Mehmet Akif ve İstiklal Marşı

Mehmet Akif Ersoy ve İstiklal Marşımız kültürümüzün temel taşlarından birisi ve en önemlisidir. Mehmet Akif ve İstiklal Marşını anlamak için Osmanlının son yıllarını iyi araştırmak gerekiyor. Mehmet Akif, kalemiyle o yıllara ışık tutan bir isimdir. 
  Mehmet Akif ile ilgili bir çok araştırma ve incelemeler yapılmış. Biz de Devri Alem programı olarak Mehmet Akif ve İstiklal Marşıyla ilgili bir belgesel hazırlayarak tarihimize karşı vefa borcumuzu ödedik. Hazırladığımız belgesel bir çok TV kanalında hala yayınlanmakta. Mehmet Akif Ersoy’un torunlarını bularak  ilk kez röportaj yapan gazeteci ve belgeselci de biziz. 
Kocaeli Büyükşehir Belediyesi kültür hizmeti olarak hazırladığımız belgesele Büyükşehir Belediye başkanı sayın İbrahim Karaosmanoğlu yakın ilgi ve alaka göstermişti. Mehmet Akif belgeseli hala Türk televizyonlarında yayınlanmaya devam ediyor. Bugün İstiklal marşının kabulünün yıl dönümü 12 Mart ve biz 6 yıl önce hazırladığımız belgeselin  İstiklal marşının kabulünün yıl dönümü nedeniyle Gebze belediyesi tarafından Mehmet Akif ile ilgili yazılan bir şiir ödüle layık görmüştü. Bu şiirin yazarı Gebzeli Ceren Yılmazer Gazi Üniversitesinde Türk Dili ve Edebiyatı okuyor ve Devri Alem programının da bazı belgesellerinin senaryo yazarlığını yapıyor. Gazetemizde ki köşeme 2006 yılında ödüle layık görülen şiirini sizlerle paylaşıyorum. 

MÜTEVAZI   SAVAŞÇI

Nasıl ki çıkar incilerden en değerli, bir tane
Çıkmıştı bu halktan da değerli, nacizane.
Birçok şair varsa şu dünyada
Bir tane çıktı hem halktan hem de halktan öte

Yazdı, yazdı ama sakladı
Hatta tuttu, onları da yaktı
Ama varsa iman insanın koynunda
Duramaz yazar duvarlara kazıya kazıya

Bu kuvvetli orduyla, halktaki coşkuyla
Birleşince bir de maneviyat ufkuyla
Bir zafer belirdi; kanıyla, umuduyla
Şükürler ulaştı Allah’a o kutsal gözyaşlarıyla.

Bu zafer sembolleşti mucize dolu bayrakla
Bir de haykırmak lazımdı tek dişli canavarlara;
“zafer bizimdir” diye, şehitlerle gıyabında
Beklendi tüm şairlerden bu zafere bir ses, halkla

Her şeye rağmen bir umut elçisi Mehmet Akif olunca
Yazdı yine iman ve dolu dolu bir ruhla
Sanki bir özetti tüm çekilen cefalara
Ya da bir destandı tüm yaşanılan kahramanlıklara.

Seçilince bu marş vatan için sonunda
Yine aynı Akif, mütevazı, hayâlı kararınca
Sustu… ‘Almam’ dedi. ‘Ne para ne şan
Gerek yok, halkındır bu şiir bu yazılan…’ 
                                          Ceren Yılmazer
                

İSTİKLAL MARŞI

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.
 
Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl!

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.
 
Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim îman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
“Medeniyyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar?
 
Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakkı’ın
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.
 
Bastığın yerleri “toprak!” diyerek geçme, tanı:
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.
 
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hüdâ,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ.

Ruhumun senden, İlâhi, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne nâmahrem eli.
Bu ezanlar – ki şahâdetleri dinin temeli -
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.
 
O zaman vecd ile bin secde eder – varsa – taşım,
Her cerîhamdan, İlâhi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-i mücerred gibi yerden na’şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.
 
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl!
                                                    (Milli Şairimiz
                                              MEHMET AKİF ERSOY)
Tarihe sığmayan bir destanın sahibi… Milli ve manevi heyecanımızın kükreyen sesi. Bir şair, bir ilim adamı, bir kahraman, bir lider, bir mütefekkir bir gazeteci ve aynı zamanda bir eğitimci. Eserleri ve hayatıyla bir fazilet abidesi… Mehmet Akif Ersoy….

Mehmet Akif Ersoy, yüreğindeki vatan ve millet sevgisi, hürriyet aşkı, mücadele azmiyle, kendi onuruna olduğu kadar ait olduğu inancın ve milletin onuruna son derece düşkün bir şahsiyetti. Benzersiz bir kahramanlık destanı olan İstiklal Marşıyla milletimizin gönlündeki seçkin yerini aldı. Onun kaybolmayan heyecanı, sesi ve nefesi ruhlarda silinmez izler bıraktı.

Mütareke ve İstiklal Mücadelesi döneminde esarete isyan eden, milletini uyanmaya ve davranmaya çağıran bir aksiyon adamı olan Akif’ in hayatı son derece önemli. Sözleriyle fiilleri bire bir örtüşen bu değerli insanı anlamamak, anlayamamak bir noksanlıktır.

Mehmet Akif Ersoy’ u yürekten gelen bir sevgiyle, minnetle ve şükranla anarak Edirnekapı şehitliğindeki kabrini ziyaret ediyoruz. Vatansever her Türk gencinin Akif’i tanıması ve kabrini ziyaret ederek ruhuna fatihalar okuması gerekiyor. Dualarımız Akif’e
Rahmet O’na olsun.

