Ramazan kültürünü doya doya yaşamak

Zaman hızla geçiyor. Ramazanın bugün dokuzuncu günü. Daha Ramazan girmeden neredeyse yarısına geldik. Bir kaç gün sonra Bayramı konuşmaya başlayacağız. Ramazan hızla geçerken acaba ramazan kültürünü yaşıyor muyuz? Elimizde fırsat varken, ramazan kültürünü doya doya yaşayalım. Çocukluk yıllarımızı yeniden hatırlayalım.

ÇOCUKLUK YILLARIMIZDAKİ RAMAZANLAR

Sahur’a kalkmak, 16 saatten fazla hiç bir şey yiyip içmeden oruç tutmak, akşam iftar sofrasında manevi duygular yaşamak, teravih namazı kılarak, Ramazan sohbetlerinde güzel dost ve arkadaşlarla paylaşmak ne kadar keyifli. Bu keyfi ve ramazan kültürünü fırsat bilerek, doya doya yaşayabiliyor muyuz?

   Ben kendi adıma Ramazan kültürünü doya doya yaşamak çocukluk yıllarımdaki Ramazan coşkusunu kendi benliğimde yaşatmaya çalışıyorum. O çocukluk yıllarımda Ramazan’a hazırlık, babamın katırla pazardan ramazan alışverişi yapmasını daha dün gibi hatırlıyorum. Ramazan için hazırlık bam başka olurdu. Bütün işler ev hayatı ramazanın gelişine hazırlanır, Ramazan doya doya yaşanırdı.

SAHURA KALKMAK TEMCİD PİLAVI YEMEK

Sahura kalkmak ve temcid pilavı yemek o yıllarda sahur sofraların en önemli yemeği olan üzüm hoşafı ve benim deyimimle düdüklük yani tereyağlı makarna ve bölgemize özgü yoğurtlu ve yufkadan yapılan siron yemekleri yemek çok önemli ayrıcalıktı. Sahura kalkmak için büyüklerimize yalvarmamız ve eğer çağırılmamışsa yorganın altından sahur sofrasını izlediğim o günler ne güzel günlerdi.

İlk oruç tutma denememi daha dün gibi hatırlıyorum. Rahmetli halamın şefkatli ve sevecen tavrı ile sahura kalktığım o geceyi hiç unutmam. Sahur yemeğini yiyip, yattığımda gördüğüm rüyalar ve ertesi gün herkese ben oruç tutuyorum diye caka sattığım gün gözlerimin önünden bir sinema şeridi gibi geçiyor. Oruç tuttuğumu unutarak, hurma ağıcında afiyetle hurma yemem ve rahmetli halamın ‘Oğlum sen oruç tutmuyor musun?’ dediğini duyar gibi oluyorum.

Sahur sofraları ise bir başka güzellik sunardı. Oruç tutanlar için ayrı sofra, oruç tutmayan biz çocuklar içinse sofranın kenarında yenen yemekler. Oruç tutanların yanında yemek yemek ayrı bir ayrıcalıktı. İftar sofrasındaki Buğday’dan ve mısırdan yapılan yöreye özgü sebze den yapılan yemekler. Meyve hoşafları, nar gibi kızarmış böreklerin kokusu halen hisseder gibi oluyorum. İftar yemeğinden sonra, her evde mahallenin en geniş evinde kılınan teravih namazları, ramazan gecesi oynadığımız oyunlar tabi bayram hazırlıkları. O günler ne güzel günlerdi. Onlar artık mazi oldu, hatıralarımızda yaşıyor. Herkesin az veya çok ramazan hatıraları vardır. Bu hatıraları canlı tutmak için Ramazan kültürünü ben doya doya yaşamaya çalışıyorum.

İFTAR YEMEĞİ DAVETLERİ

Şartlar ne olursa olsun, ramazanın başı ve sonundaki günü mutlaka evimde ailemle iftar yapmaya ayırırım. Yapılan iftar davetlerini mümkün mertebe katılır dost ve arkadaşlarla sohbet etme imkanın olur. İftar sofraları dostlar geçidine dönüyor. İftar öncesi ve sonrası bir çok dostla sohbet ediyoruz.

Teravih namazları ise ayrı bir mutluluk kaynağı. Teravih namazlarını mümkün mertebe değişik camilerde kılmaya çalışıyorum. Önceki akşam Mustafapaşa Camii’nden kıldığım Teravih namazı bana farklı duygular yaşattı. Selvi ve çınar ağaçlarının altında kuş seslerinin cıvıltıları, imam efendinin güzel sesli okumalarıyla Mustafapaşa Camii’nde 9 yaşında ki oğlum Emirhan ile kıldığım teravih namazının manevi hazzı hala gönlümde yaşıyor. Mustafapaşa Cami’nde teravih namazı kılmak insana farklı duygu  yaşatıyor. Sizlerde mutlaka bir Teravih namazını Mustafapaşa Camii’nde kılmalısınız.

GEBZE KENT MEYDANI’NDA RAMAZAN COŞKUSU

Mustafapaşa Camii’nde Teravih namazını kıldıktan sonra Gebze Kent Meydanı’nda oğlumun elinden tutarak birlikte tur attık. Geçmişte mezbelelik, minibüslerin kalktığı alan, İnönü okulunun beton binasının bulunduğu Kent meydanı, emvaye çeşit çiçeklerle düzenlemiş. Havuzda ki fıskiye suları adeta renklendirip, desen desen işleyerek su oyunları sergiliyor. İnsanlar birbirleriyle sohbet edip çocuklar Kent Meydanı’nda cirit atıyorlar. Belediye’nin sanat grubu tasavvuf musikisinden Sanat müziğine eserler terennüm ediyor. Kent Meydanı’nı gezerken Gebze’nin geçmişi ve özellikle Çamlık park’ın tarihi mezarlık oluşunu düşünmeden edemedim. Yemyeşil otlarla kaplı geçmişte mezarlık olan çamlık parkın karşısına geçerek bu mezarlıkta yatanların ruhlarına da Fatiha okumayı ihmal etmedim.

İSTANBUL’DA TORUNUMLA İFTAR

İstanbul hemen yanı başımızda. Ramazan kültürünü İstanbul’da da doya doya yaşamak istedim. Ailecek İstanbul’a gidip, Sultanahmet Meydanı’nda bir ramazan kültürü özellikle, iftar ve teravihi doyasıya görmek, binlerce İstanbullu ile iftar açmak arzu ettim. Ailemizin en küçük ferdi torunum Asım Eymen’i kucağıma alarak Sultanahmet Meydanı’nda Ramazan coşkusunu ve iftar heyecanını yaşadım. Siz değerli okurlarıma tavsiyem İstanbul’da doya doya Ramazan kültürünü yaşamanız. İstanbul’da gerçekten Ramazan bir başka güzel.

GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ

Evet sonuç olarak, Ramazan hızla geçiyor. Çocukluğumuzdan bugüne Ramazan Kültürü hepimiz için ayrı anlamlar ifade edebilir. Fırsatı değerlendirerek, Ramazan kültürünü doya doya yaşayalım. Çocukluk yıllarımızdaki ramazanları da hatırlayarak, çocukluk yıllarımızı bir kez daha yaşayalım.

“GEÇMİŞ ZAMAN OLURKİ HAYALİ CİHAN DEĞER…”

Basın bayramında ağlayanlar ve gülenler

Bugün basın tarihiyle ilgili tarihe not düşüp zamana noterlik yapmak istiyorum. Bunu da kendime bir görev biliyorum. Zira 1975 senesinden beri gazeteciliğin içinde 1982 yılından beri de profesyonel gazeteci olarak mesleğin her dalında görev almış ve aktif gazetecilik yapan biriyim. İsterseniz gazetecilikle ilgili hayatımı ayrıntılı olarak http://www.belgeselyayincilik.com/hayati buraya tıklayarak öğrenebilirsiniz. Deyim yerindeyse bir ömrü gazeteci olarak geçirdim. Bugün hazırladığım bir çok tv belgeseli ve binlerce makale ve haber konferanslar gazetemiz arşivleri ve internet sayfalarında bulunmakta. Sadece yaptığımız belgesellerle ilgili bilgileri  http://www.belgeselyayincilik.com/devr-i-alem adresinden öğrenebilirsiniz. Kendini gazetecilik mesleğine adamış birisi olarak yerel gazeteci olarak kalmayıp ulusal ve uluslar arası alanda gazetecilik yapmakta basın mesleğindeki yanlış olduğuna inandığım hususları da açık açık eleştirmeyi bir görev bilmekteyim.

Gazeteci araştırmacı ve sorgulayıcı olmalı

Gazeteci ön yargılı olmamalı. Araştırmacı, sorgulayıcı, biraz muhalif , biraz şüpheci ama en önemlisi iyi niyetli ve yapıcı olmalı. Yıkmak çok kolay yapmak çok zor. Söz uçar yazı ve görüntü kalır. Gelecekte keşke dememek ve vicdan azabı çekmemek için dikkatli hareket etmeliyiz. 25 Mart 1985 yılında Gebze gazetesini kurduğumda “ Gazete ve gazeteci olarak kimsenin kasıtlı olarak kişilik hakları, namus ve ekmeğiyle oynamayacak ve yıkıcı olmayacağım.” diye genel ilkelerimizi açıklamıştım.
Bunları niçin yazıyorum biz geçmişi unutan sorgulamayan sloganları markasında özgün fikir üretmeden kendi hakkınızı bile aramayıp günlük yaşayan bir toplumuz. 24 Temmuz 2012 yani önceki gün İstanbul’da 2 ayrı törene katıldım. Birisi TGC Taksim Marmara Otelindeki balo salonundaki basın özgürlüğü ve sürekli basın kartı alan gazetecilere ödül töreni diğeri de basın ilan kurumunun Sultan Ahmet meydanındaki basın bayramı şenlikleri. Bir günde yaşadığım iki ayrı olay beni Türk basını açısından oldukça düşündürdü ve tarihe not düşme adına bu satırları yazmama vesile oldu. Önce isterseniz 24 Temmuz basın bayramı neden ve nasıl başladı ona bir değinelim.

24 Temmuz basın bayramı neden kutlanıyor?

24 Temmuz basın bayramı olarak kutlanılır. 24 Temmuz 1908’de basın meşrutiyetin ilanıyla basında sansürün kaldırılması Cumhuriyet döneminde de basın bayramı olarak kutlanmış. İsterseniz 24 Temmuz’da ne olduğunu kısa bir araştırma yaparak ayrıntıyı bilgiyi http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/165759.asp adlı adresten alabilirsiniz. Aradan 104 yıl geçti. Türk basını o kadar büyük sansürlere uğradı ki Abdülhamit dönemini mumla aradı ancak biz hep işin sloganında olduğumuz için ne olup bittiğini perde arkasını sorgulamadık. TGC’nin Marmara otelindeki töreninde gözyaşı vardı basın ilan kurumunun Sultan Ahmet Meydan şenliklerinde ise neşe ve mutluluk vardı. Bir basın bayramını daha gözyaşı ve şenliklerle kutlamış olduk. Önce sizleri TGC’nin Taksim Marmara Otelindeki basın bayramı toplantılarına götürelim.

