Erbakan ile 28 Şubat röportajı

Türk siyasetinin önemli isimlerinden, bir döneme damgasını vuran eski Başbakan ve Saadet Partisi Genel Başkanı Prof. Dr Necmettin Erbakan’ın ölümünün üzerinden iki yıl geçti. Gazetemiz kurucusu ve devri Alem belgesel programı yapımcısı İsmail Kahraman, 28 şubat post modern darbesinin yıl dönümünde röportaj yapmıştı ve 1950’den 28 Şubat’a kadar olan süreci kameralarımıza anlatmıştı. Erbakan Türkiye’de sadece bize yaptığı 28 Şubat ile ilgili söyleşişi yayınlıyoruz.

Erbakan

28 Şubat ABD operasyonu
Tarihin canlı tanığı olarak, Sayın Erbakan’dan  28 Şubat süreci, yaşananlar ve olayların perde arkasını  anlatmasını istiyoruz? Soruma tek tek cevap verirken, Şu gizli belgeyi getirin diye  yardımcılarına talimat verdi.Şeffaf poşet içerisinde  “ABD Dişişleri Bakanlığı’nın, ABD’nin Ankara büyük elçiliğine  gönderdiği” yazıyı   okumamız  için  bana vererek  şunları  söylüyordu;

…”28 Şubat tam anlamı ile bir ABD operasyonu, biz iktidara gelip Türkiyeyi ABD güdümünden kurtarıp dünya ülkesi yapma çalışmalarımızdan,  ABD  çok rahatsız oldu. Ekim 1996 tarihinde  ABD  devlet başkanı adına ABD Dışişleri  bakanlığı  ABD Ankara büyük elçiliğineGİZLİ  başlığı altında gönderdiği  yazı da Erbakan’ın Başbakanlıktan indirilmesi  için  her türlü eylem ve  çalışmanın yapılması  isteniyor. Ünlü  28 Şubat  Milli güvenlik kurulunda  görüşülen  bildiri  maddeleri ABD tarafından  dikte edildiğini  daha sonar ele geçirdiğimiz  bu gizli ABD  belgesinden anladık  dedi.”

Bu belgeyi yeni ele geçirdiklerini  söyleyen Erbakan  hiç bir şey gizli kalmıyor. 28 Şubat  1997 deki ünlü milli güvenlik kurulundaki maddelerin tümü   ABD gizli belgesinde de var. Türkiye’ye  yazık oldu. Türkiye çok zaman kaybetti.”  diye konuştu.

ABD’nin gizli belgesinde neler var?

1. Departmanımız, Türk hükümetinin milli eğilimlerinden ve Başbakan Erbakan’ın ideolojisinden ilham alarak dış politikayı Batı’dan ayırıp Arap ve Müslüman dünyasına doğru yeniden yönlendirmesinden dolayı derin endişe içerisindedir. Kanaatimizce Türkiye’nin İran, Irak, Libya, Nijerya ve sudan ile bağlarının kuvvetlendirmek konusunda ki mevcut tutumu, bizim milli menfaatlerimize aykırıdır(düşmancadır).

2. Doğru Yol Partisi, Erbakan’ın radikal İslami söylemlerini (taahhütlerini) ılımlaştırmada başarılı olamadığına göre,28 Şubat belgesi kendisinin Refah partisi ile koalisyonu verimsiz görünmektedir. Biz inanıyoruz ki, Tansu Çiller’in koalisyondan çekilmesi Erbakan’ı düşürür ve ülkeyi erken genel seçimlere götürür. Sonuç kesin olmamakla birlikte, Refah Partisi büyük bir ihtimalle seçimlerden eskisinden daha güçlü çıkacaktır.

3. Türkiye, Birleşik devletlerin anahtar stratejik ortağı kalmak mecburiyetindedir ve onun bu pozisyonunun gerçekleştirip, sürdürmede ki başarınız bizim milli menfaatlerimiz doğrudan etkileyecektir. Türk askeriyesi, bu sonucu elde etmeye doğru daha büyük bir çaba sarf etmesi için harekete geçmeye zorlanmalıdır. Bu konuda ki aksiyon planlarınızı ve yorumlarınızı bekliyoruz.

Milli Güvenlik Kurulu’nda neler yaşandı?
Prof. Dr. Erbakan’a, 9 saatlik  milli güvenlik kurulunda neler yaşandığını sorduğumda kısa bir sure duraklayıp adeta o günleri yeniden yaşıyor gibiydi.  Kurulda   ilk sözü askerler aldı. Askeri kanat daha önce   ayrı ayrı konuşuyor ve  kuvvet komutanları görüşlerini  ayrı ayrı açıklıyordu. Bu kez farklı davrandılar.

Askerler  Biz  karar aldık,  bu toplantıda   Genel Kurmay adına  tek bir kişi konuşacak ve  bu konuşma  genel kurmayın görüşü olacak denildi.   O zaman  Genel kurmay istihbarat  başkanı olan  Çetin Doğan paşa söz alıp  tam 5 saat konuşma yaparak  sözde irtica tehlikesi  ile  ilgili görüşlerini açıkladı.   Kurul bildirisinin acilen imzalanarak Hükümet tarafından  uygulanmasını istediler. 5 saatlik konuşmayı sakin bir havada dikkatle  dinledim.  5 saat  sonra    Kapıda duran Askeri yaveri yanıma çağırıp Demirel’in önünde duran Anayasa kitapçığını istedim ve kitapçığı elime aldığımda  şunları söyledim.

Neden Anayasa’nın birinci maddesisini okuyor musunuz?
Söz sırası bana gelmişti .  Tansu Çiller ve   ekibi  beni yalnız bırakmıştı. Kurulda   adeta tek başıma kalmıştım. Söze neden Anayasanın ikinci maddesini okumuyorsunuz. Anayasanın birinci maddesinde Türkiye’nin Sosyal bir hukuk devleti olduğunu neden söylemiyorsunuz diye sordum. Askeri  kanadın şikayetine tek tek cevap verdim. Tam 4 saat konuşma yaparak  Askerlere cevap verdim.  Başbakan  yardımcısı  Tansu Çiller, Milli  Savunma bakanı Turan Tayan ve İçişleri bakanı  Meral Akşener  hiç konuşma yapmadılar.Yalnız olmama rağmen   2 parti  koalisyon   hükumeti  değil de,  tek başına iktidar gibi   hükumeti savundum. Alınan  kararların Tavsiye kararı olduğunu  bu karanın uygulanıp uygulanmamasına  hükumetin karar  vereceğini açıkladım.

Demirel askerleri destekledi
Ropörtajın bu bölümünde Sayın Erbakan’a; Her fırsat da demokrasiden  söz eden,   6 kez  gidip 7 kez gelmekle öğünen  Cumhurbaşkanı Demirel’in tutumunun ne olduğunu sordum.

Erbakan’ın  cevabı çok ilginçti.

Demirel  hiç ses çıkarmadan  askerlerin  yaptığı konuşmayı adeta  tasdik ediyordu. Hükumete ve demokrasiye  hiç sahip çıkmamıştı. Ben 28 Şubat  post modern  ABD  darbesi yüzünden istifa etmedim. Bizim  hükumet ortağımız DYP  milletvekillerine  istifa  baskısı  yapıldığı için istifa ettim. Tansu Çiller  bir gün bana gelerek,  partimden 50 milletvekili istifa  edecek hükumet düşecek,  ben bu milletvekillerini  seçimde  tümü ile  tasfiye edeceğim dedi.

Genel seçime gitmek şartı ile  hükumetin istifasını Demirel’e bildirme kararı aldık.290 imza ile  Demirel’e çıkıp  “Bakın sayın Demirel  siz bulun 226’yı  düşürün hükumeti diyordunuz, bende 290 milletvekilinin imzasını size getirdim. Ben istifa  ediyorum, seçime gitme şartı ile Tansu Çillerin başbakan olmasını destekliyorum dedim.”

Demokrasi  şampiyonu  Demirel   290 milletvekili imzasını hiçe sayarak  Hükümeti  kurma görevini Mesut Yılmaz’a verdi. Ondan sonrada yaşananlar malum.

Karadayı paşadan teşekkür
Eski Başbakanlardan Necmettin Erbakan’a  28 Şubat darbesinin mimarlarından olan  Askeri kanat ile  hiç  görüşüp görüşmediğini  sordum. Aldığım  cevap çok ilginiçti.

Bir gün Karadayı paşanın kendisine gelip  “ Sayın Başbakanım biz ilk kez sizin döneminizde   askerler olarak  çok iyi  maaş aldık.İlk kez sizin döneminizde maddi olarak rahat ettik. Biz  sizlerden şikayetçi değiliz.  Sizlere güveniyoruz.” Dedikten sora   cebinden iki ayrı  fotoğraf çıkarıp  şu  açıklamayı yaptı.

Fotoğraflardan birinde  Fatih Çarşambada çekilen  çarşaflı  hanımlar yer alıyordu.  Bu  fotoğrafı gösteren Karadayı  “Sayın Başbakan bizim endişemiz Türkiyenin bu duruma düşmesinden endişe ediyoruz.”  dedikten sonra   diğer fotoğrafı da gösteren  Karadayı  paşa sözlerine  şöyle  devam etti.

“Bakın Sayın Başbakan benim   ailemden  de   başı kapalı  hanımlar var.Ben  asker olarak babamın adına Camii bile yaptıran  bir   Genelkurmay başkanıyım.Babasının  adına cami yaptıran paşa  dine karşı  olmaz” dedi.
Karadayı paşaya  cevaben şunları  söyledim.

“Sayın Paşam siz fotoğraflarla  bana geleceğinizi söyleseydiniz bende  size Almanya’nın  başkenti Berlin’den  çok  sayıda  çarşaflı  hanım  fotoğrafı gösterebilirdim. Sayın paşam örtülülerden  korkmayın, onlardan devlete ve millete zarar gelmez”   diye cevap verdim.

Sözü  Kıbrıs Barış harekatına  getirdim. Sayın Erbakan Kıbrıs harekatında yaşananları daha dün yapılmış gibi hatırlayarak  harekatın nasıl yapıldığını tek tek anlatmaya başladı.

Kıbrıs barış harekatı

Kıbrıs Barış  Harekatı’nın  tarahi   olay olduğunu açıklayan  Erbakan  “Şayet bizim  emrini  verdiğimiz harekat  planı  aynen  uygulansaydı  Kıbrıs olayıı 40 yıldır sürüncemede kalmazdı” dedi.  Kıbrıs Barış Harekatı’nın  arka planını Devr-i Alem  kamerasına şöyle anlattı.Kıbrıs Barış Harekatı

“Başbakan Ecevit  Kıbrıs harekatına isteksizdi, ancak Kıbrıs’da çok acı olaylar  oluyor ve  her gün bir çok Türk Rumlar tarafından öldürülüyordu. Dönemin  Genel Kurmay başkanı Semih Sancar sürekli hükumetle görüşmeler yapıyor, ve askeri  istihbarattan  gelen  bilgilere göre  Kıbrıs’da yaşanan Rum  vahşetine dur demek için bir an önce  müdahale yapılması gerekiyordu”

O yıllarda tüm  dünya bizim böyle bir harekat yapmamıza  karşıydı.Ancak savaşa Ecevit de karşıydı.Son görüşmeler için  Kıbrıs’ın  garantör ülkelerden  olan İngiltere  ile  birlikte harekat yapalım  diyen Ecevit  bizim karşı çıkmamıza  rağmen   Londra’ya  gitti, Ecevit yanlış bir şey yapmasın diye Oğuzhan Beyi de  Ecevit’in yanına verdik. Genel kurmay başkanı  Semih Sancar ve diğer yetkililerle Ecevit ve Türk heyetini   Esenboğa hava limanından uğurladıktan  sonra  Semih Sancar paşa  bana  özel bir görüşme yapalım dedi ve  Esenboğa hava limanında  Genel kurmay başkanı Semih Sancar paşa ile aramızda  şu tarahi   konuşma geçti.

Savaş emrini Esenboğa’da verdim
Genel Kurmay başkanı Semih Sancar ile  Esenboğa hava limanında  bir odada  görüşme  yaptık. Sacar paşa bana, Sayın Erbakan  sizler  şuandan itibaren Başbakan vekilisiniz. Kıbrıs’da büyük katliamlar yaşanıyor. Sayın Ecevit’in Londra’dan dönmesi uzun  zaman alacaktır.Başbakan vekili sıfatı ile bizlere hareket emrini verirseniz biz  çıkarma için hazırlık yapabiliriz, harekat emrini verebilir misiniz diye sordu?

Bende  harekat  emrini  verebilirim dedim.Tekrar söz alan Sancar paşa “Daha öncede bu tür  harekat emirleri verildi ancak harekat yapılmadan geri alındı. Bu kez geri alınmamalı, Geri almamak ve kesinlikle çıkarma yapmak üzere verilmeli. Bir kez daha geri alınırsa   askerlerin morali bozulur, Kıbrıs tümü ile elimizden  gider ..” dedi.

Daha önce’de bir kaç kez  Kıbrıs’a çıkarma emri verilmiş ve sonradan geri alınmıştı. Sancar paşa bunları hatırlatıyordu. Orada harekat  emrini verdim ve  Türk Silahlı Kuvvetleri  hazırlık yapmaya başladı. Ecevit Londra’da  İngilizlerle  birlikte Kıbrısa’a çıkarma yapalım  diye görüşmeler yaparken, verdiğim emir üzerine  Türk Silahlı Kuvvetleri çoktan çıkarma  hazırlığına başlamıştı.

Kemal Kayacan ben Kıbrıs’ı alırım
Genel Kurmay Başkanı Semih Sancar’a  harekatın teknik durumu ve  başarı oranını  sordum. Toplantıda yer alan   dönemin Deniz kuvvetleri Komutanı Kemal Kayacan   söz alarak sayın  Erbakan  hiç merak etmeyin  ben Karadenizliyim,denizi ve denizcilik  tarihini çok iyi bilirim. Sadece  Türk Deniz Kuvvetler Kıbrıs’ı alma imkanı  var dedi. Her türlü hazırlık yapıldı ve  Kıbrıs herakatı  başarı ile   tamamlanacak diyen  Askerlerin  verdiği  bu bilgileri  aldıktan sonra  çok rahatladım.

Kıbrıs Barış Harekatı 1Kıbrıs harekatı karadan,karaya. Havadan Karaya. Havadan Denize, Deniz’den Karaya  bir çok  harekat  unsurunu bir arada kapsıyordu. Böyle bir harekat  çok iyi planlanmıştı.  Askerimiz çok başarılı  çalışma yapmıştı.

Ecevit çok korktu
Sayın  Ecevit büyük umutla gititiği  İngiltere’den eli boş dönüyordu..  İngilizler,  Türkiye ile birlikte  çıkarma  yapmayacaklarını söyleyince  Ecevit  büyük umutla gittiği  Londra’dan hayal kırıklığı içinde Türkiye’ye  döndü. Ecevit’i Türkiye’ye döndükten sonra  hava limanında karşılayıp,  harekat emrini verdiğimizi  söyleyince  Ecevit  şok oldu ve şaşırdı birden… “Dünya ne der?.. bu çıkarmayı dünyaya nasıl anlatırız.” diye  endişesini dile getirdi. Ecevit’e cevaben  sayın Başbakan hiç endişe etmeyin  dedim.

Biz çıkarma planı yaptık ve 5 günde   varmak  istediğimiz yere varabileceğimiz  söyledik ve  bilindiği gibi  harekat başladı ve  bizim 5 günde  gerçekleştireceğimiz planı  Askerlerimiz  3 günde gerçekleştirdi.  Askerimizin  hazırlık  yapması ve  harekata dünya ülkelerinin  tepkisini ölçmek  için  geçici olarak ateş kes   kararı aldık..

Larnaka alınmalıydı
Mili görüş lideri   Erbakan  sorularımıza çevap verirken Devr-i Alem kamerasına  açık açık konuşarak tarihe not düşüyodu. Sayın Erbakan  adeta o  günleri  yeniden yaşıyor  gibi  heyacanlanıyordu ve  ikinci harekatın  başlamasından sonra  planlanan  hedefe ulaşıldı, öngörülen  yere ulaştık  diyordu.   Zor  durumdaki  Türkler kurtuldu .Ancak bize haber vermeden   Ecevit harekatı  sona erdirdi. Bizim  planımız  Hala sultanın  türbesinin bulunduğu Larnaka’yı almak  vardı. Larnaka’nın alınmaması   ve  Maraş bölgesinin iskana açılmaması büyük bir hata. Ecevit ve ondan sonra gelen hükümetlerin  Kıbrısla ilgili milli  bir politikaları  olmadığı için  sürüncemde  kaldı..1974 yılında  Milli selamat partisi hükümetde olmasaydı  Kıbrıs Barış Harekatı olmazdı diye konuştu.

Devr-i Alem 28 Şubat döneminin mağdurları ve tanıklarıyla görüşerek yaşanan acı olayları aktarmaya devam ediyor.

Vefasızlara hakkını helal etmedi?

28 Şubat Gebze Belediyesi operasyonunda haksız bir şekilde gözaltına alınıp, cezaevine konulan, burada ağır işkencelere maruz kalan, suçsuz olduğu ispatlanınca beraat eden ancak yakalandığı kanser hastalığı sonucu hayatını kaybeden Gebze Eski belediye başkanı Ahmet Penbegüllü’nün eşi Yurdagül Penbegüllü konuğumuz oldu. Yurdagül hanım davaya müdahil olduklarını belirtirken, kendisinin ve merhum eşinin en çok yakındığı durumun vefasızlık olduğunu söyledi.

Gebze Gazetesi: Ahmet bey nasıl bir kişiliğe sahipti, nasıl bir eşti?

Yurdagül Penbegüllü: Ahmet bey bambaşka bir insandı. Gerçekten kendisi çok değerli bir insandı. Eşi bulunmaz bir insandı. Her istediğimi yaptı, hiç kırmadı beni. Yumuşak yüzlü bir insandı. Herkese iyilik etmeyi severdi. Haram yemekten, hak-hukuktan çok korkardı ve buna çok dikkat ederdi. Obana ihtiyar diye hitap ederdi ben de ona Hacım derdim.

Gebze Gazetesi: Tutuklandığını öğrendiğinizde neler yaşadınız?

Yurdagül Penbegüllü: Tutuklandığını öğrendiğimde ben İzmit’teydim. Orada çalışmalar yapıyorduk. İnanamadım tutuklandığına, sinir krizleri geçirdim ve bayıldım, ayakta duramadım. Ama masum olduğuna hep inandık, onun bir suçunun olmadığını biliyorduk, bu yüzden başımız hep dik gezdik. Ahmet beyi içeriye aldıktan sonra hakkında suç aramaya başladılar. Nihayetinde suçsuz olduğu da ortaya çıktık.

Gebze Gazetesi: Ahmet beyi tutuklandıktan ne kadar sonra görebildiniz?

Yurdagül Penbegüllü: Yaklaşık bir hafta sonra eşimi görebildim. Gördüğümde eşimi tanıyamadım. Tanınmaz haldeydi. Uğradığı işkenceler yüzünden konuşacak halde değildi. Karnı sırtına yapışmış, vücudunda yağ kalmamıştı adeta. Sürekli elektrikli işkence yapmışlar. Bana yaşadığı işkenceleri anlatmadı, ama ben anlıyordum ve o benim içime işliyordu. Doktoru Fahrettin beye anlattı yaşadıklarını. Yaşadığı işkenceler inanın anlatılacak gibi değil.

Gebze Gazetesi: Yürütülmekte olan 28 Şubat soruşturmasına müdahil oldunuz mu?

Yurdagül Penbegüllü: Evet biz de sürece müdahil olduk. Gerekli bilgileri verdik. Avukat Necmi Özen de soruşturmayla yakından ilgileniyor. Şimdi İstanbul Milletvekili olan Harun Karaca da davamızla yakından ilgileniyor. Biz sorumluların cezalandırılmasını istiyoruz. Adaletin yerine bulacağına inanıyoruz. Biz üzerimize düşeni yapıyoruz, bu millete zulüm yapanlar hak ettikleri cezayı almalılar.

Gebze Gazetesi: Sizi kimler arayıp sordu?

Yurdagül Penbgüllü: En çok üzüldüğümüz durum bu. Ahmet bey vefat ettiğinde sağolsun Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan beni arayarak taziyelerini iletti, bir şeye ihtiyacımız olup olmadığını sordu. İstanbul Büyükşehir belediye başkanı kadir topbaş çok ilgileniyor. Bize en fazla o sahip çıktı. Her zaman yanımızda durdu. Ayrıca Gebze belediye başkanı Adnan Köşker de Ahmet bey için dualar ettiriyor. Başkanımız da sağolsun Ahmet beyin hatırasına sahip çıkıyor. Ancak bunun dışında kimse bize sahip çıkmadı. Ne yazık ki Gebze Ahmet beye sahip çıkmadı.

Gebze Gazetesi: Başka kimse arayıp sormuyor mu?

Yurdagül Penbegüllü: Gebze Ahmet beyin değerini bilemedi. Ölüm yıldönümünde bile hatırlamıyorlar. Eşim Gebze için hayatını kaybetti, bir çok kişinin elinden tutup yükseltti ama onlar bize vefasızlık yaptılar. Rahmetlinin de en çok şikayet ettiği konu bu oldu. Bakın bu olaydan en çok biz mağdur olduk. 13 sene geçti üzerinden bakıyorum da olan Ahmet bey ile bana oldu. Gebze halkı bizi tanıyor, hep yanımızda, Ahmet beyin ismini hayırla yad ediyorlar, esnafımız halkımız sahip çıkıyor. O bir dava adamıydı. Ama elinden tuttuğu isimler onu yalnız bıraktı, en çok üzüldüğü konu bu oldu. İnanın bu yüzden bende siyasetten soğudum.

Gebze Gazetesi: Kırgın mıydı? Helallik verdi mi?

Yurdagül Penbegüllü: Evet çok kırgındı. Kırgınlığı etrafında olduğu halde onu yalnız bırakanlara karşıydı. Nihayetinde bu vefasızlara karşı kırgın bir şekilde gitti. Hakkını da bu kişilere helal etmedi. Ahmet beyin çok güçlü bir gururu vardı ancak yaşadığı işkenceler, gördüğü insanlık dışı muameleler onun gururunu kırdı, moral olarak çökertti. Biz kimseden bir şey talep etmedik, ama vefasızlık yüreğimizi burkuyor.

Gebze Gazetesi: Şu anda geçiminizi nasıl sürdürüyorsunuz?

Yurdagül Penbegüllü: Rahmetlinin makamda, mevkide, parada gözü yoktu. 10 sene başkanlık yaptı, başkanlık yaptığı dönemde ben Belediyenin imkanlarını kullanmadım, Ahmet bey de kullandırmadı. Hakka çok dikkat ederdi. Tutuklu bulunduğu dönemde kendisinin mal varlığını araştırdılar bir araba ve evden başka bir şey yoktu. Bugün bana Ahmet beyden sadece emekli maaşı kaldı. 10 sene başkanlık yapan herkes lüks konutlarda yaşarken bugün biz o dönem kurayla aldığımız Huzur Konutlarında, bulunan dairemizde alt katta yaşıyoruz. Birileri paralarını koyacak yer bulamazken biz ay sonunu nasıl getiririz bunun hesabını yapıyoruz. Çok şükür başkasına muhtaç değiliz. Şimdi tek temennimiz suçluların cezasını çekmesi.

……………………………………………………………………………………………………………………………………..………………………………………………………….…………………………………….……..

Devr-i Alem 28 Şubat döneminin mağdurları ve tanıklarıyla görüşerek yaşanan acı olayları aktarmaya devam ediyor

İşkence dolu günler!

28 Şubat sürecinin Gebze Belediyesi operasyonunun en önemli mağdur sanıklarından, dönemin Gebze Belediyesi Hukuk İşleri ve Personelden sorumlu başkan yardımcısı, günümüzün İSU Hukuk Müşaviri Avukat Necmi Özen, Devr-i Alem ve Gebze Gazetesi  kameralarına yaşanan acı ve işkence dolu günleri anlattı.

Gebze Gazetesi: 28 Şubat belediye operasyonları neden Gebze’den başladı?

Necmi Özen: Belediye Başkanının başarılı olması, halkın Ahmet Penbegüllü’ye olan desteği, iki dönem seçimi kazanması, Gebze’nin ekonomik potansiyeli ve en önemlisi de Batı Çalışma Grubu’nun Gebze’ye yakın bir yerde yani Gölcük’de bulunması operasyonun Gebze’den başlamasına sebep oldu.

Gebze Gazetesi: Dönemin en çok tartışılan ismi Candan Eren’in yaptığı çalışmaları anlatır mısınız?

Necmi Özen: Candan Eren Gebze’ye ilk geldiğinde Gebze Kaymakamlığına giderek bilgi ve belge istedi ancak alamadı. Ordan yüz bulamayınca bu sefer Garnizon komutanlığına gidiyor. Dönemin Garnizon komutanı Orhan Turfan 3 sayfalık rapor vererek ve ne yapılacağını talimat vererek kendisine bildirdi.  Candan Eren Gebze adliyesine gidip kendisine oda verilmesini istedi Adliye yetkililerinden. Yetkililer bunun olamayacağını söylediler. Gebze adliyesi o dönem bütün baskılara direndi. Zaten buradan yüz bulamayınca işi İstanbul’a taşıdı ve oradan yaptırdı.

Gebze Gazetesi: Bir hukukçu olarak o dönemde Gebze Belediyesi’ne yönelik yapılan operasyonları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Necmi Özen: Penbegüllü’yü görevden almak için çok büyük oyunlar oynandı. Öncelikle yargıyı kuşattılar. Mahkemeleri baskı altına almaya çalıştılar. Ama Gebze’de yargı baskılara  boyun eğmedi. Bunu üzerine davayı İstanbul Organize İşler Şube Müdürlüğüne taşıdılar. Gebze Kocaeli’ye bağlı bir ilçe olmasına rağmen davanın Kocaeli Adliyesi’ne değil de İstanbul’a gönderilmesi, Danıştay 2. Dairesi’nin soruşturma iznini iptal etmesine rağmen bu karara uyulmaması bir hukuk skandalıdır.
Gebze Gazetesi: Yargı sürecinde size de işkence ve zulüm yapıldı mı?
Necmi Özen: Bizi telefonla arayıp İstanbul Adliyesi’ne gelin dediler. Biz de hiçbir şeyden habersiz gittik. Oraya vardığımızda bizi tutuklayarak İstanbul Organize İşler Şube Müdürlüğüne gönderdiler. Oradan da DGM’ye gönderdiler. Biz kendimiz gitmemize rağmen ‘bunları yakaladık’ dediler. Çok kötü muameleler gördük. Üzerimizdeki bütün elbiseleri çıkardılar. Özel eşyalarımıza el koydular.
Daha önce buraya gelen bir arkadaş, Abdullah Yağcı’ya işkence yapıldığını inlemeler duyduğunu söylemişti ama ben buna pek ihtimal vermemiştim. Bir zabıta arkadaşın daha aynı şeyleri söylemesi üzerine Penbegüllü Adalet Bakanlığına sevk edildi ama bir sonuç alınamadı.
Gebze Gazetesi: Ne tür işkencelere maruz kaldınız?
Necmi Özen: Öyle işkenceler gördük ki hayalarımız dahi sıkılarak işkenceler yapıldı. Hücrelerde on-on beş kişi kalıyordu. Tam karşı hücrede Penbegüllü ve Sezai ağabey vardı. Sorguya götürürken ellerimizi ve gözümüzü bağlıyorlar. Elbiselerimizi çıkartıyorlardı. Birçok işkenceler yaptılar.  Elektrik verdiler. Üzerimize su döktüler. Defalarca aynı işkencelere maruz kaldık. İçimizde en metin olanımız Ahmet Pengebellü idi, hiçbir şekilde taviz vermedi.
‘Penbegüllü’nün en yakınındaki kişi sensin yaptığı suçları mutlaka biliyorsundur.’ Diyorlardı. Zaten bu kadar işkenceye kim olsa dayanamaz bir suç olsa mutlaka söylerdi. Ama ortada ne suç vardı ne de suçlu. Onların istediği ifadeyi vermediğimiz için 3 gün soğuk betonda dizlerimizin üzerine oturttular. Gözlerimiz bağlıydı. Başımızda nöbet tutuyorlar ayaklarımızı uzatmamıza bile izin vermiyorlardı.

Gebze Gazetesi: O dönemde Penbegüllü’ye ne tür işkenceler yapıldı?

Necmi Özen: Onunda gözleri bağlıydı. Uzun süre elektrik verdiler. İniltilerini bağırışlarını duyuyorduk. Onu da soğuk beton üzerinde beklettiler. Danıştay soruşturma iznini iptal etmiş DGM’de berat kararı vermişti. Ama oraya da baskı yaptılar. DGM Başsavcısı Adalet Bakanlığına ‘üzerinde baskı oluşturmaya çalışıldığını’ belirten yazılar yazdı. Ve geçtiğimiz günlerde Harun Karaca bu yazıları bir TV kanalında okudu.

Gebze Gazetesi: Sizin yargılanma süreciniz nasıl oldu?

Necmi Özen: Bir avukatın yargılanabilmesi için Adalet Bakanlığından izin alınması gerekiyordu. Ama öyle olmadı. Suç duyurunda bulunan müfettiş mahkemede bilirkişi olarak dinlendi. Polis birçok kişiye baskı yaparak hakkımızda şikayetçi olmaya zorladı. Ama şikayetçi olanlar 5-6 kişiyi geçmedi onlar da zaten mahkemede şikayetçi olmadıklarını baskıyla böyle bir şeye zorlandıklarını söylediler. Yine o dönemde Gebzeli büyük bir işadamına Gebze Belediyesi hakkında şikayetçi olmaya zorladılar.  ‘Siz Gebzespor’a bağış yaptınız, demek ki belediyeyle bir bağınız var diye şantaj yapmaya kalktılar. Ama o işadamı biz Belediye başkanı kim olursa olsun Gebzespor’a hep destek oluruz’ dedi  ve şikayetçi olmadı.

Gebze Gazetesi. 28 Şubat sürecinde halka bu kadar zulmü reva görenler bugün yargılanıyor. Siz de bu kişiler hakkında şikayette bulundunuz mu?
Necmi Özen: Biz Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonuna şikayet dilekçelerimizi ve belgelerimizi gönderdik. Savcılığın bu konuda hazırlık yaptığını duydum İddianame hazırlanıyormuş. Ahmet beyin eşi Yurdagül Penbegüllü, kardeşi Mehmet Penbegüllü ve ben bizzat müdahil olma dilekçelerimizi verdik. Gebze’de yaşananların tümüyle ilgili suç duyurusu yaptık. Bu işe haksız olarak karışanlardan hesap sorulacaktır.  Tabi intikam alma derdinde değiliz. Tek amacımız böyle hukuk dışı şeyler bir daha yaşanmasın, Anayasa ayaklar altına alınmasın. Hukuk devleti ilkesi ihlal edilmesin. Son dönemde bazı adımlar atılmasaydı şu an Türkiye Suriye’den çok daha beter olurdu. İnsanımız hukuk çerçevesinde yapılması gerekenleri yaptı. Ve yapmaya devam edecek.
Gebze Gazetesi: Peki sizce ilerde 28 Şubat benzeri darbeler tekrar eder mi?
Necmi Özen: Anayasamızda gerekli düzenlemeler yapılmazsa ileriki günlerde aynı şeyler tekrar yaşanabilir. Türkiye’deki bürokratik oligarşi buna çok müsait.  O yüzden gerekli anayasal düzenlemeler bir an önce yapılmalı.
……………………………………………………………………………………………………………………………………..………………………………………………………….…………………………………….……..
28 Şubat Darbesinde gazeteci olmak
Gazeteciler yaşadığı olayların canlı şahididir. Yazdıklarıyla tarihe not düşüp zamana şahitlik yaparlar. Sadece gazeteciler değil, bilgi ve Bilişim çağında düşünen herkes yaşadıklarını gelecek kuşaklara aktarmalıdırlar.

30 yıldır Gebze’de Gazetecilik yapıyorum. Son 15 yıldır Devri Alem Belgesel programlarımızla ulusal ve uluslar arası düzeyde gazetecilik yaparken Gebze’den kopmuyor ve yerel olmadan genel olmayacağına inandığım için Gebze ile ilgili yazılarda kaleme alıyorum.

12 Eylül’den 28 ŞUBAT’a Gebze’de gazetecilik
Sadece 28 Şubat değil, tüm darbe ihtilal ve muhtıralara karşıyım. Aslında darbelerden ve ihtilallerden en çok askerler ve topyekun devlet zarar görmüştür. Son 50 yılda yaşanan darbe, muhtıra, ihtilal ve e-darbelerin bedelini millet ve devlet olarak çok ağır ödedik. Darbe ve ihtilaller olmasaydı bugün ne belimizi büken ekonomik sorunlar ne de bizi birbirimize düşman eden terör konusu gündemimizde olmayacaktı. Türkiye kişi başına 30 bin dolarlık milli geliriyle dünyanın her bakımdan en saygın ülkeleri arasında yer alacaktı. Bunu laf olsun diye değil, dünyanın 74 ülkesini gezip Gazetecilik ve belgeselcilik yapan bir Medya mensubu olarak söylüyorum. 2. Dünya harbi yaşamış Avrupa ülkeleri ve Kore’nin ekonomik ve siyasi anlamda ki gücü yaptığım bu tespiti doğrulamakta.

12 Eylül darbesi ve 28 şubat sürecini Gebze’de yaşamış bir gazeteci olarak ihtilallerin ve Darbelerin ülkeye ne büyük zarar verdiğine şahitlik yaptım. Özellikle 28 Şubat darbesi ülkenin başta ekonomik ve siyasi gücü olmak üzere bir çok değerlerini ayaklar altına aldı. 28 Şubat darbesinin ülkeye verdiği zararı darbeyi yaşayanlar ve darbeye muhatap olanlarla konuşarak belgesel çekimi yaparak gelecek kuşaklara ders ve ibret alınması için aktarıyorum. Keşke, darbe mağdurları da anılarını kaleme alıp gelecek kuşaklara bırakabilseler.

28 Şubat’ta kim ne yaptı, nelerle meşgul oldu, ne yazdı, kim kimin adamıydı, kimler kimleri kullandı ve en önemlisi 28 Şubat darbesinden ekonomik, siyasi ve sosyal yönden kimler rant sağmadı bunları ayrıntılı bir şekilde bizzat darbenin mağdurlarıyla konuşarak geleceğe aktarıyorum. Darbenin mağduru Başbakan Necmettin Erbakan ile röportaj yapan ve yaptığı röportajı internet üzerinden tüm kamuoyuna açıklayan tek gazeteciyim. Ulusal ve yerel bir çok medya bizim www.gebzegazetesi.com.tr adresimizde ki Devr-i Alem Belgesel TV’de yayınlanan röportajı alıp kullandılar. Merhum Başbakan Erbakan ile yaptığı röportaj tarihe gerçek anlamda bir not olarak geçecek. Gebze’de ki 28 Şubat mağdurlarıyla yaptığımız konuşmalar ve röportajları da yayınlayarak görevimizi yapıyoruz. İnternette ki yazılarımız ve belgesel video binlerce kişi tarafından kısa sürede izlenmesi yaptığımız işin önemini gösteriyor.

28 Şubat’ın zulmü unutulmayacak

28 Şubat’ın kudretli komutanlarından Hüseyin Kıvrıkoğlu, 28 Şubat bin yıl sürecek demişti. Bin yıl sürmeden, bin yıl sürmediği gibi dolaylı ve direk darbeye katılanlar yüce Türk adaletinin önünde hesap veriyorlar. En büyük mahkeme vicdanlarda ki mahkemelerdir. Bugün bir çok kurum, kurulmuş ve insan 28 Şubat’ta ki tavır ve hareketlerinin vicdan azabını çekiyorlar. Ve çekmeye de devam edecekler. 28 Şubat darbesinin dosyaları daha yeni açılmaya başlandı. Açıldıkça bir çok şey daha gözükecek. 28 Şubat sürecinde zulme uğrayanlar, işinden olanlar, aile hayatı yıkılanların çektiği zulüm ve azap hiçbir zaman unutulmayacaktır.

28 Şubat darbesinin 1 numaralı mağduru Penbegüllü ile de konuşmuştuk

28 Şubat darbesinin 1 numaralı mağduru bölgemizde Ahmet Penbegüllü idi. Merhum Penbegüllü genç diyebileceğimiz bir yaşta vefat etmesi 28 Şubat darbesinde çektiği işkenceler ve uğradığı kötü muamelelerin yanında arkadaşları ve dostlarının vefasızlığında onu çok etkilemişti. Ahmet bey Amerikan hastanesinde tedavi görürken kendisini ziyaret ettiğimde yanımda ki arkadaşlardan müsaade isteyerek benimle özel olarak görüşmek istedi ve bana kendisinin bu hastalığa gördüğü işkenceler ve uğradığı haksızlıklardan dolayı meydana geldiğini söyledi. Dost bildiği birkaç kişinin adını vererek de onlara sitem edip kendisini bu duruma düşürenlere hakkını helal etmediğini söylemişti. 28 Şubat’ın Gebze’de ki aktörleri bir insanın dolaylı olarak ölümüne de sebep olmuşlardı.

28 Şubat’ın Gebze’de ki 2 numaralı mağduru, Çayırova Belediye Başkan yardımcısı Abdullah Yağcı’nın gazetemizin dünkü sayısında çıkan açıklamaları ise hiçbir zaman unutulmayacak, bu açıklama Gebze’de ki 28 şubat şak şakçılarının sürekli vicdanlarını kanatacak, hatırladıklarında utanacaklar ve vicdan azabı çekeceklerdir.

Gazetecilik görevimizi yaptık

Evet bu konuda daha çok şeyler yazılıp çizilebilir. Bu yazıyı kaleme aldığım saatlerde önemli bir devlet kurumunda görev yapan ve 28 Şubat sürecinin en hızlı olduğu anlarda ve üstelik 28 yaşında sırf hanımının başı örtülü olduğu için ordudan atılan bir yetkiliyle konuştuk. O günlerde yaşadıklarını, eşini ve 2 çocuğunu geçindirmek için inşaatlarda amelelik yaptığını anlatırken sanki olayları yeniden yaşıyor gibiydi. Evet zulümle abad olunmaz. Hele devlet gücünü kendi milletine karşı kullanmak isteyenler bugün vicdanlarıyla baş başa kaldıklarında yaptıklarından pişman olup utandıklarına inanıyorum. 28 Şubat darbesi her bakımdan Türkiye’ye çok pahalıya mal oldu. Keşke hiç yaşanmasaydı. Ümit ediyorum ve inanıyorum herkes bu süreçten ders ve ibret almıştır. Şairin dediği gibi tarih tekerrürden ibarettir. Eğer ibret alınırsa hiç tekrar eder mi? Geçtiğimiz darbelerden ders ve ibret almadığımız için tekrar etti. 28 Şubat darbesinden herkes ders ve ibret aldı.

……………………………………………………………………………………………………………………………………..………………………………………………………….…………………………………….……..

28 Şubat sürecinin Gebze Belediyesi operasyonunun 2 numaralı mağdur sanığı Abdullah Yağcı acı dolu yılları anlattı

Sadece namusumuza dokunulmadı!

28 Şubat Gebze Belediyesi operasyonunda 2 numaralı sanık olarak yargılanan ve suçsuz olmasına rağmen 402 gün cezaevinde merhum Penbegüllü ile beraber kalan Abdullah Yağcı işkence, göz yaşı, zulüm, baskı dolu acı günleri gazetemiz ve Devr-i Alem kameralarına anlattı. Yağcı’nın açıklamaları karanlık bir döneme ayna tutacak.

Tarihe Post Modern darbe olarak geçen 28 Şubat süreciyle ilgili dönemin mağdurları ve tanıkları yaşanan acı olayları aktarmaya devam ediyor. Gazetemiz 28 Şubat döneminde Gebze Belediyesi’ne yapılan Operasyonun 2 numaralı mağdur sanığı Abdullah Yağcı ile ses getirecek bir röportaja imza attı. Gebze Belediyesi davasında 2 numaralı çete reisi diye adlandırılan şimdinin Çayırova Belediye Başkan yardımcısı, o dönemin ise Gebze Belediyesi Gelirler Müdürü ve Güreş İhtisas Spor kulübü başkanı olan Yağcı, gözleri dolu dolu yapılan zulümleri anlattı.

İlk gözlatına alınan isim Abdullah Yağcı oldu

İrticai faaliyetlerde bulundukları gerekçesiyle gözaltına alındıklarını belirten Yağcı, operasyonda ilk olarak kendisinin tutuklandığını söyledi.2000 yılında İçişleri Bakanlığı Müfettişi Candan Eren’in Gebze’ye gelerek çalışmalara başladığını söyleyen Yağcı, “Benimle ilgili olarak savcılığa suç duyurusunda bulundu. Kocaeli Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı Organize suçlar şubesi beni belediyede ki makamımdan aldırdı. Ardından evimde aramalar yapıldı. Daha sonra İzmit’te sorguya alındım. Fiziki şiddete uğramasam da psikolojik şiddet uygulandı. Bir gece beni emniyette tuttular ve ertesi gün Gebze Adliyesine sevk edildim. Savcı bey beni serbest bıraktı. Ancak tutuksuz yargılanmamam devam etti.” dedi.

Candan Eren suç dosyası oluşturuyor

Gebze belediyesi operasyonuna gelen süreci aktaran Yağcı, “Candan Eren hakkımızda suç dosyası oluşturmak istedi. Bir yıl boyunca bekledi gazeteci Tuncay Özkan ile beraber çalışmalar yaptı. Batı Çalışma Grubu belediye içerisinden ve dışından çalışmalar gerçekleştirdi. Polisleri çağırarak Gebze Belediyesi’nde çalışan herkesi sorguya tutturdu. Hangi yetkiyle bunu yaptı, polisleri belediyeye getirtti bilmiyorum. Ancak gerçek polisler o dönem suç unsuru bulamayınca verdikleri rapor candan Eren’i memnun etmedi. İşinizi doğru yapamıyorsunuz diyerek Polisleri fırçaladı ve dosyayı yüzlerine fırlattı.”

Sahte ihbarlar

Batı Çalışma Grubu’nun yaptığı çalışmaları anlatan Abdullah Yağcı, “Dönemin Garnizon komutanı Zeki Durlanık çok acı olaylara imza attı. O dönem sahte ihbarlar, sahte şahitler, sahte tutanaklar hazırlandı. Bunların hepsine şahit olduk. Mülkiye Müfettişi Candan Eren, Mülkiye Müfettişi Mehmet Kılıçlar’ın raporlarını bile görmezden geldiler. Candan Eren sizi DGM’de yargılatacağım diyerek hepimizi tehdit etti.”

Operasyon için düğmeye basılıyor

Gebze belediyesi operasyonunu ön hazırlıklarını yukarıda ki sözleriyle anlatan Yağcı operasyonu günün gazetemize aktarıyor. İki ayaklı operasyonun ilk olarak 17 Nisan 2001’de gerçekleştiğini vurgulayan Yağcı, “17 Nisan’da düğmeye bastılar ve operasyonu başlattılar. 150’ye yakın Gebze belediyesi personeli (Çaycısından müdürüne kadar) gözaltına alındı. Otobüslere doldurularak vatan caddesinde ki İstanbul Emniyet müdürlüğü Organize Şube’ye götürüldüler. Bir hafta sonra başkan Ahmet Penbegüllü ve bizlerinde aralarında bulunduğu ikinci bir operasyon gerçekleştirildi. Gözaltı ve sorgulamaların ardından 24 kişi sanık olarak gösterildi, diğerleri serbest bırakıldı ve benimde aralarında bulunduğum 8 kişi tutuklanarak cezaevine gönderildi. Bu tutuklanan kişiler Belediye Başkanımız merhum Ahmet Penbegüllü, Arif Alpaydın, Cezmi Şekul, Cem Şekul, Şaban Sarıyer, Temel Dinç, Mahmut Yandık ve 2 numaralı sanık olarak benim.”

İşkence dolu günler

Gördükleri polis şiddeti ve yaşadıkları işkenceleri aktaran Abdullah Yağcı, “Tutuklanmayan kişilere bile işkenceler yaptılar. Özellikle sanık olarak gösterilen bu 24 kişi çok ağır psikolojik ve fiili işkencelere tabi tutuldu. Tehditler yapıldı, hakaretler yağdırıldı. Merhum Ahmet Penbegüllü çok ağır işkenceler gördü. Kendisi yaşadığı işkenceleri ‘Sadece namusumuza dokunulmadı’ diyerek zaten çok açık bir şekilde anlatıyordu. Bunun dışında yapılabilecek her türlü işkenceyi yaptılar.

Mahkeme sürecinde yaşananlar

402 gün tutuklu kaldığını ifade eden Yağcı, “9 ay boyunca hiç mahkeme görmeden cezaevinde kaldık. 25 Ocak 2002’de Hakim karşısına çıktık. Tahliyeler başladığında bizi beklettiler ve yine tahliye etmediler. Benim hakkımda önemli bir suç duyurusu olmamasına rağmen beni hep tutuklu tuttular. Bizim dosyalarımızı İstanbul 6. DGM mahkemesine gönderdiler, aynı şekilde Dinç Bilgin’in dosyası da buraya verilmişti. Mahkeme başkanı iki dosyanın kendisine ağır geleceğini belirterek bizim dosyamızı Ankara’ya gönderdi. Sonra 1.DGM’nin bize bakacağı açıklandı. Hâkim karşısına çıkacağız diye sevinirken dosyanın yarısını kaybolduğunu söylediler. Meğer dosyanın yarısı Adana DGM’ye gönderilmiş. 1-2 ay daha dosyaların İstanbul’a gelmesini bekledik.” dedi.

