Milletvekili Akar ne dedi?

Kocaeli’nin 11 milletvekili var. Üçüncü yıla girdiler. Önümüzde ki yıl yerel seçimler yapılacak. Siyaset hareketleniyor. Belediye başkanları seçim meydanlarına çıkarken, partili milletvekilleri de onlara destek olacak. Dün gazetemizin konuğu CHP Kocaeli Milletvekili Haydar Akar’dı. Milletvekili sayın akar ile Kocaeli ve Gebze üzerine uzun bir söyleşi yaptık. Gebze ve Kocaeli’nin sorunlarını İzmit lobisinin Gebze’ye karşı tutumunu, Büyükşehir belediyesinin ikinci dönem Gebze’yi ihmal etmesi, eğitim sağlık ve çevre gibi önemli devlet hizmetlerinden Gebze ve Kocaeli bölgesinin hak ettiği payı alamamasını daha bun benzer bir çok konuyu enine boyuna konuştuk. Haydar Akar’ın gazetemize yaptığı çok önemli açıklamaları sizlerle paylaşıyorum. Ayrıca Akar ile yaptığımız söyleşinin video görüntüsünü de internet sitemizden paylaşıyoruz. Sizlerdewww.gebzegazetesi.com adresinden izleyebilirsiniz.

KOCAELİ KÖTÜ YÖNETİLİYOR

Gazetemizi CHP Gebze heyetiyle birlikte ziyaret eden Akar, Kocaeli ve Gebze’nin iyi yönetilmediğini belirterek borçlar üzerinden Büyükşehir Belediyesi’ne yüklendi. Büyükşehir Belediyesi’nin 13 katrilyon borcu olduğunun belirten ve bu alanda OECD ülkeleri arasında en borçlu belediye olduğunu dile getiren Akar, bu borçlara rağmen hiçbir şeyin yapılmadığını söyledi.

İHMAL EDİLİYOR

Üniversite ile ilgili eleştirilerde bulunan Akar, Gebzelilik bilincinin oluşmadığını belirterek bunun için Üniversite’nin gerekli olduğunu, Gebze’nin nüfus ve ekonomik güç olarak bir Üniversiteyi hak ettiğini ancak buna rağmen iktidarın Üniversite kurmamasını eleştirdi. Son yasama döneminde 6 Üniversite’nin kurulması için meclis’ten karar çıkartıldığını hatırlatan Akar, “Gebze’ye Üniversite teklifi verilmemesi çok üzücü. Biz teklif verdiğimiz zaman ‘pay almaya çalışıyorsunuz’ diyerek reddettiler. Ne yazık ki bu kent iyi yönetilmediği gibi, ihmal ediliyor.” Dedi.

BU BORÇ NASIL OLDU?

Büyükşehir Belediyesi’nin nasıl borç yaptığını kimsenin bilmediğini söyleyen Akar, “Bu kent iyi yönetilmiyor. Çünkü Türkiye’ye en çok katkı sunan kent. Ama karşılığını alamıyor. 81 il içerisinde 79.sırada yatırım alıyor. İhtiyacımız var. Okul, Hastane, konut gibi hep artan ihtiyaçlarımızı var. Aldığımız yatırım payı bu ihtiyaçları karşılamıyor. Verilen sözler yerine getirilmiyor. Seçim taahhütlerinin hiç biri yerine getirilmedi. Bunlar yapılmamasına rağmen en borç kent haline geldi burası. Bunu büyükşehir faaliyet raporlarına baktığımız zaman da görüyoruz. Ne yaptınız da bu borç oldu. Nerelere borçlandıklarını bilmiyoruz. “diye konuştu.

GEBZE İYİ YÖNETİLMİYOR

Gebze’nin iyi yönetilmediğini, sanayiye peşkeş çekildiğini söyleyen Akar, Gebze’nin daha çok fabrika ve endüstrinin geleceği hale getirilmeye çalışıldığını vurguladı. OSB’lerin kara ve deniz yollarıyla bağlantısı olmadığını için Gebze’de yaşamın olmadığını ifade eden Akar, “Kente yönelik operasyonlar yapılıyor ama yöneticilerin bunlardan haberi yok. Gebze ile ilgili gündem dışı konuşma yapacağım. Gebze’nin sorunlarına vakıfım. Gebze ile ilgili söyleyeceğim en önemli şey. Gebze’ye mutlaka Üniversite şarttır. Gebze’ye Üniversite kurulana kadar mücadele edeceğiz.”diyerek sözlerini bitirdi.

30 Ağustos Zafer Bayramı ve Tarih Bilinci

30 Ağustos Zafer Bayramı Malazgirt’te coşkuyla kutlanıyor. Malazgirt’te tarihi törenler düzenleniyor.  Zafer haftası dolayısıyla Afyon Kocatepe’de kutlamalar devam edecek. Bugün ilk kez çok sayıda adı Alparslan olan gencin Gençlik Bakanlığı tarafından Malazgirt’e götürülmesi çok önemli. Gerçekten Malazgirt tarihi günlerini yaşıyor. 10 yıl önce Muş’un Malazgirt beldesine Van üzerinden giderek belgesel çekimleri yaparak tarihe not düşmüştük.

Önceki akşam 30 Ağustos Zafer Bayramında devlet töreniyle Afyon İscehisar İlçesinde anılan gönüllü Giresun Alayları şehitleriyle ilgili Mavi Karadeniz TV’de düzenlenen açıkoturum programının moderatörlüğünü yaptım. Bu programda çok sayıda Giresunlunun bugün Afyon’a giderek şehitlerini anmak için otobüs seferleri düzenlendiği kamuoyuna açıklandı.

Gerçekten milli bayramlar tarih bilinci için çok önemli. 30 Ağustos Zafer Haftasının 26 Ağustos’ta Muş’un Malazgirt ilçesinde başlayıp 30 Ağustos’ta Afyon’da devam etmesi tarih bilinci açısından önemli. Dini ve milli bayramlar bayram gibi kutlanmalı. Gençleri ve çocuklarımızı bu bayramlara dahil etmeliyiz. 30 Ağustos Zafer Bayramı dolayısıyla Milli Kurtuluş Savaşı Belgeselimizi bir çok TV kanalına gönderdik. Ayrıca internetten de www.gebzegazetesi.com TV’den http://www.youtube.com/watch?v=HCa_XzWqNlA  uzantılı siteden de yayınlanmakta. Türk tarihi ile ilgili belgeselimiz ise www.belgeselyayincilik.com ve http://www.youtube.com/watch?v=-KJUX65CxXY  adreslerinde yayınlanmakta.

MİLLİ BAYRAMLAR NEDEN ÖNEMLİ?

Milli bayramlar kültür tarihimizde çok önemli yere sahiptir. Milli bayramlar içinde Zafer Bayramı’nın anlam ve önemi gerçekten büyüktür.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna giden yolun nasıl başladığını ve milli mücadelenin nasıl yapıldığını çok iyi değerlendirmemiz gerekiyor.

1918’den 1923 yılına kadar geçen süre ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde Anadolu’da başlatılan Milli Kurtuluş Savaşı’nı çok iyi araştırıp, zaferler  tarihimizi  gelecek nesillere öğretmek zorundayız.

Tarihimiz gizli lobilerin etkisinde kalmadan  milli  düşüncelerle yeniden yazılmalı. Tarih dersini sıkıcı olmaktan kurtarıp tarih dersleri, tarihin yaşandığı yerlerde verilmeli.

TÜRKİYE  DEVLETİ’NİN KURULUŞUNA GİDEN YOL

Biz gazeteci ve Belgesel yapımcısı olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna giden yolda önemli kilometre taşları olan yerleri adım adım gezmeye devam ediyoruz.  Gençlerimize milli tarih bilinci vermesi bakımından bu yerlerin önemi büyük.

Kurtuluş Savaşı cephelerine silah sevk edilen İnebolu limanı,  Atatürk ve silah arkadaşları’nın 1919’da Samsun’a çıktığı Bandırma Vapuru, Amasya genelgesi ve Merzifon’un, Erzurum ve Sivas Kongrelerinin toplandığı illerimizi bir bir gezerek, çektiğimiz belgesellerle zaferler tarihimize not düşüp, zamana noterlik yaptık.

 

İLK MECLİS BİNASINI KAÇ KİŞİ GEZDİ ?

Başkent Ankara’ya herkesin yolu düşer.  Acaba kaç kişi 23 Nisan 1920’da Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nin toplandığı ve 29 Ekim 1923’da Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun ilan edildiği ilk meclis binasını kaç kişi gezdi.

Bu tarihi mekânları gezdiğinizde Türkiye Cumhuriyetinin nasıl kurulduğunu bir kez daha anlıyorsunuz. Bu tarihi mekânlar gezildiğinde tarihimizin şanlı geçmişini yeniden yaşıyorsunuz.

Türkiye devletinin kuruluşu ve 29 Ekim 1923’de Cumhuriyetin ilanına giden yol’da tarihi mekânları yeniden ziyaret etmek gerekiyor.

Milli Kurtuluş Savaş’ımızın geçtiği Afyon Kocatepe, İnönü ve Dumlupınar Meydan Savaşları’nın yapıldığı Eskişehir-Kütahya- Sakarya Meydan savaşları’na sahne olan Ankara- Polatlı’da araştırmalar yaparken ilgisizlik ve vefasızlık karşısında üzüldük.

KURTULUŞ SAVAŞININ GERÇEKLEŞTİĞİ MEKANLAR

Zafer haftasının kutlandığı günlerde bile bu bölgelere ziyaretçi ilgisinin az olmaması gerçekten düşündürücü. Bugün   Kurtuluş Savaşı’nın yapıldığı tarahi yerlerin turistlik  mekanlar kadar ilgi görmemesi, millet olarak  ulusal tarih bilincinden nekadar  uzak olduğuğuumuzu  gösteriyor.

Bayramlar milli birlik ve bütünlüğümüzü kuvvetlendiren önemli günlerdir. Kurtuluş Savaşı’nın başarılarak Türkiye Cumhuriyeti’nin nasıl kurulduğunu gençlerimize; Afyon, Polatlı ve Kütahya bölgeleri gezdirilerek yerinde anlatmalıyız.

Türkiye devleti’nin temel taşı olan bu tarihi bölgelere,  turistlik yerler ,  Kapadokya ve Trova gibi Bizans ve Gerek kültürüne ait  yerlerden daha fazla önem verilmeli.

Şehitlerin kanları ile vatan yapılan Anadolu topraklarının bugün yabancılara haraç mezat satılması, ulusal değerlerin siyasi ve ticari çıkarlar için kullanılması. Gençlerin tarih bilincinden tele vole kültürü ile uzaklaştırılması ülkemizin geleceğini tehdit etmektedir.

GENÇLERE KURTULUŞ SAVAŞI’NIN YAPILDIĞI YERLER GEZDİRİLMELİ

Bayramların mana ve önemini anlayarak kutlamalıyız. Bayramları ayrılık değil birlik günleri olmasını sağlamalıyız. Gençleri Tele vole kültüründen kurtarıp tarih ve kültür bilincine sahip yapmalıyız. Öğrencileri Kapadokya yerine, Kurtuluş Savaşı’nın yapıldığı yerlere götürmeliyiz.

Atatürk’ün Cumhuriyeti emanet ettiği gençlerimiz başta olmak üzere topyekûn ulusal tarih bilinci seferberliği başlatmalıyız diyorum.

Unutmayalım ki tarihten ders ve ibret alınmazsa tarih tekrar eder.

MİLLİ MÜCADELE’DE KOCAELİ CEPHELERİ

Milli  mücadele,Kurtuluş savaşı ve  Cumhuriyetin  ilanında ilimiz Kocaeli çok önemli  görevler üstlendi. Milli mücadelede Kocaeli  cephesi her bakımdan araştırılmaya muhtaç.

Milli mücadele ’de Yuvacık- Servetiye cehesi ile ligili arştıra yapmak ve belgesel  çekmek  üzere  Gölcük bölgesine  gttim. Kocaeli Samanlı dağlar arasında Kurtuluş savaşında  askari stratejik  bir bölge olan  Servetiye köyünde  araştırma yaptım.

Milli mücadelde  Servetiye cephesini kitap haline  getiren  değerli  araştırmacı ve  yazar  Ali  Üzmaze’in  kitbından yararlanarak bölgede halen hayatta olan şehit ve gazi torunlarından  bilgiler alarak belgesel  çekimi yaptım.

Samanlı dağların bir kala gibi  yaslanan ve çok sayıda şehiti ve gazinin  isminin ebedileştiği     Servetiye  şehitler   anıtının önün’de  tarihi geçmişi düşündüm.

Türkiye Cumhiriyeti’nin  kuruluşuna giden yolda çok önemli konumu olan   Kocaeli bölgesinde ciddi araştırmalar  yapılmalı  gençlerimiz ve öğrencilere  milli mücadelede  önemli yeri olan  Kocaeli çepheleri  gezdirilmeli.

Milli tarih bilincine sahip olmak  her şeye sahip olmak demektir.

FETİHLER  VE ZAFERLER AYI AĞUSTOS

26  Ağustos  1071’den  30  Ağustos 1922’ye  Ağustos ayı  zaferler tarhimize atın harflerle  geçen bir çok zaferlerle  anılmakta.

30 Ağustos zafer bayramını coşku ile kutladığımız bu günde    Ağustos ayında   kazanılan zeferlerden bazılarını  kısaca  hatırlatmak  istiyorum.

1071: Malazgirt zaferi

1389: Birinci Kosova zaferi

1473: Otlukbeli zaferi

1480: Otranto zaferi

1484: Akkirman kalesinin fethi

1514: Çaldıran zaferi

1516: Antep’in fethi

1516: Yavuz Sultan Selim Han’ın Halep’i fethi

1519: Barbaros Hayrettin Paşa’nın Cezayir’i fethi

1521: Belgrad’ın fethi

1526: Mohaç zaferi

1551: Trablusgarp’ın fethi

1552: Turgut Reis komutasındaki Türk Donanması, Andrea Dorya komutasında ki donanmayı yenerek ponza zaferini kazandı.

1571: Kıbrıs’ın fethi

1633: Ermenistan’ın fethi

1645: Osmanlı ordularının Girit’e çıkışı

1501: Mora’nın fethi

1501: Navarin kalesinin fethi

1516: Mercidabık zaferi

1534: Barbaros Hayrettin Paşa’nın Tunus’u fethi

1534: Kars’ın fethi

1537: Korfu adasının fethi

1539: Sırbistan Kastelnovo zaferi

1543: Barbaros Hayrettin Paşanın Fransa’nın Nis kalesini fethi

1545: Estergon kalesinin fethi

1571: Magosa kuşatması

1616: Girit’te Hanya kalesinin fethi

1635: Erivan’ın fethi

1678: Ukrayna’nın fethi

1826: Türk ordularının Atina’ya girişi

1915: Çanakkale Conkbayırı zaferi

1919: Muş ve Bitlis’in Ruslardan geri alınması

1922: Büyük tarruz ve Dumlupınar zaferi

Evet,  30 Ağustos zafer bayramını kutlarken,şehit ve gazilerimizi  minnet, şükran ve rahmetle  anıyoruz. Milli tarih bilincine sahip olmak her şeye sahip olmaktır.

Milli Mücadele, Kurtuluş Savaşı ve Şehitliklerimiz

Belgesel Yayıncılık / Devr-i Alem programı tarafından hazırlanan “Zaferlerimiz ve Şehitliklerimiz” adlı belgesel setimizden sizin için derlediğimiz Milli Mücadele, Kurtluş Savaşı ve Şehitliklerimiz ile ilgili senaryo notları…

Birinci Dünya Savaşı sonunda İngilizler ve müttefikleri Mondros Ateşkes Anlaşmasını imzalayarak Osmanlı ülkesini paylaşmaya başladılar. İngiliz, Fransız ve İtalyan birlikleri anlaşmaya dayanarak Anadolu´nun dört bir yanında işgallere başladı. Asırlarca huzur içinde Osmanlının hâkimiyetinde yaşayan Yunanlılar da İzmir´e asker çıkardı. Bu işgaller karşısında Anadolu halkı suskun kalamazdı. Çanakkale’de müttefiklerin yenilmez armadasını yenen Mehmetçik Anadolu’yu işgal etmek isteyen düşmanlara karşı harekete geçti.

Tarih 1919 Mayısın 15’ini gösterirken Yunanlılar İzmir’i işgal etmişti. Hedefleri, Türk´ün boynuna esaret kemendini takmak ve güzel Anadolu´yu almaktır. Yunan saldırısı çetin başladı. Anadolu’nun güzel köşeleri elden bir bir çıktı.

19 Mayıs 1919 tarihinde Mustafa Kemal milli mücadele ruhunu ateşlemek için Bandırma vapuruyla İstanbul’dan Samsuna hareket etti. Burada direniş hareketlerini örgütledi, Milli şuuru uyandırdı ve işgaller karşısında alevlenen milli heyecanı bütün yurda yaydı. Anadolu bir gaye etrafında birleşiyordu. İstiklal… Bundan sonra Anadolu halkı Atatürk’le tarih yazıyordu.Kadını erkeğiyle yaşlısı genciyle herkes canını malını hiçe sayarak düşmana karşı koymaya başladı. Kınalı elleriyle Elifler, gencecik Mehmetçikler, canlarını koymuşlardı vatan uğruna.Anadolu’da topyekün bir savaş başladı. Doğu’da Ruslar, Ermeniler, Güneydoğu’da Fransızlar, batıda Yunanlılar, güneyde İtalyanlar ve İstanbul’da İngilizler. Anadolu insanı bütün bunlara karşı bir ordu oluşturuldu. Bir ordu ki, yediden yetmişe, kadın erkek, genç ihtiyar, herkes. Önce Yunan İnönü’nde dize getirildi. Ardından yeni destanlar yazıldı tarihe. Afyon, Kütahya, Eskişehir, Dumlupınar, Sakarya…

SAKARYA ŞEHİTLİĞİ

Kütahya-Altıntaş başarısı Yunanlıları şımartmıştı. Hatta Yunan Kralı Kütahya´ya kadar gelerek ordusuna Ankara yönünde saldırı emri vermişti.Yunanlılar üç kolordu halinde seksen sekiz bin kişilik piyade, bin süvari tugayı, üç yüz top ve yirmi uçak ile Türk Ordusu´nu yok etmek için Sakarya´ya doğru harekete geçtiler.Türk Ordusu kırk bin kişilik bir kuvvetti. Elinde cephanesi azdı. Yüz yetmiş yedi topu ve kanatları patates ve yumurta akı ile onarılmış iki uçağı vardı. Ordumuzun Sakarya´ya geri çekilmiş olması Ankara´da da heyecan ve korku yaratmıştı.

