Emine bacının Peygamber Sevgisi

Elimizde kameramız dünyanın dört bir tarafını geziyor Anadolu yollarını arşınlıyoruz. Öyle anlar öyle olaylar yaşıyoruz ki unutmamız mümkün değil. Bugün sizleri Afyonlu Emine bacının Peygamber aşkıyla okuduğu ilahiler ve devlet yetkililerinden talebi ile ilgili Devr-i Alem kameralarına yaptığı açıklamaları yayınlıyoruz. Emine bacının talebini birlikte okuyalım.

Cumhurbaşkanlığı Başbakanlık ve Diyanet İşleri Başkanlığı’na

                                                                                                                            Ankara

 

Konu: Afyonun Ayazini Beldesinden Albay lakaplı Emine Aydın’ın hacca gitme talebi hakkında…

Devri Alem Programı olarak dünyayı gezerek belgeseller çekiyoruz. Zaman zaman da Anadolu’ya çıkıyoruz. Afyon’un Ayazini Beldesi’nden  Emine Aydın adlı bir köylü kadını ile tarlada yaptığımız röportajda duygulu anlar yaşadık. Emine Hanım Peygamber aşkıyla yanıp tutuşuyor. Okuduğu ilahiler gönül telimizi titretiyordu.  Emine hanım hacca gitmek için Devri Alem Belgesel TV Programı aracılığı ile Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmezoğlu’ndan yardım ve talepte bulunuyordu.

Emine Hanım’ın içten ve samimi yalvarışları ayrıca gözü yaşlı olarak okuduğu ilahiler bizleri de duygulandırdı. Çocukları ile birlikte  Afyon tarlasında geçimini temin etmek için çapa yaparken okuduğu ilahileri klip haline getirerek kamuoyu ile de paylaştık. Ayrıca sözkonusu ilahi klibi ile birlikte hazırladığımız dilekçeyi Çumbaşkanlığı, Başbakanlık ve Dişanet İşler Başkanlığı ile de paylaşıyoruz. Umudumuz devlet yetkililerinin Emine Hanım’ın feryadına kulak vererek Emine Hanımı hacca göndermeleri.. Bu konuda yayınlarımız ileriki günlerde de sürecek, Albay lakaplı Emine Bacı’nın peygamber sevgisi ile ilgili Devr-i Alem TV Programı da hazırlayarak televizyon kanallarında yayınlayacağız.

Emine hanımın istek ve taleplerini yazılı dilekçe haline getirerek Cumhurnbaşkanlığı, Başbakanlık ve Diyanet İşleri Başkanlığına bildirmeyi bir görev kabul ediyor yetkililerin Emine Hanım’ın taleplerini karşılıyacağına inanıyoruz

Hac kuraları çekildi

2013 yılı hac kuraları çekildi. Kuraya 738 bin 444´ü kadın, 633 bin 787´si erkek olmak üzere toplam 1 milyon 372 bin 231 kişi  katıldı. Kura sonuçları bugünden itibaren Diyanet İşleri Başkanlığı’nın sitesinden yayımlanmaya başlıyor.

Hac vazifesini yerine getirmek için kutsal topraklara gitmek isteyen bir milyonu aşkın hacı adayının heyecanlı bekleyişi sona erdi.

Kurada ismi çıkanlar, 8-19 Nisan arasında kesin kayıtlarını yaptırabilecek.

Diyanet İşleri Başkanlğı bu yıl bir ilke de imza attı ve şehit yakınları, gazi ve eşlerine özel kontenjan ayrıldı. Söz konusu kişiler normalde diğer adaylar gibi kuraya tabi. Ancak Diyanet, bekleme listesindeki yığılmayı azaltmak için kura dışında 600 şehit yakını, gazi ve eşi için kontenjan oluşturdu.

Hac işlemlerindeki bir diğer yenilik de belgelerle ilgili. Diyanet bu yıl kontenjan belgelerini her bir adayın adresine gönderecek. Belgesini alanlar, ister müftülükten isterse internetten hac başvurusunu yapabilecek. 8 Nisan’a kadar belgesi eline ulaşmayanlar ise müftülüklere müracaat edecek.

HAC VE HİCAZ BELGESELİ SENARYO METNİ

HACCI NASİP EYLE YARABBİ  …!

Rabbim senden niyazım,
Nasip et Hac´cı bana!
Sanadır ancak nazım,
Nasip et Hac´cı bana

Ezelden var imanım,
Bu yolda feda canım!
şartı olan İslam’ın
Nasip et Hac´cı bana!

Huzuruna varayım,
El bağlayıp durayım,
Seni ruhen göreyim;
Nasip et hac´cı bana!

Feda olsun mal, melal,
Bulsun imanım Kemal,
Ey halık-i zülcelal,
Nasip et Hac´cı bana!

Bak yüzüme, Bak bari,
Güldürmegil ağyari!
Ol mukaddes diyarı,
Nasip et Hac´cı bana!

Erdir beni ahtıma,
Hem ermişler tahtına,
Habibinin aşkına,
Nasip et hac´cı bana!

Bu arzuma ermeden,
Hem bu zevki sürmeden,
Ölürüm ben, ölmeden…
Nasip et hac´cı bana

Ecel kapım çalmadan,
Canı tenden almadan,
Ömrüm hitam bulmadan,
Nasip et hac´cı bana!

HAC

İnsanın var oluşuyla birlikte yeryüzünde inşa edilen Allah’ın ilk evi Kabe yüzyıllar boyunca insanlığın kıblesi oldu. Hiçbir zaman kutsiyetini yitirmedi. Her zaman yükselişin Allaha yönelmenin ve yakarışın sembolü oldu. Dünyanın dört bir yanından yola çıkan milyonlarca insanın kalbi, bu mukaddes toprakları görme arzusuyla çarpar. Fakir-zengin, genç-ihtiyar, kadın-erkek her Müslüman bu kutsal mekânları bilmeli, tanımalı ve ulviyetini idrak etmeli. Müslüman bu toprakları ziyaret etmeden önce ön hazırlığını yapmalı. Hazreti Adem´den peygamberimize dinler tarihi, Peygamberimizin hayatını ve İslamiyet’in dünyayı nasıl aydınlattığını, Osmanlı’nın yüzlerce yıl Hicaz bölgesine yaptığı hizmetleri bilerek, Hac ve Umre ibadetinin şuuruna ererek yapmalıdır.  İşte bu Belgesel, Yüce Allah´ın davetine icabet ederek Kutsal topraklara gidecek hacılarımızın bu kutlu yolculuğun her safhasını bilerek tamamlamaları için hazırlandı.

Araştırmacı Gazeteci ve Devr-i Alem  belgesel  TV programı olarak 1998-2000 ve  son olarak  9-17 Mayıs 2008 tarihlerinde Kutsal topraklara giderek araştırma  yapıp  TV belgeseli çektim. Kutsal topraklar Mekke ve Medine’de  İslam tarihi için önemli olan yerlerin  belgesel çekimlerini yaparak bir çok  tv kanılında yayınladık.

İsmail Kahraman’ın yönetmenliğinde Kutsal Topraklar, Osmanlı’nın Hicaz  eyaleti, Haç ve Hicaz belgeselini  www.gebzegazetesi.com ve  www.belgeselyayincilik.com  Web Sitelerinde de  izleyebilirsiniz.
Belgesel çekmek üzere Kutsal Topraklardayım

Devr-i Alem ve Belgesel yayımcılık olarak Medeniyet tarihimizi araştırmak üzere  kültür coğrafyasındaki gezimiz  devam ediyor. Şimdiki  durağımız  Osmanlı’nın Hicaz  eyaleti oldu.

İlk kez 1998 yılında  bir grup akademisyenle  kutsal topraklara giderek belgesel çekmeye başlamıştım.
Daha  sonrada, Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı’nın davetlisi olarak bir grup gazeteci ile  kutsal  topraklara gitmenin mutluluğunu yaşadım.
Temmuz 1998 yılında  1 haftalık umre ibadeti, 5-19 Mart 2000 tarihlerinde  Hac ibadeti için Mukaddes topraklara gittiğimde   kelimelerle ifade edemeyeceğim  muhteşem bir duygu ve heyecana  kapılmıştım. Keşke yıllar önce  İslam’ın 5 şartından birisi olan Mali ve bedeni ibadeti yerine getirseydim  diye hayıflanmaktan kendimi alamamıştım. Türkiye´de  bazı yanlış anlamalar yüzünden insanlarımızın   büyük bir kısmının  hac ve umre ibadetini  ihmal ettiğini üzülerek görmekteyiz.
Hac ve umre ibadeti ile ilgili  Türkiye´de çok yanlış  düşünceler var. Hacca gidenler  elini ettiğini dünyadan çekmeli, ticaret yapmamalı. Umre´den önce Hacca gidilmeli. Umreye giden aynı yıl Hac borcunu ödemli gibi  düşünceler yüzünden  ülkemizde  üzülerek söylemek gerekirse  hac farizası ihmal edilmiş, insanlarımız bu ibadeti yapmayı sürekli  geciktirmişler.  Dünyanın dört bir tarafından mukaddes topraklara gelen  hacılar içinde en yaşlı ve en hastalıklı hacılar  Türkiye´den gelmekte  ileri yaşlarda hacca giden  insanlarımız hastalanarak haç farizasını gereği gibi yerine getirememekte.

2000 YILINDA  3 MİLYON KİŞİ HACI OLMUŞTU

2000 yılında 3 Milyon kişinin hacı olduğu  dönemde Kutsal topraklarda belgesel çekme imkanı bulmuştum.
İslamiyet’in 5 Temel farzından birisi olan Hac ibadeti için her yıl dünyanın çeşitli ülkelerinden milyonlarca Müslüman Mekke ve Medine’ye giderek milyonlarca insan ayni safta ibadet ediyor. Milyarlarca Müslüman´ın kıblegahı olan Kâbe, Hac ibadetinin yerine getirildiği mahşeri andıran Arafat ovası, Kuranın ilk ayetlerinin indirildiği Nurdağı ve son peygamber Hz. Muhammed’in mezarının bulunduğu nurlu Medine şehri.
Diyanet İşleri Başkanlığının 2000 yıl hac organizasyonu ile 5-19 Mart 2000 tarihlerinde kutsal topraklara giderek gazeteci olarak Mekke ve Medine’de önemli araştırmalar yapmıştım.

İSLAM’DA HAC VE UMRENİN ÖNEMİ
İslâm Dinini kabullenen kişinin yüklenmesi gereken bazı şartlar var. Bu şartlardan biri de Hac olayıdır. İslâm Dini mensubu, maddi durumu yerinde olan herkesin ömründe bir defa hacca gitmesi farzdır. Kişinin imanının iktiza ettirdiği bu emirlerden olan haccın en önemli şartı vaktinde ve kurallarına uygun olarak yapılmasıdır.
Umre ibadeti ise, Zamana münhasır olmamakla beraber senenin her gününde yapılabilir ve hac ibadeti gibi bazı şartları yoktur.
Ancak bir mümin Beytullahı umre niyetiyle ne zaman ne kadar ziyaret ederse etsin, asla bir hac ibadetini üzerinden kaldıramaz. Fakat umre ibadetinin vermiş olduğu sevap ve ecre kavuşmuş olur.
Resullulah (SAV) bir Hadis-i Şeriflerinde; “Hac ve umre fakirliği ve günahları giderir.” diye buyurarak bu ibadetlerin önemine değinmektedir.
Gerek hac ve gerekse umre ibadeti yapan kardeşlerimizin bu ibadetlerini mutlaka ihlâslı bir niyet ile kitaplarımızdaki tarife uygun yapmaları gerekir.

HİCAZ’DA PEYGAMBER İZLERİ

Devr-i Âlem Belgesel tv programı çekmek üzere davetli olarak gittiğim kutsal topraklardan döndüm.  9-16 Mayıs 2008 tarihlerinde Kutsal topraklarda Peygamberler ve İslam tarihi ile ilgili araştırma yaptım.
İslam Medeniyetinde Mekke ve Medine’nin önemi ve Osmanlı’nın Hicaz eyaleti ile ilgili yerinde yaptığım araştırma ve belgesel çekimlerimle ilgili notlarımı sizlerle paylaşmak istiyorum.
İstanbul’dan Cidde’ye gittiğimiz uçağımız Kızıldeniz üzerinde kabin basıncının düşmesi ile zor anlar yaşadık Oksijen maskelerimizi takarak Cidde hava limanına acil iniş yaptık.
Cidde’den 60 km. Mesafede olan Mekke’ye sabaha yakın geldik. 11 Mayıs Cumartesi günü ilk işimiz İslam dünyasının kıblesi olan Kabe’yi Muazzama’ya giderek Umre ibadeti  görevini ifa ederek  Mekke’yi  adım adım  gezmeye başladık.
Mekke Kütüphanesinde görevli Necati Öztürk ve Kâbe’de görev yapan Yusuf Abdullah beylerle birlikte önce Kâbe müzesini gezerek belgesel çekimleri yaptık.

MEKKE’DE OSMANLI İZLERİ

Mekke’deki İslam tarihi ve Osmanlı medeniyetinin izlerini araştırmak için belgesel çekimlerimizi sürdürdük.
İslam tarihi için çok önemli Nur ve Sevir dağına gittik.
İslam’ın 5 şartından birisi olan Hac ibadeti için çok önemli ibadetlerinin yapıldığı yerler olan Arafat, Müzdelife, Mina’da araştırmalar yapıp belgesel çekimleri yaptık
Osmanlı’nın  dört yüzyıl idaresinde kalan Mekke’deki Osmanlı eserlerinden geriye kalan Osmanlı Askeri kışlası, mektepler, çeşme, su yolları, Kabe’nin etrafındaki revaraklar ve Osmanlı saraylarında araştırmalar  yaptım.
Mekke’de ilk akşam çok önemli sosyal bir  kültür olayına  şahit odum. Tasavvuf bilgini gönül sultanlarından Abdülkadiri Geylani’nin  Torunlarından  birinin evinde  verilen  Hadis dersinde  Dünyanın bir çok yerinden gelen Müslümanlarla tanaşıp konuşma imkanı  buldum.
12 Mayıs 2008 tarihinde Diyanet işleri  başkanlığı  ekbi ile  kutsal beldeleri ziyaret etmeye   devam ettik. Akşam geç vakitlere kadar  kabe’nin içinde  küçük kameramla  belgesel çekme imkanı buldum.
13 Mayıs 2008 tarihinde  Mekke Müzesini  gezerek sergilenen  kitabe, yazıt ve  tarihi eserlerden   Makke tarihi hakkında bilgiler adım. Mekke Tv ‘nin genel müdürlüğüne giderek  Tv müdürü Ali beyle görüşüp  Kabe ve  Mekke hakkında   arşiv görüntüleri aldım.
Aynı gün   Mekke yakınlarındaki  Hz. Ömer’in  oğlu, Abdullah bin  Ömer ile  Hz.  Peygamberimizin  eşi   Hz. Meymune’nin  kabirlerinin bulunduğu bölgeye  giderek çekimler yaptım.

MEKKE’DE TARİHİ YOLCULUK YAPMAK

14 Mayıs  2008 tarihinde  Türk akademisyen ve  tarihçi Necati Öztürk beyle  İslam tarihinde önemli yeri olan   Taif yolu  üzerindeki Huneyin  vadisi,  Kanuni su kemerleri, Tarihi  yerler,  Ebrehenin  karargah kurduğu  yer,  Mescidi Nemire gibi tarihi yerlerde çekimler yaptım.
Kabe’nin  hemen yanında geçtiğimiz yıllarda yıkılan  Tarihi Eciyad  kalesi’nin bulunduğu yer üzerine yapılan  Zemzem  Otelin  inşaatı’nın   32 katına  çıkarak belgesel çekimleri yaptım.
Bir çok sahabe ve peygamberimizin ilk eşi Hz. Hatice’nin mezarının bulunduğu Cennetül Mualla başta olmak üzere, Mekke’nin bir çok yerini adım adım gezerek  tarihe not düşüp  zamana noterlik  yaptım. Mekke’de dünyanın bir çok yerinden  gelen  Müslümanlarla  konuşmak  insana ayrı bir heyacan veriyor.

CİDDE’YE GİDİYORUM

15 Mayıs 2008 tarihinde Mekke’nin Suudi Arabistan’ın ekonomik başkenti Cidde’ye gittim. Umre ve Hac ibadeti için Suudi Arabistan’a giden Müslümanlar Mekke ve Medine’nin dışında sadece Cidde’ye gidebiliyor.
Bizde Cidde’ye gidiyoruz. Cidde’de ilk işim Türkiye’nin Cidde Başkonsolosluğu yetkilileri ile görüşmek oluyor. Konsolosluk muavini ve kültür ateşesinden bilgiler alıyoruz
İslam Konferansı teşkilatı ve İslam ülkeleri haber ajansının Türk yetkilileri ile telefonla görüşmeler yapıyorum.
Cidde’de Osmanlı’dan kalan tarihi eserleri araştırıp,  Osmanlı evleri,  Osmanlı valilik binası ve tarihi kalelerde kaçak olarak çok zor şartlar altında belgesel çekimleri yapıyorum.
Cidde dev gökdelenler, modern binalar, Ticaret ve finans merkezleri ile bir dünya şehri. Suudi yönetimi Cidde’yi, Dubai’ye alternatif olarak inşa ediyorlar.
Cidde’de binlerce Türk yaşıyor. Cidde’de bugün 1700 öğrencinin eğitim gördüğü Türkiye Milli Eğitim bakanlığına ait bir ilköğretim okulu var. Cidde’de Türk işadamları ve işçilerle görüşüyoruz.
Cidde’de insanlığın ilk anası Hz. Âdem’in eşi Hz. Hava’nın mezarının da bulunduğu   “ Ümmi Havva mezarlığını ziyaret ederek belgesel çekerek, Cidde’den Mekke’ye dönüyoruz.

MEDİNE YOLLARINDAYIZ
15 Mayıs 2008 bugün Mekke’de son günümüz. Mekke’de gitmediğimiz birçok bölgeye giderek belgesel çekimleri yapıyoruz.  Umre ve Hac turu yapan firmalarla görüşüyoruz.
Kâbe çevresinde devam eden dev inşaat faaliyetlerini yerinde çekiyoruz. Kâbe’deki değişiklikleri yerinde tespit ediyoruz. Daha önce Kâbe’nin alt bölümündeki Zemzem bölümü kapatılmış. Safa Merve arası çoktan değişmiş.
Öğleden sonra Medine’ye gitmek üzere Mekke’den yola çıkıyoruz. Mekke ve Medine arası 450 Km. Uzun bir yolculuktan sonra,  çöller, yüksek dağlar, zaman zaman da yeşil vadilerden geçerek akşam Medine’ye geliyoruz.
Medine’de ilk işimiz geç saatlerde peygamberimizin türbeseni ve Mescidi Nebevi’yi ziyaret ederek peygamberimize salât ve salam getiriyoruz.

MEDİNE’DE PEYGAMBER İZLERİ
16 Mayıs 2008 Medine’de son günümüz. Medine’de sabah erken mescidi nebeviyi ziyaret ederek güne başlıyoruz. Binlerce sahabenin yatığı Cennettül Baki mezarlığını ziyaret ediyoruz.
Önce Uhud ve Hendek savaşlarının yapıldığı bölgelere giderek belgesel çekimlerimize başlıyoruz. İslam’ın ilk mescidi; Kuba mescidi ile Kıbleteyin mescitlerini ziyaret ediyoruz.
Osmanlı’nın yaptığı Hicaz Demir yolunun Medine istasyon binası ile Ambariye camisini ziyaret ederek Osmanlı medeniyetinin kutsal topraklardaki izlerinin belgeselini çekerek ecdadımıza karşı vefa borcumuzu ödüyoruz.
2000 yılında Medine Tren İstasyonu’nun çekimlerini yapmıştım.  O tarihte istasyon perişan haldeydi. Bugün burası çok bakımlı hale getirilmiş. Bina yenilenmiş.  Abdülhamit tarafından yapılan Ambariye Camisi tamir edilmiş ibadete açılmış.

MEDİNE MÜDAFİYİ FAHRETTİN PAŞA’YI HATIRLAMAK

Medine’de belgesel çekerken Medine müdafi Fahrettin Paşa ve Mehmetçikleri hatırlamadan geçmek olur mu? Bizde Ünlü Türk paşası Fahrettin Paşa’nın 1916 ‘dan 1919 yılına kadar çöl çekirgeleri yiyerek Medine’yi İngilizlere karşı nasıl savunduğunu düşünerek şehitlerimizin ruhu için fatiha okuyoruz.
8 Gün kaldığımız Mekke ve Medine’de, milli ve manevi görevimizi tamamlamanın huzuru içinde kutsal topraklardan Türkiye’ye dönmek üzere Medine’den yola çıkıyoruz.
Suudi Arabistan,  Suriye, Ürdün, Lübnan ve Kıbrıs semalarından geçerek 3 Saatlik uçak yolculuğundan sonra İstanbul’a geliyoruz.

HİCAZ’DA OSMANLI İZLERİ…

Her yıl yüz bine yakın insan hac ibadetini ifa için kutsal topraklara gidiyor.  On binlerce Türk Umre için Mekke ve Medine’ye giderek ibadet yapmakta.
Hac ve umre ibadeti için kutsal topraklara giden insanlarımız Kutsal topraklardaki medeniyet tarihimizin izlerini de araştırmalı.
Kutsal toprakların nasıl Osmanlı coğrafyasına girdiğini çok iyi anlamak gerekiyor. Kutsa toprakların Osmanlı idaresine girmesi İslam medeniyeti için çok önemli.
Bir yabancı fikir adamının ifadesi ile ‘Osmanlı kutsal topraklara giderek İslam medeniyetini cihan şümul hale getirdi ve Avrupa içlerine kadar götürdü’ demekte.

Hicaz’da Tarih Bilincinin önemi
Hac ve umre ibadetini yapmak üzere kutsal topraklara giden hacılarımız milli tarih bilincine sahip olmalı.
Kutsal topraklar deyince Yavuz Sultan Selim hatırlamak gerekiyor. Mercidabık Savaşı ile Suriye alınmış ve bu topraklarda 1517´den 1918 ´e kadar yüzlerce yıllık Osmanlı idaresi hüküm sürmüştür.
Mısır’ın başkenti Kahire yakınlarındaki Ridaniye savaşı ile Osmanlı Ortadoğu’ya tamamen hâkim olmuştur. Bu savaşlarla Memluk devletine son verilmiş,   Mısır, Suriye Filistin ve Arabistan bölgesi, Yemen ile tüm Hicaz toprakları Osmanlı idaresine girmişti. .
Bu savaşlardan sonra Osmanlı devletinde tek hacı olan Padişah Yavuz Sultan Selim İslam’ın Halifesi unvanı alarak hilafeti İstanbul’a getiriyor.

MERCİDABIK VE RİDANİYE SAVAŞI
Gelin şimdi kısa Mercidabık ve Ridaniye savaşlarını hatırlayalım.
Mercidabık Meydan Savaşı:   Suriye’de 24.8.1516) Yavuz sultan selim komutasındaki 80 bin kişilik Osmanlı ordusu ile Memluk sultanı 2.Kansu Gavri komutasındaki 80 bin kişilik Memluk ordusu asasında Halep yakınlarındaki Mercidabık’ta 6 saat sürmüş Memluk sultanı öldü ve ordusu Şam’a kadar takip edildi.
Ridaniye savaşı, 22.1.1517 Mısır’da Kahire’nin güneyinde bir kent. Yavuz Sultan Selim komutasındaki Osmanlı ordusu ile memluk ordusu arasında yapıldı. Memluk ordusu yenilmişti.

OSMANLI’NIN HİCAZ COĞRAFYASI
Osmanlı’nın Hicaz eyaleti; 1517’den 1914 yılına kadar 397 yıl Osmanlı yönetimde kalan Arabistan bölgesi.
Hicaz bölgesi, 1914 yılına birinci dünya savaşı ile elden çıkmış. Şerifler tarafından yönetilmiş. 1840 yılından itibaren Cidde valisi idare etmişti.
Hicaz Demir yolu. 1900 yılında tüm dünya Müslümanlarının bağışları ile Şam’dan yapımına başlanmış, 1908 yılında Medine’de tamamlanmış büyük bir proje.
Hicaz fatihi Yavuz Sultan Selim 1470 yılında Amasya’da dünyaya gelmiş. 1520 yılında Çorlu’da Şirpençe hastalığından ölmüştür. 9.Osmanlı padişahı olan, 1517–1520 yılları arasında ilk Osmanlı halifesi ve tek hacı olan padişahıdır.
Evet, sonuç olarak Hicaz coğrafyası önemli bir bölge. Haç ve Umre ibadeti için Mekke ve Medine’ye giden hacılarımız mutlaka mili tarih bilincine sahip olmalı.
Ecdadımızı hac ve umrede hatırlayarak hayırla yad etmeliyiz.

HİCAZ’DA OSMANLI ŞEHİRLERİ

Her yıl yüz binlerce Türkün Haç ve Umre ibadeti için kutsal topaklara gidiyor. Bir zamanlar Türklerin idare ettiği bölgeye vize ile gitmek insana çok ağır geliyor.
Hicaz bölgesine giden Türklerin Osmanlı -Türk şehirleri ile ilgili tarih bilgisine sahip olmaması üzücü.
Hicaz coğrafyası ile ilgili milli tarih bilinci ışığı altında yazılar yazmaya bugünde devam edeceğim.  Bugünkü yazımda Hicazda Osmanlı-Türk şehirlerinden söz etmek istiyorum.
Gelin şimdi Hicaz’daki Osmanlı –Türk şehirlerinde kısa bir tur atalım. Osmanlı’nın Hicaz Eyaleti’nin başkanı Cidde bugün Suudi Arabistan’ın ekonomi başkenti.
Mekke, Medine, Cidde ve Taif ‘de birçok Osmanlı-Türk eseri ilgili bekliyor. Cidde’den yola çıkarak Hicaz’daki Osmanlı şehirlerini gezeceğiz.

OSMANLI’NIN HİCAZ EYALETİ’NİN BAŞKENTİ CİDDE
Halife Osman zamanında, Mekke’nin limanı haline konulmak suretiyle önem kazanan şehir, Mekke´nin yiyecek maddeleri, Mısır´dan Cidde aracılığı ile sağlandığından, bir bakıma Mısır’a bağlı bulunuyordu.
XI. yüzyılda şehrin etrafı surla çevrili olduğundan erkek nüfusu 5 bin kadar tahmin edilmekte ve Mekke şerifinin bir kölesi tarafından yönetilmekteydi.
Cidde, Türk egemenliği devrinde iken 1541´de Portekizlilerin yaptığı bir saldırı, bu tahkimatın gereksiz olduğunu meydana çıkarmıştır. Osmanlılar zamanında Cidde bir sancak, daha sonra Habeş eyaletine merkez oldu ve yakın zamanlarda ise, merkezi Mekke olan Hicaz vilayetinin bir sancağı durumuna getirildi. Sinan Paşa´nın Yemen Seferi´nden (1558/1559) sonra Cidde gümrüğü gelirinin yarısı Cidde sancak beyine, yarısı da Mekke şerifine ayrıldı. IV. Mehmet zamanında vezir Kara Mustafa Paşa buraya uzak yerlerden su getirip, han, hamam ve cami yaptırdı. 1793 yılında Habeş eyaleti Mekke´ye bağlanmak suretiyle Cidde Mutasarrıflığına Hacı Halil Paşa atandı (13 Ocak 1793). 1803´de Vahhabiler şerifi Galib-i müstahkem Cidde´de boş yere kuşatma yapmıştır. Mısır Valisi Mehmet Ali, Türk egemenliğini yeniden kuruncaya kadar, şerif bunlara boyun eğmeye mecbur olmuştur. 1840 yılında Mısır egemenliği yerine tekrar Osmanlı egemenliği kuruldu ve şehir bayındır bir hale gelmek için en parlak devirlerini yaşamaya başladı. Osmanlı yönetiminden hemen sonra burada sırasıyla kale ve kışlalar onarıldı (1843), Vali Osman Paşa zamanında onarımına başlanan Yenbeü´l-Bahr Kalesi ve Cidde hükümet konağı ile iskelesinin keşif bedeli olan 1858 kişiye onarıma devam edilmesi ve paranın Cidde hazinesinden yetişmediği takdirde merkezden takviye edilmesine karar verildi (Haziran 1847), Asakir-i Şahane için bir hastane inşa edildi (1861). Cidde´ye akan suyun bozulmuş olan mecralarının onarımı yapıldı (1868). Akarsu azlığı sebebiyle gerekli kaynak araştırmaları yapıldı (1869), Rüştiye mektebi açıldı (1875), ayrıca yeni bir hapishane inşa edildi (1876). Civarda bulunan Ebu Sa´d ve Vasıta adalarına hacılar için karantina inşa ettirildi (1887) ve bir evkaf idaresi kuruldu (1888).
1888 yılında bir tersane ve kömürlük inşa edildi ve tersaneye rıhtım yaptırıldı (1894).
I. Dünya Savaşı´ndan sonra Cidde´ye hâkim olan Hicaz Emiri Hüseyin, 17 Aralık 1825´te şehri İbn Suud´a bırakmak zorunda kalmıştır.
Cidde, bugün Arabistan´ın Hicaz bölgesinde, Kızıldeniz kenarında bir liman,

İSLAM MEDENİYETİ’NİN İLK BAŞKENTİ MEDİNE’DE TÜRK ESERLERİ

İslam âleminin en önemli şehirlerinden biri, ilk halifeler zamanında Arap devletinin merkezidir.
Şehir, Kanuni Sultan Süleyman zamanında (1520–1566), Osmanlı İmparatorluğuna bağlandı. Burada Osmanlı egemenliğinin kurulmasından sonra kalenin surları onarıldı, ayrıca surun etrafına bir hendek kazıldı. Yine Kanuni zamanında kapalı bir suyolu ile güneyden şehre su getirildi. 1804´te Vahhabiler şehri zapt edip, hazinelerini yağma ve Peygamber´in mezarını ziyaret etmeyi yasak ettiler. Fakat Osmanlı Hükümeti duruma el koyarak Mısır valisi Mehmet Ali´nin oğlu Tosun, şehri geri almayı başardı ve 1815 barışı ile Abdullah b. Saud Hicaz´ın mukaddes şehirleri üzerinde Osmanlı egemenliğini tanıdı. Bununla beraber Mehmet Ali bu anlaşmaya önem vermedi ve İbn Saud´a karşı savaşa devam ederek, oğullarından İbrahim´i gönderdi. İbrahim 1818´de Daria´yı zapt edip, tümüyle tahrip etti ve bundan sonra Medine´ye girdi. Mukaddes şehirler yeniden Türklere ait oldu ve Mekke şerifi İbn Suud ülkesinden gelen hacıların şehre girmesini bile menetti. 1877 yılında da bazı ayaklanmalar oldu ve bu arada Savaid kabilesinden bazı şakiler şehre saldırarak bahçelerini talan ettiler. Ancak bu da Osmanlı devletinin aldığı etkin tedbirlerle bertaraf edilmiştir.
Şehirde Peygamber´in türbesi bulunması sebebiyle Osmanlı devleti bu şehre büyük kıymet vermekteydi. 1843 yılında Harem-i Şerife konulmak üzere İstanbul´dan bir adet saat gönderildi. 1850 yılında Peygamber´in kabri onarıldı. Şehirdeki İslami yapılara konulmak için imal ettirilen çiniler buraya gönderildi. 1856 yılında Peygamber´in türbesi ve diğer İslami Peygamber´in türbesi ve diğer İslami yapılar geniş çaplı bir onarımdan geçirildi. Bu arada 1873 yılında Hazreti Osman´ın kabri de onarıldı. Aynı yıl şehirde yıkılmaya yüz tutan üç mescit yeniden inşa edildi. Buraya Şeyhülislam Arif Hikmet tarafından yaptırılan kütüphane de 1895 yılında onarıldı. I. Abdülhamit tarafından bir medrese yapıldı ve 1896 yılında onarıldı.
Medine´deki Ravza-i Mutahhara için İstanbul´dan altın başlıklar yaptırılarak İdris Ağa aracılığıyla buraya gönderildi.
İslami yapılar dışında, şehrin bayındır hale getirilmesi için de gerekli çalışmalar yapılmış, bu arada Medine Kalesi ve Kışlası 1843, 1847 ve 1848 yıllarında onarılmıştır. Şehir I. Dünya Savaşı´ndan sonra Osmanlı egemenliğinden çıkmıştır.
Medine’yi İngilizlere teslim etmeyen ünlü Türk Paşası Fahrettin Türkkan’ın 1919 yılına kadar Medine´de verdiği destansı mücadele tarihimize Medine Müdafi olarak geçmiştir.