Cezaevi günleri

Önce Bayrampaşa cezaevi ardından Kartal Cezaevi’nde kaldıklarını belirten Abdullah Yağcı, “Bayrampaşa cezaevinde şartlarımız çok ağırdı. 95 kişilik koğuşta, hırsızı, esrarcısı, katiliyle 58 gün beraber geçirdik. Ardından dönemin milletvekili Osman Pepe devreye girerek bizlere sahip çıktı ve bizi Kartal’a aldırdı. Bazı zamanlar oluyordu ümitsizliğe kapılıyorduk. Mahkeme sürecinin uzaması bizleri endişelendirirken, merhum Ahmet Penbegüllü içimizde metin olandı. Nöbet sistemi vardı. Nöbetçiler gardiyandan gelen yemekleri alırlar, temizlik yaparlardı. Ben Ahmet bey ile nöbet arkadaşıydım, Cezmi ve Cem Şekul kardeşler nöbet arkadaşıydı, Mahmut Yandık ve Arif Alpaydın beraberdi, Temel Dinç ile Şaban Sarıyer’de birlikte nöbet tutardı. Cezaevinde çok fazla sıkıntı çıkarmadılar, Günlük gazete okuyor, TV’miz vardı.Ailemizle ve avukatlarımızla görüşebiliyorduk. Namazlarımızı cemaat olarak kılıyorduk.”

Mahkeme ve beraat

Beraat duruşmasını anlatan Yağcı, savcılık tarafından hazırlanan iddianamede Ahmet Penbegüllü’nün suç örgütü kurmak suçlamasıyla bir numaralı çete reisi olarak adlandırıldığını, kendisinde iki numaralı sanık olduğunu ifade ederek, “Düşünün mahkemeye gidiyorsunuz ve sizi görenler çete geldi diye konuşuyor. Başkan duruşmaya hazırlıklı çıktı ve 3 saat süren bir savunma yaptı. Ardından ben savunmamı yaptım, önemli bir suçlama da yoktu zaten, doğaçlama yaptım savunmamamı. Nihayetinde bir suç unsuru bulamadılar ve beraat kararı verildi. Ama bu süreç ne yazık ki Ahmet beyin hayatına mal oldu.”

Darbeden rant elde ediyorlar

28 Şubat Türkiye’sinin görüntüsünü anlatan Yağcı, “İçerisi gibi dışarısı da hapishane gibiydi. Dışarıda yaşayanlar bile huzursuzdu ve bizim içerideyken en büyük korkumuz dışarıda hapis hayatı yaşayanlardı. Türkiye o dönem topyekun bir cezaeviydi. Bugün darbenin mağdurları sesini çıkartmazken birileri süreçten mağdur görüntüsü vererek rant elde etmeye çalışıyor. Bu duruma çok üzülüyorum. Darbeyi destekleyenlerin bugün mağdur rolüne bürünmesi çok acı bir durum.”

 Yapılması gerekenler yapılıyor

28 Şubat darbesini gerçekleştirenlere karşı geçtiğimiz yıl başlayan ve dalga dalga yayılan gözaltılar ve tutuklamalara da değinen Abdullah Yağcı, yapılması gerekenlerin geç de olsa hayata geçtiğini belirterek, “Yeter ki at izi it izine karışmasın. O dönemin 5’li inisiyatifi, biz onlara beşli çete(Medya, Asker, Sendika, Odalar, Üniversiteler)  diyoruz bunlar da yaptıklarının hesabını vermeli. Sadece askerden ibaret değildi yaşananlar o dönem devletin başındakiler bile bunun arkasındaydı. Yapılan bu tecavüzler sadece benim şahsıma değildik. Helallik noktasında benim hakkımı helal edip etmemem önemli değil.Milletin hakkını helal etmesi lazım. Dava sürecine direk mağdur olanlar müdahil oluyor. Benimde müdahil olmama gerekirse müdahil olurum. Bu süreci bizlere yaşatanlar 30 Şubat’a kadar bunun hesabını veremezler.” diye konuştu.

Kültürler ve Gönüller diyarı DARICA

Kültür ve Turizm’de Marka Şehir Darıca Belgeseli

Hizmet gönül işidir.

                                                       Şükrü Karabacak     

                                                  Darıca Belediye Başkanı

 Darıca Belgeseli

 

Ben  DARICA’yım…

 Ben,  Samanlı  dağlarının süsü,

Anadolu kültürü ile kaynıyor içim

Ben, Marmara’nın  yeşil örtüsü,

Duman duman olup savrulacağım

Ben  Anadolu’nun, kültür ve gönül kapısı

Ben ticaret ve turizmin beşiği Bayramoğlu

Adını tarih ve tabiatın güzelliğinden alan

Tarih, kültür ve turizm şehri DARICA’yım

Dalları filizlerle bezeli yaşlı bir çınarım.

Her gün yeniden doğuyorum.

Geçmişim tüm kültürleri kucaklar…

Adım ne olursa olsun binlerce yılın kültürlerinin birikimiyim.

Ben  dünyaca ünlü Darıca kuş cennetiyim, Sancaktepe’yim, Bayramoğlu Yarımadası’yım,

Ben kültürler ve gönüller diyarı DARICA’yım…

Şimdi Darıca Belediye Başkanı Şükrü Karabacak ile Darıca’da Devr-i Alem diyoruz…

Bayramoğlu - DARICA
Bayramoğlu – DARICA

Gönlünü  vermedikçe, gönül bulamazsın.

Mevlana Celaleddin Rum-i

 

Kültürler ve Gönüller diyarı vizyoner Darıca’da Devr-i Alem

Büyük gönül sultanı  Mevlana’nın  “Gönül vermedikçe, Gönül Bulamazsın” sözünden ilham alarak Devr-i Alem kamaraları eşliğinde Darıca’nın  kültür tarihine yolculuğa çıkıyoruz.Burası binlerce yıllık geçmişi ile tarihin, kültürün, turizmin, sanatın, ticaretin ve sanayinin yan yana boy attığı, doğu ile batı arasında bir zamanların küçük bir Anadolu sahil kasabası olan sakin ve huzurlu bir coğrafya…

İstanbul’dan Anadolu’ya giden yol güzergahında denizi, tabiatı ve insanı ile Marmara bölgesinin incisi, Kocaeli’nin şirin bir ilçesi…İstanbul’a uzaklığı 38 km olan Darıca’ya kara, demir ve deniz yolları  ile ulaşılabildiği gibi, Sabiha Gökçen Havaalanı’na da çok yakın mesafede yer almakta.Tarihi kalesi, modern tatil merkezine sahip Bayramoğlu  yarımadası, 16 km’lik kıyı şeridine sahip tertemiz sahili,

Darıca sahili
Darıca sahili

uluslarası hayvanat bahçesi ve botanik parkı, tarihi evleri ve çınar ağaçları, parkları, sosyal tesisleri ve deniz feneri ile Darıca, geçmişin nazlı yadigarı, kültür ve turizmde  geleceğin cazibe merkezi marka şehir.Bugün 150 bin nüfusa sahip olan Darıca; ismini, günümüzde bir burcu ayakta kalan Darıca Kalesi’nden almaktadır.Birçok kültürden insana ev sahipliği yapan ilçe, kültür mozaiği yönü ile de çok renkli.

Darıca müdafaa ve müstahkem bir yerleşim yeridir.Birçok uygarlık ve medeniyet bu topraklarda yaşamış.Tarih boyu körfez şeridi üzerinde stratejik bir öneme sahip olan Darıca’da ilk yerleşim 2300 yıl öncesine dayanmaktadır.Bithinya ve Bizanslıların uzun süre egemenliğinde kalan Darıca’nın, Osmanlı ile ilk ilişkileri Orhan Gazi  zamanında olur.1329 tarihinde Bizans imparatorluğu ile Çayırova yakınlarında yapılan  Palekanon savaşında Darıca, Osmanlı toprağına katılır.Ve Sultan Orhan Gazi Darıca Fatihi olarak tarihe geçer.Fetret döneminden sonra Bizanslıların eline geçen  Darıca’nın  ikinci  fatihi, Fatih Sultan Mehmed’in komutanlarından Gazi Timurtaşoğlu Umurbey’dir.

Darıca sahilinde belgesel cekerken
Darıca sahilinde belgesel cekerken

Darıca yüzlerce yıl boyunca bir çok yazar ve seyyahın ilgisini de çekmiştir.Ünlü seyyahımız Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinde Darıca ile ilgili 400 yıl önce verilen bilgiler  Darıca‘nın  kültür tarihi açısından çok önemlidir.İsterseniz burada zamanı durdurup, Devr-i Alem diyelim ve gezginlerin piri Evliya Çelebi ile İzmit körfezinde Darıca’dan Diliskelesine tarih yolculuğuna çıkalım.

…”Darıca, İstanbul’dan seksen mil uzaklıktadır.Deniz kenarında yalçın kaya üzerinde kare şeklinde, çok büyük ve sağlam bina edilmiş, taştan, çetin bir kaledir.Limana nazır bir kapısı vardır.Askeri yoktur.Fakat içinde yirmi kadarı örtülü hane vardır.Bir camii olup çarşısı, pazarı, hamamı yoktur.

Konstantin oğlu Acem diyarında (Daraşa’yı) mağlup ederek Dara evladlarını burada bir mağara içinde ruhban habsine verdi.Sonra bu kaleyi bina ederek ismine “Dara” koydu ki Dara oğulları demektir.Hicri 827 tarihinde Çelebi sultan Mehmed Han burayı fethetmiştir.Gebze Kazası’nın nahiyesidir.

Darıca Evliya Çelebi fermanı
Darıca Evliya Çelebi fermanı

Gayet güzel bir liman olduğundan Gebze şehrinin iskelesidir.

Sonra yirmi mil mesafede Dil İskelesi’ne geldik ki burada Konya, Halep, Şam ve Mısır’a giden hacılar, tüccar ve ziyaretçiler at kayıklarına binerek bir mil kadar karşı tarafta bulununan hersek Dili’ne giderler.Burası boğazdır.Şark canibi seksen mil sürer büyük bir körfezdir ki nihayetinde İzmit şehri vardır.Bu Gebze Dili iskelesinde iki eski han, iki ekmekçi dükkanı, bir bozahane, iki bakkal dükkanı ve bir çeşme vardır ki üzerinde ki tarihden Sultan Murad’ın Bostancıbaşısı Mustafa Ağa’nın bin kırk sekizde inşaa ettirdiği anlaşılıyor….”

Savaş ve Göç Yıllarında Darıca

16. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar olan zaman diliminde Darıca’nın makus tarihi birçok olaya şahitlik etmiş ve sahip olduğu birikimi arşiv kayıtlarıyla bugünlere kadar taşımıştır.Savaşların, yangınların ve depremlerin yaşandığı bu bereketli coğrafya,  1. Dünya Harbi ve Kurtuluş Savaşı’nın yaşandığı 1914-1921 yıllarında bazı azınlıklar ve yerli çetecilerin yağmasına maruz kalır.28 Nisan 1921 tarihinde Darıca Yunan ve İngiliz birliklerince işgal edilir.

1. Dünya Savası ve Kurtulus Savası yıllarında Darıca
1. Dünya Savası ve Kurtulus Savası yıllarında Darıca

İşgal yıllarında Darıca’da yaşayan Türklerin göç ederek Üsküdar, Kartal, Tavşancıl’a yerleştiğini, işgal kuvvetlerinin 26 Haziran 1921’de Darıca’dan çekilmesiyle göç eden Türklerin tekrar Darıca’ya döndüğünü o dönemleri bizzat yaşayanlar ifade ediyor.

Lozan Barışı gereğince Türkiye ile Yunanistan arasında bir göçmen mübadelesi gerçekleştirilerek Drama, Serez, Kavala, ve Girit adasından gelen Türklerin bir kısmı Darıca’ya yerleştirilir.Burada ki Rum azınlık ise Darıca’dan Yunanistan’a göç ederler.

Darıca'ya Girit'ten göç
Darıca’ya Girit’ten göç

Savaş yıllarından sonra Cumhuriyet döneminde Darıca, zamanla göç almaya başlar.Osmanlı döneminde belediye teşkilatı kurulan Darıca, aynı zamanda genç Türkiye’nin en eski nahiyelerinden de biridir. Arşiv kayıtları Darıca’nın 19. yüzyılın sonlarına kadar köy statüsünde olduğunu bu tarihten itibaren nahiye olduğunu göstermekte.Bazı yazışma kayıtlarında ise kasaba olarak geçmektedir.1955’li yıllara gelindiğinde 2 bin nüfüslu bir yerleşim yeri haline gelen Darıca; tarım, hayvancılık, ziraat ve sanayi alanında ki gelişmelerle gelişimini ve büyümesini hızla devam ettirir.

1960’lı yıllarda Romanya ve Bulgaristan’dan göç eden 250 aile Darıca’ya yerleştirilir.Cumhuriyet döneminde bucak statüsüne sahip olan Darıca,

Darıca eski hükümet konagı
Darıca eski hükümet konagı

sanayileşme ve turizm potansiyeli ile 1980’lerden itibaren belde  belediyesi olarak faaliyet gösterir. Gebze bölgesinde sanayinin gelişmesi ile  Anadolu’nun her yerinden insanlar  akın akın  Darıca’ya göç etmeye  başlar,  adeta Darıca’nın taşı toprağı altın olur. Şimdi Devr-i Alem kameraları  ile köyden ilçe’ye sanayi, tarım, ziraat, kültür ve turizm de marka şehir Darıca’nın tarihi geçmişine yolculuğa çıkıyoruz.Kemaralarımızı önce Darıca’nın Sanayi tarihine  çeviriyoruz.

Darıca’ nın sanayi tarihine yolculuk

Geçmişten günümüze ticaret ve sanayi alanında ki atılımlarla her geçen gün gücüne güç katan Darıca’nın sanayii tarihine yolculuk yapmadan geçemeyiz.Elbette bu gelişim sadece Darıca’nın değil aynı zamanda Türk sanayi tarihinin doğumunuda sağlayan önemli parametrelerdendir.Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan öyküsüyle Türk Çimento tarihinde ve beraberinde Türk Sanayi tarihinde, Aslan Çimento A.Ş’nin, yeri ve önemi hiç kuşkusuz çok büyük.

İşte böylesine mühim bir kuruluş olan Darıca ve Eskihisar Aslan Çimento Fabrikaları’nın dününe de bugününe de aşina olan, Aslan Çimento’nun ekmeği ile büyümüş olan canlı tanıklar ile konuşuyoruz.Darıca’da ilk sanayi hamlesi Aslan Çimento ile başlar.Sektörünün asırlık çınarı ve Türk çimento endüstrisinin ilk fabrikası olan Aslan Çimento, 1911 yılında Eskihisar Aslan ve Darıca Aslan adları yerli girişimciler olan Rumlar  tarafından kurulur.

Darıca Aslan Cimento Fabrikası
Darıca Aslan Cimento Fabrikası

1911’den bugünlere çeşitli evreler geçirip, isminde zaman zaman değişiklikler olsa da,  kalitesinden hiçbir şekilde ödün vermez.

1911’de 20.000 ton yıllık kapasite ile kurulan Darıca Aslan Çimento fabrikası, 1919 yılında hemen yakınındaki Eskihisar Çimento Fabrikası ile birleşerek Aslan ve Eskihisar Çimento ve Su Kireci Anonim Şirketi adını alır. Kurtuluş Savaşı’nın ardından, 1926 yılında bünyesine bir fırın daha ekleyerek kapasitesini yıllık 40.000  tona çıkarır ve ülke ihtiyacının önemli bir kısmını karşılamaya başlar.

Aslan ve Eskihisar Çimento fabrikası, 2. Dünya harbinin ardından tüm dünyada yaşanan teknolojik gelişmelerin, kalkınma hamlelerinin yurdumuzdaki ilk öncü ve destekçilerinden biri olarak çalışma hayatını sürdürür.1950’li yıllarda dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes’in katıldığı bir törenle fabrikanın üretim tesisleri gelişimini devam ettirir. Osmanlı’dan Cumhuriyete sanayi tarihine ışık tutacak bu belgeselin, bölgemize bir sanayi müzesi kazandırılmasında ilk adım olacağını ümid ediyoruz.

Darıca’nın Tarım ve Ziraat Geçmişi

Darıca sanayi birikimi kadar tarım ve ziraai alanındaki değerleri ile de gerçekten muhteşem bir coğrafya.Geçmişte, Darıca’da bezelye, bakla, bamya, üzüm, kiraz, zeytin ve enginar yetiştirilmiş.1950’li yıllarda  Darıca’dan her akşam kamyonlarla  üzüm ve enginarlar İstanbul hallerine  taşınıyormuş.Zeytin ve üzümler önceleri motorlarla deniz yoluyla İstanbul’a taşınıyormuş.O zamanlar balıkçılık Darıca’da çok gelişmişti.Hatta Çirozların ünü yurt dışına kadar yayılmıştı.

Darıca Ziraat bölgesi
Darıca Ziraat bölgesi

Geçmişte Darıca halkının geçim kaynağı olan bağcılık ve balıkçılık zamanla yok olur.Çavuş üzümü bağları ve Enginar tarlaları sanayi ve konut imarına açılarak  bağ ve bahçelerin büyük bir kısmı beton yığını haline gelir. Darıca’da yetişen Çavuş üzümü ve zeytin bahçelerini Osmanlı döneminin ünlü  yazarlarından Ahmet Mithat Efendi’nin 1891 yılının yaz aylarında İzmit körfezine yaptığı gezi notlarında çok güzel anlatılmakta. Zamanı durdurup Devr-i Alem diyor “Çavuş üzümü”nün hikayesini ünlü yazar Ahmet Mithat Efendi’den dinliyoruz…

Yazar Ahmet Mithat Efendi
Yazar Ahmet Mithat Efendi

….” Erenköy’den İzmit körfezine  doğru yola çıktık.Üzüm bağlarının asıl yoğunluğu İzmit Körfezi’nde olup ilk örneğide Darıca’da görülür.Çavuş üzümü,  Çavuş ünvaniyle anılan Osmanlı devlet ricalinden birisi bu üzüm asmasını ta Taif’ten getirmiş. İstanbul’dan evvel Bursa’ya götürmüş ve buna Bursa’da yalnız çavuş üzümü denilmeyip Kasım Çavuş üzümü denilirmiş…Cennetmekan Kanuni Sultan Süleyman iş bu çavuş üzümü çubuklarından o zaman Fransa kralı Birinci Françiyosa hediye olarak göndermiş. Fransa kralı  çavuş üzümü çubuklarını Fontainebleh bahçelerine diktirmiş, “Şasla” diye neffasetiyle Avrupa’da şöhret bulmuş olan üzümler işte şu bizim çavuş üzümünün zürriyeti.

Gerek Darıca’nın ve gerekse şu İzmit Körfezi’nin etrafında bulunan başka kasaba ve köylerin ürünleri sadece üzümden ibaret değildir. Burada pekçok zeytinliklerde bulunuyor. Meyve ağaçlarının uzaktan gösterdikleri

Eski Bayramoglu
Eski Bayramoglu

intizamlarındaki güzellik mutlaka göz ile görmeye muhtaç olup dil ve kalem ile hakkıyla tasvir olunamaz…”

Bir zamanlar yazı makinesi olarak lakaplandırılmış Ahmet Mithat Efendi, büyük zorluklar yaşamış, acı çekmiş biridir.Gezmekle ise ferah bulur. Bu yazısında ve tüm Körfez boyunca bahsettiklerinde bir mutluluk, bir huzur hali ortaya çıkar.Değil mi ki insan tabiatla kendini iyileştirir. Oysa biz, bizi iyileştirecek şifayı yok etmişiz.Hâlâ da yok etmekte ısrar ediyoruz…Buradan  Darıca  Kaymakamı ve Belediye Başkanı’nı  Çavuş üzümü bağları  ve zeytin ağacı müzesisi kurmaya davet ederek Darıca’daki gezimizi sürdürüyoruz.

Darıca tarih, kültür, turizm ve sporda  marka şehir olurken…

Darıca bölgesi; tarih, kültür, sanayi,spor  ve turizm birikimi ile Kocaeli’nin  marka değeri taşıyan ilçelerinden birisi artık.İlçe diyoruz çünkü Darıca 12 Eylül 2008 tarihinde  alınan bir karar ile ilçe statüsüne kavuşur.Bu güzel yerleşim yeri kendisine bağlı bir köy olmamakla birlikte 14 tane mahalleden oluşmaktadır.

Darıca Belediyesi mahalleleri
Darıca Belediyesi mahalleleri

Devr-i Alem kameralarını içinde asude evlerin ve mütevazı insanların yaşadığı birbirinden güzel mahallerine çeviriyoruz.Darıca anlatılmaz yaşanır.Yaşam burada insana bir başka keyif veriyor.Gürültüden ve karmaşadan uzaklaşmak isteyenlerin dinlenebileceği ve huzur bulabileceği nadir bir güzellik panaroması.

Tatil kasabalarındaki zamanın yavaşlığı burada da hakim.Hani yolda yürüyen insanlar, belki manavdan birkaç meyve alan amcalar, elbiseleriyle rüzgara çalım atan sağlıklı teyzeler, kendi hallerinde güneşle haşır neşir gençler yaşamakta.İnsanların sakinliğini gördükçe siz de sakinleşirsiniz.Sanki geçim derdi bitmiş, artık koşmaya hiç lüzum kalmamış gibi… İşte Darıca’da da bulacağınız duygular bunlardır…

Dinlenmek demişken, yorgunluğuzu atabileceğiniz ve rahat edebileceğiniz bir tatil planı yapıyorsanız, körfez şeridi üzerinde Darıca’ya bağlı doğal güzelliğe sahip, üç burundan oluşan bir yarımada olan Bayramoğlu, tam size göre bir yer. Bayramoğlu yarım adasını hem deniz ve hemde  karadan  adım adım gezerek tarihe not düşüp zamana noterlik yapıyoruz.

Maramara Bölgesi’nin en modern tatil merkezlerinden  biri olarak bilinen Bayramoğlu, 1956 yılına kadar “Üç Burunlar” adıyla anılmaktaydı.

Eski Bayramoglu sahil
Eski Bayramoglu sahil

Bu tarihten itibaren birkaç müteşebbisin girişimi neticesinde, günümüzde de halen kullanılmakta olan “Bayramoğlu” adını almıştır.

Güneşi, kumsalı, temiz denizi ve ve modern dinlenme tesisleriyle gerek günü birlik gerekse uzun süreli tatillerini geçirmek isteyenler için güzel imkanlar sunan Bayramoğlu, aynı zamanda İstanbul ve İzmit’ten dinlemek isteyenler için ikinci konut ağırlıklı bir dinlenme merkezi.Çınar, nar, ıhlamur ve dut ağaçları ile kaplı olan Bayramoğlu; tatil köyleri, siteler ve  yıldızlı oteller  ile  geniş imkanlara sahip turizm de tam bir cazibe merkezi.Ayrıca adını koyunda bulunan yelken benzeri bir kayadan alan Yelkenkaya’yı mutlaka görmelisiniz.Tarihi Yelkenkaya kalesi ise bir bankanın  kamp alanı içinde  korunuyor ve turizme açılacağı günü bekliyor.

Sukru Karabacak Darıca Belediye Baskani
Sukru Karabacak Darıca Belediye Baskani

Darıca, yeşil ve mavinin  birbiri ile harman  olduğu doğal güzellikler diyarı.Marmara bölgesinin en güzel yerlerinin başında gelen ve 16 km’lik kıyı şeridiyle göz dolduran Darıca sahilleri; sahip olduğu piknik alanları, parkları, kafetaryaları ve  restorantları ile yerli ve yabancı  turistlerin uğrak yeri.Gün boyu çok hareketli olan bu sahilde yürüyüş yapan insanlar tertemiz deniz havasını ciğerlerine çekerek rahat rahat soluyorlar… Darıca sahillerinin bugünlere gelmesinde baş mimar olan ve her fırsatta  “Hizmet gönül işidir” diyen Darıca Belediye Başkanı Şükrü Karabacak’ın rolü çok büyük.

Darıca sahillerine kuş bakışı göz gezdirdiğinizde dikkat çeken en önemli yapı hiç kuşkusuz “Gönül Birliği” kapısı.Kameralarımız bu yapıyı daha yakından kayıt altına aldığında yapılan eserin misyonuda ortaya çıkıyor.

Selçuklu’dan Osmanlı’ya Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne milli ve manevi tarihimizin değerleri bu kapıda  sembolleşerek adta bir mühür olmuş.Selçuklu süsleme sanatı olan kündekari, Osmanlı hilali ve Cumhuriyet yıldızı simgeleri gönül birliği kapısında medeniyetimizi temsil etmekte ve insanlığa barış  mesajları vermekte.Darıca kültürler ve gönüller diyarı.Bunun farkında olan, birlik ve beraberliklerin gönülleri zenginleştirdiğine inanan Darıca Belediyesi ve Darıca Kaymakamlığı işbirliği yaparak, Darıca’da Anadolu’nun tüm yerel kültürel değerlerine sahip çıkıyor.

Darıca Gönül Birligi Kapısı
Darıca Gönül Birligi Kapısı

Gönül birlikteliklerini oluşturmak için planlanan ve geleneksel hale gelen Şehirler ve Kültürler Kaynaşması şenlikleri her geçen yıl daha geniş katılımlarla devam ediyor.Her yaz, Batı’dan Doğu’ya, Kuzey’den Güney’e, Anadolu’dan Balkanlar’a bir kardeşlik rüzgarı esiyor Darıca sahilindeki amfi tiyatroda.Bu kardeşlik coşkusunu tüm Darıcalılar, el ele omuz omuza bazen kemençenin telinde bazen sazın telinde, bazen halayda bazen horonda, bazen miskette bazen zeybekte hep birlikte yaşıyorlar.Bu engin gönül birliktelikleri Darıca’dan tüm Anadolu’ya ve  dünyaya  dalga dalga barış ve gönül dostluğu olarak yayılıyor.

Darıca sehirler ve kültürler kaynasması
Darıca sehirler ve kültürler kaynasması

Kültürden konu açılmışken Darıca Belediyesi tarafından her yıl düzenlenen yağlı güreşler ise gerçekten görülmeye değer.Darıca’da gerçekleştirilen bu önemli kültür organizasyonuna her yıl 500 pehlivan katılıyor. Ata sporumuz olan yağlı güreşleri izlemeye gelen insanlara etli pilav, ayran ve dondurma ikram ediliyor.

Darıca’da ki gezimize kadığımız yerden devam ediyoruz.İnci taneleri gibi ışıldayan 16 km’lik Darıca sahillerinin muhteşem  manzarasını sevgi parkından temaşa etmek insana göz ve gönül ziyafeti sunuyor.Sevgi parkının seyir balkonlarından, nazlı nazlı dalgalanan ay yıldızlı bayrağımızın altında deryada yol alan gemileri takip edebilir, çayınızı yudumlarken güneşin gurup vaktini doya doya izleyebilirsiniz.Darıca’da güneş batar ama gün bitmez.Seyir zevkini günün ilerleyen saatlerinde de yaşamak isterseniz gece karanlığında yakamozun Darıca sahilerine tatlı tatlı vuruşunu kaçırmamalısınız.

Darıca sahilinde yelken yarısları
Darıca sahilinde yelken yarısları

Darıca  sahillerinden ayrılmadan isterseniz zamanı durdup sizleri  tarihe yolculuğa çıkaralım ve Osmanlı döneminin ünlü yazarlarından Ahmet Mithat Efendi’nin 1891 yılının yaz aylarında Beykoz’dan İzmit’e deniz yolu ile yaptığı gezide Darıca ile ilgili tesbitlerine kulak verelim.Bakın ünlü yazar  Darıca’yı nasıl tasvir etmiş..

…”Nihayet hele şöyle gidelimde bakalım Hakk Taala ne gösterir? diyerek  yola düzüldük ve Darıca kasabasının önünden geçmeye başladık. Darıca kasabası ne güzel bir yerdedir. Deniz seviyesinden yirmi, otuz metre yüksek ve set gibi bir yama üzerindeki denize akseden görünüşüyle güya bir gümüş aynada kendi güzelliğini temaşa ile hayran olan bir sevgiliye benzer…”

Darıca eski Bayramoglu
Darıca eski Bayramoglu

Bir dantele zarafeti ile Darıca’yı kucaklayan sahilden zirvelere çıkacağız.Darıca yeni bir güne hazırlanırken  bizde günün ilk ışıkları ile  Devr-i alem kameralarını  Darıca’nın en yüksek  zirvesi  olan Sancak tepeye çeviriyoruz.200 dönüm arazi üzerinde kurulan Sancaktepe peyzaj tasarım dalında ülke çapında iki ödül alan  belediye tesisi… İçerisinde 15 bin dikili fidanın bulunduğu bu tesisten Darıca ve Gebze’nin seyrine doyum olmaz.

Zamanı  iyi değerlendirebilecek  dünyanın ender yerlerinden birine de bu güzel ilçe ev sahipliği yapıyor.Merak ettiğinizi duyar gibi oluyoruz.O zaman hiç vakit kaybetmeden Devr-i Alem’le haydi hayvanlar ve bitkiler alemine…

Yanlış duymadınız hayvanlar alemi dedik.Devr-i Alem ekibi olarak cıvıl cıvıl, rengarenk envai çeşit hayvan ve bitkinin bulunduğu Darıca Hayvanlar Alemi

Darıca Faruk Yalcın Hayvanlar Alemi ve Botanik Parkı
Darıca Faruk Yalcın Hayvanlar Alemi ve Botanik Parkı

Darıca Faruk Yalcın Hayvanlar Alemi ve Botanik Parkı ve Botanik Parkı’nda buluyoruz kendimizi.Burası gerçekten ayrı bir dünya.Turizmi ve tarihi değerleri ile ön plana çıkan Darıca’nın  turizm’de marka değerlerinden  olmayı çoktan hak etmiş.Yerli ve yabancı ziyaretçiler tarafından yoğun ilgi gören Darıca  Hayvanlar Alemi ve Botanik Bahçesi 1990 yılında 80 bin metre karelik alan üzerinde  Kuş cenneti ve  Hayvanat Bahçesi olarak kuruldu.Halkın  ziyaretine  açılan  hayvanat bahçesinde halen farklı değişik türde  200  çeşit  toplam  2000 hayvan ve  250 bitki türüne ev sahipliği yapmakta.Avrupa Hayvanat Bahçeleri  Birliği’nin tam üyesi olan park dünya çapında  marka olma yolunda hızla ilerliyor.

Darıca  da  gezerken kendinizi bir anda  geçmişin nazlı yadigarı olan tarihi evler  ve çınarların arasında bulursunuz.Kim bilir bu çınarlar kaç delikanlıyı dalları altında gölgeledi, kim bilir kaç çocuk dar sokaklı, arnavut kaldırımlı bu evlerde büyüdü..

Darıca Kalesi
Darıca Kalesi

Kim bilir?…Osmanlı  mimarisi ile  yapılan bu tarihi evler ve köşkler günümüzde halen ayakta.Asırlık çınarlar ise sessizlikten hoşlanan ve çaylarını huzurla yudumlayan emekli insanların istirahatgahı olmuş.Darıca aynı zamanda müdafaa ve müstahkem kale şehridir.Ne yazık ki Darıca’da geçmişten günümüze pek az tarihi eser varlığını koruyabilmiştir.Kaleleri, camiileri, köşkleri, çeşmeleri, okulları ve limanları ile Darıca gerçekten tam bir tarih koridoru.

Sahilden 200 metre yukarıda ve sahilin tamamına nazır bir sırt üzerine inşaa edilen Darıca kalesi bunun en önemli göstergesi.Bizanslıların kendilerini düşman saldırılarından korunmak ve körfezin karşı kıyısına geçmek için iskele olarak kullanılan kale, Osmanlılar zamanında Darıca Kalesi ismini alır.100 metre yüksekliğe sahip kalenin günümüzde sadece 20 metre yüksekliğe ve 2 metre genişilğe sahip bir burcu ayakta kalabilmiştir.Zemin kısmı taş örme olan burcun üst kısmı Bizans üslubu taşıyan bir işçilikle Horasan harcı kullanılarak yapılmıştır.Darıca’da bir başka önemli tarihi eser de Pertev Paşa Camii.1785 yılında Darıca’da doğan Osmanlı devlet adamı Seyyid Mehmed Pertev Paşa

Darıca Eski - Yerli Camii
Darıca Eski – Yerli Camii

tarafından yaptırılmıştır.1910 yılında Darıca’da çıkan büyük yangından zarar görmeyen tek yapı olan bu Camii, eski Osmanlı mahallesi olan Camii Mahallesi’nde bulunmakta.Eski Camii’de denilen bu  camiye Camiye halk arasında Yerli Cami demekte.

Darıca insanlara ab-ı hayat olan Osmanlı’dan kalma  çeşmeleriyle de ünlü.Halen ayakta olan Eski Cami Çeşmesi nin kitabesinde 1785 tarihinde Tokatlı Ali usta tarafın yapıldığı  yazmakta.Darıca’da bir önemli çeşme ise Çınaraltı çeşmesidir.Çeşme kısmı yıkılıp vefasızlığa uğrasda  cömertce suyunu akıtmaya devam etmekte .Devr-i Alem kameralarını geçmişi 114 yıl öncesine dayanan tarihi Darıca fenerine çeviriyoruz.1896 yılında yapılan tarihi fener 15 saniyede bir çakarak 25 mil mesafedeki gemilere kılavuzluk ediyor. Aslan çimento sınırları içindeki sahilde bulunan  tarihi  fenerin tüm bakımı 5 kuşaktır aynı aile tarafından  fedakarca yapılıyor.

Vedalar ve ayrılıklar zor olsada artık Darıca’dan ayrılma vakti. Darıca’ya bu tarihi fenerin önünden veda etmeden önce belgeselimizin başında olduğu gibi yine gönül sultanı  Mevlana’ya kulak verelim.

Bayramoglu sahil
Bayramoglu sahil

Mevlana, “Her yağmur damlası bir yeşil yaratmak içindir” der.
Biz de Devr-i Alem ekibi olarak yağmur olup, ülkemize ait bir güzelliği daha anlatarak, bir yeşil elde etmek istedik.

Darıca, sizin yağmurunuzun ziyaretini bekliyor.Peki siz bu güzel davete ne zaman icabet edeceksiniz?

 

Valiler ve Belediye Başkanlarının dikkatine!

Bursa Belediyesi’nden örnek proje

Ankara’ya gidip geliriz. Ancak Ankara kalesini görmeden, hacı Bayram´ı gezmeden, Ankara’dan ayrılırız. Ankara’ya son gidişimde kendime zaman ayırdım, Hacı Bayram’ı ve Ankara kalesini doya doya gezdim. Hacı Bayram Camii avlusunda güvercinlere yem attım. Restorasyonu yapılan Hacı Bayram Camii ve Hacı Bayram çevresinde ki göz ve gönül ziyafeti sunan evleri doya doya seyrederek Ankara kalesine çıktım.

Ankara kalesinin perişan ve içler acısı hali beni hep üzmüştür. Ankara kalesinden Ankara bir başka güzel seyredilir. Ankara kalesinde ki evlerin, dar sokakların, yıkılmaya yüz tutmuş tarihi binaların, vefasızlığa kurban gitmesine hep isyan etmişimdir. Ankara kalesiyle ilgili hep hayaller kurmuş, kendi kendime projeler üretmişimdir.

Valiler ve Belediye Başkanlarımıza tarihi görev

Türkiye’nin 81 ili var. Başkentimiz Ankara. Her ilin Valiliği ve Belediyesi’nin Ankara’da işleri oluyor. Bu işleri takip etmek üzere Ankara’ya giden Valilik ve Belediye yetkilileri otellerde kalarak büyük masraflar yapmakta. Bu masraflar toplandığında büyük bütçeler çıkmaktadır.

Ankara’nın en önemli yeri olan Selçukludan Osmanlı’ya Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne Ankara Kalesi’nde ki muhteşem mimarisiyle göz ve gönül ziyafeti sunan konaklar ve evler her geçen gün yıkılıp yok olmakta.

Hep düşünmüş ve hayal etmişimdir. Her ilin Valilik ve Belediyesi ortaklaşa bir proje hazırlayıp Ankara kalesinde ki evlerden birini satın almak suretiyle ve restore edip illerine ait bir kültür evi ve misafirhane haline getirmek suretiyle Ankara kalesi muhteşem bir kimliğe kavuşabilirdi. Bu konuda belgesel TV programları çekerek Ankara kalesiyle ilgili daha önce yayınlar yapmıştım.

Ankara’ya hep yolumuz düşer. Ankara kalesine çıkmadan Ankara’yı Ankara kalesinden seyretmeden Ankara’ya gittik demeyin. Ben her fırsatta Ankara’ya gittiğimde Ankara kalesine çıkarak Selçukludan Türkiye Cumhuriyeti’ne Ankara kalesinin muhteşem manzarasını seyretmekteyim.

Ankara kalesi son yıllarda büyük bir restorasyon hamlesine bürünmüş durumda. Evler ve konaklar restore ediliyor, Hacı Bayram çevresi tarihi kimliğiyle buluşuyor. Bu çevrede yapılan yatırımlar ve restorasyonlar gerçekten her türlü takdirin üzerinde. Yetkililere teşekkür etmek istiyorum.

Bursa Belediyesi’nden örnek hizmet

Bursa büyükşehir belediyesi, tüm Valililerimiz ve belediye başkanlarımız için örnek bir hizmet çalışma yaparak Ankara kalesinden tarihi bir konağı satın almak suretiyle Ankara’da Bursa konağı yaptığına şahitlik ettim.

Kale girişinde Koç müzesinin de hemen karşısında daha önce Ankara’da ki bursa derneği tarafından satın alınıp bursa evi olarak restore edilen bursa Evi’nin yanında ki büyük bir konağı belediye bütçesi ile satın alıp Ankara’da Bursa konağı adıyla restore ediyor. Çalışma büyük bir hızla devam ediyor. Mayıs ayına açılış yapılacak.

Ankara’daki Bursa konağı ile ilgili bursa Büyükşehir belediyesi kültür daire başkanı Aziz bey’den bilgiler aldım. Ankara’da ki Bursa derneği başkan ve genel sekreteri çalışmalarla ilgili bilgiler verdiler. Konak bittiğinde Ankara’da ki Bursa konağı adeta küçük bir bursa müzesi olarak Ankara’da Bursa’yı temsil edecek.

Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin bu çalışması dilerim diğer belediyelerimiz ve valiliklere de örnek olur. Her ilimizin Ankara kalesinde bir evi olabilir. Bu ev illerimizin küçük bir müzesi, illere ait yöresel yemeklerin yapıldığı bir mutfağı, belediye ve valilik yetkililerinin konaklayabileceği bir mekan haline getirilerek Ankara kalesi farklı bir kimliğe bürünebilir. Bursa Büyükşehir belediye başkanımızı candan kutluyorum. Çok önemli ve örnek bir hizmet başlattı. Bu örnek çalışma her türlü takdirin üstünde. Restorasyon çalışmalarının Devri Alem belgesel programı olarak görüntüleyip tarihe ve zamana noterlik yaptım. Bizim geçmişte hayal ettiğimizi Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin uygulamaya koymasından büyük keyif aldım mutluluk duydum.

Ankara’da “Bursa Konağı” belgeseli

Burksa Büyükşehir Belediyesi’nin valiler ve belediyelere örnek olacak Ankara kalesindeki restorasyon projesinin belgesel görüntülerini hazırlayarak www.belgeselyayincilik.com sitemizdeBelgesel Haber Ajansı’ndan ve www.gebzegazetesi.com.tr sitemizde Devr-i Alem TV’de yayınlanmakta. Ayrıca bu programı daha geniş çaplı hale getirerek TV’ler de önümüzde ki aylarda daha geniş çaplı yayınlamak üzere Türkiye çapında bir kampanya çalışmasına vesile olmak istiyoruz.

İçişleri Bakanı’na tarihi görev

Yeni İçişleri Bakanımız sayın Muammer Güler Valilikten gelen bir siyasetçi. Ankara’yı da yakından bilen bir isim. Ankara kalesinden tüm illerimiz için bir ev de siz tamir edin kampanyası başlatarak Türkiye’nin bütün illerinin kültür değerlerini Ankara kalesinde toparlamak için çalışmalar yapmalı, valiler ve belediye başkanlarımızı teşvik etmelidir. Bu konuda yeni İç İşleri Bakanı’ndan çalışma yapmasını bekliyoruz.

Evet sonuç olarak Ankara’daki Bursa konağı çok önemli bir proje. Bu projeden bütün valilik ve belediyelerimize örnek olmasını diliyorum. Ankara kalesi bu çalışmalarla tarihi kimliğine kavuşup muhteşem bir kültür merkezi haline gelebilir.

http://www.belgeselyayincilik.com/genel/vali-harput’-un-bursa-aski-siir-yazdirdi

Gebze’nin Valisi var

Gebze’nin il olması için yıllarca mücadele verildi. Gebze basın tarihine baktığımızda 1950’li yılların başında çıkan Gebze’nin sesi gazetesi Gebze’nin sahipsizliğinden yakınarak Gebze’nin il olması gerektiğini üstü kapalı gündeme getirmişti. 1950’den 2013’e 63 yıl geçti. Ve nihayet Şubat 2013 tarihinde Gebze resmen olmasa da fiilen il olmuş oldu. Hayırlı uğurlu olsun.
Bu da nereden çıktı demeyin? Yanlış duymadınız. Gebze artık fiilen il oldu. Kocaeli Valisi sayın Ercan Topaca dün Gebze’ye gelerek kendi makam odası henüz düzenlenemediği için Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin makam odasında Kocaeli bölgesi asayiş toplantısını gerçekleştirerek tarihi bir adım atmış oldu. Önümüzdeki haftadan itibaren de haftanın bir günü Gebze Meydanı’ndaki valilik çalışma odasında haftada bir gün görev yaparak bölgemize hizmet verecek. Bu basit bir olay değil. Çok önemli sembolik değeri de olsa Gebze için tarihi bir adım. Bir gün Gebze resmen de il olacak.

VALİ’DEN GEBZE’DE TARİHİ AÇIKLAMALAR
Kocaeli Valisi Ercan Topaca’nın Gebze ziyareti ile ilgili haberi zsizlerle paylaşıyorum: Vali Topaca haftanın bir gününü Gebze’de geçirmeye dünden itibaren başladı. Gebze Belediyesi tarafından Kent Meydanı’nda Vali Topaca için ayrılan makam odasında çalışmalar devam ederken, Kocaeli Valisi Ercan Topaca Gebze’deki toplantılarına dün sabah itibariyle başladı. Kent Meydanı’ndaki odasında çalışmalar devam ettiği için dün Emniyet toplantısını Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu’nun Gebze’deki makam odasında yapan Topaca, ilk kez gününü Gebze’de geçirdi.

HAFTAYA YETİŞMESİ PLANLANIYOR
Kocaeli Valisi Ercan Topaca’nın her hafta Pazartesi gününü Gebze’de geçireceği öğrenilirken, Kent Meydanı’nda Topaca için hazırlanan makam odasında ki çalışmalarda da sona gelindi. Çalışmaların önümüzdeki hafta Pazartesi gününe kadar sonlandırılması beklenirken, Kocaeli Valisi Ercan Topaca’nın önümüzdeki hafta kendi makam odasında toplantı ve görüşmelerini yapması için çalışmalara hız verildi.

YERİNDEN YÖNETECEĞİZ
Dün kendisi için hazırlanan makam odasında incelemelerde bulunan Vali Topaca; “Gebze önemli bir bölge. Sanayinin büyük bir bölümü burada. Bizde Gebze’deki sorunları yerinde görmek ve yerinden çözüm üretmek için bundan sonra her hafta Pazartesi günü Gebze’de olacağız. Buna bugün başladık” dedi.
Evet vali beyin bu adımı sadece Gebze için değil, Darıca, Dilovası ve Çayırova için de önemli. Böylelikle vali bey artık sorunlara daha çabuk ulaşacak, bölgede yaşayan halkımız vilayete daha çabuk ulaşacak. Artık bölgemizin sorunlarını yerinde tespit eden, olaylara anında müdahale talimatı verecek bir valimiz var. Gebze her ne kadar resmen il olmasa da, haftanın bir günü bile olsa vilayetin merkezi Gebze olacak. Vali bey için hazırlanan makam odasının bir an evvel bitirilmesini bekleyerek vilayetin burada olmasını dört gözle bekliyoruz. Bu durumunu Gebze’ye kazandıracaklarını çok yakında göreceğiz. Geçmişte İzmit’ten yönetilmeye çalışılan Gebze’de sorunlara bulunan çarelerin yetersiz olduğunu hep gördük. Şimdi Gebze yerinden yönetilecek ve sorunlara daha kalıcı çözümler bulunabilecek. Gözün aydın Gebze, teşekkürler sayın Valim..

Valiler ve Belediye Başkanlarının dikkatine!

Bursa Belediyesi’nden örnek proje

Ankara’ya gidip geliriz. Ancak Ankara kalesini görmeden, Hacı Bayram’ı gezmeden, Ankara’dan ayrılırız. Ankara’ya son gidişimde kendime zaman ayırdım, Hacı Bayram’ı ve Ankara kalesini doya doya gezdim. Hacı Bayram Camii avlusunda güvercinlere yem attım. Restorasyonu yapılan Hacı Bayram Camii ve Hacı Bayram çevresinde ki göz ve gönül ziyafeti sunan evleri doya doya seyrederek Ankara kalesine çıktım.

Ankara kalesinin perişan ve içler acısı hali beni hep üzmüştür. Ankara kalesinden Ankara bir başka güzel seyredilir. Ankara kalesinde ki evlerin, dar sokakların, yıkılmaya yüz tutmuş tarihi binaların, vefasızlığa kurban gitmesine hep isyan etmişimdir. Ankara kalesiyle ilgili hep hayaller kurmuş, kendi kendime projeler üretmişimdir.

Valiler ve Belediye Başkanlarımıza tarihi görev

Türkiye’nin 81 ili var. Başkentimiz Ankara. Her ilin Valiliği ve Belediyesi’nin Ankara’da işleri oluyor. Bu işleri takip etmek üzere Ankara’ya giden Valilik ve Belediye yetkilileri otellerde kalarak büyük masraflar yapmakta. Bu masraflar toplandığında büyük bütçeler çıkmaktadır.

Ankara’nın en önemli yeri olan Selçukludan Osmanlı’ya Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne Ankara Kalesi’nde ki muhteşem mimarisiyle göz ve gönül ziyafeti sunan konaklar ve evler her geçen gün yıkılıp yok olmakta.

