Eskihisar’a sahip çıkalım

 

ESKİHİSARA SAHİP ÇIKALIM         

     Gebze’nin denize açılan tek kapısı, eşsiz güzelliğiyle insanları büyüleyen, Osman Hamdi müzesi, kalesi, sahili, yeşil alanlarıyla göz ve gönül ziyafeti sunan Eskihisarımız, çok yakında tır parkı haline dönüp Ro-Ro deniz taşımacılığına açılıyor.bu konuda gazetemiz dün ve önceki gün manşetten haberler yazarak konuyu kamuoyuna taşıdı. Konu ile ilgili haberlerimiz devam edecek. Yayınlanan haberleri  http://wwwgebzegazetesi.com ve http://www.gebzegazetesi.com adreslerinden takip edebilirsiniz.

       Vatandaşlar kendi tapulu yerlerine sit alanı olduğu gerekçesiyle çivi bile çakmasına müsaade edilmeyen Eskihisar, şimdi devlet eliyle tırların mekanı haline gelecek.Eskihisar’ın tır parkı haline gelmemesi için tüm okurlarımı göreve davet ediyorum. Lütfen bu konudaki görüşlerinizi yazılı ve sözlü olarak yetkililere ulaştırın.

Eskihisar belgeselini izlediniz mi?

        Eskihisar bizim için çok önemli. Biz yayınlarımızla sürekli Eskihisar’ı gündemde tuttuk.Eskihisar’a vefa borcumuzu çektiğimiz Devri Alem belgeselleri, yazılarımızla ödemeye çalıştık. Eskihisar belgeselimizi izlemek için Gebe Gazetesi TV’ye tıklayın.

         Eskihisar’ın hep kültür ve turizm merkezi olması için mücadele ettik. Ancak bugün Eskihisar büyük tehlike altında. Biz elimizden geldiğince Eskihisar’ın tır parkı ve konteynır limanı olmaması için mücadele ediyoruz. Buradan devletin ilgili ve yetkili makamlarına sesleniyoruz, Eskihisar’da bu girişime müsaade etmemelerini istiyoruz. Biz Eskihisar’ı dünyaya tanıtmak için elimizden geleni yaptık. Eskihisar’ın sanat merkezi, sinema festivallerinin yapıldığı, dünyaca tanınan yer olmasını isterdik. Ama Eskihisar göz göre gidiyor ve buna seyirci kalıyoruz. Eskihisarla ilgili her haberi gazetemizde değerlendirdik. Artık bundan sonra söz sırası siz değerli okurlarımız ve Devri Alem belgesel programları izleyen izleyicilerimizde. Eskihisar’a ister sahip çıkın isterseniz seyirci kalın.

 Eskihisar’ın önemi

          Sizlere bugün bu köşeden daha önce Eskihisar ile ilgili yazdığımız yazıları paylaşıyoruz ve Eskihisar’ın güzelliklerini bir kez daha anlatmaya çalışacağım.

          Eskihisar,  Türk Belgeselciliğin öncülerinden biri olan çizdiği resimlerle Türk resim sanatının dünyaya tanıtan, müzeciliğimizin kurucusu Osman Hamdi Bey’in resimlerini çizdiği evi ve mezarının olduğu yer.

            Eskihisar, sadece Gebze ve Kocaeli için değil, Türkiye için çok önemli. Türk resim sanatı ve Türk müzeciliğinin Eskihisar’da yapılacak uluslar arası etkinliklerle tüm dünyaya tanıtabiliriz. Üzülerek söylemek gerekirse bugüne kadar ne kültür bakanlığı ve ne de bölgemizdeki kurumlar bu konuda hiçbir etkinlik yapmadı.

       Eskihisar sadece Osman Hamdi İle değil binlerce yıllık tarihi kalesi, ünlü Kartacalı Komutan Anibal’in tutsak olduğu yer olarak da biliniyor. Eskihisar’da Anibal’la ilgili çekilecek bir sinema filmi Eskihisar’ı dünya çapında bir marka, kültür merkezi yapabilir. 

        Buradan Kocaeli Valisi Sayın Ercan Topaca ve Kocaeli Büyükşehir Belediye başkanı Sayın İbrahim Karaosmanoğlu, kültür Müdürü ve diğer yetkililere çağrıda bulunmak istiyorum. Eskihisar ile ilgili ulusal ve uluslar arası düzeyde kültürel etkinlikler yapılabilmesi için çalışmalar başlatılmalıdır. Eskihisar’ı dünya çapında tanınacak Kocaeli ve Gebze bölgesini tarih, kültür ve sanat merkezi konu mu haline getirilmelidir.

Eskihisar belgesel sinema festivali

          Eskihisar’da neden bir belgesel sinema festivali yapılmasın? Yıllardan beri hayalini kurup planını yaptığım, “Eskihisar Belgesel Sinema Filmleri yarışması” düzenlemek için harekete geçmeliyiz. Kültür bakanlığına bu konuda  proje vermek istiyorum. Öncelikle bu projeye kültür bakanlığı sahip çıkmalıdır. Adana’da Altın koza Film yarışması Antalya’da Altın Portakal Film yarışması, Bursa ve Safranbolu Belgesel Film yarışmaları bizler gibi birkaç gazetecinin öncülüğünde başlamıştı.

       Ben inanıyorum ki başlatacağımız bu çalışma çok büyük destek görecek. Eskihisar Belgesel Sinema Filemler yarışması gelecekte uluslar arası boyutta ün kazanacak ve dünya çapında belgesel sinema filmleri bu yarışmaya katılacaktır. Bu konuyla ilgili köşe yazımı: http://www.gebzegazetesi.com adresinden okuyabilirsiniz.

Eskihisar’da bir İlkbahar sabahı


Bir ilkbahar sabahı Eskihisar’da gezdin mi hiç

Dalgaların sesini dinleyerek kaleyi seyrettin mi hiç

Osman Hamdi müzesinden karlı dağlara baktın mı hiç

Sakız ağacına oturup derin hülyalara daldın mı hiç

       

           Eskihisar insanı şair bile yapabiliyor. Eskihisar ne kadar güzel. Kıymetini bilemediğimiz tarih, kültür, doğal güzellik ve turizm hazinesi. Asırlık sakız Ağacı altından Osman Hamdi’nin müze olan konağının bahçesinde ki Halep çamları, selvi ağaçları adeta bir tabloyu yansıtıyor. Palmiye ağaçları, çınar ve dünyanın bir çok bölgesinden itinayla getirilip köşk bahçesine dikilen ağaçlarda ki bahar tomurcuğu insana tarifi imkansız haz ve mutluluk veriyor.

             Eskihisar köyü geçmişe göre biraz daha düzenli. Keşke daha da düzenli hale getirilse. Eskihisar deresi üzerinde ki köprüden geçerken biraz durup dereye baktım. Bulanık aksa da lağım sularının akmadığına ve fazla bir pis koku olmadığına sevindim. Eskihisar sahil düzenlemesi yürüyüş yolu ve sahile dikilen çiçek ve bitkiler kış uykusundan uyanarak yeşile bürünüyor. Cami çevresinde ki çınar ağaçları bahara hazırlanıyor. Palmiyeler ve ağaçlarda ki kuş sesi baharın mutluluk ve huzurunu insanlara yansıtıyor.

Eskihisar kalesinde bahar

           Camiyi geçtikten hemen sonra asırlara meydan okuyan, tarihin tapu senedi gibi Marmara denizine hakim bir abideyi andıran Eskihisar kalesinde ilk bahar bir başka güzel. Kalenin eteğinde ki kır çiçekleri adeta bir halı desenini yansıtıyor. Ahşap evler ve meyve ağaçlarında ki çiçeklerin oluşturduğu manzara ile Eskihisar kalesi insana tarifi imkansız duygular yaşatırken kuş ve martı sesleriyle kendinize geliyor ve ister istemez denizin mavi sularına kendinizi kaptırıyorsunuz. Körfezin sahile vurduğu dalgalarla kendinizden geçip adeta tarih yolculuğuna çıkıyor ve ister istemez o meşhur türkü aklınıza geliyor ve mırıldanmaya başlıyorsunuz.Ayrıca yine gazetemizin http://gebzegazetesi.com  adresinden Eskihisar belgesel filminin senaryo metnini okuyabilir, Eskihisar’ın önemini sizlerde bizlerle paylaşabilirsiniz.

 

 

Tunus Türk yatırımcı bekliyor

Arap Devrimine öncülük eden Tunus, Kuzey Afrika’nın en önemli ülkesi. Arap devriminden sonra hızla gelişiyor. 9 milyona yakın nüfusuyla Kuzey Afrika’nın tam merkezinde 500 milyon nüfuslu Afrika coğrafyasının giriş kapısı. Her yıl 8 milyon turist ziyaret ediyor. 4 ve 5 yıldızlı otelleriyle dünya turizminin ilgisinin çekildiği yer.
   Tunus’a 2000 yılı, 2009 ve 2010 yıllarında üç kez ayrı ayrı giderek araştırma yapma imkanım oldu. Arap devrimi öncesi ve sonrasıyla Tunus turizm bakanlığının daveti ve Tasca’nın iş birliğiyle Tunus’u adım adım gezerek Tunus ile ilgili geniş çaplı belgeseller çekmiş ve araştırma yapmıştım. Tunusla ilgili araştırma yazılarını www.gebzegazetesi.com ve www.belgeselyayincilik.com adresindeki http://www.belgeselyayincilik.com/genel/ismail-kahraman%e2%80%99in-kalem-ve-kamerasin%e2%80%99dan-tunus%e2%80%99da-devr-i-alem linkinden girerek okuyabilirsiniz.

TUNUS, TÜRK SANAYİCİ VE İŞADAMLARI İÇİN CAZİBE MERKEZİ
Tunus Türk sanayici ve işadamları için cazibe merkezi. Arap baharından sonra Türk yatırımcılarını Tunus’a bekleyen Tunus yönetimi toplantılar düzenliyor. Bu toplantılardan biri de kasım ayında gerçekleşecek. Toplantıyla ilgili ayrıntılı bilgi Türk-Arap bilim kültür derneği tarafından kamuoyuna açıklandı.
Ayağının tozuyla Tunus’dan gelen derneğin başkanı değerli dost ve kültür adamı Dr. Muhammet Adil, bizleri de telefonla arayarak organizasyonla ilgili geniş çaplı bilgiler verdi. Türkiye ile Arap dünyası arasında çok önemli kültürel çalışmalar yapan, bu çalışmalarından dolayı da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına kabuil edilen Dr. Muhammet Adil, “Tunus Türk sanayicileri için çok büyük bir fırsat. Dünyanın b.ir çok ülkesi Tunus’a yatırım yaparken, Türk işadamları da Tunus fırsatını kaçırmamalı. Biz bu noktada çalışmalar yapıyoruz.” Derken,  Kasım ayında ki organizasyonla ilgili yazılı bir açıklama da yaptı Muhammet bey. Bu açıklamayı sizlerle paylaşıyorum.

TUNUS’DA 2012 ULUSLAR ARASI İŞ VE TEKNOLOJİ KONFERANSI VE FUARI’NA DAVET
Tunus hükümetinin himayelerinde, Tunus Başbakanının katılımı ile Tunus Sanayi Bakanlığı, Sanayi alanında Yatırım ve Teşvik Ajansı API tarafından “ Yeni Tunus Yeni Fırsatlar “ sloganı ile 28 – 30 Kasım 2012 tarihlerinde Tunus’ ta, “ 2012 Uluslar arası İş ve Teknoloji Konferansı ve Fuarı “ gerçekleştirilecek.
Yaşanan Tunus devriminden sonra oluşan yeni ekonomik tablo ve yatırım fırsatları ile yabancı yatırımcılara sağlanan olanakların paylaşılacağı bu itibarla “ Yeni Tunus Yeni Fırsatlar “ sloganı ile gerçekleştirilen organizasyonun amacı; yabancı ortakların çeşitlendirilmesi, özellikle Tunus Hükümetince stratejik ortak olarak görülen Türkiye’ nin sanayi ve kalkınma alanındaki birikimlerinden örnek almak ve yeni yapılanmada sanayi ve yatırım alanlarında Türk yatırımcılarının öncelik almasını sağlamaktır.
Organizasyon kapsamında düzenlenen ve 500’ den fazla Tunus firmasının katılacağı fuara, çok sayıda yabancı ziyaretçi beklenmekte olup, özellikle Tunus mücaviri olan Libya ve Cezayir ile Kuzey Afrika ülkelerinin tamamından yaklaşık 1000 işadamı ziyaretçi olarak katılacaklardır.
Türkiye organizatörü TASEN tarafından özel olarak hazırlanan içerik dahilinde; “ 2012 Uluslar arası İş ve Teknoloji Konferansı ve Fuarı “ program haricinde, sadece Türk katılımcılar için ek hizmet olarak, Tunus Nema İşadamları Derneği ve Bizerte Sanayi Bölgesi yetkilileri ile ikili ticari görüşmeler, Bizerte ilinde liman, serbest bölge ve Menzil Jemil sanayi bölgesi ziyareti gerçekleştirecektir.

Ayrıntılı Bilgi ve kayıt için
Murat Dural
0 312 354 25 07
0 506 264 79 55
E-Mail: tasca.tasen@hotmail.com

Balyoz Darbesi ve Tarihe şahitlik

    Son yıllarda ezber bozan ve gelecekte çok konuşulacak tarihi olaylara şahitlik yapıyoruz. Bizim yaşımızda ki insanların bileceği gibi darbelerle büyüdük, ihtilaller, muhtıralar, askeri vesayet rejimleri, ihbarlar, iftira, işkenceler, yargısız infazlar ve haksız idamları yaşamış bir toplum olarak geçmişi unutuyoruz.

   Geçmiş unutulunca gelecekte aynı olaylar yaşanıyor. Tarih tekrar edip duruyor. Son yıllarda tarihi olaylara şahitlik yapıyoruz. İhtilalciler, ihtilale teşebbüs edenler mahkeme önüne çıkarılıp hesap veriyorlar. 60 ihtilali ile dünyaya gözünü açmış, 70 muhtırası ile çocukluğunun geçirmiş, 80 ihtilalinde gençlik dönemlerini yaşamış, olgunluk dönemlerinde ise 28 Şubat darbesinin mağduru bir gazeteci olarak adalet önünde mahkum olan Balyoz darbe planı ile ilgili birkaç satır yazı yazarak tarihe not düşüp zamana noterlik yapmak istiyorum.

TÜRKİYE’NİN YAKIN TARİHİ   
1995’den 2007 yılına kadar 12 yıl içerisinde Türkiye’de çok şeyler yaşandı. Yaşanan bu dönemi sinema filmleri, romanlar, belgeseller ve bütün kareleriyle satır satır kaydederek gelecek kuşaklara aktarmalıyız. Bu süre içerisinde dış güçlerin planlayıp yerli iş birlikçilerin uygulamaya koyduğu darbeler ve ihtilaller gerçekleşmiş olsaydı, Türkiye bugün Suriye’den farksız olur, kan gövdeyi götürürdü.
Bunu hayal mahsulü yazmıyorum. Birinci elden önemli bir şahidin ifadesine dayandırmak istiyorum. 2000’li yılların başında üst düzey bir askerin geçtiğimiz yıllarda bir suikaste kurban giden BBP genel Başkanı Merhum Yazıcıoğlu’na “Türkiye İran olmayacaktır.” Sözüne merhum Yazıcıoğlu’nun “Türkiye hiçbir zaman İran olmayacak, ama Suriye’de olmayacaktır.” Diye çok anlamlı cevap vermişti.
Evet Türkiye büyük belalardan ve badirelerden kurtuldu. Darbeler ve ihtilaller hiçbir zaman Türkiye’nin hayrına olmadı. Her zaman bu köşede ifade ettim ihtilaller Türkiye’yi hep geriye götürdü. İhtilaller yaşanmasaydı bugün Türkiye dünyanın en gelişmiş ve en zengin ülkelerinden biri olurdu. Türkiye’de ki bütün ihtilallerin altında Yahudi lobileri ve ABD bulunmakta.

BALYOZ GERÇEKLEŞSEYDİ NE OLURDU?
Balyoz Darbe planı ile ilgili birkaç satır yazmak istiyorum. Balyoz darbe Planı Yüce mahkeme tarafından mahkum edildi. Balyoz’un askeri bir seminer değil darbe planı olduğu mahkeme tarafından karar altına alındı. Balyoz Darbe Planı gerçekleşseydi bu satırların yazarı da tutuklanacak, gazetesi kapatılacak, televizyonlarda büyük beğeniyle izlenen Devri Alem programı yasaklanmış olacaktı. Bunlar kayıt altına alınıp fişlendiğimi öğrendiğimde beni fişleyenlere hiç kızmadım. Sadece üzüldüm ve acıdım. Bunlar aciz insanların işleri. Canını dişine takarak, devletten hiçbir katkı almadan  tutuklanmayı bile göze alıp Türk-İslam coğrafyasını gezerek belgesel çekip, telif ücreti bile almadan televizyonlara kültür hizmeti olarak belgesellerini dağıtan bir gazeteci olarak Balyoz Darbecileriyle ilgili tarihe not düşme adına bir araştırma yaparak yazılar kaleme alıp gelecek kuşaklara aktarmak istedim. Bu konuda bir de “Balyoz’a Balyoz” adlı belgesel çalışmalarını sürdürüyorum. Balyoz  ile ilgili basında yer alan haberlerin b.azılarını sizlerle internette ki köşemden paylaşmak istiyorum.

Balyoz 12 Eylül’den beter olurdu

Balyoz davasında çıkan karara ‘fazla’ diyenlere 12 Eylül’de cezaevlerinde işkence görenler tepki gösterdi. Balyoz Planı’nın ‘elde olmayan nedenlerle’ teşebbüs aşamasında kalmasa olabilecekleri anlattılar.

İSTANBUL 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Balyoz Darbe Planı davası ile kararının yankıları sürerken çokça tartışılan ‘ceza süreleri’ akıllara ‘Ya darbe olsaydı’ sorusunu getirdi. Dönemin 1. Ordu Komutanı emekli Orgeneral Çetin Doğan’ın 1 numaralı sanık olarak planlayıcısı olduğu Balyoz Darbe Planı, 12 Eylül’de uygulanan ‘Bayrak Harekat Planı’nın kopyası olarak gösterilmişti.

Kopya Darbe Planı olan Balyoz Darbe Planı davasında, darbe girişimi ile suçlanan emekli ve muvazzaf generaller ile subayların çeşitli cezalara çarptırılmaları, darbe dönemlerinde işkencelerden geçirilmiş isimler tarafından olumlu karşılandı. Cezaların ‘caydırıcı’ yönüne dikkat çeken mağdurlar, ‘Türkiye’de bir daha bizim yaşadıklarımız yaşanmasın diye, bu cezalar önemli’ mesajı verdi.

BALYOZ GERÇEKLEŞŞE NE OLACAKTI?

-BALYOZ Planı’nın ‘Vazife’ bölümünden: “Ulu Önder Atatürk’ün ‘Söz konusu olan vatansa gerisi teferruattır’ veciz sözü ile emrettiği üzere; demokrasinin tamamı ile askıya alınması da dahil olmak üzere nihai amaç olan irticai yapılanmanın tek bir ferdi dahi kalmayacak ve bir daha hortlamayacak şekilde ortadan kaldırılıncaya kadar gerekli her türlü tedbir alınacak.”

Sakal, Çarşaf, Oraj ve Suga ile cuma namazı sırasında camiler bombalanıp, kendi savaş uçağımız düşürülüp kaos yaratılıp darbe yapılacak. Darbenin ardından ise:

-Gözaltı sayısı yüzbinlere ulaşacağı için Burhan Felek Spor Salonu, Fenerbahçe stadyumu, Ümraniye NETAŞ Misafirhanesi gibi büyük yapılar nezarethane olacak.

-Halkı rejime karşı kışkırttığı değerlendirilen tüm dernek, vakıf ve kuruluşlar kapatılarak yönetici kadroları tutuklanacak.

-Ülke dışına para çıkışı engellenecek ve bankacılık işlemleri durdurulacak.

-İrticai, bölücü ve yıkıcı terör örgütlerine mensup kişi, kurum ve kuruluşların menkul, gayrimenkul, ayni ve nakdi malvarlıklarına el konulacak.

-Yabancı uyruklu şahıs ve şirketlerin bankalardaki paralarına el konulacak.

-TSK kategorilendirilmiş personelden tamamen arındırılarak, boşalacak kritik kadrolara arkadaşlarımız atanacak.

-İrticai, yıkıcı ve bölücü faaliyetleri desteklediği bilinen bütün kamu personeli, hiçbir istisnaya tabi tutulmadan atılacak.

-Polis, jandarmaya bağlanacak, MİT’te temizlik yapılıp başına general atanacak.

-Türkçe ezan dâhil tüm ulusal değerler hayata geçirilerek Arap ve Kürt unsurların Türk kültürüne verdikleri zararlar telafi edilecekti.

1980 DARBESİNİN ACI BİLANÇOSU

-TBMM kapatıldı, anayasa ortadan kaldırıldı, siyasi partilerin kapısına kilit vuruldu ve mallarına el konuldu.

-650 bin kişi gözaltına alındı.

-1 milyon 683 bin kişi fişlendi.

-Darbenin ardından açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.

– 7 bin kişi için idam cezası istendi.

– 517 kişiye idam cezası verildi.

– Haklarında idam cezası verilenlerden 18’i sol görüşlü, 8’i sağ görüşlü, 23’ü adli suçlu, 1’i de Asala militanı olmak üzere toplam 50 kişi asıldı. İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis’e gönderildi.

– Mahkemelerde 98 bin 404 kişi “örgüt üyesi olmak” suçundan yargılandı.

– 388 bin kişiye pasaport verilmedi.

– Fişlenen 30 bin kişi “sakıncalı” olduğu için kamudaki işlerinden atıldı.

– 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.

– 300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.

– 171 kişinin sorgu sırasında ya da cezaevlerinde “işkenceden öldüğü” belgelendi.

– Yerli ve yabancı toplam 937 film “sakıncalı” bulunduğu için yasaklandı.

– 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.

– Darbenin ardından 3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.
– Farklı görüşlerden 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.
– 31 gazeteci cezaevine girdi.
– 300 gazeteci saldırıya uğradı.
-3 gazeteci silahla öldürüldü.
– Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi. 144’ü kuşkulu bir şekilde öldü, 14’ü açlık grevinde öldü, 16 kişi ‘kaçarken’ vuruldu, 95 kişi ‘çatışmada’ öldü, 73 kişiye ‘doğal ölüm raporu’ verildi, 43 kişinin ‘intihar ettiği’ bildirildi.

BALYOZ DARBE PLANI NEDİR?

Balyoz darbe planı, Mart 2003 ayında 1. Ordu Komutanlığı´nda dönemin Türkiye Cumhuriyeti hükûmetini devirmek için yapılan askerî darbe planı.
Plan hakkında 20 Ocak 2010 tarihinde Taraf gazetesinin ilgili haberi üzerine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlatmış ve soruşturma sonucu açılan davaya 19 Haziran 2010´ da İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesinde başlanmıştı. Mahkeme 21 Eylül 2012´de Çetin Doğan, Özden Örnek ve İbrahim Fırtına´nın da aralarında bulunduğu 365 sanıktan 325´ini “Türkiye Cumhuriyeti icra vekilleri heyetini, cebren ıskat veya vazife görmekten cebren men etmek” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkum etmiş ancak “eksik teşebbüs” nedeniyle çeşitli cezaî indirimlere gitmiştir.

PLAN

Balyoz darbe planı ilk olarak Taraf gazetesinin 20 Ocak 2010 tarihinde Mehmet Baransu, Yıldıray Oğur ve Yasemin Çongar imzalı haberinde açıkladığı 2003 tarihli “Balyoz Harekât Planı” başlıklı belgeler ile gündeme geldi. İddialara göre plan, dönemin 1. Ordu Komutanı Çetin Doğan´ın liderliğindeki cunta tarafından hazırlandı. Darbe zeminini hazırlama amaçlı hükümete yönelik; Hava Kuvvetleri´nin tasarladığı Oraj ve Deniz Kuvvetleri´nin hazırladığı Suga eylem planları; dini grup liderlerine yönelik ´Döküm´; gayrimüslim cemaat önderlerine yönelik ´Sakal´; darbe karşıtı akademisyenlere yönelik ´Tırpan´; ve darbe karşıtı liberallere yönelik de ´Testere´ eylem planlarının uygulanması hedeflenmişti.
5000 sayfalık belgelerde Fatih ve Bayezid Camiilerinde bomba patlatılarak hükümetin sıkıyönetim ilan etmeye zorlanması, Yunanistan hava sahası üzerinde bir Türk jetinin düşürülerek halkın galeyana getirilmesi ve darbe sonrası demokrat görüşlü gazetecilerin tutuklanması gibi planların olduğu ileri sürülüyor.
İddianameye göre, ´Balyoz´un 5 aşamada gerçekleştirilmesi planlanmıştır:
Birinci aşama istihbarat faaliyetlerinin yer aldığı ve tamamlanmış olan aşamadır.
İkinci aşama askeri müdahale için zemin hazırlama süreci olduğu öne sürülmektedır. İddianamede şöyle deniliyor: “Yapılanma içerisinde yer alan bazı jandarma görevlileri tarafından hazırlanan ´Sakal´ ve ´Çarşaf´ isimli eylem planlarıyla kargaşa yaratma planlandığı, ´Oraj´ ve ´Suga´ isimli planlarla hava sahası ve kıta sahanlığı konularında Yunanistan´ın taciz edilerek iki ülke ilişkilerinin gerilmesinin öngörüldüğü (anlaşılmıştır.) Böylece öncelikle 1´inci Ordu merkezli İstanbul ve çevre illerde sıkıyönetim ilan edilmesini amaçladığı (…) tespit edilmiştir.
Üçüncü aşama askeri müdahalenin fiilen ilan edildiği aşamadır.
Dördüncü aşama yürütme görevinın ´Milli Mutabakat Hükümeti´ne tarafından devralmasıdır.
Beşinci ve son aşama ise yürütmenin tekrar sivil yönetime devredilmesi için ´seçime´ gidilmesidir..
Balyoz darbe planı ve ekleri, 5-7 Mart 2003 tarihleri arasında gerçekleştirilen bir Plan Seminerinin parçası olarak sunuldu. Plan Seminerini hazırlayan ve yöneten Dönemin 1. Ordu Komutanı Orgeneral Çetin Doğan bu darbe planını hazırlamakla ve seminerde darbe provası yapmakla suçlandı. İddiaların hedefindeki emekli Orgeneral Çetin Doğan bu haberler üzerine t24.com.tr internet sitesine yaptığı açıklamada: “Cumhuriyet’i koruma ve kollama görevinin gereği olarak (…) EMASYA (Emniyet ve Asayiş) planları seminerlerde elbette ele alınmıştır.” dedi .Ancak darbe suçlamalarını reddetti. Söz konusu darbe senaryolarının seminerde görüşülmediğini belirterek: “Yok böyle bir şey. Bu uydurma bir senaryoyla monte ediyorlar. Meşhur bir tabirle, kopyala ve yapıştır usulüyle.” dedi
. Türk Silahlı Kuvvetleri de haberin ertesi günü yaptığı basın açıklamasında 5-7 Mart 2003 tarihleri arasında gerçekleştirilen Plan Seminerinde “giderek tırmanan bir gerginlik dönemini kapsayan bir senaryo” konu edildiğini doğruladı, ancak bu seminer ile ilgili darbe iddialarını reddetti.

 SORUŞTURMA

30 Ocak 2010 günü Taraf muhabiri Mehmet Baransu elindeki belgeleri bir bavul içerisinde Beşiktaş´taki İstanbul Adliyesi´ne teslim etti. Dosya için Mehmet Berk, Bilal Bayraktar ve Ali Haydar adlı savcılar görevlendirildi.[
Özel yetkili İstanbul Cumhuriyet savcıları yaklaşık bir aylık incelemeden sonra 22 Şubat 2010 günü aralarında emekli generaller ve muvazzaf subayların da bulunduğu 49 askeri gözaltına aldı.
4 gün sonra soruşturma kapsamında 13 ilde 1´i emekli 17´si muvazzaf 18 asker daha gözaltına alındı. 3 Mart 2010 günü tutuklananların sayısı 41´e ulaştı.[
12. Ağır Ceza Mahkemesi´nin nöbetçi hakimi Oktay Kuban, 1 Nisan 2010´da aralarında Çetin Doğan´ın da bulunduğu 19 sanığı “kuvvetli suç olgusunun bulunmadığı” gerekçesiyle tahliye etti.[16] Fakat savcılar nöbetçi hakimin aldığı bu karara itiraz etti ve 12. Ağır Ceza Mahkemesi üç kişilik heyet olarak toplandı. Mahkeme 21 şüphelinin tekrar tutuklanmasına karar verdi. Kararda, tahliyelerin, “mevcut somut olgularla çelişen ve soyut gerekçeye dayalı kararlar olduğu” ve “somut belge, bilgi, kayıt ve bilirkişi raporlarının dikkate alınması durumunda kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların bulunduğu” belirtildi. Kararda ayrıca, heyet kararının hakim kararından üstün olduğu da vurgulandı.
Haziran 2010´da İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesi nöbetçi hakimi Yılmaz Alp, 26 şüpheliyi tahliyesine karar verdi. Alp, gerekçeli kararında ise şüphelilerin katıldıkları ya da görevelendirildikleri Balyoz Seminer Planı´nda yapılması planlanan eylemlerin icra hareketlerinin gerçekleştirildiğine ilişkin somut olgular bulunmadığını savundu.
] Gerekçeli kararda “AİHM Iijkov-Bulgaristan” davasına da atıfta bulunulmuş ve AİHM´in verdiği kararda, “şüphelinin üzerine atılı suçu işlediğine yönelik makul şüphenin varlığı tutukluluğun devamı için olmazsa olmaz koşuldur. Ama tutukluluğun belirli bir süreyi geçmesi halinde artık tek başına yeterli değildir. Mahkeme tutukluluğun devamı için diğer yasal gerekçelerin varlığını da aramalıdır. Sadece yasal ya da farazi çıkarımlar tutukluluğun devamı için yeterli değildir. Aksi durum tutuklamanın belirli sayıda ve son derece sınırlı koşullarda uygulanabileceğine ilişkin hükmün ihlali sonucunu doğurur” denmiştir.