Ankara Hükümeti Başkumandınlık Kanunu´nu çıkartarak ordunun başına geçmesi için; tecrübeli, iaredli, azimli ve bilgi sahibi bir komutan olan Mustafa kemal Paşa´ya 5 Ağustos 1921´de tam yetmi verdi.Yunan Ordusu üç taarruz kolu halinde mevzilerimize doğru ilerliyordu. Kuzeyde yunan 3. kolordusu, ortada 1. kolordusu, güreyde ise 2. Kolordusu vardı. Bizim de düşmana karşı ilk hatlarımızda; 3.,11., ve 57. Tümenlerimiz bulunuyordu. 1. ve 5. Tümenlerimizi kuvvet olarak ayrılmıştı.Yunanlılar 23 Ağustos´ta sol kanattan Mangaldağı´ndaki kuvvetlerimize taarruza giriştiler. Düşman kuvvetleri ne kadar üstün olursa olsun, kahraman Mehmetçiğimiz  kanı ve canı pahasına vatan topraklarını korumaya yemin etmişti

Sakarya´nın doğsundaki Duatepe, Kartaltepe, Beştepelen ve Yıldıztepe hattı doğal bir direnme hattıydı. Eğer bu hatta tutunamazsak Kızılırmak gerisine çekielcektik. Ülkemizin batıdan güneye doğru büyşük bir kısmı işgal altındaydı. Onun içindir ki bu hatlardan bir adım daha geriye çekilemezdik.

Bu durumu iyi gözleyen büyük Komutan Mustafa Kemal Paşa:

– Hattı müdafaa yoktur. Sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaş kanıyla sulanmadıkça terkolunamaz… emrini vermiştir

 Savaşlar 12 Eylül´e kadar çok kanlı bir şekilde yirmi iki gün ve gece devam etti. Düşman düşündüğü kuşatma harekatında başarılı olamadığından geri çekilmek zorunda kaldı.Bu savaşlar Türk Ordusu için tam bir ubay savaşı olmuştu. Birliklere örnek olmak amacıyla sibaylardan oluşan taarruz gdrupları kurulmuş ve gruplar kahramanca düşman üzerine atılmışlardır.Türkler bin kadar subay ile birlikte yirmi beş bun civarında şehit verdi. Yunanlılar ise oniki bin kayıp ve yirmi üç bin kadar yaralıyla arkalarına bakmadan Eskişehir-Afyon hattına çekildiler.Bugün Polatlı Şehitliği´nda yatan, vatanı uğruna çekinmeden canlarını veren bu kahramanlarımızı saygıyla anmak hepimizin en kutsal ödevidir. Bu topraklar üzerinde özgürlüğümüzün ve kurtuluşumuzun büyük fedakarlıklarla kazanıldığını unutmamalıyız.

DUMLUPINAR ŞEHİTLİĞİ

Yunan Ordusu Sakarya yenilgisinden sonra bir daha Türk Ordusunu yok etmek sevdasına kapılmadı. Eskişehir-Afyon hattında savunmada kalarak, işgal ettikleri yerleri bir anlşama ile sahiplenmek isteğindeydiler.Türk Ordusu eksiklerini tamamlayarak bu istila kuvvetini ülkenin bağrından söküp atmak hazırlığına girişmişti. Bir yıl süren bu hazırlıklar sonunda ordumuz yeni bir taarruz gücüne erişmişti. 26 Ağustos sabahı şafat vakti Afyokarahisar bölgesinde başlatılan topçu ateşimizin sonunda kuvvetlerimiz, “Allah!..Allah!.. “seslenişleriyle siperlerine girdiler.

Bir süre sonra, Yunan siperlerinin bulunduğu Kaleciksivrisi isimli en yüksek tepede Türk Bayrağı´nın dalgalandığını gören  diğer alaylarımız da harekete geçtiler. Tınaztepe´yi kuvvetlerimiz ele geçirdi. Cephede piyadelerin taaruzu sürerken, Fahrettin Altay komutasındaki süvari kolordusu, Ahu dağlrı´ndak geçitlerden aşarak Yunan kuvvetlerini arkadan kuşatma gayretindeydi.Aynı gün saat buçuktan itibaren Afyonkarahisar Ahırdağı bölgesindeki düşman mevzilerine kahramanca saldırımız devam ediyordu. Saat dokuzda 4. Kolordumuz Kaleceksivrisi´ndeki ve onnu bakısındaki düşman siperlerini, 1. Kolordumuz da Belentepe, Tınaztepe ve Kılıçaslan Gediği´ni ele geçirmişlerdi. Fazla kayıp vermemize ve çok kan akıtmamıza rağmen, taarruzlarımız devam etmekteydi. Yurt toprakları kirli düşman ayağından temizlenecek, esaretle yaşamaktansa hürriyet ve kurtuluş uğruna canlar verilecekti.Çiğiltepe´deki bir düşman grubu direnmeye devam ediyordu. Erlerimiz siperlerdeki dikenli tel örgüleri güçlükle aşarak ilerleyebiliyorlardı. Ordumuzda gerektiği kadar bu tel örgüleri kesebilecek tel makasımız bile yoktu. Her ne şehitlerle dolmuştu. Süvari kolordumuz Sinanpaşa Ovası´na inerek istila ordusunun arka kısımlarına girmiş ve İzmir demiryolu ile telgraf hatlarını keserek düşmanın batıdaki kuvvetleriye iletişimini engellemişti. Bu, onlara en büyük darbeyi vurmuştu.

Türk ordusu, Sakarya´da dillere destan bir zafer kazandı. 22 gün 22 gece süren bu savaş, bir milletin kaderini değiştiren çetin bir savaştır. Saldırgan Yunan’ın Türk´ün imanı karşısında hezimete uğradığı bir zaferdir. “Hattı-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. O satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı Türkün kanıyla sulanmadıkça düşmana terk edilmeyecekti. Parola Ya istiklâl, ya ölümdü. Anadolu’dan Yunan’ı çıkartmaya kesin kararlı Mehmetçik, var gücüyle savaştı Sakarya ve Dumlupınar’da bir destan yazdı.

Ve büyük taarruz. Yunanlılara son darbeyi vurmak için 26 Ağustos sabahı günün ilk ışıklarıyla başladı. Başkomutanından en son erine kadar bütün bir ordu, büyük bir gayret ve inançla tek vücut oldu. Akşam olurken ordularımız düşman mevzilerinin büyük bir kısmını ele geçirdi. 26 Ağustos´ta başlayan çarpışmalar 29 Ağustos´a kadar devam etmiştir. Yunan kuvvetleri yer yer yok edilmişlerdir. Kaçabilen bir kısım kuvvetler, Trikopis komutasındaki beş tümen ile birleşerek Dumlupınar´da mevzilenmeye çalışmışlarsa da Türklerin önünde tutunamamışlar ve Kızıltaşderesi´ne doğru çekilmek zorunda kalmışlardır.

Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz´dir, ileri…” emrini verince, Yunanlılar Eskişehir´den, Sakarya´dan, İzmir´den kaçmaya başladı. Artık zafer Türklerindi.  Ağustos-Eylül 1922´de Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Savaşı´nda Yunan güçleri bozguna uğratıldı. 9 Eylül´de İzmir kurtarıldı. Yunan denize döküldü. Kurtuluş Savaşı Türkün zaferiyle sonuçlandı.

Mustafa Kemal Paşa, Tür Tarihi için bir şeref sayfası olan Dumlupınar Savaşı´nda şöyle anlatır:

“Bu son vaziyetten iki buçuk saat sonra süngülerimiz düşmanın göğsüne girmiş ve mesele halledilmiş bulunuyordu. Aynı zamanda gecede hulul ediyordu. Ve sanki gecenin karanlığı pek feci olan bu manzarayı cihanın nazarından sakmalak için şitap ediyordu.

Bu harp cephesini ertesi gün gezdiğim zaman teessürden emin nefs edemedim.”

Türk vatanını kana ve ateşe bulayan Yunanlılar, 30 Ağustos´ta Mustafa Kemal Paşa´nın kumandasındaki Büyük Taarruzda ordumusun süngüsü karşısında son darbeyi yemişler ve kurtulabilenleri süvarilerimizin önünde dağınık halde İzmir yönüne kaçmaya başlamışlardır.İzmir´de Yunanlıları denize döken ordumuz, Anadolu´yu düşman istilasından kurtarmış, İstanbul ve Trakya yöjnünde ileri yürüyüşe geçmişti.Sevr Anlaşması´na dayanarak Doğu Anadolu´da bir Ermeni devleti kurulması için başlatılan çabalar, bu bölgede savaşan Kazım Karabekir komutasındaki Türk birlikleri tarafından etkisiz hale getirildi. Fransa ile imzalanan Ankara Antlaşmasıyla Fransızlar, Adana ve çevresindeki topraklardan çekildi.

24 Temmuz 1924’te imzalanan Lozan Barış Antlaşması ile Türk milleti, bütün dünyaya varlığını kabul ettirdi. Böylece yeni Türk Devleti tam bağımsızlığına kavuştu.Dumlupınar´da ve Büyük Tarruz´da kaybettiğimizi onbinlerce şehidimizi Afyon, Dumlupınar, Uşak, Edirne, Manise, Menemen, Akhisar ve İzmir´de kurulan şehitliklere gömdük.Kurtuluş Savaşı sonrası Ege’de Ödemiş, Ayvalık, Afyon, Eskişehir-Kütahya, Sakarya ve Dumlupınar’da aziz şehitlerimize anıtlar, heykeller dikildi özel şehitlikler yapıldı.

 Sonuç olarak 19. Yüzyılın sonları 20. yüzyılın başlarında katıldığımız savaşlarda yüzlerce şehit verdik. Ordumuzun bu dönemde katıldığı savaşlarda 3 milyona yakın Mehmetçik şehit oldu. Dedelerimiz Avrupa içlerinden Basra’ya, Kafkasya’dan Yemen’e kadar onlarca cephede savaştı ve bir çoğu şehit oldu, kayboldu, geri dönmedi. Gidip de dönmeyen, onlardan bir daha haber alınamaya dedelerimiz hakkında çok az şey biliyoruz. Onları araştırmak ve hangi coğrafyada, hangi toprağın bağrında yattığını bulmak boynumuzun borcu olsa gerek.

Onlar, sayısız savaşların adsız kahramanları, yeryüzünün bir çok yerinde toprağın bağrında anıtsız yatıyor. Büyük şair Mehmet Akif’in dediği gibi; “Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda!” Akıllara durgunluk verecek savaşların kahramanlarına ait abideler ancak gönüllere dikilip yaşatılabilir.

Onlar, çiçek çiçek açılarak gittiler,

Ufuklara saçılarak gittiler,

Şehit olup güle güle gittiler.

Sibirya’da Devr-i Alem

İSMAİL KAHRAMAN’IN KALEMİN’DEN  SİBİRYA‘DA DEVR-İ ALEM  (1)

Sibirya’dan geliyorum

29 Ağustos – 4 Eylül 2013 tarihlerinde Sibirya’nın güneyi, orta Asya’nın merkez noktası Sibirya’nın Yenisey nehri sahillerinde ki Tuva, Hakas ve Krasnoyarsk eyaletinde belgesel çekimleri ve araştırmalar gerçekleştirdik. Ayağımın tozuyla bu bölgelerle ilgili özet bilgiyi sizlerle paylaşmak istiyorum.  Sibirya’ya giderken bir süre Moskova’da gezimiz oldu. Ünlü Moskova metrosu ve Kızıl Meydan’ı gezerek belgesel çekimleri yaptık.

Rusya’nın başkenti Moskova üzerinden yaklaşık 8 saatlik uçak yolculuğu ile Sibirya’nın güneyinde ki Hakas Türklerinin yaşadığı Hakas Cumhuriyeti’nin başkenti Abakan’a vardık. Yenisey nehri sahilinde ki Abakan’ın tarihi ve turistik yerlerini gezip Hakas milli müzesinde ki 3-4 bin yıllık yazıtların belgesel görüntülerini çektik.

Abakan’dan karayolu ile Orta Asya’nın merkezi Tuva Türk Cumhuriyeti’nin başkenti  Kızıl’a gitmek üzere yola çıktık. 500 kilometrelik karayolunda Sayan Dağları’nı aşarak Turan Ovası’na indik. Turan şehrini gezdikten sonra Orta Asya’nın da merkezi Tuva Cumhuriyeti’nin başkenti Kızıl’a geldik. Kızıl, gerçekten Kültür tarihimizin kilometre taşı. 60 bahadır müzesinde iki bin 200 yıl önce Türkler tarafından yapılan Altın işlemelerinin belgeselini çekip, Şaman inancının orijinal gösterilerini belgeselleştirdik. Tuva Türkleri’nin Anasay(Anataşı) nehri dedikleri Yenisey sahillerinde kültür ve medeniyet tarihimizin belgesel görüntülerini çekip Tuva Türkleri ile özel söyleşiler yapıp Ötüken Oteli’nde konakladık.

Tuva Türkleri Sibirya coğrafyasında bağımsızlık mücadelesi veren en büyük Türk devleti. Halen bağımsızlık mücadelelerini sürdürüyorlar. Şaman ve Budist inancına sahip Tuva Türklerinden Müslüman olanlara Rusya yönetimi büyük baskılar yapıyor. Başkent Kızıl’da ki tek mescit de Ruslar tarafından kapatılmış. Tuva Müslümanları Türkiye’den ve İslam Konferansı Teşkilatı’ndan destek bekliyorlar.

Kızıl’dan ayrılarak Abakan bölgesinde ki Munisinks ve Abakan tarih müzelerinde belgesel görüntüler çeken Bengütaşı veya Yenisey nehrini adını veren Yenisey yazıtlarının belgesel görüntülerini müzelerde çekerek tarihe not düşüp zamana noterlik yapıyoruz.

1895 yılında yapılan onbinlerce esir Mehmetçiğin Sibirya’ya nakledildiği Trans Sibirya demiryolunun Abakan tren istasyonunda ki tarihi tren lokomotifinin belgeselini çekerek on saatlik bir tren yolculuğuyla Orta Sibirya eyaletinin eyalet merkezi olan Krasnoyarsk kentine yolculuğa çıktık. Tren yolculuğu yaparken başta Sibirya’ya esir kamplarına sürülen dedem Şerefoğlu Mustafa Şagar ve tüm esirleri düşünerek ruhlarına Fatiha okuyarak Tren yolculuğu yaptım.

Krasnoyarsk Rusya’nın Orta Sibirya eyaletinin merkezi. Türkiye’nin 6 katı büyüklüğüne yakın büyük bir coğrafya. Tren istasyonunda yine tarihi vagon ve tarihi binalar bizi karşıladı. On binlerce Mehmetçik birinci cihan harbinde Sarıkamış’tan buralara esir olarak getirilmiş, Tren yolları, kömür madenleri, fabrikalar ve ağır işlerde çalıştırılmıştı.

Krasnoyarsk’da ki ilk ziyaretimizi esir kamplarında  şehit olan Mehmetçiklerin bulunduğu Müslüman mezarlığına yaptık.b güçlükle mezarlığı bulduk. Büyük ve toplu mezarlar, bakımsız ve perişan. Fatihe okuyup şehitlerimizin ruhlarını şad ettikten sonra Krasnoyarsk şehrini adım adım gezerek belgesel çekimleri yaptık. Yenisey ırmağı sahilinde ki Krasnoyarsk Oteli’nde konaklayıp Yenisey köprüsünden şehrin her iki tarafını belgesel görüntülerini Devr-i Alem kameralarına kayıt ettik.

Türkiye ile 6 saatlik zaman farkı olan, binlerce kilometre uzakta ki Orta Sibirya’dan yine Moskova üzerinden 8 saatlik uçak yolculuğu ile Türkiye’ye dönüş yaparken aklım ve gönlüm Tuva ve Hakas’da yaşayan Türklerde kaldı.

6 günlük Sibirya ziyaretimizde bizlere ana sponsor olan ejder tur’un sahibi değerli kültür adamı ve gönül dostu Uğur bey ve geziye katılan çoğu profesör değerli yol arkadaşlarıma teşekkür etmeyi bir borç biliyorum. Sibirya gezisi ile ilgili ayrıntılı gezi notlarını önümüzde ki günlerde sizlerle paylaşacağım.

 

ATAYURT’DA ESARET KAMPLARI

* Devr-i Alem Belgesel TV Programı yapımcısı ve belgesel yönetmeni İsmail Kahraman belgesel çekmek üzere Sibirya’ya gitti. Kahraman’ın  Sibirya’da yaptığı  belgesel  çekimleri   ile  ilgili  hazırladığı araştırma notlarını sizlerle paylaşıyoruz

Sibirya

Sibirya neresi ?

Daha ilkokul sıralarında öğretmenlerimiz Türk tarihi olarak Hunlardan, Uygurlardan, Göktürkler’den   söz derlerdi. Orhon abideleri Ötüken  Oğuzkağan destani..  Tanrı ve Altay dağlarında yaşanmış  muhteşem  kültür ve  medeniyet tarihimizi öğrendiğimiz’de  heyacanlanır gurur duyardık .

Yaşanan kuraklık yüzünden koca bir millet  Türkistani terk etmiş. Bu arada boş durmamış 16 imparatorluk ve 116 devlet kurmuş.

Göçebeymişiz. Her bir coğrafyada hatıralar bırakmışız, sonunda Anadolu’da karar kılmışız.

Bütün bunları tespit eden de batılı bilim adamlarıydı. Onlar Asya’nın ortalarına kadar gidip bizi araştırmıştı. Peki, bugüne kadar neden bizden biri, bizi araştırmamıştı?..

İnsanlık tarihinin en büyük medeniyetlerini kurmuş Türk milleti bu kadar basit miydi?..

Doğu Türkistan ve Moğolistan’dan sonra  şimdi de  atalarımızın  izler bıraktığı  ve halen bir çok Tük boyu ’nun yaşadığı  Sibirya’ya   gidiyoruz.

