Yunanlıların Baskı yaptığı Batı Trakya’da Devr-i Alem

On yıl önce Yunanistan?ın Mora yarım adası Atina, Pire, Selanik ve Kavala bölgesini  gezmiştik.  Rodos ve Girit? de belgesel çekimlerimiz olmuştu. Batı Trakya bölgesine  gitmek yeni nasıp oldu. 24 Temmuz 2013 günü   Batı Tarkya bölgesi Gümülcine kentine doğru Dimetoka?dan yola çıktık. 150 km?lik yolumuz üzerinde Türk köyleri, verimli araziler, bağ ve bahçelerden geçiyoruz. Rehberimiz yol üzerinde küçük bir köyü işaret ederek bu köydeki yapılan Camii?nin minaresinin askeri uçuşları engellediği gerekeçesiyle Yunanistan Milli Savunma Bakanlığı tarafından köyün imam ve müezzinini 750 bin Euro cezaya mahkum ettiğini söylemesi Batı Trakya?daki gerçekleri gözler  önüne seriyor.

Dimetoka?dan itibaren Batı Trakya?da yaşanan sorun ve sıkıntıları her yerde görmek mümkün. yollarda Askeri araçlar artıyor, askerler her yerde dikkatimizi çekiyor. Daha önce Dimetoka sınırına yakın birçok bölge askeri bölge ilan edilerek sadece yabancı tursitlere değil Yunanlılara bile kapatılmıştı. Yavaş yavaş bazı bölgeler yerli ve yabancı tursitlere açılmış durumda. Rodop dağlarındaki Yörük Türkmen köyleri ile Pomak köylerinde Yunan devletinden kaynaklanan  sorun ve sıkıntılar yaşanıyor.

Belgeselci ve Gazeteci olarak Balkanlarda birçok ülkeyi gezdim. En sıkıntılı ve en sorunlu bölge Batı Trakya bölgesi. Avrupa Birliği ülkesi olan Yunanistan Batı Trakya?da kendi vatandaşları olan Türk azınlığa  zulüm ediyor, yakın bir geçmişe kadar ehliyet vermiyor, ev ve arazi satın almasına izin vermeiği gibi varandaş bile kabul etmiyordu. 24 Temmuz 1995?te şüpheli bir trafik kazası sonucu ölen Batı Trakya Türklerinin lideri Dr. Sadık Ahmet?in mücadelesi sonucu belli haklar alınabilmişti. Bunun için vefatının üzerinden 18 yıl  geçmesine rağmen halen Dr. Sadık Ahmet Batı Trakyalılar tarafından sevgi ve rahmetle anılıyor.

Batı Trakya?da yaşayan Türklerin çektiği sorun ev sıkıntılar ve Türkiye?de yaşayan Ortodoks Rumların hayatını karşılaştırdIğımızda insan geçekten üzülüyor. Türkiye?de sadece Rum azınlık değil, bütün azınlıklar her türlü hürriyete sahip özgürce yaşıyorlar. Batı Trakya?daki dram ve yaşanan sıkıntılar Türkiye?de her nedense fazla gündeme gelmiyor.

GÜMÜLCİNE?DE DEVR-İ ALEM

Gümülcine şehrinde ilk durağımız şehir merkezindeki Gümülcine Türk Gençler Birliği, Gümülcine Türk Öğretmenler Kulübü, Eşitlik ve Özgürlük  partisi genel merkezi oldu. Gümülcine?de kendimizi Anadolu?da herhangi bir semtte hissettik. Bizleri büyük bir ilgi v sevgi ile karşıladılar. Eşitlik ve özgürlük partisi genel merkezinde genel başkan önemli bilgiler verdi. Batı Trakya?da çekilen sorun ve sıkıntılardan örnekler vererek Türkiye?nin kendilerine sahip çıkılmasını istedi.

Gümülcine Türk Gençler Birliği?nin tabelasında Türk yazdığı için Yunanistan devleti tabeleyı mahkeme kararı ile söktürmüş. 1928 yılında kurulan Gümülcine Türk Gençler Birliğinin içerisinde tarihi fotoğraflar, Türk bayrağı ve afişler dikkat çekiyor. Gümülcnie Türk Gençler Birliği yetkilileride kendilerine yapılan haksızlıktan yakınıyorlar. Gençler Birliği?nin bir bölümünde ebru ve resim atölyesi kurularak sanat faaliyetleri icra ediliyor. Birliğin bahçesinde çınar ağaçları Gümülcine?nin tarihi geçmişine şahitlik yapıyor. Gümülcine?deki Türk ilim ve fikir adamlarının toplanarak fikir ürettikleri Çukur Kahve canlı ve hareketli. Batı Trakya? nın merkezi Gümülcine?de kendimizi  Anadolu?nun  her herhangi bir ilinde hissederek geziyoruz.

BATI TRAKYA

Trakya Bölgesi ya da Batı Trakya, kısaca Trakya bölgesinin Yunanistan´da yer alan bölümüdür. Yunanistan´ın en kuzeyi olduğundan Kuzey Yunanistan olarak da adlandırılmaktadır. Yunanistan´da Türkçenin konuşulduğu en yoğun bölgedir. Yaklaşık 50.000 Türk ve 100.000´in üzerinde Müslüman yaşamaktadır. Bölge, 3 alt yönetim birimine ayrılmıştır .Bu  bölgeler özetle şu adla anılmaktadır.

1. İskeçe ili başkent İskeçe

2. Rodopiili başkent Gümülcine

3. Evros ili başkent Dedeağaç

 Batı Trakya Bölgesi?nin  Başlıca kentleri şunlardır:

Dedeağaç , Gümülcine , İskeçe , Kumçiftliği, Dimetoka , Sofulu , Ferecik, Şapçı, Simavna

BATI TRAKYA’NIN MERKEZİ GÜMÜLCİNE

Gümülcine, Yunanistan´ın Trakya bölgesinde (Batı Trakya), Rodopi (Rodop) ilinin (nomos) merkezi ve önemli miktarda bir Türk nüfusun yaşadığı bir şehirdir. Şehrin 2001 toplam nüfusu 43362´dir. Gümülcine isminin bulunduğu bölgeye ilk yerleşen insanlardan olan kömürcü nine´den geldiği sanılmaktadır.

Gümülcine 1361 yılında Osmanlı topraklarına katılmış, 1913 yılında Bükreş Antlaşması ile Bulgaristan´a bırakılmış, 1920 yılında imzalanan San Remo Antlaşması sonucunda ise tüm Batı Trakya ile birlikte Yunanistan´a dahil edilmiştir. 1920 yılı itibariyle nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan Türkler, bugün Gümülcine nüfusunun yaklaşık yüzde 40´ını oluşturmaktadır.

GÜMÜLCİNE`DE BULUNAN TÜRK MAHALLELERİ

 Harmanlık, Kırmahalle, Mastanlı, Yenimahalle, Yenicemahalle. Çayüstü, Serdarmahalle, Tabakhane Mahallesi , Hamam Mahalles, Kumar, KozluköyMahalesi. Poşpoş Mahallesi, Yarımçınar, Bağlar Mahalles, Alankuyu, ArifhaneMahallesi,Şehreküstü Mahallesi

GÜMÜLCİNE ŞEHRİNE BAĞLI KÖY VE  YERLEŞİM BİRİMLERİ

Gümülcine,Kardere,Karacaoglan Büyük Müsellim, Yukarı Aralıkburun ,Yukarı Adadere ,İricanhisar, Kalkanca , Kafkasköy, Yabacıklı ,Hasköy ,Kargılısarıca. Kalfa,Kozluköy . Küçükköy , Aşağı Adadere , Tuzcuköy , Büyük Sungurlu . Adadere,Kurtbeyli , Küçük Adaören , Küçük Sungurlu , Aralıkburun , Dereköy , Murhan , Killik , Sarancına ,Demircili , Baraklı , Semetli , Bulduklu , Çuhacılar,  Yahyabeyli , Seymen, Ballahor ,Kalenderköy , Aşağı Sirkelli ,Yukarı Sirkeli , Satıkköy, Dundarlı , Yeniköy , Domruköy , Değirmendere , Payamlar , Bulatkoy, Haci Ören, Musacık , Hemetli , Koz Dere , Gerdeme , Keziren , Kuvanlık , Çalabı, Eşekçili , Gebecili , Ayazma , Yuvacılı , Sendelli , Menetler , Basirliköy , Kuzuren , Kozlukepir , Sinirdere , Kurcali, Kücük Müsellim , Çepelli , Kayrak  ( Kaynak: Vikipedia)

BATI TRAKYA´DA NELER OLUYOR?

 

Rumeli Balkan Federasyonun Yunanistan’ın Batı Trakya bölgesine düzenlediği Dr. Sadık Ahmet’i anma ve Batı Trakya’da Ramazan kültürü gezisine biz de davetliydik. Koşukavak Turzim’in sahibi değerli dostum Rıfat Yakupoğlu ile birlikte Gebze’den yola çıktık. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Topkapı sosyal tesislerinde fedarasyon tarafından düzenlenen iftar yemeğine katıldık.

1453 PANAROMA MÜZESİNİ GEZDİNİZ Mİ?

İftar öncesi Topkapı?da ki 1453 İstanbul?un Fethi ve Panaroma Müzesini gezme fırsatım oldu. Muhteşem bir müze. Her yıl yerli ve yabancı 1 Milyon?dan fazla ziyaretçi ağırlıyor. Bugüne kadar burayı ziyaret etmeyenler büyük bir eskiskilk içerisinde. Müzede Fatih Sultan Mehmed ve İstanbul?ın fethi ile ilgili önemli bilgilere yer verilmiş. Panaroma bölümünde görüntü, ses efektleri, görsel malzeme ile İstanbul?un fethi canlandırılmış. Kendinizi müzede İstanbul?u fetheden askerlerin içerisinde hissediyor, bir anda Allah Rasulünün övgüsüne mazhar olan İstanbul?un fethini yaşar gibi oluyorsunuz.

İSTANBUL´DA İFTAR, EDİRNE´DE SAHUR

Balkan ve Rumeli kökenli 100?den fazla derneğin üst çatı kuruluşu olan Rumeli Balkan Federasyonu?nun Topkapı?daki iftar organizasyonu gerçekten muhteşemdi. İftarda Sağlık Bakanı ve aslen batı Trakyalı olan Dr. Mehmet Müezzinoğlu, AKP, CHP ve MHP?nin üst düzey yöneticileri, Milletvekilleri, yurt içi ve yurt dışından yüzlerce davetli ile iftar sofrasını paylaşmanın huzuru içinde olduk. Keşke iftar programlarında siyasiler konuşmasaydı. İftarın manevi huzurunu siyasiler biraz kaçırdı.

Batı Trakya?ya gidecek ekip olarak iftardan hemen sonra Koşuvak Turizm ile hemen Edirne?ye doğru yola çıktık. Otuz kişilik grubumuzda federsayon başkanı, gazeteciler, öğretim üyesi ve kültür adamları yer alıyordu. Edirne?de bizleri Şehit Aileri Derneği karşılayarak Sahur yemeği ikram ettiler. Ardından Selimiye Camii?nde sabah namazımızı kıldıktan hemen sonra Pazarkule sınır kapısından Yunanistan?a giriş yaptık.

OSMANLI´NIN 2. BAŞKENTİ DİMETOKA´DAYIZ

Yıllarca Dimetoka?ya gitmek için fırsat bulamamıştım. Edirne?ye 60 km. mesafede olan ve Osmanlı?ya Edirne?den önce 5 yıl başkentlik yapmış Dimetoka?ya doğru yola çıktık. Güneş yeni doğuyor.Ayçiçeği tarlaları ve üzüm bağları arasından geçerek Dimetoka?ya varıyoruz. Dimetoka?da ilk durağımız Çelebi Sultan Mehmed Camii oluyor. Mimarı tarzı, minaresi ile muhteşem bir eser. Yunanlılar 1952 yılında tamir etmek için  kapatmışlar. 50 yıldır tamirat bitmediği gibi, hiçbir çalışmada yok. Kitabeleri, taş işçiliği göz ve gönül okşayıcı. Kapıdaki kilitler, Camii?nin yanlız ve perişan hali içimizi sızlatıyor. Türkiye?de birçok Ortadoks Rum Kilisesi tamir edilirken, 1000 Müslüman Türk?ün yaşadığı Dimetoka?daki bu Camii?nin perişan hali bizi rahatsız ediyor.

Dimetoka?daki gezimizi sürdürüyoruz. Küçük bir Camii ibadete açık. Dimetoka kalesi surları ile görkemli bir yapı. Kale burçlarından Meriç Nehri, Edirne Ovası, göz ve gönül ziyafeti sunuyor. Dimetokayı gezerken Rumlar bize Türkçe hoşgeldiniz diyor. Pazara giden bir Türk kadın çalışıp işlediklerini söylerken bizleri unutmayın diyede tembih ediyor. Dimetoka 1. Murad döneminde Edirnenin fethinden önce bir süre Osmanlı?ya başkentlik yapmıştı. Dimetoka?yı gezerken Osmanlı gözlerimizin önünde canlıyor. Dimetoka?dan Batı Trakya?nın merkezi Gümülcüne?ye giderken sizleri Dimetoka hakkında hazırladığımız bilgi notları ile başbaşa bırakıyorum. Dimetoka ile ilgili bilgi notlarını www.gebzegazetesi.com köşemden de okuyabilirisiniz.

DİMETOKA NERESİ?

Dimetoka Yunanistan?ın, Batı Trakya bölgesinde, Evros (Meriç) ilinin (nomos) sınırları içinde bir ilçedir.

Evros (Meriç) ilinin (nomos) sınırlarında Kızıl Çay´ında içerisinden geçtiği bir ilçedir. Türkiye sınırına 12 kilometre mesafede, Sofulu´nun 20, Dedeağaç´ın 90 kilometre kuzeyindedir.

Evvelce Plotinoupolis olarak anılan Didymoteichon Geç Bizans döneminden itibaren bölgesinde önem kazanmış, imparatorluğun son hanedanı Palaiologus´lara karısı aracılığı ile akraba olmakla hanedana bir anlamda dışarıdan giren rakip imparator VI. Yannis Kantakuzenos 26 Ekim 1341´de destekçilerince burada imparator ilan edildi ve uzun bir iç savaş sürecinden sonra 16 Mayıs 1346´da burada taç giydi. 1343´de Kantakuzenos´un karısı Eirene´in burada Bulgarlarca ablukaya alınması üzerinde yardıma çağırılan Aydınoğlu Gazi Umur Bey 380 gemi ve 29,000 askerle bölgeye gelerek Bulgarları Didymoteichon´dan uzaklaştırmayı başardı. 1345´de yine Aydınoğlu Gazi Umur Bey, yanında Saruhan Beyliği hanedanından Saruhanoğlu Süleyman Bey olduğu halde 20,000 süvari ile Orhan Gazi´nin evvelce buraya sevkettiği birliklere katılmış ve üç beyliğin müşterek kuvveti Didymoteichon bölgesini egemenliği altına başlayan Bulgar Şaki Momçilo´yu 7 Haziran 1345´de yenmeyi başarmışlardır.

OSMANLI DÖNEMİNDE DİMETOKA

1361´de Osmanlı Devleti topraklarına dahil edilmesinin ardından Dimetoka döneminde Balkanların önemli merkezlerinden biri haline geldi. Osmanlı padişahı I. Murad, Edirne´de Eski Saray inşa edilirken 5 yıl burada kalmış, oğlu Yıldırım Bayezid burada doğmuştur. Önemli bir Osmanlı mimari eseri olan (halen bakımsız durumdaki) Çelebi Sultan Mehmet Camii (Dimetoka Beyazıt Camii de denir) bu dönemde inşa edilmiştir. Kara Timurtaş Paşa oğlu Oruç Paşa´nın 1398, Feridun Ahmed Bey´in 1571 tarihli hamamları da bulunmaktadır.

Bu anlamda, Dimetoka´nın kısa bir süre için, Osmanlı Devleti´ne (Bursa´nın yanı sıra ve Edirne öncesinde) başkentlik yaptığı söylenenerek ?Darül Saltanat? da denmiştir.

18. yüzyılda ise, Rusya´ya karşı giriştiği Poltava Savaşı´nı kaybederek Osmanlı İmparatorluğu´na sığınan İsveç kralı Demirbaş Şarl, 1713-1714´de burada meskun tutulmuştur.

Dimetoka, esasen, 2. Balkan Savaşı´nda Enver Paşa tarafından Edirne ile birlikte geri alınan bölgenin içindedir. Ağustos 1913 Bükreş Antlaşması ile Bulgaristan sınırları içinde kalan Batı Trakya demiryolu hattının 50 km.lik bir kısmı Meriç´in batı kıyı şeridini takip ederek buradan geçmekteydi. Bu da, Bulgaristan iç bölgeleri ile Batı Trakya limanları arasındaki ulaşımın kısmen Türkiye topraklarından geçmesi sonucunu doğurmaktaydı. 1915 sonbaharında, Çanakkale Savaşı´nın kritik dönemleri aşıldıktan sonra, yeni saldırılara karşı Almanya´dan sevkedilecek malzemenin Türkiye´ye ulaşabilmesi için Bulgaristan´ın Almanya-Avusturya-Osmanlı İmparatorluğu ittifakı içinde savaşa girmesi çok önemli görülmekteydi. Savaşın her iki ittifak grubunun da uzun bir süre lobi yaptığı Bulgaristan, bu kritik bölgeyi (savaşın sonunu beklemeksizin) hemen terketmeyi kabul eden İttihat ve Terakki politikası ile cezbedildi. Böylece Dimetoka yöresi, 1915´de Bulgaristan´a bırakılarak bu ülkenin İttifak Devletleri tarafında savaşa girişinin rüşveti oldu.

I. Dünya Savaşı sonunda, Lozan Antlaşması ile kesinleşecek şekilde Yunanistan´a dahil edilmiştir.Günümüz Dimetoka´sının karşılaştığı en büyük sorun mütemadiyen Meriç Nehri´nin taşkınlarına uğramasıdır.

YUNANLILARIN BASKI YAPTIĞI BATI TRAKYA’DA DEVR-İ ALEM

On yıl önce Yunanistan’ın Mora yarım adası Atina, Pire, Selanik ve Kavala bölgesini  gezmiştik.  Rodos ve Girit’ de belgesel çekimlerimiz olmuştu. Batı Trakya bölgesine  gitmek yeni nasıp oldu. 24 Temmuz 2013 günü   Batı Tarkya bölgesi Gümülcine kentine doğru Dimetoka’dan yola çıktık. 150 km’lik yolumuz üzerinde Türk köyleri, verimli araziler, bağ ve bahçelerden geçiyoruz. Rehberimiz yol üzerinde küçük bir köyü işaret ederek bu köydeki yapılan Camii’nin minaresinin askeri uçuşları engellediği gerekeçesiyle Yunanistan Milli Savunma Bakanlığı tarafından köyün imam ve müezzinini 750 bin Euro cezaya mahkum ettiğini söylemesi Batı Trakya’daki gerçekleri gözler  önüne seriyor.

Dimetoka’dan itibaren Batı Trakya’da yaşanan sorun ve sıkıntıları her yerde görmek mümkün. yollarda Askeri araçlar artıyor, askerler her yerde dikkatimizi çekiyor. Daha önce Dimetoka sınırına yakın birçok bölge askeri bölge ilan edilerek sadece yabancı tursitlere değil Yunanlılara bile kapatılmıştı. Yavaş yavaş bazı bölgeler yerli ve yabancı tursitlere açılmış durumda. Rodop dağlarındaki Yörük Türkmen köyleri ile Pomak köylerinde Yunan devletinden kaynaklanan  sorun ve sıkıntılar yaşanıyor.

Belgeselci ve Gazeteci olarak Balkanlarda birçok ülkeyi gezdim. En sıkıntılı ve en sorunlu bölge Batı Trakya bölgesi. Avrupa Birliği ülkesi olan Yunanistan Batı Trakya’da kendi vatandaşları olan Türk azınlığa  zulüm ediyor, yakın bir geçmişe kadar ehliyet vermiyor, ev ve arazi satın almasına izin vermeiği gibi varandaş bile kabul etmiyordu. 24 Temmuz 1995’te şüpheli bir trafik kazası sonucu ölen Batı Trakya Türklerinin lideri Dr. Sadık Ahmet’in mücadelesi sonucu belli haklar alınabilmişti. Bunun için vefatının üzerinden 18 yıl  geçmesine rağmen halen Dr. Sadık Ahmet Batı Trakyalılar tarafından sevgi ve rahmetle anılıyor.

Batı Trakya’da yaşayan Türklerin çektiği sorun ev sıkıntılar ve Türkiye’de yaşayan Ortodoks Rumların hayatını karşılaştırdIğımızda insan geçekten üzülüyor. Türkiye’de sadece Rum azınlık değil, bütün azınlıklar her türlü hürriyete sahip özgürce yaşıyorlar. Batı Trakya’daki dram ve yaşanan sıkıntılar Türkiye’de her nedense fazla gündeme gelmiyor.

GÜMÜLCİNE’DE DEVR-İ ALEM

Gümülcine şehrinde ilk durağımız şehir merkezindeki Gümülcine Türk Gençler Birliği, Gümülcine Türk Öğretmenler Kulübü, Eşitlik ve Özgürlük  partisi genel merkezi oldu. Gümülcine’de kendimizi Anadolu’da herhangi bir semtte hissettik. Bizleri büyük bir ilgi v sevgi ile karşıladılar. Eşitlik ve özgürlük partisi genel merkezinde genel başkan önemli bilgiler verdi. Batı Trakya’da çekilen sorun ve sıkıntılardan örnekler vererek Türkiye’nin kendilerine sahip çıkılmasını istedi.

Gümülcine Türk Gençler Birliği’nin tabelasında Türk yazdığı için Yunanistan devleti tabeleyı mahkeme kararı ile söktürmüş. 1928 yılında kurulan Gümülcine Türk Gençler Birliğinin içerisinde tarihi fotoğraflar, Türk bayrağı ve afişler dikkat çekiyor. Gümülcnie Türk Gençler Birliği yetkilileride kendilerine yapılan haksızlıktan yakınıyorlar. Gençler Birliği’nin bir bölümünde ebru ve resim atölyesi kurularak sanat faaliyetleri icra ediliyor. Birliğin bahçesinde çınar ağaçları Gümülcine’nin tarihi geçmişine şahitlik yapıyor. Gümülcine’deki Türk ilim ve fikir adamlarının toplanarak fikir ürettikleri Çukur Kahve canlı ve hareketli. Batı Trakya’ nın merkezi Gümülcine’de kendimizi  Anadolu’nun  her herhangi bir ilinde hissederek geziyoruz.

 

BATI TRAKYA

Trakya Bölgesi ya da Batı Trakya, kısaca Trakya bölgesinin Yunanistan´da yer alan bölümüdür. Yunanistan´ın en kuzeyi olduğundan Kuzey Yunanistan olarak da adlandırılmaktadır. Yunanistan´da Türkçenin konuşulduğu en yoğun bölgedir. Yaklaşık 50.000 Türk ve 100.000´in üzerinde Müslüman yaşamaktadır. Bölge, 3 alt yönetim birimine ayrılmıştır .Bu  bölgeler özetle şu adla anılmaktadır.

1. İskeçe ili başkent İskeçe

2. Rodopiili başkent Gümülcine

3. Evros ili başkent Dedeağa

Batı Trakya Bölgesi’nin  Başlıca kentleri şunlardır:

Dedeağaç , Gümülcine , İskeçe , Kumçiftliği, Dimetoka , Sofulu , Ferecik, Şapçı, Simavna

BATI TRAKYA’NIN MEKEZİ GÜMÜLCİNE

Gümülcine, Yunanistan´ın Trakya bölgesinde (Batı Trakya), Rodopi (Rodop) ilinin (nomos) merkezi ve önemli miktarda bir Türk nüfusun yaşadığı bir şehirdir. Şehrin 2001 toplam nüfusu 43362´dir. Gümülcine isminin bulunduğu bölgeye ilk yerleşen insanlardan olan kömürcü nine´den geldiği sanılmaktadır.

Gümülcine 1361 yılında Osmanlı topraklarına katılmış, 1913 yılında Bükreş Antlaşması ile Bulgaristan´a bırakılmış, 1920 yılında imzalanan San Remo Antlaşması sonucunda ise tüm Batı Trakya ile birlikte Yunanistan´a dahil edilmiştir. 1920 yılı itibariyle nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan Türkler, bugün Gümülcine nüfusunun yaklaşık yüzde 40´ını oluşturmaktadır.

GÜMÜLCİNE`DE BULUNAN TÜRK MAHALLELERİ

Harmanlık, Kırmahalle, Mastanlı, Yenimahalle, Yenicemahalle. Çayüstü, Serdarmahalle, Tabakhane Mahallesi , Hamam Mahalles, Kumar, KozluköyMahalesi. Poşpoş Mahallesi, Yarımçınar, Bağlar Mahalles, Alankuyu, ArifhaneMahallesi,Şehreküstü Mahallesi

GÜMÜLCİNE ŞEHRİNE BAĞLI KÖY VE  YERLEŞİM BİRİMLERİ

Gümülcine,Kardere,Karacaoglan Büyük Müsellim, Yukarı Aralıkburun ,Yukarı Adadere ,İricanhisar, Kalkanca , Kafkasköy, Yabacıklı ,Hasköy ,Kargılısarıca. Kalfa,Kozluköy . Küçükköy , Aşağı Adadere , Tuzcuköy , Büyük Sungurlu . Adadere,Kurtbeyli , Küçük Adaören , Küçük Sungurlu , Aralıkburun , Dereköy , Murhan , Killik , Sarancına ,Demircili , Baraklı , Semetli , Bulduklu , Çuhacılar,  Yahyabeyli , Seymen, Ballahor ,Kalenderköy , Aşağı Sirkelli ,Yukarı Sirkeli , Satıkköy, Dundarlı , Yeniköy , Domruköy , Değirmendere , Payamlar , Bulatkoy, Haci Ören, Musacık , Hemetli , Koz Dere , Gerdeme , Keziren , Kuvanlık , Çalabı, Eşekçili , Gebecili , Ayazma , Yuvacılı , Sendelli , Menetler , Basirliköy , Kuzuren , Kozlukepir , Sinirdere , Kurcali, Kücük Müsellim , Çepelli , Kayrak  ( Kaynak: Vikipedia)

Yunanistan’da Devr-i Alem

İskeçe’den Dedeağaça Devr-i Alem

 Yunanistan’ın Batı Trakya bölgesinde araştırmamız ve belgesel çekimlerimizi sürdürüyoruz. Dedeağaç’a gitmek üzere İskeçe’den ayrılıyoruz. Yine verimli topraklardan geçiyoruz. Sağ tarafımızda masmavi sularıyla Ege denizi, solumuzda ise yemyeşil zirveleriyle Rodop dağları. Ege denizi ve Rodop dağları arasında kalan Batı Tarkya ovaları verimli ancak Yunanistan’ın baskıları sonucu sürekli kan kaybediyor.

Batı Trakya sürekli mezalime uğramış. Yıllarca Bulgar işgali altında kalmış. Batı Trakyalılar yıllarca Bulgar mezalimi yaşadık. Bulgarlar çok büyük vahşi hareketler yaptı. Şimdide Yunanlılar aynı mezalimi yapıyorlar. Lozan Antlaşması ile aldığımız haklarımız yok sayılıyor. Bize bu topraklarda huzur vermiyor diyorlar.

Gerek Bulgarlar ve gerekse Yunanlılar deyim yerindeyse bindikleri dalı kesmişler. Yunanlılar Türkleri Batı Trakya’dan kaçırmışlar, Bulgarlar’da Türkleri Yunanistan’dan kaçırmışlar. Bu yüzden tarım ve hayvancılık ölmüş. Tarlalar verimsiz ve hayvancılık öldüğü için bugün her iki ülke gıda maddesi ithal eder hale düşmüşler.

Bugün Yunanistan ve Bulgaristan’ın yaşadığı ekonomik krizin temelinde bu yatıyor. Yunanlıar; Kafkaslar, Azerbaycan ve Gürcistan bölgesinde Türkçe konuşan Ortodoks Hristiyanları Batı Trakyalıları asimile etmek için Yunanistan’a getirmişler. Bugün 1 Milyona yakın Yunanistan’da Türkçe konuşan Kafkas kökenli Ortodoks göçmen yaşıyor.

Girit, Rodos ve Batı Trakya bölgesine yerleştirilen bu Ortodoks göçmenler Yunanistan’dali eknomik krizden dolayı Yunanistan’ı terk etmeye başlamışlar. Dedeağaç’ta karşılaştığımız Andrea adlı Azerbaycanlı bir Ortodoks “Artık biz Yunanistan’ı terk ediyoruz. Burada hayat kalmadı. Kendi ülkemize dönüp orada hayatımızı sürüdüreceğiz.” diyerek Yunanistan’daki ekonomik krizin boyutunu gösteriyordu.

Dedeağaç’taki gezimizi sürüdürürken birçok insan bizlere Türkçe merhaba diyerek alışveriş yapmamızı isityorlardı. Sahil kenti olan Dedeğaç’ta turist yk denecek kadr az. Restoranlar boş. Herkes ekonomik krizden dert yanıyor. Dedeağaç sahilinde yapılan Pontos anıtında bizim Abazıpka giyerek horon oynayan Karadeniz uşaklarının heykeli yapılmış. Yunanlılar Megolaidea fikirlerinden hiç vazgeçmiyorlar. Nüfusları azalsada ekonomik kriz içinde inim inim inleselerde yine Pontos hayalleri ve Anadolu’dan toprak taleplerinden vazgeçmiyorlar. Dedeağaç İpsala sınır kapısından Türkiye’ye giriş yapmamın huzuru içierisinde İstanbul’a doğru yol alırken sizlei Dedeağaç’la ilgili ansiklopedik bilgilerle başbaşa bırakıyorum.

DEDEA AĞAÇ

Şehir Türkçe adını, XV. yüzyılda burada yaşamış bir gönül sultanın ilim irşad vazifesi yaptığı tekkenin bahçesinde bir ağacın gölgesinde oturmayı adet edinen bir Allah dostunun babasından aldığı söylenir. XIX. yüzyılın ikinci yarısına kadar bir balıkçı köyü iken demiryoluna kavuştuktan sonra önem kazandı. Dolayısıyla buranın limanı da Şark demiryolları tarafından temizlendi (1905).

Edirne vilayetine önce kaza, sonra da sancak merkezi olan Dedeağaç’ın merkezi ilçesiyle birlikte üç ilde (Dedeağaç, İnöz, Sofulu), on iki bucağı ve yüz altmış sekiz köyü vardı. Önceleri 9 bin olan nüfus, sancak olmasından sonra artarak 66 bin 90’a ulaşmıştır. Şehirde 8 yabancı devlet konsolosluğu ve 7 vapur acenteliği vardı.

1912 yılında Bulgarlar tarafından zaptedilen Dedeağaç, 10 Ağustos 1913’te Bükreş antlaşması’ya Bulgaristan’a verildi. I. Dünya Savaşı’ndan sonra Neuilly Antlaşması ile (27 Kasım 1919), Yunanistan’a geçti ve Yunan Aleksandropolis adı verildi.

