ülkede Cengiz istilasından sonra Ruslar’ın tesiriyle yerleştiğini söylemekte iseler de, diğer bazıları, Orhon yazıtlarında da zikredilen bu “Tatar” adının bir Türk boyunu ifade ettiğini ve Kaşgarlı Mahmud’un 1072-74 tarihli haritasına dayanarak, “Tatar” adını taşıyan Türk boyunun Moğol istilasından önce de bu civarda mevcut olduğunu iddia etmişlerdir.

KAZAN HANLARINDAN FATİH SULTAN MEHMED’E MEKTUP

1437’de Kazan Hanlığı’nı kuran Uluğ Muhammed, kendisini hala Altın Ordu’nun hükümdarı sayıyor ve parçalanan ülkeyi tekrar kuvvetli bir merkez etrafında birleştirmek gayesiyle hareket ediyordu. İlk adım olarak 1439’da büyük bir ordu ile Moskova kapılarına kadar dayandı, 1444’de tekrar harekete geçerek, 7 Haziran 1445’de Suzdal civarında vuku bulan meydan muharebesinde büyük bir zafer kazandı. Esir edilen Vasiliy,bütün şartları kabul ederek serbest bırakıldı. Uluğ Muhammed Han’ın oğlu Kasim’ın idaresinde bir beyliğin kurulduğunu görüyoruz. Tarihte “Kasım Hanlığı” . (1445-1681) adı ile tanınan bu teşkilatın meydana getirilişinden maksat, Moskova’yı kolayca kontrol etmek ve gerektiğinde derhal müdahele için kuvvet bulundurmaktı.

Kırım, Astrahan, Sibir, Nogay gibi komşu Türk hanlıkları ile münasebetler dostane idi, o derecede ki, Kazan hanlarından bazılarının, bu komşu sülalelerden olduğu görülmüştür. Bilhassa Kırım ile devam, eden sıkı münasebet, Kazan’ın Moskova Rusyası ile mücadelesinde, her zaman müspet yolda büyük önem taşımıştır. İleri görüşlü Uluğ Muhammed Han’ın bununla da yetinmeyerek, Osmanlı Devleti ile de sağlam ve devamlı münasebetler kurmak istediği, II. Murad ve Fatih Sultan Mehmed’e yazmış olduğu mektuplardan açıkça belli olmaktır.

Moskova devletine karşı varlığını koruyabilmek için, Kazan Hanlığı’nın da askerî, idarî ve iktisadî siyasetini buna göre ayarlaması gerekiyordu. Fakat bu yapılamamış ve neticede devlet, iç mücadelelerin ve taht kavgalarının da tesiriyle gittikçe zayıflamaya yüz tutmuştur. 115 yıl süren Kazan devletinde 19 defa han değişmiş 15 han tahta çıkmış, bunlardan bazıları ikişer, hatta üçer defa idare başında bulunmuşlardır. Halbuki aynı devirde Moskova’da ancak 4 defa hükümdarlık değişikliği olmuştur. Yerli aristokrasî sınıfının iki gruba ayrılarak devlet işine karışması ve bilhassa son devirlerde amansız mücadeleye tutuşması da devletin felaketini hızlandıran sebeplerden biri olmuştur. Altın Ordu ve Kazan Hanlığı’nın ilk devirlerinde Moskova’da cereyan eden taht kavgalarında hanlar söz sahibi olurken, Hanlık zayıfladıkça Moskova’nın nüfuzu artmış, şimdi Kazan’da cereyan eden iç kavgalara Ruslar müdahale etmeye başlamıştır.  ( Kaynak. Kerem Günal)

Tataristan’dan Rusya’ya Devr-i Alem

Yine yol gözüktü. Sizler bu satırları okurken biz bir zamanların kırk çak Türkleri diyarı Tataristan’ın başkent, Kazan’da olacağız. Deyim yerindeyse atalar diyarına gidiyor Kaharanlılar’dan önce İslam medeniyeti ile şereflenen Bulgar Türklerinin ata yurduna yolculuğa çıkıyoruz.

Rusya Ortodoks dünyasının merkezi. Halen Yunuanlılarla Ruslar arasında Ortodoksluk liderliği sorundur. Ancak Ortodoks hristiyanlığın Rusya’ya İslam medeniyetinden 66 yıl sonra gittiği bugün bilinmemekte. Bir başka ifade ile Rusya islamiyetle hristiyanlıkla 66 yıl önce tanışmıştı. Her yıl haziran ayında Rusya’ya İslam medeniyetinin girişinin yıl dönümü muhteşem törenlerle kutlanmakta.

Rusya’ya İslamiyetin girişinin 1090. yıl dönümü olan 10 Haziran’da Tataristan’ın kültür kenti Bulgar Türk devletinin başkenti Bolgar şehrinde 10 Haziran’da törenler düzenlenmekte. Bu yılkı tören biz de davetli olarak katılıyoruz. Tataristan’ın başkenti Kazan’da Bolgar şehrine geçerek buradaki törenleri takip edip kültür tarihimizi araştıracağız.

Volga, Don, İdil, Dilyater ve Bin Eşter nehirler bugün fazla hatırlamasak da bizim kültür coğrafyamızın parçası. Tatarlar ise sadece Kırımla özdeşlemekte aslında Altınordu devletinden sonra bölgede kurulan ve bir çok Beyliğe ayrılan müthiş bir tarih ve medeniyet. Biz kendi kültür coğrafyamıza her nedense fazla önem vermeyiz. Bu coğrafya tıpkı Anadolu gibi Balkanlar gibi bizim tarihimiz ve kültürümüzün bulunduğu yerlerdir.

Geçtiğimiz hafta Antalya Demre’deki kilise Rusların adeta kutsal kenti ve hacı oldukları yer. Rusların buraya ilgisini görünce Tataristana gitme davetini geri çevirmeyerek Tataristan’daki İslam medeniyeti yıl dönümü törenlerini görmeye karar verdim. Bu törenler yıllardan beri yapılıyor. Dünyanın bir çok bölgesinden insanlar törene katılıyor. Son yıllarda Rusya’nın İslamiyete önem vermesi ile Ruslar İslam dünyasına açılıyor. Hatta İslam konferansı teşkilatına üye bile olmak istiyorlar.

Rusya’da bugün 40 milyona yakın Müslüman yaşıyor. 8’e yakın Müslüman özerk cumhuriyet var. Moskova’da yeni ve büyük camiler yapılıyor. Çeçenistan’da modern büyük camilerin inşaatına Rusya maddi manevi destek oluyor. Gerçekten Rusya’da çok şey değişiyor. Deyim yerindeyse ezber bozuluyor. Daha önce Moğolistan’a giderken Moskovayı bir kez daha görecek Moskova’dan geçmişin derin bir adı olarak anılan eski başkent St Petersburga da giderek Rusya’da yaşananları yerinde takip etme imkanım olacak.

Evet sizler bu satıları okurken biz Tataristan’dan Rusya’ya Kazan’dan Moskova’ya Bolgar’dan St Petersburg’a Devr-i Alem yapacağız. Rusyayı daha yakından tanıyıp geçmişin ateist ve komünist Rusya’sındaki gelişmeleri bire bir görüp yerinde yaşayacağım. Rusya ile ilgili tespitlerimi daha sonra sizle paylaşacağım. Sonuç olarak yıllarca ve halen Amerika ile stratejik ortağız. Ancak Amerika Türk vatandaşlarına adeta 3. sınıf dünya ülkesi muamelesi vize vermemekte ısrar ederken Rusya’nın bugün Türk vatandaşlarına vizesiz seyahat imkanı tanıması Türk ve Rusya’nın gelecekte her alanda iş birliği güçlerini birleştireceğinin işaretini de veriyor. Yıllarca savaşlar mücadeleler ve gerginliklerle geçen Türk-Rus ilişkilerinin bugünlere geleceği hayal bile edilemezdi. Gerçekten çok güzel şeyler oluyor. Son olarak Almanya’dan sonra Türkiye’ye en fazla turist gönderen ülkenin Rusya olduğunu acaba kaç kişi biliyor? Rusya ile ilgili ayrıntılı yazım www.gebzegazetesi.com.tr adresinde bulabilirsiniz.

 

Evlat acısı ve Görkem’in ardından

Ateş düştüğü yeri yakar…Allah böyle acı göstermesin…Evlat acısı zormuş. Daha buna benzer bir çok söz evlat acısı yaşayanların, dramını, üzüntü ve perişanlığını yansıtmakta. Gerçekten de evlat acısı çeken bir çok akraba, dost ve arkadaş tanıyorum. Nasıl yandıkları, nasıl üzülüp kahroldukları yıllar geçse de evlat acısıyla yanıp tutuştuklarını gördüğümde ben de onlarla birlikte kahrolup üzülüyorum.

  Cumartesi sabahı erken saatlerde Gebze Ticaret Odası başkanı ve 30 yıllık arkadaşım Nail Çiler’in oğlu Görkem’in elim bir trafik kazasına kurban gittiği haberini alınca kahroldum. Gerçekten hayatın baharında, gencecik bir çocuk trafik kazasına kurban gidiyor. Trafik terörü sürekli can alıyor. Haber bültenlerinde, TV ekranlarında sürekli görüp yaşıyoruz. Görkem’de böyle bir kazaya kurban gitti. Çok yazık…

  Nail Bey’i 30 yıl önceden tanıyorum. Genç bir öğretmendi. Gebze’nin ilk dershanesi Otan’da öğretmenlik yaparken, Gebze’nin köklü ailelerinden birinin kızıyla evlenmişti. Gebze’nin sosyal, kültürel ve ekonomik hayatından kopmadan deyim yerindeyse Gebze ile bütünleşmiş, son olarak da GTO Başkanlığı’na seçilmişti.

  Nail Beye baş sağlığı dilemek için ve acısını paylaşmak üzere belgesel çekimlerimi iptal ederek taziyelerimi bildirmek üzere Gör-Tan otomotiv’e gittim. Ortalık ana baba günü. Nail bey, adeta kan ağlıyor, dostlarının ve yakınlarının destekleriyle adeta ayakta duruyordu. Nail beyin kızı avukat hanım ise babasına adeta kol kanat geriyor. Bir çok dostu, yakını, arkadaşı sabahtan beri nail beyin yanında yer almış, taziye çadırlarından ayrılmıyorlar.

Nail Bey’i kucaklayıp baş sağlığı dilediğimde Nail Bey, “Ciğerlerim yanıyor, evladım hayatın baharında gitti.” derken, benim de ciğerlerim paralanıyor. Gerçekten de evlat acısını Cenab-ı Allah kimseye yaşatmasın. Evlat acısı çekmek, evladın ölümünü görmek, hele üstelik hayatın baharında dayanılacak bir acı değil.

Acılar elbette insanları olgunlaştırır. Bizler kazaya ve kadere inanan insanlarız. Acı da olsa her şeyden hayır murad ederiz. Dayanılacak bir acı değil, ancak acılar paylaşınca hafiflenirmiş. Sevgiler ise paylaşınca artarmış. Nail beyin acısını çok sayıda dostu, arkadaşı paylaştı. Bir nebze de olsa nail beyin acısına ortak olduk. Cenab-ı Allah başta Nail Çiler olmak üzere, çiler ailesine sabırlar versin, merhum genç kardeşime de yüce yaradan rahmetiyle muamele eylesin. Önceki gün taziye çadırı kurulan Gör-Tan otomotiv, insan seline uğramıştı. Dün de cenaze namazı kılınan Mustafa paşa camisi adeta ana baba günü gibi, yurt içi ve yurt dışından cenazeye katılanlarla doldu taştı. Görkem’i, Görkemli bir cenaze töreniyle ebedi hayata uğurladık. Nur içinde yatsın, mekanı cennet olsun.

