Başbakan Erdoğan’la Tuna Boyların’da Devr-i Alem

Tuna’dan Osmanlı Tarihi Akar

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Tuna Boylarının önemli devletleri olan bir zamanların Macar elleri ve Viyana’ya bölgesinde ki Tuna Boylarına resmi bir ziyaret gerçekleştirdi. Macaristan, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya Başbakanlarının daveti ile 3-6 Şubat 2013 tarihlerinde gerçkleşen ziyaret ile ilgili bizde Tuna Boyları ile ilgili bir yazı hazırlayarak tarihe not düşüp, zamana noterlik yapmak istedik.

Önce Başbakan’ın ziyaretleri ile ilgili haberi ardındanda 2005 yılında Macaristan’ın Zigetvar kentinde Kanuni’nin vefat ettiği bölgeye yaptığı ziyaret haberi ve Tuna Boyları ile ilgili yazımı köşemde sizlerle paylaşırken yazının tamamını www.gebzegazetesi.com.tr’deki köşemden ve www.belgeselyayincilik.com internet sayfamızdan paylaşıyorum.

Başbakan Erdoğan Tuna Boylarında

Başbakan Erdoğan’ın, yaptığı ziyaretin ilk durağı olan Çek Cumhuriyeti’nin başkenti Prag’da, 4 Şubat 2013’te, Başbakan Petr Necas ile görüşmelerde bulunup, Cumhurbaşkanı Vaclav Klaus, Senato Başkanı Milan Stech ve Temsilciler Meclisi Başkanı Miroslava Nemcova’ya nezaket ziyaretleri gerçekleştirdi.

Çek Cumhuriyeti’nin ardından Macaristan’a geçen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 5 Şubat 2013 tarihinde Macaristan Başbakanı Viktor Orban ile görüşmelerde bulundu. Ayrıca Cumhurbaşkanı Janos Ader tarafından kabul edildi.

Başbakan Erdoğan, ziyaret vesilesiyle, Macaristan’ın en eski ve öndegelen üniversitelerinden biri olan ve bünyesinde 1870 yılında kurulan Türkoloji Enstitüsü’nü barındıran ELTE Üniversitesinde öğretim üyelerine ve öğrencilerine de hitap edip, Türkiye-Macaristan İş Forumu toplantısına katıldı.

Macaristan ziyaretini müteakiben Slovakya’ya intikal eden Başbakan, 6 Şubat 2013 tarihinde Bratislava’da, Başbakan Robert Fico ile biraraya gelerek, Slovakya Cumhurbaşkanı Ivan Gasparoviç tarafından kabul edildi.

Başbakan Erdoğan tarafından Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Slovakya’ya gerçekleştirilecek bu ziyaretleri, Orta Avrupa’nın bu üç önemli ülkesi ile ikili ilişkilerimizin tüm yönleriyle gözden geçirilmesinin ve güçlendirilmesinin yanı sıra, bölgesel ve uluslararası güncel gelişmelerin ele alınmasına da imkân sağlaması bakımından önem arzediyor.

Başbakan Zigetvar’da

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 2005 yılındaki Macaristan ziyaretinde Zigetvar Belediye Başkanlığı’nda yaptığı konuşmada ´AB’nin küresel bir güç olabilmesi için medeniyetler buluşmasının adresi olması gerekir´ demişti.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve beraberinde ki heyet askeri helikopterlerle Budapeşte’den Zigetvar’a gelerek Kanuni Sultan Süleyman’ın hayatını kaybettiği yerde kurulan Türk-Macar Dostluk Parkı’nı ziyaret etti.

Zigetvar’da Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman’ın 1566 yılında Zigetvar Kuşatması sırasında hayatını kaybettiği ve kalbi ile iç organlarının gömüldüğü yerde kurulan Türk-Macar Dostluk Parkı’nı da ziyaret eden Erdoğan, burada ki kabirde dua etti.

Ayrıca Erdoğan ve Türk heyeti için düzenlenen törende, Türkiye ve Macaristan milli marşlarının çalındı. Erdoğan törende Kanuni Sultan Süleyman Anıtı’na çelenk koyup, anı defterini imzaladı.Başbakan’ın ziyaret ettiği Zigetvar’da Devr-i Alem Belgesel Tv programı olarak Kanuni’nin hayatı ve Zigetvar belgeselini sizlerle paylaşırken, Tuna boyları, Macar İlleri, Zigetvar, Kanija, Estergon ve Mohaç bölgeleri ile ilgili TUNA’dan Bir Tarih Akar araştırma yazısıyla başbaşa bırakıyoruz.

TUNA’dan Osmanlı Tarihi Akar

Misâl-i cennettir evvel baharı

Açılır kırmızı gülü Tuna’nın

Öter bülbülleri leyl-ü nehârı

Eser bâd-ı sabâ yeli Tuna’nın

 Tuna Nehri kültür ve medeniyet tarihimize ait binlerce eserin yer aldığı geniş bir coğrafyayı birbirine bağlıyor. Aslında, muhteşem bir tarih Tuna’yla birlikte akıyor. Yahya Kemal Beyatlı; “Türkün gönlünde dağ varsa Balkan, ırmak varsa Tuna” der. Biz de Balkanlar’dan Tuna boylarında tarih yolculuğuna çıkacağız… Âşık Çelebi Tuna Nehri hakkında şöyle der:

 “Rûmili’nün âb-ı rûyıdur Tuna

Sularun hod yüzi suyıdur Tuna”

Tuna boyları, tarihimiz ve kültürümüzde özel bir anlam ifade eder. Tuna Nehri, bir anlamda Anadolu’dan Viyana’ya uzanan Osmanlı medeniyetinin taşıyıcısı olmuştur. Almanya’nın Karaormanlar’ından doğan Tuna, 2800 kilometre yol aldıktan sonra Karadeniz’e dökülür. Etrafında asırlarca hüküm süren kalıcı bir medeniyeti kuran Osmanlı ile birlikte anılmıştır Tuna.

Akıncıları ile meşhur Rumeli’nin akıncılarının hayatı, mertlik ve kutsiyetle yoğrul¬muş bir üstün mücadele idi. Öyle ki bu gencecik ve terte¬miz insanlar, beş vakit namazlarını kılar, oruçlarını tutar, ırza namusa saygılı ve İslâm’ın beş şartına uy¬gun düşen hayatları ile tevhidi küfre galip çıkaracak savaşçılardı. Rumeli akıncıları Tuna için şöyle demişlerdir:

“Tuna akıncının abdest suyudur

Gazinin, şehidin kanıyla doludur”

Akıncıların üzerinde mekik dokudukları nehir Almanya’nın güneyinden, Karaorman (Schwarzwald) bölgesinde Brege ve Brigach ırmaklarının 678 m yukarısındaki Donau-Eschingen kasabasında birleşir ve “Tuna” ismini alır. Yüreğimizde, tarihimizde yer etmiş bu “nehr-i azîz”imizle sınırımız Osmanlı ile birlikte kayboldu; fakat bizim kültürel sınırlarımız içinde yer alan Tuna, medeniyet coğrafyamızı sulayarak geçer gider.

Her şeyi bir kenara bırakarak, şöyle bir Tuna’ya bakalım. Bizim gönlümüzde neyi var, neyi yok hele bir ağırlığını tartalım, sonra yola revân olup aheste aheste kültür coğrafyamızda dolaşalım, Tuna’yla birlikte akalım.

Tuna kimindir, nedendir ona beslenen bu sevgi? Türkülerde Osman Paşa’yla birlikte anılsa da; Tuna bizimdir ve gönüllerimizde hep öyle kalacaktır. Almanya’dan doğan ve denize dökülene kadar Almanya, Avusturya, Slovakya, Macaristan, Hırvatistan, Sırbistan, Bulgaristan, Romanya, Moldova ve Ukrayna olmak üzere toplam 10 ülkeden geçen bu nehir aynı zamanda 4 başkente de hayat verir, can verir. Tuna kıyıları misâl-i cennet, tazelenip akan suları âb-ı hayattır adeta. Tuna akarken bir tarih akıp gider önümüzden. Tarihi bilmeyen Tuna’yı ne bilsin! Tuna denilince Viyana, Mohaç, Estergon, Kanije, Budin gelir aklımıza. Sultan Murad Han gelir, Kanuni Sultan Süleyman gelir. Osmanlı’nın asırlar süren adaleti gelir. Koca Balkanlar’ın Deliorman, oradan da Eflak diyarına doğru uzanan cenahlarında Tuna, Osmanlı’nın kimi zaman destansı kimi zaman hüzünlü hikâyelerini anlatır durur.

Tuna’yı görür görmez bir hüzündür kaplayan yüreğimizi. Adına yanık türküler, marşlar bestelendiğinden midir, yoksa nice kalem oynatıldığından mıdır diyeceksiniz. Hepsi var, lakin en çok da yitirdiğimiz coğrafyaya karşı duyduğumuz hüzün… Bir yabancılaşma derdinden… Sadece Tuna değil, Nil’den Tuna’ya kadar uzanan tüm coğrafyadır yaramızı yeniden kanatan.

Yüreğimizin bir kısmı buralarda kaldı; buradaki kardeşlerimizde… Bir bedenin âzâlarıyız her birimiz. Başka nasıl olabilir ki? Duyarlı hangi yürek kayıtsız kalabilir ki bu duruma? Nil’den Tuna’ya Osmanlı coğrafyasını gezdiğimizde bir başka atmosferde buluruz kendimizi. Kara bahtlı kıta Afrika’dan doğan Nil, medeniyetimizin kilometre çizgisi iken; onun kardeşi Tuna, Avrupa’da bir yetim çocuktur. Tuna’nın menbâında abdest alıp su içmek, Nil kenarında dolaşmak insana ayrı bir heyecan verir.

Nil’den Tuna’ya hangi kaybımıza yansak bilinmez. Bilenlerin yüreği sızlıyor, bilmeyenler yabancı ülke zannediyor oraları. Önce kendimize yabancılaştık sonra da coğrafyamıza; zira sevmek, tanımakla başlar o coğrafyayı.

Tuna üzerine şiirler yazılmış, roman ve hikayelere konu edilmiş; edebiyatçılarımıza ilhâm, akıncılara güç kaynağı olmuştur.