MÜSLÜMANLARIN KIBLESİ KÂBE’NİN BULUNDUĞU OSMANLI ŞEHRİ MEKKE

Peygamber efendimizin doğuşu ve İslam âleminin merkezi olması sebebiyle büyük ve kutsal bir kenttir.
Emeviler, Abbasiler, Eyyübiler, Memlükler yönetiminde bulunan şehir, Osmanlı İmparatorluğuna katıldıktan sonra şerifler aracılığıyla yönetilmeye başlanıldı.
Mısır´ın Yavuz Sultan Selim tarafından zaptı (1517) sonucunda, İslam âleminin siyasi manzarası da değişikliğe uğradı. Bundan sonra şehir, önceleri Şerif Muhammed Abu Numayy (1566–1601) zamanında sakin bir devir yaşadı. Osmanlı himayesinde şeriflerin toprakları kuzeyde Hayber´e, güneyde Hali´ye ve doğuda Necd´e kadar genişleyebildi. Bununla beraber, memleket Mısır´a bağlı olmakta devam ediyordu. Bu bağlılık yalnız siyasi olmayıp, aynı zamanda maddi ve dini içeriğe de haizdi. 1601´den sonra şehirde karışıklıklar baş gösterdi. Sünni Türkler ile Şii İranlılar arasındaki ilişkilerin gerginliği, IV. Murat’ın İranlıların mübarek şehirden çıkarılması ve bir daha hacca gelmelerine izin verilmemesi konusundaki emrinin sonucu olarak Mekke´ye kadar yayıldı.
XVIII. yüzyıl sonundan itibaren Vahhabilerin ayaklanması görülür. 1803 yılında Vahhabiler Mekke´yi işgal ederek birçok dini yapıyı tahrip ettiler. Buna karşın Bab-ı Ali, bu olaylara pek yanaşmadıysa da Vahhabilerin 1807´de Suriye ve Mısır hacı kervanlarını kovunca, Padişah tarafından Mısır Valisi Mehmet Ali´ye, Mısır işini tamamlar tamamlamaz, Hicaz’ı işgal etme görevi verildi. Mehmet Ali, 1813´te Mekke´ye saldırarak zapt etti. Mekke’nin yeniden fethi ve şehrin anahtarlarının padişaha arz edilmesi üzerine, savaşta görev alanlar padişah, tarafından mükâfatlandırıldılar. Bu olaydan sonra Yahya b. Sarur, şerif oldu (1813–1827) 1827´de Şerif aileleri arasında çıkan anlaşmazlık üzerine Mehmet Ali Paşa, yeniden duruma müdahale etmek zorunda kaldı.
XIX. yüzyıldan itibaren şehirde sık sık karışıklıklar baş göstermeye başladı. Bunun üzerine Osmanlı Devleti´nce gönderilen Osman Nuri Paşa, Osman Paşa (1882), Cemal Paşa, Saffet Paşa, Ahmet Ragıp Paşa, Ahmet Ratib Paşa gibi valiler, şehirde sükûnu sağlamakla görevlendirildiler.
Birinci Dünya Savaşı´nın başlaması üzerine Osmanlı egemenliği Mekke´de son buldu (1916).
Mekke, Osmanlı döneminde kutsal sayılarak bayındır hale getirilmiştir. Şehirdeki Mekke-i Şerif, 1796 yılında onarıldı. 1814 yılında yazıları padişah tarafından yazılan Saray-ı Hümayunda işlenen Kâbe-i Şerif örtüsü Mekke´ye gönderildi. Hazreti Ebubekir´in türbesi 1820 yılında tamamlandı. 1892 yılında da Kâbe’nin kıble tarafındaki duvarı onarıldı. 1844 yılında Mescid-i Haram´ın onarımı yapıldı. 1845 yılında da asılmak ve döşenmek üzere Viyana´dan kandil ve mermer gönderildi. İmam-ı Azam Merkad ve camii 1873 yılında esaslı bir şekilde onarımdan geçirildi. 1880 yılında tamamlandı. 1892 yılında da Kâbe’nin Kıble tarafındaki duvarı onarıldı.
Şehirdeki yoksullar için bir hastane yaptırıldı (1855) Şehirdeki Ayn-i Zübeyde çeşmesi onarıldı(1880). Ayn ve Zübeyde soyunun Mekke´ye getirilmesi için çalışmalar yapıldı (1887). Daha sonra çeşme ve suyollarının onarımı yapıldı (1906).
Şehirde 1887 yılında hükümet konağı, 1882 yılında bir medrese inşa edildi. Şehit Mehmet Paşa medresesi ise 1888 yılında onarıldı. 1884 yılında şehre bir Mekteb-i Rüştiye yapıldı. Şehrin kale ve kışlaları 1843 yılında onarım gördü.

ACI OLAYLARLA ANILAN TAİF
Peygamberimizin taşlandığı ve ünlü Osmanlı Paşası Mithat Paşa´nın boğdurulduğu yer olarak Türk tarihine geçen Taif, uzun bir süre Arabistan sınırlarında kaldıktan sonra 1517 yılında Yavuz Sultan Selim tarafından fethedilerek, Osmanlı yönetimine geçti. 1916 yılında Türk hükümetine isyan eden Mekke Şerifi Hüseyin b. Ali, 1918´de İngiltere´nin yardımıyla “Hicaz Melikliği”ni kurdu.
Osmanlı Devleti´nin Birinci Dünya Savaşı´ndan yenik olarak ayrılması nedeniyle bu olayları bastırmadı ve böylece şehir, Osmanlı yönetiminden çıktı.
XIX. yüzyılda Taif´te kale ve kışlalar onarılmış (1843), bir muvakkıthane (1851) ile hükümet konağı (1869) inşa edilmiştir.
Taif, bugün Suudi Arabistan´ın batısındaki Hicaz eyaletinde bir yayla şehridir.

KUTSAL TOPRAKLARA VEDA EDERKEN..

Evet, bugün Haç ve Umre için kutsal topraklara giden Türkler 400 yıl Osmanlı’nın bölgeye yatığı hizmetlerle ilgili araştırmalarda yapmalı.
Kutsal şehirler Mekke ve Medine’de araştırma yapıp belgesel çekerken Ecdadımız Osmanlının ruhuna fatihe okuyarak Kutsal Topraklardaki Osmanlı şehirleri Mekke, Medine, Cidde ve Taif’e veda ederken, sizleri  bugün bir çok tv  kanalında  Devr-i Alem adı ile   yayınlanan “ Haç ve Hicaz Belgeseli “ Senaryo  araştırma yazımla   baş başa bırakıyorum.

İSMAİL KAHRAMAN’IN KALEMİN’DEN  HAC VE HİCAZ BELGESELİ

 HACCI NASİP EYLE YARABBİ  …!

Rabbim senden niyazım,
Nasip et Hac´cı bana!
Sanadır ancak nazım,
Nasip et Hac´cı bana

Ezelden var imanım,
Bu yolda feda canım!
şartı olan İslam’ın
Nasip et Hac´cı bana!

Huzuruna varayım,
El bağlayıp durayım,
Seni ruhen göreyim;
Nasip et hac´cı bana!

Feda olsun mal, melal,
Bulsun imanım Kemal,
Ey halık-i zülcelal,
Nasip et Hac´cı bana!

Bak yüzüme, Bak bari,
Güldürmegil ağyari!
Ol mukaddes diyarı,
Nasip et Hac´cı bana!

Erdir beni ahtıma,
Hem ermişler tahtına,
Habibinin aşkına,
Nasip et hac´cı bana!

Bu arzuma ermeden,
Hem bu zevki sürmeden,
Ölürüm ben, ölmeden…
Nasip et hac´cı bana

Ecel kapım çalmadan,
Canı tenden almadan,
Ömrüm hitam bulmadan,
Nasip et hac´cı bana!

HAC

İnsanın var oluşuyla birlikte yeryüzünde inşa edilen Allah’ın ilk evi Kabe yüzyıllar boyunca insanlığın kıblesi oldu. Hiçbir zaman kutsiyetini yitirmedi. Her zaman yükselişin Allaha yönelmenin ve yakarışın sembolü oldu. Dünyanın dört bir yanından yola çıkan milyonlarca insanın kalbi, bu mukaddes toprakları görme arzusuyla çarpar. Fakir-zengin, genç-ihtiyar, kadın-erkek her Müslüman bu kutsal mekânları bilmeli, tanımalı ve ulviyetini idrak etmeli. Müslüman bu toprakları ziyaret etmeden önce ön hazırlığını yapmalı. Hazreti Adem´den peygamberimize dinler tarihi, Peygamberimizin hayatını ve İslamiyet’in dünyayı nasıl aydınlattığını, Osmanlı’nın yüzlerce yıl Hicaz bölgesine yaptığı hizmetleri bilerek, Hac ve Umre ibadetinin şuuruna ererek yapmalıdır.  İşte bu Belgesel, Yüce Allah´ın davetine icabet ederek Kutsal topraklara gidecek hacılarımızın bu kutlu yolculuğun her safhasını bilerek tamamlamaları için hazırlandı.

Burası Kâbe, yeryüzünde inşa edilen ilk mabed… İbadet edilen yer…
Allah insanları kendisine ibadet etsinler diye yarattı. Bunu bildirmek için Peygamberler gönderdi. Onlar insanlığı hakka çağıran kutsal elçilerdir.
İlahi irade önce Hz. Adem’i yarattı. O ilk peygamber ve insanlığın atası. Allah ona eşyaya isim koyma ilmini öğretti. Yeryüzünde Allah’ın halifesi yaptı. O, İlimle, bilgiyle yeryüzünde medeniyetler kuracak, dünyayı şekillendirecek.

Hz. Adem’le Havva validemiz Cennetteki yasak meyveyi yedikten sonra kendilerini yeryüzünün ayrı ayrı bölgelerinde buldular.  Onlar bu kutsal topraklarda birbirlerine kavuştular.

Adem aleyhisselam Allah’a karşı işlediği günahtan dolayı pişmanlık duyuyor, Havva anamız hüzünle ağlıyordu. Nihayet Allah onların samimi tövbelerini kabul edip onları bağışladı. Fakat bundan sonraki vatanları dünya olacaktı. Orada yaşayacak ve orada öleceklerdi.

Bir gün Hz. Adem secdedeyken; “Yâ Rabbî! Bana ne oldu ki, meleklerin tesbih ve takdis seslerini duyamıyorum, onları göremiyorum.” diye arz edince, cenâb-ı Hak buyurdu ki: “Ey adem! Senden sâdır olan zelle, meleklerin tesbihini işitmene mâni oldu. Ancak benim yeryüzünde bir evim var. Sen onun temelini bulup üzerine bir binâ inşa et. Beni takdis et ve evimin etrâfında tavâfa başla. Ey adem! O evi Mekke’de kıldım. Evlâdından her kim evime gelip, sâdece benim rızâmı isterse, misâfirim gibi olur. Onları şânıma lâyık bir şekilde ağırlar ve bütün ihtiyâçlarını gideririm!”

Hz.Adem, Allah’ın bu emri üzerine Kabe-i Muazzama’nın bulunduğu yere gelince, ona yardımcı melekler gönderildi. Melekler, Beyt-i Ma’mûr’un tam hizâsında yedi kat yere inen bir temel yaptılar. Sonra Allah melekler vâsıtasıyla bu temelin üzerine bir ev indirdi. Bu ev, Cennet yâkutlarından bir yâkut olup, parıl parıl parlıyordu. Böylece yeryüzündeki ilk mabedde inşa edilmişti.

Yıllar, asırlar geçti, nesiller değişti, babalar öldü çocuklar geçti yerlerine… kuşakları kuşaklar takip etti. İnsanlar heykellere ibadet etmeye başladılar. Böyle bir atmosferde Allah, Ademoğullarına elçi olarak önce Hz. Şit’i, sonra Hz. Nuh’u gönderdi, İnsanlara Allah’ın mesajını hatırlatması ve O’na giden yolda rehberlik etmesi için.

Hz. Nuh’un getirdiği mesaj, toplumda farklı tepkilerle karşılandı. Fakirler Ona inandı. Fakat gücü elinde bulunduranlar, halkı sömürerek servetine servet katanlar sevmediler sözlerini. Toplumun kanını emmek için kurdukları çarkın yıkılması işlerine gelmiyordu. Bu yüzden Hz. Nuh’a savaş açtılar.
Kavmiyle olan uzun uğraşlardan sonra az kişi inanınca Allah, peygamberinin dev bir gemi yapmasını emretti. Hz. Nuh denileni yaptı. Gemi tamamlanınca Ona inananlarla birlikte her canlıdan iki çift alarak Allah’ı inkar eden kavminden uzaklaştı.
Ve Tufan…
Yeryüzündeki her şey yerle bir oldu. Allah’ın yeryüzündeki mabedi Kabe de Nuh tufanında yıkılıp yok oldu.

Tufandan sonra dünya üzerinde yeni bir hayat başladı. Seneler seneleri takip etti.. İnsanlar hem tufanı hem de Nuh aleyhisselamın getirdiği ilahi mesajı unuttu ve tekrar putlara tapmaya başladı.

Allah Ad kavmine Hud aleyhisselamı, Semud kavmine Salih Peygamberi gönderdi. Onlara inananlar oldu ama inanmayanlar çoğunluktaydı. Kavimlerin sonu hep aynıydı. Helak.

Dönem Nemrutlar dönemi. İnsanoğlu bir kez daha şeytanın oyununa gelmiş Allah’a kulluğu terk etmişti. Kimi insanlar kendi elleriyle yaptıkları putlara, kimileri yıldızlara, aya veya güneşe tapıyordu. Akıl iflas etmişti. Kalpler kararmıştı. O günlerde yeni bir din daha çıkmıştı meydana. Kralları tanrılaştırma. Babil kralı Nemrut kendisinin tanrı olduğunu iddia ediyordu. İnsanlık yeni bir rehbere muhtaçtı. Var oluşun hikmetini hatırlatıp, yol gösterecek yeni bir rehbere. Büyük bir peygambere. Allah bu kutsal görev için Hz. İbrahim’i seçti.

Hz. İbrahim Nemrutların dev tapınağını dolduran Putları baltayla parçaladı. O dönemin Babil kralı Nemrut, Hz. İbrahim’i ateşe atmakla cezalandırdı. İbrahim aleyhisselam diri diri yakılacaktı. Ateş yakıldıktan sonra Nemrut emrini verdi “Onu ateşe atın” İbrahim Peygamberi ateş çukuruna fırlattılar… İşte o anda… Allah ateşe şöyle emretti: “Ey ateş! İbrahim için serin ve emniyetli ol…” Ateş İlahi emre uydu… Kızgın alevler Hz. İbrahim’i yakmadı. Aksine serin ve emniyetli oldu.. Buna rağmen Hz. İbrahim sihirbazlıkla suçlandı ve kimse ona inanmadı. Bunun üzerine O başka yerlerde Allahın mesajını yaymak için kavminden ayrıldı. İşte bu dönemden sonra Hz. Nuh tufanında yıkılan Kabe’nin yeniden inşası gerçekleşti.

Hz. İbrahim, üç semavi dinin atası.  Allah Hz. İbrahim’e, ailesi Hacer validemiz ve oğlu İsmail’le Arap yarımadasına gitmesini emretti. Bunda büyük bir hikmet vardı. Allah, Hz. İsmail’in Arap yarımadasında bir peygamber olarak görev yapmasını istiyordu. İleride Hz. İsmail’le Hz. İbrahim Kabe’yi inşa edecekler. Onun da ötesinde İlahi hikmet, Son Peygamber Hz. Muhammed sallalahü aleyhi vesellemin Hz. İsmail’in soyundan gelmesini takdir buyurmuştu. Kainatın efendisi olacak o son peygamber Mekke’de doğacaktı. Allah, Onun doğacağı ortamı önceden hazırlıyordu.

Hz. İbrahim, karısı Hacer ve oğlu İsmail’i çöl çiçeklerinin bile açmaya korktukları ıssız vadiye getirdi. Onlara içinde biraz yemek bulunan bir bohça ve ancak iki-üç gün yetebilecek azıcık su bıraktı. Sonra da arkasına bakmadan onları bıraktı gitti. Hacer validemiz peşinden koştu:
“Ey İbrahim bizi bu ıssız, ölü vadide bırakıp nereye gidiyorsun?” diyerek ağlamaya başladı.

İbrahim Peygamber cevap vermek şöyle dursun, yüzünü dönüp bakmıyordu bile, yürüyordu. Hacer anamız yine sordu. O ise sustu, hep sustu. Sonunda Hacer validemiz ; “Allah mı emretti?” diye sordu.
O, “Evet…” dedi.
İmanla dopdolu büyük bir gönüle sahip anamız: “Bu emir Allah’ın emri ise O bizimle beraber demektir. Sen gönül huzuru içinde gidebilirsin. Allah bizi burada zayi etmeyecektir.” O zaman Allah’ın evi Kabe, henüz inşa edilmemişti.

Çorak ve dar vadinin derinliklerinde aşkın ve imanın sembolü bir anne ve yavrusu. İki gün sonra suları bitti. Hacer anamızın sütü kurudu. Ana-evlat şiddetli derecede susadılar. Yiyecekleri de bitmişti. Zor durumdaydılar. Çok geçmeden susuzluğu artan İsmail ağlamaya başladı. Anne Onu bırakıp çevrede su aramaya koyuldu. Safa denilen bir tepeye varıncaya kadar yürüdü.

Mekke’nin yanık tepelerinde bir anne yavrusuna su bulma umuduyla çaresizce koşuşturuyor, Safa ve Merve tepeleri arasında mekik dokuyan annenin feryadı dağlarda yankılanıyordu. “ey Allah’ım senden başka bize kim yardım edebilir.”
Her şeyi kuşatan İlahi rahmet unutmazdı onları elbet. Bu manzaraya gönül dayanmaz ki. İlahi rahmet nasıl dayansın. O imkansızı mümkün kılar dilerse.
İsmail ayağıyla kızgın çöl kumlarına vurdu ve derken su fışkırdı kuru kumlardan.. ölü topraktan hayat fışkırdı.. Zemzem suyu böyle doğdu. Durmadı sular.. doldu, taştı. Anne avuç avuç doldurup içiyor, yavrusuna içiriyor, kendilerini yalnız bırakmayan Sonsuz Merhamet Sahibi Yüce Allah’a
şükrediyordu. Su gelince hayat geldi bu topraklara.. yeni bir hayat başladı burada.

Hz. İbrahim vadiye tekrar döndüğünde karısı ve oğlunu yalnız canlı bulmakla kalmaz, onlarla birlikte vadide oluşan kenti de görür ve gördüğü bir rüya üzerine oğluyla birlikte zemzem kuyusunun yanı başına işte bu mabedi Kabe’yi tekrar inşa ederler. Bu mabed, tüm yönlerin merkezidir. “Doğu da, batı da Allahın’dır. Nereye dönerseniz dönün Allahın yönü orasıdır. Unutmayın ki Allah Rahmet ve kudretinde sınırsızdır, her şeyi bilendir.” Bir Allah’a ibadet etmek için yapılan bu ilk mabedin taşını Hz İsmail taşırken Hz İbrahim de onları yonttu ve duvarları ördü. Duvarlar yükselip erişilemez olunca Hz İbrahim bu gün makamı İbrahim olarak bilinen ve üzerinde ayak izi bulunan taşı iskele taşı olarak kullandı. Ebu Kubeys dağında saklı bulunan ve oradan bir melek tarafından Hz İbrahim’e getirilen Hacerül Esved adındaki semavi taş Hz. İbrahim tarafından tavafa başlanacak yere işaret olarak bu köşeye yerleştirildi. Kâbe’nin inşası bittikten sonra Cenabı Hak Hz. İbrahim’e insanları hacca davet etmek üzere emretti. “ey İbrahim insanları hacca davet et dünyanın her yanından yaya olarak veya nakil vasıtalarıyla davetine gelsinler” Hz İbrahim Ebu Kubeys dağına çıkıp dört bir yana “ey insanlar bu kadim beyti hac ve ziyaret size farz kılındı” diye seslendi. Bu sesi yerle gök arasında ruhlar aleminde annelerinin rahminde tüm insanlar işiterek “lebbeyk” diye cevap verdiler. Bu davet vaktinden kıyamet gününe kadar Kâbe’yi hac ve ziyaret edenler işte Hz. İbrahim’in bu davetine “lebbeyk Allahumme lebbeyk” diye cevap verenlerdir “Allah´ım Sana geldim, hamd senin, nimet senin, mülk senin. Eşin ve ortağın olmayan sana geldim. Çıplak çaresiz sade sana geldim. Rahmet denizinde kaybolmaya geldim. Ölmeden önce ölmeye geldim.”
Ulu’l Azm Peygamberlerden Hz. Musa, İbrahim peygamber gibi Mısır ülkesinin kralları firavunlarla mücadele etti ve Allah’ın dinini anlatmaya çalıştı.
Hz. Musa’dan sonra gelen peygamberler Kudüs ve Filistin civarında insanları Allah’a inanmaya davet etti. Hz. Davut, Hz. Süleyman, Hz. Zekeriya, Yahya Peygamber ve sonra Hz. İsa yani Mesih ve nihayet Kâinatın efendisi son Peygamber Hz. Muhammed.
İsa aleyhisselamın getirdiği ilahi mesajlar tahrif edildi, çarpıtıldı ve bulandırıldı. İnsanlık yeniden yolunu şaşırdı. Bir kez daha karanlık bulutlar ufukları sardı. İnsanlık bir kez daha aldandı şeytana.
Işığa hamile kapkaranlık bir dünya. Ve Hz. Musa’nın Tevrat’ta zikrettiği, Hz. İsa’nın İncil’de haberini verdiği son Nebi’nin zuhuruna az bir zaman kala müjde ve muştu dolu akisler var ufukta. Vicdanlarda tesiri o kadar fazla ki, birçok Mekkeli gelecek son nebiyi anlatmakta. Tavsiyeler tavsiyeler. “zuhur eder etmez hemen koşun Ona. Ve bütünleşin Onun ruhuyla!”
Bütün bir insanlığın umudu, gelecek son kurtarıcıda. Hadiseler O’nun geleceğini haber veriyor. Karanlığın koyulaşması sökün edecek şafağın yaklaştığını söylüyor… Bütün dünya Mekke’de doğacak Kâinatın Güneşini bekliyor…

Mekke karanlık dönemini yaşıyordu. İnsanlar elleriyle yaptıkları putlara tapıyor onlardan medet umuyordu. Kız çocukları diri diri toprağa gömülüyor kadın toplumdan dışlanıyordu. Haksızlık adaletsizlik almış başını gidiyordu. İşte cahiliye denen böyle karanlık bir dönemde Mekke’ye bir güneş doğdu. Bir peygamber zuhur etti, Hz Muhammed. Çocukluğu ve gençliği Mekke sokaklarında geçti. Soyu Kâbe’yi ikinci kez inşa eden Hz İbrahim’in oğlu İsmail’e dayanıyordu. İlahi emri bu mukaddes şehirde aldı. Ardından insanlık tarihinin en büyük tevhid ve iman mücadelesini verdi. Bunda da muvaffak oldu. Hak gelmiş batıl zail olmuş kutlu mabet Kâbe, putlardan arındırılmıştı.

Allah Resulüne ve Müslümanlara karşı uygulanan zulüm ve işkencelerin artması üzerine Miladi 622 yılında Allahın emriyle Mekke’den Medine’ye hicret başladı. Allah Resulü Medine’de İslâmiyet’i yaymaya devam etti. Müslümanların kıblesi önce Kudüs’tü. Hicretten on yedi ay sonra Şâbân ayının ortasında Salı günü öğle veya ikindi namazının üçüncü rekatindeyken Kâbe’ye dönülmesi emrolundu. Böylece Mescid-i Aksâ’ya karşı namaz kılma bırakılıp İbrahim aleyhisselamın kıblesi olan Kâbe’ye dönüldü.
Mekkeli müşriklerle hicretin ikinci senesinde Bedir, üçüncü senesinde Uhud, beşinci senesinde ise Hendek gazâları yapıldı. Hicretin sekizinci senesinde Mekke fethedildi.
Kâbe putlarla doluydu. Fetihten sonra putlardan temizlendi ve üstüne çıkan Hz. Bilal ezanı haykırdı Mekke semalarında.

Kâbe-i muazzama, İbrâhim aleyhisselâmdan sonra zaman zaman yıkılıp yeniden inşâ edildi. Bu inşalardan biri, Efendimize peygamberlik gelmeden bir müddet önce oldu.
Kâbe tarih boyunca değerinden hiç bir şey kaybetmedi. Peygamber efendimizle birlikte Müslümanların her gün beş defa yöneldiği kıblesi oldu. Efendimizin alem-i bekaya irtihalinden sonra önemini korudu. Dört halîfe, sonra Emevi ve Abbasi, daha sonra Osmanlı dönemlerinde Kâbe ve bulunduğu şehir Mekke İslam´ın can damarıydı. Burada binalar yaptırıldı ve tarımı geliştirildi. Sulama tesisleri kuruldu. Böylece Mekke’nin durumu gelişti. Osmanlı devleti Mekke ve Medine’nin her türlü imar ve güvenliğini titizlikle sağladı. Haremeyn’le ilgili vakıflar kuruldu. Her yıl hac mevsiminde düzenlenen Surre Alaylarında gönderilen yardımlarla Haremeyndeki eserler tamir edildi, ihtiyaç sâhiplerinin ihtiyaçları giderildi.
Günümüze kadar yüzbinlerce Müslüman´ın büyük bir iştiyakla akın ettiği, etrafında pervane olduğu Kâbe önemli bir ibadet merkezi olarak değerini korudu.

Emevî halifeleri Mekke’ye gerekli ilgiyi gösterdi. Kâbe-i Muazzama´nın avlusunu genişlettiler. Abdullah bin Zübeyr ve Haccac devrinde Kâbe yeniden yapıldı. Halife Me’mun zamanında Mekke’nin idaresi Resûlullah’ın soyundan gelen Hz. Ali evlâdına verildi.

Osmanlılar zamanında Mekke ve Kâbe’nin önemi arttı.  Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebinin imarı ve diğer mukaddes makamların korunması için gerekli çalışmalar yapıldı. Kendisine “Seyyidü’l-Haremeyn (Haremeyn’in Efendisi)” diye iltifat edilince; “Ben Seyyidü’l-Haremeyn değil, Hâdimü’l-Haremeynim (Haremeyn’in hizmetçisiyim).” diyen Yavuz Sultan Selim Han zamanında Osmanlı idaresine giren Haremeyn’e Osmanlı sultanlarının hepsi büyük hizmetlerde bulundu. Mekke ve Medine’nin imarıyla, buralardaki mukaddes makamların korunması için “Haremeyn Evkafı” adı verilen bir vakıf teşkilâtı ve Haremeyn Evkafı Nezareti kuruldu. Bu teşkilâtı 1586 yılına kadar kapı ağaları tarafından idare edildi. 1586 senesinden sonra Darü’s-Seâde Ağasının idare ettiği Haremeyn Evkafı Nezaretinin gelirleri devamlı arttı. Elde edilen bu gelirlerle Haremeyn’deki câmi, mescit ve medrese gibi hayır kurumlarının inşası ve tamiri yapıldı. Ayrıca Haremeyn’de bulunan fakir kimselerin ihtiyaçları karşılandı.

Sunuş: Osmanlılar zamanında Haremeyn’le ilgili vakıflar kurularak gelirleriyle Haremeyn’e hizmet götürüldüğü gibi, her yıl hac mevsiminde düzenlenen Surre Alaylarıyla devlet adamlarının ihsanları ve halkın hediyeleri Haremeyn’e gönderilirdi. Bu ihsan ve hediyelerle Haremeyn’deki eserler tamir edilir, ihtiyaç sâhiplerinin ihtiyaçları giderilirdi.

Osmanlıların son zamanlarına kadar devam eden surre alayları; hac mevsiminden önce, Receb ayında, İstanbul´dan Mekke ve Medine´ye oranın en ileri gelenlerinden en yoksullarına varın-caya kadar dağıtılmak üzere hususi bir merasimle ve alayla gönderdikleri para, altın ve çeşitli hediyelerden ibarettir. Paranın yanında, her türlü elbise, inci, elmaslarla süslü kaftanlar, halılar, yünlü dokumalar, kadife eşyalar ile birlikte yiyecek de gönderi-lirdi.
Osmanlı Devleti bu hizmeti Birinci Dünya savaşı sonuna kadar sürdürdü. Sultan Yıldırım Bâyezid Han devrinde ilk defa gönderilmeye başlanan bu hizmet Çelebi Sultan Mehmet Han dev-rinde devlet tarafından resmi hale getirildi.
Yavuz Sultan Selim zamanında Mekke ve Medine’nin güvenliği için, her yıl Padişahın buyruğuyla Mekke ve Medine’ye koruma ve kollama görevlisi olarak muhafız askerler gönderilir, bu iki şehrin kâdıları tâyin edilirdi.
Osmanlılar zamanında şehirde on mescid, on yedi medrese, bir orta, bir ilk mektep, on iki kütüphâne, sekiz tekke, 932 dükkân ve mağaza, dört han, iki hamam, yüz sekiz misâfirhâne vardı. Nüfusu da yirmi bin kadardı. Son asırlardaki Osmanlı Sultanlarından, Sultan İkinci Mahmud, Sultan
Abdülmecîd, Sultan Abdülazîz ve Sultan İkinci Abdülhamîd zamanında sayılamayacak kadar kıymetli hizmetler bu şehrin halkına ve bilhassa Mescid-i Nebî ve Harem-i Şerîfe yapıldı.

Sultan İkinci Mahmûd Han, yıkılan ve harâb edilen bütün İslâmî eserleri yeniden inşâ ve ihyâ eyledi. Kendisinden sonra oğulları Abdülmecîd Han, Medîne’deki Ayn-ı Zerka adındaki çeşmeyi tâmir edip genişletti. Abdülazîz Han da, Medîne çevresindeki sur duvarlarını sağlamlaştırdı. Ayrıca büyük bir tophâne, hükûmet konağı, hapishâne ve bir de cephânelik yaptırdı.

İkinci Abdülhamîd Hanın yaptıkları daha öncekilerin yaptıklarını geride bıraktı. Medîne-i münevvereye 1900’de telgraf hattı döşetti. 1902’de Hamidiye-Hicaz demiryolu Zerka’ya kadar işletildi. Mescid-i Nebevî’yi ve Mekke’de bulunan Mescid-i Haram’ı gözleri kamaştıracak derecede tâmir ve tezyin ettirdi. Peygamberimizin ilk hanımı Hadîcetül Kübrâ’nın türbesini, Fâtımatüz Zehrâ’nın doğum yerlerini târifsiz güzellikte ihyâ ettirdi. Minâ şehrini su şebekeleriyle donattı. Eshâb-ı kirâmın, Seyyid Ahmed Rufâî hazretlerinin ve birçok velînin türbelerini tâmir ve ihyâ ettirdi. Daha sayılamıyacak hizmetleri târihe mâl oldu.

 * Mekke-i mükerreme ve Medîne-i münevvere, Osmanlılar tarafından adâlet ve hürmetle idare edildi.

Sultan ikinci Murad Han’ın vasiyetnemesi ilginçtir, ” Vasiyetim olsun ki; üçte bir malımdan on bin altını ayrılarak bu-nun üçbin beşyüz altını Mekke-i Mükerreme ve üçbin beşyüz altını Medine-i Münevvere fakirlerine dağıtıla. On binden geri kalan üç bin altının beş-yüzü yettiği kadar Kâbe ile Hatiym arasında yetmiş bin kere Kelime-i tevhid okuyacak olanlara ve hatim okuyanlara ve diğer beşyüz altını da Medine-i Münevvere´de Mescid-i Şerif´te Türbe-i Mutahhara´ya karşı yetmiş bin kere Kelime-i Tevhid okuyacaklarla Kur´an hatmedeceklere yettiği kadar dağıtıla. Diğer geri kalan iki bin altının bin beşyüzü Kuds-i Şerif fakirlerine ve en son kalan beşyüz altını da Kubbe-i Sahra´da ve Mescid-i Aksa´da Kelime-i Tevhid okuyanlara verile.
Bu vasiyetimi her kim değiştirirse Allâh´ın, meleklerin ve bütün in-sanların lâneti onun üzerine olsun”

Sultan Ahmed Han, bilhassa Mekke ve Medine´ye pek çok hayırlı hizmetler yaptı. O zamana kadar Mısır´da dokunan Kâbe-i Muazzama’nın örtülerini İstanbul´da do-kuttu. İstanbul´da kurdurduğu husûsî atölyelerde Kâbe için altın oluklar yaptırdı. Zemzem kuyusu için de-mirden bir kafes yaptırarak, suyun bir metre altına yerleştirdi. Böylece kuyuya düşen Müslümanların boğulması önlenmiş oldu. Peygamber Efendimizin Ravza-i mutahharasını tezyin etti.
Sultan Kanuni Mekke´de dört mez-hep için Osmanlı tarzında medreseler inşâ ettirdi. Abbâsî halîfelerinden Hârûn Reşid´in hanımı Zübeyde tarafın-dan, Mekke´de yaptırılan ve harab hale gelen su yollarını yeniden yaptırdı.

Osmanlı Sultanı Dördüncü Murâd Han döneminde Mekke, Vehhâbîler meydana çıkıncaya kadar şerîf âileleri tarafından idâre edildi.

Vehhâbîler, 1803 yılının Muharrem ayında Mekke’ye girip, Vehhâbîlik inançlarını şehirde yaydılar.

1811’de İkinci Mahmûd Han, Mısır Vâlisi Mehmed Ali Paşaya ferman gönderip, Vehhâbîleri terbiye etmesi ve Hicaz’ı almasını emretti. Mehmed Ali Paşanın emrindeki Osmanlı ordusu 1813 senesinde Cidde’ye geldi. Oradan Mekke’ye yürüdü. Şerîf Gâlib Efendinin kendilerine gizlice göndermiş olduğu plânlara uyarak, kolayca Mekke’ye girdi. Osmanlı ordusunun Mekke’ye yürüdüğü haberi şehre yayılınca, Vehhâbî askerleri, kumandanları ile birlikte dağlara kaçtı. Şerîf Abdullah Mekke emiri tâyin edildi. Osmanlı Devletinin İttihatçılar eliyle Birinci Dünyâ Harbine girmesinden ve yanlış politika uygulamalarından sonra Şerîf Hüseyin, Mekke’de bağımsızlığını îlân etti.

Mekke ve Medîne´nin her türlü imâr ve güvenliğini titizlikle sağ-layan Osmanlı Dev-leti, bilhassa Mescid-i Haram-Mescid-i Nebevî´yi kısmen veya tamamen defalarca tamir ettirdi. Kâbe´nin örtüsü için fevkalade bir emek sarfedilir, en değerli ipek-ler ve altın işlemeler kullanılırdı. Osmanlıların mukaddes beldelere götürdükleri hizmetler yalnız ikâmet edenlere mahsus değildi. Dünyanın dört bir tarafından gelen hacılara da aynı hizmet götürülüyordu. Hacca gitmek için Şam, Mısır, Aden, Kâhire, Amman, Lahza, Basra ve Bağdat´tan hacılar yola çıkarlardı. Hacıların su ihtiyaçlarını karşılamak üzere hacı kafilelerinden evvel sakabaşılar yola çıkardı. Bu kafilelere bölgenin vâlileri hac emiri olarak ta´yin edilirdi. Muhafazaları için de onbeş-bin “ceride” denilen muhafız askerler ta´yin edilirdi. Sancak-ı Şerif´i Şam kafilesi sıkı korumalar al-tında Medayin-i Salih mevkiine getirince, burada Pâdişâhın emri ile Mekke Emiri ya da onun vekili tarafından karşıla-nırdı. Emirin baş-kanlığında hacılar Mekke´ye varır ve hac farizasını ifa ederdi.
Hacılar hac ibadetini tamamlayıp dönecekleri zaman, Mekke Emiri müjdecibaşılarla Pâdişâha “Huccâc’ın selâmetle hacc edip avdet ettiklerini” bildiren Türkçe bir nâme gönderirdi.

 * HAC FARZ BİR İBADET

İslam, beş temel esasa dayanıyor. Kelimeyi şehadet, namaz, oruç, zekat ve hac. Hac hem mal, hem bedenle yapılan bir ibadet. Kastetmek, yapmak, istemek anlamlarına gelen hac; belirli bir zamanda ihrama girip Arafat’ta vakfe yaparak ve Kabe-i muazzama tavaf edilerek yapılır. Zengin, akıl baliğ ve hür olan her müslümanın hayatında bir kere hacca gitmesi farzdır. Resul-ü ekremin yaşadığı  bu mübarek topraklara gitmek orada doyasıya ibadet etmek, ve lebbeyk nidalarıyla ilahi rahmetten nasibini almak her müslümanın arzusu olmalı.

Haccın farz olduğu Kur’ân-ı kerîm ve sünnet ile sâbit. Allahü Teâlâ, l-i İmrân sûresi 97. âyetinde; “… Ona bir yol bulabilenlerin (gidip gelmeye gücü yetenlerin) Beyti hac (ve ziyâret) etmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır, farzıdır.” buyuruyor. Peygamber efendimiz; “İslâm beş esas üzerine binâ edilmiş” hadîs-i şerîfinde, beş esastan birinin hac olduğunu bildirmiş. Resûlullah “Hac yapmayan, kendisi için hac yapmayı vasiyet etmeyen ve kendisi için hac yapılmayan kimsenin, kıyâmet günü hiç bir ameli makbûl olmaz, kabul edilmez.” Yine, “Allah’u Teâlâ size haccı farz kıldı. Haccı yerine getirin, emre uyun.” buyurmuş.