Mehmed Akif, 1873 yılında İstanbul’da, sade ve geleneksel bir hayatın yaşandığı Fatih’in Sarıgüzel semtinin Nasuh mahallesinde, dünyaya geldi. Asıl adı Mehmet Ragif’. Ragif, ebced hesabıyla hicri 1290 rakamına karşılık geliyor. Bu rakamsa Akif’in doğum yılı.

Akif’in ailesi sade ve orta halli bir aileydi. İnanç ikliminin bütün olgunluğu ve güzelliği bu ailede yaşanıyordu. Babası şanlı tarihimizde müstesna bir yere sahip olan Adriyatik sahillerindeki ülke Arnavutluk kökenli Fatih Medresesi müderrislerinden İpekli Temiz Tahir efendiydi. Babası aynı zamanda en önemli hocasıydı. 
Annesi Ortaasyanın ilim ve irfan başkentlerinden biri olan Buhara’lı Emine Şerife hanım, ibadetlerine çok düşkün iffet timsali bir kadındı… Bir mütefekkirimiz Akif’le ilgili olarak şunları söylüyor: “Baba soyu Rumelili, ana soyu Buharalı, doğuş yeri Fatih: Yani tam bir Doğu, Batı ve Merkez İslamlığının sentezi bir çocuk”. 

Mehmet Akif, İstanbul’un en Türk, en yerli ve en yoksul mahallelerinden biri olan Fatih’te doğdu ve burada yaşadı. Hayatı, toplumsal dokuyu burada ve onun bir parçası olarak tanıdı. Bir inanç ikliminin güzelliği ile birlikte toplumun yazılı olmayan mutabakatlarını, bu mahalle hayatında gözlemledi. Yenilenmekle, yerli kalmak, kendi olmak arasındaki tercihlerinin ilk çizgilerini burada idrak etti.

Akifin dünyaya geldiği bu mahalle, İstanbul’un fethinin sembolüdür aynı zamanda. Bu mahallede fethin hemen ardından ilk cami ve ilk medreseyi içinde bulunduran fatih külliyesi inşa edilmişti. 
Burası bir ilim irfan yuvası olmuştu. İşte bu inanç ve ananevi iklim, Akif’in mahalle hayatına bütün renk ve çizgileriyle yansıyordu. 
Onun çocukluğu koca bir cihan imparatorluğunun çöküş yıllarına rastlıyor. Bu dönemde 2. Mahmut’un ve 3. Selim’in başlattığı yenileşme hareketleri, Tanzimat’la doruk noktasına varıyordu. Diğer yandan günümüze kadar devam eden aydın- halk yabancılaşması, milletle devlet arasındaki problemi doğuruyor, toplumsal sorunlar her gecen gün artıyordu. Çokları yenileşme ile başkalaşma arasındaki farkın bilincinde değildi. Atılan her adım ciddi sosyal ve siyasi maliyetler getiriyor, kendi öz benliğinden ilhamını alan bir yenilenme ne yazık ki gerçekleşemiyordu. Avrupa ülkelerinin Osmanlıyı tasfiye politikası bütün hızıyla ve kararlılığı ile devam ediyordu.

İşte böylesine sancılı günlerdi. Akif 5 yaşındaydı. Emir Buhari mahalle mektebine başlamıştı. Bu yıl Abdulhamid, Meclis-i Mebusan’ı kapatıyor, devletin ve milletin selametini korumak için politik dehasını kullanıyor ve devleti bölmek, parçalamak isteyen işbirlikçilere ve her türlü tehlikeye karşı sıkı önlemler alıyordu. 

Akif 6 yaşındaydı, Ruslar Tuna nehrini geçiyor, Plevnede Gazi Osman paşanın şanlı direnişine rağmen savunma hatlarını yarıyor, Şıpkayı, Balkan dağlarını, eski başkent edirneyi geçerek yazık ki payitaht merkezine dayanıyor Yeşilköy Abidesini dikiyordu. Balkan toprakları kaybedilmiş, tarihimizin kara yılları başlamıştı. Rumeliden akın akın istanbula göçler geliyor, İstanbul muhacerat çığlıklarıyla inliyordu. Bu acı ve ızdıraplı yıllar Akifin karakterini ilmek ilmek işliyordu.

Akif 8 yaşında.. Babası O’nu Fatih camiine götürüyordu. O zamanlar Fatih iptidai mektebinde okuyordu.

   Evet 8 yaşındaydı fatih ve bu mahallede dünyaya geldi. fethin sembolü olan bu mahallede. Buranın, Fatih mahallesi ayrı bir anlam taşıyordu Akif için. Çocukluğu burada geçmişti. Çocukluk arkadaşları buradaydı. Camide kıldığı ilk namaz buradaydı. Babası elinden tutmuş Fatih camiine getirmişt. Akif ne fatih mahallesini ne Fatih camiini hiçbir zaman unutmayacaktı. Nitekim yıllar sonra buradaki hatıralar canlanacaktı zihninde. Ve bunları şu şekilde kaleme alacaktı.)

Akif bunu bir şiirinde şöyle anlatır.

Sekiz yaşında kadardım. Babam gelir: “Bu gece,
Sizinle camîe gitsek çocuklar erkence.
Giderseniz gelin amma namazda uslu durun;
Merâmınız yaramazlıksa işte ev, oturun!”
Deyip alırdı beraber benimle kardeşimi
Namaza durdu mu, naliyle koyverir peşimi
Dalar giderdi, ben artık kalınca âzade
Ne âşıkane koşardım hasırlar üstünde.”