 “Tuna boylarında sıra selviler,

Tan yeri estikçe sessiz ağlarmış

Gül bahçelerinde baykuşlar öter,

Şu viranelikler eski bağlarmış.”

 

Aşık Çelebi de Tuna’ya ruh katarak şöyle der:

 “Kişver-i kâfirden iman ehline akûp gelür,

Kıbleye yüz tutmuş yüzünü, bir Müselmândır Tuna.”

 Evet, Tuna Müslüman’dır. Tuna bizimdir; yeri geldiğinde akmaz, etrafını yıkmaz; bir nehirden çok ama çok ötesidir bizim için. Kenarında dinlenirken tefekkür etmeyi bize bahşeden Tuna, Osmanlının bağrından akar; tarihi neresinden dinlerseniz onun çağıltısını duyarsınız. Bir nehirde bir medeniyetin ihtişamını Tuna’da görürsünüz.

Osmanlı akıncıları silah kuşanarak Tuna Nehri üzerinden geçtikçe kendilerine rütbe verilirmiş. Biz de ecdadımızın bastığı topraklarda, Tuna üzerinde seyahat ederek,  onların hatıralarını arayacağız.

Ya Allah Ya Bismillah diyerek  vefalı dost Adnan Büyüksoy’un “Tuna’ya Hasret “ şiirinde hasretini çektiğimiz   Tuna boylarına hasretimizi biraz olsun dindirip  yanık bağrımıza su serpecek  “  Avrupa’dan Anadolu’ya Tuna’dan Bir Tarih Akar”  kitap ve belgeselimizle  Tuna boylarına   kültür ve tarih bilinci  seferine çıkıyor, Ecdadımıza vefa borcumuzu ödemek  aziz ruhlarına  bir fatihe üç ihlası şerif okutmak için ,Tuna boylarında Devri alem diyoruz.

 Tuna’ya Hasret

Düşmüyordun yaşlıların dilinden

Hep geçerdin yad ellerin ilinden

Kıskanırdık suladığın yerleri.

Akında, gazada düşen serleri.


Aktın durdun bir ülkede durmadın.

Köpürdün de kından çıkıp vurmadın.

Serhat boylarında akında mısın?

Bizdeki özlemin farkında mısın?

 

Yer yer kattık seni sınırımıza.

Sana kucak açtık gir bağrımıza.

Bıraktık ki seni Karadenize;

Rüzgarla rayihan gelsin hep bize.

 

Pek çok zaman susuzları kayırdın.

Bazı yerde ülkeleri ayırdın.

Mavi tuna derler, hayal ederdim;

Gün olur görmeye giderim derdim.

 

Bir gün Silistre’de kıyında durdum.

Suyun bulanıktı, içten burkuldum.

Dostlar yok diye mi pek bulanıksın?

Sen de bizler gibi bağrı yanıksın.

 

Özlemiş gibisin sipahileri.

Heyhat ki mazi gelmiyor geri.

Hasret kaldı isen ezan sesine

Gelseydin tutunup at yelesine.

 

Dinle bak, kimseye söyleme sakın.

Geçtiğin yerlere başlattık akın.

Başın ağrıyorsa orda oluruz.

Sen bizle, biz senle huzur buluruz.

TUNA’nın kaynağına yolculuk

Kara ve Hava yolu ile Avrupa ülkelerine gidip geliriz. Tuna boylarından geçerken Tuna’nın sadece bir nehir olduğunu düşünmemeliyiz. Tuna’nın doğduğu Almanya’dan Karadeniz’e döküldüğü Ukrayna’ya Tuna’dan bir tarih ve kültürün de aktığını düşünmeliyiz. Biz önce Uçakla Tuna boylarını geçip Tuna’nın kaynağından kana kana su içtikten sonra Tuna boylarında Devr-i Âlem diyeceğiz. Tarihi, tarihin yaşanarak yazıldığı kültür coğrafyamızda araştırıp belgeselleştireceğiz.

Uçağımız Karadeniz semalarından geçtikten sonra Tuna Nehri’nin denize döküldüğü Romanya-Ukrayna hududundan Avrupa topraklarında uçmaya başlar. Kaptan pilot; Romanya, Bulgaristan, Sırbistan, Macaristan ve Avusturya hava sahalarından geçtiğimizi söylerken Tuna da bize eşlik eder. Tuna Nehri’nin Almanya’nın Dunaueşingen şehrinden doğduğunu acaba kaç kişi bilir. Tarih bilincine sahip olanlar Tunaya sadece bir nehir olarak bakmaz. Tuna kültür ve medeniyet tarihimizin sınır çizgisidir.

Tarih şuurunu sahip olmak her şeye sahip olmaktır. Tarih ve kültür bilinci tarihe vefa ile olur. Vefasızlık ise unutmak ve unutulmaktır. Vefa insanı ve kültür adamı Adnan Büyüksoy’un vefa şiiri ile Tuna’nın kaynağı Almanya’da Devr-i Âlem diyoruz.

 

Vefa

Aranan meziyettir insanda vefa

Vefasızlık çektirir insana cefa

At’ta, it’te bulunsa olurdu sefa

Neredesin ey vefa görünmüyorsun.

Görünmek şöyle dursun, bilinmiyorsun.

Mutlaka bulunurdun aşkta, sevgide

İsmin anılırdı sena, övgüde.

Vefasızlık yeterdi şahsı yergide

Sırra kadem bastın görünmüyorsun.

Unutturuldun bize, bilinmiyorsun.

Adın Fatih’te bir semt, orada mısın?

Bardaktaki boza’da, şıra’da mısın?

Göçtün mü yoksa hala burada mısın?

Gelişin acep beyhude mi beklendi?

Dört harfinin sonuna T mi eklendi?

Tuna nehrine ve Tuna boylarına vefa borcunu ödemek Tunayi bilmek ve tanımakla olur. Tuna kimindir, nedendir ona beslenen bu sevgi? Türkülerde Osman Paşa’yla birlikte anılsa da; Tuna bizimdir ve gönüllerimizde hep öyle kalacaktır. Almanya’dan doğan ve denize dökülene kadar Almanya, Avusturya, Slovakya, Macaristan, Hırvatistan, Sırbistan, Bulgaristan, Romanya, Moldova ve Ukrayna olmak üzere toplam 10 ülkeden geçen bu nehir aynı zamanda 4 başkente de hayat verir, can verir. Tuna kıyıları misâl-i cennet, tazelenip akan suları âb-ı hayattır adeta. Tuna akarken bir tarih akıp gider önümüzden. Kültür ve medeniyet tarihine vefsız olan ve Tarihi bilmeyen Tuna’yı ne bilsin! Tuna denilince Viyana, Mohaç, Estergon, Kanije, Budin gelir aklımıza. Sultan Murad Han gelir, Kanuni Sultan Süleyman gelir. Osmanlı’nın asırlar süren adaleti gelir. Baba dağ’dan Silistryeye Tuna boylarındaki Allah dostu ve gönül sultanları Sarı Saltuklar ve Süleyman Hilmi Tunahan hazrretleri akla gelir. Koca Balkanlar’ın Deliorman, oradan da Eflak diyarına doğru uzanan cenahlarında Tuna, Osmanlı’nın kimi zaman destansı kimi zaman hüzünlü hikâyelerini anlatır durur.

Tuna’yı görür görmez bir hüzündür kaplayan yüreğimizi. Adına yanık türküler, marşlar bestelendiğinden midir, yoksa nice kalem oynatıldığından mıdır diyeceksiniz. Hepsi var, lakin en çok da yitirdiğimiz coğrafyaya karşı duyduğumuz hüzün… Bir yabancılaşma derdinden… Sadece Tuna değil, Nil’den Tuna’ya kadar uzanan tüm coğrafyadır yaramızı yeniden kanatan . Tuna’nın kaynağı Almanya’ya giderken ,Uçağın penceresinden Tunayı seyre dalıp şairin şu şiirini mırıldanır, kendimizi tarihin ihtişamlı geçmişine bırakır Tuna ile birlikte hayallere dalarız.

Misâl-i cennettir evvel baharı

Açılır kırmızı gülü Tuna’nın

Öter bülbülleri leyl-ü nehârı

Eser bâd-ı sabâ yeli Tuna’nın

Bizim yolumuz Tuna nehrinin kaynağına Alamanyaya. Tuna’nın, adeta Türk tarihini mırıldanan nazlı nazlı akışını, yaylar çizerek kıbleye doğru süzülüşünü seyrederek Almanya ya doğru yolumuza devam ediyoruz.

Tuna, Osmanlı’nın sınır çizgisidir adeta. Üzerine nice şiirler, marşlar yazılmış yalın kılıç at süren akıncı beylerinin mücadelelerine şahitlik etmiştir. Osmanlı’da akıncı beyleri Tuna Nehri üzerinden kaç kez geçip sefere çıkmışlarsa ona göre rütbe almışlardır. Tuna’dan sadece su akmaz; bir tarih, bir medeniyet akar. Tuna, bizim medeniyetimize, Karadeniz’e, İstanbul’a doğru akar.

Dünyanın 80’ ne yakın ülkesini gezerek Kültür ve medeniyet coğrafyamızda çektiğimiz tv belgeselleri ile Devri alem ederken, şimdide Tuna Nehrinde devri alem diyeceğiz. Uçağımız, Almanya ve İsviçre hava sahasına girdiğinde Alp Dağları, selam durmuş bizleri karşılıyor gibiydi. Tuna Nehri’nin doğduğu Almanya, Fransa, İsviçre sınırındaki ormanları süsleyen gürgen, meşe ve diğer geniş yapraklı ağaçlar sonbaharda adeta altın sarısına bürünmüşler, aralarındaki yeşil çam ağaçlarıyla rengârenk bir tablo gibi göz ve gönlümüzü okşuyordu. Almanya’nın Dunau eşingen şehrindeki Tuna’nın kaynağına gitmek su içimek hayalimizi gerçekleştiriyoruz. Bugüne kadar iki kez Tuna’ nin kaynağında su içip abdeset aldık ve akıncılar gibi kılıç kuşanarak değil kamere ve fotoğraf makınamızla Tuna’nın üstünden geçip, Tuna boylarını devri alem kameraları ile belgeselleşttirp gelecek kuşaklara aktarmak istedik .