 YARGILAMA

19 Temmuz 2010´da İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi İstanbul Cumhuriyet Savcıları Mehmet Ergül, Murat Yönder, Süleyman Pehlivan ve Ali Haydar´ın hazırladığı iddianameyi kabul ederek tamamı asker 196 kişi hakkında dava açtı. 968 sayfalık iddianamede sanıklara “Türkiye Cumhuriyeti yürütme organını cebren ıskat ve vazife görmekten cebren men etmeye teşebbüs etmek” suçlaması yöneltildi. Fakat eski TCK´nın 61/1. maddesine dayanılarak “eksik teşebbüs” nedeniyle cezalarda indirim yapılması istendi ve her sanık için 15 yıldan 20 yıla kadar hapis talep edildi.
İddianameye, konu olan tüm darbe plan ve hazırlıkları savcılığa teslim edilen belgeler arasındaki 11 numaralı CD içerisinde bulundu. Savcılar 5-7 Mart 2003 tarihinde gerçekleştirilen resmi plan seminerinin de Balyoz darbe planının bir provası olduğunu iddia ediyor. Sanıkların büyük bir bölümü darbe planlarında isimleri geçtiği için suçlanıyor. Toplam 162 kişinin katıldığı bu seminerde 196 balyoz sanığından 49´u katılımcı olarak yer alıyor

İddianame kabul edildiğinde davada tutuklu sanık yoktu. Fakat davaya bakacak olan İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi, 23 Temmuz 2010´da 102 sanık için kuvvetli suç şüphesi bulunduğu gerekçesiyle yakalama kararı çıkardı. Yakalama kararı çıkmasına rağmen iki hafta boyunca sanıkların hiçbiri adliyeye gelip teslim olmadı. Bu süre içerisinde yalnızca emekli Albay Ahmet Şentürk yakalandı. Hakkında yakalama kararı çıkarılan sanıklar karara itiraz ettiler. Cumhuriyet savcısı 10. Ağır Ceza Mahkemesinin verdiği yakalama kararına, yasalar çerçevesinde itiraz etme hakkının bulunmadığı ancak tutuklama durumunda itiraz edilebileceğini savundu ve itirazların reddi yönünde mütalaada bulundu. Fakat 11.Ağır Ceza Mahkemesi, 101 şüphelinin itirazlarını oy çokluğu ile kabul etti. Üye hakim Metin Özçelik´in muhalif kaldığı kararda, sanıklar hakkında yakalama müzekkeresi çıkarılabilmesi için kaçak olmaları gerektiği ve şüphelilerin bu tanıma uymadığı belirtildi. Bazı sanıkları yaptığı redd-i hakim talepleri ise İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedildi.[
Mahkeme ilk duruşma tarihini de 16 Aralık 2010 olarak belirledi. Duruşmalar, Beşiktaş Adliyesi´nin fiziki koşullarının yetersiz olması nedeniyle Silivri Ceza İnfaz Kurumları Yerleşkesi´ndeki duruşma salonunda gerçekleşti.
Aralık ayında TSK içindeki bir dizi askeri casusluk ve şantaj iddiaları ile ilgili yürütülen soruşturma kapsamında, Gölcük Donanma Komutanlığı İstihbarat Şube Müdürlüğü´ne özel yetkili savcı Fikret Seçen başkanlığında yapılan baskında İstihbarat Kısım Amirliği odasının döşemesi altında 10 çuval belgele ele geçirilmiştir. Bu belgelerden 43 klasörünün “Balyoz Harekat planı” ile ilgili olduğu anlaşılması üzerine ilgili belgeler, Balyoz darbe planı davasını yürütmekte olan İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi´ne gönderildi.] Tuğamiral Sinan Azmi Tosun başkanlığındaki askerî bilirkişi heyetinin raporunda bu belgelerle ilgili şu ifadelere yer verilmiştir: “İsth. Bçvş. Erdinç Yıldız, 3 ve 5 numaralı hard disklerin kullanımına 28 Temmuz 2009 tarihinden itibaren son verildiğini, söz konusu disklerin aramanın yapıldığı 6 Aralık 2010 tarihine kadar, imha edilecek diğer malzemelerle birlikte kullanım dışı olarak çeşitli zamanlarda İKK kısım amirliğindeki dolaplarda, kimi zaman da uygun yer yetersizliği nedeniyle İstihbarat Kısım Amirliği odasında döşeme altında bulundurulduğunu belirtmiştir.”
Gölcük Donanma Komutanlığı İstihbarat Şube Müdürlüğü´nde ele geçirilen belgeleri dava dosyasına ekleyen mahkeme, 11 Şubat 2011 tarihinde “dosyadaki delil durumu, dosyada kuvvetli suç şüphesini gösteren olguların bulunması, delillerin tam olarak toplanılmamış olması, sanıkların konumları itibariyle delillere etki yapma ihtimalinin olması, tanıkların henüz dinlenilmemiş oluşu, atılı suçun CMK´nın 100. maddesinde belirtilen katalog suçlardan olması, belirtilen bu sebeplerle adli kontrol hükümlerinin uygulanmasının yetersiz kalacağı” gerekçeleriyle 134 sanığın tutuklanmasına, 29 sanık hakkında da yakalama kararı çıkarılmasına karar verdi. Mahkeme, eski Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral İbrahim Fırtına, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral Özden Örnek, emekli Korgeneral Engin Alan, Süha Tanyeri, Feyyaz Öğütçü, Mehmet Otuzbiroğlu, Şükrü Sarıışık, Kadir Sağdıç, Gürbüz Kaya, Halil Helvacıoğlu, Abdullah Gavremoğlu´nun da aralarında bulunduğu 133 sanık hakkında tutuklama kararı verildiğini açıkladı. Duruşmaya katılmayan sanıklar eski 1. Ordu Komutanı emekli Orgeneral Çetin Doğan, muvazzaf Korgeneral Nejat Bek ve emekli Orgeneral Ergin Saygun´un da aralarında bulunduğu 29 sanık hakkında ise yakalama kararı çıkarılarak, ayrıca yine duruşmaya katılmayan başka suçtan tutuklu sanık Albay Dursun Çiçek´in de tutuklama kararının yüzüne okunması için tutuklu bulunduğu cezaevi aracılığıyla mahkemede hazır edilmesine karar verildi.
29 Mart 2012´de savcı 920 sayfalık esas hakkında mütalaayı mahkeme heyetine sundu. Mütalaada davadaki tüm sanıklar hakkında “Türkiye Cumhuriyeti hükümetini devirmeye eksik teşebbüs” suçundan 15 yıldan 20 yıla kadar hapis cezası verilmesi talep edildi.

 Karar 
21 Eylül 2012´de sanıkların son savunmalarının da tamamlanmasının ardından mahkeme karar için toplandı. Mahkeme şu kararları verdi.
Eski 1. Ordu Komutanı emekli Orgeneral Çetin Doğan, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral Özden Örnek ve eski Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral İbrahim Fırtına´ya “Türkiye Cumhuriyeti icra vekilleri heyetini, cebren ıskat veya vazife görmekten cebren men etmek” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi. Fakat eksik teşebbüs indirimi nedeniyle 20 yıl hapis cezasına çevrildi.
Orgeneral Bilgin Balanlı, Korgeneral Engin Alan, Eski MGK Genel Sekreteri emekli Orgeneral Şükrü Sarıışık, emekli Orgeneral Ergin Saygun, emekli Koramiral Ahmet Feyyaz Öğütçü, emekli Korgeneral Nejat Bek, Koramiral Abdullah Can Erenoğlu, emekli Korgeneral Yurdaer Olcan ve emekli Koramiral Kadir Sağdıç, emekli Tuğgeneral Süha Tanyeri ve emekli Albay Cemal Temizöz´ün aralarında bulunduğu 78 sanığa 18´er yıl hapis cezası verildi.
Emekli Albay Dursun Çiçek, hakim Albay Ahmet Zeki Üçok, emekli Korgeneral Tevfik Özkılıç, emekli Albay Fikri Karadağ ve emekli Tuğgeneral Rıfkı Durusoy´un da aralarında bulunduğu 214 sanığa ise 16 yıl hapis cezası verildi.
HAVELSAN Genel Müdürü Faruk Yarman´ın da aralarında bulunduğu 28 kişiye, 13 yıl 4 ay hapis cezası verildi.
Albay Hakan Büyük´e 6 yıl hapis cezası verildi.
36 sanığın beraatına karar verildi.
Tutuklu sanıkların ise tutukluluk hallerinin devamına, duruşma salonundaki 6 tutuksuz sanığın tutuklanmasına, 69 sanık hakkında yakalama emri çıkarılmasına karar verildi.
Haklarında yakalama kararı olan sanıklar Ali Göznek ve Ahmet Gökhan Rahtuvan ile tedavi olduğu için savunması alınamayan emekli Tuğgeneral Levent Ersöz´ün dosyası ayrıldı

Balyoz darbe planı davası
Mahkeme İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi
Davacı Kamu adına İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı
Davalı Başta Çetin Doğan olmak üzere 365 sanık
İddia Türkiye Cumhuriyeti hükümetini devirmeye eksik teşebbüs
Karar tarihi 21 Eylül 2012
Hâkimler Ömer Diken (başkan)
Ali Efendi Peksak (üye)
Murat Üründü (üye)
Karar Çetin Doğan, Özden Örnek ve İbrahim Fırtına´ya 20 yıl hapis
78 sanığa 18 yıl hapis
214 sanığa 16 yıl hapis
28 sanığa 13 yıl 4 ay hapis
1 sanığa 6 yıl hapis
36 sanığa beraat

——–

BALYOZ DARBE PLANI MAHKEME KARARI-BASIN KURULUŞLARINDA YER ALAN KARARIN ÖZETLERİ

HABER TÜRK
Bavuldan 5 bin 276 yıl çıktı
Balyoz Davası’nda 89’u general ve amiral 325 sanığa darbeye eksik teşebbüsten ceza yağdı
22 Eylül 2012 Cumartesi, 08:59:15
Bu haberi favori listenize eklemek için üyelik girişi yapmalısınız. Üye değilseniz tıklayın. Habertürk´e facebook veya
twitter hesabınızdan hızlı bağlantı yapabileceğiniz gibi e-posta hesabınızla da  yeni üyelik yapabilirsiniz. E-Posta  Şifre   E-Posta veya şifremi unuttum

 ..365 Balyoz sanığı için dün mahkeme heyeti kararını verdi. Mahkeme, Eski 1. Ordu Komutanı Çetin Doğan ve kuvvet komutanları Özden Örnek ile Halil İbrahim Fırtına’ya önce ömür boyu, ardından darbeye eksik teşebbüsten 20 yıl hapis verdi

36 sanığa beraat çıkan duruşmada, aralarında MHP Milletvekili Engin Alan, Orgeneral Bilgin Balanlı, Ergin Saygun, Şükrü Sarıışık gibi isimlerin olduğu birçok muvazzaf generale 18 yıl hapis cezası çıktı. Albay Dursun Çiçek ise 16 yıl hapis aldı

BALYOZ Davası’nda, 108’inci duruşma, 645’inci günde karara varıldı. 89 general ve amiralin yer aldığı, 250’si tutuklu 365 sanıklı davada, 325 sanık hakkında mahkûmiyet kararı çıktı. İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada Mahkeme Başkanı Ömer Diken, önceki gün görülen duruşmaya katılmayan tutuksuz sanıklar Özgür Ecevit Taşçı, Berna Dönmez, Ertan Ülgen ve Abdülkadir Eryılmaz’a son sözlerini sordu. Ardından da “Son değerlendirmemizi yapmak üzere bir süre daha ara veriyoruz. Daha sonra heyetin bir karar vermesi halinde kararımızı açıklayacağız’’ diyerek duruşmaya ara verdi. Başkanın duruşmaya saat 14.10’da ara verdiğini bildirmesi üzerine bazı sanıklar ile izleyiciler tepki gösterdi. 3 saat 17 dakika süren aranın ardından mahkeme heyeti salondaki yerini aldı. Mahkeme Başkanı Diken, Ceza Muhakemeleri Usül Kanunu’nu hatırlatarak sanık yakınlarını taşkınlık yapmamaları konusunda uyardı. Büyük bir heyecan ve izdihamın yaşandığı mahkeme salonunda karar Diken tarafından okundu.

ERSÖZ’ÜN DOSYASI AYRILDI 
Balyoz davasında ilk karar, ifade veremediği için emekli Tuğgeneral Levent Ersöz’ün dosyasının ayrılması oldu. Eski 1. Ordu Komutanı E. Org. Çetin Doğan, eski Kuvvet Komutanları E. Ora. Özden Örnek ve Org. İbrahim Fırtına için ‘darbeye eksik teşebbüsten’, ‘ağırlaştırılmış müebbet hapis’ cezasına hükmedildi. Mahkeme 3 komutan için verilen cezayı 20 yıla indirdi. Org. Bilgin Balanlı, MHP Milletvekili E. Korg. Engin Alan, E. Org. Ergin Saygun, eski MGK Genel Sekreteri E. Orgeneral Şükrü Sarıışık, E. Korg. Nejat Bek, E. Kora. Ahmet Feyyaz Öğütçü, E. Tümg. İhsan Balabanlı, E. Kora. Kadir Sağdıç, Kora. Deniz Cora, Kora. Abdullah Can Erenoğlu, E. Tuğa. Fatih Ilgar, E. Kora. Ahmet Feyyaz Öğütçü, E. Tuğg. Süha Tanyeri ve E. Kora. Mehmet Otuzbiroğlu’na 18 yıl hapis cezası çıktı. Emekli Albay Dursun Çiçek, Tuğa. Şafak Yürekli, E. Albay Ahmet Zeki Üçok, emekli albaylar Derya Günergin ve Ahmet Armağan ise 16 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 36 tutuksuz sanığın beraatine, 325 sanığın mahkûmiyetine karar verilirken, 250 sanığın da tutukluluk halinin devamına hükmedildi. Mahkeme tutuksuz yargılanan 75 sanık hakkında yakalama kararı çıkardı.

Yargıtay onarsa 13 yıl yatacaklar

AVUKAT Ergin Cinmen, “Sanıklar verilen cezanın dörtte üçünü yatacaklar. Buna göre 20 yıl hapis cezası alan Çetin Doğan, İbrahim Fırtına ve Özden Örnek 15 yıl daha cezaevinde kalacak. Ancak sanıklar 21 aydır cezaevinde. Bu süre de cezadan düşecek. Ve 13 yıl daha hapis yatmaları gerekecek” dedi.

Rakamlarla Balyoz’daki cezalar

* TARİHİ Balyoz Davası’nda, 3 general 20 yıl hapis cezası aldı.
* Duruşmanın sonunda 78 sanık 18 yıl hapis cezasına mahkûm oldu.
* 214 sanık 16 yıl hapis cezası aldı.
* 28 sanığa 13 yıl 4 ay hapis cezası verildi.
* 1 sanık (Bulut Ömer Demiroğlu) 15 yıl hapis cezası aldı.
* 75 sanık hakkında yakalama kararı çıkarıldı.
* Duruşmada olan 6 tutuksuz sanık tutuklandı.
* 3 kişinin dosyası ayrıldı.
* 1 sanık dava sürecinde hayatını kaybetti.
* 36 sanık beraat etti.
* 1 sanığın davası düştü.

SANIKLARA TERÖR ARTIRIMI YAPILMADI 
Mahkeme sanıklarla ilgili kararında terör suçu artırımı yapmadı. Bunun gerekçesiniyse kararında şöyle açıkladı: “Terör suçlarından sayılan suçlardan olmasına rağmen 1/2 oranında artırılması gerekse de sanıklara ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilmesinden dolayı bu maddeden artırıma fiilen imkân olmadığı…”

Muvazzaf generallere ceza yağdı

* Orgeneral Bilgin Balanlı 18 yıl
* Koramiral Abdullah Can Erenoğlu 18 yıl
* Korgeneraller: Turgut Atman 18 yıl, Rıdvan Ulugüler 16 yıl
* Tümgeneraller Gürbüz Kaya 18 yıl, Halil Helvacıoğlu 18 yıl, İsmail Taş 16 yıl, Bülent Kocababuç 16 yıl, Atilla Özler 16 yıl, Ayhan Gümüş 16 yıl
* Tümamiraller Ali Semih Çetin 18 yıl, Ahmet Sinan Ertuğrul 18 yıl, Erdem Caner Bener 16 yıl
* Tuğgeneraller Mustafa Erhan Pamuk 16 yıl, Bulut Ömer Mimiroğlu 15 yıl, Mehmet Eldem 16 yıl, Hakan Akkoç 16 yıl, Kubilay Baloğlu 16 yıl
* Tuğamiraller Levent Görgeç 18 yıl, Abdullah Gavremoğlu 18 yıl, Fahri Can Yıldırım 16 yıl, Osman Kayalar 16 yıl, ŞafakYürekli 16 yıl, Ali Sadi Ünsal 16 yıl

AK Parti’nin toplantısı ve Kocaelilik bilinci

 Uzun süredir bu sütunda Doğu Türkistan ve Çin gezisiyle ilgili yazılar kaleme alıyordum. Bugünkü yazımda sizleri Pekin’e ve Çin Seddi’ne götürecektim. Gebze ve Kocaeli gündeminden kopmamak için sizleri AK Parti İl Başkanlığı’nın düzenlediği basın toplantısına götürmek istiyorum.

  AK Parti İl başkanı sayın Mahmut Civelek’in daha önce gazetemize yaptığı ziyarette Gebze’de düzenlenecek basın toplantısına bizzat katılmamız için bizleri davet etmişti. Kocaelili gazeteciler de toplantıya katılacak demişti. Eskihisar’ın eşsiz güzelliğiyle, yeşillikler içerisinde denize karşı güzel bir sabahta siyasiler ve meslektaşlarımızla birlikte olduk.

  Sayın Civelek İl başkanı seçildikten sonra Gebze bölgesine çok yakın ilgi gösteren bir isim. Kocaeli’nin genelini dikkate alan, Gebze bölgesini ihmal etmeyen, Hünkar Çayırı’nda yaptığımız söyleşiyle Gebze bölgesine ilgi ve samimiyetini gördüğüm bir isim. Siyasi kariyerini sürekli yükselten, özellikle Başbakan’ın Kocaeli’de katıldığı il kongresinde çeşitli ayak oyunlarına rağmen tek başına Stadyumu doldurarak Başbakan Erdoğan’ın takdirini kazanan başarılı bir siyasetçi.  Kocaeli’ye siyasi çalışmalarıyla büyük hizmet yapacağına inanıyorum.

     Bu düşüncelerle AK Parti’nin Düzenleyeceği basın toplantısını önemsiyordum ve bu yüzden sabahın erken saatlerinde yoğun programıma rağmen yerimi aldım. Gebze’de ilk defa Kocaelyi basının da katıldığı manzaralı bir ortamda böyle güzel bir basın toplantısı gördük. Sadece Gebze bölge basını değil, Kocaeli basını da toplantıya katılması önemliydi. İzmit bölgesinden gelen bir çok gazeteci ilk defa Gebze’yi ve Eskihisar’ı görürken, İzmit ve Gebze basının da bir çok kişi ilk defa tanışma fırsatı buldu.

   İşte böyle bir ortamda kuşkusuz akla ilk gelen şey Kentlilik Bilincinin yetersiz kaldığıdır. Çünkü, daha öncede bu köşeden sık sık dile getirdiğimiz gibi Kocaeli’nin tamamını bir günde gezmek mümkün. Ancak bugün İzmit’te, Kandıra’da, Karamürsel’de yaşayan bir çok insan Gebze bölgesini hiç görmemiş, aynı şekilde bu bölgede yaşayan bir çok kişi de Kandıra’yı Karamürsel’i görmemiş vaziyette. İşte bu yüzden yaşadığımız kenti iyi tanımamız gerekiyor. Bunun için de, Anadolunun farklı yerlerinden gelip farklı ilçelerde yaşayan insanlar “Doyduğum yer burası, mezarım burada olacak, çocuklarım burada büyüyecek. Ben Kocaeliliyim.” Demeli ve Kent bilincine sahip olmalı.

CİVELEK’DEN KENTLİLİK BİLİNCİNE DESTEK

     AK Parti İl başkanı Sayın Mahmut Civelek soruları almaya başladığında ben siyasi konulardan daha çok kültürel konularda soru sormak istiyordum. Çünkü siyaset üstü konuların da konuşulmasının gerektiğine inanıyordum.  İl başkanına her zaman dillendirdiğimiz Kent Kültür Bilinci çağrısını yineledim ve bir kampanya başlatmamız gerektiğinin altını çizdim. “Kocaeli’de kentlilik bilinci bulunmuyor. İlimizin tamamını bir günde gezmek mümkün. Ancak farklı ilçelerde yaşayan insanlar diğer ilçeleri yeterince tanımıyor. Karamürsel’de yaşayıp Gebze’yi bilmeden hayata veda eden insanlar var. Aynı şekilde Gebzeli olup da Kandıra’yı görmeyenler var.”diyerek bu konuda kendilerinden destek beklediğimizi ilettim.

   Mahmut Bey ise bu çağrımıza destek olduğunu deklare etti. Sayın Mahmut Civelek, Kocaeli’nin geleceği ve birlik bütünlüğü için Kocaelilik bilincinin büyük önem taşıdığını belirterek, vatandaşların diğer ilçeleri de tanımasının gerekli olduğunu belirtti. Civelek, kendisinden bir örnek vererek Hünkar Çayırı’nda gerçekleştirdiğimiz sohbeti hatırlattı. Hünkar Çayırı’nı daha önce bilmediğini ve bu yıl ilk kez gördüğünü, etkilendiğini kaydeden Sayın Civelek, “İsmail bey hatırlarsınız Hünkar Çayırı’nda güzel bir söyleşi gerçekleştirmiştik. Daha önce hiç görmediğim Hünkar Çayırı’nı çok beğendim ve sizden buranın durumu, geçmişi hakkında bilgiler aldım. İnsanlarımız diğer ilçeleri yeterince tanımıyorlar. Bunun için hemen bugün başlayalım ve İzmit’ten gelen arkadaşlarımıza Eskihisar’ı gezdirelim.” Dedi. İzmit’ten gelen basın mensuplarına Daha önce Gebze’ye hiç gelip gelmediklerini soran Civelek’in sorusuna sadece bir muhabirin geldiğini söylemesi birbirimizden ne kadar kopuk olduğumuzun apaçık göstergesiydi.

    İzmit’ten gelen Gazetecilerin yoğun iş programlarından dolayı Eskihisar ve Gebze Gezisi bir başka güne kaldı. İnşallah Gebze, Dilovası, Darıca ve Çayırova belediye Başkanlarımız İzmitli Gazetecilere bu bölgeleri gezdirecek basın toplantıları organize ederler.

ESKİHİSAR’I GEZMEK

  Basın toplantısından sonra ben Devri Alem kameraları eşliğinde Eskihisar’a gittim. Eskihisar’ın kültür tarihimizde ki yeriyle ilgili bir program çektik. Çekim esnasında Kaymakam Sayın Salih Karabulut bey ile karşılaştık. Salih bey koşu yapıyordu.  Salih bey koşu yaparken kendisiyle söyleşi yapıp, kamera eşliğinde Osman Hamdi Bey müzesini gezip, müze yetkilisinden Osman Hamdi bey’in resimleriyle ilgili ayrıntılı bililer alıp, Osman Hamdi Bey müzesinde resim çalışması yapan Ressamlarla sohbet ettik.

   Ardından bir motorla Eskihisar sahillerine açıldık. Eskihisar sahillerinde sonbaharın ilk günlerinin muhteşem manzarası eşliğinde Tübitak sahilleri, Atabay ve Marshall’ın elinde bulundurduğu yer, Eskihisar kalesi, Osman Hamdi Bey Müzesi, feribot iskelesinin muhteşem görüntülerini kameramıza kaydederek tarihe not düştük. Çekimler esnasında yaşları 90’a merdiven dayamış birkaç kişiyle de eskihisar ve Gebze’nin geçmişiyle ilgili söyleşiler de yaptık. Deyim yerindeyse bir kez daha doya doya Eskihisar’ı hem sahilden hem de denizden yaşayarak Devri Alem belgesel programlı olarak kamera görüntüleriyle kayıt altına aldık.

   Keşke Kocaeli basını ile Eskihisar gezisini yapabilseydik. Kocaelili gazeteciler Osman Hamdi Müzesini, Eskihisar kalesini ve en önemlisi sahilde Eskihisar’ı doya doya seyredebilselerdi. Günün koşuşturması içerisinde Kocaelili Gazeteciler bu muhteşem görüntüden mahrum kaldılar.

  Aslında AK Parti İl başkanlığı basın toplantısını Gebze belediyesine sosyal tesislerinde yaparak küçük bir Eskihisar ve Anibal tepe turu yapabilir, bir motorla sahilde gazetecilere tur attırabilirdi. Ama bu fırsatı kaçırdık. Artık bundan sonra ne zaman basın toplantısı düzenlenebilir bilemiyoruz. Ben kendi adıma sadece soru sormakla kalmadım, kendi imkanlarımla doya doya Eskihisar’ın sonbahar-Yaz karışımı bir gününü doya doya belgeselleştirdim.

Çin’den ve Doğu Türkistan´dan geliyorum-12

Urumçi’den Tanrı dağlarına yolculuk
Türkistan’ın doğusunda dağlar, vadiler, ırmaklar, ovalar, özetle her şey bizim türkümüzü söyler, Bizim şiirimizi okur. Doğu Türkistan’ın başkenti Urumçi’den otobüsle yola çıkıyoruz. Hedef 2 saat mesafede ki tanrı dağları milli parkı. Çinliler Tanrı dağlarına Tienşi dağları diyor. Ama biz Tanrı Dağları demeye devam edeceğiz. Tienş gölüne çıkıp Tanrı Dağlarının zirvesinde halen kazakların göçebe yaşadığı çadırlarda bir gece konaklayarak, Türk tarihinin geçmişini yaşayacağız. Parkın bulunduğu alanda otobüsten iniyor, 2 bin 300 metrelik zirvede soğuktan üşümemek için kışlık giyeceklerimizi hazırlıyor, kontrol noktasından geçerek özel araçlarla tanrı dağlarına doğru tırmanmaya başlıyoruz. Söğüt ağaçları, çağlayarak akan Tienşi Çayı ve kazak obalarından geçerek virajlı dar yolları geride bırakıp Tienşi gölünün bulunduğu kazak çadırlarının obasına geliyoruz. Binlerce turist buraları ziyaret ediyor. Çam ormanları arasında karlı Tanrı dağlarının eteğinde ki Tienşi gölüne Uygurlar Bugda Gölü diyorlar. Bulunduğumuz yer Urumçi’ye 110 km uzakta. Dağın zirvesi Tümürcoksi zirvesi 7 bin metreden yüksek. Tienşi gölünün bulunduğu alan 2 bin metre. Göl ve dağ manzarası göz ve gönül ziyafeti sunuyor. Göl çevresinde ki Kazak çadırları adeta beyaz mantarlar gibi yeşillikler içerisinde bize hoş geldin diyor. Göl çevresinde ağaçlar arasında gezintiye çıkıyoruz. Kazak çocuklarının neşesi, çadırda kalan Uygur ve kazak Türkleri, Türkiye’den geldiğimizi öğrenince yakın ilgi gösteriyorlar. Kendileriyle sohbet ediyoruz. Kaldığımız çadırın sahibi 7 bin metreden kardelen çiçekleri getirerek bizlere hediye ediyor. Bizim için özel olarak kesilmiş kuzu, şiş kebap yapılıyor. Gök çayı eşliğinde kebaplarımızı afiyetle yiyoruz. Güneş battıktan sonra ise soğuk başlıyor. Çadırlar korunaklı olmasına rağmen kemiklerimize kadar üşüyoruz. Neredeyse iliklerimiz donmak üzere. Sabahı zor ediyoruz. Güneş doğumuna yakın çadırdan dışarı çıkıp kameramı elime alarak tanrı dağları üzerinden güneşin doğuşunu bekliyorum. Çadır oba da bacalar yavaş yavaş tütüyor. İnsanlar bir bir dışarı çıkıyorlar. Hayat obada güneşin doğumuyla hareketleniyor. Çadır obanın belgesel görüntülerini çekiyor. çadırda kalan insanlarla konuşup dağlarda ki muhteşem görüntülerin belgesellerini çekiyoruz.URUMÇİ TARİH MÜZESİNDEYİZ
Tanrı dağlarından tekrar Urumçi’ye doğru yola çıkıyoruz. Urumçi’de ki gezimizi son güne bıraktık. Doya doya Urumçi’yi gezeceğiz. İlk durağımız tarih müzesi. Urumçi tarih müzesinde Doğu Türkistan’ın binlerce yıllık tarihi geçmişiyle ilgili belgeler var. Müzenin girişinde geniş bir Doğu Türkistan maketi yapılarak özel ışıklandırmayla Doğu Türkistan illeri bir bir gösterilmiş. Taklamakan çölü, Doğu Türkistan’ın adeta orta göbeğini kaplıyor. Tanrı, Pamir, Aladağ ve Altay dağları Doğu Türkistan’ın Afganistan, Tibet, Kırgızistan, Özbekistan ve Kazakistan, Moğolistan sınırını çiziyor. İpek yolu güzergahını tarih müzesinde yeniden keşfediyoruz. Dünyanın en eski mumyaları Taklamakan çölünden çıkartılmış. Sincan Uygur güzeli olarak da ilan edilen 4 bin yıllık mumya üzerende ki dokumalar Uygur medeniyetinin ihtişamını yansıtıyor. Bu mumyalar Taklamakan çölünde geçmişte hayatın olduğunu da gösteriyor. Urumçi tarih müzesinde Uygur, Moğol, Kırgız, Çin, Dungan Müslümanları, Tacikler, Özbekler ve Tatarlar bölümünde bu etnik gruplarla ilgili ayrı ayrı bilgiler yaşantı tarzları verilmiş. Teker teker bu bölümleri gezerek belgesel görüntülerini tespit edip tarihe not düşüp zamana noterlik yapıyoruz.URUMÇİ MEYDANI’NDAN DOĞU TÜRKİSTAN’A VEDA EDİYORUZ
Urumçi’de son durağımız tarihi Urumçi meydanı, ulu Camii ve kapalı çarşının bulunduğu yer. Muhteşem mimarisiyle ipek yolunun geçmişini yansıyor. Kırmızı tuğladan yapılan camii, Urumçi kulesi, kapalı çarşı turistlerin uğrak yeri. Urumçi kapılı çarşısında her şey satılıyor.Çarşıyı pazarı gezerek Urumçi’de satılanlar, çarşısı hakkında fikir sahibi oluyoruz. Urumçi seyir kulesinden Urumçi’nin genel görüntülerini çekiyor, ipek yolu güzergahında ki tarihi yerden hem sunuşlarımızı hem de Urumçi tarihine not düşüyoruz. Urumçi’de ki son durağımız Başbakan Erdoğan’ın da ikindi namazı kıldığı Urumçi camii oluyor. Tarihi meydanın biraz ilerisinde ki bu camii iki minaresiyle muhteşem bir eser. Başbakan Erdoğan’ın burada namaz kılmasıyla Doğu Türkistan da yaşayan Uygurlar büyük mutluluk yaşamışlar. Bizde bu camide namaz kılıp belgesel görüntüler çeker Urumçi’den Pekin’e doğru yola çıkıyoruz.