TAZİYE YERLERİNE İHTİYAÇ VAR

Önceki gün Gör-Tan Otomotiv’de ki taziye çadırları bana bir gerçeği daha hatırlattı. Aslında bu Türkiye’nin gerçeği. Türkiye’de taziye geleneği hızla gelişiyor. Ancak taziye çadırları ve taziye evleri maalesef yok. Taziyeye ve cenazeye güneydoğu insanımız büyük önem veriyor. Cami bahçelerine, mahallelere taziye çadırları kurulup, taziye evleri yapılarak ebedi aleme göç eden merhuma Fatihalar okunuyor, cenaze sahiplerine ise hiçbir yük olunmadan cenazeyle gelenler ağırlanıyor ve uğurlanıyor. Güneydoğu insanımızın verdiği önemi Türkiye’nin her tarafı verilmeli. Buna öncülük ve başlangıçta Gebze’den yapılmalı. Gebze, Çayırova, Darıca ve Dilovası Kaymakam, Belediye başkanları ve Müftülerimizi tarihi bir göreve davet ediyoruz. Camilerin altlarında kiraya verilen market ve iş yerleri hemen boşaltılmalı, cami bahçeleri yeniden tanzim edilerek cami bahçelerine taziye çadırları kurulabilecek sistem oluşturulmalı. Bu çok önemli bir ihtiyaç. Bu ihtiyacı karşılamak üzere harekete geçenler hiçbir zaman unutulmayacak, minnet, şükran ve hayırla anılacaktır. Görkemimizi ebediyete uğurlarken, bu hayırlı hizmeti de başlatarak cenazelere en az güneydoğu insanımız kadar önem verdiğimiz göstermeliyiz. Buna da camie çevrelerine taziye evi ve çadırları kurarak başlatmalıyız.

Vali taziye evi sorununu çözmeli

Ölüsüne sahip çıkmayanlar dirisine de sahip çıkamazlar. Maalesef ne ölümüze ne dirimize sahip çıkamıyoruz. İnsanlara en çok yine insanlar zarar veriyor. Çok şey borçlu olduğumuz yaşlılarımızı ihtiyarlayınca bir kenara itip huzur evlerine atıyoruz. Mezarlıklarımızın hali ise ortada. Tarihi mezarlıkları yıkıp yok ediyor ranta peşkeş çekiyoruz.

Gebze Meydanındaki o çam ağaçlarının altı eski belediye binasının olduğu bölgenin Gebze’nin tarihi mezarlığı olduğunu acaba kaç kişi biliyor? 1940’lı yıllara kadar bu mezarlığa defi yapılıyordu. 1960’larda belediye başkanı olan Mehmet Üstündağ bu mezarlıkları yıkarak park haline getirdi. Birer tarihi tapu senedi olan mezar taşları ise binalarda kullanıldı.

Meydandaki çamlık parkta asırlık mezar taşları yıllar önce çok özel bir gayret gösterilerek Fatih Devlet hastanesinin bulunduğu mezarlıktan toprak altından çıkarılarak Gebze belediyesi mezarlıklar müdürlüğünün çalışmasıyla kurtarıldı. Bizim de kurtarılmasına az da olsa katkımız olan bu mezar taşlarında 120 mezar taşı, yeni mezarlık girişinde sergileniyor.

Taziye evlerinin önemi

Dün bu köşeden GTO Başkanı Nail Beyin trafik kazasına kurban giden oğlu Görkem’in cenazesi vesilesiyle dile getirmiştim. Taziye evleri özellikle şehirlerde büyük sorun. Binlerce kişi acıyı paylaşmak adına evlere geliyor. Ancak evler zaten dar ve küçük. Acılı cenaze sahibi bir de misafirlerini rahat ettiremedikleri için üzülüyorlar. Taziye evi çok önemli bir sorun olarak el atılmayı bekliyor.

Bir kültür merkezi ve taziye evi olması gereken camilerimiz altları ise ya otopark ya iş yeri ya da imam evi olarak kullanılıyor. Camilerimizin alt katı taziye evi ve kültür merkezi için çok ideal yerler. Gebze müftümüz dinamik ve genç bir idareci olarak camilerin alt katlarındaki iş yerlerini çıkartıp kültür merkezi ve taziye evi olarak düzenletebilir. Bu konuda kendisinden Kocaeli’nin diğer ilçelerine öncülük etmesini istiyoruz.

Ben Gebze bölgesinde kısa bir araştırma yaptım. Bazı camilerimizin katı boş ve atıl durumda. Bazıları ise camiye uygun olmayan iş yerleriyle işgale uğramış durumda. Camilerimizi başta taziye , mevlit ve sünnet yemekleri gibi kültürel anlamlarda hizmet yapar haline getirilebilir. Bu konuda müftülerimize çok önemli görevler düşüyor. Gebze müftüsünden taziye evleri konusunda öncülük yapmasını istiyoruz.

En büyük görev ise Vali Sayın Ercan Topaca ‘ya düşüyor. Vali Bey ciddi çalışmalar yapan bir hizmet insanı. Adeta günün 14 saatini çalışarak geçiriyor. Deyim yerindeyse gecesini gündüzüne katıyor. Vali bey taziye evleri konusunda ciddi çalışma yapmalı. Öncelikle pilot bölgeler tespit edilmeli, pilot bölgelerde camilerin altı taziye evleri adına uygun değilse geçici taziye çatırları kurulabilecek sistemler oluşturulmalı.

Sonuç olarak hem ölümüze hem dirimize sahip çıkacağız. Cenazelere Güneydoğu insanımız büyük önem veriyor. Taziye çadırları ve cenaze sahipleri adeta Güneydoğu insanımız tarafından korunarak sahip çıkılmaya çalışıyor. Güneydoğu insanımız kadar cenazelere önem vermeliyiz.

Fındık belgeseli çekiyorum

Fındık denince içim bir hoş olur. Bir de çocukluk yıllarıma giderim. Fındık hayatımızın bir parçasıydı. Hayatımızda fındığın ayrı bir yeri ve önemi vardı. Daha çocukluk yıllarında fındık bahçeleri ilgi çeker ve ilk yere diktiğim fidan fındık fidanı olmuştu. Fındık bahçeleri fındık ağaçları, fındığın tüm aşamaları başlı başına araştırma konusu ve başlı başına bir anı.

HiÇ  unutmuyorum 6 yaşıdna yaramaz bir çocuktum. Yerinde durmayan, aklına ne gelirse onu yapan ama hep yararlı işler yapan biriydim. Kazmayı aldığım gibi fındık bahçesine gidip bahçeden birkaç fındık fidanı sökerek evin önündeki mısır tarlamızın kenarına fındık diktiğim o günleri hiç unutmuyorum. Her köye gidişimde 6 yaşında diktiğim fındık ağaçlarını kontrol edip onların nasıl büyüyüp geliştiğini ve fındıklarımdan yediğimde ne derece mutlu olduğumu tarif etmem mümkün değil. İnsan kendi diktiği meyvesinden yemesi hele bu fındıksa çok önemli bir anı.

Çocukluk yıllarımda fındık bahçelerinin temizlenmesi sırtımızda fındık odunlarının eve taşınması fındık çangallarından sebetle gıdık yapılması fındıkların toplanması, fındık bahçelerinde büyük ve küçükbaş hayvanların bakılması. Fındıkların toplanmasında hep rolümüz olmuş. Çocuk da olsak fındık toplamış fındık toplayan ineciğe yemek ve su getirmiş birisiyim. Fındık harmanları, harmanlarda fındıkların ayıklanması zor da olsa zevkli ve keyifli işlerdi. Fındıkların kurutulduktan sırtımızda arabayla yola çıkarılması ise ayrı bir meşaketti. Her sıkıntı içerisinde yokuş yukarı sırtımızda virandaki araba yolunda fındık taşıdığımız günleri daha dün gibi hatırlıyorum.

Geçtiğimiz Şubat ayında fındık bahçelerindeki kış görüntülerini çekmek üzere Giresundaydım. Kar yığınları altında adeta bir tabloyu andıran fındık bahçeleri fındık dalları , karların eridiği yerde bahçelerdeki menekşe çiçekleri, gerçekten görülmeye değer. Dallardaki fındık püskülleri ise göz ve gönül ziyafeti sunuyor. Elimde kameram ve fotoğraf makinemle kendimi fındık bahçelerine atarak arklı fındık bahçelerini kamera kaydedip doya doya fındık bahçelerini seyrettim.

Fındığa karşı vefa borcunu ödemek için BİR DÜNYA MARKASI FINDIK BELGESELİ çekmek için çalışma başlattım. Birçok bilgi ve belgeye ulaştım. Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyetine fındığın kültür, medeniyet ve ekonomi tarihindeki yerini araştırdım. Osmanlı arşivlerinden 600 yıllık belgeler buldum. Fındığı dünya ülkelerinde üretildiği Çin, İspanya, Gürcistan, Azerbaycan ve İtalya’da araştırmalar yaptım. Fındığın önemli besin değerini uzmanlarla görüştüm. TUBİTAK uzmanlarından fındığın bilimsel değeri ile ilgili bilgiler aldım. Fındıkla ilgili yazılan kitapları makaleleri topladım. Yıllar önce benim de bir bildiri ile katıldığım fındık sempozyumunun tüm bildirilerini okudum. Fındık üzerine söylenen türküler, maniler ve şarkıları derledim. Ortaya büyük bir arşiv çıktı. Fındık bir kültür bir tarih, bir medeniyet. Fındıkla ilgili neden belgesel hazırlanmamış çok üzüldüm. Fındıkla ilgili belgesel hazırlayarak fındığa karşı vefa borcumu ödemek istiyorum.

Sadece belgesel değil fındıkla ilgili bir müze kurulması için de çalışma başlattım. Geçtiğimiz günlerde gazetemizi ziyaret eden Espiye ilçesi belediye başkanı değerli dostum Erol Karadere bey de Espiye’ye bir müze kurması için teklifte bulundum. Fındıkla ilgili bilgilerin yer alacağı tüm fındık çeşitlerinden birer ağacın olacağı fındık müzesi Espiye’nin t tanımına da katkısı olacağına inanıyorum. Fındık müzesi ile ilgili her türlü destek sözü verdim. Değerli dostum sayın başkan Erol Bey fındık müzesi kurulması için çalışma başlatacaklarını söyledi.

Fındıkla ilgili yaptığım araştırmanın bir bölümünü ulusal ve yerel medyada yer alan haberi sizlerle köşemden paylaşıyorum.

FINDIK;   600  YILDIR ALINIP SATILARAK İHRAÇ EDİLİYOR..

    “BİR DÜNYA MARKASI  FINDIK BELGESELİ “  ÇEKİLİYOR

Bugüne kadar bir çok  etkinlik ve çalışma yapılan Fındıkla ilgili ilk kez  bir belgesel çekimi yapılıyor. Aslen Giresun’un  Espiye ilçesi Soğukpınar beldesi doğumlu olan .Çocukluk yılları fındık bahçelerinde kökleme dikerek, fındık  toplayıp ,harman bekleyerek geçen   Araştırmacı gazeteci ve DEVRİ-İ ALEM belgesel yönetmeni İsmail Kahraman  uzun araştırmalar sonucu Fındıkla ilgili  topladığı bilgi ve belgeler  “BİR DÜNYA MARKASI  FINDIK”   belgeseli  ile  ebedileştiriliyor.

   BİR DÜNYA MARKASI  FINDIK  BELGESELİ    yurtiçi ve yurt  dışındaki  tv kanallarına gönderilecek. Ayrıca bir çok  dilde hazırlanıp internet ortamında da yayınlanacak. Fındık belgeseli   Büyükelçililiklerin  ticaret müşavirliklerine de gönderilerek  önemli döviz girdisi olan Fındığın daha çok   tanınmasına imkan sağlanmış olacak.

TÜRKİYE FINDIK’DAN 1.4 MİLYAR  DOLAR GELİR ELDE EDİYOR

Karadeniz Fındık ve Mamulleri İhracatçıları Birliği’nden alınan bilgiye göre, 1 Eylül’de başlayan 2011-2012 fındık ihraç sezonunun 9 ayında, standart natürel  100 kgr. iç fındığın ortalama 810 dolardan işlem gördü açıklandı.