Hep düşünmüş ve hayal etmişimdir. Her ilin Valilik ve Belediyesi ortaklaşa bir proje hazırlayıp Ankara kalesinde ki evlerden birini satın almak suretiyle ve restore edip illerine ait bir kültür evi ve misafirhane haline getirmek suretiyle Ankara kalesi muhteşem bir kimliğe kavuşabilirdi. Bu konuda belgesel TV programları çekerek Ankara kalesiyle ilgili daha önce yayınlar yapmıştım.

Ankara’ya hep yolumuz düşer. Ankara kalesine çıkmadan Ankara’yı Ankara kalesinden seyretmeden Ankara’ya gittik demeyin. Ben her fırsatta Ankara’ya gittiğimde Ankara kalesine çıkarak Selçuklu’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne Ankara kalesinin muhteşem manzarasını seyretmekteyim.

Ankara kalesi son yıllarda büyük bir restorasyon hamlesine bürünmüş durumda. Evler ve konaklar restore ediliyor, Hacı Bayram çevresi tarihi kimliğiyle buluşuyor. Bu çevrede yapılan yatırımlar ve restorasyonlar gerçekten her türlü takdirin üzerinde. Yetkililere teşekkür etmek istiyorum.

Bursa Belediyesi’nden örnek hizmet

Bursa büyükşehir belediyesi, tüm Valililerimiz ve belediye başkanlarımız için örnek bir hizmet çalışma yaparak Ankara kalesinden tarihi bir konağı satın almak suretiyle Ankara’da Bursa Konağı yaptığına şahitlik ettim.

Kale girişinde Koç müzesinin de hemen karşısında daha önce Ankara’da ki Bursa derneği tarafından satın alınıp Bursa evi olarak restore edilen Bursa Evi’nin yanında ki büyük bir konağı belediye bütçesi ile satın alıp Ankara’da Bursa konağı adıyla restore ediyor. Çalışma büyük bir hızla devam ediyor. Mayıs ayına açılış yapılacak.

Ankara’da ki Bursa konağı ile ilgili Bursa Büyükşehir Belediyesi kültür daire başkanı Aziz bey’den bilgiler aldım. Ankara’da ki Bursa derneği başkan ve genel sekreteri çalışmalarla ilgili bilgiler verdiler. Konak bittiğinde Ankara’da ki Bursa konağı adeta küçük bir bursa müzesi olarak Ankara’da Bursa’yı temsil edecek.

Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin bu çalışması dilerim diğer belediyelerimiz ve valiliklere de örnek olur. Her ilimizin Ankara kalesinde bir evi olabilir. Bu ev illerimizin küçük bir müzesi, illere ait yöresel yemeklerin yapıldığı bir mutfağı, belediye ve valilik yetkililerinin konaklayabileceği bir mekan haline getirilerek Ankara kalesi farklı bir kimliğe bürünebilir. Bursa Büyükşehir belediye başkanımızı candan kutluyorum. Çok önemli ve örnek bir hizmet başlattı. Bu örnek çalışma her türlü takdirin üstünde. Restorasyon çalışmalarının Devri Alem belgesel programı olarak görüntüleyip tarihe ve zamana noterlik yaptım. Bizim geçmişte hayal ettiğimizi Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin uygulamaya koymasından büyük keyif aldım mutluluk duydum.

Ankara’da “Bursa Konağı” belgeseli

Burksa Büyükşehir Belediyesi’nin valiler ve belediyelere örnek olacak Ankara kalesinde ki restorasyon projesinin belgesel görüntülerini hazırlayarak www.belgeselyayincilik.com sitemizde Belgesel TV’de ve www.gebzegazetesi.com.tr sitemizde Devr-i Alem TV’de yayınlanmakta. Ayrıca bu programı daha geniş çaplı hale getirerek TV’ler de önümüzde ki aylarda daha geniş çaplı yayınlamak üzere Türkiye çapında bir kampanya çalışmasına vesile olmak istiyoruz.

İçişleri Bakanı’na tarihi görev

Yeni İçişleri Bakanımız sayın Muammer Güler Valilikten gelen bir siyasetçi. Ankara’yı da yakından bilen bir isim. Ankara kalesinden tüm illerimiz için bir ev de siz tamir edin kampanyası başlatarak Türkiye’nin bütün illerinin kültür değerlerini Ankara kalesinde toparlamak için çalışmalar yapmalı, valiler ve belediye başkanlarımızı teşvik etmelidir. Bu konuda yeni İç İşleri Bakanı’ndan çalışma yapmasını bekliyoruz.

Evet sonuç olarak Ankara’da ki Bursa konağı çok önemli bir proje. Bu projeden bütün valilik ve belediyelerimize örnek olmasını diliyorum. Ankara kalesi bu çalışmalarla tarihi kimliğine kavuşup muhteşem bir kültür merkezi haline gelebilir.


 

                                                                                                       28 Aralık 2011

Vali Harput´un Bursa aşkı şiir yazdırdı

 

Öyle efsunkarsın ki aşık oldum ben sana

         Öpeyim toprağını izin ver kana kana…


                                    Şahabettin Harput (Bursa Valisi)

 

Bursa Valisi Sayın Şahabettin Harput’un  bir çok valiye örnek olacak  Bursa  şiiri  Devr-i Alem ve Belgesel Yayıncılık tarafından klip haline getirildi.

Devr-i Alem ekibi, Bursa’da Basın Yayın Genel Müdürlüğü ile  Basın İlan Kurumunun Yerel ve Bölgesel Medya Eğitim semineri kapsamında gerçekleştirilen  toplantıya katılarak kültür ve maneviyat şehri Bursa’yı ziyaret etmişti.Bu ziyarette, tarih ve kültür insanı ve aynı zamanda  şair olan Bursa valisi Şahabbettin Harput’un makamına konuk olup, Bursa hakkında röportaj yapmıştık.Bu röportaj ile vali Şahabettin Harput’un şair kimliğine de şahitlik yaparak, yeşil Bursa’mızı adım adım Devr-i Alem kameraları eşliğinde  dolaşarak belgesel görüntüler çektik.Vali Harput’ un Bursa şiiri Devr-i Alem tarafından  klip yapılarak  internet ve  TV’lerde yayınlanmaya başladı.

Devr-i Alem farkı ile Bursa valisi sayın Şahabettin Harput’la yaptığımız güzel röportajın ayrıntılarını birlikte okuyalım.Ve ardından sayın valimizin Bursa görüntüleri ile harmanlanmış o güzel şiirinin klip ve belgesel görüntülerini Devr-i Alem farkıyla www.belgeselyayincilik.com’dan Devr-i Alem TV’de izleyelim.

İsmail Kahraman : Değerli bir büyüğümüz, güzel Bursa’mızın güzel insanı, yönetecisi, kültür adamı ve şairi olan Bursa valisi ile birlikteyiz.Sayın valim medeniyet “tamir-i bilad, terfi-i ibad” beldelerin tamir edilmesi, insanların bilgilendirilmesi şeklinde atalarımız şeklinde ifade edilmiştir.Siz bir kültür insanısınız, Bursa daki  tarihi   tapu senedimiz olan  kültür eserlerimiz  adeta yeniden tamir ediliyor havası gördük.Siz bu konuda neler söylemek istersiniz?

Şahabettin Harput : Ben öncelikle  Devr-i Alem TV Belgesel ekibi olarak size çok teşekkür ediyorum.Bizim medeniyetimizin, kültürümüzün, ecdadımızın yani bizim kendimizin anlatılmasına vesile oldunuz.Allah razı olsun.Biz oturduğumuz makamda niçin oturduğumuzu her zaman sorgulamak zorundayız.Hatta ben arkadaşlarıma hep şunu söylerim.”Niçin yaşıyorsunuz, nasıl yaşıyorsunuz.”Bu iki soruyu hep kendimize sormak zorundayız.Dolayısıyla niçin bu makamda oturuyoruz.Üzerimizde bir emmanet var.Önce muhteşem ecdadın bizlere bırakmış olduğu muhteşem miras var elimizde.O ecdadın ruhani maneviyatlarıda şu an üzerimizde.Ben Osman Gazinin türbesine, yada 2. Murad’ın türbesine gittiğim zaman ürperirim.yani tabiri caiz ise onların koltuğunda oturmak gibi birşeydir.

İsmail Kahraman : Bir araştırma yaptık sayın valim şu an elimizde bir şiir var.Sanırım  sizler hece vezninde yazmışsınız.Orada bir cümle var, o beni çok etkiledi.Şöyle yazıyor.”İzin ver toprağını öpeyim.” O ne kadar güzel.”Sevmek tanımakla başlar.” Önce seveceksiniz, sonra vefa.Efendim o güzel şiirinizi Devr-I Alem  tv ekranlarında bizimle paylaşır mısınız?

Şahabetin Harput : Evet olur o zaman Devr-i Alem izleyicileri için şiiri söyleyeyim.

Bursa valimiz sayın Şahabettin Harput’un kaleminden;

PADİŞAHLAR ŞEHRİ BURSA

            Tarihimizde ilk başkent dünyamızda bir cennet

Asırlara sığmayan en büyük medeniyet

Dilim dilim zamana sığmayan ebediyet

  Medarı iftiharım devletim ebed müddet

Orhan Osman Gaziler sende yatar yan yana

Devletimin adını onlar yayar cihana

Anlı şanlı Yıldırım yine senin bağrında

Kim istemez ölmeyi bayrak vatan uğruna

             Yeşil Türbende yatar hünkar Mehmet Çelebi

Övmüştü bu milleti o yüce kutlu nebi

   İstanbul fatihinin babası Murat sende

Kosova zaferinin fatihi Murat sende

Yıldırım’ın damadı mübarek Emir Sultan

Dualarla beslenir mübarek kabri her an

Fatih’i Fatih yapan Molla Gürani send

Alleme Fenari’nin ışığı var ensende

Kutupların şahı hazreti büyük Üftade

Herkes gıpta ederken bil ki o da sende

     Yaşıyor dipdiri bil sende Somuncu Baba

  Ulucami üstünden alemlere merhaba!

Bir tarafta dizilmiş tarihi şanlı hanlar

Gözler kamaştırıyor o zarif şadırvanlar

Mevlidin Müellifi yine sende yatıyor

Şefaat-i Nebi’yi aramıza katıyor

        Heybetli surlarıyla sanki billur gerdanlık

Satvetli günlerini hatırlıyor insanlık

      Bir tarih yazılıdır her bir mezar taşında

        Nice şehitler yatar kim bilir kaç yaşında

Kimliğini arayan hemen gelsin buraya

Görünce aşık olur girmiş gibi saraya

Gül bahçesinde güller, evliyalar erenler

Bu ulu hayali rüya gibi görenler

              Çeşmelerinden içer hem kuşlar hem çocuklar

Neşeyle oynaşırlar küçük yavrucaklar

                Sen ışıksın sen Ümid sen vatansın sen bayrak

                Rahmet yüklü bulutlar geliyor sağnak sağnak

İniyor üstümüze damla damla her daim

Nimetler fışkırıyor sanki Cennet-i Naim

Sana selam duruyor gökte kutsal melekler

Hemen kabul olunur seherlerde dilekler

   Nice sırlar saklıyor o muhteşem çınarlar

      Volkan gibi coşarken gürül gürül pınarlar

Suları şırıl şırıl ne muhteşem bir şehir

Sanat ve edebiyat dertlilere panzehir

Bereket saçıyorsun insanlığa herkese

Koşuyor görmek için herkes nefes nefese

Sen tarihsin sen kültür hem termalsin hem deniz

Sen devletsin sen millet, sen biz ve sen hepimiz

         Uludağda karsın sen ve tüm gönüllerde yar

             Sen en güzel iklimsin mevsimlerden ilkbahar

Nadide çiçeklerin en güzel meyvelerin

             Dünyada yoktur bil ki, ne dengin ne benzerin

Cihanı hayran eder İznik’te çinilerin

Milletmin gönlüdür senin en güzel yerin

Karacabey ve Keles Yenisehir Mudanya

Her biri ayrı güzel her biri ayrı dünya

  Ovaların yemyeşil denizlerin masmavi

       Çekirge’de konaklar her biri bir Türk evi

       Öyle efsunkarsın ki aşık oldum ben sana

Öpeyim toprağını izin ver kana kana

                                                             Şahabettin  Harput / Bursa Valisi  (Ekim 2008 Bursa)

Evet izin verirse öpeceğiz.

İsmail  Kahraman : Öpüyorsunuz efendim.Aslında Bursa anlatılmaz yaşanır.Ben son olarak sizlerin mesajlarını almak isterim.Bursa’yı bugüne kadar görmeyenlere veya sadece dağa inip çıkanlara yada transit geçenlere değerli şehrimizin valisi olarak bir kültür insanı olarak neler söylemek isterseniz.

Şahabettin Harput : Bursa bizi bizde bizim için saklayan şehirdir.Yani Bursa’da her insan kendesinden birşeyler bulur.Öyle ise herkes gelsin, kendi kaybettiği birçok değerini, kendi özlediği birçok güzelliğini buraya geldiği zaman görecek.O yüzden şiirde diyorum kimliğini arayan hemen gelsin buraya.O yüzden herkes bir kez daha buraya gelmeli.Ecdad nasıl bu bölgeye imparatorluk kurmuş, nasıl temeller atmış, bizim kimliğmizi, adımızı, eserlerimizi, kültürümüzü asırlarca yaymış ve anlatmış.Gelsinler görsünler.Bir kez daha bu tarihi yaşasınlar.Bizim dinimizde sılah-i rahim müessesi vardır.İnanan için bir görevdir sılah-I rahim.İşte burası sılah-i rahimdir, hepimiz için.Buraya herkesin gelmesini görev olarak görüyoruz ve buralar herkesi kucaklıyor.

Evet öncelikle sayın valimize değerli zamanı ve  değerli sözleri için çok teşekkür ediyorum.Aslında Bursa ile ilgili anlatılıp söylenecek çok şey var.Sayın valimizin dediği gibi zaman ayırarak Bursa’ya gelmek gerek.Hisssederek Bursa’yı yaşamak gerek.Tarih bilincine ve şuuruna sahip olarak yaşamak, o güzelim asırlık Osmanlı çınarlarını okşamak, akan çeşmelerinden tertemiz sularını içmek, aziz ecdadımızın mezarlarını ziyaret edip Fatiha okuyup vefa borcunu ödemek gerek.Sizleride Bursa’ya davet ediyor www.belgeselyayincilik.com adresimizden Bursa ile ilgili hazırladığımız belgesel görüntülerle başbaşa bırakıyoruz.

 

Devr-i Alem Bursa Senaryo Metni

 

Önemli ilçeleri: Nilüfer, Osmangazi, Yıldırım, Büyükorhan, Gemlik, Gürsu, Harmancık, İnegöl, İznik, Karacabey, Keles, Kestel, Mudanya, M.Kemalpaşa, Orhaneli, Orhangazi, Yenişehir.

Osmanlı Devleti’nin kozasını ördüğü ilk şehir. Bir Rüyalar Kenti.. Hüdavendigar fiehri BURSA.. Evliya Çelebi’nin “İpek ve taht şehri” de-diği.  Ahmet Hamdi Tanpinar’ın “içimizdeki aydınlığın aynası” diye betimlediği Bursa..

Bursa’nın doğusunda Bilecik, Kuzeydoğusunda Sakarya, Kuzeyinde Kocaeli, Yalova ve Marmara Denizi, güneyinde Kütahya, güneybatısında Balıkesir bulunuyor.Bilinen tarihine göre adını Bithynia Kralı I. Prusias’tan alır Bursa. Zaman içinde, Prusa adı Bursa’ya dönüşür ve günümüze kadar ulaşır. Roma ve Bizans dönemlerinde, özellikle Çekirge’deki kaplıcaları nedeniyle tanı-nır. 1326 yılında Kent, Osman-lı topraklarına katılır ve devletin başkenti olur. Yeniden kurulurcasına imar edilir, büyütülür, bugünkü kimliğini kazanır.

Bursa’ya gönül vermiş Osman Gazi, onun fetih rüyalarını görür. Ama o rüyayı gerçekleştirme işi oğlu Orhan Gaziye nasip olur. Söğütte vefat ettiği halde vasiyeti üzerine Gümüşlü Kümbete getirilip gömülür. Orhan gazinin Türbesi babası Osman Gazinin yanındadır. Türbede Orhan Gazi’nin hanımı Nilüfer Hatun ve çocuklarının lahitleri var. Gümüşlü kümbet bu gün birçok ziyaretçinin akınına uğruyor.Orhan Gazi’nin yaptırdığı ve külliyesine dahil olan Çifte Hamam, Selçuklu hamamlarından Osmanlı hamamlarına bir geçiş oluşturuyor. Görülmesi gereken bir tarihi yapı.Murat (Hüdavendigar) Camisi ve Külliyesi Çekirge’de. Fatih’in babası Sultan Murat burada.

 Kentin doğu yönündeki Yıldırım Beyazıd Külliyesi 1399’da tamamlandı. Bu Külliyeye bakarak Osmanlı mimarisinin Selçuklu tarzından kendi özgün kimliğini bulmaya yöneldiğini görüyoruz.

 Osmanlıdaki adı “Keşiş Dağı” olan Uludağ’ın eteğinde bir hilal şeklinde uzanan Bursa’nın en önemli eseri hiç şüphesiz ki Ulu Camii’dir. Yıldırım Bayezid tarafından 1396-l400 yılları arasında yaptı-rılan caminin yirmi kubbesi var.Yolu Bursa’ya düşenin, önce başı döner. Uludağ’ın görkeminden, külliyelerin, camilerin, türbelerin güzelliğinden, özellikle de insanla-rın konukseverliğinden…

Bursa’da akşamı karşılamak üzere “Yeşil” deni-len semte gidiyoruz. Çelebi Sultan Mehmet’in yaptırdı-ğı Yeşil Camii, süslemelerinde kullanılan firuze ve yeşil çinilerinden dolayı bu adı almış. Yeşil Camii Sultan I. Mehmet tarafından yaptırılmış. Osmanlı sanatının bir şaheseri. Burada Osmanlı çini sanatının erişilmez güzelliği ve ustalığı görülüyor.İşte türbeleri, imaretleri, mescidleri, tekkeleri, çeşmeleri ve sebilleri ile ölüm ve fanilik durağı olarak seçilen şu ağaçlık, koruluk Muradiye bayırı. Bu kümbetlerin, bu kubbelerin sakladığı kaçınılmaz kederler, hazin akibetler, çözülmemiş sırlar, cenk hikayeleri, zaferler, hezimetler ve koca bir tarihten arta kalan macera kırıntıları. İşte ömrü boyunca aralanmış zafer ve seferlerinin yükünü, bir ilim ve sanat muhiti ile yumuşatmış olan İkinci Sultan Murad’ın ziynetden, debdebeden, gösterişten uzak türbesi.

Emir Sultan Camisi’nin avlu revaklarında görülen ahşap kaş kemerler, Bursa kemerinin en güzel örneklerinden. Emir sultan camii Bursa’da dini bakımdan büyük önem taşıyor. Timurtaş külliyesi de görülmeye değer tarihi yapılardan biri.Bursa’da yedi şehitlik var. İznik şehitliği, Orhangazi şehitliği, Mudanya fiükrü Çavuş anıtı, İnegöl Askeri şehitliği, Pınarbaşı şehitliği, şehit Yüzbaşı Cemalin Mezarı ve İstiklal savaşı anıtı. Buradaki şehitlerimizin ruhlarına bir fatiha okuyarak yolumuza devam ediyoruz. Ruhları şad olsun.Bursa’ya gelmişken, elbette Bü-yük Kapalı çarşıyı gezip görmeli. Birçok han ve be-destenin birleşmesiyle oluşan bu çarşı hiç kuşkusuz Bursa’nın en renkli yerlerinden biri.

Bursa denince, sözü edilmeden geçilir mi? Geleneksel Türk gölge oyununun iki baş kişisi Karagöz ile Hacivat’ın Bursa’da yaşadığı ileri sürülür. Bugün mezarları bilinme-se bile, anılarını yaşatmak için dikil-miş bir anıt var Bursa’da.Uludağ Bursa’nın sembolüdür. Bursa’nın 36 km güneyinde. Uludağ Karatepe’de 2543 metreye ulaşan doruğu ile Batı Anadolu’nun en yüksek dağı. Olağanüstü doğal yapısı, Flora ve Faunasının zenginliği ile 1961 yılında Milli Park ilan edilmiş. Türkiye’nin en önemli kış sporları ve turizmi merkezi. Kayak tesislerinin yeterliliği ve konaklama olanaklarıyla Uludağ, çok cazip bir tatil yöresi.

Uludağ’da tatil bir başkadır. Burası Türkiyenin en önemli kış sporları merkezi. Güzel bir haftasonu tatilini burada geçirebilirsiniz. Sadece burası değil Yalova da önemli şehirlerimiziden ve büyük turizm potansiyeline sahip illerimizden birisi.

 

 

 

Barboros’un izinde Cezayir’de Belgeseli

Elimizde kameramız yine yollardayız. Bu kez uzaklara gidiyoruz. Gözden ve gönülden ırak olsa da bizim coğrafyamız. Kuzey Afrika’ nın önemli merkezi  bir zamanlar Osmanlı’nın  Cezayir eyaletine gidiyoruz. Osmanlı kaptanı deryalarını, leventleri ve en önemlisi Akdeniz’i Türk gölü haline getiren Barbaros Hayrettin Paşa’yı hatırlayıp ruhlarını şad edeceğiz. Elimizde kameramız  dilimizde Yahya Kemal’ın ünlü şiiri Barbaros’un izini takip  ederek   7-10 Şubat  2013 tarihlerinde Cezayir’de Devr-i Alem belgeselini çekmek üzere Cezayir yollarındayız.

Yahya Kemalın dizelerinde Barbaros

Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?

Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!

Adalar’dan mı? Tunus’dan mı, Cezayir’den mı?

Hür ufuklarda donanmış iki yüz pare gemi

Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor;

O mübarek gemiler hangi seferden geliyor?

* Barbaros’un İzinden Cezayir’e gidiyorum…

Yahya Kemal Beyatlı’nın Barbaros Hayretin Paşa’nın Deriz zaferleri ile ilgili yaazdığı bu şirini terenüm ederken   Kuzeyafrika’nın önemli merkezi  Cezayir’e doğu  yola çıktım. Sizler bu satırları okuduğunuz saatlerde ben Barbarosun Akdenizdeki  izini 11 bin metre yüksekten takip  ederek Cezayir’e doğru yola çıkmış olacağım. Kültür ve medeniyet tarihimizin izlerini araştırmak üzere dur durak bilmeden dünya coğrafyasında Devri Alem yapmaya, belgesel görüntülerle tarihe not düşüp zamana noterlik yapıyoruz.

Bu karışık ortamda rehinelerin bile öldürüldüğü bir zamanda Cezayir’de ne işim olabilir? Cezayir gerçekten karışık. Bir iki hafta önce rehine krizi yaşanmış, 50’si Japon rehine olmak üzere 150 kişi öldürülmüştü. İşte bu karışık ortamda Cezayir’e gitmemizin çok önemli nedenleri var.

Cezayir Türküsü’nden haberimiz var mı?

Bir çok Türkü vardır. Söylendiğinde içimiz cız eder. Bazı coğrafyalar vardır anıldığında ahı figan ederiz. Çanakkale içinde aynalı Çarşı’yı hep söyleriz, ancak Çanakkale şehitlerini yeni anmaya başladık. Sarıkamış’ta karlar altındaki Mehmet’in türküsü yeni bizim ciğerimizi dağlıyor. Hele yemen türküsü yüz binlerce Mehmetçiğin çöllerde nasıl fida-i can ettiğini bizlere fısıldarken, yemen şehitlerini yeni hatırladık. Nihayet Türkiye  Yemen şehitleri için  Sanaya bir anıt dikebilir.

Çanakkale içinde Aynalı çarşı, Sarıkamış’ta karlar altındaki Mehmet’in, Burası yemendir, Gülü çemendir türkülerinden başka daha bir çok türkülerimiz var Mehmetçiklerimizi anlatan tıpkı Cezayir türküsü gibi. Cezayir, tıpkı Yemen, Hicaz ve Sina çöllerinde olduğu gibi onbinlerce Mehmetçiğe mezar olmuş coğrafya. Onlar buralara gitmişler, bazıları türküler bestelemiş, bazıları ilahiler söylemiş, bazıları da ciğerleri dağlayan şiirler bırakmış.

Cezayir, Tunus ve Libya. Bilmediğimiz belki de bilmek istemediğimiz gönüllerimizi sızlatan yüzbinlerce Mehmetçiğe mezar olan coğrafya. İşte bu gerçeği bizlere bir ok gibi bir mızrak gibi içimizi sızlatırcasına hatırlatan Cezayir türküsünün hikayesi, türkünün içerisinde gizlidir. Tıpkı Yemen türküsü gibi, Çanakkale türküsü gibi.

Cezayir’in Harmanları savrulur Türküsü’nün hikayesi

Cezayir türküsü Anadolu’da Tunus, Libya ve Cezayir’de ki garp ocaklarına ilayı kelimetullah ve cihat için giden ve onda yedisi şehit olan Anadolu kuzularının anısına yazılıp, bestelenmiş, Edirne’den Kars’a, Sinop’tan Antalya’ya bütün Anadolu illeri ve Osmanlı coğrafyasından Kuzey Afrika’ya giden Mehmetçikleri anlatan türküdür, bir anlamda şehitler için bir anıttır ve destandır.

Kuzey Afrika ülkelerinden olan Cezayir, önceleri Beni Hafz Devletine aitti. Devletin güçsüzlüğünden ve zayıf idaresinden yararlanan İspanyollar, 1509 yılında Cezayir’i aldılar. Bu sıralarda Akdeniz’de korsanlık yaparak ünlü türk denizicsi Oruç ile kardeşleri Hızır (Barbaros) ve İshak Reis’ler, zaten daima savaştıkları ve korkuttukları İspanyollar’dan geri aldılar Cezayir’i. Baba Oruç kendi adına burada bir  devlet  kurdu. (1516)

Araplarla yaptıkları bir savaş esnasında Baba Oruçla İshak Reis’in ölmeleri üzerine, Barbaros Cezayir’i tek başına idare etmek mecburiyetinde kalır. Sık sık İspanyollara karşılaşır, yener. Fakat bunun böyle gidemeyeceğini anlayan Barbaros, o sıralar Mısırı almış olan Yavuz’un himayesine girmek istediğini belirtir. Buna pek sevinen Yavuz Sultan Selim, O’na ikibin yeniçeri ile kıymetli bir kılıcı armağan olarak gönderir. Barbaros, memleketi bağımsız bir hükümet gibi idare eder, adına paralar bastırır.

Osmanlı-Avusturya savaşları başlayınca, Avusturyalılar denizden de savaşarak Osmanlıları zor durumda bırakmak istedi. Bunun üzerine, Kanuni, hem Akdeniz’de yeniden egemenliği sağlamak ve hem de Fransa’ya denizden yardım edebilmek amacıyla Barbaros’u İstanbul’a davet ederek kendisine Kaptan-ı Derya’lık verdi. Bu tarihten sonra Cezayir eyalet olarak kabul edilip beylerbeyliğine de Barbaros verildi. Cezayir’in bizim elimize geçiş hikayesi böyle.

Eskiden beri Cezayir’de gözü olan Fransızlar, Osmanlıların 1828 yılında Ruslarla savaşmasını fırsat bilerek, Cezayir’e asker çıkardılar. Burada uzun ve kanlı savaşlar oldu. Anadolu’dan giden binlerce askerimiz buralarda şehit oldu.

Cezayir, Anadolu insanında büyük üzüntüler yaratmıştır. Burada ölen binlerce gencimize, elden çıkan güzelim ülkeye Anadolu’nun en batısından en doğusuna kadar her yerde ağıtlar yakılmıştır. Bursa’dan Bitlis’e kadar her ilimizde, Cezayir’in anısına türküler söylenip, halaylar çekilir.(Kaynak: Öyküleriyle Halk Türküleri  Hüseyin Ortaç- Hamdi Tanses)

Ünlü Cezayir türküsü…

Cezayir’in harmanları savrulur

Savrulur da sol yanına devrilir

Sarı buğday samanından ayrılır

Sokakları mermer taşlı

Güzelleri hilal kaşlı Cezayir

Gemilere çürük tahta dayanmaz

Yiğitlere gaflet bastı uyanmaz

Aman Allah buna canlar dayanmaz

Sokakları mermer taşlı

Güzelleri hilal kaşlı Cezayir

Cezayir’i bir ikindi bastılar

Camilere çifte çanlar astılar

Yiğitleri kurban diye kestiler

Sokakları mermer taşlı

Güzelleri hilal kaşlı Cezayir

Akdeniz’i Türk gölü yapan Barbaros kardeşler

Evet Cezayir’e şehit olan Mehmetçiklerin ruhlarını şad etmek üzere gidiyorum. O Cezayir’in harmanı türküsünde anlatılan Mehmetçikleri ilk kez belgesel görüntülerle ekranlara getireceğiz, onların ruhlarını şad edeceğiz, onlara vefasızlığımızı bir nebze de olsa affettireceğiz.

Cezayir’e sadece Garp Ocaklarından gidip şehit olanları anlatmayacağız, Akdeniz’i Türk gölü haline getiren Afrika’nın sömürülmesini önleyen, İspanyol zulmü altında inleyen Endülüslü Müslümanlara sahip çıkan Cezayir, Tunus, Fas coğrafyasını Osmanlı’ya armağan eden Barbaros Hayrettin paşaları, Cezayirli Hasan paşaları, Hızır reisleri ve Osmanlı Kaptan-ı deryalarını ve osmanlı leventlerini anacak, ünlü Türk denizcisi Piri Reis’i hatırlatmaya çalışacağız. Barbaros’un devlet kurduğu Cezayir’de çekeceğimiz belgesel görüntülerle kültür ve medeniyet tarihimizi ekranlara getireceğiz. Cezayir’de yaşanan muhteşem deniz zaferlerini belgesel görüntülerle Devr-i Alem farkıyla ekranlara getirmek için Cezayir’e gidiyoruz.

Cezayir’de Fransız soykırımı

300 yıl Osmanlı yönetiminde kalan Cezayir bir oldu bittiyle Fransızlar tarafından işgal edilir. Yüzyıldan fazla süren işgalden milyonlarca Cezayirli şehit olur. Cezayir’in acı  tarihinde Fransız soykırımının etkisi çoktur. Sadece 1950-1960  yılları arasında 1,5 milyon Cezayirli vahşice katledilir. Fransız vahşetini de araştırıp Cezayir’deki Fransız soykırımını da belgesel görüntülerle Devri Alem farkıyla ekranlara getirmek için Cezayir’e gidiyorum.

Bugünkü Cezayir

Bugün Cezayir, gerek doğalgaz ve gerekse petrol bakımından dünyanın en zengin ülkelerinden birisi. Ancak en fakir insanlar burada yaşıyor. Cezayir halkı büyük sıkıntı içerisinde. Bugün bir çok Türk işadamı Cezayir’de yatırım yapıyor. Türkiye ile Cezayir arasında ilişkiler iyiye doğru gidiyor. Bugünkü Cezayir ilme ilgili Cezayir’in ekonomik, ticari ve turizm potansiyelini de belgesel görüntülerle ekranlara getirmek üzere Cezayir’e gidiyorum. Bizler Cezayir’de belgesel çektiğimiz süre içerisinde sizleri daha önce bu köşede yer alan Kuzey Afrika ve Cezayir gerçeği ile ilgili yazdığım yazılarla baş başa bırakıyorum.

Osmanlı’nın Akdeniz ve Kuzey Afrika Zaferleri

Oruç Reis’in Ege Denizi’nde Rodos Şövalyelerine tutsak düşmesi, kardeşi İlyas’ın şehit olması.

1510 Oruç Reis serbest kaldıktan sonra, yaşadığı olayın etkisiyle tüccar yerine korsan olmaya karar verdi.

Oruç Reis, Akdeniz kıyılarına akınlar düzenledi ve ganimetler elde etti.

Hızır Reis ticareti bırakarak Tunus’un  Cerbe Adası’na gelip ağası (ağabeyi) Oruç Reisle beraber korsanlığa başladı.

1512 İki kardeş Tunus Sultanı Muhammed ile anlaşarak Tunus’taki Halkü’l-Vaâd ( La Gaulette) limanını kullanmaya başladı.

1516-1517′de İspanyollara karşı savaştı ve Tenes, Tlemsen ve Oran kentlerini ele geçirerek Cezayir’i denetimlerine aldılar.

1517 Oruç Reis Cezayir hükümdarı ilan edildi.

1518 İspanyollar Cezayir’i geri almak için Araplarla birleşerek saldırıya geçtiler. Bu savaşta kardeşleri İshak Reis ve Oruç Reis şehit oldular.

1518 Yavuz Sultan Selim, Hızır Reis’i Cezayir Beylerbeyliğine atayarak koruması altına aldı.

1519 Hızır Reis, İspanya donanmasını yenilgiye uğrattı.

Cezayir’i bırakarak Şerşel Adaları’na çekildi

1520-1525 arasında Avrupa’nın Akdeniz kıyılarını vurarak büyük ganimetler elde etti.

1530’da Cezayir’i yeniden ele geçirdi.

1531 Şerşel’e baskın düzenleyen Cenevizli Amiral Andrea Doria’yı yenilgiye uğrattı.

1534′te Akdeniz’e açıldı ve İtalya kıyılarına seferler düzenledi.

1534′te Tunus’u ele geçirdi. Ancak Haçlı donanması karşısında Tunus’u bırakmak zorunda kaldı.

1536′da daha güçlü bir donanmayla İtalya kıyılarını vurdu.

1536 Ege Denizi’ndeki Venedik adalarını Osmanlı topraklarına kattı.

1538’de Preveze Deniz Savaşında Haçlı Donanmasını yendi.

Toulon’da Fransız donanmasıyla birleşerek 1543′te Kutsal Roma Germen İttifakını yenerek Nice’i aldı.

Cezayir hakkkında Ansiklopedik bilgiler…

Cezayir neresi?

Cezayir (Cezayir Demokratik Halk Cumhuriyeti), Kuzey Afrika’da bulunan, Afrika’nın coğrafi açıdan en büyük ülkesidir. Cezayir’in komşuları kuzeydoğuda Tunus, doğuda Libya, güneydoğuda Nijer, güneybatıda Moritanya ve Mali, batıda Fas ve Batı Sahra’dır. Etnik açıdan bir İslami, Arap ve Berberi ülkesidir. Ülke ismi Arapçada (El Jazair) adalar anlamındadır.

Cezayir (Cezayir Demokratik Halk Cumhuriyeti), Kuzey Afrika’da bulunan, Afrika’nın Sudan’dan sonra ikinci büyük ülkesidir. Cezayir’in komşuları kuzeydoğuda  Tunus, doğuda  Libya, güneydoğuda  Nijer, güneybatıda  Moritanya ve Mali, batıda  Fas ve  Batı Sahra’dır. Etnik açıdan bir İslami, Arap ve Berberi ülkesidir. Ülke ismi Arapçada (El Jazair) adalar anlamındadır. Kuzeyinde Akdeniz, kuzeydoğusunda Tunus, doğusunda Libya, güneyinde Nijer ve Mali, güneybatıda  Moritanya, batıda Fas ile çevrili olan 2.381.741 km2 yüzölçümüyle Sudan’dan sonra Afrika’nın ikinci büyük ülkesi. Kuzeybatı  Afrika’da yer alan Cezayir’in  Akdeniz’de 1025 km uzunluğunda kıyısı vardır.

Cezayir‘in  Tarihi

Cezayir çok eski tarihlerde bir yerleşim merkeziydi. Bilinen en eski halk Berberilerdir. Cezayir kıyılarına önce Fenikeliler gelmiştir.M.Ö. 814-813 yıllarında Kartacalıların eline geçen ülke, gelişerek bilhassa kıyı ticâretinin önemli bir merkezi olmuştur. Daha sonra  Romalılar ve  Bizanslılar tarafından işgâl edilmiş olan Cezâyir’de halk, bu zamanlarda Hıristiyanlığı kabul etmişlerdir.

İslamiyeti yaymak için dünyânın her tarafına dağılan Müslümanlar 7. asırda buralara gelmişlerdir. Abdullah bin Ebû Serh tarafından burası fethedilmiştir. Cezâyir halkı İslâmiyeti kabul etmiş,

İslam devletinin hâkim olduğu zamanlarda İslâmiyetin sâyesinde ilerlemiş, benimsedikleri

İslam kültür, medeniyet ve âdetlerini ve Arapça lisanını günümüze kadar muhâfaza etmişlerdir.

On altıncı asırda Oruç Reis ve Hızır Reis (Barbaros Hayrettin Paşa) reisler tarafından fethedilen Cezâyir, Akdeniz’i yağma, talan ve barbarlıklarıyla kan gölü hâline getiren Avrupalı korsanlara karşı mücâdele eden Müslüman leventlerin üssü hâline gelmiştir. Barbaros Hayreddin Paşa daha sonra burayı Osmanlı Devletinin bir beylerbeyliği hâline getirmiştir. Üç asır Osmanlı idaresinde kalan Cezâyir’de o devre âit eserler ve gelenekler canlılığını hâlâ korumaktadır.

Cezayir’de Fransız soykırımı

1830 senesinde Fransızlar, çok büyük deniz ve kara kuvvetleri ile uzun savaşlardan sonra ülkeyi ele geçirdiler. Bir sömürge idaresi kuran Fransızları halk hiçbir zaman kabul etmedi, devamlı ayaklanma teşebbüsleri içerisinde bulundu (Bkz. Abdülkadiri Cezayiri). Fransa İkinci Dünya Savaşında (1942) Cezayir’i mukavemet merkezi olarak kullandı. Savaş bittikten sonra Cezâyir’liler gösterdikleri fedâkârlığa karşılık bağımsızlık veya Fransızlarla aynı haklara sâhip olmak istediler. Bu istek Fransızlar tarafından büyük bir tepki ile karşılandı ve halk katledilmeye başlandı. 1789 Fransız İhtilâli ile her türlü hürriyetlerin yayıldığı ülke olduğu yıllarca söylenen Fransa, Cezayir’deki insanlara bu hürriyeti tanımıyordu. İçindeki Haçlı rûhunu Cezâyirde’de göstermiş, kitle katliamı yapmıştır. Günümüzde, o zamandan kalma toplu mezarlar çıkmaktadır. 1948’de Fransa buranın sömürge değil, Fransa toprakları olduğunu îlân etti. Dış dünyâya karşı yapılan bu îlâna rağmen burayı bir sömürge olarak idâre etmeye çalışmışlar ve aslâ Cezayir halkına Fransızlarla eşit haklar tanımamışlardır. 1950 senesinden sonra Fransa’ya karşı mücâdelede teşkilâtlanmaya başlayan halk, muntazam bir ordu kurmayı başardı. 1954 senesinde bilfiil başlayan silâhlı mücâdele, 1956 senesinde bağımsızlığa kavuşan Fas ve Tunus’un da desteğini sağladı. Mücâdele 1962’de “Cezayir Demokratik Halk Cumhuriyeti” adıyla bağımsızlığını îlân etmesiyle netîcelendi.

Fransa’nın îtirâzlarına ramen 10 devlet tarafından bağımsızlığını îlân etmesinin hemen ardından tanınan Cezâyir, 1963 senesinde ilk anayasasını halk oyu ile kabul etmiştir. Bu anayasaya göre beş yıl için halk tarafından seçilen meclis yine beş yıl için Cumhurbaşkanını seçiyordu. Yürütme organı, Cumhurbaşkanı ve bakanlar kurulu tarafından meydana gelmektedir. Bu ilk anayasa mûcibince seçilen ilk Cumhurbaşkanı Ahmed bin Bella 16 Haziran 1965’te Albay Huari Bumedyen tarafından bir darbe ile devrildi. Kurulan ihtilal konseyi tarafından 1978’e kadar idâre edilen ülke aynı sene kabul edilen yeni bir anayasa ile idâre edilmeye başlamıştır. 7 Şubat 1979’da Şadli bin Cedid devlet başkanı oldu. 1989’da Sosyalizme ilişkin bütün ifâdelerden temizlenen, siyâsal çoğunluk ilkesini kabul eden ve grev hakkı tanıyan yeni anayasa halk oylamasıyla kabul edildi. 26 Aralık 1991’de yapılan seçimlerin ilk turunda oyların % 85’ini alan İslâmî Selâmet Cephesi 288 milletvekili kazandı. Bunun üzerine seçimler iptal edildi. 16 Ocak 1992’de sürgünden dönen Budiyaf, Yüksek Devlet Konseyi Başkanı ve Devlet Başkanı oldu. 9 Şubat 1992’de 12 ay süreli sıkıyönetim îlân edildi. 4 Mart 1992’de İslâmî Selâmet Cephesi yasa dışı îlân edildi. Siyâsi faaliyetleri yasaklayan ve birçok kişiyi îdâm ettiren Budiyaf 29 Haziran 1992’de bir suikast neticesinde öldürüldü. Cezayir’de iç karışıklıklar hala devam etmektedir (Aralık 1992).

* Cezayir’in Fizikî Yapısı

Akdeniz’e paralel olan iki sıra hâlindeki Atlas Sıradağları ülkeyi birbirinden farklı üç coğrafi bölgeye ayırır. Büyük ve Küçük Atlaslar ismini alan sıradağlardan kuzeyde olan Küçük Atlaslar, pekçok vâdi ile sık sık parçalandığı için tepe mânâsına gelen “Tell” ismini alırlar. Bu sıradağlar ile Akdeniz kıyıları arasında kalan bölge ülkenin en bereketli topraklarının bulunduğu ovalık bir arâzidir. Kıyı bölgesinde doğudan batıya doğru gidildikçe Chliff (Şelif) Vâdisi yer alır. Bu vâdi diğer kıyı kesimlerine nazaran oldukça kıraç olup, daha sonra tekrar verimli toprakların başladığı “Oran Sahili” ismindeki bölge uzanır. Tell Dağları batıdan doğuya doğru gittikçe yükselmektedir. En yüksek yeri Djurdjura Tepesi olup, yüksekliği 2308 metredir. Güneydeki İkinci Atlas Sıradağları Büyük Atlas Sıradağları ismini alır. Bu dağ silsilesi ülke topraklarının büyük bir kısmını teşkil eden Büyük Sahra Çölü ile kıyı bölgesi arasında set vazîfesi görür.

Atlas Sıradağları arasında geniş ve yüksek havzalar vardır. Dağlardan çıkıp bu havzalardan geçen sular yine bu bölgede bulunan tuz göllerine dökülür. Bu göllerden en önemlileri Sctottech Chargui, Z.Chargui’dir. Platonun batı bölgesi yaklaşık 900 m yüksekliğe sahipken, doğu bölgesi 300 m civârında bir yüksekliktedir. Geniş çayırlıklara sahip olan yaylanın güneyindeki Büyük Atlas (Sahra Atlasları) Sıradağlarının en yüksek yeri 2328 m ile Cebel Chelia Tepesidir. Sahra Atlaslarının hemen güneyinde Büyük Sahra Çölü başlar. Yüzölçümü yaklaşık 1.995.000 km2 olan Cezayir Sahrası yüksekliği birkaç yüz metreyi geçmeyen düzlük şeklindedir. Güneyinde ise 3000 metreyi bulan volkanik dağlar mevcuttur. Buradaki Haggar (Ahaggar) Dağlarındaki Tahat Tepesi, yaklaşık 2918 m ile bölgenin en yüksek yeri olup, dorukları kışın karlarla kaplıdır. Sahra yüzey şekilleri olarak iki kısımdır. Birincisi “erg” adı verilen kumlarla kaplı kısmı, diğeri ise “hammada” denilen çakıl taşlarıyla örtülü kısımdır. Kumlu olan bölgedeki kumlar tepeler hâlide sahrayı kaplar. Bu kum tepeleri rüzgâr ve fırtınaların tesiriyle sık sık yer değiştirirler. Büyük sahrada yeraltı sularının çıktığı sulanabilen yerlerde vahalar bulunur. Dağlardan çıkan akarsular genellikle tuzlu göllere dökülürken bâzıları da sahranın kuzey kısmında bir müddet sonra kaybolurlar. Pek fazla büyük akarsuyu yoktur.

* Cezayir’in iklimi

Cezâyir üç farklı iklime sâhiptir. Tell Dağları ile Akdeniz sahilleri arasında kalan kıyı bölgesinde tipik Akdeniz iklimi hüküm sürerken iki dağ silsilesi arasında daha sert bir iklim hâkimdir. Sahra Atlaslarının güneyinden îtibâren yer alan çölde ise çöl ikliminin en belirgin özellikleri görülür. Yazların sıcak ve kurak, kışların ise ılık ve yağışlı geçtiği kıyı bölgesinde senelik yağış miktarı ortalama 500 mm civârındadır. Senelik sıcaklık ortalaması ise yazın 25°C, kışın ise 10°C civarındadır. Yazların çok sıcak ve kurak, kışların ise çok soğuk olduğu yayla bölgesinde kara iklimine benzer bir iklim hakimdir. Senelik yağış 250-400 mm arasında değişir, sahrada yazın gündüz 50°C’ye varan sıcaklık gece 10°C’ye kadar düşer. Gece ile gündüz arasındaki bu sıcaklık farkı kışın daha da artar. Kış mevsiminde gece sıcaklığın 0°C’nin altına düştüğü vâkidir. Şiddetli kum fırtınalarının estiği, senelerce bir damla yağmur yağmadığı sahrada bâzan sağnak hâlinde yağmurlar da görülür.

* Cezayir’in Tabiî Kaynakları

Bitki örtüsü bakımından oldukça fakir bir ülke olan Cezayir’in kıyı bölgesinde Akdeniz bitki örtüsü olan sert yapraklı bodur maki topluluğu görülür. Tell Dağlarına doğru çıktıkça yağışlı bölgelerde meşe, mantar meşesi ve çam ağaçlarıyla kaplı ormanlık bölge yer alır. Çayırlarla kaplı olan yayladan sonra Sahra Atlaslarının tepelerinden îtibaren başlayan sahrada yer yer çöl bitki örtüsü hakimdir. Sahradaki vahalarda palmiye ağaçları bulunur. Yabanî hayvanlar bakımından da pek önemli bir özelliği olmayan Cezâyir mâden bakımından çok zengindir. Tell bölgesinde demir, Tunus yakınlarında fosfat, magnezyum, volfram, kalay, altın ve elmas mâdenleri önemli miktarlarda olmasına karşılık kömür mâdenleri oldukça azdır. Petrol ve tabiî gaz yeraltı kaynaklarının en mühimleridir. Tabiî gaz rezervinde dünyanın en zengin ülkesidir. Sahra’da çırakılan petrol ve tabiî gaz Hassi Messaoud ve Libya sınırındaki Ejdele bölgelerinde bol bulunmaktadır.