Kaşgar’daki son durağımız İdigah camii ve Kaşgar meydanı
Kaşgar’da gezimiz tüm hızıyla devam ediyor. Asırlardan beri Türkistan medeniyetine başkentlik yapmış Kaşgar’ı gezmek birkaç güne sığdırılamayacak kadar çok zor. Biz, Kaşgar’da ki gezimize hızlı tempolarla devam ediyoruz. İpek yolu dizilerinden keyifle izlediğimiz bayram namazı coşkusunu bizlere yaşatan Kaşgar meydanında bugün fazla bir hareketlilik yok. İpek yolu dizisinde davul ve zurnaların çaldığı, Kaşgarlıların oynadığı, bayram coşkusunu yaşadığı günler ipek yolu dizisinde kalmış. Kaşgar Meydanı ve İdegah camiini ziyaret ediyoruz. Camiye kameramız alınmıyor. Fotoğraf makinemizle camide çekimler yapıyoruz. Kavak ağaçlarıyla kaplı geniş bir iç avlu ve tipik Türkistan mimarisiyle yapılan Camii, yeşillikler içerisinde adeta huzur adası. Yüzlerce Kaşgarlıyla birlikte İdigah camiinde ikindi namazımızı kılıyor, Kaşgarlılarla konuşup hasbihal ediyoruz. Cuma günleri altı bin kişinin namaz kıldığı, bayramlarda on bin kişinin toplandığı İdigah camii, günün her saati hareketli. Avlu içerisinde ki tipik minarelerde hoparlörde Ezan-ı Muhammediyenin okunması, huşu içerisinde dinlerken aklımız ve fikrimiz Kaşygar’ın geçmişine, tarihine gidiyor. Kaşgar Meydanı, ipek yolunun birleşme noktasıydı. Burada İpek halı ve Kaşgar halılarının mağazası da var. Halı mağazasını da ziyaret edip, Kaşgar halılarının muhteşem belgesel görüntülerini çekiyoruz. Kaşgar, kültür tarihimizin önemli kilometre taşı. Kaşgar’ı doya doya gecede gezip, belgesel görüntüler çekmeye çalışıyoruz. Kaşgar meydanında ki seyir terasına yirmi yen vererek çıkıp Kaşgar’ın seyir terasından muhteşem görüntülerini çekerken, tarihi Kaşgar şehri ve yeni Kaşgar şehrini göz ve gönlümüze nakşibent ediyoruz. Kitap satan bir mağazaya giderek Kaşgarlı Mahmut’un yazdığı Divan-ı Lügatit Türk ile Yusuf Has Hacip’in yazdığı Kutadgu Bilig’in Uygurca basılmış nüshalarının belgesel görüntülerini de çekiyoruz.
KAŞGAR’A VEDA EDERKEN
1 Eylül 2012 cumartesi günü sabah erkenden Kaşgar havalimanına giderek, Çin hava yollarına ait uçakla Doğu Türkistan’ın başkenti Urumçi’ye uçacağız. Kaşgar’a veda etmek çok zor. Sisli bir havada içimizi daralırcasına buruk ve sıkıntılı bir ortamda Kaşgar havalimanına geliyoruz. Sıkı bir güvenlik kontrolünden sonra Çin hava yolları uçağı ile Urumçi’ye doğru hareket ediyoruz. Uçağın penceresinden kameramı çalıştırarak Taklamakan çölü, özellikle Kaşgar’ın sırtını dayadığı Pamir dağları ve tanrı dağlarının belgesel görüntülerini çekiyorum. Uçaktan 6-7 bin metre yüksekliğinde ki karlı Pamir ve Tanrı Dağlarının muhteşem manzarası beni derinden etkiliyor. Taklamakan çölü üzerinde on bin metreden adeta Türkistan tarihini yeniden yaşıyorum. Tanrı Dağları, Pamir dağları,  Kaşgar, Taklamakan çölü bizlere kendi türküsünü, kendi hikayesini anlatıyor. Dağlarla söyleşip Taklamakan çölü ile koklaşıyor, Urumçi’ye uçarken kendimizi Türkistan tarihinin içerisinde buluyorum. Duyguseli içerisinde Türkistan tarihini düşünürken, Doğu Türkistan’ın içinde bulunduğu gerçek durum karşısında kendime geliyorum. Sizleri Pamir ve tanrı dağarlıyla ilgili bilgi notuyla baş başa bırakırken, ben uçakta Türkistan tarihine yolculuğumu sürdürüyorum.
PAMİR DAĞLARI
Pamir Dağları, Orta Asya´da Tacikistan-Çin, Sincan Uygur Özerk Bölgesi sınırında bulunan, lalenin ana vatanı olan ve Himalaya Dağları´nın kuzey silsilelerini teşkil eden sıradağlar.
Hisar Vadileri Tanrı Dağları´nı Pamir Dağ Sisteminden ayırır.Bir diğer adıda Zalım Halıt olan Pamir Dağları, aynı zamanda Sincan içlerine 1.760 km girer. En yüksek zirvesi 7495 m. yüksekliği ile İsmail Samani Zirvesi´dir. Pamir Dağları´ndan gelen Seyhun ve Ceyhun nehirlerinin sularının birikmesi ile bugün kurumakta olan Aral Gölü oluşur.

TANRI DAĞLARI
Orta Asya´da bulunan büyük dağ sistemlerinden birini oluşturan sıradağlardır. Bugünkü siyasi coğrafya dikkate alınırsa, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan ve Çin´in Sincan Uygur Özerk Bölgesi´nin merkezi kısımlarına yayılır. Tanrı Dağlarının 1,000,000 km² lik alanı kapladığı hesaplanmıştır. Kuzeyde Çungar ve Güney Kazakistan düzlükleri, güneydoğuda Tarım Havzası, güneybatıda Hisar ve Alay Sıradağları ile sınırlanır. Tanrı Dağlarını Pamir Dağ Sisteminden Hisar Vadileri ayırır. Tanrı Dağları Paleozoik Çağ´da (540-245 milyon yıl önce) kristalin ve sedimanter kayaçlardan oluşmuştur. Bölgenin kuzey ve doğu kısmı Palaeozoik başlarındanki dağ oluşumları sırasında kıvrılarak yükselmiştir. Güney ve Batı kesimler ise metamorfoza uğramış sediman kayaçlar olup volkanik oluşumlar nadirdir. Bölgenin kıvrılması Palaeozoik´in geç dönemlerine rastlar.
 İklimsel özellikleri
Tanrı Dağları yaz ve kış büyük ısı farkları ile karakteristik şiddetli kara iklime sahiptir. Karakteristik olan kuraklık kendini çevreleyen çöller ve kurak bölgelerde belli eder. Bu alanlar yılda ortalama 2,500 saatlik güneş ışığı absorbe etmektedir. Dağlarda yükseklik arttıkça, iklim gittikçe soğur. Daimi donmuş topraklar 3,000 m yükseklikten sonra yaygındır. Atlantik Okyanusu´ndan gelen hava kütleleri yağışlarını batı ve kuzeybatı Tanrı Dağları eteklerine (2700-3000 m) bırakır (710-790 mm). Doğu ve İç Tanrı Dağlarında toplam yağış oranı azalır. Güney Tanrı Dağlarında en fazla yağış Mart-Nisan aylarındadır. Burada yaz mevsimi kurak geçer. Batı ve Kuzey Tanrı Dağlarında yağış çoğunlukla Nisan-Mayıs aylarındadır. İç ve Doğu Tanrı Dağlarında ise yağış yaz aylarındadır. Isı, Tanrı Dağlarında yüksekliğe göre çok değişim gösterir. Dağ eteklerinde yaz ayları sıcak geçer. Temmuz ayında ortalama ısı 23 °C ye ulaşır. İli çöküntü havzasında 34 °C, iken Tanrı Dağlarının 3,300 m´lik kesimlerinde +5 °C ye düşer. Bu bölgelerde yaz boyunca geceleri don olayına rastlanır. Kışın ise buralarda (Aksay Vadisi) ısı -50 °C olarak ölçülmüştür.
Kutadgu Bilig’in yazarı Yusuf Has Hacip’in türbesindeyiz
Türkistan kültür tarihinin öneli isimlerinden Kutadgu Bilig’in yazarı Yusuf Has Hacip’in de türbesi Kaşgar’da. Apak Hoca’nın türbesinden ayrıldıktan sonra Kaşgar’da şimdi ki durağımız Yusuf Has Hacip’in türbesi oluyor. Türbenin bulunduğu alan ana cadde üzerinde. Yusuf Has Hacip’in büyük boy yağlı boya tablolarıyla süslü yeşil çinilerle kaplı giriş kapısından geçerek türbe bahçesine geçiyoruz. Girişte Yusuf has Hacip’in heykeli ve büyük boy yağlı boya tablosu bize hoş geldin dercesine gözümüzün içine bakıyor. Türkistan mimarisiyle yapılan muhteşem türbe binası tipik minareleri ve ihtişamlı görünümleriyle bizleri büyülüyor. Ana türbe binasında büyük sandukada Yusuf Has Hacip’in ismi ve doğum-ölüm tarihleri yer alıyor. Türbe binasında değişik dillerde yazılan Kutadgu Bilig’den beyitler yer alıyor. Türk Kültür tarihinin en büyük siyasetnamesi olan Kutadgu Bilig, adeta çağları açarcasına insanlara hala öğütler veriyor. Sandukanın baş ucunda Fatiha-i şerif okuyarak Yusuf Has Hacip’in ruhuna ithaf ediyoruz. Türbenin üzerinde kuşların uçuşması insana farklı duygular yaşatıyor. Türbe bahçesinde ki çiçekler, meyve ağaçları ama en önemlisi anlı şanlı Kaşgar üzüm asmaları. Sadece göz ziyafeti sunmuyor, midelerimize de bayram yaptırıyor. Baş parmağımızdan daha büyük üzüm tanelerinin yer aldığı asmalar neredeyse yarım metreyi geçiyor. Fatiha-i şerif okuduktan sonra üzüm asmalarından alarak Yusuf Has Hacip’in ruhu için kana kana Kaşgar üzümü de yemeyi ihmal etmiyoruz. Yusuf Has Hacip ile ilgili ansiklopedik bilgileri sizlerle paylaşıyoruz.
YUSUF HAS HACİP
Türk tarihi kaynaklarında Karahanlılar dönemi hakkında yeterli bilgi olmadığı gibi; bu devletin ´vatandaşı´ olan “Balasagunlu Yusuf” hakkında bilgiler de yok denecek kadar azdır. M.S. 1017-1019 yılları arasında doğduğu rivayet edilmektedir.  Dönemin ´Kuz-Ordu´ isimli şehri Balasagun´da doğmuştur. Kendisinin tam bir biyografisi henüz oluşturulamamıştır. Büyük eseri boyunca adını bile sadece bir kez, “Kitap sahibi Yusuf, büyük Has hacib, kendi kendine nasihat eder” başlıklı, son bölümünde anmıştır. Bu başlıktan baş teşrifatçı olduğu da anlaşılmaktadır. İyi bir eğitim görmüştür. Çağının geçerli bilimlerinin yanı sıra Arapça ve Farsça da öğrenmiştir. 1077 yılında Kaşgar´da vefat etmiştir. Türbesi de bu kenttedir.
Karahanlı Devleti zamanında yaşamıştır. Temel eğitimini Balasagun´da almıştır. Kendisine önceden Balasagunlu Yusuf denilirken , sonrasında Has Hacib unvanını almıştır. Yusuf Has Hacib, Türk dili ve edebiyatı için temel bir eser olan Kutadgu Bilig kitabının yazarıdır. Kutadgu Bilig 6645 beyitlik bir eserdir. Eser, Allah´a hamd, Peygamber´e ve Dört Halifeye teşekkürle başlar.
Yusuf Has Hacib, astronomi bilimini öğrenmek isteyenlerin, önce geometri ve hesap kapısından geçmesi gerektiğini söylemiştir: “Aritmetik ve cebir, insanı kemâle ulaştırır; toplama, çıkarma, çarpma, bölme, bir sayının iki katını, yarısını ve kare kökünü alma işlemlerini bilen, yedi kat göğü avucunun içinde tutar. Her şey hesaba dayanır.”
Yusuf Has Hacib, Türk edebiyatındaki ilk siyasetnameyi yazmıştır. Türk edebiyatında ilk nazım şeklini de o kullanmıştır. Bu nazım şekli de mesnevidir. Bundan dolayı ona Yusuf Has Hacib denilmiştir. Bir siyasetnâme veya bir nasihatnâme olarak nitelendirilebilecek Kutadgu Bilig, Yusuf Has Hâcib ve içinde yetiştiği çevrenin ilmî ve felsefî birikimi hakkında çok önemli bilgiler vermektedir. Platon´un devlet ve toplum anlayışı çok iyi bilinmekte ve uygulanmaya çalışılmaktadır. Bilimin ve bilginlerin değeri anlaşılmıştır; bilim, güvenilir bir rehber olarak görülmektedir. Kendisi bu kitabı yazmakla büyük bir cesaret örneği göstermiştir çünkü bu Türk edebiyatındaki ilk siyasetnamedir.
Kaşgar’da Apak Hoca’nın türbesindeyiz
Tarihi Kaşgar şehri yıkık dökük binalara rağmen halen Doğu Türkistan’ın kültür başkenti olduğunu gösteriyor. Artuç’dan ayrılıp Kaşgar’a doğru yolumuz devam ederken yine vadilerden geçiyoruz. Meyve bahçeleri ve üzüm bağları eşliğinde Kaşgar’da ki meşhur Apak Hoca’nın türbesine gideceğiz. “Akpak” hoca olarak da biline Apak Hoca 1600’lü yıllarda yaşamış, Uygulamaları Uygurlar tarafından tartışma konusu olmuş, Doğu Türkistan’da ki Hocalara döneminin önemli bir ferdi. Dar yollardan geçerek Apak Hoca türbesine geliyoruz.APAK HOCA TÜRBESİ’NDE ÇEKİM YAPMAK YASAK
Türbenin muhteşem giriş kapısı Uygur mimari zarafetinin güzel bir örneği. Gül bahçeleri arasında ki Apak Hoca türbesine girerken kameramız elimizden alınıyor. Görevliler adeta sıkı yönetim uyguluyorlar. Türbenin firuze çinilerle tipik mimarisi görülmeye değer. Gül bahçeleri içerisinde ki türbe asırlardan beri Uygur mimarisini yansıtıyor. Fotoğraf makinemizi gizlice çalıştırarak türbenin içinden ve dışından görüntüler çekmeye çalışıyoruz. Türbe içerisinde apak hocayla birlikte 40 yakının mezar sandukası bulunuyor. Bahçede ki güller, üzüm asmaları arasında türbenin ana binası adeta muhteşem bir ressamın fırçasından çıkan tabloyu andırıyor. Türbeye hakim noktada Uygurlu genç kızlar milli kıyafetleriyle turistlerle fotoğraf çektiriyorlar. Bizim fotoğraf çekme talebimiz olumlu karşılanarak Uygur milli kıyafeti giyen kızlarla türbe bahçesinde fotoğraf çekiyoruz. Türbeden başka burada medrese, Cuma camii ve kabul salonuda bulunuyor. Bahçede tamirat ve restorasyon işlemleri devam ediyor. Cuma camiinin mihrap ve minberiyle tavan işçiliği muhteşem, ahşap sütunlar üzerinde adeta bir bahçeyi andırıyor. Türbe girişinde ki kabul salonunun muhteşem güzelliği göz ve gönül ziyafeti sunuyor. Türbe bahçesinde ki satış dükkanlarında hediyelik eşyalar satılıyor. türbeden ayrılırken apak hoc ayla ilgili ansiklopedik bilgileri sizlerle paylaşıyoruz.
APAK HOCA
Kaşgar´ın dini ve siyasi önderidir. Hidayetullah Hoca diye de tanınır. Doğu Türkistan, kaynaklarında “Afak” olarak geçmektedir. Afak kelimesi Arapça “Ufuk” kelimesinden geldiği ileri sürülüp, dünya tarafları anlamına gelmektedir. Afak Hoca ise Alem Hocası manasına gelmektedir. Mehmet Emin Buğra, Kalmuklar tarafından yüceltmek için “Afak” ünvanı verildiğini ve daha sonraları müridleri tarafından “Appak” olarak söylenmeye başlanıldığını kaydetmektedir.Hayatı
Afak Hoca ünlü Nakşibendi Sūfī Piri, Ahmet Kazani´nin torunudur, bir sūfī piri gibi saygıdeğerdir ve Aktağlık önderidir. Bazı müslüman Uygur´lar için, Afak Hoca bir Seyyid´dir, yani İslâm Peygamberi Muhammed Mustafa´nın akrabasıdır. Yarkent Hanlığı döneminde, İşan Kalan’ın oğulları Hoca Muhammed Yusuf ve Hoca Afak, Doğu Türkistan’ın Kaşgar şehrine gelmişler. Semerkant yakınlarında ortalama 11 km uzaklıkta olan Dehbit ismindeki kasabadan Doğu Türkistan’a geldiklerinde Appak Hoca 33 yaşlarındadır. Hocalar, Abdullah Han (1638-1668) zamanında çok büyük imtiyaz ve desteğe sahip olmuşlardır. Özellikle Appak Hoca ve kardeşi Yusuf Hoca taraftarları, Abdullah Han’ın sağladığı özel kolaylıklar sayesinde onların iktidara gelmeleri kolaylaşacaktır.
Kısa zaman içinde kuvvetli bir nüfuza sahip olan Appak Hoca İslâm dini inancına uygun Doğu Türkistan Türklerine yıllarca tarikat dersi vermiştir. Yarkent şehrinde dini faaliyetlere başladılar, daha sonra kardeşi Yusuf Hoca, Kaşgar’a bir günlük mesafedeki Topuluk adındaki yerleşim yerinde vefat etti. Kardeşinin ölümünden sonra tek kaldığı için bütün Aktağlık tarikat mensupları Appak Hocanın şemsiyesi altında toplandılar.
Afak Hoca, Yarkent´den Çağatay Hanedanın daveti üzerine Tibet´in ruhani dini lideri 5. Dalay Lama ile gizli diplomatik ilişki kurmuştur. Afak Hoca kuvvetli bir hükümdar olarak, 1685 ile 1686 yılları arasında Emir İsmail (1659 – 1660) zamanında Doğu Türkistan bölgesini, ayrıca Hotan, Yarkent, Korla, Kucha, Aksu ve de Kaşgar şehirlerini kontrol altına almıştır. Appak Hoca bir müddet Kalmukların yardımlarıyla ikinci defa iktidarını yürütmüş, daha sonra ise Doğu Türkistandaki müritleri ile Kalmuk ve Çinlilere karşı mücadeleye girişmiştir. Bu mücadele yolunda Aksu ile Kaşgar arasında Karatağ savaş meydanın da 1693´de şehit düşmüş, cesedi Kaşgar’a getirilerek gömülmüştür. Hocanın kabri Kaşgar şehrinin kuzey doğusunda şehirden ortalama 6 km. uzaklıktaki Yağdu ismindeki yerleşim yerinde bulunmaktadır.
Appak Hoca Kalmuklara vergi vermek suretiyle Kalmukların vekili olarak 13 yıl iktidarda kalmış ve Hürmetcan Abdurrahman Fikret’e göre, 1693 yılında zehirlenerek öldürülmüştür. Molla Musa Sayrami, Hocaların Kalmukların yardımı ile Doğu Türkistan’ı ele geçirmesini “… O zamanın seyid ve yardımcıları yönetime gelme maksatlarıyla, dinsiz-müşriklerin hizmetine girmeyi uygun görüp, islâm padişahları ve müslümanların üstüne, kafirleri getirmekten başka, yeni zulüm ve kötü işleri ortaya çıkarıp, müslümanların malını, mülkünü kafirlere verip, beş günlük dünyaya gururlanıp dünya telaşına düşmüşlerdir…” şeklinde değerlendirmiştir. Afak Hoca´nın ölümüyle, Aktağlık ve Karatağlık arasındaki tartışmalar tekrar ateşlenir.
İlk Müslüman Türk Hükümdarı Satuk Buğra Han’ın türbesindeyiz
     Doğu Türkistan’ın kültür başkenti Kaşgar’da ki gezimiz tüm hızıyla devam ediyor. Kaşgarlı Mahmut’un türbesini ziyaret ettikten sonra Kaşgar’a 50 km mesafede bulunan Artuç kasabasına doğru yola çıkıyoruz. Vadilerden Yalçınkayalı dağlar ve ırmaklar üzerinden geçerek çöl ortasında yeşil bir vahayı andıran Artuç kasabasına geliyoruz. İlk bakışta sevimli bir şehir. Burada ki ilk durağımız ilk Müslüman Türk devlet başkanı olan verdiği bir emirle 200 bin çadırda yaşayan Türklerin islamiyeti kabul etmesiyle Türk-İslam coğrafyasında islamın yayılmasına öncülük eden Karahanlılar Devleti’nin sultanı Satuk Buğra han’ın türbesi oluyor.SATUK BUĞRA HAN’IN TÜRBESİNDEYİZ
Artuç şehri büyük binalar ve geniş caddelerle donatılmış. Şehrin biraz dışında sakin bir ortamda Türkistan mimarisiyle yapılan göz ve gönül okşayıcı Satuk Buğra Han camii ve türbesine doğru yolumuz devam ediyor. Üzüm bağları ve meyve ağaçları altında tipik Türkistan evlerinin arasından dar sokaklardan geçerek türbeye gideceğiz. Türkistan evlerinin kapıları muhteşem oymalı ahşap işçiliğe sahip. Satuk Buğra Han camii minareleriyle göz ve gönül ziyafeti sunuyor. Günlerden Cuma. Cami çevresi satıcılarla dolmuş. Ekmek satanlar, açıkta et satanlar, sebze ve meyve satıcıları adeta bir panayır yerine dönmüş. Caminin ilk giriş bölümü minareleriyle muhteşem. Asıl camii türbenin sol tarafında sade bir binaya sahip. Satuk Buğra Han’ın türbesi ise sol tarafta yeşillikler içerisinde firuze renkli turkuaz çinilerle, çevresiyle uyum içerisinde adeta bir tabloyu andırıyor. Üzüm asmaları ve çiçeklerle çevrili yoldan ilerleyerek türbeye gidiyoruz. Türbenin girişinde iki büyük kazan Satuk Buğra Han döneminden kalma olduğu söyleniyor. Çinilerle kaplı yüksek kubbenin altında Satuk Buğra Han’ın türbesi bütün ihtişamıyla karşımızda. Türbenin baş ve ayak ucunda Satuk Buğra Han’ın adı ve yaşadığı dönemler tarihe not düşülmüş  türbe ziyaretçi akınına uğruyor. Hep birlikte burada Fatiha okuyup, Satuk Buğra Han’ın ruhuna bağışlıyoruz. Türkiye’den geldiğimizi öğrenen Uygurlar bizlere yakınlık ve büyük ilgi gösteriyor. Büyük hakan’ın türbesinde resimler ve Satuk Buğra han döneminden kalma taşlar dikkat çekiyor. Türbeden ayrılmak zor. Kendimizi Karahanlılar devletinin ve Türk tarihinin ihtişamlı geçmişine kaptırıyoruz. Bir taraftan dua edip bir taraftan da belgesel görüntüler çekiyoruz.ARTUÇ’DA CUMA NAMAZI
Cuma namazımızı Satuk Buğra Han’ın türbesinin bulunduğu Artuç’da kılacağız. Şehrin merkez camiine geliyoruz. İnsanlar adeta bir sel gibi camiye akıyor. Bembeyaz renklerle yeşil ağaçlar arasında ki camii Uygurca yapılan vaaz ve okunan ezanla gönül telimizi titretirken içimizde fırtınalar estiriyor. Artuçlularla konuşuyoruz. Caminin girişinde Pamir Dağları’ndan getirilen buzlarla karıştırılan buzlu ayran içerek biraz olsun gönlümüzde ki fırtınayı dindirmeye çalışıyoruz. Fotoğraf makinemizi elimize alarak birkaç kare fotoğraf çekmek istiyoruz. Daha ilk kareyi çekerken birisi yanımıza yaklaşıyor. Eliyle yasak işaretini gösteriyor. Türkiye diyecek oluyoruz, iki taraf boynunu sallıyor ve tekrar Uygurca yasak işaretini koyuyor. Fotoğraf makinemizi bir kenara koyup namaz kılmak için seccademizin başına geçiyoruz. Göz ucuyla bize fotoğraf çektirmeyen şahsı takip ediyoruz. Uzaktan bir başka yetkiliyle buluşan bir şahıs beni işaret ediyor ben hiçbir şey yokmuş gibi davranıyorum. Cuma ezanı okunuyor, hutbeye çıkan imam çok kısa Uygurca hutbe okuyup kamet getirilerek Cuma namazına başladığımız esnada bizim bulunduğumuz safın baş tarafından sakallı bir genç “Allah-u Ekber” diye sesli sesli tekbir getirmeye başlıyor. Hiç kimse o tarafa bile bakmıyor. Namaz kılıp camiden çıkılırken yine aynı şahıs tekbir getiriyor. Yine hiç kimse oralı değil. Galiba biz Türk turistlerin de orda olmasını fırsat bilerek birileri komplo teorisini harekete geçirip milleti galeyana getirmek için fırsat kolladığını Artuçlular da anlamış olacak ki hiç kimse bu komplocuya alet olmuyor. Cuma namazımızı kılarak Kaşgar’a doğru yola çıkarken Satuk Buğra Han ve Karahanlılar devletiyle ilgili yaptığımız araştırma notlarını Kaşgar’a gidiyoruz.