Türk tarihinin  Orhon kitabelerinden sonra çok eski eserlerini adeta tapu senetlerini barındıran Bengü  veya Yenisey lazıtları’nın bulunduğu   Sibirya  bölgesine gidiyoruz..

Bu kültür gezisine bizleri davet eden  çok değerli  gönül dostu ve kültür adamı Prof. Dr. Sefa SAYGILI  ve  Prof. Dr. Orhan GEDİKLİ beylere  teşekkür etmeyi bir borç biliyorum. Bu iki gönül dostu ve kültür adamının ilgi ve destekleri ile Doğu Türkistan, Moğolistan, Cezayir, Adriyatik sahilleri gibi  bir çok  ülke’nin belgeselini çekme imkanımız oldu.

Türkistan neresi…

Ata yurdumuz “Türkistan coğrafyası neresi?” , Türkistan coğrafyası Türkistan’ı  bize hep orta Asya diye inandırdılar. Aslında Altay dağlarından Çin settine, Urallardan, Hindistan’a,  Maveraünnehir den,  İdil nehri  boylarına Türklerin ana yurdu ve  anavatanıdır. Şair Dursun Elmas Türkistan’ı şu   dizelere şiirleştirmişti.

Türkistan

Altaylar’dan aşın, Tuva’ya varın

Sayan Dağları’nda keklik avlayın

Urumçi’ de esareti paylayın

Postları İrtiş’e serin turnalar

Türk dünyası coğrafyasına Devri alem diyerek  kültür gezisini sürdürüyoruz. Yine yol gözüktü sizler bu satırları okuduğunuz sırada ben Altay Ural dağları, Yenisey ırmağı ve Bengü taşı yazıtları’nın bulunduğu Türk dünyası V coğrafyasına  doğru yolculuğa çıkmış olacağım.  Sibirya’ya gidiyorum

Sibirya yolunda geçmişe yolculuk….

Sibirya deyince içim  bir hoş olur, hüzünlenir ve üzülürüm. Aslında ben Sibirya’yı sadece küçük bir bölgeden ibaret  olduğunu   sanıyordum,  birde Sibirya deyince aklıma Sarıkamış’ta Ruslara esir düsen annemin babası Gazi Şerefoğlu Mustafa dedem gelirdi. Sarıkamış’ta Ruslara esir düştükten sonra 12 sene Sibirya’da sürgün hayatında kalmıştı. Sibirya’da esir kamplarında çalışmış .Hayatının en güzel gençlik yıllarını esaret  kamplarında  geçirmişti.    Mustafa dedem ; Sarıkamış savaşına giderken   Espiye’nin Dikmen köyün’ de (Soğukpınar Beldesi)  bıraktığı   80 yasındaki annesi  ile genç eşi Hatice vefat etmiş  bir yaşındaki oğlu Halis yetim kaldığını bilmeden Sibirya Esir kamplarında  çalışmıştı.

Rahmetli  Şerefoğlu Gazi Mustafa Şağar  dedem Sibirya’da senelerce esir kamplarında çalıştı. Onun  esir  hayatı ile ilgili elimizde fazla bir bilgi yok. Çünkü ben dünyaya gelmeden  önce 1959 yılında  vefat etmişti.

90 yaşındakı  annem Emine ve teyzelerim  Dedem hakkında çok az şey biliyoruz. Onun askere alınışı  ayrı bir hikâye, tek evin tek evladıydı. Babası üstelik köyün ağalarından birisiydi. Askere gider  bir daha geri dönmez ve haber alınamaz ondan. 12 sene sonra kaçarak yalın ayak köyümüze gelir. Onun esaretten döndüğü haberini köyden duyunca giderler karşılarlar eve geldiğinde annesinin ve eşinin vefat ettiğini öğrenince bir kez daha  yıkılır. O Artık  Esirden dönmüştür ama gariptir kimsesizdir.

Esirleri neden unuttuk?

12 Sene ‘de  Türkiye de çok şey  değişmiş, Osmanlı devleti yıkılmış, yerine yeni bir  Türk devleti kurulmuş. Devlet yönetimi değişmiş, Yeni kurulan devlet esirleri arayacak halde değil.  Asker kaçakları  ve eşkıyalar şehit yetimleri ve  dulların mal ve mülklerine  el koyup   köylerde ağa olmuştur. Dedem şerefoğlu gazi Mustafa Şağar da Sibirya’daki esir kamplarından  döndükten sonra  çobanlık yapmak zorunda kalmış, eşi 1 cihan harbinde şehit olan Gülender hanımla evlenir. Bu evlilikten annem Emine Hanım  dünya ya gelmiştir. ben bu hikâyeyi emine hanımdan dinliyorum. Bugün 90 yaşındaki Emine anam  Sarıkamış ve  Sibirya deyince gözleri dolar, hüzünlenir  ve konuşmakta zorluk çeker.

İşte dedemin 12 yılık esir kaldığı Sibirya’ya yola çıkıyorum,  hem de elimde genç yaşta vefat ettiğini öğrendiğim  değerli  tarihçi yazar  merhum Metin Tekin’in kaleme aldığı  “1’nci dünya savası anıları, Sarıkamış’tan Sibirya’ya” kitabını okuyarak Moskova üzerinden Sibirya’ya doğru yola çıkıyoruz

Türklerin anavatanı

Sibirya sadece esir kampları ile anılmıyor. Burası birçok Türk  Boyları ve  Türk kültürünün de merkezi Türklerinin ana vatanı. Ural Altay dağları Yenisey ırmağı Bengü tası yazıtları ama en önemlisi Tuva, cumhuriyetinin başkenti Kızıl ve Hakasya cumhuriyetinin başkenti Abakan gibi bir çok  Özerek Türk  Cumhuriyeti’nin  başkenti Sibirya da. Hem Türklerin ana vatanındaki bölgeyi araştıracağız hem de Anavatandaki on binlerce Osmanlı askerinin şehit olduğu Sibirya’daki esaret kampları ve Esaret’de ölen Şehit Mehmetçiklerin  mezarlarını  araştırıp  Devr-i alem   belgesel tv programı  farkı ile  tv ekranlarına getireceğiz. Biz Sibirya’ya doğru yola çıkarken Atayurt’taki esir kampları ve Türk dünyası  coğrafyası belgesel çekimlerimize   fikirleri ile destek olan değerli dost  şair  Dursun  Elmas’ın Türkistan’a selam şiirini sizlerle paylaşıyorum.

 

TÜRKİSTAN’A SELÂM

Dolanıp durmayın başımda benim

İsfahan’a doğru yürün turnalar.

Vuslat yangısında sızlar bedenim

Dağıstan’da sefa sürün turnalar

Bir gece bekleyin Tataristan’da

Menevşe devşirin Çuvaşistan’da

Gardaşım inliyor Çeçenistan’da

Mazlumun ahına erin turnalar

Yaralıdır gönlü Azerbaycan’ın

Gülmez yüzü ay balası ceylanın

Hocalı’da baca tütmez Aycan’ın

Sancır acıları sarın turnalar

Yesi’de uğrayın Hoca Ahmet’e

Boşa girmedi ki, onca zahmete

El açın divanda, erin hikmete

Erenler bağına girin turnalar

Çimkent’inde fırtınaya tutulup

Akmola’dan Aktöbe’ye atılıp

Almatı’da toylarına katılıp

Davul çalın, köse vurun turnalar

Kaşık sallan Oş’ta Kırgız aşına

Yenisey’de girin sevda yaşına

Dilekte bulunun Bengü taşına

Hakas güllerini derin turnalar

Aral kenarında gözyaşı dökün

Hazar’daki yakamoza gül ekin

Selenge’de yunun, şakıyın sekin

Türkistan’a selâm verin turnalar

Çıkın da başına Tanrı Dağı’nın

Bindirin bahtına kalleş yağının

Orhun kenarında vuslat çağının

Ahdine düğünler kurun turnalar

Fergana’da durup kalmayın fazla

Taşkent’ten Harezm’e sıçrayın hızla

Semerkant’ta şükür ile niyazla

Vecde gelin dünü sorun turnalar

Aşkabat, Düşanbe aşın ileri

Özbek’i, Kırgız’ı bırakın beri

Ötüken yurduna erdikten geri

Kürşad’ın seyrine varın turnalar

Altaylar’dan aşın, Tuva’ya varın

Sayan Dağları’nda keklik avlayın

Urumçi’ de esareti paylayın

Postları İrtiş’e serin turnalar

Elbette ki , benim ; bunun nedeni

Soysuza bıraktım nazlı Türkmen’i

Paramparça olan körpe bedeni

Kerkük diyarında görün turnalar

Türkoğlu ünlüyor, elinde sazı

Vurdukça inletir, ağlatır bazı

Türklük mühürüdür; alnında yazı

Şükür niyazına durun turnalar

 

                                                             Dursun ELMAS

 

SARIKAMIŞ’DAN SİBİRYA ESİR  KAMPLARI’NA

Birinci cihan harbinde  Sibirya gibi  esir kamplarına düşen onbinlerce Mehmetçik Dedem Şerefoğlu gazi Mustafa  Şağar  gibi  gibi şanslı değildi. Onların  bir çoğu esaret den dönememiş gürbeteldeki  şehit olmuşlardı. Ben  Sibiryadan dönen Dedemin  hikâyesini Bugün 90 yasındaki Anam Emine hanımdan dinledim. Sarıkamış ve  Sibirya deyince Anamı gözleri dolar, hüzünlenir  ve konuşmakta zorluk çekerdi.

Dedem gibi on binlerce Mehmetçiğini  esir kaldığı  bir çoğu’nun geri dönemediği  Sibirya yolunda okuyacağım değerli  tarihçi yazar merhum Metin Tekin’in kaleme aldığı  “1’nci dünya savası anıları, Sarıkamış’tan Sibirya’ya “ kitabının  ön sözünde  merhum Metin Tekin’e yüce Allah dan rahmet  dileyerek bir bölümünü sizlere paylaşmak istiyorum.

Yaşlılarımıza neden değer vermiyoruz?

….” Çocukluk ve gençlik yıllarımda köyümüzde birlikte yaşama bahtiyarlığına erdiğim dedelerimizi, ninelerimizin davranışları, yaşayış biçimleri, disiplin anlayışları, her parmaklarında bir hüner denilebilecek şekilde iş becerileri hep dikkatimi çekmiştir. Hele dondurucu kış günlerinin gecelerinde sıcacık meydan odalarında sevginin, saygının, samimiyetin iliklere işlenmiş olduğunu gösteren sohbet toplantıları…

Semaver çayının eşlik ettiği o sohbet toplantılarının bir okul bitirmek kadar insanı eğittiğini, insanın ruhuna hayatın inceliklerini sızdırdığını, o sohbet ehli dedelerimizin hayattan bir bir çekilmeye başladıklarını görünce anladım. Her gidenin yeri boş kalıyordu ve o boşluk insanın yüreğinde derin sızılara sebep oluyordu. Ama hepsi o kadar. Akıl, mesajını alamıyor, yapılması gerekenin işaretini veremiyordu. Sohbet geleneği içinde bir türlü kalem akla gelmiyordu.

Uzun bir süre gurbetin yollarını aşıp köyüme varma imkânı bulamamıştım. 20. asrın yılları tükenmişti. Bir fırsat bulup ta köyüme vardığımda içimdeki hatıralar denizinin tutuştuğunu gördüm. İçim gerçekten yanıyordu. Yanıyordu; çünkü çile dolu bir asrın hatıralarını bize tattırmış olan çınarların yerleri bomboştu. İçimden bir “Eyvah!” feryadı yükseldi. Eyvah ki ne eyvah! Bu kayıpların bu kadar acı olacağını, böyle büyük bir boşluk bırakacağını ancak o anda anlayabilmiştim. Bu kayıpların bu kadar acı olacağını, ancak o anda anlayabilmiştim. Bu boşluğun içinde kalınca hissettiğim sızılar beni uyandırdı. Derhal kaleme sarıldım ve dedelerimizin hatıralarını kaleme almaya başladım. Çocukları, torunları, akrabaları, arkadaşları demedim; beraber olduklarını bildiğim, öğrendiğim herkese gittim. Ülkenin değişik yerlerindeki tanıdıklarına bile. Bir dedemizin hatıraları için belki onlarca insana…

93 Harbi’nin yaraları kapanmadan, Yemen’de, Trablusgarp’ta, Balkanlar’da çatışmalara katılmış, Sarıkamış’ta Ruslara direnmiş, Çanakkale’nin geçilmezliğini haykırmış, Yunan’ı Ege Denizi’nin sularına kadar kovalamış, koskoca bir imparatorluğun çöküşüne, o imparatorluğun özünden bir filiz gibi yükselen yeni bir devletin kuruluşuna şahit olmuş ve katkıda bulunmuş, bütün bu savaşların ve özgürlük mücadelesinin acılarını ve sıkıntılarını iliklerine kadar hissetmiş dedelerimizin hatıraları bir kitapla sınırlı olabilir mi? Elbette hayır! Eyvah dediğim ondandır. Ciltler dolusu hatıralar, kayıtlara geçirilmediği için dedelerimizin hafızaları ile birlikte ebedi âleme akıp gitmiştir…”

Şehit dedem İbrahim

Eğitimci  yazar  Merhum Metin Tekin böyle feryad ediyordu. Bende  30 yıllık gazetecilik ve belgeselcilik hayatımın son on beş yılında neler kaybetiğimi anladığımda bihaylı geç olmuştu. Tarihe canlı şahitlik  yapan  bir çok  dede,nine ve yaşlı çınarımızı kaybetmiş ve ebdi aleme uğrurlamıştık.. 1997 yılı Mayıs ayında  87 yaşında ebedi aleme  uğurladığımız   Fadime Halam ile  2009 yılı Ocak ayında  97 yaşında hakka yörüyen  merhum  Babam  Mustafa’dan  Seferberlik  yılları, Rus bozuğunu ve birinci cihan harbi ile ilgili çok hatıra  dinleyerek büyümüştüm. Onlardan dinlediğim  Babamın babası birinci cihan harbi şehidi Dedem Kandazoğlu İbrahim Kahraman ile ilgili  hatıralar  daha acıklıydı.Kahraman 2 Büyük dedem Hasan Kandaz ağa askerlik bedeli ödemsine rağmen  28 yaşında  birinci cihan harbine katılmış ve bir daha geri dönmemiş mezarı bile bilnimyor. Askerlik şubesi kayıtlarında yaptığım aratırma’da sadece  “Hasan Kanzadoğlu İbrahim  askere celp edelip cepheye sevk edildi “ kaydından başka  hiç bir kayıt yok.. ahngi cepheye gitti hangi savaşda şehit oldu mezarı nerde özel çabalalrımza bazı bilgilere  ulaştım. Kandazoğlu İbrahim dedem ,Şerefoğlu Mustafa dedem kadar şanslı değildi o birinci cihan harbinden dönememişti. Anaım babası  Mustafa dedemin Espiye Soğukpınar beldesindeki mezarında  fatihe  okuyabiliyorum ancak  babamı basası kandazoğlu ibrahim’in mezarı  bile bilinmiyor. Mustafa Babam  ve  Fadime Halam’dan   Şehit İbrahim dedem ile ilgili  dinlediklerimi  sizlerle  paylaşmadan önce seferberlik ve savaş yıllarında   Anadolu kadınını  çektiği sıkıntı ve çile’den söz etmek istiyorum.

Namus ve şeref  timsali olan Anadolu kadının sadakat, sevgi, fedakarlık ve vefası hiç bir zaman çok iyi anatılamadı. Erkekler cephelerde şehit olurken en çok sıkıntıyı  oğlunu, eşini ve nişanlısını  cephelere   gönderen Andolu  kadınları çekti. Anadolu  kadını   yıllarca  şehit yetimlerine  hem ana hem baba oldu. Genç yaşlarında dul kaldıkları halde namus ve şerfenini koruyup  yıllarca eşlerini  nişanlılarını beklediler.Vefakar ve çileli  Anadolu   kadının her birinin ayrı  bir hikayesi ve destansı hayatı var. Bir gün   bu destansı  örnek  hayat hikayeleri   yazılır ve belgeselleştirilerek gelecek kuşaklara aktarılır.

Anadolu kadının vefası

Birinci cihan harbi ve Milli Mücadele’nin  başarılmasında Nene hatunların şahsında temsil edilen onbinlerce Fadime halaların gösterdiği başarı ve fedakarlık unutulmamalı.Nesilden nesile  destansı hikayeleri anlatılarak  abideleştirilmeli. Bu hatıralar gelecek nesillere bırakılacak en büyük miras olacaktır. Milli Mücadele’nin  en  büyük  çilesini eşini ve babalarını  savaşa gönderen kadınlar ve çocuklar çekti. Kahraman 3Ana vekilim ve evlatlığı olarak kendisinden çok şey  öğrendiğim Fadime Hala da yüzbinlerce babalarını savaşlarda  şehit vermiş çocuktan sadece birisiydi. Babası İbrahim’in  1914 yılında Birinci  Cihan Harbi’nde  ilan edilen Seferberlikte silah altına alındığında o daha  4 yaşında çocuktu. Babasını Askere uğurlayanlar arasında savaşın ne olduğundan habersiz oda vardı.

O günlerden hatırında sadece babası ile birlikte, Hasan dedesi, Büyük Ana dediği Esma Anası, Kezban Anası, Aga (ağa) dediği Ali ve Şaban ağabeyleri ile  Köm evinde yere serilen  tahta çam sofranın etrafına oturup yedikleri ATALIK yemeğinin, ardından Babasını uğurlayan Kafile ile birlikte  Karakışla mahallesinden  sal düzüne çıkıp, Gıran’a çıkıp Kaygancık’dan geçerek Hanyanından  Dikyol başına geldiklerini evlatlığı  olan bana  şu şekilde anlatıyordu.

İbrahim dede askere  uğurlanıyor.. Dikyol başında Baba İbrahim 14 yaşında olan Oğlu Ali’yi kucağına alıp eline Alman yapımı Mavizer tüfeği vererek,  -“Oğlum ben Manasır tuzlağından geçerken (Köye araba yolu açılıp askerlerin arabalarla uğurlandığı 1980’li yıllara kadar bütün askerler bu şekilde Dikyol başına kadar gidilerek uğurlanırdı) tüfeği ateşle” demesi kulaklarında çınlıyor. Babasının son vasiyetini başarı ile yerine getiren  Ali Aga’nın tüfeği ateşlerken, Fadime  hala  Kezban annesinin peştemalinin altına  korkarak sindiğini gülerek anlatırken, babasının kucağına alıp yanaklarından öpüp, saçını okşadığı veda anını  Fadime hala hayal meyal  hatırlıyordu.