Basın bayramı değil özgürlük toplantısı

TGC’nin 25 yıllık üyesiyim. Tüm toplantılarına katılıyorum. Dünkü toplantının benim için ayrı bir anlamı vardı. Çünkü Gebze tarihindeki ilk sürekli sarı basın kartı sahibi gazeteci olarak geçmem dolayısıyla TGC’den ödül alacaktım. TGC daha önce Dolmabahçe sarayında bu tip toplantıları yapıyordu. Toplantılara devlet adamları ve bir çok üst düzey bürokrat büyük ilgi gösteriyordu. Ancak bu yıl Dolmabahçe sarayı verilmemiş Marmara Otelinin balo salonuna girer girmez bir hüzün hakim olduğu belli oluyordu. Türkiye’nin anlı şanlı gazetecileri iftara bir saat kalmasına rağmen envai çeşit içki ve mezeyle birlikte salondaki bu hüznü atmaya çalışıyorlardı. Gazeteciler cemiyeti yönetimi tam kadro salondaydı. Dostlarla el sıkışıp konuştuk. Cemiyetin idarecileri toplantının tam iftar saatinde bitirileceğini ve oruçlu olan arkadaşların da iftarlarını açabileceklerini söylediler. Törende TGC genel Başkanı Orhan Erinç “Biz 24 Temmuzu son birkaç yıldır baskılar yüzünden basın bayramı olarak değil özgürlük mücadelesi olarak kutluyoruz.” Diyen bir konuşma yaptı. 2012 basın özgürlüğü ödülü Hürriyet yazarlarından Ferai Tınç’a verilmişti. Ferai hanım ödülünü aldıktan sonra yaptığı konuşmanın son bölümünde Türk basın tarihine geçecek şu cümleleri söylüyordu. “Basından sansürün kaldırılışının 104. yılında halen baskı ve yıldırma hakim. 104 yıl önce sansür kaldırılmıştı. Bugün hala sansür ve baskının olmasından utanç duyuyorum.” Diyerek ağlamaya başladı. Salon büyük b ir hüzün içerisine girmiş hüznü dağıtmak için davetliler alkışlarla Tınç’a destek veriyordu. TGC’nin basın bayramında gözyaşı ve hüzün hakimdi. Marmara Otelin balo salonundaki bu hüzünlü manzara yıllar önce dönemin Büyükşehir Belediye başkanı olan ve bugünün başbakanı Sayın Tayyip Erdoğan’ın TGC’in Pere Palas’taki toplantısına katılarak yaptığı konuşma aklıma geldi. O gün sayın başbakan o günün belediye başkanı bugünün başbakanı Sayın Erdoğan basın özgürlüğünden söz ederken Pere Palas otelinin salonunu dolduran o günün ünlü birçok gazetecileri Erdoğan’ın konuşmasını bile dinleme nezaketini göstermiyorlardı. Gözü yaşlı Ferai hanım başbakana basın özgürlüğü ile ilgili seslenirken o günleri gözümün önünden bir belgesel gibi geçiyordu.

TGC’den sürekli basın kartı ödülü

TGC benim basın ayın hayatımda önemli yeri var. 25 yıl önce üye olmuştum. TGC yönetimi aralarında birçok ünlü gazetecinin de bulunduğu bizleri unutmayarak Başbakanlık basın yayın enfermosyon genel müdürlüğü tarafından sürekli basın kartı almam dolayısıyla bir anı plaketi hazırlayarak bizleri onurlandırması ve vefasını göstermesi anlamlıydı. Yüzlerce gazeteci önünde ödülümüzü alırken 1975’ten bugüne onlarca yıllık gazetecilik hayatım gözlerimin önünden bir sinema şeridi gibi geçti ve TGC başkanı Orhan Erinç ve yönetim kuruluna teşekkür etmek istiyorum. Ödülümü alır almaz iftarımı açmak üzere Taksim’de temiz bir lokanta aramaya başladım zira iftarımı bu ortamda açmak istemiyordum. İftarımı açtıktan hemen sonra bir başka toplantıya giderek basın tarihine not düşmek istedim. Basın ilan kurumunun Sultan Ahmet meydanında 24 Temmuz basın bayramı düzenlediği şenliklere katılmak üzere Sultan Ahmet’e gittim.

Basın İlan Kurumunda basın bayramı şenliği

Basın ilan kurumu 1961 yılında Menderesi idam eden ihtilalçiler tarafından 191 sayılı kanun hükmünde kararnameyle kuruldu. Basın ilan kurumunda 2002-2006 yıllarında  ben de Türkiye’deki 1700 yerel gazete sahibinin temsilen Anadolu gazete sahipleri Türkiye temsilcisi seçimlerini kazanarak genel kurul üyeliği yaptım. Dolayısıyla basın ilan kurumunu yakınen biliyorum. Bu kurulda görev yaptığım sırada basında Ankara lobisi olarak bilinen Nazmi Bilgin tamamen basın ilan kurumuna hakimdi. Nazmi Bilgin ne derse o yıllarda basın ilan kurumunda o oluyordu. BİK’in 40 yıllık genel müdürü Gültekin Samancıoğlu ölüncü Ankara Gazeteciler cemiyeti başkanı Bilgin devreye girip BİK’in genel müdürlüğüne Ertan Cillo’nun getirilmesine destek olmuştu. O yıllarda bir çok olay yaşamış kazandığım seçimler Nazmi Beyin lobisiyle BİK genel kurulunda iptal edilmiş daha sonra uzun mücadele sonunda mahkeme kararıyla seçimleri kazandığım BİK genel kurulu üyesi olduğumu mahkeme kararıyla belgelemiştim. Bunların her biri ayrı konu. Bir gün basın ilan kurumuyla ilgili hazırlayacağım Devr-i Alem programında bu konuları ayrıntılı belgeselleştirerek Türk basın tarihine not düşmek istiyorum. BİK’in basın bayramına giderken kısaca bu geçmişi hatırladım.

BİK’te Mehmet Atalay dönemi

Spor basınından gelen BİK’in gelen müdürü Mehmet Atalay BİK’te kendine göre bir çok değişiklik yaptı. Bana göre en önemli değişikliği  basın ilan kurumunu kapalı kutu olmaktan çıkıp kamuoyuna açtı. Deyim yerindeyse doğrusuyla yanlışıyla basın kurumu tarihinde iz bırakan isim olarak Türk basın tarihine

geçti. Bu yıl 24 Temmuz basın bayramı dolasıyla Türk basın tarihi için çok önemli bir çok duayen gazetecinin izlerinin olduğu tarihi Marmara Kırahathanesini temsili olarak açarak basın bayramında etkinlik yaptı. Etkinliğin olduğu alana gelince basından oluşan Türk sanat musikisi korosu ve sazandelerin neşeli şarkılar okuduğu şenliğe katılan bir çok ünlü gazetecinin keyifle sahnedeki şarkılara eşlik edip yapılan neşeli konuşmaları alkışladığını gördüm. TGC’nin Marmara Otelindeki hüzünlü toplantısının aksine BİK’in Marmara Kırahathanesindeki neşeli toplantısı adeta Türk basın tarihinin tam ortadan ikiye ayrıldığını gösteriyordu. Hükümeti temsilen toplantıda başbakan yardımcısı Beşir Atalay protokol sıralarında yer almıştı. Sultan Ahmet’te tam anlamıyla şenlik ve bayram havası vardı.

28 Şubat sürecinde yaşadığım baskı ve sansürler

Bir süre basın ilan kurumunun basın bayramındaki şenliklerini takip ederek Sultan Ahmet meydanından ayrılırken basın özgürlüğü ve basın üzerine yapılan baskılar ve özellikle 28 Şubat sürecinde gazeteci olarak çektiğim sıkıntılar ve Balyoz darbe planında Kocaeli’de kapatılacak ilk gazete ve tutuklanacak ilk gazetecinin benim olduğumu öğrendiğim anlar aklıma geldi. O gün kimse basın özgürlüğünden dem vurmuyordu. Bizzat meslektaşlarım tarafından düşüncemden dolayı ihbar edilerek fişleniyordum. Dönemin kudretli garnizon komutanı Zeki Durnalık tarafından o yıllarda kapatılan Mesaj FM radyosunun kapatılmasını eleştirdiğim için tehdit ediliyordum. Müfettiş sorgusuna maddi ve manevi baskılara uğruyordum. En doğal hakkım olan sürekli sarı basın kartı alma hakkım bile engelleniyor basın yayın enformasyon genel müdürlüğünün denetiminde yapılan ve yüzlerce gazetecinin oyunu alarak seçildiğim Anadolu Gazete sahibi temsilci seçimim bile atanmış basın ilan kurumu genel üyeleri tarafından iptal ediliyordu. Beni en çok yaralayansa seçimleri iptal edenler arasında hukuçuların meslek örgütü Baro başkanı olan Özdemir Özok ve hukuk fakültesi dekanlarının olması yaralıyordu. O gün yaşadıklarımı gün gün not ettim yılmadım BİK genel kurulunda yapılan hukuk cinayetini 8 yıl sonra mahkeme kararıyla iptal ettirerek bağımsız yargıda hakkımı aradım ve kazandım.

Ağlayanlar ve gülenlerden ders almalıyız

Bugün basın özgürlüğü adına konuşmalar yapılırken 24 Temmuz 1908 basında sansürün kaldırılışının yıl dönümü kutlanırken ağlayanlarla gülenlere baktığımda geçmişi hatırladım. TGC’deki hüzünlü toplantı ve BİK’in bayram havası iletişim fakültesi öğrencileri tarafından tez konusu yapılıp akademik çalışmalar yapılarak tarihe not düşülmeli. Ben sıkıntılı çektiğim dönemde de ağlamıyordum bugün de gülmüyorum. 1975 yılından beri gazetecilik yapmaya çalışıyorum. Doğru bildiğim yolda inandığım konularda eğilip bükülmeden el etek öpmeden ve devlet desteğine tenezzül etmeden gazetecilik ve belgeselcilik yapıyorum. Ömrüm olduğunca da yapmaya devam edeceğim. Türk basın tarihindeki bu ayrışma gerçekten düşündürücü.  Bu yazıyla basın tarihine not düşüp zaman noterlik yapmak istedim.

Dün bu köşede yayımladığımız “Basın bayramında ağlayanlar ve gülenler” başlıklı yazım büyük ilgi gördü. Bir çok mesaj aldım. Yazının Türk basın tarihi açısından önemli olduğu ifade ettiler. Yazdıklarımdan hiçbir önyargım yok tamamen içten ve samimi duygularla bu yazıyı kaleme aldım. Taktir ve teşekkür mesajlarını bildiren okurlarıma, meslektaşlarıma ve yöneticilere teşekkür etmeyi bir borç biliyorum.

Aslında gazeteciler tarihin canlı şahitleridir. Keşke tüm gazeteci meslektaşlarımız gazetecililik anılarını kaleme alıp tarihe not düşseler. Her şeyi yapıyor birçok yazılar yazıyoruz kendi mesleğimizle ilgili maalesef kalem oynatmıyoruz. Kendi mesleğimize ve meslektaşlarımıza saygı ve sevgide cimri davranıyoruz. Kıskanıyoruz, yok sayıyor, meslek ve meslektaşımıza gereken önemi vermiyoruz. Bir çok duayen meslektaşımız ebedi aleme intikal ettiler. Bugün bazılarını hatırlama bile hatırlamıyoruz.

Gazetecilikte vefa neden yok?

Bana göre en vefasız mesleklerin başında gazetecilik gelmekte. Vefa duygusu çok önemli. Ama gerek gazeteciler ve gerekse okurlar vefaya fazla önem vermiyor. Türk basın tarihinin tozlu raflarındaki belgelere baktığımızda halkı bilgilendirme adına hayatlarından olan, sakat kalan çok sayıda gazetecinin bugün ne adı ne esamesi var. Çoktan unutulup gittiler. En büyük vefasızlık unutmak ve unutulmak.