SATUK BUĞRA HAN KİMDİR?
  Karahanlıların 920-958 yılları arasında ki hükümdarı. 932 yılında İslam´ı kabul ederek, tarihteki ilk müslüman Türk Hakanı Türk topluluğunun toplu halde İslama geçmesine yol açmıştır. Bu yüzden Türk tarihi için önemlidir ve hakkında Satuk Buğra Han destanı anlatılır. Babası Karahanlı hükümdar ailesinden Bezir Han idi. Babasının ölümü üzerine amcası ve üvey babası Oğulcak Kadır Han´ın himayesinde büyüdü. Satuk Buğra on iki yaşlarında iken Maveraünnehir ve Horasan bölgesine hakim olan Müslüman Samani Devleti şehzadeleri arasında anlaşmazlık çıktı. Bunlardan Nasır bin Ahmed, Oğulcak Kadır Han´ın ülkesine sığındı. Ona iyi muamele edip Artuç nahiyesinin idaresini verdi. Artuç Nasır bin Ahmed´in gayretleri ve gelip giden Müslüman tüccarlar sayesinde bir ticaret merkezi oldu. Satuk Buğra da Artuç´un ziyaretçileri arasındaydı. Nasır bin Ahmed´le tanışıp ondan İslamiyeti öğrenerek Türkistan´da İslâm Peygamberi Muhammed bin Abdullah´ın ölümünden 333 yıl sonra Satuk 12 yaşında iken Müslüman oldu. Müslüman olduktan sonra Abdülkerim ismini almıştır ve tam ismi Abdülkerim Satuk Buğra Han olmuştur.
10. yüzyılda yaşayan Arap gezginci ve bilgin İbn Fadlan Milâdi 960 yılında yaklaşık 200,000 çadırlı Türkler İslâm dinini benimsemiştir diye aktarmıştır. Yirmi beş yaşına gelince Müslüman olduğunu açıklayıp, amcası ile mücadeleye başladı. Onunla Fergana Savaşını yaptı. İlk olarak Atbaşı kalesini zaptetti. Daha sonra üç bin kişilik bir orduyla Kaşgar üzerine yürüyüp fethetti. Amcası Oğulcak Kadır Hanı öldürdü. Ülkede hakimiyeti sağlayıp birliği temin etti. Türk ülkelerinde İslamiyeti hızla yaydı. Ebü´l-Hasan Muhammed gibi İslam alimleri, Satuk Buğra Hana yol gösterip teşvik ettiler.
Abdülkerim Satuk Buğra Han, daha sonra yaptığı savaşlarda; Yağma, Çiğil, Oğuz boylarının yerleşmiş bulunduğu Türkistan şehirlerini birer birer ele geçirdi. Bu sırada Karahanlılar Devletinin doğu kısmına hakim olan Büyük Kağan Bazır Arslan Han Çinlilerden yardım alarak 924 yılında Abdülkerim Satuk Buğra Hana karşı savaş açtı. Satuk Buğra Han Müslümanların yardım ve desteğiyle, onunla Balasagun Savaşını yaptı ve galip geldi.
Sultan Satuk Buğra Han´ın dört oğlu, Buğra Hasan Han, Hüseyin Buğra Han, Yusuf Kadir Han, dördüncü oğlunun ismi belli değildir, ve üç kızı, bunlar Nasab Türkan, Hadya Türkan ve Ala Nur isimlerinde toplam yedi çocuğu olur. 31 yıl hüküm süren Satuk Buğra Han, güzel ve adil idaresi ile binlerce kimsenin Müslüman olmasına vesile olmuştur. Saltanatının sonuna doğru, Satuk Buğra Han, Liao Hanedanlığına karşı bir sefer yapar ve Turfan´a kadar bütün ülkenin tamamında İslâm genişlemiştir. Burada hasta olur ve Kaşgar´a geri getirilir, bütün bir yıl hasta yatar ve sonra vefat eder. Satuk Buğra Han, son saatlarında arkadaşlarını, çocuklarını, Abú Nasrın oğlunu Abbúl Fattáh yanına çağırır ve onlara nasihatta bulunur. Onun yaşamını bitirdiği son gün, Kaşgarlı Mahmud´un Divân-ı Lügati´t-Türk´te artuç” “Ardıç. Kaşgar´da bu isme sahip iki köy vardır diye bahsettiği, “birisinin adı altın Artuç, ikincisi üst Artuç´dır.” Altın Artuç ´ta mezarlığa gömülür, ve cenaze törenine iki vali, yedi bin alim yirmiiki bin gazi ve halktan onbeş bin kişi katıldı. Satuk Buğra Han´ın ölümünden üç yıl sonra Abbúl Fattáh ta ölür, böylece bütün görevleri Satuk ailesine geçer. 10. yüzyılda Artuç´da inşa edilen türbesi tekrar 1995 yılında Mimar Abuduryim Ashan tarafından tamir edilmiştir.

KARAHANLILAR DEVLETİ
Karahanlılar (840 – 1212 yılları arasında Orta Asya ve günümüz Doğu Türkistan toprakları üzerinde hüküm sürmüş Türk devletidir.
Bazı tarihi kaynaklarda bu krallık, İlekhan Krallığını olur, bulunan maden paraların bir çoğunda tipik “İlek (Iilik, elik, vs)” bir sözü vardır, İslâmi kaynaklarda, örneğin Ali ibn el-Esir o hanedanın ismini, al-Hāqaniya, al-Hāniya veya al-Āfrāsiyā diye tanımlamıştır.[1] Eşzamanlı edebiyat kaynaklarda genellikle hanedan ismi Kağaniye (Ḵāqāniya) (Ḵağan [yurdu]), al-Moluk al-Ḵāniya al-Atrāk veya Āl-e Afrāsiāb (Afrasiab ailesi, hanedanı; Şehname´deki Turan kralı) denilmiştir.[2]
 İsim Kökeni [değiştir]Devletin adı Kara ve Han iki Türkçe kelimesinden oluşmuştur. “Kara”, Türkçe´de siyahı, soyluluğu gösterir ve “Han”, doğrusu Kağan, yöneticilere verilen Tanhu, Hakan, Yabgu, ve İlbey gibi Türkçe bir unvandır. Prof. Omeljan Pritsak, meseleyi daha başka açıdan ele alarak izah etmiştir. Türklerde Kara, Kızıl, Ak ve Gök, dört yönü temsil etmektedir. Kara, kuzey tarafını gösterir ve ekseri şehirlerde ayrı olarak bu yönlerin kapılarının isimleri vardır. Belh´in kuzey, yani Kara´nın yönü (tarafı) Türk kapısıdır. Güney kapısı Hind, batı kapısı Yahudi, doğu kapısı ise Çin kapısıdır. Kara aynı zamanda kuvvetli, cebbar ve cesur demektir. Bu bakımdan bu ismi almış olmalıdırlar. Gazneli Mahmud´a Çinlilerin verdiği “Karahan” tabiri de aynı mânâda olmalıdır. “Kara”, azamet yükseklik ve üstünlük demektir.[3] Meselâ Türk ülkelerinden en doğudan batıya kadar raslanan karasular, hep gür, coşkun su ve nehirlere verilmiştir.
 Siyasi Tarih [değiştir]Kurucusu Bilge Kül Kadir Handır. Bilge Kül öldükten sonra oğulları Bazır ve Oğulçak devletin başına geçtiler. Devletin Batı kısmında hükümdar olan Oğulçak, Samanoğulları devletindeki karışıklıklardan yararlanarak isyan eden bir Samanî şehzadesinin sığınma talebini kabul etti. Oğulçak´ın yeğeni Satuk Buğra, bu şehzade sayesinde müslüman oldu ve Abdulkerim adını aldı. Bu olaydan sonraz amcası Oğulçak´ı mağlup eden Abdulkerim Satuk Buğra, devletin başına geçti ve Han ünvanını alarak islamiyeti resmen kabul etti. Karahanlılar, islamiyeti topluca kabul eden ilk Türk devletidir. Satuk Buğra Han 955 (Hîcrî 344) yılında Kaşgarlı Mahmut´un Divân-ı Lügati´t-Türk´te ” اَرتُج artuç: Ardıç. Kaşgar´da bu adta iki köy vardır.”[4] diye bahsettiği altın Artuç köyünde gömülmüştür.[5] O zamanlar Kaşgar´ın kuzeyinde iki tane Artuç (Atuş, Artux) isminde köy vardı, birisinin adı altın[6] Artuç (Atuş, Artux), ikincisi üst Artuç (Atuş, Artux)´dır.
 Karahanlı Tarihi [değiştir]Tarihi kaynaklar,birbirleri ile fazlasıyla ters düşer, Karahanlı Devletinin ilk Hanı, tarihi ve kurucu kim olduğu, daima tartışılmıştır. Karahanlı devleti İslam´la ilgilidir ve tüm kaynaklar aynı kişiye yani Satuk Buğra Han´a odaklanmıştır. Sadece bir tarihçi, Abu’l-Futub ‘Abd al-Ghafir bin Husayn al-Alma’i, ki Hicri beşinci yüzyılda Kaşgar´da yaşamış, o Tarikh Kashghar şehir tarihi yazmış ve Satuk Buğra Han´ın din değiştirdiğini anlatır. Ancak, bu ilk metin el yazması kaybedilmiş ve sadece kısmen tekrar 14. yüzyılın başında Jamal Qarshi tarafından Mulhaqat al-Surah isminde kitabında yeniden yazılmıştır. Bir başka kaynak 1889 yılı içinde bulunan Çağatayca dilinin son kısmına ait Buğra Han hatıralarıdır (Tazkirah Buğra Han). 17. yüzyıldan kalma bir başka el yazması kopyası bulunur.
Kuruluş dönemi ile ilgili pek fazla bilgi bulunmayan Karahanlılar Devleti, Karluk, Çiğil, Yağma ve diğer Türk boylarından oluşmuştur.
Devlet, 840 yılında Uygur Devleti´nin, Kırgızlar tarafından yıkılmasıyla Bilge Kül Kadir han tarafından kurulmuştur. 893 yılında Kaşgar devletin başkenti olmuştur.
Bilge Hüsamettin Han´dan sonra devleti oğulları, Bazır Arslan Han ve Oğulçak Kadir Han yönetmişlerdir. Balasagun ve Taraz merkezli iki ana idari bölgeye ayrılan devlette; Bazır Arslan Han, Balasagun´da Büyük Kağan olarak ve Oğulçak Kadir Han Taraz´da Ortak Kağan olarak yönetimi paylaşmışlardır.
10. yüzyıl sonlarında Oğulçak Kadır Han´ın yeğeni Satuk´un (Satuk Buğra Han) savaş halinde bulundukları Samanî sığınmacıların etkisi ile İslam´ı kabul etmesi devletin tarihinde yeni bir sayfa açmıştır. İslam´ı kabulunden sonra Abdülkerim adını alan Satuk Han, devletin sürekli savaş halinde olduğu Samanîler´den de aldığı destek ile amcasına karşı mücadele ederek devletin yönetimini ele geçirmiştir.
İslamiyet´i devlet dini olarak benimseyen Satuk Han döneminde Karahanlı Devleti´nin tamamına yakın bir bölümü bu dine geçmiştir. Karahanlı Devleti ilk büyük Müslüman Türk devleti olmuştur. Halife “Nasr Bin Ali” döneminde Abbasiler Karahanlıları Müslüman ülkesi olarak tanımıştır. Samanoğulları ile itilafta olan Karahanlılar, Gaznelileri destekleyerek Samanoğulları Devleti´ni yıkmıştır. Gazneliler ile Ceyhun nehri sınır olarak belirlenmiştir.
Devlet 1042 yılında hanedan içindeki kavgalar sonucunda Doğu ve Batı Karahanlı devletleri olarak ikiye bölünmüştür. Batı Karahanlı Devleti; 1042-1212 yılları arasında hüküm sürmüş ve ilk başkenti Özkent olan devlet 1212 yılında Harzemşahlar tarafından yıkılmıştır. Önemli merkezleri; Balasagun, Talas ve Kaşgar ve ilk hükümdarı Tamgaç Buğra Han olan Doğu Karahanlı Devleti ise 1211 yılında Karahitaylar tarafından yıkılmıştır. Çinliler yakınlarında kurulan tüm yabancı devletlere hep aynı Divide et impera (Böl ve hükmet) aldatmacı, hileyi kullanıp önce ikiye bölmüşler daha sonra yıkmışlardır. Aynı oyun Göktürklerede yapılmıştır. Böyle oyunları Ruslar Anaasya´da yaşayan diğer Türk Uluslarına uygulayıp birbirlerine düşman yapmışlardır.
Krallık (Kağanlık) Altayların aile sistemine göre iki alt krallığa bölünmüştür. Doğu Karahanlıların hükûmdarı, daha büyük han olup “Arslan Kara Han” unvanıyla Balasagun (ya da Kara Ordu)´da ikamet etmiştir. “Arslan” kelimesi Karluklar´dan Çiğil boyunun totemi (ongunu) olan aslan manasına gelmektedir. Batı Karahanlıların hükûmdarı olan ikinci Karahan ise Taraz´da üslenmiş ve daha sonra Kaşgar´a taşınmış ve tekrar Taraz´a dönmüştür. Onun unvanı Buğra Kara Han idi. “Buğra” kelimesi Karluklar´ın Yağma boyunun totemi (ongunu) olan deve anlamına gelmektedir.[7]
Türk tarihiÖn Türkler[göster]Ön TürklerTengricilikOrhun YazıtlarıBozkır İmparatorluğu geleneği
Bozkır imparatorlukları Göçebe Hiung-nu Batı • Kuzey • Güney Cücenler Akhunlar Göktürk Kağanlığı Doğu • Batı • İkinciUygur Kağanlığı Kansu Uygur Krallığı • Karahoca Uygur Krallığı • KarahanlılarYerleşik Beş Hu On Altı Krallık Han Çov • Hou Çov • Vey • HyaKansu Uygur KrallığıKarahoca Uygur KrallığıKarahanlılar Doğu Karahanlılar • Batı KarahanlılarBeş Hanedan On KrallıkŞatuolar Hou Tang • Hou Jin
Ural´ın batısı Hun İmparatorluğuAvar KağanlığıHazar KağanlığıBüyük Bulgarya HanlığıPeçenekler
Memlûkler / Türkmenler[göster]Hindistan Gazne DevletiDelhi SultanlığıMısır TolunoğullarıMemlûk Sultanlığıİran Karakoyunlu DevletiAkkoyunlularAfşar HanedanıKaçar Hanedanı
Moğolların mirasçıları[göster]Cuci´nin soyundan gelen ülkeler
Toka Temür sülalesi Kırım HanlığıKazan HanlığıKasım HanlığıAstrahan HanlığıKazak HanlığıNogay OrdaŞiban sülalesi Sibir HanlığıŞeybani HanlığıBuhara HanlığıHive HanlığıKokand HanlığıBuhara EmirliğiÇağatay´ın soyundan gelen ülkeler Doğu Çağatay HanlığıYarkand Hanlığı
Anadolu / Rumeli[göster]Selçuklular Büyük Selçuklu DevletiIrak Selçuklu DevletiKirman Selçuklu DevletiAnadolu Selçuklu Devleti
I. dönem Anadolu beylikleri Çaka Beyliği (1081 – 1098)Dilmaçoğulları Beyliği (1085 – 1192)Danişmendliler Beyliği (1092 – 1178)Saltuklu Beyliği (1092 – 1202)Ahlatşahlar Beyliği (1100 – 1207)Artuklu Beyliği (1102 – 1408)İnaloğulları Beyliği (1098 – 1183)Mengüçlü Beyliği (1072 – 1277)Erbil Beyliği (1146 – 1232)Çubukoğulları Beyliği (1085 – 1092)Atabeylikler Zengiler İldenizliler Böriler Salgurlular
II. dönem Anadolu beylikleri
Osmanlı İmparatorluğu (1299 – 1922)Taşanoğulları Beyliği (1350 – 1398)Çobanoğulları Beyliği (1227 – 1309)Karamanoğulları Beyliği (1256 – 1483)İnançoğulları Beyliği (1261 – 1368)Sâhipataoğulları Beyliği (1275 – 1342)Pervaneoğulları Beyliği (1277 – 1322)Menteşe Beyliği (1280 – 1424)Candaroğulları Beyliği (1299 – 1462)Karesi Beyliği (1297 – 1360)Germiyanoğulları Beyliği (1300 – 1423)Hamitoğulları Beyliği (1301 – 1423)Saruhanoğulları Beyliği (1302 – 1410)Tacettinoğulları Beyliği (1303 – 1415)Aydınoğulları Beyliği (1308 – 1426)Tekeoğulları Beyliği (1321 – 1390)Dulkadiroğulları Beyliği (1339 – 1521)Ramazanoğulları Beyliği (1325 – 1608)Kadı Burhaneddin Devleti (1381 – 1398)Eşrefoğulları Beyliği (1300 – 1326)
Türk cumhuriyetleri Türkiye Cumhuriyeti Azerbaycan Cumhuriyeti Türkmenistan Cumhuriyeti Özbekistan CumhuriyetiKazakistan Cumhuriyeti Kırgızistan Cumhuriyeti Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Tarihi Türk devletleri listesi

Tarihî ve çağdaş Türk devletleri Türk tarihi literatürü 
Karahanlı Devleti, Aral Gölü´nden Batı Çin ve Moğolistan adacıklarına kadar uzanan bir coğrafyada hüküm sürmüştür.
 İktisâdi Yapısı [değiştir]Karahanlılar devrinde kömür, bakır, altın ve kurşun içeren maden ocakları işletilmiş. Kuça, Kaşgar, Aksu ve Hoten pazarlarında altın ve bakırdan işlenmiş eşyalar satılmış, her yıl sergiler düzenlenmiştir. Soda (sodium carbonate), Yeşim taşı, Yurungkaş Nehri yatağından çıkarılan beyaz Yeşim ve Karakaş Nehri yatağından çıkarılan siyah Yeşim, Lapis lazuli (lâcivert taşı) ve İpek, İpek Yolu boyunca ticareti yapılmıştır. Karahanlılardan Satuk Buğra Karahan, Harun Buğra Karahan, Musa Buğra Karahan, Yusuf Kadir Karahan, Süleyman Arslan Karahan, batı hanlarından Tamğaç İbrahim Han, I. Nasr Şemsi el-Mülk Han ve diğerlerinin adına altun, gümüş, bakır madeni paralar basılmıştır.
 İdare Sistemi [değiştir] Ülüş sistemi [değiştir]ülüş[8] Orta Asya Türk Devlet geleneğine göre ülke topraklarının Hakanlar tarafından hanedan üyeleri, yakın akrabalar arasında özerk idare statüsünde ve halk arasında paylaştırılması esasına dayanan idarî yapılanmadır. Ülüş sistemi bilim adamlarınca göçebe devlet anlayışı ve teşkilât sistemine dayandırılmıştır.[9]
Toy, Türk devletlerinde resmi bir görüşme gayesiyle toplanılan veya Türk boylarının, topluluklarının belli bir amaç doğrultusunda bir araya geldikleri toplantılardır. Hükümdarlar çeşitli sebeplerle toy düzenlerlerdi. Bunlar, tahta çıkış toyu, zafer toyu, düğün toyu, doğum toyu, ad koyma toyu gibi toylardır. Bu toylar Türklerde sosyal hayatın düzenlenmesi açısından büyük önem taşımaktadır.[10][11]
Orun, Türk hanlarının saraylarında veya devlet törenlerinde, toylarda Türk boylarının alacakları, oturacakları yerlerin tespit edildiği kurallardır.[12][13][14]
Hakanların her ne kadar vilayeti çok, payesi (rütbesi) yüksek olursa olsun, turuncu renkte ipekten veya kumaştan yapılan sayıları dokuzu geçmeyen tuğ[15] (sancak)´ları bulunurmuş ve onlar dokuz sayısını uğur sayarlarmış.
 Uygarlık [değiştir]İslam´ın kabülü sonrasında Karahanlılar Uygur alfabesi ni benimsemişler ve Türkçe´yi resmi dil olarak kullanmışlardır. Türklerin yoğun olarak yaşadığı topraklarda devlet kurulması sebebiyle diğer Türk-İslam devletlerinden farklı olarak Arapça ve Farsça dilleri Karahanlılar´da etkin olamamıştır.
“Ribat” (Taşrabat) adı verilen kervansaraylar yapılmıştır. Tuğla ve kerpiç ağırlıklı olduğu için günümüze enkazları kalmıştır. Türk-İslam sentezi olarak Kümbetler ilk bu dönemde görülür. Bir Türk arşını olan çığ, Arap arşının üçte ikisi kadar uzunlukta olup, göçebeler bununla bez ölçerlermiş.
Yusuf Has Hacib´in Kutadgu Bilig (Mutluluk Bilgisi), Kaşgarlı Mahmud´un Divanü Lügatit-Türk (Büyük Türk Sözlüğü), İmam-ı Ebü´l-Fütuh Abdülgafur´un Tarih-i Kaşgar (Kaşgar´ın Tarihi) adlı çalışmaları bu dönemin en önemli yapıtlarıdır. Aşkiyaş adında özel yemek evlerini kullanmışlardır.
Kaşgarlı Mahmut’un türbesine gidiyoruz

    Güneşli bir ağustos ayı, günlerden Cuma, tarihler 31 Ağustos 20121. Kaşgar şehrinden yola çıkıyoruz. 45 km mesafede karlı tanrı dağları ve pamir dağları eteğinde ki Kaşgarlı Mahmut’un türbesinin bulunduğu Opal köyüne gidiyoruz. Meyve bahçeleri, üzüm bağları, sebze bahçeleri, kavak ve söğüt ağaçları arasından Opal köyüne geliyoruz. Köy oldukça bakımsız. Türbe girişi tipik Uygur mimarisiyle yapılmış. Kavak ve söğüt ağaçları arasından Kaşgarlı Mahmut’un büyük boy heykeli bizi karışılıyor ve adeta neden geciktiniz, hoş geldiniz dercesine bizi bağrına basıyor. Uygurlularla birlikte heykelin önünde hatıra fotoğrafları çekiyoruz. Kaşgarlı Mahmut’un ömrünü temsil eden 97 basamaklı merdivenden tırmanarak Kaşgarlı Mahmut tarafından dikildiği söylenen ve dibinden soğuk su çıkan Kara Kavak ağacının bulunduğu yere geliyoruz. Kara Kavak ağacının dibinde ki su dan su içerken, Kaşgarlı hanımlar ağacın dallarına bez bağlıyorlardı. Rivayete göre hocasının emriyle bu kara kavağı Kaşgarlı Mahmut dikmiş.

   Yine merdiven tırmanmaya başlıyor, merdivenin başında bizi muhteşem mimarisiyle Kaşgğrlı Mahmut’un türbe kapısı karşılıyor. Daha sonra küçük bir meydan tepenin üstünde mescit ve türbe binası. Sırtını tanrı dağlarına yaslamış vaziyette bir tablo gibi göz ve gönül ziyafeti sunuyor. Türbenin girişinden Kaşgarlı Mahmut’un büyük boy temsili resmi, sağ tarafta Türbe sandukası, önce türbe sandukasını ziyaret ediyoruz, Uygurlu kadın erkekli kalabalık bir grupla Fatiha-i Şerif okuyor, Kaşgarlı Mahmut’un ruhuna hediye ediyoruz. Türbe ziyaretçi akınına uğruyor. Türbenin içerisinde ki müzeden Kaşgarlı Mahmut ve Divan-ı Lügatit Türkle ilgili bilgiler veriliyor. Türbenin duvarında asılı bulunan bir fotoğraf dikkatimizi çekiyor. Bu fotoğraf Devlet Bahçeli’nin Başbakan yardımcısı olduğu sırada Türbeyi ziyaret eden ilk Türk devlet adamı olarak çekilmiş. Türbenin mescit bölümünde iki rekat namazımızı eda ediyor, Kaşgarlı Mahmut’un türbesinden belgesel görüntüler çeken ilk Türk gazetecisi ve televizyoncusu olmanın haklı gururunu yaşayarak türbeden ayrılıyoruz. Türbenin hemen karşısında tarihi Uygur mezarlığını da ziyaret ederek Fatiha okuyoruz. Uygurlarda mezar kültürü tam bir sanat haline getirilmiş. Mezar sandukaları beşiği andırıyor. Karlı Tanrı Dağları ve Pamir dağlarının eteğinde ki bu Uygur mezarlığında acaba kimler yatıyor. Dağların zirvelerinde ki karları seyrederken, bir taraftan da mezarlıkta yatanların ruhuna Fatiha okuyoruz. Opal köyünün havası çok güzel. Türbe çevresinde ki ağaçlar altında Uygur kadınları evde pişirdikleri çörek ve yumurtaları satıyorlar. Bazı Uygurlular piknik yapıyorlar. Uygurlularla sohbet ederek türbeden ayrılırken Kaşgarlı Mahmut ile ilgili bazı bilgileri sizlerle paylaşıyorum.

KAŞGARLI MAHMUT KİMDİR?

Kaşgar´dan 45 km güney batıda Opal kasabasında dünyaya geldi. Bazı kaynaklara göre ise Isık Göl yakınındaki Bars Kul´da doğmuştur. Tam adı “Mahmud bin Hüseyin bin Muhammed”dir. Yani Muhammed oğlu Hüseyin oğlu Mahmud´dur.

    Kaşgarlı Mahmud, 1008 yılında Kaşgar’da dünyaya geldi. Hamirler diye çağrıldığını, bunun Oğuzların  kaynaklandığından bahsetmektedir. Kendisinin verdiği bu bilgilerden, Türk tarihinin önemli devletlerinden birisi olan Karahanlı Devleti´nin hanedan sülalesine mensuptur.

Başka araştırmalara göre Batı Karahanlı hakanlarından Buğrahan Muhammet Yağan Tekin (Bogra Yagan Tégin)’in torunu ve Şehzade Hüseyin Emir Tekin´in oğludur. Yağan Tekin, 18 aylık kısa Hakanlık döneminden sonra tahtı kendi isteği ile Kaşgarlı Mahmut’un babası Hüseyin Emir Tekin (Hüseyin Çağrı Tégin)’e devretmiştir.

    Kaşgarlı Mahmut, Karahanlı soyundan asil bir ailenin ferdi olan Muhammed bin Hüseyin (Hüseyin Çağrı Tegin)’in oğludur. Annesinin ismi Bibi Rābiy´a al-Basrī´dir. Babası Barsgan şehrinde yaşamakta iken bilinmeyen bir sebeple Kaşgar şehrine gelip yerleşmişti. O dönemde Kaşgar, önemli bir bilim ve kültür merkezi idi. Günümüzde, Çin hâkimiyeti altında olan Doğu Türkistan sınırları içerisindedir.

Bu devir teslim için büyük ziyafetler hazırlanmış davullar dövülmüştür. Bu ziyafet sırasında Yağan Tekin’in eşlerinden Hanısı, tahta kendi oğlu İbrahim’i geçirebilmek için diğer şehzadeleri zehirlemiştir.

KAŞGARLI MAHMUT’UN ÇİLELİ HAYATI

Kaşgarlı Mahmud´un babası da zehirlenenler arasındadır. Bu saray darbesinden sonra İbrahim, 1057 yılında Batı Karahanlıların hakanı olmuştur. Kaşgarlı Mahmud ise bu tuzaktan kendisini kurtararak Batı Karahanlı Devleti´nin topraklarından kaçmıştır. Ancak İbrahim Han´ın adamları her yerde onu aradıklarından o kendisini gezgin veya bilgin gibi sıfatlarla takdim ederek sık sık yer değiştirmek zorunda kalmıştır.

Kesin olarak Kaşgarlı Mahmud, dönemin bütün klasik ilimlerini tahsil etti. Arapça ve Farsça öğrendi. Saciye ve Hamidiye Medreseleri´nde tahsil gördükten sonra kendisini Türk dili tetkikatına vakfetmiştir. Bu amaçla Orta Asya´yı boydan boya kat ederek Anadolu´ya oradan da Bağdat´a gitmiş. 15 yıl boyunca Türklerin yaşadığı bütün illeri, şehirleri, obaları, dağları ve çölleri dolaştı.

Bu geziler inceleme amaçlı idi. Türklerin örf ve âdetlerini mahallinde araştırdı. Gezileri sırasında, ana dili Türkçenin Hakaniye, Oğuz, Kıpçak, Argu, Çiğil, Kepenek şivelerini de öğrendi. İyi öğrenim görmüş, İslâmiyet´le ilgili bilimsel çalışmaları yakından izlemiştir. Arapça ve Farsçayı da çok iyi öğrenmiştir. Türklerin bulunduğu bölgeleri gezmiş , ana dili olan Türkçenin bütün lehçelerini yerlerinde öğrenmiş, geleneklerini göreneklerini yakından izlemiştir.

BİLİMSEL VE EDEBÎ YÖNÜ

Divanü Lügati´t-Türk isimli, dünyaca bilinen eserin yazarıdır. Eserini 1072 yılında Bağdat’ta yazmaya başladı. 12 Şubat 1074 tarihinde tamamladı. Eserin tamamlanmasından sonraki iki yıl içerisinde dört defa baştan sona gözden geçirerek 1076‘da son şeklini verdi. 1077 Ocağında bitirilmiştir. Eserini Abbasi Halifesi Muktedî-Biemrillah’ın oğlu Ebü’l-Kasım Abdullah’a sunmuştur. Kitabın tek yazması olan nüsha bugün İstanbul’da Millet Kütüphanesi´nde muhafaza edilmektedir.

Kaşgarlı Mahmud’un, Kitabu Cevahirü’n-Nahv fi Lugati’t-Türk (Türk Dili’nin Nahiv Cevherleri) adlı bir eser daha kaleme aldığı biliniyor. ), Türk dilinin ilk gramer kitabının nerede ve nasıl kaybolduğu belirlenememiştir. Bu eser, günümüze ulaşmamıştır.

KAŞGAR´A DÖNÜŞ

Kaşgarlı Mahmut, 1080 yılında Kaşgar’a döndü. O artık, ülkesinin önde gelen bir bilim adamı idi. Adına izafeten, Mahmudiye Medresesi denilen binada dersler vermeye başladı. Binlerce öğrenci yetiştirdi.