Cami, masal, oyun ve yaramazlık. Cami içinde baba ve çocuklar. Camii içinde inanç ve coşku. Cami içinde inanç ve çocuksuluğun sınırsızlığı. Ve cami ile içiçe bir ev. Camii ile içiçe bir mahalle hayatı. Camii ile içiçe düşünce, duyarlılık ve yaşama iklimi.
İşte yetişkin Akif’in portresinin temel çizgilerini belirginleştiren çocuk Akif’in dünyası ya da Âkif’in içinde kendini bulduğu dünya…

Üç yıllık fatih iptidai mektebini bitirdikten sonra Fatih Merkez Rüştiyesi’ne başladı ve 1885 yılında bitirdi. Emine Şerife Hanım, oğlunun medresede dini tahsiline devam etmesini istiyordu. Babası Tahir Efendi ise medresede okuyacağı şeyleri, oğluna kendisinin de öğretebileceğini ileri sürüyor, yeni açılan ve revaçta olan mekteplerden birine gitmesini istiyordu. Mezuniyetinden sonra Akif’in anne ve babası arasındaki bu görüş ayrılığı Dönemin ictimai tercihlerindeki farklılaşmayı da ortaya koyuyordu. Ne inanç ihmal edilebilirdi ne yeni gelen ve kendi şartlarını dayatan dünya. Bu zaviyeden bakılınca Akif, annesiyle babasının özlemini kendi şahsında birleştirmiş ve uygun bir şekilde yoğurarak senteze kavuşturmuş bir şahsiyetti. Babasıyla birlikte dönemin en gözde okullarından biri olan Mülkiye’ye kaydını yaptırdı. Kayıt harcı istenince de Tahir efendi, Âkif’i bir köşeye çekti, cebinden keseyi çıkardı. Kesenin içinde para yoktu. Tahir efendi rehin bırakmak üzere gümüş saatini çıkartıp masaya koydu. Ancak katip saati almadı ve kayıt harcını daha sonra getirebileceklerini söyledi. İşte Akifin Fatih merkez rüştiyesine kaydı bu şartlarda gerçekleşiyordu.

Akif bu okulda okudu ve bu okuldan mezun olmuştu. Arapça Farsça ve Fransızcayı çok iyi öğrenmiş tercümeler yapabilecek seviyeye gelmişti. Ve Yıl 1888.. Akif acı bir olayla sarsılmıştı. Çok sevdiği aynı zamanda hocası olan ve okul kaydını yaparken saatini rehin bırakan o adamı, babasını kaybetmişti. ardından bir acı olay daha.. Yangın soncu evleri kül olmuştu. Kuşkusuz bu acılar bir yandan Akif’in yüreğinde derin izler bırakıyor bir yandan da onun hayata karşı güçlü olmasını olgunlaşmasını sağlıyordu.

ilk sivil veteriner yüksek okulu olan Halkalı Baytar ve Ziraat Mektebi, mezunlarına hemen iş veriyordu. Bu yüzden Akif bu okula yatılı öğrenci olarak kaydını yaptırdı. Ve kendisini derinden etkileyecek, Türkiye’ye mikrop bilimini getiren, inançlı bir hekim olan, Rifat Hüsamettin Hocayla tanıştı. Gerçekten bu okul Mehmet Akif’e sağlam bir dini bilgi ve sarsılmaz bir iman kazandırdı. 

o günkü adıyla Halkalı Baytar ve Ziraat mektebi.. bu okul Her geçen gün büyüyen vatan sevgisiyle ve millete hizmet aşkıyla dolup taşmasını sağladı. Burada akif burada hem müspet bilimleri öğreniyordu hem de manevi yönden besleniyordu. Bu okul bir bakıma akifin hayatında bir dönüm noktasıdır. Fikri alt yapısını oluşturan temel taşlardan biridir. 

Mehmet Akif ayrıca bu dönemde Kıyıcı Osman Pehlivandan güreş öğreniyor, Çatalca köylerinde ata sporumuz, Türkün yenilmezliğinin sembolü olan yağlı güreş tutuyor, taş yarıştırıyor, yüzüyor ve çok sevdiği mektebin “Doru” isimli atına biniyor, uzun yürüyüşlere çıkıyordu. 

Şiire ayrı bir ilgi ve alaka duyuyordu. Nihayet 3 kasım 1892’de Bağdatlı Ruhi’ye nazire olarak yazdığı ilk şiiri Destur’u kaleme aldı. Genç Akif bir yıl sonra da Baytar ve Ziraat mektebini birincilikle bitirdi. Hemen ardından da Ziraat bakanlığı Baytar müfettiş muavini olarak 750 kuruş maaşla tayin edildi. Görev yeri İstanbul olmasına rağmen Akif, 4 yıl Rumeli’de, Anadoluda ve Arabistan’da görevler yaptı. Böylece Osmanlı coğrafyasını yakından görme ve tanıma fırsatı buldu. Mekke’yi ve Medine-i Münevvere’yi ziyaret etti. Allah Resulü’nün huzurunda el pençe divan durdu. Ve Medineye şiirini burada yazdı. 
Balkan dağlarından akan soğuk sulardan içti, kah tuna boylarında kah atalarının yurdu Arnavutluk’taki Adriyatik sahillerinde gün batımını izledi. Vardar ovasından, Üsküp’ten geçti. Osmanlının Balkanlardakaki ve Rumeli’deki kültür ve medeniyet merkezlerini bir bir dolaştı. Sıcak insanlarla tanıştı kaynaştı. Bu seyahatler Akif’in gözlem gücünü arttırdı toplumu daha yakından tanımasını sağladı. Akif bu dönemdeki gözlemlerini şiirlerinde son derece gerçekçi bir şekilde kullandı. Yine bu ve bundan sonraki seyahatler Akif’in hem firkri hem de şiirdeki üslubunun temel taşlarını oluşturdu.