Kandazoğlu Şehit İbrahim dedenin hayat hikayesı

Fadime halanın babası İbrahim, Balkan ve Kafkas Harbinde ilan edilen birinci seferberlikte Babası Hasan Ağa’nın tek oğlu olması dolayısı ile o yılarda tek oğlu olanlar bedel verebilme imkanı olduğu  için Hasan Ağa  tarafından bedel ödendiğinden  askere alınmamış. Bu yüzden 1302 (1886 ) doğumlu olan  İbrahim 1914 yılında 28 yaşında  Birinci Cihan Harbi’ne giderken geride 64 yaşında bir baba,  28 yaşında hamile  bir  eş ile yaşları 14 ile 4 arasında değişen  2 erkek ve bir kız  çocuk bırakarak savaşa  gitmiş. Gidiş o gidiş, kendisinden 3 ay mektup gelmiş ve bir daha da  haber alınamamış.

Askere giderken tek bir dileği varmış hamile olan Eşinin erkek evlat dünyaya getirdiğini kendisine müjdeleyenlere sarı bir osmanlı altın lirası vereceğini vaad etmesi. 29 Yaşında dul kalan Kezban hamın  eşi İbrahim’i savaşa gönderdikten 3 ay sonra  bir erkek evlat dünyaya getirmiş.  Ama  kaderin  acı bir cilvesi  savaşta olan Baba İbrahim’den  haber alınammış ve bu müjdeli haber de  kendisine verilememiş.

Birinci Cihan Harbi Şehidi  ve Sibirya Gazisi torunu olmak

Ana karnında Şehit yetimi olan Mustafa’nın gözü çiçekten kör oluyor. Köyün önemli şahsiyetlerinden olan yardım sever, dini bütün ve mert olarak tanınan  Kandaz Hasan ağa yakın dostlarına

-Oğlum İbrahim’i birinci seferberlikte bedel verdim, bu bedelden kazancım bu erkek evlat, iyi ki bedel verdim, bedel vermeseydim  bu erkek evladım olmazdı” deyip Oğul İbrahimin savaşta şehit olmasından  duyduğu üzüntüyü biraz da olsa bu şekilde hafifletmeye  ve kendisini teselli  etmeye çalışıyordu. Hasan ağa torunu Mustafa’nın küçük yaşta çiçek hastalığından dolayı gözünün birisini kay-betmesinden de büyük üzüntü duyuyordu. Şehit yetimi Mustafa 2 yaşında yakalandığı amansız çiçek hastalığı özellikle  gözlerinde büyük tahribat yapmış. Şehit  İbrahim  dul olan  genç eşi  Kezban hanım namazlarından sonra ellerini açıp dua ederken,Kahraman 5

-“Yarabbi bu oğlumun iki gözünden birisini bana bağışla” diye dua edermiş. Gerçekten çiçek hastalığı geçtiğin de Küçük Mustafa’nın  sağ gözü tümü ile görmez olmuş. Dede Hasan Ağa görme özürlü olan torununu yanından ayırmayarak ona sürekli sahip çıkmış. İşte  Ana karnında şehit yetimi olan,Haytınını bin bir  çile ve  sıkıntısını  çekerek büyüyen ve  bir yaşında gözünü kaybeden Kandazoğlu şehit ibrahimin oğlu Mustafa’da benim babam ..Birinci cihan harbi   şehidi  İbrahim ile  Sarıkamış gazisisi Sibirya esir kamplarından kaçarak kurtulan  Şerefoğlu  Mustafa’nın torununu olarak  1960 yılın’da  Giresun’nun espiye ilçesi  Dikmen köyü (Soğkpınar belgesi) inde dünyaya gelmiştim.Şehit ve gazilerle ilgili  son onbeşyıldır  araştırma yapıp belgesel çekiyorum.Şehit ve Sibirya esir kampların’da  12 yıl  esir kalana Sarıkamış savaşları  gazisi’nin torunu olarak  Sibirya’da  esir kampları ve  şehitlikler ile ilgili  belgesel çekerken çeşitli kaynaklardan yaptığım Derleme ve araştırmayı sizlerle  paylaşıyorum. Amacımız  gök kubbe’de hoş bir seda bırakmak ve  aziz şehitlerimizi  minnet ve şükranla yad etmek.

Birinci  Cihan Harbi’nde 3 milyon şehit  verdik..

1914 ile 1918 yılları arasında  7   devletle  karşı  10 cebhede yapılan savaşlarda  3 milyona yakın şehit 220 bin esir verdik.  Birinci cihan harbinde   verilen şehitler ,esir ve gazilerle ilgili   bugünekadar  çok ciddi bir çalışma yapılmaması büyük bir eksiklik.Bu konuda  bir çok kaynak’da araştırma yaptım Sibirya  bölgesindeki  esir kampları ile ilgili   çeşitli kaynaklardan yaptığım derlemeyi   sizlerle paylaşmak istiyorum.Amacımız  Yemen’den  Galiçya’ya, Sarıkamış’dan  Hicez cephesine  1. Dünya  Savaşlarına sahne olan bir çok  cephede  araştırma yapıp belgesel çekmiş bir gazeteci olarak  araştırmacıların dikkatini bu bölgelere çekmek. Yaptığım bu derlemeyi birlikte okuyalım.

Rusya’da esir kampları

Necip Hablemitoğlu kendi araştırmasında 1945-1947 yıllarına ait veriler ışığında Rusya’daki toplam 125 mecburi çalıştırılma kampının adını, ana görevini, bulunduğu bölgeyi ve özellikleriyle kamp yaşantısının karakterini vermektedir. Rusya’nın Batısından Ural dağlarına kadarki toprakları kapsayan Avrupa ve Urallardan Uzak Doğusuna kadar uzanan Asya bölgesinde yer alan bu 125 ölüm kampı Kuzey Batı Rusya, Kuzey Doğu Rusya, Doğu Avrupa Rusyası, Ural Bölgesi (bu kümedeki kamplar aslında Sibirya kamplarına dahil edilebilir), Batı Sibirya, Orta Asya, Kuzey Orta Sibirya (Krasnoyarsk bölgesi), Doğu Sibirya ve Uzak Doğu bölgesi gibi ana bölge taksimatına göre ayrılmaktaydı. 125 kampın içerisinde neredeyse 60’i Sibirya’da bulunmaktaydı .

Sibirya’da esir kampları

Burada Sibirya’da yer alan kamp adlarının bazılarının verilmesinin yararlı olacağı düşüncesindeyim. Bunlar; Omsk Bölgesinde bulunan Omsk, Asir, Tobloysk kampları, Kemerova Bölgesindeki Kemerova kampı, Novosibirsk Bölgesindeki Narım, Novosibirsk, Siblag kampları, merkezi Tomsk’ta bulunan Tomsk-Asino kampları, Altay Eyaletindeki Barnaul kampı, Krasnoyarsk Eyaletindeki Norilsk, İgarka, Yenisey nehri ağzında bulunan Yenisey kampları, İngaş, Absagaçev, merkezi Kansk’ta bulunan Karslag kampları, Turuhansk, BAM (Baykal-Amur Demiryolu İnşaatı) kampları, Tayşet kampı, İrkutsk Bölgesindeki Yukarı Lena kampları, Saha Cumhuriyeti’ ndeki Aşağı Lena, Olekminsk, Verkoyansk ve Aldan kampları, Çita Bölgesindeki Zado, Gubarevo, Dermidonovka, Magdagaçi, Zagamensk, Yerofey Pavloviç kamplarıdır. İnsanlık dışı koşullarıyla dünya çapında nam salan Kolıma kampları da yine Sibirya bölgesinin kuzeyinde bulunmaktaydı (Hablemitoğlu 2004: 210-214).

Esir kamplarında 21 milyon kişi öldü

1917-1947 yılları arasında, yani 30 yıl içerisinde Sovyet Komünist devletinde ölüm kampları olarak tanınan mecburi çalışma kamplar sisteminde yaklaşık 21 milyon kişi hayatını yitirmiş, yine aynı dönemde baskılar döneminde öldürülenlerin sayısı 42 milyon olarak belirtilmektedir (Hablemitoğlu 2004: 223). Bu ise, Rusya Komünistlerinin aslında aydın ve mutlu hayatın yaşanacağı Komünizmin kurulmasına ilişkin vaatlerinin tam aksine nehirler dolusu insan kanını akıtarak bu dönemde 60 milyon kişiyi hayattan kopardığı anlamına gelmektedir. 60 milyon kişinin hayatının, Rus Komünist sisteminin işlemesi için yakıt olarak kullanılmış olduğunu bilmeli, o geçmiş günlere özlem duyanlarla o korkunç tarihi bilmeyip konuşanlara bunlar anlatılmalıdır. Ayrıca, bu insanlık ayıbı ve cehennemin içinden çok sayıda Türkün geçtiği unutulmamalı, Rusya Komünist düzeninin gizli tutulmaya çalışılan bu korkunç karanlık iç yüzünü genç Türk kuşaklarına aktarılmalıdır. Kendi atalarından şu ya da bu biçimde Sovyet Sosyalist Rusya’daki ölüm kampları ya da esir kamplarına düşüp oralarda ölen ya da o cehennemden canlı çıkabilen yakınları olanların da bu yazıda dile getirilmeye çalışılan gerçekleri çok iyi bildiği, bilmedikleri takdirde de insanlık tarihinin bu karanlık sayfalarından haberdar olabilmeleri için bu yazıyı küçük bir ışık olarak değerlendirebilecekler i umudundayım.     ( Kaynak : www.efrasyap. )

60 bin esirin Rusya’da çektiği acılar

Sarıkamış Harekatı ve Kafkas Cephesi’nde Ruslar’a esir düşerek Sibirya’daki çeşitli esir kamplarına götürülen Türk askerlerinin, esir kamplarındaki esaret yılları ”Cehennem Adası Nargin” adlı belgeselede konu olmuştu.

Belgeselin yönetmeni Haluk Ölçekçi’den alınan bilgiye göre, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından desteklenen belgeselin çalışmaları 14 ay sürdü. Belgesel, Sarıkamış Harekatı’nda esir düşerek Sibirya’daki esir kamplarına götürülen ve 5 yıl boyunca çeşitli kamplarda esir kalan Tuğgeneral Ziya Yergök’ün 1850 sayfalık üç ciltten oluşan el yazması anılarından yola çıkılarak hazırlandı. Belgeselde, Nargin ile diğer esir kamplarında kalan ve Anadolu’ya tekrar dönmeyi başaran 11 askerin anılarına, birinci derecedeki yakınlarıyla yapılan röportajlara ve döneme ait Türkiye, İngiltere ve Rusya devlet arşivlerindeki belge, fotoğraflar ve görüntülere yer verildi.

Belgeselin ilk bölümünde, Doğu Cephesi’nde Ruslar’a ve Ermeni çetelerine esir düşen ve yaya olarak Tiflis’e, oradan da yük vagonlarıyla Sibirya’da bulunan esir kamplarına götürülen Türkler’in bu yolculuklar sırasında yaşadıkları resmi belgeler ve hatıratlara dayanılarak aktarıldı. İkinci bölümde ise Nargin Esir Kampı ile Sibirya’daki diğer esir kamplarındakilerin yaşamları, Osmanlı Üsera Temsilcisi Yusuf Akçura’nın raporu ışığında tarihi belgeler ve döneme ait tarihi görüntülerle desteklenerek hazırlandı.

Son bölümde de kamplardan kaçarak Türkiye’ye dönmeyi başaran esirlerin hatıraları ve birinci derecede yakınlarının ifadelerine yer verildi. Çalışma için Balıkesir, Manisa, İstanbul, Ankara, Erzurum, Trabzon ve Adana’da çekimler yapıldı. Toplam 39 bin 657 sayfa Türkçe, 2 bin 67 sayfa İngilizce ve Rusça kaynak tarandı. Belgesel için Türkiye ve Azerbaycan’dan 78 kişiyle görüşüldü, bunlardan 16’sıyla çekim yapıldı. Belgeselde, Nargin Adası’ndaki esir kampında tutsak Türk esirlerinin görüntülerine yer verildi. ( Kaynak: Belge haber : tarih :16 Temmuz 2008 )

Soğuk ve açlığa yenilen Mehmetçikler…

Sarıkamış Harekatı’na ilişkin anılarını aktaran Tuğgeneral Ziya Yergök, Rus esaretindeki yıllarını ilerlemiş yaşına rağmen belgesele bütün detaylarıyla aktardı.

Babasının düşman karşısında son gücüne kadar çarpıştığını anlatan Yergök, ayağında çarıkla eksi 25 derecede kara bata çıka yürüyen askerlerin öylece donup kaldığını da ifade etti. Çocukluğunda, babasının bunları anlatırken gözyaşlarını tutamadığını aktaran Yergök, savaşın sonlarına doğru kafasına isabet eden bir şarapnel parçasıyla yaralanan babasının kaldırıldığı sahra hastanesinde Ruslar’a esir düştüğünü belirtti.

Babasının, ”kendisi için esaretin ölümden beter olduğunu” sık sık ifade ettiğini söyleyen Yergök, ”Buna rağmen yaşamak için direnmiştir. Onun bu mücadelesi ölüm kalım savaşından çok vatana kavuşma maksadıyla verilen onurlu bir mücadeledir” diyor. Rus ordularının içindeki Ermeniler’in esir kamplarında yönetici olarak görev aldıklarını babasından duyduğunu da anlatan Yergök, babasının anlatımıyla yaşananları şöyle aktarıyor:

”Savaş yetmiyormuş gibi birçok Mehmetçiği de bu yolculuklarda kaybettik. Babam bunları anlatırken çok duygulanırdı. Esarete daha fazla dayanamamış ve özellikle Azerbaycan’da kurulu bulunan Türk derneklerinden de yardım alarak esir kampından kaçmıştır. Kaçışı sırasında yakalanmış, Ruslar tarafından aylarca hapiste tutulmuş ve bitler nedeniyle yakalandıkları tifo gibi bulaşıcı hastalıklarla, ölümle pençeleşmiştir. Bunlar yakın tarih çalışmalarında çok anlatılmadı, konuşulmadı.”

Esir Türklerin çektiği acılar

Prof. Dr. Taşkıran ise Çarlığın harekat öncesi toprak vaadiyle örgütün önde gelenlerine Rus birliklerinde üst düzeyde görevler verdiğini, bazı örgüt üyelerinin ise gizlice Osmanlı topraklarına sızarak erzak teminini engellemek için Ermeni ve Türk köylerini ateşe verdiğini ifade etti.

Rus birliklerindeki Ermeni komutanların esir Türkler’e tarihin en büyük acılarını yaşattığını belirten Taşkıran, belgeselde bunu şu sözlerle anlatıyor: ”Ermenilerin, Türk esirlerine çok kötü davrandıklarını, esirlerimizin hemen hemen hepsi söylemektedir. Bolşevik ihtilalini destekleyen, buna katılan Ermeniler de var. Bu Ermeniler yönetici konumuna geldiler, kamplarda oldular. Bunların esirlerimize kötü davrandığını söylüyorlar. Dönen esirlerin anılarında bunlar var. Antep’te defterdarlıkta görev yapan bir memur esir edilmiş, Mısır’daki kampta yaşadıklarını anlatıyor. ‘Kampta Ermeni doktorlar vardı. Biz revire müracaat ettiğimiz zaman bizi hemen hastaneye gönderirlerdi. Hastanede bulunan Ermeni doktorların eline düşerdik. Ermeni doktorlar nişan almada kullanıldığı için özellikle sağ gözümüzden başlayarak hiçbir şeyi olmadığı halde gözümüzü oyarlardı’ diyor.”

Belgeselin Rus devlet arşivlerindeki çalışmalarını yürüten Dr. Tamara Ölçekçi de, ”Ermeni doktorların bulunduğu esir kamplarında her gün 35-40 Türk esirinin öldüğü Rus arşivlerine bile yansımıştır. Bunlar ölmemiş, resmen gerekli sağlık şartları yerine getirilmediği için öldürülmüştür” dedi.

Rus elçiliği tarafından 23 Şubat 1915 tarihinde Rus Dışişleri Bakanlığına gönderilen belgenin Ermeni çetelerinin sivil katliamlar yaptığını kanıtladığını belirten Ölçekçi, Ermeni çetelerinin bazı doğu illerinde sivil katliamlara başlamalarının Rus generalleri de rahatsız ettiğini, harekattan 38 gün sonra bir Rus komutanının çektiği telgrafın çetelerin doğu illerindeki faaliyetlerini ve belgeselde anlatılan katliamı özetlediğini kaydetti.( Kaynak:www.belge haber )

Vatana hasret 200 bin esir

Birinci Dünya Savaşı sırasında esir düşen 200 binden fazla Türk askeri, yıllarca vatanlarına ve ailelerine hasret kalarak binlerce kilometre uzaklıktaki esir kamplarında tutuldu. Sibirya’dan Myanmar’a, Korsika Adası’ndan Kanada’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada esaret altında kalan askerler, geride yürek burkan öyküler bıraktı. Esir düşen askerlerin izini süren genç belgeselci Cem Fakir, yurt içi ve yurt dışında 180 binden fazla kilometre yol katederek bu öyküleri, “Esaret Günlüğü” adı altında belgeselleştirdi.

Balkan Savaşları’nın yarasını sarmaya fırsat bulamayan Osmanlı İmparatorluğu, 1914 yılında başlayan 1. Dünya Savaşı’nın tam ortasında kaldı. Çanakkale, Irak, Sina-Filistin, Sarıkamış ve Çanakkale cephelerinde 3 milyondan fazla askerini gönderdi. Bu askerlerin binlercesi hayatını kaybederken, 200 binden fazla asker de esir düştü. İşte 10 yıl boyunca bu askerlerin izini süren belgeselci Cem Fakir, 2011 yılının mart ayında Çanakkale’de start verdiği belgeseli için Mısır, Hindistan, Myanmar, Rusya, Azerbaycan, Fransa, İngiltere, Malta, Yunanistan, KKTC, Romanya, İsrail, Suriye, Ukrayna ve Kanada’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyayı dolaştı. Belgesel için Genelkurmay ile Kızılhaç ve Kızılay arşivlerinden yararlanılırken, İngiltere, Rusya ve Fransa arşivlerinde bulunan daha önce hiç yayınlanmamış görüntüler de kullanıldı. Sibirya’daki Krasnoyarsk şehrindeki esir kampından ve Fransızlar tarafından gemi ile götürülen esirlere ait fotoğraflar ilk kez gün yüzüne çıkartıldı.