* Cezayir’de  Nüfus ve Sosyal Hayat

25.866.000 civârında olan nüfûsu, Berberîler ve Araplar meydana getirmektedir. Fransa sömürgesi olduğu senelerde buraya yerleşmiş bulunan Avrupalıların pekçoğu bağımsızlıktan sonra ülkelerine dönmüşlerse de hâlen önemli miktarda Avrupalı vardır. Ülkenin asıl yerlileri olan Berberîlerin bir kısmı göçebe hayâtı yaşar. Halkının hemen hemen tamâmının Müslüman olmasına ve Arapça konuşmasına rağmen ulaşılması zor olan kuytu yerlerde yaşayan Berberîler çok eski çağlardan beri gelen gelenekleriyle Fenike menşeli bir alfabeye sâhip dillerini devâm ettirmektedir. Konuşulan diğer diller arasında Fransızca Berberîceden sonra gelir. Osmanlı eserleri ve kültürünün hâkim olduğu Cezâyir’de halkın dörtte üçü Akdeniz kıyı şeridinde yaşar. Kuzeyde km2ye 470 kişi olan yoğunluk, sahrada 3.5 km2ye bir kişi şeklinde çok büyük bir farklılık gösterir. Nüfus artışının % 32 olduğu ülkede halkın % 52’si şehirlerde geri kalanı ise köylerde, vahalarda ve göçebe olarak yaşar.

Okur-yazar oranının % 42 olduğu Cezâyir’de sekiz yıllık ilk öğretim parasız ve mecburidir. Ülkede okul ve öğretmen yetersizliği, bu yönde yapılan çalışmaların hızının nüfus artışına göre düşük olması mecburi öğretimin tatbik edilmesini engellemektedir. Cezâyir, Oran ve Kostantin Üniversiteleri olmak üzere toplam üç üniversitesi vardır. Ülkenin kültür merkezi durumundaki şehri aynı zamanda başşehri olan Cezâyir’dir.

* Cezayir’in Siyâsî Hayat

1965’te Ahmed bin Bella’yı deviren Albay Bumedyen kurduğu bir devrim komitesi ile ülkeyi yönetmiştir. 1976 senesinde halk oyuna sunulan bir anayasa kabul etmiştir. 27 Aralık 1978’de Bumedyen’in ölümü üzerine yapılan millî özgürlük cephesinin (Şubat 1979) kongesinde Albay Şadli Bin Cedid devlet başkanı seçilmiştir. 18 yaşını dolduran her Cezâyirlinin oy kullanma hakkına sâhip olduğu ülke, Birleşmiş Milletler, Arap Birliği Teşkilâtı ve Bloksuz Ülkeler Teşkilâtına bağlıdır.

* Cezayir’in  Ekonomi

Cezâyir’in ekonomisi tarıma ve petrola dayanmaktadır. Bağımsızlığını kazanmasından sonra bir ara ekonomik buhran geçiren ülke, hazırlanan kalkınma plânları çerçevesinde bu sıkıntıları her geçen gün bertaraf etmektedir.

Ülkede tarımın önemi büyüktür. Çalışan nüfûsun % 50’sinin tarımla uğraşmasına rağmen, tarıma müsâit arâzilerin az olması ve tarımın modern usûllerle yapılmaması sebebiyle yetiştirdikleri besin maddeleri ülke ihtiyacını karşılayacak seviyede değildir. Yetiştirdiği ürünlerin başında buğday, üzüm, arpa, hurma ve sebze gelmektedir. Tarım daha ziyade ülkenin kuzeyinde ve Akdeniz kıyılarında yapılır. Akdeniz kıyılarında nârenciye, bilhassa üzüm-zeytin ve tütün üretimi önemlidir. Halkın bir kısmı özelikle göçebe yaşayanlar havancılıkla uğraşır. İlkel usûllerle yapılan hayvancılıkta en çok küçük baş hayvanlar yetiştirilir. Koyun, keçi, sığır, deve ve eşek en çok beslenen hayvanlardır. Ülke, ekonomisinin açığını mâdenleriyle kapatmaya çalışmaktadır. 1956 senesinde bulunan petrol ve tabiî gaz yatakları dünyânın en zengin yatakları arasındadır. Özellikle Doğu Sahra’daki Hassı Messaoud civârında çıkarılan petrol ile Batı Sahra’daki HassiR’Mel yataklarından çıkarılan tabiî gaz ihraç ürünlerinin başında gelir. Demir, fosfat, kurşun, çinko, kükürt, civa ve kömür mâdenlerinin de işletildiği Cezâyir’de petrol, tabiî gaz ve diğer mâdenlerden elde edilen gelir sanâyi ve tarıma sermâye olarak kullanılmaktadır.

Petrol sanâyinin süratle geliştiği Cezâyir’de gübre, plastik ve kimyevî maddeler üretilir. Annaba’daki demirçelik tesisleri ülke ihtiyâcını karşılayacak seviyededir. Sanayi, gelişmesini bütün sorumluluğu elinde tutmak şartıyla yabancı sermaye yardımıyla sürdürmektedir. Montaj sanâyiinin bulunduğu Cezâyir yavaş yavaş imâlat sanâyiine geçme çabaları içerisindedir.

1974’e kadar ticâretini sadece Fransa’yla yapmaktaydı. 1974-79 seneleri arasında Fransa’nın ticâret tekelinden kurtularak Amerika Birleşik Devletleri ağırlıklı bir ticaret politikası tâkip etmiştir. Genellikle ABD ve Avrupa ülkeleriyle yaptığı ticaretinde petrol, tabiî gaz, naranciye ve hurma ihraç ederken, makina, motorlu vâsıta, besin maddeleri, ilâç, elektronik âletler ithal eder. Limanları her tonajda geminin yanaşabilmesine müsâit olan Cezâyir kendi deniz filosunu yeterli seviyede kuramamıştır.

Ulaşım: Cezâyir’de gelişmiş bir kara yolu ağı vardır. Karayollarının uzunluğu 72.091 kilometreden fazladır. Tunus sınırından Fas sınırına kadar uzanan ana demiryolu hattı, ara yollarla limanlara bağlanır. Önemli limanları Cezâyir, Oran, Annaba, Arzev ve Bicâye’dir. Cezâyir Dârü’l-Beyda milletlerarası hava alanıdır.

Osmanlı Devleti’nin  Tunus, Cezayir ve Trablusgarp Ocakları

Osmanlı Devletinin Kuzey Afrika’daki üç eyâleti; Tunus, Cezâyir ve Trablusgarb’a verilen ortak ad. Bunların muhtar bir idâreleri vardı.

On altıncı yüzyılda Kuzey Afrika kıyılarında, batıdan Portekizlilerle İspanyolların, doğuda da Osmanlıların katıldıkları büyük bir nüfuz mücâdelesi vardı. Türkler ilk olarak 1516′da Oruç Reis komutasında, İspanyollara karşı üstünlük kurarak Cezâyir’e ayak bastılar. Cezâyir bir aralık Tunus beyinin eline geçmiş ise de, 1525′te Hızır (Barbaros) tarafından geri alınmıştı. Akdeniz’i İspanyol gemilerine dar eden Hızır Reis, 1533′te Kânûnî Sultan Süleymân Hanın dâveti üzerine İstanbul’a gelerek Osmanlı Devletinin hizmetine girdi. Büyük Türk denizcisi, Cezâyir beylerbeyi hil’atini giyerek kaptan-ı deryâ unvânını aldı. Aynı yıl İstanbul tersânelerinde Barbaros Hayreddin Paşaya verilmek üzere 61 parça gemi inşâ edildi. Böylece daha da güçlenen Barbaros, 1551′de Trablusgarb’ı, 1574′te de Tunus’u ele geçirerek Osmanlı hâkimiyeti altına aldı.

Osmanlı Devletine katılan diğer yerlerde olduğu gibi, bu üç Afrika ülkesinde de başlangıçta klâsik eyâlet teşkilâtı kurularak, sâlyâneli birer beylerbeylik hâlinde doğrudan doğruya merkeze bağlanmışlardı. Sâlyâne yâni yıllıkla idâre olunan eyâlet ve sancakların bütün vâridâtı kendi hazîne yetkilileri tarafından tahsîl olunup, beylerbeyi ile sancakbeylerine ve kul (maaşlı asker) sınıfına hâsıl olan vâridâttan maaş verilir ve fazlası hazîneye gönderilirdi.

* Cezayir Ocağı

Barbaros Hayreddîn Paşanın Osmanlı Devleti hizmetine girmesiyle idâresinde bulunan Cezayir, beylerbeylik olarak kendisine verilmişti. Şehrin muhâfazası için de İstanbul’dan 2000 kadar yeniçeri gönderilerek Cezayir Ocağının temeli atıldı (1533). Bu miktar daha sonra 20.000′e kadar yükseltildi.

Bu kuvvetler Cezayir’de Kasriyye denilen yedi kışlada bulunurlardı. Teşkilâtları yeniçerilerin bölük teşkilâtının aynı olup, bütün zâbitlerinin üstünde en büyük zâbit olarak yeniçeri ağası vardı. Cezayir Ocağında yeniçerilerden başka Türklerden müteşekkil süvâri bölükleri ile yerlilerden kurulu Mahazin adında başka bir atlı kuvveti de bulunuyordu. Cezâyir’de biri beylerbeyine ve diğeri yeniçeri ağasına âit olmak üzere Paşa ve Ağa dîvânları vardı. Kerrase denilen Paşa Dîvânı; hazînedâr (defterdâr), vekilharc (gümrük emîni), emîr-i âhûr, beytülmâlci, azab ağası, kâdı ve yeniçeri ağasından müteşekkildi. Paşa Dîvânı eyâlet işlerine ve Ağa Dîvânı da yeniçeri ocağı işlerine bakarlardı. Ancak Ağa Dîvânı 1618′den îtibâren hükûmet yâni beylerbeyine âit işlere karışmaya başlayınca, vâlilerin nüfûzu kırıldı. Çok kısa süren bu durumdan sonra reislerin 1671′deki tekrar iktidârı almaları ile “dayılık devri” başladı.

İlk dayılar denizciler tarafından seçildiği hâlde, bir süre sonra yeniden kuvvet kazanan ocaklılar, seçimi kendileri yapmaya başladılar. Cezayir’de 18. yüzyılda vâlilerin hiçbir hüküm ve nüfûzları kalmadı. Dayının bir meclis tarafından seçilmesi usûlden ise de çok defâ buna uyulmazdı. Dayının, vâli ve kendisini seçen meclisle iş görmesi îcâb ederken, dayılar mevkilerini sağlamlaştırdıktan sonra kâideye riâyet etmez oldular. Bu bölünme ve merkeze riâyetsizlik 17. yüzyılda Cezayir Ocağının donanmasının güçten düşmesine sebebiyet verdi.

Nitekim 18. asrın ilk yarısında Cezâyir donanması yirmi kadar gemiye sâhipti ve bu devirde evvelce yirmi bin olan Cezayir yeniçerileri de beş bin hattâ iki bine kadar düştü. Bu durum, Cezayir’in 1830 yılında Fransızlar tarafından işgâl edilmesine kadar sürdü. Son dönemde artık beylerbeylik makâmı tamâmen kalkmış, ülke üzerindeki Osmanlı hâkimiyeti yeni seçilen dayıya hil’at ve fermân göndererek onun memuriyetini tasdik etmekten ibâret kalmıştı. Böylece hukûken Osmanlı topraklarından sayılan ve Osmanlı Devletinin Akdeniz’de giriştiği deniz savaşlarına katılan Cezayir’in dayıları, zaman zaman bağımsız bir devlet başkanı gibi hareket etmek, hattâ dış devletlerle ayrı ayrı antlaşmalar imzâlamak imkânı bulmuşlardı.

* Tunus Ocağı

Tunus 1534′te Barbaros Hayreddîn Paşa tarafından Benî Hafs Hânedânının elinden alınarak Osmanlı ülkesine katıldı. Başlangıçta Cezâyir beylerbeyliğine bağlı olarak idâre edilen Tunus, 1573 yılında doğrudan doğruya beylerbeylik yapıldı ve idâresi Haydar Paşaya verildi.

İnebahtı bozgununu müteâkib Tunus, Haçlı donanması komutanı Prens Donjuvan tarafından 1573′te işgâl edildi. Ancak Yemen fâtihi meşhur Sinân Paşa ertesi sene donanma ile gelerek Tunus’u geri aldı ve şehrin muhâfazası için de dört bin yeniçeri bıraktı. Tunus’un tekrar zaptından sonra daha güneyde ve sâhile yakın olan Kayrevan Hâkimi Şeyh Abdüssamed, 1586′da Osmanlı Devletine itâat ederek, kaleyi ve elindeki bütün toprakları Tunus beylerbeyine teslim etti.

Tunus’ta beylerbeylik dönemi 1594′te yeniçerilerin ayaklanarak kendi bölükbaşılarından birini üç yıl için dayı seçmeleri sonucu son buldu. Başlangıçta seçimle işbaşına gelen dayılar, bir müddet sonra Osmanlı hükûmetinin denizcilerden birini verâset yoluyla dayı atamaya başlamasıyla babadan oğula geçer bir duruma geldi.

On yedinci asırda Tunus’un idâresi görünüşte beylerbeyi emrinde ise de, Emîr-ül-Evtan denilen Vatan Sancakbeyinin, yâni üç kişinin elindeydi. Bu üçlü kuvvetin nüfûz mücâdelesi Tunus’un idârî ve iktisâdî gücüne önemli ölçüde darbe vurdu. Osmanlı pâdişâhları bunlara devamlı nasîhat yollu fermanlar göndermiş ise de bunlara uyan çıkmamıştı. 1705 yılında Hüseyin bin Ali dayılık yönetimine son vererek idâreyi tek elde topladı. Bu yeni durum Hüseynî Sülâlesinin idâre dönemi olarak Tunus’un 1881 yılında Fransız istilâsına kadar sürdü.

* Trablusgarb Ocağı

Rodos 1522′de Osmanlılar tarafından fethedilince, kalede bulunan Sen Jan şövalyeleri buradan çıkarak Trablusgarb’a yerleşmişler ve burasını kendilerine üs yapmışlardı. 1551 yılında kaptan-ı deryâ Sinan Paşa ile Turgut Reis’in Trablusgarb’ı fethetmesine kadar sürdü.

Trablusgarb fethedildikten sonra, eyâlet olarak, Turgut Reis (Paşa) idâresine verildi. Turgut Paşa Malta muhâsarasında şehid düşünce, bir aralık Cezayir’e bağlanan Trablusgarb, sonra tekrar ayrıldı. Ancak 1609′da dayılık usûlünün, diğer ocaklarda olduğu gibi, Trablusgarb’da da kabûlü, beylerbeylik sisteminin eski otoritesinin kaybına sebeb oldu. 1711 yılında Karamanlı Ahmed Bey, hem dayı hem de paşa olarak, Trablusgarb’ın idâresini eline geçirince, bölgede Karamanlı Sülâlesinin hâkimiyet devri başladı ve 1835′e kadar devâm etti. Bu esnâda bir beyin ölümünden sonra yenisi, ulemânın ve halkının tasvibi de alınmak sûretiyle, askerler tarafından seçiliyor ve seçimin Osmanlı pâdişâhı tarafından tasdik edilmesi gerekiyordu. On dokuzuncu yüzyıl başlarında âile arasında beylik çatışmaları kanlı bir safhaya girdiğinden, Osmanlı hükûmeti 1835 yılında müdâhalede bulunarak, Trablusgarb’ı tekrar, bir eyâlet olarak merkeze bağladı. Böylece kuvvetli bir idâreye kavuşan Trablusgarb’ın elden çıkması, Cezayir ve Tunus kadar kolay olmadı. Ancak Sultan İkinci Abdülhamîd Hanın 1908′de tahttan indirilmesinden sonra, Osmanlı Devletinin içine düştüğü bunalımlı devreden istifâde ile İtalyanlar kaleyi işgâl ettiler (1912).

Garb Ocaklarının, 1580 yılına kadar bir mal defterdârı bulunuyordu. Cezayir’in uzaklığı sebebiyle bu târihten sonra oraya ayrı bir defterdâr tâyin olunmuştu. Garb Ocakları yıllıklı (sâlyâneli) eyâletlerden oldukları için her beylerbeylik masrafları çıktıktan sonra devlet hazînesine yirmi beş bin altın gönderiyordu.

* Cezayir’de Osmanlı Donanması

Garb Ocaklarının her birinin donanma kuvveti mevcuttu. Bu üç eyâletten, en kuvvetli donanmaya sâhip olan Cezayir eyâletiydi. Bunların geçimleri korsanlık ve muhârebeye dayandığından mükemmel donanmaları vardı. Cezayir donanmasının faâliyeti yalnız Akdeniz’e münhasır değildi. Bunlar, Cebelitârık (Sebte Boğazını) aşarak Kanarya Adaları, İngiltere, İrlanda, Flemenk, Danimarka ve hattâ İzlanda Adasına kadar donanma akınlarını uzatmışlardı. Büyük Britanya Adası civârındaki Lundy Adasını zaptederek bir müddet oturan Cezâyirliler, daha sonra adayı İngiliz korsanlarına yüklü bir para mukâbilinde satmışlardı.

Garb Ocakları donanmaları Osmanlıların bütün Akdeniz muhârebelerinde Osmanlı donanmasıyla birlikte bulunmuşlardır. Lüzûmu hâlinde bu üç ocağa ilkbaharda donanmaya katılmaları için pâdişâh tarafından ferman gönderilir, onlar da gemi reisi olan ve dayı denilen başbuğları ve çeşitli kadırga ve kalyonlarıyla sefere katılırlardı.

Garb Ocakları iki-üç senede bir pâdişâha hediyeler takdim ederler, buna mukâbil tersâneden gemi levâzımı, top, barut ve hattâ gemi tedârik ederlerdi. Bunların İstanbul’daki bütün işleri kaptanpaşa vâsıtasıyla görülürdü. On yedinci yüzyıldan îtibâren yöneticilerinin çoğu ecnebî devletlerle antlaşmalar yapar ve mektuplaşırlardı.

Osmanlı şehri Cezayir…

CEZAYİR (Avrupa dillerinde Alger; /fa/. Algeri; Alm. Algier; Ing. Algiersj.

Romalıların yerleşmesinden önce burada Finike veya Kartacalıların ticaret mevkii olarak kullandıkları Icosium’un bulunduğu bilinir. Şehir Vespa-sien zamanında Latin müstemlekesi oldu. 371/372′de Berberi Prensi Fir-mus tarafından zapedildi ve bir süre sonra Romalılara bırakıldı, sonraları bir piskoposluk merkezi oldu. VII. yüzyılda Arap istilâsı sırasında harap edildi.

XIV. yüzyılda Hafsî Merinî, Zeyyanîlerin sürekli savaşları sonucunda bu durumdan yararlanan ispanyollar cezayir, Oran, Bıcaye, Tlemsen gibi şehirleri yönetimlerine aldılar(7505 – 7572/ Cezayir’in Endülüs Hıristiyanları tarafından zaptı ile, buraya Endülüs’ten Yahudiler, Endülüs Arapları getirtilerek yerleştirildi. Yerli halk da İspanyol kuvvetlerine karşı koyamayarak boyun eğdiklerinden Katolik kralını tanımaya, kendisine her yıl vergi vermeye, Hıristiyan esirlerini serbest bırakmaya, korsanlık etmemeye ve limanlarını ispanyolların düşmanlarına kapamaya söz verdiler (1510). Korsanlığın kaldırılmasından zarar gören Cezayir halkı, çok geçmeden bu durumdan bıktı ve İspanyol boyunduruğundan kurtulmaya çalıştı. Katolik Ferdinand’ın ölümü ile bütün Berberistan’da meydana gelen karışıklıktan yararlanan Cezayirliler, Türk denizcisi Oruç Rels’ten yardım istemek üzere bir heyet gönderdiler. Oruç, Cezayir’e giderek törenle karşılandı. Salim alTumi’yi öldürerek yok ettikten sonra kendisini askerlerine sultan ilân ettirdi. Bunun üzerine Cezayir şehri halkı, Türkleri dışarı atmak üzere, İspanyollar ve Sa’abeliler ile anlaştılar, bir isyan sonucu fesatçılar yakalanarak başları kesildi. Kuşku altında olanlar ve hoşnutsuzluk yaratanlar da ya tutuklandı ya da öldürüldü.Böylece Oruç Cezayir’in hâkimi oldu. 1516′da ispanyol Don Di-ego de Vera ve 1519 da Don Ugo De Moncada tarafından Cezayir’e yapılan seferlerin ikisi de yenilgiyle sonuçlandı. Ancak Penon Kalesi, Hıristiyanların elinde kaldığı sürece Türk hâkimiyeti kesin olarak buraya yerleşmiş sayılamazdı. Oruç’un ölümü, kardeşi ve halifesi olan Hayreddin’in (Barbaros) yönetiminin ilk zamanlarında karşılaştığı güçlükler İspanyol Kalesi’nin düşmesini uzun süre geciktirdi. Rakiplerine galip gelen Hayreddin, 1529′da 5 yıl önce Kabililerin kendisini kovdukları Cezayir’e girince, bu işi sona erdirmek kararını verdi ve Mayıs 1529′da Penon’a saldırdı. 25 Mayıs 1529′da kale teslim alındı. Penon temelinden yıkılarak, yıkıntısının bir kısmı adacıkları birbirine bağlamak için kullanıldı ve böylece bugün dahi Hayreddin adı ile anılan bir mendirek meydana geldi.

Barbaros Hayreddin Paşa, Osmanlı Devleti’nin hizmetine girdikten sonra, Cezayir’in korunması için istanbul’dan iki bin kadar yeniçeri gönderildi. Bu şekilde Cezayir ocağının temeli atıldı.

Barbaros Hayreddin Paşa, Osmanlı egemenliğini tanıyıp, Kanunî Sultan Süleyman’ın hizmetine girerek kaptan-ı deryalığa atandığı sırada, imparatorluğun geniş arazisi üzerinde, o tarihlerde kurulmaya başlayan eyaletlerden biri olarak da adalar ve lüzum görülen bazı kıyı sancakları birleştirilmek suretiyle, bu eyalet oluşturuldu ve Afrika’daki Cezayir ülkesi beylerbeyliği ile birlikte Barbaros Hayreddin Paşa’nın yönetimine verildi (6 Nisan 1534). Bu sebeple bu yeni eyalete eski geleneğe uyularak “Kaptan Paşa Eyaleti” adı verildiği gibi, eyaletin sınırları içinde bulunan her iki Cezayir’i de kastederek “Cezayir Eyaleti” de denildi. Ancak, Afrika Cezayiri’nin fiilî beylerbeyliği yalnız Barbaros Hayreddin Paşa’nın kaptan-ı deryalığına münhasır kalmış ve ondan sonra vezir payesini haiz bulunmayan bazı kaptan-ı deryalara, Piyâle Paşa için yapıldığı gibi, sadece bir şeref payesi olarak verilmiş, hatta, bu gelenek XIX. yüzyılın başlarında Cezayir’in Dayılar1 yönetiminde yarı bağımsız bir durum aldığı devirlerde bile canlandırılmıştır. Barbaros’un ölümünden sonra (1546) Cezayir Beylerbeyliğine oğlu Hasan Paşa atandı. Hasan Paşa ve ondan sonraki beyler beyiler zamanında Cezayir’i Garb ocağı Osmanlı Devleti’ne kuvvetli bir şekilde bağlıydı. Daha 1541′de Cezayir Türkleri, şehri zaptetmeye gelen Charles Ouint ordusunu bozguna uğratmışlar ve onu büyük kayıplarla çekilmek zorunda bırakmışlardı.

1568′de Cezayir Beylerbeyliğine gelen Uluç Ali Paşa, doğuya önem vererek 1569′da Tunus’u zaptetti. Dört yıl sonra, Don Juan d’Autriche kumandasındaki bir İspanyol donanması bu şehri aldıysa da, 1574′te Kılıç Ali Paşa, Tunus’u tekrar ele geçirdi. Kılıç Ali Paşa, Kaptanı Deryalıkla birlikte Cezayir beylerbeyliğini ölünceye kadar korudu. Kılıç Ali Paşa’nın ölümü üzerine (1587), Osmanlı Devleti Garb ocaklarının yönetimini birbirinden ayırmayı ve her birine ayrı bir beylerbeyi atamayı uygun gördü.

1659 yılında Cezayir Beylerbeyliğine Ali Paşa atandı. Bu sırada toplanan Yeniçeri Divanı, paşaların her işe karışmalarını ve yönetimsiz oluşlarını eleştirerek, Beylerbeyini Cezayir’e sokmak istemediler ve bir kalyona koyup İzmir’e gönderdiler. Sadrazam Köprülü Mehmet Paşa, Cezayirlilerin bu hareketi karşısında Cezayir Ağası’na bir mektup yollayıp; “Artık devlet tarafından size vali gönderilemez, aranızdan kimi seçerseniz ona itaat edin. Padişah Hazretlerine itaat ve bağlılıktan yüz çeviren bir alay âsî tâifesiniz, kulluğunuza ihtiyacı yoktur. Onun Cezayir gibi binlerce memleketi var, olmuş olmamış yanında beraberdir. Bundan sonra Osmanlı sahillerine yanaştığınıza rızası yoktur” diyerek şehri bu şekilde cezalandırdı.

Fazıl Ahmed Paşa sadrazam olduğu zaman, Derya Kaptanı Kara Mustafa Paşa’nın araya girip kefil olmasıyla Cezayirlilerin hataları affedildi ve Boşnak ismail Ağa; beylerbeyi olarak Cezayir’e atandı. Fakat Cezayir’in kendi ağaları tarafından yönetilmesine karar veren yeniçeriler, paşayı padişahın bir temsilcisi olarak kabuledip başka işlere karışmasına izin vermediler. Böylece Cezayir’de Ağalar devri başlamış oldu (1659). On iki yıl süren Ağalık devri karışıklıklar içinde geçti. Zira, seçilen ağalar yerlerini bırakmamaya çalıştılar ve hepsi de çıkan isyanlar sonucunda öldürüldüler. Bu durum, 1671′de denizci reislerin ayaklanarak iktidarı ele geçirmesiyle sona erdi. Reisler, hükümet şeklini değiştirdiler ve ölünceye kadar Ocağı yönetmek üzere bir dayı seçtiler. Garb ocaklarının Osmanlı Devleti’ne bağları, XVIII. yüzyıl başlarında daha fazla gevşedi. 1711′de Cezayir-i Garb dayısı bulunan Ali Çavuş, beylerbeyilikle gelen Osmanlı paşasını karaya çıkarmadı ve çekilip gitmek zorunda bıraktı. Ali Çavuş, III. Ahmed’e kıymetli armağanlar göndererek beylerbeyilikle dayılığın ayrı ayrı kimselerde olmasının mahzurlarını açıkladı ve her ikisinin birleştirilmesini rica etti. Ali Çavuş’un bu isteği kabul edilerek, kendisine Cezayir Beylerbeyliği verildi ve bu tarihten sonra dayıların birçoğuna beylerbeyilik de verilerek, kendilerine yazılan emirlerde, Cezayir Beylerbeyisi ve dayısı diye hitap edilmişti. Bir yıl sonra, Trablusgarb’da Karamanlı sülâlesi kuruldu ye bu sülâlenin kurucusu Ahmed Bey İstanbul’a başvurarak, beylerbeyilik fermanını aldı. 1737′de ise, Hüseynî sülâlesinden Ali Bey Tunus’ta tek hâkim olarak kaldı ve beylerbeyilik uhdesine verildi.

Paşa Dayılar zamanında Cezayir eyaleti kesin şeklini aldı. Merkezde, beylerbeyinin yanında, bir danışma meclisi olan divan vardı. Beş yüksek memurdan oluşan divanın en önemli azası, maliye işlerine bakan Hazineci idi. Ondan sonra gelen üye de, denizcilik işleriyle uğraşan Yalı Vekilharcı idi. Divanın kâtipliklerini dört divan hocası yapmaktaydı.

Eyalet, merkez sancağından başka, üç sancağa bölünmüştü. Doğu, Güney ve Garb beylikleri adıyla tanınan bu sancakların başında birer bey bulunmaktaydı. Bunlar beylerbeyine vergi verirler, fakat beyliklerinin yönetimini bağımsız sayarlardı.

Türklerin Cezayir’i Garb eyaletinde dikkat ettileri bir husus da, yerli kadınlardan doğan çocuklarını yüksek makamlara geçirmemekti. Bunlara Kuloğulları denilirdi ve ocağın topçu kuvvetini oluştururlardı.

1718 yılında Avusturya ve Venedik’le yapılan antlaşmaların maddeleri arasında, Venedik gemilerinin ve tüccarlarının Akdeniz’de, Grab ocakları korsanlarının saldırılarına uğramamaları ve güvenlik içerisinde seyahat edebilmeleri için bir madde konmuştu. Venedikliler, Garb ocaklarının bu maddeyi kabul etmeyeceklerini tahmin ettikleri için, kendileriyle ocaklar arasında bir sınır saptanması teklif ve bu sınırlar dışında meydana gelecek saldırıdan Osmanlı Devleti’ni sorumlu tutmayacaklarını taahhüt etmişlerdi. Sonuçta Tunus ve Trablusgarp, Avusturya ile ayrı ayrı antlaşma yaptılarsa da Cezayir antlaşmayı kabul etmedi. Cezayirlilerin bu itaatsizliği ve Avrupa devletlerinin şikâyetleri üzerine buraya doğrudan doğruya istanbul’dan bir beylerbeyi atandı. Ancak, Cezayir Dayısı, beylerbeyi olarak atanan Mehmed Paşa’yı Cezayir’e sokmadı ve kendisine haber göndererek, karaya çıkmamasını istediler.

Cezayir gemicileri, Venediklilerle yapılan antlaşma ile saptanılan deniz sınırına aldırış etmeden, Venedik gemilerini yağma ettikleri gibi, Fransızların ticaretine de engel oluyorlardı.

Fransa’nın İstanbul Sefiri Divan-ı Hümâyûn’a başvurarak, Cezayirlilerin Fransızları ticaretten men ettiklerini, kendilerine sattıkları hububatı başkalarına da sattıklarını ve Cezayir nefe-ratına harcadıkları parayı vermediklerini ileri sürdü. Bunların önlenmesi istendi. Bunun üzerine Cezayir’e bir Divan-ı Hümâyûn hükmü gönderildi (Mayıs 1735). Yabancı devletlerle yapılan antlaşmalara ve Osmanlı Devle-ti’nin ikazlarına rağmen korsanlığın önüne bir türlü geçilemiyordu.

Merkezden uzak olan bu ocak aynı zamanda ve bağımsız hareketlerini artırıyordu. Çeşitli zamanlarda, ticareti tehlikeye koyan aşırı hareketleri or-sanlıkları yüzünden, Fransızların, İngilizlerin ve Felemenklerin bombardımanlarına hedef oldular. Hatta bir aralık Louis XIV. devrinde Fransızlar bu ülkeyi işgale bile giriştiler. Özellikle dayıların fazla cüretkâr hareketleri, müstemleke politikasının revaçta bulunduğu devirden pek tehlikeli oluyordu. Napoleon devrinde Fransa yeniden Cezayir’i Garb işine el attı. Kendisinden sonra bu yolda yüründü.

XVIII. yüzyılın sonunda Cezayir’de ticaret Yahudilerin eline geçti. Başlarında ise Jozef Bakri ve Neftali Busnaş adlarında iki Yahudi tüccar vardı.

Bu sırada Avrupa devletleri ile savaş halinde bulunan Fransa, erzak gereksinimini bu iki firma aracılığıyla sağlıyordu.Fakat paraları olmadığından aldıklarını karşılıklarında senet veriyorlardı. XIX. yüzyıl başında Osmanlı imparatorluğu’nun çıbanbaşı haline gelen Cezayir’e 1810 yılında bir ferman gönderilerek Cezayir’i Garb ocağı halkının Hacca, Rumeli ve Anadolu’ya gidenlerden, ölenlerden, mallarına müdahale edilmemesi ve eşyalarından gümrük alınmaması bildirildi.

Osmanlı ve yabancı tüccar gemilerine müdahale eden Cezayir korsanlarının nizam altına alınması için buraya bir firkateyn gönderildi (1814). Bu tarihte Cezayir Dayısı Ali Dayı haznedarı ocaklısı tarafından öldürüldüğünden bu kaz Ömür Dayı bu göreve getirildi. Aynı zamanda Cezayir’e giden firkateyne de Cezayir korsanları karşı koymayarak hürmet göstermek zorunda kaldılar. Ne var ki, aynı yıl Ömer Paşa da Cezayir halkı tarafından katledildiğinden Numan Hoca atandı.

Bu arada ingiltere Hükümeti, Cezayir ocağının Avrupa küçük devletleriyle vergi almadan barış yapmasını ve Hıristiyan esirlerin, az bir para karşılığında, serbest bırakılmasını teklif etti. Cezayir Beylerbeyi Ömer Paşa ölümünden evvel bu şartlara boyun eğmek zorunda kaldı. Fakat ingiliz donanmasının çekilip gitmesinden sonra, Ömer Paşa’nın ölümü üzerine bu anlaşmadan vazgeçildi (1815). Bunun üzerine ingiltere ve Felemenklerin saldırısına uğrayan Cezayirliler 1815 yılında ingiltere ve Felemenk ile barış yapmak zorunda kaldılar. Beylerbeyi ile yabancı devletler arasında anlaşmalar sürerken, korsanlık da devam etmekteydi. Nitekim, 1815 yılında Cezayir’in Buna şehrinde limana gelen ingiltere ve Felemenk mercan gemilerine halk saldırarak yağmaladılar.

Cezayir’in elden çıkması Dayı Hüseyin Paşa zamanına rastlar.

Hüseyin Paşa, borçların ödenmesi için birkaç kez Fransa Hükûmeti’-ne mektup yazdı ancak, yanıt alamadı. 1827′de Fransa’nın Cezayir Konsolosu Devaj, Hüseyin Paşa’nın bayramını kutlamak için geldiği zaman, Fransa Hükûmeti’nin niçin yanıt vermediği kendisinden soruldu. Konsolostan aldığı sert cevap karşısında kendisine hâkim olamayan Hüseyin Paşa, elindeki yelpazeyi konsolosun yüzüne vurdu.

Daha önce, iktisadî durumun düzelmesi için Cezayir’i zaptetmeyi düşünen Fransa, elçisine yapılan bu muameleyi fırsat bilerek, Hüseyin Paşa’-ya bir ültimatom verdi ve ültimatomun koşulları kabul edilmeyince, savt,; açarak Cezayir’i denizden abluka altına aldı. 56 bin kişilik bir kuvvetle şehri kuşatarak 5 Temmuz 1830′da şehri teslim aldılar. Bunun üzerine Cezayir Kalesi’nde bulunan Türkler, gemilerle İzmir’e getirilerek, Urla’ya yerleştirildiler. Şehirde kalan halkın acınacak bir halde bulunması sebebiyle Fransa ile Osmanlı Hükümeti arasında uzlaşma yoluna gidildi ve bu sebeple Amed-ci Reşid Bey, ortaelçilikle Paris’e gönderildi. (1834)

1830′dan sonra Cezayir büyük değişikliklere uğradı, Eski Türk Mağribî şehri yerine yavaş yavaş büyük bir Avrupa şehri kuruldu. Şehir, Fransızlar tarafından işgal edildikten sonra, halkın 10 bin kişilik kesimi, Cezayir’den ayrıldı.

1830′da Cezayir’de mevcut 176 dinî binadan 1862′de ancak 48 adedi kalmıştır. (9 cami, 19 küçük cami, 20 mescit ve zaviye)

Hâlâ var olan islâm binaları arasında özellikle Al-Saydiya Camii’nden getirilen sütunlar ile inşa edilen bir re-vakın süslediği “Büyük Cami” önemlidir. Diğer bir cami ise, istanbul’daki Bizans mabedlerini anımsatan salip biçiminde bir plana göre, 1660′da inşa edilen Balıkhâne Camii ve 1696′da Day al-Hacı Ahmed tarafından, daha eski bir binanın yerine kurulan Sidi abd-al Rahman al-Salibî Camii önemli yapılardır.

Cezayir, bugün Afrika’nın kuzey kıyısında Cezayir ülkesinin (Algârie) ve ilinin merkezidir.

Akdenizi  Feth Edip Cezayir’ de devlet kuran Barbaros Hayreddin Paşa kimdir?

Büyük Osmanlı kaptan-ı deryası (amirali). 1466’da bir rivayette de 1483 yılında doğdu. Asıl adı Hızır’dı. Din ve devlet yolunda yaptığı büyük işlerden dolayı Kanuni Sultan Süleyman Han tarafından, dine hayrı dokunan manasına gelen Hayreddin ismi verildi. Doğu Akdeniz kıyılarındaki kavimler tarafından “kızıl sakallı” manasına gelmek üzere Barbarossa diye tanınmaktadır.

Midilli’nin Osmanlılarca fethinden sonra, kale muhafızı olarak buraya gelmiş, aslen Vardar Yenicesi’nden Yakub Ağanın dört oğlundan biriydi. Hızır’ın, İshak ve Oruç adında iki ağabeyi ve İlyas adında bir kardeşi vardı. İshak Midilli’de çalışıyor, Oruç ve Hızır deniz ticareti yapıyorlardı. Üç kardeş baba memleketi olan Selanik ve Saros’a gemi işleterek ticaretle meşgul oluyorlardı.

O zamanlar korsanlarla dolu Akdeniz’de deniz ticareti tehlikeli bir işti. Nitekim Oruç Reis de ticaretle uğraşırken Rodos şövalyeleri tarafından esir edildi. Bir kolayını bulup esaretten kurtulunca, iki kardeş birlikte denizciliğe başladılar. Bu konuda Şehzade Korkut’un yardımlarını gördüler. Şehzade Korkut’un ölümünden sonra denizci iki kardeş beraberce Tunus Hafsi Sultanı Ebu Abdullah Muhammed’e müracaat ederek ganimetlerin beşte birini vermek şartıyla Halkül-Vad Kalesine yerleştiler (1512).

Ceneviz, Fransız, İspanyol ve Venedik gemilerine karşı kazandıkları başarılar, servet, kuvvet ve şöhretlerini artırdı. Kuzey Afrika’daki bazı kabilelerin ileri gelenleri tarafından zalim beylere, İspanyol ve Ceneviz istilacılarına karşı yardıma çağırıldılar. Böylece Oruç Reis, Kuzey Afrika’da bir devlet kurmaya başlıyordu. Becel, Cicel, Şirşel ve Cezayir ellerine geçti. İspanya’nın müttefiki olan Tenes ve Tlemsen’i de aldılar. Fakat İspanyollara sığınan Tlemsen Beyi, İspanyol kuvvetleri ile tekrar hücuma geçti. Bu harpte Oruç Reis şehid oldu. Oruç Reisin şehadeti sonrasında çıkan karışıklıklarda Hızır Reisin mertlik ve ustalığı Cezayir şehrinde bir süre tutunmasına yettiyse de, ilerde İspanyollarla Arapların tekrar hücum edeceğini anlayan Hızır Reis, Yavuz Sultan Selim’e bir heyet göndererek, topraklarının Osmanlı hakimiyetine kabulünü diledi. Yavuz Sultan Selim bu teklifi memnuniyetle kabul etmekle kalmadı. Barbaros Hayreddin’e Beylerbeyi payesini verdi. Her türlü yardımı vaad etti ve Kuzey Afrika’ya 2000 kişilik bir yeniçeri kuvveti ile top gönderdi. Ayrıca Anadolu’dan asker toplama izni verdi. Hızır Reis, 1520’den sonra, bütün Hıristiyanlık dünyasını ürküten fevkalade zaferler kazandı. Akdeniz’deki bütün Türk ve öteki Müslüman denizciler onun emrine girmek için koştular. Kısa zamanda kırk teknelik bir donanma kuruldu.

Cezayir, Şirşel ve Tenes tekrar ele geçirildi. Cezayir şehri yakınındaki Penon şehri İspanyolların elindeydi. Bunlar bilhassa Pazar günleri Müslümanların bulunduğu şehri topa tutuyordu. Barbaros, Penon Kalesini kuşatarak teslim olmalarını teklif etti. Kabul edilmeyince lağım kazılarak kale havaya uçurulup zaptedildi.

Aydın Reis idaresindeki Türk denizcileri, Marsilya ve Nis sahillerini basıp esir ve ganimetlerle dönüyorlardı. İslam alemini sevindiren bu zaferler, Hıristiyanları mateme boğuyordu. Rahiplerin gönderdiği şikayet mektupları ve bizzat gelen şikayetçilerin verdiği kara haberler o zamanlar Almanya, İtalya, Hollanda ve İspanya tahtlarına sahip olan imparator V. Şarlken’i bir meclis toplamaya mecbur etti. Toplanan bu meclis, İspanyol ve Fransız deniz kuvvetlerinin Andrea Doria komutasında, Barbaros Hayreddin Paşanın üzerine gitmesini kararlaştırdı. Bu gayeyle yola çıkan Haçlı donanması, Kuzey Afrika’da bir hareket üssü elde etmek üzere 40 gemilik bir donanma ile Şirşel’e çıkarma yaptı ise de şehrin müdafileri, Andrea Doria’yı birçok ölü ve yaralı bırakarak çekilmek zorunda bıraktı. Hayreddin Paşa, Haçlı donanmasını bulmak üzere Akdeniz’e açıldı. Fakat Andrea Doria selameti İspanya kıyılarına kaçmakta buldu. Barbaros Hayreddin Paşa, Akdeniz’de çarpışacak düşman bulamayınca, İspanya’da Hıristiyan zulmüne karşı ayaklanan Endülüs Müslümanlarına yardım etti ve binlerce Müslümanı Afrika’ya geçirerek kurtardı.

1533 senesinde Kanuni Sultan Süleyman tarafından İstanbul’a çağrılan Hayreddin Paşa, yerine evlatlığı Hasan Ağayı bırakarak mükemmel bir donanma ile İstanbul’a doğru yola çıktı. Yolda 18 gemilik bir düşman filosunu Mesina açıklarında yaktı. Koron’da bulunan Haçlı donanması Preveze’ye kaçtı. İstanbul’da büyük bir merasimle karşılanan Barbaros, birkaç gün sonra Kanuni Sultan Süleyman tarafından kabul olundu. Merasimle, Cezayir Beylerbeyi payesiyle kaptan-ı deryalığa tayin edildi.

1534 baharında 80 gemilik donanma ile Akdeniz’e açılan Hayreddin Paşa, Santa Luka, Sidraro, Fondi ve Isperlanga şehirlerini zaptetti. Bundan sonra Tunus’a yönelen Osmanlı donanması, Tunus Beyi Hasan’ın üzerine yürüdü. Kayrevan’a çekilen Hasan Bey mağlup oldu ve kabileler itaate mecbur edildi (1534).

Tunus Beyinin Avrupa’dan yardım isteği üzerine 1535′te Alman İmparatorluğu, Papalık, İspanya, Napoli, Ceneviz ve Portekiz donanmalarından mürekkep 300 gemi ve 24 bin kişilik ordu, Halkül-Vad’de karaya çıktı. Burayı bir süre müdafaa eden Hayreddin Paşa, Tunus şehrine çekildi. Şehrin müdafaası zorlaşınca, Haçlı ordusunu yaran Osmanlı ordusu, Babüz Zünnab limanına çıkarak oradan Cezayir’e geçti. Şehre giren Haçlılar, günlerce katliam yaptılar. Cezayir’e gelen Barbaros, tekrar denize açılarak, İspanya kıyılarına baskınlar düzenledi. Mayorka ve Minorka adalarının limanlarını tahrip etti. Yolda Haçlı donanmasından Müslüman esirleri kurtardı ve gemilerle Cezayir’e döndü.

Tekrar İstanbul’a davet edilen Hayreddin Paşa, 1536’da karadan Napoli’ye yürüyecek orduya denizden yardımla vazifelendirildi. Osmanlı donanması, Otranto’da çıkartma yaptı ve Kastro Kalesini zaptetti.

Bir sene sonra Venedik’e ait Syra, Egina, Nios, Paros, Tinos ve Skorpento ve Kasos adaları zaptedildi. Nakos dukalığı Osmanlı idaresine bağlandı. Osmanlı donanmasının parlak zaferleri Venedik’i güç durumda bıraktı. Papa’ya ve diğer Avrupa devletlerine müracaat ederek Haçlı donanması talebinde bulunan Venedik’in isteği kabul edildi. 600 gemilik olan Haçlı donanmasının komutasına yine Andrea Doria getirildi.

Barbaros Hayreddin Paşa, bu büyük deniz kuvvetini, 27 Eylül 1538’de Preveze önlerinde 122 kadırga ile karşıladı. Akşama kadar süren tarihin bu en büyük deniz muharebesi sonunda, Haçlı donanması perişan edildi. Andrea Doria gecenin karanlığından istifade ederek, savaş alanından kaçabildi (Bkz. Preveze Deniz Savaşı). Böylelikle Akdeniz’de Osmanlı hakimiyeti tamamen sağlanmış oldu.

Barbaros Hayreddin Paşanın gücünden faydalanmak isteyen Beşinci Karl, onu Kuzey Afrika hükümdarı olarak tanıyacağını, ancak, Osmanlı Devletinden ayrılmasını istedi. Bu teklif kabul edilmeyince, Beşinci Karl, yanında Andrea Doria ve Fernando Cortez ile Cezayir’e saldırdı. Ancak Hasan Ağa tarafından mağlup edildiler.

Hayreddin Paşa, daha sonra İspanya ve İtalya sahillerine hücumlar tertipleyerek, İspanya Kralını, Fransa Kralı Birinci Fransuva ile sulha mecbur etti ve bu esnada birçok Müslüman esiri kurtardı. 1544’te İstanbul’a döndü. İstanbul’da iki sene yaşadıktan sonra 1546’da vefat etti. İstanbul Beşiktaş’ta deniz kenarındaki türbesine defnedildi. Ölümüne ebced hesabı ile “Mate reisül-bahr” (Denizin Reisi vefat etti. H. 953) tarihi düşürülmüştür.