Türk basın tarihi ciddi şekilde ele alınmalı. Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyetine basın tarihimiz yeniden yazılıp iletişim fakültelerinde ders olarak okutulmalı. Türk basınının nereden nereye geldiği iletişim fakültesi öğrencilerine anlatılıp öğretilmeli ki öğrencilerimiz basın mesleğini sevsinler. Halktan kopmadan gerçek anlamda bir medya mensubu olsunlar.

 

 

Türk basın tarihinde Anadolu basını

Türk basın tarihinde önemli yeri olan Anadolu basını bir başka ifadeyle yerel basın çok büyük görev yapıyor. 30 yıldır yerel gazetecili olarak halkın içinde bulunuyorum. 30 yıl içerisinde dünya basınını da nereden nereye geldiğinin canlı şahidiyim. 1980 ihtilalinden sonra Gebze’ye gelip yerleştiğimde aktif gazeteciliğe başlayıp TRT Anadolu ajansı muhabirliğinin yanı sıra bir çok gazetenin temsilcilik ve muhabirliğini yaptım. Daha sonra kendi gazetemiz Gebze’yi kurduk. Gebze’de gazete basacak matbaa olmadığı için her hafta İzmit’e gidip gelerek gazete basıp bizzat dağıtımını kendim yaptım.

Basın tarihine canlı şahitlik yapmak

O yıllar zor yıllardı. Entertip dizgi makineleri veya elde dizilen gazeteler otomatik olmayan makinelerde katlanarak basılıyor, gazeteye basılacak fotoğraflar önce siyah beyaz fotoğraf çekilip ardından İstanbul’da kılişe yapılıyor bu kılişeler bir çok haberde kullanılıyordu. Temsilciliğini yaptığım TRT ve Anadolu ajansıyla PTT üzerinden yapacağımız telefon konuşmaları basın önceliği olmasına rağmen 3-4 saat bekleyerek İstanbulla telefonla görüşerek haberi aktarabiliyor, fotoğraf ve görüntü kasetlerini otobüse vererek otobüsle İstanbul’a gönderiyordum.

Bu yıllarla ilgili çok ayrıntılı yazılar yazmak gelecek kuşaklara Türk basınının nereden nereye geldiğini anlatmak gerekiyor. Türk basını gerçekten çok zor günler geçirdi. Ama o zor günlerde gerçek anlamda gazetecilik yapılıyor. Mesleğine aşık insanlar hayatlarını gazeteden kazanan gazete patronları emek yoğun çalışarak gazetecilik mesleğini icra ediyorlardı. Rakip de olunsa o yıllarda gazeteciler arasında saygı vardı. Yardımlaşma ve karşılıklı medeni ilişkiler her seviyede devam ediyordu.

Bugün unutulsa da Demokrat Gebze gazetesinin kurulmasını teşvik etmiş değerli dostum o dönem gazetenin sahibi olan Harun Özcan’a “Demokrat Gebze diye gazete kur ve bizim gazetemiz tesislerinde maliyetine basalım.” teklifini yapmıştım. 9 ay süreyle Demokrat Gebze gazetesi Gebze gazetesi tesislerinde basıldı. Bundaki amacım karşımıza rakip çıkararak Gebze’de gazetecilik mesleğini hareketlendirmekti ve öyle de oldu. 2 gazete olarak zaman zaman tatlı rekabet içerisinde yayınlar yaptık.

28 Şubat süreci basın tarihinde kara bir lekedir

Ne olduysa 28 Şubat sürecinde oldu. 28 Şubat süreci en büyük darbeyi Türk basınına vurdu. 28 Şubat süreci bazılarının dediği 1000 yıl devam etmeyecek ama Türk basınına vurduğu darbeyle basındaki yozlaşma ve gazetecilik mesleğinin ayaklar altına almasının izleri daha çok yıllar sürecek. O günleri hiç unutmuyorum ve unutmayacağım. 28 Şubat süreci Türk basın tarihi açısından kara bir leke olarak Türk basın tarihinde yerini alacak.

30 yıllık gazetecilik hayatım

Profesyonel anlamda 30 yıllık gazetecilik geçmişimde ulusal ve uluslar arası bir çok toplantıya katılıp seminer ve konferanslar takip edip bir çok ünlü kişiyle görüşüp gazetecilik mesleğinin gereğini yapmaya çalıştım. Her biri bugün fotoğraf karelerinde kalan bir çok yetkili ile yaptığımız görüşmeler, merhum Cumhurbaşkanlarından Özal, eski Cumhurbaşkanlarından Süleyman Demirel bunların başında gelmekte. Bunun dışında siyaset, iş, sanat ve değişik çevrelerden çok sayıda kişiyle röportajlar yapıp tarihe not düştüğümüz yıllar. Onlardan bazılarını sizlerle fotoğraflarla paylaşmak istiyorum.

Türk basın tarihi ve gazetecilik

 

Dün bu köşede yayımladığımız “Basın bayramında ağlayanlar ve gülenler” başlıklı yazım büyük ilgi gördü. Bir çok mesaj aldım. Yazının Türk basın tarihi açısından önemli olduğu ifade ettiler. Yazdıklarımdan hiçbir önyargım yok tamamen içten ve samimi duygularla bu yazıyı kaleme aldım. Taktir ve teşekkür mesajlarını bildiren okurlarıma, meslektaşlarıma ve yöneticilere teşekkür etmeyi bir borç biliyorum.

Aslında gazeteciler tarihin canlı şahitleridir. Keşke tüm gazeteci meslektaşlarımız gazetecililik anılarını kaleme alıp tarihe not düşseler. Her şeyi yapıyor birçok yazılar yazıyoruz kendi mesleğimizle ilgili maalesef kalem oynatmıyoruz. Kendi mesleğimize ve meslektaşlarımıza saygı ve sevgide cimri davranıyoruz. Kıskanıyoruz,  yok sayıyor, meslek ve meslektaşımıza gereken önemi vermiyoruz. Bir çok duayen meslektaşımız ebedi aleme intikal ettiler. Bugün bazılarını hatırlama bile hatırlamıyoruz.

Gazetecilikte vefa neden yok?

Bana göre en vefasız mesleklerin başında gazetecilik gelmekte. Vefa duygusu çok önemli. Ama gerek gazeteciler ve gerekse okurlar vefaya fazla önem vermiyor. Türk basın tarihinin tozlu raflarındaki belgelere baktığımızda halkı bilgilendirme adına hayatlarından olan, sakat kalan çok sayıda gazetecinin bugün ne adı ne esamesi var. Çoktan unutulup gittiler. En büyük vefasızlık unutmak ve unutulmak.

Türk basın tarihi ciddi şekilde ele alınmalı. Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyetine basın tarihimiz yeniden yazılıp iletişim fakültelerinde ders olarak okutulmalı. Türk basınının nereden nereye geldiği iletişim fakültesi öğrencilerine anlatılıp öğretilmeli ki öğrencilerimiz basın mesleğini sevsinler. Halktan kopmadan gerçek anlamda bir medya mensubu olsunlar.

Türk basın tarihinde Anadolu basını

Türk basın tarihinde önemli yeri olan Anadolu basını bir başka ifadeyle yerel basın çok büyük görev yapıyor. 30 yıldır yerel gazetecili olarak halkın içinde bulunuyorum. 30 yıl içerisinde dünya basınını da nereden nereye geldiğinin canlı şahidiyim. 1980 ihtilalinden sonra Gebze’ye gelip yerleştiğimde aktif gazeteciliğe başlayıp TRT Anadolu ajansı muhabirliğinin yanı sıra bir çok gazetenin temsilcilik ve muhabirliğini yaptım. Daha sonra kendi gazetemiz Gebze’yi kurduk. Gebze’de gazete basacak matbaa olmadığı için her hafta İzmit’e gidip gelerek gazete basıp bizzat dağıtımını kendim yaptım.

Basın tarihine canlı şahitlik yapmak

O yıllar zor yıllardı. Entertip dizgi makineleri veya elde dizilen gazeteler otomatik olmayan makinelerde katlanarak basılıyor, gazeteye basılacak fotoğraflar önce siyah beyaz fotoğraf çekilip ardından İstanbul’da kılişe yapılıyor bu kılişeler bir çok haberde kullanılıyordu. Temsilciliğini yaptığım TRT ve Anadolu ajansıyla PTT üzerinden yapacağımız telefon konuşmaları basın önceliği olmasına rağmen 3-4 saat bekleyerek İstanbulla telefonla görüşerek haberi aktarabiliyor, fotoğraf ve görüntü kasetlerini otobüse vererek otobüsle İstanbul’a gönderiyordum.

Bu yıllarla ilgili çok ayrıntılı yazılar yazmak gelecek kuşaklara Türk basınının nereden nereye geldiğini anlatmak gerekiyor. Türk basını gerçekten çok zor günler geçirdi. Ama o zor günlerde gerçek anlamda gazetecilik yapılıyor. Mesleğine aşık insanlar hayatlarını gazeteden kazanan gazete patronları emek yoğun çalışarak gazetecilik mesleğini icra ediyorlardı. Rakip de olunsa o yıllarda gazeteciler arasında saygı vardı. Yardımlaşma ve karşılıklı medeni ilişkiler her seviyede devam ediyordu.

Bugün unutulsa da Demokrat Gebze gazetesinin kurulmasını teşvik etmiş değerli dostum o dönem gazetenin sahibi olan Harun Özcan’a “Demokrat Gebze diye gazete kur ve bizim gazetemiz tesislerinde maliyetine basalım.” teklifini yapmıştım. 9 ay süreyle Demokrat Gebze gazetesi Gebze gazetesi tesislerinde basıldı. Bundaki amacım karşımıza rakip çıkararak Gebze’de gazetecilik mesleğini hareketlendirmekti ve öyle de oldu. 2 gazete olarak zaman zaman tatlı rekabet içerisinde yayınlar yaptık.

28 Şubat süreci basın tarihinde kara bir lekedir

Ne olduysa 28 Şubat sürecinde oldu. 28 Şubat süreci en büyük darbeyi Türk basınına vurdu. 28 Şubat süreci bazılarının dediği 1000 yıl devam etmeyecek ama Türk basınına vurduğu darbeyle basındaki yozlaşma ve gazetecilik mesleğinin ayaklar altına almasının izleri daha çok yıllar sürecek. O günleri hiç unutmuyorum ve unutmayacağım. 28 Şubat süreci Türk basın tarihi açısından kara bir leke olarak Türk basın tarihinde yerini alacak.

30 yıllık gazetecilik hayatım

Profesyonel anlamda 30 yıllık gazetecilik geçmişimde ulusal ve uluslar arası bir çok toplantıya katılıp seminer ve konferanslar takip edip bir çok ünlü kişiyle görüşüp gazetecilik mesleğinin gereğini yapmaya çalıştım. Her biri bugün fotoğraf karelerinde kalan bir çok yetkili ile yaptığımız görüşmeler, merhum Cumhurbaşkanlarından Özal, eski Cumhurbaşkanlarından Süleyman Demirel bunların başında gelmekte. Bunun dışında siyaset, iş, sanat ve değişik çevrelerden çok sayıda kişiyle röportajlar yapıp tarihe not düştüğümüz yıllar. Onlardan bazılarını sizlerle fotoğraflarla paylaşmak istiyorum.