Mehmet Akif’in orman ve maadin ve Ziraat bakanlığında göreve başladığı 1893 yılının Ararlık ayında ilk matbu şiiri olan “gazel”i Servet-i Fünun’da neşredildi. Bundan sonra çocuk yaşlarda başladığı Kur’an’ı Ezberleme çabalarını yoğunlaştırdı ve bir yıl sonra 1884 yılında Hafız oldu. Bir taraftan dini ilimlere muttali oluyor bir taraftan toplumun yaşadığı olayları gözlemliyor etkileniyor ve şiirler kaleme alıyordu. Akif fikirlerini şiirleriyle dile getiriyordu. 1895 yılında mektep ve maarif dergileriyle Filipe’de çıkan Gayret gazetesinde şiirleri yayınlanıyordu. Akif her geçen gün tanınıyor ve insanların sevgi ve saygısını kazanıyordu.

1 Eylül 1898. Akif 25 yaşında bir delikanlıydı. Artık bir aile reisi olmuştu. Tophane-i Amire veznedarı Mehmet Emin Bey’in kızı İsmet Hanım ile evlendi. Veteriner, şair hafız ve şimdi de bir aile reisi… Bu evlilikten Cemile, Feride, Suad, İbrahim, Naim, Emin, Tahir adlarında altı çocuğu oldu.

Akif evlendiği yıl Maarif mecmuasında, serveti fününda ve Resimli Gazete’de yazılar yazıyor şiirleri neşrediliyordu. Arapça, Farsça ve Fransızca’dan yaptığı çevriler de yayınlanıyordu.

17 Ekim 1906’da mevcut görevine ilâveten, düşünce dünyasının şekillenmesinde önemli rolü olan ve mezun olduğu “Halkalı Ziraat Mektebi’de kompozisyon öğretmenliği yapmaya başladı. 25 Ağustos 1907’de Çiftlik Makinist Mektebi’ne Türkçe Muallimi olarak atandı.

24 mart 1908’de, İstanbul Üniversitesi -o zamanki adıyla Darülfünunun- Edebiyat fakültesine tayin edilmişti. 

Evet Bugünkü adıyla İstanbul Üniversitesi olan Darul-fünunda Akif, Edebiyat öğretmeni olarak görevine devam ediyordu. Birikimini öğrencilerine aktarma fırsatı da buluyordu böylece. Bir taraftan müderrislik yapıyor bir taraftan gazetelerde yazılar yazıyordu. Darülfünuna atandıktan yaklaşık bir yıl sonra tarihe 31 mart vakası diye geçen olay patlak verdi. İsyancılar Eşref edibin kurduğu ve Akifin başyazar olduğu sırat-ı müstakim dergisini bastı. Verilen hasar yüzünden dergi 25 gün yayınına ara verdi. 

25 gün aradan sonraki Sırat-ı Müstakim’in sayısında Akif 31 mart vakıasını değerlendirirken bu olayın “görünüşte dini ama aslında irticai siyasi bir bela” olduğuna vurgu yapıyordu.

23 Temmuz 1908’de İkinci Meşrutiyet ilan edildi. Akif, bu sırada İstanbul’da Umur-i Baytariye Dairesi Müdür Muavin’iydi. Akif’in hemen hiçbir dönemde siyasetle doğrudan ilişkisi olmamakla beraber toplumun sosyal ve kültürel meselelerine karşı ciddi ve yoğun bir ilgisi olmuştu. Çöküş şartlarının yol açtığı acıları derin bir şekilde yüreğinde hissediyor ve bir çıkış yolu arıyordu. Meşrutiyetin ilanından 10 gün sonra, daha önceleri gizli bir cemiyet olarak faaliyet gösteren ve ardından partileşen İttihat ve Terakki Cemiyetine üye oldu. Ancak üye olmak için “Cemiyetin bütün emirlerine, bilâ kayd ü şart yani kayıtsız şartsız itaat” şartı vardı. Üye olacak kişiler bu şekilde yemin ediyordu. Akif “kayıtsız şartsız itaat ibaresine itiraz etti. Sadece iyi ve doğru olanlarına şeklinde düzeltilmesi şartıyla yemin edebileceğini söyledi. Ve cemiyetin yemini Akif’le değişti. Akif’e yaraşır bu tutum hayatı boyunca ve herkese karşı korunan ilkeli anlayışın tezahürüydü.

Akif Ağustos 1908 de Eşref edip tarafından kurulan Sırat-ı Müstakim gazetesinin başyazarıydı. “Fatih Camii” şiirini de burada yayınlamıştı. Ayrıca Sebilürreşad dergisinde de yazılar yazıyordu. Böylece insanları bilinçlendiriyordu. 1910 yılında annesini hacca gönderdi.

Tarihler Nisan 1911’i gösteriyordu. Akif Sırat-ı Müstakimde neşredilen şiirlerini Safahat isimli kitabında topladı. Bu safahatın ilk kitabıydı. Bir yıl sonra Eylül ayında ise Safahat’ın ikinci kitabı olan Süleymaniye Kürsüsünde adlı eseri, Sebilürreşad kütüphanesi serisinin ilk kitabı olarak yayınlandı. 
Akif çocukluğunda 93 harbini yaşamıştı. şimdi gençti ve siyasi karışıklıklar hala sürüyordu. 1911 yılında Trablusgarp savaşı patlak verdi. Osmanlının kuzey afrikadaki kolu kesilmişti. Akif Trablusgarp savaşının üzüntüsünü derinden yaşıyordu.

Ve balkan savaşları.. 8 Ekim 1912’de başlayan balkan harbi büyük bir felakete dönüşmüştü. Bu öyle bir felakettir ki balkan Türklerine ve Müslümanlarına akla hayale gelmedik işkenceler yapılıyordu. Bulgar, yunan ve sırp çeteleri Osmanlının izlerini silebilmek için akla gelebilecek her türlü çirkinliği işlemekteydi. Balkan savaşları Akif’in vicdanında derin yaralar açmıştı. Akif balkanalarda yaşanan vahşeti şu mısrarlarla anlatır.