Hem malla ve hem de bedenle yapılan Hac, İslâm’ın beş temel esaslarından birisi. Erkek olsun, kadın olsun şartlarını taşıyan her Müslüman, ömründe bir defa hacca gitmeli ve ileri yaşlara ertelememeli. Hac, belirli bir zamanda usulüne uygun olarak ihrama girdikten sonra Arafat’ta vakfe yapmak, sonra Kâbe’yi tavaf etmek” suretiyle yapılan bir ibadet. Ona gideni günahlarından arındırır, onun Allah katındaki derecesini yükseltir, cenneti kazanmasına vesile olur. Peygamber efendimiz bir hadisi şeriflerinde “haccı kabul olan bir kişi anasından yeni doğmuşçasına günahlarından arındırılır” buyurur.

Bu kuru çöllerle çevrili bu bölge, Hz. Adem’den Hz. İbrahim’e ve nihayet Efendimize kadar insanlık tarihinin en büyük tevhid ve iman mücadelesine sahne olmuş. Burası dünyanın en eski yerleşim alanı. Haremin içinde sadece canlılar değil, cansız varlıklar da koruma altında.

Burası ilahi bir güvenlik bölgesi. Bırakın bir insanı incitmeyi bir karıncayı ezmenin bile bir bedeli var. İhramlı olarak hacı olmaya gelmiş her insan burada başkalarından emin ve başkaları da ondan emin olmalı.

Günde beş defa namaz kılanların yöneldiği Kutsal mekan. Dünyanın dört bir yanından yola çıkan milyonlarca insan bu mukaddes topraklarda saflığı ve masumiyeti simgeleyen bembeyazlara bürünür. Herkes eşittir burada, herkes sade bir kuldur bu topraklarda.
İstisnâsız hepsi tek bir kıyâfet, tek bir îmân ve tek bir nidâ yükselir (Lebbeyk… Allahümme Lebbeyk!.. [Allahım! Senin emrine her zaman itâat ederim; senin ortağın yoktur. Dâvetine can ve gönülden uyarım. Şüphesiz hamd, nîmet sana mahsûs. Mülk senindir. Senin ortağın yoktur.]

Hac ibadeti ihramla başlar. Müslümanlar, Mekke çevresinde miikat adı verilen yerde, önce temizlenir, tırnaklarını keser, saç-sakal traşı olur, sonra niyet ve telbiye ile ihrama girer.
Mikat yeri rablerine doğru yolculuğa çıkan insanların kendilerini dünyadan arındırdıkları dünyevi giysilerden uzaklaştıkları yer. Hac etmek veya umre etmek üzere yola çıkan insanlar yolları üzerinde bulunan mikat sınırını geçmeden önce ihrama girme hazırlığı yapar ve iki rekat namaz kılar. Erkekler giymekte oldukları bütün elbiseleri çıkarıp sadece izar ve rida denilen iki parça ihram örtüsüne sarılırlar. Hanımlar normal kıyafet ve elbiseleriyle ihrama girerler. Temettü Haccı yapmak isteyenler “Allahım senin rızan için umre yapmak istiyorum onu bana kolaylaştır ve benden kabul buyur diyerek sadece umreye, İfrat Haccı yapmak isteyenler yalnız hacca niyet ederek, Kıran Haccı isteyenlerse hem umreye hem de hacca niyet ederler.

İhrama giren hacılar Kabe’nin yolunu tutar. Yaklaştıkça heyecan artar. Kabe sevdası çepeçevre kuşatır hacıları. Mescidi harama akan bir insan selinin damlası gibi olur. Müminler gittikçe artan bir hızla ona yaklaşır, yaklaştıkça heyecanları artar.

*VE İŞTE KABE… KALPLERİN MÜŞTEREK ATTIĞI MİHRAP.

Günde beş defa namaz kılanların yöneldiği Kutsal mekan.
Kabe, dünyanın kalbi, kainatın göz bebeği, semada meleklerin, yerde insanların tavaf ettikleri kutsal mekan.

Hacıların İhramla yapacakları ilk ibadet selamlama tavafıdır. Bu tavaf Kabe’ye olan saygıyı ifade eder. Allah’ın evini tavaf ederken sınıflar, ırklar, diller erir ve herkes Allah’ın huzurunda sade bir kul olmanın zevkine erer.
Tavaf hayatın hareket halinde olduğunu anlatır insana. Değişmez bir yöne doğru sürekli hareket etmek. Kelebeğin ışık çevresinde, ayın dünya çevresinde hiç durmaksızın dönmesi gibi bir hareket tavaf. Sabit duran Kabe’nin dışında her şey hareket halinde. Hacıların yaptıkları bu hareket Hacerül Esvet’ten başlar.
“Hacer-i Esved” siyah taş, Tavafın başlangıç noktası. Hz. İbrahim tarafından konulmuş, Peygamber Efendimizin selamladığı kutsal taş.
Hacer’ül Esved yerleştirildiği tarihten günümüze kadar yerinde durur. Kabe’nin en müstesna yerinde. Ona dokunmak hatta onu öpmek ne mümkün.
Kabenin avlusunda zemin katta bulunan zemzem kuyusuna inip “zemzem her derde şifadır” hadisi şerifini doyasıya yaşamak gerekir.

*SAFA VE MERVE TEPELERİ.

Burası İbrahim Peygamberin hanımı Hz. Hacer’in çaresiz kaldığı bir anda oğlu İsmail için yiyecek ve su bulmak ümidiyle çıktığı mekanlar.

Yürekler tıpkı Hz. Hacer’in yüreği gibi atar bu iki tepe arasında. Bir arayıştır sa’y. Burada insan kalabalığın arasında toplam yedi defa, dördü Merve’ye giderek, üçü Safa’ya dönerek suyu aramalı ve kana kana içmeli. Hz. Hacer’in sevincine ortak olmalı.

Hac mevsiminde Mekke sokakları dünyanın dört bir yanından gelen hacı adaylarıyla dolup taşar. Neredeyse bütün dünya milletleri ırkları ve renkleri burada toplanır. Müslümanlar kardeştir esasına dayalı ve harem bölgesine mahsus bir güven ortamı içerisinde sokakları doldururlar.

Bugün zilhiccenin sekizinci günü. Arafat’tan bir gün önce geceyi Mina’da geçirmek isteyenler sefere çıkma hazırlığı içerisindeler.

Zilhiccenin 9. günü, Hacılar kafileler halinde Mekke’ye 25 kilometre mesafedeki Arafat’a hareket ederler. Arafat bir başlangıç. Haccın başlangıç noktası.. Hz Adem’in Hz. Hava ile ilk karşılaştığı yer burası. İlk insan ve ilk peygamberin ilahi af için yalvardığı ve rahmete kavuştuğu yer. Arafat dağı, dua etmeye gelenleri karşılar. Burası hiçbir duanın geri çevrilmediği yer. Burası Hz. Peygamberin ashabıyla birlikte ellerini açıp içten yakarışlarla Allah’a yöneldikleri mekan.

Arafat, vakfe duruş, bekleyiş, yöneliş demektir ve haccın farzıdır. Burada tam bir özgürlük söz konusu. Burada sevinç gözyaşlarını tutamaz insan. Çünkü buradaki vakfe, kabul edilen bir tevbedir. İnsan, duanın, yakarışın ve iç çekişin zirvesine ulaşır burada. Hele, güneş guruba kapanıp da, ufuklar veda duyguları yaydığı dakikalarda hafifleyip kanatlandığını hisseder. İnsan ömründe bir kere de olsa Arafat’ı yaşamalı, sevinç ve hüznü bir arada tatmalı.

Arafat, insanın önce kendini bilmesi tanıması için bir fırsat yeri. Hac eden kişinin kendisini bulduğu haccın gerçek manasını kavradığı yer Arafat’tır.

Dünyanın dört bir yanından çeşitli vasıtalarla geldiğimiz hac yolculuğunun Kabe’den sonra en uzak durağı burası. Kupkuru çakıl ve kumla dolu uçsuz bucaksız bir ova. Ova da ne kelime. Bütün insanları toplanmaya ellerini semaya kaldırmaya ve Allah’tan af dilemeye çağıran bir meydan.. Adeta mahşer meydanı gibi.
Güneşin batışıyla hac kafileleri, Arafat’tan Müzdelife’ye doğru yola çıkar.
Müzdelife, Şeytanı recm etmek için taşların toplandığı yer. Burası Arafat ile Mina arasında ve Harem sınırları içinde kalan bir bölge.
Milyonlarca insan bu vadide çadırsız ve ışıksız olarak vakfe yapar. Arafat’taki vakfenin şahidi güneştir. Müzdelife’de ay şahitlik yapıyor. Arafat, anlamak ve bilmek demekti. Müzdelife bir adım ötesi. Yani idrak etmek sırrına ermek demektir. Burada nohuttan büyük olmayacak şekilde özenle taş toplanır. Bayram günlerinde yapılacak taşlamalar için toplam kırk dokuz veya yetmiş taş. Bu taşlarla şeytan bayram süresince sürekli taşlanır.

Zilhiccenin 10’u bayramın 1. günü… Sabahın ilk ışıklarıyla hacılar kafileler halinde Şeytan taşlamak üzere Mina’ya akın eder.
Arafat tepelerinden kopup gelen insan seli, Müzdelife üzerinden bayramın ilk günü sabahında Mina’da olur. Mina’da büyük bir izdiham. Büyük Şeytan taşlanıyor. Asırlar önce Hz. İsmail’in, kendisini aldatmaya gelen şeytanı taşlaması gibi. Burada haccın heyecanı, yerini artık karşı konulmaz bir kararlılığa bırakır.

Şimdi Şeytandan uzaklaşma zamanı, kurbanlar kesiliyor. Hacılar bütün günahlarından arınmış olarak ihramdan çıkarlar. Lebbeyk sesleri arasında ziyaret tavafı yapmak üzere kabe’ye yönelirler.
Artık insan, Allah’la ahdini tazelemek için şeytana savaş açıp kurbanla teslimiyetini belgelemiş bir hacı olarak Allah’ın evine Kabe’ye başı dik ve göğsü imanla dopdolu girer.

Hacer-i Esved hizasından ziyaret tavafına başlayan Hacılar, Kâbe’nin etrafında yedi defa dolanır. Burada zaman kavramı adeta ortadan kalkar. Dillerdeki “lebbeyk”, göklerde yankılanır, yüreklerdeki iman semalara yükselir.
Burada; renk, dil, ırk, ülke, kültür, makam ve mevki yoktur. Zenginiyle, fakiriyle, güçlüsüyle, güçsüzüyle bütün hacılar, eşitliğin ve kardeşliğin çok canlı bir tablosunu oluştururlar.

Burada 360 derecelik her dönüş bir Şavttır. Yedi Şavtın sonunda iman tazelemiş tavaf tamamlanmış olur
Kabe’de ziyaret tavafı bitirdikten sonra hiç vakit kaybetmeden Mina’ya geri dönmek ve geceyi peygamberimizin sünnetine uyarak burada geçirmek gerekiyor. Bayramın ikinci ve üçüncü günlerinde daha taşlanacak şeytanlar var.

Mina’da bayramın ikinci ve üçüncü günü şeytana karşı gelen insanların üç cemrenin bulunduğu dev köprü üzerinde meydana getirdiği kalabalık gerçekten görülmeye değer. Sabahın erken saatlerinden akşamın ilk saatlerine kadar yüz binlerce insan yeryüzünün en büyük protesto girişiminde bulunurlar. Her defasında atılan yedi taş sonsuz kere şeytanı taşlamak anlamına gelir.

ŞEYTANI TAŞLAMA BİTTİKTEN SONRA MEKKE’YE DOĞRU YOLA ÇIKILIR.
Kabe’de artık veda vaktidir

Mardin’den Diyarbakır’a Devri-i Alem

Anadolu coğrafyasını adım adım dolaşan Devr-i Alem belgesel ekibinin şimdi ki durağı Mardin ve Diyarbakır. Türkiye’nin gerdanlığı olarak bilinen Mardin’in tarihi yerlerinde belgesel çekimlerimizi sürdürdükten sonra geçtiğimiz hafta Nevruz’un kutlandığı, Abdullah Öcalan’ın mektubunun okunduğu Diyarbakır’da hem belgesel görüntüler çektik hemde son günlerde başlatılan silah bıraktırma ve barış sürecinin nabzını bizzat yerinde tutmaya çalıştık. Daha önce birkaç kez geldiğim Diyarbakır’da vatandaşlarla röportajlar yaptım ve Türkiye’nin en önemli konularından biri olan PKK konusunu Diyarbakırlıların kendi ağızlarından dinledim.Bu konuyla ilgili detaylı yazımı ve Diyarbakır’da ettiğim tespitleri ilerleyen günlerde köşemde sizlerle paylaşacağım. Belgesel çekimlerimizi Diyarbakır’da tamamladıktan sonra akşam yola çıkacağız ve yarın Gebze’de olacağız. Şimdi sizleri Mardin ve Diyarbakır ile hazırlayacağımız belgesellerin, senaryo metinleri ile başbaşa bırakıyorum.

 

MARDİN

Yüzölçümü: 8891 km²

Nüfus: 764.033 TUIK 2011

Plaka kodu:47

Telefon kodu:342

İlçeleri; Dargeçit, Derik, Kızıltepe, Mazıdağı, Midyat, Nusaybin, Ömerli, Savur ve Yeşilli ´dir.

M. Ö. 3000 yıldan başlayarak yerleşim yeri olarak kullanılan Mardin; Artuklu, Akkoyunlu, Osmanlı dönemine ilişkin birçok yapının yanında Süryani Manastır ve Kiliseleri de bünyesinde barındıran önemli bir açık hava müzesi.

Mardin, mimari, etnografik, arkeolojik, tarihi ve görsel değerleri ile zamanın durduğu izlenimini veren Güneydoğunun şiirsel kentlerinden biri aynı zamanda. Mardin´de, farklı dini inanışlar paralelinde, sanatsal açıdan da tarihi değeri olan Camiiler, türbeler, kiliseler, manastır ve benzeri dini eserler mevcut.

Güneydoğu Anadolu Bölgesinin Yukarı Mezopotamya havzasında bulunan Mardin, güneyinde Suriye, doğusunda Şırnak ve Siirt, kuzeyinde Diyarbakır ve Batman, Batısı Şanlıurfa ile çevrilidir.

MARDİN TARİHÇESİ:

Fırat ve Dicle nehirleri arasında Mezopotamya bölgesinde, tarih boyunca pek çok medeniyet yerleşmiştir. Bir dağın tepesinde kurulmuş olan Mardin, Yukarı Mezopotamya´nın en eski şehirlerinden biridir.

Bölgede yapılan kazılarda M.Ö. 4500’den başlayarak klasik anlamda yerleşim gören Mardin; Subari, Hurri, Sümer, Akad, Mitani, Hitit, Asur, İskit, Babil, Pers, Abgar, Roma, Bizans, Arap, Selçuklu, Artuklu ve Osmanlı dönemine ilişkin birçok yapıyı bünyesinde harmanlayabilmiş önemli bir Güneydoğu kenti.

İSMİNİN MENŞEİ

Mardin “Merdo” dan gelme Süryanice kökenli bir kelimedir. “Kale” anlamına gelmekle birlikte çeşitli  rivâyetler vardır. Bu rivayetleren biriside Mardin’in bulunduğu bölgeye yerleştirilen  “Marde” kavminden geldiği, bu bölgeye hükmeden bir kralın  Mardin isminde oğlunun hastalanıp havası ve suyu iyi olan Batı Kalesine gönderildiği, burada iyileşmesi üzerine  Kale’nin bulunduğu yerde Mardin isimli şehrin kurulduğu, Süryânice mukaddes “Mara” kelimesinden geldiği, Sâsânî  komutanlarından Mardius bu şehri îmâr ettiği için şehrin eski ismi yerine bu komutanın isminin verildiği gibi çeşitli  rivâyetler vardır. Selçuklu Türkleri bu şehri fethedince, Bizanslıların “Mardie” Arapların “Maridin” ismi  yerine kendi lisanlarına uygun olarak “Mardin” demişlerdi

Burası bölgedeki birçok diğer şehir ve yerleşim gibi Süryaniler´in yoğun olarak yaşayageldiği bir mekandır. Mardin ve Tur Abdin bölgesinde hala Süryaniler yaşamaktadır. Bölgede meşhur birkaç Süryani Manastırı ve Kilisesi vardır: Deyrulzafaran, Mor Gabriel, Salah´taki Mor Yakub ve Hah´daki Tanrı Annesi Meryemana Kilisesi gibi.

Yazının devamı için http://www.belgeselyayincilik.com/genel/kilisde-devr-i-alem linkine tıklayabilirsiniz.

Peygamberler Şehri Urfa’da Devr-i Alem

Konferans ve belgesel gösterimi için gittiğimiz Güneydoğu Anadolu bölgesinde şehir şehir dolaşıyoruz. İbrahim Aleyhisselam’ın Nemrud tarafından ateşe atıldığı, Eyüp Aleyhisselam’ın makamının bulunduğu ve birçok peygamberin yaşadığı mübarek topraklarda aziz şehitlerimizi hayır, minnet ve şükranla andık.

Dünyanın en eski üniversitelerinden biri olan ve adını Şanlıurfa’nın Harran ilçesinden alan Harran Üniversitesi’nde öğrenci konseyinin düzenlediği şehitleri anma programına konuşmacı olarak katıldım. Konferansa çok sayıda öğrenci davetli olarak katıldı. “Çanakkale’den On Cephe’ye” adlı verdiğim konferans ve slayt gösterimize öğrencilerin ilgi ve alakası çok iyiydi. Öğrencilerle karşılıklı soru-cevap alışverişinde bulunduk. Şanlıurfa’ya ilk kez 1989 yılında gitmiştim. Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) yarışmasında birinci olmuştum. Başbakanlık Basın Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü’nün düzenlediği ve çok sayıda gazetecinin katıldığı yarışmada 1. Olmuştum. O dönem Başbakanlık tarafından Şanlıurfa ve Harran bölgesi gezdirilmişti. Atatürk barajı yeni yeni su almaya başlamış, Urfa tüneli yeni faaliyete girmişti. Şanlıurfa kalesiyle, Balıklıgöl’üyle, peygamber kabirleriyle ve sımsıcak yöre halkıyla gerçekten muhteşem bir ilimiz. Belgesel çekimlerimizi torunum Asım Eymen ile birlikte Urfa’nın sokaklarında sürdürürken insanlarla karşılaşıyor ve kaynaşıyoruz. İnsanlar Devr-i Alem belgesel televizyon programımızdan bizleri tanıyor ve dua ediyorlar. Bizler çekimlerimizi sürdürüken sizleri  Şanlıurfa ile ilgili hazırladığımız senaryo metni ile başbaşa bırakıyoruz.

PEYGAMBERLER ŞEHRİ, ŞANLIURFA

Yüzölçümü:18,584 (km_)

Nüfus:1.716.254 (Tuik 2011)

Plaka kodu: 63

Telefon kodu: 414

İlçeleri: Akçakale, Birecik, Bozova, Ceylanpınar, Halfeti, Harran, Hilvan, Siverek, Suruç, Viranşehir.

Güneydoğu Anadolu Bölgesinde yer alan Şanlıurfa, doğuda Mardin, batıda Gaziantep, kuzeybatıda Adıyaman, kuzeydoğuda Diyarbakır illeriyle çevrilidir. İlin güneyinde 789 km´lik Türkiye-Suriye sınırı uzanır.

Şanlıurfa tarihte dünya kültür ve medeniyetinin merkezi kabul edilen ve arkeoloji literatüründe “Bereketli Hilal” olarak adlandırılan bölge üzerinde yer almaktadır.Arkeolojik kazılardan elde edilen buluntular, şehir merkezindeki Balıklıgöl civarının günümüzden 11.000 yıl önce Neolitik Çağ insanları tarafından iskan edildiğini kanıtlamıştır. Bu çağ, Anadolu´da mimarlık sanatının başlangıcı sayılmaktadır.Mimarlık tarihi bu kadar eskilere dayanan Şanlıurfa, günümüzde de mimari eserlerinin zenginliği bakımından Anadolu´nun önde gelen illeri arasında yer almakta ve bu özelliğinden dolayı “Müze Şehir” adıyla tanınmaktadır.

DİNLER MERKEZİ

Şanlıurfa, dinler  tarihi ve inanç turizmi yönüyle de dünya kültüründe önemli bir yere sahiptir. İl merkezi yakınındaki Göbekli Tepe´de yapılan arkeolojik kazılarda, ilkel dinlere ait olan ve günümüzden 11.000 yıl öncesine tarihlenen dünyanın en eski tapınakları bulunmuş ve Şanlıurfa´nın inanan insanların dünyadaki en eski merkezi olduğu anlaşılmıştır.

Yazının devamı için http://www.belgeselyayincilik.com/genel/kilisde-devr-i-alem linkine tıklayabilrsiniz…

Gaziantep’te Devr-i Alem

Devr-i Alem belgesel ekibi olarak gittiğimiz Gaziantep’te İsabet Yurtlarının düzenlemiş olduğu programa konuşmacı olarak katıldım. İsabet Yurtlarının Gaziantep’te ilk defa düzenlediği bu program şehitler için 1001 Kur’an-ı Kerim hatmedilmesi dolayısıyla gerçekten anlamlı ve önemliydi.

Gaziantep’in Şahinbey ilçesi belediye konferans salonunda gerçekleşen programa yaklaşık 2000 kişi katıldı. Üniversite ve lise öğrencilerinin ağırlıklı olarak katıldığı programda kadınlarada özel yer ayrılmıştı. 9 yaşında küçük bir çocuğun okuduğu Kur’an-ı Kerim salonda duygulu anlar yaşattı ve çok sayıda davetli göz yaşlarını tutamadı. Şehitler Öğrenci Yurdu’ndan Yasin Derindere’nin sunuculuğunu yaptığı Çanakkale Şehitlerini anma programında ilk söz alan Gaziantep İsabet Yurtları Genel Müdürü  Mehmet Hanefi Karayel, bu tür programların kültür ve tarih bilinci açısından çok önemli olduğunu vurgulayarak, gençlerimizin bilinçlenmesini ve şuurlanmasının önemine dikkat çekti. 2,5 saat süren Çanakkale Şehitlerini anma programında “Çanakkale’den On Cephe’ye” konulu verdiğim konferans ile Çanakkale destanının nasıl yazıldığını ve bu destanı yazdırtan ruhun nasıl yaşatılması gerektiğini slayt ve belgesel gösterimiyle çok sayıdaki davetliye aktarmaya çalıştım.

Şahinbey Belediye Başkanı Mehmet Tahmazoğlu, Şahinbey Kaymakamı Uğur Turan ve Şehitkamil Kaymakamı Mehmet Aydın’ında katıldığı programda Osmanlı’nın sadece Çanakkale değil, Yemen, Sarıkamış, Galiçya, Makedonya, Romanya, Irak, Filistin, Suriye, Kudüs ve Anadolu gibi birçok cephede vermiş olduğu milli ve manevi kurtuluş mücadelesini “Çanakkale’den On Cephe’ye” adlı yarım saatlik belgesel sinevizyon gösterisi ile ekrana taşıdık.

Ayrıca Devr-i Alem belgesel televizyon ekibi olarak, Gaziantep’in Balkan Savaşı, Birinci Cihan Harbi, Sarıkamış, Çanakkale, Kurtuluş Savaşı, Kore, Kıbrıs Barış harekatı ve benzeri mücadelelerde vermiş olduğu 1626 şehidin listesini Genelkurmay Başkanlığı arşivinden çıkararak Şahinbey belediye başkanı ve kaymakamına vererek şehitlerimizin bir fidanda yaşatılmasını istedik.

Aziz şehitlerimizi hayır, minnet ve şükranla andığımız Gaziantep’te Devr-i Alem olarak belgesel çekimlerimizi sürdürürken sizleri Gaziantep belgeseli senaryo metni ile başbaşa bırakıyoruz.

TARİHİ, KÜLTÜRÜ, BAKLAVASI VE FISTIĞI İLE “GAZİLER” ŞEHRİ GAZİANTEP’TEYİZ

Yüzölçümü: 6222km2

Nüfus: 1.753.596 (TUIK 2011)

Plaka kodu: 27

Telefon kodu: 342

İlçeleri: Şahinbey, Şehitkamil,Araban, islahiye, Oğuzeli,  Yavuzeli, Nizip, Nurdağı, Karkamış

Paleolotik çağdan bu yana çeşitli kültür ve medeniyetlere ev sahipliği yapan Gaziantep, Anadolu´nun ve Dünya´nın en eski yerleşim yerlerinden biridir Gaziantep.

Gaziantep ili, Akdeniz ile Güneydoğu Anadolu Bölgesi´nin birleştiği noktada yer alır. Suriye´ye komşu bir sınır ili olan Gaziantep´in büyük bir bölümü Güneydoğu Anadolu Bölgesi´nin batı kesiminde, bir bölümü de Akdeniz bölgesinin doğusunda yer alır. Gaziantep; doğuda Şanlıurfa´nın Birecik ve Halfeti, Kuzeydoğu´dan Adıyaman´ın Besni, kuzeyden Kahramanmaraş´ın Pazarcık, batıdan ise Osmaniye´nin Bahçe ve güneybatısı Hatay´ın Hassa ilçeleri, güneyi ise Kilis il sınırlarıyla çevrilidir.

TARİHİ

Gaziantep ilinin yerleştiği coğrafi alanın, ilk uygarlıkların doğup geliştiği Mezopotamya ve Akdeniz arasında bulunması, ayrıca güneyden ve Akdeniz´den gelip doğuya, kuzeye ve batıya giden yolların kavşağında oluşu ilin tarihinin çok renkli olmasını sağlamış, dolayısıyla tarih öncesi çağlardan beri insan topluluklarına yerleşme sahası ve uğrak yeri olmuştur. Tarihi İpek Yolu üzerinde bulunması, Gaziantep´in önemini artırmış ve canlılığının sürekli olmasını sağlamıştır.

Gaziantep tarihinin devreleri Paleolitik, Kalkolitik, Neolitik dönemler, Tunç Çağı, Hitit, Med, Asur, Pers, İskender, Selökidler, Roma ve Bizans, İslam ve Türk devirleri olarak sıralanabilir. Bu dönemlerin izlerini günümüzde açık bir şekilde görmek mümkündür.

Yazının devamı için: http://www.belgeselyayincilik.com/genel/kilisde-devr-i-alem linkine tıklayabilirsiniz…

29 yaşına girerken…

Zaman hızla geçiyor. Ömür dediğin bir varmış bir yokmuş. Ömür geçtikçe insan geçmişe doğru bakıyor. Acısı ile tatlısıyla geçirdiği ömrün muhakeme ve muhasebesini yapıyor.

Gazetecilik hayatı ve Gebze Gazetesi hayatımın en önemli dönüm noktası değim yerindeyse Gebze Gazetesi ile gençliğim geçti ve orta yaş sınıfımı sürdürüyorum. Ama gerçek yaşım ne olursa olsun gazetemizin 28. yaşına girdiği gibi hep 28 yaşındayım.

Gebze Gazetesi hayatımızın bir parçası oldu ve olmaya da devam ediyor. Neler gördük neler yaşadık. 28 sene önce bu köşede yazdığım ilkyazı ve gazetemizi ilk nüshası gazetemiz idarehanesinin başköşesini süslüyor. Gazetemiz arşivi âdete Gebze’nin yaşayan tarihi.

Gebze Gazetesi ile sadece yerel gazetecilik değil, ulusal ve uluslararası gazetecilik yaptık. Gazetecilikle yetinmeyerek televizyon belgeselciliğine el atıp, Türkiye’nin 80’e yakın ili ve dünya’da 70 den fazla ülkeyi gezerek, belgeseller çekip araştırmalar yaparak gelecek kuşaklara aktardım.

Devr-i Alem programları Gebze Gazetesi’nin bir kültür hizmeti Bugün birçok televizyonda beğeni ile izlenen Devr-i Alem programları ile ilgili ayrıntılı bilgiyi http://www.belgeselyayincilik.com/hayati linkinden girerek okuyabilirsiniz.

NASIL GAZETECİ VE BELGESELCİ OLDUM

Gazetecilik ve belgeselcilik serüvenimiz daha ilkokul yıllarımıza kadar dayanmakta. Gebze Gazetesi ile profesyonel olarak yaptığımız Gazetecilik ve belgeselciliğimiz ayrı bir yazı konusu isterseniz nasıl gazeteci ve belgeselcide olduğumuzu  http://www.belgeselyayincilik.com/hayati   linkinden okuyabilirsiniz.

GAZETEMİZİN TARİHÇESİ

Gebze Gazetesiyle büyüdük ve Gebze GAZETESİ ile yaşadık. Gazetemiz ile ilgili birçok röportajlar yapıldı. İsterseniz buruda 10 Ocak çalışan gazeteciler günü dolayısıyla kaleme aldığım yazının tümünü okumak için http://www.belgeselyayincilik.com/genel/calisan-gazeteciler-gununu- kutlarken linkinden bakabilirsiniz.

29 YAŞINA GİRERKEN

Yaş günleri gösterişli, eğlenceli bir şekilde kutlanır. Gerek insan, gerekse de kuruluşların yaş günleri farklı kutlanmalı, geçen zamanın değerlendirilmesi başarılı olup olmadığı ve gelecek yılın nasıl başarılı olabileceği üzerinde fikirler üretilmeli. Biz de yaş günlerinin eğlenceli şekilde kutlanması zamana önem vermediğimizi gösteriyor.

Zaman en değerli ve en önemli varlık. İnsan samanı çok iyi değerlendirmeli. Bir dakikasını bile boş harcamamalıyız zamanın. Hiçbir milletin kültüründe zamanı öldürme deyimi yoktur, ancak bizim kültürümüzde zamanı öldürme deyimi vardır. Kahvehaneler zaman öldürülen yerlerin başında gelmekte. Oysaki zamanı verimli kullanmak gerekir.

İnsanlar için yaş günlerinin ayrı bir önemi vardır. 25 Mart 1985 tarihi gazetemiz için çok önemli bir gündür. Gazetemiz 25 Mart 1985 gününü Gebze’de yayınlanmaya başladı.

Gazetemiz bugün 27 yılı geride bırakıp 28. yıla girdi.  28 yıllık geçmişin muhasebesini yapmak için geriye doğru baktığımda bazen duygulanıyor, bazen üzülüp bazen de keyifleniyorum. Ama en önemlisi iyi ki gazetecilik yapıyorum diyorum.

28 yıl nasıl geçti diye kendime sorduğumda göz açıp kapayıncaya kadar gelip geçti. Bu gazete ile büyüdük bu gazete ile Gebze’yi yaşayıp bugünlere geldik.
28 Yıl içinde her gün bir birinden önemli haber ve yazılarla tarihe not düştük ve zamana noterlik görevini yaptık. Sadece Gebze’de değil, Gebze Gazetesi ile birlikte Türkiye ve Dünyayı da gezip Osmanlı coğrafyası, Türk Dünyası ve İslam Medeniyet coğrafyası ile ilgili araştırma yazıları yazdık, belgesel TV programları çekerek kültürümüze hizmet yaptık. Gebze gazetesi ile büyüdük, Gebze gazetesi ile yaşadık.

TARİH, KÜLTÜR ÇEVRE PLATFORMU

Gebze’de tarih, kültür ve çevre bilinci oluşturduk. Birçok sivil toplum kuruluşunun desteğiyle tarihe, kültüre ve çevreye gerçekten önem veren birçok ismi ödüllendirdik. Birçok Üniversite’den davetler alarak konferanslar verdik. Bugün birçok Üniversite bizi konferans vermeye çağırırken, biz de fırsat buldukça gelen her daveti değerlendirmeye çalışıyoruz. Yine aynı şekilde birçok il ve ilçeden belgesel çekimleri için davetler alıyor ve değerlendirmeye çalışıyoruz.

YAYIN İLKELERİMİZ

28 Yıl önce 25 Mart 1985 tarihinde bu gazete yayın hayatına başladığında  ‘NEDEN GEBZE GAZETESİ?´ başlıklı yazımda gazetemizin yayın ilkesini yazdık.  Gazetemiz hiç bir zaman kasıtlı olarak insanların kişilik haklarına, insanlarını onurlarına ve makamlarına saldırmayacağının altını çizmiştik.

Bugüne kadar bu ilkemize hep sadık kaldık. Bugün Gazetemiz Gebze her gün binlerce kişi tarafından satın alınıp okunuyorsa Gazetemizin yayın ilkelerinden taviz vermeden okurlarının güvenine sahip olmasındandır. Gazetemiz sürekli kendisi ile yarış ederek 28 yıldır başarıdan başarıya koştu.   Yine aynı şekilde birçok ödüle de sahip olduk.

İNTERNET GAZETECİLİĞİNDE DÜNYA MARKASI

Gazetemiz internet üzerinden dünyaya açılmakta. Her gün dünyanın birçok ülkesinden on binlerce okurumuz gazetemizi (www.gebzegazetesi.com ) internet üzerinden takip edilip, okunmakta.( www.google)’de Gebze arandığında bir numarada gazetemiz yer almakta.

Gazetemiz 28. kuruluş yıl dönümü sadece coşku ile değil, büyük bir sorumluluk bilinci ile kutlamakta. 28 yıllık gazetecilik birikimi arşiv ve bilgilerimizi tüm Gebzelilerle paylaşıyoruz. 28 yıl içinde Gebze ve Türkiye’de çok şeyler değişti. Biz Gelişerek büyümeye devam ediyor, 28 yıl önceki ilkemizi korumayı sürdürüyoruz. Bugünlere gelmemizde emeği olanlara şükranlarımızı sunarken, yüce yaratana şükrediyoruz

25 Mart 1985 TARİHİNDE yayınlanan gazetemizin ilk sayısındaki köşe yazımı daha dün gibi hatırlıyorum. 28 yıllık zaman nede hızla gelip geçmiş.

Gazetecilik ve belgeselcilik hayatımda birçok ödül ve başarı belgesi aldım. Bunların en anlamlısı ve en önemlisi merhum Özal’ın elinde GAP projesi 1. lik ödülüydü.

Yerel ve uluslararası alanda birçok gazetecilik faaliyetinde bulundum. Yüzlerce televizyon programı ve bir çok belgesele imza attım. Keşke daha fazla işler yapabilseydik.