Basın bayramında ağlayanlar ve gülenler

Bugün basın tarihiyle ilgili tarihe not düşüp zamana noterlik yapmak istiyorum. Bunu da kendime bir görev biliyorum. Zira 1975 senesinden beri gazeteciliğin içinde 1982 yılından beri de profesyonel gazeteci olarak mesleğin her dalında görev almış ve aktif gazetecilik yapan biriyim. İsterseniz gazetecilikle ilgili hayatımı ayrıntılı olarak http://www.belgeselyayincilik.com/hayati buraya tıklayarak öğrenebilirsiniz. Deyim yerindeyse bir ömrü gazeteci olarak geçirdim. Bugün hazırladığım bir çok tv belgeseli ve binlerce makale ve haber konferanslar gazetemiz arşivleri ve internet sayfalarında bulunmakta. Sadece yaptığımız belgesellerle ilgili bilgileri  http://www.belgeselyayincilik.com/devr-i-alem adresinden öğrenebilirsiniz. Kendini gazetecilik mesleğine adamış birisi olarak yerel gazeteci olarak kalmayıp ulusal ve uluslar arası alanda gazetecilik yapmakta basın mesleğindeki yanlış olduğuna inandığım hususları da açık açık eleştirmeyi bir görev bilmekteyim.

Gazeteci araştırmacı ve sorgulayıcı olmalı
Gazeteci ön yargılı olmamalı. Araştırmacı, sorgulayıcı, biraz muhalif , biraz şüpheci ama en önemlisi iyi niyetli ve yapıcı olmalı. Yıkmak çok kolay yapmak çok zor. Söz uçar yazı ve görüntü kalır. Gelecekte keşke dememek ve vicdan azabı çekmemek için dikkatli hareket etmeliyiz. 25 Mart 1985 yılında Gebze gazetesini kurduğumda “ Gazete ve gazeteci olarak kimsenin kasıtlı olarak kişilik hakları, namus ve ekmeğiyle oynamayacak ve yıkıcı olmayacağım.” diye genel ilkelerimizi açıklamıştım.
Bunları niçin yazıyorum biz geçmişi unutan sorgulamayan sloganları markasında özgün fikir üretmeden kendi hakkınızı bile aramayıp günlük yaşayan bir toplumuz. 24 Temmuz 2012 yani önceki gün İstanbul’da 2 ayrı törene katıldım. Birisi TGC Taksim Marmara Otelindeki balo salonundaki basın özgürlüğü ve sürekli basın kartı alan gazetecilere ödül töreni diğeri de basın ilan kurumunun Sultan Ahmet meydanındaki basın bayramı şenlikleri. Bir günde yaşadığım iki ayrı olay beni Türk basını açısından oldukça düşündürdü ve tarihe not düşme adına bu satırları yazmama vesile oldu. Önce isterseniz 24 Temmuz basın bayramı neden ve nasıl başladı ona bir değinelim.

24 Temmuz basın bayramı neden kutlanıyor?

24 Temmuz basın bayramı olarak kutlanılır. 24 Temmuz 1908’de basın meşrutiyetin ilanıyla basında sansürün kaldırılması Cumhuriyet döneminde de basın bayramı olarak kutlanmış. İsterseniz 24 Temmuz’da ne olduğunu kısa bir araştırma yaparak ayrıntıyı bilgiyi http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/165759.asp adlı adresten alabilirsiniz. Aradan 104 yıl geçti. Türk basını o kadar büyük sansürlere uğradı ki Abdülhamit dönemini mumla aradı ancak biz hep işin sloganında olduğumuz için ne olup bittiğini perde arkasını sorgulamadık. TGC’nin Marmara otelindeki töreninde gözyaşı vardı basın ilan kurumunun Sultan Ahmet Meydan şenliklerinde ise neşe ve mutluluk vardı. Bir basın bayramını daha gözyaşı ve şenliklerle kutlamış olduk. Önce sizleri TGC’nin Taksim Marmara Otelindeki basın bayramı toplantılarına götürelim.

Basın bayramı değil özgürlük toplantısı

TGC’nin 25 yıllık üyesiyim. Tüm toplantılarına katılıyorum. Dünkü toplantının benim için ayrı bir anlamı vardı. Çünkü Gebze tarihindeki ilk sürekli sarı basın kartı sahibi gazeteci olarak geçmem dolayısıyla TGC’den ödül alacaktım. TGC daha önce Dolmabahçe sarayında bu tip toplantıları yapıyordu. Toplantılara devlet adamları ve bir çok üst düzey bürokrat büyük ilgi gösteriyordu. Ancak bu yıl Dolmabahçe sarayı verilmemiş Marmara Otelinin balo salonuna girer girmez bir hüzün hakim olduğu belli oluyordu. Türkiye’nin anlı şanlı gazetecileri iftara bir saat kalmasına rağmen envai çeşit içki ve mezeyle birlikte salondaki bu hüznü atmaya çalışıyorlardı. Gazeteciler cemiyeti yönetimi tam kadro salondaydı. Dostlarla el sıkışıp konuştuk. Cemiyetin idarecileri toplantının tam iftar saatinde bitirileceğini ve oruçlu olan arkadaşların da iftarlarını açabileceklerini söylediler. Törende TGC genel Başkanı Orhan Erinç “Biz 24 Temmuzu son birkaç yıldır baskılar yüzünden basın bayramı olarak değil özgürlük mücadelesi olarak kutluyoruz.” Diyen bir konuşma yaptı. 2012 basın özgürlüğü ödülü Hürriyet yazarlarından Ferai Tınç’a verilmişti. Ferai hanım ödülünü aldıktan sonra yaptığı konuşmanın son bölümünde Türk basın tarihine geçecek şu cümleleri söylüyordu. “Basından sansürün kaldırılışının 104. yılında halen baskı ve yıldırma hakim. 104 yıl önce sansür kaldırılmıştı. Bugün hala sansür ve baskının olmasından utanç duyuyorum.” Diyerek ağlamaya başladı. Salon büyük b ir hüzün içerisine girmiş hüznü dağıtmak için davetliler alkışlarla Tınç’a destek veriyordu. TGC’nin basın bayramında gözyaşı ve hüzün hakimdi. Marmara Otelin balo salonundaki bu hüzünlü manzara yıllar önce dönemin Büyükşehir Belediye başkanı olan ve bugünün başbakanı Sayın Tayyip Erdoğan’ın TGC’in Pere Palas’taki toplantısına katılarak yaptığı konuşma aklıma geldi. O gün sayın başbakan o günün belediye başkanı bugünün başbakanı Sayın Erdoğan basın özgürlüğünden söz ederken Pere Palas otelinin salonunu dolduran o günün ünlü birçok gazetecileri Erdoğan’ın konuşmasını bile dinleme nezaketini göstermiyorlardı. Gözü yaşlı Ferai hanım başbakana basın özgürlüğü ile ilgili seslenirken o günleri gözümün önünden bir belgesel gibi geçiyordu.

TGC’den sürekli basın kartı ödülü

TGC benim basın ayın hayatımda önemli yeri var. 25 yıl önce üye olmuştum. TGC yönetimi aralarında birçok ünlü gazetecinin de bulunduğu bizleri unutmayarak Başbakanlık basın yayın enfermosyon genel müdürlüğü tarafından sürekli basın kartı almam dolayısıyla bir anı plaketi hazırlayarak bizleri onurlandırması ve vefasını göstermesi anlamlıydı. Yüzlerce gazeteci önünde ödülümüzü alırken 1975’ten bugüne onlarca yıllık gazetecilik hayatım gözlerimin önünden bir sinema şeridi gibi geçti ve TGC başkanı Orhan Erinç ve yönetim kuruluna teşekkür etmek istiyorum. Ödülümü alır almaz iftarımı açmak üzere Taksim’de temiz bir lokanta aramaya başladım zira iftarımı bu ortamda açmak istemiyordum. İftarımı açtıktan hemen sonra bir başka toplantıya giderek basın tarihine not düşmek istedim. Basın ilan kurumunun Sultan Ahmet meydanında 24 Temmuz basın bayramı düzenlediği şenliklere katılmak üzere Sultan Ahmet’e gittim.

Basın İlan Kurumunda basın bayramı şenliği

Basın ilan kurumu 1961 yılında Menderesi idam eden ihtilalçiler tarafından 191 sayılı kanun hükmünde kararnameyle kuruldu. Basın ilan kurumunda 2002-2006 yıllarında  ben de Türkiye’deki 1700 yerel gazete sahibinin temsilen Anadolu gazete sahipleri Türkiye temsilcisi seçimlerini kazanarak genel kurul üyeliği yaptım. Dolayısıyla basın ilan kurumunu yakınen biliyorum. Bu kurulda görev yaptığım sırada basında Ankara lobisi olarak bilinen Nazmi Bilgin tamamen basın ilan kurumuna hakimdi. Nazmi Bilgin ne derse o yıllarda basın ilan kurumunda o oluyordu. BİK’in 40 yıllık genel müdürü Gültekin Samancıoğlu ölüncü Ankara Gazeteciler cemiyeti başkanı Bilgin devreye girip BİK’in genel müdürlüğüne Ertan Cillo’nun getirilmesine destek olmuştu. O yıllarda bir çok olay yaşamış kazandığım seçimler Nazmi Beyin lobisiyle BİK genel kurulunda iptal edilmiş daha sonra uzun mücadele sonunda mahkeme kararıyla seçimleri kazandığım BİK genel kurulu üyesi olduğumu mahkeme kararıyla belgelemiştim. Bunların her biri ayrı konu. Bir gün basın ilan kurumuyla ilgili hazırlayacağım Devr-i Alem programında bu konuları ayrıntılı belgeselleştirerek Türk basın tarihine not düşmek istiyorum. BİK’in basın bayramına giderken kısaca bu geçmişi hatırladım.

BİK’te Mehmet Atalay dönemi

Spor basınından gelen BİK’in gelen müdürü Mehmet Atalay BİK’te kendine göre bir çok değişiklik yaptı. Bana göre en önemli değişikliği  basın ilan kurumunu kapalı kutu olmaktan çıkıp kamuoyuna açtı. Deyim yerindeyse doğrusuyla yanlışıyla basın kurumu tarihinde iz bırakan isim olarak Türk basın tarihine geçti. Bu yıl 24 Temmuz basın bayramı dolasıyla Türk basın tarihi için çok önemli bir çok duayen gazetecinin izlerinin olduğu tarihi Marmara Kırahathanesini temsili olarak açarak basın bayramında etkinlik yaptı. Etkinliğin olduğu alana gelince basından oluşan Türk sanat musikisi korosu ve sazandelerin neşeli şarkılar okuduğu şenliğe katılan bir çok ünlü gazetecinin keyifle sahnedeki şarkılara eşlik edip yapılan neşeli konuşmaları alkışladığını gördüm. TGC’nin Marmara Otelindeki hüzünlü toplantısının aksine BİK’in Marmara Kırahathanesindeki neşeli toplantısı adeta Türk basın tarihinin tam ortadan ikiye ayrıldığını gösteriyordu. Hükümeti temsilen toplantıda başbakan yardımcısı Beşir Atalay protokol sıralarında yer almıştı. Sultan Ahmet’te tam anlamıyla şenlik ve bayram havası vardı.