“Onlar kayıp bir kuşağın en talihsiz çocuklarıydı” diyen belgeselin yönetmeni Cem Fakir, şunları anlatıyor: “Belgeselde iki tanıklığın dışında, 25 yerli ve yabancı uzmanla röportaj yaptık. Sarıkamış’ta esir alınıp, 12 bin kilometre öteye Sibirya’ya götürülen esirlerin izini sürdük. Buradaki amaç esirleri savaş alanının dışına çıkartmak. Müslüman nüfusun az olduğu bölgeler özellikle tercih ediliyor. 200 bin esirin yaklaşık 50 bini yollarda veya bu kamplarda hayatını kaybediyor. İngilizler, Çanakkale, Irak ve Sina-Filistin Cephelerinde 135 binden fazla Türk askerini Kıbrıs, Mısır, Hindistan ve Burma (Myanmar) gibi ülkelerde kurdukları esir kamplarına götürdüler. Sarıkamış başta olmak üzere Doğu Cephesi’nde ve Avrupa’daki Galiçya Cephesi’nde 60 binden fazla Türk askeri Ruslara esir düştü. Ruslar bu esirleri Azerbaycan’daki Nargin Adası’nda, Avrupa Rusyası’ndaki Vetluga ve Varnavin gibi kasabalarda ve Trans Sibirya hattı boyunca çeşitli şehirlerde kurdukları esir kamplarında tuttular. Fransızlar, büyük bölümünü Çanakkale kara muharebelerinde aldıkları 2 bin civarında esiri, gemilerle Korsika Adası’nda ve Güney Fransa’da kurdukları kamplara götürdüler.” ( Kaynak: Bülent Ergün Sabah gazetesi : Tarih: 25.11.2012.www.sabah.com.tr )

Kutuptaki Türk şehitlikleri

Okullarda tarihte daha çok krallar, sultanlar, generaller vb. anlatılır. Oysa aslında tarih halkın yaşadığı hayattır. Geleceğin sivil tarihçilerine buradan selâm ederek İsveç’te iken yaşadığım hatıramı paylaşıyorum…

Bir gün arabamla giderken, radyoda bir bayan konuşmacının “Türkiska soldater …” (Türk askerleri) diye konuştuğunu duydum. Eve gelince radyoevini telefonla arayıp konuşan bayanın ismini öğrendim. Elsa Maria idi. I. Dünya Savaşı sırasında Rusya’da ve Sibirya’da Kızılhaç adına hemşire olarak çalışmıştı. Bazı kitapları vardı. Yazacaklarım onun kitaplarından ve kendisinden telefonla öğrendiklerimin bir özeti sayılır.

Elsa Maria I. Dünya Savaşı’nda, Moskova’da Kızılhaç görevlisidir. Çarlık Rusya’sı, savaşta esir aldığı askerleri Sibirya’ya gönderir. Adı geçen bayan da askerlerle birlikte Sibirya’ya gider. Orada onlara yardımcı olmaya çalışır.

Ruslar Moskova’dan, trenler dolusu esiri, Kutuplara göndermektedir. Yolcu treni ile değil yük vagonlarıyla. Trenlerin kapısı açılınca, çoğu zaman, askerler donmuş hâlde sapır sapır yere düşmektedir.

Hatta trenlerde tuvalet yapamadıklarından bazı askerlerin bağırsakları, mideleri patlamış ve ölmüştür. Sağ kalan askerler de bitkin ve hastadır. Elsa Maria bu hastaları iyileştirmek için uğraşır. Bir gün Rusya’da ihtilâl olur ve Rusya savaştan çekilir. Fakat iç savaş hâlâ sürmektedir. Ne Rusya, ne de başka ülkeler esirlerle ilgilenir.

Sosyalistler iktidarı sağlamlaştırdıktan sonra asayiş sağlanır. Böylelikle askerleri savaşta esir düşen ülkeler, gerekli olan insan ve araçları Sibirya’ya göndererek esirlerini ülkelerine götürürler. Fakat Türk esirleri orada kalmayı sürdürür. Çünkü Türkiye Anadolu’da Kurtuluş Savaşı’na başlamıştır, esirleri Sibirya’dan getirecek ne zaman, ne de para vardır.

Elsa Maria Türk esirleri önce trenle, sonra da gemiyle İsveç’in kuzeyindeki Haparanda kentine getirir. Orada kilisenin hastanesinde tedavi ettirmeye çalışır. Bu arada ölenler kilisenin bahçesine gömülür, sağ kalanlar da Türkiye’ye gönderilir. Daha sonra, ölenler için bir anıt mezar yaptırılır.

Bu bilgileri öğrendikten sonra, İsveç Kızılhaç’ına mektup yazdım. Bana bu konuyla ilgili bilgileri gönderdiler. Hatta anıt mezarın fotoğrafını da eklemişlerdi. Uzun yıllar bu belgeleri sakladım. Sonra da, yayınlanması için Antalya’da bir gazete yetkililerine verdim. Yayınlandı mı bilmiyorum. Kim bilir, daha tarihimizle ilgili bilmediğimiz nice gerçekler var… ( Kaynak: Prof. Dr. O.S.Yıldırım –  www.turkalemiyiz.com web sitesi )

Türk diplomatlar  Rusya’daki Türk şehitliklerini arıyor

Türk diplomatlar, Rusya ve Türkiye tarihçilerinden oluşan Çalışma Grubu, Rusya’da Birinci Dünya Savaşı’nda Rus ordusuna esir düşen Türk askerlerinin mezarlarını bulmak için arama çalışmalarını başlattı.

Bu çalışmalar bağlamında Türkiye’nin Kazan Başkonsolosu Yardımcısı Osman Göktürk başkanlığındaki Çalışma Grubu, Rusya’nın Sızran kentinde incelemelere başladı. Türk diplomatlara Rus ve Türk tarihçiler de eşlik ediyor. Sızran mezarlığını ziyaret eden Çalışma Grubu, Türk şehitlerine ait mezarları bulmak için mezar taşları üzerinde incelemelerde bulundu. Türk diplomat Göktürk, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasının 100. yıldönümü törenlerine kadar çalışmalarına devam edeceklerini ifade etti.

İncelemelerden henüz hiç bir sonuç alınmadığına işaret eden yerel basın, bu çalışmalar bağlamında kış ayında Türkiye’nin Kazan Başkonsolosu Sabri Tunç Angılı’nın da Sızran kentini ziyaret ettiğini hatırlattı. Türk diplomat, Sızran da Türk şehitliğini bulmak için yakın zamanda Çalışma Grubu’na özel görev verileceğini kaydetmişti.

Çalışma Grubu, arşivleri de incelerken, basına göre eski mezarlarla ilgili arşivlerde ve Sızran camisinde kayıt işlemleri bulunamadı. Rusya’ya bağlı Tataristan Cumhuriyeti’ndeki Kazan Üniversitesi uzmanları, Ufa kentindeki merkez arşivlerde de arama çalışmaları yapacaklarını belirtti. Rus akademisyenler, merkez arşivlerde eski Müslüman mezarlarıyla ilgili kayıt işlemlerinin bulunduğuna inanıyor.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in 3 Aralık’ta Türkiye ziyaretinde iki ülke arasında, yaşanan savaşlar neticesinde birbirlerinin topraklarında hayatlarını kaybeden askerlerin mezarlarının imarı için ikili anlaşma imzalanmıştı. İki ülkenin Dışişleri Bakanları Ahmet Davutoğlu ve Sergey Lavrov arasında imzalanan anlaşma bağlamında ilk olarak Krasnoyarsk bölgesinde bir Türk şehitliği açılacak. Anlaşmayla ilgili tasarı Mayıs ayında TBMM Başkanlığı’na sunulmuştu. Buna göre savaş sırasında ölen ve iki ülke topraklarında defnedilen askerler için şehitlik yapılacak; devletler bu şehitliklerin ziyareti konusunda diğer ülke vatandaşlarına kolaylık sağlayacak.

Rus kamplarında her gün 30-40 Türk esir yaşamını yitiriyordu

Osmanlı’nın en çok esir verdiği devlet olan Rusya’da 1914-1917 yılları arasında Kafkas Cephesi’nden esir düşenlerin sayısının 60-70 bin civarında olduğu belirtiliyor. Farklı kaynaklara göre Rusya’da askeri esirlerin yanı sıra işgal bölgelerinden toplanmış siviller de bulunuyordu.

Rusya’da da Türk askerlerinin mezarlarının bulunduğu biliniyor. 1.Dünya Savaşı’nda Rusya Türk esirlerini Tiflis (Gürcistan) ve Bakü Nargin Adası (Azerbaycan) dışında Kozohova, Varnavin, Vetluga, Domçirkina, Arhangelsk, Kaluga, Uralsk, Krasnoyarsk, Tomsk, Kosturma, İrkutsk, Çita, Barnaul, Kazan, Simbirsk ve Ufa gibi kentlerdeki esir kamplarına aktarmıştı. Rus tarihçiler, Türk esirlerin kamplarda bazı zorluklar ve hayati tehlikelerle karşılaştıklarını belirtiyor. Rus arşivlerindeki bilgilere göre, esir kamplarında her gün 30-40 Türk askeri yaşamını yitiriyordu.

Rusyada San-Stefano anıtının açılmasını istiyor

Rusya, İstanbul yakınlarında 1877-1878 Rus-Türk savaşında ölen Rus askerlerinin anısına yapılan San-Stefano kilise anıtını yeniden inşa etmeyi planlıyor. Rus basınına konu ile ilgili açıklamada bulunan Savunma Bakanlığı’na bağlı Ölen Vatan Savunucularının Anısını Yüceltmek Dairesi Başkanı General Aleksandr Kirillin, “Devlet Başkanlığı’nın 1 Kasım 2007 tarihli talimatıyla yedi ülkede dairemize ait askeri temsilcilik açıldı. Askeri anıt yapı çalışmalarından sorumlu Temsilcilik. Türkiye’de de temsilcilik açmayı planlıyoruz. İkinci Dünya Savaşı yaşanmasa da Türkiye ile çok savaşlar oldu. Orada Birinci Dünya Savaşı yaşandı. Sarıkamış çatışmasında (Aralık 1914-Ocak 1915) 30-40 bin arası askerimiz hayatını kaybetti. Onların anısı maalesef korunmuyor. Bu Rus-Türk savaşı. Beş binden fazla askerimizin toprağa verildiği yerde San-Stefan anıtı inşa edilmişti. Ama Birinci Dünya Savaşı’nın başlarında Jön Türkler anıtı yıktı. Başka örnekler de var.” şeklinde konuştu.

( Kaynak: Cihan Haber Ajansı)

 

Sibirya neresi?

Sibirya neresi? Sibirya ne demek? Sibirya’nın Türk tarih ve coğafyası  ile ilişkisi nedir? Bu sorulara  çeşitli kaynaklardan cevap  arayarak  yola çıktım. Sibirya;  Rusya Federasyonu‘nun, Ural Dağları‘ndan Büyük Okyanus‘a kadar uzanan topraklarına verilen ad. Sibirya, Kazakistan Cumhuriyeti ve Orta Asya‘yı meydana getiren diğer cumhuriyetleri de ihtiva eder. Yaklaşık olarak 13 milyon km²’lik bir yüzölçümüne sahiptir. Sibirya bölgesinde 30 milyon insan yaşar. Kuzeyinde, Kuzey Buz Denizi, doğusunda Pasifik Okyanusu, güneyinde Kazakistan, Moğolistan ve Mançurya ve batısında Ural Dağları bulunur.

Sibirya esas olarak üç bölgeye ayrılır; Batı Sibirya, Doğu Sibirya ve Rusya’nın Uzak Doğusu.

1. Batı Sibirya

Urallar ile Yenisey Nehri arasında yer alan Batı Sibirya bölgesi, ilk yerleşim alanıdır. Nüfûsun çoğunluğunun yaşadığı ve Sibirya arazisi içinde en gelişmiş olan kısımdır.Yarı çorak Kazakistan bölgesinde Kutup Denizi’ne doğru uzanan büyük alçak yayla, Batı Sibirya’nın en tabii fiziki özelliğidir. Bu yayla 2,5 milyon km²’lik yüzölçümüyle dünyanın en büyük yaylalarından biridir. Umûmiyetle düz bir arazidir. Kıyıdan 1600 km kadar içeride bulunan Omsk şehri deniz seviyesinden sadece 82 m kadar yüksektedir. Fakat bu düzlük güneydoğuda Altay Dağları tarafından bozulur. Rusya Federasyonu sınırındaki bu dağların en yüksek noktası Beluka Tepesi, yaklaşık 4620 m’dir.Genel olarak kara iklimi hüküm sürer. Kışları çok soğuk geçer. Yaz ve kış günleri arasındaki sıcaklık farklılığı oldukça yüksektir. Ortalama ocak ayı sıcaklığı Tomsk’da -21 °C kadardır. Tomsk şehrinde kar yaklaşık 6 ay toprakta kalır.

Doğal kaynaklar

Batı Sibirya’nın topoğrafik birliği toprak ve bitki örtüsü bakımından bozuktur. En kuzey tundra onun altında kozalaklı ağaçlardan meydana gelmiş ormanlar bulunur. Bu ormanlara tayga denir ve Batı Sibirya Yaylasının üçte ikisini teşkil eder. Batı Sibirya’nın güneyi, Altay Dağlarına kadar çeşitli türlerde steplerle örtülüdür. Altay Dağları Ob Nehrine ve onun kolu İrtiş’e kaynaklık yapar. Bu iki nehir Kuznetsk Havzasını meydana getirirler. Bu bölge Rusya’nın kömür kaynağı ve Sibirya’nın endüstri açısından kalbidir.

Nüfus, sosyal ve siyasi hayat: Nüfusun büyük bir bölümü ağaçlıklı step bölgelerinde yaşar. Ruslar, Ukraynalılar, Finliler ve Yakut Türkleri nüfusu meydana getiren etnik gruplardır. Türk halkları, Altay Dağları bölgesinde yaşayıp, avcılık ve çobancılıkla geçinirler.

İdari olarak bir memlekete (Krai) ve 5 bölgeye (Oblast) ayrılmıştır. Bu altı idari merkez şunlardır: Tyumen, Omsk, Nobosibirsk, Tomsk ve Kemerova bölgeleriyle Altay Karai.

Batı Sibirya ekonomisi, tarım ve endüstriye dayanır. Kuznetsk Havzası kömür, demir filizi, petrol, tabii gaz ve kereste açısından zengindir. Dolayısıyla demir ve çelik endüstrisi gelişmiştir. Yılda yaklaşık 100.000.000 ton kömür çıkarılır.

Tarım ürünleri arasında buğday başta gelir. Bundan başka yulaf, patates, şekerkamışı ve ayçiçeği yetiştirilir. Altay bölgesi, sığır ve koyun yetiştiriciliği bakımından çok önemlidir. Süt endüstrisi buralarda gelişmiş durumdadır.

Bölgenin demiryolları güneyde yer alır. Trans Sibirya demiryolu ana hattır. Bunun güneyinde Güney Sibirya demiryolu ve bu ikisi arasında, Orta Sibirya demiryolu bulunur. Ob ve Irtysh nehirlerinin buzlu sularının eridiği 6 aylık dönemde su ulaşımına müsaittir.

2. Doğu Sibirya

Doğu Sibirya, batıdan doğuya 3000 km ve kuzeyden güneye 2500 km uzunluğundadır. Arazinin % 75’i dağlık ve yüksek yaylalıktır. Yüzölçümü 4.125.000 km2dir.Doğu Sibirya iklimi daha sert ve kuraktır. Sıcaklık çoğu zaman ortalama -40 °C kadardır. Yılda 180 günü aşan dondurucu bir hava mevcuttur. Kar kalınlığı yaklaşık 50 cm’dir.Doğu Sibirya’nın bir kısmı donmuş topraklarla, büyük bir bölümü tundralar ve taygalarla kaplıdır. Kereste hacmi yüksek bir bölgedir. Sibirya’nın en büyük su yollarından biri olan Yenisey Irmağının havzası, Doğu Sibirya içindedir. Su ulaşımına imkân verir. Aynı zamanda ülkenin su gücünün % 40’a yakın bir bölümü burada olduğundan hidroelektrik güç potansiyeli yüksektir. Mineral kaynakları bakımından çok zengindir. Batı Sibirya’nın iki misli kömür çıkarılır. Demir, altın, mika, kurşun, çinko, bakır, grafit, alüminyum ve elmas diğer önemli madenleridir.Nüfûsu en az olan bölgedir. Nüfûsun çoğunluğu yine tarım ve endüstriyle uğraşır. Trans-Sibirya demiryolu boyunca Ruslar yerleşmiştir. Ukraynalılar, Buryatlar (Moğol ırkından) ve Türkler diğer etnik gruplardır. Az sayıda Finliler de mevcuttur.

Siyasi olarak, Doğu Sibirya 6 büyük bölgeye ayrılır: Bunlar Krasnoyarsk Krai (memleketi), Tuva Otonom Cumhûriyeti, Irkutsk Oblast (bölgesi), Buryat Otonom Cumhûriyeti, Chita Oblast (bölgesi) ve Evenki Milli Sahası (Okrug).Ekonomi büyük ölçüde endüstriye ve hidroelektrik santrallara bağlıdır. Irkutsk, Bratsk ve Krasnoyarsk santrallarından elde edilen gelirler endüstri alanına kaydırılır. Doğu Sibirya, Rusya’nın en önemli alüminyum üretici bölgesidir. Altın, nikel, kalay, tungsten, lityum ve berilyum endüstride kullanılan diğer madenlerdir.

Tarım ürünleri içinde daha çok buğday ve yulaf yetiştirilir. Hayvancılık gittikçe gelişmektedir. Avcılık, balıkçılık ve ormancılık diğer önemli gelir kaynaklarıdır.