TUNA‘nın kaynağı

Tuna’nın kaynağının bulunduğu Dunaueşingen Almanya’ya bağlı bir şehir İsviçre, Fransa ve Almanya üçgeninde yer alan bu bölge su bakımından çok bereketli. Avrupa’nın en büyük nehri Ren’in kaynağı da bu bölgeden Almanya nın Bodenze Gölü.

Tuna’nın kaynağındayız. Büyük bir şatonun hemen yanı başında 200 yıl önce demir parmaklıklarla koruma altına alınan kaynaktan sular, kumlu ve çakıllı tabakayı yırtarcasına yeryüzüne çıkıyor. Etraftaki duvarlarda Almanya, Sırbistan, Slovakya, Avusturya, Macaristan, Bulgaristan, Romanya, Japonya ve Ukrayna’nın Tuna’yla ilgili görüşlerini yansıtan kitabeleri var. Tuna boylarında 500 yıl medeniyet kuran Osmanlı’dan ne bir anıt ne de bir kitabe, hiçbir şeye rastlayamıyoruz. Demir parmaklıklardan Tuna’nın kaynağına inerek bu muazzam suyun kaynağından kana kana su içerek susuzluğumuzu değil tarihe hasretliğimizi gideriyoruz. Tuna nın kaynağında bir sonbahar akşamı akşam namazımızı eda ederken Tuna boylarını vatan yapan akıncılara fatihe okuyoruz.

Tuna’nın Kaynağı Almanya

Tuna Nehri, Almanya’nın güneyinde Karaormanlar bölgesinde Brege ve Brigach dağ ırmaklarının 678 m yükseklikteki Donaueschingen’de birleşmesiyle meydana geliyor.

Tuna, Almanya’nın güneyinde Karaorman (Schwarzwald) bölgesinde Brege ve Brigach dağ ırmaklarının 678 m yükseklikteki Donau-Eschingen (Donaueşingen)’de birleşmesiyle meydana geliyor. Nehrin Donaueschingen’den Karadeniz’e döküldüğü Sulina Limanı’na kadar uzunluğu 2779 kilometre. Tuna kaynağı Donaueschingen kasabasından fışkırarak ufak bir kanal sayesinde Brigach nehrine döküldüğü noktadan itibarense bu nehrin ismini “Tuna” diye değiştirir.

Macaristan, Osmanlı’nın Rumeli’ye geçişinin son durağı olan ve 1521’de Kanuni Sultan Süleyman Hân’ın akıncılarının nal sesleriyle inleyen Macar ovaları bugün sessiz ve bir garip öksüz gibi duruyor.

 Eski kaynaklarda Macaristan’dan Panonya diye bahsediliyor. Ülkenin bulunduğu Tuna havzası ve Karpatlar bölgesi, coğrafî konumu itibariyle kuzeyden ve doğudan devamlı gelen istilâların, akınların mecburi geçiş yolu olmuş. Volga Nehri’nin doğusundan Tuna havzasına kadar gelen Avar Türkleri iki yüz elli yıl Orta Avrupa’ya hâkim olmuşlar. Önceleri Şamanistken giderek Hıristiyanlığı benimseyen Avar Türkleri, Slavların arasında eriyip kaybolmuşlar.

Hazar Türkleri’nin bir kolu olan ve Tuna havzasında yaşayan Macarlar’ın aslî unsurunu meydana getiren Arpatlar’ın güneye ve batıya yaptıkları akınlar Germen İmparatoru Birinci Otto tarafından engellenince, göçebelikten yerleşik hayata geçmişlerdir. Moğol istilâsına kadar Macaristan’da istikrarlı bir devre olmuştur. Orta Asya gelenek ve yaşayış tarzlarını bir süre devam ettiren Arpatlar, Prens Geza zamanında Hunlar ve Avarlar gibi Hıristiyanlığı kabul ettiler. Türklüklerini tedrîcen kaybedip Hıristiyanlaşmalarına rağmen, Macaristan’da bu gün bile birçok Türkçe kelime ve yer adları kullanılmaktadır. Meselâ, tyuk, (tavuk), birska (bıçak), szakall (sakal), tengez (deniz), sarga (sarı), teknö (tekne), borju (buzağı), sator (çadır) gibi pek çok kelime, Macarların Türk asıllı olduklarını açık bir şekilde göstermektedir.

Tuna demek aynı zamanda Macaristan demek. Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de yani nazlı Budin’deyiz.

Uçağımız İstanbul’dan Budapeşte’ye doğru havalanıyor. Gökyüzünün mavi derinliğinden aşağıya bakınca bu geniş coğrafyada at sırtında fetihten fethe koşan ecdâdımız geliyor aklımıza. 2.5 saatlik yolculuğun ardından Budapeşte Havalimanı’na iniyoruz.

Budapeşte, eski adıyla Buda ve Peşte… Tuna’nın ikiye ayırdığı nazlı şehirler… 160 yıl boyunca Osmanlı huzur ve barışına şahitlik etmiş bir başkent. Kanuni Sultan Süleyman Hân’ın hayallerini süsleyen Budin Kalesi… Estergon, Kanije ve Zigetvar Kaleleri… Süzüle süzüle akan Tuna Nehri, Galiçya Türk Şehitliği, Kızılelma Kulesi, Gül Baba Türbesi ve nice abidevi Osmanlı eseriyle Macar toprakları…

Macaristan 1699’daki Karlofça Antlaşması’na kadar yüz altmış beş sene Osmanlı hâkimiyetinde kaldı. Osmanlıların Macaristan’daki hâkimiyet devirleri, bu gün bile hasreti çekilen huzur, sükûnet, adalet ve imar devri oldu. Burada görev yapan Osmanlı devlet adamlarının yaptırdıkları pek çok eser yıllarca halka hizmet etti. Macaristan’ın Avusturya idaresinde yaşanan tahribata rağmen ecdâdın eserlerinden bazıları günümüze kadar varlığını koruyabilmiş.

O devirlerde mezhep savaşları ile çalkalanan Avrupa’da Osmanlı toprakları, Macaristan başta olmak üzere, Protestanların sığınak yeri olmuştur. Osmanlı-Macar münasebetleri sosyal ve iktisadi alanlarda gelişmiş; hatta Macaristan’da Osmanlı kıyafetleri giymek moda olmuştu. 1604’teki Osmanlı-Avusturya savaşında Macarlar Osmanlıların yanında yer almış ve kurulan Erdel Beyliği iç işlerinde bağımsız; ancak dış işlerinde Osmanlı Devleti’ne tâbi olmak üzere Macarlara verilmiştir.

Macaristan 1689’da Avusturya’nın eline geçtikten sonra da bağımsızlık hareketleri Osmanlılarca desteklenmiş, 1682-1684’te İmre Thököly’nin, 1703-1711’de Ferenc Rakoczi’nin bağımsızlık hareketleri başarısızlıkla sonuçlanınca Osmanlı Devleti’ne sığınmışlardır. Thököly İzmit’te, Rakoczi Tekirdağ’da ölene kadar misafir muâmelesi görmüştür. 150 yıl sonra Osmanlı Devleti’ne gelen Macar heyeti, Tekirdağ’a yerleştirilen mültecilere verilen araziyi satın almak için kendilerine mürâcaat eden Türk köylülerine hayran kalmıştır. Rakoczi’nin arkadaşı Kelemen Mikos’un yazdığı ve mültecilerin hayatını anlatan “Türkiye Mektupları” isimli eseri bugün Macar tarihi ve edebiyatının kaynak kitapları arasında sayılmaktadır.

Ferenc Rakoczi’nin başarısız teşebbüsünden sonra Macaristan, Avusturya’nın yarı kolonisi hâline gelmiş ve bugüne kadar, Osmanlı hâkimiyetindeki hürriyetini, iki dünya savaşı arasındaki devir hariç bir daha görememiştir.

Macarlar Volga boylarında bir Türk kabilesidir

Orta Avrupa’da, Tuna Nehri’ni topraklarına misafir eden Macaristan’ın çok köklü bir mâzisi var. Macar kavimlerinden ilk söz eden yazılı tarihî kaynak, 9. yüzyılda Arapça kaleme alınmış; İbn Rüşt ve Gerdizî, Buhâralı bir alimden naklederek Macarları, Orta Volga boylarında yasayan bir “Türk kabilesi” olarak tanımlamıştır. Orta Avrupa’nın ve dolayısıyla Macaristan’ın İslamiyet’le temâsı, İslam’ın batıda Endülüs ve Sicilya’daki varlığının devam ettiği dönemde gerçekleşmeye başlamıştır. 10. ve 12. yüzyıllarda kuzeyden gelen son Türk kavimlerinin göçü sonucu Tuna Nehri boylarına genelini Türk göçebelerinin oluşturduğu bazı Müslüman topluluklar yerleşmiştir. İslamiyet’i Arap tüccar, âlim ve seyyahlardan ögrenmiş olan bu kavimler Eflak, Boğdan, Sırbistan, Bosna ve Macaristan’a dağılmışlardır.

10. ve 11. yüzyıllarda Müslümanların özellikle askerî alandaki becerileri Macar krallarının dikkatini çekmiş ve onlara Macar ordusunda görev verilmesini sağlamıştır.

Endülüs’ten Macaristan’a göç etmiş ve yüksek rütbelerde görev yapmış olan Ebu Hamid el-Gırnatî (ö.1170), Tuhfetü’l-Elbâb ve Nuhbetü’l-A’câb adlı eserinde Macar Krallığı sınırları içerisindeki Müslümanlardan söz ederken onları Mağribîler ve Harizmîler diye ikiye ayırmıştır. Ona göre, devrin Macar kralı Müslümanları seven bir hükümdardı.

Kayıtlarından anlaşıldığı kadarıyla Gırnatî, bu kimselerin İslam’ı ve Arapça’yı ne kadar bildiklerini tespit etmeye çalışmıştır. Tespitlerini “Bu gün itibariyle böyle bir ülkede 10 binden fazla yerde Cuma namazı kılınıyor olması muazzam bir olaydır.” şeklinde ifade etmiştir.