28 Şubat sürecinde yaşadığım baskı ve sansürler

Bir süre basın ilan kurumunun basın bayramındaki şenliklerini takip ederek Sultan Ahmet meydanından ayrılırken basın özgürlüğü ve basın üzerine yapılan baskılar ve özellikle 28 Şubat sürecinde gazeteci olarak çektiğim sıkıntılar ve Balyoz darbe planında Kocaeli’de kapatılacak ilk gazete ve tutuklanacak ilk gazetecinin benim olduğumu öğrendiğim anlar aklıma geldi. O gün kimse basın özgürlüğünden dem vurmuyordu. Bizzat meslektaşlarım tarafından düşüncemden dolayı ihbar edilerek fişleniyordum. Dönemin kudretli garnizon komutanı Zeki Durnalık tarafından o yıllarda kapatılan Mesaj FM radyosunun kapatılmasını eleştirdiğim için tehdit ediliyordum. Müfettiş sorgusuna maddi ve manevi baskılara uğruyordum. En doğal hakkım olan sürekli sarı basın kartı alma hakkım bile engelleniyor basın yayın enformasyon genel müdürlüğünün denetiminde yapılan ve yüzlerce gazetecinin oyunu alarak seçildiğim Anadolu Gazete sahibi temsilci seçimim bile atanmış basın ilan kurumu genel üyeleri tarafından iptal ediliyordu. Beni en çok yaralayansa seçimleri iptal edenler arasında hukuçuların meslek örgütü Baro başkanı olan Özdemir Özok ve hukuk fakültesi dekanlarının olması yaralıyordu. O gün yaşadıklarımı gün gün not ettim yılmadım BİK genel kurulunda yapılan hukuk cinayetini 8 yıl sonra mahkeme kararıyla iptal ettirerek bağımsız yargıda hakkımı aradım ve kazandım.

Ağlayanlar ve gülenlerden ders almalıyız

Bugün basın özgürlüğü adına konuşmalar yapılırken 24 Temmuz 1908 basında sansürün kaldırılışının yıl dönümü kutlanırken ağlayanlarla gülenlere baktığımda geçmişi hatırladım. TGC’deki hüzünlü toplantı ve BİK’in bayram havası iletişim fakültesi öğrencileri tarafından tez konusu yapılıp akademik çalışmalar yapılarak tarihe not düşülmeli. Ben sıkıntılı çektiğim dönemde de ağlamıyordum bugün de gülmüyorum. 1975 yılından beri gazetecilik yapmaya çalışıyorum. Doğru bildiğim yolda inandığım konularda eğilip bükülmeden el etek öpmeden ve devlet desteğine tenezzül etmeden gazetecilik ve belgeselcilik yapıyorum. Ömrüm olduğunca da yapmaya devam edeceğim. Türk basın tarihindeki bu ayrışma gerçekten düşündürücü.  Bu yazıyla basın tarihine not düşüp zaman noterlik yapmak istedim.

GTO’nun Üniversite ve Metro paneli

   Gebze Ticaret Odası’nın “Üniversite ve Metro paneli” ile ilgili kamuoyunda ki tartışmaları yakından takip ediyorum. Panele çok az arzu etmeme rağmen canlı yayın programı dolayısıyla katılamadım. Bu tür paneller gerçekten çok önemli. Panelin içeriğinden ziyade medyatik yönlerinin tartışılması çok üzücü.

   Üniversite ile ilgili 5-6 yıl önce Gesiad’da bir panel düzenlemiş, Tüsside’de ki bu panel yine polemik konusu olarak tartışılmıştı. Bu tür paneller bir çok kurum tarafından yapılmalı. Ancak, gerek GTO’nun ve gerekse GESİAD’ın panelleri siyasi polemik konusu olduğu için kimse bu tür panellere yaklaşmıyor.

   Paneller ve sempozyumlar bölgelerin kalkınmaları, gelişmeleri, alt yapı sorunlarının çözümü, sosyal ve kültürel açıdan gelişmeleri için önemli fırsat sunuyor. Gebze, bu bakımdan büyük imkanlar içerisinde. Bir taraftan Tübitak, diğer taraftan GYTE gibi, çok önemli kurumlar var. Bu kurumların Gebze bölgesi ile ilgili bu tür panel ve sempozyumlar yapması gerekiyor. Gebze Yüksek teknoloji Enstitüsü, kapanma tehlikesiyle karşı karşıya, her nedense GYTE yönetimi hiç sesini çıkarmıyor, adeta GYTE’nin kapanmasını bekliyorlar. Gebze’ye Üniversite kurulması için GYTE’yi kapatmamak gerekir. GYTE bunun haklı gerekçelerini bir sempozyumla dünyaya açıklamalı. Ama GYTE Rektörü ve yöneticilerini göremiyoruz. Gebze Ticaret Odası, Üniversite paneli ile önemli bir başlangıç yaptı. Nail Çiler Başkanlığı’nda ki GTO yönetimini kutluyorum. Sıra GYTE’de. Bakalım GYTE ne yapacak?

GEBZE’NİN METRO SORUNU

Gebze’nin en büyük sorunu ulaşım. İstanbul’un hemen yanı başındayız. İstanbul’un adeta çöplüğü ve arka bahçesi Gebze bölgesi. Gebzeliler 60 yıldır, Gebze-harem arasında minibüsle ulaşım sağlıyor. Otobüsler,  Şifa mahallesine kadar geliyor, ama bir türlü Gebze’ye bu otobüsler getirilemedi. Her gün İstanbul-Gebze ve Gebze-İstanbul arasında on binlerce kişi gidip geliyor ama bir türlü Metro ve hızlı ulaşım araçlarında bölgemiz hep devre dışı bırakıldı. Gebze bölgesi yok sayıldı, deniz hemen yanı başımızda denizden yararlanma imkanı hiç araştırılmadı. Hızlı Metro sebebiyle banliyö trenleri devre dışı bırakıldı, İstanbul’a gidip gelenler büyük sıkıntı yaşıyor. Köklü çözüm için GTO, metro paneli ile geleceğe ışık tutmak istedi. Ama Gebze’nin etkili ve yetkilileri, özellikle siyasetçiler ve sanayiciler bu önemli panele sahip çıkmadılar. Aslında sadece GTO değil, Belediyeler, siyasi partiler, OSB’ler ve Sivil toplum örgütleri Gebze’nin ulaşım sorununu masaya yatıracak paneller, konferanslar, sempozyumlar düzenlemeli, platformlar oluşturarak Gebze’nin hakkını aramalı. Sanayicilerimiz Gebze’ye ilgisiz ve duyarsız, STK’larımızın ise adı var kendileri yok. Siyasilerimizde yapılan işe sahip çıkma yerine sadece eleştiri yapıyorlar. Durum böyle olunca da hiçbir kurum ve kuruluş Gebze bölgesinin sorunlarını çözmek için elini taşın altına koymuyor. Gebzeliler Üniversite ve Metro gibi en doğal haklarından bile yoksun. GYTE kapanma tehlikesiyle karşı karşıya, başta Bay Rektör olmak üzere herkes suskun. Buradan bütün gücümle feryat ediyorum. Gebze’ye Üniversite mutlaka kurulmalı. Ancak G^YTE kapanarak değil. GYTE’nin aksayan yönleri düzeltilerek yoluna devam etmeli, Gebze bölgesine başlı başına bir üniversite kurulmalıdır. Gebze Üniversitesi, Gebze kışlasının olduğu yere değil, tıpkı Kocaeli’de olduğu gibi şehrin dışında denizli köyü bölgesinde ki geniş ormanlık alanlara Üniversite kurularak, Gebze Kışlası meydan olarak Gebze halkına tahsis edilmelidir.

  Gebze Ticaret Odası’nın Üniversite ve Metro paneli çok önemli bir başlangıç. Bir çok kurum ve kuruluşumuz bu tür paneller düzenlemelidir. Özellikle Gebze, Darıca, Dilovası ve Çayırova belediye başkanlarının öncülüğünde bölgemizi her bakımdan geleceğe hazırlayacak bir dizi paneller ve sempozyumlar yapılarak hazırlanacak raporlar Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakanlar, milletvekilleri, Üniversiteler, medya ve devletin ilgili ve yetkili birimleriyle paylaşılmalı. Belediye Başkanlarımıza ve milletvekillerimize bu bağlamda çok büyük görev düşüyor. Belediye seçimlerinin yaklaştığı bu günlerde belediye başkanlarımızdan kubbede hoş sedalar bırakarak geleceğin Gebzesine katkıda bulunmalarını bekliyoruz.

  Gebze Ticaret Odası’nın düzenlediği Üniversite ve Metro paneliyle ilgili yapılan konuşmaların özetini gazetemizin www.gebzegazetesi.com sitesindeki köşe yazımdan  okuyabilirsiniz.

——-

Üniversite ve Metro Gebze´ye şart

Gebze Üniversitesi ve Metro Paneline Darıca Kaymakamı Osman Ateş ve Dilovası Kaymakamı Hasan Göç’ün yanı sıra, Çayırova Belediye Başkanı Ziyaettin Akbaş ve Dilovası Belediye Başkanı Cemil Yaman Gebze İlçe Emniyet Müdürü Abdulkadir Demir, Gebze Kent Konseyi Başkanı İbrahim Güngör GTO Meclis üyeleri, mahalle muhtarları ve çok sayıda kişi katıldı. Panele Gebze Belediye Başkanı Adnan Köşker’in katılmaması ise dikkat çekti. Panel GTO Bakanı Nail Çiler´in açılış konuşması ile başladı. Üniversitenin Gebze’ye önem katacağını söyleyen GTO Başkanı Nail Çiler ‘Bugüne kadar Gebze Üniversitesinin kurulması için GTO olarak elimizden gelen tüm gayreti gösterdik, göstermeye de devam edeceğiz.’dedi

ÜNİVERSİTEYİ HAK EDİYOR

Panele konuşmacı olarak katılan Prof. Dr. Mustafa Ilıcalı Gebze’nin Üniversiteyi her türlü hak ettiğini söyledi. Mustafa Ilıcalı ‘Devlet üniversitesi de olabilir, Vakıf Üniversitesi de. Hiç önemli değil. Önemli olan Gebze´ye üniversite kurulmasıdır. Ayrıca, Gebze´ye üniversite kadar acil olan bir diğer konu ise, Metro konusudur. 40 bin nüfuslu yerlerde metronun olduğu yerde 300 bin nüfuslu Gebze’de nasıl metro olmaz’. Şeklinde konuştu

HOCA SORUNU YAŞANMAZ

Panelde konuşma yapan Yardımcı Doç. Dr. Cengiz Sunay ise, daha önce Gebze´de oturduğunu dile getirerek “İşim İstanbul´da olmasına karşın Gebze´de oturdum. Gebze´de niçin halen üniversite olmadığını anlamış değilim. Müthiş bir potansiyel var burada. Gebze bu bağlamda mutlaka il de olmalıdır. Ben Ağrı üniversitesindeyim, oraya hoca bulmakta zorlanıyoruz. Gebze üniversitesinde hocalık ve öğretim üyeliği yapmaya hazır yüzlerce üniversite hocası tanıyorum. Burada yapılması gereken sadece bir kampustur. Kampusu kurduğunuz takdirde gerisi kendiliğinden gelir. Gebze eski Gebze değil’ şeklinde konuştu

GEBZE’YE TREN YOLU GELECEK

TCDD 1.bölge Müdürü Hasan Gedikli ise yaptığı konuşmada “İpek yolu Kars´tan başlar Gebze´den geçer. OSB´lere doğrudan istishak hatları bağlıyoruz. Demiryolu hatlarımızı ve filolarımızı yeniliyoruz. Gebze 2013´ün sonunda Marmaray’a kavuşacak. 2014´de ise hızlı tren Pendik´e varmış olacak. Gebze´de bir tren istasyonumuz her koşulda olacak” dedi

Öte yandan Gebze Ticaret Odası tarafından organize edilen ‘Gebze Üniversitesi ve Metro paneli’ dinleyicilerin sorularının yanıtlanmasının ardından son bulurken konuşmacılara plaket verildi gerçekleşti

Kur’an-ı Kerim sevgisi ve Gebze’de hafızlık heyecanı

Dün Gebze tarihinde bir ilk yaşandı. Gebze Kapalı spor salonunda binlerce kişinin katılımıyla ilk kez, hafızlık icazet töreni yapıldı. Yapılan bu töreni uydudan tüm dünyaya yayın yapan Çay TV aracılığıyla yayınlatarak Gebze tarihine not düştük. 9 Hafızımız, Diyanet İşleri Başkanlığı Din Hizmetleri Genel Müdürü Prof.Dr. Ali Erbaş’ın katılımıyla belgelerini aldılar. Ramazan-ı şerif olmasına rağmen binlerce Gebzeli, bu muhteşem ana Kuran sevgisinden dolayı katılarak, dünya birincisi hafızların okuduğu kuran ile coştular.