O ne yangın ki ocak kalmadı söndürmediğin
O ne tufan ki yakıp yıktı bütün vadiyi
Aşina bir çehre de yok hiçbirinin yadı yok
Yakılan bunca hayatın hani ecsadı yok

Nerede olsam karşıma çıkıyor bir kanlı ova 
Sen misin yoksa hayalin mi vefasız kosova 
Hani binlerce mefahirdi senin her adımın 
Hani sinende yarıp geçtiği yol Yıldırım’ın 
Hani asker, hani kalbinde yatan şah-ı şehid 
Söyle Meşhed öpeyim secde edip toprağını 
Yokmudur Murad’ın sende iki üç damla kanı 

Balkan savaşı felaketleri dolayısıyle Beyazıt, Fatih ve Süleymaniye camilerinde haykırıyordu Akif.  Vaazlarıyla insanları coşturuyor, milli ve manevi duygulara tercüman oluyordu. 
Süleymaniye camii, Beyazıt camii, ya da fatih camiinde çekim yapılacak): Bu camiden halka sesleniyordu fatih. Yaşanan günlerin acı ve ızdırabını özbenliğinde hissediyordu. Tıpkı 93 harbinde olduğu gibi bu kez balkan bozgunuyla Osmanlı sarsılıyor ve düşman çatalca önlerine kadar geliyordu. Göçler acı ve ızdıraplı yıllar… bu kez balkanlar ve tuna boyları tümüyle elden çıkıyordu. Osmanlıya başkenlik yapmış edirne düşman elindeydi.

O bir mücadele insanıydı. Hayatla mücadele ediyor. Düşünceleriyle insanlara ışık tutuyor. Durmadan doğru bildiğini yaşamaya çalışan bir aksiyon adamıydı. Hakkın yanında zalime karşı bu onun hayat felsefesiydi adeta. 1913 yılının 11 mayısında Umur-u Baytariyye Müdürü Abdullah Efendinin haksız yere azledilmesi üzerine yirmi yıllık devlet memuriyetinden istifa ederek ayrıldı. Sessiz kalamazdı.

Zulmü alkışlayamam zalimi asla sevemem
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem….

Yine 1913’ün haziran ayında Safahat’ın üçüncü kitabı olan Hakkın Sesleri yayınlandı. Bu yılın sonunda ittihat ve terakki hükumetinin politikalarına muhalefeti yüzünden Darülfünun’daki görevinden istifa etmek zorunda bırakıldı. Bundan sonra Mısıra iki aylık bir gezi düzenledi. Dönüşte Medine’ye uğradı. Bu gezilerinde İslam ülkelerinin madden ve düşünce düzeyi bakımından batı karşısında ne derece zayıf kaldığını gözlemledi. Ve İslamiyet’le ilgili söylediği şiirlerde hep bu acı ve ızdırabı terennüm etti

Yıl 1914.. Akif’in Dördüncü eseri olan “Fatih kürsüsünden” kitabı basıldı. 1914 yılı hem dünya hemde ülkemiz için bir dönüm noktasıydı. Avrupanın ortasında birinci dünya savaşı patlak verdi. Bir tarafta Almanya, Avusturya Macaristan diğer tarafta İngiltere Fransa Rusya.. Enver paşa Osmanlının iyileşmesi için tek yolun Almanya ile birlikte savaşa katılmatan geçtiğine inanıyordu. Böylece balkanların acısını çıkartacak Osmanlının kaybettiği toprakları geri alacaktı. Ordu yorgundu yıpranmıştı. Osmanlı Almanya ile birlikte savaşa girdi. Böylece Osmanlı Avrupa içlerinden Basra’ya Kafkasya’dan Yemen’e kadar bir çok cephede savaşıyordu.
Birinci dünya savaşının acıları her geçen gün büyüyordu. Her evden birkaç şehit veriliyordu. Akif Camilerde vaazlar veriyor ve insanları düşmana karaşı direnmeye çağırıyordu. Aralık ayında Müslüman esirleri bilinçlendirmek amacıyla Berline ve Arabistana gitti. Çanakkale savaşı onun Berlin seyahati sırasında meydana geliyordu. Şair Mehmet Akif o günlerin ıstırap ve heyecanını Berlin’de yaşıyordu. Akif Berlin’deydi ancak aklı yüreği Çanakkale’de.. Geliboluda.. Eceabatta, Seddülbahirde, Conkbayırında. Arıburnunda… Endişeleniyordu. Endişelenmemek elde mi? Yedi düvele karşı bir avuç insan. Ağır şartlar.. her şey aleyhimizdeydi. Ama yine diyor du ki Akif “bütün dünya toplanıp hücum etse yine Çanakkale sükut etmez düşmez..” Akif Çanakkale’yi ruhunun derinliklerinde yaşıyordu.
Durmuyordu aksiyon adamı. Bir taraftan gazetelerde yazılar. Camilerde vaazlar.. bu sefer de Lawrence’in ektiği fitne tohumlarına karşı Arap kabilelerini bilinçlendiriyordu. 1915’in Mayıs ayında Birinci Dünya savaşında Araplardan Osmanlıya sadakat istiyordu. Bunun için Arabistanın Necid bölgesine gitti. Bu arada Medine’yi ziyaret etti. Ardından Necid Çöllerinden Medineye adlı eserini kaleme aldı.
Şimdi ise Lübnan’daydı. Çanakkale muharebelerinin zaferle sonuçlandığını buradan öğrendiğinde Akif yerinde duramıyordu. Akif’in gözyaşları sel olup akıyordu. İmandı kazanan Çanakkale’de. Yürekti.. Azim ve sabırdı.

Akifin yazılarını yayınladığı Sebilürreşad Gazetesi 1916 yılında ittihat ve terakki hükümetine muhalefetten ötürü kapatıldı. 20 ay aradan sonra tekrar yayına başlayabildi. Gazetenin kapatılmasının ardından Mehmet akif Ortaasya yollarını tuttu. Bu seyahatini şu mısralarla anlatır.