Osmanlı Devletinde 12 sene kaptan-ı deryalık hizmetinde bulunan Barbaros Hayreddin Paşa, devletin sınırlarını Fas’a kadar uzattı. Beşiktaş’ta bir medrese inşa ettirdi. Serveti ile İstanbul’un bir çok semtine hanlar, hamamlar, konaklar, evler, değirmenler, fırınlar yaptırdı. Hayreddin Paşa geceyi üçe ayırırdı. Birinci kısmında Kur’an-ı kerim okur, ikinci kısmında ibadet eder ve üçüncü kısmında da uyurdu.

Yavuz Sultan Selim Dönemi

Hızır ve Oruç 1516′da ele geçirdikleri yüklü bir gemiyi armağan olarak Piri Reis himayesinde Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim’e gönderdiler. Bunun üzerine Yavuz Sultan Selim de onlara verdiği desteğin bir ifadesi olarak armağanlar yolladı. Oruç Reis ve Hızır Reisi’in, ağabeyleri İshak’ın da kendilerine katılmasından sonra korsanlıkla yetinmeyip Kuzey Afrika’da toprak edinmeye başladılar. 1516-1517′de İspanyollara karşı savaştılar ve Tenes, Tlemsen ve Oran kentlerini ele geçirerek Cezayir’i denetimlerine aldılar. Oruç Reis Cezayir hükümdarı ilan edildi. İspanyollar ertesi yıl Cezayir’i geri almak için Araplarla birleşerek saldırıya geçti. Bu savaşta Hızır Reisin ağabeyleri olan İshak Reis ve Oruç Reis öldürüldü. Hızır Reis, Yavuz Sultan Selim adına para bastırıp hutbe okutarak ona bağlılığını bildirdi. Yavuz Sultan Selim’de Hızır Reis’i Cezayir Beylerbeyliğine atayarak koruması altına aldı. Bunun üzerine önce Tunus ve Tlemsen Beyleri birleşerek Cezayir’e yürüdüler. Cezayir şehri dışındaki toprakları alıp, Cezayir içindeki halkı ayaklandırdılar. Ayaklanmayı bastıran Hızır Reis beyleri durdurdu. 1519′da Cezayir’e gelen İspanyol donanmasını mağlup etti. Ama Cezayir halkının durumu ve Tunus Beyi ile yapılan savaşın iyi netice vermemesi üzerine gemileri ve kendine bağlı Reislerle Cezayir’i bırakıp Şerşel Adaları’na çekildi…..

Barbaros’un Kaptan-ı Derya “Hayreddin” olması

Hızır Reis 1520-1525 arasında Avrupa’nın Akdeniz kıyılarını vurarak büyük ganimetler elde etti. 1525’de Cezayir’i yeniden ele geçirdi. Ertesi yıl Şerşel’e baskın düzenleyen Cenevizli Amiral Andrea Doria’yı yenilgiye uğrattı. Kanuni Sultan Süleyman’ın Alman seferi sırasında Andrea Doria’nın Mora kıyılarına saldırması Osmanlıları güç duruma düşürdü. Bunun üzerine Kanuni, Hızır Reis’i İstanbul’a çağırdı ve 1533’te “Hayreddin” adını verdiği Hızır Reis’i Osmanlı donanmasının başına ( kaptan-ı derya) atadı.

Hayreddin Paşa 1534′te Akdeniz’e açıldı ve İtalya kıyılarına seferler düzenleyip Tunus’u ele geçirdi. Ancak Andrea Doria komutasındaki Haçlı donanması karşısında Tunus’u bırakmak zorunda kaldı ve ertesi yıl İstanbul’a döndü. 1536′da daha güçlü bir donanmayla yeniden Akdeniz’e açılan Barbaros, İtalya kıyılarını vurdu ve Ege Denizi’ndeki Venedik adalarını Osmanlı topraklarına kattı.

Preveze Deniz Savaşı

Osmanlıların Akdeniz’deki denetiminin artması üzerine, Papalık, Venedik, Ceneviz, Malta, İspanya ve Portekiz gemilerinden oluşan bir “Haçlı donanması” kuruldu ve başına Andrea Doria getirildi. Osmanlı donanması ile Haçlı donanması 1538’de Preveze Körfezi önlerinde karşılaştı. Haçlıların 600′den fazla gemisi vardı. Bunun 308′i harp teknesi olup, 120′si en büyük oturak gemileriydi. Haçlılar donanmaya on binlerce forsadan başka 60 bin asker bindirmişlerdi. Hayrettin Paşa komutasında ise 122 kadırga ve forsalar dışında 20 bin askeri vardı. Toplamı 80 bin kişiyi bulan bir deniz savaşı daha önce hiç görülmemişti. Savaş sonucunda haçlı donanması 128 gemisini kaybetmiş, 29′u da Osmanlı denizcileri tarafında ele geçirilmişti. Hayrettin Paşa hiçbir gemisini kaybetmezken dört yüz kadar levent’i sehit olmuştu. Hayreddin Paşa, tarihe Preveze Deniz Savaşı olarak geçen savaşın mutlak galibiyetini Osmanlı devletine kazandıran Kaptanı Derya olarak adını tarihe yazdıracaktı. Bu zafer Osmanlı Devleti’nin Akdeniz’deki egemenliğini pekiştirdi.

Kutsal Roma Cermen İmparatoru Şarlken, Preveze’nin öcünü almak için 1541′de Cezayir’e saldırdıysa da başarılı olamadı. Bu arada Fransa Kralı I. François, Şarlken’e karşı Osmanlılardan yardım isteyince, Kanuni Barbaros’u Fransa’nın Akdeniz kıyılarına gönderdi. Barbaros, Toulon’da Fransız donanmasıyla birleşerek 1543′te Nice’i aldı. Ertesi yıl İstanbul’a dönen Barbaros Hayreddin Paşa, 4 Temmuz 1546’da burada öldü, Beşiktaş’taki türbesine defnedildi.

Etkileri

Osmanlı Devleti’nin kaptan paşaları, hil’atlerini Barbaros’un Beşiktaş’taki türbesinde giyerlerdi, bu törende dua edilir ve fakir fukaraya yemek verilirdi.

Sefere çıkan veya tatbikata giden Türk gemileri, günümüzde dahi bu türbenin önünden geçerken Barbaros’u top atışıyla selamlarlar.

Barbaros Hayreddin Paşa’nın anısına 1941-1943’te İstanbul’un Beşiktaş semtinde dikilen Barbaros Anıtı, ünlü heykelciler Ali Hadi Bara ile Zühtü Müridoğlu tarafından yapılmıştır. Heykelin arkasında Yahya Kemal Beyatlı’nın şu dizeleri yazılıdır:

:Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?

:Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!

:Adalar’dan mı? Tunus’dan mı, Cezayir’den mı?

:Hür ufuklarda donanmış iki yüz pare gemi

:Yeni dogmuş aya baktıklari yerden geliyor;

:O mübarek gemiler hangi seferden geliyor?

Beşiktaş’taki Kadıköy iskelesine Beşiktaş Barbaros Hayrettin Paşa İskelesi adı verildi ve mimarlar Erkan İnce ile M. Hilmi Şenalp tarafından Osmanlı Mimarisi tarzında yenilendi.Türk Donanması’ndaki muhtelif gemilere adı verildi.

Kitapları: Gazavat-ı Hayrettin Paşa’nın tam metni vikikaynakta yer almaktadır.

Gazavat-ı Hayrettin Paşa  Türk Edebiyat tarihinin ilk otobiyografi denemesidir. Eserin baş tarafında da belirtildiği gibi Barbaros Hayreddin Paşa biyografisini Seyyid Muradi’ye yazdırmıştır. Kanuni Sultan Süleyman bir gün Barbaros Hayreddin’i huzuruna çağırmış ve ferman etmiş:” Bre Hayrettin bir kulun ömrüne bu kadar az zamanda bu kadar çok fütuhat düşmez. Bana ister manzum ister mensur bir eser yaz ben de haine-i amiremde saklayayım ki bizden sonra gelecek nesillere ibret ve ders olsun.” Bu ferman üzerine kendi söylemiş, Seyyid Muradi yazmıştır

Piri Reis Kimdir ve  Hayatı ( …. – 1554)

Osmanlı denizci. Dünya haritaları ve denizcilik kitabıyla tanınmıştır. Doğum tarihi kesin olarak bilinmiyor. 1465-1470 arasında Gelibolu’da doğdu. Kahire’de öldü. Asıl adı Muhiddin Pirî’dir. Karamanlı Hacı Ali Mehmed’in oğlu ve ünlü Osmanlı denizcisi Kemal Reis’in yeğenidir. Akdeniz de korsanlık yapmakta olan amcasının yanında yaklaşık 1481′den sonra denize açıldı. 1487′de onunla birlikte İspanya’daki Müslümanlar’ın yardımına gitti. 1491-1493 arasında Sicilya, Sardunya, Korsika adalarına ve Güney Fransa kıyılarına yapılan akınlara katıldı. Amcasıyla birlikte Osmanlı Devleti’nin hizmetine girerek 1499-1502 Osmanlı-Venedik Savaşı’nda bir savaş gemisinde kaptanlık yaptı. 1511′de amcasının ölümü üzerine Gelibolu’ya çekilerek Kitab-ı Bahriye (Denizcilik Kitabı) üzerinde çalıştı ve 1513′te bir dünya haritası çizdi. 1516 Mısır seferinde Osmanlı donanmasında kaptan olarak savaştı.

1517′de ilk çizdiği haritayı I. Selim’e (Yavuz) sundu. 1521′de Kitab-ı Bahriye’yi tamamladıktan sonra 1522′de Rodos seferine katıldı.1524′te sadrazam Makbul İbrahim Paşa’yı Mısır’a götüren gemiye kılavuzluk etti. Sadrazamın ilgilenmesi üzerine 1525′te Kitab-ı Bahriye’yi yeniden düzenleyerek onun aracılığıyla I. Süleyman’a (Kanuni) sundu. 1528′de çizdiği ikinci haritasını da padişaha armağan etti. 1528′den sonra güney denizlerinde görev yaptı. Portekizlilerin Aden’i alması üzerine Süveyş’teki Osmanlı donanmasına kaptan atanarak 26 Şubat 1548′de Aden’i geri aldı. 1552′de önemli bir Portekiz üssü olan Maskat’ı ve ardından Kişm Adası’nı alarak Hürmüz Kalesi’ni kuşattı. Portekizliler’in Basra Körfezi’ni kapatmak istediklerini duyarak kuzeye yöneldi. Katar Yarımadası’na, Bahreyn Adası’na egemen olarak Mısır’a geçti. Donanmayı Basra Körfezi’nde bıraktığı için sefer sırasında kendisinden yardımını esirgeyen Basra Valisi Kubâd Paşa’nın da girişimleriyle suçlu görülerek idam edildi. Büyük bir denizci olduğu kadar büyük bir haritacı olan Pirî Reis, korsanlık günlerinden başlayarak gezip gördüğü yerleri yabancı kaynaklardan da yararlanarak tarihi ve coğrafi özellikleriyle birlikte kitabında anlatmış ve haritalarını çizmiştir. Kitab-ı Bahriye’nin nazımla yazılan ve denizcilikle ilgili tüm bilgilerin toplandığı başlangıç bölümünde, genel açıklamalardan sonra Ege ve Akdeniz adaları tanıtılarak, denizle ilgili gözlem ve deneyim önemi vurgulanır. Fırtına, rüzgâr çeşitleri, pusula ve haritanın tanımından sonra dünyayı kaplayan denizler ve karaların oranı belirtilir. Portekizliler’in denizcilikteki ilerlemeleri ve keşifleri, Çin Denizi, Hint Okyanusu, Akdeniz ve Ege Denizi’ndeki rüzgârlar, Basra Körfezi, Atlas Okyanusu ayrıntılı biçimde anlatılır. Düz yazı ile anlatımın başladığı haritalı bölüm asıl metni oluşturur. Bu bölümde Çanakkale Boğazı’ndan başlayarak Ege Denizi kıyı ve adaları, Adriyatik denizi kıyıları, Batı İtalya, Güney Fransa, Doğu İspanya kıyılarıyla çevresindeki adalara ilişkin tarihi, coğrafi bilgiler verilerek kuzey Afrika kıyıları, Filistin, Suriye, Kıbrıs ve Anadolu kıyıları izlenerek Marmaris’te tüm Akdeniz’in havzası noktalanır. 1513′te çizdiği ilk haritasında Kristof Kolomb’un 1498′de çizdiği Amerika haritasından, Portekiz ve Arap haritalarından yararlandığını belirtir. Elde kalan parçası Avrupa ve Afrika’nın batı kıyılarıyla Atlas Okyanusunu, Antil Adalarını, Orta ve Güney Amerika’yı gösterir. 1528′de çizdiği ikinci haritasından günümüze kalan parça, büyük bir dünya haritasının kuzey batı köşesi olup Atlas Okyanusu’nun kuzeyini, kuzey ve orta Amerika’nın yeni keşfedilmiş kıyılarını ve Grönland’dan Florida’ya uzanan kıyı şeridini içerir. Adalar ve kıyılar son keşiflere dayalı olarak daha doğru çizilidir. Keşfedilmeyen yerler ise beyaz bırakılarak, bilinmediği için çizilmediği belirtilir. İlk haritadan daha büyük ölçekli ve gelişkin olan ikincisi, teknik olarak döneminin en ileri örneğidir.

Barbaros’un izinde Cezayir’de Devr-i Alem

İsmail Kahraman’ın Kalem ve Kamerasından  KUZEY AFRİKA’DA Devr-i Alem

 Osmanlı’nın izinde Cezayir belgeseli

Barbaros Hayrettin paşalar… Türk denizcisi levnetler… Osmanlı’nın garp ocakları… Cezayir’de dayılar dönemi… Osmanlı’nın Cezayir eyaleti… 7-10 Şubat 2013 tarihlerinde Cezayir’in başkenti Cezayir ve  yakın çevresindeki İslam medeniyeti ve Osmanlı dönemi eserleri ile Fransa’nın Cezayir’de yaptığı soykırım ile ilgili belgesel çekip, Türkiye’nin Cezayir Büyük Elçisi ile söyleşi yaparak Devr-i Alem belgesel TV programı olarak tarihe not düşüp zamana noterlik yaptık. Osmanlı’nın izinde Cezayir belgeseli yazı serisi ile karşınızdayız.

 Osmanlı’nın izinde Cezayir yolundayız

Elimizde kameramız yine yollardayız. Bu kez uzaklara gidiyoruz. Gözden ve gönülden  ırak olsa da bizim coğrafyamız. Kuzey Afrika’ nın önemli merkezi bir zamanlar Osmanlı’nın  Cezayir eyaletine    gidiyoruz. Osmanlı kaptanı deryalarını, levnentleri ve en önemlisi   Akdenizi Türk gölü haline getiren Barbaros Hayrettin paşayı   hatırlayıp ruhlarını şad edeceğiz. Elimizde kameramız dilimizde Yahya Kemal’ın ünlü şiiri Barbaros’un izini takip  ederek  7-10 Şubat  2013 tarihlerinde Cezayir’de  Devri Alem belgeselini çekerek  Türkiye’ye  döndük. Kaptanı derya Hayettin paşa gibi Cezayir’e denizden değil, uçakla havadan giderken ünlü şiiride hatırlıyorduk.

Devr-i Alem Cezayir'de

Yahya Kemal’in dizelerinde Barbaros

Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?

Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!

Adalar’dan mı? Tunus’dan mı, Cezayir’den mı?

Hür ufuklarda donanmış iki yüz pare gemi

Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor;

O mübarek gemiler hangi seferden geliyor?

 Barbaros’un  izinden Cezayir gezisi

Yahya Kemal Beyatlı’nın  Barbaros Hayrettin paşanın  deniz zaferleri ile ilgili yazdığı bu şiirini terennüm ederken Kuzey Afrika’nın önemli merkezi Cezayir’i adım adım gezdim. Barbaros’un Akdeniz’deki  izini   11 bin metre yüksektentakip ederek Cezayir’e doğru yola çıktım. Kültür ve medeniyet tarihimizin izlerini araştırmak üzere dur durak bilmeden dünya coğrafyasında Devr-i Alem yapıp, belgesel görüntülerle tarihe not düşüp zamana noterlik ederken  Kuzey Afrika, Osmanlı’nın Garp ocakları hiç unutulur mu?

Cezayir türküsünden haberimiz var mı?

Bir çok Türkü vardır. Söylendiğinde içimiz cız eder. Bazı coğrafyalar vardır anıldığında ahı figan ederiz. “Çanakkale içinde aynalı çarşıyı” hep söyleriz, ancak Çanakkale şehitlerini yeni anmaya başladık. “Sarıkamış’ta karlar altında ki Mehmet”in türküsü yeni bizim ciğerimizi dağlıyor. Hele yemen türküsü yüz binlerce Mehmetçiğin çöllerde nasıl fida-i can ettiğini bizlere fısıldarken, yemen şehitlerini yeni hatırladık. Nihayet Türkiye Yemen şehitleri için  Sana’ya bir anıt dikebildi.Osman paşanın Plevne’de  kahramanlık destanıCezayir'de Devr-i Alem belgesel TV programı olarak belgesel görüntüler çekerken yazdığı Tuna boylarında Plevne’de bir  anıt ve kitabe bile yok.

Çanakkale içinde Aynalı çarşı, Sarıkamış’ta karlar altında ki Mehmet’in, Burası yemendir,Gülü çemendir türkülerinden başka daha bir çok türkülerimiz var Mehmetçiklerimizi anlatan tıpkı Cezayir türküsü gibi. Cezayir, tıpkı Yemen, Hicaz ve Sina çöllerinde olduğu gibi onbinlerce Mehmetçiğe mezar olmuş coğrafya. Onlar buralara gitmişler, bazıları türküler bestelemiş, bazıları ilahiler söylemiş, bazıları da ciğerleri dağlayan şiirler bırakmış. Anadolu’dan, Osmanlı illerinden, Balkanlar ve Ortadoğu’dan Garp ocaklarına giden bir milyona yakın Mehmetçikten hiç haber alınamadı, onlarda gidip dönmediler.

Cezayir, Tunus ve Libya. Bilmediğimiz belki de bilmek istemediğimiz gönüllerimizi sızlatan yüzbinlerce Mehmetçiğe mezar olan coğrafya. İşte bu gerçeği bizlere bir ok gibi bir mızrak gibi içimizi sızlatırcasına hatırlatan Cezayir türküsünün hikayesi, türkünün içerisinde gizlidir. Tıpkı Yemen türküsü gibi, Çanakkale türküsü gibi.

Ünlü Cezayir türküsünün hikayesi

Cezayir türküsü Anadolu’da Tunus, Libya ve Cezayir’de ki garp ocaklarına İlahı Kelimetullah ve cihat için giden, onda yedisi şehit olan Anadolu kuzularının anısına yazılıp, bestelenmiş, Edirne’den Kars’a, Sinop’tan Antalya’ya bütün Anadolu illeri ve Osmanlı coğrafyasından Kuzey Afrika’ya giden Mehmetçikleri anlatan türküdür, bir anlamda şehitler için bir anıttır ve destandır.

Cezayir’in harmanları

Cezayir’in harmanları savrulur

Savrulur da sol yanına devrilir

Sarı buğday samanından ayrılır

Sokakları mermer taşlı

Güzelleri hilal kaşlı Cezayir

Gemilere çürük tahta dayanmaz

Yiğitlere gaflet bastı uyanmaz

Aman Allah buna canlar dayanmaz

Sokakları mermer taşlı

Güzelleri hilal kaşlı Cezayir

Cezayir’i bir ikindi bastılar

Camilere çifte çanlar astılar

Yiğitleri kurban diye kestiler

Sokakları mermer taşlı

Güzelleri hilal kaşlı Cezayir

 Akdeniz’İ Türk Gölü yapan Barbaros Kardeşler

Evet Cezayir’de şehit olan Mehmetçiklerin ruhlarını şad etmek üzere gidiyorum. O Cezayir’in harmanı türküsünde anlatılan Mehmetçikleri ilk kez belgesel görüntülerle ekranlara getireceğiz, onların ruhlarını şad edeceğiz, onlara vefasızlığımızı bir nebze de olsa affettireceğiz.

Cezayir’e sadece Garp ocaklarından gidip şehit olanları anlatmayacağız, Akdeniz’i Türk gölü haline getiren Afrika’nın sömürülmesini önleyen, İspanyol zulmü altında inleyen Endülüslü Müslümanlara sahip çıkan Cezayir, Tunus, Fas coğrafyasını Osmanlı’ya armağan eden Barbaros Hayrettin paşaları, Cezayirli Hasan paşaları, Hızır reisleri ve Osmanlı Kaptan-ı deryalarını ve  osmanlı leventlerini anacak, ünlü Türk denizcisi Piri Reis’i hatırlatmaya çalışacağız. Barbaros’un devlet kurduğu Cezayir’de çekeceğimiz belgesel görüntülerle kültür ve medeniyet tarihimizi ekranlara getireceğiz. Cezayir’de yaşanan muhteşem deniz zaferlerini belgesel görüntülerle Devr-i Alem farkıyla ekranlara getirmek için Cezayir’e gidiyoruz.

Cezayir’de Fransız Soykırımı

300 yıl Osmanlı yönetiminde kalan Cezayir bir oldu bittiyle Fransızlar tarafından 1830 yılında işgal edilir. Yüzyıldan fazla süren işgalden milyonlarca Cezayirli şehit olur. Cezayir’in acı tarihinde Fransız soykırımının etkisi çoktur. Sadece 1950-1960 yılları arasında 1,5 milyon Cezayirli vahşice katledilir. Fransız vahşetini de araştırıp Cezayir’de ki Fransız soykırımını da belgesel görüntülerle Devr-i Alem farkıyla ekranlara getirmek için Cezayir’e gittim.

Bugünkü Cezayir

Bugün Cezayir, gerek doğalgaz ve gerekse petrol bakımından dünyanın en zengin ülkelerinden birisi. Ancak en fakir insanlar burada yaşıyor. Cezayir halkı büyük sıkıntı içerisinde. Bugün bir çok Türk işadamı Cezayir’de yatırım yapıyor. Türkiye ile Cezayir arasında ilişkiler iyiye doğru gidiyor. Bugünkü Cezayir ile ilgili Cezayir’in ekonomik, ticari ve turizm potansiyelini de belgesel görüntülerle ekranlara getirmek üzere Cezayir’e gidip 3 gece 4 gün’de belgesel çekimleri yaparak tarihe not düşüp zamana noterlik yapacağız…Cezayir limanı

Hazırlıklarımızı tamamladık, kamera ve fotoğraf makinalarımızı  aldık. Çok değerli tarihçi özellikle Kuzey Afrika bölgesi olan  Cezayir, Tunus, Fas, Libya üzerinde uzman olan bir zamanlar babası da Libya Başbakanlığı yapan gazeteci-yazar Orhan Koloğlu beyle Kuzey Afrika üzerine söyleşi  yapıp, son yazdığı Türk Korsanları kitabını da alarak tüm hazırlıklarımızı tamamladık ve sonra bir zamanların garp ocakları dediğimiz Cezayir’e doğru yola çıkmadan önce Barbaros Hayrettin Paşa’nın, İstanbul Beşiktaş’taki türbesni ziyeret edip Fatiha okuduk. Barbaros’un gemilerinin Akdeniz’e  açıldığı Beşiktaş limanındaki dalgaları seyrederek Yahya Kemal’in ünlü şirini söyleyerek Akdeniz semalarından uçakla Cezayir’e doğru yola çıktık..

 Akdeniz hava sahasında

Değerli gönül dostu Prof. Dr. Orhan Gedikli beyin orgnizasyonunda, Ejder tur firmasının sahibi Uğur beyin önderliğinde Cezayir’e doğru gitmek üzere Türk Hava Yolları uçağıyla yolculuğa başladık. Uçağımız bir zamanlar Türk denizcilerinin gezdiği Akdeniz semalarına doğru uçarken Barbarosları, Piri Reisleri hatırlıyordum. Barbaros’un izini 10 bin metre yukarıda takip ederek Yunanistan semalarını aşıp Adriyatik Denizi üzerinden Sicilya Yarımadası’nın üstünden Akdeniz’e açılırken bizim için tarih adeta yeniden dile geliyor, uçağımızın uçuş güzergahını ekrandan seyrederken Sicilya-Malta adaları adeta dile gelip Kanunileri, Piri Reisleri, Barbaros kardeşleri ve Turgut Reisi hatırlatıyordum. Malta adasının 10 bin metre yukarıdan manzarası Turgut Reis’in ve Oruç Reis’in nasıl şehit olduğunu bizlere hatırlatıyor, Malta hava sahasından geçerken malta sürgünlerini de hatırlamadan edemiyordum. Daha önce Malta’ya yaptığım gezide Türk denizcisi Turgut Reis komutasında ki leventlerimizin destansı mücadelelerini hatırlamış, bize Malta’yı gezdiren rehber Osmanlı’yı nasıl denizde yendiklerini gururla anlatırken ister istemez üzülmüştüm. Uçağımız Akdenizi bir kuş gibi geçerek Tunus üzerinden Cezayir hava sahasına giriyor, sahil ile kıyı arasında ki paralel uçuşumuz solumuzda karlı Atlas dağları, sağımızda masmavi Akdeniz suyu, kıyıya vuran ve adeta köpük köpük olan dalgaları seyrederek cezayirin başkenti Cezayir hava limanına fırtınalı bir ortamda uçağımız iniş yapıyordu.

Cezyir’de  muhteşem karşılama

Bizi Cezayir’de karşılayacak tur firmasının yetkilisi Zeynep hanımın özel çabasıyla pasaport ve gümrük kuyruğunda hiç beklemeden Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmanın haklı gururuyla Cezayirliler bizi bağrına basıp, gurubumuzla birlikte Cezayir’e giriş yapıyoruz.

20 kişilik grubumuzla Cezayir şehir merkezine doğru ilerlerken tarih gözümüzde canlanıyor, Kuzey Afrika’ya İslam medeniyetini getiren Ukbe Bin Nafiler ve Allah dostu Sahabe-i Kiram’ı hatırlıyoruz. Cezayir’de ilk gözümüze çarpan yeni inşaatlar ve Fransızların 1960 öncesi yaptığı tipik Fransız binaları, yoğun trafik ve çok sıkı polis kontrolü. Neredeyse her sokak ve her cadde başında (Şurta) yazan polis araçları kontrol ve takip yapıyor. Cezayir’de çok sıkı bir polis kontrolü var. Dünyanın 70’den fazla ülkesini gezdim. Bu kadar çok polis kontrolü ve sıkı takibin Cezayir’de olduğunu gördüm. Cezayir geçmişte terörden çok çekmiş bir ülke. Sadece terör döneminde 1,5 milyona yakın insan olmüş. Terör Cezayir’i geçmişte kasıp kavurmuş, siyasi istikrarsızlık, devlet otoritesinin sarsılması Cezayir’e çok pahalıya mal olmuş. Bu yüzden Cezayir’de kalıdğımız süre içerisinde en çok polisle muhatap olduk ancak Türkiye’den geliyor olmamız ve Türk olmamız bütün sıkıntılarımı hafifletti, Cezayir’de birinci sınıf ülke vatandaşı olmanın gururunu ve mutluluğunu yaşadık. Cezayirliler Türkiye’ye ve Türklere büyük sempati duyuyor. Cezayirlilerin ifadesiyle Türkler “Hıyarun nas”. Bu da ne demek diyeceksiniz, hıyar insan değil, insanların hayırlısı demek.

Cezayir’de ilk akşam

Fransızlardan kalma otelimize yerleştikten sonra kısa bir şehir turu yapıp dükkanlara, büfelere giriyor, Osmanlı’dan kalma büyük postahane binasının önünden Postahane binasını seyrederek Cezayir tarihini düşünüyorum. Postahane binası Fransızlar tarafından değiştirilse de muhteşem mimarisiyle göz ve gönül ziyafeti sunuyor. Küçük kubbeleri, kapı girişinde ki sütunlar, büyük kapılarıyla Osmanlı- Endülüs mimari sentezinin muhteşem bir örneği. Postahane binasının çevresini dolaşıp, koruma ağaçlarının altından caddeleri gezerek dükkanlarda ki fiyat durumunu da tespit etmeye çalışıyoruz. Cezayir neredeyse Türkiye’de ki fiyatlarla aynı seviyede. Herşeyi dışarıdan ithal eden Cezayir’de tekstil ve giyim eşyalarında ki fiyat yüksekliği dikkatimizi çekiyor.

Hayat Holding’in Cezayir başarısı

Cezayir’de bizi ilk akşam bir sürpriz bekliyor. Gezi heyetinde yer alan Prof. İbrahim Balcıoğlu’nun arkadaşının oğlu olan Hasan Uğur bey otelimize kadar gelerek bizi karşıladı. Cezayir’in önemli bir restorantına birlikte gidiyoruz. Cezayir’de yemek kültürü biraz Cezayir, biraz Osmanlı biraz Fransız. Cezayir’in kendine özgü bizim kuzu dolması dediğimiz meşhur meşviğ ziyafeti ile ağırlanıyoriuz. İçerisi sebze dolu olan kuzu 6 saat fırında pişirilmek suretiyle bütün halde masaya getiriliyor, masada hem göze hem damağa hitap edercesine süslü ve özel örtenimsi hava ile masaya getirilip misafirlere sunuluyor.

Hasan Uğur beyden Hayat Holding’in Cezayir yatarımıyla ilgili bilgiler alıyoruz. 2000’li yılların ortasında Hayat Holding deterjan ve çocuk bezi fabrikası kurarak Fas ve Tunus’a da ihracat yapıyor. 850 kişinin çalıştığı firmanın genel müdürlüğünü yapan Hasan Uğur bey 35 yaşında genç ve dinamik bir insan. Cezayir’in en büyük ekonomi dergisi Hasan beyi kapak konusu yaparak Hayat Holding’e geniş de bir yer ayırmış. Gebze bölgesinde Kastamonu Entegre olarak yatırımları olan Hayat Holding’in Cezayir’de ki başarısından gurur ve mutluluk duyuyoruz.

Cezayir şehitler anıtı ve tarih müzesindeyiz

Cezayir’de ikinci günümüz. İlk durağımız Cezayir Özgürlük meydanı. 1830’dan 1962 yılına kadar 130 yıl Fransızlara karşı özgürlük macadelesi veren Cezayir halkı sadece 1945-1962 arasında 1,5 milyon insanını kaybetti. Cezayir’de Fransızlar tam anlamıyla bir soykırım yaptılar. Cezayir tarih müzesinde çekim yapmamıza izin verilmiyor. 1982 yılında açılan bu müze adeta Cezayir’in hafızası, her şeyi. Bu müzede bütün Cezayir tarihi görsel malzemelerle anlatılmış. İslamiyet’in Cezayir’e nasıl geldiği, Osmanlı döneminde ki Cezayir ve Fransız işgali sırasında ki Cezayir her safhası ile anlatılmış. Müzeyi gezdikten sonra meydana çıkıyoruz, müzenin tam karşısında muhteşem bir şehitler anıtı var. Palmiye yaprağının sembolize edildiği anıt 1,5 milyon Cezayirlinin ruhunu da şad ediyor. Şehitler anıtında Cezayir’de Fransız soykırımında şehit olan tüm Cezayirliler başta olmak üzere Osmanlı ve İslam medeniyeti döneminde Cezayir için şehit olan isimleri unutulmuş aziz şehitlerimizi rahmet, minnet ve şükranla anarak aziz ruhları için Fatiha  okumayı da ihmal etmiyoruz. Sağanak  halinde  yağan  yağmurun hüznü ile şehitlikten ayrılıp Cezayir’deki gezimizi sürdürüyoruz.

Cezayir’de Cuma namazı

Cezayir’de Osmanlı mimarisiyle yapılan büyük bir camiide Cuma namazımızı kılıyoruz. Namaz yaklaştıkça akın akın cemaat camiiye geliyor. Cuma namazı kılanlar arasında kadınlar ve kız çocuklarının oluşu dikkatimi çekiyor. İmam, vaaz yaptıktan hemen sonra elinde bastonuyla uzun bir hutbe okuyor. Sonra 2 rekat namaz kılıyoruz. Ardından cenaze namazı da kılarak camiiden ayrılıyoruz.

Tıpasa antik kentindeyiz

Cezayir’in sahil kenti tarihi Tıpasa kentine doğru yola çıkıyoruz. yeşillikler içerisinde ve modern mimariyle yapılmış otoyoldan geçerek Tıpasa antik kentindeki Ekibimiz Cezayir Tıpasa şehrinde Kleopetra anıt mezarını ziyaret ederkenCleopatra anıt mezarının bulunduğu tepeye çıkıyoruz. Müthiş bir anıt. İkinci Kleopartanın mezarının bu anıtın önünde olduğunu öğreniyoruz. Unesco tarafından koruma altına alınan anıt çevresinden Akdeniz sahillerini seyretmek bizleri tarihe yolculuğa çıkarıyor. Daha sonra sahildeki antik tiyatronun bulunduğu Osmanlı döneminde sur ve kale yapılan Tıpasa kentinin muhteşem manzarası ve dalgaların sahile vuruşunu belgesel görüntülerle tarihe not düşüp zamana noterlik yapıyoruz.

Fransızların işgali başlattığı tarihi limnadayız

Vakit akşam. Cezayir’deki gezimizin şimdi ki durağı tarihi Cezayir limanı. Fransızlar 1830’da ilk çıkarmayı gerçekleştirdiği limandayız. Osmanlı döneminde gümrük binası, liman surları ve limanda ki tarihi eserler aynen korunmuş.Loş ışık altında tarihi liman binası Fransızların bu bölgedeki yaptığı katliam ve soykırımın adeta şahitliğini yaparcasına bir abide gibi karşımızda duruyor. Limanın sakin ve sessiz hali dalgaların sahile vuruşu, bizi hüzünlendiriyor, işgal yıllarında Cezayir’de şehit olan aziz şehitlerimizin ruhuna Fatihalar okuduk.

Cezayir’dekİ tarihi (Kasbah) Osmanlı şehrindeyiz

Bugün 9 Şubat 2013  Cezayir’de  üçüncü günümüz. Sağanak yağmur bize adeta hoş geldin dercesine eşlik ederek tarihi Cezayir limanının yolunu tutuyoruz. Barbaros Hayrettin paşanın gemilerini demirlediği limanda bugün çok büyük yük gemileri ve askeri gemiler konuşlanm

 

ış. Tarihi liman binası ve sur askeri bölge olduğu için çekim yapmamıza izin verilmiyor.Uzaktan görüntülerini çekerek Cezayirlilerin Kasbah dediği Osmanlı kasabasına doğru yola çıkıyoruz. Kasbah, tam bir Cezayir-Osmanlı mimarisini yansıtıyor. Polis nezaretinde tarihi şehri gezip, tarihi bir evin üzerinden Cezayir şehrini, limanı, Cezayir’in muhteşem manzarasını doya doya seyrediyoruz.

Kasbah’da  Osmanlı ruhu

Bazı yerler ve mekanlar vardır ki asırlar geçsede tarihi kimliğini unutmaz. Tıpkı Cezayir’deki Osmanlı şehri Kasbah gibi. Fransızlar  Cezayir’de sadece insan soykırımı değil tarihi eser ve kültür soykırımıda yapmış. Osmanlı ve İslam dönemi eserlerinin neredeyse tamanını yıkan Fransızlar kendi mimarısı ile sevimsiz binalar yapmışlar. Fransız soykırımından kurtulan tarihi Kasbah şehri harabe hali ile geçmişin nazlı yadigarı. Biz tarihi Kasbah mahallesinde gezimizi sürdüyoruz.

Cezayir Osmanlı dönemi eseri Keçiova Camii
Cezayir Osmanlı dönemi eseri Keçiova Camii

Cezayir dayılarından Mustafa paşa sarayının muhteşem manzarasını, saraydaki misfafir kabul yeri, odalar, mutfak, banyo terbiatı, harem dairesi,Türk-İslam mimarisinin muhteşem bir örneği olarak medeniyet tarihimizi semobilze ediyor. Avlunun ortasındaki havuzlu fiskiyedeki balıklar dikkatimlizi çekiyor.

Keçiova Camii’nin muhteşem mimarisi göz ve gönül ziyafeti sunarken restorasyon çalışmaları tarihi eserin korunmasını işaret ediyor, Camii’nin hemen yanındaki Cezayirli Hasan paşa sarayı önünde ki palmiye ağacı ile Cezayir’in tarihi geçmişine şahitlik yapıyorum. Sarayın hemen yanındaki 1500’lü yıllardan kalma Seyit Abdurrahman türbesi hemen yanıbaşındaki mezarlar türbsenin karşısındaki Fransız koleji ve kolejdeki kilise Fransızların yıkımınıda sembolize ediyor. Fransızlar sadece insanları soykırıma uğratmamış, Cezayir’deki Osmanlı dönemine ait tarihi eserler ve mimari eserlerin yüzde doksan beşini de yıkarak büyük bir kültür katliamı yapmış. Bir başka sarayda Cezayir’in tarihi geçmişi ile ilgili bir çok eser, giyim eşyası, müzik aletleri, kadın ve erkeklere ait eşyalar sergilenerek, genç nesle tarih ve kültür bilinci anlatılıyor. Cezayir deyince akla hurma da geliyor. Hurma dükkanlarından hurma satın alırken pazarlık yapmak istiyoruz ama Cezayirliler pazarlıktan hiç hoşlanmıyorlar ve inidirimde yapmıyorlar.Cezayir’deki şimdiki durağımız hayvanat bahçesi. Fransızlar 1837 yılında büyük bir botanik park ve hayvanat bahçesi yapmış. 5 bin dönüm alan üzerindeki hayvanat bahçesi ve botanik park gerçekten görülmeye değer. Ağaç çeşitleri, bitki türleri ve hayvan çeşitleri turistlerin büyük ziyaretçi akınına uğruyor. Parkın hemen üstündeki Cezayir Özgürlük anıtı, parka hakim bir cezaevi askerin nöbet tutuşunu andırıyor. Cezayir’deki son akşamımızı bir Lübnan restorantında Türk damak zevkine uygun yemek ziyafetiyle noktalıyoruz.

Cezayir’de  Türk Büyükelçisi ile söyleşi

Artık  Cezayir’e elveda vakti geldi. Bugün 10 şubat 2013. Cezayir’de son günümüz. İlk olarak meşhur Cezayir mercanlarının satıldığı dükkana gidiyoruz. Denizin derinliklerinde çıkartılan mercanların her biri altın değerinde. Streside aldığı söylenen mercanlar yüksek fiyatlara satılıyor. Mercanların nasıl çıkartıldığının ve nasıl işlendiğini öğrendikten sonra Cezayir belgeselimize son noktayı koymak üzere Türkiye’nin Cezayir Büyükelçisi Adnan Keçeci beyi ziyarete gidiyoruz. Büyükelçilik binamız halen kirada. İspanya Büyükelçiliği ile yan yana. Hurma ağaçları ve yeşillikler içerisinde başkent Cezayir’e hakim noktada bulunan tipik Akdeniz mimarisiyle yapılan elçilik binamızın kapısında bizleri yeni Cezayir büyükelçimliz Adnan Keçeci bey karşılıyor. Adnan beyle Türkiye-Cezayir ilişkileri konusunda özel bir söyleşi yapıyoruz. Adnan bey Cezayir’in borcu olmayan ender ülkelerden birisi olduğunu, doğalgaz ve petrol üreten ülkelerin başında geldiğini, özellikle inşaat sektörünün Cezayir’de hareketli olduğunu, Cezayir’de iş ve yatırım yapacak Türk firmalarının ciddi iş yapabileceklerini söylüyor. Türk-Cezayir ilişkilerin her geçen gün geliştiğini yakın bir gelecekte Türkiye’den Cezayir’e üst düzey ziyaretler yapılabileceğinin altını çiziyor, Türkiye ile Cezayir arasındaki ticaret hacminin 4 milyon dolar seviyesinde olduğunu açıklıyor. Cezayir’deki gezimizi tamamlayarak THY uçağı ile Türikye’ye doğru yola çıktığımzda güneşli bir hava bizleri Cezayir’den uğurlarken, karlı Atlas dağları, masmavi Akdeniz eşlik ediyor ve Cezayir gezisine katılan çoğu tıp profesörü olan arkadaşlardan Cezayir gezisiyle ilgili görüş ve intibalarını alıyoruz.

Osmanlı’nın Akdeniz ve Kuzey Afrika Zaferleri

Oruç Reis’in Ege Denizi’nde Rodos Şövalyelerine tutsak düşmesi, kardeşi İlyas’ın şehit olması.

1510 Oruç Reis serbest kaldıktan sonra, yaşadığı olayın etkisiyle tüccar yerine korsan olmaya karar verdi.

Oruç Reis, Akdeniz kıyılarına akınlar düzenledi ve ganimetler elde etti.

Hızır Reis ticareti bırakarak Tunus’un  Cerbe Adası’na gelip ağası (ağabeyi) Oruç Reisle beraber korsanlığa başladı.

1512 İki kardeş Tunus Sultanı Muhammed ile anlaşarak Tunus’taki Halkü’l-Vaâd ( La Gaulette) limanını kullanmaya başladı.

1516-1517’de İspanyollara karşı savaştı ve Tenes, Tlemsen ve Oran kentlerini ele geçirerek Cezayir’i denetimlerine aldılar.

1517 Oruç Reis Cezayir hükümdarı ilan edildi.

1518 İspanyollar Cezayir’i geri almak için Araplarla birleşerek saldırıya geçtiler. Bu savaşta kardeşleri İshak Reis ve Oruç Reis şehit oldular.

1518 Yavuz Sultan Selim, Hızır Reis’i Cezayir Beylerbeyliğine atayarak koruması altına aldı.

1519 Hızır Reis, İspanya donanmasını yenilgiye uğrattı.

Cezayir’i bırakarak Şerşel Adaları’na çekildi

1520-1525 arasında Avrupa’nın Akdeniz kıyılarını vurarak büyük ganimetler elde etti.

1530’da Cezayir’i yeniden ele geçirdi.

1531 Şerşel’e baskın düzenleyen Cenevizli Amiral Andrea Doria’yı yenilgiye uğrattı.

1534’te Akdeniz’e açıldı ve İtalya kıyılarına seferler düzenledi.

1534’te Tunus’u ele geçirdi. Ancak Haçlı donanması karşısında Tunus’u bırakmak zorunda kaldı.

1536’da daha güçlü bir donanmayla İtalya kıyılarını vurdu.

1536 Ege Denizi’ndeki Venedik adalarını Osmanlı topraklarına kattı.

1538’de Preveze Deniz Savaşında Haçlı Donanmasını yendi.

Toulon’da Fransız donanmasıyla birleşerek 1543’te Kutsal Roma Germen İttifakını yenerek Nice’i aldı.

Cezayir hakkkında Ansiklopedik bilgiler…

Cezayir neresi?

Cezayir (Cezayir Demokratik Halk Cumhuriyeti), Kuzey Afrika’da bulunan, Afrika’nın coğrafi açıdan en büyük ülkesidir. Cezayir’in komşuları kuzeydoğuda Tunus, doğuda Libya, güneydoğuda Nijer, güneybatıda Moritanya ve Mali, batıda Fas ve Batı Sahra’dır. Etnik açıdan bir İslami, Arap ve Berberi ülkesidir. Ülke ismi Arapçada (El Jazair) adalar anlamındadır.

Cezayir (Cezayir Demokratik Halk Cumhuriyeti), Kuzey Afrika’da bulunan, Afrika’nın Sudan’dan sonra ikinci büyük ülkesidir. Cezayir’in komşuları kuzeydoğuda  Tunus, doğuda  Libya, güneydoğuda  Nijer, güneybatıda  Moritanya ve Mali, batıda  Fas ve  Batı Sahra’dır. Etnik açıdan bir İslami, Arap ve Berberi ülkesidir. Ülke ismi Arapçada (El Jazair) adalar anlamındadır. Kuzeyinde Akdeniz, kuzeydoğusunda Tunus, doğusunda Libya, güneyinde Nijer ve Mali, güneybatıda  Moritanya, batıda Fas ile çevrili olan 2.381.741 km2 yüzölçümüyle Sudan’dan sonra Afrika’nın ikinci büyük ülkesi. Kuzeybatı  Afrika’da yer alan Cezayir’in  Akdeniz’de 1025 km uzunluğunda kıyısı vardır.

Cezayir‘in  Tarihi

Cezayir çok eski tarihlerde bir yerleşim merkeziydi. Bilinen en eski halk Berberilerdir. Cezayir kıyılarına önce Fenikeliler gelmiştir.M.Ö. 814-813 yıllarında Kartacalıların eline geçen ülke, gelişerek bilhassa kıyı ticâretinin önemli bir merkezi olmuştur. Daha sonra  Romalılar ve  Bizanslılar tarafından işgâl edilmiş olan Cezâyir’de halk, bu zamanlarda Hıristiyanlığı kabul etmişlerdir.

İslamiyeti yaymak için dünyânın her tarafına dağılan Müslümanlar 7. asırda buralara gelmişlerdir. Abdullah bin Ebû Serh tarafından burası fethedilmiştir. Cezâyir halkı İslâmiyeti kabul etmiş,İslam devletinin hâkim olduğu zamanlarda İslâmiyetin sâyesinde ilerlemiş, benimsedikleri İslam kültür, medeniyet ve âdetlerini ve Arapça lisanını günümüze kadar muhâfaza etmişlerdir.

On altıncı asırda Oruç Reis ve Hızır Reis (Barbaros Hayrettin Paşa) reisler tarafından fethedilen Cezâyir, Akdeniz’i yağma, talan ve barbarlıklarıyla kan gölü hâline getiren Avrupalı korsanlara karşı mücâdele eden Müslüman leventlerin üssü hâline gelmiştir. Barbaros Hayreddin Paşa daha sonra burayı Osmanlı Devletinin bir beylerbeyliği hâline getirmiştir. Üç asır Osmanlı idaresinde kalan Cezâyir’de o devre âit eserler ve gelenekler canlılığını hâlâ korumaktadır.