Osmanlı İmparatorluğu yönetiminde sancakta 103 cami, 2 mescit, 6 hamamı, 20 çiftlik bulunmaktaydı. Bu dönemlerde sancağın geçimi ipek böcekliği ile sağlanmaktaydı. Şarap, üzüm, tütün, iplik, koyun, keçi, sığır yetiştirilirdi. Buraya 1888’de resmi evrakın muhafazası için bir mahzen ile bir telgrafhane (1891) yaptırılmış, mahkeme dairesi onartılmıştır (1894). Şehirde yaşayan Rum ve Bulgar toplumları içine yaptırılan veya onarımına izin verilen yapılar şunlardır: 1892’de, 1896’da ve 1906’da birer Rum kilisesi, Bulgar halkı için Derbend Köyü’nde bir Bulgar kilisesi (1899), Yahudiler için ise iki havra (1903).

Şehirlerdeki Osmanlı dönemi yapılarından ayakta kalabilenlerden en önemlisi Süleyman Paşa Camii’dir. Dedeağaç’a 27 kilometre uzakta, Meriç Nehri’nin sağında Ferecik’tedir. orhan Gazi tarafından Süleyman Paşa adına kiliseden camie çevrilmiştir. Minaresi sol taraftadır. Kapısının üzerindeki kitabeden minarenin sonradan eklendiği anlaşılmaktadır (1525 – 1526). Camiin kubbeleri kurşun kaplamadır.

DİMETOKA

Uzun bir süre Bizans yönetiminde bulunan, 1230 yılında Bulgar Kumandan Asen tarafından kuşatılarak teslim alınan şehir, 1255’te yeniden Bizans yönetimine katıldı ve İoannes Kantakuzenos, bu şehirde imparator ilan edildi.

I. Murad tarafndan Osmanlı İmparatorluğu topraklarına katıldı. Osmanlı İmparatorluğu’nun son iller örgütüne göre Edirne ili merkez sancağına bağlı bir ilçenin merkezi oldu. I. Murad burayı aldıktan sonra Türkler’ce alınan Edirne şehrinin onarılmasına (1367) kadar Dimetoka’yı merkez edindi. Bu bakımdan Dimetoka’ya “Daru’s Saltanat” adı verildi. I. Murad burada kaldığı süre içerisinde harap olan kaleleri onarttırdı, çok sayıda resmi daireler ve binalar, okullar, yüksek imam medreseleri inşa ettirdi.

Osmanlılar’ın Rumeli’de kesin olarak yerleşmelerinden sonra Dimetoka, değerini bir süre daha sürdürdü. Bu arada 1373’te I. Murad ile İmparator İoannes, Anadolu’da uğraştıkları sırada, her ikisinin de oğulları (Savcı Bey ve Andronikos) Rumeli’de ayaklanmışlardı. Bunun üzerine Rumeli’ye dönen I. Murad, ayaklanan prensleri İstanbul yakınında yenilgiye uğratınca, bunlar Dimetoka Kalesi’ne kapandılar, orada yakalanarak cezalandırıldılar.

Rumeli Beylerbeyliği’nin Paşa Sancağı’na bağlı 150 akçalık bir kadılık olarak örgütlenen ve Edirne Bostancıbaşılarının emrinde ve çorbacı Voyvoda tarafından yönetilen Dimetoka Kalesi’nde sadece bir dizdar bulunmaktaydı. Bir süre Rumeli’yi eline geçiren Musa Çelebi de Dimetoka’yı hüküme merkezi yapmıştır.1444’te II.Murad’ın yönetimi oğlu Mehmed’e (Fatih) bırakmasını fırsat bilen Hıristiyanlık dünyası, yeni bir Haçlı Seferi hazırlıklarına girişince,Rumeli halkı büyük bir paniğe kapılmış, boşaltılan Edirne şehrinin ileri gelenleri, bu arada şehzade Mehmed, Sadrazam Halil ve Hadım Sinan Paşa buraya sığınmışlar, mallarını ve ailelerini Dimetoka Kalesi’ne saklamışlardır.

XV. yüzyıldan başlayarak XIX. yüzyılın başına kadar Dimetoka önemli devlet adamları için bir sürgün yeri veya emekliye ayrılanların çekildikler sessiz bir köşe idi. 1821 yılında Dimetoka’ya bağlı İpsala kazasındaki Hassa Korusu’na iskan olunan Ağnat Kazakları’nın hane, bağ, bahçe ve tarlalarından da öşür ve diğer vergiler alınmaya başlanıldı (Mart 1821) II. Mahmud dvrinde modern anlamda örgütlenen Edirne ilinin merkez sancağına bağlıbir ilçe haline getirilen Dimetoka, Edirne ile Dimetoka halkı arasındaki anlaşmazlıktan dolayı Edirne’den ayrılmasına karar verildi (18 Nisan 1841). Türkiye’den ayrılması da bir kere 1876-1877 Osmanlı – Rus Savaşı’nın bozgunla sonuçlanması üzerine düşünüldü. Berlin Kongresi’nde, Türkiye’de bırakıldı. Bu arada Dimetoka’y bağlı köyler, Rus Generali Stalip’in askerleri tarafından yıkıma uğradı. Bunlar ancak 1789’da yerlerine dönebildiler. Bundan sonra Balkan savaşlarındaki büyük bozguna kadar yıkık bir durumda kaldı. Bu savaşta Bulgar saldırısının başlaması üzerine elden çıktı ve 30 Mayıs 1913’te imzalanan Londra Anlaşması üzerine Bulgaristan’a bırakıldı. Ancak Türkler’in Balkanlar’da ileri harekatından sonra imzalanan 26 Eylül 1913 tarihli İstanbul antlaşması ile Karaağaç ve Dimetoka, Osmanlı Devleti’ne bırakılmasına rağmen, I. Dünya Savaşı’nda Bulgarlar’ın kazanılması için yapılan fedakarlıkta 19 Ağustos 1914 tarihli antlaşma ile Meriç’in sol kıyısındaki bu köprübaşılar, büsbütün elden çıktı. Nisan 1920’de yapılan San Remo Konferansı kararları geriğince bütün Trakya Yunanlılar’a bırakıldı.

Osmanlı yönetiminde bulunduğu süre içerisinde Dimetoka, Bizans devrinde olduğu gibi Osmanlı devrinde de son derece önemli bir sayfiye yeri ve padişahların çok süre yazlık mevkiini oluşturmuştur. Bu sebeple,sultanlar, ilk baştan burada saraylar kurmasına özen göstermişlerdir. Bu amaçla, Bizanslılar’dan kalan saraylar yenilenmiştir. Özellikle Büyük Kale’deki Bizans sarayını yenileyerek kullanmışlardır. Bir söylentiye göre, kentin fethinden önce, kentin kuşatıldığı dönemde, osmanlı Ordusu cuma namazını dimetoka’nın Kızıldere ilerisinende (Ayia Kiryaki” ayazması üst tarafında kılmış olduğundan, bu sebeple bu mevkiye “Namazgah” adı verilmiştir.

Dimetoka Kalesi Bizans çağından kalma bir eserse de, Osmanlı eserleri arasına girmiştir. Zira burası Osmanlı yönetimine büyük onarımlar geçirmiş, kale içindeki saraylar da kullanılır hale sokulmuştur. Kalenin bir kısmı çift duvarlıdır, bir alçak duvar, 2-3 metre uzunluğunda, öbürü ise 5-6 metre yüksekliğindedir. 1800 metre uzunluğunda olan kale, Bizans İmparatorluğu’ndan toplanan binlerce işçi tarafından inşa edilmiştir. Kalenin kulelerinden bazıları çok iyi durumdaysada büyük çoğunluğu yıkık ve harap durumdadır. Kale içerisinde AyiosYeorgios Palaikastiris adlı bir Rum kilisesi de bulunmaktaydı. Bu kilisede 1341 yılında loannis Kantakuzinos’un eşi İrina’nın taç giyme töreni yapılmıştır. Kale içerisinde bulunan bu kilise, II. Mahmud’un bir Hatt-ı Hümayunu ile onarılmıştır (Hairan 1828).

Geliri II. Beyazid tarafından giderlere ayrılan Dimetoka’da XII. yüzyılda kale içinde, 100 Hıristiyan evi ile bir kilise bulunmakta olup, Türkler kalenin dışında, varoşta oturmaktaydılar. 12 mahalle ve 600 evden oluşan Türk semtine Mehmed Çelebi Camii, Nasuh Bey, Kurt Bey, Bazarlı Bey, Abdülvasi Çelebi, Oruç Paşa, Kapıcıbaşı, Tatarlar, Haraçcı, Zincirli, Çırcır, Abdal Cundi, Gazi Ferhad Bey mescitleri ile Mehmed Çelebi, Oruç Paşa, Nasuh Bey imaretleri, Kurşunlu ve Nasuh Bey harları Feridun Bey ile Oruç Paşa’nın Fısıltı Hamamı, önemli eserler arasında sayılırdı.Doğan Bey Camii, 1420 yılında İvaz Paşa tarafından yaptırılmıştır. Üç kubbeli bir son cemaat yerinden sonra esas bina kare bir şekil arzetmekte ve bunun merkezinde dört payeye dayanan bir merkezi kubbe bulunmaktadır. Ana çizgiler bakımından Atina4daki Fethiye Camii’ni anımsatan bu binanın kubbealtı mekanının etrafını çeviren diğer mekanlardan köşelerdekiler çapraz tonozlar ile örtlüdür.

Çelebi Sultan Mehmed Camii, padişah emriyle 1420’de İvaz Paşa’ya yaptırılmış olup, 1821-22 yıllarında onarım görmüştür. 30X30 metre dış boyutunda olup, köşeleri pahalı, 2×2 metre maktaında kargir ayaklar arasında yapılmış ahşap kemerlere müstenid 11 metrelik bir merkezi kubbeli sahın ile tonoz örtülüdür. 8 metrelik kubbelerden birçok izler ve kemer yastık taşları kalmıştır.

Bayezir Camii, I. Murad tarafından 1361 ile 1389 yılları arasında inşa edilmiştir. Ancak camiin küçük ve harap durumda olması yüzünden büyük olasılıkla Yıldırım Bayezid tarafından 1389 veya 1390 yıllarında inşaatı yeniden yapılmıştır. Bu tarihte, duvar kısmına, yazıtlı taşlar yerleştirilmiştir. Son cemaat yeriüç bölmeli ve yanları açıktır. Her üç bölme de kubbelidir. Harem, dış ölçüleri ortalama 30×30 metre olan bir kare yapıdır.

1821-22’de çirmen Mutasarrıfı Salih Paşa tarafından bütün masrafları karşılanarak onarılan cami, son olarak 1903 yılında da bir onamırm görmüştür.

Bugün ayakta yıkık da olsa veya temelleri kalabilmiş olan diğer Osmanlı dönemi yapılarından Nasuh Bey Mescidi, Pazar Bey Mescidi, Oruç Paşa Mescidi (Yapımı 1400-1401), Abdal Cidi Mescidi, Ferhad Bey Mescidi ile Abdal Cüneyd Zaviyesi (Yapımı 1485) ile Fısıltı Hamamı anılmaya değer.Dimetoka’da yaşayan Hıristiyanlar için de birçok kiliseler inşa edilmiş veya eskileri onarılmıştır. Halen Dimetoka’da Osmanlı döneminden kalma 16 Rum kilisesi, 1 Katolik Bulgar kilisesi ile bir de Ermeni Surp Kevork kilisesi vardır. Bu yapıların yapım tarihleri şöyle;

Pakrevan Köyü’ne Bulgar Katolik (1866), Prizren Köyü’ne Aya Tanaş (1859), Kaza merkezine (1863), Cambazlar Köyü’ne Konstantin Valanti (1869), Küçükdoğancı Köyü’ne Meryem Ana (1870), Sarı Hatır Köyü’ne Aya Yorgi (1872), İlçe merkezine Aya Marina (1883), Kadıköy’e Aya Yorgi (1901), İniceğiz Köyü’ne (1897) birer Rum kilisesi inşa edilmiş. Kale içindeki Rum kilisesi 1834’te, diğer bazı kiliseler de 1838’de onarılmış, Sofulu kazası Paşmak Köyü’ne bir Rum sıbyan mektebi (1883), Saltın Köyü’ne bir Rum kız mektebi (1886) ile Kuleli Burgaz Köyü’ne Rum mektebi (1896) inşa edilmiştir.

DRAMA

Trakya ile Makedonya arasında Yunanistan’da bir şehir ve bölge. Kuruluşu Makedonya Krallığı zamanına kadar uzanır.

Osmanlı yönetimine 1373-1374 yıllarında giren Drama, Balkan Savaşı sonuna kadar Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı kaldı. Osmanlılar’ın Rumeli’deki ilk genişleme yıllarında karagahını Gümülcine’de kuran Hayredin Paşa öncü kuvvetlerini Mesta (Karasu) bölgesine doğru sürdü. Bunlardan serez’i kuşatan Deli Balaban’a yardım etmek üzere hareket eden Lala Şahin Paşa, ilk adımda Kavala’yı ele geçirdi, buradaki gümüş madenlerini denetimi altına aldıktan sonra drama önüne geldi. Drama kalesi kendiliğinden teslim oldu. Lala Şahin Paşa, Zihne, Serez ve Kara Ferye’yi Osmanlı yönetimine katarak Osmanlı sınırlarını Vardar Vadisi’ne kadar uzattı (1375). Böylece Osmanlı yönetimine giren Drama bir kadılık olarak Rumeli Beylerbeyliği’ne bağlandı. Bölgede Türk ve Müslüman nüfusu artırmak üzere,, Yıldırım Bayezid, Karaman bölgesinde konargöçerlerden bir kısmının Drama çevresinde hala yaşadıkları görülmektedir. Evliya Çelebi Drama’yı şirin bir kasaba olarak anlamaktadır. XVII. yüzyılda Drama Ovası’nda pamuk tarımı yapıldığını ve kasabada işlenen pamuğun çadır bezi olarak bütün Osmanlı İmparatorluğu’nda beğenildiğini anlatır. XVIII. yüzyılın son yarısında ve XIX. yüzyıl başlarında Serez beylerinin buyruğu altına giren Drama Yunan ayaklanmasında derin etkiler altında kaldı. Drama Mahmud Paşa Yunan ayaklanmasında Drama’da toplanan gönüllülerle Serasker Selim Paşa komutasında Kolokotroni Savaşı’na katıldı ve Tırhala’yı alaklanan Yunanlılar’a karşı savundu.

Osmanlı İmparatorluğu’nun iç yönetimini yeniden düzenlediği XIx. yüzyılın ikinci yarısında Drama, Rumeli’de Trakya ile Makedonya hatları sınırlarında bir kasaba olup Selanik vilayetine bağlı bir sancak merkezi oldu. Selanik’in 120 kilometre kuzeydoğusunda Siroz’un 48 kilometre doğusunda ve iskelesi olan Kavala’nın 53 kilometre kuzeybatısında olarak Tenyanos Golü’ne dökülen Ankiste (Dramaniçe) Nehri kollarından bir çayın üzerindeydi.

Kaza, batı ve kuzeybatıda Siroz Sancağı ile kuzeydoğuda Edirne vilayetinin Gümülcine Sancağı, güneydoğuda Sarışaban, güneyde Kavala kazalarıyla sınırlıydı. Merkez ilçesinden başka Kavala, Sarışaban, Pravişta ilçeleri, Tirsoçam ve Geç bucaklarına ayrılmıştı, 131 köyü bulunmaktaydı. Bu yüzyılda tarım ürünleri olarak buğday, arpa, çavdar vb. hububat ile çok miktarda tütün, az miktarda pamuk yetiştirilirdi. Bağları çok olduğundan bol miktarda şarap çıkardı. arı kovanlarından bolca bal ve balmumu elde edilirdi. Halk tütün tarımı, çorap ve şayak dokuma tezgahlarıyla bolluk bir hayat sürmekteydi. Tarımın gelişmesi için de Osmanlı Devleti’nce gerekli tohumluk malzeme verilmiştir (1897). Ayrıca maden işletilmesi de gelişmişti ve 1847 yılında .azı madenler çıkarılıyordu. XIX. yüzyılın sonlarında Sırbistan’ın bağmısızlık kazanması üzerine eski Sırbistan göçmenleri daha sonra da Kafkas göçmenleri ve 1876-1877 Osmanlı – Rus Savaşı nedeniyle Bulgaristan göçmenlerinin yerleşme alanı durumuna gelen Drama’da Balkan Savaşı’ndan hemen sonra Serez Sancağı ile birlikte 78 bin 52 Rum, Bulgar ve Ulah’a karşılık, bir kısmı Pomak ve Kıpti olmak üzere 429 bin 745 Müslüman yaşamaktaydı. Bu nüfusun 75 bini Drama merkez sancağında oturuyordu.

“Kamus-ül Alam” adlı eserde ise XIX. yüzyılda kazanın toplam nüfusu 53 bin 167 idi.

Balkan Savaşı4nda Ali Yaver Paşa komutasındaki ordu, Ferecik’te Bulgarlar’ın eline düşmüştü. Bulgarlar’ın yaptıkları zulümler bölgede yaşayan Türkler’i tiksindirmişti. II. Balkan Savaşı sonunda yerli halkın yardımı ile Yunanlılar’ın eline geçti. Londra Antlaşması’yla Yunanistan’a bırakıldı. I. Dünya Savaşı’nda yeniden Bulgarlar’ın eline geçen Drama, bu savaşın sonunda kesin olarak Yunanistan’a bırakıldı. II. Dünya Savaşı’nda bir süre yine Bulgarlar’ın eline geçen Drama Savaş sonunda tekrar Yunanistan4da kaldı. Laussanne Konferansı’ndan sonra Türkiye’deki Rumlar’a karşılık, Yunanistan’daki bütün Türkler’le birlikte Drama halkı da Türkiye’ye getirildi. Bugün Drama’da birkaç aileden başka Türk kalmamıştır.

Osmanlı İmparatoorluğu döneminde buraya çeşitli mimari eserler yapılmıştır. Yıldırım Bayezid devrinde yapılmış 3 cami, birer küçük kütüphane, 1 idadiye, 1 rüşdiye, birkaç sıbyan mektebi ve dokuma tezgahları bulunmaktaydı. Drama’da Osmanlı eserleri arasında özellikle Kurşunlu Cami (Ferhad Paşa) ve Nasuh Paşa Hanı anılabilir. Ferhad Camii, 1906’da onarım görmüştür. XXI. yüzyılın sonu ile XX. yüzyılın başlarında Drama’ya Osmanlı Devleti’nce çeltik arazisi nehirleri üzerine iki adet köprü(1847), bir hapishane (1875) ve mevcut Mekteb-i İdadi-i Mülki içine bir bina (1907) yapılmış, Mahmud Paşa Medresesi onarılmıştır (1858).

Burada yaşayan Hıristiyan dinine mensup toplum için de Kayapınar Köyü’nde Aya Marko (1860), Sarıdere nahiyesine Aya Yorgi (1870), Sarışaban nahiyesine Aya Dimitri (1873), Peluna Köyü’ne Aya Nikola (1895) adlı birer Rum kilisesi ile Rum sıbyan mektebi (1896), Çatalca Köyü’ne bir Rum kilisesi (1903) inşa edilmiş.

BATI TRAKYA’NIN  İSKEÇE BÖLGESİNDEYİZ

Yunanistan’ın Batı Trakya bölgesinde araştırmamız ve belgesel çekimlerimiz sürüyor. Gümülcine’den yola çıktık. Verimli tarla, bağ ve bahçeler arasından yolumuz Selanik istikamtine doğru devam ediyor. Rodop dağları eteğindeki Türk köyleri elif misali minareler ve kırmızı kiremtli evleri ile bize çok şey söylüyor. 50 km’lik mesafedeki İskeçe yolu üzerinde büyük ve küçükbaş hayvanlarını otlatan çobanlar bizlere el sallıyor.

İskeçe’de ilk durağımız İskeçe seçilmiş müftüsü Ahmet Mete’nin makamı oluyor. İskeçe’yi biz Yunanlılara meydan okuyan meşhur seçilmiş müftü Mehmet Emin Aga ile tanıyoruz. Aga’nın vefatından sonra Ahmet Mete müftü olarak seçilmiş. Yunanlıların atadığı müftü ise halk nezdinde itibar görmüyor. Müftü Mete’nin bölge üzerinde oynanan oyunlarla ilgili açıklamaları Türk azınlığın asimile edilmesi için Yunan devletinin planlarını net bir şekilde ortaya koyuyor. Türk azınlığın kendi arasında bölük pörçük olmasıda işin acı tarafı. Ahmet Mete birlik ve beraberlik vurgusu yapıyor.

Gerçeketen Batı Trakya üzerinde büyük oyunlar planlanıyor. Türk azınlık okulu kapnma tehlikesi ile karşı karşıya. Türkiye’den gelen bazı sivil toplum örgütleri Batı Trakya Türklerini bölüp parçalamış. Bu tür şikayetleri İskeçe Türk Birliği’ni ziyaretimizde de duyduk. 1927 yılında kurulan İskeçe Türk Birliği’nden Yunanlıların baskısı ile Türk kelimesi çıkartılmış. Avrupa İnsan Hakları mahkemsinden karar alınmasına rağmen Yunan devleti bu kararı tanımıyor. İskeçe Türk Birliği 1984 yılından beri hukuk mücadelesi veriyor.

İSKEÇE’DE YIKILAN CAMİİ VE TARİHİ ESERLER

İskeçe şehir meydanındaki saat kulesinin bulunduğu alanda büyük bir Camii ve hamamın olduğunu öğreniyoruz. Meydanın büyük bir kısmı Türk mezarlığıymış. Hem mezarlık hemde Camii yıkılarak meydan yapılmış. Sadece Hacı Emin saat kulesi meydanı süslüyor. Meydanda’ki 400 yıllık Osmanlı çınarı geçmiş dönemin canlı şahidi. 40 bin Müslüman’ın yaşadığı İskeçe’de Türklerle sohbet edip, dert ve sıkıntılarını dinliyoruz. Kimse kameraya konuşmak istemiyor. Yunan devletinin baskısı söz konusu. İskeçe Türk liderlerinden 29 yaşında vefat eden Mehmet Hilmi Efendi’nin mezarını ziyaret edip Fatih’a okuduktan sonra Dedeağaç’a gitmek üzere İskeçe’den ayrılırken İskeçe ile ilgili Vikipedi Özgür Ansiklopedisi’ndeki İskeçe bilgilerini sizlerle paylaşıyoruz.

İSKEÇE HAKKINDA ANSİKLOPEDİK BİLGİ

İskeçe, Yunanistan’ın kuzeyinde, Batı Trakya’da, aynı adı taşıyan ilin (nomos) merkezi olan kenttir.İskeçe isminin “Eskice” sözünden geldiği tahmin edilmektedir.İskeçe, doğusundaki Gümülcine ve daha doğusundaki Dedeağaç illeri ile birlikte Yunanistan’da Türklerin en yoğun olarak bulundukları bölgelerden biridir. Drama Köprüsü isimli türküye adını veren Drama Şehri de bu bölgeye komşudur.İskeçe’nin Tarihi Geçmişi   : İskeçe bölgesi ile ilgili ilk tarihi kayıtlar MÖ 879 yılına dayanır. Küçük bir yerleşim birimi olarak başlayıp, Trakya tarihinin, (iç) savaşlar, yıkımlar gibi, tüm evrelerinde yer aldı. Her ne kadar Osmanlı İmparatorluğu 1363 yılında Edirne’nin fethi ile Balkanlar’a yerleşmiş olsa da, İskeçe’nin yanı sıra bugünkü Kavala, Drama ve Serez bölgelerinin Osmanlı hâkimiyeti altına girmesi ancak 26 Eylül 1371 tarihindeki Çirmen zaferi ile gerçekleşmiştir.

Osmanlı dönemin’de  Yerel Türk nüfusunu güçlendirmek amacıyla Anadolu ve özellikle Konya bölgesinden İskeçe ve civar illere halk yerleştirilmiştir. Osmanlı’nın genişleme döneminde, İskeçe, orduların çıkış noktalarından biri iken, Osmanlı’nın Balkanlar’daki hâkimiyeti azalma sürecine girdikten sonra, İmparatorluğun Balkanlar’da tutunmasında belirleyici rol oynamıştır.1715 yılına gelindiğinde İskeçe tütünü ile tanınmış ve bu ürünü sayesinde bölgenin refah düzeyi artmıştır. Mart ve Nisan 1829’da gerçekleşen iki şiddetli deprem ile şehir büyük bir yıkıma uğramış, ancak bu olay yeniden yapılanmasında büyük öneme sahip olmuştur.

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı ile Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar’daki sınırlarının bu bölgeye gerilemesi ile birlikte, bölgeye olan Rus ve Bulgar saldırıları artmıştı. Osmanlı İmparatorluğu’nun yardımından yoksun olarak, İskeçe halkının da katıldığı Batı Trakya Türklerinin silahlı mücadelesi ile, Osmanlı için son derece olumsuz şartlar içeren Ayastefanos Antlaşmasının daha sonra Berlin Antlaşmasına dönüşmesinde katkıları olmuştur.

İskeçe Balkan Savaşları esnasında, sırası ile Bulgaristan, Yunanistan ve yine Bulgaristan tarafından işgal edildi. Ancak Osmanlı İmparatorluğu’nun Edirne’yi yeniden ele geçirdiği dönemde yöre halkının mücadelesi ve Osmanlı tarafından yapılan yardımlar sayesinde İskeçe ve Gümülcine’deki Bulgar hâkimiyeti kaldırıldı. Ancak, ardından kurulan ve İskeçe’yi de kapsayan Garbi Trakya Hükümeti’nin, 1 Eylül 1913 tarihinde bağımsızlığını ilan etmesi, Osmanlı, Rusya İmparatorluğu ve Bulgaristan tarafından hoş karşılanmayınca, bölgede etkinlik gösteren Osmanlı subayları geri çağırıldı ve İstanbul Antlaşması ile İskeçe dâhil, Batı Trakya bölgesi Bulgaristan’a bırakıldı.

İSKEÇE’DE YUNANİSTAN DÖNEMİ

I. Dünya Savaşı’nın patlak vermesi ile İskeçe, Bulgaristan ve Yunanistan arasındaki cephenin ortasında kaldı. Osmanlı’nın savaşa katılması ve Bulgaristan’ın hâkimiyetinin azalması ile birlikte bölgeyi Yunanistan’a bağlamayı amaçlayan, Yunanistan ve Fransa denetimli kuruluşlar etkinlik göstermeye başladılar. Yunanistan’ın diplomatik girişimler ile bağımsızlık çabalarını bastırdığı bölgede, İskeçe’nin de dâhil olduğu Batı Trakya’nın akıbetinin halkoyu ile belirlenmesine karar verildi. Mayıs 1920’de gerçekleşen halkoyu ile, Türk nüfusu ezici çoğunluğu elinde bulundurmasına rağmen, sonuç bölgenin Yunanistan’a bağlanması yönünde oldu. Millî Mücadele döneminin sona ermesi ve Lozan Anlaşması’nın imzalanması ile İskeçe Türk halkı nüfus mübadelesinden muaf tutuldu.İskeçe bir kez daha II. Dünya Savaşı’nda Bulgaristan tarafından işgal edildi. Bunu takip eden Yunan İç Savaşı boyunca da İskeçe halkı yerel mücadelelerde yer almaya devam etti.

Günümüzde ise, İskeçe’de Batı Trakya Türkleri’nin azınlık sorunları ve insan haklarının Yunanistan tarafından ihlallerine karşı siyasi mücadele sürmektedir.

GÜNÜMÜZDE İSKEÇE

Günümüzde İskeçe modern bir kent kimliğine sahip, zengin tarihi, doğası ve gelenekleriyle her yıl büyük miktarda yerli ve yabancı ziyaretçi kabul etmektedir. Her yıl Şubat sonu veya Mart başına doğru düzenlenen Karnaval ve Eylül başındaki eski kasaba festivali  görülmeye değer etkinlikler arasındalar. Ayrıca her cumartesi düzenlenen kent pazarı da ziyaret edilebilir.

BATI TRAKYA’DA NELER OLUYOR?

Rumeli Balkan Federasyonun Yunanistan’ın Batı Trakya bölgesine düzenlediği Dr. Sadık Ahmet’i anma ve Batı Trakya’da Ramazan kültürü gezisine bizde davetliydik. Koşukavak Turzim’in sahibi değerli dostum Rıfat Yakupoğlu ile birlikte Gebze’den yola çıktık. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Topkapı sosyal tesislerinde fedarasyon tarafından düzenlenen iftar yemeğine katıldık.

1453 PANAROMA MÜZESİNİ GEZDİNİZ Mİ?

İftar öncesi Topkapı’da ki 1453 İstanbul’un Fethi ve Panaroma Müzesini gezme fırsatım oldu. Muhteşem bir müze. Her yıl yerli ve yabancı 1 Milyon’dan fazla ziyaretçi ağırlıyor. Bugüne kadar burayı ziyaret etmeyenler büyük bir eskiskilk içerisinde. Müzede Fatih Sultan Mehmed ve İstanbul’ın fethi ile ilgili önemli bilgilere yer verilmiş. Panaroma bölümünde görüntü, ses efektleri, görsel malzeme ile İstanbul’un fethi canlandırılmış. Kendinizi müzede İstanbul’u fetheden askerlerin içerisinde hissediyor, bir anda Allah Rasulünün övgüsüne mazhar olan İstanbul’un fethini yaşar gibi oluyorsunuz.

İSTANBUL’DA İFTAR, EDİRNE’DE SAHUR

Balkan ve Rumeli kökenli 100’den fazla derneğin üst çatı kuruluşu olan Rumeli Balkan Federasyonu’nun Topkapı’daki iftar organizasyonu gerçekten muhteşemdi. İftarda Sağlık Bakanı ve aslen batı Trakyalı olan Dr. Mehmet Müezzinoğlu, AKP, CHP ve MHP’nin üst düzey yöneticileri, Milletvekilleri, yurt içi ve yurt dışından yüzlerce davetli ile iftar sofrasını paylaşmanın huzuru içinde olduk. Keşke iftar programlarında siyasiler konuşmasaydı. İftarın manevi huzurunu siyasiler biraz kaçırdı.

Batı Trakya’ya gidecek ekip olarak iftardan hemen sonra Koşuvak Turizm ile hemen Edirne’ye doğru yola çıktık. Otuz kişilik grubumuzda federsayon başkanı, gazeteciler, öğretim üyesi ve kültür adamları yer alıyordu. Edirne’de bizleri Şehit Aileri Derneği karşılayarak Sahur yemeği ikram ettiler. Ardından Selimiye Camii’nde sabah namazımızı kıldıktan hemen sonra Pazarkule sınır kapısından Yunanistan’a giriş yaptık.