Mahmud, 1105 yılında, 97 yaşında iken fani hayata veda etti. Naaşı; ders verdiği Mahmudiye mezarlığında toprağa verildi. Burası, Kaşgar şehrine 45 kilometre uzaklıktaki Opal köyünde, etrafı kavak, çınar ve söğüt ağaçlarıyla çevrili bir tepedir. Ölümünden sonra öğrencileri tarafından inşa edilen türbe, günümüze kadar dört defa yenilendi.

Türbede, Kaşgarlı Mahmud’un sandukasının bulunduğu bir oda, Kuran okumak için bir salon ve müze bölümü bulunuyor. Müzede değerli âlimin kitap ve makaleleri, el yazması ve basma Kur’anlar ile bazı eşyaları var. Müzenin duvarında, Doğu Türkistanlı bir ressam tarafından büyük boyda yapılmış, Kaşgarlı Mahmud’u çalışırken gösteren temsilî bir resim yer alıyor. Müzede ayrıca Uygurların Budizm inancını yaşadıkları dönemlere ait eşyalar göze çarpıyor. Bu eşyaların, arkeolojik kazılarda elde edildiği belirtiliyor. Karahanlılar dönemine ait çeşitli madenî para ve süs eşyaları, müzede sergilenen malzemeler arasında dikkat çekiyor. Türbenin iç ve dış duvarları ile oda ve salonların tavanları, Uygur sanatının süsleme unsurlarıyla bezenmiş. Süslemeler, ahşap tavanda eşsiz bir ihtişam oluşturuyor.

Türkoloji’nin ilk ve en büyük âliminin türbesi, son yıllarda önemli ölçüde tahrip edilmiştir.

Avrupa’nın sünnet düşmanlığına belgeselli cevap

Avrupa’nın sünnet düşmanlığına belgeselli cevap

     Sünnet ile ilgili dünkü yazım büyük ilgi topladı. Birçok okurdan ve izleyiciden takdir ve kutlama mesajı aldım. Sünnet kültürümüzün önemli bir gerçeği, ancak sünnet ile ilgili yeteri kadar bilgiye sahip değiliz. Hıristiyan alemi ve batı sünnete karşı organize düşmanlık yaparken, İslam dünyasından bilimsel anlamda ses çıkmaması üzücü. Yahudiler bile sünnette Müslümanları desteklemekte.
Sünnetin hem dini hem de sağlık açısından önemini anlatan sünnet kültürü kitabı ve sünnet belgeselimiz bu konuda önemli bir boşluğu doldurduğuna inanıyorum. Hazırladığımız sünnet belgeseli izlemek için http://www.gebzegazetesi.com.tr ve kültürümüzde sünnete kitabını okumak için http://www.belgeselyayincilik.com linklerine tıklayabilirsiniz. Siz değerli okurlarımdan isteğim gerek belgesel, gerekse kitabı bir çok yere yaymak, bu konuda bilgilendirme kampanyası başlatarak sünnetin önemini tüm dünyaya anlatmalıyız.

Avrupa´nın Sünnet düşmanlığı

Bakın Hıristiyan âlemi ve Avrupa sünnete karşı ne büyük düşmanlıklar yapıyor. Mahkemelerde sünneti yaralama suçu olarak kabul edip, dini bir ibadet ve milli bir gelenek olan sünneti yaptıran baba ve anneleri evladını yaralama suçu ile dava bile açabiliyorlar. Bu konuda çıkan bazı haberleri haberi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Sünnet tartışmasında antisemitizm vurgusu

Almanya Yahudi Konseyi Başkanı Graumann, sünnet tartışmaları sırasında Yahudi düşmanlığı yapıldığına dikkat çekti.
Almanya’da devam eden sünnet tartışmalarıyla ilgili ZDF televizyonunda konuşan Almanya Yahudi Konseyi Başkanı Dieter Graumann, “Bazıları maalesef sünnetle ilgili konuşuyor, ancak Yahudi düşmanlığını ima ediyor” dedi. Sünnet tartışmalarının yapılması sırasında eski antisemitist görüşleri dile getiren ve ön yargıları aktaran bir kesimin olduğuna vurgu yapan Almanya Yahudi Konseyi Başkanı Graumann, “Biz sünneti 4 bin yıldır yapıyoruz. En az bir bin yıl daha çocuklarımızı sünnet edeceğimizi biliyoruz” diye konuştu. (Sabah Gazetesi)

Bakan´ın Sünnet yasası endişesi

Almanya Adalet Bakanı Sabine Leutheusser-Schnarrenberger, sünnetin ülkede yasal hale getirilmesi için hazırlanacak bir yasa tasarısının, tahmin edildiğinden daha zor olduğunu söyledi. Bakan Leutheusser- Schnarrenberger, “Der Spiegel” dergisine yaptığı açıklamada, hazırlanacak yasa tasarısının, karşılıklı temel haklar sebebiyle sünnet konusunda yüzde 100 hukuki bir güvence getiremeyeceğine inandığını belirterek, “Bu, pek çok kişinin düşündüğünün aksine bir yerlere basit bir cümle eklemekten daha zor” diye konuştu.

Son söz yargıçların

Almanya’da sünnet konusunda çıkan duygusal tartışmalardan dolayı, çıkarılacak bir yasanın birileri tarafından Anayasa Mahkemesi’ne taşınmasının mümkün olduğuna işaret eden Alman Bakan, sonuçta Anayasa Mahkemesi yargıçlarının temel haklar konusunda son sözü söyleyebileceğini kaydetti. Alman Federal Meclisi, perşembe günü yaptığı özel oturumda, Alman hükümetine sünnetin yasal hale getirilmesi için bir yasa tasarısı hazırlaması yönünde çağrıda bulunan bir karar tasarısını büyük çoğunlukla kabul etmişti. Tasarının sonbaharda gündeme gelmesi bekleniyor. (Sabah Gazetesi)

Sünnet törenine davetlisiniz

Görüldüğü gibi Almanya da bile sünnetin ne büyük tartışmalara neden olduğu acı bir gerçek. Biz bu konuda kitap ve belgesel hazırlayarak tarihe not düşmek istedik.
Bugün sünnet törenini yapacağım oğlum Ahmet Emirhan Kahraman’ın sünnet töreni vesilesi ile kültürümüzde sünnet kitabı ve sünnet belgeselini, bir kültür hizmeti olarak davetiye yerine kitap haline getirerek bastık. Bu tür çalışmaların yaygınlaşması için üzerimizi düşen görevi yapalım diyor. Siz değerli okurlarımı da bugün oğlum Ahmet Emirhan kahramanın sünneti törenine davet ediyorum

   Bugün Doğu Türkistan yazıma bir-iki günlüğüne ara veriyorum. Yarın benim için çok önemli.Ailemizin en küçük ferdi Ahmet Emirhan Kahraman, sünnet olarak erkekliğe ilk adımını atacak. Oğlumun sünnet töreni vesilesiyle farklı bir uygulama yaparak Sünnet kitabı ve belgeseli hazırlayarak kubbede hoş sedalar bırakmak istedim.
Dini ve milli kültürümüzün temel taşı olan sünnet, çok önemli. Bugün, özellikle Avrupa ülkeleri olmak üzere sünnete karşı büyük bir aleyhte kampanya oluşturulmakta. Almanya’da ki bazı mahkemeler sünneti yaralama suçu sayarak yasaklamaya çalışmakta.Sünnet sadece bir gelenek değil, aynı zamanda dini bir vecibe de. Dinimizin emri olan sünnete karşı sözde medeni olan Avrupa ülkelerinin karşı çıkması, sünneti mahkemeyle yasaklamaya çalışması, Müslümanlara karşı düşmanlıklarının bir simgesi.

        Bugün sünnetle ilgili yazı yazmamın en önemli nedeni 15 Eylül Cumartesi günü oğlum Ahmet Emirhan Kahraman’ıon sünnet merasimi olması sebebiyle, bunun için sünnetle ilgili birkaç satır yazmak istedim. Dini bir vecibe ve milli bir gelenek olan sünnet, sadece İslamiyette değil, başta Yahudiler olmak üzere Hristiyan dünyada da sünnetin yapılıyor olması.

Sünnet Kültürü kitabı ve belgeseli

        Oğlum Ahmet Emirhan’ın sünnet düğünü dolayısıyla, kalıcı bir eser hazırlamak, ayrıca Avrupa’nın sünnete karşı düşmanlığına bir cevap vermek istedim. Bunun için uzun araştırmalar sonucu kaleme alınan Profesör Doktor Sefa Saygılı’nın sünnet kitabından yararlanarak, “Kültürümüzde sünnet belgeseli” hazırladım.Sünnet davetiyesi, kitap, belgesel senaryo metni ve diğer bazı bilgilerle kalın bir kitap oldu. Sünnet kitabına ayrıca internet ortamına da yükleyerek Avrupa’nın sünnete karşı düşmanlığını bir bilim adamının gözüyle cevaplamaya çalıştım.

         Kültürümüzde Sünnet kitabında bir çok önemli bilgi, sünnetin sağlık açısından önemini bilimsel verilerle ortaya koymakta.Sünnet Kültürü ve Dede Sevgisi kitabınıwww.belgeselyayincilik.com ve  www.gebzegazetesi.com adreslerimizden “Sünnet Kültürü ve Dede Sevgisi” linkine tıklayarak okuyabilirsiniz.Belgesel görüntülerini de www.belgeselyayincilik.com adresimizden Belgesel TV‘den ve www.gebzegazetesi.comadresinde ki Gebze TV’den izleyip yorum ve görüşlerinizi bizlerle paylaşabilirsiniz.Sünnet kitabında erkeklerin neden sünnet olması gerektiğini, diğer dinlerde sünnetin dini hükmünün ne olabileceği. Sağlık açısından sünnet ve tarihi geçmişte sünnet kültürü en geniş çaplı araştırılarak kitap haline getirildi. Sünnet kitabı mutlaka okumanızı ve dostlarınıza da tavsiye etmenizi istiyorum.Sünnet belgeseli uzun araştırmalar sonucu bir çok bilgi ve belge incelenip, senaryo metni haline getirilerek 50 dakikalık sünnet belgeseli hazırlandı. Sünnet belgeselinde dini ve milli bilgilerin yanında sünnetin sağlık açısından önemi ortaya kondu. Belgesel cumartesi gününden itibaren bir çok TV kanalında da yayınlanacak. Belgeselin önemli bir boşluğu dolduracağına inanıyoruz.

       Oğlum Ahmet Emirhan Kahraman’ın sünnet töreni vesilesiyle gerek sünnet kitabını ve gerekse sünnet belgeselini hazırlayıp, dostlarla paylaşmak istedim. Eline davetiye geçmeyen siz değerli okurlarımla internet ortamında bu bilgileri paylaşmaya karar verdim. Avrupa’nın dini bir gereklilik olan sünnete karşı düşmanlığına sünnet kitabı ve sünnet belgeseliyle cevap vermeye çalıştım.Evet sonuç olarak sizleri sünnet kitabını okumaya ve belgeseli izlemeye davet ediyor, zamanı olan ve yoğunluktan dolayı kendilerine davetiye ulaşamamış değerli vefakar okurlarımı da yarın(15 Eylül Cumartesi) saat 13.00-17.00 arasında Tatlıkuyu mahallesinde ki Hisar Koleji kültür merkezine davet ediyorum.

 

Sünnet Kültürü ve Dede Sevgisi Kitabı & Belgeseli okumak için tıklayınız.

 

Çin’den ve Doğu Türkistan´dan geliyorum-6

Doğu Türkistan’ın Kültür Başkenti Kaşgar’dayız
Doğu Türkistan’daki gezimiz tüm hızıyla devam ediyor. Türk zaferler tarihi içinde önemli olan 30 Ağustos 2012 tarihinde Kaşgar’a gelmiştik. Zafer bayramının heyecanı Kaşgar’da yaşıyoruz. Sabah erken kalkarak Kaşgar’da ki gezilerimizi sürdüreceğiz. 31 Ağustos 2012 günlerden Cuma. Ağustos ayı Türk zaferler tarihi için çok önemli. Sultan Alpaslan’da 1071 tarihinin Ağustos ayında Malazgirt meydan muharebesini kazanmıştı. Ağustos’un son günlerinden Kaşgar’a gelip Kaşgar’ı ziyaret etmemiz bizlere farklı duygular yaşatıyor. Üstelik mübarek Cuma gün Kaşgar’ı adım adım gezerek Cuma namazını doğu Türkistan’ın kültür başkent’e Kaşgar’da kılacağız.
KAŞGARLI MAHMUT’UN TÜRBESİNİ ZİYARETE GİDİYORUZ
Kaşgar da ilk ziyaret edeceğimiz yer Kaşgarlı Mahmut’un türbesi. Karlı Pamir ve tanrı dağlarının eteğinde bereketli bir ovada bulunan Kaşgarlı Mahmut’un türbesinin bulunduğu Opar köye şehir Merkezine 50km. Hızla köye doğru giderken sanki Anadolu yollarından geçiyoruz, meyve bahçeleri üzüm bağları, toprak damlı evler, rengârenk elbiseler içerisindeki Uygur hanımları, at ve eşek arabaları, tarlada çalışan Uygurlara el sallayarak yolumuza devam ederken Kaşgar ile ilgili bilgilerimi elimdeki nottan gözden geçiriyorum. Şimdi sizlere Kaşgarlı ile bilgiler paylaşacağım.
KAŞGAR’IN ADI NEREDEN GELİYOR
Kaşgar ya da Ordu Kend, hanın oturduğu şehir” demektir, Doğu Türkistan´da Sincan Uygur Özerk Bölgesi´nin batısında Pamir ve Tanrı dağları eteğinde tarım havzasında yer alan tarihi bir şehirdir. Ünlü Türk dil bilgini Kaşgarlı Mahmut Kutat Kubilik yazarı Yusuf Hasacip ama ön önemlisi ilk Türk İslam devleti olan ve Müslüman Türk hakanı unvanı ile İslam medeniyetinin Türk İslam coğrafyasında yayılmasına öncülük eden Karahanlılar Devletinin kurucusu Saltuk Buğra Han ın memleketi olarak tanınan Kaşgar Türk tarihinin bir kilometre taşıdır.
KAŞGARIN ADI NEREDEN GELİYOR?
Ansiklopediler bu konuda farklı bilgiler var. Araştırmacılar Kaşgar adını Koşkar, Köşker veya Kaşkar oymağından aldığını ileri sürerler. Köşker oymağının ata yurdu Kırgızistan´ın güneyinde, Kırgızistan-Özbekistan sınırına yakın Celal-Abad İlinde bulunan Koşkar-Ata şehridir. Bir başka varsayıma göre ise Kaşgar, adını şehrin civarından sık bulunan “Kaş Taşı” veya diğer adıyla “Yeşim Taşı”ndan almıştır.
Bugün gözden ve gönülden ırak olan bir zamanlar Osmanlı coğrafyasının da bir parçası olan Türk İslam tarihinin en önemli kültür başkenti Kaşgar’ın coğrafi konumu hakkında ise şu bilgileri verebiliriz.
Batısında Kaşgar Kuna Şehir İlçesi, kuzeyinde Atuş İlçesi, doğusunda Feyzivat İlçesi ve güneyinde Yengisar İlçesi ile sınırdır. Taklamakan Çölünün batısında Tanrı Dağları´nın eteklerinde yer alan Kaşgar, deniz seviyesinden 1290 metre yükseklikte konumlanır. Kaşgarın havası suyu çok güzel olduğu için hanların hakanların oturduğu bir bölge olarak anılan yer olarak ta bilinmekte.
TÜRK- İSLAM TARİHİ’NDE KAŞGAR  
Şehrin kuruluşu tarihi Çinlilerin Han Hanedanlığı dönemine kadar uzanmaktadır. Şehirde ilk hüküm süren Müslüman Türk hükümdarı Karahanlılar´dan Abdülkerim Satuk Buğra Han´dır. Ünlü türk bilgini ve adını Kaşgardan alan Kaşgarlı Mahmut yazdığı kitabı Divânu Lügati´t-Türk´de, ” Kaşgar” ” ile şu bilgileri vermektedir Kaşgar: Doğu Türk ilinde tanınmış şehir adı.” olarak tanımlanır. Kutadgu Bilik´de; “Kent: Şeher. Bu kelimeden alınarak Qaşqar üçün “Ordu Kend” derler. Hanın oturduğu şehir demekdir. Çünkü Afrasiyab, havası güzel olduğu için burada otururdu”.
TÜRK TARİHİNDE KAŞGAR
Kaşgar birçok Türk devleti ve Türk hanına ev sahipliği yapmış. Türk tarihinde Kaşgar’ın geçmişini şöyle özetleyebiliriz: 502 – 550 yılları arasında Hunlar, 552 – 648 yılları arasında Göktürkler, 648 – 649 yılları arasında Tang Hanedanı zamanında Çinliler, tekrar 659 yılından itibaren 744 yılına kadar Göktürkler, 790 ve 791 – tahminen 842 yılları arasında Tibetler ve 1006 yılından itibaren Karahanlılar 1032 – 1210 yılları arasında Doğu Karahanlılar, Doğu Karahanlılar’ı yıktıktan sonra Karahitaylar, daha sonra; önce 1227 – 1370 yılları arasında Çağatay Hanlığı, daha sonra 1370 – 1514 yılları arasında Doğu Çağatay Hanlığı bu bölgede egemenlik sürmüştür.
ANADOLU’DAN KAŞGAR’A TATAR GÖCÜ
Türk tarihinde orta Asya dan Anadolu’ya göçler olduğu yazılmakta Kaşgar tarihini araştırdığımızda Anadolu’dan Kaşgar’a göçler olduğu karşımıza çıkıyor.
Kaşgar 1399 yılında kısa bir süre de olsa Timurlular Devleti´nin idaresine girdi. Timur Ankara Savaşı´ndan sonra Anadolu´dan getirdiği Kara Tatarların bir bölümünü Kaşgar´a yerleştirdi. Doğu Türkistan´da 1514 ile 1680 yılları arasında Altışehir (Altıshahr) olarak bilinen Hotan, Yarkent, Yengihisar, Kaşgar, Aksu, ve Uçturfan gibi şehirleri içine alan bölgede Yarkand Hanlığı, (mamlakati Yarkand, mamlakati Moghuliya, mamlakati Saidiya) egemenlik sürmüştür.
 KAŞGAR’DA  RUS, İNGİLİZ VE ÇİN MÜCADELESİ
Askeri ve ekonomik bakımdan çok önemli olan ipek yolunun tanrı dağlarındaki en önemli geçidin bulunduğu yer olarak ta bilinen Kaşgar tarih boyu hakim güçlerin mücadele alanı içerisinde yer almış, son yüzyıllarda dünyaya hükmetmek isteyen Rus, İngiliz ve çinliler, Kaşgarı hakimiyet alanı içine almaya çalışmışlar.
Kaşgar 1759´da Çinlilerin eline geçti. Bu tarihten sonra bölgede yaşayan Müslümanlar Çin idaresine karşı mücadele başlattılar. Yakup Han (Yakub Beg Badawlat) bölgede bağımsız bir devlet kurdu ve 1872´den itibaren ülkesinde Osmanlı Sultanı Abdülaziz adına hutbe okutmaya başladı. Kaşgar, Yakup Han´ın hükümdarlığı kaynaklarında sık sık söz edilen Yettishahr (“Heptapolis”) yedi şehir´den birisidir, diğerleri Hotan (Khotan), Yarkent (Yarkand), Yengihisar (Yangihisar), Aksu, Kuçar (Kucha) ve Korla´dır,Yakup Han´ın ölümünden sonra Çin tekrar Kaşgar´ı ele geçirdi. Çin yönetimi 1884´te bölgede Sincan vilayetini kurdu. 1949 yılında Çin Halk Cumhuriyeti´nin kurulmasından sonra 1955´ te Sincan Uygur Özerk Bölgesi kuruldu.
19. yüzyıldan itibaren birden bire jeopolitik önem kazanan Kaşgar, Büyük Oyun adı verilen İngiltere ve Rusya arasında Orta Asya´nın kontrolü için yaşanan çekişmede bir satranç taşıdır. Bu dönemde İngiliz ve Rus ajanları Orta Asya´nın kontrolü için birbirleriyle yarıştılar ve her ikisi birer konsolosluk açtılar. Bu yarışmayı tabiki İngilizler kazandı. Şimdi her iki Konsolosluk binaları Hotel olarak kullanılmaktadır.
İlk Çağ´dan beri Tarım havzasının ekonomik merkezi olan şehirde pamuk sanayisi gelişmiştir. Kaşgar´da pazar günü kurulan çarşı şehrin ekonomik hayatında önemli bir yer tutar. Binlerce çiftçi çevredeki verimli tarlalarda çeşitli meyve ve sebzeleri üretir. Hotan´dan getirilen ipek ve halılar, diğer el sanatlarına dayalı eşyalarla birlikte Kaşgar pazarında satılır
Kaşgar´ın nüfusu 300 binin üzerindedir. Şehrin nüfusunun büyük bir bölümünü Müslümanlar oluşturur. Şehirdeki en kalabalık etnik grup Uygurlardır.
KAŞGAR’DA KÜLTÜR VE TARİH KATLİAMI
Tarih boyu Kaşgar da büyük yağmalar ve yıkımlar olmuş . EN büyük yıkım ise Çin yaşanana Mao devriminden sonra gerçekleşmiş. Çin´de 1960 yılında başlayan kültür ihtilalı sırasında şehirde bulunan cami ve mescitlerin önemli bir bölümü yıkıldı. Günümüzde şehirde kültür ihtilalı sırasındaki yıkımdan kurtulan 100 civarında mescit ve cami bulunmaktadır. Iydgâh Camii, Apak Hoca cami ve türbesi, Döng Mescidi, Kaşgarlı Mahmud türbesi ve Yusuf Has Hacib türbesi şehrin en önde gelen tarihi eserleri arasındadır. Mankent, Kaşgar yakınında bir şehrin adı; bugün haraptır.
Kaşgar ile ilgili verdiğimiz bu kısa bilgilerden sonra ünlü Türk dil bilgini Kaşgarlı Mahmut’un türbesini ziyaret etmenin heyecanı İçerisinde Pamir ve Tanrı dağları eteğindeki yoldan Kaşgarlı Mahmut’un türbesine doru hızla yol alıyoruz
Yarkent’den Kaşgar’a gidiyoruz
Bir zamanlar Yarkent hanlarının yaşadığı kültür tarihimizin önemli bir parçası Yarkent’e veda etme vakti. Yarkent’e veda etmeden, yarkent hanlarından Sultan Seyda Han, Abdurraşit Han, Aman Nisan hanım gibi Doğu Türkistan tarihinde iz bırakan şahsiyetlerin ruhuna Fatiha okuyarak Kaşgar’a doğru yola çıkıyoruz.
Yarkent-Kaşgar arası 220 km. bölgeye tarım havzası da deniliyor. Tarım ırmağı Tanrı Dağları’ndan aldığı suyu Kaşgar havzasına vererek bölgeyi bereketlendiriyor. Yeşillikler arasında yolumuz polis kontrol noktalarında durdurularak devam ediyor. Görevli polisler turist olduğumuzu öğrenince yolumuza devam izni veriyorlar.
 KAŞGARLI KASAPLA SÖYLEŞİ
Kaşgar girişinde ki polis kontrol noktasında yaşlı bir Kaşgarlı, arabamıza biniyor. Şoförümüzü Yasin beyinde akrabasıymış. Kendisiyle sohbet ediyoruz. Halinden memnun gözüken kasap, şoförümüze “bunlar devlet adamı, bunlar rahat. Biz emeğimizle çalışıp kazanıyoruz.” Diyerek espri yapıyor.
Yeni Kaşgar şehrinden geniş caddeler ve büyük binalar arasından şehre giriyoruz. Tarihi Kaşgar şehri yavaş yavaş yok olmak üzere. Şehrin girişinde bizi kızıl derya karşılıyor. Tıpkı bizim Kızılırmak gibi Tanrı Dağları ve Pamir Dağları’nın karlı suyunu tarım havzasına taşıyor. Kızıl Derya’ya el sallayarak Kaşgar şehrine giriş yapıyoruz.
 KAŞGAR MEYDANI’NDAKİ MAO HEYKELİ
Kaşgar’da kalacağımız otele geliyoruz. Otelimiz Kaşgar şehir Meydanının hemen yanında. Otelimizin tam karşısında bir elini Pekin’e doğru işaret eden Mao’nun çok büyük bir heykeli ile karşılaşıyoruz. Meydanın hemen yanı halk bahçesi adıyla Park yapılmış. Gerek meydan ve gerekse parkta gezenler başlarını kaldırdıklarında Mao’nun heykeli ile karşı karşıya geliyor. Mao, aradan yıllar geçse de “Ben buradayım.” İntibaını veriyor. Mao’nun gösterişli heykeli Kaşgar’ın her tarafına hakim bir şekilde büyük bir platforma yerleştirilmiş.
1949 yılında Mao Sosyalist Çin Halk Cumhuriyeti’ni kurduğunda Kaşgar’da bağımsız Doğu Türkistan devleti bulunuyordu. Mao tarafından 1952 yılında Kaşgar işgal edilmişti. Kaşgar meydanın tam ortasına 1952-2012 rakamının yazdığı büyük bir çelenk yapılarak 60. yıl kutlama çelengi oluşturulmuş. Meydan’da 24 saat polis araçları ve polis panzerleri görevde. Her yerde polis hakim. Meydan’da ki polis noktaları tamamen tutulmuş.
Otelimizin önü ve meydanda gezerken sünnet ve düğün törenlerinin konvoylarını da görüyoruz. Üstü açık bir kamyonette davul ve zurna eşliğinde konvoyların önünde ki araçlar Kaşgar’ın sıkıntılı havasını dağıtıyor ve insana neşe veriyor. Arka arkaya geçen konvoylar insanı heyecanlandırıyor. Konvoyların görüntülerini çekerken polislerin sert bakışlarına muhatap oluyoruz.
   TURAN RESTORANDA AKŞAM YEMEĞİ
Kaşgar’da akşam yemeğini Turan restoran’da yiyeceğiz. Latin harfleriyle Türkçe olarak restoranın adı dışarıda ki tabelada Nuran diye yazıyor. İçeri girdiğimizde “N” nin yerini “T” almış Turan olmuş. Başta yoğurt ve gök çayı olmak üzere Uygur mutfağının en lezzetli yemeklerinin yer aldığı büyük bir zevkle süslenmiş restoranın içerisinde hem göz ve hem gönle hitap eden mimari süslemelerin içerisinde akşam yemeğimizi yerken, restoranın sahibiyle de konuşuyoruz.
Restoranın sahibi 2009 olaylarından sonra Turan adını dışarıda Nuran olarak yazdığını, hükümetle gerginlik yaşamak istemediklerini, içeride de Turan adına devam ettiklerini söylerken, Türk turistlerin bölgeye gelmesinden büyük mutluluk duyduklarını hem Çinlilerin Türkiye’ye gitmesini, hem de Türk turistlerin buralara gelmesinden iki ülke halkının mutlu olacağının da altını çiziyordu.
   KAŞGAR SOKAKLARINDA GECE TURU
Turan veya Nuran adı ne olursa olsun bu restorandan çıktıktan sonra Kaşgar sokaklarına kendimizi atıyoruz. Öz Türk, Has Türk adında bir çok mağaza ve dükkan bizlere adeta hoş geldin diyerek sürpriz yapıyordu. Kaşgar Meydanı’nın yanında İhlas mağazası ise bize tam bir sürpriz yaşattı. İhlas mağazasının buralarda satış yerlerinin olduğunu öğrendik. Tarihi Kaşgar Meydanı ve İdegah Camii’nin muhteşem gece manzarası göz ve gönlümüzü aydınlattı. Yıllar önce Japonların meşhur İpek Yolu dizisinde ki Kaşgar bölümünde büyük keyifle izlediğimiz Bayram namazı ve namazdan sonra ki Uygur Türkleri’nin muhteşem bayram kutlamalarını adeta bu tarihi meydanda yaşar gibi olduk. İpek Yolu’nun da geçiş güzergahı olan Kaşgar şehrinin doya doya gece manzaralarını seyrederek Kaşgar’da ki otelimize geldik.