 Yaklaşık 90 ülkeye fındık ihraç eden Türkiye, 1 Eylül 2011-31 Mayıs 2012 tarihleri arasında 180 bin 2 ton fındık ihraç ederek, karşılığında 1 milyar 442 milyon 467 bin 200 dolar gelir sağladı. İhracatın 132 bin 748 tonu AB ülkelerine yapılırken, AB dışındaki Avrupa ülkelerine 19 bin 660, denizaşırı ülkelere 16 bin 847, diğer ülkelere ise 10 bin 746 ton fındık ihracatı gerçekleştirildi. Türkiye, geçen sezon aynı dönemde 229 bin 265 ton fındık ihraç ederek, karşılığında 1 milyar 419 milyon 871 bin 354 dolar girdi sağlamıştı.

  Fındık… Üreticisinin, tüccarının, tüketicisinin baş tacı ettiği ürün. Dünyanın 90 ülkesine ihraç ettiğimiz  Fındık , İnsanlık tarihi ile özdeşleşmiş bir bitki ve meyve olmasına rağmen bugüne kadar  yurtiçi ve yurt dışında  yeteri  kadar  tanıtılamadı.

Giresun, Ordu, Trabzon, Sakarya, Kocaeli… illerimizdeki fındık yetiştiricisi sekiz milyonu aşkın köylümüzün hemen hemen tek geçim kaynağı.Türkiye, dünyanın en çok fındık üreten ülkesidir. Ekonomimize önemli bir döviz girdisi sağlar.

Kimi bitkiler ile bu bitkilerden elde edilen ürünler, yetiştirildikleri yörelerin ekonomilerindeki önemleri nedeniyle o yöre insanının kültürünü etkiler. Ya da o bitki ile ürünü başlı başına bir kültür oluşturur.

Fındık; Çin´den Orta Asya´ya, Anadolu´nun Karadeniz kıyılarından Avrupa ve Kuzey Amerika´ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada yetiştirilen; özellikle meyvesinden yararlanılan bir bitkidir.

Geniş bir coğrafyada gelmiş geçmiş insanlar, binlerce yıllık bir süreçte ortak bir kültür; fındık kültürü oluşturmuşlardır.

Güzel Türkçe´mizin çok yönlü anlatım olanaklarından yararlanılarak fındık sözcüğünün çeşitli tamlamalarla, benzetmelerle, mecazlarla… kullanıldığı türküler, maniler, bilmeceler, ninniler, tekerlemeler, atasözleri, deyimler…

Fındığın tarihçesi…, Fındık bayramı törenleri, fındık kabuğunun öyküsü…

Uygur Türklerinin, fındığın üretkenliğin simgesi olduğuna inanmalarının nedeni…

Ticaret tanrısı Hermes´in fındık ağacından yapılmış asasının sihirli gücünün etkileri…

Ayrıca kimi halk hekimlerinin fındığı başka tohum ve meyvelerle karıştırarak yaptıkları, nice dertlere deva olan halk ilaçları…

Fındığın içerdiği besin öğeleri nedeniyle günde bir avuç fındık yemenin insan sağlığına olan yararları sayılamayacak kadar çoktur…

 Başta Giresun fındığı olmak üzere  Türk fındığını Dünyaya tanıtmak  için Avrasya Yayıncılar Birliği Genel başkanı İsmail Kahraman’ın yapım ve yönetmenliğinde “FINDIK BELGESELİ “ çekimleri devam ediyor.

FINDIĞIN KISA  TARİHÇESİ

Fındık ağacını ve meyvesini dünyaya ilk tanıtan Teophrastos (İ.Ö.372-287) olmuştur. Latin asıllı Plinius (İ.S.23-79) da fındıkla ilgilenmiştir.

Teophrastos ile Plinius fındığın Yunanistan ile İtalya´ya Pontos´tan; Doğu Karadeniz kıyılarından getirilmiş olduğunu yazmışlardır..

Teoprastos´dan önce yaşamış ve İ.Ö. 400-399 yıllarında Doğu Karadeniz kıyılarını, Trabzon, Giresun, Ordu üzerinden Sinop´a, oradan da İstanbul´a yaya olarak geçmiş bulunan Ksenofon, yolculuk izlenimlerini Anabasis (On Binlerin Dönüşü) adlı eserinde anlatmıştır. Ksenefon, Anabasis´inde fındıktan hiç söz etmemiştir. Gerçi Giresun ile Ordu arasında yaşayan Mossinekler´in ülkesinde gördüğü bir ” yassı ceviz” den söz eder. Bu yassı cevize “Pontus cevizi” adı verilmiştir. Bu bölümü; yassı cevizden söz eden bölümü, Hayrullah Örs ile Tanju Gökçöl´ün çevirilerinden olduğu gibi alıyorum.

“Kilerde birçok yassı cevizler bulundu. Bunların iç kabukları yoktu. Bu cevizler Mossinekler´in baş gıdasını teşkil ediyordu. Bunları haşlıyor veya ekmek gibi fırında pişiriyorlardı.” (Hayrullah Örs çevirisi)

“Ambarda yassı ve dilimsiz pek çok ceviz vardı; başlıca besinleriydi bu; kaynatıp ekmek gibi pişiriyorlardı” (Tanju Gökçöl çevirisi)

İki çevirinin açıklama notunda, bu yassı cevizlerin kestane olduğu belirtilmiştir.

Ali Avni Öneş; “Bu (yassı ceviz) kestanedir. Çünkü yalnız kestane suda haşlanarak ya da (fırında pişirilerek) yani kebap edilerek yenir. Çok unlu olduğundan ekmeğin yerini tutar. Fındık (yassı) değil yuvarlak ya da sivridir. Haşlanarak ya da pişirilerek yendiği ne görülmüştür ne de işitilmiştir. Yağlı olduğundan bunu yapmaya imkan da yoktur” diyor.

Fındık suda haşlanmaz bu doğrudur. Fırında pişirilerek, kavrularak yenmez mi?

Kemal Peker; fındıkla ilgili araştırmalarıyla tanınmıştır. Fındığın ana yurdunu belirlemek için bir çok ülkeye mektuplar yazmış, bilgi ve belgeler toplanmıştır. Bu belgelerin en ilginci, Çin´den getirttiği bir parşömenin kopyasıdır. Bu kopyada, İ.Ö. 2838 yılında, fındığın Pekin´in kapalı çarşısında şekerlemecilikte kullanıldığı belirtilmektedir. Bu parşömenin kopyasında; “Tanrı´nın kullarına bağışladığı kutsal beş besin maddesi arasında fındığın da bulunduğunun rivayet edildiği “nin yazılı olduğu bildirilmiştir. Ayrıca; kimi eski kaynaklar, fındığın birkaç bin yıl önce Orta Asya´da kutsal bir yemiş olduğunu belirtmektedir. (Bak. Türk Destanlarında Fındık)

Fındığın tarihi ile ilgili bir gerçek te şudur. 1865 yılında yapılan araştırmada, İsviçre´nin Rohen havzasında tarihin ilk çağlarında, insanların göllerin sığ yerlerinde kazıklar üzerine barınaklar kurdukları devirlerde fındığın besin olarak kullanıldığı anlaşılmıştır. Ancak bu fındıklar, ham (yabani) fındıklardır.

Tüm bu araştırmaların sonunda elde edilen bilgi ve bulgulardan şu sonuca varılabilir. Fındık; tarihin ilk çağlarından beri bilinen bir bitkidir. Meyvesi de insanlar için yararlı bir besin maddesi olarak değerlendirilmiştir.

Fındığın ana yurdunun neresi olduğuna gelince; bu konuda kesin bir yer ya da bölgenin adını söylemek oldukça zor. Araştırmacıların çoğuna göre, fındığın ana yurdu Çin´dir. Çin´den göçler ve akınlarla İran´a; İran´dan da Doğu Karadeniz´in güney kıyılarına getirilmiştir. Eski Yunanlılar, fındığı Karadeniz kıyılarından alıp Edremit, Ayvalık´a (Herekliya) götürmüşlerdir. Buradan İtalya´ya götürülen fındık, Araplar tarafından da Sicilya adasında yetiştirilmeye başlanmıştır.

Yukarıda verdiğim bilgileri yer yer irdeleyip eleştirenler de var. Sözü uzatmadan, fındık tarihi üzerine araştırmalar yapan iki yazarın; Ali Avni Oneş ile Fahri Çakır´ın eleştirilerinden kimi bölümleri, ilginç görüşler içerdiği için olduğu gibi buraya aktarıyorum.

Ali Avni Oneş şöyle diyor.“Fındığın Karadeniz kıyılarına göçler yoluyla Çin´den ya da Orta Asya´dan getirilmiş olması pek akla yakın gibi görünmüyor. Çünkü çok eski çağlarda geniş çapta göçler yapılmamış hele Doğu Karadeniz kıyılarına kalabalık boylar gelip yerleşmemiştir. Genellikle Kuzeyden İskitler, Kimmerler buralara talan için gelip geçici akınlar yapmışlardır. Burada yaşayan yerli kavimlerin Orta Asya´dan geldikleri ileri sürülmekteyse de, onların fındık çubuklarını da birlikte getirmeyi akıl etmiş olmaları ayrıca o çağların koşulları içinde, konaklaya konaklaya, tabiatla savaşarak, insanlarla dövüşerek bir kaç yıl süren yolculukları sırasında bu çubukları saklamış, bozulmadan son yerleştikleri bölgeye getirebilmiş oldukları pek de kabul edilemez. Ama fındık çubuklarının en çok üç, beş haftalık ya da bir iki aylık deniz yolculuğuyla Yunanistan´a götürülebilmesi pek normaldir. Bu nedenle, bilgin Teophrostos´un, fındığın ilk önce Karadeniz´den getirilmiş olmasını söylemesi gerçeğe aykırı değildir.”

Fahri Çakır´ın eleştirisi de şöyle; “Fındığın doğudan yurdumuza getirildiği bir rivayettir, çünkü nasıl ve ne sebeple getirildiği açığa kavuşmuş değildir. Yalnız bazı yazarlar fındığın Asya´da doğduğunu, Yunanlılar´ın bunu (Pontus-Karadeniz) sahilinden alıp evvela (Herakliya) yani Edremit ve Ayvalık havalisine, sonra da İtalya´nın Toskana ve Roma Napoli havalisine ve daha sonraları Araplar´ın (Sicilya) adasına yaydıklarını kaydederler.”

“Diğer taraftan Röhen havzasından altmış asır evveline yani göllerde ikamet devrine ait fosiller içinde fındığa tesadüf edildiği rivayet halinde ise de bu rivayetlerde, bu fındığın ehli fındık olması ihtimali mevcut olmadığı da belirtilmiştir.”

“O halde fındığın yalnız Doğuda, Çin´de değil, Batı´da dahi çok eski devirlerde, fakat yabani halde mevcut olduğu bir gerçek sayılabilir.”

Fahri Çakır´ın, son paragrafındaki düşüncelerine katılıyorum. Fındığın Çin´de kültür bitkisi olarak yetiştirildiği ilk çağda; Doğu Karadeniz´in güney kıyılarında, Avrupa´nın kimi yörelerinde de yabanisinin yetiştiğini söyleyebiliriz. Bizce akla yakın olan en doğru olasılık budur.

Fındığın uluslararası ticaret malı olarak satışını gösteren ilk yazılı belge 1403 tarihini taşımaktadır.

İspanya kralı III. Henri, 1403 yılında, Roy Gonzolez Klavyo´yu Timur´a elçi olarak gönderir. Klavyo, Semerkant´da Timur ile görüşür. Trabzon´dan İstanbul´a deniz yoluyla döner. Yolculuk izlenimlerini yazdığı “Seyahatnamesi”nde şu cümleye rastlıyoruz. “17 eylül 1403´te Trabzon´dan; kaptan Nicolos Cojen yönetimindeki fındık yüklü bir gemiyle 25 günde İstanbul´a gittik.”

Demekki fındık 14.ve 15. yüzyıllarda uluslararası bir ticaret malıdır.

OSMANLI İMPARATORLUĞU DÖNEMİN’DE FINDIK TİCARET VE  İHRACATI  

Osmanlı İmparatorluğu döneminde, fındıkla ilgili şu gelişmeler olur. 1665 yılında, İstanbul´dan Avrupa´ya fındık gönderilir. Fransa ile 1737 yılında, I. Mahmut (1730-1754 ) döneminde ticaret antlaşması yapılır. Bu antlaşmaya göre Fransa´ya satılacak ürünler arasında fındık da vardır.