OSMANLI’NIN 2. BAŞKENTİ DİMETOKA’DAYIZ

Yıllarca Dimetoka’ya gitmek için fırsat bulamamıştım. Edirne’ye 60 km. mesafede olan ve Osmanlı’ya Edirne’den önce 5 yıl başkentlik yapmış Dimetoka’ya doğru yola çıktık. Güneş yeni doğuyor.Ayçiçeği tarlaları ve üzüm bağları arasından geçerek Dimetoka’ya varıyoruz. Dimetoka’da ilk durağımız Çelebi Sultan Mehmed Camii oluyor. Mimarı tarzı, minaresi ile muhteşem bir eser. Yunanlılar 1952 yılında tamir etmek için kapatmışlar. 50 yıldır tamirat bitmediği gibi, hiçbir çalışmada yok. Kitabeleri, taş işçiliği göz ve gönül okşayıcı. Kapıdaki kilitler, Camii’nin yanlız ve perişan hali içimizi sızlatıyor. Türkiye’de birçok Ortadoks Rum Kilisesi tamir edilirken, 1000 Müslüman Türk’ün yaşadığı Dimetoka’daki bu Camii’nin perişan hali bizi rahatsız ediyor.

Dimetoka’daki gezimizi sürdürüyoruz. Küçük bir Camii ibadete açık. Dimetoka kalesi surları ile görkemli bir yapı. Kale burçlarından Meriç Nehri, Edirne Ovası, göz ve gönül ziyafeti sunuyor. Dimetokayı gezerken Rumlar bize Türkçe hoşgeldiniz diyor. Pazara giden bir Türk kadın çalışıp işlediklerini söylerken bizleri unutmayın diyede tembih ediyor. Dimetoka 1. Murad döneminde Edirnenin fethinden önce bir süre Osmanlı’ya başkentlik yapmıştı. Dimetoka’yı gezerken Osmanlı gözlerimizin önünde canlıyor. Dimetoka’dan Batı Trakya’nın merkezi Gümülcüne’ye giderken sizleri Dimetoka hakkında hazırladığımız bilgi notları ile başbaşa bırakıyorum. Dimetoka ile ilgili bilgi notlarını www.gebzegazetesi.com köşemden de okuyabilirisiniz.

DİMETOKA NERESİ?

Dimetoka Yunanistan’ın, Batı Trakya bölgesinde, Evros (Meriç) ilinin (nomos) sınırları içinde bir ilçedir.

Evros (Meriç) ilinin (nomos) sınırlarında Kızıl Çay´ında içerisinden geçtiği bir ilçedir. Türkiye sınırına 12 kilometre mesafede, Sofulu´nun 20, Dedeağaç´ın 90 kilometre kuzeyindedir.

Evvelce Plotinoupolis olarak anılan Didymoteichon Geç Bizans döneminden itibaren bölgesinde önem kazanmış, imparatorluğun son hanedanı Palaiologus´lara karısı aracılığı ile akraba olmakla hanedana bir anlamda dışarıdan giren rakip imparator VI. Yannis Kantakuzenos 26 Ekim 1341´de destekçilerince burada imparator ilan edildi ve uzun bir iç savaş sürecinden sonra 16 Mayıs 1346´da burada taç giydi. 1343´de Kantakuzenos´un karısı Eirene´in burada Bulgarlarca ablukaya alınması üzerinde yardıma çağırılan Aydınoğlu Gazi Umur Bey 380 gemi ve 29,000 askerle bölgeye gelerek Bulgarları Didymoteichon´dan uzaklaştırmayı başardı. 1345´de yine Aydınoğlu Gazi Umur Bey, yanında Saruhan Beyliği hanedanından Saruhanoğlu Süleyman Bey olduğu halde 20,000 süvari ile Orhan Gazi´nin evvelce buraya sevkettiği birliklere katılmış ve üç beyliğin müşterek kuvveti Didymoteichon bölgesini egemenliği altına başlayan Bulgar Şaki Momçilo´yu 7 Haziran 1345´de yenmeyi başarmışlardır.

OSMANLI DÖNEMİNDE DİMETOKA

1361´de Osmanlı Devleti topraklarına dahil edilmesinin ardından Dimetoka döneminde Balkanların önemli merkezlerinden biri haline geldi. Osmanlı padişahı I. Murad, Edirne´de Eski Saray inşa edilirken 5 yıl burada kalmış, oğlu Yıldırım Bayezid burada doğmuştur. Önemli bir Osmanlı mimari eseri olan (halen bakımsız durumdaki) Çelebi Sultan Mehmet Camii (Dimetoka Beyazıt Camii de denir) bu dönemde inşa edilmiştir. Kara Timurtaş Paşa oğlu Oruç Paşa´nın 1398, Feridun Ahmed Bey´in 1571 tarihli hamamları da bulunmaktadır.

Bu anlamda, Dimetoka´nın kısa bir süre için, Osmanlı Devleti´ne (Bursa´nın yanı sıra ve Edirne öncesinde) başkentlik yaptığı söylenenerek “Darül Saltanat” da denmiştir.

18. yüzyılda ise, Rusya´ya karşı giriştiği Poltava Savaşı´nı kaybederek Osmanlı İmparatorluğu´na sığınan İsveç kralı Demirbaş Şarl, 1713-1714´de burada meskun tutulmuştur.

Dimetoka, esasen, 2. Balkan Savaşı´nda Enver Paşa tarafından Edirne ile birlikte geri alınan bölgenin içindedir. Ağustos 1913 Bükreş Antlaşması ile Bulgaristan sınırları içinde kalan Batı Trakya demiryolu hattının 50 km.lik bir kısmı Meriç´in batı kıyı şeridini takip ederek buradan geçmekteydi. Bu da, Bulgaristan iç bölgeleri ile Batı Trakya limanları arasındaki ulaşımın kısmen Türkiye topraklarından geçmesi sonucunu doğurmaktaydı. 1915 sonbaharında, Çanakkale Savaşı´nın kritik dönemleri aşıldıktan sonra, yeni saldırılara karşı Almanya´dan sevkedilecek malzemenin Türkiye´ye ulaşabilmesi için Bulgaristan´ın Almanya-Avusturya-Osmanlı İmparatorluğu ittifakı içinde savaşa girmesi çok önemli görülmekteydi. Savaşın her iki ittifak grubunun da uzun bir süre lobi yaptığı Bulgaristan, bu kritik bölgeyi (savaşın sonunu beklemeksizin) hemen terketmeyi kabul eden İttihat ve Terakki politikası ile cezbedildi. Böylece Dimetoka yöresi, 1915´de Bulgaristan´a bırakılarak bu ülkenin İttifak Devletleri tarafında savaşa girişinin rüşveti oldu.

I. Dünya Savaşı sonunda, Lozan Antlaşması ile kesinleşecek şekilde Yunanistan´a dahil edilmiştir.Günümüz Dimetoka´sının karşılaştığı en büyük sorun mütemadiyen Meriç Nehri´nin taşkınlarına uğramasıdır.

Seyahet etmek gezmek gerekiyor. Türkiye’de nedense seyahet etmeyi sevmeyiz. Yaşadığımız yeri bile tanımadan ömrümüz gelir geçer. Seyahet etmek için çok paranın ve çok zamanın olmasına gerek yok. Kendimize zaman ayırıp, küçük imkanlarla önemli seyahetler yapabiliriz.

10 yıl önce Nisan 2003 tarihinde Asya turla 3 günlük bir Yunanistan’a gidip belgesel çekme fırsatı buldum. Bu seyahatte “Yunanistan’da Osmanlı Medeneyeti” belgeselini çekme imkanım oldu. 3 gün içerisinde Gümülcine, Dedeağaç, Kavala, Selanik, Atina ve Pire şehirlerini adım adım gezmiştim. Daha sonra Girit’e gidip, Girit’in Hanya, Kandiya ve Resmo kentleri ile Rodos Adasındaki kültür ve medeniyet tarihimizin izlerini belgeselleştirerek tarihe not düşüp, zamana noterlik yapmıştım. 2003 yılında Yunanistanı adım adım gezerek belgesel çekmiştik

Yeniden Yunanistan yollarındayız. Gebzeli işadamlarından Koşukavak turizmin sahibi değerli dostum Rıfat Yakupoğlu beyin daveti ile Edirne üzerinden Yunanistan’ın Batı Trakya bölgesine gidiyorum. İftarımızı İstanbul’da, sahurumuzu serhat şehri Edirne’de, sabah namazımızı Dimetoka’da kıldıktan sonra, Batı Trakya’nın Gümülcüne kentine geçeceğiz.

Batı Trakya deyince akla Sadık Ahmet gelir. Sadık Ahmet Batı Trakya Türk Partisinin başkanlığını yaparken halen açıklanamamış bir kaza sonucu vefat etti. Olayı Yunan derin devletinin yaptığı söyleniyor. Vefatının üzerinden yıllar geçsede Sadık Ahmet unutulmuyor. Batı Trakya’da Sadık Ahmet’in anma toplantısına katılacağız. Ramazan kültürümüzü doya doya Batı Trakya’da soydaşlarımızla birlikte yaşayacağız.

Batı Trakya kültür tarihimiz için çok önemli. 1. Dünya savaşı öncesi özerk ilk Batı Trakya Türk devletinin kurulduğu yer. O yıllarda Osmanlıyı yöneten İttihat ve Terakki kadroları bu devletin yaşamasına mani olmuşlardı. 53 gün devlet olan Batı Tarkya’da bugün yüzbinlerce soydaşımız sıkıntı ve sorun yaşıyor. Bu Ramzan onlarla birlikte olup iftar etmek, Teravih namazı kılmak ve sahur sofrasına birlikte oturmak benim için çok anlamlı olacak. Biz Ramazan kültürünü Batı Trakya’da doya doya yaşarken sizleri 10 yıl önce Yunanistan’da hazırladığımız ve www.belgeselyayincilik.com ve www.gebzegazatesi.com sitelerimizdeki Devr-i Alem Belgesel TV’de yayınlanan “Yunanistandaki Osmanlı Medeniyeti” belgeseli ile başbaşa bırakıyoruz. Ayrıca belgeselde yer alan önemli konuları başlıklar haline sizlerle paylaşıyorum.

Batı Trakya’dan Mora’ya Devr-i Alem

YUNANİSTADA OSMANLI İZLERİ

Dünya coğrafyasını gezerek kültür ve mediniyet tarhimizin izlerini araştırıp İslam Kültür mirasının belgesellerini çeken Devr-i Alem Yunanistan’da Yıkılan İslam Kültür Eserlerini Ekranlara getirip belgeselleştirdi.

* Hırıstiyan alemi ve Papa Dünyaya hoşgörü mesajı verirken, Yunanistadaki Osmanalı kültür mirası ve İslem eserlerinin yıkılmasına neden göz yumuyor.

* AB üyesi Yunanistan Batıtrakya bölgesindeki müslüman -Türk azınlığı neden fakir bıraktı?

* Yunanistan; Kavalalı Mehmet Ali Paşaya neden sahip çıkıp heykelini yaptılar?

* Kavalada yıkılan Osmanlı eserleri ve islam mirası

* Osmanlı’nın sancak merkezlerinden Selanikte çıkartılan Yangında yüzlerce Osmanlı Vakıf eseri yakılarak neden yok edildi?

* 400 bin müslüman’ın yaşadığı Başkent Atine’de neden bir cami açılmasına izin verilmiyor?

* Atinadaki Fatih cami neden yllarca kapalı ?

* Atinada yıkılan ve yok edilen Cami, Medrese ve Osmanlı eserleri.

* Osmanlı-Yunan Savaşlarını yapıldığı yerlerdeki mezarsız şehitlerimiz..

* Atina’nın Pire’ kentindeki Türk ,şehitliğinin genel durumu

Evet Nisan 2003 tarihinde tam 10 yıl önce Yunanistanla ilgili yaptığımız tespitler böyleydi. Aradan yıllar geçti. Bugün Yunanistan’da büyük bir ekonomik kriz var. Türkler üstünde büyük bakılar var. İşin acısı Türkler arasında birlik ve beraberlik yok. Tarihten ders ve ibret alınması için Devr-i Alem diyor sizleri “Yunanistandaki Osmanlı Medeniyeti” belgeselinin senaryo metni ile başbaşa bırakıyorum…

İsmail Kahraman’ın Kalem ve Kamerasın’dan

YUNANİSTAN BELGESELİ

* Yunanistandaki binlerce kültür mirasının tek tek listesini çıkararak yunanistanın Ankara büyük elçisi ile görüşüp, Yunanistandaki yok edilip yıkılan Osmanlı kültür mirasına neden sahip çıkılmıyor diyor ve türkiyedeki kiliselerin yunan eserleriyle ilgilenen Yunanistan hükümeti ve Avrupa birliği yetkililerine iletilmek üzere tarihi belgeleri Yunanistan’ın Ankara büyük elçisine vererek tarihimize karşı vefa borcumuzu ödüyoruz.

EGE’NİN KARŞI TARAFI…

Yunanistan.. Egenin karşı tarafı.. mora yarımadasının bulunduğu coğrafya.. 400 yılı aşkın bir süre Osmanlı topraklarında huzur ve refah içinde yaşamış bir bölge.. Osmanlıdan koptuktan sonra politikalarını türk düşmanlığı üzerine kurmuş bir ülke.. kavalası, selaniki, atinası İskeçe ve gümülcinesiyle ata yadigarı toprakları içinde barındıran bir coğrafya.. burası Yunanistan..

Yolculuk başlamasa yürek çağırmaz diyor şair.. uzun yolculuk bir yaz sabahı kuşluk vaktinde istanbuldan başlıyor. Yunanistana gitmek üzere İstanbul’dan Otöbüsle yola çıkıyoruz. sabah erken satlerde Edirne İpsala Gümrük kapısına geliyoruz. Türk sınır kapısı modern bir şekle bürünmüş. Yenilenmiş. Ülkemize yakışır uluslar arası bir sınır kapısı haline gelmiş. İpsala sınır kapısını aşıp Meriç Irmağı üstündeki Köprüden geçiyoruz. 2003 yılında karayolu ile Yunanistanı bir baştan bir başa gezmiştikYunanistan topraklarına adımımızı atıyoruz. Ve Yunanistan seyahatimiz başlıyor.

Keşfedilmeyi bekleyen kültür mirasımızın nadide eserleri bizi çağırıyor. Yollara düşüyoruz. Dere tepe düz giderken bir tarih şahlanıyor mekan dile geliyor. Zaman kayboluyor. Ve köyler kasabalar kendi hikayesini anlatıyor bize.. tarihini geçmişini.. Osmanlı yadigarı bir ülkeye adım atıyoruz. Burası batı Trakya.. burası Yunanistan toprakları içinde yer alsada gönül yaramız bat Trakya.. uzun yıllar Osmanlı idaresinde kalmış. Çevredeki manzaralar bir tabloya dönüşüyor. Yollar uzuyor.. tarlalar çiçeğe bürünüyor. Batı Trakya’nın fakir bırakılmış köylerindeki elif minareli camiler bir bir dile geliyor.

BATI TRAKAYA’DAN GEÇERKEN

* AB üyesi Yunanistan Batıtrakya bölgesindeki müslüman -Türk azınlığı neden fakir bıraktı?

Avrupa Birliği Fonundan büyük paralar harcayrak yapılan Oto yoldan geçereken kendimizi Anadolunun her hangi bir bölgesinde hisseder gibi oluyoruz. Yolun sağ ve sol tarafından küçük köyler görünüyor. Küçük kırmızı kiremitli evler ve minareli köyler. Bizim kültürümüzü seslendiriyor adeta.. Yunan devlet yönetimi Türkçe adlara tahammül göstermemiş Batı Trakya olarak bildiğimiz bu bölgedeki şehirlerin ve köylerin Türkçe adları çoktan değişmiş. Fenercik beldesinin adı, Feres, Dedeağacın adı Alaksandrapolu, Gümülcine’nin adı Komotini ve İskeçye’nin adı Xanti olmuş. Otöbüsün camından minareli Batı tırakya köylerini seyrederken duygulanıyor ve derin bir ah çekerek

“Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer” diyerek yolumuza devam ediyoruz.

Yunanistan genel olarak beş bölgeye ayrılıyor. Makedonya, Trakya, Epirus, Teselya ve Mora, Yunanistan topraklarının hemen hemen beşte dördünün dağlık, çok az bir bölümünün de ovalık olduğunu görüyoruz.

Yunanistan genel olarak yazları sıcak, kışları ise ılık ve serin geçen bir iklime sahip, yani Akdeniz ikliminin tesiri altında. Kıyı bölgeler ve adalarda bilhassa yabani zeytin, purnar, sakız ve çam gibi ağaç türlerine sık rastlanıyor.

9.900.000 kadar bir nüfusa sahip olan Yunanistan nüfusunun üçte birine yakın bir bölümü başşehr Atina ve çevresinde yaşıyor. Yunanistan, başkanlık sistemine dayalı bir parlemanter cumhuriyet. Önemli şehirleri Atina Selanik, Pire, Patras, Kandiye, Tirhala, Serez, Yanya, Kırkira, Levkadas, Ahayas, attiki, Iraklia ve Kavala.. Ülkenin resmi dili Yunaca. Yunanistan’da yaşayan Türkler, her türlü baskılara rağmen Tükçe konuşuyor ve Yunanca da biliyor.

Yunanistan’da Osmanlı Türk eserlerini araştırmak için uçsuz bucaksız tarlarları yaran yoldan geçiyoruz. Bu yol bizi iskeçeye götürüyor. İskeçe ilk durağımız oluyor. Rodop dağlarının eteklerine kurulu bir şehir İskeçe.. burada bizi bir saat kulesi karşılıyor. Osmanlı yadigarı bir saat kulesi.. saat kulesine gün vuryor. Merhaba diyor bizlere.. yanından geçerek ilerliyoruz. Caddeler boş paskalya bayramına denk geldiği için gezimiz dükkanların kapalı olduğunu görüyoruz. İki tarafı ağaçlı yollardan geçiyoruz. Kavalaya uzanıyoruz. Kavala bizi bekliyor..

Kavala Bugün onbinlerce Türkün yaşadığı Yunanistanın en fakir bölgesi.. Batı Trakya’daki bir birinden güzel osmanlı şehirleri, Dedeağaç, Gümülcine ve İskeçye şehirlerini bir bir geride bırakarak Kavalaya gitmek üzere yolumuza devam ediyoruz.

KAVALA’DA ACI BİR GERÇEK..

Kavalaya yaklaşıyoruz. Uzaktan kale görünüyor. Yaklaştığımızda su kemerlerini görüyoruz. Osmanlı’nın şehre su getirmek için yaptırdığı bu muhteşem su kemerleri yıllarca su taşımış kavalaya.. Osmanlı buraya büyük hizmetler yapmış. 1373 yılında Muradı Hüdavandigar tarafndan türk yurdu haline geldikten sonra 1878 yılına kadar Osmanlı yönetiminde kalan Kavala’da Yapılan hizmetlerin ihtişamı bu su kemerinide kendini gösteriyor. Kanuni yadigarı su kemerleri Osmanlının su kültürünü en belirgin şekilde yansıtıyor.Şehrin içinde su kemerlerinin hemen yanı başında Kiliseye çevrilen caminin mahsun hali dikatimizi çekiyor. Yolumuz üstünde Kavalalı Mehmet Ali Paşa tarafından yaptırılan İmarathane Osmanlı sivil mimarisinin ihtişamını gösteriyor.

Burası Kavalalı Mehmet Ali paşa’nın doğduğu ev. Yunanlılar tarafından rastore edilmiş evin karsısına büyük bir heykel yapılmış. Bu heykel kavalalı Mehmet Ali paşanın heykeli. Yunanistanda yüzlerce Osmanlı türk eseri kasıtlı olarak yıkılırken Kavalalı Mehmet Ali Paşaya gösterilen ilgi gerçekten çok ilginç. Yunanlılar Kavalalı Mehmet Ali Paşaya 1831-1839 yılları arasında Osmanlıya isyan ettiği için büyük ilgi gösteriyor.

Kalede gezimiz devam ederken daracık sokaklardan geçiyoruz. Baba ve anneleri Türkiye’den göç etmiş rum bir aileyle konuşuyoruz. Bizimle Türkçe konuşuyor. Kütahyadan göç ederek buraya gelen bu aile türkiyeyi sevdiklerini dile getirip 40 yıl hatırı olan bir kahve ikram etmek istiyorlar.Kale çevresindeki evler her yönü ile Türk mahallesi, şehir içinde muhteşem bir Türk eseri olan cami dikkatimizi çekiyor. Yıkılıp harabe olmasına rağmen Osmanlıyı anlatıyor bize.. Kale’den Ege denezinin mavi sularını seyrederken doç dr. Haluk dursunun Nilden Tunaya Osmanlı yazılarını hatırlıyoruz. Kavala ile ilgili şu satırlar dikkate değer..

……..” Bu kısa; fakat anlamlı yolculuktan sonra yukarıya, kaleye çıktık. Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın konağını bulduk. eli böğründeli, çıkmalı tam bir Osmanlı konağı. Her iki sahile de hakim, tıpkı bizim Anadoluhisarı’ndaki Amucazade Hüseyin Paşa Yalısı gibi. Çok da güzel korumuşlar.Osmanlıya isyan ettiği için Yunanlıların çok sevdiği Kavalalı Mehmet ali Paşanın Kavaladaki heykeli Hemen yanında at üstünde paşanın heykeli. Tam heykelin önünde iki batı Trakyalı Türk gencinden biri yanındakine, “Bu adam Osmanlı’ya ihanet etmeseydi, Yunanlılar bunun heykelini yapmazlardı” diyordu.

Sonra mahalle aralarındaki eski Türk evlerini gezerek şu anda restore edilen ve Türk özelliği hiç vurgulanmayıp sanki bir Mısır eseriymiş gibi lanse edilen Cafe’ye oturdum. Hemen yanında harap halde Cami-i şerif’ bulunuyordu. Önündeki revaklar, sütunlar altında küçük, şirin bahçesinin içinde yemekler yeniliyor, kahveler içiliyordu. Binaya Mısır posterleri asılarak Arap havası verilmeye çalışıyor ise de Osmanlıca kitabeler hala duruyordu. Benim üst katta oturduğum yerden ise hem iç avlu, hem hücrelerin bulunduğu kısım, hem de karşıdaki Kavala limanı gözüküyordu. Kalesiyle birlikte bizim biraz Bodrum’a, taş evleriyle Ayvalık’a, eski kaleiçi evleriyle Antalya-Alanya’ya liman içindeki balıkçılarıyla Gelibolu’ya, kordon boyuyla İzmir’e benzeyen bir şehir. Ama bir an karşıdaki tepelere bakınca dağın zirvesindeki muazzam haçı görüp kendinize geliyorsunuz.”

Böyle anlatıyor Haluk dursun kavalayı.. ne hazindir ki Türkiye’de bir çok yeni kiliseler açılıp eski kiliseler tamir edilirken, 1373’den 1878 yılına kadar Osmanlı şehri olan Kavala kalesindeki Osmanlı -Türk camisinin yıkılmaya terk edilmesi can evimizden vuruyor.

KAVALA’DAN SELANİĞ’E..

Kavala şehir merkezinde gezimiz devam ediyor. şehir merkezinde Kilise yapılan tarihi cami’nin minaresi yıkılmış ve çan kulesi yapılmış. Türk eserleri her ne kadar yok edilmeye çalışılmış olsa da Kavala her hali ile bir Osmanlı-Türk şehri. Gün batımını Kavala limanından seyr etmek insanı tarihi geçmişe doğru yolculuğa çıkartıyor.Türkler Kavala’yı I. Murad devrinde, Bizanslılardan aldılar (1373/74). Daha sonra Cenevizlilerin istilasına uğrayan Kavala, Yıldırım Bayezid tarafından geri alındı. Kanuni Sultan Süleyman, Rodos seferine çıkmadan önce, burayı tahkim etmiş ve su kemerlerini onarmış, veziri İbrahim Paşa’da burada cami ve birçok hayrat inşa etmiş.

Ayastefanos Antlaşması ile Bulgaristan’a verilen (1878) Kavala, Birinci Balkan Savaşı’nda Bulgarların eline geçmiş (1912), İkinci Balkan Savaşı’nda Yunan filosunca ele geçirilmiş (1913), Bükreş Antlaşması ile (1913), Yunanistan’a verilmiş.Kavaladan selanike doğru yol alıyoruz. Yol boyunca üzüm bağları eşlik ediyor bize. Selanik yakınlarında kestanelik bölgesinde duruyoruz. Atatürkün babası Ali rıza efendi Osmanlı döneminde burada gümrük muhafaza müdürlüğü yaptı.

Atatürk 1881 yılında Selanik’te bu evde dünyaya gelmiş. 19. yüzyıl yapılarından üç katlı ve bahçeli ev, Selanik’te Türklerin yoğun olarak yaşadığı o zamanki Koca Kasım Paşa mahallesinin Islahane Caddesi üzerindeydi.Atatürkün Selanikte dünyaya geldiği evin önünde Türk yetkili ile birlikteyiz Ev, şimdi Aghiou Dimitriou ve Apostolou Pavlou Caddelerinin kesiştiği noktada ve Türkiye Cumhuriyeti Başkonsolosluğuyla aynı bahçe içinde yer alıyor.

Atatürk’ün babası Ali Rıza Efendi , bir süre Selanik Evkaf Katipliğinde (Vakıflar Müdürlüğü) çalışmış, 93 Harbinde Asakir-i Mansure-i Muhammediye” taburunda gönüllü olarak görev almış, daha sonra o zamanki Osmanlı-Yunan sınırında gümrük memurluğu yapmış ve bilahere serbest ticaret hayatına atılmıştı.Ali Rıza Efendi, Selanik’in tanınmış ailelerinden aslen Langada’lı Sarıgüllü Hacısofurlardan Feyzullah Ağa’nın kızı Zübeylde Hanım’la 1878 yılında evlenmiş. Ali Rıza Efendi ve Zübeyde Hanım’ın bu evliliklerinden 6 çocukları olmuş, ancak yalnızca Mustafa Kemal ve kardeşi Makbule (Atadan) yetişkinliğe erişebilmiş.

Bugün müze olan ev ise Ali Rıza Efendi tarafından serbest ticaretle uğraştığı dönemlerdeki kazancıyla yaptırılmış.

SELANİK NASIL FETHEDİLDİ…?

Selanik 1387 yılında Hayreddin Paşa ve Evrenos Bey komutasındaki Türk orduları tarafından ilk kez alındı. Bir süre sonra Bizanslılar şehri geri aldılar. Yıldırım Bayezid devrinde Türkler tarafından yeniden alınan şehir, Ankara Savaşı’na (1402) kadar Osmanlılar’da kaldı. I. Bayezid’in oğulları arasında taht kavgası sırasında Emiri Süleyman Çelebi tarafından Bizanslılar’a bırakıldı. Bizanslılar, Türkler’e karşı kendilerine yardım etmesi karşılığında şehri Venedikliler’e bıraktı. Akınların sıklaşması üzerine, Venedikliler kaçtı. Birçoğu da şehirde tutsak edildi. Bazıları fidyeleri ödenerek serbest bırakıldı. II. Murad tarafından fidyesi ödenerek azad edilenler arasında Kuzey Sırbistan’ın önderliğinden George Brancovitch’te bulunmaktaydı. (1430). Selanik kesin olarak Osmanlı Devleti’ne katıldıktan sonra Türkler genellikle şehrin yüksek semtlerini ve Akropolis bölmünü seçti. Müslüman mahalleleri bu yörede yayıldı.

Selanik şehrine nasıl giderseniz gidin sizleri Selanik sahilindeki tarihi Beyaz kule karşılıyor. Beyaz kule tarih içinde çok önemli olaylara sahne oldu. Bugün rengi solsada Selenik’deki beyaz kule görenleri etkiliyor.

Osmanlı Türk eserlerini yok etmek için Salanik’de çıkartılan kasıtlı yangınlarda bir çok türk eseri yok edildi, Ayakta kalan bazı camiler minaresi yıkılarak kiliseye çevrildi. fiehir merkezindeki tarihi bir Osmanlı eseri’nin minaresi çan kulesi yapılmış. Türkiye’de yeni kilise açıp eskileri tamir eden Türk yetkililere ithaf olunur.

Selaniğin ihtişamlı manzarası Selanik’e gelen tüm gezginleri kendisine hayran bırakıyor. Biz de bu güzel manzara karşısında oldukça etkilendik. Selanik’de gezimiz devam ederken Osmanlı döneminde lise binası olarak kurulan İdadi binasının bugün Avrupa Birliği Gençlik merkezi olduğunu öğrendik. Her yıl Avrupanın çeşitli ülkelerinden gelen gençlerSelanikte Selanikin fethinden sonra Camii olan ve bugün Kilise olarak kullanılan Ayasofyanın genel görünümü burada kültürel eğitimden geçiriliyor. Selanik tarihini araştırdığımızda tarih boyu eğitim, bilim, kültür ve sanat merkezi olduğunu görüyoruz

Selanik Kalesi 4kilometre uzunluğunda ve beş kapısı bulunuyor. Bu yapı, XVII. yüzyılda bir Türk karakterini aldı. Bu kale 1771 yılında harap olan ve yıkılan yerleri onarılmış 1847 yılında burcuyla diğer bazı yerleri yeniden onarılmış, 1869 yılında sahile rıhtım inşa edilmesi, kale duvarları yıktırılmıştı. 1870 yılında şehre muntazam hapishane binaları inşa edilmişti.

SELANİK’DEN YANYA’YA TARİH YOLCULUĞU..

Selanik’le Yanya arası bizim kültür tarihimiz açısından tam bir hazine. Osmanlı’nın Selanik vilayetini, Makedonya’sını, Yenişehiri’ni ve Yanya’sını hep zaman tüneli içinde dolaştık durduk. aslında İskeçe’den sonra Yunanistan’da Türk azınlığın esamisi okunmuyor. Türk kültürü ise arayana, bilene ve görene ne hikayeler anlatıyor, göz önüne neler seriyor, neler…

Ah Yanya! Daha sabahın erken saatinde şehir merkezine girer girmez tarihi bir Osmanlı çınarı karşımıza çıkıyor. fiimdi gönül rahatlığıyla haydi Kaledibi’ndeki börekçiye. Ardından sur içinden başlayıp ta yukarılara kadar gezinmeye ve kale içindeki yine tarihi Osmanlı çınarlarını dolaşmaya, buradaki çeşmeden su içmeye, tarihi alandaki eski evlerin görüntülerini çekmeye başlıyoruz. Yanya kale kapısı Osmanlı tuğralı, Osmanlıca kitabeli. Her bakımdan tam bir tarihi kale içi. Alaturka kiremitli eski evler son derece bakımlı. 1606 tarihli Arslan taş örtülü çatısı ve duvarları son derece düzgün taş işçiliği örneklerinden. Arnavut kaldırımının hem zemin döşemesi, hem basamakları çok düzgün. Duvar diplerinde çiçek açmış ebegümecleri acem boruları üzerine sarılmış. Osmanlı’nın eski 1870 yapımı askeri hastanesi Bizans Müzesi olmuş

RODOS ADASIN’DA BİR HÜZÜN…

Şimdi de Rodos’a uzanıyoruz. Akdenizle – Ege denizi arasında bulunan 1522 yılında Kanuni Sultan Süleyman zamanında Osmanlı toprağı olan Bu ada 1912 yılında Yunanlıların eline geçmiş. 2 Kez savaş yapılan bu ada eyalet merkezi olmuş. Bugün bir çok Türk eserinin bulunduğu ve bir çok türkün yaşadığı Rodos önemli bir tatil merkezi.