1917 yılında safahatın beşinci kitabı olan Hatıralar eseri kitap olarak basıldı. 1918 de ise Mehmet Akifin kızı Cemile safahatı topluca neşreden Ömer Rıza doğrula evlendi. 

Mayıs 1918’de büyük cibari yangınında 7500 haneyle beraber Akif’in oturduğu ev de yandı.
Fakat akifin yangını başkaydı. Akifin yangını milleti saran yangındı. Mondros ateşkes  antlaşmasından sonra başlayan işgaller.. 623 yıllık bir cihan imparatorluğunun yıkılışı onu derinden sarsmıştı. Buna rağmen yılmadan usanmadan çalışıyor çabalıyordu. Azimliydi ye’se ümitsizliğe yer yoktu Akif’in hayatında.. 
 
Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.
Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!” Diyordu.

1918 yılının temmuz ayında, Mekke emiri Şerif haydar paşanın daveti üzerine çok sevdiği dostu İsmail Hakkı İzmirli ile birlikte Lübnana gitti. Dönüşünde yeni kurulan darul hikmetül islamiye adlı kuruluşun başkatipliğine getirildi.

Birinci dünya savaşı 1918 yılında imzalanan Mondros Mütarekesiyle son bulunca galip devletler Anadoluyu ve Türk vatanını paylaşmak parçalamak için dört taraftan saldırmaya başlamıştı. Harpten son derece bitkin, yorgun bir halde çıkan Türk milleti vatanını müdafaa için silahına tekrar sarıldı. Akif yine sahnedeydi. Anlatıyordu, haykırıyordu, yazıyordu.

1919 yılına gelindiğinde ise memleket en karanlık günlerini yaşıyordu. İstanbul işgal atlındaydı. Anadolu işgal edilerek parçalanmak isteniyordu. Bu işgal Akif için bir işkence haline gelmişti. Akif safahatın en önemli eseri olan Asım’ı 18 Eylül 1919 tarihinde işgal dönemlerinin bu çileli günlerinde yazmaya başladı.

19 mayıs 1919’da Mustafa Kemal ve 18 arkadaşının Samsun’a çıkışından sonra Osmanlı devletini sevr anlaşmasına zorlamak isteyen işgalci kuvvetlere karşı direniş başladı. İşgal bazı aydınlarda mandacılık fikrini oluşturmuştu. Akif bu manda fikrine karşı şöyle haykırdı.
“Türkler 25 asırdan beri istiklallerini muhafaza etmiş bir millettir. Bu tarihen müsbet bir hakikattir. Türkler istiklalsiz yaşayamaz.”

Milli şairimiz, İzmirin yunanlar tarafından işgal haberini duyunca köyleri kasabaları şehirleri dolaşıyor, yine camilerde köy ve kahvelerde konuşmalar yapıyor, şiirler kaleme alıyordu. Dinlenmeden, yorulmadan Anadolu’yu adım adım dolaşarak halkı uyarmaya ve uyandırmaya çalışıyordu. Yunan işgal kuvvetlerine karşı Ayvalık ve Balıkesir’de bir cephe açılmıştı. Akif Eşref Ediple, matbaayı da alarak İstanbul’dan, İnebolu üzerinden Kastamonu’ya gitti. Sebilürreşat buradan yayına devam etti. Oradan da hemen Balıkesir’e geçti. Balıkesir’de Halk Akif’i beklemektedir. Zağanos paşa camiinde kürsüye çıktı ve:

Cihan altüst olurken seyre baktın böyle durdun da
Bugün bir serserisin derbedersin kendi yurdunda
Diye başlayan şiirini haykırıyor ve Hutbesini şöyle bitiriyordu:

“Ey Balıkesir’in muhterem mücahitleri!
Anadolu’yu müdafaa hususunda, diğer vilayetlere ön ayak olma şerefine nail oldunuz. Gayretiniz hayranlık uyandırmıştır. İnşallah bu şan ve şeref kıyamete kadar gider. İnşallah vatanımızın haysiyeti, istiklali, saadeti ve refahı ilelebet korunur.” 
Bu konuşma 12 şubat 1920 tarihli sebilürreşat dergisinde yayınlnadı. Sebilürreşat milli mücadele hareketinin adeta irtibat bürosu gibi işliyordu.

Ancak her geçen gün Akifin ve sebilürreşad’ın üzerindeki baskılar artıyordu.
Akif Kuvai miilliyeye destek olduğu için Darül hikmetteki görevinden alındı. İstanbul Hükümeti Anadolu’daki direnişçleri yasa dışı ilan edince Akif bu vilayette halkın kurtuluş hareketine katkısını hızlandıran çalışmalarını sürdürdü. Kastamonu Nasrullah Camiinde verdiği vaazlar hutbeler Diyarbakırda çoğaltılarak bütün ülkeye dağıtıldı. 

Nihayet 10 nisan 1920’de on yaşındaki oğlu eminle beraber Ankara’ya geldli. Meclise girdiklerinde Mustafa kemalle karşılaşırlar. Mustafa kemal paşa “Sizi bekliyordum efendim tam zamanında geldiniz şimdi görüşmek kabil olmayacak ben size gelirim” der. Akifin ankaraya gelişi büyük bir sevinç uyandırdı. Hiç vakit kaybetmeden hacı bayram veli camiinde halka sesleniyordu vaazlarıyla insanları coşturuyordu.