Türk fındıklarının, özellikle Avrupa Ülkelerinde tanınması 18. yüzyılın ikinci yarısından sonradır. Örneğin, Rusya´nın Niji Novograd kentinde her yıl panayır düzenlenmektedir. Osmanlı tüccarları 1773 yılında Niji Novograd panayırına kabuklu fındık gönderir. Karşılığında yiyecek ve giyecek alırlar. Bu tarihten dokuz yıl sonra 1782 yılında Rusya ile bir ticaret antlaşması imzalanır. Bu antlaşmaya göre Rusya´ya satılacak ürünlerden biri de fındıktır. Bu gelişmeler fındık dışsatımını hızlandırır.

1792 yılından itibaren Romanya´ya fındık satılmaya başlanır.

Türk fındığının geniş ölçüde tanıtılması 1851 yılında rastlar. 1851 yılında Londra´da uluslararası bir sergi açılır. Burada sergilenen Türk fındıkları, sergiyi gezenlerin ilgisini çeker. 1863 yılında, İstanbul´da açılan sergi de ise fındıklarımız iyice tanıtılır. Bu sergiler ve tanıtımlar özellikle Avrupa ülkelerine fındık dışsatımı yapılmasını sağlar.

1875 yılında Belçika´ya ilk fındık dışsatımı gerçekleşir.

Bu tarihlerde fındıklar, kabuklu olarak satılmaktadır. İç fındığın, ilk dış satımı 1879 yılında yapılır.

Bu gelişmeler olurken, Giresun´un fındık tüccarlarından Tacalizade Mustafa ile Hacı Alizade Kaşif Efendiler, 1879 yılında bir şirket kurarlar. Tıyyeste´de açtıkları şube aracılığı ile Avrupa ülkelerine fındık dışsatımı yaparlar. Özellikle Budapeşte´ye iç, İskenderiye´ye de kabuklu fındık gönderirler.

Fındıklarımızın Avrupa ülkelerinde tanınması dışsatım olanaklarını arttırır. Şu ülkelere fındık dışsatımı yapılır.

1906 yılında Sırbistan´a, 1907 yılında Almanya´ya, 1909 yılında Marsilya´ya (Fransa) 1912 yılında Amerika Birleşik Devletleri´ne fındık dışsatımı gerçekleşir.

Birinci Dünya Savaşı (1914-1918)´nı izleyen ilk yılda Romanya ile Glaskov´a (İngiltere); 38.020 çuval iç fındık, 947 çuval kabuklu fındık 800 çuval fındık kabuğu, 400 okka fındık yağı satılır.

Örnek olması bakımından burada iki istatistik rakamı vereceğim. 1878¬1913 yılları arasında dışsatımı yapılan fındıklardan toplam 1.139.000 altın lira gelir elde edilmiştir.

Başka bir rakam da şudur: 1901 yılında; 862.575 kişi, 21.090.956 dönüm alanda ve 1601 yerleşim biriminde, fındık üretimi ile uğraşmaktadır.

1900 yıllarında, fındığın tek üreticisi ve dışsatımcısı Türkiye´dir. Rekabet diye bir durum yoktur. İsviçreli Luı Ramber´in 5 mayıs 1902 tarihli gezi günlüğünde fındıkla ilgili şu cümleler vardır.

“Sabah şafakla beraber Giresun´a geldik…İşte bugün fındık diyarındayız… Yamaçlar üzerinde, küçük vadilerin kıvrımlarında, sözün kısası her tarafta düzenli biçimde dikilmiş fındıklar görülür. Bizim Avrupa memleketlerinde fındık; ormanların kıyılarında büyüyen bir çalılıktır. Ürününü ancak sincaplarla, okul kaçkını çocuklar yerler.

“Giresun her yıl, dört beş milyon Franklık fındık dışsatımı yapar. Büyük gemiler, bu güzel limanda ambarlarını fındıklarla doldururlar. Yüklerini Marsilya´ya ya da başka bir limana götürürler.”

CUMHURİYET DÖNEMİN’DE  FINDIK  TİCARET VE İHRACATI 

Fındığın, Cumhuriyet Döneminde önem kazandığını görüyoruz.

6 Şubat 1925 gün ve 407 sayılı yasa ile Rize ve Artvin illeri fındık yetiştirilen bölgeler arasına alınır. 17 temmuz 1927 tarihli kararname ile de “fındık fidanlarının dışsatımı” yasaklanır. Bu yasa ve kararname, Cumhuriyet Döneminde fındığa verilen önemin belgeleri olsa gerektir.

Bu iki önemli gelişmeden sonra, fındıkla ilgili olarak şu çalışmalar yapılır.

1930 yılında İş Limitet Şirketi kurulur. 1931 yılında fındık ticaretine başlar.

10 ekim 1935´te Ankara´da, Birinci Ulusal Fındık Kongresi toplanır. Yine aynı yıl, “Tarım Satış Kooperatifleri ve Birlikleri Hakkında Kanun” yürürlüğe girer. Bu kanuna göre hazırlanan “Tarım Satış Birlikleri Ana Sözleşmesi” yayınlanır.

1936 yılında, Giresun´da “Fındık İstasyonu” kurulur.

Ulu Önder Atatürk, 1 Kasım 1937 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi´ni açış konuşmasında; “Önümüzdeki yıl içinde, fındık başta olmak üzere diğer belli başlı ürünlerimizi de ilgilendiren birlikler kurulmalıdır.” direktifini verir. Trabzon, Giresun, Ordu, Bulancak, Keşap´da; Fındık Tarım Satış Kooperatifleri kurulur. 25 Temmuz 1938 tarihinde Giresun´da bir toplantı yapılır. Yukarıda adı geçen kooperatifler bu toplantıya ikişer temsilci gönderirler. Bu temsilciler şunlardır:

Giresun Fındık Tarım Satış Kooperatifinden; Ali Arif Larçin, Hasan Akalın; Bulancak Fındık Tarım Satış Kooperatifinden, Avni Özden, Rıza Kurt; Keşap Fındık Tarım Satış Kooperatifinden Hasan Kasapoğlu, Hüsnü Özkan; Ordu Fındık Tarım Satış Kooperatifinden Arif Hikmet Onat, Hüsnü Akyol; Trabzon Fındık Tarım Satış Kooperatifinden Halit Kami, Yahya Subaşı.

Yukarıda adı geçen temsilciler, aynı gün noter huzurunda; “Fındık Tarım Satış Kooperatifleri Birliğinin Ana sözleşmesini” imzalarlar. Bu temsilciler birkaç gün sonra toplanır, aralarında işbölümü yaparlar. Böylece 28 temmuz 1938 tarihinde beş Fındık Tarım Satış Kooperatifi´nin birleşmesi ile Fındık Tarım Satış Kooperatifleri Birliği kısa adıyla Fiskobirlik kurulmuş olur.

“Genel Müdürlüğü Giresun´da bulunan Fiskobirlik´in esas amaç ve önemli görevi, ortak kooperatiflerinin ürünlerini değerlendirmek, ortak çıkarlarını korumak, çalışmalarını koordine etmektir.”

“Üstün hizmet anlayışıyla, amaca ulaşmak için Fiskobirlikçe ürütülen önemli çalışmalar ise; satınalma, depolama, kırım ve işleme, araştırma ve pazarlama, iç ve dış satışlar, tanıtım, tarımsal çalışmalarla ilgili ilaç, araç-gereç ve donanımın satın alınması ve dağıtımı, çeşitli eğitim çalışmalarıdır.”

“Dünya fındık sanayicisi ve tüketicisinin isteklerine özenle cevap verebilen ve dünyanın her köşesinde ürünlerinin kalite üstünlüğü kabul edilmiş bulunan Fiskobirlik´in 50 kooperatifi ve bu kooperatiflere  ortağı bulunmaktadır. Ortak sayısı bu rakama ulaşmış dünyadaki tek kuruluş Fiskobirlik´tir.”

Fiskobirlik kurulunca fındıkla ilgili şu gelişmeler olur. 28 temmuz 1938´de, Giresun Valiliği bir genelge yayınlayarak, Giresunlu fındık üreticilerinin, fındıklarını Fiskobirlik´e teslim etme zorunluluğu getirir. Tüccara fındık satışı yasaklanır.

İşlevini tamamlayan İş Limitet Şirketi 1939 yılında tasfiye edilir.

6 kasım 1940 tarihinde, merkezi Giresun´da olmak üzere Karadeniz Bölgesi Fındık İhracatçılar Birliği kurulur.

İkinci dünya savaşı (1939-1944) yıllarında fındık dışsatımı durma noktasına gelir. Fındık fiyatları düşer. Üreticiler zor durumda kalır.

1955 yılında Giresun´da “İkinci Ulusal Fındık Kongresi” toplanır.

1962 yılı ağustos ayında Ordu´da, Ordu Belediyesi öncülüğünde Altın Fındık Festivalidüzenlenmeye başlanır.

1965 yılında, Fındık İstasyonu, Fındık Araştırma Enstitüsü adını alır.

1983 yılında “Fındık üretiminin planlanması ve dikim alanlarının sınırlandırılması”nı ön gören 16.6.1983 tarih ve 2844 sayılı yasa çıkarılırsa da hükümleri bugüne kadar uygulanmaz.

15 temmuz 1994 tarihinde; Hacettepe Üniversitesi İktisadi Bilimler Fakültesi Derneğince Giresun´da “Kabuğundan taşan sorun: Fındık Sempozyomu” düzenlenir.

6-7 Eylül 1996 tarihinde, Tirebolu Belediyesi tarafından: “Tirebolu I. Fındık Festivali”düzenlenir.

1996 yılında FTG “Fındık Tanıtım Grubu” kurulur.

Şubat 2002 tarihinde Fındık Tanıtım Grubu tarafından Giresun, İzmir ve İstanbul´da“Unutulmuş ve Bilinmeyen Fındıklı Tarifler” yarışması düzenlenir.

2002 yılında Giresun´da, Giresun Valiliğinin öncülüğünde “Giresun Altın Fındık Film Festivali” düzenlenmeye başlanır.

FINDIK BELGESELİ İLK KEZ ÇEKİLİYOR

Bugüne kadar bir çok  etkinlik ve çalışma yapılan Fındıkla ilgili ilk kez  bir belgesel çekimi yapılıyor. Aslen Giresun’un  Espiye ilçesi Soğukpınar beldesi doğumlu olan .Çocukluk yılları fındık bahçelerinde kökleme dikerek, fındık  toplayıp ,harman bekleyerek geçen   Araştırmacı gazeteci ve belgesel yönetmeni İsmail Kahraman  uzun araştırmalar sonucu Fındıkla ilgili topladığı bilgi ve belgeleri toplayarak “BİR DÜNYA MARKASI  FINDIK”    adı ile  belgesel çekimlerine  başladı. Hazırlanan  Fındık belgeseli     yurtiçi ve yurt  dışındaki  tv kanallarına gönderilecek. Ayrıca bir çok  dilde hazırlanıp internet ortamında da yayınlanacak. Fındık belgeseli   Büyükelçililklerin  ticaret müşavirliklerine de gönderilecek.

Hisar Koleji’nin başarısı ve çocukluk yıllarım

Çocukluk yılları insanın unutamadığı anılarla doludur. Çocukluk yılları ilkokula  başladığımız heyecanlı günler, daha dün gibi hatırlıyoruz. Brinci sınıfa başlayıp okul arkadaşlarımızla teneffüste koşup oynadığımız zaman zaman kavga edip darıldığımız öğretmenlerimizden bazen cezalar aldığımız , bazen de saçımızın okşandığı ne güzel günlerdi.

Herkesin içerisinde bir çocukluk anı vardır. Yaşamız kaç olursa olsun, çocukluk yıllarımızı unutmayız. Ben zaman zaman çocukluk yıllarımı yeniden yaşıyor, her fırsatta zamanı değerlendirip, çocukluk günlerime dönüyorum.