KURAN AYI RAMAZAN

Ramazan ayı, kuran ayı olarak bilinmekte. Ramazan başlı başına bir kültür, medeniyet ve İslamiyetin ne kadar önemli olduğunu dünyaya duyuran çok özel bir ay. Ramazan kültürünü doya doya yaşamak, kuran ayı olan Ramazan’da, kuran-ı kerim’i okumak, yakından tanımak, ifade ettiği anlamı ve değerleri öncelikle kendi benliğimizde yaşamaktır.
Son birkaç gündür, Kuran-ı Kerim ve Ramazan-ı Şerif üzerine yazılar yazıyorum. Yurt içi ve yurt dışından bir çok takdir ve teşekkür mesajı aldım. Okurlarımdan çeşitli önerilerde alıyorum. Kuran-ı kerim’i bu ramazan ayında mealiyle birlikte okuyarak anlamalıyız.
Allah kelamı olan, Cibril vasıtasıyla peygamberimize vahyedilen 23 yılda tamamlanan Kuran-ı Kerim, üzerine başlı başına bir araştırma yapıp Kuran-ı Kerim ile ilgili birkaç satır da olsa yazmak istedim. Aslında Kuran-ı Kerim ile ilgili yazı yazmak büyük sorumluluk isteyen kuran ilmine sahip uzman kişilerce kaleme alınmalı. Geçmişten günümüze mealler ve tefsirler yazılarak insanlar Kuran ilmiyle aydınlatılmakta.
Kutsal kitabımız Kelam-ı Kadim ile ilgili Kuran’da 58 ayette Kuran kelimesi geçmekte. 23 yılda tamamlanan Kuran-ı Kerim 13 yılı Mekke’de diğer 10 yılı ise Medine’dedir. Kuran-ı Kerimin peygamber efendimiz döneminde vahiy katipleri ve hafızlar tarafından ezberlenerek muhafaza edildiği rivayet edilmekte

KURAN-I KERİM MEKKE’DE NAZİL OLDU, İSTANBUL’DA YAZILDI

Kuran-ı Kerim ile ilgili bir çok ilim, bilgi anlatılmakta. Bu bağlamda Kuran-ı Kerim’i Mekke’de nazil olduğu, Medine’de toplandığı, Kahire’de okunduğu, İstanbul’da yazıldığı, Tataristan’ın başkenti Kazan’da ise basıldığı anlatılmakta. Gerçekten de bugün dünyanın en büyük Kuran-ı Kerim-i 600 kg ağırlığında Tataristan’ın tarihi Bulgar Türk İslam Devleti’nin kurulduğu yerde sergilenmektedir. Dünyanın en küçük Kuran-ı Kerimi ise Afganistan’ın Belh kentinde ki Mezar-ı Şerif’de sergilendiğini daha önce bu sütunlardan aktarıp, belgesel çekimleri yaptığımı ifade etmiştim. Bugün her şeyi araştırıp, öğrenmeye çalışıyoruz. Ancak kutsal kitabımız Kuran-ı kerim ile ilgili maalesef fazla bilgiye sahip değiliz, mealini bile okumaktan aciziz. Bu Ramazan-ı Şerif kendimize bir iyilik yapalım, Kuran-ı kerim’i yeniden anlayarak okuyup öğrenelim.

Kur’an-ı Kerim ve Hafızlığın önemi

Allah kelamı olan ayet, sure ve cibril vasıtasıyla peygamberimize vah edilen 23 yılda tamamlanan Kuran-ı Kerim, kelam-u kadim ve mushafı şerif üzerine başlı başına bir araştırma yapıp Kuran-ı Kerim ile ilgili birkaç satır da olsa yazmak istedim. Aslında Kuran-ı Kerim iel ilgili yazı yazmak büyük sorumluluk isteyen kuran ilmine sahip uzman kişilerce kaleme alınmalı. Bu noktada bir çok akademik çalışmalar yapılmakta. Geçmişten günümüze mealler ve tefsirler yazılarak insanlar Kuran ilmiyle aydınlatılmakta.

Kutsal kitabımız Kelam-ı Kadim ile ilgili Kuran’da 58 ayette Kuran kelimesi geçmekte. 23 yılda tamamlanan Kuran-ı Kerim 13 yılı Mekke’de diğer 10 yılı ise Medine’dedir. Kuran-ı Kerimin peygamber efendimiz döneminde vahi katipleri ve hafızlar tarafından ezberlenerek muhafaza edildiği rivayet edilmekte.

Peygamber efendimizin vefatından sonra Yemame savaşında 70 kadar hafızın şehit edilmesi üzerine heyet toplanarak Hz. Ebubekir döneminde Kuran-ı Kerim sayfe sayfe toparlanıp (İmam Mushafı) olarak toplanmıştır. 114 sure, 30 cüz ve 6666 ayetten oluşan Kuran-ı Kerim Hz Osman döneminde ilk kez toparlanıp 5 kopya yapılarak İslam medeniyeti coğrafyasına dağıtılmıştır. Bunlar içinde en eski olanı Özbekistan’ın Taşkent şehrinde bulunmakta, bir başka orijinal Kuran-ı Kerim kopyası ise Topkapı müzesinde sergilenmektedir. İslam medeniyeti coğrafyası asırlardan beri bu kopyaları gözü gibi muhafaza etmektedir. Bugün Kuran-ı Kerim üzerine çalışanlar geçmişte yazılan tefsirlerden yararlanmaktadır.

GEBZE’DE KUR’AN AYI RAMAZANDA HAFIZLIK TÖRENİ

Kuran ayı Ramazan ayında Beylikbağı Kuran kursu muhteşem bir Kuran ziyafetiyle hafızlık eğitimini başarıyla tamamlayan 9 öğrenciye icazet töreni düzenleyecek. Gebze bölgesi ilk kez Hafızlık icazet törenine ev sahipliği yapacak. Gebze yarın kapalı Spor salonu tarihi bir ana ev sahipliği yapacak. Gebze Müftülüğüne bağlı Beylikbağı Kuran Kursu’nda hafızlıklarını tamamlayan 9 Hafızın icazet töreni gerçekleşecek. Hafızlar, hafızlık icazet töreni dolayısıyla Türkiye’nin ünlü hafızlarından kuran ziyafeti gerçekleşecek. Törene diyanet işleri başkanlığı eğitim hizmetleri Genel müdürü Prof.Dr. Ali Erbaş, Kocaeli Müftüsü Mehmet Sönmezoğlu ve Gebze Müftüsü R.Şükrü Balkan’da birer konuşma yapacak. Türkiye’nin tanınmış hafızlarından 2007 Dünya Kuran okuma birincisi hafız Hızır Özkök, 2008 Dünya Kuran Okuma ikincisi Hafız Abdurrahman Bozan ve Hafız Ahmet Kayacı, Kapalı Spor salonuna gelip hafızlık icazet törenine katılanlara Kuran okuyarak, Kuran ziyafeti sunacaklar. Yarın saat 14.00-17.00 arasında kapalı spor salonunda gerçekleşecek tören uydudan Tüm dünyaya yayın yapan Çay TV tarafından canlı olarak yayınlanacak.

KAPALI SPOR SALONU’NDA KURAN ZİYAFETİ

Yarın kapalı Spor salonu tarihi bir ana ev sahipliği yapacak. Gebze Müftülüğüne bağlı Beylikbağı Kuran Kursu’nda hafızlıklarını tamamlayan 9 Hafızın icazet töreni gerçekleşecek. Hafızlar, hafızlık icazet töreni dolayısıyla Türkiye’nin ünlü hafızlarından kuran ziyafeti gerçekleşecek. Törene diyanet işleri başkanlığı eğitim hizmetleri Genel müdürü Prof.Dr. Ali Erbaş’da katılarak bir konuşma yapacak. Kocaeli Müftüsü Mehmet Sönmezoğlu ve Gebze Müftüsü R.Şükrü Balkan’da birer konuşma yapacak. Türkiye’nin tanınmış hafızlarından 2007 Dünya Kuran okuma birincisi hafız Hızır Özkök, 2008 Dünya Kuran Okuma ikincisi Hafız Abdurrahman Bozan ve Hafız Ahmet Kayacı, Kapalı Spor salonuna gelip hafızlık icazet törenine katılanlara Kuran okuyarak, Kuran ziyafeti sunacaklar.

GELECEĞİN GEBZELİ ÜNLÜ KURAN HAFIZLARI

Gebze Beylikbağı Kuran Kursu’nda hafızlık eğitimini kısa sürede başarıyla tamamlayarak icazet almaya hak kazanan ünlü Kurra hafızlarımızın isimleri şöyle:

Zekeriyya Kurt(Giresun)

Hamza Aydemir (Kars)

Fatih bayram(Bayburt)

Sebahattin acar (Sinop)

Burak Bayraktar (Trabzon)

Ömer Sami( Erzurum)

Hasan Ali Kurt (Erzurum)

Osman Taşel (Trabzon)

Abdülkadir Aman (Düzce)

Hoş geldin Ya Şehr-i Ramazan

   11 Ayın sultanı mübarek Ramazan ayı dün akşam kıldığımız teravih namazı ve gece kalktığımız sahurla  başladı. Ramazan ayı sadece oruç İbadeti’nin yerine  getirildiği ay değil başlı başına  bir kültür, medeniyet ve tarihin yaşanması ve yaşatılması demek. Ramazan kültürünü doya doya yaşamak için  mübarek Ramazan ayına  hazırlık yaptık mı ?..
Ramazan ayı sadece İslamiyet’in 5 temel şartından birisi olan oruç tutulan dini bir ibadetin  ifade edeldiği ay değil, fakirlere fitre ve zekatların verildiği sosyal bir olaydır. “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” Hadisi şerifi ile “Tok olan acın halinden anlamaz” ata sözümüz; anlamını  Ramazan ayında  tutulan oruçta bulmakta.
Orucun nefis terbiyesi, insan İradesinin kuvvetlenmesi ve en önemlisi aç olan insanların halini anlamak için  önemli bir fırsattır. Gösteriş ve israfa kaçmadan verilen toplu iftar yemekleri ve  fakirlere  erzak dağıtımı aç olan insanlara karşı  dini bir  görevdir. Bu dini ve toplumsal görev acaba ne kadar yapılıyor?
Huzur, Bereket ve sağlık ayı olan Ramazan´da verilen  gösterişli iftar  yemeklerinde fakirin hakkı olan yemekler zenginlere verilmesi üzücü. Dini bir İbadet olan iftar yemeklerine gösteriş için büyük paraların  harcanması  israftır. Gebze’de sayıları hızla artan çok sayıda  insanın  kuru ekmek ve çorba ile iftar açtığını unutmamak gerekiyor.