1891’le 1916 yılları arasında inşaa edilen Trans-Sibirya demiryolu hattı bu bölgenin de ana hattıdır. Bundan başka Ulan-Ude, Taishet-Ust-Kut ve Çin demiryolları da mevcuttur. Rusya-Çin demiryolu yaklaşık olarak 1160 km uzunluğundadır.

3. Rusya’nın Uzak Doğusu

Uzak Doğu Rusyası bölgesi Pasifik kıyısında, kuzeyde Bering Boğazı ve güneyde Kore arasında yer alır. Yaklaşık olarak 4000 km uzunluğundadır. Yüzölçümü 6.2 milyon km² kadardır. Pasifik Okyanusu, Bering, Oknotsk ve Japon denizleriyle kıtaya girme yapmıştır. Kıyı bölgeler kıyıya paralel olarak dağlıktır. Bölge yedi karakteristik bölgeye ayrılabilir: Mavitime, Amur, Okhotsk, Kamçatka Yarımadası, Chukchi Yarımadası, Sakhalin Adası ve Lena Nehri Havzası.

Rusya Uzak Doğusu çoğunlukla muson ikliminin tesiri altındadır. Doğu Sibirya kaynaklı kış musonları soğuk ve kuru, denizden gelen yaz musonları ise nemli bir hava getirir. Chukchi Yarımadası ise tipik bir kutup iklimine sahiptir. Bölgeden soğuk Kamçatka okyanus akıntısı geçmektedir.

Rusya Uzak Doğusunun kuzey kesimleri tundralarla kaplıdır. Diğer alanların çoğunluğu ormanlarla örtülüdür. Kuzeyde kozalaklı ağaçlar da bulunur. Güney bölgelerde geniş yapraklı ağaçlar daha çoktur. Sovyet Uzak Doğu bölgesindeki bu ormanlarda çok çeşitli türdeki hayvanlar yetişir. Yeraltı kaynakları bakımından çok zengin bir bölgedir. Bureya Havzası ve Vladi Vostok bölgeleri kömür yataklarına sahiptir. Ayrıca kalay, demir, bakır, kurşun ve çinko da çıkarılır.

Nüfûsun % 90’dan fazlası Rus ve Ukraynalıdır. Az sayıda yerli kabileler mevcuttur. 400.000 kadar Yakut Türkleri bu bölgededir. İdari bakımdan yediye ayrılır. Habarovsk Krai, Maritime Krai, Amur Oblast, Sakhalin Oblast, Kamçatka Oblast, Magadan Oblast ve Yakut Otonom Cumhuriyeti.Sibirya’nın iklimi dramatik olarak farklıdır. Kuzey kıyısında (Kuzey Kutup Dairesi‘nin kuzeyi) çok kısa süren yaz mevsimi vardır(yaklaşık bir ay uzunluğunda)

Sibirya’nın bitki örtüsü çoğunlukla tayga, kuzey ucu kenarında tundra kuşağı ile geniş yapraklı ve karışık ormanları ile güney bölgesi.

Hemen hemen bütün nüfus güneyde Trans Sibirya Demiryolu hattı boyunca yaşar. Buradaki iklim “subarctic” olarak adlandırılan genellikle çok soğuk kışları ve kısa ılık yazları ile Köppen iklim sınıflandırmasına giren tanımlama içinde yer alır.[1] Güvenilir büyüme mevsimiyle (bol güneş ışığı ve sonderece bereketli kara topraklarıyla) Güney Sibirya verimli tarıma uygundur.

Sibirya’da yağış genellikle düşüktür. Sadece Kamçatka‘da 500’mm yi aşar. Burada nemli rüzgarlar Ohotsk Denizi‘nden yüksek dağların üzerine akar ve Muson etkisi güney ucundaki Primorye‘nin çoğunda ağır Yaz yağmurlarını üretir. Bölgenin adı çokmış olan çok soğuna rağmen karın yağışı özellikle bölgenin doğusunda genellikle tamamiyle hafifdir.

SİBİRYA’DA TÜRK İSLAM MEDENİYETİ

Sibirya kelimesinin etimolojik söz kökeni henüz tespit edilememiştir. Fakat yorumlamalar dikkate alınırsa bilim adamlarının çoğu kelimenin kökeni için Eski Türkçe kelimelerden tespit edebilmektedirler. Saysız Kar fırtınaları sebebiyle kar tozu süprülmesi, Seber, sübür şeklindeki eski adı da dikkate alınarak Tatar Türkçesinde süpürmek anlamına geldiği belirtilir. Sib (uyuyan), yir (yer, toprak) olarak da Tatar Türkçesinden yorumlayanlar vardır. Aynı zamanda tarihi Türk topluluklarından bazılarında Sibir adı görülür. 13. yy.’da İranlı yazarların eserlerinde “Sebur” olarak geçer. Rus yıllıklarında (kronik) ilk olarak 15. yy.’dan itibaren bu adı günümüz Sibirya bölgesi için kullanıldığını görüyoruz.

Dinler tarihinde Sibirya

Sibirya’da Ortodoks Hristiyanlık, İslam, Tibet Budizmi gibi çeşitli inanışlar vardır [2]. Sibirya’da yaklaşık 70.000 Yahudi‘nin yaşadığı tahmin edilirken [3], buna karşılık 4.000.000 kadar Türk soyundan türlü halklar yaşamaktadır. Müslüman Türk nüfusu azdır. Hakim olan grup ise “Rus Ortadoks Kilisesi”ne ait olan Ruslardır. Her durumda yerli din yüzlerce yıl geriye tarihlenir. Sibirya’nın büyük kara parçası tanrıların farklı yerel geleneklerine sahiptir. Bu örneklerin içerdikleri: Ak Ana, Anapel, Bugady Musun, Kara Han, Khaltesh-Anki, Kini’je, Ku’urkil, Nga, Nu’tenut, Numi-Torem, Numi-Turum, Pon, Pugu, Todote, Toko’yoto, Tomam, Xaya Iccita, Zonget. Kutsal alanlar Baykal Gölü‘ndeki bir ada olan Olkhon‘u içerir.

Sibirya’da ulaşım

Sibirya’daki Petropavlovsk-Kamchatsky gibi pek çok yere Rusya ve Asya’daki diğer büyük şehirlerden karayolu ile ulaşılamaz. Sibirya’ya ulaşmanın en iyi yolu Trans Sibirya Demiryolu‘dur. Trans Sibirya Demiryolu, batıda Mosova’dan, doğuda Vladivostok arasında çalışır. Tren ikinci mevki 4 yataklı kompartmana, birinci mevki 2 yataklı kompartmana ve bir restorana sahiptir. Demiryoluna yakın olmayan şehirlere ulaşımın en iyi yolu havayoludur.

Sibirya’da eğitim

Nikolay Katanov, Hakasya‘lı Türkolog, halkbilimci doğum 1862 Abakan. 19. asır sonunda Sibirya ve Türkistan’a ilmi araştırmalar yaptı. Sibirya Türk kültürü ile ilgili halen en önde gelen bilim kişisi olup Katanov’un özel kitaplığı 1920’de Türk hükümetince satın alınmış, İstanbul Üniversitesi’ne bağlı olarak kurulan Türkiyat Enstitüsü’ne (bugün İstanbul Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü) verilmiştir.

Nüfus

Sibirya bölgesinde en çok nüfuslu şehir Rusya Federasyonu’nun da üçüncü büyük şehri olan Novosibirsk şehridir. Bu şehirde Ruslar çoğunlukta olsa bile Türk soylu halklarda epey bir nüfusa sahiptir.

Sibirya’daki Türk ülkeleri

Sibirya neredeyse tamamen Türk ülkesi konumundadır. Sibirya’nın hemen her yerinde Türk ülkesi veya Türk topluluğu vardır.

Kuzey

Saka, Dolgan

Güney

Yenisey, Hakas, Şor

Sayan Tuva, Tofa (Karagas)

Altay (Oyrat; Tuba, Kumanda, Ku; Teloyt, Telengit)

Çulım

Sibirya’daki konuşulan Türk dilleri aşağıdadır.

Dil Konuşan sayısı Konuşan ülkeler (ve konuşulma sayıları)
Yakutça 360.000 Rusya (Yakutistan Özerk Bölgesi)
Dolganca 5.000 Rusya (Taymir Özerk Bölgesi)
Tuvaca 350.000 Rusya (Tuva Özerk Bölgesi) 300.000, Moğolistan 30.000
Tofaca ölmek üzere † Rusya (İrkutsk Oblastı)
Soyotça ölmek üzere † Rusya (Buryat Cumhuriyeti Oka bölgesi)
Hakasça 65.000 Rusya (Hakasya Özerk Bölgesi)
Altayca 50.000 Rusya, Altay Özerk Bölgesi)
Şorca 10.000 Rusya, Kemerova Oblastı
Çulımca 2.500 Rusya, Kuzey Altay Özerk Bölgesi)

Sibirya Türklerinin Kullandıkları Alfabeler

Sibirya Türkleri günümüzde genel olarak Rusya Federasyonu etkisiyle Kiril Alfabesini kullanmaktadır. Çoğunluğu 20.yy ikinci çeyreğinden itibaren bu alfabeye geçirilmiştir.

HAKASYA ÖZERK TÜRK CUMHURİYETİ

Güney doğu Sibirya’da olan Hakasya Rusya Federasyonuna bağlı özerk bir Cumhuriyetdir. Kuzeyden Rusya, Güneydoğuda Tuva, kuzeydoğuda Krasnoyarsk bölgesi, batıda Dağlık Altay Cumhuriyeti ve Şor Türlerinin yaşadığı Kemerova ile komşuluğu vardır. Hakasya’nın yüzölçümü 61.900 km2 dir. Yenisey Irmağının yukarı kısmında geniş Minusinsk Havzasının batı yarısında yer alır. Başkenti Abakan şehridir.

Yenisey Irmağının kolu Abakan Irmağı bölgenin ortasından geçer. Irmak vadisinin etrafı Karagoş dağları, batı Sayan Dağları ile çevrilidir. Ülkede kurak ve sert bir karasal iklim egemendir. Bu nedenle alçak kesimler bozkırlar ve ormanlık alanlarla kaplıdır. Ama 1954’ten sonra özellikle bakir ve boş topraklarının çoğu tarıma açılmıştır. Dağlar çam, köknar ve ladin ormanlarıyla kaplıdır.

Tarih

Hakaslar, bir Türk boyu olup Güney Doğu Sibirya da yaşamaktadırlar. Hakaslar 1900’lü yıllarda  Sovyetler Birliğine katılmış, 1930 da Özerk bölge statüsüne kavuşmuşlardır. Hakaslar Şamanizm inancına sahiptirler. Hakasların iki bin yılı aşan tarihleri onların bir Kırgız grubu olduğunu göstermektedir. Tanrı Dağı Kırgızlarının dünyaca ünlü büyük destanları Manas da bu tarihi olaydan bahsetmektedir. Manas Destanı’nın anlattığına göre Tanrı Dağı Kırgızları Yenisey bölgesinden bugünkü vatanlarına Manas Han önderliğinde göç etmişlerdir. IXX yüzyıl Çin kaynakları Kırgızlardan “Heges” veya “KieKiaSe” adıyla bahsetmektedir. Sonraki yıllarda Tanrı Dağı Kırgız boylarının Müslümanlaşma ve yaşanılan bölgeler arasındaki mesafenin uzak olması nedeniyle Yenisey Kırgızları’nın ayrı bir kimlik benimsemesini ve Hakas adını kabullenmeleri sonucunu doğurmuştur.

Nüfus Yapısı

Hakaslar eskiden göçebe olarak yaşayan Sibiryalı bir Türk kavmidir. Önceden nüfus yoğunluğu Türklerden yana olmasına rağmen bugün uygulanan politikalar sonucu bölge nüfusunun yaklaşık % 80’ini Ruslar oluşturmaktadır. Toplam nüfusu 500 000 civarında olan Hakas Muhtar Bölgesinin ancak % 10-15’i Türk’tür. 1989 nüfus sayımına göre nüfusları 110.000 olan Hakas’lar başlıca Krasnoyarsk Bölgesel yönetimine bağlı olan Hakas Muhtar Bölgesinde yaşamaktadırlar. Hakasların Kırgız ve Sagay diye iki kolu bulunur. Bunlar dışında diğer Türk boylarında yaşayanlar da vardır.

Hakas Muhtar Bölgesinin idari merkezi Abakan’ın dışında bir de Minusinsk kenti bulunmaktadır. Minusinsk şehri Abakan’a yarım saat uzaklıktadır. Minusinsk Müzesi 1877 de kurulmuş ve daha sonra geliştirlmiş olup Güney Sibirya’nın en büyük müzelerinden birisidir. Bu müzede pek çok Yenisey Taş Yazıtları bulunmaktadır. İlk taş yazıt 1722 de bulunmuş ve buraya konulmuştur. Bundan sonra bu bölge kurganlarında bulunan taş yazıtlar buy müzede toplanmıştır.

Ekonomik Yapı

Temel olarak tarım ve hayvancılığa dayalıdır. Bunun yanında kömür, demir, altın ve mermer madenciliğine ve kereste sanayine dayalı ekonomi dallarlı da gelişmiştir. Tarım ürünlerinde buğday üretimi başı çekmektedir. Bunun yanında diğer tarım ürünleri ve Patates üretimi de iyi düzeydedir. Ayrıca bölgede Yenisey ırmağı üzerinde baraj ve3 hidroelektrik santralleri de bulunmaktadır. Yani bölge kendine yetebilecek özelliklere sahip bir bölgedir.

Dil ve Eğitim Durumu

Bugün Hakasya’da dil olarak Hakasça (Hakas Türkçesi) ve Rusça kullanılmaktadır. Hakaslar Çarlık döneminde zorla Kiril alfabesini kabul etmişlerdir. Sovyet Devriminden sonra Kiril alfabesini bırakıp Latin alfabesine geçmişler, ancak 1939’dan sonra yeniden Rus alfabesini kullanmak zorunda kalmışlardır. Hakasça, Uygurcaya yakındır. Bugün bir yazı diline sahip olan Hakasların dil ve edebiyat enstitüleri mevcuttur. Moğolca ve Çince öğelerin de rastlandığı Hakasça’nın sözcük dağarcığı daha çok ortak Türkçenin sözcüklerinden oluşur. Hakas Alfabesinde Türkiye Alfabesine tamamen uyan harfler vardır. Hakaslar zengin bir halk edebiyatı geleneğine sahiptirler. Türkolog W. Radloff’un Hakas lehçesi edebiyatı ve etnografyasıyla ilgili geniş çalışmaları vardır. Hakasya’da anaokulundan tutunda ilk, orta ve yükseköğretim olarakta bir üniversite bulunmaktadır.

TUVA ÖZERK TÜRK CUMHURİYETİ

Asya kıtasının tam ortasında Sibirya’nın en büyük nehirlerinden biri olan Yenisey nehri havzasında yer almaktadır. Kuzeyde Rusya, kuzey batıda Hakasya,  batıda Gorno- Altay, doğuda Buryat ve güneyde Moğolistan’la komşudur. Başkenti ise Kızıl şehridir. Diğer önemli şehirleri Tuıran, Erzin ve Aktoprak’tır.

Tuva Türklerin ilk yurtlarından birisidir. Tuva Özerk Türk Cumhuriyetinin kuzey kesimlerinde Tomsk, Abakan, Krasnoyarsk şehirleri çevresinde ve bu bölgenin batısındaki Tobol nehrinin kenarında Tümen, Tobolsk, Tara, Barabinsk şehirleri çevresinde pek çok Türk yaşamaktadır. Bunların yanında yukarıda saydığımız iki bölgenin arasındaki Baraba bozkırlarında Baraba Türkleri yaşamaktadırlar. Ayrıca Krasnoyarks ve Novosibirsk arasında Kemerova da da Şor Türkleri yaşamaktadır.

Krasnoyarsk şehri ve etrafında önceden daha fazla Tuva Türk’ü yaşarken, günümüzde buralarad çok az Tuva Türkleri de yaşamaktadırlar. Bunlar Rusların baskısı sonucu Tuva Cumhuriyetine göç etmek zorunda kalmışlardır. Krasnoyarsk içindeki Tanzıbey bölgesinin Tuvaların toprağı olduğu Tuva halkı tarafından hala bilinmektedir.

Tuva cumhuriyetin yüz ölçümü 170.500 km.dir. Ülkenin çoğunluğu ormanlar, dağlar ve bozkırlardan oluşur. Başta altın ve demir olmak üzere bol yer altı zenginliklerine sahiptir. Dağlık olması nedeniyle hayvancılık ve yem bitkiciliği gelişmiştir. Ayrıca bu ülkede sağlık açısından oldukça yararlı çamur kaplıcaları vardır. İklim kışları çok sert karasal iklim özelliğindedir. Geleneksel halk çobanlık, avcılık, balıkçılık ve tarım ile uğraşır. Yazın yurt denen çadırlarda yaylacılık yapılmaktadır.

Tuva’nın nüfusu 400000 yakındır. Bu nüfusun 300.000 yakını Tuva Türk’ü, geri kalan kısmı ise sırası ile Ruslar, Moğollar ve diğerleridir. Sibirya’da en fazla Türk olan Cumhuriyet Tuva’dır. Tuva dışında ise Tuva’da olandan daha fazla Tuva Türkü vardır. En fazla Rusya’da 200.000 olmak üzere, Moğolistan’da 24.000 Tuva Türkü’nün yaşadığı tahmin edilmektedir. Günümüzde Ötüken’e en yakın Türk gurubu Tuva Türkleridir. Ayrıca son dönemlerde Türkiye’de ve diğer Türk devletlerindeki Tuva Türkleri de artmaktadır.

Tuva’da Dil: Tuva halkının dili Tuva Türkçesidir. Tuvaca Türkçenin Sibirya koluna aittir. Tuvaların ilk ulusal alfabesi Göktürk, Turan, Orhun alfabesi olarak da bilinen eski Türk Alfabesidir. 1941’den sonra Kiril harfleri kullanmaya başlamışlardır. Eğitim Rus dili ile yapılmaktadır ancak Tuva Türkçesi ile konuşma oranı çok yüksektir. Tuva’da pek çok ilkokul, ortaokul, teknik okul bulunmaktadır. Tek üniversite ise Tuva Devlet Üniversitesidir. Tuva’da Tuva Türkçesi ile pek çok sayıda kitap, az sayıda dergi ve gazete basılabilmektedir.