23 Nisan 1920.. Türkiye Büyük Millet meclisi kurulmuştu. Bundan bir buçuk ay sonra Mehmet Akif Burdur milletvekili olarak Birinci Büyük Millet meclisine seçildi. Milli mücadele aleyhine Kastamonu’da bir faailiyetin olduğunu öğrendiğinde, Eşref Edib’le birlikte Kastamonu’ya gitti. Burada bir ay kaldı. 1920 Aralığında Ankara’ya döndü. Mustafa Kemal Atatürk, Eşref ediple birlikte Mehmet Akif’i davet etti. Ve daha İstanbul’dayken milli mücadele için yaptığı hizmetleri bildiğini ve içtenlikle takdir ettiğini söyledi. Ardından şunları ekledi: “Sevr anlaşmasının memleket için ne feci bir idam olduğunu Sebilürreşat kadar hiçbir gazete neşeredemedi. Manevi cephemizin kuvvetlenmesinde sebilürreşadın büyük hizmetleri oldu. Her ikinize de bilhassa teşekkür ederim.”

Akif’in Ankara’da barınabileceği bir ev yoktu. O dönemde Ankara’da bir ev bulmak da çok zordu. Tacettin dergahı şeyhi, Mehmet Akife dergahta kalmasını teklif etti. Akif bu daveti geri çevirmedi.

Bu arada milli mücadelenin taşıdığı anlamı ebedileştirmek Türk ordusunda coşku uyandırmak ve bu coşkuyu gelecek nesillere taşıyabilmek adına bir istiklal marşına ihtiyaç duyuldu. Erkan-ı harbiyenin isteği üzerine Eğitim bakanlığı tarafından 7 Nisan 1920’de gazetelere verilen ilanlarla istiklal marşı için bir yarışma açıldığı duyuruldu. Seçilen marşın güftesi ve bestesi için 500’er lira mükafat verilecekti. Yarışmaya 724 eser katıldı. şiirlerin hiçbiri bekleninlen kabulü görmedi. Maarif vekili Hamdullah Suphi Tanrıöver, Mehmet Akif’e başvurdu. Akif para için böyle bir şiiri yazmayacağını ifade edince bu mevzunun istediği gibi halledileceği sözünü verdi. Akif her mısrası, milli mücadele coşkusunu, imanla yoğrulmuş milli mücadele insanını anlatan o şaheseri, istiklal marşını, Tacettin dergahında yazdı. 17 Şubat 1921 yılında yazdığı istiklal marşı 1 mart 1921 yılında Hamdullh Suphi tarafından mecliste okunuyordu. 

Mecliste büyük bir coşku yaşanıyordu. Tarihi meclis binası alkış sesleriyle yankılanıyordu. Böylece 12 martta Akifin yazdığı İstiklal marşı Birinci TBMM tarafından sevgi gösterileri arasında kabul edildi. Marş büyük bir coşkuyla tekrar tekrar mecliste okunurken Akif sessizce meclisi terk ediyordu. Mükafat olarak verilen parayı ise bir belge imzalayarak aldı fakat bunu fakir şehit eşlerine ve öksüz yetimlere iş öğreterek yoksulluklarını önlemek amacıyla kurulan Darul mesaniye bağışladı.
Üzerinde onu soğuktan koruyacak doğru dürüst bir paltosu olmadığı halde..

İstiklal Marşı Sebilürreşad, hakimiyeti milliye ve açıksöz gazetelerinde yayınlandı ve bütün vatana dağıldı.

Bir gün Akif’e İstiklal marşını nasıl yazdınız diye soruldu. Akife cevap olarak “Doğacaktır sana vaat ettiği günler hakkın kimbilir belki yarın belki yarından da yakın” işte istiklal marşını bu iman ve ümitle yazdım. İmanım olmasaydı hiç yazabilir miydim?. Zaten ben başka türlü düşünüp başka türlü yazanlardan değilim. Bu elimden gelmez. İçimde ne varsa yazılarımda da o vardır. Allah bu millete bir daha istiklal marşı yazdırmasın.”

Başka bir gün yine istiklal marşından söz açılır Akif der ki:“O şiir milletin o günkü heyecanının bir ifadesidir. Binbir facia karşısında bunalan ruhların ızdıraplar içinde kurtuluş dakikalarını beklediği bir zamanda yazılan o marş o günlerin kıymetli bir hatırasıdır. Bir daha yazılmaz onu ben de yazamam o şiir benim değil artık milletin malıdır.”

Ve gerçekten de Akif istiklal Marş’ını safahata almamıştır.

Yakın dostu Trabzon millet vekili Ali Şükrü Bey talihsiz bir olaya kurban gitmişti. Bu Akif’i siyasetten soğutmuştu. Zaten siyasetle arası yoktu. 1 nisan 1923’te ani bir seçim kararı alındı. Akif meclis dışında kalmıştı. İstanbula döndü ve Beylerbeyi’nde bir eve taşındı. Akifin coşkusu yerini bir içe çekilmeye bırakmıştı. Bazı aydınlar ve yayın organları Akif’in aleyhinde yazılar yazıyorlar O’nu karalıyorlardı. Siyasi çekişmeler milli mücadele ruhunu gölgede bırakmıştı. Milli şairimiz buna derinden üzülüyordu. İstanbul’daki bu hazin günlerini Mithat Cemal şöyle anlatır: “Bir kenarda olmak kimsye çarpmamak için az mevcut olmak istiyordu. Kımıldadıkça başkalarının yerini alıyormuş gibi çekingen bir hali vardı. Dertlerini kendi emziriyor kendi büyütüp yetiştiriyor bir kadın gibi gizli ağlamayı biliyordu.”