Teknemiz tarihi limanından içeri girip demir atınca gözlerimizle Rodos’un camilerini aradık, minarelerini bulmaya çalıştık. ama hayret, Rodos’ta bildiğimiz çok cami olmasına rağmen, şehrin siluetinde minare göze çarpmıyor.Karaya çıkıp, öğle namazı vakti minaresiz bir caminin avlusuna giriyoruz.400 bin Müslümanın yaşadığı Atinada papzlar yeni Camii yapılmasına müsade etmediği gibi Fatih Sultan Mehmed Han tarafından yapılan Fatih Camiisinide ibadete açtırmıyorlar Ezan-ı Muhammedi Rodos semalarında yankılanıyor.Bu minaresiz camiyi görüdüğümüzde bir iç çekiyoruz. Yunanlı zenginler İstanbul’da en kıyıda köşede kalmış kiliseleri restore ettirirken, bizim sermayenin paraları ya “sepet topuna” ya da “ayak topuna” gidiyor.

Rodos’un meşhur ziyaretgahı ve manevi valisi de büyük denizcilerimizden Murat Reis’in türbesidir. Murat Reis, Akdeniz’de, Kızıldeniz’de ve Basra’da Donanma-i Hümayun’la zaferler kazanmıştı.Limana yakın külliyede bulunan türbesi yüzyıllardan beri Rodos’un en önemli ziyaretgahı. Külliyede türbeden başka bir cami, bir tekke, bir çeşme ve sürgün edilen Kırım hanlarının medfun bulunduğu bir hazire yer alıyor.

Murat Reis külliyesindeki caminin, Rodos’un diğer camilerinde olduğu gibi minaresi yıkılmış ve kapısına kilit vurulmuş. Türbe ise ziyarete açık.

OLİMPUS DAĞIN’DAN KURT BOĞAZINA…

Yunanistanın yüksek dağlarından birisi olan ve tarihi bir geçmişe sahip meşhur Olimpus dağını görüyoruz. 2917 m.’ye kadar yükselen Olimbos Dağı heybetli görünüşüyle tarihten bir şeyler fısıldıyor. Burada bir Bir kale gözümüze çarpıyor. Dağ tepe aşıyoruz. Vadilerden geçiyoruz. Sağ tarafta bir demiryolu görünüyor. Otoyolun tekdüze görüntüsü kayboluyor. Çevredeki manzara canlı bir tabloya dönüşüyor. Tarlalar çiçeğe bürünüyor mor kırmızı beyaz sarı eflatun yeşil renkler birbirinin içine giriyor. Yol devam ediyor.

Bir nehir vadi boyunca akıyor. Nehir zamana meydan okurcasına gürül gürül.. bababoğazı vadisinde bir nehir çağıldayarak akıyor. Bir zamanlar ecdadın yönettiği bu topraklar adeta ağlıyor.. inilti seslerini olimpus dağı eteklerinde duyuyoruz. Dağın eteklerinden kaynayan su her şeyi anlatıyor. Su çağıldarken yüzyıllara meydan okuyan çınar dile geliyor. Tarihi Osmanlı çınarı.. Osmanlının sembolü çınar olimpus dağının eteklerinde ağlıyor. Gözyaşları bir oluk gibi dağın eteklerinden fışkırıyor. Olimpus dağı eteklerinde bugün çanlar çalıyor. Çınar dağın hemen yanıbaşındaki kiliseden yükseliyor.

İçimiz sızlayarak yolumuza devam ederken Yunanlıların Osmanlıya karşı isyan ederek savaştıkları bölgede duruyoruz.Ve tarihi araştırmamız sürüyor. Türk-Yunan ilişkileri tarih boyu savaşlarla sürdü. Yunanistan 1460-1913 yılları arasında 453 yıl Osmanlı egemenliği altında bulundu.. Rumlar 1814 yılından itibaren egemenliklerini elde etmek için “Megalo İdea”yı gerçekleştirmeye başladılar. 1821 yılı ayaklanmasına Ruslar yardım etti. 1827 de ayaklanmalar bastırıldı. 1827 Londra anlaşması ile Yunan egemenliğini Osmanlılara bir nota ile bildirdiler. Edirne Barışı ile Osmanlılar bu kararı 1829 da kabul etti. 1886 ve 1897 savaşlarında Yunanlılar Osmanlı ordusu önünde yenildi. Balkan Savaşında Yanya ve Ege adaları Yunanlılara bırakıldı. Yunanlılar milli kimliklerini Osmanlı Türkleri’nin hoşgörüsü ile sürdürmüştü. Osmanlı’nın zayıfladığı dönemde ise Yunanlılar Türkleri sürekli arkadan vurmaya başladı. 1886 yılında Yunanlıların isyan etmesi ile savaş başladı. Ahmet Eyüp Paşa komutasındaki Osmanalı ordusu Yunanlıları hezimete uğrattı. 1897 yılında ikinci kez isyan eden Yunanlılar, Osmanlıya Tesellya ovasında savaş açmış Rumi 1313 savaşı adı ile tarihe geçen bu savaş’da Yunanlılar sultan Abdülhamit Han’ın siyasi ve askeri dehasıyla tüm çephelerde yenilmiş..9 Tümenlik Osmanlı ordusu 32 gün süren Yunan savaşlarında 1126 şehit vermiş. Ordu komutanı Abdülaziz ve Celal paşalar şehit olmuş Rusların araya girmesi ile savaş sona ermiş İstanbul barışı imzalanmıştı.

GİRİT ADASIN’DA YAŞANANLAR..

1868 yılında tekrar ayaklanan Giritli Rumlar Girit Adsanını Yunanistana bağladığını açıklamışlar ve müslümanlara katliam uygulamışlardı bu isyanda bastırılmış ancak daha sonra dış baskılarla Giritli rumlar Padişah fermanı ile affedilmişti. İngilizlerin oldu bittisi ile Girit Osmanlının elinden alınmıştı.

Tarihe Milono Meydan savaşı olarak geçen 1897 tarihli Osmanlı Yunan savaşı iki tümenlik Osmanlı ordusu ile ayaklanan Yunan ordusu arasında Yunanistanın Teselye bölgesindeki Yenişehir ovasına bakan Milono geçidinde yapılmış. savunmasız Osmanlı halkına saldıran Yunan ordusu Bugünkü adı Larissa olan Yenişehir’i boşaltmak zorunda kalmış ve bu savaş’da Türk ordusu komutanı Abdülezel ve Celal paşalar şehit olmuştu.

Osmanlı – Yunan savşları tarihe Balkan savaşları olarak geçen savaşlarda devam etti. 19 Aralık 1913’de Bulgaristan, Sirbistan, Karadag, ve Yunanistan arasında bir yıl devam eden savaş tarihe birinci Balkan savaşı olarak geçti. Osmanlının yenik sayıldığı bu savaşın Londra görüşmelerinde bir karara varılamadı. İkinci Balkan savaşında Osmanlı Trakyada kayp ettiğ bir kısım toprakları aldı. Yunanlılarla Atina’da, Bulgaristan ve Sırbistanla İstanbulda bir anlaşma imzalandı. Osmanlı Balkan savaşı ile Makedonya ve Doğu Rumeli topraklarını kaybetti.

İşte bu bölge Osmanlı yunan savaşlarının sonuncusuna tanık oluyordu. Osmanlı savaşı kaybederek Yunanistan bağımsızlığını ilan ediyordu.

ATİNA’DA FATİHE BEKLEYEN ŞEHİTLER..

Yolumuza devam ederek Atinadaki türk şehitliğine ulaşıyoruz. : Balkan,kurtuluş savşı ve Birnci dünya savaşında esir düştükten sonra esir kamplarında şehit olan Piredeki Türk şehitliğinde yatan şehitlerimizi ziyaret edip fatihalar okuyoruz. Burada yatan şehitlerimizden kimlikleri bilinenler arasında, İzmir’in işgali sırasında belediye Başkanı olan Hacızade Hasan Paşa ile Selanik eşrafından Mustafa Eşref bulunuyor. Yunanistanın Pire kentindeki unutulmuş Türk şehitliğini ziyaret edip Fatiha okudukŞehitlik uzun yıllar ilgi görmemiş ve hatta bir ara tamamen unutulmuş. Mareşal Fevzi Çakmak’ın Atina’yı ziyartleri sırasında şehitliği hatırlaması ve ziyaret etmek istemesi üzerine şehitlik ile ilgilenilmeye başlanmış. 1958 yılından itibaren şehitliğin bakım ve idari sorumluluğu , Pire başkonsolosluğundan alınarak büyükelçilik adına askeri ateşeliğe verilmiştir. fiehitlerimizi minnet ve şükranla yad edip fatihalar okuduktan sonra Atinaya doğru devam ediyoruz.

Ve işte Atina şehrine giriyoruz. Tarihi Atina şehrinde Hilton otelinin karşısında cam bir heykel karşılıyor bizi. Maraton koşucusunu temsil eden bu cam abide 18 ton camdan yapılmış. Cok eski yapıların içinden geçiyoruz. Ve bir konakta Türkiye büyük elçiliğiğini görüyoruz. Güzel sanatlar akademisinin önünden geçiyoruz. Neoklasik tarzda yapılan bu yapının önünde iki heykel var biri Sokrat diğeri aristotales..

Atina eski bir yunan kenti, Fatih Sultan Mehmet tarafından türk yurdu yapılmış. Bugün Yunanistan’ın başkenti olan Atina’da yüzbinlerce Müslüman yaşıyor. Papazların tesiri ile tek bir cami açılmasına izin verilmiyor. Bir zamanlar 30 cami’nin olduğu birçok Osmanlı kültür eserinin bulunduğu Atina’da bugün ayakta kalan 2 camiden birisi müze, diğeri ise kapalı. Bir medrese kapısı ise yıkıma terk edilmiş. İstanbul’da birkaç bin Ortodoks Rum için onlarca kilise yapılmışken bu manzara avrupanın gerçek yüzünü gösteriyor.

AKREPOL TEPESİN’DEN FATİHİ DÜŞÜNMEK

Tarih boyunca Yunan tarihiyle paralel giden ve Osmanlı İmparatorluğu hakimiyetine kadar Bizans egemenliğinde kalan Atina Fatih Sultan Mehmet Mehmet tarafından 1458 yılı Mart ayında alınarak Osmanlı topraklarına katıldı. fiehre giren Fatih, şehrin özellikle Akropol ‘u üzerinde durdu ve çok etkilendi. Kuşatma sırasında halkın çoğu kaçtığından Fatih burada halkla temaslarda bulunarak hoşgörü gösterdi halkın dertlerini dinledi, isteklerini yerine getirdi. Atinanın Akrepol tepesinden Mora fatihi Sultan Mehmet Hanı ve Osmanlı medeniyetini hatırlıyoruzBaşta latin kilisesinin Yunanlılar, Yunan manastırları ve Akropol üzerinde uyguladığı baskıyı ortadan kaldırdı.

Osmanlı yönetimine girdikten sonra atina’da birçok cami ve İslami eserler yapıldı.Atina’nın en görkemli bölgesi Akrapolis tepesi. Bu tepedeki tarihi anıtları Osmanlı İmparatorlğu korumuş ve bugünlere gelmesini sağlamış. Yunanıistan devleti, bugün yüzlerce osmanlı eserini ise yıkıp yoketmiş. Osmanlı ve Yunan Medeniyeti’nin gerçek durumunu bu acı manzara gözler önüne seriyorAkrapolis tepesinden Atine şehrine bakarken gözümüz yıkılmaya terek edilen iki Türk eserine takılıyor. Akrapolis tepesindeki 2000 yıllık anıt dim dik ayakta dururken 400 yıllık Osmanlı türk eserleri çoktan yıkılmış. Yunanistanın çirkin tutumu yüzünden yıkılmak üzere olan Fatih camisinin belgesel görüntülerini ve resmini çekerek tarihe not düşüp zamana noterlik yapıyoruz.

Fethiye camii (Pazar, Büyük, Buğday Pazarı Camii), Atina’da ayakta kalan Türk eserlerinin en derli toplusudur. Roma agorasında bulunan caminin temeli 1458’de, Fatih Sultan Mehmed’in Atina’yı ziyareti sırasında atılmış, adınıda buradan almış. Bugün minaresi yıkılmış bir vaziyette mahzun duruyor.Revaklı Medresesi, Atina’daki en büyük medrese olup, Fethye Camii’nden 20 metre uzaklıkta bulunuyor. Mehmed Fahri Efendi tarafından 1721 tarihinde inşa edilen bu medresenin bugün yalnızca cümle kapısı ayakta.. Atina ve Yunanistnda binlerce Osmanlı Türk eserlerinin yıkılıp yok edildiğini görüyoruz.

Akropolis tepesinden atinayı izlerken Tarihi evler ve Osmanlıdan kalan iki cami bizi hüznlendiriyor. Fatih camii müze olarak kullanılıyor ve önünde Yunanistan bayrağı dalgalanıyor. Minaresi yıkılmış.Yunanistanda insan gücüyle yapılmış dünyanın üç kanalından birinin üzerinden geçiyoruz. Egeyle Adriyatik denizini birbirine bağlayan korint kanalı müthiş görüntüsü ile insanı etkiliyor. İnşaatı yıllar süren bu kanal bugün bir çok ticaret gemisinin geçit yeri olmuş.

YUNANİSTAN’DA OSMANLI İZLERİ

Yunanisbtanda Osmanlı,Türk medeniyeti ile ilgili araştırmalarımız devam ediyor. Yüzlerce yıl Osmanlı yönetiminde klan Yunanistan’da bugün adı Naplia olan Anabolu’ dayız. Anadolu’daki tarihi Atina merkezde müze haline getirilen Camiinin minaresi yıkılıp, önüne Yunan bayrağı çekilmişTürk eserleri ve osmanlı kültürü ile iligili eserler yıkılıp yok edilmek için özel çalışmalar yapılmış. Uzun araştırmalar sonucu Anabolu ile ilgili tarihi bilgilere ulaştık. Tarihe ve zamana not dyşüp gelecek nesilleri bilgilendirmek için bu tarihi bilgileri sizlerle paylaşıyoruz.

Anabolu (Nauplia) bugün Yunanistan’da bir liman şehri. fiehir, Osmanlı İmparatorluğu yönetimine girdikten sonra bayındır hale getirilmiş, buraya birçok eserler yapılmış. 1715 yılında III. Ahmed tarafından fethedilmiş. Bu tarihte Anabolu’daki cami ve mescitlerin sayısı dokuzu bulmuş. Şehrin Yunanlılar tarafından alınması sırasında minareler yok olmuş. Günümüzde kalan üç caminin biri kilise, diğeri tiyatro, üçüncüsü ise müze olarak varliğını sürdürüyor.

Yıkıma ve yok edilmeye rağmen Yunanistanın her yerinde bir Osmanlı Türk eseri karşınıza çıkar. Anabolu’da binalar arasında kalan bir Türk eseri sizlere birşeyler söyler gibi duruyor.

YUNANİSTAN’A VEDE EDERKEN..

Yunanistana veda edip ayrılma vakti geliyor. Ancak gönlümüz ve aklımız yunanistanda kalıyor. Piredeki mahsum türk şehitliği. Atinadaki vefasızlığa uğramış tarihi camiler.. selanikteki beyaz kule kavaladaki kahve ikram etmek istyen rum ailesi, olimpus dağından kaynayıp Osmanlının sembolü çınarın yanıbaşından çağlayarak akan sular.. ve en önemlisi dedeağaç ve gümülcine ve batı Trakya bölgesindeki yok edilmek istenen Müslüman türk varlığının fakir halini unutamıyoruz. Yol yunanistanda bitmiştir. Meriç nehri üzerinden geçip yunanistanki Osmanlı kültür ve medeniyet eserlerini kaderiyle baş başa bırakara başka bir coğrafyaya uzanıyor kültür ve medeniyet mirasımızı araştırıyoruz. Türkiyeye gelir gelmez ilk işimiz tarihi belgelerden yunanistandaki binlerce kültür mirasının tek tek listesini çıkararak yunanistanın Ankara büyük elçisinin kapısını çalıp büyük elçiyle görüşüyor ve Yunanistandaki yok edilip yıkılan Osmanlı kültür mirasının hesabını sorarcasına bu eserlere neden sahip çıkılmıyor diyor ve türkiyedeki kiliselerin yunan eserleriyle ilgilenen Yunanistan hükümeti ve Avrupa birliği yetkililerine iletilmek üzere tarihi belgeleri Yunanistan büyük elçiliğine teslim ediyoruz. Tarih ve kültürümüze karşı vefa borcumuzu yerine getirmeye çalışıyoru.

On yıl sonra yine Yunanistan’dayım

YUNANİSTAN’DA DEVR-İ ALEM

 

İskeçe’den Dedeağaça Devr-i Alem

Yunanistan’ın Batı Trakya bölgesinde araştırmamız ve belgesel çekimlerimizi sürdürüyoruz. Dedeağaç’a gitmek üzere İskeçe’den ayrılıyoruz. Yine verimli topraklardan geçiyoruz. Sağ tarafımızda masmavi sularıyla Ege denizi, solumuzda ise yemyeşil zirveleriyle Rodop dağları. Ege denizi ve Rodop dağları arasında kalan Batı Tarkya ovaları verimli ancak Yunanistan’ın baskıları sonucu sürekli kan kaybediyor.

Batı Trakya sürekli mezalime uğramış. Yıllarca Bulgar işgali altında kalmış. Batı Trakyalılar yıllarca Bulgar mezalimi yaşadık. Bulgarlar çok büyük vahşi hareketler yaptı. Şimdide Yunanlılar aynı mezalimi yapıyorlar. Lozan Antlaşması ile aldığımız haklarımız yok sayılıyor. Bize bu topraklarda huzur vermiyor diyorlar.

Gerek Bulgarlar ve gerekse Yunanlılar deyim yerindeyse bindikleri dalı kesmişler. Yunanlılar Türkleri Batı Trakya’dan kaçırmışlar, Bulgarlar’da Türkleri Yunanistan’dan kaçırmışlar. Bu yüzden tarım ve hayvancılık ölmüş. Tarlalar verimsiz ve hayvancılık öldüğü için bugün her iki ülke gıda maddesi ithal eder hale düşmüşler.

Bugün Yunanistan ve Bulgaristan’ın yaşadığı ekonomik krizin temelinde bu yatıyor. Yunanlıar; Kafkaslar, Azerbaycan ve Gürcistan bölgesinde Türkçe konuşan Ortodoks Hristiyanları Batı Trakyalıları asimile etmek için Yunanistan’a getirmişler. Bugün 1 Milyona yakın Yunanistan’da Türkçe konuşan Kafkas kökenli Ortodoks göçmen yaşıyor.

Girit, Rodos ve Batı Trakya bölgesine yerleştirilen bu Ortodoks göçmenler Yunanistan’dali eknomik krizden dolayı Yunanistan’ı terk etmeye başlamışlar. Dedeağaç’ta karşılaştığımız Andrea adlı Azerbaycanlı bir Ortodoks “Artık biz Yunanistan’ı terk ediyoruz. Burada hayat kalmadı. Kendi ülkemize dönüp orada hayatımızı sürüdüreceğiz.” diyerek Yunanistan’daki ekonomik krizin boyutunu gösteriyordu.

Dedeağaç’taki gezimizi sürüdürürken birçok insan bizlere Türkçe merhaba diyerek alışveriş yapmamızı isityorlardı. Sahil kenti olan Dedeğaç’ta turist yk denecek kadr az. Restoranlar boş. Herkes ekonomik krizden dert yanıyor. Dedeağaç sahilinde yapılan Pontos anıtında bizim Abazıpka giyerek horon oynayan Karadeniz uşaklarının heykeli yapılmış. Yunanlılar Megolaidea fikirlerinden hiç vazgeçmiyorlar. Nüfusları azalsada ekonomik kriz içinde inim inim inleselerde yine Pontos hayalleri ve Anadolu’dan toprak taleplerinden vazgeçmiyorlar. Dedeağaç İpsala sınır kapısından Türkiye’ye giriş yapmamın huzuru içierisinde İstanbul’a doğru yol alırken sizlei Dedeağaç’la ilgili ansiklopedik bilgilerle başbaşa bırakıyorum.

DEDEA AĞAÇ

Şehir Türkçe adını, XV. yüzyılda burada yaşamış bir gönül sultanın ilim irşad vazifesi yaptığı tekkenin bahçesinde bir ağacın gölgesinde oturmayı adet edinen bir Allah dostunun babasından aldığı söylenir. XIX. yüzyılın ikinci yarısına kadar bir balıkçı köyü iken demiryoluna kavuştuktan sonra önem kazandı. Dolayısıyla buranın limanı da Şark demiryolları tarafından temizlendi (1905).

Edirne vilayetine önce kaza, sonra da sancak merkezi olan Dedeağaç’ın merkezi ilçesiyle birlikte üç ilde (Dedeağaç, İnöz, Sofulu), on iki bucağı ve yüz altmış sekiz köyü vardı. Önceleri 9 bin olan nüfus, sancak olmasından sonra artarak 66 bin 90’a ulaşmıştır. Şehirde 8 yabancı devlet konsolosluğu ve 7 vapur acenteliği vardı.

1912 yılında Bulgarlar tarafından zaptedilen Dedeağaç, 10 Ağustos 1913’te Bükreş antlaşması’ya Bulgaristan’a verildi. I. Dünya Savaşı’ndan sonra Neuilly Antlaşması ile (27 Kasım 1919), Yunanistan’a geçti ve Yunan Aleksandropolis adı verildi.

Osmanlı İmparatorluğu yönetiminde sancakta 103 cami, 2 mescit, 6 hamamı, 20 çiftlik bulunmaktaydı. Bu dönemlerde sancağın geçimi ipek böcekliği ile sağlanmaktaydı. Şarap, üzüm, tütün, iplik, koyun, keçi, sığır yetiştirilirdi. Buraya 1888’de resmi evrakın muhafazası için bir mahzen ile bir telgrafhane (1891) yaptırılmış, mahkeme dairesi onartılmıştır (1894). Şehirde yaşayan Rum ve Bulgar toplumları içine yaptırılan veya onarımına izin verilen yapılar şunlardır: 1892’de, 1896’da ve 1906’da birer Rum kilisesi, Bulgar halkı için Derbend Köyü’nde bir Bulgar kilisesi (1899), Yahudiler için ise iki havra (1903).

Şehirlerdeki Osmanlı dönemi yapılarından ayakta kalabilenlerden en önemlisi Süleyman Paşa Camii’dir. Dedeağaç’a 27 kilometre uzakta, Meriç Nehri’nin sağında Ferecik’tedir. orhan Gazi tarafından Süleyman Paşa adına kiliseden camie çevrilmiştir. Minaresi sol taraftadır. Kapısının üzerindeki kitabeden minarenin sonradan eklendiği anlaşılmaktadır (1525 – 1526). Camiin kubbeleri kurşun kaplamadır.

DİMETOKA

Uzun bir süre Bizans yönetiminde bulunan, 1230 yılında Bulgar Kumandan Asen tarafından kuşatılarak teslim alınan şehir, 1255’te yeniden Bizans yönetimine katıldı ve İoannes Kantakuzenos, bu şehirde imparator ilan edildi.

I. Murad tarafndan Osmanlı İmparatorluğu topraklarına katıldı. Osmanlı İmparatorluğu’nun son iller örgütüne göre Edirne ili merkez sancağına bağlı bir ilçenin merkezi oldu. I. Murad burayı aldıktan sonra Türkler’ce alınan Edirne şehrinin onarılmasına (1367) kadar Dimetoka’yı merkez edindi. Bu bakımdan Dimetoka’ya “Daru’s Saltanat” adı verildi. I. Murad burada kaldığı süre içerisinde harap olan kaleleri onarttırdı, çok sayıda resmi daireler ve binalar, okullar, yüksek imam medreseleri inşa ettirdi.

Osmanlılar’ın Rumeli’de kesin olarak yerleşmelerinden sonra Dimetoka, değerini bir süre daha sürdürdü. Bu arada 1373’te I. Murad ile İmparator İoannes, Anadolu’da uğraştıkları sırada, her ikisinin de oğulları (Savcı Bey ve Andronikos) Rumeli’de ayaklanmışlardı. Bunun üzerine Rumeli’ye dönen I. Murad, ayaklanan prensleri İstanbul yakınında yenilgiye uğratınca, bunlar Dimetoka Kalesi’ne kapandılar, orada yakalanarak cezalandırıldılar.

Rumeli Beylerbeyliği’nin Paşa Sancağı’na bağlı 150 akçalık bir kadılık olarak örgütlenen ve Edirne Bostancıbaşılarının emrinde ve çorbacı Voyvoda tarafından yönetilen Dimetoka Kalesi’nde sadece bir dizdar bulunmaktaydı. Bir süre Rumeli’yi eline geçiren Musa Çelebi de Dimetoka’yı hüküme merkezi yapmıştır.1444’te II.Murad’ın yönetimi oğlu Mehmed’e (Fatih) bırakmasını fırsat bilen Hıristiyanlık dünyası, yeni bir Haçlı Seferi hazırlıklarına girişince,Rumeli halkı büyük bir paniğe kapılmış, boşaltılan Edirne şehrinin ileri gelenleri, bu arada şehzade Mehmed, Sadrazam Halil ve Hadım Sinan Paşa buraya sığınmışlar, mallarını ve ailelerini Dimetoka Kalesi’ne saklamışlardır.

XV. yüzyıldan başlayarak XIX. yüzyılın başına kadar Dimetoka önemli devlet adamları için bir sürgün yeri veya emekliye ayrılanların çekildikler sessiz bir köşe idi. 1821 yılında Dimetoka’ya bağlı İpsala kazasındaki Hassa Korusu’na iskan olunan Ağnat Kazakları’nın hane, bağ, bahçe ve tarlalarından da öşür ve diğer vergiler alınmaya başlanıldı (Mart 1821) II. Mahmud dvrinde modern anlamda örgütlenen Edirne ilinin merkez sancağına bağlıbir ilçe haline getirilen Dimetoka, Edirne ile Dimetoka halkı arasındaki anlaşmazlıktan dolayı Edirne’den ayrılmasına karar verildi (18 Nisan 1841). Türkiye’den ayrılması da bir kere 1876-1877 Osmanlı – Rus Savaşı’nın bozgunla sonuçlanması üzerine düşünüldü. Berlin Kongresi’nde, Türkiye’de bırakıldı. Bu arada Dimetoka’y bağlı köyler, Rus Generali Stalip’in askerleri tarafından yıkıma uğradı. Bunlar ancak 1789’da yerlerine dönebildiler. Bundan sonra Balkan savaşlarındaki büyük bozguna kadar yıkık bir durumda kaldı. Bu savaşta Bulgar saldırısının başlaması üzerine elden çıktı ve 30 Mayıs 1913’te imzalanan Londra Anlaşması üzerine Bulgaristan’a bırakıldı. Ancak Türkler’in Balkanlar’da ileri harekatından sonra imzalanan 26 Eylül 1913 tarihli İstanbul antlaşması ile Karaağaç ve Dimetoka, Osmanlı Devleti’ne bırakılmasına rağmen, I. Dünya Savaşı’nda Bulgarlar’ın kazanılması için yapılan fedakarlıkta 19 Ağustos 1914 tarihli antlaşma ile Meriç’in sol kıyısındaki bu köprübaşılar, büsbütün elden çıktı. Nisan 1920’de yapılan San Remo Konferansı kararları geriğince bütün Trakya Yunanlılar’a bırakıldı.

Osmanlı yönetiminde bulunduğu süre içerisinde Dimetoka, Bizans devrinde olduğu gibi Osmanlı devrinde de son derece önemli bir sayfiye yeri ve padişahların çok süre yazlık mevkiini oluşturmuştur. Bu sebeple,sultanlar, ilk baştan burada saraylar kurmasına özen göstermişlerdir. Bu amaçla, Bizanslılar’dan kalan saraylar yenilenmiştir. Özellikle Büyük Kale’deki Bizans sarayını yenileyerek kullanmışlardır. Bir söylentiye göre, kentin fethinden önce, kentin kuşatıldığı dönemde, osmanlı Ordusu cuma namazını dimetoka’nın Kızıldere ilerisinende (Ayia Kiryaki” ayazması üst tarafında kılmış olduğundan, bu sebeple bu mevkiye “Namazgah” adı verilmiştir.

Dimetoka Kalesi Bizans çağından kalma bir eserse de, Osmanlı eserleri arasına girmiştir. Zira burası Osmanlı yönetimine büyük onarımlar geçirmiş, kale içindeki saraylar da kullanılır hale sokulmuştur. Kalenin bir kısmı çift duvarlıdır, bir alçak duvar, 2-3 metre uzunluğunda, öbürü ise 5-6 metre yüksekliğindedir. 1800 metre uzunluğunda olan kale, Bizans İmparatorluğu’ndan toplanan binlerce işçi tarafından inşa edilmiştir. Kalenin kulelerinden bazıları çok iyi durumdaysada büyük çoğunluğu yıkık ve harap durumdadır. Kale içerisinde AyiosYeorgios Palaikastiris adlı bir Rum kilisesi de bulunmaktaydı. Bu kilisede 1341 yılında loannis Kantakuzinos’un eşi İrina’nın taç giyme töreni yapılmıştır. Kale içerisinde bulunan bu kilise, II. Mahmud’un bir Hatt-ı Hümayunu ile onarılmıştır (Hairan 1828).

Geliri II. Beyazid tarafından giderlere ayrılan Dimetoka’da XII. yüzyılda kale içinde, 100 Hıristiyan evi ile bir kilise bulunmakta olup, Türkler kalenin dışında, varoşta oturmaktaydılar. 12 mahalle ve 600 evden oluşan Türk semtine Mehmed Çelebi Camii, Nasuh Bey, Kurt Bey, Bazarlı Bey, Abdülvasi Çelebi, Oruç Paşa, Kapıcıbaşı, Tatarlar, Haraçcı, Zincirli, Çırcır, Abdal Cundi, Gazi Ferhad Bey mescitleri ile Mehmed Çelebi, Oruç Paşa, Nasuh Bey imaretleri, Kurşunlu ve Nasuh Bey harları Feridun Bey ile Oruç Paşa’nın Fısıltı Hamamı, önemli eserler arasında sayılırdı.Doğan Bey Camii, 1420 yılında İvaz Paşa tarafından yaptırılmıştır. Üç kubbeli bir son cemaat yerinden sonra esas bina kare bir şekil arzetmekte ve bunun merkezinde dört payeye dayanan bir merkezi kubbe bulunmaktadır. Ana çizgiler bakımından Atina4daki Fethiye Camii’ni anımsatan bu binanın kubbealtı mekanının etrafını çeviren diğer mekanlardan köşelerdekiler çapraz tonozlar ile örtlüdür.