Geçmişte Tuva diline Soyon dili, Uranhay dili de denilmiştir. Tuva halkının en önemli destanı olan “Keser” 1963 yılında yayınlanmıştır. Mesela Cumhurbaşkanı Şolban Kara-ool’un adı Tuvacadır. Şolban, çolpan yıldızının adıdır. Kara, siyah demek olup ool sözü de oğul’dur. Tuva Cumhuriyetinin birinci resmi dili Tuva Türkçesi olmasına rağmen Tuva’da Rusya’nın eritme politikası gereğince eğitim-öğretim dili Rusça’dır. Bunda Rusyaya ekonomik bağımlılığın büyük etkisi vardır. Ancak Tuva parlamentosunda genellikle Tuvaca konuşulmaktadır.

Tuva’nın Tarihi: Orta Asya’nın en eski yerli halklarından biri olan Tuva Türklerinin kökeni M.Ö. VIII- III’ n cü asra kadar dayanmaktadır. Yani bu bölge Türkistan’ın kalbi sayılabilir. Tarihi süreçte Hun, Gök-Türk, Kırgız, Moğol, Mançu-Çin ve Rus hâkimiyetinde yaşayan Tuva Türkleri, 1911 yılında isyan ederek bağımsızlığını ilân etmişlerdir.

1914 yılında Rus işgali ve 1917’de komünistlerin iktidara gelmesiyle, 14 Ağustos 1921 yılında Tannu-Tuva Halk Sovyet Cumhuriyeti kurulmuş, 1930 yılında Tuva Halk Cumhuriyeti adını alan Tuva, 1944 yılında tekrar Ruslar tarafından işgal edilerek, SSCB’nin bir parçası olmuştur. Ekim 1961 yılında otonom bölge, SSCB’nin parçalanmasıyla Mart 1991’de Özerk Cumhuriyet olmuştur. Tuva Parlâmentosunda Türkler çoğunluktadır, ancak Rus ve diğer unsurlarda bulunmaktadır.

Dini durum: Diğer Sibirya toplulukları gibi çift dinlidirler. Tuvalılar daha çok Budist ve Şamanist’tirler. Diğer Sibirya toplulukları ise daha çok Hıristiyan ve Şamanist’tir. Şamanizm Tuva Türklerinin tarihi dinleridir ve halen bunu korumaktadırlar.

Komünizm döneminde bu bölgede hem Budizm ve hem de Şamanizm yasaklanmıştır. 1920 li yıllardaki pek çok Budist tapınağı daha sonraki yıllarda yıkılmıştır.  Şamanizm’de din adamı olan Şamanların görevlerini yapmaları yasaklanmıştır. Ancak tüm yasaklamalara rağmen Budizm ve Şamanizm burada günümüze ulaşmayı başarmıştır.

Komünizmin çöküşünden sonra Tuva’da da dini serbesti başlaması ile yıkılan Budist tapınakları yeniden yapılmıştır. Bugün Türk dünyasında Budizm’i resmi din olarak tanıyan tek Türk topluluğu Tuvalılardır. Tuva Budizm’i Tibet Lamaizmine benzer. Tibet Lamaistleri gibi Tuva Budistleri de Dalaylamayı tanrının yeryüzüne gönderdiği olağanüstü güçlere sahip birisi olarak görürler. Bu inanç sisteminde küçük yaşta tapınaklara alınan erkek çocuklar yetiştirlir ve birer Lama olurlar. Lama olduktan sonra tapınaklardan ayrılır ve öğrendiklerini halka anlatırlar. Lama sadece erkeklerden olur. Lamaizm Tuva Ya XVII yüzyılda girmiştir.

Aynı şekilde Budizm gibi Şamanizm de komünizm sonrası gelişmesini sürdürmüş ve Şamanlar bir dernek çatısı altında toplanmışlar ve bir merkezde halkı tedavi işlerine başlamışlardır. Aslında Tuıva’da Şamanizm resmi din değildir, ancak halk arsında Lamaizm’den daha yaygın olarak yaşayan bir dindir. Şamanizm Tuva’da halk arasında Şamanizm olarak değil de eskiden Kam olan kelime Tuva Türkçesi ile Ham olarak yaşamaktadır.

Şamanizm de Şamanların doğuştan getirdikleri yetenekleri olduğuna inanılır. Bu yetenekler üstad şamanlar yanında kalarak ta ilerletilir ve böylece Şamanlar yetişirler. Bu yetenekler babadan oğul’a ya da kıza geçer. Hatta yakını şaman olmayan bir kişide de bu yetenekler olabilir.

Şamanların en önemli görevleri hastaları tedavi etmektir. Tedavide kullandıkları ilaçlar ise ot ve çiçeklerden yaptıkları ilaçlar, balık yağı, hayvanların ödleri gibi maddelerdir. Bunların yanında masaj, ovma ve çekme gibi tedavi yöntemleri kullanırlar.  Bunun yanında doğum ve ölüm sonrası törenleri, dini ve milli törenleri yönetirler. Törenlerde düngür denilen teflerin eşliğinde günün anlam ve önemini uygun sağlık, mutluluk, huzur ve iyilik dileyen şiirler okurlar. Aslında bunlar şaman dualarıdır.

Tuva Türkleri, inanış olarak eski Türklerin dini olan Şamanizm diye bilim adamlarının kabul ettiği Gök Tanrı veya Tengrijilig inancına mensuptur. Burada aslında eski Türklerin dini bir karmaşa vardır. Doğru olan eski Türklerin dini Gök Tanrı dini yani Tengrijilig inancıdır. Ancak anlaşılan bir takım bilim adamları bu Gök Tanrı inancını Şamanizm olarak isimlendirmişler. Bu tabir çok doğru gibi durmuyor. BU konuda araştırmalar gerekir. Bana göre doğru olan Gök Tanrı inancı diye ifade edilmesidir. Çünkü Hunların kurucusu Mete Han ve Göktürk Hakanı Bilge Kağan Gök Tanrı olarak ifade etmekteler ve kendilerini Gök Tanrının yerdeki temsilcileri olarak görmektedirler.

Tuva Türkleri aynı zamanda Budizm dinini de kabul edilmiştir. Çok az sayıda Tuvalı ise Rusya’nın ve başka Hıristiyanların yaptığı misyoner faaliyetler sonucu Hıristiyanlık dinine geçmiştir. Müslümanlar Tuva’da azdırlar. Ancak Türkiye ve diğer Müslüman topluluklar nedeniyle bu sayı gittikçe artmaktadır. 15 Ağustos 1921 yılı Tañnı Tıva Cumhuriyetinin 22 maddelik anayasasından 4.maddede ” Tañnu-Tuva vatandaşları istedikleri dini seçme özgürlüğüne sahiptir. Din görevlileri kendi işlerini yaparlar” denilmiştir.

TUVA gezimiz başkent Kızıl şehrinde başlayacak. Kızıl kutlu su Yenisey ırmağı üzerinde bulunmaktadır. Yenisey nehri Türklerin tarihinde en önemli nehirlerden biridir. Bu nedenle kutlu su olarak anılır. Moğolistan’dan doğan Yenisey nehri Tuva’ya girer. Tuva’nın dağlık bölgelerinden ve Sayan dağlarını geçer ve kuzeye doğru artarak devam eder. Kuzey buz denizine dökülür ve 3800km. uzunluğundadır.

Kızıl Tuva’nın en önemli şehridir ve genel nüfusun 1/3’ü burada yaşamaktadır. Kızıl şehri 1914 yılında kurulmuştur. Asya’nı tam orta noktası olarak algılanır. 1944 yılında ise adı Kızıl olarak değiştirilmiştir. Tuva’nın kültürel başkenti de Kızıl’ dır. Şehrin en önemli yeri ALTMIŞ BATIR MÜZESİDİR. Müze Tuva için savaşmış ve şehit olmuş bahadırların adına yapılmıştır. Müzede eski Türklere ait pek çok Taş Yazıt sergilenmektedir. Bunlar Bengü Taşı Yazıtlarıdır. Bengü Taşı Yazıtları 5-10 satırlı ve sade bir dille yazılmış 5. Yüzyıl yazıtlarıdır. Müzenin yanında Kızıl şehrinin diğer güzelliklerini de keşfedeceğiz ve bir gece orada kalacağız.

Kızıl’dan kara yolu ile Hakasya’nın başkenti Abakan’a gideceğiz. Yol üzerinde 1888’de kurulmuş TURAN şehrini ve şehir müzesini göreceğiz. Bu müzede Amerikan yerlileri Kızılderililerin çadırlarına benzer çadırlar sergilenmektedir. Acaba Kızılderililer Bering boğazını geçerek oraya yerleşen kuzey Türkleri olabilir mi diye insanın aklına sorular geliyor. Bu konuda önyargısız araştırmalar yapılması gerekir. Çünkü M.Ö. bu bölgeden çıkan Türkler dünya’ya 9 büyük akın gerçekleştirmişlerdir. Bunları yapanlar neden Amerika’ya gitmesinler.

Yenisey Yazıtları:

Rusya’da Hakasya, Tuva ve Altay özerk Cumhuriyeteleri içinden geçen Yenisey Irmağı boyunca bulunmuş olan toplam 158 adet Türkçe yazıt kurgan (mezar) ve kaya taşlarından oluşmaktadır. Bu yazıtları ilk olarak inceleyen Finli bilim adamı Heikel olmuştur. Yazıtlar Orhun Alfabesi diye bildiğimiz Türkçe Damgalar ile yazılmıştır. Günümüzde Hakasya, Tıva, Dağlı Altay cumhuriyetleri bölgesinden, Krasnoyarsk ilinden, Lena akarsuyu boyundan, Yenisey, Abakan, Kemçik, Kem, Oya, Elegest akarsuları boyundaki kurganlarda bulunmaktadır.

Bu yazıtların Göktürk yazıtlarından daha önce yazıldığı kabul edilmektedir. Bunlar yalın abartısız bir dille yazılmıştır. Çoğunlukla yazı sahibinin bu dünyaya doymadan ayrıldığını samimi bir dille anlattığı görülür. Orhun yazıtlarıOrhun yazıtlarındaki yüksek heyecan ve lirizmden uzaktır. Kullanılan yazı Orhun Yazıtlarındaki kadar gelişmemiştir. Mezarların dikiliş tarihleri belli değildir.

V. Thomsen Yenisey yazıtlarındaki harflerin daha ilkel olması sebebiyle, alfabenin Yenisey bölgesine Köktürk bengü taşlarından önce, 6. veya 7. yüzyılda ulaşmış olduğu görüşündedir. W. Radloff a göre yazıtlar 7. yüzyıl sonu ile 8. yüzyıl başına; P. M. Melioranski’ye göre ise 5-7. yüzyıllara aittir (Şükürlü 1993: 27). H. N. Orkun ve A. Caferoğlu da harflerin iptidaîliği sebebiyle Yenisey yazıtlarının Köktürk bengü taşlarından önce meydana getirildiğini düşünürler (Orkun 1940: 18; Caferoğlu 1958: 116).

Yenisey yazıtları çoğunlukla Kırgızlara ait kabul edilir. Bunun sebebi, eski Kırgızların bu bölgede yaşamış olmasıdır. Ancak bütün Yenisey yazıtla¬rının Kırgızlara ait olduğu konusunda kesin kayıtlar yoktur. Yazıtların hiçbi¬rinde Kırgızlara aidiyeti belirten bir ifade bulunmamaktadır. Aksine diğer Türk boylarına ait olduğu anlaşılan yazıtlar vardır. Tuba yazıtlarında “Türgiş kavminin içinde ben beğ idim”; Barık yazıtlarında “Altı Oğuz kavminden on üç (yaşımda) ayrıldım” gibi ifadeler geçmektedir(Orkun 1940: 18). Bunlara bakarak Yenisey yazıtlarının çoğunlukla Kırgızlara ait olduğuru; ancak ba-zılarının da Türgiş, Oğuz gibi diğer boylara ait olabileceğini söyleyebiliriz.

Bengi Taş:

Dönüşümü ve döngüyü vurgulayan ebedi yaşamın sembolüdür. Farklı Türk dillerinde Mengütaş, Bengüdaş, Bengütaş olarak da söylenir. Ayrıca anıt anlamına da gelir. Bengi (Bengü/Mengü/Mengi) kavramı sonu olmayan, hep var olacak olan bir varlık anlayışını ifade eder. Bu taş ise sonsuz bir döngü içerisinde ruhların göğe yükselişini simgeler. Kafkasya halklarının Nart destanlarında bir granit taşının içinden mucizevî biçimde doğan Sosurka (Sosuruk) adını taşıyan Nart kahramanının öyküsü anlatılır. Taş gücü ve dayanıklılığı (ölümsüzlüğü) temsil eder. Bu nedenle tüm kalıcı anıtlar ve yazıtlar sağlam taşlardan yapılır. Orhon ve Yenisey Anıtları Türk tarihinin en önemli yazılı anıtlarıdır. Mezarların başına dikilen ve Balbal adı verilen taşlar da Bengütaş’ın farklı bir türü olarak düşünülebilir. Anıtlar dikerek daima anımsanma ve yad edilme arzusu hemen her milletin geçmişine ait çeşitli büyüklüklerde taş anıtların varlığını da beraberinde getirmiştir. Türk kültüründe taşlarla ilgili pek çok söylenti vardır. Yabancılara aldanıp kutsal taşı onlara hediye eden bir hakanın yüzünden ülkenin bereketi kaçar. Bazı kahramanlar ellerinde dokuz köşeli taşla doğarlar. Masallarda cezaların en kötülerinden biri taşa dönüşmektir, böylece insanlar o taşı görüp ibret alırlar. Gökten düşen taşlar sıra dışı özelliklere sahiptir. Kaya üstünde yatmakla gebe kalınacağına dair inanç da bu konuyla bağlantılıdır.

Bengü Taşlar dönemi adı altında Göktürk yazıtları

Göktürk Yazıtları (Orhun Âbideleri) Göktürklerin ünlü hükümdarı Bilge Kağan devrinden kalma yazılı dikilitaşlardır.

Göktürkler çağında Bengü taş edebiyatı diye adlandırdığımız bu edebiyatla, Göktürk kitabeleriTürklerin ilk yazılı edebî metinleri ortaya konmuştur. Bengü taş; ebedî, sonsuz taş demektir. Özellikle kağanların ve devletin ileri gelenlerinin ölümünden sonra, onlar adına bir anıt yaptırmak, Göktürklerde bir gelenek hâlini almıştır. Diktirilen taşlar üzerine kağanlar istediklerini yazmış, bütün milletin ona göre davranmasını istemişlerdir. Bu sözlerin taşlar üzerinde ebedî olarak kalacağını ve Türk milletinin sonsuza kadar bunlardan ders alacağını düşündükleri için diktirdikleri taşlara “bengü taş” adını vermişlerdir. Göktürklerden sonra Uygurlar bu geleneği devam ettirmişlerdir.

Yenisey Irmağı

Yenisey Irmağı (Tuvaca: Ulug-hem),(Rusça: Енисе́й) Arktik Okyanusu’na boşalan en büyük nehir sistemidir. Angara ve Selenga kolları ile birlikte dünyanın en uzun beşinci akarsuyu olma özelliğini taşır. Moğolistan’ın dağlarından doğarak, Sibirya’nın çok büyük bir alanını sulayarak Kuzey buz denizi tarafındaki Kara Denizi’ne sularını boşaltır. Nehir Türkler açısından tarihî önem de teşkil eder, birçok Türk veMoğol devleti bu nehrin kenarlarında kurulmuştur. Türk soylu Tuva Cumhuriyetinin başkenti Kızıl şehri Yenisey akarsuyu kenarında kuruludur.

CHP milletvekili Akar ne dedi?

Kocaeli’nin 11 milletvekili var. Üçüncü yıla girdiler. Önümüzde ki yıl yerel seçimler yapılacak. Siyaset hareketleniyor. Belediye başkanları seçim meydanlarına çıkarken, partili milletvekilleri de onlara destek olacak. Dün gazetemizin konuğu CHP Kocaeli Milletvekili Haydar Akar’dı. Milletvekili sayın akar ile Kocaeli ve Gebze üzerine uzun bir söyleşi yaptık. Gebze ve Kocaeli’nin sorunlarını İzmit lobisinin Gebze’ye karşı tutumunu, Büyükşehir belediyesinin ikinci dönem Gebze’yi ihmal etmesi, eğitim sağlık ve çevre gibi önemli devlet hizmetlerinden Gebze ve Kocaeli bölgesinin hak ettiği payı alamamasını daha bun benzer bir çok konuyu enine boyuna konuştuk. Haydar Akar’ın gazetemize yaptığı çok önemli açıklamaları sizlerle paylaşıyorum. Ayrıca Akar ile yaptığımız söyleşinin video görüntüsünü de internet sitemizden paylaşıyoruz. Sizlerdewww.gebzegazetesi.com adresinden izleyebilirsiniz.

KOCAELİ KÖTÜ YÖNETİLİYOR

Gazetemizi CHP Gebze heyetiyle birlikte ziyaret eden Akar, Kocaeli ve Gebze’nin iyi yönetilmediğini belirterek borçlar üzerinden Büyükşehir Belediyesi’ne yüklendi. Büyükşehir Belediyesi’nin 13 katrilyon borcu olduğunun belirten ve bu alanda OECD ülkeleri arasında en borçlu belediye olduğunu dile getiren Akar, bu borçlara rağmen hiçbir şeyin yapılmadığını söyledi.

İHMAL EDİLİYOR

Üniversite ile ilgili eleştirilerde bulunan Akar, Gebzelilik bilincinin oluşmadığını belirterek bunun için Üniversite’nin gerekli olduğunu, Gebze’nin nüfus ve ekonomik güç olarak bir Üniversiteyi hak ettiğini ancak buna rağmen iktidarın Üniversite kurmamasını eleştirdi. Son yasama döneminde 6 Üniversite’nin kurulması için meclis’ten karar çıkartıldığını hatırlatan Akar, “Gebze’ye Üniversite teklifi verilmemesi çok üzücü. Biz teklif verdiğimiz zaman ‘pay almaya çalışıyorsunuz’ diyerek reddettiler. Ne yazık ki bu kent iyi yönetilmediği gibi, ihmal ediliyor.” Dedi.

BU BORÇ NASIL OLDU?