HİSAR KOLEJİ’NDE OĞLUMLA ÇOCUKLUK YILLARIMI YAŞADIM

Gebzenin başarılı eğitim kurumlarından hisar Kolejinin 2. sınıfında okuyan oğlum Emirhan Kahraman’ın mezuniyet günü etkinliğine katıldım. Etkinliği takip ederken, 42 sene geriye giderek ilkokul yıllarında 2. sınıftaki piyeste oynadığım rol ve bayram törenlerinde okuduğum o ünlü bayrak şiirini düşündüm. Oğlumda bana bir sürpriz yaparak, bayrak şiirini okudu.

Oğlumun okuduğu bayrak şiiri beni deriden duygulandırdı. Üzerinden 42 sene geçse de Arif Nihat Asya’nın o meşhur bayrak şiirini hiç unutamıyorum. Bugün Arif Nihat Asya’nın bayrak adlı şiirinin bir kısmını bu köşede diğer kısmını ise www.gebzegazetesi.com internet sitesinden yayınlıyorum.

Ey, mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü,

Kızkardeşimin gelinliği,şehidimin son örtüsü!

Işık ışık, dalga dalga bayrağım,

Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım.

Sana benim gözümle bakmayanın

mezarını kazacağım.

Seni selamlamadan uçan kuşun

yuvasını bozacağım.

Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder…

Gölgende bana da, bana da yer ver !

Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar.

Yurda ay yıldızın ışığı yeter.

Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün.

Kızıllığında ısındık,

Dağlardan çöllere düşürdüğü gün.

Gölgene sığındık.

Ey, şimdi süzgün, rüzgarlarda dalgalan;

Barışın güvercini, savaşın kartalı…

Yüksek yerlerde açan çiçeğim;

Senin altında doğdum,

Senin dibinde öleceğim.

Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim:

Yer yüzünde yer beğen !

Nereye dikilmek istersen,

Söyle, seni oraya dikeyim !

Emirhan’ın Bayrak şiiiri videosu Gebze Gazetesi TV’de

Oğlum Emirhan Kahraman’ın arkadaşı ile birlikte okuduğu bayrak şirinin videsonu gebzegazetesi tv de yayınlıyorum mutlaka izlemenizi istiyorum. Gerçekten bayrak şirinini herkes ezberleme ve çocuklarına öğretmelidir. Bayrak şiirini ezberleten Hisar Okulunun başarılı öğretmenlerinden Osman Adıgüzel Be’ye de teşekkür ediyorum.

HİSAR KOLEJİNİN BAŞARISI

Hisar koleji bölgemizin gerçekten başarılı özel eğitim kurumlarından birisi. Hisar Kolejine geçtiğimiz yol bir tanıtım belgeseli hazırlamıştım. Tanıtım belgeselinin bir kısım metni burada paylaşıyorum Metnin tamamını ve videosunu yine gebzegazetesi tv’de bulabilirsiniz.

 ************

ÖZEL EĞİTİMDE  MARKA;  ÖZEL HİSAR KOLEJİ..

ÖZEL HİSAR KOLEJİ

      Hayatta herşeyin bir sırası vardır .Sayılar gibi…Harfler gibi…Günler gibi… ve Çocuklar gibi…Ama hiç bir çocuk sıradan değildir.Şairin dediği gibi; Çocuk küçük şeydir, belki de çocuk çok büyük şeydir.Çünkü onlar gelecektir, geleceğimizdir.Gelcekte, Özel HİSAR’ın değer üreten iyi çocuklarının ellerinde yükselecektir.

      2000 yılında 7793 m2 alana kurulu okulumuz  altı yıl gibi kısa bir sürede her geçen gün yükselen başarı grafiğiyle bölgemizin ve şehrimizin önde gelen okullarından biri haline gelmiştir.

   “İyi bir insan için” sloganıyla eğitim öğretim faaliyetlerini yürüten okulumuz, geleneğin tüm zenginliklerini kendinde toplayan, insanlığın maddi ve manevi güzelliklerine sahip çıkan, dürüst, hoşgörülü ve şuurlu bireyler yetiştirmek amacı taşıyor.

     Güçlü kadrosu, mesleğine aşık öğretmenleri ile çalışmalarını azimle yürüten Özel Hisar, ilim yolundaki her adımın ibadet hükmünde olduğunu bilen, bu şuuru yüreğinden bir an olsun silmeyen çalışanları ile sizlere kapısını açıyor.

      Özel Hisar Koleji’nde, eğitim sürecinde öz kültürümüz esas alınır, farklılıklar bir zenginlik olarak kabul edilir. Geçmiş deneyimlerden yararlanılır. Böylelikle gelişimin hep daha iyiye doğru olması hedeflenir.

    Özel Hisar ailesi; öğrencileri, öğretmenleri, velileri ve tüm personeliyle sevecen, saygılı, birbirlerini besleyen, hoşgörülü, geniş bir ailedir. Ailede yaşanabilecek olası sıkıntılar yapıcı bir tutumla, ‘’İnsan değerlidir.’’ düşüncesiyle kolaylıkla aşılır.

    Gönül sultanı, Yunus Emre’nin yaradılanı yaradandan ötürü sevme fikri yaşatılmaya çalışılan ailemizde, her birey değerlidir ve her bireye insan olma onuruyla değer verilir.

     Hayat başarısını her şeyin üstünde tutan Özel Hisar, akademik başarının sadece bir anahtar olduğunu bilir, çalışmalarını bu yönde ilerletir. Öğrencinin kapasitesini en doğru şekilde kullanmasına rehberlik eder.

    Özel Hisar ailesi, başarıyı sosyal, akademik, kültürel ve bireysel başarılarla topyekün olarak değerlendirerek öğrencilerin yenilenmesine, birebir yaşayarak öğrenmesine olanak tanır. Okul öğrencileri bazen bir tiyatro salonunun heyecanını yaşarken, bazen kimsesiz çocuklar arasında kendi sahip olduklarını idrak ederler. Kimi zaman şiirin büyülü mısralarına tutunarak sahnenin ışıltıları altında şiirler okurken, kimi zaman yaşlılar arasında duygusal gezintiler yaparlar. Hayatı sadece izlemez, aynı zamanda yaşarlar.

      Akademik ve sosyal başarıları için çeşitli etkinliklerle karşılaşan Özel Hisarlı gençler, kendilerinin her türlü gelişimini yakından takip eden branşlarında yetkin öğretmenleriyle yaşama daha emin adımlarla hazırlanırlar. Danışman öğretmenler, öğrencilerini kendi evlatları olarak görür ve onlara yaşamlarında rehberlik ederler. Aile ile öğrenci arasında kurulan köprünün başmimarı danışman öğretmenlerdir.

    Özel Hisar, akademik yarışın hızlandığı bu dönemde, kullandığı materyallerin kalitesi, her türlü teknolojiyle donatılmış derslik sistemine uygun sınıfları, bireysel ve grup başarısının yakından takip edildiği rehberlik servisiyle olduğu kadar SBS’de gösterdiği performansıyla da göz doldurmaktadır. 2010 SBS’de iki öğrencisi 500 tam puanla Türkiye birincisi olan okulumuz, fen liselerini kazanan çok sayıdaki öğrencisiyle de başarı ipini göğüslemiş ve % 100 başarı ile dikkatleri çekmiş ve haklı bir gurur yaşamıştır.

Okulumuzda her branşa ayrı ayrı tahsis edilen, ilgili dersin materyalleri, bilgisayar ve projeksiyon ile donatılmış sınıflarda derslik sistemi uygulanmaktadır. Derslik sistemi ile hem öğrencinin dersle ilgili kaynaklara kolayca ulaşması hem de sorumluluk duygusunu kazanması hedeflenmektedir. Zira öğrencinin sınıf değiştirirken gerekli malzemelerini yanında getirmesi, onun sorumluluk duygusunu geliştirecektir.

Yabancı dil sınıflarımızda var olan akıllı tahtalar ile öğrencilerini İngilizce‘ye hakim kılmaya çalışan okulumuz, her türlü teknolojik gelişmeyi yakından takip etmekte, en iyi öğrenme ortamını oluşturmaya çalışmaktadır.

Hayat başarısının okumaktan geçtiğine inanan Özel Hisar Koleji, okul binasının çeşitli ortamlarını ‘’kitap ve okuma’’eksenli malzeme ile süsleyerek öğrencide ‘’Okumalıyım.’’ fikri oluşturmaya çalışmaktadır. Geniş okul kütüphanesi, çevre ve okuma köşesi ile öğrencide okuma zevkini geliştirmeyi hedeflenmektedir.

    Bilgiye ulaşmada okumanın önemini bilen ve bu temel beceriyi tüm mensuplarına aşılama hedefinde olan Özel Hisar’da sabah, tüm personelin katıldığı okuma saati ile başlar. Kitabın değerini anlayan nesiller yetiştirmek amacıyla çalışmalar yapılır, öğrenciler kendilerini kitabın uçsuz bucaksız evrenine bırakırlar.

    Özel Hisar Koleji’nde karşılıklı sorumluluk esastır. Öğretmen, öğrencisine / velisine; öğrenci, öğretmenine /velisine; veli ise öğretmen ve öğrencisine karşı sorumluluklarını bilir. Bu sorumluluklara uygun davranışlarla başarıya ulaşılmaya çalışılır. Velinin eğitim öğretim sürecine katılımının sağlanması için yıl içinde yapılacak tüm etkinlikler, hazırlanan veli kılavuzu ile önceden bildirilir ve çalışmalar velinin açık denetimine sunulur. Her ay düzenlenen seminerler ile velilerin eğitim sürecine aktif katılımı sağlanır.

      Çağın sürekli yenilenmeyi gerektiren hızlı dünyasında Özel Hisar öğretmenleri sürekli okuyarak, mesleki gelişmeleri takip ederek çalışmalarını yürütür. Düzenlenen seminerler ve etkinliklerle gücüne güç katan öğretmenler kazandıkları birikimi başarıyla aktarmasını bilirler.

            Hayatta ilkler her zaman önem taşır. İlk adım… İlk konuşma… İlkokul gibi. Çünkü atılan her adım insan için küçük, insanlık için büyük bir adımın başlangıcıdır. Sizlerde çocuklarınızın ilkleri yaşamasına ortak olmak için, Özel Hisar’ın bilgi, sevgi, emek, umut, kardeşlik ve hoşgörüye açılan kapısından içeri girmelisiniz. Yolu güzele ulaşmak olan herkesin bu kapıdan geçmeye, en azından bu kapının başarısından haberdar olmaya hakkı vardır.

Adres: Tatlıkuyu Mah. 1312/4 Sok. No:1 41400 Gebze / KOCAELİ

Telefon: 0 262 644 11 80

E-Posta: info@ozelhisar.k12.tr

“iyi bir insan için”

Özel Hisar Koleji

Hindistan’dan Gebze’ye Çıkarma

Hindistan deyince duygulanıyorum. Her ne kadar kamu oyunda fakirlik ve yoksullukla bile anılsa Hindistan önemli ülke. 5 yıl önce Hindistan’ın önemli merkezlerini gezdim. Hindistan’ın başkenti Delhi’den yola çıkıp Babil imparatorluğunun başkenti Hamca Mahil’i. Hinduların kutsal bölgesi Kanij vadisini Sihlerin önem verdiği Himalayalar dağlarını dolaştım. Çektiğimiz belgeseller bugün hala televizyon kanallarında yayınlanıyor. Hindistan her bakımdan kültür tarihimiz için önemli. Hindistan’ı anlamak ve anlatabilmek için oraya gitmek gerekiyor. Bazen de Hindistanlılar ayağımıza geliyor.