Gürz İlyas Tepesi’nden Tuna’yı izliyoruz

Macar topraklarında gezimize başlarken yüzlerce yıllık Osmanlı hâkimiyetini hatırlıyor ve kendimizi Budapeşte caddelerine bırakıyoruz. 1541-1687 yılları arasında Osmanlı Devleti’nin hâkimiyetine kalan Macaristan topraklarında çok sayıda mimari eser in¬şa edilmiş. Macaristan’ın bu dönem mi¬marisine ait cami, mescit, medrese, han, hamam, türbe, tekke, ılıca ve kale yapı¬larının 750’den fazla olduğu biliniyor.

Burada nereye giderseniz gidin bir Osmanlı eseri sizi karşılar. Gürz İlyas Tepesi’nden göz alabildiğine uzanan şehri izlerken bir taraftan tarihî yapıları görüyor, diğer taraftan yüzyıllardan beri durmadan bereket taşıyan Tuna Nehri’ni gözlüyoruz. Buda’yı Peşte’den ayıran Tuna burada bambaşka akıyor sanki. Tuna’nın nefesini teneffüs ettikten sonra şehri dolaşmaya başlıyor ve tarihî yapılar görkemli binaların arasından geçiyoruz.

Avrupa’nın kalbinde, 1100 yıllık geçmişin izlerini görüyoruz. Sapasağlam ayakta duran asırlık yapılar tarihte yolculuk yaptırıyor bizlere.

Macaristan, tamamen karalarla çevrili bir ülke. En büyük gölü ise Balaton. Tuna gibi bereket dağıtan ikinci önemli nehri de Tizsa.

 Tarihi Macaristan Parlamentosu, Budapeşte’de ilk göze çarpan mimari yapılardan. Burası Avrupa’nın en büyük parlamentolarından birisi. Sovyetlerin yıkılmasından sonra Macarlar 1990 yılında seçim yaparak çok partili sisteme geçti ve serbest piyasa ekonomisini benimsediler. Bu seçimleri ve siyasi hayatını hatırlatan parlamento binası aynı zamanda ülkenin en çok turist çeken yapılarından da birisi. 1 yılda 35 milyondan turist geliyor bu 10 milyonluk ülkeye.

Bu hareketli ve canlı şehir bizi ilk başta farklı bir yöne çekiyor, bir mezarlığa rastlıyoruz. Şehir içinde bir şehir çıkıyor karşımıza. Bu şehir ölülerin şehri… Alışageldiğimizin dışında bir mezarlık burası. Burada insanlar isterlerse yakılıp külleri bu şekilde mezarlara konuluyor. Yakılan ölülerin külleri bu raf mezarlarda 30 yıl boyunca saklanıyor. 30 yıl sonra ölünün varisleri belli bir ücret verip bu süreyi arttırabiliyor. Sıra dışı raf mezarların arasından geçerek yolumuza devam ederken birden sıcak huşu dolu bir atmosfere giriyoruz.

Macaristan’da Galiçya Şehitliği

Bir şehitlik burası, Galiçya Şehitliği; kefensiz yatan binlerce şehidimizi ve Mehmet Akif’in mısralarını hatırlatıyor bize.

“Bastığın yerleri ‘toprak’ diyerek geçme, tanı!

Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı!”

Galiçya’da, Dimetoka’da Şıpka’da ve dünya coğrafyasının her bir köşesinde vatan ve din uğruna çarpışan şehitlerimiz… Yıl 1914, Birinci Cihan Harbi… Savaş virüs gibi tüm dünyaya yayılırken, milletler birbirine asırların getirdiği kin ve nefretle saldırmaya başlıyor. Osmanlı’nın son dönemleri, yurdun her köşesini düşman sarmış. Savaşın çığlıkları gök kubbede yankılanıyor; sanki mahşer günleri yaşanıyor. Filistin, Kafkasya, Galiçya, Çanakkale… Cephelerde yiğitler var gücüyle çarpışıyor. Her bir cephede bir yandan destanlar yazılırken diğer yandan ağıtlar yakılıyor. Çanakkale’de 250 bin şehit rabbine kavuşuyor. Düşmanın sınırlarımızdan ilk gireceği kapılardan biri olan Galiçya göğsünü düşmana siper ediyor ve Mehmetçik Galiçya’da ay yıldızlı bayrağa rengini veriyor. Galiçya Şehitliği’ne geldiğimizde biz de duyar gibi oluyoruz Şehit Mehmetçiğin “Allah Allah!” nidâlarını. Bosna, Arnavutluk, Makedonya ve Anadolu’nun her köşesinden Mehmetçik medfûn bu mukaddes mekânda.

1914’te savaş başlayınca Ruslar Galiçya’yı işgal etmiş, Birinci Dünya Savaşı’nda Galiçya cephesinde 1916-1917 yılları arasında Alman Güney Ordusu’na bağlı olarak görev yapan 15. Türk Kolordusu 10 binin üzerinde şehit vermiştir. Bu savaşta Türk Kolordusu Alman Macar ve Avusturya kuvvetleriyle birlikte Ruslara karşı savaşmıştır. Galiçya ve Macaristan’ın muhtelif yerlerinde şehit düşen kolordu mensuplarından 480 şehidimiz 1926 yılında kurulan Budapeşte Türk Şehitliği’ne nakledilmiştir. Yusuf oğlu Ahmet, Halil oğlu İbrahim ve isimsiz, meçhul askerler bu gün Galiçya’nın bağrında yatıyor. Vatan için çarpışmanın, savaşmanın gereğini hakkıyla yerine getirip şehâdet şerbetini içtiler. Fatiha’larla Galiçya’ya veda ediyor, yola koyuluyoruz.

Tuna’ya anlatıyoruz derdimizi, Tuna anlatıyor bize derdini. Çünkü Tuna kadîm ve vefalı bir dost bizim için; Osmanlı coğrafyasının sınır çizgilerinden ve kilometre taşlarından.

Macaristan’da dolaşırken bize tanıdık gelen bir Tuna’dır, bir de ayakta durmayı başarabilen Osmanlı eserleri. Macaristan belki de Avrupa’nın en çok kilisesi olan ülkelerinden birisi. Son bir yılda ülkenin değişik yerlerinde tam 4000 kilise inşa edilmiş. Eskiden camii, medrese, han, hamam ve külliyelerle donatılmış olan bu ülkenin dört bucağında bu gün kiliseler yükseliyor.

Gül Baba Türbesi Tuna’ya bakar

Tuna anlatıyor biz dinliyoruz. Yollar uzayıp giderken Hak dostu Gül Baba’nın huzuruna varıyoruz. Peygamber Efendimiz’i hatırlatan gül kokulu atmosferinde Gül Baba’dır bu. Gül Baba Türbesi Budapeşte’deki en belirgin Osmanlı mührü.

Evliya Çelebi’nin naklettiğine göre Gül Baba, Merzifonlu bir Bektaşî dervişidir. Fatih Sultan Mehmet Hân devrinden Kanunî Sultan Süleyman Hân devrine kadar birçok gazâlarda bulunmuş, Budin’in fethine katılmış ve burada şehit düşmüştür. Şeyhü’l-İslam Ebu’s-Suud Efendi, 2 Eylül 1541 tarihinde bu zâtın cenaze namazını kıldırmış, bu namazda Kanunî Sultan Süleyman ve yüz bini aşkın bir cemaat hâzır bulunmuştur.

Türk İslam kültür ve medeniyetimizin manevi mimarlarından birisi olan Gül Baba’nın türbesine girdiğimiz zaman içimiz huzurla doluyor. Bu gönül insanının huzuruna çıkmak bambaşka bir duygu veriyor insana. Gül Baba’nın bulunduğu bu tepeye Macarlar “Gül Tepesi” diyor. Gül Baba Türbesi’nde bir Fatiha okuyarak yola koyulurken Deliorman ve Tuna sahillerindeki akıncı Türklerinin Gülbaba’ya ithaf ettikleri şu nefes geliyor akıllarımıza:

“Pir Abdal tutar senin yasını,

Tuna’ya akseder garip sesini,

Resul-ü Erhân’a sun hak nefesini,

Gül nurum, imanım benim Gül Baba”

Gül Baba Tür¬besi 1543-1548 yılları arasında yapıl¬mış sekizgen planlı, kesme taştan kubbeli bir yapı. Duvarları sivri kemer¬li yüzeysel nişlerle hareketlendirilmiş. Bir Bektaşî babası olan Gül Baba’nın tür¬besinin yakınında bir zamanlar tekkesinin bulunduğu da kaynaklarda yer almaktadır.

Evliya Çelebi, Gül Baba Türbesi’nin iç görünüşünü şöyle anlatmaktadır:

 “Bizzat Gül Baba da bir çiçekli bahçe içinde kurşun örtülü bir kubbede gömülüdür. Sandukası yeşil çuha ile örtülü olup, mübarek başlarında Bektaşî tacı bulunur. Etrafı çeşitli Kur’ân ayetleri ile süslüdür. Ben hakîrin yazdığı münasip beyit şudur:

“Âşık u sâdıkınım, ettim ziyâret ben gedâ

Bülbül-i gûyâ gibi efgân idem ey Gül Baba”

Başka bir beyit:

“Gül-i gül-zâr-ı hakîkat ü Hüdâ

Kutb-ı aktâb-ı Budin Güllü Baba”

Başka bir beyit:

“Baba bir kân-ı kerem sultândır

Değil elbette teh-i pir ü gedâ

Merzifon’dan gelerek tuttu vatan

Şâh Süleyman zamânı Güllü Baba”

Biz de Gül Baba’ya Fatiha’lar okuyup rûhâniyetlerine hediye ederek ayrılırken onun gibi yüzlerce gönül sultanını da rahmet ve minnetle yâd ediyor ve Budin Kalesi’ne çıkıyoruz.

Budin’in Manevi Bekçisi Gül Baba

Gül Baba kimilerine göre dervişliğinin yanında bir akıncı. 15. yy. sonlarıyla 16 yy. başlarında yaşamış bir Bektaşî dervişi. Asıl adı Cafer olan bu mübârek zât, Peygamber Efendimize duyduğu sevgi ve muhabbetten ötürü sarığında daima bir gül taşıdığından “Gül Baba” lakabıyla tanınmış bu topraklarda. 1531 yılında Kanuni’nin talebi üzerine Budin’e gönderilmiş ve numûne hayatıyla kısa sürede Budin, yani Budapeşte halkının çok sevdiği bir insan haline gelmiş.