Çelebi Sultan Mehmed Camii, padişah emriyle 1420’de İvaz Paşa’ya yaptırılmış olup, 1821-22 yıllarında onarım görmüştür. 30X30 metre dış boyutunda olup, köşeleri pahalı, 2×2 metre maktaında kargir ayaklar arasında yapılmış ahşap kemerlere müstenid 11 metrelik bir merkezi kubbeli sahın ile tonoz örtülüdür. 8 metrelik kubbelerden birçok izler ve kemer yastık taşları kalmıştır.

Bayezir Camii, I. Murad tarafından 1361 ile 1389 yılları arasında inşa edilmiştir. Ancak camiin küçük ve harap durumda olması yüzünden büyük olasılıkla Yıldırım Bayezid tarafından 1389 veya 1390 yıllarında inşaatı yeniden yapılmıştır. Bu tarihte, duvar kısmına, yazıtlı taşlar yerleştirilmiştir. Son cemaat yeriüç bölmeli ve yanları açıktır. Her üç bölme de kubbelidir. Harem, dış ölçüleri ortalama 30×30 metre olan bir kare yapıdır.

1821-22’de çirmen Mutasarrıfı Salih Paşa tarafından bütün masrafları karşılanarak onarılan cami, son olarak 1903 yılında da bir onamırm görmüştür.

Bugün ayakta yıkık da olsa veya temelleri kalabilmiş olan diğer Osmanlı dönemi yapılarından Nasuh Bey Mescidi, Pazar Bey Mescidi, Oruç Paşa Mescidi (Yapımı 1400-1401), Abdal Cidi Mescidi, Ferhad Bey Mescidi ile Abdal Cüneyd Zaviyesi (Yapımı 1485) ile Fısıltı Hamamı anılmaya değer.Dimetoka’da yaşayan Hıristiyanlar için de birçok kiliseler inşa edilmiş veya eskileri onarılmıştır. Halen Dimetoka’da Osmanlı döneminden kalma 16 Rum kilisesi, 1 Katolik Bulgar kilisesi ile bir de Ermeni Surp Kevork kilisesi vardır. Bu yapıların yapım tarihleri şöyle;

Pakrevan Köyü’ne Bulgar Katolik (1866), Prizren Köyü’ne Aya Tanaş (1859), Kaza merkezine (1863), Cambazlar Köyü’ne Konstantin Valanti (1869), Küçükdoğancı Köyü’ne Meryem Ana (1870), Sarı Hatır Köyü’ne Aya Yorgi (1872), İlçe merkezine Aya Marina (1883), Kadıköy’e Aya Yorgi (1901), İniceğiz Köyü’ne (1897) birer Rum kilisesi inşa edilmiş. Kale içindeki Rum kilisesi 1834’te, diğer bazı kiliseler de 1838’de onarılmış, Sofulu kazası Paşmak Köyü’ne bir Rum sıbyan mektebi (1883), Saltın Köyü’ne bir Rum kız mektebi (1886) ile Kuleli Burgaz Köyü’ne Rum mektebi (1896) inşa edilmiştir.

DRAMA

Trakya ile Makedonya arasında Yunanistan’da bir şehir ve bölge. Kuruluşu Makedonya Krallığı zamanına kadar uzanır.

Osmanlı yönetimine 1373-1374 yıllarında giren Drama, Balkan Savaşı sonuna kadar Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı kaldı. Osmanlılar’ın Rumeli’deki ilk genişleme yıllarında karagahını Gümülcine’de kuran Hayredin Paşa öncü kuvvetlerini Mesta (Karasu) bölgesine doğru sürdü. Bunlardan serez’i kuşatan Deli Balaban’a yardım etmek üzere hareket eden Lala Şahin Paşa, ilk adımda Kavala’yı ele geçirdi, buradaki gümüş madenlerini denetimi altına aldıktan sonra drama önüne geldi. Drama kalesi kendiliğinden teslim oldu. Lala Şahin Paşa, Zihne, Serez ve Kara Ferye’yi Osmanlı yönetimine katarak Osmanlı sınırlarını Vardar Vadisi’ne kadar uzattı (1375). Böylece Osmanlı yönetimine giren Drama bir kadılık olarak Rumeli Beylerbeyliği’ne bağlandı. Bölgede Türk ve Müslüman nüfusu artırmak üzere,, Yıldırım Bayezid, Karaman bölgesinde konargöçerlerden bir kısmının Drama çevresinde hala yaşadıkları görülmektedir. Evliya Çelebi Drama’yı şirin bir kasaba olarak anlamaktadır. XVII. yüzyılda Drama Ovası’nda pamuk tarımı yapıldığını ve kasabada işlenen pamuğun çadır bezi olarak bütün Osmanlı İmparatorluğu’nda beğenildiğini anlatır. XVIII. yüzyılın son yarısında ve XIX. yüzyıl başlarında Serez beylerinin buyruğu altına giren Drama Yunan ayaklanmasında derin etkiler altında kaldı. Drama Mahmud Paşa Yunan ayaklanmasında Drama’da toplanan gönüllülerle Serasker Selim Paşa komutasında Kolokotroni Savaşı’na katıldı ve Tırhala’yı alaklanan Yunanlılar’a karşı savundu.

Osmanlı İmparatorluğu’nun iç yönetimini yeniden düzenlediği XIx. yüzyılın ikinci yarısında Drama, Rumeli’de Trakya ile Makedonya hatları sınırlarında bir kasaba olup Selanik vilayetine bağlı bir sancak merkezi oldu. Selanik’in 120 kilometre kuzeydoğusunda Siroz’un 48 kilometre doğusunda ve iskelesi olan Kavala’nın 53 kilometre kuzeybatısında olarak Tenyanos Golü’ne dökülen Ankiste (Dramaniçe) Nehri kollarından bir çayın üzerindeydi.

Kaza, batı ve kuzeybatıda Siroz Sancağı ile kuzeydoğuda Edirne vilayetinin Gümülcine Sancağı, güneydoğuda Sarışaban, güneyde Kavala kazalarıyla sınırlıydı. Merkez ilçesinden başka Kavala, Sarışaban, Pravişta ilçeleri, Tirsoçam ve Geç bucaklarına ayrılmıştı, 131 köyü bulunmaktaydı. Bu yüzyılda tarım ürünleri olarak buğday, arpa, çavdar vb. hububat ile çok miktarda tütün, az miktarda pamuk yetiştirilirdi. Bağları çok olduğundan bol miktarda şarap çıkardı. arı kovanlarından bolca bal ve balmumu elde edilirdi. Halk tütün tarımı, çorap ve şayak dokuma tezgahlarıyla bolluk bir hayat sürmekteydi. Tarımın gelişmesi için de Osmanlı Devleti’nce gerekli tohumluk malzeme verilmiştir (1897). Ayrıca maden işletilmesi de gelişmişti ve 1847 yılında .azı madenler çıkarılıyordu. XIX. yüzyılın sonlarında Sırbistan’ın bağmısızlık kazanması üzerine eski Sırbistan göçmenleri daha sonra da Kafkas göçmenleri ve 1876-1877 Osmanlı – Rus Savaşı nedeniyle Bulgaristan göçmenlerinin yerleşme alanı durumuna gelen Drama’da Balkan Savaşı’ndan hemen sonra Serez Sancağı ile birlikte 78 bin 52 Rum, Bulgar ve Ulah’a karşılık, bir kısmı Pomak ve Kıpti olmak üzere 429 bin 745 Müslüman yaşamaktaydı. Bu nüfusun 75 bini Drama merkez sancağında oturuyordu.

“Kamus-ül Alam” adlı eserde ise XIX. yüzyılda kazanın toplam nüfusu 53 bin 167 idi.

Balkan Savaşı4nda Ali Yaver Paşa komutasındaki ordu, Ferecik’te Bulgarlar’ın eline düşmüştü. Bulgarlar’ın yaptıkları zulümler bölgede yaşayan Türkler’i tiksindirmişti. II. Balkan Savaşı sonunda yerli halkın yardımı ile Yunanlılar’ın eline geçti. Londra Antlaşması’yla Yunanistan’a bırakıldı. I. Dünya Savaşı’nda yeniden Bulgarlar’ın eline geçen Drama, bu savaşın sonunda kesin olarak Yunanistan’a bırakıldı. II. Dünya Savaşı’nda bir süre yine Bulgarlar’ın eline geçen Drama Savaş sonunda tekrar Yunanistan4da kaldı. Laussanne Konferansı’ndan sonra Türkiye’deki Rumlar’a karşılık, Yunanistan’daki bütün Türkler’le birlikte Drama halkı da Türkiye’ye getirildi. Bugün Drama’da birkaç aileden başka Türk kalmamıştır.

Osmanlı İmparatoorluğu döneminde buraya çeşitli mimari eserler yapılmıştır. Yıldırım Bayezid devrinde yapılmış 3 cami, birer küçük kütüphane, 1 idadiye, 1 rüşdiye, birkaç sıbyan mektebi ve dokuma tezgahları bulunmaktaydı. Drama’da Osmanlı eserleri arasında özellikle Kurşunlu Cami (Ferhad Paşa) ve Nasuh Paşa Hanı anılabilir. Ferhad Camii, 1906’da onarım görmüştür. XXI. yüzyılın sonu ile XX. yüzyılın başlarında Drama’ya Osmanlı Devleti’nce çeltik arazisi nehirleri üzerine iki adet köprü(1847), bir hapishane (1875) ve mevcut Mekteb-i İdadi-i Mülki içine bir bina (1907) yapılmış, Mahmud Paşa Medresesi onarılmıştır (1858).

Burada yaşayan Hıristiyan dinine mensup toplum için de Kayapınar Köyü’nde Aya Marko (1860), Sarıdere nahiyesine Aya Yorgi (1870), Sarışaban nahiyesine Aya Dimitri (1873), Peluna Köyü’ne Aya Nikola (1895) adlı birer Rum kilisesi ile Rum sıbyan mektebi (1896), Çatalca Köyü’ne bir Rum kilisesi (1903) inşa edilmiş.

BATI TRAKYA’NIN  İSKEÇE BÖLGESİNDEYİZ

Yunanistan’ın Batı Trakya bölgesinde araştırmamız ve belgesel çekimlerimiz sürüyor. Gümülcine’den yola çıktık. Verimli tarla, bağ ve bahçeler arasından yolumuz Selanik istikamtine doğru devam ediyor. Rodop dağları eteğindeki Türk köyleri elif misali minareler ve kırmızı kiremtli evleri ile bize çok şey söylüyor. 50 km’lik mesafedeki İskeçe yolu üzerinde büyük ve küçükbaş hayvanlarını otlatan çobanlar bizlere el sallıyor.

İskeçe’de ilk durağımız İskeçe seçilmiş müftüsü Ahmet Mete’nin makamı oluyor. İskeçe’yi biz Yunanlılara meydan okuyan meşhur seçilmiş müftü Mehmet Emin Aga ile tanıyoruz. Aga’nın vefatından sonra Ahmet Mete müftü olarak seçilmiş. Yunanlıların atadığı müftü ise halk nezdinde itibar görmüyor. Müftü Mete’nin bölge üzerinde oynanan oyunlarla ilgili açıklamaları Türk azınlığın asimile edilmesi için Yunan devletinin planlarını net bir şekilde ortaya koyuyor. Türk azınlığın kendi arasında bölük pörçük olmasıda işin acı tarafı. Ahmet Mete birlik ve beraberlik vurgusu yapıyor.

Gerçeketen Batı Trakya üzerinde büyük oyunlar planlanıyor. Türk azınlık okulu kapnma tehlikesi ile karşı karşıya. Türkiye’den gelen bazı sivil toplum örgütleri Batı Trakya Türklerini bölüp parçalamış. Bu tür şikayetleri İskeçe Türk Birliği’ni ziyaretimizde de duyduk. 1927 yılında kurulan İskeçe Türk Birliği’nden Yunanlıların baskısı ile Türk kelimesi çıkartılmış. Avrupa İnsan Hakları mahkemsinden karar alınmasına rağmen Yunan devleti bu kararı tanımıyor. İskeçe Türk Birliği 1984 yılından beri hukuk mücadelesi veriyor.

İSKEÇE’DE YIKILAN CAMİİ VE TARİHİ ESERLER

İskeçe şehir meydanındaki saat kulesinin bulunduğu alanda büyük bir Camii ve hamamın olduğunu öğreniyoruz. Meydanın büyük bir kısmı Türk mezarlığıymış. Hem mezarlık hemde Camii yıkılarak meydan yapılmış. Sadece Hacı Emin saat kulesi meydanı süslüyor. Meydanda’ki 400 yıllık Osmanlı çınarı geçmiş dönemin canlı şahidi. 40 bin Müslüman’ın yaşadığı İskeçe’de Türklerle sohbet edip, dert ve sıkıntılarını dinliyoruz. Kimse kameraya konuşmak istemiyor. Yunan devletinin baskısı söz konusu. İskeçe Türk liderlerinden 29 yaşında vefat eden Mehmet Hilmi Efendi’nin mezarını ziyaret edip Fatih’a okuduktan sonra Dedeağaç’a gitmek üzere İskeçe’den ayrılırken İskeçe ile ilgili Vikipedi Özgür Ansiklopedisi’ndeki İskeçe bilgilerini sizlerle paylaşıyoruz.

İSKEÇE HAKKINDA ANSİKLOPEDİK BİLGİ

İskeçe, Yunanistan’ın kuzeyinde, Batı Trakya’da, aynı adı taşıyan ilin (nomos) merkezi olan kenttir.İskeçe isminin “Eskice” sözünden geldiği tahmin edilmektedir.İskeçe, doğusundaki Gümülcine ve daha doğusundaki Dedeağaç illeri ile birlikte Yunanistan’da Türklerin en yoğun olarak bulundukları bölgelerden biridir. Drama Köprüsü isimli türküye adını veren Drama Şehri de bu bölgeye komşudur.İskeçe’nin Tarihi Geçmişi   : İskeçe bölgesi ile ilgili ilk tarihi kayıtlar MÖ 879 yılına dayanır. Küçük bir yerleşim birimi olarak başlayıp, Trakya tarihinin, (iç) savaşlar, yıkımlar gibi, tüm evrelerinde yer aldı. Her ne kadar Osmanlı İmparatorluğu 1363 yılında Edirne’nin fethi ile Balkanlar’a yerleşmiş olsa da, İskeçe’nin yanı sıra bugünkü Kavala, Drama ve Serez bölgelerinin Osmanlı hâkimiyeti altına girmesi ancak 26 Eylül 1371 tarihindeki Çirmen zaferi ile gerçekleşmiştir.

Osmanlı dönemin’de  Yerel Türk nüfusunu güçlendirmek amacıyla Anadolu ve özellikle Konya bölgesinden İskeçe ve civar illere halk yerleştirilmiştir. Osmanlı’nın genişleme döneminde, İskeçe, orduların çıkış noktalarından biri iken, Osmanlı’nın Balkanlar’daki hâkimiyeti azalma sürecine girdikten sonra, İmparatorluğun Balkanlar’da tutunmasında belirleyici rol oynamıştır.1715 yılına gelindiğinde İskeçe tütünü ile tanınmış ve bu ürünü sayesinde bölgenin refah düzeyi artmıştır. Mart ve Nisan 1829’da gerçekleşen iki şiddetli deprem ile şehir büyük bir yıkıma uğramış, ancak bu olay yeniden yapılanmasında büyük öneme sahip olmuştur.1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı ile Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar’daki sınırlarının bu bölgeye gerilemesi ile birlikte, bölgeye olan Rus ve Bulgar saldırıları artmıştı. Osmanlı İmparatorluğu’nun yardımından yoksun olarak, İskeçe halkının da katıldığı Batı Trakya Türklerinin silahlı mücadelesi ile, Osmanlı için son derece olumsuz şartlar içeren Ayastefanos Antlaşmasının daha sonra Berlin Antlaşmasına dönüşmesinde katkıları olmuştur.İskeçe Balkan Savaşları esnasında, sırası ile Bulgaristan, Yunanistan ve yine Bulgaristan tarafından işgal edildi. Ancak Osmanlı İmparatorluğu’nun Edirne’yi yeniden ele geçirdiği dönemde yöre halkının mücadelesi ve Osmanlı tarafından yapılan yardımlar sayesinde İskeçe ve Gümülcine’deki Bulgar hâkimiyeti kaldırıldı. Ancak, ardından kurulan ve İskeçe’yi de kapsayan Garbi Trakya Hükümeti’nin, 1 Eylül 1913 tarihinde bağımsızlığını ilan etmesi, Osmanlı, Rusya İmparatorluğu ve Bulgaristan tarafından hoş karşılanmayınca, bölgede etkinlik gösteren Osmanlı subayları geri çağırıldı ve İstanbul Antlaşması ile İskeçe dâhil, Batı Trakya bölgesi Bulgaristan’a bırakıldı.

İSKEÇE’DE YUNANİSTAN DÖNEMİ

I. Dünya Savaşı’nın patlak vermesi ile İskeçe, Bulgaristan ve Yunanistan arasındaki cephenin ortasında kaldı. Osmanlı’nın savaşa katılması ve Bulgaristan’ın hâkimiyetinin azalması ile birlikte bölgeyi Yunanistan’a bağlamayı amaçlayan, Yunanistan ve Fransa denetimli kuruluşlar etkinlik göstermeye başladılar. Yunanistan’ın diplomatik girişimler ile bağımsızlık çabalarını bastırdığı bölgede, İskeçe’nin de dâhil olduğu Batı Trakya’nın akıbetinin halkoyu ile belirlenmesine karar verildi. Mayıs 1920’de gerçekleşen halkoyu ile, Türk nüfusu ezici çoğunluğu elinde bulundurmasına rağmen, sonuç bölgenin Yunanistan’a bağlanması yönünde oldu. Millî Mücadele döneminin sona ermesi ve Lozan Anlaşması’nın imzalanması ile İskeçe Türk halkı nüfus mübadelesinden muaf tutuldu.İskeçe bir kez daha II. Dünya Savaşı’nda Bulgaristan tarafından işgal edildi. Bunu takip eden Yunan İç Savaşı boyunca da İskeçe halkı yerel mücadelelerde yer almaya devam etti.Günümüzde ise, İskeçe’de Batı Trakya Türkleri’nin azınlık sorunları ve insan haklarının Yunanistan tarafından ihlallerine karşı siyasi mücadele sürmektedir.

GÜNÜMÜZDE İSKEÇE

Günümüzde İskeçe modern bir kent kimliğine sahip, zengin tarihi, doğası ve gelenekleriyle her yıl büyük miktarda yerli ve yabancı ziyaretçi kabul etmektedir. Her yıl Şubat sonu veya Mart başına doğru düzenlenen Karnaval ve Eylül başındaki eski kasaba festivali  görülmeye değer etkinlikler arasındalar. Ayrıca her cumartesi düzenlenen kent pazarı da ziyaret edilebilir.

BATI TRAKYA’DA NELER OLUYOR?

Rumeli Balkan Federasyonun Yunanistan’ın Batı Trakya bölgesine düzenlediği Dr. Sadık Ahmet’i anma ve Batı Trakya’da Ramazan kültürü gezisine bizde davetliydik. Koşukavak Turzim’in sahibi değerli dostum Rıfat Yakupoğlu ile birlikte Gebze’den yola çıktık. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Topkapı sosyal tesislerinde fedarasyon tarafından düzenlenen iftar yemeğine katıldık.

1453 PANAROMA MÜZESİNİ GEZDİNİZ Mİ?

İftar öncesi Topkapı’da ki 1453 İstanbul’un Fethi ve Panaroma Müzesini gezme fırsatım oldu. Muhteşem bir müze. Her yıl yerli ve yabancı 1 Milyon’dan fazla ziyaretçi ağırlıyor. Bugüne kadar burayı ziyaret etmeyenler büyük bir eskiskilk içerisinde. Müzede Fatih Sultan Mehmed ve İstanbul’ın fethi ile ilgili önemli bilgilere yer verilmiş. Panaroma bölümünde görüntü, ses efektleri, görsel malzeme ile İstanbul’un fethi canlandırılmış. Kendinizi müzede İstanbul’u fetheden askerlerin içerisinde hissediyor, bir anda Allah Rasulünün övgüsüne mazhar olan İstanbul’un fethini yaşar gibi oluyorsunuz.

İSTANBUL’DA İFTAR, EDİRNE’DE SAHUR

Balkan ve Rumeli kökenli 100’den fazla derneğin üst çatı kuruluşu olan Rumeli Balkan Federasyonu’nun Topkapı’daki iftar organizasyonu gerçekten muhteşemdi. İftarda Sağlık Bakanı ve aslen batı Trakyalı olan Dr. Mehmet Müezzinoğlu, AKP, CHP ve MHP’nin üst düzey yöneticileri, Milletvekilleri, yurt içi ve yurt dışından yüzlerce davetli ile iftar sofrasını paylaşmanın huzuru içinde olduk. Keşke iftar programlarında siyasiler konuşmasaydı. İftarın manevi huzurunu siyasiler biraz kaçırdı.

Batı Trakya’ya gidecek ekip olarak iftardan hemen sonra Koşuvak Turizm ile hemen Edirne’ye doğru yola çıktık. Otuz kişilik grubumuzda federsayon başkanı, gazeteciler, öğretim üyesi ve kültür adamları yer alıyordu. Edirne’de bizleri Şehit Aileri Derneği karşılayarak Sahur yemeği ikram ettiler. Ardından Selimiye Camii’nde sabah namazımızı kıldıktan hemen sonra Pazarkule sınır kapısından Yunanistan’a giriş yaptık.

OSMANLI’NIN 2. BAŞKENTİ DİMETOKA’DAYIZ

Yıllarca Dimetoka’ya gitmek için fırsat bulamamıştım. Edirne’ye 60 km. mesafede olan ve Osmanlı’ya Edirne’den önce 5 yıl başkentlik yapmış Dimetoka’ya doğru yola çıktık. Güneş yeni doğuyor.Ayçiçeği tarlaları ve üzüm bağları arasından geçerek Dimetoka’ya varıyoruz. Dimetoka’da ilk durağımız Çelebi Sultan Mehmed Camii oluyor. Mimarı tarzı, minaresi ile muhteşem bir eser. Yunanlılar 1952 yılında tamir etmek için  kapatmışlar. 50 yıldır tamirat bitmediği gibi, hiçbir çalışmada yok. Kitabeleri, taş işçiliği göz ve gönül okşayıcı. Kapıdaki kilitler, Camii’nin yanlız ve perişan hali içimizi sızlatıyor. Türkiye’de birçok Ortadoks Rum Kilisesi tamir edilirken, 1000 Müslüman Türk’ün yaşadığı Dimetoka’daki bu Camii’nin perişan hali bizi rahatsız ediyor.

Dimetoka’daki gezimizi sürdürüyoruz. Küçük bir Camii ibadete açık. Dimetoka kalesi surları ile görkemli bir yapı. Kale burçlarından Meriç Nehri, Edirne Ovası, göz ve gönül ziyafeti sunuyor. Dimetokayı gezerken Rumlar bize Türkçe hoşgeldiniz diyor. Pazara giden bir Türk kadın çalışıp işlediklerini söylerken bizleri unutmayın diyede tembih ediyor. Dimetoka 1. Murad döneminde Edirnenin fethinden önce bir süre Osmanlı’ya başkentlik yapmıştı. Dimetoka’yı gezerken Osmanlı gözlerimizin önünde canlıyor. Dimetoka’dan Batı Trakya’nın merkezi Gümülcüne’ye giderken sizleri Dimetoka hakkında hazırladığımız bilgi notları ile başbaşa bırakıyorum. Dimetoka ile ilgili bilgi notlarını www.gebzegazetesi.com köşemden de okuyabilirisiniz.

DİMETOKA NERESİ?

Dimetoka Yunanistan’ın, Batı Trakya bölgesinde, Evros (Meriç) ilinin (nomos) sınırları içinde bir ilçedir.

Evros (Meriç) ilinin (nomos) sınırlarında Kızıl Çay´ında içerisinden geçtiği bir ilçedir. Türkiye sınırına 12 kilometre mesafede, Sofulu´nun 20, Dedeağaç´ın 90 kilometre kuzeyindedir.

Evvelce Plotinoupolis olarak anılan Didymoteichon Geç Bizans döneminden itibaren bölgesinde önem kazanmış, imparatorluğun son hanedanı Palaiologus´lara karısı aracılığı ile akraba olmakla hanedana bir anlamda dışarıdan giren rakip imparator VI. Yannis Kantakuzenos 26 Ekim 1341´de destekçilerince burada imparator ilan edildi ve uzun bir iç savaş sürecinden sonra 16 Mayıs 1346´da burada taç giydi. 1343´de Kantakuzenos´un karısı Eirene´in burada Bulgarlarca ablukaya alınması üzerinde yardıma çağırılan Aydınoğlu Gazi Umur Bey 380 gemi ve 29,000 askerle bölgeye gelerek Bulgarları Didymoteichon´dan uzaklaştırmayı başardı. 1345´de yine Aydınoğlu Gazi Umur Bey, yanında Saruhan Beyliği hanedanından Saruhanoğlu Süleyman Bey olduğu halde 20,000 süvari ile Orhan Gazi´nin evvelce buraya sevkettiği birliklere katılmış ve üç beyliğin müşterek kuvveti Didymoteichon bölgesini egemenliği altına başlayan Bulgar Şaki Momçilo´yu 7 Haziran 1345´de yenmeyi başarmışlardır.

OSMANLI DÖNEMİNDE DİMETOKA

1361´de Osmanlı Devleti topraklarına dahil edilmesinin ardından Dimetoka döneminde Balkanların önemli merkezlerinden biri haline geldi. Osmanlı padişahı I. Murad, Edirne´de Eski Saray inşa edilirken 5 yıl burada kalmış, oğlu Yıldırım Bayezid burada doğmuştur. Önemli bir Osmanlı mimari eseri olan (halen bakımsız durumdaki) Çelebi Sultan Mehmet Camii (Dimetoka Beyazıt Camii de denir) bu dönemde inşa edilmiştir. Kara Timurtaş Paşa oğlu Oruç Paşa´nın 1398, Feridun Ahmed Bey´in 1571 tarihli hamamları da bulunmaktadır.

Bu anlamda, Dimetoka´nın kısa bir süre için, Osmanlı Devleti´ne (Bursa´nın yanı sıra ve Edirne öncesinde) başkentlik yaptığı söylenenerek “Darül Saltanat” da denmiştir.

18. yüzyılda ise, Rusya´ya karşı giriştiği Poltava Savaşı´nı kaybederek Osmanlı İmparatorluğu´na sığınan İsveç kralı Demirbaş Şarl, 1713-1714´de burada meskun tutulmuştur.

Dimetoka, esasen, 2. Balkan Savaşı´nda Enver Paşa tarafından Edirne ile birlikte geri alınan bölgenin içindedir. Ağustos 1913 Bükreş Antlaşması ile Bulgaristan sınırları içinde kalan Batı Trakya demiryolu hattının 50 km.lik bir kısmı Meriç´in batı kıyı şeridini takip ederek buradan geçmekteydi. Bu da, Bulgaristan iç bölgeleri ile Batı Trakya limanları arasındaki ulaşımın kısmen Türkiye topraklarından geçmesi sonucunu doğurmaktaydı. 1915 sonbaharında, Çanakkale Savaşı´nın kritik dönemleri aşıldıktan sonra, yeni saldırılara karşı Almanya´dan sevkedilecek malzemenin Türkiye´ye ulaşabilmesi için Bulgaristan´ın Almanya-Avusturya-Osmanlı İmparatorluğu ittifakı içinde savaşa girmesi çok önemli görülmekteydi. Savaşın her iki ittifak grubunun da uzun bir süre lobi yaptığı Bulgaristan, bu kritik bölgeyi (savaşın sonunu beklemeksizin) hemen terketmeyi kabul eden İttihat ve Terakki politikası ile cezbedildi. Böylece Dimetoka yöresi, 1915´de Bulgaristan´a bırakılarak bu ülkenin İttifak Devletleri tarafında savaşa girişinin rüşveti oldu.

I. Dünya Savaşı sonunda, Lozan Antlaşması ile kesinleşecek şekilde Yunanistan´a dahil edilmiştir.Günümüz Dimetoka´sının karşılaştığı en büyük sorun mütemadiyen Meriç Nehri´nin taşkınlarına uğramasıdır.

Seyahet etmek gezmek gerekiyor. Türkiye’de nedense seyahet etmeyi sevmeyiz. Yaşadığımız yeri bile tanımadan ömrümüz gelir geçer. Seyahet etmek için çok paranın ve çok zamanın olmasına gerek yok. Kendimize zaman ayırıp, küçük imkanlarla önemli seyahetler yapabiliriz.

10 yıl önce Nisan 2003 tarihinde Asya turla 3 günlük bir Yunanistan’a gidip belgesel çekme fırsatı buldum. Bu seyahatte “Yunanistan’da Osmanlı Medeneyeti” belgeselini çekme imkanım oldu. 3 gün içerisinde Gümülcine, Dedeağaç, Kavala, Selanik, Atina ve Pire şehirlerini adım adım gezmiştim. Daha sonra Girit’e gidip, Girit’in Hanya, Kandiya ve Resmo kentleri ile Rodos Adasındaki kültür ve medeniyet tarihimizin izlerini belgeselleştirerek tarihe not düşüp, zamana noterlik yapmıştım. 2003 yılında Yunanistanı adım adım gezerek belgesel çekmiştik

Yeniden Yunanistan yollarındayız. Gebzeli işadamlarından Koşukavak turizmin sahibi değerli dostum Rıfat Yakupoğlu beyin daveti ile Edirne üzerinden Yunanistan’ın Batı Trakya bölgesine gidiyorum. İftarımızı İstanbul’da, sahurumuzu serhat şehri Edirne’de, sabah namazımızı Dimetoka’da kıldıktan sonra, Batı Trakya’nın Gümülcüne kentine geçeceğiz.

Batı Trakya deyince akla Sadık Ahmet gelir. Sadık Ahmet Batı Trakya Türk Partisinin başkanlığını yaparken halen açıklanamamış bir kaza sonucu vefat etti. Olayı Yunan derin devletinin yaptığı söyleniyor. Vefatının üzerinden yıllar geçsede Sadık Ahmet unutulmuyor. Batı Trakya’da Sadık Ahmet’in anma toplantısına katılacağız. Ramazan kültürümüzü doya doya Batı Trakya’da soydaşlarımızla birlikte yaşayacağız.

Batı Trakya kültür tarihimiz için çok önemli. 1. Dünya savaşı öncesi özerk ilk Batı Trakya Türk devletinin kurulduğu yer. O yıllarda Osmanlıyı yöneten İttihat ve Terakki kadroları bu devletin yaşamasına mani olmuşlardı. 53 gün devlet olan Batı Tarkya’da bugün yüzbinlerce soydaşımız sıkıntı ve sorun yaşıyor. Bu Ramzan onlarla birlikte olup iftar etmek, Teravih namazı kılmak ve sahur sofrasına birlikte oturmak benim için çok anlamlı olacak. Biz Ramazan kültürünü Batı Trakya’da doya doya yaşarken sizleri 10 yıl önce Yunanistan’da hazırladığımız ve www.belgeselyayincilik.com ve www.gebzegazatesi.com sitelerimizdeki Devr-i Alem Belgesel TV’de yayınlanan “Yunanistandaki Osmanlı Medeniyeti” belgeseli ile başbaşa bırakıyoruz. Ayrıca belgeselde yer alan önemli konuları başlıklar haline sizlerle paylaşıyorum.