Kargalı’dan Yarkent’e
Kargalı’da mola
   Doğu Türkistan illerini bir bir gezerken, isimler bize yabancı değil. Yarkent yollarında ilerlerken ilk mola yerimiz Kargalı’da duruyoruz. Yeşillikler içinde, muhteşem bir doğaya sahip bir Uygur restoranında yemeğimizi yiyoruz. Tabi bu sırada hemen etrafımızı Uygur Türkleri çeviriyor. Çoluk, çocuk, kadın, erkek, genci yaşlısı, at arabaları etrafımızı sararak yanı başımızda toplanıyor. Gördüğümüz manzara bize Anadoluyu hatırlatıyor.
Biz yemeğimizi yerken ilginç bir olayla karşılaşıyoruz. Yoksul bir küçük Uygur çocuğu Muz almak için babasından para istiyor. ancak babası parası olmadığı oğluna muz alamıyor. Bu sırada heyetimizden bir arkadaşımız para vererek çocuğunu muz almasını sağlıyor. Bu sırada etrafımıza polis geliyor. Ancak ne bir müdahalede bulunuyor, ne de bir şey söylüyor. Uygur restoranında yemeğimizi yiyerek tekrar Yarkent’e doğru yola çıkıyoruz.
YARKENT’DEYİZ
Yarkent adını Yar’dan alır. Başka bir ifadeyle de Yarkent ismi, suların açtığı kovuktan gelir. Ama ne olursa olsun, Biz Yar’ı sevgiliden, Yar’dan biliriz. Yar üzerine bir çok türkü yazılmış, ismini Yar’dan alan bir çok şiir yazılmıştır.
Yarkent’te ilk durağımız, Uygur Tarihi için büyük önem taşıyan Amen NisaN hanımın türbesi. Amen nisan Uygurlu bir Türk biyenin hanımı. Kültürel tarihimize de önemli eserler bırakmış bir isimdir. Yarkent’te bulunan türbesi  adeta ziyaretçi akınına uğruyor. Uygurlu Türkler ona büyük önem veriyor. Biz de Uygurlu Türkler ve kadınlarla birlikte bir Fatiha okuyoruz.
Türbe muhteşem bir mimariyle yapılmış. Çeşitli motiflerle işlenmiş. Ardından bur Uygur mezarlığına gidiyoruz. Uygur mimarisiyle yapılan mezarlıklar muhteşem bir görüntü sergiliyor. Uygur Türkleri mezarlarını ahşaptan, beşik şeklinde yapıyorlar. Burada ilk olarak Han Sultan’ın türbesini ziyaret ediyor. Türbe dışarıdan bakılınca muhteşem bir görüntü sergiliyor. Ahşaptan yapılmış bu türbenin içinde bulunan sanduka çeşit çeşit desen ve motiflerle süslenmiş. Diğer birkaç türbe ise eskimiş. Mezarlarını beşik şeklinde yapan Uygurlar aslında bu şekilde inançlarını yansıyor. Bunun anlamı doğarken insanlar beşiğe konur, öldükten sonra da beşiğe koyulur gibi koyulmalılar manasında. Muhteşem motifler ve sandukalar arasından geçerek belgesel görüntüler eşliğinde mezarlıktan çıkıyoruz.
Muhteşem motifler içinde göz ve gönül ziyafeti sunan Yarkent Camii’ne gidiyoruz.  Cami bizleri mest ederken, muhteşem üzüm asmaları ve yeşillikler gönlümüzün pasını silerken, camide ki motifler adeta nakış nakış işlenmiş. Minare ve caminin kapısını beğenimizi kazanırken, camini içinde ki çeşit çeşit ve renk renk desenler Uyguların gelişmişlik düzeyini bizlere gösteriyor. Bol bol fotoğraf çekerek gezimizi sürdürüyoruz.
YARKENT TARİHİ HAZARDAYIZ
  Yarkent’te bulunan tarihi çarşı ve pazara giriyoruz. Bizleri Anadoluyu anımsatan bu pazarda aklınıza gelebilecek hemen hemen her şey satılıyor. Beşikten, ahşap işlemeye, sazdan aklınıza gelebilecek her şeyi bulabileceğiniz bu Pazar geçmişin İpek Yolu geleneğini yansıtıyor. Burada bir Uygur saz üstadına konuk oluyoruz. Bu saz ustası burada saz ve kopuz satarken, bizlere de söylediği türkülerle muhteşem bir gönül ziyafeti sunuyor. Ardından çarşıyı boydan boya gezmeye devam ediyoruz.
Yarkent’te ki son fotoğraf karemiz ise ilginç bir enstantaneyle oluyor. Pazarda fotoğraf çekerken bir Uygur hanımefendi ve bir Uygur beyi objektiflerimize gülümseyerek el sallıyor ve bizlerin gönüllerimizi fethediyorlar.
Doğu Türkistan Tarihi’nde Hotan ve Yarkent
Hotan ile  Yarkent arasında uçsuz bucaksız  çöllerde yolumuza  devam ediyoruz. Yollar uzadıkça uzuyor. Bulunduğumuz  bu coğrafya kültür ve medeniyet tarihimiz için çok önemli izler taşıyor. Taklamakan çölü, Hotan ve Yarkent Türk İslam tarihinin  yazıldığı coğrafya.Özellikle  Hotan ve Yarkent’e  ( Altı şehir) Altıshahr   de  deniyordu. Yarkent Hanlığı dönemi çok iyi araştırılması gereken   dönem.
     Doğu Türkistan´da 1514 ile 1680 yılları arasında Altışehir (Altıshahr) olarak bilinen; Hotan, Yarkent, Yengihisar, Kaşgar, Aksu, ve Uçturfan gibi şehirleri içine alan bölgede Yarkand Hanlığı, (Mamlakati Yarkand, memleketi Moghuliya, memleketi Saidiya)  hakim olarak  kültür tarihimize hizmet  etmişti. Bu duygu ve düşüncelerle Taklamakan Çölü ile Tanrı Dağları arasındaki bölgede  yolumuz devem ederken  Gerek  Hotan ve gerekse  Yarkant ile ilgili  incelediğim  Ansiklopedik bilgilerin özetini siz değerli okurlarımla paylaşıyorum.
Hotan  Şehri
Hotan Şehri , Farsça: Uygurca: Xoten, Hotǝn shehiri, Çince: basit: Çin´e bağlı Sincan Uygur Özerk Bölgesi´nin güney batısında İpek Yolu´nun Taklamakan güney güzergâhı üzerinde yer alan tarihi bir vaha şehridir.
Hotan’ın Kasaba ve köyler
Hotan şehri, dört mahalle komitesi ,bir kasaba , üç kırsal belde  ve bir özel kırsal belde  gibi yerleşim birimlerinden oluşur.
Hotan’ın Tarihi  ile ilgili  Kaşgarlı Mahmut, Türk Dili´nin en eski ve değerli sözlüklerinden Divân-ı Lügati´t-Türk´te;
“Udun” “Xotan şehrinin adı. Xotanda oturanlara da udun derler.” Kaş öküz” “Xotan şehrinin iki yanından akan iki deredir”. gibi bilgiler verilmiştir.
Hotan Eski Çağ´da Budist kültürünü Orta Asya´ya bağlayan önemli bir merkezdi. Çinliler tarih boyunca buraya büyük önem vermişler ve kutsal kabul ettikleri yeşim taşı sebebiyle Hotan´da yaşayan halk ile iyi geçinmeye çalışmışlardır. Hotan´ın 8,5 km batısında yapılan kazılarda manastır kalıntıları ve keşiş hücreleri ile birlikte Budizmle ilgili Sanskritçe belgeler bulunmuştur.
Orta Çağ´da  Hotan ; 
Batı Türkleri Miladi 632 yılında Hotanı aldılar ve Hotan beyinin 649 yılında lakabı yabğu idi. 641 yılından önce Hotan şehri yanında “Ts´io-mo” da Batı Türklerinin bir valisi vardı ve 646 yılında “She-Küei” Kağan Hotan´a sahip oldu.
658 yılında Çinliler Hotanı geri aldılar, 659 yılında da Tu-man Tigin geri aldı. 670 yılında Tibetliler Hotanı aldı. 704 yılında Kul Çur Hotan´da K´an şehrini aldı. 739 yılında etrafında Hotan Türgiş Kağanlarına bağımlı idi.9. yüzyılda Hotan Türkistan´da sayılırdı ve hükümdarın adı “Al-mu´azzam aî-Türk va al-Tubbut” (Türklerin ve Tibetlilerin muazzamı) şeklinde tanımlanmıştır.
İpek Yolu üzerinde önemli bir şehir olan Hotan´a Büyük Hun Devleti, Göktürkler, Uygurlar, Karahanlılar, Karahıtaylar, Moğollar, Çağatay Hanlığı ve Timurlular Devleti hakim oldu.
Uygur Devleti zamanında Türkleşen şehir, Karahanlılar zamanında İslamlaştı. 10. asırda yazılmış bazı İslam kaynaklarında Hotan´la ilgili ayrıntılı bilgiler mevcuttur.
Hotan 19. yüzyılda Çinliler ile Uygur Türklerinin mücadelelerine sahne oldu. 1877´de Yakup Bey´in ölümünden sonra şehir Çin idaresine geçti. Bu tarihten sonra Çin idaresine karşı çok sayıda isyan çıktı. Doğu Türkistan Türkleri, Mehmet Emin Buğra liderliğinde 1933´te Doğu Türkistan İslam Cumhuriyetini kurdu. Hotan şehri de aynı yıl bu devlete katıldı. 1949´da Çin Halk Cumhuriyeti´nin kurulmasından sonra tekrar Çin idaresine giren şehir 1955´te yeni kurulan Sincan Uygur Özerk Bölgesine dahil edildi. Bu tarihte sonra da Çin idaresine karşı birkaç isyan meydana geldi. Bu isyanların tamamı kısa süre içinde bastırıldı.
Hotan aynı zamanda çok sayıda alimi ile meşhur bir şehirdir. Hoteni olarak tanınan bu alimlerden biri olan Kadı Cemaleddin el Hotani Anadolu Selçuklu sultanı IV. Kılıçarslan zamanında vezirlik yapmıştır.
 Hotan’da Ekonomi ;
Bölgenin en eski ve en önemli geçim kaynağı ipekçiliktir. Bölgede meyve, üzüm, pamuk, buğday, mısır ve pirinç üretimi yaygındır, hayvancılık da gelişmiştir.
Hotan, ayrıca tarih boyunca ve günümüzdeki zenginliği yerli halkın Yorungkax He adını verdiği kurumuş olan bir nehir yatağından çıkarılan yeşim (Çince:Yù“) taşından gelir. Daoism (Taoism) dininin en yüksek tanrılarından biri olan Yeşimimparator´un ismidir. Çin kültüründe yeşim taşı takmanın iyi şans getireceğine inanılır. Ayrıca antik çağlarda yeşim taşının böbrek hastalıklarını iyileştirici gücü olduğuna inanılır. Bunun dışında bazı bölgelerde yeşim taşının diş çürüklerine ve ağrılarına iyi geldiğine de inanılmıştır. Şehirde metal ve değerli taş işlemeciliği gelişmiştir.
Hanlar Kenti Yarkent;
Yarkent İlçesi (Uygurca: Yeken Nahiyisi, Yerkent, Yərkənt; eski Türkçe: Yérkent, deniz´den yüksekliği 1189 metre yüksekte konumlanan Çin Halk Cumhuriyeti´nde Sincan Uygur Özerk Bölgesinde bir nahiye düzeyine düşürülmüş bir şehirdir.
Doğu Türkistan´nın Kaşgar´dan sonra ikinci büyük şehridir. Yarkent, birbirine çok uzak mahallelerden kurulmuş bir vaha şehridir. Taklamakan Çölü´nün batı ucundadır. Tarım Nehri´nin bir kolu olan Yarkent Nehri şehirden geçer.
Yarkent’in  Kasaba ve köyler
Yarkent İlçesi, yedi kasaba , yirmi iki kırsal belde  ve bir özel kırsal belde gibi yerleşim birimlerinden oluşur.
 Yarkent’in kısaca Tarihi ,
Yarkend muhtemelen Türkçe yar (Yar, suların açtığı uçurum. ile kend (şehir; kale veya doğu ülkelerinde her şehre verilen bir addır.) birleşmesinden elde edilmiş olabilir.
2000 yıldan fazla bir tarihi geçmişi olan Yarkent, eski çağlarda Yarkent, Qusha ve Yerqiang gibi krallıklara ev sahipliği yapmıştır.
502 – 550 yılları arasında Hunlar, 552 – 648 yılları arasında Göktürkler, 648 – 649 yılları arasında Tang Hanedanı zamanında Çinliler, tekrar 659 yılından itibaren 744 yılına kadar Göktürkler, 790 ve 791 – tahminen 842 yılları arasında Tibetler ve 1006 yılından itibaren Karahanlılar 1032 – 1210 yılları arasında Doğu Karahanlılar, Doğu Karahanlıları Karahitaylar yıktıktan sonra Karahitaylar, daha sonra; önce 1227 – 1370 yılları arasında Çağatay Hanlığı daha sonra 1370 – 1514 yılları arasında Doğu Çağatay Hanlığı bu bölgede egemenlik sürmüştür.
KARAHANLILAR DÖNEMİNDE YARKENT
Karahanlılar döneminde, “I. Yusuf Kadir Han Gazi ve Hasan Buğra Han Gazi Yarkend kentine geldiler ve burada yaşadılar. Onlar insanları İslam dinine inandırdılar. Onlar, sözle ve açıkça iman ederek Müslüman oldular. İnsanlar paralarını ve mallarını, mülklerini, yaşam ve bedenlerini vermeyi teklif ettiler. Onlar fakir olanlara tamamını verdiler..
     Yarkand Hanlığı dönemi
Doğu Türkistan´da 1514 ile 1680 yılları arasında Altışehir (Altıshahr) olarak bilinen Hotan, Yarkent, Yengihisar, Kaşgar, Aksu, ve Uçturfan gibi şehirleri içine alan bölgede Yarkand Hanlığı, (mamlakati Yarkand, mamlakati Moghuliya, mamlakati Saidiya) egemenlik sürmüştür. Yarkand Hanlığı (Seidiye Hanlığı) zamanında önce tarihi Kaşgar daha sonra da Yarkent şehri başkentlik yapmıştır. Abdülkerim Han’ın yerine geçen oğulları Muhammet Han ile Şecaeddin Ahmet Han ve Abdullah Hanlara egemenlik yönünden yarar sağlayacağı düşüncesiyle Ahmet Kazani (Mahmud-ı Azam)´nin ilk hanımından olan büyük oğlu Hoca Kalan (Muhammet Emin)’ı Yarkent´e çağırması Doğu Türkistan´ın yazgısına etki edecek olayların gelişmesine neden olmuştur. Çünkü bu iki kardeş Hocanın ölümünden sonra oğulları büyük bir çekişmeye girerek ülkeye fayda yerine zarar getirmişlerdir. Hoca İshak Veli’nin oğulları İshakiyye veya Karatağlık adıyla, kardeşi Hoca Kalan’ın oğulları da Afakiyye veya Aktağlık adıyla ayrı görüşleri savunan iki dini grup olarak kıyasıya savaşıma girmeleri ülkeyi yeni bir döneme sürüklemiştir ki bu döneme “Hocalar Devri” denmiştir.
*19. Yüzyıl da Yarkent;
1943 – 1956 yılları arasında kendi idari yapısına sahip olan Yarkent 1956 yılından sonra nahiye seviyesine düşürülüp Kaşgar İline bağlanmıştır.
Merkezi Yarkent’de olan Saidiye Hanlığı’nın hükümdarı Sultan Abdürreşit Han (1563 – 1570)’ın girişimi, Amannisa Hanım (1533 – 1567) ve ünlü müzik ustası Kıdırhan’ın önderliğinde halk arasındaki makamçılar bir araya getirilmiş ve Uygur Oniki Makam müziği ve metinleri derlenip sistemleştirilmeye başlanmıştır.
 * Yarkent’de Ekonomi;
Yarkent İlçesinde 1300 fazla küçüklü,büyüklü  İşyerleri bulunur. Temel ürünü endüstriyel pamuk iplik eğirmek yanında tarım yan ürünleri de bulunur. Ünlü Yarkent Pamuğu, Çin´deki diğer pamuk arasında ödül almış ve en iyisidir.
Yarkent’den Türkiye’ye Göçler
1965 yılında Türkiye Yarkent´den 235 serbest göçmenleri, 1961 yılında da Afganistan´a sığınmış bir grup Uygur ilticayı, Türkiye’ye kabul ederek  yerleştirmiştir. Bugün Türkiye’de çok sayı da Yarkent’li Uygur Yaşamaktadır.
Doğu Türkistan’ın kültür ve medeniyet merkezleri olan altı şehirler olarak da kültür tarihimizde önemli yeri olan Hotan ve Yarkent ile ilgili ansiklopedik bilgileri bir taraftan okurken, diğer taraftan otobüsümüzün penceresinden muhteşem Doğu Türkistan manzarasını belgesel görüntülerini çekmeye çalışıyoruz. 330 km’lik Hotan-Yarkent arasında ki yorucu yolculuğumuza Kargalı kasabasında mola vererek dinleniyoruz.
Hotan’dan Yarkent’e gidiyoruz

       Taklamakan Çölü’nün ortasında adeta yeşillikler içerisinde bir tabloyu andıran Hotan, İpek Yolu’nun önemli bir güzergahı. Türkler burayı 632 yılında gelmişlerdi. Yeşim taşının çıktığı yeşim ırmağı ve Taklamakan çölü ile dikkat çeken Hotan, Selçuklu Devleti’nin vezirlerinden Cemalettin Hotani’nin memleketi. Hotan’a veda ederek Yarkent’e gideceğiz.

       Hotan’da ki kahvaltımızı Uygur Türkleri’nin işlettiği bir Uygur otelinin restoranında yapıyoruz. Geleneksel kıyafetleri ile Uygur kızlarının hazırladığı kızarmış ekmek, mantı, yumurta, omlet ve Gök Çay’dan oluşan kahvaltımızı hazırlayan Uygur kızlarıyla, Uygur mutfağı üzerine söyleşi yapıyoruz.

      Hotan Halılarıyla Ünlü

     Hotan’a veda etmeden ünlü halıların dokunduğu tarihi halı atölyesine gidiyoruz. İpek Yolu güzergahındaki Hotan, desen desen rengarenk halılarıyla ünlüydü. Hotan’da halı ticareti de yapılıyordu. Yeşim  nehri kenarındaki yeşillikler içerisindeki halı atölyesinde dokunan halılar  göz ve gönül ziyafeti sunuyor.  Genci ile yaşlısı ile Hotanlı hanımlar rengarenk halı dokuyorlar. Rehberimiz Hotan halıları hakkında bilgi verirken “Gökte ne kadar renkli bulut varsa Hotan’da o kadar renkli halı dokunur. “ Cümlesi Hotan Halılarını ününü göstermekte. Halı atölyesinde halı atölyesinde Uygurca söyleşi yayıp halı desenleri hakkında bilgi alıyoruz. Hotanlı halı dokuyan kızlar kameramıza gülümserken Hotanlı hanımların zarafetinin de yansıtıyorlardı. Yün ve ipek Hotan halılarını satıldığı mağazayı da gezerek Hotan müziğinin 12 makamının ipek halıya ilmik ilmik işlenen  halının da belgesel görüntülerini çekiyoruz.

   30 Ağustos 2012 günü Yarkent üzerinden Kaşgar’a gideceğiz. Bir kısmı çöllerde geçecek toplam 500 km yol kat edeceğiz. Çin devleti bölgeye çok ciddi yatırımlar yapıyor. Urumçi-Kaşgar arasına 1500 km uzunluğunda çok kaliteli bir otoyol yapmış. Hotan-Kaşgar arasına ise 500 km demiryolu döşemiş. Çin’in buraya hizmetleri sadece bunlarla ibaret değil. Tüm Doğu Türkistan şehirleri yeni binalarla inşa ediliyor. Taklamakan Çölü tarıma açılmış, çöl her geçen gün kavak ağaçlarıyla yeşillendirilip, bağ ve bahçeler kuruluyor. Bölgeye tarlalar yapılıyor. Çölün Çinliler tarafından nasıl yeşillendirildiğini, nasıl ağaçlandırıldığını, yol üzerinden çok rahatlıkla görüyoruz. Otoyolun sağ ve sol tarafı büyük su kanallarıyla donatılmış, çöl ortalarına doğru su boruları çekilerek ağaçlar dikilmiş. Çin’in Taklamakan Çölü ile ilgili çok daha büyük projesinin olduğunu öğreniyoruz. Denize akan büyük ırmakları Çin devleti tünellerle Taklamakan çölüne getirmek için büyük tüneller yapıyor. Taklamakan Çölü’nün tümüyle tarıma açılması için çalışmasını hızlandıran Çin devleti, bölgenin Uygurlar lehine olan demokratik yapısını da değiştirmek için 600 bin Çinli aileyi bu bölgeye getirmeyi planlıyor.

       Çin’in Güvenlik Önlemleri

     Doğu Türkistan illerinde ki gezimiz sürerken en çok dikkatimi güvenlik önlemleri çekiyor. bir çok polis noktasında çok ciddi güvenlik önlemleri alınarak, araçlar tek tek kontrol ediliyor. Otoyolun değişik noktalarına bir çok kamera yerleştirilmiş. Kameraların görüntüleri, bir çok noktaya servis yapılarak tek tek inceleniyor. Güvenlik, çok ileri boyutta. Otoyoldan geçen araçlar, hatta içindekiler bile takip edilebiliyor.

      Büyükşehirlerin giriş ve çıkışlarında polis kontrol noktalarında tüm araçlar ve içindeki bagajlar dahi tek tek kontrole tabi tutuluyor. Hotan-Yarkent arasında ki polis kontrol noktasında ki gördüğüm manzara beni cidden çok düşündürdü. Kontrol, tam anlamıyla bir işkenceye dönüşmüş. Güneşin altında saatlerce bekleyen kadın, erkek, çoluk, çocuk bekliyor ve tuvalet bile yok. İnsanlar ihtiyaçlarını çölde insanların gözleri önünde yapıyorlar.

Sünnet kültürü ve neden sünnet?

        Bugün Doğu Türkistan yazıma bir-iki günlüğüne ara veriyorum. Yarın benim için çok önemli.Ailemizin en küçük ferdi Ahmet Emirhan Kahraman, sünnet olarak erkekliğe ilk adımını atacak. Oğlumun sünnet töreni vesilesiyle farklı bir uygulama yaparak Sünnet kitabı ve belgeseli hazırlayarak kubbede hoş sedalar bırakmak istedim.Dini ve milli kültürümüzün temel taşı olan sünnet, çok önemli. Bugün, özellikle Avrupa ülkeleri olmak üzere sünnete karşı büyük bir aleyhte kampanya oluşturulmakta. Almanya’da ki bazı mahkemeler sünneti yaralama suçu sayarak yasaklamaya çalışmakta.Sünnet sadece bir gelenek değil, aynı zamanda dini bir vecibe de. Dinimizin emri olan sünnete karşı sözde medeni olan Avrupa ülkelerinin karşı çıkması, sünneti mahkemeyle yasaklamaya çalışması, Müslümanlara karşı düşmanlıklarının bir simgesi.

        Bugün sünnetle ilgili yazı yazmamın en önemli nedeni 15 Eylül Cumartesi günü oğlum Ahmet Emirhan Kahraman’ıon sünnet merasimi olması sebebiyle, bunun için sünnetle ilgili birkaç satır yazmak istedim. Dini bir vecibe ve milli bir gelenek olan sünnet, sadece İslamiyette değil, başta Yahudiler olmak üzere Hristiyan dünyada da sünnetin yapılıyor olması.

Sünnet Kültürü kitabı ve belgeseli

        Oğlum Ahmet Emirhan’ın sünnet düğünü dolayısıyla, kalıcı bir eser hazırlamak, ayrıca Avrupa’nın sünnete karşı düşmanlığına bir cevap vermek istedim. Bunun için uzun araştırmalar sonucu kaleme alınan Profesör Doktor Sefa Saygılı’nın sünnet kitabından yararlanarak, “Kültürümüzde sünnet belgeseli” hazırladım.Sünnet davetiyesi, kitap, belgesel senaryo metni ve diğer bazı bilgilerle kalın bir kitap oldu. Sünnet kitabına ayrıca internet ortamına da yükleyerek Avrupa’nın sünnete karşı düşmanlığını bir bilim adamının gözüyle cevaplamaya çalıştım.

         Kültürümüzde Sünnet kitabında bir çok önemli bilgi, sünnetin sağlık açısından önemini bilimsel verilerle ortaya koymakta.Sünnet Kültürü ve Dede Sevgisi kitabını www.belgeselyayincilik.com ve  www.gebzegazetesi.com adreslerimizden Sünnet Kültürü ve Dede Sevgisi” linkine tıklayarak okuyabilirsiniz.Belgesel görüntülerini de www.belgeselyayincilik.com adresimizden Belgesel TV‘den ve www.gebzegazetesi.com adresinde ki Gebze TV’den izleyip yorum ve görüşlerinizi bizlerle paylaşabilirsiniz.Sünnet kitabında erkeklerin neden sünnet olması gerektiğini, diğer dinlerde sünnetin dini hükmünün ne olabileceği. Sağlık açısından sünnet ve tarihi geçmişte sünnet kültürü en geniş çaplı araştırılarak kitap haline getirildi. Sünnet kitabı mutlaka okumanızı ve dostlarınıza da tavsiye etmenizi istiyorum.Sünnet belgeseli uzun araştırmalar sonucu bir çok bilgi ve belge incelenip, senaryo metni haline getirilerek 50 dakikalık sünnet belgeseli hazırlandı. Sünnet belgeselinde dini ve milli bilgilerin yanında sünnetin sağlık açısından önemi ortaya kondu. Belgesel cumartesi gününden itibaren bir çok TV kanalında da yayınlanacak. Belgeselin önemli bir boşluğu dolduracağına inanıyoruz.

       Oğlum Ahmet Emirhan Kahraman’ın sünnet töreni vesilesiyle gerek sünnet kitabını ve gerekse sünnet belgeselini hazırlayıp, dostlarla paylaşmak istedim. Eline davetiye geçmeyen siz değerli okurlarımla internet ortamında bu bilgileri paylaşmaya karar verdim. Avrupa’nın dini bir gereklilik olan sünnete karşı düşmanlığına sünnet kitabı ve sünnet belgeseliyle cevap vermeye çalıştım.Evet sonuç olarak sizleri sünnet kitabını okumaya ve belgeseli izlemeye davet ediyor, zamanı olan ve yoğunluktan dolayı kendilerine davetiye ulaşamamış değerli vefakar okurlarımı da yarın(15 Eylül Cumartesi) saat 13.00-17.00 arasında Tatlıkuyu mahallesinde ki Hisar Koleji kültür merkezine davet ediyorum.

Sünnet Kültürü ve Dede Sevgisi Kitabı & Belgeseli okumak için tıklayınız.

 

Çin´den ve Doğu Türkistan´dan geliyorum-1

27 Ağustos ve 5 Eylül 2012 tarihleri arasında Çin’in başkenti Pekin ve Doğu Türkistan’ın tarih ve kültür şehirlerine yaptığımız10 günlük geziyi tamamlayarak önceki gece sabaha yakın 10 saatlik bir uçak yolculuğu ile Türkiye’ye döndüm. Çin’e bu benim ikinci kez gidişimdi. Çin’e yaptığımız ilk ziyaret 2006 yılının Nisan ayında gerçekleşmiş, 12 gün Çin’in doğusundaki Pekin’den yola çıkarak Şangay, Şian, Guanzo, Şenzen ve Hong Kong’u gezerek belgesel çekimleri yapmıştık.

      Doğu Türkistan’ın başkenti Urumçi’den yola çıkıp Turfan, Taklamakan Çölü içerisindeki Hotan, kültür merkezi Yarkent, Pamir ve Tanrı Dağları eteğindeki ilk Müslüman Türk devleti olan Karahanlılar’ın kurulduğu Kaşgar’ı adım adım gezerek Devri- Alem belgesel programı olarak tarihe not düşüp zamana noterlik yaptık.

      Doğu Türkistan illeri ve Çin’in başkenti Pekin ile ilgili geniş çaplı bir yazı serisini önümüzdeki günlerde sizlerle ayrıntılı olarak paylaşacağız. Ancak bugün özetle Doğu Türkistan ve Çin gezimiz ile ilgili özet bilgileri sizinle paylaşmak istiyorum.

      Doğu Türkistan ve İpek Yolu kültür coğrafyamızın önemli bir parçası. En büyük hayalim İpek Yolu güzergahını baştan başa gezmek. Çin’den başlayan ve İstanbul’da sona eren İpek Yolu’nu gezip belgesel çekmeye bir ömür yetmez. Ama parça parça da olsa biz İpek Yolu’nu gezerek belgesel  çekmeye çalışıyoruz. Bu kapsamda Pakistan, Afganistan, Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan, Doğu Türkistan, Moğolistan ve Çin’de belgesel çekimleri yaptık.

       Japonların 80’li yıllarda çektiği ve TRT’de siyah-beyaz olarak yayınlanan ünlü İpek Yolu belgeseli, gönüllerimize taht kurmuştu. Benimde belgeselci olmama İpek Yolu belgeseli yön göstermiş ve teşvik etmişti. Bu konuda daha önce bu köşede yer alan Geçmiş zaman olur ki yazımı www.gebzegazetesi.com sitesindeki  http://www.gebzegazetesi.com/Koseyazisi-743-Gecmis-zaman-olur-ki!.html  adresinden okuyabilirsiniz.

Hayaldi gerçek oldu

      Doğu Türkistan’a gitmek bizim için sadece hayaldi. Hayallerimiz nihayet gerçek oldu. Bir grup dostun organize ettiği özel Doğu Türkistan coğrafyası ve İpek Yolu turuna bizleri de davet ettiler. 27 Ağustos 2012 gece saat 01.00’de Çin Havayollarına ait uçakla İstanbul’dan Doğu Türkistan’ın başkenti Urumçi’ye uçtuk. 27 ağustos günü öğle saatlerinde  Urumçi’ye indik. Ve Türkiye ile Çin arasındaki zaman farkı ortalama 6 saat. Türkiye’den Çin 6 saat ilerde. Türkiye ile Çin arasındaki uçuş  yaklaşık 10 saat. Hiç durmadan 10 saat  uçak yolculuğu yapmak hem sıkıcı hem de biraz ürkütücü ve korkutucu. Ama yolculuk, kültür ve medeniyet coğrafyamız, gönüller diyarımız Doğu Türkistan’a olunca vız geliyor. 10 gün süren Doğu Türkistan ve Çin gezimizin ana hatlarını sizlerle özetle paylaşmak istiyorum.