Osmanlı Devleti’nde ordu sefere çıktığında askerin moralini güçlendirmek için dervişler, gönül erleri ve şairler de sefere katılır, mola zamanlarında dualar okunup, destanlar söylenirdi. Gül Baba da savaşlara katılan ve ordunun maneviyâtını arttıran ruh mimarlarından birisiydi. Kanunî Sultan Süleyman’ın Gül Baba’ya değer verdiği ve “Gül Baba, Budin gözcüsü olup himmetleri hâzır ve nâzır ola” fermanını buyurduğu rivayet edilmektedir.

1541 yılının Eylül ayında Budin ve civarının fethi sırasında şehit düşen Gül Baba, bu mekâna defnedilmiş. 1690’da tekke etrafındaki Müslüman Mezarlığı bağ haline getirilirken binaların bir kısmı üzerinde bir manastır kurulmuş, Gül Baba Türbesi de Katolik Cizvit rahipleri tarafından işgal edilerek Aziz Josef adına kiliseye çevrilmiştir.

Cizvit tarikatının 1773’te dağılması üzerine türbe, başta Bosnalı hacılar olmak üzere Müslüman ziyaretçilere izin vermesi şartıyla 1861’de Mimar Janos Wagner’in mülkiyetine geçmiştir.

1914 yılında Macaristan Diyanet ve Eğitim Bakanlığı türbeyi “Korunacak Eski Eser” ilân etmiş, 1915 yılında Antropolog Prof. Lájos Bartucz’un yönetiminde türbede bir araştırma kazısı yapılmış ve ortaya çıkan kalıntılar 1 Temmuz 1915’te tekrar mezara konmuş, aynı yıl Niemayer Sokağı’nın adı Gül Baba Sokağı olarak değiştirilmiştir.

1996 yılında Türk ve Macar cumhurbaşkanlarının ve hükümetlerinin işbirliğiyle hazırlanan proje çerçevesinde türbe yeniden restore edilmiş, çevre düzenlemesi yapılmıştır. 3 Eylül 1997 tarihinde Türk ve Macar Cumhurbaşkanlarının katıldığı bir törenle de Gül Baba Türbesi ziyarete açılmıştır.

Budin Kalesi’nde Nöbet Tutan Paşa

Abdurrahman Abdi Paşa’nın mezarını ziyaret ediyoruz. Macarlar son Budin valisi Abdurrahman Abdi Paşa için “Kahraman düşmandı, rahat uyusun!” demiş ve mezar taşına da böylece yazmıştır. 1686 yılında 70 yaşında vefat eden bu kahraman sadece bizim için değil, düşmanı için de bir kahramandı.

Budin Kalesi eteklerinde sadece Abdurahman Abdi Paşa değil, bir işaret fişeği gibi duran akıncı beylerinin mezar taşlarını görüyoruz. Fatiha’lar okuyor, Osmanlı Medeniyeti’nin güzelliklerini, nakışlarını temaşa ediyoruz. Ecdât öyle bir ecdât ki tarihe silinmez mührünü vurarak adeta nakş-ü bend eylemiş.

Budin’den başka Eğri, Estergon Peç, Zigetvar, Şikloş ve Vişegrad kale¬leri de Macaristan’da Osmanlı mimarisini temsil eden diğer önemli yapılardır.

Ilıca Yapılarının Çoğu Ayakta

Ayrıca Budin’de çok sayıda ılıca, kaplıca ve hamam bulunuyor. Sekiz köşeli bir havuza sahip Debbâğhâne Ilı¬cası en meşhurlarından bir tanesi. Kubbe¬si gömme ayaklara oturtulmuş ve bu ayaklar arasında hücreler oluşturulmuş.

Horoz Kapısı Ilıcası’nın (Kral Hamamı) ise sıcaklık kısmı sekiz kemerin taşıdığı bir kubbeyle örtülmüş. Ortasında dört merdivenle inilen sekizgen bir havuz, duvarlarda sivri kemerli geniş nişler görülüyor.

Bir diğeri ise Sokullu Mustafa Paşa (Yeşil Direkli, Rudas) Kaplıcası. Burada da büyük bir kubbenin örttüğü ve beş basamakla inilen sekizgen bir ha¬vuz ve bunun etrafında önceden kurna¬ların bulunduğu tonozlu kısımları görüyoruz. Kubbeyi taşıyan sekiz sütun¬dan birinin porfir olması dolayısıyla Evliya Çelebi buraya Yeşil Direkli Ilıca demiş.

Budin’in en büyük hamamı olan Veli Bey (İmparator) Ilıcası da kare içinde sekizgen havuza sahip. İçeride her duvarda yer alan bi¬rer eyvandan başka girintilerde halvetler ve hücreler bulunuyor.

Budin’deki kaplıca yapılarının çoğu değişiklikler ve ilavelerle günümüze ulaşmış. Budin’in dışın¬da Peç, Eğri, İstolni ve Belgrad gibi şe¬hirlerde de bazı hamam kalıntıları bulunuyor.

Budin’de Sultandan Bir Hatıra

Böyle bir kaleyi gözler görmüs degildi. Çarşı pazarı zengin ve ferahtı, evleri saray gibiydi, sokakları ise genişti ve mermer döşeliydi. Padişah yürüdü, kral sarayına girdi. Saatlerce seyrettikten sonra dedi ki: “Ah n’olaydı, bu saray İstanbul’umuzda, Sarayburnu’nda olaydı! Ve ardindan ekledi: “Allah’a ahdim olsun, bu gaza malı ile Kudüs’e ve Medine’ye birer kale yaptırayım ve Istanbul’a kemerlerle su getireyim.”

Padisah gezintisine devam ederken şehir halkından biri yanına yaklaştı ve saray dışında bir kısım askerin halka zulmetmekte olduğunu söyleyip yardım istedi. Bunun üzerine Koca Sultan, sarayın duvarına kendi el yazısı ile bir beyit yazdı. Beyit, şehir 150 yıl sonra elden çıkana kadar o duvarda durdu. Şu dizeleri yazmıştı Sultan:

“Gaziler meskenidir, bunda bey’im gayrulmaz

Bunda zulmedenin âkıbeti hayrolmaz”

Zira adalet karşısında bey de, paşa da birdi; hiç kimse kayrılmazdı ve zalimin sonu asla hayır olmazdı. Aradan yıllar geçti. Meşhur seyyahımız Evliya Çelebi de bu sarayı ziyaret etti. Hâlâ orada durmakta olan sultanın gönlünden ve kaleminden çıkma o beytin altına “Bir saat adalet etmek, yetmiş sene (nafile) ibadetten efdaldir.” hadis-i şerifini yazdı. Kale, kültür tarihimizin simgelerinden birisi olan Kızıl Elma Kulesi’yle Budin Kalesi; padişah da Batılıların Muhteşem Süleyman dedikleri Kanuni Sultan Süleyman Hân idi.

Temeşvarlı Aşık Hasan’ın dizelerinden Budin Türküsü’yle veda ediyoruz nazlı Budin’e.

Geldi düşman bağladı hep cümle rahım, der Budin

Gelmeyen imdadıma çeksin günahım, der Budin

Kalmışım küffar elinde yalnız zarü zebûn

Ser çekip burc u bedenden çıktı ahım, der Budin

Olmuş idim bir zaman ben sedd-i İslam’a kilid

Nice canlar din yolunda uğruma oldu şehid

Ta kıyamet haşrolunca kesmezsem Hakk’tan ümid

Bir gün ola açıla baht-ı siyahım, der Budin…

Budin Kalesi’nde geçmişin hatıralarını bırakarak, gözlerimiz yaşlı, Zigetvar’a doğru yol alıyoruz.

Bir Cihan Güneşi’nin Battığı Yer: Zigetvar

Her şehir kendi hikâyesini anlatıyor. Biz de bu hikâyelere kulak verirken birden ihtişamlı bir kale çıkıyor karşımıza. Bu kale dillere destan Zigetvar Kalesi… Kanuni Sultan Süleyman Hân’ın şahâdet mertebesine yükselmeden önce son kuşatmasını yaptığı boynu bükük, mahzûn kale. Bir cihan devletinin muhteşem sultanının şehâdet mertebesine ulaştığı yer… 39.51 km²’lik bir alana sahip olan şehir, bir dönem Macar ve Sırpların beraber yaşadığı Baranya bölgesinde yer alıyor. Zigetvar, Trabzon’la kardeş şehir; bu iki şehri birbirine kardeş yapansa Kanuni Sultan Süleyman Hân’ın Trabzon’da doğmuş ve Zigetvar’da vefat etmiş olması.

Burası Türklerin Balkanlar’daki en uğrak yeri. Şanı yüce padişah Sultan Süleyman Hân’ın nâşı burada omuzlara alınıyor. Budin’i fethedip Estergon’u muhâsara edip, Viyana üzerine yürüyen “Muhteşem Süleyman” sadece cesaretliyle değil bir askerî dehâ ve stratejist olması yönüyle de bu gün dünyanın hayranı olduğu bir lider.

Tarihin koridorlarında dolaşıyoruz. Zigetvar Seferi’ni hatırlıyoruz; Avusturya Arşidükü Maksimilyan’ın İstanbul Antlaşması’nı bozması, vergisini ödememesi ve Erdel’e girmesi üzerine, Kanuni Sultan Süleyman’ın yaşına ve hastalığına rağmen son seferine çıkmasını. Viyana’ya doğru çıkılan seferde Kanuni Sultan Süleyman Hân vefat etmiş, dönemin sadrazamı Sokullu Mehmet Paşa, kaleyi aldıktan sonra İstanbul’a dönmüştü. Zigetvar, uzun süre Osmanlı hâkimiyetinde kaldıktan sonra 1788 yılında Osmanlı hâkimiyetinden çıktı. Sonraki dönemde, şehirde mimarî ve toplumsal açıdan önemli dönüşümler yaşandı. Günümüzde ise burası bir kültür merkezi. Kanunî’nin hatırasını taşıyan bu mekân artık Macar-Türk Dostluk Parkı. Kanunî’nin doğumunun 500. yıl anısına bir de anıt yapılmış.