Batı Trakya’dan Mora’ya  Devr-i Alem

YUNANİSTADA OSMANLI İZLERİ

Dünya coğrafyasını  gezerek  kültür ve  mediniyet  tarhimizin izlerini araştırıp  İslam Kültür mirasının  belgesellerini  çeken  Devr-i Alem Yunanistan’da Yıkılan  İslam  Kültür Eserlerini Ekranlara getirip belgeselleştirdi.

* Hırıstiyan alemi ve Papa Dünyaya   hoşgörü  mesajı verirken, Yunanistadaki  Osmanalı kültür mirası ve İslem eserlerinin yıkılmasına  neden göz yumuyor.

*  AB   üyesi  Yunanistan   Batıtrakya bölgesindeki  müslüman -Türk  azınlığı neden fakir bıraktı?

*  Yunanistan;  Kavalalı Mehmet Ali Paşaya  neden sahip çıkıp heykelini  yaptılar?

 *  Kavalada yıkılan  Osmanlı eserleri ve islam  mirası

 *  Osmanlı’nın  sancak  merkezlerinden   Selanikte çıkartılan  Yangında  yüzlerce  Osmanlı Vakıf  eseri  yakılarak  neden  yok  edildi?

 * 400 bin müslüman’ın  yaşadığı  Başkent Atine’de  neden bir cami  açılmasına izin verilmiyor?

 *  Atinadaki  Fatih cami  neden yllarca kapalı ?

 *  Atinada   yıkılan  ve  yok edilen   Cami, Medrese ve Osmanlı eserleri.

 *  Osmanlı-Yunan  Savaşlarını yapıldığı  yerlerdeki mezarsız şehitlerimiz..

 *  Atina’nın  Pire’ kentindeki   Türk  ,şehitliğinin genel durumu

Evet Nisan 2003 tarihinde tam 10 yıl önce Yunanistanla ilgili yaptığımız tespitler böyleydi. Aradan yıllar geçti. Bugün Yunanistan’da büyük bir ekonomik kriz var. Türkler üstünde büyük bakılar var. İşin acısı Türkler arasında birlik ve beraberlik yok. Tarihten ders ve ibret alınması için Devr-i Alem diyor sizleri “Yunanistandaki Osmanlı Medeniyeti” belgeselinin senaryo metni ile başbaşa bırakıyorum…

 İsmail  Kahraman’ın Kalem ve  Kamerasın’dan

YUNANİSTAN BELGESELİ

* Yunanistandaki binlerce kültür mirasının tek tek listesini çıkararak yunanistanın Ankara büyük elçisi ile  görüşüp,  Yunanistandaki yok edilip yıkılan Osmanlı kültür mirasına  neden sahip çıkılmıyor diyor ve türkiyedeki kiliselerin yunan eserleriyle ilgilenen Yunanistan hükümeti ve Avrupa birliği yetkililerine iletilmek üzere tarihi belgeleri Yunanistan’ın  Ankara  büyük elçisine vererek  tarihimize  karşı  vefa borcumuzu ödüyoruz.

EGE’NİN  KARŞI TARAFI…

Yunanistan.. Egenin karşı tarafı.. mora yarımadasının bulunduğu coğrafya.. 400 yılı aşkın bir süre Osmanlı topraklarında huzur ve refah içinde yaşamış bir bölge.. Osmanlıdan koptuktan sonra politikalarını türk düşmanlığı üzerine kurmuş  bir ülke.. kavalası, selaniki, atinası İskeçe ve gümülcinesiyle ata yadigarı toprakları içinde barındıran bir coğrafya.. burası Yunanistan..

Yolculuk başlamasa yürek çağırmaz diyor şair.. uzun yolculuk bir yaz sabahı kuşluk vaktinde istanbuldan başlıyor. Yunanistana  gitmek üzere  İstanbul’dan Otöbüsle  yola çıkıyoruz. sabah erken  satlerde  Edirne İpsala Gümrük kapısına geliyoruz. Türk sınır kapısı modern bir şekle bürünmüş. Yenilenmiş. Ülkemize yakışır uluslar arası bir sınır kapısı haline gelmiş. İpsala sınır kapısını aşıp Meriç Irmağı  üstündeki Köprüden geçiyoruz. 2003 yılında karayolu ile Yunanistanı bir baştan bir başa gezmiştikYunanistan topraklarına adımımızı atıyoruz. Ve Yunanistan seyahatimiz başlıyor.

Keşfedilmeyi bekleyen kültür mirasımızın nadide eserleri bizi çağırıyor. Yollara düşüyoruz. Dere tepe düz giderken bir tarih şahlanıyor mekan dile geliyor. Zaman kayboluyor. Ve köyler kasabalar kendi hikayesini anlatıyor bize.. tarihini geçmişini.. Osmanlı yadigarı bir ülkeye adım atıyoruz. Burası batı Trakya.. burası Yunanistan toprakları içinde yer alsada gönül yaramız bat Trakya.. uzun yıllar Osmanlı idaresinde kalmış. Çevredeki manzaralar bir tabloya dönüşüyor. Yollar uzuyor.. tarlalar çiçeğe bürünüyor. Batı Trakya’nın fakir bırakılmış köylerindeki elif minareli camiler bir bir dile geliyor.

BATI TRAKAYA’DAN GEÇERKEN

* AB   üyesi  Yunanistan   Batıtrakya bölgesindeki  müslüman -Türk  azınlığı neden fakir bıraktı?

Avrupa Birliği Fonundan büyük paralar harcayrak yapılan Oto yoldan geçereken kendimizi Anadolunun her hangi bir bölgesinde hisseder gibi oluyoruz. Yolun sağ ve sol tarafından küçük köyler  görünüyor. Küçük kırmızı kiremitli evler ve minareli köyler. Bizim kültürümüzü seslendiriyor adeta.. Yunan devlet yönetimi Türkçe adlara tahammül göstermemiş Batı Trakya olarak bildiğimiz bu bölgedeki şehirlerin ve köylerin Türkçe adları çoktan değişmiş. Fenercik beldesinin adı, Feres, Dedeağacın adı  Alaksandrapolu, Gümülcine’nin adı Komotini ve İskeçye’nin adı Xanti olmuş. Otöbüsün camından minareli Batı tırakya köylerini seyrederken duygulanıyor ve derin bir ah çekerek

“Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer” diyerek yolumuza devam ediyoruz.

Yunanistan genel olarak beş bölgeye ayrılıyor. Makedonya, Trakya, Epirus, Teselya ve Mora, Yunanistan topraklarının hemen hemen beşte dördünün dağlık, çok az bir bölümünün de ovalık olduğunu görüyoruz.

Yunanistan genel olarak yazları sıcak, kışları ise ılık ve serin geçen bir iklime sahip, yani Akdeniz ikliminin tesiri altında. Kıyı bölgeler ve adalarda bilhassa yabani zeytin, purnar, sakız ve çam gibi ağaç türlerine sık rastlanıyor.

9.900.000 kadar bir nüfusa sahip olan Yunanistan nüfusunun üçte birine yakın bir bölümü başşehr Atina ve çevresinde yaşıyor. Yunanistan, başkanlık sistemine dayalı bir parlemanter cumhuriyet. Önemli şehirleri Atina Selanik, Pire, Patras, Kandiye, Tirhala, Serez, Yanya, Kırkira, Levkadas, Ahayas, attiki, Iraklia ve Kavala.. Ülkenin resmi dili Yunaca. Yunanistan’da yaşayan Türkler, her türlü baskılara rağmen Tükçe konuşuyor ve Yunanca da biliyor.

Yunanistan’da Osmanlı Türk eserlerini araştırmak için uçsuz bucaksız tarlarları yaran yoldan geçiyoruz. Bu yol bizi iskeçeye götürüyor. İskeçe ilk durağımız oluyor. Rodop dağlarının eteklerine kurulu bir şehir İskeçe.. burada bizi bir saat kulesi karşılıyor. Osmanlı yadigarı bir saat kulesi.. saat kulesine gün vuryor. Merhaba diyor bizlere.. yanından geçerek ilerliyoruz. Caddeler boş paskalya bayramına denk geldiği için gezimiz dükkanların kapalı olduğunu görüyoruz. İki tarafı ağaçlı yollardan geçiyoruz. Kavalaya uzanıyoruz. Kavala bizi bekliyor..

Kavala Bugün  onbinlerce Türkün yaşadığı Yunanistanın en fakir bölgesi.. Batı Trakya’daki  bir birinden güzel  osmanlı  şehirleri, Dedeağaç, Gümülcine ve İskeçye  şehirlerini bir bir geride bırakarak Kavalaya gitmek üzere yolumuza  devam ediyoruz.

KAVALA’DA ACI BİR GERÇEK..

Kavalaya yaklaşıyoruz. Uzaktan kale görünüyor. Yaklaştığımızda su kemerlerini görüyoruz. Osmanlı’nın şehre su getirmek için yaptırdığı bu muhteşem su kemerleri yıllarca su taşımış kavalaya.. Osmanlı buraya büyük hizmetler yapmış. 1373 yılında  Muradı Hüdavandigar tarafndan türk yurdu haline geldikten sonra 1878 yılına kadar Osmanlı yönetiminde kalan  Kavala’da Yapılan hizmetlerin ihtişamı bu su kemerinide kendini gösteriyor. Kanuni yadigarı su kemerleri Osmanlının su kültürünü en belirgin şekilde yansıtıyor.Şehrin içinde su kemerlerinin hemen yanı başında  Kiliseye çevrilen caminin mahsun hali dikatimizi çekiyor. Yolumuz üstünde  Kavalalı Mehmet Ali Paşa tarafından yaptırılan İmarathane Osmanlı sivil mimarisinin ihtişamını gösteriyor.

Burası Kavalalı Mehmet Ali paşa’nın doğduğu ev. Yunanlılar tarafından  rastore edilmiş evin karsısına büyük bir heykel yapılmış. Bu heykel kavalalı Mehmet Ali paşanın heykeli. Yunanistanda yüzlerce Osmanlı türk eseri  kasıtlı olarak yıkılırken Kavalalı Mehmet Ali Paşaya gösterilen ilgi gerçekten çok ilginç. Yunanlılar  Kavalalı Mehmet Ali Paşaya 1831-1839 yılları arasında Osmanlıya isyan ettiği için büyük ilgi gösteriyor.

Kalede gezimiz devam ederken  daracık sokaklardan geçiyoruz. Baba ve anneleri  Türkiye’den göç etmiş rum bir aileyle konuşuyoruz. Bizimle Türkçe konuşuyor. Kütahyadan göç ederek buraya gelen bu aile türkiyeyi sevdiklerini dile getirip 40 yıl hatırı olan bir kahve ikram etmek istiyorlar.Kale çevresindeki evler  her yönü ile Türk mahallesi, şehir içinde muhteşem  bir Türk eseri  olan cami dikkatimizi çekiyor. Yıkılıp harabe olmasına rağmen Osmanlıyı anlatıyor bize.. Kale’den Ege denezinin  mavi sularını seyrederken doç dr. Haluk dursunun Nilden Tunaya Osmanlı yazılarını hatırlıyoruz. Kavala ile ilgili şu satırlar dikkate değer..

……..” Bu kısa; fakat anlamlı yolculuktan sonra yukarıya, kaleye çıktık. Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın konağını bulduk. eli böğründeli, çıkmalı tam bir Osmanlı konağı. Her iki sahile de hakim, tıpkı bizim Anadoluhisarı’ndaki Amucazade Hüseyin Paşa Yalısı gibi. Çok da güzel korumuşlar.Osmanlıya isyan ettiği için Yunanlıların çok sevdiği Kavalalı Mehmet ali Paşanın Kavaladaki heykeli Hemen yanında at üstünde paşanın heykeli. Tam heykelin önünde iki batı Trakyalı Türk  gencinden  biri yanındakine, “Bu adam Osmanlı’ya ihanet etmeseydi, Yunanlılar bunun heykelini yapmazlardı” diyordu.

Sonra mahalle aralarındaki eski Türk evlerini gezerek şu anda restore edilen ve Türk özelliği hiç vurgulanmayıp sanki bir Mısır eseriymiş gibi lanse edilen Cafe’ye oturdum. Hemen yanında harap halde Cami-i  şerif’ bulunuyordu. Önündeki revaklar, sütunlar altında küçük, şirin bahçesinin içinde yemekler yeniliyor, kahveler içiliyordu. Binaya Mısır posterleri asılarak Arap havası verilmeye çalışıyor ise de Osmanlıca kitabeler hala duruyordu. Benim üst katta oturduğum yerden ise hem iç avlu, hem hücrelerin bulunduğu kısım, hem de karşıdaki Kavala limanı gözüküyordu. Kalesiyle birlikte bizim biraz Bodrum’a, taş evleriyle Ayvalık’a, eski kaleiçi evleriyle Antalya-Alanya’ya liman içindeki balıkçılarıyla Gelibolu’ya, kordon boyuyla İzmir’e benzeyen bir şehir. Ama bir an karşıdaki tepelere bakınca dağın zirvesindeki muazzam haçı görüp kendinize geliyorsunuz.”

Böyle anlatıyor Haluk dursun kavalayı.. ne hazindir ki Türkiye’de bir çok yeni kiliseler açılıp eski kiliseler tamir edilirken, 1373’den 1878 yılına kadar Osmanlı şehri olan  Kavala kalesindeki  Osmanlı -Türk camisinin yıkılmaya terk edilmesi can evimizden vuruyor.

KAVALA’DAN SELANİĞ’E..

Kavala şehir merkezinde gezimiz devam ediyor. şehir merkezinde  Kilise yapılan tarihi cami’nin minaresi yıkılmış ve çan kulesi yapılmış. Türk eserleri her ne kadar yok edilmeye çalışılmış olsa da Kavala her hali ile bir Osmanlı-Türk şehri. Gün batımını  Kavala limanından seyr etmek insanı tarihi geçmişe doğru yolculuğa  çıkartıyor.Türkler Kavala’yı I. Murad devrinde, Bizanslılardan aldılar (1373/74). Daha sonra Cenevizlilerin istilasına uğrayan Kavala, Yıldırım Bayezid tarafından geri alındı. Kanuni Sultan Süleyman, Rodos seferine çıkmadan önce, burayı tahkim etmiş ve su kemerlerini onarmış, veziri İbrahim Paşa’da burada cami ve birçok hayrat inşa etmiş.

Ayastefanos Antlaşması ile Bulgaristan’a verilen (1878) Kavala, Birinci Balkan Savaşı’nda Bulgarların eline geçmiş (1912), İkinci Balkan Savaşı’nda Yunan filosunca ele geçirilmiş (1913), Bükreş Antlaşması ile (1913), Yunanistan’a verilmiş.Kavaladan selanike doğru yol alıyoruz. Yol boyunca üzüm bağları eşlik ediyor bize. Selanik yakınlarında kestanelik bölgesinde duruyoruz. Atatürkün babası Ali rıza efendi Osmanlı döneminde burada gümrük muhafaza müdürlüğü yaptı.

Atatürk 1881 yılında Selanik’te bu evde dünyaya gelmiş. 19. yüzyıl yapılarından üç katlı ve bahçeli ev, Selanik’te Türklerin yoğun olarak yaşadığı o zamanki Koca Kasım Paşa mahallesinin Islahane Caddesi üzerindeydi.Atatürkün Selanikte dünyaya geldiği evin önünde Türk yetkili ile birlikteyiz Ev, şimdi Aghiou Dimitriou ve Apostolou Pavlou Caddelerinin kesiştiği noktada ve Türkiye Cumhuriyeti Başkonsolosluğuyla aynı bahçe içinde yer alıyor.

Atatürk’ün babası Ali Rıza Efendi , bir süre Selanik Evkaf Katipliğinde (Vakıflar Müdürlüğü) çalışmış, 93 Harbinde Asakir-i Mansure-i Muhammediye” taburunda gönüllü olarak görev almış, daha sonra o zamanki Osmanlı-Yunan sınırında gümrük memurluğu yapmış ve bilahere serbest ticaret hayatına atılmıştı.Ali Rıza Efendi, Selanik’in tanınmış ailelerinden aslen Langada’lı Sarıgüllü Hacısofurlardan Feyzullah Ağa’nın kızı Zübeylde Hanım’la 1878 yılında  evlenmiş. Ali Rıza Efendi ve Zübeyde Hanım’ın bu evliliklerinden 6 çocukları olmuş, ancak yalnızca Mustafa Kemal ve kardeşi Makbule (Atadan) yetişkinliğe erişebilmiş.

Bugün müze olan ev ise Ali Rıza Efendi tarafından serbest ticaretle uğraştığı dönemlerdeki kazancıyla yaptırılmış.

SELANİK NASIL FETHEDİLDİ…?

Selanik 1387 yılında Hayreddin Paşa ve Evrenos Bey komutasındaki Türk orduları tarafından ilk kez alındı. Bir süre sonra Bizanslılar şehri geri aldılar. Yıldırım Bayezid devrinde Türkler tarafından yeniden alınan şehir, Ankara Savaşı’na (1402) kadar Osmanlılar’da kaldı. I. Bayezid’in oğulları arasında taht kavgası sırasında Emiri Süleyman Çelebi tarafından Bizanslılar’a bırakıldı. Bizanslılar, Türkler’e karşı kendilerine yardım etmesi karşılığında şehri Venedikliler’e bıraktı. Akınların sıklaşması üzerine, Venedikliler kaçtı. Birçoğu da şehirde tutsak edildi. Bazıları fidyeleri ödenerek serbest bırakıldı. II. Murad tarafından fidyesi ödenerek azad edilenler arasında Kuzey Sırbistan’ın önderliğinden George Brancovitch’te bulunmaktaydı. (1430). Selanik kesin olarak Osmanlı Devleti’ne katıldıktan sonra Türkler genellikle şehrin yüksek semtlerini ve Akropolis bölmünü seçti. Müslüman mahalleleri bu yörede yayıldı.

Selanik şehrine nasıl giderseniz gidin sizleri Selanik sahilindeki tarihi Beyaz kule karşılıyor. Beyaz kule tarih içinde çok önemli olaylara sahne oldu. Bugün rengi solsada Selenik’deki beyaz kule  görenleri etkiliyor.

Osmanlı Türk eserlerini  yok etmek için Salanik’de çıkartılan kasıtlı yangınlarda bir çok türk eseri yok edildi, Ayakta kalan bazı camiler  minaresi  yıkılarak  kiliseye çevrildi. fiehir merkezindeki tarihi bir Osmanlı  eseri’nin minaresi çan kulesi yapılmış. Türkiye’de  yeni kilise açıp eskileri  tamir eden Türk  yetkililere ithaf olunur.

Selaniğin  ihtişamlı  manzarası  Selanik’e gelen tüm  gezginleri  kendisine hayran bırakıyor. Biz de bu güzel manzara karşısında  oldukça etkilendik. Selanik’de gezimiz devam ederken  Osmanlı döneminde lise binası olarak kurulan İdadi binasının bugün Avrupa Birliği Gençlik merkezi olduğunu öğrendik. Her yıl Avrupanın çeşitli ülkelerinden gelen gençlerSelanikte Selanikin fethinden sonra Camii olan ve bugün Kilise olarak kullanılan Ayasofyanın genel görünümü burada kültürel eğitimden geçiriliyor. Selanik  tarihini araştırdığımızda  tarih  boyu eğitim, bilim, kültür ve sanat merkezi olduğunu  görüyoruz

Selanik Kalesi 4kilometre uzunluğunda ve beş kapısı bulunuyor. Bu yapı, XVII. yüzyılda bir Türk karakterini aldı. Bu kale 1771 yılında harap olan ve yıkılan yerleri onarılmış 1847 yılında burcuyla diğer bazı yerleri yeniden onarılmış, 1869 yılında sahile rıhtım inşa edilmesi, kale duvarları  yıktırılmıştı. 1870 yılında şehre muntazam hapishane binaları inşa edilmişti.

SELANİK’DEN YANYA’YA TARİH YOLCULUĞU..

Selanik’le Yanya arası bizim kültür tarihimiz açısından tam bir hazine. Osmanlı’nın Selanik vilayetini, Makedonya’sını, Yenişehiri’ni ve Yanya’sını hep zaman tüneli içinde dolaştık durduk. aslında İskeçe’den sonra Yunanistan’da Türk azınlığın esamisi okunmuyor. Türk kültürü ise arayana, bilene ve görene ne hikayeler anlatıyor, göz önüne neler seriyor, neler…

Ah Yanya! Daha sabahın erken saatinde şehir merkezine girer girmez tarihi bir Osmanlı çınarı karşımıza çıkıyor. fiimdi gönül rahatlığıyla haydi Kaledibi’ndeki börekçiye. Ardından sur içinden başlayıp ta yukarılara kadar gezinmeye ve kale içindeki yine tarihi Osmanlı çınarlarını dolaşmaya, buradaki çeşmeden su içmeye, tarihi alandaki eski evlerin görüntülerini çekmeye başlıyoruz. Yanya kale kapısı Osmanlı tuğralı, Osmanlıca kitabeli. Her bakımdan tam bir tarihi kale içi. Alaturka kiremitli eski evler son derece bakımlı. 1606 tarihli Arslan taş örtülü çatısı ve duvarları son derece düzgün taş işçiliği örneklerinden. Arnavut kaldırımının hem zemin döşemesi, hem basamakları çok düzgün. Duvar diplerinde çiçek açmış ebegümecleri acem boruları üzerine sarılmış. Osmanlı’nın eski 1870 yapımı askeri hastanesi Bizans Müzesi olmuş

RODOS ADASIN’DA BİR HÜZÜN…

Şimdi de Rodos’a uzanıyoruz. Akdenizle – Ege denizi arasında   bulunan  1522 yılında  Kanuni Sultan  Süleyman zamanında  Osmanlı toprağı olan Bu ada  1912 yılında  Yunanlıların eline  geçmiş. 2 Kez savaş yapılan bu ada  eyalet merkezi olmuş. Bugün bir çok Türk eserinin bulunduğu ve bir çok türkün yaşadığı Rodos önemli bir tatil merkezi.

Teknemiz tarihi limanından içeri girip demir atınca gözlerimizle Rodos’un camilerini aradık, minarelerini bulmaya çalıştık. ama hayret, Rodos’ta bildiğimiz çok cami olmasına rağmen, şehrin siluetinde minare göze çarpmıyor.Karaya çıkıp, öğle namazı vakti minaresiz bir caminin avlusuna giriyoruz.400 bin Müslümanın yaşadığı Atinada papzlar yeni Camii yapılmasına müsade etmediği gibi Fatih Sultan Mehmed Han tarafından yapılan Fatih Camiisinide ibadete açtırmıyorlar Ezan-ı Muhammedi Rodos semalarında yankılanıyor.Bu minaresiz camiyi görüdüğümüzde bir iç çekiyoruz. Yunanlı zenginler İstanbul’da en kıyıda köşede kalmış kiliseleri restore ettirirken, bizim sermayenin paraları ya “sepet topuna” ya da “ayak topuna” gidiyor.

Rodos’un meşhur ziyaretgahı ve manevi valisi de büyük denizcilerimizden Murat Reis’in türbesidir. Murat Reis, Akdeniz’de, Kızıldeniz’de ve Basra’da Donanma-i Hümayun’la zaferler kazanmıştı.Limana yakın külliyede bulunan türbesi yüzyıllardan beri Rodos’un en önemli ziyaretgahı. Külliyede türbeden başka bir cami, bir tekke, bir çeşme ve sürgün edilen Kırım hanlarının medfun bulunduğu bir hazire yer alıyor.

Murat Reis külliyesindeki caminin, Rodos’un diğer camilerinde olduğu gibi minaresi yıkılmış ve kapısına kilit vurulmuş. Türbe ise ziyarete açık.

OLİMPUS DAĞIN’DAN KURT BOĞAZINA…

Yunanistanın yüksek dağlarından birisi olan ve tarihi bir geçmişe sahip meşhur Olimpus dağını görüyoruz. 2917 m.’ye kadar yükselen Olimbos Dağı heybetli görünüşüyle tarihten bir şeyler fısıldıyor. Burada bir Bir kale gözümüze çarpıyor. Dağ tepe aşıyoruz. Vadilerden geçiyoruz. Sağ tarafta bir demiryolu görünüyor. Otoyolun tekdüze görüntüsü kayboluyor. Çevredeki manzara canlı bir tabloya dönüşüyor. Tarlalar çiçeğe bürünüyor mor kırmızı beyaz sarı eflatun yeşil renkler birbirinin içine giriyor. Yol devam ediyor.

Bir nehir vadi boyunca akıyor. Nehir zamana meydan okurcasına gürül gürül.. bababoğazı vadisinde bir nehir çağıldayarak akıyor. Bir zamanlar ecdadın yönettiği bu topraklar adeta ağlıyor.. inilti seslerini olimpus dağı eteklerinde duyuyoruz. Dağın eteklerinden kaynayan su her şeyi anlatıyor. Su çağıldarken yüzyıllara meydan okuyan çınar dile geliyor. Tarihi Osmanlı çınarı.. Osmanlının sembolü çınar olimpus dağının eteklerinde ağlıyor. Gözyaşları bir oluk gibi dağın eteklerinden fışkırıyor. Olimpus dağı eteklerinde bugün çanlar çalıyor. Çınar dağın hemen yanıbaşındaki kiliseden yükseliyor.

İçimiz sızlayarak yolumuza devam ederken Yunanlıların Osmanlıya karşı isyan ederek savaştıkları bölgede duruyoruz.Ve tarihi araştırmamız sürüyor. Türk-Yunan  ilişkileri tarih boyu savaşlarla sürdü. Yunanistan 1460-1913 yılları arasında 453 yıl Osmanlı egemenliği altında bulundu.. Rumlar 1814 yılından itibaren egemenliklerini elde etmek için “Megalo İdea”yı gerçekleştirmeye başladılar. 1821 yılı ayaklanmasına Ruslar yardım etti. 1827 de ayaklanmalar bastırıldı. 1827 Londra anlaşması ile Yunan egemenliğini Osmanlılara bir nota ile bildirdiler. Edirne Barışı ile Osmanlılar bu kararı 1829 da kabul etti. 1886 ve 1897 savaşlarında Yunanlılar Osmanlı ordusu önünde yenildi. Balkan Savaşında Yanya ve Ege adaları Yunanlılara bırakıldı. Yunanlılar milli kimliklerini Osmanlı Türkleri’nin hoşgörüsü ile sürdürmüştü. Osmanlı’nın zayıfladığı dönemde ise Yunanlılar Türkleri  sürekli  arkadan vurmaya başladı. 1886 yılında  Yunanlıların isyan etmesi ile savaş başladı. Ahmet Eyüp Paşa komutasındaki Osmanalı ordusu Yunanlıları  hezimete uğrattı. 1897 yılında ikinci kez isyan eden  Yunanlılar, Osmanlıya  Tesellya ovasında savaş açmış  Rumi  1313 savaşı adı ile   tarihe geçen bu savaş’da  Yunanlılar  sultan Abdülhamit Han’ın siyasi ve askeri dehasıyla tüm çephelerde yenilmiş..9 Tümenlik Osmanlı ordusu 32 gün  süren  Yunan savaşlarında  1126 şehit vermiş. Ordu komutanı Abdülaziz ve Celal paşalar şehit olmuş Rusların araya girmesi ile  savaş  sona ermiş İstanbul barışı  imzalanmıştı.

GİRİT ADASIN’DA YAŞANANLAR..

1868 yılında tekrar ayaklanan  Giritli Rumlar  Girit Adsanını  Yunanistana  bağladığını açıklamışlar ve  müslümanlara  katliam uygulamışlardı  bu isyanda bastırılmış ancak  daha sonra  dış baskılarla  Giritli rumlar  Padişah fermanı ile affedilmişti. İngilizlerin oldu bittisi ile  Girit  Osmanlının elinden alınmıştı.

Tarihe Milono  Meydan savaşı olarak geçen 1897 tarihli  Osmanlı Yunan savaşı  iki tümenlik Osmanlı ordusu ile ayaklanan Yunan ordusu arasında Yunanistanın Teselye  bölgesindeki Yenişehir ovasına bakan Milono geçidinde yapılmış. savunmasız  Osmanlı   halkına saldıran  Yunan ordusu  Bugünkü adı Larissa olan Yenişehir’i  boşaltmak zorunda kalmış  ve  bu savaş’da Türk ordusu komutanı  Abdülezel ve  Celal paşalar şehit olmuştu.

Osmanlı – Yunan  savşları  tarihe Balkan savaşları olarak geçen  savaşlarda devam etti. 19 Aralık 1913’de  Bulgaristan, Sirbistan, Karadag, ve Yunanistan arasında  bir yıl devam eden savaş tarihe birinci Balkan savaşı olarak geçti. Osmanlının yenik sayıldığı bu savaşın Londra görüşmelerinde  bir  karara varılamadı. İkinci Balkan savaşında  Osmanlı  Trakyada  kayp ettiğ bir kısım toprakları aldı. Yunanlılarla  Atina’da, Bulgaristan ve  Sırbistanla  İstanbulda bir anlaşma imzalandı. Osmanlı  Balkan savaşı ile  Makedonya ve Doğu  Rumeli topraklarını kaybetti.

İşte bu bölge Osmanlı yunan savaşlarının sonuncusuna tanık oluyordu. Osmanlı savaşı kaybederek Yunanistan bağımsızlığını ilan ediyordu.

 ATİNA’DA FATİHE  BEKLEYEN ŞEHİTLER..

Yolumuza devam ederek Atinadaki türk şehitliğine ulaşıyoruz. : Balkan,kurtuluş savşı ve Birnci  dünya savaşında esir düştükten sonra esir kamplarında şehit olan  Piredeki Türk şehitliğinde yatan şehitlerimizi ziyaret edip fatihalar okuyoruz. Burada yatan şehitlerimizden kimlikleri bilinenler arasında, İzmir’in işgali sırasında belediye Başkanı olan Hacızade Hasan Paşa ile Selanik eşrafından Mustafa Eşref bulunuyor. Yunanistanın Pire kentindeki unutulmuş Türk şehitliğini ziyaret edip Fatiha okudukŞehitlik uzun yıllar ilgi görmemiş ve hatta bir ara tamamen unutulmuş. Mareşal  Fevzi Çakmak’ın Atina’yı ziyartleri sırasında şehitliği hatırlaması ve ziyaret etmek istemesi üzerine şehitlik ile ilgilenilmeye başlanmış. 1958 yılından itibaren şehitliğin bakım ve idari sorumluluğu , Pire başkonsolosluğundan alınarak büyükelçilik adına askeri ateşeliğe verilmiştir. fiehitlerimizi minnet ve şükranla yad edip fatihalar okuduktan sonra Atinaya doğru devam ediyoruz.