Urumçi’den Turfan’a

         Çin Havayollarının CZ 680 sayılı İstanbul – Urumçi tarifeli direk seferi ile 27 ağustos 2012 günü 01: 45’de Urumçi’ye hareket ettik. Aynı gün 13: 00’te Urumçi’ye varışta karşılamayı takiben;  yerel rehberimiz tarafından karşılandık ve özel aracımızla 3 saat  sürecek TURFAN yolculuğuna başladık ve geceyi Turfan’da geçirdik. Urumçi ile Turfan arasında mesafe yaklaşık 180 kilometre. Tanrı Dağlarını seyrederek üzüm bağları arasından Turfan’a geldik.

Turfan’dan Urumçi’ye gidiyoruz

        28 Ağustos sabahı, sabah kahvaltıyı takiben, güne Turfan turumuzla devam ettik. Kariz yer altı su sisteminin belgesel görüntülerini çektik. Turfan’da emin minaresi olarak bildirilen Emin Camii’ni ziyaret ettik. Uygur Türklerinin ilk yerleşik hayata geçtiği, 2000 yıl önce kurdukları şehir kalıntılarında Türk tarihini yeniden yaşadık. Turfan’ın asma bahçelerinden doya doya üzüm yedik. Turfan’dan ayrılmadan önce Uygur  mutfağına özgü öğle yemeği azığımızı  aldık,  ardından Urumçi’ye doğru yolculuğumuz başladı.  Varışı takiben,  panoramik  Urumçi şehir turunda, Urumçi Büyük Cami ve Şanhi Cami’lerini gezip, Tayyip Erdoğan’ın namaz kıldığı Urumçi Camii’nde biz de namaz kılarak Tanrı Dağları’nın buzlarıyla yapılan Uygur ayranından içip yorgunluk attık. Urumçi Kulesi’nden Uygur şehrini doya doya seyredip İpek Yolu kervanının Urumçi’de uğradığı tarihi Kapalı çarşı da Uygur Türkleriyle görüşüp sohbet ettik. Kültür tarihimizin muhteşem geçmişini doya doya gezip Doğu Türkistan tarihini  yaşayarak Urumçi Oteli’nde  konakladık.

Doğu Türkistan’ın başkenti Urumçi

        Urumçi, Çin´in kuzeydoğusunda yer alan, Doğu Türkistan adıyla da bilinen, Sincan Uygur Özerk Bölgesi´nin başkenti. 2,5 milyon nüfuslu bir şehir olup 10.989 km²´lik bir alan kaplıyor. Mançu İmparatorluğu 1884 yılında, Doğu Türkistan istilasını gerçekleştirdiğinde şehre Çince (Dihua) adını vermişlerdi. 1955 yılında, daha öncelerden Eyalet statüsündeki Doğu Türkistan´ın, Sincan Uygur Özerk Bölgesi olması ile birlikte, başkentin adı da tekrar Ürümçi olmuş. Çin´in batıya açılan en önemli güzergahlarından. Demiryolu taşımacılığında önemli bir geçittir. 174,53 kişi/km² düşmekte.

Urumçi’den Hotan’a

      29 Ağustos günü Urumçi’ye veda ettik.Sabah erken kalkarak, havalimanına geçtik. Doğu Türkistan’ın önemli kültür merkezi Urumçi’den Hotan’a hareket etmek için geldik. Uçağın penceresinden Taklamakan Çölü, karlı Tanrı Dağları’nı seyrederek çöl ortasındaki Hotan’a geldik.  Havalimanında karşılanmayı takiben, yerel rehberimizin eşliğinde, özel bir  organizasyon ile, Taklamakan Çölü’ne  yolculuk başladı. Taklamakan Çölü’nde deve safarisi gerçekleştirerek İpek Yolu kültürünü doya doya yaşadık. Taklamakan Çölü’nde tıpkı atalarımız gibi  deve sırtında  gezerek tarihi İpek Yolu’nda yolculuk yaptık.

         Taklamakan Çölü, Rub´ul Hali´den sonra dünyanın 2. büyük aynı zamanda Çin´deki en büyük kum çölüdür. Taklamakan Çölü Sincan eyaletinin aşağı yukarı üçte ikisini kaplar. Alanı ortalama 300.000 kilometrekaredir. Büyük bir  kısmı 100 metre kumla kaplıdır, hatta bazı beyanlarda 300 metreyi bulduğu söylenmektedir.

      Taklamakan Çölü’ndeki deve turumuzu tamamladıktan sonra tekrar Hotan’a  dönüp, tanrı dağlarından gelen Yeşim Irmağı’nda Yeşim taşı arayan Uygurlarla sohbet edip biz de yeşim taşı aradık. Yeşim taşı Çinliler için de çok kıymetli. Çoluk çocuk herkes yeşim taşı arıyor.  Hotan Şehri’nin muhteşem gece  manzarasını  doya doya seyrederek Hotan’da Uygur Türkleriyle birlikte üzüm asması altında oturup hem şiş kebap yedik, hem de Hotan’ın güzelliklerini ve İpek Yolu´nu konuştuk.

Karadeniz’in Manevi Önderi

GİRESUNLU HACI ABDULLAH HALİFE BELGESELİ

       İsmail Kahraman’ın yapım ve yönetmenliğinde Belgesel Yayıncılık ve Devr-i Alem Belgesel TV program ekibi  Sultanlar hocası Giresunlu  Hacı Abdullah halife belgeseli hazırlayarak bir çok TV kanalında yayınlatılarak kültür ve  medeniyet tarihimize vefa borcumuzu ödedi.

KARADENİZ BÖLGESİ’NİN OSMANLI’DAN ÖNCEKİ DURUMU

Sultanlar Hocası Giresunlu Hacı Abdullah Halife ve Vakıf Medeniyeti

Tarihte geçen bir beylik ismi var ki, bu ismin hem Hacı Abdullah Halife ailesi ile ilgili olması, hem de Osmanlı’dan önce Karadeniz bölgesinin halkı ve dini açısından önemlidir.Bayramoğulları Beyliği ya da Hacı Emiroğulları Beyliği olarak geçen beylik hakkında kesin bir bilgi yoktur.Edindiğimiz bilgiler çevre beyliklerin kayıtlarından alınmıştır. Fakat köken olarak Danişmentlilere bağlı olduğu net bir biçimde biliniyor.

Peki Danişmentliler ne zaman ve nerede var olmuştur? 1071 Malazgirt Savaşı’ndan hemen sonra Sivas, Tokat, Amasya, Çorum, Yozgat,  Gümüşhane ve yörelerinde hakimiyet sürdüren  bir Türk beyliğidir. Yıkılış tarihi ise 1178’dir.15. ve 16. yüzyıllarda ise Orta Karadeniz bölgesinde Canikler varolmuştur. A.Breyer, Canik isminin Kafkasya’dan göç edip 6.yüzyılda Çoruh boylarına yerleşen Çan kavminden değil Chani’den geldiğini söyler. Chaneti Lazistan demek olup Batum ile Trabzon arasındaki coğrafyanın adıdır. Can kelimesi ve t ekinin birleşmesiyle canlar anlamına gelen bu sancak Peçenekler olmalıdır.

Peki bunlardan hangi sonuçlar çıkar? Burada araştırmacıların iddia ettiği gibi Helenler değil Peçenek Türkleri yaşamaktaydı. Bu önemli bir bulgudur. Zira tarih kitaplarında bize anlatılan hep Karadeniz’in Helenistik yapısı ve Rumlarla dolu oluşudur.Oysa tarihin kendisi bunu inkar etmektedir.1214’te 1.İzzettin Keykabus ülkenin çeşitli yerlerinden Türkleri getirerek Sinap’a yerleştirir.Diğer bir tarih ise 1301 yıldır. Trabzon Devleti Kralı 2.Aleksios ile Hacı Emiroğulları Beyliği savaşır.

Türkler ile Rumlar bu topraklarda çok uzun mücadeleler verirler. Bulunan toplu mezarlar bunun isbâtıdır. Çokça akınlaradn ve baskınlardan söz eden tarih notları vardır. Öyleyse burada yaşayanlar yalnızca Rumlar ve Helenler değil aynı zamanda Türklerdir.Hacı Emiroğulları Beyliği’nin Osmanlı’ya tabii olma zamanı 14.yy sonları veya 15.yy başlarıdır.Yıldırım Bayezıd burayı alır ama yönetimi Hacı Emiroğulları ailesine bırakır.Çünkü bu beylik zaten Türk ve Müslümandır.Fakat Fetret Devri’nde tekrar bağımsızlıklarını kazanmışlardır. Hatta Trabzon Devleti’nden vergi almaktadır. 1427 yılında ise kesin olarak Osmanlı himayesine girmişlerdir.

Hacı Abdullah Halife’nin seceresinin Kafkasya’ya dayandığını düşünmekteyiz.OğuzTürklerinden olduğunu, Ahiçukuru isminin köye verilmesinin Ahilik yaptığını gösterdiğine kanaat getirdik.Ve en açık bilgi ise şudur ki; Karadeniz Bölgesi yalnızca Osmanlı devrinde değil, çok daha evvelinden Türk-İslam bölgesiydi.Tahayyül ediniz ki Rum Devletini haraca bağlayacak kudretteydi…

Evvel zaman içinde başlayan bir tarih gibi gelir insana ecdadı.Ki bazen sahip olduğunuz geçmiş, masalsı bir güzellikte olunca,Çağdaşlarında henüz ‘banyo’ mefhumu yokken, bin bir meselede zirveyi yakalamış Osmanlı söz konusu olunca,Nice topraklarda nice tebessümler oluşur. Ve Osmanlıya güç yetiremeyen imparatorluk torunlarının nefretli bakışları sinsice varolur.Yöneticilerin manevi hâli, halkına yansırmış. Bu iman dolu sineye sahip Sultanların yansımayla Anadolu bir erenler, mübarek zatlar semti oluvermiş.Edep bir tâc imiş nuru Hüdâdan deyip, her beladan emin olmuş Anadolu erenleri. Oysa Avrupa’da ahlaksızlık bir meziyetken.Hep kendimizi küçük görürüz. Ceket ilikleriz Avrupa önünde. Oysa Viyana değil ceketini, surlarını iliklese yine de kâfi gelmezdi bize.Bu şanlı devletin ardında olan dua nasıl inkâr edilebilir? Nice dudaklar kıpırdadıkça, yeniçerilerin bileği kuvvetlendi yüzyıllarca. Adları hatırlanmayan erenler. Mübarek denilip geçilen mümtaz kişiler.

Adı unutulmuş ulu zâtın adını hatırlatmak için karşınızdayız bu sefer.Pek çok sefer olduğu gibi, tarih satırlarının arasında tozlanmış bir sayfayı huzurlarınıza çıkarıyoruz; Hacı Abdullah Halife. Ayrıca zâta ait vakıf ve vakfiyeler.

İslam hukukundan bir malın, bir servetin sürekli olarak bir amaca yönelik, sırf Allah rızası için zengin kişiler tarafından kurulan ve ihtiyaç içinde bulunan kimselere faydalanmaları için sunulan müesseselerin adıdır vakıf. Yani kişinin kendi mülkünü Allah’ın mülkü olarak tayin etmesi de denilebilir. Günümüz insanları için kolay olmayan fakat geçmişe baktığınızda ‘vakıflar medeniyeti’ sayılacak kadar hizmete sahip olan bir halkla karşılaşıyoruz.

Şunu da belirtmek gerekir ki önceden mallarını vakfeden kişiye vakıf deni, vakfedilen mala ise mevkuf denilirdi. Fakat zamanla kuruma da vakıf denmiştir.

Vakfeden kişide bazı şartlar aranmaktaydı. Bunlar Bir kimsenin “kamil ehliyete” sahip olması lazım gelirdi. Kamil ehliyetten kasıt, akıllı, buluğa ermiş, reşit ve hür olmasıdır. Borç veya aşırı müsriflik yüzünden malını kullanmaktan alıkonulmamış bulunması da ayrı bir şarttı. Vakfedilecek malın ise dayanıklı, sonradan taşınabilecek olmaması ve vakıf kişiye ait mal olması şartı aranıyordu. Tüm bunlar tam bir gönül rızasını yakalamak ve ilerde oluşacak meseleleri engellemek amacıyla ortaya konuluyordu. Bir kimse kendi aklına göre üç beş ağacı vakfedemiyordu. Disiplinli bir sistemle belirleniyordu.

 Vakfedilen maldan kimlerin yararlanacağını, gelirin usullerini, vakfın konusu ve gelirlerini ve benzeri hususları, vakfedenin kendi imzasıyla ve dava ile alınan kararla oluşturulan belgeye vakfiye denmektedir. Vakfiye ile bir nevi prosedür uygulanmış olur. Hukuka dayandırılmış olur. Bu belge günümüz için önemli tarihi bir kaynaktır. Yazılış şekli ise Allah’a hamd ve sena, resuluna salat ve selamdan sonra hayır yapmaya teşvik edici, sadakanın sevabından bahsedici ayet ve hadislere yer verilir. Bazen konuyu daha cazip hale getirmek ve okuyucuya  şevk vermek bakımından ayet ve hadisler şiirlerle desteklenir. Bütün bunlar hem hukuki hem de bir edebi estetik içinde yaşamanın nasıl da mümkün olduğunu gösterir gibi değil midir? Yapılan her işte bir estetik duruş sergilenmesi belki de medeniyetimizin temel taşlarındandır.

Vakıf müessesesi ilk olarak ne zaman başladı diye bir soru geliyor aklımıza. Ve geçmişinin çok öncelere dayandığını keşfediyoruz. Elde olan bilgilere göre Babil ve Eski Mısır hukukunda vakfa benzer kurumlar mevcut.  Fakat bunların mahiyeti genelde kralın belirlediği yerler ve hükümlerdir. Amaç ise Tanrı’ya yakınlaşmaktır. Yani rahiplere verilen bu vakıflar genelde kendi tanrılarına sunma amaçlıdır.

İslamiyetin Yayılmasında Vakıf Medeniyeti’nin Önemi

İslam medeniyetinde vakıf mevzusunun bu kadar gelişmesinin en büyük sebebi Peygamber Efendimizin bizzat kendi kurduğu vakıftandır. Medine’de kendisine ait olan hurma bahçesini vakfedip gelirini de İslam’ın acil ihtiyaçları için kullanması örnek olmuştur. “İnsanoğlu öldüğü zaman bütün ameller kapanır ancak; sadaka-i cariye, ilmi bir eser, hayırlı bir evlat bırakanın amel defteri kapanmaz.” Demiş ve böylece insanlara vakıf yolu açılmıştır.

Peygamberimizin ardından İslam topraklarında vakıf önemli bir kurum haline gelmiştir. Anadolu’da Selçuklu’nun izinden giden Osmanlı da tıpkı kendinden evvelki gibi vakfa önem vermiş ve sayıyı arttırmıştır.Daha beylik yeni yeni kurulurken, Orhan Bey zamanında İznik’te yapılan medrese için, Orhan Bey bizzat kendi malvarlığından medreseye vakfetmiştir. Hatta Bursa’da bir zaviyenin vakfiyesinde şu satırlar yer almaktadır;

“Cami ve zaviyenin tamiri için bazı köyler, han, hamam, dükkân, değirmen, bağ ve bostanlar vakfolmuştur. Fasık kimseler müstesna, mütevellinin müsaadesi olmadıkça, üç günden fazla kalmamak üzere gelen misafirler kabul edilmek ve yine üç günden fazla kalmamak isteyenlere rencide olmamaları için, vakıfın şartı söylenerek fazla kalmalarına müsamaha olunmaması şartı konulmuştur.”

Vakıfların sayısı epeydir.Hepsini anlatmak mümkün olmadığından, gelin birkaçını inceleyip bu ince fikrin şahidi olalım.

Yıldırım Bayezıd’ın Bursa’da yaptırdığı Dar’ul Hayr, hastane, tekke iki medrese ve cami bulunmaktadır. Bütün bu kurumların ihtiyacını giderebilecek genişlikte vakıfları da tayin etmeyi ihmal etmedi.Fatih, zaptettiği ülkelerde ve bilhassa İstanbul’da, ümeraya, askere ve devlet adamlarına ganimet hissesini dağıttıktan sonra, kendisine isabet eden emlaktan hiçbirini almayarak hepsini vakfetmek suretiyle millete mal etmiştir.

İki veya üç göz evi bulunan yaşlı ve kimsesiz bir kadın bile evinin bir veya iki odasını vakfeder. Nitekim Ortaköy’de üç oda evi olan Hakime Hanım’ın vakfı bize bu konuda ne kadar ileriye gidildiğini göstermektedir. Yüzlerce kadın geliri azalmış bir vakıf kurumuna ufak da olsa bir gelir kaynağı sağlamak için evlerini, meyveli bahçelerini, tarla ve ziynet eşyası gibi mal varlıklarını bağışlamışlardır.

 Tarihi bir belgede geçen şu ifade ne kadar da güzel anlatır durumu;

  “Osmanlı Devleti sınırları içinde vakıflar sayesinde bir adam vakıf bir evde doğar, vakıf beşikte büyür, vakıf beşikte uyur, vakıf mallarından yer ve içer, vakıf kitaplarından okur, vakıf bir medresede hocalık yapar, vakıf idaresinden ücretini alır. Öldüğü zaman vakıf bir tabuta konur ve vakıf bir mezarlığa gömülürdü.”

Vakıf sistemi hem Osmanlılar’ın iskan siyasetini kolaylaştırıyor, hem de fethedilen yerlerde İslam’ın yayılmasını sağlıyordu. Bu çok mühimdir. Gittiği hiçbir yerde sömürgecilik yapmayan bir imparatorluk, halkı kendine bağlamak için halkına hayırla bağlanıyor, sömürmekten değil hizmetten yana politika sergiliyordu.

Peki hangi durumlarda hizmet için vakıflar kurulduğunu hiç düşünmüş müydünüz? O kadar teferruatlı bir liste karşılıyor ki size. En mühimlerini söyleyecek olursak; fakirlere, dullara, öksüzlere, borçlulara para yardımı yapmak, öğrencilere elbise ve yemek vermek, evlenecek genç kızlara çeyiz hazırlamak gibi her günün ihtiyaçları yanı sıra efendileri azarlamasın diye kase ve bardak gibi kapkacak kıran hizmetçilere verilmek üzere para vakfı yapan hayır severler…  Yalnızca bunlar değil elbette. Divitinde mürekkep kalmayanların divitlerine mürekkep koymaları için kurulan mürekkep vakfı, mumu tükenen öğrencilere mum temin etmek için kurulan vakıflar bulunmaktaydı. Halka meyve ve sebze verilmesi çalışamayacak derecede yaşlanan kayıkçı ve hamalların bakımı için vakıf tesis edilmesi, çocukların emzirilmesi gayesiyle kurulan vakıflar, şehirlerdeki yol ve sokakların temiz tutulması için arkalarında kül olduğu halde caddedeki tükürük ve balgam gibi insanı tiksindiren şeylerin üzerini kapatmak gayesiyle dolaşanlar, oyuncağı bulunmadığı için arkadaşlarıyla oynayamayan çocuklara oyuncak alınmasıyla ilgili vakıfları tesis edip meydana getiren hayırseverlerin yaptıkları bu kadar da değildir. Selçuk Hatun gibi bıraktığı vakıf bahçe ve tarlaya her yıl muhtelif cinsten yüz meyve ağacının dikilmesini şart koşanlar da vardı. Yeni Camii’de duran leylekler için yılda yüz kuruş yem parası vakfedilmiştir. Beykoz’daki tekke de çalışan esirlerin (köle ve cariye)  münasipleriyle evlendirilmesi şart koşulmuştur. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, Osmanlı dünyasında vakıfların yardım elini uzatmadığı bir saha bulmak mümkün değildir.

Bu hassasiyet bu teferruat şimdilerde aile içinde dahi yoktur. Günümüzde kardeşin kardeşe yapmadığını, yalnızca din kardeşliği adına, vakıf kat kat yabancılara yapıyordu.Diğer hassas kurumlardan birisi ise zaviyelerdir. Kelime anlamı toplamak iken, yaşamda herhangi bir tarikata mensup dervişlerin, bir şeyhin idaresinde topluca yaşayıp, gelip geçen yolculara bedâva yiyecek, içecek ve yatacak yer sağlayan, yerleşme merkezlerinde veya yol üzerindeki bina ya da binalara verilen isim olmuştur. 15.asırdan itibaren şehir, kasaba ve köylerdeki küçük tekkelerle, geçit, derbend ve yol üzerinde bulunan misafirhaneler için de zaviye kelimesi kullanılmaya başlamıştır.

Bu zaviyelerdeki dervişlerin yetiştiği yere ise tekke denilmekteydi. Tasavvuf düşüncesi işlenir, eğitimi verilirdi. Bu tekke ve zaviyeler Anadolu’nun Türkleşmesinde önemli rol oynamıştır.Elbette ki sadece Türkleşmesinde değil İslamlaşmasını da sağlamışlardır.  Bu tekke ve zaviyeler propaganda ya da misyonerlikle değil bizzat yaşayarak ve karşılık beklemeden hizmet ederek insanlara güzel ahlakı İslam’ı anlatmıştır. Anadolunun her tarafında Dedeköy, Erenköy, Tekkeköy, Tekkedere, Tekkekaryesi, Tekkeviran gibi yüzlerce köy ismi, birçok yerin şeyh tarafından kurulduğunu veya tekkenin o civarda güçlü ve tesirli bir kuruluş olduğunu gösterir. Tekke ve zaviyeler, o devrin mektebidir, hastanesidir, moral kaynağıdır, dinlenme kampıdır, edebiyat ve fikir ocağıdır.

Yerleşim olarak sarp iki dağın arasına yol kesicilerin eşkıyaların olabileceği yerlere kuruluyorlardı. Böylelikle asayiş de sağlanmış oluyordu. Misal Giresun’daki Hacı Abdullah Halife Zaviyesi Vakfı dağlık iki vadi arasında kurulmuştur.Devlet, tekkeyi kuracak olan zâta küçük bir toprak verirdi. Şeyh ve çevresindeki dervişler bu toprağı eker, işler tekkenin geçimini sağlarlardı. Yani devletten aylık akçe alımı yoktu. Yanlış lanse edilen, ehli keyf şeyh görüntüsü bu zâtların ve tekke anlayışının çok uzağındadır.

Haydi gelin ve mescid, türbe ve misafirhaneden oluşan bu tekkelerin toplumda yapmış oldukları faaliyetleri sıralayalım ve bu muhteşem imece kurumunu yakından tanıyalım.İlk kuruluş yıllarında tekkeler şeyhlerin belirlediği alanlara kurulurdu. Böylece insanların maneviyat ihtiyacına göre yer belirlenmiş olur, Kuran tavsiyesi hikmet ve güzel sözle dine davet etmiş oluyorlardı.

Sarp yerlere kurulmalarıyla eşkıyanın düşmanın önüne geçiliyor, kervanlara yağmurlu günlerde sığınak oluyorlardı.

Çok geniş coğrafi sınırlara sahip olan Osmanlı Devleti, uzaklık sebebiyle otoritesini kaybedebiliyor ve isyanlar çıkabiliyordu. İşte bu isyanlarda halkın galeyana gelmesini engelleyen, onları dağılmaya değil bir olmaya davet eden bu muhterem tekke insanlarıydı. Ayrıca Osmanlı zabıta despotluğu  koymak yerine, isyan çıkan bölgede tekke açılmasını sağlıyordu.Avrupa’nın 18.yy sonuna kadar, içine şeytan girmiş denilerek yakılan meczupların, ruh ve sinir hastalarının tedavisi, Osmanlı’da bu tekke ve zaviyelerde yapılıyordu. Tedavi sürecinde dua, sevgi ve ilginin yanı sıra mûsıkî de uygulanıyordu.

Görülüyor ki her konuda zirveye ulaşan Selçuklu ve Osmanlı Devletleri, hakikaten Çanakkale’deki ayağında çarık, üzerinde yamalı elbiseyle yarı aç cephede canını veren asker arasında sıkı bir bağ vardır. Kardeşlik, birlik, vatan ve millet duygularını en güzel şekilde almış olan, zabıtalarla değil dervişlerle terbiye olan halk, gün gelir en zor koşulda öğrendiğini hayata geçirmesini de bili.

Yavuz Sultan Selim’in Hocası Giresun’lu Hacı Abdullah Halife

Bu anlattıklarımızdan sonra sizlere dağların sisi ardında kurulmuş bir maneviyat mihengiyle karşılıyoruz. Anadolu’nun sarp dağlarından olan, bugünkü Giresun sınırları içerisinde bulunan Hacı Apdullah Halife Tekkesi… Adını aldığı zât gibi gizemli, biraz unutuşmuş ama hâlâ ayakta olan bir  dünya…

Yavuz Sultan Selim zamanında Gülbahar Hatun adına vakfedilmiş ve Karadeniz Bölgesinin Müslümanlaşma ve Türkleşme hususundaki en büyük katkıları sağlamış olan zirve bir vakıftır burası…Hakkında çeşitli beyannameler bulunan bu vakfiye, hangi Gülbahar Hatun adına yapılmıştır, uzun tartışmalara ve araştırmalara sebep olmuştur. Son olarak adına vakıf tahsis edilen kişinin Yavuz Sultan Selim’in annesi, Kanuni Sultan Süleyman’ın babaannesi, II. Bayezıd’ın eşi olan Ayşe Gülbahar Hatun olduğu anlaşılmıştır.

Dulkadiroğlu Alaüddevle Bozkurt Bey’in kızı Ayşe Gülbahar Hatun 1467 yılından sonra II. Bayezıd ile evlenmiştir. Böylelikle hem bir yuva kurulmuş hem de Dulkadiroğulları ile sıkı bir bağ kurulmuştur. Gülbahar Hatun, Şehzade Selimi 1470 yılında dünyaya getirmiş ve 1505 yılında gözlerini bu fani dünyada ebede kadar kapamıştır. Dünya örnek bir hanımı, cömertlik ve hayır abidesi bir insanı toprağın altına yolcu etmiştir… Türbesini ise vefâkâr evladı Yavuz Sultan Selim, bugünkü Trabzon’da Gülbahar Hatun Mahallesinde yaptırmıştır.

Bu yüce şahsiyet, kendisine tahsis edilen aylık maaşı mücevherlere, türlü kumaşlara değil, fakir fukaranın ihtiyaçlarına sunmuştu. Her hayrın ardında gizlenen isim olmayı kendisine bir görev biliyordu… Fatih devrinde Trabzon fethedilince, buradaki tüm vakıflar devlet korumasına alınmıştı ve bu vakıfların yönetimini Gülbahar Hatun üstlenmişti.

Gülbahar Hatun vakfına bağlı bir camii, mektep, darülkurra, zaviye, fırın, aşhane, şadırvan, medrese, imaret ve türbeden oluşan külliyenin varlığı tarihi kayıtlarda geçmektedir.Gülbahar Hatun’un adına kurulan vakıflardan birisi Hacı Abdullah Halife Vakfı’dır. Aynı zamanda tekke ve zaviyeleri de vardır.

Hacı Abdullah Halfe kimdir?

Halkın rivayet ettiği bazı bilgileri söyleyerek Hacı Abdullah Halife ile hemhâl olalım. Hacı Abdullah Halifenin ceddi Şebinkarahisar-Alucra taraflarından Çakrak yaylası üzerinden bu bölgeye gelmiş, bir nevi Uç bölgesi Ahi dervişleri olduğu tahmin ediliyor. Hacı Abdullah Halifenin asıl adı Abdullah olup babasının adı Kasım Halifedir. Elimizde ne yazık ki çok bilgi yok. Genelde halkın kulaktan kulağa aktarılmış bilgileri konuşuluyor. Bunların arasında Hacı Abdullah Halife’nin kerametleri oldukça büyük bir yer kaplıyor. Anlatılan rivayetlerden en göze çarpanı ise Yavuz Sultan Selim’in hocalığı mevzuunda olandır. Yavuz Sultan Selim Han Trabzon’da 1489-1512 yılları arasında valilik yapmıştır. Hacı Abdullah Halife Tekkeköy ile Tuğlacık köyündeki zaviyeyi kurup yerleştikten sonra Yavuz Sultan Selim’in hocalığını yapmaya, ona ders vermeye başlamıştır. Dolayısıyla Hacı Abdullah Halife her sabah Tekke Köyden Trabzon’a Selim Han’a ders vermeye gitmekte ve her akşam köye geri dönmektedir. Köy’e dönerken yanına almış olduğu ekmek, Tekke Köyüne vardığında hala sıcaklığını muhafaza etmekte imiş.