GÖSTERİŞ İÇİN İFTAR YEMEKLERİ VERİLMEMELİ

Gösteriş için verilen iftar yemeklerinde milyarlarca  lira  para harcayanlar fakirler için acaba kaç lira  harcıyor?. Bir dilim ekmeğe bile muhtaç insanların bulunduğu Gebze’de  fakirler neden  unutuluyor? Fakirlerin  Ramazan ayını huzurlu geçirmesi için, kurum ve kuruluşlara büyük görev düşüyor. Dini ve milli görevimizi acaba ne kadar  yapabiliyoruz?.
Fak-Fuk -Fon olarak bildiğimiz Kaymakamlık bünyesindeki  Gebze Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı’na Gebzeli  binlerce  fakir ailenin kaydı var. Her gün Kaymakamlık binası bir çok fakir insanın  istekleri ile  çınlıyor. Fakirler devlet kapısından yardım isterken zenginlerin gösterişli iftar sofralarında israf derecesinde para harcaması  hem  dini ve hem de  ahlaki geleneğimize  uymuyor.

BİNLERCE FAKİR İNSAN VAR

Gösterişli iftar yemeği  veren kurum ve kuruluşlara bir çağrımız var. Gelin bu Ramazan ayında iftar yemeği paralarını  Kaymakamlık  bünyesindeki  Sosyal Yardımlaşma  ve Dayanışma Vakfına verelim.  Gayri resmi rakamlara göre Gebze’de binlerce fakir insan buluyor. Unutmayalım ki bu fakirler  bizlerden  yardım  bekliyor
Ramazan ayında, kişi , kurum ve kuruluşlar vereceği iftar yemeği parası ile bir çok  fakir öğrenciye  burs ve yüzlerce fakir insana  yardım yapabilir.  Sözde zengin olan ancak gerçekte fakir insanların yaşadığı Gebze’de yardıma ihtiyacı olan fakat onurlu  olduğu için  yardım istemeyen çok sayıda fakir  oduğunu da  unutmayalım..
Toplumu birbirine bağlayan sosyal olay sadece  İslam kültüründe ve Ramazan ayında yaşanmakta. Siz hiç çevrenizde ve oturduğunuz apartmanda yaşayan insanlarla  ilgili araştırma yapıp  durumları ile ilgilenip hatırlarını  sordunuz mu? Ramazan ayını fırsat bilip akrabalarımız ve  çevremizde yaşayan insanlara  yardımcı oldunuzu mu? Gelin bu Ramazan ayını fırsat bilip imkanlarımız ölçüsünde akirlerin  ihtiyaçlarını  gidermeliyiz.

      İHTİYAÇ SAHİPLERİNE YARDIMCI OLALIM

Toplumu bir birine bağlayan, karşılıklı saygı ve  sevgiyi  pekiştiren Ramazan ayını dolu dolu yaşamak için gelin bu Ramazan ayında kendimize  biraz olsun zaman ayıralım. Her  gün bir yakınımızı arayıp hal ve hatırını soralım. İhtiyaç sahibi  akrabalarımıza yardımcı olalım. Fakir ve muhtaç aileleri sevindirip   gösterişli iftar paralarını  başta fakir öğrenciler  olmak üzere ihtiyaç sahibi ailelere  verelim.
Evet  Ramazan ayını,  sadece dini bir ibadetin yapıldığı  ay değil, gelenek, görenek  ve  yardımlaşma  kültürümüzde çok önemli yeri  olduğunu  unutmayalım. Ramazan  ayı Toplumu   bir biri ile  kaynaştıran çok önemli  sosyal bir olay. Ramazan ayını en güzel şekilde yaşayalım. Unutmayalım ki Ramazan fakirlerin hatırlandığı bir aydır. Kendi kendimize soralım, Ramazan ayında Fakirler için  ne tür yardım yapacağız sorusuna  cevap arayarak hep birlikte  Hoş geldin Ya Şehr-i Ramazan diyelim.

Kuran ayı Ramazan ayı

Bugün teravih namazı ve gece kalkacağımız sahurla kuran Ayı Ramazan’ı- Şerife hoş geldin diyeceğiz. Ramazan kültür ve medeniyet tarihimizin önemli simgesi, dinimizin temel unsuru, maneviyatımızın bir kandili. Ramazan ayı, gerçekten sadece İslam dünyası değil, insanlık tarihi içinde gerçekten önemli.
Ramazan ayı kuran ayı dedik. Bu ramazan ayında gerçekten kendimize bir iyilik yapmalı, dinimizi ve özellikle kuran-ı kerim’i anlayıp öğrenmeye çalışmalıyız. Kendi adıma bu ramazan ayında Kuran-ı kerim’in sadece lafzını değil, mealini de okuyup öğrenmeye çalışacağım.
Ramazan ayı barış ayı olmasına rağmen, İslam coğrafyasında kan akmaya devam ediyor. İnşallah ramazan ayının bereketine İslam coğrafyası ve insanlık aleminde barış ve huzur olur. Savaşların yerini barış alır, silahlar susar, insanlık huzur ve saadet içerisinde olur.
Ramazan ayını fırsat bilip, kendimiz, ailemiz, millet ve memleketimiz için yeni bir başlangıç yapmalı, deyim yerindeyse bu Ramazanı milat kabul edip, beyaz sayfalar açarak hayır hizmetlerinde yarış etmeliyiz.

KURAN AYINDA GEBZE’DE, ÜNLÜ HAFIZLARIN KATILIMIYLA KURAN ZİYAFETİ YAŞANACAK

Kuran ayı Ramazan ayında Beylikbağı Kuran kursu muhteşem bir Kuran ziyafetiyle hafızlık eğitimini başarıyla tamamlayan 9 öğrenciye icazet tördeni düzenleyecek. Gebze bölgesi ilk kez Hafızlık icazet törenine ev sahipliği yapacak. Gebze 22 Temmuz Pazar günü kapalı Spor salonu tarihi bir ana ev sahipliği yapacak. Gebze Müftülüğüne bağlı Beylikbağı Kuran Kursu’nda hafızlıklarını tamamlayan 9 Hafızın icazet töreni gerçekleşecek. Hafızlar, hafızlık icazet töreni dolayısıyla Türkiye’nin ünlü hafızlarından kuran ziyafeti gerçekleşecek. Törene diyanet işleri başkanlığı eğitim hizmetleri Genel müdürü Prof.Dr. Ali Erbaş, Kocaeli Müftüsü Mehmet Sönmezoğlu ve Gebze Müftüsü R.Şükrü Balkan’da birer konuşma yapacak. Türkiye’nin tanınmış hafızlarından 2007 Dünya Kuran okuma birincisi hafız Hızır Özkök, 2008 Dünya Kuran Okuma ikincisi Hafız Abdurrahman Bozan ve Hafız Ahmet Kayacı, Kapalı Spor salonuna gelip hafızlık icazet törenine katılanlara Kuran okuyarak, Kuran ziyafeti sunacaklar. Pazar günü saat 14.00-17.00 arasında kapalı spor salonunda gerçekleşecek tören uydudan Tüm dünyaya yayın yapan Çay TV tarafından canlı olarak yayınlanacak.

HAFIZ YUSUF GEBZELİYİ SAYGIYLA ANIYORUZ

Buradan bir ismi rahmet ve saygıyla anıyorum. Gebze Mustafapaşa Medresesi’nden yetişen ünlü hafız Yusuf Gebzeli ve İsmail Biçer, 1998 yılında trafik kazasında hayatlarını kaybetmişlerdi. Türkiye´nin ünlü hafızlarından İsmail Biçer ve Yusuf Gebzeli, Bandırma yakınlarında geçirdikleri trafik kazasında hayatını kaybetti. Alınan bilgilere göre, İstanbul´dan, Bandırma´ya gitmekte olan Yusuf Gebzeli yönetimindeki 34 UL 946 plakalı özel oto, Bandırma girişinde, önündeki mahkum taşıyan aracı solladıktan sonra, karşı yönden gelen ve Bursa istikametine gitmekte olan Remzi Karaya yönetimindeki 16 K 7794 plakalı kamyonla çarpıştı. Kazada, hafız İsmail Biçer ve Yusuf Gebzeli hayatlarını kaybederken, hafız Amir Ateş ve Fevzi Mısırlı ağır şekilde yaralandı.

KUR’AN’IN MUCİZESİ 6 YAŞINDAKİ HAFIZ ZEYNEP SUDE
KUR’AN MUCİZELERİ GERÇEKTEN AKILLARA DURGUNLUK VERİYOR

Şimdi sizlere Gaziantep’de yaşayan ve henüz 6 yaşında olan minik Zeynep Sude’den bahsetmek istiyorum. Zeynep Sude, henüz 6 yaşında. 4,5 yaşında Kur´an´ı öğrenen Zeynep Sude, 1,5 yılda hafız olmayı başardı. Diyanet İşleri Başkanlığı´nın Hafızlık Tespit Sınavı´na giren Zeynep Sude Aydoğan, imtihanı yapanları hem şaşırttı hem ağlattı. Kısa bir sürede Kur´an´ı ezberleyerek dikkatleri üzerine çeken Aydoğan´a, süreç içerisinde ailesi ve hocaları tarafından büyük destek verildi. Çocuk olduğu unutulmadan, gerektiğinde oyunlar oynayarak hafız olan küçük kız, mahcup bir şekilde ´Allah hafız olanlara sevap yazıyor´ diyerek, sıkılmadan, severek hafızlığını tamamladığını belirtiyor. Zeynep Sude Aydoğan´ın ezber kabiliyetinin olduğu ilk olarak ailesi tarafından fark edildi. Hafızlık eğitimi veren eğitmenlerle de irtibata geçilerek, Aydoğan´ın bu yeteneğinin geliştirilmesine yardımcı olundu. 4,5 yaşında Kur´an´ı okumaya başlayan Zeynep Sude, 6 aylık bir sürede de ezber yapmaya başladı.

YENİ YASAYLA HAFIZLIĞININ ÖNÜ AÇILDI

Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun´da yapılan değişiklikle, Kur´an kurslarına yaş sınırlaması getiren düzenlemenin yürürlükten kaldırılması küçük kızın hafızlığının önündeki engelleri kaldırdı. Böylelikle Şehitkamil Müftülüğü´ne bağlı Mahmudiye Kur´an Kursu´na da kayıt oldu. 6 yaşında Hafızlık Tespit Sınavı´na giren Zeynep Sude, komisyon üyelerini hem şaşırttı hem de ağlattı.
6 yaşında hafız olmayı başaran Zeynep Sude´nin ailesi kadar eğitmenleri de büyük bir sevinç yaşadı. Mahmudiye Kur´an Kursu Müdürü Muammer Özbek, gözlerini yaşartan bu gelişme karşısında şaşkınlığını gizleyemiyor. 6 yaşındaki bir çocuğun bu başarıyı göstererek iyi bir örnek teşkil ettiğine dikkat çeken Özbek, başarı hikâyesinin nasıl meydana geldiğini şöyle anlatıyor: Zeynep Sude´nin hafızlık eğitiminde en büyük desteği verenlerden biri de yanı başından ayrılmayan Kur´an kursu öğreticisi Müberra Akpınar. Zeynep Sude´nin 5 yaşına geldiğinde Kur´an´ı artık seri bir şekilde okuduğunu anlatan Akpınar, “Gerektiği zaman oyun parklarına götürdük. Kur´an´ı zorla değil, sevdirerek öğrettik.” ifadelerini kullanıyor.