Ve işte Atina şehrine giriyoruz. Tarihi Atina şehrinde Hilton otelinin karşısında cam bir heykel karşılıyor bizi. Maraton koşucusunu temsil eden bu cam abide 18 ton camdan yapılmış. Cok eski yapıların içinden geçiyoruz. Ve bir konakta Türkiye büyük elçiliğiğini görüyoruz. Güzel sanatlar akademisinin önünden geçiyoruz. Neoklasik tarzda yapılan bu yapının önünde iki heykel var biri Sokrat diğeri aristotales..

Atina eski bir yunan kenti, Fatih Sultan Mehmet tarafından türk yurdu yapılmış. Bugün Yunanistan’ın başkenti olan Atina’da yüzbinlerce Müslüman yaşıyor. Papazların tesiri ile tek bir cami açılmasına izin verilmiyor. Bir zamanlar 30 cami’nin olduğu birçok Osmanlı kültür eserinin bulunduğu Atina’da bugün ayakta kalan 2 camiden birisi müze, diğeri ise kapalı. Bir medrese kapısı ise yıkıma terk edilmiş. İstanbul’da birkaç bin Ortodoks Rum için onlarca kilise yapılmışken bu manzara avrupanın gerçek yüzünü gösteriyor.

AKREPOL TEPESİN’DEN  FATİHİ DÜŞÜNMEK

Tarih boyunca Yunan tarihiyle paralel giden ve Osmanlı İmparatorluğu hakimiyetine kadar Bizans egemenliğinde kalan Atina Fatih Sultan Mehmet Mehmet tarafından 1458 yılı Mart ayında alınarak Osmanlı topraklarına katıldı. fiehre giren Fatih, şehrin özellikle Akropol ‘u üzerinde durdu ve çok etkilendi. Kuşatma sırasında halkın çoğu kaçtığından Fatih burada halkla temaslarda bulunarak hoşgörü gösterdi halkın dertlerini dinledi, isteklerini yerine getirdi. Atinanın Akrepol tepesinden Mora fatihi Sultan Mehmet Hanı ve Osmanlı medeniyetini hatırlıyoruzBaşta latin kilisesinin Yunanlılar, Yunan manastırları ve Akropol üzerinde uyguladığı baskıyı ortadan kaldırdı.

Osmanlı yönetimine girdikten sonra atina’da birçok cami ve İslami eserler yapıldı.Atina’nın en görkemli bölgesi Akrapolis tepesi. Bu tepedeki tarihi anıtları Osmanlı İmparatorlğu korumuş ve bugünlere gelmesini sağlamış. Yunanıistan devleti, bugün yüzlerce osmanlı eserini ise yıkıp yoketmiş. Osmanlı ve Yunan Medeniyeti’nin gerçek durumunu bu acı manzara gözler önüne seriyorAkrapolis tepesinden  Atine şehrine  bakarken gözümüz  yıkılmaya terek edilen iki Türk eserine takılıyor. Akrapolis tepesindeki   2000 yıllık  anıt   dim dik ayakta dururken 400 yıllık Osmanlı türk eserleri çoktan yıkılmış. Yunanistanın   çirkin tutumu yüzünden yıkılmak üzere olan  Fatih camisinin belgesel  görüntülerini ve resmini çekerek tarihe not düşüp zamana noterlik yapıyoruz.

Fethiye camii (Pazar, Büyük, Buğday Pazarı Camii), Atina’da ayakta kalan Türk eserlerinin en derli toplusudur. Roma agorasında bulunan caminin temeli 1458’de, Fatih Sultan Mehmed’in Atina’yı ziyareti sırasında atılmış, adınıda buradan almış. Bugün minaresi yıkılmış bir vaziyette mahzun duruyor.Revaklı Medresesi, Atina’daki en büyük medrese olup, Fethye Camii’nden 20 metre uzaklıkta bulunuyor. Mehmed Fahri Efendi tarafından 1721 tarihinde inşa edilen bu medresenin bugün yalnızca cümle kapısı ayakta.. Atina ve Yunanistnda  binlerce Osmanlı Türk eserlerinin yıkılıp yok edildiğini görüyoruz.

Akropolis tepesinden atinayı izlerken Tarihi evler ve Osmanlıdan kalan iki cami bizi hüznlendiriyor. Fatih camii müze olarak kullanılıyor ve önünde Yunanistan bayrağı dalgalanıyor. Minaresi yıkılmış.Yunanistanda insan gücüyle yapılmış dünyanın üç kanalından birinin üzerinden geçiyoruz. Egeyle Adriyatik denizini birbirine bağlayan korint kanalı müthiş görüntüsü ile insanı etkiliyor. İnşaatı yıllar süren bu kanal bugün bir çok ticaret gemisinin geçit yeri olmuş.

YUNANİSTAN’DA OSMANLI İZLERİ 

Yunanisbtanda Osmanlı,Türk   medeniyeti   ile ilgili araştırmalarımız devam ediyor. Yüzlerce yıl Osmanlı yönetiminde klan   Yunanistan’da  bugün adı  Naplia olan  Anabolu’ dayız. Anadolu’daki  tarihi Atina merkezde müze haline getirilen Camiinin minaresi yıkılıp, önüne Yunan bayrağı çekilmişTürk eserleri ve  osmanlı kültürü ile iligili  eserler yıkılıp yok edilmek için özel  çalışmalar yapılmış. Uzun araştırmalar sonucu Anabolu ile ilgili tarihi bilgilere ulaştık. Tarihe ve zamana  not dyşüp  gelecek nesilleri bilgilendirmek  için bu tarihi bilgileri  sizlerle paylaşıyoruz.

Anabolu (Nauplia) bugün Yunanistan’da bir liman şehri. fiehir, Osmanlı İmparatorluğu yönetimine girdikten sonra bayındır hale getirilmiş, buraya birçok eserler yapılmış. 1715 yılında III. Ahmed tarafından fethedilmiş. Bu tarihte Anabolu’daki cami ve mescitlerin sayısı dokuzu bulmuş. Şehrin Yunanlılar tarafından alınması sırasında minareler yok olmuş. Günümüzde kalan üç caminin biri kilise, diğeri tiyatro, üçüncüsü ise müze olarak varliğını sürdürüyor.

Yıkıma ve yok edilmeye rağmen  Yunanistanın her yerinde bir Osmanlı Türk eseri karşınıza çıkar. Anabolu’da  binalar arasında kalan bir  Türk eseri sizlere birşeyler söyler gibi duruyor.

YUNANİSTAN’A VEDE EDERKEN..

Yunanistana veda edip ayrılma vakti geliyor. Ancak gönlümüz ve aklımız yunanistanda kalıyor. Piredeki mahsum türk şehitliği. Atinadaki vefasızlığa uğramış tarihi camiler.. selanikteki beyaz kule kavaladaki kahve ikram etmek istyen rum ailesi, olimpus dağından kaynayıp Osmanlının sembolü çınarın yanıbaşından çağlayarak akan sular.. ve en önemlisi dedeağaç ve gümülcine ve batı Trakya bölgesindeki yok edilmek istenen Müslüman türk varlığının fakir halini unutamıyoruz. Yol yunanistanda bitmiştir. Meriç nehri üzerinden geçip yunanistanki Osmanlı kültür ve medeniyet eserlerini kaderiyle baş başa bırakara başka bir coğrafyaya uzanıyor kültür ve medeniyet mirasımızı araştırıyoruz. Türkiyeye gelir gelmez ilk işimiz tarihi belgelerden yunanistandaki binlerce kültür mirasının tek tek listesini çıkararak yunanistanın Ankara büyük elçisinin kapısını çalıp büyük elçiyle görüşüyor ve Yunanistandaki yok edilip yıkılan Osmanlı kültür mirasının hesabını sorarcasına bu eserlere neden sahip çıkılmıyor diyor ve türkiyedeki kiliselerin yunan eserleriyle ilgilenen Yunanistan hükümeti ve Avrupa birliği yetkililerine iletilmek üzere tarihi belgeleri Yunanistan büyük elçiliğine teslim ediyoruz. Tarih ve kültürümüze karşı vefa borcumuzu yerine getirmeye çalışıyoru.

Yörük Obası’nda Belgesel galası

Zaman ne de hızlı geçmiş. İlk kez Sığırlık merası Yörük obasının 1978 yılında görmüştüm. Dağın ortasında ki bu Yörük obası beni derinden etkilemişti. Yıllar geçti. Tarihi Yörük obasında dün Büyükşehir Belediyesi’nin organize ettiği iftar yemeğine katılıp devri Alem programı olarak hazırladığımız son Yörük obası Sığırlık merası belgeselimizin de gala gösterimini Yörük çadırında gerçekleştirerek bir ilke imza atmış olduk.

Sakin ve sessiz Sığırlık merası Yörük obası, Dün ilk kez yüzlerce kişinin katılımıyla bir iftar programına ev sahipliği yaptı. Yörükler Federasyonu Marmara bölge başkanı Mehmet Özer duygusal ve göz yaşlarına hakim olamayan bir konuşma yaparak daha önce buraya ormancı geliyordu ve Jandarma gelip bizi çıkarmak istiyordu. Şimdi devletin temsilcileri burada. Vali burada, hükümet burada, Büyükşehir burada biz yıllarca devlet deyince Ormancı ve Jandarmayı tanıyorduk, şimdi gerçek devlet babayı tanıdık diyordu. Vali Ercan topaca ve Büyükşehir belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu, birkaç ay önce Yörüklerden haberinin olduğunu söylerken eziklik ve üzüntü hissediyorlardı. Devlet sadece sözde değil, özde olmalı. Devlete baba demişiz, devleti her şeyin üstünde görmüşüz. Devlet bize göre ebed müddettir. 700 yıldan beri kendilerine bir çadırlık yeri gören çok gören devlete asaletleri gereği Yörükler hiç asi olmamışlar, acaba bunların yerinde başkaları olsaydı neler yapardı? Onlar halen devletlerine saygılılar. Devlet onlar için her şey. Yörük obasında önceki gün genciyle, çocuklarıyla., yaşlısıyla bu duyguları yaşadım. Sadece ben değil, buraları ilk kez gören bir çok dost, arkadaş aynı duyguları yaşadılar. Devlet babayı, Yörükler obasına getiren değerli dostum Kocaeli Kent konseyi Başkanı Dr. İbrahim Kahraman beye emeklerinden dolayı teşekkür etmeyi bir borç biliyorum.

Benim içinde gazetecilik ve belgeselcilik hayatımda bir ilki gerçekleştirdim burada. Uzun süredir hazırlığını yaptığım son Yörük obası belgeselimizin galasını iftar öncesi Yörük çadırında gerçekleştirdik. Belgesel büyük ilgi ve beğeniyle izlenmesi beni mutlu etti. Belgeselde Yörüklerin Türkistan’dan nasıl buralara geldiği, Gebze Sığırlık merasında ne tür sorunlar yaşandığını birinci ağızdan izleyicilere aktarıyordum. Belki de ilk kez Yörük çadırında bir belgeselin galası yapılıyordu. Belgeseli izleyen Büyükşehir belediye Başkanı sayın İbrahim Karaosmanoğlu’nun belgeselin çok güzel hazırlandığını söyleyerek takdirlerini ifade etti. Evet biz son Yörük obası tarihi sığırlık merasında ki Yörüklere az da olsa vefa borcumuzu bu belgeselle ödedik. Bundan sonra devlet adına Yörüklere verilen sözün takipçisi olacağım. Bakalım devlet Yörüklere verdiği sözü tutacak mı?

Bu ramazan bir çok yende iftar yemeğine katılıp teravih namazı kıldım. Ancak dün akşam Yörükler obasında açtığımız iftar ve kıldığımız teravih namazının manevi huzuru bir başkaydı. Açık alanda kurulan mescit, okunan ezan ve haşırlar ve yapılan dualar tarihi Sığırlık merasının semalarında yankılandı. Önceki akşam Sığırlık merası tarihi iftar programı ve belgesel gösterimine sahne oldu. Kültür ve medeniyet tarihimize görevini yapmanın huzuru içerisinde Sığırlık merasından ayrıldık.

Yörük obasında tarihi iftar!

Yörük tarihinde bir ilk yaşandı ve Vali Ercan Topaca ile Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu Yörüklerle iftar yemeğinde bir araya geldi. Bu tarihi ana sadece gazetemiz eşlik ederken, Devri Alem tarafından hazırlanan Yörük Belgeselinin de galası yapıldı. Yörüklerle bir arada izlenilen belgesel büyük beğeni topladı

Gebze’de yaşayan Yörükler için önceki gün ilk kez iftar yemeği düzenlendi. Kocaeli Büyükşehir belediye’nin organize ettiği iftar yemeğine, kendisi de aslen Antalya Yörüğü olan Vali Ercan Topaca, Büyükşehir belediye başkanı İbrahim Karaosmanoğlu da katıldı. Bu tarihi ana ise sadece Devri Alem kameraları şahitlik etti. Yörüklerin sıklıkla üzerinde duran ve araştırma yazıları, belgesel görüntüleriyle Yörüklerin sorunlarını Türkiye’ye duyuran gazetemiz ve Devri Alem, Yörüklerin hatırlandığı bu tarihi ana da eşlik etti.

600 YÖRÜKLE İFTAR KEYFİ

Gebze’nin Denizli Köyü civarlarındaki Sığırlık Merası’nda gerçekleşen iftar programında Gebzeli ve Derinceli Yörükler bir araya geldi. Geleneksel kıyafetleriyle iftar açan Yörük kadınları renkli görüntülere sahne olurken iftar programına yaklaşık 600 Yörük katıldı. İftar programına Vali Ercan Topaca, Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu, AK Parti İl Kadın Kolları Başkanı Oya Tuncel, Kent Konseyi Başkanı Halil İbrahim Kahraman, Kocaeli Yörükler Derneği Başkanı Mehmet Özer, Büyükşehir Başkan Danışmanı Nermin Tol ve daire başkanları katıldı.

YÖRÜKLERİN SIKINTILARINA ÇÖZÜM ARANACAK

İftar yemeği öncesi bir konuşma yapan Kocaeli Valisi Ercan Topaca, kendisinin de bir Yörük olduğunu ve şehir merkezinden buraya gelirken çocukken teneffüs ettiği havayı soluduğunu belirtti. Yörüklerin sıkıntılarından yeni haberdar olduğunu vurgulayan Vali Topaca, “Çözüm çok kolay olmayacak, kısa sürede bitmeyecek. Bir ekip kuracağız. Bu ekip sizleri dinleyecek ve çözüm yolları arayacak” şeklinde konuştu.

KALICI ÇÖZÜM BULUNMALI

Devam eden davaların olduğunu söyleyen Vali Topaca, “Buradaki sıkıntı valinin veya büyükşehir başkanının sözüyle çözülecek bir şey değil. Ancak sizin dertlerinizle dertleniyoruz. 18 aileyi buradan alıp başka bir yere yerleştirmek mümkün. Fakat bunun bu sorunu çözmediğini düşünüyorum. Siz burayı sahiplendiniz bu topraklar da sizi sahiplendi. Bunun için sizin de kabul edebileceğiniz bir çözüm arıyoruz” dedi.

İLK ADIM ATILDI

Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu ise “Buradaki sıkıntılardan haberdar oluşumuz bir iki ay öncesine dayanıyor. Bir ay önce buraya gelip Yörük kardeşlerimizin sıkıntılarını birinci ağızdan dinledik. Neler yapılacağı üzerine fikir alışverişinde bulunduk. Atılması gereken ilk adımı sayın valimiz attı. Orman arazisinden çıkması için yapılan tebligat durduruldu. Ancak kalıcı bir çözüm değil” şeklinde konuştu.

ELİMİZDEN GELENİ YAPACAĞIZ

Hukukçularla birlikte çalışma yapacaklarını söyleyen Başkan Karaosmanoğlu, “Bürokratlarımızla görüşeceğiz ve kalıcı bir çözüm bulmaya çalışacağız. Yörük kültürünün yaşaması için bize ne düşüyorsa elimizden geleni yapacağız. Sayın valimiz zaten Yörük. Bu sıkıntıları biliyor. Onun da elinden geleni yapacağına eminim. Güzel bir hatıra oldu bizim için. Ama bu önemli bir adım da olacak. Bu buluşmanın geleneksel olmasını arzu ediyorum” ifadelerini kullandı.

DEVLET BİZİM YANIMIZDA

Kocaeli Yörükler Derneği Başkanı Mehmet Özer da yaptığı konuşmada “Devletin toprakları bizim, bizim topraklarımız devletin dedik. Ancak doğup büyüdüğümüz topraklarda sıkıştık. Biz problemlerimizi anlattık. Devletimizin bizim yanımızda olduğunu biliyoruz. Umarım en kısa sürede sorunlarımıza çözüm bulunur” dedi.

DEVR-İ ALEM YÖRÜK BELGESELİ BEĞENİ TOPLADI

Yenilen iftar yemeği ve konuşmaların ardından Gazetemiz kurucusu ve Devri Alem Belgesel programı yapımcısı İsmail Kahraman tarafından hazırlanan Yörük Belgeseli yayınlandı. Yörük Belgeseli’nin bir nevi galası adına da yakışır bir şekilde Yörük Obası’nda yayınlanırken, büyük beğeni topladı. Yörükler, kendilerinin ve yaşam tarzlarının anlatıldığı bu belgesel ile mutlu oldukları gözlerinden okundu.

DEVRİ ALEM YÖRÜKLERİN HER ZAMAN YANINDA

Yörüklerin yaşadığı sıkıntıları devletin Kocaeli’de ki üst düzey yetkilileri Vali Ercan Topaca ve Büyükşehir belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu, henüz daha bir iki ay içerisinde haberdar olurken, gazetemiz ise Yörüklerin sıkıntılarını yıllardır kamuoyuna anlatıyor. 35 yıl önce ilk kez Yörüklerle tanışan gazetemiz kurucusu İsmail Kahraman, aradan geçen zamana rağmen sürekli Yörük obasına ziyaretler gerçekleştirip onların sorunlarını dinledi, cumhurbaşkanlığı ve başbakanlık makamları da dahil Yörük sorunu adıyla mektup ve dilekçeler gönderdi.

DEVRİ ALEM VEFA BORCUNU ÖDÜYOR

Tarihe vefa borcunu ödemek için elinden gelen gayreti gösteren Kahraman, bunlarla da yetinmeyip önce AK Parti Kocaeli Milletvekili Zeki Aygün’ü Denizli köyünde ki Yörük Obasıyla ilgili bilgilendirip, havadan inceleme yaptırdı, Yörüklerle ilgili bir de belgesel hazırladı. Geçtiğimiz yıllarda Antalya’ya giden Kahraman burada da 400 yıllık Gebzeli Yörük Obasını da bularak tarihe not düştü. İşte kahraman ve devri Alem ekibi zamana noterlik yapmaya yine devam etti ve Yörük Obası’nda gerçekleşen bu tarihi iftarı an be an kayıt altına aldı.

 

Son Yörük Obası Sığırlık merası

35 yıl önceydi. Gebze Köseler köyünden yola çıkmış, bir bahar günü yemyeşil ağaçlar, emvaye çeşit çiçekler arasından kuş sesleri eşliğinde Sığırlık Merası’na doğru yol arıyoruz. Yörük Obası’nı ilk kez görmenin heyecanını yaşayacağız. Uzun bir yolculuktan sonra ağaçlar altında kıl çadırlar içerisinde Yörük Obası’na geliyoruz. Yörükler, çocuklarıyla birlikte Kıl çadırlar içerisinde hayatlarını sürdürüyorlar. Çadırın tam ortasında Ocak yanıyor, çadırın tepesi açık Ocağın etrafında mutfak malzemeleri,1965 yılında Sığırlık Merasındaki Yörük Ali Şahinin aile fotoğrafı çadıra dayanmış yataklar, çadır ortasında ki bam tele gibi işlenmiş kilimler üzerinde oturuyoruz. Taptaze sıcak süt geliyor. Sütle birlikte Yörük tandırında pişmiş ekmek ve keçi peyniri ile afiyetle yiyoruz. Çadırın etrafında koyun keçi büyükbaş hayvan sürüleri, atlar cins kangal köpekleri, asırlık ağaçlar altında oynayan çocuklar. Çok sayıda Yörük çadırı Sığırlık Merası’nın değişik bölgelerine serpilmiş çok sayıda Yörük burada hayatlarını sürdürüyor.

Aradan yıllar geçti. Gazeteci olarak bu kez Sığırlık Merası’na gittiğimde Çadırların bir çoğu sökülmüş, yerinden yeller esiyordu. Hayvan sürüleri azalmış, çocuk sesleri neredeyse yok denilecek kadar az. Sığırlık merası ve Yörük obası boşalmış. Ancak sayıları az da olsa bugün Türkiye’de yaz kış dağda yaşayan Yörükler Gebze bölgesinde duruyor. Yörüklerin sesi olduk. Onların feryadını ve devletten isteklerini gazeteci olarak dile getirmelerine aracı olduk. Cumhurbaşkanı ve başbakan’a mektuplar yazdık. Belgesel çekimleri yaptık. Haber ve makaleler kaleme aldık, konuyu Kocaeli Milletvekili değerli dostum Zeki Aygün beye ilettim. Zeki bey ile birlikte Büyükşehir Belediyesi’ne ait uçakla Sığırlık Merası üzerinden uçtuk, Sığırlık merasıyla ilgili Milletvekili Aygün’e bilgi verdim. Aslen kendisi de Antalya Yörüğü olan Kocaeli Valisi sayın Ercan Topaca’ya konuyu aktardım. Kocaeli Kent konseyi Başkanımız sayın Dr. İbrahim Kahraman bey Yörüklerin sorununu Büyükşehir belediye Başkanı Sayın Karaosmanoğlu’na iletti. Sayın Karaosmanoğlu ramazan öncesi Türkiye’nin son Yörük obası Sığırlık merasına gitti. “Bu bölgeyi ilk kez görüyor, Yörüklerin ilk kez burada yaşadığına şahit oluyorum.” Dedi. İftar programı organize edilmesi için ilgililere talimat verdi. Dün akşam tarihi bir iftar programı organize edilip son Yörük obası Sığırlık merasında muhteşem bir iftar organizasyonu gerçekleşti. İftar programıyla ilgili ayrıntılı makaleyi yarın kaleme alacağım. Ancak, daha önce gerek gazetemizde haber olarak ve gerekse köşemde makale olarak kaleme aldığım yazıları sizler için paylaşmak istiyorum. Mutlaka yazıları okumanızı arzu ediyorum.

Neden Yörüklük kültürüne bu kadar önem veriyoruz. Kültür ve medeniyet devlet ve milletlerin temelidir. Kültürü olmayan hiçbir devlet ve milletin ebedi olması mümkün değildir. Yörükler Anadolu’nun asli unsurlarıdır. 700 yıldan beri Gebze’nin sahipleridir. Bugün yaz-kış Sığırlık merasında hayat sürdüren Yörükler var. Geçmişte buralar askeri atış bölgesiydi. Askeri atışlarda ki kazalarda dört Yörük top mermileri sonucu öldüler. Onlar Sığırlık merası ve son obalarını terk etmek istemiyorlar. Devletten beklentileri rantçılar devlet ve vatandaş yerini değişik yasal kılıflar altında ele geçirirken 700 yıldır sahibi oldukları bu topraklarda bir çadır kuracak yer istiyorlar. Son oba yok olmasın, son Yörükler Sığırlığı terk etmesin, kültür ve medeniyetimiz yok olup gitmesin. Mücadelemiz ve çalışmamız sadece bundan ibaret. Yörüklere sahip çıkmayı onurlu ve şerefli bir görev biliyorum. Bugüne kadar yazdığım yazıların bir özetini sizlerle paylaşıyorum.

————————————————————————————-

(19 Temmuz 2013 – Gebze Gazetesi’nde yayınlanan haber)

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Sığırlık Yörüklerine sahip çıkıyor

Yörükler unutulmadı!

Fatih Sultan Mehmet’in yadigarı Gebze’nin YörüklerineKocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu, Sığırlık merası Yörükleriyle birlikte karşı Kocaeli büyükşehir Belediyesi ahde vefa gösterdi. Sığırlık Merası’nda ki Yörükler için Büyükşehir belediyesi iftar yemeği düzenleyip, sorunlarını dinledi.

Gebze’nin tarih ve kültür zenginlikleri yavaş yavaş ortaya çıkıyor. 700 yıllık geçmişi olan Gebze Denizli Köyü arkasında ki Sığırlık merası Yörüklerine Kocaeli Büyükşehir belediyesi sahip çıkıyor. Türkiye’de yaz-kış dağda yaşayan Yörükler Gebze bölgesinde de bulunuyor. Sayıları çok az sayıda olan Yörüklere Büyükşehir belediyesi sahip çıkarak son tarihi Yörük obası Sığırlık merasında ki bölgede iftar programı organize edildi.

SORUNLARI DİNLEDİ

Büyükşehir belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu daha önce Kocaeli kent konseyi başkanı ile birlikte Sığırlık merasına giderek Yörüklerin sorunlarını dinledi. Tarihi Yörük Obası’ndan ilk kez haberinin olduğunu söyleyen Başkan Karaosmanoğlu Yörükler Obası’nın ilk etapta yolunu açtığı ulaşımını kolaylaştırdı. Kocaeli Protokolü ve çok sayıda davetlilerin katılacağı Yörükler Obası’nda iftar verilmesiyle bölge kamuoyuna tanıtılacak, ilgili ve yetkililerin dikkati buraya çekilecek.

DENİZLİ GÖLETİ’NDE TEMİZLİK FAALİYETİ

Büyükşehir belediyesi tarihi Sığırlık Merası’nda ki Yörükler Obası’nda iftar vermesi dolayısıyla piknikçiler tarafından kirletilen Denizli Göleti çevresinde, çevre temizliği faaliyeti başlatıldı. Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı temizlik ekibi Gölet çevresinde Piknikçilerin attığı çöpleri dört gündür toplayarak kamyonlarla taşımaya başladı.

CUMHURBAŞKANI VE BAŞBAKANA BİLDİRDİK

Sığırlık merasında ki Yörüklerle ilgili çok sayıda yazı, haber ve araştırma yapan gazetemiz konuyla ilgili hazırladığı bir yazıyı cumhurbaşkanı ve Başbakana olmak üzere bir çok ilgili ve yetkililere göndermişti. Bu konuda kaleme aldığımız yazıyı gazetemizin internet sitesi www.gebzegazetesi.com adresinden okuyabilirsiniz.

————————————————————————————-

(Mayıs 2013 – Gebze Gazetesi’nde yayınlanan haber)

Yörüklerden Vali’ye Sığırlık merası ziyareti

Gebze bölgesinin tarihi kültür değerlerinden birisi Denizli köyü arkasında sığırlık merasında ki Yörük Kültürü. Gebze bölgesine ilk kez 700 yıl önce Sığırlık Merası’nda ki Yörükler gelip yerleşmişler, Gebze bölgesinin kalkınmasına büyük katkı sunmuşlardı.

Sayıları her geçen gün giderek azalan Yörükler tamamen yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Türkiye’de yaz kış dağda yaşayan tek Yörük göçü Gebze sığırlık merasında bulunuyor. Sığırlık’da ki bu Yörükler Orman Bakanlığı’nın baskısıyla çıkartılmak isteniyor. Konuyla ilgili bir çok yazı kaleme aldık.

Olaya duyarlılık gösteren Kocaeli Kent Konseyi Başkanı değerli dostum Dr. İbrahim KahramanSığırlık merası Yörükleri son obalarında toplu halde bey Kocaeli Valisi sayın Ercan Topaca’dan Yörükler derneği başkanıyla randevu aldılar. Görüşmeye benim de katılmamı istiyorlar. Ancak ben belgesel çekimi için yurt dışında olacağımdan katılamıyorum.Temenni ediyorum sayın valimiz konuyla yakından ilgilenir, Kocaeli Kent Konseyi’nin girişimiyle Gebze Sığırlık merasında ki Yörüklere sahip çıkılır, buranın Yörük Obası haline getirerek Yörüklük kültürünün bölgemizde yaşatılması sağlanır, bu konuda daha önce bir çok yazı kaleme aldım. O yazılarımın bir bölümünü sizinle paylaşıyorum.

SIĞIRLIK’TAKİ YÖRÜKLERE DEVLET BASKISI

Gebze Denizli Köyü sığırlık merasında 550 yıldır yaşayan ve bizzat Fatih Sultan Mehmed Han tarafından yerleştirilen sığırlık merasındaki yörükler Su ve Orman Bakanlığı’nın büyük baskısı altında.Sığırlık merasındaki yörükleri buradan çıkarmak için mahkemeye verilen yörükler ölüm-kalım mücadelesi veriyorlar. 550 yıldır burada hayvancılık yapan yaz-kış sığırlık merasında bulunan yörüklerle ilgili 30 yıldır araştırma yapan, bilgi ve belge toplayan gazeteci ve belgeselci olarak yörüklerin buradan çıkartılması için çalışmalar yaşanırken çok önemli bilgi ve belgelere de ulaşmış durumdayız. Türkiye’de sadece yaz ve kış Gebze sığırlık merasında yaşayan yörüklerin korunması için Kocaeli Milletvekili Zeki Aygün, Kocaeli Valisi Ercan Topaca ve Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu ile özel olarak görüşüp durumlarını kendilerine intikal ettirmiş, Milletvekili Zeki Aygün ile Büyükşehirin Körfez kontrolü yapan uçağı ile sığırlık merası üzerinde uçuş yaparak milletvekilini bilgilendirmiştik. Sığırlık merasındaki yörüklere yönelik baskılar yeniden artarken 3. Boğaz köprüsünün bağlantı yollarının bölgeye yakın yerlerden geçiyor olması rantçılarında dikkatini sığırlık merası üzerine çekerek bölgede Taş Ocağı açmak ve rüzgar enerji santralleri kurma bahanesiyle rantçılar bölgeyi ele geçirmek için siyasileride devreye sokması bölge üzerindeki oyunun vahametini gösteriyor. Konuyla ilgili araştırma yazılarımızı ve TV programlarımızı sürdürürken olayı araştırmak ve yörükler üzerindeki baskıyı durdurmak için Cumhurbaşkanı sayın Abdullah Gül’e dilekçe yazarak Devlet Denetleme Kurumu’nun bölgede inceleme yapmasını ve Kültür bakanlığı Müsteşarlığı da yapan Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Prof. Dr. Mustafa İsen’in bölgede araştırma yapmasını kamuoyu adına istedik. Cumhurbaşkanı´na sığırlık merasıyla ilgili paylaştığımız yazıyı sizlerle paylaşıyorum.