HİNDİSTAN’DAN TİCARİ ÇIKARMA

Hindistan ticaret heyeti GESİAD’ın davetlisi olarak  Gebze’ye geldi. Polisan firmasının sahibi Necmettin Bitlis ağırladı biz de davetli olarak katıldık. Hindistan heyeti kalabalık kadroyla toplantıdaydılar. Yemek esnasında Hindistanlılarla sohbet ettik. Çok sayıda gazeteci de vardı. Yeni Delhi Ticaret Müşaviri Ziya Demirdüzen Bey’le uzun süre sohbet ettik. Kendisine kültür köprüsü kurulması teklifi ilettim. Hindistan’da pek çok tarih mirası var. 800 yıl önce Hindistan’da Türk sultanlıkları yer alıyordu. Hindistan 200 milyona yakın Müslüman nüfusuyla Endonezya’dan sonra ikinci ülke. Genel nüfusu 1 Milyar civarında. Şu anda fakirliğe rağmen atılım yapacak teknolojiye sahipler. Gebzeyle Hindistan arasında sıcak ilişkiler çok önemli. Hindistan Türkiye için önemli. Son dönemde uluslar arası alanda yıldızı parlayan Türkiye ile ilişki içinde olması Hindistan’ın yararına.

Türkiye ile Hindistan arasındaki görüşme ekonomik alanda başarıya ulaşabilmesi için Türk sanayicisine görev düşüyor. Gebze ve Kocaeli bölgesindeki sanayiciler Hindistanlı sanayicilerle önemli ölçüde iş birliği yapabilirler. Hindistan bilgi ve girişim teknolojilerinde de önemli bir ülke. Bilişim vadisinin Gebze’de kurulması Hindistanlı bilim adamlarını Gebze bölgesine çekebilir. Hindistanlı iş adamlarının Gebze ziyaretini önemsiyorum.  Bu konuda gazetemizde yer alan haberi sizlerle paylaşıyorum.

Hindistanlılar sanayi bölgesi Gebze’yi beğendi

Gebze sanayici ve İş Adamları Derneği (GESİAD)’ nin davetlisi olarak Gebze’ye gelen Hindistanlı iş adamlarına  Polisan’ın sahibi Necmettin Bitlis ev sahipliği yaptı.

3 gündür Gebze’de çeşitli temaslarda bulunan 52 kişiden oluşan Hindistanlı İş adamlarına Gesiad ev sahipliği yapıyor.Polisan’ın sahibi Necmettin Bitlis’in davetlisi olarak dün akşam bağ evinde verilen yemeğe Hindistanlı iş adamları doğanın manzarası karşısında adeta mest oldular. Düzenlenen yemeğe Dilovasi Kaymakamı Hasan Göç, Dilovası Belediye Başkanı Cemil Yaman,Gebze Belediye Başkanı Adnan Köşker, Yeni Delhi Ticaret Müşaviri Ziya Demirdüzen, Yeni Delhi Ticaret Odası Başkanı Sonay  Çiler, Federasyon başkan-ları, çok sayıda  iş adamı ve Gesiad yönetim kurulu üyeleri katıldı.

Gecenin açılış konuşmasını Gesiad başkanı Gebze dışında olması dolayısıyla Gesiad genel sekreteri Vedat Dönmez yaptı. Dönmez konuşmasında, “Yeni Delhi’nin en büyük şirketlerinin temsilcilerini burada  ağırlamaktan mutluluk duyuyorum. bu gece bu mekanı bizlere açan kurucularımızdan Necmettin Bitlis’e de  bu nazik davetinden dolayı teşekkür ederim’ dedi.

Polisan Yönetim Kurulu Başkanı Necmettin Bitlis’de yaptığı konuşmada ’Sanayiciliğimizin yanı sıra 2 yıl önce başka bir Ülkenin temsilcilerini burada ağırladım.bu gün sizlerle beraberim.sizleri burada ağırlamaktan çok mutlu oldum.’dedi.gece karşılıklı plaket takdimi ile sona erdi.

Hindistan heyetinin Gebze gezisinde birçok dostla da birlikte olduk. Uzun süredir görüşemediğim TV 41 Televizyonu yönetim kurulu başkanı Şahim Turgun ile Kocaeli ve Gebze medyasını konuştuk. TV 41’in yakında uydudan yayın yapacağı müjdesini aldım. Dilovası Belediye başkanı Cemil Yaman ile Dilovası’ndaki yatırımları konuşurken Gebze Belediye başkanı Adnan Köşker ile hafta sonu yapılacak olimpik yürüyüş ve Türkçe olimpiyatını önemi üzerinde durduk. GESİAD yetkilileri ve sanayici dostlarla sohbet edip hasret

Antalya’da yaşayan 400 yıllık Gebzeliler

Araştırmacı Gazetecilik ve Belgeselcilik bu olsa gerek. Gezdiğimiz ve gördüğümüz her yerde mutlaka bir kültür izi bulmaya çalışıyoruz. Antalya’da belgesel çekimleri ve konferanstan sonra kaş ilçesine gittik. Kaş ilçesinde bizlere rehberlik yapan Harun Kocasofta bey atalarının Macaristan’dan Gebze’yle gelen Yörükler olduğunu söyleyince, doğrusu çok şaşırdım. Evet 450 yıl önce 400 çadırla Macaristan’dan Gebze’ye Yörük Göçünün geldiğini, buradan da daha sonra Antalya’nın Serik ilçesine geldiklerini, Serik İlçesinde ki Gebiz’in adının Gebze’den geldiğini açıkladı. Bu müthiş bir bilgiydi. Serik, kaş ilçesinin tam ters istikametinde yaklaşık 300 kilometreye yakın mesafedeydi. Kaş’dan yola çıktık, Serik ilçesi Gebiz beldesine giderek araştırma yapmaya karar verdik. Bu bilgi Gebze’yi yakından ilgilendiriyor, çünkü 450 yıldan beri Serik Gebiz beldesinde yaşayan Gebzeli Yörüklerin, ayrıntılı araştırmasını yaparak kamuoyuna mal etmeye çalışıyorum.

SERİK AY YILDIZ MATBAASININ REHBERLİĞİNDE, GEBİZ’DE GEBZELİ YÖRÜKLER ARAŞTIRMASI

Serik Ay Yıldız Matbaasının sahibi değerli gönül dostu, kültür adamı eğitimci yazar Süleyman Beyin rehberliğinde Gebiz’e gidiyoruz. Gebiz ile ilgili yaptığımız araştırma da değişik iddia ve bilgiler var. Bu bilgiler eksik veya fazla. Ama bazı gerçekler var ki, burada yaşayan Yörüklerin bir kısmının Gebze ile ilgileri var. Gebiz belge belediye başkanı Cengiz Büyükgebiz’i telefonla arıyoruz. Ancak kendisi toplantıda olduğu için birebir görüşme şansı bulamıyoruz. Gebiz beldesi Toros dağlarının etiğinde adeta bir tabloyu andırıyor. Büyük bayraklarla süslü cadde ve muhteşem camii, belediye binasının önünde büyük harflerle GEBİZ yazılmış. Tarih öğretmeni Osman Ak bizi karşılıyor. Ağabeyi Yrd.Doç.Dr Mehmet Ak bey ile bizi telefonla görüştürüyor.
Mehmet Ak bey, Gebiz’in bir Türk boyu adı olduğunu, Gebze ve Macaristan bağlantısının bulunmadığını söylerken, bu konuda görüşme yaptığımız İrfan Büyükgebiz ve yakın akrabası Kocaeli Üniversitesi’nde öğretim üyesi Prof.Dr. Oğuzhan Büyükgebiz, çok net ve açık şu belgeleri verdiler:
“Atalarımız 400 çadırla Macaristan Yörüklerinden. Önce Gebze’ye gelip yerleşmişler, buradan Antalya Akseki’de devlete karşı yapılan bir ayaklanmayı bastırmak için atalarının devlet tarafından Akseki’ye gönderildiğini ve daha sonra da adını Gebze’den alan Macar Gebiz’i adıyla Gebiz beldesini kurarak buraya yerleştiklerini söylediler. “
Evet iki ayrı iddia. Ama sayın Mehmet Ak beyin dışında görüştüğüm onlarca Gebizli, atalarının Macaristan’dan gelen Yörükler olduğunu, önceye Gebze’ye yerleştiklerini ardından da Antalya Gebiz bölgesine gelip yerleştiklerini net bir şekilde ortayla koyuyorlar.
Bu konuda internette değişik iddialar var. Ancak internette yer alan bazı bilgileri ve yorumları özetleyerek gazetemizin internet sitesinde sizlerin yüksek bilgilerine sunmak istiyoruz. Antalya Gebiz’de yaşayan Gebzeli Yörüklerle ilgili yorum ve yazıları www.gebzegazetesi.com sitemizde ki İsmail Kahraman makaleler kısmından okuyabilirsiniz.

GEBİZLİ YÖRÜKLER GEBZE’DEN Mİ GİTTİ?

Sonuç olarak Gebizli çok sayıda Yörük var. Burada yaşayan Yörükler gerçekten Gebze’den mi gitti. Bu konuda yaptığımız araştırmayı ve bizim kanaatimizi Pazartesi günü bu köşeden sizlerle paylaşacağız. Pazartesi gününe kadar sizleri bu konuda araştırma yapmaya, bulduğunuz bilgileri bizimle paylaşmaya davet ediyorum.

Antalya’nın kaş ilçesinde atalarının Gebze’den gittiğini söyleyen Harun Kocasoftaoğlu bizlere bilgi verdi.

 Serik’in Gebiz beldesinde eğitimci Osman Ak, Gebiz’de ki Yörüklerin Antalya Yörükleri olduğunu açıkladı.

Gebiz belgesinde belgesel çekerek adını Gebze’den giden Yörüklerden alan Gebiz beldesinde objektifimize yansıyan bir kare.

Serik’e bağlı Gebiz beldesi Macarköy mü? 

Dr. İspay Ferenc isimli bir Macar araştırmacıya göre 450 yıl önce bir Macar topluluğu Türkiye´ye yerleşmiş, (kendisi 450 yıl önce diyor ama bu daha sonra da olabilir, hatta öyle olması daha aklayakın). İddiaya göre önce Gebze’yi mesken tutmuşlar. Osmanlı Devleti´nin 1830´larda Hünkar İskelesi Anlaşması çerçevesinde Rusya ile kısa bir dönem ittifak kurduğu ve Rus ordu birliklerinin Boğaz´da üslendiği sırada, Rusların bunları alıkoyup Rusya´ya götürmek isteyeceklerinden çekinildiği için, Antalya yöresinde iskan edilmişler.

Macar araştırmacı, Karapınar isimli bir yerde iskan edildiklerini belirtiyor. Bir Türk kaynağında Serik ilçesinin Gebiz beldesini kuranların bu Macarlar olduğu, hatta Gebiz´in isminin de Gebze´den geldiği şeklinde bir ifade ile karşılaştım. Buna göre, torunları günümüzde Gebiz´in Karapınar, Yunuslar ve Kahyalar gibi mahallelerde ikamet ediyor, seracılık yapıyor, pamuk, susam, zeytin, buğday ve arpa yetiştiriyorlarmış.

Macarca kaynağın bağlantısı aşağıda yer alıyor. Arama işlevinden “Karapinar” veya “Karapinar”

Enteresan bir konu. Anadolu´da bazı böyle köylerimizin olduğunu biliyordum. Ama onlar genellikle doğudan gelenler tarafından olurdu. Batıdan ise Polenezköy hariç pek duymamıştım. Bir de Dalaman´da yaşayan Sudan´lılar vardırki onların da hikayesini bilirsiniz. Şimdi peki bu Macarların neden Türkiye´de yaşamayı seçtiğini bilen varmı ? Aydınlatırsanız sevinirim. Teşekkürler

Bu olası Macar topluluğunun Türkiye´ye geliş sebebi, şimdilik, geliş tarihi kadar belirsiz. Doğal olarak bu iki unsur birbiriyle doğrudan bağlantılı olacak.

Dalaman’daki Sudan kökenliler gibi toprak işçiliği için mi getirildiler? Siyasi nedenlerle Osmanlı´ya mı sığındılar? Başka sebepler mi var? Belli değil!