29. kuruluş yıldönümü mutluluğu

28 yıllık bir geçmiş… 28 yıldır yazmak, haber peşinde koşmak, araştırma yapmak, zamanla yarışıp basın yoluyla halka kültürümüze ve tarihimize hizmet etmek. Dile kolay tam 28 yıl… Nereden nereye. Gebze’de Gazete basacak matbaa olmadığı için her hafta İzmit’e birkaç kez gidip gelerek bastığımız gazeteleri sırtımızda Gebze’ye getirip tek tek esnafa dağıttığımız günleri daha dün gibi hatırlıyorum. Çektiğimiz sıkıntılar, maddi ve manevi zorluklar hepsi birer anı gibi hatıralarımızda yaşıyor. Ama olsun iyi ki gazetecilik yapmışız.

Dün Gazetemizin kuruluş yıldönümü dolayısıyla Gazetemize kutlama ziyaretleri ve mesajlar geldi. İlk kutlama mesajı Vali Ercan Topaca’dan geldi. Valimiz sayın Ercan Topaca’nın mesajını sizlerle paylaşıyorum: “Yayın hayatına başladığı günden itibaren aynı çizgide kararlılıkla ilerleyen ve örnek teşkil eden bir mesleki ciddiyetle hizmet etkinliği içerisinde tarafsız ve doğru habercilik yapan Gebze Gazetenizin kuruluş yıldönümünü kutluyor, kurucu ve çalışanlarını tebrik ediyor, başarılarınızın devamını diliyorum.”

Güneydoğu’da Devr-i Alem

MARDİN’den DİYARBAKIR’a DEVR-İ ALEM

Anadolu coğrafyasını adım adım dolaşan Devr-i Alem belgesel ekibinin şimdi ki durağı Mardin ve Diyarbakır. Türkiye’nin gerdanlığı olarak bilinen Mardin’in tarihi yerlerinde belgesel çekimlerimizi sürdürdükten sonra geçtiğimiz hafta Nevruz’un kutlandığı, Abdullah Öcalan’ın mektubunun okunduğu Diyarbakır’da hem belgesel görüntüler çektik hemde son günlerde başlatılan silah bıraktırma ve barış sürecinin nabzını bizzat yerinde tutmaya çalıştık. Daha önce birkaç kez geldiğim Diyarbakır’da vatandaşlarla röportajlar yaptım ve Türkiye’nin en önemli konularından biri olan PKK konusunu Diyarbakırlıların kendi ağızlarından dinledim.Bu konuyla ilgili detaylı yazımı ve Diyarbakır’da ettiğim tespitleri ilerleyen günlerde köşemde sizlerle paylaşacağım. Belgesel çekimlerimizi Diyarbakır’da tamamladıktan sonra akşam yola çıkacağız ve yarın Gebze’de olacağız. Şimdi sizleri Mardin ve Diyarbakır ile hazırlayacağımız belgesellerin, senaryo metinleri ile başbaşa bırakıyorum.

 

MARDİN

Yüzölçümü: 8891 km²

Nüfus: 764.033 TUIK 2011

Plaka kodu:47

Telefon kodu:342

İlçeleri; Dargeçit, Derik, Kızıltepe, Mazıdağı, Midyat, Nusaybin, Ömerli, Savur ve Yeşilli ‘dir.

M. Ö. 3000 yıldan başlayarak yerleşim yeri olarak kullanılan Mardin; Artuklu, Akkoyunlu, Osmanlı dönemine ilişkin birçok yapının yanında Süryani Manastır ve Kiliseleri de bünyesinde barındıran önemli bir açık hava müzesi.

Mardin, mimari, etnografik, arkeolojik, tarihi ve görsel değerleri ile zamanın durduğu izlenimini veren Güneydoğunun şiirsel kentlerinden biri aynı zamanda. Mardin’de, farklı dini inanışlar paralelinde, sanatsal açıdan da tarihi değeri olan Camiiler, türbeler, kiliseler, manastır ve benzeri dini eserler mevcut.

Güneydoğu Anadolu Bölgesinin Yukarı Mezopotamya havzasında bulunan Mardin, güneyinde Suriye, doğusunda Şırnak ve Siirt, kuzeyinde Diyarbakır ve Batman, Batısı Şanlıurfa ile çevrilidir.

MARDİN TARİHÇESİ:

Fırat ve Dicle nehirleri arasında Mezopotamya bölgesinde, tarih boyunca pek çok medeniyet yerleşmiştir. Bir dağın tepesinde kurulmuş olan Mardin, Yukarı Mezopotamya’nın en eski şehirlerinden biridir.

Bölgede yapılan kazılarda M.Ö. 4500’den başlayarak klasik anlamda yerleşim gören Mardin; Subari, Hurri, Sümer, Akad, Mitani, Hitit, Asur, İskit, Babil, Pers, Abgar, Roma, Bizans, Arap, Selçuklu, Artuklu ve Osmanlı dönemine ilişkin birçok yapıyı bünyesinde harmanlayabilmiş önemli bir Güneydoğu kenti.

İSMİNİN MENŞEİ

Mardin “Merdo” dan gelme Süryanice kökenli bir kelimedir. “Kale” anlamına gelmekle birlikte çeşitli  rivâyetler vardır. Bu rivayetleren biriside Mardin’in bulunduğu bölgeye yerleştirilen  “Marde” kavminden geldiği, bu bölgeye hükmeden bir kralın  Mardin isminde oğlunun hastalanıp havası ve suyu iyi olan Batı Kalesine gönderildiği, burada iyileşmesi üzerine  Kale’nin bulunduğu yerde Mardin isimli şehrin kurulduğu, Süryânice mukaddes “Mara” kelimesinden geldiği, Sâsânî  komutanlarından Mardius bu şehri îmâr ettiği için şehrin eski ismi yerine bu komutanın isminin verildiği gibi çeşitli  rivâyetler vardır. Selçuklu Türkleri bu şehri fethedince, Bizanslıların “Mardie” Arapların “Maridin” ismi  yerine kendi lisanlarına uygun olarak “Mardin” demişlerdi

Burası bölgedeki birçok diğer şehir ve yerleşim gibi Süryaniler’in yoğun olarak yaşayageldiği bir mekandır. Mardin ve Tur Abdin bölgesinde hala Süryaniler yaşamaktadır. Bölgede meşhur birkaç Süryani Manastırı ve Kilisesi vardır: Deyrulzafaran, Mor Gabriel, Salah’taki Mor Yakub ve Hah’daki Tanrı Annesi Meryemana Kilisesi gibi.

Uzaktan bakınca, altın rengi taşlardan yapılmış Mardin evlerini, kentin üzerinde kurulduğu tepelerin kayalığı ile iç içe görürsünüz. Dikkatli bir incelemeyle, oyma taşlar, evlerin ve kamu binalarının dekorasyonu kentin, mimari bakımdan bir hazine kutusu olduğunu ortaya koyar.

Birbirine paralel uzayıp giden daracık sokakların abbaralarla (geçit) birbirine bağlandığı Mardin’de, her evin çatısı, bir yukarıdaki eve teras vazifesi de görüyor. Abbaralar ise bir başka mimarlık harikası… Tüm kentin çevresini dolaşmak yerine, pratik bir yöntemle bir üst sokağı çıkma olanağı sağlayan abbaraların kent kültüründe ayrı bir yerleri var. Mardinlilerin hepsinin mutlaka bir “abbara anısı” mevcut. Ya abbaralar sevdalılar arasındaki mektuplaşmalara sahne olmuş, ya bıçkın delikanlıların hesaplaşmalarına… Öyle ki Mardin’de “Erkeksen Abbaraya gel!” sözü bir atasözü olarak yerleşmiş kulaklara…

Fakat Mardin İli (özellikle il merkezi) son yıllarda yoğun bir şekilde betonlaşmanın etkisi altında kalmış, şehir merkezinin bulunduğu tepenin hemen biraz altındaki alan yeni şehir olarak imara açılmıştır.

Yeni binalar yapılmış (yapılıyor) olmasına karşın bu betonlaşma tarihi taş binaları da es geçmemiş, maalesef taş binaların üstüne yarım yamalak beton katlar çıkılmasına kadar varmıştır. Düşük bir nüfusa sahip olmasına karşın bu denli yapılaşmasının başlıca nedeni ekonomidir. Eski büyük evlerde bugünkü ekonomik koşullarda ve yeni neslin farklılaşan istekleriyle birlikte yaşamak zordur ve daha birçok sosyo- ekonomik nedeni de vardir bu durumun ancak tüm bu nedenler şehre verilen zararı yine de haklı çıkarmamaktadır. En başta Kültür ve Turizm Bakanlığı olmak üzere resmi ve sivil kuruluşlar bu konuya kısa sürede eğilmezlerse aslında dünya çapında bir açık hava muzesi olabilecek degerdeki Mardin İli gidip görmeye değer tüm özelliklerini kısa zamanda yitirecektir.

Mimarisi kurulduğu günden bugüne en az bozulan illerden olan Mardin’de, yerleşik ahali; yüzyıllar boyu oturacakları evleri yaparken acele etmemiş, iklim koşullarını dikkate alarak, göz zevkine hitap edecek tarzda inşaa etmişlerdir. Bu yapılara yerleşen kuşaklar yerlerini bir sonraki kuşaklara devrederek mekanlarındaki ikametleri süreklilik kazanmıştır. Bu sürekliliğin bir sonucu olarak aileler birer lakap kullanarak birbirlerinden ayrıdedilme yolunu seçmişlerdir. Mardin yerlisi olan tüm ailelerin istisnasız birer lakabı vardı.

DALAL (BİR AY DOĞDU KARŞIDAN)

Bir ay doğdu karşıdan

Yar bakıyor damdan (Dalal oy Dalal)

Bir kez yanımdan gel geç

Aklım al başımdan (Dalal oy Dalal)

Gözlerin badem içi

Sen gönlümün sevinci (Dalal oy Dalal)

Gözünden akan yaşlar

Sanki birer inci (Dalal oy Dalal)

Şu Mardin’in gülleri

Öter bülbülleri (Dalal oy Dalal)

Değer dünya malına

Mardin güzelleri (Dalal oy Dalal)

DİYARBAKIR

Yüzölçümü:15.355 km² (km²)

Nüfus:1.570.943 TUIK 2011

Plaka kodu:21

Telefon kodu: 412

İlçeleri: Bismil, Çermik, Çınar,  Çüngüş,  Dicle,  Eğil, Ergani, Hani, Hazro, Kocaköy, Kulp, Lice, Silvan

Karpuzu ve kalesiyle meşhur Güneydoğu  Anadolu’da yer alan bir ilimiz. Doğuda Batman, kuzeydoğuda Muş, kuzeyde Bingöl ve Elazığ, batıda Malatya ve Adıyaman,  güneyde Şanlıurfa ve Mardin illeriyle çevrilidir. 37°30’ ve 38°43’ kuzey enlemleri ile 40°37’ ve 41°20’ doğu boylamları  arasında yer alır. Güneydoğu Anadolu’nun Gaziantep’ten  sonra ikinci gelişmiş şehridir. Trafik numarası  21’dir.

İSMİNİN MENŞEİ

Diyarbakır bölgesinin en eski ismi Asur  kaynaklarında Amid olarak geçmektedir. Diyarbekir ismi ise,  Arabistan’dan göç eden bir kabîleden ortaya çıkmıştır.  Arabistan’dan gelen Bekr Kabîlesi Dicle civârına yerleştiler.  Bölgeye “Bekrlerin Diyârı” mânâsına gelen Diyâr-ı  Bekr ismi verildi. Zamanla bu isim Diyarbekir olarak söylenmeye başlandı.  1937 senesinde Bakanlar Kurulu karârıyla Diyarbakır olarak değiştirildi.

TÂRİHİ

En eski medeniyetlerin kurulduğu  “Mezopotamya” ile “Anadolu” medeniyetlerinin geçiş bölgesinde  olan Diyarbakır’ın târihi çok eski devirlere uzanır. Çayönü  Tepesi kazılarında, dünyânın en eski köyü bulunmuştur.  Hitit İmparatorluğunun bir parçasıyken Hurri-Mitanni Krallığına  dâhil olmuş, zaman zaman Babil ve Asuriler arasında (M.Ö.  1400) el değiştirmiştir. Asurlular devrinde bölge vâlilik  merkeziydi. Daha sonra bölgeye Medler ve peşinden de Persler hâkim  oldular. M.Ö. 4. asırda İskender, bu bölgeyi ve İran’ı  Makedonya Krallığına kattı. İskender’in ölümünden  sonra kısa bir müddet Selevkoslar İmparatorluğunun hâkimiyetinde  kaldı. Tekrar târih sahnesine çıkan Partlar, bölgeyi ele geçirdiler.  Mîlâttan sonra bir ve ikinci asırlarda bu bölge için Romalılar  ve Partlar arasında çok kanlı savaşlar oldu. Romalılar bölgeye hâkim oldular. M.S. 395 senesinde Roma İmparatorluğu  parçalanınca, Anadolu gibi bu bölge de Doğru Roma (Bizans) payına  düştü. Partların halefi olan Sâsânîler, bölgede, hâkimiyet mücâdelesini devâm ettirdiler. Hazret-i Ömer’in halîfeliği zamânında  İran (Acem-Sâsânî) İmparatorluğuna son verildi. 639  senesinde hazret-i Ömer’in emri ile İyaz ibni Ganem kumandasındaki  İslâm ordusu Diyarbakır (Amid)ı ve çevresini fethetti. Bu  İslâm ordusunun kumandanlarından olan Hâlid bin Velid,  Amid’e (Diyarbakır’a) ilk giren komutandı. Muhâsarada oğlu  Süleymân ile sahâbelerden hazret-i Sâsaa şehid oldular. Diyarbakır  bir eyâlet olarak İslâm devletine bağlandı. 869 senesinde  Emir Îsâ, Abbâsî halîfelerinin umûmî vâlisi olarak tâyin edildi.  Fakat Emir Îsâ, halîfeye bağlı olarak bağımsızlık  îlân etti. 869-899 arasında 30 sene Şeyhiler Hânedânı  olarak Emir Îsâ, Emir Ahmed ve Emir Muhammed bölgede hüküm sürdüler.

Halîfe  Mütazıd, Amid’e gelip Şeyhiler Hânedânını ortadan  kaldırdı. Bir müddet bu bölgeye Hamdânîler hâkim oldularsa  da, 990 senesinde bölgeye hâkim olan Mervânîler, 1096 senesine kadar  saltanat sürdü. Alparslan 1071 Malazgirt Zaferinden bir sene önce  Diyarbakır’a geldi. Mervânîler, Selçuklulara tâbi oldu. Sultan  Melikşah’ın ölümünden sonra bölge, Suriye Selçuklularına  kaldı. Bir süre sonra da Diyarbakır ve havâlisine İnaloğulları  hâkim oldular. 1138’den sonra Vezir Emir Nisan idâreyi ele geçirdi.  Selâhaddîn Eyyûbî, 1183’te Diyarbakır’ı aldı ve Hısn Keyfa Emiri Artuklu Nûreddîn’e verdi. Artuklular 1232 senesine kadar hüküm  sürdüler. 1232’de Eyyûbî Sultânı Melik Kâmil Diyarbakır’ı  ele geçirerek Artukoğullarına son verdi. 1240’ta Anadolu Selçukluları  Diyarbakır’ı aldılar.

Eyyûbî Emiri Melik Kâmil, 1258’de Diyarbakır’ı  Selçuklulardan geri aldı. 1259’da şehir, İlhanlılara  geçti. İlhanlılar, bölgeyi Artukoğullarına bıraktılar.  1401’de Timur Han, Diyarbakır’ı Akkoyunlu Karayülük Osman  Beye verdi. Karayülük Osman Bey Akkoyunlu Devleti başşehrini  Diyarbakır yaptı. Uzun Hasan, başkenti Tebriz’e götürdü.  İran Safevî Sultanı Şah İsmâil, 1507’de Akkoyunlu  Devletini ortadan kaldırarak Diyarbakır’ı ele geçirdi.

1507-1515 arasında Türk-Memlûk-Mısır-Suriye-İran-Safevî  arasında bu bölge için mücâdele devâm etti. Fakat halkın çoğunluğunu  Türkler teşkil ediyordu. Osmanlı hükümdârı Yavuz Sultan  Selim Han, 1515’te Diyarbakır’ı ve bütün Güneydoğu  Anadolu’yu Osmanlı Devleti topraklarına kattı. O târihten  bu yana hiç istilâ görmedi. Osmanlı devrinde Diyarbakır eyâlet  (beylerbeyilik) idi. Kendisine bağlı 24 sancağı (vilâyeti)  bulunuyordu. Bu eyâletin kapladığı alanda bugün Diyarbakır,  Elazığ, Siirt (Kığı hâriç), Bingöl, Mardin,  Tunceli ve (Birecik hariç) Şanlıurfa bulunmaktadır.

Elbiseler çok renklidir. Atlas,  canfes ve diba gibi kumaşlardan yapılır. Entari üstüne işlemeli  hırka giyilir. Başlıklarda kullanılan gümüş  tepelikler köyden köye değişir. Erkekler entari, şalvar,  kuşak, şal, işlik ve yelek giyerler. Başa külah  giyilir veya puşu sarılır.

MAHALLÎ YEMEKLER: Meftune, çiğ köfte, duvaklı  pilav, lebeni ve nariye tatlısıdır. Yemekler bol etli, çok  yağlı, baharatlı ve acı olur. Diyarbakır’ın  masal ve efsâneleri, mânileri, halk edebiyâtı, ağıtları,  türkü ve uzun havaları ve halk oyunları çok zengindir. Ünlü  halk şâirleri yetişmiştir. Meşhur oyunları: Keşev,  delile, halay, harrani, meyremo, poppori, tehayat, dunik, çaçan ve çapiktir.

Diyarbakır, Güneydoğu Anadolu bölgesinin  sağlık merkezidir. Tıp Fakültesi, 50 sağlık ocağı  ve 200 sağlık evi yanında, Devlet Hastânesi, Doğum  Hastânesi, Göğüs Hastalıkları Hastânesi, Tıp Fakültesi  Araştırma Hastânesi, SSK Hastânesi ve ilçe hastâneleri ile  sağlık hizmeti yürütülmektedir.

EĞİTİM: Asırlardır Güneydoğu  Anadolu’nun bir kültür merkezi olmasına rağmen, okur-yazar  niseti en düşük illerden biridir. Okur-yazar nisbeti % 60’ı  biraz geçmiştir. İl dâhilinde 58 anaokulu, 1112 ilkokul, 94  ortaokul, 42 lise, meslekî ve teknik okul bulunmaktadır. Diyarbakır’da  Dicle Üniversitesine bağlı Tıp, Diş Hekimliği,  Zirâat, Hukuk ve Fen fakülteleri mevcuttur. Eğitim Fakültesi,  Meslek Yüksek Okulu ve Yabancı Diller Yüksek Okulu da Dicle Üniversitesine  bağlanmıştır.

Yetişen meşhûrlar: On dördüncü asır  divan şâirlerinden Nesîmî (İmâmüddîn), Seyfeddîn Âmidî  (Şâfiî fıkıh ve kelâm âlimi), Alâeddîn Haskefî  (Hanefî fıkıh âlimi), İbrâhim-i Gülşenî (mütasavvıf),  Ziyâ Gökalp, Süleymân Nazif Diyarbakır’da yaşamıştır.  Abbâsîler devrinde Halîfe Me’mûn zamânında Mûsâ bin  Muhammed’in oğulları Şakir ve Ahmed tarafından bir  meridyenin uzunluğu ilk defâ Sincar sâhasında ölçülmüş  ve bugünkü değerde bulunmuştur.

Akkoyunlu Devleti’nin çöküşü üzerine Diyarbakır ve çevresi 1507’den itibaren Şah  İsmail’in idaresine geçmişti. Halk bu idareden memnun değildi.

Yavuz  Sultan Selim ile Şah İsmail arasında yapılan Çaldıran Savaşı’na Diyarbakır Valisi  Ustaclu Muhammed Han da katılmıştı. Bu savaşta Şah kuvvetleri büyük bir hezimete  uğramış, Ustaclu Muhammed Han da ölmüştü. Bunu fırsat bilen Diyarbakır halkı  ayaklandı. Şah’a bağlı olanlar dışarı atıldı. Diyarbakır ve çevresinin Osmanlı  Birliğine katılması ve bununda gerçekleştirilmesi için de büyük ilim ve devlet  adamı Bitlisli İdris’in aracılığına başvurulması kararlaştırıldı.

Bu ayaklanmayı haber alan Şah İsmail, Yavuz Sultan Selim’in orduları ile Çaldıran bölgesinden ayrılmasından sonra Diyarbakır şehrinin yeniden fethi için maktul Muhammed Han’ın kardeşi Karahan komutasında büyük bir ordu gönderdi. İran ordusu  Diyarbakır’ı kuşattı. Kuşatma ve savaş bir yıldan fazla sürdü. Şehir halkı  büyük bir cesaret ve kahramanlıkla kendini savunuyordu. Nihayet Bıyıklı Mehmet Paşa idaresindeki Osmanlı ordusu şehir halkının yardımına gönderildi. Bunu haber alan  Karahan kuşatmayı bırakarak Sincar dağlarına çekilmek zorunda kaldı.

10 Eylül 1515’te Pazartesi günü Osmanlı ordusu şehre girdi. Kale burçları Osmanlı bayrakları ile süslenmiş , kale kapıları açılarak halk büyük bir sevinç ve törenle orduyu karşılamıştı. Böylece Diyarbakır ve çevresi Osmanlı Birliğine kendi arzu ve isteğiyle katılmış oldu. Bu katılış her yılın Eylül ayında düzenlenen ve günlerce süren büyük şenlik ve törenlerle kutlanıyordu.

Bu kutlama şenlikleri XIX. yüzyıl sonlarına değin süre gelmiştir. Bu kutlamalar şehre  eskiden yarım saat mesafede bulunan şimdi ise şehir merkezi sayılan Ali Pınarı’nda  olurdu. Her yıl bir panayır kurulur, 15 gün kadar şehrin bütün dükkanları kapanır  panayır yeri bir mahşer halini alırdı. Bu panayırda çeşitli şenlikler  düzenlenirdi. Panayır tertip olunan yerlerde etraftan gelen 15-20 kadar saz şairlerinin baş tarafına Hacı Civa geçer. Büyük lüleli çubuğunu doldurup  içerdi. Ekseriya irticalen inşad eylediği şiirlerini okur, bu arada Aşık Ömerleri  ve Gevherileri de hatırdan çıkarmazdı.

1. Dünya Savaşı’nın bütün yurdu saran perişanlığı arasında bu güzel gelenekte unutuldu. Diyarbakır’ı tekrar tanıtmak için, şehrin ticaret ve ekonomik hayatına bir canlılık kazandırmak ve bilhassa iç turizm yönünden büyük faydalar muhakkak olan bu tarihi geleneği yeniden yaşatmak amacıyla her yılın 23 Eylül’ünde başlayıp bir hafta sürecek olan Karpuz Festivali düzenlemeye karar verilmiştir. Karpuz Festivali ilk olarak 1966 yılı 23 Eylül’ünde yapılmıştır.

DİYARBAKIR KALESİ

Diyarbakır Kalesi 5.500 metre uzunluğundaki surları ile Dünyada Çin Seddi’nden sonraki en uzun ve en korunmuş şehir surları ve hala yaşattığı ortaçağ havası ile Dünya Miras Listesine önerilmektedir.

Kalenin ilk bölümlerinin Hurriler döneminde yapıldığı kabul edilmektedir. 349 yılında Roma İmp. II. Constantinus döneminde kentin çevresi surlarla çevrilmiş, kale güçlendirilmiştir. Kesme bazalt taşından yapılmıştır. Artuklu, Akkoyunlu, Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde defalarca onarılmıştır. Dış kale ve iç kale olmak üzere iki bölümdür. 82 burçlu dış kale surlarının uzunluğu 5 km. ‘yi bulur. Dört kapısı vardır. Dört kapılı iç kale ise Kanun Sultan Süleyman döneminde surla çevrilmiştir.

DİYARBAKIR SURLARI

Diyarbakır surları burçların büyüklüğü ve yüksekliği itibariyle birinci, uzunluğu  bakımından Çin Seddinden sonra dünyada ikinci olarak bilinmektedir. Surlarda dört ana kapı    ( Dağkapı, Urfakapı, Mardinkapı ve Yenikapı) ve surların üzerinde 82 burç vardır.  Duvarların yüksekliği 12 m. , genişliği 12 m. , uzunluğu ise 5 km. dir. Bugün dahi  özelliğini kaybetmeyen önemli burçlar şunlardır: Keçi burcu, Yedi kardeş burcu, Evli beden (Ben-u sen) burcudur.

Her tarafı çesitli devir ve  medeniyetleri yansıtan kitabeler, asma ve kabartma motiflerle doludur. Çesitli yazıtlar,meyve ve tahıl motifleri, silah şekilleri, güneş ve  yıldız sembolleri, gamalı  haç, kaplan, boğa, çift başlı kartal, akrep ve at kabartmaları bulunmaktadır.

İlk yapılış tarihi bilinmemekte, ancak M.S. 349  yılında Roma imparatoru Konstantinos tarafından genişletilerek bazı kısımları onarılmıştır. Bugünkü şeklini   Büyük imparator Justinianus tarafından yaptırılan onarımla almıştır.

Yontma  bazalt taştan yapılmıs olan Diyarbakır kalesi iç ve dış olmak üzere ikiye ayrılır. İlk surların M.Ö 3000 yıllarında şehrin hakimi olan Huriler tarafından yapıldığı  sanılmaktadır.

ULU CAMİİ

Anadolu ‘nun en eski camisidir. 639 yılında Diyarbakır’a egemen olan müslüman  Araplar tarafından şehrin merkezindeki en büyük mabedin (Martoma  Kilisesi) camiye çevrilmesiyle oluşturulmuştur. Daha sonra 1091 yılında  Büyük Selçuklu Hükümdarı Melikşah’ın buyruğu ile büyük bir onarım  gördüğünü, değişik dönemlerde birçok kez onarım ve eklentilerle  bugünkü şeklini aldığını kitabelerinden öğrenmekteyiz. Erken  islam döneminin  ünlü Şam Emeviye Cami’nin (benzerliklerden dolayı) Anadolu’ya  yansıması olarak yorumlanan Diyarbakır Ulu  Camii, İslam aleminin 5.  ı Harem-i Şerifi olarak kabul edilmektedir.

Ortadaki büyük avlunun doğu ve batısında yer alan  maksureleri, güneyinde Hanifiler Cami’i, kuzeyindeki Şafiiler Camii ve  Mesudiye Medresesi ve Caminin batı girişinin hemen yakınındaki Zinciriye Medresesi ile dinsel ve kültürel yapıları biraraya getiren  bir yapılar grubu niteliğindedir.

Ulu Cami’nin avlu cephelerinde farklı dönemlere ait Mimari bezekler,  kabartma ve yazıtlar büyük bir uyum içerisinde yerleştirilmişlerdir.  Ki bu da bize sanatın birbiri üzerine eklenerek geliştiği bu yapıda  inançların ve hoşgörününde uyum içerisinde geliştiğini ve gelişebileceğini  kanıtlar gibidir.

DİCLE KÖPRÜSÜ (SİLVAN KÖPRÜSÜ)

On Gözlü Köprü olarak da bilinir. Diyarbakır’ın eski Silvan yolu üzerinde, Kırklar Dağının eteğindedir. Kentin kuruluşu ve gelişmesiyle ilgili olabilecek bir geçmişi bulunan köprü bugünde aynı hizmeti yapmaktadır.

Köprü, yazıtından anlaşılacağı üzere Mervanoğlu devrinde Diyarbakır hükümdarı NiZamüddevle Nasr tarafından H.457 (M. 1065) tarihinde yaptırılmıştır. Dicle Nehri Diyarbakır’lılar için kutsal sayılır ve “Allah ‘a giden yol” olduğuna inanılır. Bu inançtaki Diyarbakır’lı kadın ve genç kızlar her yıl Kurban Bayramı akşamı Dicle Köprüsü üzerinde toplanır daha önceden hazırladıkları yazılı dilekçelerini dualar okuyarak nehire atarlar. Böylece dileklerinin kabul olacağına inanırlar.

Diyarbakır sokaklarının ve de evlerinin şekillenmesinde surlar önemli bir rol oynar. Kentin genişlemesini sınırladığı için sur içinde yoğunlaşma artmış, evler birbirine bitişmiş, sokaklar daralmıştır. Bu da gölgelik alanların çoğalmasını, serinliğin artmasını sağlamıştır. Bu tür bir sıkışıklık sokakların şekillenmesinde bazı durumlar yaratmış ve mahremiyeti sağlamak için evler sokaklardan yüksek duvarlarla ayrılmıştır. Bazen parke taş döşeli eski Diyarbakır sokaklarında sürekli akan çeşmeler, sokaklara temizlik ve canlılık katardı.

Diyarbakır’ın geleneksel kültür mirası en az beş bin yıllık geçmişe sahip olan Diyarbakır’ın evleri de binlerce yıllık bir tecrübe sonucu gelişerek şehrin tarihi kimliğine ve iklim şartlarına en uygun duruma gelmiş, malzemenin de etkisiyle kendine özgü karakteristik özellikler taşıyan bir mimari doğmuştur.

Dışa kapalı olan evlere hep aynı örnekte yapılmış mütevazı bir kapıdan girilir. Bu kapıyla genellikle küçük bir holden geç ilerek avluya girilir. Avlu evin harimi durumundadır. Bu nedenle dışarıdan avlu, avludan dışarısı gözükmez. Rengarenk gül vesaire çiçekleri, havuz ve şadırvanlarıyla Diyarbakır evlerinin avluları hayatiyet duludur. Kara renkli bazalt örgülü duvarları “Cıs” adı verilen beyaz renkli bezemelerle, pencere ve eyvan boşlukları ile hafifler ve zengin, zarif motifli pencere ve gezmek parmaklıkları ile tamamlanır.

Diyarbakır ev planının şekillenmesinde en önemli etken iklim olduğu için evlerde yazlık, kışlık ve mevsimlik bölümlerle karşılaşırız. Bütün bu bölümler evin merkezini oluşturan avlunun dört etrafını çevreler. Harem ve Selamlık olmak üzere iki bölümden oluşan Diyarbakır evlerine en güzel örnek olarak Cemil Paşa Konağı, İskender Paşa Konağı, Cahit Sıtkı Tarancı Evi, Ziya Gökalp Evi, Esma Ocak Evini verebiliriz.

SİLVAN EVLERİ

Bunların yanında Diyarbakırla yaşıt bir geçmişe sahip olan Silvan ilçesinde de sivil mimarinin güzel örnekleri dikkat çekmektedir.Bunlar Sadık bey Kasrı,Azizoğlu Konağı,Bedri bey konağı,Gazi İlk Okulu binası,Silvan Müzesi,Hasan bey konağı ve Ali Ağa Köşküdür.Silvan evlerindeki mimari tarz, Midyat ve Mardin mimarisine yakın olup aynı renk taş kullanılmıştır. Atatürk Silvan’da kaldığı dönemde Sadık bey kasrı ve silvan müzesinde kalmıştır. Türk İslam mimarisinin özelliklerini taşıyan Diyarbakır Sokakları ve Evleri, son 20-30 yılda sur içindeki düzensiz yapılaşma sonucu yıkılmaya ve kaybolmaya başlamıştır. Ancak son yıllarda artan koruma bilinci ve çabaları ile tipik evler yaşatılabilmektedir.

Peygamberler Şehri Urfa’da Devr-i Alem

Konferans ve belgesel gösterimi için gittiğimiz Güneydoğu Anadolu bölgesinde şehir şehir dolaşıyoruz. İbrahim Aleyhisselam’ın Nemrud tarafından ateşe atıldığı, Eyüp Aleyhisselam’ın makamının bulunduğu ve birçok peygamberin yaşadığı mübarek topraklarda aziz şehitlerimizi hayır, minnet ve şükranla andık.

Dünyanın en eski üniversitelerinden biri olan ve adını Şanlıurfa’nın Harran ilçesinden alan Harran Üniversitesi’nde öğrenci konseyinin düzenlediği şehitleri anma programına konuşmacı olarak katıldım. Konferansa çok sayıda öğrenci davetli olarak katıldı. “Çanakkale’den On Cephe’ye” adlı verdiğim konferans ve slayt gösterimize öğrencilerin ilgi ve alakası çok iyiydi. Öğrencilerle karşılıklı soru-cevap alışverişinde bulunduk. Şanlıurfa’ya ilk kez 1989 yılında gitmiştim. Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) yarışmasında birinci olmuştum. Başbakanlık Basın Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü’nün düzenlediği ve çok sayıda gazetecinin katıldığı yarışmada 1. Olmuştum. O dönem Başbakanlık tarafından Şanlıurfa ve Harran bölgesi gezdirilmişti. Atatürk barajı yeni yeni su almaya başlamış, Urfa tüneli yeni faaliyete girmişti. Şanlıurfa kalesiyle, Balıklıgöl’üyle, peygamber kabirleriyle ve sımsıcak yöre halkıylaTorunum Asım Eymen ile birlikte Balıklıgöl'deyiz gerçekten muhteşem bir ilimiz. Belgesel çekimlerimizi torunum Asım Eymen ile birlikte Urfa’nın sokaklarında sürdürürken insanlarla karşılaşıyor ve kaynaşıyoruz. İnsanlar Devr-i Alem belgesel televizyon programımızdan bizleri tanıyor ve dua ediyorlar. Bizler çekimlerimizi sürdürüken sizleri  Şanlıurfa ile ilgili hazırladığımız senaryo metni ile başbaşa bırakıyoruz.

PEYGAMBERLER ŞEHRİ, ŞANLIURFA

Yüzölçümü:18,584 (km_)

Nüfus:1.716.254 (Tuik 2011)

Plaka kodu: 63

Telefon kodu: 414

İlçeleri: Akçakale, Birecik, Bozova, Ceylanpınar, Halfeti, Harran, Hilvan, Siverek, Suruç, Viranşehir.

Güneydoğu Anadolu Bölgesinde yer alan Şanlıurfa, doğuda Mardin, batıda Gaziantep, kuzeybatıda Adıyaman, kuzeydoğuda Diyarbakır illeriyle çevrilidir. İlin güneyinde 789 km’lik Türkiye-Suriye sınırı uzanır.

Şanlıurfa tarihte dünya kültür ve medeniyetinin merkezi kabul edilen ve arkeoloji literatüründe “Bereketli Hilal” olarak adlandırılan bölge üzerinde yer almaktadır.Arkeolojik kazılardan elde edilen buluntular, şehir merkezindeki Balıklıgöl civarının günümüzden 11.000 yıl önce Neolitik Çağ insanları tarafından iskan edildiğini kanıtlamıştır. Bu çağ, Anadolu’da mimarlık sanatının başlangıcı sayılmaktadır.Mimarlık tarihi bu kadar eskilere dayanan Şanlıurfa, günümüzde de mimari eserlerinin zenginliği bakımından Anadolu’nun önde gelen illeri arasında yer almakta ve bu özelliğinden dolayı “Müze Şehir” adıyla tanınmaktadır.