Arımelit Yolu Milli Park olmalı

      Son bir haftadır siyaset ve başbakanın Kocaeli gezisi ile ilgili yazılar kaleme alıp, yorumlar yaptım.bugün sizleri kültür ve tarih yazısı ile rahatlatmak istiyorum. Kültür ve tarih konuları siyasetten çok daha iyi ve güzel. Okuyanı da yazanı da rahatlatıyor. Sizleri bugün Karadeniz’e doğru götürmek istiyorum.
Yollar, bölgeler , ovalar ve dağlar vardır çok anlam ifade eder.Arımelit yoluda neresi? diye soracaksınız. Karadeniz bölgesinde yaşayan herkes Arımelit’i bilir.Arımelit diyince biraz dururlar… derin nefes alarak tarihi yeniden yaşarlar. Yaşı 30’un altında olan, Karadeniz’e yolu düşen herkes burayı bilir. Arımelit ve Demircili köyünün benim kültür dünyamda çok önemli yeri vardır. 30 yıl önce Espiye’nin Demircili köyü ve tarihi Arımelit yolundan  bir çok kez gelip geçtim. 30 yıldır buraları tekrar gelip ve geçmek istiyordum. Son Karadeniz gezisinde Demircili köyü ve Arımelit dağına çıkarak tarihi yeniden yaşadım.
Fındık bahçeleri arasından kıvrım kıvrım insan gücü ile açılan, koç boynuzu gibi tehlikeli virajlardan geçilen gidilen Arımelit yolu vefasızlığa kurban gitmiş , istinat duvarları yıkılmış, yollar delik deşik olmuş; üstelik bu yetmiyormuş gibi Giresun Belediyesi Bölgeyi çöplük haline getirmek üzere yer satın alarak çöplük yeri olarak tahsis etmiş. Koruma altına alınıp Milli Park ilen edilmesi gereken Espiye Keşap arasındaki Arımelit yolu çöplük haline geliyor. Geçmişin hatırasına vefa borcumuzu ödemek için bu yolun Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Vakfı tarafından koruma altına alınıp Tabiat ve milli Park ilan edilmesi için çalışma yapmaya karar verdim.
Kültür ve Tabiat varlıklarımıza sahip çıkmalıyız. Arımelit’in o virajlı yolları gerçek anlamda bir kültür ve tabiat varlığımız.konuyu Giresun valisi Sayın Dursun Ali Şahin’e de ilettim. Devletin ilgili ve yetkili birimlerine buranın çöplük haline gelmemesi için sesimi duyurmaya çalışacağım. Buradan  yaşı 30’un üzerinde olan ve Arımelit’in o virajlı yollarından geçen tüm Karadenizlilere seslenmek istiyorum. Geçmiş hatıralarınızı yeniden yaşamak için sizleri Arımelit yolundan davet ediyor, Arımelit yolu ve dağının Milli ve tabiat parkı olması için destek mesajlarınızı bekliyorum. Ben Arımelit yolundan geçerken Giresun tarihini düşünerek yol ağzına indim. Sizleri de Arımelit yoluna davet ederek, Giresun tarihine yolculuğa davet ediyorum.

ŞİİR TADINDA GİRESUN’A YOLCULUK

Ben,  Karadeniz’ in mas mavi süsü,
Tarih ve  tabiat kaynıyor içim.
Ben,  yaylaların  rengarenk çiçeği,
Medeniyet olup  aydınlatacağım.

Ben Fındık bahçelerinin  zümrüt yeşili,
Ben, dağlar da kar,  tarlalarda bereket
Adını kirazdan alan Fındığın başkentiyim,
İçimden  kültür ve medeniyet tarihi akar.

       KÜLTÜR, TARİH VE  TURİZMDE MARKA ŞEHİR  GİRESUN…
Dalları filizlerle bezeli yaşlı bir   çınarım…. Her gün yeniden doğuyorum… Geçmişim tüm  kültürleri  kucaklar…Adım ne olursa olsun   binlerce yıllık  kültür ve Medeniyeti’nin birikimiyim. Ben  Karadeniz bölgesinin Kültür  tarih ve  doğal güzellikleri  ile  Fındık ve kirazın başkenti   , Marka şehir   Giresun’um..

    Bin yılları, beş bin yılları devire devire bu güne gelmiş bir medeniyetler beşiği  Adım başı tarih. Adım başı geçmişten izler taşıyor. Adım başı doğal güzellik yurdu burası. Adım başı kültür  ve tarih . Her an yeniden keşfedilmeye hazır. Duyulmamış sözleri, tam olarak yazılamamış  tarihi ,   hakkı ile  anlaşılamamış  hak aşığı gönül sultanları .. dinlenememiş  halk ozanları, hikayeleri destanları masallarıyla bitmez tükenmez bir  bölge Giresun..
Boy boy tepeler, göz alabildiğine yeşil bağ ve bahçeler… burası Türkiye’nin en önemli   kültür ve turizm  bölgelerinden birisi.. Devr-i Alem ile  Giresun’un kültür ve medeniyet tarihine yolculuk başlıyor.
Giresun, Karadeniz Bölgesinin doğu kesiminde yer alan önemli bir liman şehrimiz. Doğudan Trabzon-Gümüşhane, batıdan Ordu-Sivas, güneyden Sivas-Erzincan illeri, kuzeyden de Karadeniz ile çevrili şirin bir ilimiz.

      GİRESUN  VEFALI TORUNLARINI BEKLİYOR
Gurbet elde  yaşayanlar   sılaya hasret. Genç torunlar  Giresun sevdası ile yanıp tutuşuyor,Dede,Nine,  Baba,Ana ve Hala  mezarları   kaybolmuş, Köyler ıssız , evler viraneye dönmüş , fındık  bahçeleri  orman, mısır tarlaları yok olmuş, meyve ağaçları kurumuş,dereler çağlamıyor, yaylalarda koyun kuzu meleşmiyor,   Dede ve    baba memleketimiz    Giresun biz torunlardan  vefa bekliyor…
Gurbet elden  Giresun´a yol göründü..Yollar uzun , vuslat zor,kavuşmak hayal  olsa da, Dede ve baba memleketi   güzel Giresun’umuz bizi  çağırıyor.. Vefalı torunları bekleyen  Fındığın ve kirazın başkenti   memleketimiz Giresun’un  davetine  ne zaman  icabet edeceğiz ?.. Ben 15 gün bu davete icabet ettim, karlı yayla dağlarından Karadeniz sahiline Devri Alem yaptım. Çocukluk yıllarımı yaşayıp, anamın dizi dibinde çocukluk hikayelerimi dinleyip yorgunluk attım. Sizlerde baba ve dede memleketlerine gidin çocukluk yıllarınızı yaşayarak gerçek anlamda tatil yapın.

NOT: Değerli araştırmacı Nihat Öztürk’ün Arımelik mi Arımelit mi? Yazısını aşağıda okumaya davet ediyorum.

     ARIMELİK Mİ ? ARIMELİT Mİ?

       Armelit dağı Trabzon – Giresun arasında yolculuk yapan herkesin korkulu rüyasıydı 1977 yılı sonuna kadar. Bırakınız Trabzon’dan Giresun’a gidenleri; Rize’den, Artvin’den, Hopa’dan çıkıp Samsun’a, Ankara’ya, İstanbul’a gidenler de Armelit virajlarını döne döne tepeye çıkacaklar ve yine döne döne ineceklerdir.

       Armelit’in doğusunda kalan özellikle Tirebolu, Görele ve Eynesil ilçelerinde yaşayanlar sırf Armelit yolundan geçmemek için Giresun yerine Trabzon’a yönelmişlerdi. Alış verişlerini Trabzon’dan yaparlar, hastaneye ve doktora Trabzon’a giderlerdi.
Espiye’ye kadar denizi takip eden karayolu Yağlıder’nin doğusundan içeriye saparak bir süre dere boyu gittikten sonra tarihi bir demir köprüyle karşıya geçer ve Armelit’e tırmanmaya başlardı.
Zirveye ulaştıktan sonra da inişe geçer ve Yolağzı’ndan tekrar deniz kenarına ulaşırdı. Espiye’den içeriye dönen yol dar ve virajlıydı. Armelit’e çıkan yol ise hem dar, hem virajlı ve hem de rampaydı.

       O günlerin arabalarıyla bu yoldan geçenlerin başı döner, gözü kararır, midesi bulanır ve araba tutardı. Yağlıdere üzerinde demir ayaklar üstüne yine demir kirişlerle kurulmuş tek araba geçecek genişlikte bir köprü vardı. Karşıdan bir araba geldiğinde geçişme imkânı olmadığı için birbirlerini beklerlerdi.
Dağın zirvesine yaklaşıldığında iki önemli viraj vardı, yolun alt kısmına kale surları gibi taş duvarlar yapılmıştı. Armelit dağı dediysek Ağrı dağı demedik; denizden yüksekliği 600 metre kadar.
Ancak yol dik, virajlı ve dardı. Bütün bunlara rağmen başka da yol yoktu. Hep sahilden bir yolun yapıldığı söyleniyordu. Ben 1977 yılının Temmuz ayında askere giderken Armelit dağından gitmiş, 1978 yılı Şubat ayında izine gelirken sahil yolundan gelmiştim. Armelit yolundan son geçişim 32 yıl önce olmuştu. Geçen hafta 32 yıl sonra Armelit yolundan yeniden geçtim. Tek amacım vardı, o günlere ait hatıralara yeniden can katmak… Şimdi buna nostalji diyorlar galiba… Espiye’den eski Armelit yoluna girdik ve Yolağzı’ndan sahile indik.
Espiye ile Yolağzı arasında sahilden bir yol yapılınca Armelit yolu karayolları ağından çıkartılmış ve grup köy yolu olarak tanımlanmaya başlanmış. Espiye’nin Demircili ve Keşap’ın Bayramşah ve diğer bazı köyleri bu yolu kullanıyorlar. Espiye tarafının yolu Kaşap tarafına göre daha bozuk. Demirciler köyünde bir beton duvar devrilmiş ve yolun yarısı göçmüş. Yol yüzeyinde çukurlar oluşmuş. Kale surları görünümündeki taş duvarlar bütün heybetiyle ayakta duruyor. Kıvrıla kıvrıla yükselen yol yine kıvrıla kıvrıla iniyor. Yağlıdere üzerine yıllar önce kurulan demir ayaklı ve tek arabanın geçeceği genişlikte olan tarihi köprü hizmet vermeye devam ediyor. Kaşdibi ve Demircili köylerini birbirine bağlıyor.

       Yine arabalar geçişemediği için birbirlerine yol veriyorlar. Köprü bakımsız, korkuluklar çürümeye yüz tutmuş. Ama zamana ve insanlığın vefasızlığına inat ayakta duruyor. Armelit dağının zirvesi ise harika bir güzelliğe sahip. Dönüp bir yana bakıyorsunuz Espiye’nin köylerini diğer yana bakıyorsunuz Keşap’ın köylerini seyrediyorsunuz. Arada bir bu köylere yolcu taşıyan minibüslere rastlıyorsunuz. Yolun Espiye tarafının bakıma ihtiyacı var. Bir de o tarihi demir köprüyü onarmak gerekiyor. Korkuluklar tamir edilmeli ve boyanmalı. Armelit yolu ülkemizin ve bölgemizin karayolu gerçeğini ve gelişimini ortaya koyacak çok boyutlu bir fotoğraf olarak görülmeye değer diye düşünüyorum. İnsan geçmişe baktığında bugünün anlamını ve geleceğin önemini daha iyi anlıyor.

(Kaynak:  Nihat Öztürk)