Kanunî Sultan Süleyman Hân’ın 13’üncü ve son seferiydi Zigetvar. Buralara kadar geldiğinde tam 73 yaşındaydı. O muhteşem padişah 13 kez gelmişti bu topraklara ve her gelişinde ayrı bir muhteşemdi. Son gelişinde sadece ihtiyarlıkla değil aynı zamanda hastalıklarla da uğraşıyordu. Ordunun en önünde gidiyor beyaz atının üzerinde kefeni andıran beyaz elbisesiyle, sanki ölüme meydan okuyordu. Ama Zigetvar’ın fethini göremiyor Trabzon’da doğan padişahı, 6 Eylül 1576’da Zigetvar’da vefat ediyor.

Pek çoğumuz onun iç organlarının bu bölgede defnedildiğini bilmeyiz. Kırlık bir araziye yapılmış büyük sultanın temsilî mezarı çok güzel düzenlenmiş. Bu park ise Türkiye’nin girişimi ve maddi desteği ile Kanuni Sultan Süleyman’ın 500. vefat yıldönümünde kurularak Türkiye’ye 100 yıl¬lığına kiralanmış ve bir Kanunî Anıtı diki¬lerek Macar-Türk Dostluk Parkı haline getirilmiş. Tabii, aslında bu mezar temsilî; asıl mezar şu an bir kilisenin bulunduğu mekanda. Burada Osmanlılar zamanında be¬yaz kireç taşından inşa edilmiş, iki köşesi pahlı ve önünde dikdörtgen planlı girişi olan bir türbe bulunmaktaydı. Etrafında bir cami, tekke ve kışla da yapılmıştı. Fakat daha sonra bu yapıların yerine bir kilise inşa edilmiş. Her ne kadar bu dostluk parkı ve temsili mezar sultana yapılan vefasızlığı telafi etmek için yapılsa da insanın yüreği kan ağlıyor.

Zigetvar Kalesi’nin içerisinde minaresinin yarısı yıkılmış, boynu bükük, mahzûn bir akıncı beyi gibi duran Tarihî Kale Camii karşımıza çıkıyor. Kanuni Sultan Süleyman Hân buranın fethini göremese de onun adına kalenin göbeğine fetih sonrası 3 hafta içinde bir cami yapılmış. Dikdörtgen planlı ve çatı örtülü caminin kuzey ve batı taraflarını muhtemelen ahşap direkli bir revak çevir¬mekteydi. Cami bugün müze olarak kullanılıyor. Evliya Çelebi’nin oldukça yük¬sek olduğundan bahsettiği 110 basamaklı minaresi yıkılmış, üzerine teneke bir koruma konulmuş. Caminin içine giriyoruz. Kanunî’nin Zigetvar’ın fethi için kurduğu otağ temsili olarak caminin içine konulmuş. Burada otağı izlerken Kanunî’nin Zigetvar Seferi’nde hissediyoruz kendimizi.

Bölgedeki Zigetvar Ali Paşa Ca¬mii, kubbeli kare bir harîm ve üç bölüm¬lü son cemaat yerinden oluşmuş ve tuğ¬layla inşa edilmiş bir 16. yüzyıl yapısı. Şehrin en büyük ve kurşun kaplı kubbe¬sine sahip olan camiye 18. yüzyılda ilaveler de yapılmıştır.

Eğri’de Kethüda Hamza Bey Mescidi’nin minaresi de bölgedeki önemli kalıntılardan biri. Mes¬cidi daha önce yıkılmış olan minare yak¬laşık 30 m. yüksekliğinde. Gövdesi on dört kenarlı olan minarenin şerefesi mukarnaslı. Günümüze yalnız minaresi ulaşan bir başka yapı da Hamza Bey Palankası Camii…

Hüzün dolu bakışlarla Zigetvar’a veda ederek sınır şehri olan Peç’e doğru yola koyuluyoruz.

İpekle Yazılan Bir Destan: Peç

Zigetvar’dan sonraki durağımız Macaristan sınırları içinde yer alan Sırpça adıyla Peç şehri. Peç şehrinin Osmanlı’daki adı İpek’ti. Peç yalnızca Osmanlı’dan kalma eserleriyle değil aynı zamanda 1219 yılında ?Kilisesi’nin Patrikhanesi’nin kurulduğu yer olması bakımından da Sırp tarihinde özel bir önem taşır. Bu nedenle ki Peç, Almanya’nın Essen şehri ve İstanbul ile birlikte 2010 Avrupa Kültür başkenti olarak seçilen üç şehirden biri olma özelliğini taşıyor. Şehrin kalbine doğru girdiğinizde tarihî binalar ve parke döşeli dar sokaklarla karşılaşıyorsunuz. Şehrin hemen merkezinde bulunan bir cami ise kiliseye çevrilmiş; Gazi Kasım Paşa Camii. Yeşil kubbeli bu cami bizi derinden etkiliyor. Daha da acısı kubbesinin tepesindeki hilâl üzerine bir haç oturtulmuş. İçeride yalnızca kutsal kitabımızdan bazı ayetler ve Peygamber Efendimiz’e ait (s.a.v.) hadisler duruyor. Şehrin en görkemli yapısı olarak yükselen camimiz şu anda kilise olarak kullanılıyor. Boynu bükük mihrapsa olup bitenleri sadece seyrediyor.

Şehirde bulunan diğer cami ise, Yakovalı Hasan Paşa Camii. Macaristan’ın en iyi camilerinden birisi. 23 metrelik minaresi olan cami ibadete açık, ancak bir zamanlar gök kubbede yankılanan ezanları susmuş. Bakımsızlığı, duvarlardaki aşınmalardan belli. Bir zamanlar onu tıklım tıklım dolduran cemaatinden ayrı kalması hüzünlendiriyor onu. Yaban ellerde, binalar arasına sıkışmış bir halde hayat mücadelesi veriyor.

En zor bulduğumuz cami ise Ali Paşa Camii. Karşıdan bakılınca hiç camiden eser yok gibi görünüyor. Ama elimizdeki adres doğru adres. Acaba burası bir cami değil mi diyerek çevresini dolaşınca ele veriyor kendini Ali Paşa Camii. Pencereleri, minaresi, kemer yapısı “Ben camiyim, ben Osmanlıyım” diyor. Bu cami de diğer camilerle aynı kaderi paylaşıyor. Ama bu camide daha da aşırıya gidilmiş, binadaki tahribat fazla olmuş ve tam bir kilise görünümü verilmiş. 1589 yılında ecdâdın yaptığı cami bugün ne halde diye düşünmeden de edemiyoruz.

Macaristan’da Türk hâkimiyetine son veren Avusturya’nın Habsburg Hanedanı idaresindeki Hıristiyan askerleri cami, mescit ve türbelerin çoğunu yıkıp yok etmişler. Sadece Budapeşte’de bir zamanlar 29 cami, 52 mescit, 7 medrese ve 16 okul vardı. Bugünse bunların yerlerinde yeller esiyor. Bütün Macaristan genelinde ise 300 camimiz vardı. Ayakta kalanlarsa ne acıdır ki bir elin parmaklarını geçmiyor.

Mohaç’ta Bir Tarih Yazıldı

Dünyanın en kısa süren savaşının yapıldığı Mohaç Meydanı’ndayız. Tarih böyle bir savaşı ne gördü ne de duydu. Tarihçilerin bu savaştan bahsederken bedenleri titrer, benizlerinin rengi değişir. Çünkü bu savaş Osmanlı’nın dünya üzerine attığı ve kıyamete kadar silinmeyecek Mohaç Savaşı’nın ta kendisidir. Tarih, 29 Ağustos1526. Osmanlı Devleti ve Macaristan Krallığı orduları arasında meydana gelen ve Macaristan’ın büyük bölümünün Osmanlı hâkimiyetine girmesiyle sonuçlanan Mohaç Meydan Savaşı… Bu büyük savaşın yapıldığı geniş ovada dolaşırken bir tarih yolculuğunda buluyoruz kendimizi. İşte Mohaç ovalarına gelen Osmanlı ordusunun otağını kurduğu yer burası. İşte Muhteşem Süleyman, işte muhteşem Osmanlı ordusu. İşte süvariler, mücahitler, işte Mohaç…

Kanuni Sultan Süleyman Hân komutasındaki Osmanlı ordusunun mevcudu 300 bin, Macar ordusu ise 230 bin. Savaş, sayıca üstün ordumuzun hafif süvarileri ve o zamana kadar Avrupalıların karşılaşmadıkları 300 seyyar top ve etkin tüfek kullanımı sayesinde Macarların hezimetiyle sonuçlanmıştır. Macar ordusu esas gücü olan ağır süvarilerini kısa sürede kaybetmiş, savaş iki saat kadar kısa bir sürede sonuçlanmıştır. Dünyanın en kısa süren meydan muharebesi olduğunu yazmıştır tarih kitapları. Bu gördüğümüz koca alanda 100 binden fazla askerin bir dava uğruna karşı karşıya geldiğini hayal ediyoruz; toplar, mancınıklar, kılıçlar…

İşte Mohaç Meydan Savaşı bu geniş meydanda gerçekleşmiş ve İnanılmaz bir olay olarak tarih sayfalarında yerini almıştır. Macarların tarihinde 29 Ağustos 1526 günü en kara gün olarak geçer ve “Mohaç Trajedisi” olarak tanımlanır. Mohaç’ta Macar ordusunu yok eden Osmanlı ordusu üç gün burada dinlendikten sonra Budin’i ele geçirmiştir. Ve artık bundan sonra Avrupa’nın çok daha içlerine seferler yapmak kolaylaşmıştır. Mohaç Meydanı’nda dolaşırken kılıç sesleri ve at kişnemeleri eşliğinde bir tarihin canlandığını hissediyoruz. O muhteşem Süleyman’ı hatırlıyor, şanlı süvarileri ve alperenleriyle Osmanlı ordusunu görür gibi oluyoruz. Bu savaş Macaristan’daki 150 yıllık Türk egemenliğini başlatan savaştır aynı zamanda. Burada dolaşırken toprağın altında şehitlerimiz olduğunu unutmuyoruz. Attığımız adımlarda dikkatliyiz. Hakkı ve hakikati dünyanın dört bir yanına ulaştırmayı kendilerine görev bilmiş büyük Sultan Süleyman Hân’ın önderliğindeki ordu. Ordu ne güzel ordu, sultan ne muhteşem bir sultan… Ve Mohaç’ta, mukaddes bir gaye ile çıkılan yolda bir zafer kazanılmıştır. Yollar yürünmüş, kapılar ardına kadar açılmış, yollarda ayak izleri bırakılmıştır.