Yavuz Sultan Selime hocalık yapmış olan, hem bâtınî hem zâhirî ilimleri sultana nakşetmiş olan mübarek Hacı Abdullah Halife her vakit talebelerinin de yardımına koşmuştur. Hacı Abdullah Halifenin kurmuş olduğu zaviyeye çevre köylerden okumak için her yaştan talebe gelirmiş. Bu gelen talebelerin arasında Kepeç Köyünden 6 kişi sabah akşam Tekke köyüne gelirlermiş. Yalnız Kepeç köyü ile Tekke köyü arasında büyük bir dağ olup, her iki köyün uzaklığı yaklaşık olarak 12-14 km bir mesafe vardır. Bu mesafeyi yürümek, üstelik kaybolmadan yürümek epey zor bir iş. Yazları serin, kışları pek sert geçer. Kışlardan birinde çok kar yağar. Dağlar geçit vermez olur. Hocanın çevre köylerden gelmekte olan bir çok talebesi kapanan yolları aşıp, derse gelemezler. Hacı Halife talebelerinin derse gelebilmesi için onlara geyik suretinde gözükür. Hacı Abdullah Halife geyik suretinde önden koşarak ilerler, talebeleri arkada onu yakalamak için koşmaya devam eder. Bugün Elmabelen Köyün’de bulunan “Ok Meydanı” diye anılan oldukça uzak bir mevkiye kadar koşarak gelirler. Talebeleri geyiğin aslında hocaları olduğunu anlamadan ona ok atarlar. Hacı Abdullah Halife almış olduğu ok darbelerine aldırmayıp, Tekke köyündeki Cami’nin olduğu yere kadar olan karla kaplı yolu açar, tekkeye varır. Tekke köyüne gelen talebelerine “Neden geç kaldınız ?” diye sorar. Talebelerde yolun karla kapandığı için yolda mahsur kaldıklarını, karşılarına çıkan bir geyiği avlamak için peşine düştüklerini anlatırlar. Bu takip sonunda da köye ulaştıklarını söyleyince Hacı Abdullah Halife “Herkes okunu tanıyıp alsın” der. Böylece Hacı Abdullah Halifenin keramet sahibi, bir Allah dostu zat olduğu talebeleri ve köylüler tarafından bir kere daha farkedilmiş olur.

Yakın zamanda yaşandığı rivayet edilen olay ise çok daha dikkat çekicidir. Olayı yaşayan ve nakleden Tekke Köyü sakini Şükrü Kaya’dır. Çocukluk yıllarında, tahmini olarak on yaşındayken mezarlıklarda saklambaç oynayan Şükrü Kaya ve arkadaşları, yine bir gün oyun sırasında saklanmışlar. Şükrü Kaya saklanacak yer olarak Hacı Abdullah Halife’nin türbesini seçmiş ve sandukanın örtüsünün altına gizlenmiş. Arkadaşları onu bulamayınca daha keyiflenip biraz daha kalmak istemiş. Pek tabii orada uyuyakalmış. Akşama kadar bulunamayınca ailesi arkadaşları onu bulmak için seferber olmuşlar. O sırada Şükrü Kaya’nın yanında nurdan parıldayan, uzun boylu, sarışın, uzun sarıca sakallı, hafif yuvarlak kafalı, yeşil sarıklı cübbeli  bir zat zuhur etmiş. Bu zâtın Hacı Abdulllah Halife olduğuna inanılıyor. Bu zât Şükrü Kaya’nın yanına gelmiş, kolundan yavaşça tutup ‘Korkma sakın’ diyerek onu kaldırmış. Onu mezarlığın sonundaki tarlaya bırakmış ve ‘bir daha burada oynamayın evimi kirletiyorsunuz’ deyip ortadan kaybolmuş.

Bunlar rivayetlerden birkaçıdır. Ki bu rivayetlerin sayısı çok daha fazladır. Bu anlatılanların doğruluk payı elbetteki bilinemez. Ama şu da unutulmamalı ki ateş olmayan yerden duman tütmeyecektir.İşte bu zatın varlığının bulunduğu vakıf ve vakfiyesi günümüzde hâlâ manevi havasını korumaktadır. Vakfın amacını, kurallarını ve hizmetlerini anlatan vakfiye belgesi buranın tarihine ışık tutmaktadır.Vakfiye, dövülmüş kâğıt üzerine kırmızı ve siyah mürekkeple yaklaşık iki metre uzunluğunda ve yarım metre eninde bir kâğıda yazılmıştır. Bu kadar uzun olmasının sebebi günümüzdeki gibi kitap şeklinde değil bir ferman şeklinde muhafaza edilmesinden kaynaklanmaktadır.

Yazı şekli sülüs, ta‘lik ve tevki’dir. Kağıdın üzerinde çeşitli süslemeler, ayetler, nakışlar bir ahenk içinde varolmuştur.Vakfiye yukarıdan aşağıya doğru Besmele Levhası, Şükür ve salavat Levhası, Kanuni Sultan Süleyman’ın Tuğrası, Anadolu Kazaskeri Mehmed Rumi Bey’in Haşiyesi,Vakfiyenin esas kısmı ve şahitler kısmı olarak sıralanmıştır.

Vakfiyenin esas kısmındaki metin gerçekten ayrı bir güzellik taşır. Resmi soğuk bir ifadeden ziyade, tıpkı tekke gibi insana huzur veren satırlar vardır.  Metni aynen okuyoruz ve nasıl hem edebî hem de kanun çerçevesinde bir metin yazılır, şahit oluyoruz;“Bundan sonra yani besmele, hamdele ve salveleyi zikrettikten sonra biline ki gerçek, sarih ve şer’i olan bu vakfiye en büyük sultan, hakanların en büyüğü, bütün ümmetlerin yönetiminin tek yetkilisi, Anadolu ve Acem diyarının sultanı,  parlak saltanat dizginlerini kavrayan, ışıklı halifelik dizginlerini elinde tutan , nice büyük olanlara galip gelerek burunlarını yere sürten, büyük sultanların güzel huylarına, meziyetlerine sahip , yüksek imamlık verasetini taşıyan, kendisine itaat eden iyi şehir ve beldeleri ihsana boğan, kendisine karşı çıkan fitnecileri kahreden , yalancıları ince ve keskin  bir bakışla kahreden , doğuların sultanı, batıların hakanı, bütün buraların enine ve boyuna hâkimi, yeryüzündeki bütün mazlumların sığınağı olan Allah’ın yeryüzündeki  gölgesi, Sultan oğlu sultan olan Rahman olan Allah onun itibar ve makamını devam ettirsin, kıyamet gününe kadar şevketini sürdürsün, Allah Teala onun saltanatını dâim kılsın onun adalet ve ihsanı alabildiğine çevreye yayılsın.

Sultan  Süleyman Han’ın ninesinin tekkesiyle ilgili olup, ilahi mağfirete nail olan, ğafur ve mağfur  olan Allah’ın(cc.)   rahmetine nail olmuş bulunan babası Sultan Selim Hân kendisine arz eylediği üzere Âzim olan Allah’ın sevabını isteyerek  ve “ O gün ki ne mal ne evlâd fayda verir, ancak iyi bir yürekle Allah’a yönelmek  fayda verir.”  olarak nitelenen günde, o günün sahibi ve maliki olan Allah’ın elemli cezasından kaçınarak ve sadık bir niyet ile Trabzon Sancağındaki Kürtün Kazası’nın Yağlıdere nâhiyesine bağlı olup yerinin belirli olmasından ötürü sınırları ile niteliklerinin açıklanmasına gerek olmayan bir bölgede rahmetli Hacı Halife’nin yaptırmış olduğu zaviyeyi şer’i olarak “vakf”, geçerli olarak “habs” ve gönül rızası ile sadaka edip keyfiyeti açık bir dille ikrar, sarih bir ifade ile takrir ve bu vakfı rızaen kabul ve burada yazılı olan şekilde iki yönden sahih ve iki yönden şer’i olarak ve yazılı rivayetler dairesinde (Osmanlı) Sultanlarının vakıf kanununa göre, onun tarafından benimsenmiş bulunmaktadır.

Orada, gelip gidenlere yemek yedirilecek; büyüklere, küçüklere ve çevreye aynı derecede itibar ve riayet gösterilecektir. Gerek doğu’da ve gerekse de batı’da buna ters durumlar içine girilmeyecektir.

 …Sultan olsun, vezir olsun; kadı olsun; emir olsun; emir alan olsun; rütbeli olsun rütbesiz olsun; saraylı olsun; tımar erbabından olsun. Ve bunlardan başka iyi adam olsun, kötü adam olsun; hiçbir kimsenin başkalaştırmak, değiştirmek, bozmak veya çalışmaktan alıkoymak veya bunlara benzer beğenilmeyecek herhangi bir işlemle herhangi bir şekil veya sebep altında vakfa müdahalesi caiz olmayıp, her kim ortadan kaldırmak veya zarar verme suretiyle vakfa müdahale ederse Yüce Allah, Ceza Günü’nde onu affetmez ve çeşit çeşit büyük azaplarla onu cezalandırır. Bundan dolayı, aklı başında bir kimse bu davranışa nasıl girer? O ki, Alemlerin Rabbi’nin sözünü işitmemiş olamaz “ Allah’ın la’neti zalimler üzerine değil midir? ”

Hud Suresi’yle biten bu metin, hangi kurum olursa olsun günümüzde dahi ka’le alınması gereken düşünceler içeriyor. Bir hayra vesile olan çeşmeleri söken, hanları hamamları çürümeye terk eden külliyelerin odalarını örümcek ağlarına teslim eden bir milletin aldığı kötü duaları görmezden gelemeyiz. Hayırdan hayra koşan ecdadın hayratlara zulmeden torunları olmamız yürek kanatır. Bu sebeple şu metin dahi belki bir umut belki bir uyarı olmaya muktedirdir. Sürekli kendimizi aciz gören, görmemizi isteyen bir takım kişilere inat kendi değerimizin farkına varmalıyız…

Metnin devamında son olarak şahitler kısmı gelir ki, burada dönem sadrazamının ikinci, üçüncü ve dördüncü vezirin mühürleri bulunuyor.Bize ulaşan bilgilerden en sağlam ve açık olanlardan biri ise tahrir defterleridir.Tahrir kelime olarak yazmak anlamına gelir.Osmanlı Devleti’nde her türlü bilgi kayıt altına alınmıştır.

Ve lüzum görüldükçe nüfus ve arazi tahrirleri yapılmıştır. Bir bölgede uzun süre devam eden kuraklık veya su baskınları, yahut başka bir afet sonucu bozulan tarım düzenin ve vergi verenlerin durumunu tespit için yeniden tahrir yapılabilmektedir. Yine bir bölgede âsâyiş, eşkıya hareketleri veya harpler dolayısı ile kayıtlı oldukları yerleri terk etmiş ise bu gibi yerlerde veya halkın yeni yerleştikleri yerlerde tahrire tabi tutulmaktadır. Toprak sahipleri arasındaki ihtilafların çoğalması ve halkın vergilerin adaletsizliğinden fazlaca şikayetçi olması da tahrir yapılmasına sebep olabiliyordu. Ayrıca bir nesil değişme süresi olan 30 senede bir tahrirlerin tekrarlanması kanundu. Nüfus kaydını müteakip vergiye tâbi her ne var ise, isimleri ve vergi tutarları da gösterilerek kaydedilmekteydi.Tüm bunlar sebebiyle Hacı Abdullah Halife Zaviyesi’nin gelir kaydı ve toprak miktarı belgelerde bulunmakta.

İkinci Bayezid zamanında tutulmuş bir kayıtta, Kasım Halife Vakfı anılır ve yerinin Ahiçukuru Köyü olduğu belirtilir. Bu demek oluyor ki o tarihlerde Kasım Halife hâlâ hayattaydı. Buradaki köyün Ahiçukuru olmasının sebebi ise, köye ilk yerleşenlerin ‘ahi’ olduğunu gösteriyor. Kelime manasında kardeşim demek olan ahilik, Osmanlı’da büyük bir yardımlaşma kurumuydu.

Kayıt edilen diğer bir köy ise Hisarcık Köyü’dür.Köyde toplam 16 hane olup,  1 kişi Mücerred yani babasının evinde yaşayıp kendisine toprak tahsis edilmeyen bekar erkek, 2 kişi bennâk yani yarım çiftlikten daha az toprağı olan evli erkek, 5 kişi muâf, 2 kişi de atlı asker olarak yazılmışlardır. Köyün vergi hasılatı ise toplam 456 akçedir.

Diğer tahrir defterine Osmanlı Arşivi’nden ulaşıyoruz.Kızıllar köyü vakfa gelir sağlayan diğer bir köydür. Tüm geliri Eşter Bey Camii’sine vakfedilmiştir. Bu belgenin önemli bir yanı Hacı Abdullah Halife’nin oğulları hakkında bilgi vermesidir. . Mevlâna Hamza, Nurullah, Lütfullah, Kasım Mustafa isimli 5 oğlu bulunmaktaymış.Aynı belgede Harava köyünden de bahseder. Burası da gelirini vakfetmiştir. Toplamda Harava, Hisarcık ve Ahiçukuru şeklinde üç köyden bahsedilir. Her her üç köyün yıllık vergi hasılatı 2426 akçedir.

1554 yılındaki toplu tahrir defterindeki bilgiler çok daha aydınlatıcıdır. O tarihte Yağlıdere Nahiyesine bağlı olan Ahi Çukuru köyünde hizmet veren Hacı Abdullah Halife Zaviyesinin başında kimin bulunduğu ve köyde bulunan hane sahiplerinin adları ve sosyal durumları ortaya konmaktadır. Annlaşıldığı kadarıyla Hacı Abdullah Halifenin oğulları Muharrem Şeyh, Nurullah Şeyh, Mazhar ve Münevver  adı ile yazılmış olan kişilerdir. Bu tarihte Muharrem’in oğullarından olan ve amcasının adını taşıyan Nurullah zâviyede şeyhlik yapmaktadır.

Elimizdeki bilgi kaynaklarından biri de salnamelerdir. Bunlar dönemde yaşanmış mühim olayları kayıt altına almış defterlerdir. Mühim insanların doğumu, ölümü, tabii afetler gibi meseleler kayıt altına alınırdı. Şarlken okuma bilmez iken ve Fatih o sırada 7 dil bilirken, yazmaktan habersiz batı halkına karşılık, her şeyi kayıt altında tutan halkımız var idi. Bunlar unutulmaması gereken gerçeklerdir.

Miladi 1873 tarihli salnâmede Hacı Abdullah Halife’nin vefatından bahseder. Metni size aynen okuyoruz. “Tirebolu kasabasına on iki saat mesafede Tekye karyesinde Şeyh Hacı Abdullah Halife Hazretleri medfun ve vefâtı dokuz yüz elli senesi olup hayatında iskan eylemiş olduğu hanesi el’an müceddet inşa olunmuş gibi mevcuttur.”

Şimdi gelin ve bu zaviyenin  on sekiz ile yirminci yüzyıllardaki durumunu inceleyelim

Öncelikle konuşmamız gereken konu bu yüzyıllarda Osmanlı topraklarında bulunan tarikatlerdir. Tarikat kelime manasıyla yol demektir. Allah’a ulaşma yolları çok çeşitlidir. Kimi insan vardır ki ilimle Allah’a ulaşır. Kimisi ibadetle yükselir kimisi aşkla hayır hasenatla yükselir. İşte ayrı ayrı fıtratlara hitap eden bu yollara tarikat denir. Anadolu’da tasavvuf düşüncesi çok yaygındı. Bunun yanında “Halvetîlik, “Nakşibendlik”, “Mevlevîlik”, “Kadîrilik”, “Celvetîlik”, “Bektaşîlik”, “Bayramilik”, “Sadîlik”, “Rifaîlik” ve “Bedevîlik”in faliyet göstermiştir. Bunlardan en etkini Halvetîliktir.

Padişahların da tasavvufa her daim ilgisi olmuştur. Bazıları şeyhe intisab dahi etmiştir. Bu durum bazen iyi sonuçlara sebep olurken bazen de şeyhin kendi menfaatine yönelmiş de olabiliyor. Ne yazık ki her dönemde taşıdığı ilmi yanlış değerlendiren insan olmuştur ve olacaktır. Bundan dolayı yahut yanlış anlaşılmalar sonucu sürgün, bu dönemde çokça yaşanmıştır.

Duraklama Devrine rast gelmiş olan onsekiz ve yirminci yüzyıl arası, çok sayıda padişah değişimine şahit olmuştur. Normalde bir padişah ömrü vefa ederse en az yirmi yıl hüküm sürmüşken, duraklama ve çöküş devrinde sayı çok fazladır. Misal sadece 17.yüzyılda 9 padişah, 62 sadrazam değişikli olmuştur. Sadrazamlığı 4 saat süren bile bulunmakta. İşte bu bir imparatorluk için büyük bir sancıdır. Sonuç itibariyle on sekizinci yüzyılda şu padişahlar hükümdarlık yapmıştır;  Sultan III.Ahmed, Sultan I.Mahmud, Sultan III.Osman, Sultan III.Mustafa, Sultan I.Abdülhamid  ve Sultan III.Selim.

Şimdi tekrardan zaviyeye dönecek olursak 1721 yılında tutulmuş bir kayıtta, bu çalkantılara rağmen vakfın hizmetine hâlâ devam ettiği yazılıyor. Yani halk durumdan etkilenmişe benzemiyor.18.yüzyıla ait olan bu belgelerde küçük bir ayrıntı dikkat çekmektedir. 1721 yılında Yağlıdere Nahiyesi Tirebolu Kazası kapsamındadır. Ancak bu tarihten 4 yıl sonraya ait olan bir başka beratta buralar yeniden Kürtün’e tâbi kaydedilmiştir. Bağlı bulunduğu alanlarda değişiklikler olmuştur.20.yüzyıla dair 5. Mehmet (Reşat) imzalı bir belge bulunmaktadır. Bu belgenin tarihi 23 Nisan 1913’tür. Bu belgede konu vakfa ait malların mirasçılar arasında nasıl taksim edileceğidir. Ne yazık ki Gülbahar Hatun zamanındaki gibi yalnızca hizmetten söz eden bir zaviye değil, mirasçılar arasında bölüşülmesi gereken bir malzeme olarak görülmüştür. Bu üzücü bir durumdur. Zaten paraya itimat edilen yerde ne iman kalır ne de değer mefhumu….

Günümüze kalan yahut kalmayan bu vakfa ait imaretler vardır. Köprüler, insanların dinlemesi için yapılan inşaalar, güvenliği sağlamak için kurulmuş yollar gibi insanların tahribatından kurtulup günümüze ulaşan eserler nasıl bir insan merkezli vakıf olduğunun en somut kanıtıdır.Bu imaret hizmetinin yanında kültürel olarak ve inanç açısından da hizmetleri büyüktür. Medresede verilen ilimler hem manevi yönden bir sağlamlık hem de vicdani gelişimde büyük katkıdır. Düşününki son Peygamber’in ümmeti olaraktan, uzağında hasretle kalınan bir İslam mevcutken, böyle kurumlar, o aşkı taze tutmaya çalışıyor. Bu ne güzel bir halattır ki, özlenilen İslam’ı vadediyor. İşte bu kuruluşlar sayesinde Anadolu’da insanların inançları ve vicdanları parlaklığını kaybetmemiştir.

Fakat bu vakfın görüşünün ne olduğu tam olarak keşfedilememiştir. Ama öngörüler vardır. Bu vakfın Ahiçukuru köyüne kurulması ve buraya ahi denmesinin tesadüf olması mümkün değildir. Bu nedenle ahilik anlayışında bir yol izlediği düşünülüyor.Velhasıl yapılan imaretlerle bize kendini hatırlatan bu vakıf, kendimizi sorgulamamıza vesile oluyor. Acaba biz ne kadar düşünüyoruz başkalarını?

Bugün hâlâ hizmet veren miraslardan ilki camiidir. Camii, kare bir plana sahip olup sonradan ilave edilmiş olan minareden oluşmaktadır. Duvarlar kalın taşlarla örülmüştür. Toplamda dokuz penceresi bulunur. Tekke Köyünde yapılan incelemelerle şu bilgiye rastlanır. Cemaat yeri bundan yaklaşık 150–170 sene önce camiinin eğimli arazide olması, bölgede fazla yağış sebebiyle sel sularının camiye dolması ve Camii’nin yörenin adeta merkezi olması sebebiyle artan cemaatin ihtiyacına yetmemesi üzerine yapılmıştır. Devrinin uslübu olan ahşap caminin içinde kullanılmıştır. Kapının küçük olması, insanın girerken eğilmesine sebep oluyor. Bu ‘mağrur olma, senden büyük Allah var’ dercesine bir mimari tebliği olarak canlanıyor…

Cami hâlâ has halini koruyor. Bu dayanıklılığın sebeblerinden birisi inşaasında yumurta akı ve kök boyası kullanılmasıdır. Caminin duvarları çiçekler, tuba ağacı tasvirleri, kandil, ağaç ve servi tasvirleriyle süslenmiştir. Bu resimler öyle anlaşılmaktadır ki Hacı Abdullah Halife döneminde değil daha sonraki dönemlerde, muhtemelen 19. yüzyılda yapılmıştır.Muslihıddin Camisi de Hacı Abdullah Halife Zaviyesi’ne ait olup oldukça ehem taşımaktadır. İçerisindeki şamdanlar, çeşit çeşit boydadır. Ve aydınlıklarıyla, eski günleri yeniden aydınlatmaktadırlar.

Hacı Abdullah Halife Hanesi ise bir dergâhtır. Burada hem hizmet edilir hem de ilim tahsili yapılırdı. İçerisinde günümüze ulaşmış, Zaviye’ye “Zaviye-Ocak”  ismini veren ocak vardır. Zaviye’nin içinde Hacı Abdullah Halife’ye ait olduğu düşünülen 2 adet asa, seccade vb. tarikat eşyalarını görebilirsiniz.Hacı Abdullah Halife İmarethanesi ayrı bir güzelliktir. Biliriz ki imarethane ihtiyaç sahiplerine yiyecek içecek dağıtılan yerdir. Türk-İslam kültüründe çok eski zamanlardan günümüze kadar gelmiş olan bir hizmettir. Zira ‘komşusu aç iken tok yatan bizden değildir’ hadis-i şerif’ine uyabilmek için bunu adeta sistem haline getiren ecdatlarımızdır. Bu müesseseyi ilk kuran ise Osmanlılarda Orhan Bey’dir.  Orhan Gazi, İznik’in Yenişehir kapısında yaptırdığı bu ilk imâretin açılış merasiminde bizzat kendisi hizmet etmiş, fakirlere çorba dağıtmış, akşam olunca da imâretin kandillerini bizzat kendisi yakmıştır. Roma’ya meydan okuyan bu mübarek, yeri geldiğinde Allah’ın hakkı için boyun bükmüş hizmet etmiştir. Zaten yüksek medeniyetler insana fayda prensibiyle oluşur.

İlerleyen zamanlarda imarethaneler o kadar gelişmiştir ki, günde otuz bin kişiye aş dağıtır olmuşlardır. Bu rakamı günümüz nüfusuyla değil, o günkü nüfusla düşünürsek bu muhteşem bir rakamdır.Bu imarethanede ise her odada ısınma ve pişirme amaçlı kullanılan birer ocaklık ve bu ocaklığın yanında yer alan iki dolapçık vardır. Ahşabın bol kullanılmasından, duvar düzeylerinin çoğunlukla raflarla kaplanmış olmasından misafirhanede hem bir sadelik hem de içten, sıcak bir huzur havası vermiştir. İmarethanenin hizmeti 1960’lı yıllara kadar devam etmiştir. Heyhat , bugün burası kullanılmamakta, ilgili mercilerin ilgisini beklemekte, zamana ve tahribata karşı ayakta kalma mücadelesi vermektedir.Aynı zamanda bu imarethanenin geçiş noktası üzerine kurulmasıyla da adeta bir kale vazifesi görmesi sağlanmıştır. Bu asayiş açısından oldukça mühimdir.

Hacı Abdullah Halife Değirmeni

İmaretlerden biride değirmendir. Hacı Abdullah Halife Tekkeköy ile Tuğlacık köyleri arasında kalan ve bugün halk arasında “Şimşirlik mevkii” denilen o gün için suyun mevcut olmadığı yere değirmen yapmak ister.Bu durum halk arasında tuhaf karşılansa da Hacı Halife değirmeni yapıp bitirir.Hacı Abdullah Halife, bir gün değirmenin hemen yukarısında mevcut olan iki gözlü kaynak’ın olduğu yere gelir.Asasını kaldırarak üç kez yere vurur.Üçüncü vuruştan bir müddet sonra yerden su fışkırır.Hacı Halife suya niçin geciktiğini sorar.Su da dile gelir ve şöyle cevap verir “Bağdat’tan buraya yedi dağ delerek geldim.” der. Böylece değirmen çalışmaya başlar.

Bu güzel menkıbenin bize verdiği ipuçları kaynağının ırmak değil iki gözlü bir kaynak olduğudur. Ancak değirmenin bir kerameti daha vardır. Değirmenin teknesine buğday kudretten dolmaktadır.Değirmene gelen halkın tek işi, ununu alıp gitmektir.Yalınız değirmenden yararlanmanın bir şartı vardır: Hiç kimse değirmenin teknesinin içine bakmaması gerekmektedir. Hacı Abdullah Halife bunu herkese sıkı sıkıya tembih eder.Köyden yeni bir gelin ise teknede ne olduğunu çok merak eder.Günün birinde bu merakına sabredemez ve değirmene giderek teknenin içine bakar.Birde ne görsün! Teknenin içinde büyük sarı bir yılan var.Buğdaylar bu sarı yılanın ağzından akmakta ve değirmen taşında öğütülmekte.Gelinin tekneye bakmasıyla yılan birden bire ortadan kaybolur.Ve böylece değirmendeki sır kaybolmuş olur.Köylüler değirmenin bu sırrından bir daha istifade edemezler ve kendileri buğday ve mısırlarını götürerek unlarını elde etmektedirler. Bu rivayette de Hacı Abdullah Halife’nin kerametli bir insan olduğunu bize hatırlatır.

Değirmen ilk inşaa edildiği gibi has halini halen muhafaza ediyor. Değirmenin içinde eşya olarak kullanılan demir bloklar, ağırlığı dengeleyen taş parçaları, tahılı öğüten büyük bir değirmen taşı, ve öğütülen unu bir yerde toplayan un teknesi hala insanlara hizmet veriyor. Tıkır tıkır seslerle işleyen değirmen, sanki zikreder gibi nice dervişleri yâd ediyor…

Son olarak günümüzde var olan mimari yapı ise türbedir. Tuğlacık köyünde bir kabristanın ortasına inşaa edilmiştir. Planı kare şeklindedir. Vefatı bir tahrir defterinde “Tirebolu Kasabasına on iki saat mesafede Tekke Karye’sinde Şeyh Hacı Abdullah Halife Hazretleri metfun ve vefatı dokuz yüz elli senesi olup hayatında iskan eylemiş olduğu hanesi elan müceddet inşaa olunmuş gibi mevcuttur”. Bu bilgilerden anlıyoruz ki Hacı Abdullah Halifenin vefat tarihi kesin olarak 1543’tür.Günümüzde faal olmayan yapılar ise medrese, zaviye misafirhanesi ve fırındır.

Bu yapılardan medrese bugün yıkılmış, geriye mahzun bir parça duvar kalmıştır. Nice aşıkların ilim için harcadıkları nefesleri tutan bu medreseye gözlerimiz değmemekte…Cumhuriyet dönemine kadar hizmet veren bu imar, cumhuriyet sonrasında yetim düşmüştür.Zaviye misafirhanesi ise harabeye dönünce, halk tarafından yıkılıp, temeline ulaşılarak imamevine dönüştürülmüştür. Çeşmenin yanında varolduğunu bildiğimiz fırın ise yine günümüze ulaşamayan eserlerdendir.

Şimdi ise tüm anlattıklarımızı değerlendirmek gerekir.

Bir kişi ki Kasım Halife’nin oğlu Hacı Abdullah Halife tarafından idare edilen zaviye, vakıf,imarethane, medrese gibi kurumlar Karadeniz’in uc bölgesine kurulmuş. Buna vesile olan ise bir Hâtun ki, bizim karalamalarımızın tam zıddı yönde. Kendisine tahsis edilen maaşı fakirlere, düşkünlere ve vakıflara harcayan tevazu insanı, hayırsever bir hatun. Ardından Yavuz Sultan Selim’e hocalık yapmış, Trabzon sancağında iken ona zahiri ve batıni ilimleri nakşetmiş büyük alim Abdullah Halife…

Çeşitli kerametleriyle ve imanının parlaklığıyla Karadeniz’in Rumlaşmasını engellemiş, İslam güneşini bu topraklara yansıtmış bir Allah dostu. Alp eren sıfatıyla fetihlere katılmış bir Türk beyi, gâzi Türk dervişi… Cübbesinin toza toprağa bulanmasından geri durmamış, canını cihada sermiş bir derviş…Böyle bir zatın kurduğu zaviye ile, çevre köylerde gayri müslim bir kimsenin kalmadığı tahrir defterlerinde yazmaktadır. Düşünmeliyiz ki, dediğini yapmayan imamların halk üzerinde etkisi yoksa, yalnızca yaşadığın diyen bir derviş hangi gaflet perdesini dağıtamaz ki? …

Bilinmelidir ki, vakıf kurumuna günümüzde o kadar ihtiyaç vardır ki…

Toplumu çekirdeğinden saran bir yaprak misali , tüm ihtiyaçları en kısa yoldan cevap verebilecek bir kurumdur. Uçan kuştan yerde yürüyen karıncaya, yetiminden fakirine,talebesinden muallimine kim olursa olsun, ne olursa olsun ‘yardım maksadıysa koşturan insanlar hiç kışa sebep olur mu?

Henüz geç kalmış değiliz.

Bu müesseleri ne unuttuk ne de unutturacağız. Şanlı ecdadın bir hadisten yola çıkarak devlet felsefesi yaptığı bu hizmet seferine biz de katılacağız.

Bir şamdan, bir ocak olmak için.

İnsan için.

Bu bize elbette kâfidir…