Milli mücadele zaferine ulaşmıştı. Ancak daha önce mandacılığı savunanlar vatansever kesiliyor ve sırça saraylarından nutuklar atıyordu. Akif bu atmosferden sıkılmıştı. Siyasi çekişmeler ona yönelik karalama kampanyaları onun hassas ruhunda derin yaralar açıyordu. Mısıra gitti. O kışı mısır’da geçirip baharda döndü. Artık her yıl kışı mısırda yazı istanbulda geçiriyordu. Halim paşa geçimini karşılamayı taahüt etti. Ertesi yaz İstanbula dönünce Diyanet işleri başkanlığı tarafından Mehmet Akife Kuranı Kerimi tercüme etme vazifesi verildi. Akif bir müddet çalıştı. Hatta kuran tercümesini tamamladı ancak bu tercümenin Kuranın aslı yerine kullanılmasından korkarak tercümeden vazgeçtiğini belirten bir yazıyı ankaraya gönderdi. Akif kuran konusunda hassastı ve şiirlerinde kuranla ilgili mesajlar veriyordu.

“Ya açar bakarız Nazm-ı Celilin yaprağına
Ya üfler geçeriz bir ölünün toprağına
İnmemiştir hele kuran bunu hakkıyla bilin
Ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için”

1924’ün ağustos ayında Safahat’ın altıncı kitabı olan Asım adlı eser yayınlandı.
6 Mart 1925 tarihinde çıkan şeyh sait isyanının ardından çıkarılan Takriri Sükun kanunu ile Sebilürreşat kapatıldı.
Mehmet Akif artık sürekli mısırdaydı. 1926’dan başlayarak Mısırda Camiul Mısriyyede türk dili ve edebiyatı müderrisliği yaptı. Bu sırada siroz hastalığına yakalandı. halbuki akif içki içmezdi. Ama memleketinde dönen oyunlar, iç çekişmeler siyasi kavgalar akifi bu hale getirmişti. Ve bunun hava değişimi ile geçeceğini zannetti. Bunun için 1935 yılında Lübnan’a, 1936 yılında Antakya’ya birer seyahat yaptı. Mısır’a hasta olarak döndü. Hastalık onu harab etmiş bir deri bir kemik bırakmıştı. İstanbula geldi. Nişantaşı’ndaki Sağlık yurduna tedabi edilmek üzere kaldırıldı. Bir müddet hastanede yattı. Bu arada kendisine 170 küsur lira emekli maaşı bağlandı. Tedavi gördü. Fakat hastalığın önüne geçilemedi. Havaların soğuması üzerine mısıra döndü.

1936 Haziranında Türkiye’ye gitmek üzere vapurla yola çıktı. Vapur Çanakkale’den geçerken gözyaşlarına hakim olamıyordu Akif. Çanakkalede bu küçük kara parçasında bir avuç insan yedi düvele karşı galip gelmişti. Bu ne imandı Allahım. Bu ne inançtı. Bu ne azimdi. Bu ne sabattı!. Bunu hatırladıkça imanı artıyor huşu içinde gözyaşı döküyordu. İstanbula geldiğinde ise büsbütün duygulanmıştı. İstanbul başkaydı Akif için, Fatih, Süleymaniye, Beyazıt başkaydı. Birden çocukluğu geldi gözlerinin önüne. Mektebe başladığı yıllar.. Babasının mektebe kaydını yaptırırken saatini rehin bırakması. Sonra İffet timsali kadın geldi aklına, annesi.. mahalle hayatı.. gençliği.. savaşlar.. çileli yıllar, Trablusgarp, balkan savaşları birinci cihan harbi ve milli mücadele… hey gidi günler diyordu akif.. hey gidi günler.. bu son bakışı olacaktı belki de istanbula..

Kendisini rıhtımda Abbas halim paşanın kızı Emine Abbas Halim Hanım karşıladı. Ve Maçka’daki evinde misafir edildi. Bir gün dostlarından birine karaciğerinin fenalığından bahsediyordu: “ne mutlu bana peygamberimin yaşında ölüceğim” diyordu. Vatanında unutulduğunu istenmeyen adam ilan edildiğini zanneden akif hasta ziyaretine gelen yüzlerce insanı görünce bunun öyle olmadığını anlıyordu. 

27 aralık 1936.. günlerden parzar.. akşam saat 19.45… Akifin ruhu yorgun ve bitkin bir hale gelmiş bedeninden kurtuluyor ve hakkın rahmetine kavuşuyordu. Sevgiliye kavuşuyordu Akif..  sevgililere.. onu sevenlerin omuzları üzerinde Edirnekapı mezarlığına getirildi. Ve burada defnedildi. Ardından naşı yol yapımı nedeniyle yine Edirnekapı mezarlığındaki bu mekana defnedildi.

Mehmet Akif İstiklal marşımızın şairi. Safahatın şairi. Büyük bir mütefekkir. Dine vatana ve millete aşık bir vatansever.. zillete ve hakarete boyun eğmeyen bir kimsenin güdümünde olmayan örnek bir şahsiyet. 

Yumuşak huylu isem kim demiş uysal koyunum
Kesilir belki ama çekmeye gelmez boyunum. 

Mehmet Akif, ömrü boyunca çalıştı çabaladı mücadele etti. Dinlenmeden yorulmadan iman ve vatan sevgisiyle coştu çevresindekileri coşturdu. Akif büyük bir vatan şairi olduğu gibi büyük bir İslam mütefekkiriydi. Aynı zamanda tam manasıyla bir aksiyon adamı. Bitmez tükenmez bir sabrı, çelik gibi bir iradesi eğilmez bir başı boğulmaz bir sesi ve kısılmaz bir nefesi vardı. O doğruluğun ve fedakarlığın simgesiydi.

Akif şiirinde ve yazdıklarında samimiydi. Onun şiirinde kendi şahsi dertleri ve özel meseleleri yoktu. Hep umumi dertlerle dertlendi milletin duygu düşünce ve problemlerine tercüman oldu. İşte bu yüzden akifin yazdıkları eskimemiştir. Ve eskimeyecektir. Akif yıllar geçse de yaşayacaktır.

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl!

 

Paylaşmak istermisiniz ?

About Belgesel Yayıncılık