Bu aşamada elimdeki iki bilgi kırıntısı, Macar araştırmacının yazdıklarından seçebildiklerim ve bir Türk forumunda yazılmış kısa bir not.

valla enteresan. doğruymuş. bayram tatilinde Gebizdeyim. gitmeden önce bu macar olayını burada duymuştum kafama takıldı araştırayım dedim. ama araştırmama fırsat kalmadan işin aslını duydum. tesadüf oldu yani, şansa bak. 
evet eskiden gebizin adı macar´mış. büyüklerim öyle anlattı.ve denildiği gibi önce gebzeye sonra buraya gelmiş birkısmı.gebize yerleşmişler, yazları da sorgun yaylasında yaylamışlar. ve hatta geçen sene idi heralde, gebiz meydanına bir anıt dikilmişti, ama ne ifade ettiğini çözememiştim. turistik bişey olduğunu düşünmüştüm. meğer o anıtı da akrabalarını ziyarete gelen macar turistler beraberinde getirerek meydana dikmişler ve gebizi kardeş ilan etmişler.üzerinde de türkçe ve macarca biz kardeşiz yazıyor. keşke fotoğrafını çekseydim. aklıma gelmedi hiç.ve her sene macarlar gelip gebizdeki akrabalarını ziyaret eder olmuş. garip ve hoş bir hadise değil mi? 
macarların buralara geliş sebepleri de kökenlerinin türk oluşundan kaynaklansa gerek. bir hocamın söylediğine göre macarlar avrupa hun türklerindenmiş. malum hungary adı da burdan geliyor olsa gerek. 
bütün bunlar beni oldukça şaşırttı. daha derin araştırmak gerek ama şu var; gebizliler öyle asimile olmuş ki pek nereden geldiklerini düşünen yok gibi. 
şunu da belirteyim ben de gebizliyim fakat, zeybeklerden, yörüğüm yani. macarla alakam yok.

valla internette gebiz hakkında fazla bişey yok. sitesi falan yok. ben de şu an istanbuldayım zaten, tatillerde gidince bilgi toplayabilirim belki ama şöyle bişey var; gebizde yaşayanların konuyla pek alakaları yok, belki bir çoğu bundan habersiz bile. artı gebizde yaşayanların hangisi macar kökenli, hangisi değil onu da kestirmek zor, çünkü fazla çeşitte insan var. kapalı biyer değil yani.. 
macarlı guruplar geliyolarmış hersene, duyduğuma göre ama, birazda halkta ilgi olsa önemli bir gelirkaynağı ve haraketlilik oluşturulabilir.

Macar mıyız acaba?

Macar araştırmacı Beder Tibor, kitabında, ´Osmanlı döneminde göç eden akrabalarımız, Antalya Gebiz´de yaşıyor´ diye yazdı. O günden beri belde Macar akınına uğruyor. Macarlar, akrabalık iddiasında. Gebiz halkı ise ikiye bölündü. Bir kısmı ´Hayır Yörük´üz´ diyor. Bir kısmı ´Macar da olabiliriz´…

Antalya Serik´e bağlı Gebiz Beldesi´nde ilginç şüphe…

Macar Araştırmacı Beder Tibor´un iddiası Gebiz´i Macarların ilgi odağı haline getirdi. İşte o ilginç öykü: Tibor, 1990´da Osmanlı döneminde Macaristan´dan göç eden akrabalarını bulabilmek için bin 800 kilometre yürüdü, Gebiz´e geldi. Beldenin eski adının ´Macar´ olduğunu tespit eden Tibor, mezarlıkta da Macaristan´ın Berdel bölgesinin bayrağına benzeyen motifler, mimari öğelerle karşılaştı. İnsanların renkli gözlü olmasını da dikkate alan Tibor, akrabalarının Gebizliler olduğu kanaatine vardı. Tibor, kitabında Gebizlilerin 18´inci yüzyılda Berdel´den göç ettiğini, 450 Macarın Anadolu´ya yerleştiğine ilişkin efsaneler olduğunu belirtti. Tibor, ´Mezar taşlarının çoğunda güneş, hilal motifi var. Macarlar, mezar taşlarına kimliklerini belirtmek için bayraktaki motifleri işlemişler´ dedi. O gün bugündür belde Macar akınına uğruyor.

TARİHÇİLER KARAR VERSİN

Gebiz Belediye Başkanı Mehmet Cengiz Büyükgebiz ise iddiaya karşı temkinli: Macaristan´da Gebzu adında bir yer varmış. Bir bölümü Osmanlı döneminde Gebze´ye, ardından Gediz´e gitmişler. Oradan Gebiz´e geldiklerini duyduk. Gebizlilerin nüfus kağıtlarında doğum yeri hanesinde Macar yazılıdır. 1960´lı yıllardan sonra Serik yazılmaya başlandı. Eski tapu kayıtlarında Gebiz´in adı Macar olarak geçiyor. Ama Osmanlı sınır boylarına toprakları korumaları için Yörükleri de yerleştirmiştir. Yörük kökenliyiz. Akrabalığa ilişkin bir belge yok. Onlar akraba olduğumuzu iddia ediyorlar. Bu konuyu tarihçilere bırakmakta yarar var.

KAPI GİBİ KARDEŞLİK

Tibor´un araştırmasının ardından 2006´da aralarında gazetecilerin, yazarların ve Csikszentdomokos Belediye Başkanı Biro Ernö´nün de bulunduğu bir otobüs Macar, akrabalarını görmek için beldeye gelip meydana kardeşlik kapısını dikti. Hıristiyan rahip kardeşlik duası etti, Belediye Başkanı Biro Ernö, Gebiz Belediye Başkanı Cengiz Büyükgebiz´e Berdel bölgesinin üzerinde hilal ve güneş motifi olan bayrağını verdi. O gün bugündür belde, Macarların akınına uğruyor.

KAFALAR KARIŞTI

Mezar taşlarındaki işaretler, beldenin eski isminin Macar olması Macaristan´dan gelen misafirlerin iddialarını güçlendiriyor. Ancak yöre hakı ikiye bölünmüş. Büyük çoğunluğu yörüklerden oluşan Gebizliler ´Macar değil Yörük´üz´ derken bazıları da iddianın doğru olabileceğine inanıyor.

BİR ÖKSÜZDÜR GEBİZ (!)

    Gebiz’i bilir misiniz? Eski adı Macar’dır. Macar tarihçisi Dr. İspay FERENC’e göre Macaristan’dan göcüp gelen küçük bir Türk topluluğu, önce Gebze’ye yerleşirler; oradan da eski adı Macar olan, bugünkü adıysa Gebiz olan, Antalya’nın küçük bir beldesini yurt tutarlar. Kökleri; Avrupa Hun Türklerine dayanan bu topluluk; yaşamlarını tarım ve hayvancılıkla sürdürürler. Yazlarını yaylalarda, kışlarını Gebiz’de geçirirler. Çok çalışkan bir topluluktur.
Ne yazık ki,
Antalya’nın 45 km doğunda yer alan bu belde; tarihi ve doğal güzellikleriyle göz kamaştırmasına rağmen, geçmiş yerel yönetimlerin beceriksizliği ve bu konudaki sivil toplum örgütlerinin duyarsızlığı nedeniyle yeterince tanıtımı yapılamamıştır. Şelaleleri, sillyon gibi eski uygarlıkların nefes aldığı tarihi mekanları, eski mezarlıkları, çayları, ırmakları, ormanları yeterince duyurulamadığı için öksüz kalmıştır.

Serik ilçesinden çok daha önce, idari ve siyasi alt yapısı oluşmasına rağmen, ilçe olabilecek bir potasiyele sahipken, Isparta-Antalya anayolu açısından coğrafi şartlar da uygunken maalesef bir takım siyasi nedenlerle Gebiz ilçe olamamış, büyüyememiştir.

Ne mutlu ki,

Okur- yazar oranının en yüksek olduğu bir beldedir Gebiz. Yörüklüğün, göçerliğin egemen olduğu bir kültürden; yerleşik hayata geçişle birlikte, entelektüel bir bakış açısı gelişmiş; o da beraberinde aydınlanmayı getirmiştir.

Gebiz, geçen dönem iki milletvekili çıkarmış; halk bununla gurur duymuştur. Gebiz halkından ticarete atılanlar; Antalya’da büyük başarılar kazanmış, yaptıkları hayır işleriyle adlarından söz ettirmişlerdir.

Antalya’da eğitim ve sağlık camiasının büyük çoğunluğu Gebizlidir. Antalya Ticaret Odasının başındaki insan Gebizlidir. Bir çok kamu kurum ve kuruluşlarında önemli mevkilerde bulunan insanlar Gebizlidir. Antalya’da ikamet eden; ama aslı Gebizli olan bir çok zenginimiz mevcuttur. Bizler, Gebizliler olarak hepsiyle ayrı ayrı gurur duyuyoruz.
Ne acı ki,
Bilmem hatırlar mısınız? Yaklaşık 5 ay önce Gebiz köylerinde bir sel felaketi yaşandı. İnsanlar öldü, bağlar-bahçeler yok oldu, köprüler, okullar, evler yıkıldı

Biliyor musunuz,
Hâlâ içme suyu sorunu tam olarak çözülemedi; 2 Belde ve 12 köy de su yok. Ve hâlâ Gebiz’le köyleri arasında bir ulaşım sağlayacak köprü de yok. Geçici olarak yapılan uyduruk köprüyse her yağmurda bozuluyor. Şu an köylüler, köylerinde mahsur. Acil bir sağlık sorunu olsa; örneğin bir kalp krizi ya da küçük bir çocuğu yılan soksa, ambulans 3 km ötedeki Gebiz’den değil de Isparta’dan gelecek. Çiftçilerin bahçelerinde göstermelik hasar tespiti yapan İlçe Tarım Müdürlüğü’nün görevlileriyse sırra kadem bastı. Karayollarının başlattığı asfaltlama çalışmalarıysa sizlere ömür.

SONUÇ,

Gebiz, bir fabrika gibi; bir çok bilim adamı, siyasetçi, işadamı, bürokrat yetiştirir; ancak “ahde vefa” sahibi bir adam yetiştiremez.

Orhun Veli BATU

Yörük mü? Macar mı?
Yazar : Deniz Akgün 

Akşam Gazetesi Temsilcisi Mustafa Kozak arkadaşımız yine yaptı yapacağını! Yıllar önce Gebizlilerile ilgili yaptığı haberde Macar asıllı olduklarına dair iddialar yerine oturmaya başladı. Bu olaya en büyük tepkiyi dönemin Antalya Milletvekili Mclis İdare Amiri Burhan Kılıç büyük tepki gösterdi. Arkadaşımız ise Burhan Kılıç´ın babasının nüfus cüzdanını çekerek ve doğduğu yer olkarak Macar yazdığını tespit etti. Eskiden Gebiz´in ismi Macar olarak biliniyormuş. Tabiki Burhan Hoca söyleyecek bir şey bulamadı. Dün yine bizim Mustafa bu konuyu işleyip, manşetten de verdi. Mezar taşlarındaki işaretler, beldenin eski isminin Macar iddiaları güçlendiriyor. Gebizliler ise ikye bölünmüş. Büyük çoğunluğu yörüklerden oluşan Gebizliler ´Macar değil Yörük´üz´ derken bazıları da Macar asıllı olduklarına inanıyor.

TİBOR ORTAYA ÇIKARDI
Gebizlilerin Macar olduklarını ise Macar Araştırmacı Beder Tibor ortaya çıkarmış. Tibor, 1990´da Osmanlı döneminde Macaristan´dan göç eden akrabalarını bulabilmek için bin 800 kilometre katederek Gebiz´e gelmiş. Beldenin eski adının ´Macar´ olduğunu tespit eden Tibor, mezarlıkta da Macaristan´ın Berdel bölgesinin bayrağına benzeyen motifler, mimari öğelerle karşılaşmış. İnsanların renkli gözlü olmasını da dikkate alan Tibor, akrabalarının Gebizliler olduğu kanaatine varmış. Tibor, daha sonra kitabında Gebizlilerin 18´inci yüzyılda Berdel´den göç ettiğini, 450 Macarın Anadolu´ya yerleştiğine ilişkin efsaneler olduğunu belirtti.