DİNLER MERKEZİ

Şanlıurfa, dinler  tarihi ve inanç turizmi yönüyle de dünya kültüründe önemli bir yere sahiptir. İl merkezi yakınındaki Göbekli Tepe’de yapılan arkeolojik kazılarda, ilkel dinlere ait olan ve günümüzden 11.000 yıl öncesine tarihlenen dünyanın en eski tapınakları bulunmuş ve Şanlıurfa’nın inanan insanların dünyadaki en eski merkezi olduğu anlaşılmıştır.

İlkel dinlerin dünyada bilinen en eski merkezi Şanlıurfa, çok tanrılı (politeist) dinler ile tek tanrılı (monoteist) dinlerin de önemli merkezlerinden bi_ridir.Assur ve Babil dönemlerinde; Ay, güneş ve ge_zegenlerin kutsal sayıldığı politeist bir din olan Paganizm’in baştanrısı “Sin”in mabedi Harran’da bulunuyor ve Soğmatar bu dinin önemli bir merkezi şehri sayılıyordu.

Musevi, Hıristiyan ve İslâm dinleri peygamlerlerinin atası olan Hz. İbrahim (A.S.) Şanlıurfa’da doğmuş, Nemrut ve Halkının taptığı putlarla mü_câdele ettiği için burada ateşe atılmıştır. Lut Peygamber, amcası Hz. İbrahim’in ateşe atılmasını görmüş ve daha sonra Şanlıurfa’dan Sodom’a doğru yola çıkmıştır. İbrahim Peygamber’in torunu ve İsrailoğullarının atası Yakub Peygamber Harran’da evlenmiş, Eyyub Peygamber Şanlıurfa’da hastalık çekmiş ve Şanlıurfa’da vefat etmiştir. Hz. Eyyub’u arayan Elyasa’ Peygamber O’nun yaşadığı Eyyub Nebi Köyü’ne kadar gelmiş, ancak kendisini göre_meden orada vefat etmiştir. Şuayb Peygamber, Harran’a 37 km. mesafedeki Şuayb Şehri’nde ya_şamış, Musa Peygamber, Şuayb Şehri yakınındaki Soğmatar’da Şuayb Peygamberle buluşmuştur. Bu nedenle Urfa’nın bir adı da “Peygamberler Şehri”dir. İsa Peygamber, Şanlıurfa’yı kutsadığına dair bir mektubunu ve yüzünü sildiği mendile çı_kan mûcizevi portresini Şanlıurfa Kralı Abgar Ukkama’ya göndermiş, Hıristiyanlık devlet dini olarak dünyada ilk defa bu dönemde Şanlıurfa’da kabul görmüştür.Bütün bunlardan, Şanlıurfa’nın dinler tarihi ve inanç turizmi yönünden Mekke ve Kudüs’ten sonra dünyanın önemli inanç merkezlerinden biri olduğu anlaşılmaktadır.

MÖ 130’dan MS 242’ye dek Urfa, Osrhoene Krallığının başkenti olarak Kuzey Suriye’ye egemen olmuştur. Osrhoene kralı Abgar rivayete göre İsa’yla mektuplaşmış ve Hıristiyanlığı kabul etmiştir. MS. 3. yüzyılda kentte kurulan Urfa Akademisi, Yeni-Eflatuncu felsefe alanında Antik dünyanın en önemli eğitim kurumlarından biri olmuş, daha sonra İslamiyet bünyesinde gelişecek olan medrese kurumunun ilk modelini oluşturmuştur. Bölgede bu devirde konuşulan dil, bir Sami dili olan Aramice’dir. Aramice’nin Urfa lehçesi, Urfa Akademisi sayesinde geniş bir yaygınlığa kavuşarak Süryanice adını almıştır.

URFA’DA DİLLER

Bugün Urfa şehri güneydeki Arapça ve kuzeydeki Kürtçe dil alanları arasındaki sınırın üzerinde bulunur. Kent nüfusunun yaklaşık yarısı Arapça, diğer yarısı Kürtçe konuşur. Ortak ve resmi dil Türkçe’dir.

NEDEN “ŞANLI” ADI VERİLDİ?

(1988 tarihli Urfa İl Yıllığından kısaltılarak alınmıştır. Köşeli parantezler tarafımızdan eklenmiştir.)Birinci Dünya Savaşının bitiminden sonra bir süre bir İngiliz garnizonu barındıran Urfa, 30-31 Ekim 1919 tarihinde Fransızlar tarafından işgal edilir. İşgal kuvveti 100 kadar Fransız, ve daha çok sayıda Müslüman sömürge askerinden oluşmuştur.

İşgalden sonra şehirde Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti örgütlenir ve ayaklanma hazırlığına girişir. 29 Aralık’ta Urfa’ya atanan Jandarma Komutanı Yüzbaşı Ali Saip Bey Siverek’e giderek buradaki aşiretlerin desteğini sağlar. Aşiret kuvvetlerinden oluşan bir birliğin başında 7 Şubat 1920’de Urfa yakınlarındaki Karaköprü köyüne gelir. Fransızlara şehri 24 saat içinde boşaltmaları için gönderilen ültimatom kabul edilmeyince Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti milisleri ile birlikte şehri işgal eder ve Fransızları yerleştikleri binalarda kuşatır. Suruç ve Akçakale’nin aşiretlerinin de katılmasıyla düşman kuvvetlerinin çok üzerinde bir kuvvet oluşmasına rağmen, savaşanların düzenli birlik disiplininden uzak olmaları nedeniyle kuşatma uzar ve çok kayıp verilir.

Kuşatmanın uzaması her iki tarafı da yıpratır ve karamsarlığa düşmelerine yol açar. Urfalılar sık sık resmi kuruluşlardan düzenli askeri birlik gönderilmesini ister, ancak düzenli birlik göndermenin Fransa’ya savaş ilanı anlamına geleceğini düşünen [Ankara] hükümet[i] buna yanaşmaz. Erzaklarını tüketen ve artık katırlarını kesip yemeye başlamış olan Fransızlar bekledikleri yardım da gelmeyince Urfa’dan şerefle ayrılmanın yollarını aramaya başlarlar. Arabuluculuk için şehirdeki Ermenilerden yardım isterlerse de Ermeniler bu konuda aracı olmayı reddederler. Bunun üzerine Fransızlar Amerikan yetimevi yöneticisi Miss Holmes’le bağlantı kurarlar. Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti ile yapılan görüşmelerden sonra birtakım şartlara bağlı olarak şehri terketmeyi kabul ederler. Buna göre şehirdeki Ermenilerin can güvenliği sağlanacak, Urfa’da ölen Fransızların mezarlarına saygı gösterilecek, ağırlıkların taşınması için yük arabaları ve deve verilecek, esirler iade edilecek ve Urfa eşrafından 10 kişi gidecekleri yere kadar Fransızlara eşlik edecektir.

11 Nisan günü Fransızlar eşraftan on kişi yerine bir teğmen komutasındaki on jandarma eri eşliğinde Suruç yolundan Carablus’a doğru hareket eder. Ancak Fransızların şehri terketmesi Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti içinde tartışmalara yol açar. Ali Saip Bey önderliğinde bir kesim, Fransızların şartlarının kabulünü içlerine sindirememiştir. Fransızların geçeceği yol üzerinde Şebeke Boğazında pusu kuran milis ve aşiret kuvvetleri geceleyin Fransızlara saldırır. Üç saat süren çatışma sonunda Fransızlar 296 ölü ve 67 yaralı verir. 140 kadar Fransız da esir edilerek Urfa’ya getirilir.

Urfa’nın kaderini belirleyen bu çatışma nedeniyle yıllar sonra TBMM kararıyla Urfa’ya “Şanlı” unvanı verilmiştir.Şanlıurfa, çok tanrılı inançların yanı sıra birçok peygamberi bağrından çıkarmış, birçok peygamberin uğrak yeri olmuş ve bu yüce insanlara ev sahipliği yapmış bir şehirdir.  Hz. İbrâhim’in doğduğu ve ateşe atıldığı, Hz. Lût,  Hz. İshâk , Hz. Ya’kûb, Hz. Yûsuf, Hz. Eyyûb, Hz. Elyesâ’, Hz. Şu’ayb, Hz. Mûsâ’nın bu bölgede yaşaması, Hz. İsâ (a.s.)’nın bu şehri kutsaması ve peygamberlerin makamları, bu târihî şehrin “Peygamberler Şehri” veya “Peygamberler Diyarı” adıyla anılmasını sağlamıştır.

Tarihsel birikimi ile birçok medeniyete beşiklik eden bu şehir din, dil, ırk, kültür ve medeniyetlerin buluştuğu, kaynaştığı, bir hoş görü şehri; dantel dantel işlenen Urfa taşı ile yapılmış han, hamam, konak ve evleriyle, geleneksel el sanatları, mutfak zenginliği ve damak lezzeti, dünyaya nam salmış musiki ustaları, yaşanan ve yaşatılan otantik ve mistik yapısıyla kültür ve folklor Şehri, Atatürk Barajı, Uluslararası Hava Limanı ve verimli toprağı ile Tarım ve Sanayi Şehridir…Peygamberler şehri bu peygamberlere ait makam ve türbeler ile İnanç ve Kültür Turizmi; Karacadağ Kayak Merkezi ile Kış Turizmi, Karaali Kaplıcaları ile Termal Turizmi, Karacadağ ve Tek Tek Dağları’ndaki bitki örtüsü, hayvanları ile Yayla ve Av Turizmi, Atatürk Barajı ve Halfeti İlçesi ile Su Sporları Turizmi, Ceylan, At, Kelaynak, Keklik ve güvercinleri ile Ornitoloji Turizmi ile önemli bir şehirdir.

MİMARİ DOKUSUYLA ŞANLIURFA

Şanlıurfa’nın şehir dokusunu süsleyen çarşılar, evler, konaklar, çeşmeler, hamamlar, su kemerleri, köprüler, camiler, türbeler kale ve surlar kentin tarihi ve toplumsal silüetini yansıtır durumdadır.Osmanlı Döneminin ticaret mekanlarını günümüzde yaşatan Gümrük Hanı, Kazzaz Pazarı (Bedesten), Sipahi Pazarı, Kürkçü Pazarı, Keçeci Pazarı, Attar Pazarı, Oturakçı Pazarı,Kasap Pazarı gibi tarihi çarşılar kentin ticaret yaşamına canlılık kazandırmaktadır.

Haremlik ve selamlık bölümleri ile, dışarıya bağlantıyı sağlayan zarif çardak(köşk)larıyla,sıcağın evdeki yaşamı etkilememesi için oluşturulmuş eyvanlarıyla “Şanlıurfa Evleri”, Anadolu konut mimarisinde önemli bir yer tutmaktadır. Hacı Bekir Pabuççu Evi, Kürkçüzade Halil Hafız Efendi Evi, Mahmut Nedim Efendi Konağı, Küçük Hacı Mustafa Hacıkamiloğlu Konağı günümüze ulaşan örneklerdir.

Veli Bey, Sultan, Vezir, Cıncıklı, Eski Arasa, Serçe ve Şaban Hamamları ile Hekim Dede,Firuz Bey,Şeyh Saffet Çeşmeleri; Karakoyun Su Kemeri,Hacı Kamil,Ali Saib Bey ve Hızmalı Köprü “su mimarisinin” yaşayan eserleridir. Cami ve   türbelerde   Şanlıurfa’nın “Peygamberler  Şehri”  olarak anılmasını destekler niteliktedir. Ulu Cami, Halil-Ür Rahman, Eski Ömeriye, Nimetullah, Kadıoğlu,Hasan Padişah, Rızvaniye camiileri ile Şeyh Mesud, Çift Kubbe, Seyyid  Maksud Türbeleri “dini mimari” örneklerinden birkaçıdır. Şanlıurfa’yı çevreleyen kale ve surlar da kenti süsleyen askeri yapılar arasındadır.

TARİHİ ESERLER

Şanlıurfa ilinde  korunmasına karar verilmiş başta 329 tarihi ev, 39 cami, 12 han, 15 köprü olmak üzere birçok tarihi eser bulunmaktadır. İldeki tescilli eserlerin toplam sayısı 1100 civarındadır.Şanlıurfa Kalesi, Şanlıurfa Ulu Cami, Mevlid-i Halil (Dergah), Balıklıgöl, Hz Eyyüp Mağarası, Gümrük Hanı, Kapalı Çarşılar, Karakoyun Deresi Su Bendi, Hızmalı Köprü, Millet Köprüsü, Tarihi Kışla(Millet)Hanı, Reji Kilisesi, Selahattin Eyyubi Camii, Mahmutoğlu Kulesi,  Nemrut Tahtı (Der Yakup), Harran ve   Harran Kalesi, Harran Ulu Cami, Harran Höyük, Şeyh Yahya Hayat el-Harrani Türbesi, Geleneksel  Harran Evleri, İmam Bakır ve Cabir el-Ensar Türbeleri, Han El-Ba’rür Kervansarayı, Bazda Mağaraları, Şuayb Şehri, Soğmatar Harabeleri,  Çimdinli Kale, Birecik Kalesi, Çarmelik Kervansarayı; Sultantepe Höyüğü, Titris Höyüğü, Nevaliçori Höyüğü, Şaşkan Höyüğü, Lidar Höyüğü, Söğüt Höyüğü, Hasek Höyüğü, Kurban Höyüğü, Göbeklitepe-Gürcütepe Höyüğü, Tilmusa- Tilbaş Höyüğü gibi eserler  sıralanabilir.

ŞANLIURFA KALESİ:

İç Kale: Kale’nin Roma İmparatorluğu zamanında M.Ö. IV. YY.’da Şanlıurfa’da hüküm süren Abgarlar (Osrhoene) döneminde inşa edildiği tahmin edilmektedir. Kentin kuzeyine düşen Damlacık Dağı’nın kuzey eteğindeki yüksek bir düzlük üzerinde yer alan yuvarlak planlı bir yapıdır. Düzgün kesilmiş kalker taşından yapılmış olan kalenin doğu-batı ve güney tarafları kayadan oyma derin hendeklerle çevrili olup, kuzey tarafı sarp kayalıktır. Kale içine batıya açılan kapıdan girilmektedir. Dağın içinden kayaya oyulmuş basamaklı kaleye çıkan yol son yıllarda bulunmuş ve temizlenerek hizmete açılmıştır.

Kale içinde bugün sadece iki sütun ayakta kalmıştır. Kale üzerindeki korint başlıklı bu iki sütundan doğuda olanının kente bakan kuzey cephesindeki Süryanice olan kitabede, “Ben Eftuhayım, güneşin oğluyum. Bu sütunlar ve üzerindeki heykeli Kral Mano’nun kızı Shalmet için yaptırdım.” yazılıdır. Kitabede belirtilen heykel bugün yerinde bulunmamaktadır.Kale’de Roma devrinden başlamak üzere Bizans ve İslami devirlere ait temel halinde çok sayıda yapı kalıntısı bulunmaktadır. Burada yapılacak Arkeolojik kazı çalışmaları kalenin tarihi geçmişini aydınlatma bakımından yarar sağlayacaktır.

Kalede bir kıl çadırda günübirlik tesis oluşturulmuştur.Dış Kale (Surlar): Kale’nin dış surları dörtgen şeklinde olup çevresi 4 km. kadardır. Surların M.S. 812 yılında Hıristiyanların Arap akınlarına karşı kenti korumak amacıyla yaptırıldığı bilinmektedir.Şanlıurfa surlarından Harran Kapısı, Bey Kapısı’na ait Mahmutoğlu Kulesi, yer yer bazı duvar ve burç kalıntıları günümüze kadar ulaşabilmiştir. Ancak, büyük ölçüde yıkıntı halindedir.

ŞANLIURFA ULU CAMİİ:

Şanlıurfa’da bulunan en eski dini yapıdır. Eski bir sinagog iken M.S. 457 yıllarında inşa edilen ve kırmızı renkteki mermer sütunlarının ağırlıklı olması sebebiyle Kızıl Kilise diye adlandırılan yapı 12. yy’da camiye dönüştürülmüştür. Cami avlusundaki sütun parçalan, sütun başlıkları, avlu duvarları ve bugün minare olarak kullanılan Çan Kulesi Kızıl Kilise’den kalmadır.

On dört sivri kemerle avluya açılan ve payeler üzerine oturan çapraz tonozlarla örtülü son cemaat yerinin, Anadolu’da ilk kez Şanlıurfa Ulu Camii’nde ortaya çıkmış olması sanat tarihi açısından önem taşımaktadır.

MEVLİD-İ HALİL (HZ. İBRAHİM PEYGAMBER’İN DOĞDUĞU MAĞARA, DERGAH):

Şanlıurfa Kalesi’nin kuzey kesiminde iki mağara bulunmaktadır. Bunlardan biri Hz. İbrahim’in doğduğu mağaradır. Şanlıurfa’nın en çok turist çeken ve Dergah da denilen bu mağaranın yakınında mescit, hücre ve havuzlarla birlikte küçük bir cami ve önünde havuzlu avlusu yer almaktadır. Burada Hz. Muhammed’in sakalının bir teli saklanmaktadır.

Ayrıca Hz. ibrahim’in doğduğu mağara içerisinde bulunan su, ziyaretçiler tarafından ve bilhassa yerli halk tarafından şifalı olduğu düşüncesi ile içilmekte hatta, şişelere doldurularak götürülmektedir. Dergah, dini turizm potansiyeli açısından önemlidir.Mağara, yapılan düzenlemeyle, Mevlid-i Halil Camii avlusu içine alınmıştır.

BALIKLI GÖL

Balıklı Göl adı altında Şanlıurfa Kent Merkezi’nde yer alan Halil-ür Rahman ve Ayn-ı Zeliha gölleri yaz aylarında içindeki balıklar, etrafındaki asırlık çınar ve söğüt ağaçları ile dinlenilebilecek yerlerdir.Efsaneye göre Hz. İbrahim Peygamber’in, devrin hükümdarı Nemrut ve halkının taptığı putlarla mücadele ederek tek Tanrı fikrini savunmaya başlaması üzerine Nemrut tararından bugünkü Şanlıurfa Kalesi üzerinden ateşe atılır. Bu sırada Allah tarafından ” Ey ateş İbrahim’e karşı serin ve selamet ol” emri üzerine ateş su, odunlar da balığa dönüşür. Hz. İbrahim’in düştüğü yere Halil-ür Rahman Gölü adı verilmektedir. Gölün kenarında yer alan Halil-ür Rahman Camii, Hz. İbrahim’in düştüğü makam, medrese, hazire ve türbelerden meydana gelmiş bir külliye halindedir. Nemrut’un evlatlığı Zeliha da Hz. İbrahim’e aşık olduğu ve ona inandığı için kendisini ateşe atar. Zeliha’nın düştüğü yere de Ayn-ı Zeliha Gölü denmektedir. Her iki göl de kutsal sayılmakta ve buradaki balıklar avlanmamaktadır.

HALİL-ÜR RAHMAN CAMİİ VE RIZVANİYE CAMİİ

Halil-ür Rahman Gölü’nün iki tarafında yer almaktadır. Halil-ür Rahman Camii Bizans Dönemi’ne ait Meryem Ana Kilisesi yerine inşa edilmiştir. Rızvaniye Camii ise I8.yy’a ait bir Osmanlı yapısıdır.

HZ. EYYÜB MAĞARASI:

Şanlıurfa’nın 2 km. güneyinde Eyyübiye Mahallesi’nde yer almaktadır. Hz. İbrahim’in soyundan gelen ve bu mağarada yaşadığı bilinen Hz. Eyyüb sabrı ile tanınmış bir peygamberdir. Şanlıurfa’ya Şam dolaylarından gelmiş ve bu mağarada 7 yıl hasta yatmıştır. Mağaraya dört basamakla inilmektedir. Mağaranın önünde bulunan kuyu suyunun iyileştirici etkisi bilinmektedir. M.S. 460 yılında Piskopos Nona tarafından buraya cüzzamlı hastalan iyileştirmek amacıyla bir hastane inşa ettirilmiştir.Viranşehir’e 12 km. uzaklıktaki Eyyüb Nebi Köyü’nde ise Hz. Eyyüb’ün yanısıra eşi ve Hz. Elyasa’nın da mezarları bulunmaktadır.

Gerek yaşadığı mağara, gerekse türbesinin bulunduğu köy yerli ve yabancı turistler tarafından ziyaret edilmektedir. Bölge içinde yer alan mağara ve türbe inanç turizmi açısından büyük önem taşımaktadır. Her iki mekanda da çevre düzenleme projeleri yaptırılmış ve uygulamalar başlamıştır. Eyyüb Nebi Köyü’ndeki düzenleme ŞURKAV, Turizm Bakanlığı ve Eyyüb Nebi Belediyesi katkılarıyla gerçekleştirilmektedir. Hz. Eyyüb mekanındaki düzenlemeye ise ŞURKAV tarafından başlanmıştır.Diğer eserlerden bazıları Karakoyun Deresi Su Bendi,Hızmalı Köprü, Nemrud Tahtı (Der Yakub Kilisesi), Çamlık Parkı:

HARRAN

Turkuaz mavisi örtülerin altına sığınmış çekingen bakışların arasından Harran ovasını geçiyoruz. Su ile toprağın aşkının ne anlama geldiğini, uçsuz bucaksız Harran Ovasına bakınca insan daha çok anlıyor. Suyun değdiği her yer yeşiller giymiş bir geline dönüşüyor. Harran’ın susuz hali ile suya kavuşmasını görenler, su ile toprağın arsasındaki aşkı daha iyi anlıyor.

 Su eskiden Harran’a, hayat vermiş, aşk vermiş, kültür vermiş, medeniyet vermiş. Ne zaman ki ırmaklar yatağını terk etmiş, medeniyetin boynu bükük kalmış. Suyun küstüğü bu topraklar, verimsizleşmiş sonrada medeniyetin izleri silinmiş bir bir. Tarih kendi kaderine terk edilmiş bir bakıma.  Şimdilerde su yeniden toprakla buluşunca, Harran’a bereket gelmiş. Arkasından da eski medeniyetin güzellikleri yeniden insanların ilgisini çekmeye başlamış.Şanlıurfa’dan Harran 45 km mesafede. Şanlıurfa’nın büyüsünden henüz kurtulmamışken Harran’ın büyüsü sarıyor yüreğimizi. Suyun topraktan uzakta olduğu zamanlarda Çukurova’ya pamuk toplamaya giden köylüler şimdi kendi tarlalarında kendi pamuklarını topluyor.

Harran Şanlıurfa’nın küçük bir ilçesi. Ancak bu küçük ilçe geçmiş tarihinde büyük medeniyetlere ev sahipliği yapmış. Fatımiler, Zengiler, Eyyubiler, Emeviler, Abbasiler, Selçuklular gibi büyük medeniyetlerin izleri hala burada var. Anadolu’yu işgal eden moğullar şehri ellerinde tutamayacaklarını anlayınca talan etmişler. Yüzyıllarca ihtişam ile yaşayan şehir bu talandan sonra bir daha eski günlerine dönememiş.

ADIYLA ÖRTÜŞEN KENT        

Harran’ı uzaktan fark etmekte çok kolay. Harran ovasının düzlüğünde yükselen bir höyüğün dibinde kurulmuş. Eskiden höyüğün üzerinde kurulu bir şehirmiş. Şanlıurfa için dinlerin kesiştiği şehir denilse de, Harran hem Hıristiyanlar hem Yahudiler hem de Müslümanlar açısından önemli bir şehir. Hz. İbrahim Haranda yaşamış, Hz Yakup atıldığı kuyunun Harran’da olduğuna inanılıyor, Hz. Ademin dünyaya Harran’da geldiği iddiası var. Bazıları da Hz İbrahim’in Filistin’e gitmeden önce burada yaşadığı, kardeşi Aran (haran) dolayı bu şehre Harran denildiğini iddia ediliyor.Bunlardan en ilginci belki de Harran’a en uygun olanı, adının Arapça’da, sıcak, ateş anlamına gelen Türkçe’de de kullanılan “Har” kelimesinden geldiği.

Eski Harran şehri höyüğün etrafında şekillenirken, höyüğün karşısında Kale ile korunmuş. Şehrin etrafı surlar ile çevriliymiş. Hala sur kalıntılarını yer yer görmemiz mümkün. Bazı kaynaklar surlarla çevrili şehrin altı kapısı, 187 adet burcu olduğunu saptamış. Kale zamana direnmeye devam ediyor. Ancak savaşlarda dev ordulara direnen surlar ve burçlar zamana, ilgisizliğe fazla dayanamayarak yıkılmışlar.Harran’da höyüğün hemen eteklerine tutunmuş medrese ve Cami’den oluşan bir külliye kalıntısı dikkatimizi çekiyor. Bu yapı Emeviler döneminde yapıldığı tahmin ediliyor.

Bazı kaynaklar, caminin Sabilerin büyük Ay Mabedi (Sin Tapınağı) olduğunu, Hz. Ömer a camiye çevirdiğini, Sabilere kendi mabetlerini yapmaları için başka bir yer verdiğini söylemektedir. Bugün kalıntıları ayakta olan camii 744-750 yılları arasında Emeviler tarafından yaptırılmış, ulu camii olarak anılıyor.Camii aynı zamanda Anadolu’da yapılan ilk üniversite olma özelliğine sahip. Bu yapının sadece rasathane gözetleme kulesi olduğu sanılan yüksek kaidesi ayakta kalmış. Diğerleri bir taş yığını haline gelmiş.

Her yağmur yağdığında Harran’ı gül kokusunun sardığı, bunun sebebinin de Ulu caminin harcında gül suyunun olduğu, yağmurda ıslanan harcın etrafa gül yaydığı söyleniyor. Harran’ın dikkatimizi çeken güzelliklerinden birisi de Haran evleri. Başka yerde göremeyeceğimiz bu evler Anadolu insanının iklim ve coğrafya şartlarına göre yaptıkları görülmeye değer yerlerden birileri. Konik kubbeli evlerin 300 yıla dayanan geçmişleri var. Evler tarihi kalıntılardan çıkan tuğlalardan yapılmış. Dışardan bir çadırlar topluluğu görünümünü andıran evler tuğla ile örülmüş, çamurla sıvanmış. Evler yazın serin kışın sıcak olması sebebi ile iklim koşullarına en uygun evler haline gelmiş. Üç yılda bir dış ve iç cepheleri çamurla sıvanıyor.

PERİBACALARI GİBİ

Evleri görünümleri ve duruşları ile çamurdan peri bacalarına benzetirsek abartı yapmış olmayız. Evlerin bu güzel görünümü ilgimizi çekerken tarihi binalardan sökülen tuğlalardan yapılmış olmaları ise bizleri düşünmeye sevk etmektedir.

AHIR OLARAK KULLANILIYOR

Bu dünyada eşine rastlanılamayacak evler maalesef bir kaçı dışında, ya kendi haline terk edilmiş ya da ahır ve samanlık olarak kullanılıyor. Harran’ın bu sıra dışı evleri yerlerini bütün şehirlerde olduğu gibi betonun soğuk yüzüne bırakıyor.Eskiden içerisinden geçen iki ırmağın hayat verdiği Harran, suların çekilmesi ile beraber yeşili kurumuş, medeniyeti solmuş bir hazan bahçesine dönmüş. Suyun çekilmesi Hz İbrahim’i yakmak için tutuşturulmuş bir ateş gibi Harran’ı çöle çevirmiş. GAP’ın bölgeye yeniden su getirmesi ile beraber, Harran yeniden yeşillerini giymiş, yeniden tarih ve kültür meraklılarının dikkatini çekmeyi başarmış.

Suya kavuşan; Harran doğal güzelliği ve tarihe gösterilen ilgi ile şimdilerde Hz İbrahim’in gül bahçelerine dönüşmüş.”Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve esenlik ol (enbiya-69) ” denildiği gün gibi Harran, Haranlılara GAPtan gelen su ile beraber serin ve esenlik günler yaşıyor.

 Gaziantep’te Devr-i Alem

Devr-i Alem belgesel ekibi olarak gittiğimiz Gaziantep’te İsabet Yurtlarının düzenlemiş olduğu programa konuşmacı olarak katıldım. İsabet Yurtlarının Gaziantep’te ilk defa düzenlediği bu program şehitler için 1001 Kur’an-ı Kerim hatmedilmesi dolayısıyla gerçekten anlamlı ve önemliydi.

Gaziantep’in Şahinbey ilçesi belediye konferans salonunda gerçekleşen programa yaklaşık 2000 kişi katıldı. Üniversite ve lise öğrencilerinin ağırlıklı olarak katıldığı programda kadınlarada özel yer ayrılmıştı. 9 yaşında küçük bir çocuğun okuduğu Kur’an-ı Kerim salonda duygulu anlar yaşattı ve çok sayıda davetli göz yaşlarını tutamadı. Şehitler Öğrenci Yurdu’ndan Yasin Derindere’nin sunuculuğunu yaptığı Çanakkale Şehitlerini anma programında ilk söz alan Gaziantep İsabet Yurtları Genel Müdürü  Mehmet Hanefi Karayel, bu tür programların kültür ve tarih bilinci açısından çok önemli olduğunu vurgulayarak, gençlerimizin bilinçlenmesini ve şuurlanmasının önemine dikkat çekti. 2,5 saat süren Çanakkale Şehitlerini anma programında “Çanakkale’den On Cephe’ye” konulu verdiğim konferans ile Çanakkale destanının nasıl yazıldığını ve bu destanı yazdırtan ruhun nasıl yaşatılması gerektiğini slayt ve belgesel gösterimiyle çok sayıdaki davetliye aktarmaya çalıştım.

Şahinbey Belediye Başkanı Mehmet Tahmazoğlu, Şahinbey Kaymakamı Uğur Turan ve Şehitkamil Kaymakamı Mehmet Aydın’ında katıldığı programda Osmanlı’nın sadece Çanakkale değil, Yemen, Sarıkamış, Galiçya, Makedonya, Romanya, Irak, Filistin, Suriye, Kudüs ve Anadolu gibi birçok cephede vermiş olduğu milli ve manevi kurtuluş mücadelesini “Çanakkale’den On Cephe’ye” adlı yarım saatlik belgesel sinevizyon gösterisi ile ekrana taşıdık.

Ayrıca Devr-i Alem belgesel televizyon ekibi olarak, Gaziantep’in Balkan Savaşı, Birinci Cihan Harbi, Sarıkamış, Çanakkale, Kurtuluş Savaşı, Kore, Kıbrıs Barış harekatı ve benzeri mücadelelerde vermiş olduğu 1626 şehidin listesini Genelkurmay Başkanlığı arşivinden çıkararak Şahinbey belediye başkanı ve kaymakamına vererek şehitlerimizin bir fidanda yaşatılmasını istedik.

Aziz şehitlerimizi hayır, minnet ve şükranla andığımız Gaziantep’te Devr-i Alem olarak belgesel çekimlerimizi sürdürürken sizleri Gaziantep belgeseli senaryo metni ile başbaşa bırakıyoruz.

TARİHİ, KÜLTÜRÜ, BAKLAVASI VE FISTIĞI İLE “GAZİLER” ŞEHRİ GAZİANTEP’TEYİZ

Yüzölçümü: 6222km2

Nüfus: 1.753.596 (TUIK 2011)

Plaka kodu: 27

Telefon kodu: 342

İlçeleri: Şahinbey, Şehitkamil,Araban, islahiye, Oğuzeli,  Yavuzeli, Nizip, Nurdağı, Karkamış

Paleolotik çağdan bu yana çeşitli kültür ve medeniyetlere ev sahipliği yapan Gaziantep, Anadolu’nun ve Dünya’nın en eski yerleşim yerlerinden biridir Gaziantep.

olarak Gaziantep ili, Akdeniz ile Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin birleştiği noktada yer alır. Suriye’ye komşu bir sınır ili olan Gaziantep’in büyük bir bölümü Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin batı kesiminde, bir bölümü de Akdeniz bölgesinin doğusunda yer alır. Gaziantep; doğuda Şanlıurfa’nın Birecik ve Halfeti, Kuzeydoğu’dan Adıyaman’ın Besni, kuzeyden Kahramanmaraş’ın Pazarcık, batıdan ise Osmaniye’nin Bahçe ve güneybatısı Hatay’ın Hassa ilçeleri, güneyi ise Kilis il sınırlarıyla çevrilidir.

TARİHİ

Gaziantep ilinin yerleştiği coğrafi alanın, ilk uygarlıkların doğup geliştiği Mezopotamya ve Akdeniz arasında bulunması, ayrıca güneyden ve Akdeniz’den gelip doğuya, kuzeye ve batıya giden yolların kavşağında oluşu ilin tarihinin çok renkli olmasını sağlamış, dolayısıyla tarih öncesi çağlardan beri insan topluluklarına yerleşme sahası ve uğrak yeri olmuştur. Tarihi İpek Yolu üzerinde bulunması, Gaziantep’in önemini artırmış ve canlılığının sürekli olmasını sağlamıştır.

Gaziantep tarihinin devreleri Paleolitik, Kalkolitik, Neolitik dönemler, Tunç Çağı, Hitit, Med, Asur, Pers, İskender, Selökidler, Roma ve Bizans, İslam ve Türk devirleri olarak sıralanabilir. Bu dönemlerin izlerini günümüzde açık bir şekilde görmek mümkündür.

Gaziantep yöresinde adı bilinen ilk yerleşim merkezi, Dolike ( Doliche – Dolikhe ) şehridir. Gaziantep’in 10 km. kuzeyinde, Dülük köyü yakınlarındaki bu yerleşim yerinin adı, Bizans kaynaklarında Diba ( Daluk ) olarak geçmektedir. Dülük adının da bu sözcükten kaynaklandığı belirtilmektedir.

UNVANI VE ADININ MENŞEİ

Gaziantep,  ‘Antep’ adını tarihin derinliğinden, ‘Gazi’ sıfatını ise Milli  Mücadele’deki üstün savunmasından alır.

Eski  adı ‘Ayıntab’dır. Bir söylentiye göre; ‘Ayın’ pınar ya da  bayrak, ‘Tab’ ise güç anlamına gelir. Başka bir kaynağa göre;  ‘Ayın’ bir kral adıdır, ‘Tab’ ise Eti dilinde toprak demektir. O  halde ‘Ayıntab’, güçlü pınar veya Ayn’ın memleketi anlamına  gelmektedir.

‘Gazi’  sıfatı ise, yapmış olduğu onbir ay sabır dolu savunmanın sonunda  Fransızları memleketlerinden kovan Anteplilere, TBMM’nin 6 Şubat  1921’de verdiği ünvandır.

Gaziantep,  Mezopotamya ile Akdeniz arasında bulunan bir bölgededir. Akdeniz’den doğuya  ve kuzeye giden İpek Yolu üzerinde bulunması tarihini de namlı etkilemiş;  birçok uygarlığın etkisi altında kalmasına neden olmuştur.