Cezayir’de Fransız soykırımı

1830 senesinde Fransızlar, çok büyük deniz ve kara kuvvetleri ile uzun savaşlardan sonra ülkeyi ele geçirdiler. Bir sömürge idaresi kuran Fransızları halk hiçbir zaman kabul etmedi, devamlı ayaklanma teşebbüsleri içerisinde bulundu (Bkz. Abdülkadiri Cezayiri). Fransa İkinci Dünya Savaşında (1942) Cezayir’i mukavemet merkezi olarak kullandı. Savaş bittikten sonra Cezâyir’liler gösterdikleri fedâkârlığa karşılık bağımsızlık veya Fransızlarla aynı haklara sâhip olmak istediler. Bu istek Fransızlar tarafından büyük bir tepki ile karşılandı ve halk katledilmeye başlandı. 1789 Fransız İhtilâli ile her türlü hürriyetlerin yayıldığı ülke olduğu yıllarca söylenen Fransa, Cezayir’deki insanlara bu hürriyeti tanımıyordu. İçindeki Haçlı rûhunu Cezâyirde’de göstermiş, kitle katliamı yapmıştır. Günümüzde, o zamandan kalma toplu mezarlar çıkmaktadır. 1948’de Fransa buranın sömürge değil, Fransa toprakları olduğunu îlân etti. Dış dünyâya karşı yapılan bu îlâna rağmen burayı bir sömürge olarak idâre etmeye çalışmışlar ve aslâ Cezayir halkına Fransızlarla eşit haklar tanımamışlardır. 1950 senesinden sonra Fransa’ya karşı mücâdelede teşkilâtlanmaya başlayan halk, muntazam bir ordu kurmayı başardı. 1954 senesinde bilfiil başlayan silâhlı mücâdele, 1956 senesinde bağımsızlığa kavuşan Fas ve Tunus’un da desteğini sağladı. Mücâdele 1962’de “Cezayir Demokratik Halk Cumhuriyeti” adıyla bağımsızlığını îlân etmesiyle netîcelendi.

Fransa’nın îtirâzlarına ramen 10 devlet tarafından bağımsızlığını îlân etmesinin hemen ardından tanınan Cezâyir, 1963 senesinde ilk anayasasını halk oyu ile kabul etmiştir. Bu anayasaya göre beş yıl için halk tarafından seçilen meclis yine beş yıl için Cumhurbaşkanını seçiyordu. Yürütme organı, Cumhurbaşkanı ve bakanlar kurulu tarafından meydana gelmektedir. Bu ilk anayasa mûcibince seçilen ilk Cumhurbaşkanı Ahmed bin Bella 16 Haziran 1965’te Albay Huari Bumedyen tarafından bir darbe ile devrildi. Kurulan ihtilal konseyi tarafından 1978’e kadar idâre edilen ülke aynı sene kabul edilen yeni bir anayasa ile idâre edilmeye başlamıştır. 7 Şubat 1979’da Şadli bin Cedid devlet başkanı oldu. 1989’da Sosyalizme ilişkin bütün ifâdelerden temizlenen, siyâsal çoğunluk ilkesini kabul eden ve grev hakkı tanıyan yeni anayasa halk oylamasıyla kabul edildi. 26 Aralık 1991’de yapılan seçimlerin ilk turunda oyların % 85’ini alan İslâmî Selâmet Cephesi 288 milletvekili kazandı. Bunun üzerine seçimler iptal edildi. 16 Ocak 1992’de sürgünden dönen Budiyaf, Yüksek Devlet Konseyi Başkanı ve Devlet Başkanı oldu. 9 Şubat 1992’de 12 ay süreli sıkıyönetim îlân edildi. 4 Mart 1992’de İslâmî Selâmet Cephesi yasa dışı îlân edildi. Siyâsi faaliyetleri yasaklayan ve birçok kişiyi îdâm ettiren Budiyaf 29 Haziran 1992’de bir suikast neticesinde öldürüldü. Cezayir’de iç karışıklıklar hala devam etmektedir (Aralık 1992).

* Cezayir’in Fizikî Yapısı

Akdeniz’e paralel olan iki sıra hâlindeki Atlas Sıradağları ülkeyi birbirinden farklı üç coğrafi bölgeye ayırır. Büyük ve Küçük Atlaslar ismini alan sıradağlardan kuzeyde olan Küçük Atlaslar, pekçok vâdi ile sık sık parçalandığı için tepe mânâsına gelen “Tell” ismini alırlar. Bu sıradağlar ile Akdeniz kıyıları arasında kalan bölge ülkenin en bereketli topraklarının bulunduğu ovalık bir arâzidir. Kıyı bölgesinde doğudan batıya doğru gidildikçe Chliff (Şelif) Vâdisi yer alır. Bu vâdi diğer kıyı kesimlerine nazaran oldukça kıraç olup, daha sonra tekrar verimli toprakların başladığı “Oran Sahili” ismindeki bölge uzanır. Tell Dağları batıdan doğuya doğru gittikçe yükselmektedir. En yüksek yeri Djurdjura Tepesi olup, yüksekliği 2308 metredir. Güneydeki İkinci Atlas Sıradağları Büyük Atlas Sıradağları ismini alır. Bu dağ silsilesi ülke topraklarının büyük bir kısmını teşkil eden Büyük Sahra Çölü ile kıyı bölgesi arasında set vazîfesi görür.

Atlas Sıradağları arasında geniş ve yüksek havzalar vardır. Dağlardan çıkıp bu havzalardan geçen sular yine bu bölgede bulunan tuz göllerine dökülür. Bu göllerden en önemlileri Sctottech Chargui, Z.Chargui’dir. Platonun batı bölgesi yaklaşık 900 m yüksekliğe sahipken, doğu bölgesi 300 m civârında bir yüksekliktedir. Geniş çayırlıklara sahip olan yaylanın güneyindeki Büyük Atlas (Sahra Atlasları) Sıradağlarının en yüksek yeri 2328 m ile Cebel Chelia Tepesidir. Sahra Atlaslarının hemen güneyinde Büyük Sahra Çölü başlar. Yüzölçümü yaklaşık 1.995.000 km2 olan Cezayir Sahrası yüksekliği birkaç yüz metreyi geçmeyen düzlük şeklindedir. Güneyinde ise 3000 metreyi bulan volkanik dağlar mevcuttur. Buradaki Haggar (Ahaggar) Dağlarındaki Tahat Tepesi, yaklaşık 2918 m ile bölgenin en yüksek yeri olup, dorukları kışın karlarla kaplıdır. Sahra yüzey şekilleri olarak iki kısımdır. Birincisi “erg” adı verilen kumlarla kaplı kısmı, diğeri ise “hammada” denilen çakıl taşlarıyla örtülü kısımdır. Kumlu olan bölgedeki kumlar tepeler hâlide sahrayı kaplar. Bu kum tepeleri rüzgâr ve fırtınaların tesiriyle sık sık yer değiştirirler. Büyük sahrada yeraltı sularının çıktığı sulanabilen yerlerde vahalar bulunur. Dağlardan çıkan akarsular genellikle tuzlu göllere dökülürken bâzıları da sahranın kuzey kısmında bir müddet sonra kaybolurlar. Pek fazla büyük akarsuyu yoktur.

* Cezayir’in iklimi

Cezâyir üç farklı iklime sâhiptir. Tell Dağları ile Akdeniz sahilleri arasında kalan kıyı bölgesinde tipik Akdeniz iklimi hüküm sürerken iki dağ silsilesi arasında daha sert bir iklim hâkimdir. Sahra Atlaslarının güneyinden îtibâren yer alan çölde ise çöl ikliminin en belirgin özellikleri görülür. Yazların sıcak ve kurak, kışların ise ılık ve yağışlı geçtiği kıyı bölgesinde senelik yağış miktarı ortalama 500 mm civârındadır. Senelik sıcaklık ortalaması ise yazın 25°C, kışın ise 10°C civarındadır. Yazların çok sıcak ve kurak, kışların ise çok soğuk olduğu yayla bölgesinde kara iklimine benzer bir iklim hakimdir. Senelik yağış 250-400 mm arasında değişir, sahrada yazın gündüz 50°C’ye varan sıcaklık gece 10°C’ye kadar düşer. Gece ile gündüz arasındaki bu sıcaklık farkı kışın daha da artar. Kış mevsiminde gece sıcaklığın 0°C’nin altına düştüğü vâkidir. Şiddetli kum fırtınalarının estiği, senelerce bir damla yağmur yağmadığı sahrada bâzan sağnak hâlinde yağmurlar da görülür.

* Cezayir’in Tabiî Kaynakları

Bitki örtüsü bakımından oldukça fakir bir ülke olan Cezayir’in kıyı bölgesinde Akdeniz bitki örtüsü olan sert yapraklı bodur maki topluluğu görülür. Tell Dağlarına doğru çıktıkça yağışlı bölgelerde meşe, mantar meşesi ve çam ağaçlarıyla kaplı ormanlık bölge yer alır. Çayırlarla kaplı olan yayladan sonra Sahra Atlaslarının tepelerinden îtibaren başlayan sahrada yer yer çöl bitki örtüsü hakimdir. Sahradaki vahalarda palmiye ağaçları bulunur. Yabanî hayvanlar bakımından da pek önemli bir özelliği olmayan Cezâyir mâden bakımından çok zengindir. Tell bölgesinde demir, Tunus yakınlarında fosfat, magnezyum, volfram, kalay, altın ve elmas mâdenleri önemli miktarlarda olmasına karşılık kömür mâdenleri oldukça azdır. Petrol ve tabiî gaz yeraltı kaynaklarının en mühimleridir. Tabiî gaz rezervinde dünyanın en zengin ülkesidir. Sahra’da çırakılan petrol ve tabiî gaz Hassi Messaoud ve Libya sınırındaki Ejdele bölgelerinde bol bulunmaktadır.

* Cezayir’de  Nüfus ve Sosyal Hayat

25.866.000 civârında olan nüfûsu, Berberîler ve Araplar meydana getirmektedir. Fransa sömürgesi olduğu senelerde buraya yerleşmiş bulunan Avrupalıların pekçoğu bağımsızlıktan sonra ülkelerine dönmüşlerse de hâlen önemli miktarda Avrupalı vardır. Ülkenin asıl yerlileri olan Berberîlerin bir kısmı göçebe hayâtı yaşar. Halkının hemen hemen tamâmının Müslüman olmasına ve Arapça konuşmasına rağmen ulaşılması zor olan kuytu yerlerde yaşayan Berberîler çok eski çağlardan beri gelen gelenekleriyle Fenike menşeli bir alfabeye sâhip dillerini devâm ettirmektedir. Konuşulan diğer diller arasında Fransızca Berberîceden sonra gelir. Osmanlı eserleri ve kültürünün hâkim olduğu Cezâyir’de halkın dörtte üçü Akdeniz kıyı şeridinde yaşar. Kuzeyde km2ye 470 kişi olan yoğunluk, sahrada 3.5 km2ye bir kişi şeklinde çok büyük bir farklılık gösterir. Nüfus artışının % 32 olduğu ülkede halkın % 52’si şehirlerde geri kalanı ise köylerde, vahalarda ve göçebe olarak yaşar.

Okur-yazar oranının % 42 olduğu Cezâyir’de sekiz yıllık ilk öğretim parasız ve mecburidir. Ülkede okul ve öğretmen yetersizliği, bu yönde yapılan çalışmaların hızının nüfus artışına göre düşük olması mecburi öğretimin tatbik edilmesini engellemektedir. Cezâyir, Oran ve Kostantin Üniversiteleri olmak üzere toplam üç üniversitesi vardır. Ülkenin kültür merkezi durumundaki şehri aynı zamanda başşehri olan Cezâyir’dir.

* Cezayir’in Siyâsî Hayat

1965’te Ahmed bin Bella’yı deviren Albay Bumedyen kurduğu bir devrim komitesi ile ülkeyi yönetmiştir. 1976 senesinde halk oyuna sunulan bir anayasa kabul etmiştir. 27 Aralık 1978’de Bumedyen’in ölümü üzerine yapılan millî özgürlük cephesinin (Şubat 1979) kongesinde Albay Şadli Bin Cedid devlet başkanı seçilmiştir. 18 yaşını dolduran her Cezâyirlinin oy kullanma hakkına sâhip olduğu ülke, Birleşmiş Milletler, Arap Birliği Teşkilâtı ve Bloksuz Ülkeler Teşkilâtına bağlıdır.

* Cezayir’in  Ekonomi

Cezâyir’in ekonomisi tarıma ve petrola dayanmaktadır. Bağımsızlığını kazanmasından sonra bir ara ekonomik buhran geçiren ülke, hazırlanan kalkınma plânları çerçevesinde bu sıkıntıları her geçen gün bertaraf etmektedir.

Ülkede tarımın önemi büyüktür. Çalışan nüfûsun % 50’sinin tarımla uğraşmasına rağmen, tarıma müsâit arâzilerin az olması ve tarımın modern usûllerle yapılmaması sebebiyle yetiştirdikleri besin maddeleri ülke ihtiyacını karşılayacak seviyede değildir. Yetiştirdiği ürünlerin başında buğday, üzüm, arpa, hurma ve sebze gelmektedir. Tarım daha ziyade ülkenin kuzeyinde ve Akdeniz kıyılarında yapılır. Akdeniz kıyılarında nârenciye, bilhassa üzüm-zeytin ve tütün üretimi önemlidir. Halkın bir kısmı özelikle göçebe yaşayanlar havancılıkla uğraşır. İlkel usûllerle yapılan hayvancılıkta en çok küçük baş hayvanlar yetiştirilir. Koyun, keçi, sığır, deve ve eşek en çok beslenen hayvanlardır. Ülke, ekonomisinin açığını mâdenleriyle kapatmaya çalışmaktadır. 1956 senesinde bulunan petrol ve tabiî gaz yatakları dünyânın en zengin yatakları arasındadır. Özellikle Doğu Sahra’daki Hassı Messaoud civârında çıkarılan petrol ile Batı Sahra’daki HassiR’Mel yataklarından çıkarılan tabiî gaz ihraç ürünlerinin başında gelir. Demir, fosfat, kurşun, çinko, kükürt, civa ve kömür mâdenlerinin de işletildiği Cezâyir’de petrol, tabiî gaz ve diğer mâdenlerden elde edilen gelir sanâyi ve tarıma sermâye olarak kullanılmaktadır.

Petrol sanâyinin süratle geliştiği Cezâyir’de gübre, plastik ve kimyevî maddeler üretilir. Annaba’daki demirçelik tesisleri ülke ihtiyâcını karşılayacak seviyededir. Sanayi, gelişmesini bütün sorumluluğu elinde tutmak şartıyla yabancı sermaye yardımıyla sürdürmektedir. Montaj sanâyiinin bulunduğu Cezâyir yavaş yavaş imâlat sanâyiine geçme çabaları içerisindedir.

1974’e kadar ticâretini sadece Fransa’yla yapmaktaydı. 1974-79 seneleri arasında Fransa’nın ticâret tekelinden kurtularak Amerika Birleşik Devletleri ağırlıklı bir ticaret politikası tâkip etmiştir. Genellikle ABD ve Avrupa ülkeleriyle yaptığı ticaretinde petrol, tabiî gaz, naranciye ve hurma ihraç ederken, makina, motorlu vâsıta, besin maddeleri, ilâç, elektronik âletler ithal eder. Limanları her tonajda geminin yanaşabilmesine müsâit olan Cezâyir kendi deniz filosunu yeterli seviyede kuramamıştır.

Ulaşım: Cezâyir’de gelişmiş bir kara yolu ağı vardır. Karayollarının uzunluğu 72.091 kilometreden fazladır. Tunus sınırından Fas sınırına kadar uzanan ana demiryolu hattı, ara yollarla limanlara bağlanır. Önemli limanları Cezâyir, Oran, Annaba, Arzev ve Bicâye’dir. Cezâyir Dârü’l-Beyda milletlerarası hava alanıdır.

Osmanlı Devleti’nin  Tunus, Cezayir ve Trablusgarp Ocakları

Osmanlı Devletinin Kuzey Afrika’daki üç eyâleti; Tunus, Cezâyir ve Trablusgarb’a verilen ortak ad. Bunların muhtar bir idâreleri vardı.

On altıncı yüzyılda Kuzey Afrika kıyılarında, batıdan Portekizlilerle İspanyolların, doğuda da Osmanlıların katıldıkları büyük bir nüfuz mücâdelesi vardı. Türkler ilk olarak 1516’da Oruç Reis komutasında, İspanyollara karşı üstünlük kurarak Cezâyir’e ayak bastılar. Cezâyir bir aralık Tunus beyinin eline geçmiş ise de, 1525’te Hızır (Barbaros) tarafından geri alınmıştı. Akdeniz’i İspanyol gemilerine dar eden Hızır Reis, 1533’te Kânûnî Sultan Süleymân Hanın dâveti üzerine İstanbul’a gelerek Osmanlı Devletinin hizmetine girdi. Büyük Türk denizcisi, Cezâyir beylerbeyi hil’atini giyerek kaptan-ı deryâ unvânını aldı. Aynı yıl İstanbul tersânelerinde Barbaros Hayreddin Paşaya verilmek üzere 61 parça gemi inşâ edildi. Böylece daha da güçlenen Barbaros, 1551’de Trablusgarb’ı, 1574’te de Tunus’u ele geçirerek Osmanlı hâkimiyeti altına aldı.

Osmanlı Devletine katılan diğer yerlerde olduğu gibi, bu üç Afrika ülkesinde de başlangıçta klâsik eyâlet teşkilâtı kurularak, sâlyâneli birer beylerbeylik hâlinde doğrudan doğruya merkeze bağlanmışlardı. Sâlyâne yâni yıllıkla idâre olunan eyâlet ve sancakların bütün vâridâtı kendi hazîne yetkilileri tarafından tahsîl olunup, beylerbeyi ile sancakbeylerine ve kul (maaşlı asker) sınıfına hâsıl olan vâridâttan maaş verilir ve fazlası hazîneye gönderilirdi.

* Cezayir Ocağı

Barbaros Hayreddîn Paşanın Osmanlı Devleti hizmetine girmesiyle idâresinde bulunan Cezayir, beylerbeylik olarak kendisine verilmişti. Şehrin muhâfazası için de İstanbul’dan 2000 kadar yeniçeri gönderilerek Cezayir Ocağının temeli atıldı (1533). Bu miktar daha sonra 20.000’e kadar yükseltildi.

Bu kuvvetler Cezayir’de Kasriyye denilen yedi kışlada bulunurlardı. Teşkilâtları yeniçerilerin bölük teşkilâtının aynı olup, bütün zâbitlerinin üstünde en büyük zâbit olarak yeniçeri ağası vardı. Cezayir Ocağında yeniçerilerden başka Türklerden müteşekkil süvâri bölükleri ile yerlilerden kurulu Mahazin adında başka bir atlı kuvveti de bulunuyordu. Cezâyir’de biri beylerbeyine ve diğeri yeniçeri ağasına âit olmak üzere Paşa ve Ağa dîvânları vardı. Kerrase denilen Paşa Dîvânı; hazînedâr (defterdâr), vekilharc (gümrük emîni), emîr-i âhûr, beytülmâlci, azab ağası, kâdı ve yeniçeri ağasından müteşekkildi. Paşa Dîvânı eyâlet işlerine ve Ağa Dîvânı da yeniçeri ocağı işlerine bakarlardı. Ancak Ağa Dîvânı 1618’den îtibâren hükûmet yâni beylerbeyine âit işlere karışmaya başlayınca, vâlilerin nüfûzu kırıldı. Çok kısa süren bu durumdan sonra reislerin 1671’deki tekrar iktidârı almaları ile “dayılık devri” başladı.

İlk dayılar denizciler tarafından seçildiği hâlde, bir süre sonra yeniden kuvvet kazanan ocaklılar, seçimi kendileri yapmaya başladılar. Cezayir’de 18. yüzyılda vâlilerin hiçbir hüküm ve nüfûzları kalmadı. Dayının bir meclis tarafından seçilmesi usûlden ise de çok defâ buna uyulmazdı. Dayının, vâli ve kendisini seçen meclisle iş görmesi îcâb ederken, dayılar mevkilerini sağlamlaştırdıktan sonra kâideye riâyet etmez oldular. Bu bölünme ve merkeze riâyetsizlik 17. yüzyılda Cezayir Ocağının donanmasının güçten düşmesine sebebiyet verdi.

Nitekim 18. asrın ilk yarısında Cezâyir donanması yirmi kadar gemiye sâhipti ve bu devirde evvelce yirmi bin olan Cezayir yeniçerileri de beş bin hattâ iki bine kadar düştü. Bu durum, Cezayir’in 1830 yılında Fransızlar tarafından işgâl edilmesine kadar sürdü. Son dönemde artık beylerbeylik makâmı tamâmen kalkmış, ülke üzerindeki Osmanlı hâkimiyeti yeni seçilen dayıya hil’at ve fermân göndererek onun memuriyetini tasdik etmekten ibâret kalmıştı. Böylece hukûken Osmanlı topraklarından sayılan ve Osmanlı Devletinin Akdeniz’de giriştiği deniz savaşlarına katılan Cezayir’in dayıları, zaman zaman bağımsız bir devlet başkanı gibi hareket etmek, hattâ dış devletlerle ayrı ayrı antlaşmalar imzâlamak imkânı bulmuşlardı.

* Tunus Ocağı

Tunus 1534’te Barbaros Hayreddîn Paşa tarafından Benî Hafs Hânedânının elinden alınarak Osmanlı ülkesine katıldı. Başlangıçta Cezâyir beylerbeyliğine bağlı olarak idâre edilen Tunus, 1573 yılında doğrudan doğruya beylerbeylik yapıldı ve idâresi Haydar Paşaya verildi.

İnebahtı bozgununu müteâkib Tunus, Haçlı donanması komutanı Prens Donjuvan tarafından 1573’te işgâl edildi. Ancak Yemen fâtihi meşhur Sinân Paşa ertesi sene donanma ile gelerek Tunus’u geri aldı ve şehrin muhâfazası için de dört bin yeniçeri bıraktı. Tunus’un tekrar zaptından sonra daha güneyde ve sâhile yakın olan Kayrevan Hâkimi Şeyh Abdüssamed, 1586’da Osmanlı Devletine itâat ederek, kaleyi ve elindeki bütün toprakları Tunus beylerbeyine teslim etti.

Tunus’ta beylerbeylik dönemi 1594’te yeniçerilerin ayaklanarak kendi bölükbaşılarından birini üç yıl için dayı seçmeleri sonucu son buldu. Başlangıçta seçimle işbaşına gelen dayılar, bir müddet sonra Osmanlı hükûmetinin denizcilerden birini verâset yoluyla dayı atamaya başlamasıyla babadan oğula geçer bir duruma geldi.

On yedinci asırda Tunus’un idâresi görünüşte beylerbeyi emrinde ise de, Emîr-ül-Evtan denilen Vatan Sancakbeyinin, yâni üç kişinin elindeydi. Bu üçlü kuvvetin nüfûz mücâdelesi Tunus’un idârî ve iktisâdî gücüne önemli ölçüde darbe vurdu. Osmanlı pâdişâhları bunlara devamlı nasîhat yollu fermanlar göndermiş ise de bunlara uyan çıkmamıştı. 1705 yılında Hüseyin bin Ali dayılık yönetimine son vererek idâreyi tek elde topladı. Bu yeni durum Hüseynî Sülâlesinin idâre dönemi olarak Tunus’un 1881 yılında Fransız istilâsına kadar sürdü.

* Trablusgarb Ocağı

Rodos 1522’de Osmanlılar tarafından fethedilince, kalede bulunan Sen Jan şövalyeleri buradan çıkarak Trablusgarb’a yerleşmişler ve burasını kendilerine üs yapmışlardı. 1551 yılında kaptan-ı deryâ Sinan Paşa ile Turgut Reis’in Trablusgarb’ı fethetmesine kadar sürdü.

Trablusgarb fethedildikten sonra, eyâlet olarak, Turgut Reis (Paşa) idâresine verildi. Turgut Paşa Malta muhâsarasında şehid düşünce, bir aralık Cezayir’e bağlanan Trablusgarb, sonra tekrar ayrıldı. Ancak 1609’da dayılık usûlünün, diğer ocaklarda olduğu gibi, Trablusgarb’da da kabûlü, beylerbeylik sisteminin eski otoritesinin kaybına sebeb oldu. 1711 yılında Karamanlı Ahmed Bey, hem dayı hem de paşa olarak, Trablusgarb’ın idâresini eline geçirince, bölgede Karamanlı Sülâlesinin hâkimiyet devri başladı ve 1835’e kadar devâm etti. Bu esnâda bir beyin ölümünden sonra yenisi, ulemânın ve halkının tasvibi de alınmak sûretiyle, askerler tarafından seçiliyor ve seçimin Osmanlı pâdişâhı tarafından tasdik edilmesi gerekiyordu. On dokuzuncu yüzyıl başlarında âile arasında beylik çatışmaları kanlı bir safhaya girdiğinden, Osmanlı hükûmeti 1835 yılında müdâhalede bulunarak, Trablusgarb’ı tekrar, bir eyâlet olarak merkeze bağladı. Böylece kuvvetli bir idâreye kavuşan Trablusgarb’ın elden çıkması, Cezayir ve Tunus kadar kolay olmadı. Ancak Sultan İkinci Abdülhamîd Hanın 1908’de tahttan indirilmesinden sonra, Osmanlı Devletinin içine düştüğü bunalımlı devreden istifâde ile İtalyanlar kaleyi işgâl ettiler (1912).

Garb Ocaklarının, 1580 yılına kadar bir mal defterdârı bulunuyordu. Cezayir’in uzaklığı sebebiyle bu târihten sonra oraya ayrı bir defterdâr tâyin olunmuştu. Garb Ocakları yıllıklı (sâlyâneli) eyâletlerden oldukları için her beylerbeylik masrafları çıktıktan sonra devlet hazînesine yirmi beş bin altın gönderiyordu.

* Cezayir’de Osmanlı Donanması

Garb Ocaklarının her birinin donanma kuvveti mevcuttu. Bu üç eyâletten, en kuvvetli donanmaya sâhip olan Cezayir eyâletiydi. Bunların geçimleri korsanlık ve muhârebeye dayandığından mükemmel donanmaları vardı. Cezayir donanmasının faâliyeti yalnız Akdeniz’e münhasır değildi. Bunlar, Cebelitârık (Sebte Boğazını) aşarak Kanarya Adaları, İngiltere, İrlanda, Flemenk, Danimarka ve hattâ İzlanda Adasına kadar donanma akınlarını uzatmışlardı. Büyük Britanya Adası civârındaki Lundy Adasını zaptederek bir müddet oturan Cezâyirliler, daha sonra adayı İngiliz korsanlarına yüklü bir para mukâbilinde satmışlardı.

Garb Ocakları donanmaları Osmanlıların bütün Akdeniz muhârebelerinde Osmanlı donanmasıyla birlikte bulunmuşlardır. Lüzûmu hâlinde bu üç ocağa ilkbaharda donanmaya katılmaları için pâdişâh tarafından ferman gönderilir, onlar da gemi reisi olan ve dayı denilen başbuğları ve çeşitli kadırga ve kalyonlarıyla sefere katılırlardı.

Garb Ocakları iki-üç senede bir pâdişâha hediyeler takdim ederler, buna mukâbil tersâneden gemi levâzımı, top, barut ve hattâ gemi tedârik ederlerdi. Bunların İstanbul’daki bütün işleri kaptanpaşa vâsıtasıyla görülürdü. On yedinci yüzyıldan îtibâren yöneticilerinin çoğu ecnebî devletlerle antlaşmalar yapar ve mektuplaşırlardı.

Osmanlı şehri Cezayir…

CEZAYİR (Avrupa dillerinde Alger; /fa/. Algeri; Alm. Algier; Ing. Algiersj.

Romalıların yerleşmesinden önce burada Finike veya Kartacalıların ticaret mevkii olarak kullandıkları Icosium’un bulunduğu bilinir. Şehir Vespa-sien zamanında Latin müstemlekesi oldu. 371/372’de Berberi Prensi Fir-mus tarafından zapedildi ve bir süre sonra Romalılara bırakıldı, sonraları bir piskoposluk merkezi oldu. VII. yüzyılda Arap istilâsı sırasında harap edildi.

XIV. yüzyılda Hafsî Merinî, Zeyyanîlerin sürekli savaşları sonucunda bu durumdan yararlanan ispanyollar cezayir, Oran, Bıcaye, Tlemsen gibi şehirleri yönetimlerine aldılar(7505 – 7572/ Cezayir’in Endülüs Hıristiyanları tarafından zaptı ile, buraya Endülüs’ten Yahudiler, Endülüs Arapları getirtilerek yerleştirildi. Yerli halk da İspanyol kuvvetlerine karşı koyamayarak boyun eğdiklerinden Katolik kralını tanımaya, kendisine her yıl vergi vermeye, Hıristiyan esirlerini serbest bırakmaya, korsanlık etmemeye ve limanlarını ispanyolların düşmanlarına kapamaya söz verdiler (1510). Korsanlığın kaldırılmasından zarar gören Cezayir halkı, çok geçmeden bu durumdan bıktı ve İspanyol boyunduruğundan kurtulmaya çalıştı. Katolik Ferdinand’ın ölümü ile bütün Berberistan’da meydana gelen karışıklıktan yararlanan Cezayirliler, Türk denizcisi Oruç Rels’ten yardım istemek üzere bir heyet gönderdiler. Oruç, Cezayir’e giderek törenle karşılandı. Salim alTumi’yi öldürerek yok ettikten sonra kendisini askerlerine sultan ilân ettirdi. Bunun üzerine Cezayir şehri halkı, Türkleri dışarı atmak üzere, İspanyollar ve Sa’abeliler ile anlaştılar, bir isyan sonucu fesatçılar yakalanarak başları kesildi. Kuşku altında olanlar ve hoşnutsuzluk yaratanlar da ya tutuklandı ya da öldürüldü.Böylece Oruç Cezayir’in hâkimi oldu. 1516’da ispanyol Don Di-ego de Vera ve 1519 da Don Ugo De Moncada tarafından Cezayir’e yapılan seferlerin ikisi de yenilgiyle sonuçlandı. Ancak Penon Kalesi, Hıristiyanların elinde kaldığı sürece Türk hâkimiyeti kesin olarak buraya yerleşmiş sayılamazdı. Oruç’un ölümü, kardeşi ve halifesi olan Hayreddin’in (Barbaros) yönetiminin ilk zamanlarında karşılaştığı güçlükler İspanyol Kalesi’nin düşmesini uzun süre geciktirdi. Rakiplerine galip gelen Hayreddin, 1529’da 5 yıl önce Kabililerin kendisini kovdukları Cezayir’e girince, bu işi sona erdirmek kararını verdi ve Mayıs 1529’da Penon’a saldırdı. 25 Mayıs 1529’da kale teslim alındı. Penon temelinden yıkılarak, yıkıntısının bir kısmı adacıkları birbirine bağlamak için kullanıldı ve böylece bugün dahi Hayreddin adı ile anılan bir mendirek meydana geldi.

Barbaros Hayreddin Paşa, Osmanlı Devleti’nin hizmetine girdikten sonra, Cezayir’in korunması için istanbul’dan iki bin kadar yeniçeri gönderildi. Bu şekilde Cezayir ocağının temeli atıldı.

Barbaros Hayreddin Paşa, Osmanlı egemenliğini tanıyıp, Kanunî Sultan Süleyman’ın hizmetine girerek kaptan-ı deryalığa atandığı sırada, imparatorluğun geniş arazisi üzerinde, o tarihlerde kurulmaya başlayan eyaletlerden biri olarak da adalar ve lüzum görülen bazı kıyı sancakları birleştirilmek suretiyle, bu eyalet oluşturuldu ve Afrika’daki Cezayir ülkesi beylerbeyliği ile birlikte Barbaros Hayreddin Paşa’nın yönetimine verildi (6 Nisan 1534). Bu sebeple bu yeni eyalete eski geleneğe uyularak “Kaptan Paşa Eyaleti” adı verildiği gibi, eyaletin sınırları içinde bulunan her iki Cezayir’i de kastederek “Cezayir Eyaleti” de denildi. Ancak, Afrika Cezayiri’nin fiilî beylerbeyliği yalnız Barbaros Hayreddin Paşa’nın kaptan-ı deryalığına münhasır kalmış ve ondan sonra vezir payesini haiz bulunmayan bazı kaptan-ı deryalara, Piyâle Paşa için yapıldığı gibi, sadece bir şeref payesi olarak verilmiş, hatta, bu gelenek XIX. yüzyılın başlarında Cezayir’in Dayılar1 yönetiminde yarı bağımsız bir durum aldığı devirlerde bile canlandırılmıştır. Barbaros’un ölümünden sonra (1546) Cezayir Beylerbeyliğine oğlu Hasan Paşa atandı. Hasan Paşa ve ondan sonraki beyler beyiler zamanında Cezayir’i Garb ocağı Osmanlı Devleti’ne kuvvetli bir şekilde bağlıydı. Daha 1541’de Cezayir Türkleri, şehri zaptetmeye gelen Charles Ouint ordusunu bozguna uğratmışlar ve onu büyük kayıplarla çekilmek zorunda bırakmışlardı.

1568’de Cezayir Beylerbeyliğine gelen Uluç Ali Paşa, doğuya önem vererek 1569’da Tunus’u zaptetti. Dört yıl sonra, Don Juan d’Autriche kumandasındaki bir İspanyol donanması bu şehri aldıysa da, 1574’te Kılıç Ali Paşa, Tunus’u tekrar ele geçirdi. Kılıç Ali Paşa, Kaptanı Deryalıkla birlikte Cezayir beylerbeyliğini ölünceye kadar korudu. Kılıç Ali Paşa’nın ölümü üzerine (1587), Osmanlı Devleti Garb ocaklarının yönetimini birbirinden ayırmayı ve her birine ayrı bir beylerbeyi atamayı uygun gördü.

1659 yılında Cezayir Beylerbeyliğine Ali Paşa atandı. Bu sırada toplanan Yeniçeri Divanı, paşaların her işe karışmalarını ve yönetimsiz oluşlarını eleştirerek, Beylerbeyini Cezayir’e sokmak istemediler ve bir kalyona koyup İzmir’e gönderdiler. Sadrazam Köprülü Mehmet Paşa, Cezayirlilerin bu hareketi karşısında Cezayir Ağası’na bir mektup yollayıp; “Artık devlet tarafından size vali gönderilemez, aranızdan kimi seçerseniz ona itaat edin. Padişah Hazretlerine itaat ve bağlılıktan yüz çeviren bir alay âsî tâifesiniz, kulluğunuza ihtiyacı yoktur. Onun Cezayir gibi binlerce memleketi var, olmuş olmamış yanında beraberdir. Bundan sonra Osmanlı sahillerine yanaştığınıza rızası yoktur” diyerek şehri bu şekilde cezalandırdı.

Fazıl Ahmed Paşa sadrazam olduğu zaman, Derya Kaptanı Kara Mustafa Paşa’nın araya girip kefil olmasıyla Cezayirlilerin hataları affedildi ve Boşnak ismail Ağa; beylerbeyi olarak Cezayir’e atandı. Fakat Cezayir’in kendi ağaları tarafından yönetilmesine karar veren yeniçeriler, paşayı padişahın bir temsilcisi olarak kabuledip başka işlere karışmasına izin vermediler. Böylece Cezayir’de Ağalar devri başlamış oldu (1659). On iki yıl süren Ağalık devri karışıklıklar içinde geçti. Zira, seçilen ağalar yerlerini bırakmamaya çalıştılar ve hepsi de çıkan isyanlar sonucunda öldürüldüler. Bu durum, 1671’de denizci reislerin ayaklanarak iktidarı ele geçirmesiyle sona erdi. Reisler, hükümet şeklini değiştirdiler ve ölünceye kadar Ocağı yönetmek üzere bir dayı seçtiler. Garb ocaklarının Osmanlı Devleti’ne bağları, XVIII. yüzyıl başlarında daha fazla gevşedi. 1711’de Cezayir-i Garb dayısı bulunan Ali Çavuş, beylerbeyilikle gelen Osmanlı paşasını karaya çıkarmadı ve çekilip gitmek zorunda bıraktı. Ali Çavuş, III. Ahmed’e kıymetli armağanlar göndererek beylerbeyilikle dayılığın ayrı ayrı kimselerde olmasının mahzurlarını açıkladı ve her ikisinin birleştirilmesini rica etti. Ali Çavuş’un bu isteği kabul edilerek, kendisine Cezayir Beylerbeyliği verildi ve bu tarihten sonra dayıların birçoğuna beylerbeyilik de verilerek, kendilerine yazılan emirlerde, Cezayir Beylerbeyisi ve dayısı diye hitap edilmişti. Bir yıl sonra, Trablusgarb’da Karamanlı sülâlesi kuruldu ye bu sülâlenin kurucusu Ahmed Bey İstanbul’a başvurarak, beylerbeyilik fermanını aldı. 1737’de ise, Hüseynî sülâlesinden Ali Bey Tunus’ta tek hâkim olarak kaldı ve beylerbeyilik uhdesine verildi.

Paşa Dayılar zamanında Cezayir eyaleti kesin şeklini aldı. Merkezde, beylerbeyinin yanında, bir danışma meclisi olan divan vardı. Beş yüksek memurdan oluşan divanın en önemli azası, maliye işlerine bakan Hazineci idi. Ondan sonra gelen üye de, denizcilik işleriyle uğraşan Yalı Vekilharcı idi. Divanın kâtipliklerini dört divan hocası yapmaktaydı.

Eyalet, merkez sancağından başka, üç sancağa bölünmüştü. Doğu, Güney ve Garb beylikleri adıyla tanınan bu sancakların başında birer bey bulunmaktaydı. Bunlar beylerbeyine vergi verirler, fakat beyliklerinin yönetimini bağımsız sayarlardı.

Türklerin Cezayir’i Garb eyaletinde dikkat ettileri bir husus da, yerli kadınlardan doğan çocuklarını yüksek makamlara geçirmemekti. Bunlara Kuloğulları denilirdi ve ocağın topçu kuvvetini oluştururlardı.

1718 yılında Avusturya ve Venedik’le yapılan antlaşmaların maddeleri arasında, Venedik gemilerinin ve tüccarlarının Akdeniz’de, Grab ocakları korsanlarının saldırılarına uğramamaları ve güvenlik içerisinde seyahat edebilmeleri için bir madde konmuştu. Venedikliler, Garb ocaklarının bu maddeyi kabul etmeyeceklerini tahmin ettikleri için, kendileriyle ocaklar arasında bir sınır saptanması teklif ve bu sınırlar dışında meydana gelecek saldırıdan Osmanlı Devleti’ni sorumlu tutmayacaklarını taahhüt etmişlerdi. Sonuçta Tunus ve Trablusgarp, Avusturya ile ayrı ayrı antlaşma yaptılarsa da Cezayir antlaşmayı kabul etmedi. Cezayirlilerin bu itaatsizliği ve Avrupa devletlerinin şikâyetleri üzerine buraya doğrudan doğruya istanbul’dan bir beylerbeyi atandı. Ancak, Cezayir Dayısı, beylerbeyi olarak atanan Mehmed Paşa’yı Cezayir’e sokmadı ve kendisine haber göndererek, karaya çıkmamasını istediler.

Cezayir gemicileri, Venediklilerle yapılan antlaşma ile saptanılan deniz sınırına aldırış etmeden, Venedik gemilerini yağma ettikleri gibi, Fransızların ticaretine de engel oluyorlardı.

Fransa’nın İstanbul Sefiri Divan-ı Hümâyûn’a başvurarak, Cezayirlilerin Fransızları ticaretten men ettiklerini, kendilerine sattıkları hububatı başkalarına da sattıklarını ve Cezayir nefe-ratına harcadıkları parayı vermediklerini ileri sürdü. Bunların önlenmesi istendi. Bunun üzerine Cezayir’e bir Divan-ı Hümâyûn hükmü gönderildi (Mayıs 1735). Yabancı devletlerle yapılan antlaşmalara ve Osmanlı Devle-ti’nin ikazlarına rağmen korsanlığın önüne bir türlü geçilemiyordu.

Merkezden uzak olan bu ocak aynı zamanda ve bağımsız hareketlerini artırıyordu. Çeşitli zamanlarda, ticareti tehlikeye koyan aşırı hareketleri or-sanlıkları yüzünden, Fransızların, İngilizlerin ve Felemenklerin bombardımanlarına hedef oldular. Hatta bir aralık Louis XIV. devrinde Fransızlar bu ülkeyi işgale bile giriştiler. Özellikle dayıların fazla cüretkâr hareketleri, müstemleke politikasının revaçta bulunduğu devirden pek tehlikeli oluyordu. Napoleon devrinde Fransa yeniden Cezayir’i Garb işine el attı. Kendisinden sonra bu yolda yüründü.

XVIII. yüzyılın sonunda Cezayir’de ticaret Yahudilerin eline geçti. Başlarında ise Jozef Bakri ve Neftali Busnaş adlarında iki Yahudi tüccar vardı.

Bu sırada Avrupa devletleri ile savaş halinde bulunan Fransa, erzak gereksinimini bu iki firma aracılığıyla sağlıyordu.Fakat paraları olmadığından aldıklarını karşılıklarında senet veriyorlardı. XIX. yüzyıl başında Osmanlı imparatorluğu’nun çıbanbaşı haline gelen Cezayir’e 1810 yılında bir ferman gönderilerek Cezayir’i Garb ocağı halkının Hacca, Rumeli ve Anadolu’ya gidenlerden, ölenlerden, mallarına müdahale edilmemesi ve eşyalarından gümrük alınmaması bildirildi.

Osmanlı ve yabancı tüccar gemilerine müdahale eden Cezayir korsanlarının nizam altına alınması için buraya bir firkateyn gönderildi (1814). Bu tarihte Cezayir Dayısı Ali Dayı haznedarı ocaklısı tarafından öldürüldüğünden bu kaz Ömür Dayı bu göreve getirildi. Aynı zamanda Cezayir’e giden firkateyne de Cezayir korsanları karşı koymayarak hürmet göstermek zorunda kaldılar. Ne var ki, aynı yıl Ömer Paşa da Cezayir halkı tarafından katledildiğinden Numan Hoca atandı.

Bu arada ingiltere Hükümeti, Cezayir ocağının Avrupa küçük devletleriyle vergi almadan barış yapmasını ve Hıristiyan esirlerin, az bir para karşılığında, serbest bırakılmasını teklif etti. Cezayir Beylerbeyi Ömer Paşa ölümünden evvel bu şartlara boyun eğmek zorunda kaldı. Fakat ingiliz donanmasının çekilip gitmesinden sonra, Ömer Paşa’nın ölümü üzerine bu anlaşmadan vazgeçildi (1815). Bunun üzerine ingiltere ve Felemenklerin saldırısına uğrayan Cezayirliler 1815 yılında ingiltere ve Felemenk ile barış yapmak zorunda kaldılar. Beylerbeyi ile yabancı devletler arasında anlaşmalar sürerken, korsanlık da devam etmekteydi. Nitekim, 1815 yılında Cezayir’in Buna şehrinde limana gelen ingiltere ve Felemenk mercan gemilerine halk saldırarak yağmaladılar.

Cezayir’in elden çıkması Dayı Hüseyin Paşa zamanına rastlar.

Hüseyin Paşa, borçların ödenmesi için birkaç kez Fransa Hükûmeti’-ne mektup yazdı ancak, yanıt alamadı. 1827’de Fransa’nın Cezayir Konsolosu Devaj, Hüseyin Paşa’nın bayramını kutlamak için geldiği zaman, Fransa Hükûmeti’nin niçin yanıt vermediği kendisinden soruldu. Konsolostan aldığı sert cevap karşısında kendisine hâkim olamayan Hüseyin Paşa, elindeki yelpazeyi konsolosun yüzüne vurdu.

Daha önce, iktisadî durumun düzelmesi için Cezayir’i zaptetmeyi düşünen Fransa, elçisine yapılan bu muameleyi fırsat bilerek, Hüseyin Paşa’-ya bir ültimatom verdi ve ültimatomun koşulları kabul edilmeyince, savt,; açarak Cezayir’i denizden abluka altına aldı. 56 bin kişilik bir kuvvetle şehri kuşatarak 5 Temmuz 1830’da şehri teslim aldılar. Bunun üzerine Cezayir Kalesi’nde bulunan Türkler, gemilerle İzmir’e getirilerek, Urla’ya yerleştirildiler. Şehirde kalan halkın acınacak bir halde bulunması sebebiyle Fransa ile Osmanlı Hükümeti arasında uzlaşma yoluna gidildi ve bu sebeple Amed-ci Reşid Bey, ortaelçilikle Paris’e gönderildi. (1834)

1830’dan sonra Cezayir büyük değişikliklere uğradı, Eski Türk Mağribî şehri yerine yavaş yavaş büyük bir Avrupa şehri kuruldu. Şehir, Fransızlar tarafından işgal edildikten sonra, halkın 10 bin kişilik kesimi, Cezayir’den ayrıldı.1830’da Cezayir’de mevcut 176 dinî binadan 1862’de ancak 48 adedi kalmıştır. (9 cami, 19 küçük cami, 20 mescit ve zaviye)

Hâlâ var olan islâm binaları arasında özellikle Al-Saydiya Camii’nden getirilen sütunlar ile inşa edilen bir re-vakın süslediği “Büyük Cami” önemlidir. Diğer bir cami ise, istanbul’daki Bizans mabedlerini anımsatan salip biçiminde bir plana göre, 1660’da inşa edilen Balıkhâne Camii ve 1696’da Day al-Hacı Ahmed tarafından, daha eski bir binanın yerine kurulan Sidi abd-al Rahman al-Salibî Camii önemli yapılardır.

Cezayir, bugün Afrika’nın kuzey kıyısında Cezayir ülkesinin (Algârie) ve ilinin merkezidir.

Akdenizi  Feth Edip Cezayir’ de devlet kuran Barbaros Hayreddin Paşa kimdir?