Tiryaki Hasan Paşa’nın Kanije’si

Mohaç’tan ilahî inayetle geçen ordularımızın ayak izlerini takip ediyoruz. Bu seferki durağımız Kanije. İstikâmetimiz ecdâdın istikâmeti, yolumuz onların yolu ve Kanije’ye doğru yola çıkıyoruz. Selam olsun Hak yolunda çarpışan orduya, selam olsun Kanuni Sultan Süleyman Hân’a.

Yollar uzayıp gidiyor. Bu toprakların rengi de başka, atmosferi de. Bu atmosferin içine girerken bir şehir karşılıyor bizi. Güney batı Macaristan’ın en büyük şehirlerinden olan Kanije. Şehir ismini buradaki kaleden alıyor, bir zamanlar ihtişamıyla göz dolduran Kanije Kalesi.

Budapeşte-Zagreb karayolu ve demiryolu Kanije’den geçiyor. “Kanije” ismi ilk olarak 1245 tarihli bir belgede yer almıştır. Burayı yöneten aile buraya bir kale yapmış, böylece Kanije, Zigetvar ile birlikte Macaristan’ın en önemli savunma noktalarından biri haline gelmiştir. Osmanlı Devleti’nin en geniş topraklara sahip olduğu zamanda devletin batıdaki en güçlü kalesi durumundaydı. Osmanlılar tarafından fethedildikten sonra 1601’de Tiryaki Hasan Paşa’nın şanlı savunması ile yeniden kurtarılmıştır. Tiryaki Hasan Paşa öyle bir savunma yapmış ki, 100 bine yakın düşman askerini 4 bin kişilik yiğit ordusuyla püskürtmeye çalışmışrıt. Tarih kitapları da bu olaydan yiğitlik, kahramanlık destanı diye bahseder.

Önceleri Zigetvar’da bulunan eyalet merkezinin buraya taşınmasıyla eyalet merkezi olmuştur Kanije. 1690’da Habsburg ordusu tarafından geri alınan şehir, Osmanlılar bölgeden çekilince stratejik önemini kaybetmiş ve 1702’de Viyana’dan gelen bir karar ile kale yıkılmıştır. Kanije Kalesi’ni gezerek ecdâdın ihtişamlı günlerini hatırlıyoruz.

Şimdi de Estergon bekliyor bizi. Atalarımızın ruhunun şâd olduğu yere, Estergon’a doğru yola çıkıyoruz.

Tiryaki Hasan Paşa (1530 – 1611)

Tiryâki Hasan Paşa, Kanije müdâfaasında gösterdiği kahramanlık ve cesaretiyle meşhur bir Osmanlı kumandanıdır. Sultan Üçüncü Murad Hân’ın başmusâhipliğini ve rikâbdârlığını yapmış, saraydan çıktıktan sonra İzvornik Sancakbeyliği’ne tayin edilmiştir. 1594’te Bosna Beylerbeyi olmuştur. Kanije’deki destan onun büyük bir muvaffakiyetidir. Bu zafer, 17. asrın başlarında Osmanlıların kudretini bir defa daha dünyaya göstermiştir. Bu büyük zafer sonunda Tiryâki Hasan Paşa Bosna Beylerbeyliği’ne tayin edilmiş, oradan Rumeli Valiliğine gönderilmiş, bu vazifeleri de muvaffakiyetle ifa ederek Budin Valisi iken vefat etmiştir.

Estergon’dan Ciğerdelen’e bakmak

Macaristan içlerine doğru hızla ilerliyoruz. Galiçya’da açtığımız cepheden girdik. Zigetvar, Gülbaba, Peç, Mohaç derken mehter marşlarıyla gümbür gümbür yeri göğü inleterek Estergon’a gidiyoruz şimdi de. Estergon Kalesi, Macaristan’ın başkenti Budapeşte’nin 60 km kuzey batısında Tuna Nehri kıyısında yer alıyor. İşte Estergon Kalesi; kültür ve medeniyet tarihimizin önemli kilometre taşlarından birisi.

Macaristan sınırları içinde yer alan kale büklüm büklüm burulan nazlı Tuna’yı tepeden görüyor. Dar yollardan dar sokaklardan, katedrallerin arasından geçerek kaleye varıyoruz. Burada bize ilk hoş geldin diyen mezar taşları oluyor. Estergon Kalesi’nde yer alan bu tarihi mezar taşları kültür ve medeniyet tarihimizin birer tapu senedi gibi karşımızda duruyor. Kalede dolaşıyoruz. Macarlar, kalede yer alan Sultan Süleyman Camii’ni yıkarak yerine bu gün Macaristan’ın en büyük katedrallerinden bu katedrali yapmışlar.

İleride Mahkeme Camii ve işte Ciğerdelen Köprüsü. Tuna’nın üzerinden güneş batıyor ve Estergon Kalesi’nde bir ezan sesi yeri göğü inletiyor.

“Kelle verir, Kale vermeyiz!”

Estergon Kalesi Kanuni Sultan Süleyman döneminde, 1543 yılında elimize geçmiş ve bundan yaklaşık elli yıl sonra Alman, Leh, Çek ve İtalyanlardan oluşan 80 bin kişilik bir haçlı ordusu tarafından kuşatılmıştır. Bu sırada Estergon Kalesi’nde yalnızca beş bin Türk askeri bulunmaktaydı. Durum gerçekten çok kötüydü ve yardım alma ihtimali de yoktu. Düşmanın teslim ol çağrısına Estergon’un yiğit muhâfızı Kara Ali Bey karşı çıkmış ve yiğit cengâverleriyle birlikte, düşmana boyun eğmeden çarpışmaya başlamıştır. Şu sözleri haykırmıştır Kara Ali Bey: “Biz Rumeli gazileriyiz; kelle verir, kale vermeyiz!” Bu inancı taşıyan erlerin savunduğu kaleyi düşürmek elbette kolay olamaz. Nitekim kuşatmanın uzaması, düşman askerlerini yöneten kumandanları çılgına çevirmiş ve askerlerini kırbaçlatmaya başlamış, bu durumu gören Kara Ali Bey de yüksek bir sesle şöyle bağırmıştır:

“Şu mel’ûn kumandan yere düşürülürse, kâfir askerlerinin hepsi geri dönecektir. Kim onu vurursa, kendisine dilediği verilecektir!”

Bunun üzerine tevâfuktur ki, Osman isimli bir yiğit, büyük dedesi Osman Bey gibi “Ya Allah!” diyerek yayını gerer ve attığı ok düşman kumandanını yere serer. Bu arada kale kumandanı Kara Ali Bey de şehit olur ve onun yerine kumandayı, Anadolu Beylerbeyi Lala Mehmed Paşa alır. Ancak, kalede kıtlık ve susuzluk başladığı için yapılacak fazla bir şey yoktur. Yiğitler bir bir şehit olur. İşte bir kez daha bizim şanlı tarihimizin nice kahramanlık hatıralarıyla dolu olduğunu görüyoruz.

Estergon’da Tuna dile gelir

Estergon Kalesi’nde, kalede savaşanlardan biri olan Tarihçi Peçevi İbrahim Efendi’nin o mahşerden günü anlatışını dinliyoruz.

“Kalenin kıyısında köşesinde kalmış, gürzlerin, güllelerin, mancınıkların fırlattığı o acımasız koca topların hararetinden ve şiddetinden ıslak mermerleri yalayan ve bir damla su için can veren elsiz ayaksız yaralıların inlemeleri yürekleri sızlatıyordu.”

Kale yerle bir edilir, acımasızca dövülür surlar. İçerideki durum gerçekten elem vericidir. Artık teslim olmaktan başka çare yoktur. Çoğu asker şehâdet şerbetini içer ve aralarında, Anadolu Beylerbeyi Lala Mehmet Paşa’nın da bulunduğu esirler Tuna Nehri’ndeki gemilere bindirilerek Vişegrad’a götürülürler. Estergon Kalesi’nin elden çıkması ve orada verilen şehitler bütün milleti yürekten yaralar. Bu hislerin dile gelmesidir ki; nesilden nesile söylene gelen Estergon Türküsü de o kızıla bürünmüş günlerin hatırasını hâlâ canlı tutar:

“Estergon kalesi subaşı durak

Kemirir içimi bir sinsi firak

Gönül yâr peşinde yâr ondan ırak

Akma Tuna akma ben bir dertliyim

Yâr peşinde koşar kara bahtlıyım.”

Biz de ecdâdın peşinden koşarak geldik bu kara bahtlı topraklara. Ahde vefasızlık yoktur bizim gelenek ve göreneklerimizde. Yolculuğumuz geçmişin acı-tatlı günlerini yâd ederek devam ediyor ve işte Estergon eteklerinde yıkık minareli bir cami. O hazin günler yetmiyormuş gibi bir de minaresini yıkmışlar. Boynu bükük, mahzûn bir şekilde karşılıyor bizi. Kızılelma Camii diyorlar adına. Ancak adı unutulmuş, ezan sesi ise çoktan duyulmaz olmuş.

“Hey gidi zaferlerle dolu, şanlı, şerefli günlerimiz” diyoruz. Hey gidi Estergon, Budin, Kanije, Mohaç… Hey gidi Muhteşem Sultan Süleyman Hân…

Macaristan’daki yolculuğumuz sona eriyor ama Macaristan’ın içimizde, yüreğimizde bıraktığı hüzün sona ermiyor. Estergon’un, Kanije’nin Zigetvar’ın yalnızlıkları sona ermiyor.