Gaziantep, kültür bakımından çok şanslı yörelerden biridir. Eskiden  beri çeşitli uygarlıkların konakladığı bu il, kültürünü her dönemde  korumayı başarmıştır. Gaziantep çağdaş bir kenttir. Çağdaşlaşırken,  kültürünü de törelerini de yitirmemiştir. Yeniye alışırken eski değerlerini  kaybetmemeye özen göstermiştir. Bunu sınamak için çağdaş yaşam sürdüren,  ileri görüşlü olarak bildiğiniz Gazianteplilerden birisinin evinin kapısını  çalmayı deneyin. Güler yüzle kapıyı açan ev hanımının mutfağından  buram buram Antep yemeğinin kokusunu duyacaksınız. Yaptığı  yuva(r)lama, ufak köfte, doğrama, simit kebabı, yoğurtlu patates, malhıtalı  aş, firik pilavı vb. yemeklerin bazı malzemelerini bile kendi eliyle hazırlamıştır  evin hanımı. Biber salçasından nanesine, dolmalık patlıcanından kırmızı  toz biberine kadar birçok malzemeyi. Yüzyıllardır süren töreleri gereği  Antepli hanım, evinin en güzel mekanını misafiri için kullanır. Yemeğin  en özenlisini misafiri için hazırlar. Kısacası “Evini yıkıp, yüzünü ağartır.”

Eski  değerleri kaybetmeden yeniliğe açık olmak Gazianteplinin özelliğidir.  Gaziantep’i görmemiş olanlar, bulunduğu bölgenin etkisiyle Arapçanın  konuşulduğu, Arapçanın etkisinin fazla olduğu bir il sanırlar. Oysa Antep’te Arapça konuşan bir tek insana rastlanmaz. Yöremiz halkı en eski  asırlardan beri Türkçe konuşmaktadır. 1918 yılına kadar Suriye ile Türkiye  arasında sınır bulunmamaktaydı. Arapça konuşulan Halep, vilayet  merkezi idi. Antep ise Halep’in kazasıydı. Aralarında Kilis’ten geçen  sadece 120 km’lik bir yol vardı. Mesafenin bu kadar az olmasına karşın,  bu iki yerleşim yeri dil ve kültür bakımından birbirini fazla  etkileyememiştir.

ANTEP KALESİ

Önce Antep’in en yüksek tepesi olan Kudret Kayası’nın üzerine kurulmuş kaleye çıkıyoruz. Kalenin Hititliler’den kaldığı sanılıyor. Surlar daire biçiminde çevrilmiş, toplam uzunluğu 1200 metre. Kalede 26 kule ve burç var. Batı burçlarının Memlük döneminde yapıldığı üzerlerindeki yazıtlarından anlaşılıyor. Kale köprüsünün yanlarındaki iki kulenin Kanuni Süleyman zamanında yapıldığı gene yazıtında var. Kuzey burçlarından birinin Roma yapısı olduğu sanılıyor. Burçların altında kaleyi çepeçevre dolaşan tonozlu bir koridor bulunuyor. Koridordaki kapılar kalenin çepeçevre dolaşan tonozlu bir koridor bulunuyor. Koridordaki kapılar kalenin iç bölümlerine açılıyordu. Kalenin içinde bir cami ve kırk kadar evin yıkıntılarını görüyoruz. Ne yazık ki sağlam kalamamışlar. Kalenin üstüne çıkışta solda büyük İslam bilgini Gazali’nin makamı bulunuyor. Kale tabanında bulunan bir gizli yolun Dülük’teki eski kentle bağlandığı söylenir.

Antep’in 12 km kuzeyindeki Dülük’e gidiyoruz. Buradaki kentin adı Dolichenos’du, antik çağda ise Antiochia at Tavrum deniliyordu. Paleolitik dönemden bu yana yerleşimin izleri bulundu kazılarda. Şarklı Mağara’nın duvarlarında ilk sayı sisteminin kullanıldığı tesbit edildi. Paleolitik dönemden fosiller ve ok uçları da ilk kez Dülük’te ortaya çıkarıldı. Yazılı kaynaklara göre Hititlilerin en büyük tanrılarından Teşup’a adanmış Baal Tapınağı bulunuyordu. Günümüze ulaşamadı. Dülük Köyü ve Dülük Ormanları içeresinde çok sayıda kaya ve yeraltı mezarı ortaya çıkarıldı. Büyük bir nekropol görebiliyoruz. Burada daha sonraki dönemlerden bir türbe de var. Dülükbaba tepesi denilen yerdeki türbe kentin Araplar tarafından fethi sırasında ölen sahabe Davud-u Ejder’in mezarıdır. Dülük Baba İstanbul’un Telli Babası gibidir. Ama bir farkı da var. Dülük Baba “evde kalmış kızlara” karışmıyor. O sadece erkeklerin evlenmesini sağlıyor. Öyle inanılıyor.

Antep bir geçiş yolu olmanın özelliğini türbeleri, yatırları ve evliyaları ile de gösteriyor. Boyacı Camisi’nden Kavaflar çarşısına doğru uzanan sokakta Pirsefa denilen yerdeki tek katlı binada Hz. Musa’nın yeğeni Yuşa Peygamber ve Pir Sefa’ya ait iki türbe görüyoruz. Pir Sefa’nın kimliği konusunda rivayet muhtelif. Hacıbaba, Ökkeşiye, Şeyh Fettullah, Bedrüddin Ayni ve Antep ile Maraş’ta çok bulunan Ökkeş adının isim babası Ökkeşiye Türbesi diğer türbeler.

Meraklıları için Antep gecelerine ilişkin bir not düşüp çevreyi dolaşalım. Antep sanayileşmede hızlı adımlar atmadan önce de ekonomisi hep canlı bir kentti. Bölgenin en ünlü pavyonları da hep Antep’tedir. Üzüm, fıstık satıldı mı pavyonlar tıklım tıkış olur ve sahneye çıkanlara tepsi tepsi rakı şişesi gönderilir.Çiçek yerine rakı şişeleri, elbette dolu olarak, sahnenin önüne dizilir. Şan olur!…

YESEMEK AÇIKHAVA MÜZESİ

Şimdi İslahiye’ye doğru gidelim. İslahiye Antep’in batıdaki ve en uzak ilçesi. 90 km uzaklıkta. (Bu arada yeni bir yer ilçe yapılmadıysa böyleydi.) İslahiye’ye varmadan sola, Antakya – Kilis yoluna dönüyoruz. Yol asfalt, Antep’ten çıktıktan 113 km. sonra Yesemek köyüne ulaşıyoruz. Karatepe Sırtı denilen yamaç Yesemek Açık Hava Müzesi’dir. Buradaki taş ocağı ve heykel atelyesi dünyanın bilinen ilk açık hava heykel atelyesidir. Dolarit denilen bazalttan yapılmış yaklaşık 350 heykel yayılmış yamaca. Bazıları dev boyutlu, bazıları yarı işlenmiş. Sfenskler, tanrılar, aslanlar, değişik yaratık tasvirleri kocaman bir alana yayılmış. Taş bloğunun ana kütleden koparılışından işlenişine kadar heykelciliğin bir çok aşamasını bir arada görüyoruz.

Yörede ilk kazılar 1890’da başlamış    ve  Araştırmalar atelyenin M.Ö. 1300’lü yıllarda Hitit egemenliği sırasında işletildiğini ortaya koyuyor. Yemyeşil bir bitki örtüsüyle sarılan, opak renkli baraj gölü de bu etkileyici heykel atelyesine hoş bir çevre fonu oluşturuyor.

 Yesemek’teki heykelleri tarihin kadim yalnızlığı ile başbaşa bırakıp içimizde bir hüzünle ayrılıyor, İslahiye yoluna giriyoruz. 14 km. sonra Tilmen Höyük’e varıyoruz.

TİLMEN HÖYÜK

Höyükte 1958-64 arası yapılan kazılarda M.Ö. 3000 yıllarına tarihlenen iki renkli keramikler bulunmuş. Saray kalıntıları ve sarayı iki sıra halinde çevreleyen surlar görülebiliyor. Sarayın ancak temel kalıntılarını görebiliyoruz. Taş döşeli saray yolunda yürüyoruz.

Daha çok zaman ayıran okurlarımız Araban ve Yavuzeli ilçeleri arasında kalan Karadağ üzerinde Elif, Hisar ve Hasanoğlu köylerindeki üç anıt mezarı; Yavuzeli’nin Kasabası köyünde Fırat ile Merzimen Çayı’nın birleştiği yerdeki sarp kayaların üzerindeki heybetli Rum Kale’yi; Kilis’e 21 km. uzakta ve ulaşımı zor olan Ravanda Kalesi’ni görebilirler.

Gaziantep yayla, tracking, rafting gibi alternatif turizm olanaklarına da sahip. Şimdi Antep’ten doğuya doğru hareket ediyoruz. Yol ikiye ayrılıyor soldan ve sağdan gidebiliriz. Sağdan ana yolu izliyoruz, hem daha iyi hem biraz daha kısa. Nizip kavşaktan 1 km içeride. Nizip’e 10 km. uzaklıktaki Belkıs Köyü’ne Belkıs Harabelerini görmeye gidiyoruz. Höyük biçimindeki Akropolde Hellenistik, Roma ve Bizans dönemine ait kalıntılar bulunmuş. Zeugma kenti Roma döneminde kendi adına para basacak kadar güçlüymüş. Commagene Krallığının dört büyük kentinden biriymiş.

 Üst yöneticilerden birine ait olduğu anlaşılan evin tabanında ortaya çıkarılan mozaiklerde Şarap Tanrısı Dionysos’un düğünü tasvir edilmektedir. Meleklerin yüz ifadeleri, zengin kıyafetleri, çeyiz sandığı çok iyi işçilikle tasvir edilmiştir. Nekropolden elde edilen heykellerle birlikte diğer buluntular Gaziantep Müzesi’nin Belkıs ( Zeugma ) Salonunda teşhir edilmektedir.

BELKIS/ZEUGMA ANTİK KENTİ

Gaziantep ili, Nizip İlçesi , Belkıs Köyü sınırları içerisinde Fırat Nehri’nin kıyısında yer alır. Yaklaşık 20 bin dönümlük bir arazi üzerine kurulmuş olan Belkıs/Zeugma Antik Kenti; Fırat’ın geçilebilir en sığ yerinde olması, askeri ve ticari bakımdan çok stratejik bir bölge olması nedeniyle tarihin her döneminde önemini korumuştur.80 bin nüfusu ile döneminin en büyük kentlerinden biri olan Belkıs/Zeugma , tarihin değişik dönemlerinde değişik isimlerle anılmıştır.

Büyük İskender’in generallerinden ve daha sonra Suriye Kralı da olan Selevkos Nikator kendi adıyla, Fırat nehrinin adını birleştirerek M.Ö.300 yılında burada Selevkos Euphrates ( Fırat’ın Silifkesi ) adında bir kent kurar. Daha sonraları M.Ö.1.yy.’da kent Roma hakimiyetine girer .Bu hakimiyet değişikliğiyle birlikte kentin adı da değişerek köprü, geçit anlamına gelen ve bütün dünyada bilinen şekliyle “ Zeugma” adını alır. Roma İmparatorluğu’nun 4.Skitia Lejyon Garnizonu’nun burada konuşlandırılması ve ticaret sebebiyle kısa zamanda 80 bin nüfusa ulaşan Zeugma’da Fırat manzaralı yamaçlara villalar inşa edilir. 80 bin kişilik nüfus Zeugma’yı dünyanın en büyük kentlerinden biri haline getirir. Örneklemek gerekirse Zeugma , komşusu sayılan Antakya (Antiokheia) ile Mısır’daki İskenderiye’den ( Aleksandreia) ‘dan daha küçük, Atina (Athena) ile aynı büyüklükteydi. Pompei ve şimdi dev bir metropol olan Londra (Londinum) ‘dan ise birkaç kat büyüklükteydi.

Ünlü coğrafyacı Strabon da Zeugma’dan bahsetmektedir. Hellenistik dönemde Selevkos Nikator zamanında Zeugma’da önemli imar faaliyetleri yapıldığı bilinmektedir. Kentteki Akropolün üzerine kader tanrıçası Thyke’nin bir tapınağı yapılmıştır. Bu tapınak halen toprak altındadır. Zeugma Antik Kenti kendi şehir sikkesi de basmış Roma Kentlerinden biridir. Sikkeler üzerine bir tarafına Thyke tapınağı , diğer tarafına da güçlülüğü simgeleyen Roma Kartalı motifi basılmıştır

EVLİYA ÇELEBİ GÖZÜYLE GAZİANTEP

Ayıntab şehri tümüyle 32 mahalledir. Toprak ve kireç örtülü bayındır, bakımlı, yüksek saraysı evleri vardır. Tümüyle yüz kırk mihraplı; yoğun cemaate sahip, Arasat Meydanındaki Boyacıoğlu Camii ve çarşı içindeki Tahtalı Camii(halk arasında “Tahtalı” denilmekle birlikte asıl adı “Tahtani Camii”dir), sanatlı, ferah büyük kubbeli ve görkemli yapılardır. Ayıntab’ta 300’ü aşkın sarayın özel hamamı vardır. Tümüyle 3900 dükkanlı büyük bir çarşıya, açık artırmayla satış yapan pazarlara sahiptir. İki bedesteni, çarşısı ve saraçhanesi üstleri örtülü kagir, sağlam, sıradüzeni içinde süslü dükkanlardır. Tamamı tamamına 70 çeşmesi var. Fakat onlara hiç de gereksinme duyulmaz. Her eve hayat ırmağı denginde sular akmaktadır. Her ev, bağı, bahçesi, fıskiyeli havuzları, cennet ırmağı suları ile çeşit çeşit servi, çınar, söğüt, kavak ve diğer meyve ağaçları ile donatılmış irem bağını andırır. Bağları, bostanları, gül bahçeleri geniş örgüden kafese alınmış çok verimli olmakla Ayıntab ucuz ve şirin bir şehirdir. 1648’de gördüğümüz şehir bu kez nice mahalle, han, cami ve dükkan kazanarak büyük bir gelişme göstermiş, Allaha şükürler olsun ki bu gelişmesini sürdürmektedir.

ANTEP MUTFAĞI

Gaziantep yemekleri, Türk ve Dünya mutfakları arasında ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Antep mutfağı, bir hazinedir, bir güzel sanattır. Aracı ile, gereci ile pişireni ile ürünü ile yiyeni ile bir uygarlıktır, bir kültürdür. Gaziantep mutfağı denince kimi çarşıdan, pazardan alınan, kimi bağ, bahçe ya da evlerde yapılan bu gereçler mutfakta, kilerde, haznada, bardakaltında ya da mağarada pişiricinin emrine amadedir. Antepli her hanım; bazı beylerin ve ahçıların bildikleri yerel yemek ve tatlılar, yerine, yemekleri gününe ve gereğine göre yapar.Gaziantep yemeklerinin ve tatlılarının yapılışından sunuluşuna kadar tüm merhalelerin görülebileceği otantik ve çağdaş lokantalar ilimizde mevcuttur. Köfteler ile  Kebaplar  Çorbaları ile  ve herşeyden önemlisi baklavsıyla Antep mutfağı önemli zenginliklerimizdendir.

KİLİS’de  DEVR-İ ALEM…

Ben, Toros dağlarının süsü,

Yeşil umutlarla kaynıyor içim.

Ben,  Güneydoğu’nun yeşil  örtüsü,

Duman duman olup savrulacağım.

Ben    Mezapotamya’nın nazlı çiçeği,

Şan ve Şerefli  Kahraman Şehitlerin  yurduyum

Gaziler , erenler  ve sahabeler  diyarı,Kilis’im

Fırat ve Dicle’nin aktığı Mezapotamya’yım

Kilis

Kökleri tarihin derinliklerine uzanan koca çınar. İstanbul’u, Ankara’sı,  Gaziantep’i , Kars’ı ve Diyarbakırı  ile  karış karış taşına toprağına vurgun olduğumuz güzel vatan Anadolu. Bin yılları, beş bin yılları devire devire bu güne gelmiş bir medeniyetler beşiği Anadolu. Adım başı tarih. Adım başı geçmişten izler taşıyor. Adım başı doğal güzellik yurdu burası. Adım başı kültür folklor yaşam. Her an yeniden keşfedilmeye hazır.

Dalları filizlerle bezeli yaşlı bir Çınar’ım…Her gün yeniden doğuyorum… Geçmişim tüm kültürleri kucaklar. Geçmişin küllerinden doğuyorum adım ne olursa olsun binlerce yılın kültürlerinin birikimiyim…Ben  Kültür, Tarih ve turizm merkezi , Mezapotamya medeniyetine beşiklik etmiş Kültür ve medeniyetler başkenti Güneydoğu Anadolu  bölgesiyim.Ben Şanı ve şerefli ile kahramanlık destanları yazan şehitler, erenler ve sahabeler yurdu…ben Kilisim

Güneydoğu’dan Kilis’e gidiyoruz

Devr-i alem  ile   Güneydoğu  Anadolu Bölgesini  kısaca gezerek Kilise gideceğiz.Önce Kilis ilimizin yer aldığı  Güneydoğu Anadolu  bölgesini  tanımak için kısa bir  gezintiye çıkalım.. Ülkemizin güney doğusunda yer alan bölge nüfus ve yüzölçümü en küçük  bölgemizdir. Akdeniz, Doğu Anadolu Bölgeleriyle, Suriye ve Irak  Devletleriyle komşudur.Gerçek Yüzölçümü 59.176 km2’dir. Alan bakımından ülkemizin % 7,5’ini kaplar  en küçük bölgemizdir.Bölge’nin  Nüfusu 7 milyon cıvarındadır.Nüfus yoğunluğu Km2’ye 112 kişidir.  Bu Türkiye ortalamasının üstündedir (Türkiye ortalamasın  Km2’ye 83 kişi)Güneydoğu  Anadolu;  Dicle ve Orta Fırat Bölümü olarak ikiye  ayrılır.Güneydoğu  Anadolu Bölgemizin  yüzey şekilleri sadedir. Genellikle platolarla ve ovalarla  kaplıdır. Yer şekilleri tarıma elverişlidir. Batıdan doğuya gidildikçe  yükseklik artar. İki bölümün ortasında  Karacadağ Sönmüş Volkan dağı bulunur. Bu bölgenin tek ve en yüksek dağıdır. Dicle  Bölümünde Gaziantep ve Şanlıurfa Platoları vardır. Orta Fırat Bölümünde  Diyarbakır Havzası ve Mardin Eşliği yani yüksek bir düzlük vardır.Bölge’nin  başlıca  Akarsuları Fırat ve Dicledir.   Fırat ın  kolları Göksu ve Nizip, Dicle nin  kolları Botan, Garzan ve Batman  çaylarıdır. Akarsularının hidroelektrik gücü fazladır. Bu nedenle bir çok baraj gölü vardır. Fırat Nehri’nin üzerinde Atatürk, Karakaya, Hancağız Baraj Gölleri, Dicle nehri üzerinde Kıralkızı, Ilısu, Cizre Baraj Gölleri.

Bölgenin iklim ve bitki örtüsü

Bölgenin batısında Akdeniz ikliminin etkileri hissedilir. Yazları sıcak ve kurak geçer. Fakat kışları Akdeniz Bölgesine göre daha serindir. Bu bölümde don ve kara da rastlanır. Yağışların çoğu kışın düşer. Yıllık yağış 500-600 mm’dir. Yağışın az olmamasına rağmen sıcaklık ve güneyden esen çöl rüzgarları yüzünden buharlaşma meydana gelir ve bu da kuraklığa sebep olur. Ülkemizin en yüksek sıcaklıkları bu bölgede ölçülür. Tarımda sulama ihtiyacı çok olur. Bölgenin doğusuna gidildikçe deniz etkilerinden uzaklaşılır ve yükseklik artar, sıcaklıklar düşer. Kar ve don olayları daha çok görülmeye başlar. Bölgenin alçak kesimlerinde ve batısında bozkır görülür. Dağ yamaçları, yüksek yerler ve akarsu kenarlarında orman ve çalılık ağaçlara da rastlanır.


Tarım ve Hayvancılık

Bölgenin ekonomisi tarıma dayanır. Ülke ekonomisine katkısı da bu alandadır.  Tarıma elverişli tarım alanları ve düzlüklere sahip olmasına rağmen yaz  kuraklığı ve sulama ihtiyacı nedeniyle tarım zorlaşır. GAP Projesinin  yapılması ile birlikte artan sulama imkanları bölgenin tarımını artırmaya başlamıştır.

Bölgenin tarıma karasal iklim ürünlerine daha çok elverişlidir. En çok  yetiştirilen ürünler şunlardır.Mercimek, Türkiye üretiminde ilk sırada yer alır.Buğday, Keten, Pamuk, Çeltik (Pirinç), Nohut ve Susam yetiştirilen bazı  ürünlerdir.

Gaziantep Platosunda Antepfıstığı, Zeytin ve Üzüm yaygındır.Siirt’te Antepfıstığı üretimi başlamıştır.Akarsu kenarlarındaki sulanabilen ovalarda sebze ve meyvede (Başta Karpuz  olmak üzere) yetiştirilmektedir. Bölgede platolar ve bozkırlar çok görüldüğü için küçükbaş Hayvancılık  (Koyun, Keçi) çok yapılır. Keçi daha çok yüksek alanlarda yaygındır. Bu  sayede bölgede hayvansal ürünler ticareti de yapılmaktadır.

Yeraltı kaynakları

Fosfat: Mardin-Mazıdağı, Doğalgaz: Mardin-Çamurlu

Petrol: Batman- Beşiri ve Batman,  Siirt-Kurtalan-Baykan ve Barzan, Adıyaman-Kahta ve Diyarbakır.

Linyit: Adıyaman-Gölbaşı, Manganez: Kilis

Nüfus ve yerleşme

Nüfusu 2000 sayımına göre 6.6 milyondur. Nüfus yoğunluğu Km2’ye 112 kişidir.  Bu Türkiye ortalamasının üstündedir (Türkiye ortalaması Km2’ye 83 kişi).  Yoğunluk bakımında en yoğun 2. bölgedir. Nüfus artış hızı %o 25’tir (Türkiye  %o 18.34). Bölgede kentsel nüfus % 62’dir (Türkiye ortalaması %65). Bölgede  toplu yerleşme ve kerpiç evler yaygındır. Nüfus batı kesiminde, dağ etekleri ve akarsu boylarında yoğunlaşmıştır.

 

Turizm

Adıyaman-Nemrut Dağı, Şanlıurfa- Balıklı Göl ve tarihi eserler.

Yürk ekonomisine katkısı

Türkiye Petrolünün 1/7’si bu bölgeden sağlanır. Geri kalanı dış ülkelerden ithal edilir. Batman’da Petrol Rafinerisi vardır. GAP Projesinin bitirilmesi  ile tarımdaki su ihtiyacı karşılanacak ve bölge ekonomisi daha  zenginleşecektir. Bunun ülke ekonomisine büyük katkısı olacaktır.

Mustafa Çelik beyle Kilis’e gidiyoruz

Güneydoğu  gezimiz’in şimdiki durağı Kilis. sabahın erken saatlerinde  Gaziantep’de kurulu aslen Kilisli olan   Tunaş  Şirketler Gurubu’nun  sahibi Mustafa Çelik  beyin rehberleğin’de   Gaziantep’ten  Kilis iline  doğru yola çıkıyoruz .Mart ayı  olmasına rağmen bölgeye ilk bahar çoktan  gelmiş. Yol boyu bize yeşillikler ve  bahar çiçekleri eşlik ediyor.Yol boyunca Kilsile ilgili notları  gözdeng eçirek belgesel çekimlerimize hazalanıyoruz.Şimdi kısaca sizlere Kilis i tanıtalım.

Tarih, kültür başkenti Serhat şehrimiz Kilis’teyiz

Kilis ili’nin Yüzölçümü: 1.642  km, İlçeleri ise ,Elbeyli, Musabeyli, Polateli , Mercidabık meydan muharebelerin’in  yapıldığı  rehberimiz Mustafa beyin  memleketi  Yavuzlu  beldesi  ilçe olacağı günü bekliyor.  Kilis ili, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde, Hatay-Maraş oluğu ile Fırat ırmağı arasında uzanan Gaziantep Platosu’nun güneybatı kısmında, Türkiye-Suriye sınırı boylarında 36 K enlemi ve 32 D boylamı değerleri arasındadır. Bu konumuyla saha, Akdeniz ve Güneydoğu bölgeleri arasındaki geçiş kuşağı üzerinde bulunur.

Kilis tarihi

Türklerin Anadolu’ya yerleşmelerinden önce, yörenin tüm tarihsel süreçlerini yaşamış olan Kilis`in, Orta Tunç çağından beri önemli bir yerleşim merkezi olduğu bilinmektedir. Hicretin daha ilk yıllarında (622 sonrası) İslam medeniyetine  giren kent, Bizans’a karşı bir sınır karakolu niteliğini sürdürmüştür. Bu yıllarda, Halep ili merkez sancağına bağlı olan Kilis’te 5000’i çeşitli dinlerden olmak üzere 20.000 nüfusun yaşadığı bilinmektedir.Cumhuriyet döneminde, Gaziantep İline bağlı serhat bir ilçe olan Kilis, yıllardır hasretini duyduğu il olma isteğine, 6 Haziran 1995 tarihinde kavuşmuştur. Kilis kenti düşman işgalinden 7 Aralık 1921 tarihinde kurtuldu. Birinci Dünya Savaşı’nda oyuna getirilen Osmanlı İmparatorluğu`nu parselleyen işgal kuvvetleri, bir yandanda Türkleri yok etme çabalarını tezgahlamaya çalışıyorlardı.

Türk Ordusu’nun yanı sıra yer yer silaha sarılarak yurdu düşmandan kurtarma çalışmalarına katılan Kuvayi Milliyeciler’in bir grubu da Kilis ve yöresinde faaliyete geçmişti. Kilis caddelerinde çalımlı turlar atan Fransız askerleri bu yörede de tutunamayacaklarını kısa sürede anladılar. Bir umutla giriştikleri yıldırma politikaları kısa sürede iflas etti.Kentin batısındaki zeytinlik ve bağlarda üstlenen Kuvayi Milliyeci’ler gece baskınları ile işgalcileri şaşkına çeviriyorlardı. Kuvayi Milliyeciler’in mücadelesi giderek artan hücum ve baskınları sonrasında Fransız’lar Kilis’e geldiklerinden çok farklı biçimde ve arkalarına bakmadan kenti terk ettiler.

Kilis’i düşman işgalinden kurtarmak için tarihe altın sayfalar açanlar, “Ölmek var, dönmek yok” parolasıyla yola çıktılar. Öldüler, fakat dönmediler. Cepheden Cepheye koştular. Analar oğullarını şehit verdiler. Küçük yavrular babalarını bir daha geri göremediler. Bir bir çoğaldı güçlü ordu oldular.Kilis’in tarihini okurken birden  kendimizi Kilis’de buluyoruz. Kilis’de ilk ziyaret   ettiğimiz yer Sahebe türbeleri oluyor. Bir yere ve bir bölgeye gidildiğinde öncelikle o bölgenin manevi sahiplerinden izin almak ve  destur demek gerekiyor.  Bizde öyle  yapıyoruz.

Kilis’de 300 sahabe mezarı var

 Kilis sahabeler kenti. Rehberemiz Mustafa Çelik  20’si bilinen   300 adet  sahabenin  Kilis’de medfun   olduğunu  söyliyor. Ayrıca  Kilis’e  mübarek belde  ve Biladi Şam deniliyor. Nüfusun çoğu yerli ve Müslüman.Gaziantep'in sanayici ve işadamlarından Mustafa Çelik, Kilis - Suriye sınırında Devr-i Alem kameralarına konuşuyorŞehre hakim tepe noktada  peygamberimizin vahy katibi  Şurahbil Hasene Hazretlerinin  türbesini ziyaret ediyoruz.Çarşı içerisinde bir çok ermiş  ve evliyanın kabri  var. Nüfusuna göre en çok caminin Kilis’ de olduğu söyleniyor.En büyük cami ise Ulu cami. Odunpazarı mevkiinden geçiyoruz.Kilis Türkiye’nin en çok camisi ve vakıf  eserinin olduğu şehir.  Envai  çeşit  Bahar çiçekleri’nin açtığı  Kilisi hem geziyor hemde   yakından tanımaya  çalışıyoruz.

Kilis İli’nin adı nereden geliyor?

 İlk kez bir Asuri tabletinde, Ki-li-zi adında bir yerden söz edilmesine göre, Kilis in Asurlular döneminden beri var olan olduğu anlaşılıyor. Ayrıca, Kilis in antik yerinin, bugün bulunduğu noktadan 12 km kadar batıda olduğu, Büyük İskender zamanında, (Şimdi Suriye sınırları içinde kalan) Ürya Nebi denilen bir kent kurulduğu veya var olan bir kente, Chrrhus adı verildiği tahmin edilmektedir.

 Bu sözcük Kiris olarak okunur. efendi anlamındadır. Burası, bir zamanlar İskenderun Körfezin den, Fırat Nehri ne kadar uzanan Christik i eyaletinin merkezi idi. Bazı haritalarda bu yere de Kilis denmektedir. Bizans ın doğu sınırlarını gösteren , bazı haritalarda şimdiki Kilis in bulunduğu yerde Ciliza diye bir mekan görülmektedir. Romalılar döneminde, Ciliza siv ürmajijant denirdi. 9. yy. başlayarak gelen Müslüman Türklerin, kendi lehçelerinde düz, dümdüz anlamına gelen Kilis sözcüğünü, Kiris yerine kullanarak hazır buldukları şimdiki yerleşim merkezine verdikleri anlaşılmaktadır. Şor Türkleri de bal dalağına, Kilis derlermiş.

Meşehetlik mahallesinde duygulu anlar…

Anadolu’da bir çok yerde Meşhetlikler var. Halk adını biraz değiştirip Maşhatlık desede. Bu bölgeler şehit mezarları’nın  metfun bulunduğu yerler.  Kilis’in merkez bölgesine  Meşhetlik mahallesi  adı verilmiş. Bu yoldan  geçen  Mustafa Efendi  adlı  imamdan söz eden rehberimiz Mustafa Çelik bey  bu bölgede şehit kabirleri olduğunu ve bu mahalle’nin  imamı bu yoldn   geçerken ayakkabılarını  çıkartıp  yalınayak  yürürüdüğünü,çünkü   Kilis’in İslam orduları tarafından  fethinde  buradan   oluk oluk  müslüman  askerleri’nin kanının aktığını söyliyordu…

Kilis’de belgesel çekimlerimize devam ediyoruz. Halk oldukça sıcak kanlı. Rehberemiz Mustafa Çelik  bey heyecanlı, çnkü  Tunaş şirketler gurubu’nun kuruluşuna  giden  başarılı yolun buradan başladığını  Kilis’de ilk  işyerini bu bölgede açtığını söylerken duygulanıyor  ve ilk açtığı dükkanı bizlere heyacanla gösterirken sankı geçmişi bir kez daha yaşıyordu. Kilis halkı ya okuyacak,ya yatırım yapacak, ya da kaçakcılık yapacak başka yapacak bir şey yok. Mustafa bey geçmiş’de Kilis’de  Kaçakçılık yapmayana  kız vermezlerdi , ben karar vermiştim, kesinlikle Kaçakçılık yapmayacak ve  çalışıp işyeri kuracaktım ,çünkü ağabeyim genç  yaşında kaçakçılık yaparken  vuruldu derken,  gözleri buğulanıyordu.  Bu gün   Suriye  sınırkapıları açıldıktan sonra kaçakcılık  bitmiş, her gün Halebe gidiş geliş yapılabiliyor..Halk geçimini Mercidabık ovasında tarım yaparak sağlıyor.

 

Türkiye’de en çok Camii Kilis’de

Sahabeler şehri  Kilis’de  sahabe  kabrirlerini  ziyaret ederek gezimize devam edioruz.  Peygabremizin doktoru  Muhammed Ensari ile Halasının oğulları Zübeyir ibni Avam,Talha bin Ubeydullah, Hz Muhammed Bedevi ile Sadullah bin Riddali Hazretlerini ziyaret ediyoruz.Hastalar buraya gelir bir gece yatar iyi olup gitiği ifade ediliyor.Ayrıca  16. yüz yılda yapılan Hacı Bekir Canpolat (Tekke Cami) camiini ziyaret ediyoruz.Tarihi paşa hamamı, sefa pazarı ise şehrin önemli  yerlerinden birisi.Yine şehrin içinde bulunan Sagat ve Sögüt isimli ermişlerin mezarlarını dönemin belediye başkanı kaldırmak istiyor ama bir türlü kaldıramıyor ve kendisinin felç olmuş.

Kilis’in  kuzeybatısında yer alan Kuzuini  Köyü, iç ve dış kale kalıntıları, Hitit, Roma, Bizansve Araplara ait yapı kalıntılarıyla bir açık hava müzesi görünümündedir. Kilis Ulucamisi, Akcurun Camisi, Canbolat Bey Camisi, Şeyh Camisi, Şeyhler Camisi, Hindioğlu Camisi, Çalık Camisi, Cüneyde Camisi, Kadı Camisi, Mevlevihane, Şeyh Abdullah Efendi Tekkesi, Canbolat ve Şeyh Abdullah Efendi Türbeleri, Baytaz Hanı, Hoca Hamamı, Eski Hamam, Paşa Hamamı, Çukur Hamam olarak da bilinen Hasan Bey Hamamı, Tuğlu Hamamı, Kurdağa Çeşmesi, İpşir Paşa Çeşmesi, Fellah Çeşmesi, Kavaf  Çeşmesi ve Küçük Çarşı Çeşmesi’ bunlardan bazıları.. Kilis tarihi Kastelleriyle de meşhur bir ilimizdir. Bu Kastellerden bazıları şunlardır;

Akcurun Kasteli , Ayınönü Kasteli , Küçük Çarşı Kasteli , Kurdağa Kasteli ,  Eski Hamam Kasteli,  İspir Paşa Kasteli ,

Kilis tarihi eserler ile açık hava müzesi

Binlerce yıldan beri konulup göçülen, ekilip biçilen yerlerden olan Kilis; tarihi zenginliklere ve kültürel potansiyele sahip nadide bir sınır kentidir. Her beş altı kilometrede bir höyüğe(tümülüs) rastlanan, kültür deposu Kilis ilimizde yapılan kazılarda karşımıza ,Asur, Fenike, Hitit, Roma, Bizans   dönemlerine  ait  tarihi eserler ve mezarlar çıkmaktadır.