Büyük Osmanlı kaptan-ı deryası (amirali). 1466’da bir rivayette de 1483 yılında doğdu. Asıl adı Hızır’dı. Din ve devlet yolunda yaptığı büyük işlerden dolayı Kanuni Sultan Süleyman Han tarafından, dine hayrı dokunan manasına gelen Hayreddin ismi verildi. Doğu Akdeniz kıyılarındaki kavimler tarafından “kızıl sakallı” manasına gelmek üzere Barbarossa diye tanınmaktadır.

Midilli’nin Osmanlılarca fethinden sonra, kale muhafızı olarak buraya gelmiş, aslen Vardar Yenicesi’nden Yakub Ağanın dört oğlundan biriydi. Hızır’ın, İshak ve Oruç adında iki ağabeyi ve İlyas adında bir kardeşi vardı. İshak Midilli’de çalışıyor, Oruç ve Hızır deniz ticareti yapıyorlardı. Üç kardeş baba memleketi olan Selanik ve Saros’a gemi işleterek ticaretle meşgul oluyorlardı.

O zamanlar korsanlarla dolu Akdeniz’de deniz ticareti tehlikeli bir işti. Nitekim Oruç Reis de ticaretle uğraşırken Rodos şövalyeleri tarafından esir edildi. Bir kolayını bulup esaretten kurtulunca, iki kardeş birlikte denizciliğe başladılar. Bu konuda Şehzade Korkut’un yardımlarını gördüler. Şehzade Korkut’un ölümünden sonra denizci iki kardeş beraberce Tunus Hafsi Sultanı Ebu Abdullah Muhammed’e müracaat ederek ganimetlerin beşte birini vermek şartıyla Halkül-Vad Kalesine yerleştiler (1512).

Ceneviz, Fransız, İspanyol ve Venedik gemilerine karşı kazandıkları başarılar, servet, kuvvet ve şöhretlerini artırdı. Kuzey Afrika’daki bazı kabilelerin ileri gelenleri tarafından zalim beylere, İspanyol ve Ceneviz istilacılarına karşı yardıma çağırıldılar. Böylece Oruç Reis, Kuzey Afrika’da bir devlet kurmaya başlıyordu. Becel, Cicel, Şirşel ve Cezayir ellerine geçti. İspanya’nın müttefiki olan Tenes ve Tlemsen’i de aldılar. Fakat İspanyollara sığınan Tlemsen Beyi, İspanyol kuvvetleri ile tekrar hücuma geçti. Bu harpte Oruç Reis şehid oldu. Oruç Reisin şehadeti sonrasında çıkan karışıklıklarda Hızır Reisin mertlik ve ustalığı Cezayir şehrinde bir süre tutunmasına yettiyse de, ilerde İspanyollarla Arapların tekrar hücum edeceğini anlayan Hızır Reis, Yavuz Sultan Selim’e bir heyet göndererek, topraklarının Osmanlı hakimiyetine kabulünü diledi. Yavuz Sultan Selim bu teklifi memnuniyetle kabul etmekle kalmadı. Barbaros Hayreddin’e Beylerbeyi payesini verdi. Her türlü yardımı vaad etti ve Kuzey Afrika’ya 2000 kişilik bir yeniçeri kuvveti ile top gönderdi. Ayrıca Anadolu’dan asker toplama izni verdi. Hızır Reis, 1520’den sonra, bütün Hıristiyanlık dünyasını ürküten fevkalade zaferler kazandı. Akdeniz’deki bütün Türk ve öteki Müslüman denizciler onun emrine girmek için koştular. Kısa zamanda kırk teknelik bir donanma kuruldu.

Cezayir, Şirşel ve Tenes tekrar ele geçirildi. Cezayir şehri yakınındaki Penon şehri İspanyolların elindeydi. Bunlar bilhassa Pazar günleri Müslümanların bulunduğu şehri topa tutuyordu. Barbaros, Penon Kalesini kuşatarak teslim olmalarını teklif etti. Kabul edilmeyince lağım kazılarak kale havaya uçurulup zaptedildi.

Aydın Reis idaresindeki Türk denizcileri, Marsilya ve Nis sahillerini basıp esir ve ganimetlerle dönüyorlardı. İslam alemini sevindiren bu zaferler, Hıristiyanları mateme boğuyordu. Rahiplerin gönderdiği şikayet mektupları ve bizzat gelen şikayetçilerin verdiği kara haberler o zamanlar Almanya, İtalya, Hollanda ve İspanya tahtlarına sahip olan imparator V. Şarlken’i bir meclis toplamaya mecbur etti. Toplanan bu meclis, İspanyol ve Fransız deniz kuvvetlerinin Andrea Doria komutasında, Barbaros Hayreddin Paşanın üzerine gitmesini kararlaştırdı. Bu gayeyle yola çıkan Haçlı donanması, Kuzey Afrika’da bir hareket üssü elde etmek üzere 40 gemilik bir donanma ile Şirşel’e çıkarma yaptı ise de şehrin müdafileri, Andrea Doria’yı birçok ölü ve yaralı bırakarak çekilmek zorunda bıraktı. Hayreddin Paşa, Haçlı donanmasını bulmak üzere Akdeniz’e açıldı. Fakat Andrea Doria selameti İspanya kıyılarına kaçmakta buldu. Barbaros Hayreddin Paşa, Akdeniz’de çarpışacak düşman bulamayınca, İspanya’da Hıristiyan zulmüne karşı ayaklanan Endülüs Müslümanlarına yardım etti ve binlerce Müslümanı Afrika’ya geçirerek kurtardı.

1533 senesinde Kanuni Sultan Süleyman tarafından İstanbul’a çağrılan Hayreddin Paşa, yerine evlatlığı Hasan Ağayı bırakarak mükemmel bir donanma ile İstanbul’a doğru yola çıktı. Yolda 18 gemilik bir düşman filosunu Mesina açıklarında yaktı. Koron’da bulunan Haçlı donanması Preveze’ye kaçtı. İstanbul’da büyük bir merasimle karşılanan Barbaros, birkaç gün sonra Kanuni Sultan Süleyman tarafından kabul olundu. Merasimle, Cezayir Beylerbeyi payesiyle kaptan-ı deryalığa tayin edildi.

1534 baharında 80 gemilik donanma ile Akdeniz’e açılan Hayreddin Paşa, Santa Luka, Sidraro, Fondi ve Isperlanga şehirlerini zaptetti. Bundan sonra Tunus’a yönelen Osmanlı donanması, Tunus Beyi Hasan’ın üzerine yürüdü. Kayrevan’a çekilen Hasan Bey mağlup oldu ve kabileler itaate mecbur edildi (1534).

Tunus Beyinin Avrupa’dan yardım isteği üzerine 1535’te Alman İmparatorluğu, Papalık, İspanya, Napoli, Ceneviz ve Portekiz donanmalarından mürekkep 300 gemi ve 24 bin kişilik ordu, Halkül-Vad’de karaya çıktı. Burayı bir süre müdafaa eden Hayreddin Paşa, Tunus şehrine çekildi. Şehrin müdafaası zorlaşınca, Haçlı ordusunu yaran Osmanlı ordusu, Babüz Zünnab limanına çıkarak oradan Cezayir’e geçti. Şehre giren Haçlılar, günlerce katliam yaptılar. Cezayir’e gelen Barbaros, tekrar denize açılarak, İspanya kıyılarına baskınlar düzenledi. Mayorka ve Minorka adalarının limanlarını tahrip etti. Yolda Haçlı donanmasından Müslüman esirleri kurtardı ve gemilerle Cezayir’e döndü.

Tekrar İstanbul’a davet edilen Hayreddin Paşa, 1536’da karadan Napoli’ye yürüyecek orduya denizden yardımla vazifelendirildi. Osmanlı donanması, Otranto’da çıkartma yaptı ve Kastro Kalesini zaptetti.

Bir sene sonra Venedik’e ait Syra, Egina, Nios, Paros, Tinos ve Skorpento ve Kasos adaları zaptedildi. Nakos dukalığı Osmanlı idaresine bağlandı. Osmanlı donanmasının parlak zaferleri Venedik’i güç durumda bıraktı. Papa’ya ve diğer Avrupa devletlerine müracaat ederek Haçlı donanması talebinde bulunan Venedik’in isteği kabul edildi. 600 gemilik olan Haçlı donanmasının komutasına yine Andrea Doria getirildi.

Barbaros Hayreddin Paşa, bu büyük deniz kuvvetini, 27 Eylül 1538’de Preveze önlerinde 122 kadırga ile karşıladı. Akşama kadar süren tarihin bu en büyük deniz muharebesi sonunda, Haçlı donanması perişan edildi. Andrea Doria gecenin karanlığından istifade ederek, savaş alanından kaçabildi (Bkz. Preveze Deniz Savaşı). Böylelikle Akdeniz’de Osmanlı hakimiyeti tamamen sağlanmış oldu.

Barbaros Hayreddin Paşanın gücünden faydalanmak isteyen Beşinci Karl, onu Kuzey Afrika hükümdarı olarak tanıyacağını, ancak, Osmanlı Devletinden ayrılmasını istedi. Bu teklif kabul edilmeyince, Beşinci Karl, yanında Andrea Doria ve Fernando Cortez ile Cezayir’e saldırdı. Ancak Hasan Ağa tarafından mağlup edildiler.

Hayreddin Paşa, daha sonra İspanya ve İtalya sahillerine hücumlar tertipleyerek, İspanya Kralını, Fransa Kralı Birinci Fransuva ile sulha mecbur etti ve bu esnada birçok Müslüman esiri kurtardı. 1544’te İstanbul’a döndü. İstanbul’da iki sene yaşadıktan sonra 1546’da vefat etti. İstanbul Beşiktaş’ta deniz kenarındaki türbesine defnedildi. Ölümüne ebced hesabı ile “Mate reisül-bahr” (Denizin Reisi vefat etti. H. 953) tarihi düşürülmüştür.

Osmanlı Devletinde 12 sene kaptan-ı deryalık hizmetinde bulunan Barbaros Hayreddin Paşa, devletin sınırlarını Fas’a kadar uzattı. Beşiktaş’ta bir medrese inşa ettirdi. Serveti ile İstanbul’un bir çok semtine hanlar, hamamlar, konaklar, evler, değirmenler, fırınlar yaptırdı. Hayreddin Paşa geceyi üçe ayırırdı. Birinci kısmında Kur’an-ı kerim okur, ikinci kısmında ibadet eder ve üçüncü kısmında da uyurdu.

Yavuz Sultan Selim Dönemi

Hızır ve Oruç 1516’da ele geçirdikleri yüklü bir gemiyi armağan olarak Piri Reis himayesinde Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim’e gönderdiler. Bunun üzerine Yavuz Sultan Selim de onlara verdiği desteğin bir ifadesi olarak armağanlar yolladı. Oruç Reis ve Hızır Reisi’in, ağabeyleri İshak’ın da kendilerine katılmasından sonra korsanlıkla yetinmeyip Kuzey Afrika’da toprak edinmeye başladılar. 1516-1517’de İspanyollara karşı savaştılar ve Tenes, Tlemsen ve Oran kentlerini ele geçirerek Cezayir’i denetimlerine aldılar. Oruç Reis Cezayir hükümdarı ilan edildi. İspanyollar ertesi yıl Cezayir’i geri almak için Araplarla birleşerek saldırıya geçti. Bu savaşta Hızır Reisin ağabeyleri olan İshak Reis ve Oruç Reis öldürüldü. Hızır Reis, Yavuz Sultan Selim adına para bastırıp hutbe okutarak ona bağlılığını bildirdi. Yavuz Sultan Selim’de Hızır Reis’i Cezayir Beylerbeyliğine atayarak koruması altına aldı. Bunun üzerine önce Tunus ve Tlemsen Beyleri birleşerek Cezayir’e yürüdüler. Cezayir şehri dışındaki toprakları alıp, Cezayir içindeki halkı ayaklandırdılar. Ayaklanmayı bastıran Hızır Reis beyleri durdurdu. 1519’da Cezayir’e gelen İspanyol donanmasını mağlup etti. Ama Cezayir halkının durumu ve Tunus Beyi ile yapılan savaşın iyi netice vermemesi üzerine gemileri ve kendine bağlı Reislerle Cezayir’i bırakıp Şerşel Adaları’na çekildi…

Barbaros’un Kaptan-ı Derya “Hayreddin” olması

Hızır Reis 1520-1525 arasında Avrupa’nın Akdeniz kıyılarını vurarak büyük ganimetler elde etti. 1525’de Cezayir’i yeniden ele geçirdi. Ertesi yıl Şerşel’e baskın düzenleyen Cenevizli Amiral Andrea Doria’yı yenilgiye uğrattı. Kanuni Sultan Süleyman’ın Alman seferi sırasında Andrea Doria’nın Mora kıyılarına saldırması Osmanlıları güç duruma düşürdü. Bunun üzerine Kanuni, Hızır Reis’i İstanbul’a çağırdı ve 1533’te “Hayreddin” adını verdiği Hızır Reis’i Osmanlı donanmasının başına ( kaptan-ı derya) atadı.

Hayreddin Paşa 1534’te Akdeniz’e açıldı ve İtalya kıyılarına seferler düzenleyip Tunus’u ele geçirdi. Ancak Andrea Doria komutasındaki Haçlı donanması karşısında Tunus’u bırakmak zorunda kaldı ve ertesi yıl İstanbul’a döndü. 1536’da daha güçlü bir donanmayla yeniden Akdeniz’e açılan Barbaros, İtalya kıyılarını vurdu ve Ege Denizi’ndeki Venedik adalarını Osmanlı topraklarına kattı.

Preveze Deniz Savaşı

Osmanlıların Akdeniz’deki denetiminin artması üzerine, Papalık, Venedik, Ceneviz, Malta, İspanya ve Portekiz gemilerinden oluşan bir “Haçlı donanması” kuruldu ve başına Andrea Doria getirildi. Osmanlı donanması ile Haçlı donanması 1538’de Preveze Körfezi önlerinde karşılaştı. Haçlıların 600’den fazla gemisi vardı. Bunun 308’i harp teknesi olup, 120’si en büyük oturak gemileriydi. Haçlılar donanmaya on binlerce forsadan başka 60 bin asker bindirmişlerdi. Hayrettin Paşa komutasında ise 122 kadırga ve forsalar dışında 20 bin askeri vardı. Toplamı 80 bin kişiyi bulan bir deniz savaşı daha önce hiç görülmemişti. Savaş sonucunda haçlı donanması 128 gemisini kaybetmiş, 29’u da Osmanlı denizcileri tarafında ele geçirilmişti. Hayrettin Paşa hiçbir gemisini kaybetmezken dört yüz kadar levent’i sehit olmuştu. Hayreddin Paşa, tarihe Preveze Deniz Savaşı olarak geçen savaşın mutlak galibiyetini Osmanlı devletine kazandıran Kaptanı Derya olarak adını tarihe yazdıracaktı. Bu zafer Osmanlı Devleti’nin Akdeniz’deki egemenliğini pekiştirdi.

Kutsal Roma Cermen İmparatoru Şarlken, Preveze’nin öcünü almak için 1541’de Cezayir’e saldırdıysa da başarılı olamadı. Bu arada Fransa Kralı I. François, Şarlken’e karşı Osmanlılardan yardım isteyince, Kanuni Barbaros’u Fransa’nın Akdeniz kıyılarına gönderdi. Barbaros, Toulon’da Fransız donanmasıyla birleşerek 1543’te Nice’i aldı. Ertesi yıl İstanbul’a dönen Barbaros Hayreddin Paşa, 4 Temmuz 1546’da burada öldü, Beşiktaş’taki türbesine defnedildi.

Etkileri

Osmanlı Devleti’nin kaptan paşaları, hil’atlerini Barbaros’un Beşiktaş’taki türbesinde giyerlerdi, bu törende dua edilir ve fakir fukaraya yemek verilirdi.Sefere çıkan veya tatbikata giden Türk gemileri, günümüzde dahi bu türbenin önünden geçerken Barbaros’u top atışıyla selamlarlar.Barbaros Hayreddin Paşa’nın anısına 1941-1943’te İstanbul’un Beşiktaş semtinde dikilen Barbaros Anıtı, ünlü heykelciler Ali Hadi Bara ile Zühtü Müridoğlu tarafından yapılmıştır. Heykelin arkasında Yahya Kemal Beyatlı’nın şu dizeleri yazılıdır:

Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?

Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!

Adalar’dan mı? Tunus’dan mı, Cezayir’den mı?

Hür ufuklarda donanmış iki yüz pare gemi

Yeni dogmuş aya baktıklari yerden geliyor;

O mübarek gemiler hangi seferden geliyor?

Beşiktaş’taki Kadıköy iskelesine Beşiktaş Barbaros Hayrettin Paşa İskelesi adı verildi ve mimarlar Erkan İnce ile M. Hilmi Şenalp tarafından Osmanlı Mimarisi tarzında yenilendi.Türk Donanması’ndaki muhtelif gemilere adı verildi.

Kitapları: Gazavat-ı Hayrettin Paşa’nın tam metni vikikaynakta yer almaktadır.

Gazavat-ı Hayrettin Paşa  Türk Edebiyat tarihinin ilk otobiyografi denemesidir. Eserin baş tarafında da belirtildiği gibi Barbaros Hayreddin Paşa biyografisini Seyyid Muradi’ye yazdırmıştır. Kanuni Sultan Süleyman bir gün Barbaros Hayreddin’i huzuruna çağırmış ve ferman etmiş:” Bre Hayrettin bir kulun ömrüne bu kadar az zamanda bu kadar çok fütuhat düşmez. Bana ister manzum ister mensur bir eser yaz ben de haine-i amiremde saklayayım ki bizden sonra gelecek nesillere ibret ve ders olsun.” Bu ferman üzerine kendi söylemiş, Seyyid Muradi yazmıştır

Piri Reis Kimdir ve  Hayatı ( …. – 1554)

Osmanlı denizci. Dünya haritaları ve denizcilik kitabıyla tanınmıştır. Doğum tarihi kesin olarak bilinmiyor. 1465-1470 arasında Gelibolu’da doğdu. Kahire’de öldü. Asıl adı Muhiddin Pirî’dir. Karamanlı Hacı Ali Mehmed’in oğlu ve ünlü Osmanlı denizcisi Kemal Reis’in yeğenidir. Akdeniz de korsanlık yapmakta olan amcasının yanında yaklaşık 1481’den sonra denize açıldı. 1487’de onunla birlikte İspanya’daki Müslümanlar’ın yardımına gitti. 1491-1493 arasında Sicilya, Sardunya, Korsika adalarına ve Güney Fransa kıyılarına yapılan akınlara katıldı. Amcasıyla birlikte Osmanlı Devleti’nin hizmetine girerek 1499-1502 Osmanlı-Venedik Savaşı’nda bir savaş gemisinde kaptanlık yaptı. 1511’de amcasının ölümü üzerine Gelibolu’ya çekilerek Kitab-ı Bahriye (Denizcilik Kitabı) üzerinde çalıştı ve 1513’te bir dünya haritası çizdi. 1516 Mısır seferinde Osmanlı donanmasında kaptan olarak savaştı. 1517’de ilk çizdiği haritayı I. Selim’e (Yavuz) sundu. 1521’de Kitab-ı Bahriye’yi tamamladıktan sonra 1522’de Rodos seferine katıldı.1524’te sadrazam Makbul İbrahim Paşa’yı Mısır’a götüren gemiye kılavuzluk etti. Sadrazamın ilgilenmesi üzerine 1525’te Kitab-ı Bahriye’yi yeniden düzenleyerek onun aracılığıyla I. Süleyman’a (Kanuni) sundu. 1528’de çizdiği ikinci haritasını da padişaha armağan etti. 1528’den sonra güney denizlerinde görev yaptı. Portekizlilerin Aden’i alması üzerine Süveyş’teki Osmanlı donanmasına kaptan atanarak 26 Şubat 1548’de Aden’i geri aldı. 1552’de önemli bir Portekiz üssü olan Maskat’ı ve ardından Kişm Adası’nı alarak Hürmüz Kalesi’ni kuşattı. Portekizliler’in Basra Körfezi’ni kapatmak istediklerini duyarak kuzeye yöneldi. Katar Yarımadası’na, Bahreyn Adası’na egemen olarak Mısır’a geçti. Donanmayı Basra Körfezi’nde bıraktığı için sefer sırasında kendisinden yardımını esirgeyen Basra Valisi Kubâd Paşa’nın da girişimleriyle suçlu görülerek idam edildi. Büyük bir denizci olduğu kadar büyük bir haritacı olan Pirî Reis, korsanlık günlerinden başlayarak gezip gördüğü yerleri yabancı kaynaklardan da yararlanarak tarihi ve coğrafi özellikleriyle birlikte kitabında anlatmış ve haritalarını çizmiştir. Kitab-ı Bahriye’nin nazımla yazılan ve denizcilikle ilgili tüm bilgilerin toplandığı başlangıç bölümünde, genel açıklamalardan sonra Ege ve Akdeniz adaları tanıtılarak, denizle ilgili gözlem ve deneyim önemi vurgulanır. Fırtına, rüzgâr çeşitleri, pusula ve haritanın tanımından sonra dünyayı kaplayan denizler ve karaların oranı belirtilir. Portekizliler’in denizcilikteki ilerlemeleri ve keşifleri, Çin Denizi, Hint Okyanusu, Akdeniz ve Ege Denizi’ndeki rüzgârlar, Basra Körfezi, Atlas Okyanusu ayrıntılı biçimde anlatılır. Düz yazı ile anlatımın başladığı haritalı bölüm asıl metni oluşturur. Bu bölümde Çanakkale Boğazı’ndan başlayarak Ege Denizi kıyı ve adaları, Adriyatik denizi kıyıları, Batı İtalya, Güney Fransa, Doğu İspanya kıyılarıyla çevresindeki adalara ilişkin tarihi, coğrafi bilgiler verilerek kuzey Afrika kıyıları, Filistin, Suriye, Kıbrıs ve Anadolu kıyıları izlenerek Marmaris’te tüm Akdeniz’in havzası noktalanır. 1513’te çizdiği ilk haritasında Kristof Kolomb’un 1498’de çizdiği Amerika haritasından, Portekiz ve Arap haritalarından yararlandığını belirtir. Elde kalan parçası Avrupa ve Afrika’nın batı kıyılarıyla Atlas Okyanusunu, Antil Adalarını, Orta ve Güney Amerika’yı gösterir. 1528’de çizdiği ikinci haritasından günümüze kalan parça, büyük bir dünya haritasının kuzey batı köşesi olup Atlas Okyanusu’nun kuzeyini, kuzey ve orta Amerika’nın yeni keşfedilmiş kıyılarını ve Grönland’dan Florida’ya uzanan kıyı şeridini içerir. Adalar ve kıyılar son keşiflere dayalı olarak daha doğru çizilidir. Keşfedilmeyen yerler ise beyaz bırakılarak, bilinmediği için çizilmediği belirtilir. İlk haritadan daha büyük ölçekli ve gelişkin olan ikincisi, teknik olarak döneminin en ileri örneğidir.

 

Başbakan Erdoğan’la Tuna Boylarında Devr-i Alem

Tuna’dan Osmanlı Tarihi Akar

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Tuna Boylarının önemli devletleri olan bir zamanların Macar elleri ve Viyana’ya bölgesinde ki Tuna Boylarına resmi bir ziyaret gerçekleştirdi. Macaristan, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya Başbakanlarının daveti ile 3-6 Şubat 2013 tarihlerinde gerçkleşen ziyaret ile ilgili bizde Tuna Boyları ile ilgili bir yazı hazırlayarak tarihe not düşüp, zamana noterlik yapmak istedik.

Önce Başbakan’ın ziyaretleri ile ilgili haberi ardındanda 2005 yılında Macaristan’ın Zigetvar kentinde Kanuni’nin vefat ettiği bölgeye yaptığı ziyaret haberi ve Tuna Boyları ile ilgili yazımı köşemde sizlerle paylaşırken yazının tamamını www.gebzegazetesi.com.tr’deki köşemden ve www.belgeselyayincilik.com internet sayfamızdan paylaşıyorum.

Başbakan Erdoğan Tuna Boylarında

Başbakan Erdoğan’ın, yaptığı ziyaretin ilk durağı olan Çek Cumhuriyeti’nin başkenti Prag’da, 4 Şubat 2013’te, Başbakan Petr Necas ile görüşmelerde bulunup, Cumhurbaşkanı Vaclav Klaus, Senato Başkanı Milan Stech ve Temsilciler Meclisi Başkanı Miroslava Nemcova’ya nezaket ziyaretleri gerçekleştirdi.

Çek Cumhuriyeti’nin ardından Macaristan’a geçen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 5 Şubat 2013 tarihinde Macaristan Başbakanı Viktor Orban ile görüşmelerde bulundu. Ayrıca Cumhurbaşkanı Janos Ader tarafından kabul edildi.

Başbakan Erdoğan, ziyaret vesilesiyle, Macaristan’ın en eski ve öndegelen üniversitelerinden biri olan ve bünyesinde 1870 yılında kurulan Türkoloji Enstitüsü’nü barındıran ELTE Üniversitesinde öğretim üyelerine ve öğrencilerine de hitap edip, Türkiye-Macaristan İş Forumu toplantısına katıldı.

Macaristan ziyaretini müteakiben Slovakya’ya intikal eden Başbakan, 6 Şubat 2013 tarihinde Bratislava’da, Başbakan Robert Fico ile biraraya gelerek, Slovakya Cumhurbaşkanı Ivan Gasparoviç tarafından kabul edildi.

Başbakan Erdoğan tarafından Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Slovakya’ya gerçekleştirilecek bu ziyaretleri, Orta Avrupa’nın bu üç önemli ülkesi ile ikili ilişkilerimizin tüm yönleriyle gözden geçirilmesinin ve güçlendirilmesinin yanı sıra, bölgesel ve uluslararası güncel gelişmelerin ele alınmasına da imkân sağlaması bakımından önem arzediyor.

Başbakan Zigetvar’da

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 2005 yılındaki Macaristan ziyaretinde Zigetvar Belediye Başkanlığı’nda yaptığı konuşmada ´AB’nin küresel bir güç olabilmesi için medeniyetler buluşmasının adresi olması gerekir´ demişti.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve beraberinde ki heyet askeri helikopterlerle Budapeşte’den Zigetvar’a gelerek Kanuni Sultan Süleyman’ın hayatını kaybettiği yerde kurulan Türk-Macar Dostluk Parkı’nı ziyaret etti.

Zigetvar’da Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman’ın 1566 yılında Zigetvar Kuşatması sırasında hayatını kaybettiği ve kalbi ile iç organlarının gömüldüğü yerde kurulan Türk-Macar Dostluk Parkı’nı da ziyaret eden Erdoğan, burada ki kabirde dua etti.

Ayrıca Erdoğan ve Türk heyeti için düzenlenen törende, Türkiye ve Macaristan milli marşlarının çalındı. Erdoğan törende Kanuni Sultan Süleyman Anıtı’na çelenk koyup, anı defterini imzaladı.Başbakan’ın ziyaret ettiği Zigetvar’da Devr-i Alem Belgesel Tv programı olarak Kanuni’nin hayatı ve Zigetvar belgeselini sizlerle paylaşırken, Tuna boyları, Macar İlleri, Zigetvar, Kanija, Estergon ve Mohaç bölgeleri ile ilgili TUNA’dan Bir Tarih Akar araştırma yazısıyla başbaşa bırakıyoruz.

TUNA’dan Osmanlı Tarihi Akar

Misâl-i cennettir evvel baharı

Açılır kırmızı gülü Tuna’nın

Öter bülbülleri leyl-ü nehârı

Eser bâd-ı sabâ yeli Tuna’nın

Tuna Nehri kültür ve medeniyet tarihimize ait binlerce eserin yer aldığı geniş bir coğrafyayı birbirine bağlıyor. Aslında, muhteşem bir tarih Tuna’yla birlikte akıyor. Yahya Kemal Beyatlı; “Türkün gönlünde dağ varsa Balkan, ırmak varsa Tuna” der. Biz de Balkanlar’dan Tuna boylarında tarih yolculuğuna çıkacağız… Âşık Çelebi Tuna Nehri hakkında şöyle der:

“Rûmili’nün âb-ı rûyıdur Tuna

Sularun hod yüzi suyıdur Tuna”

Tuna boyları, tarihimiz ve kültürümüzde özel bir anlam ifade eder. Tuna Nehri, bir anlamda Anadolu´dan Viyana´ya uzanan Osmanlı medeniyetinin taşıyıcısı olmuştur. Almanya´nın Karaormanlar´ından doğan Tuna, 2800 kilometre yol aldıktan sonra Karadeniz´e dökülür. Etrafında asırlarca hüküm süren kalıcı bir medeniyeti kuran Osmanlı ile birlikte anılmıştır Tuna.

Akıncıları ile meşhur Rumeli’nin akıncılarının hayatı, mertlik ve kutsiyetle yoğrul¬muş bir üstün mücadele idi. Öyle ki bu gencecik ve terte¬miz insanlar, beş vakit namazlarını kılar, oruçlarını tutar, ırza namusa saygılı ve İslâm´ın beş şartına uy¬gun düşen hayatları ile tevhidi küfre galip çıkaracak savaşçılardı. Rumeli akıncıları Tuna için şöyle demişlerdir:

“Tuna akıncının abdest suyudur

Gazinin, şehidin kanıyla doludur”

Akıncıların üzerinde mekik dokudukları nehir Almanya´nın güneyinden, Karaorman (Schwarzwald) bölgesinde Brege ve Brigach ırmaklarının 678 m yukarısındaki Donau-Eschingen kasabasında birleşir ve “Tuna” ismini alır. Yüreğimizde, tarihimizde yer etmiş bu “nehr-i azîz”imizle sınırımız Osmanlı ile birlikte kayboldu; fakat bizim kültürel sınırlarımız içinde yer alan Tuna, medeniyet coğrafyamızı sulayarak geçer gider.

Her şeyi bir kenara bırakarak, şöyle bir Tuna´ya bakalım. Bizim gönlümüzde neyi var, neyi yok hele bir ağırlığını tartalım, sonra yola revân olup aheste aheste kültür coğrafyamızda dolaşalım, Tuna´yla birlikte akalım.

Tuna kimindir, nedendir ona beslenen bu sevgi? Türkülerde Osman Paşa’yla birlikte anılsa da; Tuna bizimdir ve gönüllerimizde hep öyle kalacaktır. Almanya´dan doğan ve denize dökülene kadar Almanya, Avusturya, Slovakya, Macaristan, Hırvatistan, Sırbistan, Bulgaristan, Romanya, Moldova ve Ukrayna olmak üzere toplam 10 ülkeden geçen bu nehir aynı zamanda 4 başkente de hayat verir, can verir. Tuna kıyıları misâl-i cennet, tazelenip akan suları âb-ı hayattır adeta. Tuna akarken bir tarih akıp gider önümüzden. Tarihi bilmeyen Tuna’yı ne bilsin! Tuna denilince Viyana, Mohaç, Estergon, Kanije, Budin gelir aklımıza. Sultan Murad Han gelir, Kanuni Sultan Süleyman gelir. Osmanlı’nın asırlar süren adaleti gelir. Koca Balkanlar’ın Deliorman, oradan da Eflak diyarına doğru uzanan cenahlarında Tuna, Osmanlı’nın kimi zaman destansı kimi zaman hüzünlü hikâyelerini anlatır durur.

Tuna’yı görür görmez bir hüzündür kaplayan yüreğimizi. Adına yanık türküler, marşlar bestelendiğinden midir, yoksa nice kalem oynatıldığından mıdır diyeceksiniz. Hepsi var, lakin en çok da yitirdiğimiz coğrafyaya karşı duyduğumuz hüzün… Bir yabancılaşma derdinden… Sadece Tuna değil, Nil’den Tuna’ya kadar uzanan tüm coğrafyadır yaramızı yeniden kanatan.

Yüreğimizin bir kısmı buralarda kaldı; buradaki kardeşlerimizde… Bir bedenin âzâlarıyız her birimiz. Başka nasıl olabilir ki? Duyarlı hangi yürek kayıtsız kalabilir ki bu duruma? Nil’den Tuna’ya Osmanlı coğrafyasını gezdiğimizde bir başka atmosferde buluruz kendimizi. Kara bahtlı kıta Afrika’dan doğan Nil, medeniyetimizin kilometre çizgisi iken; onun kardeşi Tuna, Avrupa’da bir yetim çocuktur. Tuna’nın menbâında abdest alıp su içmek, Nil kenarında dolaşmak insana ayrı bir heyecan verir.

Nil’den Tuna’ya hangi kaybımıza yansak bilinmez. Bilenlerin yüreği sızlıyor, bilmeyenler yabancı ülke zannediyor oraları. Önce kendimize yabancılaştık sonra da coğrafyamıza; zira sevmek, tanımakla başlar o coğrafyayı.

Tuna üzerine şiirler yazılmış, roman ve hikayelere konu edilmiş; edebiyatçılarımıza ilhâm, akıncılara güç kaynağı olmuştur.

“Tuna boylarında sıra selviler,

Tan yeri estikçe sessiz ağlarmış

Gül bahçelerinde baykuşlar öter,

Şu viranelikler eski bağlarmış.”

 

Aşık Çelebi de Tuna´ya ruh katarak şöyle der:

“Kişver-i kâfirden iman ehline akûp gelür,

Kıbleye yüz tutmuş yüzünü, bir Müselmândır Tuna.”

Evet, Tuna Müslüman’dır. Tuna bizimdir; yeri geldiğinde akmaz, etrafını yıkmaz; bir nehirden çok ama çok ötesidir bizim için. Kenarında dinlenirken tefekkür etmeyi bize bahşeden Tuna, Osmanlının bağrından akar; tarihi neresinden dinlerseniz onun çağıltısını duyarsınız. Bir nehirde bir medeniyetin ihtişamını Tuna’da görürsünüz.

Osmanlı akıncıları silah kuşanarak Tuna Nehri üzerinden geçtikçe kendilerine rütbe verilirmiş. Biz de ecdadımızın bastığı topraklarda, Tuna üzerinde seyahat ederek,  onların hatıralarını arayacağız.

Ya Allah Ya Bismillah diyerek  vefalı dost Adnan Büyüksoy’un “Tuna’ya Hasret “ şiirinde hasretini çektiğimiz   Tuna boylarına hasretimizi biraz olsun dindirip  yanık bağrımıza su serpecek  “  Avrupa’dan Anadolu’ya Tuna’dan Bir Tarih Akar”  kitap ve belgeselimizle  Tuna boylarına   kültür ve tarih bilinci  seferine çıkıyor, Ecdadımıza vefa borcumuzu ödemek  aziz ruhlarına  bir fatihe üç ihlası şerif okutmak için, Tuna boylarında Devr-i alem diyoruz.

 

Tuna’ya Hasret

Düşmüyordun yaşlıların dilinden

Hep geçerdin yad ellerin ilinden

Kıskanırdık suladığın yerleri.

Akında, gazada düşen serleri.

 

Aktın durdun bir ülkede durmadın.

Köpürdün de kından çıkıp vurmadın.

Serhat boylarında akında mısın?

Bizdeki özlemin farkında mısın?

 

Yer yer kattık seni sınırımıza.

Sana kucak açtık gir bağrımıza.

Bıraktık ki seni Karadenize;

Rüzgarla rayihan gelsin hep bize.

 

Pek çok zaman susuzları kayırdın.

Bazı yerde ülkeleri ayırdın.

Mavi tuna derler, hayal ederdim;

Gün olur görmeye giderim derdim.

 

Bir gün Silistre’de kıyında durdum.

Suyun bulanıktı, içten burkuldum.

Dostlar yok diye mi pek bulanıksın?

Sen de bizler gibi bağrı yanıksın.

 

Özlemiş gibisin sipahileri.

Heyhat ki mazi gelmiyor geri.

Hasret kaldı isen ezan sesine

Gelseydin tutunup at yelesine.

 

Dinle bak, kimseye söyleme sakın.

Geçtiğin yerlere başlattık akın.

Başın ağrıyorsa orda oluruz.

Sen bizle, biz senle huzur buluruz.

TUNA’nın kaynağına yolculuk

Kara ve Hava yolu ile Avrupa ülkelerine gidip geliriz. Tuna boylarından geçerken Tuna’nın sadece bir nehir olduğunu düşünmemeliyiz. Tuna’nın doğduğu Almanya’dan Karadeniz’e döküldüğü Ukrayna’ya Tuna’dan bir tarih ve kültürün de aktığını düşünmeliyiz. Biz önce Uçakla Tuna boylarını geçip Tuna’nın kaynağından kana kana su içtikten sonra Tuna boylarında Devr-i Âlem diyeceğiz. Tarihi, tarihin yaşanarak yazıldığı kültür coğrafyamızda araştırıp belgeselleştireceğiz.

Uçağımız Karadeniz semalarından geçtikten sonra Tuna Nehri’nin denize döküldüğü Romanya-Ukrayna hududundan Avrupa topraklarında uçmaya başlar. Kaptan pilot; Romanya, Bulgaristan, Sırbistan, Macaristan ve Avusturya hava sahalarından geçtiğimizi söylerken Tuna da bize eşlik eder. Tuna Nehri’nin Almanya’nın Dunaueşingen şehrinden doğduğunu acaba kaç kişi bilir. Tarih bilincine sahip olanlar Tunaya sadece bir nehir olarak bakmaz. Tuna kültür ve medeniyet tarihimizin sınır çizgisidir.

 Tarih şuurunu sahip olmak her şeye sahip olmaktır. Tarih ve kültür bilinci tarihe vefa ile olur. Vefasızlık ise unutmak ve unutulmaktır. Vefa insanı ve kültür adamı Adnan Büyüksoy’un vefa şiiri ile Tuna’nın kaynağı Almanya’da Devr-i Âlem diyoruz.

Vefa

Aranan meziyettir insanda vefa

Vefasızlık çektirir insana cefa

At’ta, it’te bulunsa olurdu sefa

Neredesin ey vefa görünmüyorsun.

Görünmek şöyle dursun, bilinmiyorsun.

Mutlaka bulunurdun aşkta, sevgide

İsmin anılırdı sena, övgüde.

Vefasızlık yeterdi şahsı yergide

Sırra kadem bastın görünmüyorsun.

Unutturuldun bize, bilinmiyorsun.

Adın Fatih’te bir semt, orada mısın?

Bardaktaki boza’da, şıra’da mısın?

Göçtün mü yoksa hala burada mısın?

Gelişin acep beyhude mi beklendi?

Dört harfinin sonuna T mi eklendi?

Tuna nehrine ve Tuna boylarına vefa borcunu ödemek Tunayi bilmek ve tanımakla olur. Tuna kimindir, nedendir ona beslenen bu sevgi? Türkülerde Osman Paşa’yla birlikte anılsa da; Tuna bizimdir ve gönüllerimizde hep öyle kalacaktır. Almanya´dan doğan ve denize dökülene kadar Almanya, Avusturya, Slovakya, Macaristan, Hırvatistan, Sırbistan, Bulgaristan, Romanya, Moldova ve Ukrayna olmak üzere toplam 10 ülkeden geçen bu nehir aynı zamanda 4 başkente de hayat verir, can verir. Tuna kıyıları misâl-i cennet, tazelenip akan suları âb-ı hayattır adeta. Tuna akarken bir tarih akıp gider önümüzden. Kültür ve medeniyet tarihine vefsız olan ve Tarihi bilmeyen Tuna’yı ne bilsin! Tuna denilince Viyana, Mohaç, Estergon, Kanije, Budin gelir aklımıza. Sultan Murad Han gelir, Kanuni Sultan Süleyman gelir. Osmanlı’nın asırlar süren adaleti gelir. Baba dağ’dan Silistryeye Tuna boylarındaki Allah dostu ve gönül sultanları Sarı Saltuklar ve Süleyman Hilmi Tunahan hazrretleri akla gelir. Koca Balkanlar’ın Deliorman, oradan da Eflak diyarına doğru uzanan cenahlarında Tuna, Osmanlı’nın kimi zaman destansı kimi zaman hüzünlü hikâyelerini anlatır durur.

Tuna’yı görür görmez bir hüzündür kaplayan yüreğimizi. Adına yanık türküler, marşlar bestelendiğinden midir, yoksa nice kalem oynatıldığından mıdır diyeceksiniz. Hepsi var, lakin en çok da yitirdiğimiz coğrafyaya karşı duyduğumuz hüzün… Bir yabancılaşma derdinden… Sadece Tuna değil, Nil’den Tuna’ya kadar uzanan tüm coğrafyadır yaramızı yeniden kanatan . Tuna’nın kaynağı Almanya’ya giderken ,Uçağın penceresinden Tunayı seyre dalıp şairin şu şiirini mırıldanır, kendimizi tarihin ihtişamlı geçmişine bırakır Tuna ile birlikte hayallere dalarız.

Misâl-i cennettir evvel baharı

Açılır kırmızı gülü Tuna’nın

Öter bülbülleri leyl-ü nehârı

Eser bâd-ı sabâ yeli Tuna’nın

Bizim yolumuz Tuna nehrinin kaynağına Alamanyaya. Tuna’nın, adeta Türk tarihini mırıldanan nazlı nazlı akışını, yaylar çizerek kıbleye doğru süzülüşünü seyrederek Almanya ya doğru yolumuza devam ediyoruz.

Tuna, Osmanlı’nın sınır çizgisidir adeta. Üzerine nice şiirler, marşlar yazılmış yalın kılıç at süren akıncı beylerinin mücadelelerine şahitlik etmiştir. Osmanlı’da akıncı beyleri Tuna Nehri üzerinden kaç kez geçip sefere çıkmışlarsa ona göre rütbe almışlardır. Tuna’dan sadece su akmaz; bir tarih, bir medeniyet akar. Tuna, bizim medeniyetimize, Karadeniz’e, İstanbul’a doğru akar.

Dünyanın 80’ ne yakın ülkesini gezerek Kültür ve medeniyet coğrafyamızda çektiğimiz tv belgeselleri ile Devri alem ederken, şimdide Tuna Nehrinde devri alem diyeceğiz. Uçağımız, Almanya ve İsviçre hava sahasına girdiğinde Alp Dağları, selam durmuş bizleri karşılıyor gibiydi. Tuna Nehri’nin doğduğu Almanya, Fransa, İsviçre sınırındaki ormanları süsleyen gürgen, meşe ve diğer geniş yapraklı ağaçlar sonbaharda adeta altın sarısına bürünmüşler, aralarındaki yeşil çam ağaçlarıyla rengârenk bir tablo gibi göz ve gönlümüzü okşuyordu. Almanya’nın Dunau eşingen şehrindeki Tuna’nın kaynağına gitmek su içimek hayalimizi gerçekleştiriyoruz. Bugüne kadar iki kez Tuna’ nin kaynağında su içip abdeset aldık ve akıncılar gibi kılıç kuşanarak değil kamere ve fotoğraf makınamızla Tuna’nın üstünden geçip, Tuna boylarını devri alem kameraları ile belgeselleşttirp gelecek kuşaklara aktarmak istedik .

TUNA‘nın kaynağı

Tuna’nın kaynağının bulunduğu Dunaueşingen Almanya’ya bağlı bir şehir İsviçre, Fransa ve Almanya üçgeninde yer alan bu bölge su bakımından çok bereketli. Avrupa’nın en büyük nehri Ren’in kaynağı da bu bölgeden Almanya nın Bodenze Gölü.

Tuna’nın kaynağındayız. Büyük bir şatonun hemen yanı başında 200 yıl önce demir parmaklıklarla koruma altına alınan kaynaktan sular, kumlu ve çakıllı tabakayı yırtarcasına yeryüzüne çıkıyor. Etraftaki duvarlarda Almanya, Sırbistan, Slovakya, Avusturya, Macaristan, Bulgaristan, Romanya, Japonya ve Ukrayna’nın Tuna’yla ilgili görüşlerini yansıtan kitabeleri var. Tuna boylarında 500 yıl medeniyet kuran Osmanlı’dan ne bir anıt ne de bir kitabe, hiçbir şeye rastlayamıyoruz. Demir parmaklıklardan Tuna’nın kaynağına inerek bu muazzam suyun kaynağından kana kana su içerek susuzluğumuzu değil tarihe hasretliğimizi gideriyoruz. Tuna nın kaynağında bir sonbahar akşamı akşam namazımızı eda ederken Tuna boylarını vatan yapan akıncılara fatihe okuyoruz.

Tuna’nın Kaynağı Almanya

Tuna Nehri, Almanya´nın güneyinde Karaormanlar bölgesinde Brege ve Brigach dağ ırmaklarının 678 m yükseklikteki Donaueschingen´de birleşmesiyle meydana geliyor.

Tuna, Almanya´nın güneyinde Karaorman (Schwarzwald) bölgesinde Brege ve Brigach dağ ırmaklarının 678 m yükseklikteki Donau-Eschingen (Donaueşingen)´de birleşmesiyle meydana geliyor. Nehrin Donaueschingen´den Karadeniz´e döküldüğü Sulina Limanı’na kadar uzunluğu 2779 kilometre. Tuna kaynağı Donaueschingen kasabasından fışkırarak ufak bir kanal sayesinde Brigach nehrine döküldüğü noktadan itibarense bu nehrin ismini “Tuna” diye değiştirir.

Macaristan, Osmanlı’nın Rumeli’ye geçişinin son durağı olan ve 1521’de Kanuni Sultan Süleyman Hân’ın akıncılarının nal sesleriyle inleyen Macar ovaları bugün sessiz ve bir garip öksüz gibi duruyor.

 Eski kaynaklarda Macaristan’dan Panonya diye bahsediliyor. Ülkenin bulunduğu Tuna havzası ve Karpatlar bölgesi, coğrafî konumu itibariyle kuzeyden ve doğudan devamlı gelen istilâların, akınların mecburi geçiş yolu olmuş. Volga Nehri’nin doğusundan Tuna havzasına kadar gelen Avar Türkleri iki yüz elli yıl Orta Avrupa’ya hâkim olmuşlar. Önceleri Şamanistken giderek Hıristiyanlığı benimseyen Avar Türkleri, Slavların arasında eriyip kaybolmuşlar.