KAFA KARIŞIK
Gebizlilerin Macar olması ile ilgili araştırmalar bizim yörük oldukları ile övünen Gebizlilerin kafasını karıştırdı. Ancak diğer taraftan akrabalarını göröek isteyen Macarlar Gebize akın etmeye başladı. Her türkü turizm çeşitliliğini gören Antalya bu kez akraba turizmine ev sahipliği yapmaya başladı. Gebizliler ister Macar asıllı, ister yörük olsun kazanan bizimkiler olsun diyoruz.

YAZILARA GELEN YORUMLARDAN BAZILARI

Gebizliler,macarmı?yoksa macaristandan gelen türklermi?
Benim dedemin dedesi dahil burada yaşamışlar,bizde burada yaşıyoruz ,inşallah bizden sonraki nesillerde….benim büyük amcam rahmetli macaristan-gebze üzerinden geldiğimizi bana anlatırdı.Benim nüfus cüzdanımda doğum yeri MACAR yazıyor.daha düne kadar yaşlı ninelerimiz ,dedelerimiz macar´dan geliyoruz-gidiyoruz diye konuşurlardı.Biz yapı olarak,ten ve göz rengi olarak oraya benzediğmiz için olacak ,lise yıllarımda ,benim tarih üğretmenim,benim macaristan,yada yugoslavyadan gelip gelmediğimizi sordu.
Sonuç olarak net veriler yok. hepimizin en fazla yüz -ikiyüz yıllık geçmişi belli ,ondan ötesi yok.hepimiz türkiye cumhuriyetinde yaşıyoruz,hepimiz türküz,hepimiz insanız,hepimiz tek bir allahın kuluyuz…varmı ötesi ..yok..
sevgiler………….

“Bugünkü ilçe merkezi [Serik] o zaman Şevketiye isminde ve 1895 yılıda 49 hane olarak Teselyanın kaybedilmesiyle oradan gelen Hacı İsmailli aşiretince kurulmuştur. Göç ettikleri için kendilerine muhacır (macır) demişlerdir”

Benim ailem de Gebiz´li, Gebiz adının Gebze´den geldiği hikayesini ben de biliyorum. Ancak benim bildiğim hikaye Gebze civarında akıncılık yapan göçebe bir aşiretin İstanbul fethedildikten sonra Antalya civarında iskan ettirildiği şeklinde. Talanla geçinen aşiret fetihten sonra yerleşik ahaliye zarar verdiği için bu yola gidilmiş. Benim dedemin kardeşleri soyadı kanunu çıktığı zaman “Tarancıoğlu” (taran=talan) adını almışlar, sadece benim dedem talancıdan aile adı mı olur diye başka soyadı almış. İlginç olan tarafı tarih bakımından (450 yıl) Macar hikayesine uyuyor.

Bölgede Yunanistan göçmenlerinin olması da benim anneanemin ailesinin oralı olmasını açıklıyor. Annem Mora Yenişehiri´nden gelmişler derdi, ama benim bulabildiğim tek Yenişehir Teselya civarındaydı. Bu konuda daha fazla bilgisi olan varsa ve cevap verirse çok sevinirim.

Kimse kimsenin Türklüğünü, kimliğini, kökenini sorgulamıyor. Ama, örneğin Gebiz´in, eğer bir Macar bağlantısı varsa bu bir değerdir, bu değer Gebiz´in tanıtımı için bir olgu haline dönüştürülebilir, sonuçta kazanan da Gebiz olur. İnsanlar ilgilenirler böyle şeylerle. Amerika´daki Kızılderililerle, Çin´deki Uygurlarla bağlarımız bizim kulağımıza nasıl hoş geliyorsa, Macar adamı da aynı şeyi düşünür. Zaten bizzat Macarların Türklerle bağı olduğu kesin. Bütün dünyada Macar anlamına gelen Hungarian kelimesi Türkçe “On Ogur”dan geliyor. Bir bakıma, Avrupa´nın ortasında kaybolmuş bir Oğuz boyu (en azından kıısmen). Güleceksiniz ama Macarca “Cebimde çok elma var” cümlesi Türkçe ile aynı şekilde söyleniyor. “Dzebimbe csok elma var”. Osmanlı zamanında bu kültürel yakınlığı daha da güçlendirmek için uğraşmış, Budapeşte´de camiler tekkeler kurmuş, ama vakti yetmemiş.

Belirttiğim gibi, sorgulama sözkonusu değil. Kazanım oluşturma sözkonusu. Üstelik iddiayı ortaya atanlar Macarların kendileri.

Iyi gunler Arkadaslar,
Halen ilgilenen var mi bilemiyorum ancak bana bu konuyla ilgili anlatilani sizlere aktarmak istedim. Aslinda Gebiz bolgesinde yasayan topluluk o yoreye yerlesmis akinci bir Turkmen topluluk, bu topluluk ve o zamanlarda (yaklasik 400 yil once) bu topraklarin sahibi olabilmek, odullendirilmek icin zaman zaman akinlara katiliyor, bu toplulugun basinda Battal (su anda gercek ismini hatirlayamiyorum, bir sonraki sefere bu bilgiyi de edinmeye calisacagim) isimli bir akinci var, Gebiz topraklarinin vaadiyle Battal onderligindeki bu akincilar Macaristan onlerinde uzun sureler savasmislar, bu akinlar ardindan o bolgelerden cogu bayan ve cocuk (bircogu kendi cocuklari) olmak uzere bir grup insani Gebiz´e getirmis ve bu insanlari kendi yerleskelerinin yakinina “Macar” yerleskesine yerlestirmisler ve bu insanlar zamanla Turklesmis (yada zaten Turklermis) ve digerleriyle kaynasmis. Ben bunun ne kadar dogru oldugunu bilemiyorum tabi ki, ancak bildigim destekleyen iki unsur var. Birincisi – Battal´in gercekten yasadigi ve geri dondugu, Gebiz´de yasayan arkadaslar belkide bilirler, bolgenin yerlisi bazilarina “Amcam” derler, bu Battal´in 11 Turkmen erkek cocugu ve bunlarin soylarinin devami (amca en buyuk kardesin soyundan olanlar) ve Battal´in o bolge topraginin kazanmis olmasindan kaynaklanan saygi ile ilgili, Gebiz´de yasayan arkadaslar belkide bir yasliya bu konuyu sorup bizlere aktarabilirler – Ikincisi, halen suren bir dava, bildigim kadariyla yaklasik 11 sene once Istanbul´da yasayan bir Gebiz´li bu bolge topraklarinin 11 kardesin ve onlarin torunlarina geri verilmesi icin dava acmis durumda, dava halen devam etmekte ve o zamanlardan kalan muhurlu/imzali bir belge mevcut fakat mahkeme sonuclanmis degil. Belki bir ucuncusu renkli gozlu, kizil sacli bolge insani olabilir ama bu insanlar belkide bolgede daha onceden beri varolan Yunan/Rum kokenli insanlardir. Maalesef konuyla ilgili bir belge bulmak cok zor, umarim bilen bir arkadas bizleri aydinlatabilir.

Saygilarimla,
Onder Gebizlioglu

…………

Selçuklu’dan Osmanlı’ya Antalya

Antalya deyince aklımıza deniz, tatil ve Avrupalı turist gelir. Aslında Antalya, İslam medeniyeti ile 1200 yıl önce tanışıp Selçuklu ve Osmanlı Medeniyeti’nin kültür ve medeniyet mirası olan bir şehrimiz. Antalya’ya bir de Milli ve manevi gözle bakarak, Antalya’nın kültür tarihimizde ki yerini anlatmamız gerekiyor.
27 ve 30 Mayıs tarihleri arasında Antalya’da belgesel çekimleri yaptım. Kumluca belediye başkanı değerli gönül dostu ve kültür adamı Hüsamettin Çetinkaya’nın davetiyle İstanbul’un fethinin 559.yıl dönümü dolayısıyla düzenlenen konferansa katılıp, hem konferansımı verdim hem de Fetih ve Fatih Ruhu konulu belgesel sunumumu gerçekleştirdim. Konferansa binlerce Kumlucalı’nın katılması Antalya adına beni çok sevindirdi.

ANTALYA’DA OSMANLI VE SELÇUKLU MEDENİYETİ

Konferans için gittiğim Antalya’da belgesel çekimi imkanı da buldum. Belediye tarafından tahsis edilen araçla Kaş’dan, Serik ilçesine bir çok ilçeyi gezip özellikle Selçuklu dönemi kültür mirasını belgeselleştirdim. Ruslar ve Ortodoks dünyasının büyük ilgi gösterdiği Demre’de ki Aziz Nikola kilisesinde belgesel çekimleri yaparak Rusların buraya neden ilgi gösterdiklerini araştırmaya çalıştık. 4 gün içerisinde Antalya’da yaptığım çalışmaları sizlerle paylaşmak istiyorum.
Belgesel çekimlerimi Antalya’nın Kumluca ilçesinde başlayıp geçmiş uygarlıklara ait çekimleri yaptıktan sonra Selçuklu döneminde kalan Şıhlar mahallesinde ki tarihi Selçuklu Mezarlığı ve medresesin harabe halinin görüntülerin çekip vakfı medeniyetinin nasıl talan edildiğini ortaya koydum.
Kumluca Belediye başkanı sayın Hüsamettin Çetinkaya ve kumluca kaymakamı sayın Salih Işık bu mezarlığa sahip çıkacaklarını, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün bu vakfa sahip çıkması için girişimlerde bulunacaklarını söylediler. Toros dağlarının zirvesine çıkarak Yörük Türkleri ile ilgili belgesel çekimleri yaptım. Kumluca’da ayrıca seracılık tarihi, tarım ve ziraatın önemi ve tohumculuğun gelişmesiyle ilgili kumluca eşrafından işadamı sayın Kerim Dalgıç beyden bilgiler aldım. Yörükler ve seracılık ile ilgili ayrıntılı bir araştırma ve belgesel çekimi yapmak için ortak çalışma başlattık.

FİNİKE’DEN KAŞ’A DEVRİ ALEM

Antalya’nın batı tarafını araştıramamıştım. Konferans vesilesiyle Antalya’da gidemediğim bir çok ilçeyi de gezip görme fırsatım oldu. Portakalı ile ünlü Finike, Rusların büyük ilgi gösterdiği Demre, Yunanistan’ın Meyis adası karşısında ki Kaş ilçesini adım adım gezdim. Türk basın tarihinde çok tartışılacak eski Ankara Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Beyhan Cenkçi döneminde Cemiyet adına alınan 1040 dönüm yerde ki villalar, oteller, malikaneler ve arsaların bugün kimleri9n elinde olduğunu, buraların yabancılara nasıl satıldığını, gazetecilik mesleğinin kullanılarak bu yerlerin nasıl ele geçirildiğini de araştırma imkanım oldu. Bunu başlı başına bir belgesel konusu yapmak istiyorum.

 KEMER’DE YOK OLAN SELÇUKLU SARAYI

Batı Antalya’da bir çok antik kent var. Antik kentleri Türkiye cumhuriyeti devleti büyük paralar harcayarak restore ve tamir ediyor. Buralar tamir edilmeli, ancak buralara gösterilen ilgi İslam medeniyeti ve Selçuklu eserlerini de gösterilmeli. Kaş ilçesinde 1200 yıl önce Müslüman Araplar tarafından yapılan hamam çoktan enkaz haline gelmiş. Tarihi kemer ilçesinde Selçuklu Dönemine ait 800 yıl önce yapılan Tarihi Selçuklu sarayı ise yıkılıp yok olmuş. Bu eserlere sahip çıkmak vicdan borcu, milli bir görev. Buralarda belgesel çekimi yaparak tarihe ve ecdada karşı vefa borcumu ödemeye çalıştım.

 Rusların büyük ilgi gösterdiği Demre’de ki Aziz Nikola kilisesinde belgesel çekimi yaparak Rusların ilgisini araştırdık.

 Kemer ilçesinde ki Selçuklu sarayı yok olmak üzere.

Toros dağları zirvesinde yaşayan Yörüklerin son temsilcileriyle görüştük.

Toros dağları zirvesinde atla gidip belgesel çekimi yaptık.

Ankara Gazeteciler Cemiyetinin Kaş’da ki ele geçirdiği 1040 dönüm yer yabancılara peşkeş çekilişinin belgeledik.