Sultanlar Hocası Abdullah Halife’yi anma toplantısı

 Tarih bilinci çok önemli. Tarih, tarihin yaşandığı yerde yazılıp araştırılmalı. Muhteşem olmayan malum diziyle ilgili Başbakan’ın açıklamasından sonra ortalık karışmış, her kafadan bir ses çıkmıştı. Daha sonra unutuldu gitti. Biz, konuyu her vesileyle gündemde tutmaya devam ediyoruz.

Osmanlı döneminde her sultanın bir hocası vardır. Örneğin Fatih’i Fatih yapan Akşemseddin’dir. İkinci Murat’ın hocası ise hacı bayram veli’dir. Selçuklu Medeniyeti’nin Anadoluda güçlü hale gelmesi Mevlanalar, Hacı Bektaş veliler ve yunus Emrelere borçludur.

Kanuni gibi muhteşem bir Sultan’ın Yavuz gibi Osmanlı’yı cihan devleti yapan bir padişahında hocası vardır. Yavuz Sultan Selim Trabzon’da Valilik yapmış, oğlu kanuni sultan Süleyman ise Trabzon’da dünyaya gelmiştir. Yavuz’u Yavuz, Kanuni’yi Muhteşem yapan Karadenizin Mevlanası olarak tarihimize geçen Hacı Abdullah Halife’dir.

Yavuz’un annesi Gülbahar Hatun, sultanlar Hocası olan Abdullah halife için Giresun’un Yağlıdere ilçe Tekke köyünde büyük bir vakıf kurarak hizmetlerini yaşatmıştır. Karadeniz’in Mevlanası olarak bilenen Abdullah halife ile ilgili bugüne kadar bir çok toplantı organize edildi, Abdullah halifeyi Türkiye kamuoyuna duyurma şerefi ise “sultanlar Hocası Abdullah halife” belgeseli ile Devri Alem programına nasip oldu.

Giresun’un Yağlıdere ilçesi Tekke köyü ve Hisarcık köyünde her yıl anma toplantıları düzenlenir. Derneğin, merkezi Gebze’de. Gebze’de de son yıllarda toplantılar düzenlenmeye başladı. bu toplantılardan birisi de bugün Osman Hamdi Bey Kültür merkezinde saat 13.00-15.00 arasında gerçekleşecek. Dernek başkanı Mehmet Önal bey toplantı dolayısıyla gecesini gündüzüne katarak çok güzel çalışmalar yaptı.

Yağlıdere Tekke Köyü derneğinin en önemli hizmeti, Şehitler İçin hatim Okuma kampanyası düzenleyerek yüzlerce hatim okunmasını sağladılar. Abdullah Halife ile ilgili akademi çalışmalar yapan öğretim görevlisi Hüseyin Emin Set ve Harun Bostancı gibi Akademisyenler Gebze’ye davet edildi. Okunan hatimlerin duası da yapılacak, Sultanlar Hocası Abdullah halife’de ilk kez Gebze’de geniş çaplı olarak anılacak.

Abdullah Halife belgeselini izlediniz mi?

Merkezi İstanbul’da bulunan Giresun Dernekler Birliği Başkanı değerli dostum Halit kütük’ün öncülüğünde Sultanlar Hocası Abdullah Halife belgeseli hazırlanmıştı. Bu belgeselin bir bölümü de ilk kez anma toplantısı dolayısıyla izleyicilerle buluşacak, bir anlamda Abdullah halife toplantısının galası da gerçekleşmiş olacak.

Sultanlar Hocası Abdullah halife belgeseli uzun araştırmalar sonucu çekilmiş ve önümüzde ki günlerde bir çok TV kanalında yayınlanarak izleyici ile buluşacak. Horasan’dan Anadolu’ya Sultanlar Hocası Abdullah Halife belgeseli internet sitemiz www.gebzegazetesi.com.tr Devr-i Alem Belgesel TV’de de izleyici ile buluşuyor.Belgeseli izlemenizi tavsiye ediyoruz

http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=388XXTp0VUo

Abdullah Halife belgeselinin senaryo metni

Sultanlar Hocası ve Karadenizin Mevlanası Abdullah Halife belgeselinin senaryo metni ve başbakanın muhteşem olmayan malum diziyle ilgili yaptığı açıklamalar ve Kanuni Sultan Süleyman ile ilgili Devr-i Alem belgesel programı tarafından hazırlanan belgeselin özet görüntüsüde yine internet adresimiz www.gebzegazetesi.com.tr de izleyici ile buluşuyor.

http://www.youtube.com/watch?v=vnuRX8qLJdw&feature=player_embedded

Başbakan’dan Valilere tarihi mesaj

Dün Ankara’da Valiler toplantısı vardı. Başbakan sayın Erdoğan Valilere uzun bir konuşma yaptı. Başbakan’ın konuşmasında çok önemli konulara değinildi. Valilere konuşan Başbakan, çevresinden şikayet ederek “Vatandaşların şikayetlerini benim çevrem bile bana getirmiyor. Bende yakın çevremden şikayetçiyim. Vatandaş, bana da ulaşmalıdır. Sizlerde yakın çevrenize dikkat edin, vatandaşlar size ulaşmalı, derdini dile getirmelidir. Vatandaşların sorununu çözmelisiniz.”dedi.

Başbakan’ın 81 il valisine yaptığı konuşma gerçekten bir manifesto hüviyetindeydi. Bu konuşmanın altında çok mesajlar var, Başbakan bu konuşma ile çok şey anlatmaya çalışıyordu. Valilerimiz Başbakan’ın bu konuşmasını çerçeveletip makam odalarına asmalıdırlar. Bir Başbakan, çevresinden şikayetçi ise Valilerimiz yakın çevrelerini mutlaka gözden geçirmeliler.

Başbakan’ın Valilere yaptığı konuşmanın geniş bir özetini bugün sizlere bu köşemde paylaşmak istiyorum. Amacım sayın Valilerimiz görev yaptıkları illerde büyük hizmetler yaparak devletin şefkatli elini vatandaşa uzatıp devlet baba deyimine yakışır hareketler ortaya koyarak, vatandaşın güvenini kazanarak, kubbede hoş seda bırakarak vatandaşın hayır duasını almaları.

Başbakan’dan Valilere tarihi konuşma

Başbakan Erdoğan, İçişleri Bakanlığı Valiler Toplantısı´na katıldı. ´´Milletimiz her şeyin en iyisini ziyadesiyle hak ediyor´´ diye konuşan Erdoğan, şöyle devam etti: ´´Bizim ne Hükümet olarak, ne valiler olarak, ne belediye başkanları olarak şehirlerimizde yaşayan kardeşlerimize ´Size yol yaptık daha ne istiyorsunuz´ deme hakkımız yok ve olamaz. Veya onlara gidip ´Size hastane yaptık, okul yaptık, konut yaptık, daha ne istiyorsunuz´ deme hakkına ve haddine biz sahip değiliz. Tam tersine bizim medeniyetimizin bu noktadaki ilkesi son derece açıktır. Dicle´nin kenarında bir koyunu kurt kapsa bunun hesabı bizim üzerimizdedir. ´Kurttan bana ne, koyundan bana ne´ deme makamında değiliz.

“Yan gelip yatmak yok”

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, valilerin günlük bürokratik işlemlerin, teferruatın içinde kaybolup gitmemesi gerektiğini belirterek, ´´Benim valim günlük bürokratik işlemlerin, teferruatın içinde kaybolup gitmeyecek, bunları asgariye indirecek ve şehre vizyon katmak, bir yerden alıp daha yüksek yere ulaştırmak için her alanda öncü ve rehber olacaktır. Türkiye´yi ancak bu şekilde daha fazla büyütebilir, ancak bu şekilde iddialı ülke konumuna yükseltebiliriz. Benim siz valilerimizden en önemli isteğim ne biliyor musunuz? Sıradancılığı bırakacağız, protokol valiliği yapmayacağız. Biz, tam manasıyla halktan biri gibi olacağız ve halk bizi gördüğü zaman kendini bulacak. Girdiğimiz bu süreçte, ki bu çözüm sürecinde valilerimiz büyük sorumluluk düşüyor. Milletimizle daha yakınlaşmalı ve iklimin değiştiğini hissettirmelisiniz. Devletin yumruğunu temsil eden vali profili bitmiştir. ´Ben gittim valilik kapısından beni sokmadılar´. Diyeceksiniz ki ´hayır´ yok. Hayır, var. Vatandaş valisine ulaşamıyor, ulaşması lazım. Bana da ulaşması lazım. Valinin vatandaşın sorununu bana ulaştırması lazım. 24 saat içinde beni arayabilirsiniz, ben de sizi arayabilirim. Bu ilişkiyi kurduğumuzda başarırız. 24 saat mesaideyiz, tatil matil söz konusu değil. Biz tatilde bile mesaideyiz

´´Valiler şehre gerçekleşmesi mümkün bir hayal sunabilmelidir´´

Başbakan Erdoğan, bir şehrin valisinin en başta şehrine vizyon verebilmesi, hedef gösterebilmesi gerektiğini vurgulayarak, ´´Bu okuma yazma bilmiyor deme, o bir geleneğin temsilcisidir. Okuma yazma bilmese bile, ondan dahi alınacak çok şeyler var. Valiler şehre gerçekleşmesi mümkün bir hayal sunabilmelidir, olur ya da olmaz, siz görürsünüz ya da göremezseniz. Çünkü biz, sadece hayatımızın devam ettiği süreci değil, hayatımızın bittiği noktadan sonra gelecek kuşakların kucaklayacağı, onların devam edeceği bir sürecin tohumlarını ekmemiz lazım, bunu başarmamız lazım´´ diye konuştu.

Erdoğan, ´´81 vilayeti siz ayağa kaldıracaksınız, yan gelip yatmak yok, protokol valiliği yok. Çok koşacağız´´ dedi.

Evet Başbakan’ın Valilere yaptı konuşma özetle böyle. Gerçekten çok önemli bir konuşma. Keşke sayın Başbakan bu konuşmayı Başbakan olduğu ilk yıllarda yapsaydı. Biraz geç kalınmış bir konuşma da olsa temennim sayın Valilerimiz bu konuşmanın gereğini yaparlar.