Haber linki: http://www.gebzegazetesi.com/Koseyazisi-3881-yoruklerden-valiye-sigirlik-ziyareti.html

————————————————————————————

Fatih’in hatırasına Cumhurbaşkanı Gül sahip çıkmalı

SIĞIRLIK’DA Kİ YÖRÜKLERE DEVLET BASKISI

Gebze Denizli Köyü sığırlık merasında 550 yıldır yaşayan ve bizzat Fatih Sultan Mehmed Han tarafından yerleştirilen sığırlık merasındaki yörükler Su ve Orman Bakanlığı’nın büyük baskısı altında.Sığırlık merasındaki yörükleri buradan çıkarmak için mahkemeye verilen yörükler ölüm-kalım mücadelesi veriyorlar. 550 yıldır burada hayvancılık yapan yaz-kış sığırlık merasında bulunan yörüklerle ilgili 30 yıldır araştırma yapan, bilgi ve belge toplayan gazeteci ve belgeselci olarak yörüklerin buradan çıkartılması için çalışmalar yaşanırken çok önemli bilgi ve belgelere de ulaşmış durumdayız. Türkiye’de sadece yaz ve kış Gebze sığırlık merasında yaşayan yörüklerin korunması için Kocaeli Milletvekili Zeki Aygün, Kocaeli Valisi Ercan Topaca ve Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu ile özel olarak görüşüp durumlarını kendilerine intikal ettirmiş, Milletvekili Zeki Aygün ile Büyükşehirin Körfez kontrolü yapan uçağı ile sığırlık merası üzerinde uçuş yaparak milletvekilini bilgilendirmiştik. Sığırlık merasındaki yörüklere yönelik baskılar yeniden artarken 3. Boğaz köprüsünün bağlantı yollarının bölgeye yakın yerlerden geçiyor olması rantçılarında dikkatini sığırlık merası üzerine çekerek bölgede Taş Ocağı açmak ve rüzgar enerji santralleri kurma bahanesiyle rantçılar bölgeyi ele geçirmek için siyasileride devreye sokması bölge üzerindeki oyunun vahametini gösteriyor. Konuyla ilgili araştırma yazılarımızı ve TV programlarımızı sürdürürken olayı araştırmak ve yörükler üzerindeki baskıyı durdurmak için Cumhurbaşkanı sayın Abdullah Gül’e dilekçe yazarak Devlet Denetleme Kurumu’nun bölgede inceleme yapmasını ve Kültür bakanlığı Müsteşarlığı da yapan Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Prof. Dr. Mustafa İsen’in bölgede araştırma yapmasını kamuoyu adına istedik. Cumhurbaşkanı´na sığırlık merasıyla ilgili paylaştığımız yazıyı sizlerle paylaşıyorum.

Cumhurbaşkanlığı Makamı’na

Ankara

Konu: Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül’ün Gebze’de Fatih Sultan Mehmed tarafından yerleştirilen yörüklere sahip çıkması hakkında.

Türkiye’nin sanayi kentlerinden birisi olan Kocaeli’nin Gebze ilçesi, kültür tarihimizinde merkezi konumundadır. Osmanlı döneminde Palekanon savaşı olarak bilinen savaş Gebze bölgesinde yapılmış, İstanbul’un fethi kuşatmalarında Gebze askeri ve lojistik merkez olarak kullanılmış. Bu çerçevede gerek sultan Orhan Gazi ve gerekse Fatih Sultan Mehmed Han Gebze bölgesinde Yörük ve Manav Türkmen köyleri oluşturarak askeri karargah merkezi olan Çayırova Hünkar bölgesindeki askerlerin ihtiyaçlarını karşılatmıştır.

Adı bizzat Fatih Sultan Mehmed han tarafından konan Gebze’nin sığırlık merasından Fatih Sultan Mehmet tarafından yerleştirilen yörükler mevcudiyetlerini halen korumaktalar. Ancak son 30 yılda yaz/kış sığırlık merasında çadırlarda yaşayan yörükler gerek Orman bakanlığı ve gerekse bölgenin bir kısmının askeri alan ilan edilmesi yüzünden bölgeden uzaklaştırılmıştı.Yörüklerin sayıları giderek burada azalmıştır.

Kurtköy havalimanın hava trafiğine açılmasından dolayı bölge askeri top atışları sahasından çıkartılmış, Orman bakanlığı ile Genel Kurmay Başkanlığı bölge üzerinde halen mahkemelik konumundadır.

3. Boğaz köprüsünün güzergahının bölgeye yakın yerlerden geçiyor olması rantçıların dikkatini bölge üzerinde yoğunlaştırmıştır. Çeşitli bahanelerle bizzat Fatih Sultan Mehmed tarafından kurulan sığırlık bölgesindeki yörükler alanı yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Halen Sığırlık merasında yaz-kış yaşayan çok az sayıda Yörük Su ve Orman Bakanlığı’nın baskısı sonucu çıkartılmaya çalışılmakta, hatta Orman bölge Müdürlüğü tarafından mahkemeye verilerek 550 yıllık Yörük varlığı mahkeme ile yok edilmek istenmektedir.

Bu konuda Gebze bölgesinde 35 yıllık gazetecilik yapan dünyanın 75 ülkesinde Devr-i Alem belgesel programları çekerek tarih ve kültür belgeselciliği yapan araştırmacı-gazeteci ve belgesel yönetmeni olarak sığırlık merasındaki yörük kültürünün yaşatılması için bugüne kadar bir çok araştırma yazısı ve belgesel TV programları çekerek yetkili ve ilgililerin dikkatini çekmeye çalıştım. Ve halen de çalışmaya devam ediyoruz.

Devletimizin en yüksek temsilcisi olan özellikle kültür ve tarihi değerlere büyük önem veren siz değerli Cumhurbaşkanımız sayın Abdullah Gül beyefendiden Fatih Sultan Mehmed’in çok özel hatırası olan Gebze sığırlık bölgesindeki yörüklerin burada korunması, Kültür Bakanlığı´nın desteği ile yerli ve yabancı turizme açılacak bir yörük obasının kurulması, Devlet Denetleme Kurulu başta olmak üzere ilgili ve yetkililerin bölgedeki rant vurgunun önlemesi için inceleme ve araştırma yapmasını Gebze kamuoyu ve özellikle Gebze sığırlık merasındaki yörükler adına istiyor ve arzu ediyoruz.

Kendiside önemli bir kültür adamı olan Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterimiz sayın Mustafa İsen beyin özellikle Gebze sığırlık merasındaki yüreklere sahip çıkılmasıyla ilgili özel çalışma ve araştırma yapmak üzere sayın Genel Sekreter Mustafa İsen beyin inceleme yapmak üzere bölgeye gelmesini arzu etmekteyiz.

Sayın Cumhurbaşkanım, Gebze İstanbul’un fethinden sonra 1454 yılında bizzat Fatih Sultan Mehmed Han tarafından 150 akçelik kaza merkezi yapılmıştı.3 Mayıs 1481’de Fatih Sultan Mehmed Han Gebze’de Hünkar Çayırı’nda vefat etmişti. Gerek İstanbul’un fethi ve gerekse Fatih’in ebedi aleme öç ettiği yer olan Gebze’de Fatih’ten kalma yaşayan tek hatıra olan Türkiye’de de sadece Gebze sığırlık merasında yaz-kış yaşamakta olan yörüklere sahip çıkılması noktasında Türkiye Cumhuriyeti devleti ilgi ve yetkili kurumlarına bizzat yüksek makamınız tarafından talimat verilmesini emir ve müsaadelerinize arz ediyor, başarı dileklerimizle saygılar sunuyoruz.

GEBZE KAMUOYU ADINA

GEBZE TARİH VE KÜLTÜR BİLİNCİ PLATFORMU

İLİM KÜLTÜR TARİH ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

Kocaeli Fatihi ve Kandıralılar iftarı

kandıra

Kandıra ve Kandıralılarla ilgili söz açıldığında hemen bir tekerleme akla gelir. “Kandıralı sen de dur” aslında kandıra deyince biraz durup düşünmek ve tarihe geçmişe yolculuğa çıkmak özellikle Marmara Bölgesi’nin Osmanlılar tarafından fethinde Kandıra Bölgesi’nin üstlendiği rolü ve Kandıra’nın adının nereden geldiğini düşünmek için, “Kandıra deyince durup düşünmek gerekiyor” sözünü söylemek gerekir.

   Kandıralılar Derneği’nin önceki akşam İzmit Otel Asya’da düzenlediği iftar yemeğine katılarak bir konuşma yaptım. Yemeğe, eski Bakanlardan Erol Köse, Türkiye’nin tanınmış mevlithanlarından Kandıralı Amir Ateş ve çok sayıda yetkili ve yönetici katıldı. Değerli gönül dostu ve kültür adamı Ahsen Okyar’ın sunumuyla gerçekleşen iftar yemeğinde adeta bir kültür şöleni yaşandı. Amir Ateş, gönüllerin pasını silerken Erol Köse’nin Amir Ateş’in peygamberimizin sembolü olan gonca gülü hatırlatarak peygamberimize ithafen bestelediği “bir kırmızı gonca güle benzer yanağın” şarkısını sazlar eşliğinde söylemesi salonda büyük ilgi uyandırdı.

AMİR ATEŞ’E KOCAELİ’NİN VEFASIZLIĞI

Amir ateş, Kocaeli’nin kandıra ilçesinden. Her hangi birisi değil. Yaptığı Uluslar arası bestelerle mevlithanlığı ezanımızı değişik makamlarda okuması, ilmili  ve manevi kültürümüze hizmetleriyle sadece Kandıra’nın değil Türkiye’nin gururu. Ancak Amir Ateş’in Kocaeli Kandıralı olduğunu acaba kaç kişi biliyor. Belediyelerimiz Kültür programları organize ediyorlar. Neden Amir ateş’i davet etmezler. Üsküdar musiki cemiyeti başkanı büyük kültür adamı Amir Ateş’e Kocaeli Büyükşehir belediyemiz son yıllarda sahip çıkarak kültür danışmanlığı payihası verdi. Yetmiyor… Bütün belediyelerimiz Amir ateş’i kendi ilçelerine davet ederek halkla buluşturmalılar.

KANDIRA DEYİNCE DURUP DÜŞÜNMEK GEREKİYOR

   Evet Kandıra kültür tarihimizin önemli kilometre taşıdır. Kandıra Türkiye’nin en çok köyüne sahip ilçelerin başında gelmekte. Kocaeli fatihi Akçakoca gazi Kandıra’nın Babadağı tepesinde Türbesi ziyaretçilerin duasını bekliyor. Başta Kocaeli olmak üzere  Sakarya’nın Kocaali ve Düzce’nin Akçakoca ilçelerine adını veren, Marmara Bölgesini ebedi Türk yurdu yapan Akçakoca Gazi Kandıra’nın Lokmanlı köyüne karargahını kurara, bölgeyi fetheder, kandıra bölgesinde vefat eder. Kandıra’nın fethinde oluk oluk asker kanı akar. Askerler “kan dur” diye bağırır, feryat eder ve Kandıra’nın adının “Kan-dur” dan geldiği yazılıp çizilmiştir.

  Kandıra köyleriyle Osmanlı Devleti’ni büyük lojistik hizmet yapar Kandıra köylerinin her birinin adı birer Alperen Gazi’ye aittir. Kocaeli’nin Gebze’den sonra en eski tarihi ilçesi olan Kandıra, bugün hak ettiği yerde değildir. Kandıra’nın nerede olduğunu çoğumuz bilmeyiz. Kandıra deyince aslında deniz ve sahil akla gelir. Kandıra’da köy ve tarih turizmi başlatmalı, yetişen çocuklarımıza köy kültürünü öğretmek için kandıra köylerine götürmeliyiz. İftar yemeğinde yaptığım kısa konuşmada yukarıda sizlerle paylaştığım düşüncelerimi iftara katılanlarla paylaştım. Yaptığım kısa konuşma da Kandıra’nın kültür ve medeniyet tarihimizde ki yerine işaret ettim. Kandıra’yı gerçekten gezip görüp anlamak gerekiyor. Kandıralılar iftarında uzun süredir görüşemediğimiz dostlarla da hasret giderdik. Dernek Başkanı ve iftar programını organize edenlere teşekkür ediyorum.

 HÜR SÖZ GAZETESİ BİNASINDA TARİHİ YAŞADIM

  asya  Kandıralılar iftarının verildiği Otel Asya Binasının yanında ki bir zamanlar Hür Söz gazetesinin yani gazetemiz Gebze’nin iki yıl basıldığı bina Otel olmuş. Otel olan bu binada Hür Söz Gazetesi uzun yıllar Kocaeli basınına hizmet etti. İki yıl gazetemiz bu binada basıldı. Binanın önünde durarak geçmişi düşündüm. Anadolu Gazeteciliğinin babası sayılan Selahattin Telser amcayı hatırlayıp ruhuna Fatiha okudum. Gazetemizin basıldığı matbaa entertip dizgi makinelerinin kurşun kokularını hatırlayıp klişe hane de siyah-beyaz fotoğraflardan bastığımız klişeleri hatırladım. Kandıralılar iftarında gazetemizin basıldığı Hür Söz Gazetesi binasının Otel haline gelmesi içimi sızlattı. Keşke Hür Söz gazetesi hizmetlerine devam edebilseydi. Geçmişi unutmamak hatırlamak gerekiyor. Gazetemizin bugünlere gelmesinde büyük emeği olanlardan ahrete intikal edenlere Allah’tan rahmet, hayatta olanlara da sağlık ve hayırlı uzun ömürler diliyorum.

KONSİAD ve Mevlana belgeseli

Konya deyince aklımıza hemen Mevlana gelir, Mevlana deyince Konya. Ancak benim aklıma Seklçuklu gelir, Andolu gelir, Karamanoğulları beyliği gelir, Balkanlar, Rumeli topraklarındaki Evladı Fatihanları hatırlarım. Konya gerçekten görülmeye değer güzel bir ilimiz.

Gez dünyayı gör dünyayı derlerya. Konyayı gezmek, görmek, yaşamak kültür ve medeniyet tarihimizi bizlere hatırlatır. Konyaya ilk kez merhum Vali İhsan Dede’nin Konya Valiliği sırasında gitmiştim. Birkaç kez daha gitmek nasip oldu. Ama Konyayyı Karaman’ı ile Beyşehir’i ile doyay doya gezmek için özel bir zaman ayıracağım.

KONSAİD’IN İFTARI

Konya Sanayici ve İşadamları Derneği Türkiye çapında etkin ve yetkin derneklerden birisi. Şekerpınardaki iftar programına katılarak birçok Konyalı dost ile tanıştım. Üstdüzey sanayiciler, meslek odası yöneticileri, akademisyenler, işadamları, değerli dostum Akplas yönetim kurulu başkanı ve Kocaeli sanayi Odası Üyesi Mustafa Böget bey bizleri Konyalı Sanayicilere Mevlana’nın Afganistandaki evini bulup restore edilmesini sağlayan “Belh’ten  Konya’ya Mevlana” belgeselini çekip birçok televizyonda yayınlayan gazeteci olarak takdim etti.

“Belh’ten  Konya’ya Mevlana” belgeselimizin hazırlanmasında KONSİAD Doğu Marmara bölge başkanı değerli dostum sayın Muzaffer Koşan büyük ilgi gösterip destek olmuştu. Bugün birçok TV kanalında yayınlanan programı www.gebzegazetesi.com da www.belgeselyayincilik.com Web TV’den de tüm dünya izleyicileriyle paylaştık.

KONSİAD’LA SÖYLEŞİ

KONSİAD Doğu Marmara Şubesinin daveti ile gerçekleşen iftar programına büyük ilgi oldu. İftar öncesi KONSİAD üyesi olan İstanbul Sanayi Odası Meclis Başkan Vekili, KONSİAD Genel Başkanı Abdullah Başçı ve KONİAD Doğu Marmara Şube Başkanı Muzaffer Koşan ile söyleşi yaparak KONSİAD ve Konya ekonomik potansiyeli ile belgesel çekimleri yaptık. KONSİAD Genel Başkanı Sayın Başçı, KONSİAD’ın önümüzdeki günlerde Ankara’da büyük bir organizasyonu olacağını, yakın bir gelecekte Balkan ülkeleri başta olmak üzere tüm dünyaya açılacaklarını KONSİAD’ın başta Dışişleri Bakanı ahmet Davutoğlu olmak üzere çok öenemli üyelerinin olduğunu açıkladı.

Anlamlı ve önemli bir iftar programına katılarak Konyalılarla birlikte yendien Mevlana iklimini yaşadım. Konya Mevlana diyarı Horasan demek. Belh demek. Maveraünnehir, Amuderye Siliderya demek. Konya demek Taşkent, Semerkand, Buhara, Merv, Aşkabat, Türkistan coğrafyaı demek. Konyayı hatırladığımızda Karaman ve Konya bölgesinden Osmanlı medeniyetini dünyaya yayan Balkanlar ve Rumeli topraklarında Türkistan medeniyetini yaşatan Evladı Fatihan demek. Konayayı iyi anlamak gerekiyor. Konya ile ilgili tek cümle söylemek gerekirse; “Gez dünyayı, gör Konyayı”.

Dünyanın 75 ülkesini gezip belgeselcilik ve gazetecilik yapan birisi olarak gerçekten Konya’yı doya doya gezmeye Selçuklu’dan Osmanlı’ya Konya’nın kültür ve medeniyet tarihimizdeki yerini araştırıp öğrenmeyi herkese tavsiye ediyorum. Geçtiğimiz haftalarda Cumhurbaşkanı sayın Abdullah Gül’ün himayelerinde Selçuklumedeniyeti ile ilgili  çok büyük bir araştırma yapılıp selçuklu medneiyeti eserleri, belgeler, fotoğraf, kitap ve belgesel film haline getirilerek Selçuklu medeniyeti kayıt altına alınmış oldu. Bu çalışmaya emeği geçen vefakar Konyalılara takdir ve teşekkürlerimi sunuyorum. Üzülerek söylemek gerekirse biraz Selçuklu’u ihmal ettik. Atalarımızın Anadolu’ya geldiği Horasan ve Türkistan coğrafyasına ilgisiz kaldık. Aklıma Konya geldiğinde ben Atalar diyarı Horasan ve Türkistan coğrafyasını hatırlar, Anadolu’yu bizlere vatan yapan Selçukluları hatırlarım. Konya demek Selçuklu demektir.

Belh’ten Konya’ya Mevlana belgeseli ile KONSİAd hakkında ayrıntıları www.gebzegazetesi.com adresinden okuyabilirsiniz.

KONYALI SANAYİCİ VE İŞADAMLARI DERNEĞİ

Misyon

“Konya’mızın ve Milletimizin geçmişine, kültürüne ve kimliğine saygıyı esas alıp bağımsız olarak, Türkiye’mizin ekonomik kalkınmasına ve gelişmiş ülkeler seviyesine yükselmesine katkıda bulunmak, bunun için yüksek teknolojili üretimi esas alan bir anlayış doğrultusunda, uluslararası normlara uymayı ve çevreye duyarlı davranmayı kültür ve hayat pratiği getirerek haklının ve zayıfın yanında, haksızın da karşısında olmak”

Açıklama

-Konyalı olup Konya içinde ve dışında, yurtdışında yaşayan Konyalı Sanayici ve İş Adamlarının maddi, manevi, bilgi, beceri, ekonomi ve sosyal alanlarda birlikteliklerini sağlamak, bu birliktelikten oluşacak maddi ve manevi güçle hem kendi aralarında ve hem de diğer Konyalı hemşehrilerine iş kolunda, eğitim kolunda, ekonomi ve sosyal alanlarda yardımlaşmayı gerçekleştirmek.

-Konyalılara ait diğer dernek, vakıf ve bu gibi kuruluşlarla birlik sağlayarak geleneksel ve kültürel bağları koparmayıp, geliştirmek ve gelecek kuşaklara yansıtmak.

-Sosyal yardımlaşma, eğitim, sanayi ve ekonomi alanlarında yardımlaşma ve dayanışma yapmak.

 
2012´NİN STARI KONSİAD

Uluslararası aylık ekonomi ve iş dünyası dergisi Ekovitrin’in bu yıl 12. defa düzenlediği “Yılın Starları” ödülleri 13 Temmuz 2013 Cumartesi günü akşamı Haliç Kongre Merkezi’nde düzenlenen iftar programından sonra törenle sahiplerine verilmiştir.

Ekovitrin Dergisi okuyucuları tarafından yoğun bir katılımla 2012 yılında çeşitli alanlarda ön plana çıkmış olan kişi ve kuruluşlara “Yılın Starları” adı altında verilen ödüllerden bir tanesi de “Yılın Sektör Örgütü” olarak KONSİAD’a gelmiştir.

Ekovitrin Dergisi okuyucularınca, 35 farklı dalda, 270.992 oy verilerek yapılan ankette, 2012 yılında yaptığı bütün çalışmalarla takdir toplayan ve ülkemizde kendinden söz ettiren Yönetim Kurulu Başkanlığını Abdullah Başcı’nın yaptığı KONSİAD, “Yılın Sektör Örgütü” alanında aldığı büyük oy oranı ile ödüle layık görülmüştür.

Bu arada KONSİAD Üyesi Şevket Taycı’nın Firması TAYAŞ’ın da “Yılın Gıda Şirketi” olarak ödüle layık bulunması KONSİAD çevrelerinde memnuniyetle karşılanmıştır.

Törende; 10 Yılın En Başarılı Devlet Adamı Recep Tayyip Erdoğan, Türk Cumhuriyetleri’nde 10 Yılın En Başarılı Devlet Adamı İlham Aliyev ve Yılın Büyükşehir Belediye Başkanı olarak Konya Büyükşehir Belediye Başkanı Tahir Akyürek seçilmiştir.

Yılın Sektör Örgütü alanında 2012 yılının starı olarak seçilen KONSİAD’a ödülü Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım tarafından verildikten sonra, ödülü alan KONSİAD Başkanı Abdullah Başcı; “2012 Yılının Sektör Örgütü” alanında KONSİAD’ı bu ödüle layık bulanlara teşekkür ediyoruz. Olduğu gibi görünmeye, göründüğü gibi olmaya kararlı KONSİAD, birlik ve beraberlik içinde Konya’mıza, İstanbul’umuza ve ülkemiz hizmetine artan bir ivme ile devam edecektir. Nitekim bu çalışmalarımızdan en önemlilerinden birisi olan 12-15 Eylül 2013 tarihleri arasında Feshane’de gerçekleştireceğimiz 2. KONEXPO Sanayi ve Kültür Etkinliği ile Konya, Karaman Edirne ve İstanbul’u Kadim Başkentler olarak buluşturacağız. Böylelikle KONSİAD, Allah’ın izni ile 2013 yılında da sektörünün en iyisi olmaya çalışacaktır. Bu vesile ile KONSİAD’a ödülünü veren Sayın Bakanımıza, Ekovitrin Dergisi Yönetici ve okuyucularına, KONSİAD üyelerine ve bütün hemşehrilerimize selam, saygı ve sevgilerimizle teşekkürlerimizi sunuyorum” şeklinde konuşmuştur.

Bakan Ergün ve Milletvekili Işık’a açık mektup

Gebze bölgesinin çok önemli sorunları var. Sürekli büyüyen, hareket halinde olan her yıl neredeyse anadolunun normal bir ilçesi kadar yoğun nüfus olan Gebze bölgesinde sorun ve sıkıntı bitmeyecek. Ancak bu sorunları çözmek için kalıcı önlemler alınmalıdır.

35 yıldır Gebze bölgesinin geçmişini bilen, Gebze’nin nereden nereye geldiğini yakından takip eden birisi olarak bugüne kadar görev yapan milletvekilleri, siyasiler, kaymakamlar, Belediye başkanları, muhtarlar ve sivil toplum örgütleri görevlerini tam olarak yapsalardı sorun bu kadar büyümezdi.

Bölgemiz yıllarca İzmit lobisinin etkisi altında sürekli önü kesildi, bölgemize gelen yatırımlar engellendi. Devlet hizmetinden alınması gereken paylar başka yerlere götürüldü. Deyim yerindeyse Gebze bölgesi üretimiyle, iş gücüyle, devlete katma değer kazandırdı, Gebze’den devletin kazandığı vergiler siyasilerin tesiriyle başka illere peşkeş çekildi.

TBMM EĞİTİM KOMİSYONU BAŞKANI FİKRİ IŞIK, EĞİTİM SORUNLARINI ÇÖZMELİDİR

Gebze bölgesinin en önemli sorunu eğitim. Bugün eğitimde ki başarı oranımız ortada. Türkiye’nin en zengin ili Kocaeli’nin eğitimde ki başarısızlığı üzücüdür. Üstelik TBMM, Eğitim ve Kültür Komisyonu başkanının seçim bölgesi Gebze ve Kocaeli’de sorun olmamalı.

Sayın Fikri Işık’a oy veren, onun milletvekili ve komisyon başkanı olmasında oylarıyla katkıda bulunan Gebze bölgesi eğitimde büyük bir sorun yaşıyor. Bine yakın öğretmen açığı, yüzden fazla derslik açığı, Gebze bölgesinin belini büküyor. Okulların açılmasına iki aylık bir süre var. Sayın Fikri Işık’a buradan bir çağrıda bulunmak istiyorum. Lütfen eğitimde büyük sorun yaşayan Gebze bölgesinde öğretmen ve derslik açıklarını sona erdirin. Bu konuda çok daha ciddi atılımlar yaparak geleceğimizin teminatı olan çocuklarımızı vekil ve sözleşmeli öğretmenden kurtarın.

Öğrenciler derslik açığı yüzünden sınıflarda büyük sıkıntı çekiyor. Anayasa teminatı altında olan eğitim sorununa köklü çözüm getirerek derslik sıkıntılarını giderin. Bu dönem gazete olarak eğitim konusuna daha çok ağırlık vermek ve zaman zaman da bu köşeden sizlere çağrıda bulunacağız. TBMM Eğitim komisyonu Başkanının seçim bölgesi eğitimde zirve noktalarda olmalı. Ancak durum hiç iç açıcı değil. Eğitimde ki eksiklikler mutlaka giderilmelidir. Kamuoyu önünde sizlere bu açık mektubu yazarak bölgemizin eğitim sorununa çözmenizi istiyoruz.

SANAYİ BAKANI ERGÜN’E OSB ÇAĞRISI

Türkiye’de en çok OSB olan yer Gebze bölgesi. Bir çok Organize Sanayi bölgesi Türk ekonomisine ciddi katkıda bulunuyor. OSB’ler sanayinin disipline edilmesi noktasında çok önemli görevler yapıyor. Gerçekten bölgemizde örnek alınacak OSB’lerin bulunması bölgemiz ve Türk sanayisi açısından gurur vericidir.

OSB yasasından yararlanarak arsa rantı ve OSB vurgunu yapan kurum ve kurulmuşlarda var. Sanayi ile hiç alakası olmadığı halde OSB yasasından yararlanıp vatandaş ve kamu yerlerini ele geçirilip gerçek sanayiciye çok yüksek fiyata satılarak büyük rantlar vuruldu. Bilim, Teknoloji ve Sanayi Bakanı olarak sadece bölgemiz değil, Türkiye genelinde OSB’ler üzerinden arsa rantı vuranlar teker teker tespit edilmeli, haksız kazanç temin edenlerden hesap sorulmalıdır. Bu konuda sanayi bakanı sayın Ergün daha önce bir çok kez açıklamalar yaptı. Ancak bu açıklamalar hep havada kaldı. Bilim, teknoloji Sanayi Bakanı’ndan OSB yasalarından yararlanarak rant vuranların teşhir edilmesini, sanayicilikle alakası olmadığı halde sözde sanayici olarak sanayicileri istismar edenlere engel olmasını bekliyoruz.

Türkiye’nin bir çok ilini geziyoruz. Bir çok siyasetçi ve Bakan seçim bölgelerini adeta yatırım cenneti haline getirmişler. Gebze’nin bir mahallesi kadar nüfusa sahip bir çok il ve ilçe Bakanları ve Milletvekilleri sayesinde hak etmedikleri kadar devlet yatırımları almışlar. Bölgemiz ortada. Eğitim yatırımları, sağlık, alt yapı ve diğer yatırımlarla çok gerilerde. Fatih devlet hastanesi inşaatı bir yıl önce başlayacaktı, durum ortada. Gebze’nin iki yakası birleştirecek Anibal’ı  Dal-Çık yapılması neden son anda vazgeçildi?

Bilim, Teknoloji ve Sanayi Bakanı sayın Nihat Ergün, Gebze bölgesinin hakkını aramalı. Gebze’nin sanayiden doğan sorunlarını çözmeli. Eğitim, sağlık, alt yapı ve güvenlik gibi hayati sorunlarına el atıp bölgemizi cazibe merkezi haline getirmelidir.

YEREL SEÇİMLERE DİKKAT

Yerel seçimler hızla yaklaşıyor. Devlet ve Hükümet Gebze bölgesine verdiği hizmet sözlerini tutmalı. Gebze yerel seçimlerde sürekli gündeme gelecek, sorunları tartışılacak, verilen sözlerin neden tutulmadığını deyim yerindeyse hesabı sorulacak. Bu konuda sanayi Bakanı Ergün ve Eğitim komisyonu Başkanı Işık, bu sorunların bir numaralı muhatabı olacaklardır. Seçim sathı mahalline girilmeden Gebze bölgesine verilen sözler tutulmalı, Gebze’nin sorunları çözülmelidir. Gebze bölgesinin sorunlarını çözmeleri için sayın Nihat Ergün ve sayın Fikri Işık’a buradan kamuoyu adına açık çağrıda bulunuyorum.

KONUŞAN FOTOĞRAFLAR

OSMAN PEPE NE YAPIYOR?

Osman-PepeKocaeli siyasetinin duayenlerinden AK Parti’nin 3 numaralı kurucular Kurulu üyesi eski Orman Bakanı Osman Pepe, ortalarda gözükmüyor. Osman Pepe’nin nelerle uğraştığı fazla bilinmese de biz kısa bir araştırma yaptık. Sayın Pepe, ticaret yapmanın yanı sıra adına kurduğu vakıfla kültür ve hayır hizmetleri yapıyor. Yerel seçimler yaklaşırken sayın Pepe’nin ne yapacağı merak konusu. Ancak önümüzde ki genel seçimlerde Milletvekili olarak yeniden Meclis’e gideceği hatta bakan olacağı siyasi kulislerde konuşuluyor. Sayın Pepe’nin Refah Partisi İl başkanlığı yaptığı yıllarda çekilen bir fotoğraf sizlerle paylaşıyorum.

BASINDAN SEÇME

ABD NEDEN GERİ ADIM ATTI?

Mısır darbesi tartışılmaya devam ediyor. Günler sonra ABD, geri adım atmak zorunda kaldı, darbe yönetimini gayri meşru ilan etti. ABD’ye geri adımı Türkiye’nin ilkeli tavrı attırdı. Türkiye tavır koymasaydı gelene ağam gidene paşam kabilinden darbecilere selam dursaydı ABD, geri adım atmayacaktı. ABD’nin geri adım atması çok önemli. Mısır darbesiyle ilgili bir çok yazı kaleme alınıyor. Bu yazılardan birisi de değerli tarihçimiz Mustafa Armağan’ın Zaman gazetesinin cumartesi günkü sayısında yer alan “Müslüman Kardeşler kimdir?” yazısı. Bu çok önemli yazının linkini sizlerle paylaşıyorum:

http://www.zaman.com.tr/mustafa-armagan/musluman-kardesler-nasil-bir-orguttur_2110171.html