Kilis Kaleleriyle’de ünlü.  Ravanda Kalesi, Res ul-Osman Kalesi en ünlüleri,cami ve mescidleri  saymakla bitmez , Çünkü Türkiye’de en çok camisi olan şehir Kilis. Tekye Camii, Kadı Camii, Murtaza Camii, Tekke Türbesi, Ulu Camii   en ünlüleri. Türbeler  Kilisdeki islam medeniyetinin   manevi tapu senedi. Şurhabil Makamı ve Zaviyesi, Tekke Türbesi, Canbolat Türbesinide ziyaret  ediyoruz. Hamamlar islamiyetin temizliğe verdiği önemin simgesi. Hoca Hamamı, Paşa Hamamı, Eski Hamam  halen ayakta, Kilis, Hanları, Kervansarayları, tekkeleri, çeşmeleriyle, kastelleriyle, konakları ile ve daha birçok muhteşem  ata yadigarı  tarihi binalarıyla  Kültür ve medeniyet tarihimizin   muhteşem geçmişini yansıtıyor.  Kilis ilimizi,  gezerken  muhteşem tarihi geçmişi yeniden yaşar, Kültür ve medeniyetimizin   ihtişamlı  geçmişine  hayranlık duyarsınız…

Ravanda Kalesi’ne gidiyoruz

Kilisi gezipde kalelerinden söz etmeden geçmek  olurmu? Şimdi sizlerle birlikte   Ravanda  kalesine gidiyoruz.  Bu  Kale Kilis’in 24 km. kuzeyinde bulunan Polateli ilçesine bağlı Ravanda Köyü’nün yanındadır. Etrafı açık, ufuklara hakim bir dağın sivri tepesine kurulmuştur. Dağın eteğinden Afrin Çayı geçmektedir. Dağın tepesi oyulmak suretiyle yapılan kalenin bugün ayakta kalan kısmı, iç kalededir. Dış kale duvarlarını sadece bazı yerlerinde döküntüler ve temeller kalmıştır. İç kalenin kapı genişliği 2.20 m. Dir. Yüksekliği ise 3.10 m. dir.

Kapını solunda bulunan ancak daha sonra kaybolan kitabeden Türkçe okunuşu şöyledir:

Eyyüb oğlu Melik-ün-Nasr Yusuf, Allah, mülkünü (yurdunu) muhallad etsin. Bu, büyük İslam kahramanı Eyyubi Devleti nin kurucusu En-Nasr Selahaddin Yusuf tur. Bu melik M.1236-1260 yılları arasında bölgede hükümdarlık yapmış, M.1261 yılında Moğol istilası sırasında öldürülmüştür. Yavuz Sultan Selim Suriye’yi feth ettiği zaman M.1517 yıllarında Ravanda Halep’e bağlıydı. Başkanlık arşivinde 146 numaralı kayıtlı Kanuni zamanında M.1527 tarihindeyani bunların Osmanlı sınırları içinde geçmesinden yaklaşık 11 sene sonra tutulan bir defterden Ravan’ın Halep’e bağlı bir kaza olduğu anlaşılmaktadır.

Oylum Höyük: Anadolu, Suriye, Mezapotamya arasında yer alan oldukça büyük bir höyüktür. Stratejik bir konumda bulunan höyük, hemen her dönemde iskan görmüştür. Bakırtaş (Kalkolitik) Çağı’ndan Helenistik Döneme kadar kesin iskan gösteren Oylum Höyükte yapılan kazılar sonunda bölgenin tarihinin yanı sıra Ön Asya’nın da tarihi aydınlanmaktadır. İlde bunun dışında bir çok höyük bulunmaktadır.

Kilis’in piknik ve mesire yerleri 

Adım adım Kilisi gezmeye   devam  ediyoruz .Kilis gezimizdeki yorgunluğumuzu   Akpınar ve Söğütlü  piknik   ve mesire  alanlarında atıyoruz.Akpınar,  Kalkerli bir toprak parçasının ortasından pırıl pırıl suların aktığı mesire yeridir Akpınar.Dört yanı zeytinlikler bağ ve meyve bahçeleriyle çevrilmiş, çimenden halılarla kaplı bu eşsiz tabiat güzelliği bahar ve yaz aylarında Kilislilerin akınına uğrar.

Söğütlüdere,  İlkbahar ve yaz aylarında eğlence ve piknik yeri olarak kullanılan Söğütlüdere’ nin Kilis yaşamında ayrıcalıklı bir yeri vardır. Kuzey yamaçlarından Zoppun Deresi ve Akpınar kaynaklarından akıp gelen suların, yeşilliğe bürüdüğü Söğütlüdere, özellikle hafta sonlarında Kiliselilerin mutfak kültürüne özgü kebap ve yemek çeşitleriyle mükemmel bir ziyafet sofrası için önemli bir mekandır. Ziyafet sofrasından söz etmişken  gelin  şimdi sizlere Kilis mutfagını  tanıtalım.

Kilis mutfağı

Kilis mutfağı kendine has yemekleriyle zengin bir yapıya sahiptir Yemeklerin temelini et ve bulgur oluşturur. Bunun yanında sebze ağırlıklı yemeklerde mevsimine uygun olarak yapılmaktadır.

 Kilis yemekleri, zengin Türk ve Arap  mutfağının özelliklerini taşır.  Ancak  Halep mutfağı özelliklerini de yansıtır. Ön planda yağlı, baharatlı yemekler olduğu gibi zeytinyağlı yemeklerde Kilis mutfağının vazgeçilmez türlerindendir.Kilis’te yüzyıllardır bağcılık, zeytincilik devam etmektedir. “Zeytin” ve “üzüm” tarih boyunca Kilis’in, olmazsa olmaz nitelikteki ürünü olmuş.Evliya Çelebi’nin anlattıklarına göre Kilis ve yöresinde kırk çeşit üzüm varmış. Buda Kiliste Pekmez yapımını artırmış. Kilis’e gidipte Kilis pekmezinin tadına bakmadan dönülmez.Meyvesi, yağı, çekirdeği, dalı ve yaprağıyla çok eski çağlardan beri insan yaşamında önemli bir yeri olan zeytin, Kilislinin de baş tacı olmuştur. İnce kabuğu, küçük çekirdeği ve oldukça yüksek yağ oranıyla (% 35) tanınan “Kilis Zeytini” bu niteliğiyle sofralık değildir. Bu ürünler Kilislinin türkülerine de yansımış;

“Zeytin kara ben kara

Zeytine vermem para

Gelin, yarın hazır ol

On bire çeyrek kala.”

Ağcurun (Akcurun) zeyt (zeytinyağı) ambarı

/Kurbanda yer mumbarı (bumbar)

Bu sene kurgaz (kurak) geçti/

Ambara ektik darı.”

“Üzüm kokulu hatun

Zeytin dalında attun

Sultane ne hoş kokar

Leylak güller eflatun.”

Kilis Valisini ziyaret ediyoruz

Devr-i Alem’in Kilisdeki  şimdiki  durağı Kilis valiliği.  Rehberimiz Mustafa Çelik beyle  Kilis Valisi  Turhan Ayvaz’ı  ziyaret ediyoruz.Tam bir  Devlet  adamı olan vali Ayvaz,bize Kilis’in Anadolu’ya geçiş noktalarından birisi olduğu ve Kilis  hakkında  geniş bilgiler veriyor. Vali beyden  Türkiye-Suriye sınırındaki Mayınlı bölge ve mayınların temizlenmesi ile ilgilide bilgiler alıyoruz.   Vizelerin kalkması ile birlikte Kilis’de büyük hareketlilik yaşadığı ve geliştiğini söyleyen Vali Turhan Ayvaz, Kilisli sanayicilere seslendi: “ Burası teşvik bölgesi, buralar canlanacak gelin buralara yatırım yapın” dedi. Aslen Denizlili olan ve Türkeye’nin değişik şehirlerinde  görev yapan  Vali Turhan Ayvaz, Denizlililerin de  çok müteşebbis  oldğunuda söyliyor.Dönemin Kilis Valisi ile röportaj yaparken

Devr-i Alem  belgesel program ekibi olarak  Klis’in  yerel tarih araştırmacıları ve gazeteciler’den’de bilgi almayı ihmal etmiyor.  Kilis’te  48 yıllık gazetecilik yapan  Kent gazetesinin sahibi  Ahmet Barutçu’dan  Kilis hakkında  önemli  bilgiler alıyoruz.

Kilis mimarisi

Konut yaptıracak olanlar ustaya gider: “Bizim evde kibleye, boyraza karşı iki taga (pencere) bir kapı ev yaptıracağım.” diyerek taş ustasıyla anlaşırmış.

Yapım işi saptanan zamanda bitmezse ev sahibi çalışanlara yemek verirmiş. ‘Hamislik’ adı verilen bu yemek verilmezse yonucular, kendi aralarında ‘şirin gel’ diye karşılıklı konuşurlarmış.

Kilis’te tüm evler avlulu (havuş) olup; taş, kerpiç ve leften (Kilis ve yöresinde taş ocaklarından çıkarılan kirli beyaz renkli yapı taşı) yapılmıştır. Yaşam havuşa dönük olduğundan pencereler avluya açıktır. Dışarıya yani sokak ve caddeye açılan pencere çok azdır.

Geleneksel ‘Kilis Evi’ avlu, mutfak odalar ve mağaralardan oluşur.Genellikle tek katlı olan kerpiç evler kırsal kesimde, bir ve iki katlı taştan yapılmış konutlar önemli sivil mimari örnekleridir.

El sanatları

Nakışcılık,Hali,Yemenicilik,Yorgan gibi  kaybolmaya yüz tutmuş el  sanatları Kilis’te canlı tutulmaya çalışılıyor. Evet bu küçük ama tarihi, kültürü ile büyük, şirin  Kilisdeki son durağımız  rehberimiz  Mustafa Çelik beyin Kilis’e  vefa borcunu ödelek için yaptığı  okul ve yurut binasınıda görüyor,Mustafa bey ile birlikte  merhum  Babası ……. ‘nın   Kilis mezarlığındaki kabri başında  fatiha okuduktan  sonra   Zaferler tarihimizde  önemli  yeri olan  Mercidabık meydan muharebelerinin  yapıldığı  bölgeye gidiyoruz.

Mercidabık ovasına gidiyoruz

Öğleden sonra ise etrafı zeytinliklerle dolu Mercidabık ovasına doğru  yola  koyuluyoruz.Kilis’e 30 km olan ve   8 yılda 80 yıllık hizmet yapan  Yavuz Sultan Selim’in  Mercidabık meydan muharebeleri’nin yapıldığı  bölgeye gidiyoruz.  Adını  Yavuz Sultan Selimden  alan Yavuzlu Beldesine geliyoruz. Belediye Başkanı Mehmet Sakar’ı ziyaret edip buranın önemi ile ilgili bilgiler alıyor  Mercidabık meydan muharebeleri zaferi’nin    yapıldığı  24 Ağustos tarihinde  kutlamalar yapılıyor.Kilis''te Mercidabık Meydan Muharabesinin Yavuzlu beldesinde belgesel çekimleri yaparken

 

Rehberimiz Mustafa Çelik’in memleketi

Bizlere Kilis’de rebrelik yapan  Tunaş Gıda’nın kurucusu Mustafa Çelik in doğup büyüdüğü Yavuzlu  kasabasındaki doğduğu  evi  ziyaret ediyoruz. Mustafa bey  ile  çocukluk yıllarının geçtiği  yollarda birlikte  geziyoruz. Mustafa  bey adeta çocukluk  yıllarını yeniden yaşıyor ve  çocuklarla  misket  oynarken  neşeleniyordu. Mustafa bey başarılı ticari  ve sanayi   hayatının  hikayesini bizlere  anlatıyor.Annesinden ve genç yaşda   sınırda  vurulan ağabeyinden söz ederken  gözyaşlarını tutamıyor.Anne ve agabeyinin mezarı başında fatiha okuyarak Yavuzlu beldesinden ayrılarak  Türkiye-Suriye sınırındaki mayınlı bölgeye  gidiyoruz.

Mayınlar…  Katil mayınlar…

Kilis’de beni en çok  Suriye sınırındaki mayınlı  bölge ilglendiriyor.  Mayınlar zalim mayınlar… Bir çok insanın  hayatına mal olan  öldüren ve sakat bırakan mayınlar….Suriye sınırındaki mayınlar başlı başına   belgesel konusu..

Mayınlara  kurban verdiğimiz şehitlerimize  Türkiye  hep kan  ağlıyor. Serseri mayınlar  yüzünden  bir çok askerimız  ve insanlarımız şehit oldu.Bu durum başlı başına  bir araştırma konusu.Ben sizlere Suriye sınırındaki  mayından  söz etmek  istiyorum.

Güney Anadolu gezimizin   son durağı Kilis’in sınır köyü. . Rehberimiz  Tunaş  Şirtketler  grubu Yönetim  Kurulu Başkanı Mustafa  Çelik. Bölge ile ilgili bizlere bilgiler veriyor.

Suriye Sınırına  sıfır  noktada  mayınlı bölgenin hemen yanı başındaki  köyleri geziyoruz.Köylünün içinde bulunduğu durum  dehşet verici. Köylüler ve çocuklar 60 yıldır mayınla iç içe yaşıyor. İnsanlar..çocuklar… Hayvanlar.. kediler.. köpekler.. Tavuklar ve tabiki kaçakçılar Mayınlı  araziler içinde.

Bugüne kadar mayından ölenler ve sakat kalanların durumu belli değil. Her evde ve her köyde bir dram  yaşanmış. Mayınların dramını özellikle mezarlıklarda görüyoruz.

20 yaşında…30 yaşında bir çok insan kaçakçılık yaparken  ya mayın patlaması veya  vurulması sonucu ölmüşler..Her mezar taşı ayrı bir dram.Suriye sınırındaki mayınlı araziler hem Türkiye ve hemde insanlık için  çok şey ifade ediyor.

60 Yıl önce büyük paralar hacanarak sırf  Amerika istedi diye yüzlerce kilometre  sınır  boyumuzu   mayın tarlası yapmışız. Şimdi bu mayınları sökmek için  çaba sarf ediyoruz.Yazık…Çok yazık….

Mayına’a  binlerce şehit vermişiz

60 yıldır Suriye sınırındaki  Mayından ölenlere ilgili araştırımalar yaptm. Ciddi hiç bir veriye  ulaşamadım.İnsan Hakları Derneği`nin verilerine göre,  sadece  2002`den 2008 yılına kadar toplam 266 kişi mayınlara basarak ölmüş, Suriye sınırındaki mayınlar binlerce insanı sakat bıraktı ve öldürdü684 kişi yaralanmış veya sakatlanmıştır. Mayınların  konduğu 1950’den beri acaba kaç kişi ölmüş olabilir?. Geçmişde kamuoyunda tartışılıp Meclis`ten geçen yasa kimseyi tatmin etmedi, şimdi  ise her şey unutuldu. Yasa  şimdilik unutuldu,ama mayınlar unutulmadı…

Temizlik işi ile ilgili tartışmaları dün gibi hatırlıyorum. Genelkurmay veya özel şirketler söz konusu mayınlı araziyi temizleyebilme imkânlarına sahip  olmasına rağmen   temizleme işi  neden  İsraile verilmek istenmişti?

Mayınlı Bölgedeki Cami’den bile kaçakçılık yapılmış.

Uçsuz bucaksız Suriye sınırını daha önce Kuzey Irak’tan Türkiye dönüşte mayınlı  Suriye sınırından  Mardine gelmiştim.Urfa bögesindeki mayınlı  sınırları da  gördüm. 2000 yılında  Hafız Esat döneminde  Hatay’dan  Suriye’ye giderken   Sınırdaki  mayın  gerçeği ile   bir kez daha tanışmıştım. Şimdi de Kilis bölgesindeki mayınlı  sınırdayız.  Sınırdaki bir köyde  Cami’nin kapısı mayınlı bölgede. Geçmişte bu camiden bile  kaçakçılık yapıldığını üzülerek  öğreniyoruz.

Mayınlar  şimdi temizleneceği  günleri   bekliyor.1956 yılında bu bölgeye ilk mayınları yerleştiren Kemal Güner ismindeki emekli bir asker mayınları temizleyebileceğini söylüyor. `510 kilometre uzunluğunda olan Türkiye-Suriye sınırındaki mayınların temizlenmesinin ne kadar zaman alacağı tamamen bölgeyi temizleyecek olan firmanın kaç kişiyle bu işi gerçekleştireceğine bağlıdır. Sınır  köyünde  araştırma   yapıp belgesel çekiyor tarihe ve  zamana noterlik yapıyoruz.

Evet bu küçük ama tarihi, kültürü ile büyük, şirin kentimizide arkada bırakarak; bir başka  bölgemizi  tanımak ve belgesel  çekimleri yapmak  için yine yollara koyuluyoruz. Elveda  Kilis…. elveda  Yavuz eli.. elveda….

Nevruz, PKK, Öcalan’ın mektubu ve tarihten ders almak

Tarihi günler yaşıyoruz. Deyim yerindeyse tarihe tanıklık ediyoruz. Dün Nevruz dolayısyla Diyarbakır’da yapılan kutlamalar çok konuşulacak ve çok tartışılacaktır. Umarım ve ümid ederim ki Diyarbakır’da dün yaşananlar millet, memleket, insanlarımız ve tüm bölge için iyi sonuçlar doğurur. İyi olup olmayacağı bundan sonra anlaşılacaktır.

Bu konuda 23 Şubat 2013 tarihinde bu köşede yer alan İmralı süreci başlıklı yazımda görüş ve düşüncelerimi net bir şekilde ifade ettim. Diyarbakır’daki Nevruz kutlamalarını ve Öcaalan’ın mektubunuda dikkatlice takip kayıt altın alarak tarihe not düşüp, zaman noterlik yapmak istedim. Bugün bu konularla ilgili İmralı süreci yazımı, Diyarbakı’daki Nevruz kutlamaları haberinin özeti ile Öcalan’ın okunan mektubu ayrıca geçmişten günümüze PKK terör örgütü ile ilgili Vikipedi’de yer alan yazıyı köşemden paylaşarak tarihten ders ve ibret alınmasını istedim.

Tarih boyu 116 devlet, 16 büyük imparatorluk kuran millet ve devlet geleneği geçmişi olan Türkiye Cumhuriyeti devleti yaşanan bu olaylardan ders ve ibret alır. Tarih tekerrürden ibarettir. Ders ve ibret alınmadığı sürece sürekli tekrar eder durur. Gelin şimdi 23 Şubat 2013 tarihinde bu köşede yer alan “İmralı Süreci” başlıklı yazımı birlikte okuyalım.

 

İMRALI SÜRECİ   ( GEBZE  GAZETESİ / 23 Şubat 2013)

       Aylardır İmralı süreci diye nerede başlayıp, nerede bittiği belli olmayan bir konuyu tartışıp duruyoruz.  Bu sürecin sonunda ne olacağı, başarılı olup olmayacağı, başarılı olursa ne olacağı ve başarısızlık yaşandığında sürecin nasıl işleyeceği henüz tam olarak ortaya çıkmış değil. Ancak süreç Adaya kimin gideceği, adadan gelen mesajların ne olduğu, başbakanın bu konuda parti teşkilatına verdiği bilgiler, Sinop ve Samsun’da yaşanan olaylar gündeme damgasını vurmuş durumda.

 Değim yerindeyse gelecekte çok konuşulacak bir tarihi yaşıyoruz. Toplum adeta ikiye bölünmüş durumda. Sürece destek verenler ve karşı çıkanlar. Süreci biz de kendi açımızdan değerlendirmek istedik. Bu konuda birkaç satır kaleme alarak tarihe not düşüp zamana noterlik yapmak istiyoruz. Biz sürecin ne yanında ne de karşısındayız. Ortadan bir şeyler yazmak arzusundayım.

İMRALI SÜRECİNE GEREK VAR MI?

Bugün bir süreçtir konuşuluyor. Aslında bu sürece hiç gerek yoktu. Geçmişte yanlışlar yapılmasaydı, bugün bulunduğumuz durumda olmazdık. Sadece Cumhuriyet dönemi değil, son 200 yıllık siyasi tarihimiz incelenmeli. Nerelerde hata yaptığımız, kimlerin bize hata yaptırdığı ve yapılan yanlışların faturasının ne olduğu tartışılmadığı sürece bu günleri anlamak mümkün değil.

Son 200 yıldır dış güçler ve onların yerli işbirlikçileri bizi birbirimize düşürerek, hep kargaşa ortamının içine itti. Jön Türkler, İttihat ve Terakki örgütleri Cumhuriyet döneminde devletin içine sızan ve devlet adına vatandaşa kötü muamele eden cuntalar ve çeteler yüzünden devlet ve millet arasında hep ayrılık oldu. ittihat ve Terakki Osmanlı’nın sonunu nasıl getirdiyse Cumhuriyet döneminde devlet içindeki cuntalar ve çeteler de devlet ve millet arasındaki uçurumu tetikleyerek, devlet ve millet arasındaki bağı kopardılar.

MİLLETSİZ DEVLET OLMAZ

Hep tartışılır “devlet mi millet için yoksa millet mi devlet için”  cumhuriyet dönemine baktığımızda hep devlet ön plana çıkartılarak bir çok haksızlık, adaletsizlik ve yanlışlık devlet erkini kullanan çeteler tarafından millete zulüm ve işkence yapılıp, milletle devlet arasını açarak, devlete karşı milletin güvenini sarsmıştı.

Aslında devlet ve millet bir biriyle rakip değil karşılıklı bir şekilde, iç içe yaşatılması hedeflenseydi Türkiye bugün çok farklı noktalarda olurdu. Üç tarafı denizlerle çevrili, dört mevsimin birden yaşandığı, bir çok uygarlık ve medeniyetlerin gelip geçtiği, bir çok etnik ve kimlik, dini ve kültüre mensup Türkiye her bakımdan dünyanın lider ülkesi olurdu. Ancak bizi bir  irimize düşüren bir çok güç odakları bizi fasit daire içinde döndürüp duruyor.

İNSANIMIZI TANIMAK İÇİN TÜRKİYE’Yİ GEZMEK GEREKİYOR

Bugün masa başından ahkam kesilir, Türkiye’yi gezmeden, insanımızı tanımadan, hele Güney doğu ve Doğu Anadolu ve Karadeniz bölgesini gezmeden bu bölgeleri bir birine düşman etmek için büyük tezgahlar kurulur ve oyunlar tezgahlanır. Artık bu oyunlara ve tezgahlara millet olarak gelmemeliyiz ve gelinmeyecektir.

İMRALI SÜRECİ Mİ KÜRT SORUNU MU?

Aslında bu ülkede ne İmralı süreci yaşanıyor, nede Kürt sorunu var.  Türkiye bu kavga ortamında yaşarken benim aklıma Avrupa ülkeleri geliyor.  1940’lı yıllarda İkinci Dünya Harbi’nde bir birini boğazlayan 60 milyona yakın insan öldüren Avrupa ülkeleri bugün tek bir devlet gibi ortak para birimi kullanıyor ve sınırları çoktan kaldırmış durumda. Avrupa ülkelerdi bunu başarırken Türkiye komşularıyla kavga ediyor, kendi içindeki insanlarla adı konmamış bir savaş içerisinde 30 yıldır 10 binlerce insanını feda ediyorsa bunun sebebi önce kendi içimiz, sonra dış güçlerde aramalıyız.

Bir gün her şey durulacak. Bir çok gerçekler ortaya çıkacak. 30 yıldır bu ülkede nelerin olup bittiğinin kitapları, romanları yazılacak, belgesel ve filmleri çekilecek, kamuoyu ve insanımız ne olup bittiğinde “Eyvah!” diyecek ama iş işten çoktan geçmiş olacak. Bu gerçekler ortaya çıktığında İmralı süreci de, Kürt sorunu da olmadığı anlaşılacaktır.

Evet sonuç olarak önemli günler yaşıyoruz. yaşanan olayların canlı şahitleriyiz. Değim yerindeyse tarihe hep birlikte şahitlik ediyoruz. Türkiye’nin bir çok yerini gezmiş görmüş birisi olarak, dünyanın bir çok ülkesini gezerek bir gazeteci ve belgeselci olarak Türkiye’nin önünün çok parlak olduğuna inanıyorum. Bu sıkıntılı günler er yada geç Türkiye dünyanın lider ülkesi olacaktır.

(Kaynak: Gebze  Gazetesi / İsmail Kahraman – 23 Şubat 2013)

Nevruz kutlaması, Öcalan’ın mektubu ve PKK’nın geçmişi

Evet İmralı süreci ile ilgili 1 ay önce kaleme aldığım yazımı şimdi sizleri dün Diyarbakır’da kutlanan Nevruz ve Öcalan’ın mektubu terör örgütü PKK’nın tarihi geçmişi ile ilgili yer alan geniş yazı ve araştırmamı internet sayfamız www.gebzegazetesi.com.tr den okuyabilirsiniz.

…………………………………………………………………………………………………………………………

DİYARBAKIR’DA NEVRUZ  KUTLAMASI

 2013 yılı 21 Mart Nevruz  gelecekte çok tartışılacak  Nevruz kutlamalarına sahne oldu.  42´si il merkezi olmak üzere toplam 130 yerde yapılan kutlamaların ardından bugün gözler Diyarbakır´da… Kentte yapılacak Nevruz kutlamalarının finali, çözüm süreci ve İmralı görüşmeleri nedeniyle farklı bir anlam da ifade ediyor.

Nevruz Bayramı, bu yıl farklı bir anlam ifade ediyor. Bayram, hem resmi izinle kutlanacak hem de Öcalan´ın çözüm sürecine ilişkin mesajı okundu. İmralı´dan gelen mesajı, Diyarbakır´da Pervin Buldan ile Sırrı Süreyya Önder okudu.

Diyarbakır´daki nevruz kutlamasında Kazım Koyuncu´nun kardeşi Niyazi Koyuncu Lazca ´Koçari´ türküsünü söyledi.

Diyarbakır´daki Nevruz Alanı ve kurulan platforma çeşitli afiş ve sloganlar  ayrıca PKK´nın sözde Diyarbakır bölge sorumlusu Ethem Karabulut ve Mardin sözde bölge sorumlusu Şirin Cebe´nin fotoğrafları  ile Plotformun üzerine ise, Kürtçe, “Çözüme de direnişe de hazırız” yazılı pankart asıldı. Alanın zemini sarı, kırmızı, yeşil ve maviye boyandı. Nevruz Parkı kapılarını saat 06.00´da açtı. Resmi kutlamalar ise saat 10.00´da başladı. Parkın ortasına da dev bir meşale kuruldu.

SİYASİLERİN  MESAJLAR

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, yayımladığı mesajında, Nevruz´un birleştirici ve bütünleştirici yönüyle Türk kültüründe özel bir yeri bulunduğuna işaret ederek, Nevruz´u hep birlikte karşılamanın ve kutlamanın mutluluğunun yaşandığını vurguladı.

Danimarka´da bulunan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da Nevruz kutlamalarıyla ilgili, ´´Ben barışın miladından bahsetmiyorum. Barışa gölge düşürülmesin diyorum. Benim ülkemde zaten barış var. Benim ülkemde savaş yok. Kelimeleri dikkatli seçelim´´ dedi.Sabahın erken saatlerinden itibaren nevruz alanına gelen Diyarbakırlılar alanı kısa sürede doldurdu. Çok sayıda televizyon kuruluşunun canlı olarak yayınladı. kutlamayı izlemek için, yurt içi ve yurt dışından yaklaşık 500 gazeteci  Diyarbakıra geldi

…..

* PKK LİDERİ ÖCALAN’IN NEVRUZ MEKTUBU:

İmralı´da hapiste bulunan Teröristbaşı Öcalan´ın mesajını Pervin Buldan Kürtçe, Sırrı Süreyya Önder ise Türkçe okudu. İşte teröristbaşı Öcalan´ın Nevruz mesajının satırbaşları:

Mazlumların özgürlük ve Nevroz’u kutlu olsun. Selam olsun bu uyanış canlanış ve diriliş günü olan Nevroz’u en geniş katılım ve ittifakla kutlayan Ortadoğu ve Ortaasya halklarına selam olsun. Selam olsun yeni bir dönemin miladı olan Nevroz’u büyük bir coşkuyla ve demokratik bir hoşgörüyle kutlayan bütün kardeş halklara. Selam olsun demokratik hakları özgürlüğü ve eşitliği rehber edinen bu büyük yolun bütün yolcularına. Fırat ve Dicle nehir vadilerine, kutsal Mezopotamya ve Anadolu topraklarından şehir uygarlıklarına analık eden halkların en eskilerinden olan Kürtler sizlere selam olsun.

Binlerce yıllık bu büyük medeniyeti farklı ırklarla dinlerle mezheplerle kardeşçe ve dostça birlikte yaşayan Kürtler için Dicle ve Fırat, Sakarya ve Meriç nehirlerinin kardeşidir. Halay ve delilo, horon ve zeybekle hısım akraba olur. Bu büyük medeniyet kardeş topluluklar siyasi baskılarla, birbirine düşürülmeye çalışılmış, hakkı hukuku ve özgürlüğü esas almayan düzenler inşaa edilmeye çalışılmıştır. Batılı emperyalist müdahaleler baskıcı anlayışlar, Arabı, Türkü, Kürdü… Toplulukları sanal sınırlara, suni problemlere gark etmeye çalışmıştır.

Ortadoğu ve Ortaasya halkları artık uyanıyor. Kendine ve aslına dönüyor. Birbirine karşı kışkırtıcı ve köreltici savaşlara artık dur diyor. Nevroz ateşiyle yüreği tutuşan yüz binler milyonlar artık barış diyor, kardeşlik diyor, çözüm istiyor.

İçinde doğduğum çaresizliğe, bilgisizliğe, köleliğe karşı bireysel isyanımla başlayan bu mücadele, her türlü dayatmaya karşı bir ruhu oluşturmayı amaçlıyordu. Bugün görüyorum ki bu haykırış bir noktaya ulaşmıştır. Bizim kavgamız hiçbir ırka, dine, mezhebe ve gruba karşı olmamıştır, olamaz. Bizim kavgamız, ezilmişliğe, geri bırakılmışlığa, baskı ve ezilmeye karşı olmuştur, bundan sonra da böyle olacaktır.

Bugün artık yeni bir Türkiye’ye, yeni bir Ortadoğu’ya uyanıyoruz. Çağrımı bağrına basan gençler, yüce kadınlar, söylemlerimi baş göz üstüne diyerek kabul eden dostlar, sesime kulak kesilen insanlar, bugün yeni bir dönem başlıyor.

Silahlı direniş sürecinden, demokratik siyasi sürece kapı açılıyor. Siyasi sosyal ve ekonomik yanı ağır basan bir süreç başlıyor. Demokratik hakları özgürlüğü eşitliği esas alan bir anlayış gelişiyor.

Biz onlarca yılımızı bu halk için feda ettik, büyük bedeller ödedik, helal olsun. Bu fedakarlıkların bu mücadelelerin hiç biri boşa gitmedi. Kürtler öz benliğini, aslını ve kimliğini yeniden kazandı kutlu olsun.

Artık silahlar sussun fikirler konuşsun noktasına geldik. Yoksayan inkar eden dışlayan modernist paradigma yerle bir oldu. Akan kan Kürdüne, Türk´üne, Laz´ına, Çerkez´ine bakmadan bu coğrafyanın ta bağrına akıyor. Ben bu çağrıma kulak veren milyonların şahitliğine diyorum ki, artık yeni bir dönem başlıyor. Silah değil, siyaset öne çıkıyor.

Yine diyorum ki artık silahlı unsurlarımızın sınır ötesine çekilmesi aşamasına gelinmiştir. Yüreğini bana açan bu davaya inanan herkesin sürecin hassasiyetlerini sonuna kadar gözeteceğine inanıyorum. Bu bir son değil, yeni bir başlangıçtır. Bu mücadeleyi bırakmak değil daha farklı bir mücadeleyi başlatmadır.

Kürt halkı ve Anadolu´ya yaraşır şekilde tüm halkların eşit ülkesinin oluşması için herkese hepimize büyük sorumluluklar düşüyor. Bu nevroz münasebetiyle en az Kürtler kadar Ermenileri, Araplar ve diğer halk topluluklarına da özgürlük ve eşitlik ışıklarını, kendi ışıkları olarak görmeye ve yaşamaya çağırıyorum.

Saygıdeğer Türkiye halkı, bugün kadim Anadolu’yu Türkiye olarak yaşayan Türk halkı bilmeli ki, Kürtlerle bin yıla yakın İslam bayrağı altındaki ortak yaşamları, kardeşlik ve dayanışma hukukuna dayanmaktadır. Gerçek anlamında bu kardeşlik hukukunda, fetih inkar red ve imha yoktur, olmamalıdır. Kapitalist moderniteye dayalı son yüzyılın baskı imha ve asimilasyon politikaları halkı bağlamayan iktidar elitinin tüm tarihi ve kardeşlik hukukunu reddeden çabaları reddetmektedir. Bu zulüm cenderesinden ortaklaşa çıkış yapmak için hepimizin ortadoğunun temel iki stratejik gücü olarak, kendi öz kültür ve uygarlıklarına uygun şekilde demokratik modernimizi inşa etmeye çağırıyorum. Bu çağrıma bir cevap yok mu?

Zaman çatışmanın, birbirlerini horlamanın değil, ittifakın, birlikteliğin ve helalleşmenin zamanıdır. Çanakkale’de omuz omuza şehit düşen Türkler ve Kürtler, 1920 Meclis’ini birlikte açmışlardır. Ortak geçmişimizin ortaya koyduğu gerçek, ortak geleceğimizi de birlikte kurmamız gerektiğidir. TBMM’nin kuruluşundaki ruh bugün de yeni dönemi aydınlatmaktadır.

Bütün ezilen halkları, ezilen sınıf olan kadınları, ezilen mezhepleri, tarikatlarını, işçi sınıfın temsilcilerini ve sistemden dışlanan yoksayılan  herkesi demokratik modernite sisteminde yer tutmaya, zihniyet ve formunu kazanmaya çağırıyorum. Ortadoğu ve Ortaasya kendine uygun bir demokratik bir düzen aramaktadır.  Yeni bir arayış ekmek kadar su kadar ihtiyaç hale gelmiştir. Bu modele, yine Anadolu ve Mezopotamya’nın onu inşa etmesi kaçınılmazdır.

Tıpkı yakın tarihte Misak-ı Milli çerçevesinde, Türklerin ve Kürtlerin öncülüğünde gerçekleşen Kurtuluş Savaşı’nın derinleşmiş bir türevini yaşıyoruz. Tüm bu kesimleri eşitlikçi özgür ve demokratik ifade tarzının örgütlenmesini gerçekleştirmeye çağırıyorum.

Bu toprakların tarihselliğinde önemli bir yer tutan, biz kavramının genişliği ve kapsayıcılığı, dar iktidar elitleri eliyle teke indirilmiştir. Biz kavramına, eski ruhunu vermenin zamanıdır. Bizi bölmek ve çatıştırmak isteyenlere karşı bütünleşeceğiz. Ayrıştırmak isteyenlere karşı inat birleşeceğiz.

Zamanın ruhunu okuyamayanlar tarihin çöp sepetine giderler. Suyun akışına direnenler uçuruma sürüklenirler. Ortadoğu halkları kökleri üzerinden yeniden doğmak ve ayağa kalkmak istiyorlar. Bu Nevroz hepimize yeni bir müjdedir. Hz Musa, Hz İsa ve Hz Muhammed’in mesajlarındaki hakikatler bugün yeni müjdelerle harekete geçiyor. İnsanoğlu kaybettiklerini geri kazanmaya çalışıyor.