Hazar Türkleri’nin bir kolu olan ve Tuna havzasında yaşayan Macarlar’ın aslî unsurunu meydana getiren Arpatlar’ın güneye ve batıya yaptıkları akınlar Germen İmparatoru Birinci Otto tarafından engellenince, göçebelikten yerleşik hayata geçmişlerdir. Moğol istilâsına kadar Macaristan’da istikrarlı bir devre olmuştur. Orta Asya gelenek ve yaşayış tarzlarını bir süre devam ettiren Arpatlar, Prens Geza zamanında Hunlar ve Avarlar gibi Hıristiyanlığı kabul ettiler. Türklüklerini tedrîcen kaybedip Hıristiyanlaşmalarına rağmen, Macaristan’da bu gün bile birçok Türkçe kelime ve yer adları kullanılmaktadır. Meselâ, tyuk, (tavuk), birska (bıçak), szakall (sakal), tengez (deniz), sarga (sarı), teknö (tekne), borju (buzağı), sator (çadır) gibi pek çok kelime, Macarların Türk asıllı olduklarını açık bir şekilde göstermektedir.

Tuna demek aynı zamanda Macaristan demek. Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de yani nazlı Budin’deyiz.

Uçağımız İstanbul’dan Budapeşte’ye doğru havalanıyor. Gökyüzünün mavi derinliğinden aşağıya bakınca bu geniş coğrafyada at sırtında fetihten fethe koşan ecdâdımız geliyor aklımıza. 2.5 saatlik yolculuğun ardından Budapeşte Havalimanı’na iniyoruz.

Budapeşte, eski adıyla Buda ve Peşte… Tuna’nın ikiye ayırdığı nazlı şehirler… 160 yıl boyunca Osmanlı huzur ve barışına şahitlik etmiş bir başkent. Kanuni Sultan Süleyman Hân’ın hayallerini süsleyen Budin Kalesi… Estergon, Kanije ve Zigetvar Kaleleri… Süzüle süzüle akan Tuna Nehri, Galiçya Türk Şehitliği, Kızılelma Kulesi, Gül Baba Türbesi ve nice abidevi Osmanlı eseriyle Macar toprakları…

Macaristan 1699’daki Karlofça Antlaşması’na kadar yüz altmış beş sene Osmanlı hâkimiyetinde kaldı. Osmanlıların Macaristan’daki hâkimiyet devirleri, bu gün bile hasreti çekilen huzur, sükûnet, adalet ve imar devri oldu. Burada görev yapan Osmanlı devlet adamlarının yaptırdıkları pek çok eser yıllarca halka hizmet etti. Macaristan’ın Avusturya idaresinde yaşanan tahribata rağmen ecdâdın eserlerinden bazıları günümüze kadar varlığını koruyabilmiş.

O devirlerde mezhep savaşları ile çalkalanan Avrupa’da Osmanlı toprakları, Macaristan başta olmak üzere, Protestanların sığınak yeri olmuştur. Osmanlı-Macar münasebetleri sosyal ve iktisadi alanlarda gelişmiş; hatta Macaristan’da Osmanlı kıyafetleri giymek moda olmuştu. 1604’teki Osmanlı-Avusturya savaşında Macarlar Osmanlıların yanında yer almış ve kurulan Erdel Beyliği iç işlerinde bağımsız; ancak dış işlerinde Osmanlı Devleti’ne tâbi olmak üzere Macarlara verilmiştir.

Macaristan 1689’da Avusturya’nın eline geçtikten sonra da bağımsızlık hareketleri Osmanlılarca desteklenmiş, 1682-1684’te İmre Thököly’nin, 1703-1711’de Ferenc Rakoczi’nin bağımsızlık hareketleri başarısızlıkla sonuçlanınca Osmanlı Devleti’ne sığınmışlardır. Thököly İzmit’te, Rakoczi Tekirdağ’da ölene kadar misafir muâmelesi görmüştür. 150 yıl sonra Osmanlı Devleti’ne gelen Macar heyeti, Tekirdağ’a yerleştirilen mültecilere verilen araziyi satın almak için kendilerine mürâcaat eden Türk köylülerine hayran kalmıştır. Rakoczi’nin arkadaşı Kelemen Mikos’un yazdığı ve mültecilerin hayatını anlatan “Türkiye Mektupları” isimli eseri bugün Macar tarihi ve edebiyatının kaynak kitapları arasında sayılmaktadır.

Ferenc Rakoczi’nin başarısız teşebbüsünden sonra Macaristan, Avusturya’nın yarı kolonisi hâline gelmiş ve bugüne kadar, Osmanlı hâkimiyetindeki hürriyetini, iki dünya savaşı arasındaki devir hariç bir daha görememiştir.

Macarlar Volga boylarında bir Türk kabilesidir

Orta Avrupa´da, Tuna Nehri’ni topraklarına misafir eden Macaristan’ın çok köklü bir mâzisi var. Macar kavimlerinden ilk söz eden yazılı tarihî kaynak, 9. yüzyılda Arapça kaleme alınmış; İbn Rüşt ve Gerdizî, Buhâralı bir alimden naklederek Macarları, Orta Volga boylarında yasayan bir “Türk kabilesi” olarak tanımlamıştır. Orta Avrupa´nın ve dolayısıyla Macaristan´ın İslamiyet´le temâsı, İslam´ın batıda Endülüs ve Sicilya´daki varlığının devam ettiği dönemde gerçekleşmeye başlamıştır. 10. ve 12. yüzyıllarda kuzeyden gelen son Türk kavimlerinin göçü sonucu Tuna Nehri boylarına genelini Türk göçebelerinin oluşturduğu bazı Müslüman topluluklar yerleşmiştir. İslamiyet´i Arap tüccar, âlim ve seyyahlardan ögrenmiş olan bu kavimler Eflak, Boğdan, Sırbistan, Bosna ve Macaristan´a dağılmışlardır.

10. ve 11. yüzyıllarda Müslümanların özellikle askerî alandaki becerileri Macar krallarının dikkatini çekmiş ve onlara Macar ordusunda görev verilmesini sağlamıştır.

Endülüs´ten Macaristan´a göç etmiş ve yüksek rütbelerde görev yapmış olan Ebu Hamid el-Gırnatî (ö.1170), Tuhfetü´l-Elbâb ve Nuhbetü´l-A´câb adlı eserinde Macar Krallığı sınırları içerisindeki Müslümanlardan söz ederken onları Mağribîler ve Harizmîler diye ikiye ayırmıştır. Ona göre, devrin Macar kralı Müslümanları seven bir hükümdardı.

Kayıtlarından anlaşıldığı kadarıyla Gırnatî, bu kimselerin İslam´ı ve Arapça´yı ne kadar bildiklerini tespit etmeye çalışmıştır. Tespitlerini “Bu gün itibariyle böyle bir ülkede 10 binden fazla yerde Cuma namazı kılınıyor olması muazzam bir olaydır.” şeklinde ifade etmiştir.

Gürz İlyas Tepesi’nden Tuna’yı izliyoruz

Macar topraklarında gezimize başlarken yüzlerce yıllık Osmanlı hâkimiyetini hatırlıyor ve kendimizi Budapeşte caddelerine bırakıyoruz. 1541-1687 yılları arasında Osmanlı Devleti´nin hâkimiyetine kalan Macaristan topraklarında çok sayıda mimari eser in¬şa edilmiş. Macaristan´ın bu dönem mi¬marisine ait cami, mescit, medrese, han, hamam, türbe, tekke, ılıca ve kale yapı¬larının 750’den fazla olduğu biliniyor.

Burada nereye giderseniz gidin bir Osmanlı eseri sizi karşılar. Gürz İlyas Tepesi’nden göz alabildiğine uzanan şehri izlerken bir taraftan tarihî yapıları görüyor, diğer taraftan yüzyıllardan beri durmadan bereket taşıyan Tuna Nehri’ni gözlüyoruz. Buda’yı Peşte’den ayıran Tuna burada bambaşka akıyor sanki. Tuna’nın nefesini teneffüs ettikten sonra şehri dolaşmaya başlıyor ve tarihî yapılar görkemli binaların arasından geçiyoruz.

Avrupa’nın kalbinde, 1100 yıllık geçmişin izlerini görüyoruz. Sapasağlam ayakta duran asırlık yapılar tarihte yolculuk yaptırıyor bizlere.

Macaristan, tamamen karalarla çevrili bir ülke. En büyük gölü ise Balaton. Tuna gibi bereket dağıtan ikinci önemli nehri de Tizsa.

 Tarihi Macaristan Parlamentosu, Budapeşte’de ilk göze çarpan mimari yapılardan. Burası Avrupa’nın en büyük parlamentolarından birisi. Sovyetlerin yıkılmasından sonra Macarlar 1990 yılında seçim yaparak çok partili sisteme geçti ve serbest piyasa ekonomisini benimsediler. Bu seçimleri ve siyasi hayatını hatırlatan parlamento binası aynı zamanda ülkenin en çok turist çeken yapılarından da birisi. 1 yılda 35 milyondan turist geliyor bu 10 milyonluk ülkeye.

Bu hareketli ve canlı şehir bizi ilk başta farklı bir yöne çekiyor, bir mezarlığa rastlıyoruz. Şehir içinde bir şehir çıkıyor karşımıza. Bu şehir ölülerin şehri… Alışageldiğimizin dışında bir mezarlık burası. Burada insanlar isterlerse yakılıp külleri bu şekilde mezarlara konuluyor. Yakılan ölülerin külleri bu raf mezarlarda 30 yıl boyunca saklanıyor. 30 yıl sonra ölünün varisleri belli bir ücret verip bu süreyi arttırabiliyor. Sıra dışı raf mezarların arasından geçerek yolumuza devam ederken birden sıcak huşu dolu bir atmosfere giriyoruz.

Macaristan’da Galiçya Şehitliği

Bir şehitlik burası, Galiçya Şehitliği; kefensiz yatan binlerce şehidimizi ve Mehmet Akif’in mısralarını hatırlatıyor bize.

“Bastığın yerleri ‘toprak’ diyerek geçme, tanı!

Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı!”

Galiçya’da, Dimetoka’da Şıpka’da ve dünya coğrafyasının her bir köşesinde vatan ve din uğruna çarpışan şehitlerimiz… Yıl 1914, Birinci Cihan Harbi… Savaş virüs gibi tüm dünyaya yayılırken, milletler birbirine asırların getirdiği kin ve nefretle saldırmaya başlıyor. Osmanlı’nın son dönemleri, yurdun her köşesini düşman sarmış. Savaşın çığlıkları gök kubbede yankılanıyor; sanki mahşer günleri yaşanıyor. Filistin, Kafkasya, Galiçya, Çanakkale… Cephelerde yiğitler var gücüyle çarpışıyor. Her bir cephede bir yandan destanlar yazılırken diğer yandan ağıtlar yakılıyor. Çanakkale’de 250 bin şehit rabbine kavuşuyor. Düşmanın sınırlarımızdan ilk gireceği kapılardan biri olan Galiçya göğsünü düşmana siper ediyor ve Mehmetçik Galiçya’da ay yıldızlı bayrağa rengini veriyor. Galiçya Şehitliği’ne geldiğimizde biz de duyar gibi oluyoruz Şehit Mehmetçiğin “Allah Allah!” nidâlarını. Bosna, Arnavutluk, Makedonya ve Anadolu’nun her köşesinden Mehmetçik medfûn bu mukaddes mekânda.

1914’te savaş başlayınca Ruslar Galiçya’yı işgal etmiş, Birinci Dünya Savaşı’nda Galiçya cephesinde 1916-1917 yılları arasında Alman Güney Ordusu’na bağlı olarak görev yapan 15. Türk Kolordusu 10 binin üzerinde şehit vermiştir. Bu savaşta Türk Kolordusu Alman Macar ve Avusturya kuvvetleriyle birlikte Ruslara karşı savaşmıştır. Galiçya ve Macaristan’ın muhtelif yerlerinde şehit düşen kolordu mensuplarından 480 şehidimiz 1926 yılında kurulan Budapeşte Türk Şehitliği’ne nakledilmiştir. Yusuf oğlu Ahmet, Halil oğlu İbrahim ve isimsiz, meçhul askerler bu gün Galiçya’nın bağrında yatıyor. Vatan için çarpışmanın, savaşmanın gereğini hakkıyla yerine getirip şehâdet şerbetini içtiler. Fatiha’larla Galiçya’ya veda ediyor, yola koyuluyoruz.

Tuna’ya anlatıyoruz derdimizi, Tuna anlatıyor bize derdini. Çünkü Tuna kadîm ve vefalı bir dost bizim için; Osmanlı coğrafyasının sınır çizgilerinden ve kilometre taşlarından.

Macaristan’da dolaşırken bize tanıdık gelen bir Tuna’dır, bir de ayakta durmayı başarabilen Osmanlı eserleri. Macaristan belki de Avrupa’nın en çok kilisesi olan ülkelerinden birisi. Son bir yılda ülkenin değişik yerlerinde tam 4000 kilise inşa edilmiş. Eskiden camii, medrese, han, hamam ve külliyelerle donatılmış olan bu ülkenin dört bucağında bu gün kiliseler yükseliyor.

Gül Baba Türbesi Tuna’ya bakar

Tuna anlatıyor biz dinliyoruz. Yollar uzayıp giderken Hak dostu Gül Baba’nın huzuruna varıyoruz. Peygamber Efendimiz’i hatırlatan gül kokulu atmosferinde Gül Baba’dır bu. Gül Baba Türbesi Budapeşte’deki en belirgin Osmanlı mührü.

Evliya Çelebi’nin naklettiğine göre Gül Baba, Merzifonlu bir Bektaşî dervişidir. Fatih Sultan Mehmet Hân devrinden Kanunî Sultan Süleyman Hân devrine kadar birçok gazâlarda bulunmuş, Budin’in fethine katılmış ve burada şehit düşmüştür. Şeyhü’l-İslam Ebu’s-Suud Efendi, 2 Eylül 1541 tarihinde bu zâtın cenaze namazını kıldırmış, bu namazda Kanunî Sultan Süleyman ve yüz bini aşkın bir cemaat hâzır bulunmuştur.

Türk İslam kültür ve medeniyetimizin manevi mimarlarından birisi olan Gül Baba’nın türbesine girdiğimiz zaman içimiz huzurla doluyor. Bu gönül insanının huzuruna çıkmak bambaşka bir duygu veriyor insana. Gül Baba’nın bulunduğu bu tepeye Macarlar “Gül Tepesi” diyor. Gül Baba Türbesi’nde bir Fatiha okuyarak yola koyulurken Deliorman ve Tuna sahillerindeki akıncı Türklerinin Gülbaba’ya ithaf ettikleri şu nefes geliyor akıllarımıza:

“Pir Abdal tutar senin yasını,

Tuna’ya akseder garip sesini,

Resul-ü Erhân’a sun hak nefesini,

Gül nurum, imanım benim Gül Baba”

Gül Baba Türbesi 1543-1548 yılları arasında yapılmış sekizgen planlı, kesme taştan kubbeli bir yapı. Duvarları sivri kemerli yüzeysel nişlerle hareketlendirilmiş. Bir Bektaşî babası olan Gül Baba´nın türbesinin yakınında bir zamanlar tekkesinin bulunduğu da kaynaklarda yer almaktadır.

Evliya Çelebi, Gül Baba Türbesi’nin iç görünüşünü şöyle anlatmaktadır:

 “Bizzat Gül Baba da bir çiçekli bahçe içinde kurşun örtülü bir kubbede gömülüdür. Sandukası yeşil çuha ile örtülü olup, mübarek başlarında Bektaşî tacı bulunur. Etrafı çeşitli Kur’ân ayetleri ile süslüdür. Ben hakîrin yazdığı münasip beyit şudur:

“Âşık u sâdıkınım, ettim ziyâret ben gedâ

Bülbül-i gûyâ gibi efgân idem ey Gül Baba”

Başka bir beyit:

“Gül-i gül-zâr-ı hakîkat ü Hüdâ

Kutb-ı aktâb-ı Budin Güllü Baba”

Başka bir beyit:

“Baba bir kân-ı kerem sultândır

Değil elbette teh-i pir ü gedâ

Merzifon’dan gelerek tuttu vatan

Şâh Süleyman zamânı Güllü Baba”

Biz de Gül Baba’ya Fatiha’lar okuyup rûhâniyetlerine hediye ederek ayrılırken onun gibi yüzlerce gönül sultanını da rahmet ve minnetle yâd ediyor ve Budin Kalesi’ne çıkıyoruz.

Budin’in Manevi Bekçisi Gül Baba

Gül Baba kimilerine göre dervişliğinin yanında bir akıncı. 15. yy. sonlarıyla 16 yy. başlarında yaşamış bir Bektaşî dervişi. Asıl adı Cafer olan bu mübârek zât, Peygamber Efendimize duyduğu sevgi ve muhabbetten ötürü sarığında daima bir gül taşıdığından “Gül Baba” lakabıyla tanınmış bu topraklarda. 1531 yılında Kanuni’nin talebi üzerine Budin’e gönderilmiş ve numûne hayatıyla kısa sürede Budin, yani Budapeşte halkının çok sevdiği bir insan haline gelmiş.

Osmanlı Devleti’nde ordu sefere çıktığında askerin moralini güçlendirmek için dervişler, gönül erleri ve şairler de sefere katılır, mola zamanlarında dualar okunup, destanlar söylenirdi. Gül Baba da savaşlara katılan ve ordunun maneviyâtını arttıran ruh mimarlarından birisiydi. Kanunî Sultan Süleyman´ın Gül Baba’ya değer verdiği ve “Gül Baba, Budin gözcüsü olup himmetleri hâzır ve nâzır ola” fermanını buyurduğu rivayet edilmektedir.

1541 yılının Eylül ayında Budin ve civarının fethi sırasında şehit düşen Gül Baba, bu mekâna defnedilmiş. 1690´da tekke etrafındaki Müslüman Mezarlığı bağ haline getirilirken binaların bir kısmı üzerinde bir manastır kurulmuş, Gül Baba Türbesi de Katolik Cizvit rahipleri tarafından işgal edilerek Aziz Josef adına kiliseye çevrilmiştir.

Cizvit tarikatının 1773’te dağılması üzerine türbe, başta Bosnalı hacılar olmak üzere Müslüman ziyaretçilere izin vermesi şartıyla 1861’de Mimar Janos Wagner’in mülkiyetine geçmiştir.

1914 yılında Macaristan Diyanet ve Eğitim Bakanlığı türbeyi “Korunacak Eski Eser” ilân etmiş, 1915 yılında Antropolog Prof. Lájos Bartucz’un yönetiminde türbede bir araştırma kazısı yapılmış ve ortaya çıkan kalıntılar 1 Temmuz 1915’te tekrar mezara konmuş, aynı yıl Niemayer Sokağı’nın adı Gül Baba Sokağı olarak değiştirilmiştir.

1996 yılında Türk ve Macar cumhurbaşkanlarının ve hükümetlerinin işbirliğiyle hazırlanan proje çerçevesinde türbe yeniden restore edilmiş, çevre düzenlemesi yapılmıştır. 3 Eylül 1997 tarihinde Türk ve Macar Cumhurbaşkanlarının katıldığı bir törenle de Gül Baba Türbesi ziyarete açılmıştır.

Budin Kalesi’nde Nöbet Tutan Paşa

Abdurrahman Abdi Paşa’nın mezarını ziyaret ediyoruz. Macarlar son Budin valisi Abdurrahman Abdi Paşa için “Kahraman düşmandı, rahat uyusun!” demiş ve mezar taşına da böylece yazmıştır. 1686 yılında 70 yaşında vefat eden bu kahraman sadece bizim için değil, düşmanı için de bir kahramandı.

Budin Kalesi eteklerinde sadece Abdurahman Abdi Paşa değil, bir işaret fişeği gibi duran akıncı beylerinin mezar taşlarını görüyoruz. Fatiha’lar okuyor, Osmanlı Medeniyeti’nin güzelliklerini, nakışlarını temaşa ediyoruz. Ecdât öyle bir ecdât ki tarihe silinmez mührünü vurarak adeta nakş-ü bend eylemiş.

Budin’den başka Eğri, Estergon Peç, Zigetvar, Şikloş ve Vişegrad kale¬leri de Macaristan´da Osmanlı mimarisini temsil eden diğer önemli yapılardır.

Ilıca Yapılarının Çoğu Ayakta

Ayrıca Budin´de çok sayıda ılıca, kaplıca ve hamam bulunuyor. Sekiz köşeli bir havuza sahip Debbâğhâne Ilıcası en meşhurlarından bir tanesi. Kubbesi gömme ayaklara oturtulmuş ve bu ayaklar arasında hücreler oluşturulmuş.

Horoz Kapısı Ilıcası´nın (Kral Hamamı) ise sıcaklık kısmı sekiz kemerin taşıdığı bir kubbeyle örtülmüş. Ortasında dört merdivenle inilen sekizgen bir havuz, duvarlarda sivri kemerli geniş nişler görülüyor.

Bir diğeri ise Sokullu Mustafa Paşa (Yeşil Direkli, Rudas) Kaplıcası. Burada da büyük bir kubbenin örttüğü ve beş basamakla inilen sekizgen bir havuz ve bunun etrafında önceden kurnaların bulunduğu tonozlu kısımları görüyoruz. Kubbeyi taşıyan sekiz sütundan birinin porfir olması dolayısıyla Evliya Çelebi buraya Yeşil Direkli Ilıca demiş.

Budin´in en büyük hamamı olan Veli Bey (İmparator) Ilıcası da kare içinde sekizgen havuza sahip. İçeride her duvarda yer alan bi¬rer eyvandan başka girintilerde halvetler ve hücreler bulunuyor.

Budin´deki kaplıca yapılarının çoğu değişiklikler ve ilavelerle günümüze ulaşmış. Budin´in dışında Peç, Eğri, İstolni ve Belgrad gibi şehirlerde de bazı hamam kalıntıları bulunuyor.

Budin’de Sultandan Bir Hatıra

Böyle bir kaleyi gözler görmüs degildi. Çarşı pazarı zengin ve ferahtı, evleri saray gibiydi, sokakları ise genişti ve mermer döşeliydi. Padişah yürüdü, kral sarayına girdi. Saatlerce seyrettikten sonra dedi ki: “Ah n´olaydı, bu saray İstanbul’umuzda, Sarayburnu´nda olaydı! Ve ardindan ekledi: “Allah’a ahdim olsun, bu gaza malı ile Kudüs´e ve Medine´ye birer kale yaptırayım ve Istanbul´a kemerlerle su getireyim.”

Padisah gezintisine devam ederken şehir halkından biri yanına yaklaştı ve saray dışında bir kısım askerin halka zulmetmekte olduğunu söyleyip yardım istedi. Bunun üzerine Koca Sultan, sarayın duvarına kendi el yazısı ile bir beyit yazdı. Beyit, şehir 150 yıl sonra elden çıkana kadar o duvarda durdu. Şu dizeleri yazmıştı Sultan:

“Gaziler meskenidir, bunda bey´im gayrulmaz

Bunda zulmedenin âkıbeti hayrolmaz”

Zira adalet karşısında bey de, paşa da birdi; hiç kimse kayrılmazdı ve zalimin sonu asla hayır olmazdı. Aradan yıllar geçti. Meşhur seyyahımız Evliya Çelebi de bu sarayı ziyaret etti. Hâlâ orada durmakta olan sultanın gönlünden ve kaleminden çıkma o beytin altına “Bir saat adalet etmek, yetmiş sene (nafile) ibadetten efdaldir.” hadis-i şerifini yazdı. Kale, kültür tarihimizin simgelerinden birisi olan Kızıl Elma Kulesi’yle Budin Kalesi; padişah da Batılıların Muhteşem Süleyman dedikleri Kanuni Sultan Süleyman Hân idi.

Temeşvarlı Aşık Hasan’ın dizelerinden Budin Türküsü’yle veda ediyoruz nazlı Budin’e.

Geldi düşman bağladı hep cümle rahım, der Budin

Gelmeyen imdadıma çeksin günahım, der Budin

Kalmışım küffar elinde yalnız zarü zebûn

Ser çekip burc u bedenden çıktı ahım, der Budin

Olmuş idim bir zaman ben sedd-i İslam’a kilid

Nice canlar din yolunda uğruma oldu şehid

Ta kıyamet haşrolunca kesmezsem Hakk’tan ümid

Bir gün ola açıla baht-ı siyahım, der Budin…

Budin Kalesi’nde geçmişin hatıralarını bırakarak, gözlerimiz yaşlı, Zigetvar’a doğru yol alıyoruz.

 Bir Cihan Güneşi’nin Battığı Yer: Zigetvar

Her şehir kendi hikâyesini anlatıyor. Biz de bu hikâyelere kulak verirken birden ihtişamlı bir kale çıkıyor karşımıza. Bu kale dillere destan Zigetvar Kalesi… Kanuni Sultan Süleyman Hân´ın şahâdet mertebesine yükselmeden önce son kuşatmasını yaptığı boynu bükük, mahzûn kale. Bir cihan devletinin muhteşem sultanının şehâdet mertebesine ulaştığı yer… 39.51 km²´lik bir alana sahip olan şehir, bir dönem Macar ve Sırpların beraber yaşadığı Baranya bölgesinde yer alıyor. Zigetvar, Trabzon’la kardeş şehir; bu iki şehri birbirine kardeş yapansa Kanuni Sultan Süleyman Hân’ın Trabzon’da doğmuş ve Zigetvar’da vefat etmiş olması.

Burası Türklerin Balkanlar’daki en uğrak yeri. Şanı yüce padişah Sultan Süleyman Hân’ın nâşı burada omuzlara alınıyor. Budin’i fethedip Estergon’u muhâsara edip, Viyana üzerine yürüyen “Muhteşem Süleyman” sadece cesaretliyle değil bir askerî dehâ ve stratejist olması yönüyle de bu gün dünyanın hayranı olduğu bir lider.

Tarihin koridorlarında dolaşıyoruz. Zigetvar Seferi’ni hatırlıyoruz; Avusturya Arşidükü Maksimilyan´ın İstanbul Antlaşması´nı bozması, vergisini ödememesi ve Erdel´e girmesi üzerine, Kanuni Sultan Süleyman´ın yaşına ve hastalığına rağmen son seferine çıkmasını. Viyana’ya doğru çıkılan seferde Kanuni Sultan Süleyman Hân vefat etmiş, dönemin sadrazamı Sokullu Mehmet Paşa, kaleyi aldıktan sonra İstanbul’a dönmüştü. Zigetvar, uzun süre Osmanlı hâkimiyetinde kaldıktan sonra 1788 yılında Osmanlı hâkimiyetinden çıktı. Sonraki dönemde, şehirde mimarî ve toplumsal açıdan önemli dönüşümler yaşandı. Günümüzde ise burası bir kültür merkezi. Kanunî’nin hatırasını taşıyan bu mekân artık Macar-Türk Dostluk Parkı. Kanunî’nin doğumunun 500. yıl anısına bir de anıt yapılmış.

Kanunî Sultan Süleyman Hân’ın 13’üncü ve son seferiydi Zigetvar. Buralara kadar geldiğinde tam 73 yaşındaydı. O muhteşem padişah 13 kez gelmişti bu topraklara ve her gelişinde ayrı bir muhteşemdi. Son gelişinde sadece ihtiyarlıkla değil aynı zamanda hastalıklarla da uğraşıyordu. Ordunun en önünde gidiyor beyaz atının üzerinde kefeni andıran beyaz elbisesiyle, sanki ölüme meydan okuyordu. Ama Zigetvar’ın fethini göremiyor Trabzon’da doğan padişahı, 6 Eylül 1576’da Zigetvar’da vefat ediyor.

Pek çoğumuz onun iç organlarının bu bölgede defnedildiğini bilmeyiz. Kırlık bir araziye yapılmış büyük sultanın temsilî mezarı çok güzel düzenlenmiş. Bu park ise Türkiye’nin girişimi ve maddi desteği ile Kanuni Sultan Süleyman’ın 500. vefat yıldönümünde kurularak Türkiye´ye 100 yıl¬lığına kiralanmış ve bir Kanunî Anıtı dikilerek Macar-Türk Dostluk Parkı haline getirilmiş. Tabii, aslında bu mezar temsilî; asıl mezar şu an bir kilisenin bulunduğu mekanda. Burada Osmanlılar zamanında be¬yaz kireç taşından inşa edilmiş, iki köşesi pahlı ve önünde dikdörtgen planlı girişi olan bir türbe bulunmaktaydı. Etrafında bir cami, tekke ve kışla da yapılmıştı. Fakat daha sonra bu yapıların yerine bir kilise inşa edilmiş. Her ne kadar bu dostluk parkı ve temsili mezar sultana yapılan vefasızlığı telafi etmek için yapılsa da insanın yüreği kan ağlıyor.

Zigetvar Kalesi’nin içerisinde minaresinin yarısı yıkılmış, boynu bükük, mahzûn bir akıncı beyi gibi duran Tarihî Kale Camii karşımıza çıkıyor. Kanuni Sultan Süleyman Hân buranın fethini göremese de onun adına kalenin göbeğine fetih sonrası 3 hafta içinde bir cami yapılmış. Dikdörtgen planlı ve çatı örtülü caminin kuzey ve batı taraflarını muhtemelen ahşap direkli bir revak çevir¬mekteydi.

İstanbul’un fethi kutlamaları Gebze’den başlatılmalı

Her şehrin marka değeri vardır. Bir çok şehir küçücük değerlerini, Uluslararası bir marka haline getiriyor. Gebze bölgesi sanayi ile anılmasına rağmen tarih, kültür, tarım ve turizm alanında bir çok marka değeri var. Bu değerler, ortaya çıkarılabilseydi Gebze bugün dünyaca tanınan bir kültür turizmi merkezi haline gelebilirdi.

Eskihisar Osman Hamdi bey müzesi ve kalesiyle önemli bir marka. Türk müzeciliğinin kurucusu olması dolayısıyla Eskihisar, dünyaca tanınan bir Kültür turizmi haline getirilebilirdi. Bazı Yeşilçam filmleri Eskihisar’da çekilmişti. Gebze bölgesi bir çok Yeşilçam filmine doğal platoluk görevi yapmıştı.

Bir çalışma yapılarak Gebze bölgesinde çekilen Yeşilçam filmleri isim isim tespit edilerek filmlerin bir kopyası Kültür Bakanlığı’ndan temin edilerek Gebze’de izleyici ile buluşturulabilir, Eskihisar’da ki sinema günleri Gebze bölgesinde çekilen sinema filmleri adıyla yeni bir hamle başlatılabilir.

 Eskihisar gerçekten bir marka. Barbaraos Hayrettin paşa ve Kuzey Afrika’da Osmanlı kaptanları ile ilgili belgesel çekmek üzere bu hafta Cezayir’e gidiyorum. Pazar günü güneşli bir havada Eskihisar’da hem çayımı içtim hem de Deniz Kuvvetleri Komutanlığı tarafından 1965’de basılan Türk Deniz tarihi kitabını eskihisar’da körfez manzarası eşliğinde zevkle okudum.

Eskihisar belgesel sinema festivali yarışması da düzenlenerek Türkiye’nin ilk belgeselcilerinden biri olan Osman Hamdi bey ile anılmak suretiyle belgesel sinema günleri organize edilip Gebze’nin kültür alanında tanınmasına imkan sağlanabilir. Anibal başlı başına bir kültür değeri. Anibal bölgesi vakit geçirilmeden bir bilim, teknoloji ve kültür müzesi haline getirilerek anıt çevresi yerli ve yabancı turistlere açılabilir.

Gebze başlı başına bir Kültür turizmi merkezi olabilmesi için çok değerli markaları var. Çoban Mustafapaşa Külliyesi, hamamlar, Kervansaray ve köylerde ki tarihi Gebze evleri Gebze’yi marka değeri yapacak kültür varlıklarımız.

Gebze’nin en büyük kültür değeri Fatih sultan Mehmet Otağı. Fatih’in Otağı ve Hünkar çayırı kültür tarihimiz açısından çok önemli. Burası Kültür turizmi açısından çok iyi işlenebilir. Belediye başkanı sayın Adnan köşker’in özel çabalarıyla son 3 yıldır fatih’i anma programları düzenleniyor. Bu sene Fatih’i anma toplantıları daha geniş çaplı organize edilmesi için çalışmalar yapılıyor.

Buradan Gebze’de ki tüm ilgili ve yetkililere, sivil toplum örgütlerine çağrıda bulunmak istiyorum. Her yıl İstanbul’un fethi devlet töreniyle organize edilmektedir. İstanbul’un fethi Fatih’in vefat ettiği Hünkar Çayırı ve Gebze bölgesinden başlatılması için kampanyalar organize edilmeli, imzalar toplanarak yeni Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik’e verilmelidir.

Fatih dünya çapında önemli bir lider. Hünkar Çayırı yapılaşmaya açılmadan Fatih parkı ve Fatih Açık hava Müzesi olarak tanzim edilmeli, Kültür Turizmi açısından bölge marka haline getirilmelidir.

Gebze Belediyesi tarafından geçtiğimiz yıl organize edilen Fatih’i anma toplantılarıyla ilgili belgesel ve yazılarımız www.belgeselyayincilik.com ve www.gebzegazetesi.com.tr  de geniş çaplı yer verilmekte. Onlardan bir bölümünü sizlerle paylaşıyorum.

Dilovası Belediye Başkanı Cemil Yaman ile Devr-i Alem

Değişimin adı: Dilovası

Gazetemizi ağırlayan Dilovası Belediye Başkanı Cemil Yaman, Dilovası’nda 4 yıl içerisinde yaşanan değişimi anlatarak, kentlilik bilinci, sanayi ve çevre ile ilgili önemli mesajlar verdi, 2014’de aday olup olmayacağını açıkladı.

Gazetemiz Belediye Başkanlarının hizmet değerlendirmelerini almaya devam ediyor. Çayırova Belediye Başkanı Ziyaettin Akbaş, Gebze Belediye Başkanı Adnan Köşker´in ardından Dilovası Belediye Başkanı Cemil Yaman da gazetemizin sorularını cevapladı. Devr-i Alem kameraları ve gazetemizin sorularını samimi bir şekilde yanıtlayan başkan Yaman ile yaptığımız röportajı sizlerle paylaşıyorum.

Gebze Gazetesi: 4 yılın değerlendirmesini alabilir miyiz?

Cemil Yaman: Şehri gezdiğimizde yaşanan değişim ve dönüşümler 4 yılı gösteriyor. Alt yapısı sorumlu olan, kayıp kaçak oranı yüzde 75’lerde olan bir ilçe, sokakları ve caddeleri düzenli olmayan, şehir merkezi dışında ki sokakları, caddeleri açılmamış, asfaltın hiç uğramadığı mahallelerimiz vardı. Doğalgaz yüzde 5’lerde, sahili olmayan, 11 okulu bulunun, semt konakları, bilgi evleri, kültür merkezi olmayan bir Dilovası vardı. Bugün alt yapısı komple yenilenen, kayıp kaçak su oranı yüzde 15’e düşen, doğalgaz yüzde 5’den yüzde 50’lere çıkmış. Doğalgaz ve İsu tarafından 35 trilyon yatırım olan bir Dilovası, bütün üst yapıların Yüzde 95’i yenilenmiş, yeni sokaklar açılmış, mezarlıklar içler acısıyken, bugün düzenli mezarlıkları olan Dilovası, Tavşancıl’da devasa bir sahil projesi tamamlanmış, Gençlik merkezi, semt konakları, taziye evi, 2 bilgi evi, 2 kütüphanesi bulunan bir Dilovası.

Hepsi bu 4 yıl içinde yapıldı. Hedefimizi aşmış durumdayız. Yaklaşık 70 bin m3 istinat duvarı, alt yapısı ve üst yapısı evladiyelik olan bir Dilovası var.

Gebze Gazetesi: Dilovası’nın ilk İlçe Belediye Başkanı olarak neler düşünüyorsunuz?

Cemil Yaman: 1987’de kurulan Dilovası, 2008 yılında Tavşancıl ile birlikte kapatıldı ve yeni bir ilçe kuruldu. Belde kültüründen İlçe kültürüne kavuştu. Yeni kurulan ilçeler arasından Değişim ve entegrasyonu en hızlı sağlayan ilçe biz olduk.  Dilovası nüfusu 50 bini buldu. 4 köyümüz var onlarda mahalle oldu. 11 mahallemiz birleşmeyle 9 mahalle oldu. Hızlı değişim ve dönüşüm yaşıyor. Bütün sokaklarımızda alt yapı ve üst yapı yaptık.

Gebze Gazetesi: 2013’de nasıl bir kentlilik kültürü, kentlilik bilince ve kente aidiyet taşıyacak projeleriniz var?

Cemil Yaman: Ben kültür sanat adamıyım. Yıllarca Gebze Belediyesi’nde kültür müdürü olarak görev yaptım. Bu bölgede göçle oluşan ilçelerde kentlilik bilincinin en yoğun olarak yaşandığı yer Dilovası, insanlar bu şehri yaşayarak seviyor. Suç oranı en düşük ilçe Dilovası. Bir Dilovalılık bilinci oluşuyor. Bütün sanayi dostlarımızı göreve geldiğimizde ziyaret ettik ve onlara Dilovalı olduklarını söyledik, bazı sanayicilerimiz bizden daha eski Dilovaası’nda yaşıyor. Sanayicide Dilovası bilinci kazandı. Mesela parklarımız. Ortak kullanım alanı yapıp insanlarımızın hizmetine parkları sunduk, Anadolu Kültürleri festivali yapıyoruz yaklaşık bir ay süren. Anadolunun her yerinden derneklerimiz yörelerimiz bu festivale katılıyor.

Gebze Gazetesi:  Okullarımızda Dilovası dersi var mı?

Cemil Yaman: Hayır yok

Gebze Gazetesi: Memurlar Dilovası’nı ne kadar tanıyor?

Cemil Yaman: Memurlar ne kadar Dilovası’nda oturuyor?

Gebze Gazetesi: Sanayici ne kadar tanıyor? Bu konuda neler yapılabilir?

Cemil Yaman: Bir konut projesi bu anlamda çok büyük önem taşıyor. TOKİ ile görüşmelerimiz devam ediyor. Konut hamlesi başlarsa zaten insanlar burada oturacak. Çok sanayicimiz ve memurumuz burada oturmuyor. Şehir güzelleştikçe memurlarda sanayicilerde birada oturacak. Bu bir süreç, Biraz zaman alacak. Düne oranla Dilovası hizmet kar topu 4 yılda çok hızlı büyüdü ve çok daha hızlı büyüyecek. Çok yakın zamanda bunlarda oluşacak., bir Dilovalılık bilincinin burada var. Bizim cenazelerde taziyelerde bu görülüyor. Taziye evi yapıyoruz çünkü cenazelerimiz de binlerce kişi taziyeye gidiyor.

Gebze Gazetesi: İnsanlarımız cenazelerini buradan memleketlerine götürüyor. Dilovası’nda bu durum ne kadar?

Cemil Yaman: Dilovası’nda cenazelerini memleketine götüren insanların oranı yüzde 1’i geçmez. Burada ki halkın cenazesi burada defnedilir. Çok yakın Sakarya gibi cenazeleri götürürler ancak. Dilovası suç oranı en düşük ilçedir. Burada insanlar mutlu yaşıyorlar, burada yaşamaktan zevk alıyorlar. Bir de hizmet gelince aidiyet duygusu çok daha hızlı gelişecek. 11 okul arken sınıf mevcutları 70 iken 11 yeni okul yapıyoruz. Cumhuriyet dönemi boyunca eğitimde alınan mesafeyi 4 yılda alıyor. Bu okullar, parkalar hayat buldukça, kültür merkezimiz yapıldıkça bu aidiyet daha da artacak, bunlar yapılırken insanlar başka bir yerde yaşama gereği duymayacak. Burada yaşayacaklar, yaşadıkları şehirlerde ne varsa burada da olacak.. Memurlar ve sanayi dostlar için kastediyorum bunu. Biraz daha zamana ihtiyacımız var. Dilovası dünde oranla 200 milyon yatırım aldı.

Gebze Gazetesi: Hiç mi sorununuz yok? Bu bölge rantçıların taarruzuna uğruyor. Çevre kirliliği olarak burası hep Türkiye’nin gündeminde., hatta dünya gündeminde. Dilderesi hala daha ıslah edilemedi. Kömürcüler sorunu var? Rantına göz dikiliyor buranın. Burada insanların yaşadığı, buranın bir şehir olduğu kimsenin umurunda değil. Neler dersiniz bu konuda?

Cemil Yaman: Burası b.ir sanayi şehri, üretim merkezi, dünya sanayisi için çok önemli bir nokta. Dünya sanayisi için çok önemli nokta burası., 6 OSB, 9 uluslararası limanı olan büyük bir sanayi ve lojistik şehri. Tabi  bu şehrin gerek sanayiden gerek lojistikten kaynaklı sorunları var. Çevre sorunları var. Bu şehir güzel insanlar ovasıdır dediğimde, Çevre ile ilgili bazı beyanatta bulunduğumda “Başkan Dilovası güllük gülistanlıktır, hiçbir sıkıntı sorunu yoktur diyor” ben asla bunu demiyorum.  Gerçekçi olmak lazım. İnsanın olduğu her yerde sorun ovardır ve olacaktır da. Biz şunu diyoruz. Sanayici, limancı ve halkımızla bir araya geldiğimizde kimsenin çevreyi, doğayı, havayı, insanlığı kirletmek gibi bir sorunu yok. Çevremizi kirletmeyen her insanın başımızın üstünde yeri vardır. En güzel temizlik kirletmemektir. Herkes  şunu bilmeli, Sanayiden kaynaklı kirlilik varsa sanayici önlemini alacak. “Ben insanlık için üretim yapıyorum, insanlığı çevreyi kirletmemem lazım diyecek.” Yatırımcı bunu düşünecek. Dilovası 2000 li yıllara göre bu anlamda çok yol kat etti. Daha önce bu şehirde sanayiden kaynaklı kirlilik vardı. Bugün bacalı sanayinin yüzde 95 inde filtre var. Bu filtreler Çevre Bakanlığı tarafından 24 saat izlenmekte. Vatandaşlarımız çevre bakanlığının sitesine girerek istedikleri yerin havasına bakabilirler. Bacasında kirlilik üreten fabrika her an tespit edilip gerekli cezai işlem yapılabiliyor. Tabi Dilovası OSB’ler bölgesidir. Belediyelerin OSB ler üzerinde yaptırım yetkilerinin olması gerekiyor. Belediyelerin şu anda OSB’ler üzerinde hiçbir yaptırım yetkisi yok.

Gebze Gazetesi: Bu durum yanlış değil mi?

Cemil Yaman: Tabi ki yanlış bur durum. OSB’ler ve sanayi kültürü Türkiye’de yeni yeni oluşuyor. OSB’ler teşvik edilmelidir. Sanayileşmenin az olduğu yerlerde OSB’lerin teşvik edilmesini anlardım. Ama burada ki yerler öyle değil, zaten yeteri kadar sanayi alıp yeteri kadar sanayileşmiş. Bu bölgelerde ki OSB mevzuatı değiştirilmelidir. Bu konuyla ilgili yasa çalışması var. Hazırlıklar sürüyor.

Gebze Gazetesi : Kömürcüler OSB’nun durumu ne olacak?

Cemil Yaman: doğrusu burada yer seçimi yapılırken çok doğru seçimler yapılmamış. O günün şartlarında o günün yönetimleri doğru karar almamış. Ama devlette devamlılık esastır. Nitekim Dilovası belediyesi ve Tavşancıl belediyesi tarafından yetkiler verilmiş, o günün belediyesi yer seçiminde olumlu görüş belirtmiş. 1996’da başladı süreç 2002 yılında izin alındı ve alt yapısı yapıldı. Biz 3 yıl statüsünün değiştirilmesi için çalışma yaptık ama ne yazık ki çözemedik ve 2 fabrika varken sayı 11 e çıktı. O bölgede Kömürcüler OSBB kurulması doğru değil, kömür ihtiyacı da bu bölge de giderek azalıyor. Ben ümit ediyorum ki yakın bir zamanda Kömürcülerin statüsü değiştirilip bölge konuta uygun bir yer konut projelerinin yapılacağı uydu kent olabilir. Gelecekte hayal ediyorum ve neden olmasın.  Kimsenin bizim çevremizi kirletmeye hakkı yoktur, Yaptığı takdirde gereken yapılacaktır, hiç kimsenin şüphesi olmasın.

Gebze Gazetesi: 2014 seçimlerinde tekrar aday olacak mısınız?

Cemil Yaman: Bana nerede görev verilirse orada görev yaparım, hizmetkarlık yaparım. Önemli olan hoş bir seda bırakmaktır. Bana görev bir işi en iyi şekilde yapmak gerekir. Bana göre başarısızlık yoktur, beceriksizlik vardır. Ben de elimden geldiği kadar becerikli olmaya çalışıyorum. Dilovası dünün Dilovası değildir, alt yapısı, üst yapısı, hastanesiyle, kültür merkeziyle, batı kavşağıyla şehrimiz iyi hizmet aldı. Dünya Lideri ile aynı çatı altında siyaset yapmak benim için onurdur. Partim bana nerede görev verirse orada görev yapmaya devam eder elimden geldiği kadar hizmet ederim. Partimin verdiği hizmet başım gözüm üstüne. Çaycılık görev verirseler çaycılık yaparım. Ama bunu partimiz büyüklerimiz belirleyecek, biz de gönül koymak olmaz.

Cemil Yaman kimdir?

1970 Ağrı doğumludur. 1976 yılından beri Dilovası’nda ikamet etmektedir. İlk ve orta tahsilini Dilovası’nda tamamlamıştır. AÖF Kamu Yönetimi Bölümünde eğitime devam etmektedir

Yaklaşık 20 senedir Dilovası’nda siyaset yapan Yaman, bu süre içerisinde siyasi partilerin bünyesinde mahalle teşkilatından, belde yönetimine kadar değişik kademelerde çeşitli görevlerde bulunmuştur.1999 yılında Fazilet Partisi´nde Siyasi İşler Başkanı,Fazilet Partisi ve daha sonra Dilovası Ak Parti Kurucu Siyasi İşler Başkanlığı görevinde bulundu. 29 Mart 2009 yerel seçimlerinde Dilovası’nın ilçe statüsünde ilk Belediye Başkanı seçilerek göreve başlamıştır. İlçede faaliyet gösteren sivil toplum örgütü ve gönüllü kuruluşların yönetim kurullarında aktif olarak görev aldı. Cemil Yaman evli ve dört çocuk babasıdır.