KURULUŞUN’DAN GÜNÜMÜZE TERÖR ÖRGÜTÜ PKK

PKK  (KÜRDİSTAN İŞÇİ PARTİSİ )PARTİYA KARKEREN KURDİSTAN’IN  TARİHİ GEÇMİŞİ, EYLEMLERİ VE ANSİKLOPEDİK  GENEL BİLGİ

( KAYNAK: VİKİPEDİ)

2005´ten beri kullanılan Kürdistan İşçi Partisi bayrağı Aktif olduğu dönem 1978-günümüz Lider PKK´nın kurucusu ve uzun süre liderliğini yapan kısaltılmış adı “Apo” ile de bilinen Abdullah Öcalan, mahkûm bulunduğu cezaevi hücresinden, avukatları aracılıyla PKK´yı yönetmektedir.

Amacı: Türkiye, Irak, İran, Suriye topraklarının bir bölümünde Kürdistan adında sosyalist bir Kürt devlet kurmak. Aktif olduğu bölge Türkiye, Irak İran ve Suriye

İdeoloji : Kürt milliyetçiliği, Marksizm-Leninizm, Sosyalizm, Stalinizm, Maoizm ve Apoculuk’tur. Abdullah Öcalan, PKK´yı “Kürt proleter devrimci hareketi” ve “ulusal kurtuluş mücadelesi” olarak tanımlamıştır.

Yasal durumu: PKK´yı terör örgütü kabul eden ülke ve kuruluşlar tarafından yasa dışı terör örgütü ilan edilmiştir. Boyutu 1990´lı yılların başında 90.000 kadar militan. Günümüzde ise 10.000ile 6.000arası.

Kürdistan İşçi Partisi (Kürtçe: Partiya Karkerên Kurdistan ya da Kürtçe isminin kısaltmasıyla PKK, Türkiye´nin doğu ve güneydoğusu, Irak´ın kuzeyi, Suriye´nin kuzeydoğusu ve İran´ın kuzeybatısını kapsayan bölgede bir devlet kurmayı amaçlayan ve bu amaçla söz konusu toprakların Türkiye sınırları dahilinde kalan kısmına sahip olabilmek için güvenlik güçleri, köy korucuları ve sivillere karşı silahlı eylem yapan yasadışı silahlı örgüt. KADEK (Kürtçe: Kongreya Azadî û Demokrasiya Kurdistanê, Türkçe: Kürdistan Özgürlük ve Demokrasi Kongresi) ve Kongra-Gel (Halk Kongresi) isimlerini de kullanmıştır. PKK, 7. Parti Kongresi´nde bağımsız bir Kürdistan fikrinden vazgeçtiğini açıklamıştır.

PKK; Avrupa Birliği, ABD, Birleşmiş Milletler ve NATO ve bölgedeki Türkiye, Suriye, Irak, İran gibi birçok ülke ve uluslararası kuruluş tarafından terör örgütü olarak kabul edilmiştir. Ayrıca; ABD´nin uyuşturucu kaçakçıları listesinde bulunan etnik, ayrılıkçı, militanist bir örgüttür.

T.C. Emniyet Genel Müdürlüğünün yayınladığı “Türkiye´de hâlen faaliyetlerine devam eden başlıca terör örgütleri” listesinde “PKK/KONGRA-GEL (Kürdistan Halk Kongresi-KHK)” adıyla yer almıştır.

1974 yılında Abdullah Öcalan tarafından kurulan PKK´nın ideolojisi, Marksizm-Leninizm üzerine kuruludur. PKK´nın başlangıçtaki amacı; Kürdistan diye tanımlanan, Kürtlerin de yaşadığı, Türkiye´nin doğu ve güneydoğusu, Irak´ın kuzeyi, Suriye´nin kuzeydoğusu ve İran´ın kuzeybatısındaki bölgede, bağımsız sosyalist bir Kürt devleti kurmaktı.

 Bazı politikacı ve yazarlara göre, PKK, terör eylemleri için bazı Marksist-Leninist örgütler ile işbirliği yapmıştır. Bununla birlikte PKK´nın bazı ülkelerden maddi, manevi ve politik destek gördüğü öne sürülmektedir. Eylemlerinin finansmanının büyük bir kısmı yurt dışından sağlanmaktadır.[2

Tarihi

Faaliyet alanı büyük ölçüde Türkiye toprakları olmakla birlikte, Batı Avrupa´da, Irak ve İran topraklarında da etkinlik göstermektedir.

Doğu mitingleri

Türkiye İşçi Partisi 16 Eylül 1967´de Diyarbakır, 24 Eylül´de Silvan, 1 Ekim´de Siverek, 8 Ekim´de Batman, 15 Ekim´de Tunceli, 22 Ekim´de “Doğu Mitingleri” düzenlemiştir. 23 Mayıs 1971´de Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) kurulmuştur.

Apocular dönemi (1974-1978)

PKK´nın organizasyon olarak geçmişi 1974´de “Ankara Democratic Patriotic Association of Higher Education” olarak başlamaktadır.[32][33] Grup, bu dönemde büyük ölçüde öğrencilerden oluşmakta ve başında Abdullah Öcalan bulunmaktadır. Ankara´da kurulan organizasyon kısa bir süre içinde Güneydoğu Anadolu´ya taşınmış ve bölgedeki genç Kürtler arasında propaganda faaliyetlerinde bulunmuştur.

Yazının devamı için http://tr.wikipedia.org linkine tıklayınız…

Zonguldak’ta Devr-i Alem

Devr-i Alem  ve Belgesel Yayıncılık olarak dünya coğrafyasındaki gezimizi sürdürürken Anadoluyu’da ihmal etmiyoruz. Şimdide tarih, kültür, turizm diyarı Karaelmas’ın ve siyah altın olan taş kömürünün başkenti Zonguldaktayız. Zonguldak yanı başımızda. İstanbul ve Ankara’ya çok yakın. Fakat gitmiyoruz. Biz Zonguldak’ı adım adım gezip Devr-i Alem farkı ile belgeselleştiriyoruz. Zonguldak’ta ilk olarak Zonguldak Valimiz sayın Erol Ayyıldız’ı ziyaret edip, röportaj yaparak belgesel çekimlerimize başladık. Sayın valimiz Devr-i Alem kameralarına Zongulak ile ilgili çok önemli bilgiler verdi.

ZONGULDAK’TA TARİHE NOT DÜŞÜP, ZAMAN NOTERLİK YAPIYORUZ

İnsan sürekli yeni yerler keşfetmek, yeni coğrafyalarda yeni insanlarla tanışmak ister. İçindeki merak duygusu onu uzun yolculuklara seyahatlere yöneltir. Bir tutkuya dönüşür geziler. İşte biz de yollardayız. Yürüdükçe, Yeni yüzler, yeni mekanlar gördükçe içimiz büyük bir sevinçle doluyor. Anadolu halkının sıcaklığının hissediyoruz.

Devr-i Alem – Belgesel  Yayıncılık  kameraları eşliğinde  Zonguldak İlini adım adım gezerek tarihe not düşüp zamana noterlik yapmak istiyoruz.

Zonguldak, Batı Karadeniz Bölgesi’nde, Karadeniz’e batı ve kuzeyden kıyısı olan bir ildir. 3.309 km²lik yüzölçümüyle Türkiye topraklarının binde altısını kaplar. Karadeniz kıyılarından başlayan il toprakları, kuzeyden Karadeniz, kuzeydoğudan Bartın, doğudan Karabük, güneyden Bolu, batıda Düzce illeriyle çevrilidir.

Zonguldak yönetsel anlamda Merkez İlçe, Alaplı, Çaycuma, Devrek, Gökçebey ve Kdz.Ereğli ilçelerinden oluşmuştur.

KISACA ZONGULDAK

Yüzölçümü: 3.309 km2,

Nüfusu: 612.406

İlçeleri: Merkez, Alaplı, Çaycuma, Devrek, Ereğli, Gökçebey..

Türkiyenin Kömür Havzası.. Bir sanayi ve liman kenti.. Ereğli Demir Çelik Fabrikasıyla, Cehennem ağzı mağarasıyla, tarihi yapıları ve doğal zenginlikleriyle karadenizin en güzel şehirlerinden biri. Zonguldak..

Zonguldak kuzeyden ve batıdan Karadeniz, Doğudan Kastamonu, kuzeydoğudan Bartın, Güneyden Bolu ve Çankırı illeriyle çevrili.

Zonguldak’ın Tarihi MÖ 8. yüzyıla uzanıyor. Denizcilikle uğraşan ve birer Frig boyu olan Heterler ve Mariyeddinler buranın bilinen ilk halkı. Daha sonra Kimmerler.. Kimmerlerin hakimiyeti kısa sürmüş. Medler Frigyalılar ve lidyalıların ardından bir süre Persler burada hüküm sürmüş. Roma bizans derken 1084 yılında Anadolu Selçukluların eline geçmiş. Sonra yine Bizans. 1335 yılında candaroğulları beyliğinin eline geçen şehir, Fatih Sultan Mehmet tarafından Osmanlı topraklarına katılmış. 1923’te ise Türkiye Cumhuriyetine bağlı bir il olmuş.

Türkiyenin Kömür havzası olan Zonguldakta ekonomik hayat madencilik ve sanayiye dayanıyor. Aynı zamanda bir liman kenti olan zonguldak’ın çevresi doğal güzelliklerle çevrili. Kentin güneydoğusunda bulunan Devrek birbirinden güzel işlemeli bastonlarıyla tanınıyor. Türkiyenin en güzel bastonları burada eğilip bükülüyor. Baston atolyelerinin sayıları azalmaya yüz tutmuş ama siz yine de bir atolyeye girip bu mesleğin nasıl icra edildiğini görebilir en güzellerinden bir baston satın alabilirsiniz.

ZONGULDAK İLÇELERİNİ GEZİYORUZ

Zonguldaktaki Ereğli bir sanayi limanı. Demir çelik fabrikalarının bulunduğu Ereğli ayrıca çileği ile de ünlü. Ereğlinin doğusunda yer alan Cehennem ağzı mağarası bir çok turistin uğrak yerlerinden biri. Mitolojiye göre Herkül bu mağaranın içinde Kerberos köpeğini öldürmüş.

Zonguldak, maden kömürü bulunana kadar bir köydü. Şehrin bulunduğu kesim bataklık ve sazlı olduğu için gemici dilinde bu anlama gelen Zongalık diye anıldığı anlatılır. Daha sonra bu kelime değişikliğe uğrayarak bu günkü Zonguldak adını alır.

Zonguldak’ı Zonguldak yapan Uzun mehmet’in Niren Deresinde bulduğu kara kara taşlar. Ereğlinin kestaneci köyünden bir deniz eri “Uzun Mehmet” Niren deresi boyunca bir yürüyüş yaparken derenin taşıdığı molozlar arasında siyah taşlar gördü. Topladığı bu kara taşlar ocakta yanınca çok sevindi. Ve istanbulun yolunu tuttu. Padişaha gösterdi. Bunun karşılında avucuna tam elli altın sayıldı. 1829’daki bu buluş Türk kömür işletmeciliğinin başlangıcını oluşturur.

ÇOBAN ÇEŞMESİ ŞİİRİ

Karadeniz Ereğlisinin az ötesinde Denizin kıyısında bir mesire yeri var. Bu mesire yerinde bir de şiirlere ilham olan hakkında hikayeler anlatılan Çoban çeşmesi.. Halk çoğu zaman bayram tatillerini burada geçirir. Burası tabii güzelliklerin yanında gürül gürül akan buz gibi suyuyla da meşhur. Çoban çeşmesinin hikayesini herkes bilir biz de anlatalım. Bir zamanlar Ereğli beyinin oğlu ava çıkar. Ağustosun sıcağında saatlerce at koşturur. Yorulur ve su içesi gelir. Bir koyun sürüsü görür. Yaklaşır ve çobandan su ister. Çoban orada bulunan bir kayaya elindeki çomağıyla vurur. Oradan su fışkırır. Delikanlı içer ama hayretler içindedir. Çobana bunu nasıl yaptığını sorar çoban da sen kan dökersin ben de gönül yaparım cevabını verir. İşte işin sırrı bu der. O günden sonra delikanlı avı bırakır ve gönül yapmak için yemin eder. İşte bu çeşme o günden bu güne akıp durur. Gelenlerin de bağrını serinletir. Buraya yolunuz düşerse bu sırlı çeşmeden kana kana su için, suyu yudumlarken ayrı bir lezzet alacak ve ferahlayacaksınız.

Zonguldak’taki Ereğli müzesi gerçekten görülmeye değer. İlk defa 1988 yılında hizmete açılmış olan müzde Grek, Bizans, Roma dönemlerine ait sütun başlıkları, cam kaplar, takılar, çeşitli madeni eşyalar, araç gereçler sergileniyor. Ayrıca Abbasi, Emevi, Sasani, Artuklu, Selçuklu, ve Osmanlı dönemlerinden kalma sikkeleri de bu müzede bulabilirsiniz. Bunun yanında silahlar mühürler tütünle ilgili eşyalar eski tesbihler saat ölçü ve tartı aletleri ve buna benzer bir çok yöresel etnografik eser bu müzede.

Zonguldak’taki Herakleia pontica, acheron vadisi, Tion, Filyos gibi ören yerleri bir çok yerli ve yabancı turistin ilgi odağı. Ayrıca su tesisleri, çeştepe fener kulesi, krispos anıt mezarı ve herkül sarayı şehrin önemli tarihi kalıntıları arasında bulunuyor.

Bir de Bizans kilisesi Ayasofya camiini görebilir Ereğli Kalesi’ne çıkıp şöyle bir şehri izlemeyebilirsiniz. Buradan şehrin görüntüsü harika.

ZONGULDAK’IN 2091 ŞEHİDİ VAR

Milli Savunma Bakanlığının Resmi kayıtlarına göre Zonguldak’ta Balkan Savaşı, Birinci Cihan Harbi, Sarıkamış, Çanakkale, Kurtuluş Savaşı, Kore ve Kıbrıs Barış Harekatı’nda ve benzeri mücadelelerde 2091 şehit verilmiş. Bugün Zonguldak merkezde bulunan Zonguldak şehitliği Mehmetçiğimizi bağrında barındırıyor. Sadece bu şehitler değil, Zonduldak’ta kömür ocaklarına sayısız şehit verdik. 1800’lü yıllardan günümüze maden ocaklarında verdiğimiz binlerce şehidin listesi maden ocağı şehit anıtında yer alıyor. Bizlerde bu şehitlik anıtı ziyaret edip, aziz şehitlerimize Fatiha okuyor, dua ediyoruz.

Şehirden ayrılmadan bu yöre mutfağının leziz yemeklerini tatmak gerek. yemekler ağılıklı olarak unla yapılıyor burada. Yine de yemekler çok lezzetli. Dünyanın en lezzetli kestanesi olan Kuzu kestanesi de buradaki ormanlarda yetişiyor. Kuzu kestanesini yemeden Zonguldak’tan ayrılmak olmaz doğrusu.

Marka Şehir Bartın’ın Vefalı Valisi

Vefa önemli. Bartın Üniversitesi Öğrenci konseyinin  18 Mart Şehitler Günü ve Çanakkale Zaferinin 98. Yıl dönümü dolayısıyla düzenlediği programda konuşmacı olarak şehitlerimizi hayır ve rahmetle andık. 2008 yılında kurulan ve son yıllarda İslami İlimler Fakültesi kurulan Bartın Üniversitesi gittikçe gelişen ve büyüyen bir üniversite.

“Çanakkale’den 10 Cephe’ye” Şehitlere Vefa konulu konferansın açılış konuşmasını yapan ve adaşım olan Bartın Üniversitesi Öğrenci Konseyi Başkanı İsmail Kuşçu ve Emre beyin daveti ile Bartın Üniversitesine konuşmacı olarak katıldım. İsmail ve Emre bey aynı zamanda Devr-i Alem belgesel TV programlarını yakın takip ediyor ve izliyorlar. Ve kendilerinin daveti ile Bartın’da misafir olduk. Anlamlı bir günde aziz şehtlerimizi andık ve Çanakale’den Kurtuluş Savaşı’na adlı belgesel gösterimini salonu tıklım tıklım dolduran öğrencilere sunduk. Önce belgesel gösterimi sonra 1 saatlik konuşma yaptıktan sonra öğrencilerle karşılıklı olarak ayrıntılı soru cevap alışverişinde bulunduk. Programa katılan Bartın Üniversitesi Rektör Yrd. Prof. Dr. Azize Toper Kaygın hanımda konferansın öğrenciler açısından çok faydalı oduğunu belirterek, böyle anlamlı birgün ile ilgili çok önemli bilgiler verdi. Öğrenciler tarafından büyük ilgi gören belgeselimiz www.gebzegazetesi.com.tr ve www.belgeselyayincilik.com sitelerimizde Devr-i Alem TV’den  izleyebilirsiniz.

2008 yılında kurulan Bartın Üniversitesi çok dinamik ve hareketli. 8000 öğrencinin eğitim gördüğü üniversite gerçekten çok bilgili. Zonguldak Çaycuma’da faaliyete geçen havalimanı ile Bartın’a oldukça ziyaretçi gelmekte. Osmanlılar zamanında Cenevizlerin elinden alan ve Çeşmi Cihan yani cihanın gözü anlamına gelen yer olarak  nitelendiren Fatih Sultan Mehmed Bartın’a çok önem vermiştir. Tarihi, kültürü ve doğası ile çok değerli bir coğrafyaya ev sahipliği yapan Bartın’ın nüfusu az olmasına karşın üniversite öğrencileri şehire çok canlılık katmış. İnşaat sektörü ise hızla gelişim gösteriyor.

Marka şehir Bartın’ın vefalı valisi

Bartın ziyaretimizde 1980’li yıllarda Gebze’de Kaymakam adayı olarak Mülki İdare Amirliği görevi yaparak Kocaeli’de çok faydalı hizmetlerde bulunan ve daha sonra İçişleri Bakanlığı Mülkiye Teftiş Kurulu’nun üyesi olarak Mülkiye Müfettişi ve müteakiben Mülkiye Başmüfettişi ünvanlarıyla görevlerini yürüten vefa insanı çok değerli dostum Bartın Valisi Bülent Savur beyin misafiri olduk.

Bizi çok sıcak ve samimi bir şekilde ağırlayan ve sayın Vali Bülent Savur bey bizimle yakından ilgilenerek bizleri Bartın’ın ve dünyanın gözbebeği Amasra ilçesi ve İnkum beldesinde gezdirdi. Nice insanlar var ama vefa namına hiçbirşey bulamazsınız. Vali Savur bey gerçekten hem vefalı hemde sevdalı. Tam bir Bartın aşığı olan vali bey ile Bartın’da Devr-i Alem yaparak hem kendisinden Bartın ile ilgili çok önemli bilgiler aldık hem de geçmiş güzel günleri yad ederek Gebze’yi konuştuk. Ertesi gün bizi tekrar misafir eden çok değerli hizmet insanı Vali Bülent Savur bey ile çok önemli röportajlar yaparak kendi ağzından yapmış oldukları hizmetleri ve Bartın’ın tarih, kültür ve turizmde çok önemli noktaya geldiğini öğrendik.

Bartın ve Amasra belediye başkanları Devr-i Alem’e konuştu

Bartın’da belgesel çekimlerimizi Bartın Belediye Başkanı Cemal Akın ve Amasra Belediye Başkanı Emin Timur sürdürerek tarihe not düşüp, zamana noterlik yaptık. Belediye başkanları ile yaptığımız röportajda sayın Akın ve Timur beyler; tarihiyle, doğasıyla geçmişten günümüze hep ilgi çeken ve ülkemizin çok değerli bir bölgesi olan Bartın’ın ve Amasra’nın Koca Fatih tarafından bizlere miras bırakıldığını vurgulayarak, kendilerininde bu mirasa sahip çıktıklarını ve herkesin bu güzellikleri yaşaması için davet ettiklerini ifade ettiler.

 Bartın’daki gezimizde çok değerli bir şahsiyetle tanışma şerefinede vardık. Kendisini Bartın’a adıyan ve Bartın doğumlu olan Prof. Çetin Asma ile Bartın’da belgesel çekimleri yaparak, Bartın’ın geçmişi ile ilgili bilgiler aldık. Bazı insanlar vardır pek görünmez ama adeta gizli bir tarihtir. Çetin beyde öyle bir insan. Aslında ilkokul mezunu olan Çetin beyi biz profesör olarak görüyoruz. 200 yıllık tarihi evde yaşayan Çetin bey, bizi Bartın’da gezdirdi ve çok yakından ilgilendi.

 Bartın ticaret ve sanayi odası başkanından davet

Bartın’da bir başka durağımız ise Bartın ticaret ve sanayi odası. Bartın ticaret ve sanayi odası başkanı İsmail Toksöz’ü makamında ziyaret ettik. Devr-i Alem kameralarına konuşan Toksöz bizlere Bartın’ın ticaret ve sanayi potansiyeli ile ilgili çok önemli bilgiler verdi. Bartın’ın yılın 12 ayı gezilebilecek ve yaşanabilecek muhteşem güzelliklere sahip olduğunu belirten başkan Toksöz, sanayici ve girişimcileri bölgeye yatırım yapmaları için davet etti.

Evet Bartın ile ilgili anlatılıp söylenecek çok şey var. Bartın gerçekten görülmeye ve gezilmeye değer bir ilimiz. Buralar anlatılmaz yaşanır. Sizleri de Devr-i Alem olarak dünyanın gözbebeği olan Bartın’a, Amasra’ya ve diğer güzel ilçelerine davet ediyoruz.

Bartın’da Devr-i Alem

Sizler bu satırları okuduğunuzda bizler Bartın’da aziz şehitlerimizi hayır, minnet ve şükran ile anmış olacağız. Bartın Üniversitesi Öğrenci Konseyinin daveti ile “Çanakkale’den 10 Cepheye” Şehitlere Vefa konulu konferansta konuşma yaptım. Konferansta ayrıca Çanakkale’den Kurtuluş Savaşına bir de belgesel gösteriminde bulundum.

15 yıldır başta Çanakkale olmak üzere dünya coğrafyasındaki şehitliklerde araştırma yapmaktayım. Yemen’den Kırım’a Sarıkamış’tan Galiçya’ya Kurtuluş Savaşı’ndan Kore’ye birçok belgesel çekerek kültür hizmeti olarak telif ücreti almadan birçok televizyon kanalına dağıttım. Belgesellerimiz internet sitelerimizde de yayınlanmakta.
Bartın’da  vermiş olduğumuz konferans ve belgesel gösteriminin yanısıra 1460 yılında Fatih Sultan Mehmet Han tarafından savaşılmadan zaptedilen Amasra’da, Devr-i Alem ekibi olarak belgesel çekimleri gerçekleştirdik. Devr-i Alem kameralarına konuşan Amasra Belediye Başkanı Emin Timur bey Amasra’nın tarihi, kültürü ve turizm değerleri ile ilgili çok önemli bilgiler verdi.

Bartın ile ilgili hazırlayacağımız belgeselimizin senaryosunu sizlerle paylaşıyoruz. Ayrıca Çanakkale Kara Savaşları ve Deniz Zaferleri belgeselimizi www.gebzegazetesi.com.tr ile www.belgeselyayincilik.com adresimizden Devr-i Alem Belgesel TV’den izleyebilirsiniz.

 TARİH, KÜLTÜR VE SOSYAL YAŞANTISIYLA BARTIN

Bartın´ın tarihi eski çağlara dayanıyor. Birçok medeniyet gelip geçmiş buradan. 8. yüzyılda Müslüman Araplar İslamiyeti yaymak için buraya gelmişler. Osmanlı zamanında Fatih Sultan Mehmet Cenevizlerin elinden şehri almış ve burayı Amasra yapmış. Çeşmi Cihan yani cihanın gözü ünvanını layık görmüş koca Fatih. Bundan sonra Amasra mutlu yıllarına kavuşmuş içinde yaşayan halkını da mutlu etmiş.

Bartın Adının Kaynağı

“PARTHENİA” dan Bartın’a dönüşen adın kaynağı “PARTHENİOS” dur. Bartın Irmağının antik çağdaki adı olan Parthenios; Yunan mitolojisinde,Tanrıların Babası OKENAUS’ un çocukları olan yüzlerce tanrıdan birisi ve “Sular Tanrısı “ dır. ”Sular İlahı veya Muhteşem Akan Su “anlamlarına gelir.

Antik çağda Parthenios adı verilen Bartın Irmağının kenarında kurulan Bartın Kentinin PARTHENİA adıyla anıldığı ve zamanla Bartın’a dönüştüğü yazılı kaynaklardan anlaşılmaktadır.

Eski Çağlarda Bartın

Bartın’ın ilk sahiplerinin, M.Ö.14.yy.da Gaskalar ve M.Ö.13.yy’da Hititler olduğu kabul edilmekte, daha sonra Bolu Havalisine yerleşen Bitinyalılar ile Kastamonu Havalisinde hüküm süren Paflagonya’lıların, sınırlarını Parthenios’a kadar Genişlettikleri böylece Bartın Topraklarının bu iki egemenliğin sınırları içinde yeraldığı bilinmektedir.M.Ö.12.yy. sonlarında Bithynie Bölgesindeki Bartın Friglerin, Paplagonie Bölgesindeki Amasra Fenikelilerin eline geçmiş, Fenikeliler; Amasra (Sesamos), Ereğli (Heraklia), Sinop(Sinope) ve Tekkeönü’nde (Kromna) ilk Sayda Kolonilerini oluşturmuşlardır.

M.Ö. 9.yy.da Akdeniz’deki güç dengelerinin bozulmasıyla Fenikeliler ve ortakları Karyalılar Amasra ve Kromna’yı terkettiler. Bartın ve çevresi,M.Ö.7.yy. sonlarında Kimmerlerin, M.Ö.6. yy.da Lidyalıların, M.Ö.547 yılında da Perslerin hakimiyetine girdi. 216 yıllık Pers döneminde Karadeniz Kolonileri Perslon dostluğu sayesinde uzun süre bu statülerini korudular.

M.Ö. 334 yılında, Makedonya Kralı İskender, Perslerin hakimiyetine son vererek bölgenin sahibi oldu. Bartın ve Ulus’un yönetimini “General Eumenes”, Amasra ve Tekkeönü’nün yönetimini de Fridya Satrabına bıraktı. Ancak, Amasra yönetimi M.Ö.302-286 yılları arasında el değiştirerek Kraliçe Amastris tarafından yönetilmeye başlandı.M.Ö. 12. yy’dan beri Sesamos adıyla anılan kent 16 yıllık Kraliçe Amastris Döneminden sonra kraliçenin adını aldı.Bu dönemde; Kromna (Tekkeönü), Tios (Filyos-Hisarönü) ve Kyteros (Gideros) sitelerinden oluşan Symoikismos Siteler Birliğine Başkent oldu.M.Ö.286 yılında Kraliçe Amastris,oğulları tarafından bindiği gemi batırılmak suretiyle öldürülünce kent yeniden Eumenes’ce yönetilmeye başlandı.Amasra ve Bartın çevresi yöredeki savaşlar sonrasında M.Ö.279 yılında Pontus Krallığının egemenliğine girdi.

Bizans  Döneminde Bartın  ve Amasra

M.Ö. 70 yılında Anadolu’ya giren Romalılar Pontus Krallığının Egemenliğine son vererek  yöreye sahip oldular. Roma döneminde Bitinya ve Pontusun Paflagonyadaki bölümü Bitinya-Pontus eyaleti olarak Satraplıkla yönetilmeye başladı.Amasra bu eyaletin Pontus bölümü başkenti oldu.M.S.395 yılına kadar Roma İmparatorluğu’nun, Roma-Bizans bölünmesi üzerine  de Bizans’ın payına düşen Bartın ve çevresi uzun yıllar Bizansın hakimiyetinde kaldı.

Ortaçağda Bartın ve Amasra

Bartın ve çevresi M.Ö. 390 yıllarında Hazar hükümdarı Sahip Han komutasındaki Peçenek ve Kumanların, M.S. 798 yıllarında Abdülmelik komutasındaki Müslüman Arapların, 800 yıllarında Selçukluların ve 865 yıllarında da Rusların yoğun akınlarına hedef oldu.

Türklerin yöreye ilgisi 1084 yıllarında başladı. Kutalmışoğlu Süleyman Bey’in Komutanlarından Emir Karatigin 1084 yılında Sinop, Çankırı, Kastamonu ve Zonguldak ’ı alarak yörede Bartın, Ulus, Eflani, Safranbolu ve Devrek’i de kapsayan bir Türk Emirliği kurdu. Ancak, 1086 yılında Süleyman Bey’in ölümü ve 1096 yılında başlayan 1.Haçlı Seferleri, Kuzeybatı Anadolu’ya yerleşen Türkler açısından ciddi sıkıntılar yarattı.Haçlı müttefiklerle Bizans arasında yapılan anlaşma sonrasında başta Amasra, Sinop ve Ereğli olmak üzere İstanbul’dan Samsun’a kadar tüm Karadeniz sahili yeniden Bizans’ın hakimiyetine girdi.

Bartın ve çevresi ise Bizans’tan sonra 11.YY sonlarında Anadolu Selçuklularının eline geçti.200 yıllık Selçuklu döneminden sonra 1326’da Kastamonu yöresine hakim olan Candaroğulları Beyliği ve 1392’den itibaren de Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yer aldı.

Osmanlı Döneminde Bartın

1402 yılında yapılan Ankara savaşı sonunda bir ara İsfendiyaroğlu Beyliği’nin eline geçen kent 1461 yılında tekrar Osmanlı Devleti egemenliğine girmiştir.1460 yılına gelindiğinde, Bartın ve Çevresi; Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde, Amasra ise Ceneviz Kolonisi idi. Anadolu’da Türk birliğini sağlamak Cenevizlilerin elinde bulunan Karadeniz ticaretini ve denizyolunu ülkesine kazandırmak amacıyla Kuzey Anadolu Seferine hazırlanan Fatih Sultan Mehmet Han, ilk hedef olarak Amasra, Kastamonu ve Sinop’ seçti.1460 yılında, Fatih Sultan Mehmet Üsküdar’dan avlanmak bahanesiyle yola çıkarken, Mehmet Paşa Komutasındaki Osmanlı Donanması da denizden hareket etti.Fatih Bolu’ya geldiğinde Kastamonu ve Sinop yörelerine hakim olan ve Candaroğulları Beyliği’nin devamı sayılan İsfendiyaroğulları’nın Beyi İsmail Bey, padişaha kıymetli eşyalar göndererek bağlılığını bildirdi.Yoluna devam eden Fatih Ekim ayında Bartın’a gelip ordugahını bugünkü Orduyeri’ne kurdu.Donanmayla haberleşme sağlayan haberciler, Donanmanın Amasra açıklarında göründüğünü bildirdiklerinde, Amasra üzerine yürüyen Fatih, Ceneviz Senyoru’ndan kan dökülmemeden Amasra’yı teslim aldı.

Bartın, Osmanlı döneminin 1460-1692 yılları arasında Anadolu Beylerbeyliği’ne bağlı Bolu Sancağı sınırları içinde yer aldı. Bolu Sancağının kaldırılmasıyla 1692-1811 yılları arasında Voyvodalıkla yönetilen Bartın, 1811 yılında da Kastamonu Vilayetine bağlı olarak yeniden kurulan Bolu Sancağına bağlandı. Bu dönemde ticari potansiyeliyle bölgenin Pazar yeri olan ve Oniki Divan adını alan Bartın, 1867 yılında ilçe oldu. 1876 yılında da Belediye Teşkilatı kuruldu.

Cumhuriyet Döneminde Bartın

1920 yılında Zonguldak Mutasarrıflığına bağlanan Bartın’ın 1924 yılında Zonguldak’ın il olmasıyla birlikte bu ilin ilçesi haline gelmiştir. 07 Eylül 1991 tarihinde de 28.08.1991 tarih ve 3760 sayılı yasayla il statüsüne kavuşmuştur.

Bartın iline bağlı ilçelerden Osmanlı döneminde ilçe iken Cumhuriyetle birlikte bucak statüsüne düşürülen Amasra; 1987 yılında yeniden, Ulus; 1944 yılında, Kurucaşile; 1957 yılında ilçe olmuştur.

Bartın’ın halen Merkez, Amasra, Ulus ve Kurucaşile olmak üzere 4 ilçesi, Arıt Kozcağız, Kumluca ve Abdipaşa beldeleriyle birlikte 9 Belediye, 260 köyü vardır.

Kuzeyinde Karadeniz, güneyinde ve batısında Zonguldak, doğusunda Kastamonu bulunan bir batı Karadeniz kenti olan Bartın şehri, gür ormanları doğal kumsalları, eski ahşap evleri ile karşılar misafirlerini.

Bartın Irmağı’nı oluşturan Koca Irmakla Kocamaz Çayı’nın çevrelediği bir tepeciğe oturan Bartın gerçekten Karadeniz´in Nazlı güzeli. Yıllar önce şair Rıza Polat “Bartın Türküsüyle” bu güzele seslenmiş.

Görmedim gezdiğim yerlerde eşin

Bir başka koku var gülünde Bartın

Ant dağlarından doğar güneşin

Irmaklar kuşaktır belinde Bartın

Bartın´ın dik ve ormanlık yamaçlarını deniz ile buluşturan 59 km´lik kıyı şeridinde pek çok plaj bulunuyor. Deniz mevsimi kısa olmasına rağmen özellikle Amasra yoğun turist çekiyor. Amasra barındırdığı tarihi eserler, ünlü kalesi ve yat limanlarıyla mükemmel bir alternatif gezi durağı.

 Bartın´ın Amasra müzesinde Roma ve Bizans dönemlerine ait mimari parçaları, heykelleri, yazıt ve seramik eserleri görebilirsiniz. Ayrıca müzede el sanatlarıyla birlikte çeşitli etnografik eser sergileniyor.

Çarşıda Bosna valisi İbrahim Paşa tarafından yaptırılan İbrahim Paşa Camii’nin 150 yıllık bir geçmişi var. Halil Bey Camii, Fatih Camii, İçkale Mescidi görülmesi gereken diğer eserlerden.

  Milli Savunma Bakanlığı’nın resmi kayıtlarına göre Bartın´da Balkan Savaşı, Birinci Cihan harbi, Sarıkamış, Çanakkale, Kurtuluş savaşı, Kore ve Kıbrıs barış harekâtında ve benzeri mücadelelerde 798 şehit verilmiş. Şehitlerimizi minnetle rahmetle anıyoruz.

 Yağışlı ve ılıman iklimi, gür ormanları, dere ve şelaleleri ile Bartın, doğa sporları açısından büyük bir potansiyele sahip. Kurucaşile´deki Göldere şelaleleri, yemyeşil bir coğrafyanın içinde çağıldıyor. Burası güzelliğiyle gelenleri büyüler.

Yarınki köşemde tarihi, kültürü ve turizm değerleri ile Amasra ilçemiz ve Amsra Belediye Başkanı Emin Timur bey ile yaptığımız çok özel röportajın yazı ve belgesel fotoğraflarını sizlerle paylaşacağım…