Büyükşehir Belediyesi’nin nasıl borç yaptığını kimsenin bilmediğini söyleyen Akar, “Bu kent iyi yönetilmiyor. Çünkü Türkiye’ye en çok katkı sunan kent. Ama karşılığını alamıyor. 81 il içerisinde 79.sırada yatırım alıyor. İhtiyacımız var. Okul, Hastane, konut gibi hep artan ihtiyaçlarımızı var. Aldığımız yatırım payı bu ihtiyaçları karşılamıyor. Verilen sözler yerine getirilmiyor. Seçim taahhütlerinin hiç biri yerine getirilmedi. Bunlar yapılmamasına rağmen en borç kent haline geldi burası. Bunu büyükşehir faaliyet raporlarına baktığımız zaman da görüyoruz. Ne yaptınız da bu borç oldu. Nerelere borçlandıklarını bilmiyoruz. “diye konuştu.

GEBZE İYİ YÖNETİLMİYOR

Gebze’nin iyi yönetilmediğini, sanayiye peşkeş çekildiğini söyleyen Akar, Gebze’nin daha çok fabrika ve endüstrinin geleceği hale getirilmeye çalışıldığını vurguladı. OSB’lerin kara ve deniz yollarıyla bağlantısı olmadığını için Gebze’de yaşamın olmadığını ifade eden Akar, “Kente yönelik operasyonlar yapılıyor ama yöneticilerin bunlardan haberi yok. Gebze ile ilgili gündem dışı konuşma yapacağım. Gebze’nin sorunlarına vakıfım. Gebze ile ilgili söyleyeceğim en önemli şey. Gebze’ye mutlaka Üniversite şarttır. Gebze’ye Üniversite kurulana kadar mücadele edeceğiz.”diyerek sözlerini bitirdi.

Türkiye, Suriye ve Mısır üçgeni

Tarihe şahitlik yapmak ve gelecekte yaşadığımız bugünleri başkalarına aktarmak çok önemli. Bugün dünya çok önemli olaylar yaşıyor. Ve yaşamaya da devam edecek. Deyim yerindeyse tarihe canlı şahitlik yapıyoruz. Saddam’ın Halepçe katliamından sonra şimdi de hemen yanı başımızda Suriye’de kimyasal katliam ve soykırım yapılıyor. Sözde medeni geçinen dünya sadece seyirci kalıyor. Mısır’da kan gövdeyi götürüyor. Modern firavunlar çocuk genç demeden vahşet ve katliamlarını canlı olarak dünya sadece seyrediyor. Buz adasında sıkışıp kalan Balinalar için dünyayı ayağa kaldıran uluslararası örgütler Mısır’da yaşananlara sadece seyirci kalıyor. Bu acı manzara karşısında feryat etmek kalıyor. “Ey insanlık neredesin?” İnsanlık bu kadar mı aciz? Yahudi lobisi silah tüccarları biraz daha silah satsınlar. İsrail biraz daha güçlensin, petrol devleri biraz daha para kazansın. ABD ve Rusya biraz daha dünya lideri olarak güç göstersin diye oluk oluk Müslüman kanı akıyor. Modern Firavun Hüsnü Mübarek bile hapisten kurtarılırken halkın oyuyla seçilmiş bir lider, Muhammed Mursi zindanlara atılıyor. İnsanın çıkıp “ey adalet, ey insanlık neredesin?” diye feryadı figan etmesi geliyor.

TÜRKİYE MAZLUMLARIN YANINDA

Türkiye kamuoyu bu noktada ayakta. Toplantılar düzenleniyor, eylemler yapılıyor. Bazıları bu toplantılara iç siyaset diye eleştiri yaparken eylemlere katılanların bazıları ise sırf birilerine şirin gözüklek için oralara gidiyor. Neyin ne olduğunu, işin nereden nereye geldiğini ise maalesef bilemiyoruz. Neden bugünlere gelindi? Ne oldu Mısır ve Suriye’de? Geçmiş neydi? Diğer İslam ülkelerinde neler oluyor? Neden Müslüman kanı akıyor? Müslümanlar hem terörist gösteriliyor hem de vahşetlere kurban gidiyor. Birileri bu yaşananları çok iyi yorumlaması kamuoyuna çok iyi anlatması gerekiyor. Yaşananları çok iyi anlayıp anlatmak için geçmişte neler olup bittiğini çok iyi anlamamız gerekiyor. Türkiye’nin ilk kez  dış politikada yaşanan bu mezalime tavır ve tepki koymasını da iç siyaset malzemesi yapmadan anlamak gerekiyor. Bugün Türkiye’nin genelde dış politikası özelde Suriye ve Mısır politikasını anlayabilmek için 2 bin 200 yıllık Türk-İslam medeniyetinin yazılı kaynaklarına gitmek gerekiyor. 2 bin 200 yıllık yazılı kaynaklara ve Türk askeri tarihinin belgelerine baktığımızda Türk milleti hep mazlumun yanında olmuştur. Zalime dur demiş, hakkı tutup kaldırmış, “bana ne! Neme lazım” demeden doğur bildiği yolda ilerlemiştir.

Ötüken’den Anadoluya, Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Türk zaferler tarihini incelediğimizde Türk milletinin zalime karşı mazlumu desteklediğini görmekteyiz. Bugünlerde geçecek. Mısır’da, Suriye’de sular durulacak. Modern firavunlardan ve zalimlerden hesap sorulacak. Ama, geçmiş unutulmayacaktır. Çünkü herşey kare kare kayıt altına alınıp arşivlendi. Zamanı geldiğinde firavunların ve zalimlerin yaptığının hesabı sorulacak mezalim karşısında suskun olanlar firavunları ve zalimleri destekleyenler yüzleri kızaracak insanlık adına hiç bir şey söyleyemeyeceklerdir.

İÇ SİYASET MALZEMESİ OLMAMALI

Türkiye’nin dış politikasını iç siyaset malzemesinden çıkarmak iktidar ve muhalefetiyle iç siyaset malzemesi yapmadan insanlık onurunu ön plana çıkaran 2 bin 200 yıllık yazılı zaferler tarihimizde ki şeref sayfalarına kaydedecek bir hale getirilmelidir. Gerçekten bugünlerde çok önemli şeylere şahitlik yapıyoruz. Belgeselci ve gazeteci olarak Mısır ve Suriye’de yaşananları kayıt altına alıp belgeselleştirmekteyim. Daha önce Suriye’de çektiğim belgesel ve Mısırla ilgili hazırladığım belgeselin bir bölümünü sizlerle www.gebzegazetesi.com ve www.belgeselyayincilik.com sitelerinden paylaşıyorum.

DAHA ÖNCE NELER YAZMIŞTIK

Bu konuda daha öncede bir çok yazı kaleme aldım. Mısır kan ağlıyor başlıklı yazımda özetle şunları dile getirmiştim: Mübarek Ramazan rahmet ve bereketiyle bütün insanlığı kuşatırken modern firavunlar Mısır’da Müslümanlara kan kusturuyor. Mısır, mübarek Ramazan’a zulüm, kan ve gözyaşı ile girdi. Bugüne kadar iki kez Mısır’a gitmiştim. 1994 ve 2009 yıllarında Mısır’ı gezmiş, belgesel görüntüler çekerek tarihe not düşüp zamana noterlik yapmıştım.

Mısır önemli bir ülke. Arap dünyası, Afrika kıtası ve İslam Coğrafyasının önemli devletlerinden birisidir. Ancak sürekli zulüm, vahşet ve mezalim yaşadı. 1994 yılında Mısır’ı adım adım gezmiş, başkent Kahire’den İskenderiye’ye bir çok coğrafyayı dolaşmıştım. Son olarak 2009 yılında Mısır’ın başkenti Kahire’den Filistin’de ki Refah sınır kapısına kadar gidip Gazze’de ki Müslümanlara Cansuyu adına ilaç götürmüştük. Bu yazınını tümünü http://www.gebzegazetesi.com/Koseyazisi-4322-misir-kan-agliyor.htmladresinden okuyabilirsiniz.

SURİYE’DE YAŞANANLAR

Suriye’de ilgili de daha önce bu köşede yazdığım Türkiye’nin dış politikası ve Suriye yazımda da özetle “Yüzbinlerce insan öldü, yaralandı başka ülkelere gitmek zorunda kaldı. 21 Ağustos 2013 tarihi Suriye ve insanlık tarihi için kara bir leke olarak anılacaktır. Eli kanlı diktatör Esad kimyasal silah kullanarak binlerce kadın çocuk demeden vahşice insanları Şam’da katletti. Saddam Halepçe’de kimyasal silah kullandı diye dünya ayağa kalkmıştı. Ancak bugün Esad’a fazla tepki olmadığı gibi Türkiye’de kamuoyu bile duyarsız. Türkiye’nin önemli gazeteleri bile kimyasal katliamı görmezden geldi. Şam ve Suriye herhangi bir yer değil. Suriye ile ilgili gelen her kötü haber içimi sızlatıyor. Şam’ı Şerif Halep, Humus, Lazkiye ve Busra şehirlerini adım adım gezerek belgesel çekmiş, Suriyeliler ile konuşmuş biri olarak Şam’da İsrail’in işgal ettiği Golan tepelerinden gelerek Şam’a sığınmış 500.000 Türk’ün yaşadığı Golan Türkmen mahallesindeki çocuklar gözümün önüne gelmekte. Bugün Suriye’de 5 milyona yakın Türkmen yaşıyor.400 yıl birlikte yaşadı

Sanal dünyanın çocukları

Çocukluk ne kadar güzel bir şey. Çocuk masum günahsız ve güzelliklerin ta kendisi. Geleceğimizin teminatı ve Ailelerin mutluluk kaynağı çocuk cenabı Allah’ın en büyün nimeti, çocuk sahibi olmak en büyük zenginlik. Birçok aile çocuk sahibi olmak için ne büyük fedakârlıklar yapıyor.

Çocuk deyince içimizde çocukluk yıllarımız hareketlenir. Yaşımız kaç olursa olsun, herkesin içinde çocuk ruhu vardır. Çocukluğumuzu hatırladığımızda mutlu oluruz içimizde bir hafiflik oluşur. Ne kadar güzeldi o çocukluk yılları. Düşe kalka yürüyebilmeyi öğrendiğimiz yıllar yaramazlık yaptığımız yıllar ilkokul yılları gençliğe ilk adım ilk göz ağrıları askerlik iş kurma ve evlilik derken birde bakmışız çocuk sahibi olabilmişiz. Zaman nede tez gelip geçmiş.

Geçmiş kuşak çocukları olarak çok şanslıyız. Biz çocukluğumuzu doya doya çocukça yaşadık her şeyi olduğu gibi gördük ve hissettik. Ama günümüz çocukları bilgi ve bilişim teknolojisi çocukları özetle, sanal dünya çocukları çok şanssız. Onlar çocukluğunu doya doya yaşayamadan sanal âlemde yaşıyorlar. Her şeyleri sanal kızmaları, sevgisi, mutluluğu ama her şey sanal keşke onlarda çocukluklarını doya doya yaşayabilselerdi.

Türkiye istatistik kurumunun çocuklarla ilgili yaptığı geniş bir araştırmayı sizlerle paylaşmak istiyorum. Çocuklarımız sanal dünyanın tehdidi altında. İstatistiklerdeki veriler hem üzücü hem de düşündürücü. TÜİK ‘in çocuklar üzerinde yaptığı istatistik araştırmasında birçok önemli veri var. Bu önemli verilerin bir bölümünü sizlerle paylaşıyorum. Bakın verilerde neler var. Bakın verilerde ne tür veriler varmış.

ÇOCUKLAR VE TEKNOLOJİ

TÜİK verilerine göre Türkiye´de bilgisayar kullanma yaşı ortalama 8 oldu. Cep telefonu kullanma yaşı da 10´a düşerken, her 10 çocuktan 9´unun televizyon izlediği belirlendi.

TÜİK, 2013 yılı Nisan ayında gerçekleştirilen Hanehalkı Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırması´nın kapsamını genişletti. Kurum, ilk defa farklılıkları daha iyi gözlemleyebilmek için 6-10 ve 11-15 yaş grubu ayrımı yaparak; bilgisayar, internet ve cep telefonu kullanımı, kullanım sıklığı ve kullanım amaçları yanında medya ile ilişkilerini de irdeledi ve çalışmanın sonuçlarını kamuoyu ile paylaştı.

ÇOCUKLARIN YARIYA YAKINI HERGÜN İNTERNET KULLANIYOR

Haftalık ortalama internet kullanım süreleri dikkate alındığında, 6-15 yaş grubundaki internet kullanan çocukların yüzde 38,2´sinin interneti 2 saate kadar, yüzde 47,4´ünün 3 ile 10 saat arasında, yüzde 11,8´inin de 11 ile 24 saat arasında, yüzde 2,6´sının da 24 saatin üzerinde kullandığı kaydedildi. 6-15 yaş grubu çocuklar interneti en çok yüzde 84,8 ile ödev veya öğrenme amacıyla kullanırken, bunu yüzde 79,5 ile oyun oynama, yüzde 56,7 ile bilgi arama, yüzde 53,5 ile sosyal medya ağlarına katılma takip etti.

ÇOCUKLARIN GAZETE OKUMA ORANI

Araştırmaya göre 6-15 yaş grubundaki çocukların yüzde 16,6´sı basılı ortamda gazete, yüzde 15,8´i dergi okudu. Aynı yaş grubundaki çocukların yüzde 19,1´i gazeteyi, yüzde 14,3´ü dergiyi hemen her gün okurken, yüzde 10,3´ü gazeteyi, yüzde 16,3´ü dergiyi 2-3 ayda bir okudu. Basılı ortamda gazete ve dergi okuma oranı 6-10 yaş grubu çocuklarda yüzde 9,7 ve yüzde 10,1 iken, 11-15 yaş grubu çocuklarda yüzde 23,6 ve yüzde 21,6 şeklinde sıralandı.

CEP TELEFONU KULLANIM YAŞI 10

6-15 yaş grubundaki cep telefonu kullanan çocukların ortalama cep telefonu kullanmaya başlama yaşı 10 iken 6-10 yaş grubunda ortalama başlama yaşı 7, 11-15 yaş grubunda ise 11 olarak tespit edildi. Cep telefonu kullanım amaçları arasında ilk sırayı yüzde 92,8 ile konuşma alırken, bunu yüzde 66,8 ile oyun oynama, yüzde 65,4 ile mesajlaşma ve yüzde 30,7 ile internete girmek takip etti. Cep telefonu kullanan 6-10 yaş grubu çocukların yüzde 80´i, 11-15 yaş grubu çocukların ise yüzde 62,9´u cep telefonu üzerinden oyun oynarken, 06-10 yaş grubu çocukların yüzde 29,4´ü, 11-15 yaş grubu çocukların ise yüzde 76,2´si mesajlaştı.

 6-15 yaş grubundaki çocukların yüzde 92,5´i hemen her gün TV izledi.

İlim Kültür Tarih Araştırmaları Merkezi (İKTAV)

Tarih nedir? Ve Tarihten ne anlamamız gerekiyor?  Sorusuyla yazıma başlamak istiyorum. Tarihle ilgili birçok şey söylenebilir. Herkes farklı şeyler anlayıp ve anlatabilir. Ancak tarih sadece geçmiş değil ve gelecektir. Tarih bir milletin aynası ve varlık sebebidir. Otuz beş yıllık gazetecilik hayatımda beni en çok keyiflendiren tarih ve kültür araştırmaları ile ilgili belgesel, haber, çalışmalarım oldu.

Otuz beş yıllık gazetecilik hayatımda yazdığım tüm haber ve yazıları içeren Otuz yıllık gazete arşivimizin tüm sayılarını tek tek ciltleyerek adeta Gebze’nin 30 yıllık geçmişinin bilgi ve belgelerini arşivlemiş olduk. Kendimi bildiğim 45 yıl içerisinde satın aldığım kitaplar bilgi ve belge dokümanları tek tek tasnif ederek binlerce kitap ve dokümanın yer aldığı büyük bir kütüphane oluşturduk.

Kütüphanemizde yer alan ve kitap ve belgelerin tek tek tasnifini Gebze’nin yetiştirdiği değerli akademisyenlerden Alper İsmail Biçer üzerinde ciddi çalışma yaparak kütüphanemizde araştırmacıların bilgisine sundu. İlim Kültür ve tarih araştırmaları merkezi adıyla 100m2 kare yer üzerinde araştırmacıların çalışma yapacağı kütüphanemiz şu an açık olup halkın ve kitapseverlerin hizmetine sunulmuştur. Bu kütüphanemizde yer alan kitapların bölümü ve listeleriwww.gebzegazetesi.com ve www.belgeselyayincilik.com sitesinden indirilebilir halde olup kullanıcıların hizmetine sunulmuştur.

Ayrıca İlim Kültür Tarih Araştırmaları Merkezi (İKTAV) kütüphanemiz sanal ortama da taşınarak isteyenler sanal ortam üzerinden kütüphanemiz yayınlarından yararlanma imkânına sahip olacak. Bu yönden çalışmalarımız sürüyor.

BİNLERCE BELGESEL ARŞİVİ

Kütüphanemizde sadece gazete, kitap arşivi değil Türkiye’nin birçok İli dünyanın 75 ülkesi ile ilgili çektiğimiz belgesel görüntüler topladığımız belge ve bilgiler ile video ve fotoğrafları arşivleyerek önemli kültür çalışmasına öncülük etmeye çalıştık. Bugün bu arşivlerimizin tanzim ve tasnifi devam ediyor. Belgesellerin arşiv listesini önümüzdeki günlerde araştırmacıların bilgisine sunacağız.

KOCAELİ’NİN KÜLTÜR HAFIZASI

Belgesel Yayıncılık Devr-i Alem Belgesel TV Programı ve  Gebze Gazetesi bünyesinde faaliyet gösteren İlim Kültür Tarih Araştırmaları Merkezi kütüphanesi, Kocaeli ve ilçeleri ile ilgili yayınlanan birçok kitap ve dokümanı toplayarak arşivledi. Kocaeli’nin adeta kültür hafızası olan kitap ve dokümanlar İKTAV kütüphanesinde araştırmacıların istifadesine sunuldu.

Kocaeli ve  başta Gebze olmak üzere bütün ilçelerle ilgili 30 yıldır araştırma ve çalışma yaparak topladığımız kitaplar ve dokümanlar Kocaeli’nin kültür hayatında da büyük bir boşluğu doldurdu. İKTAV kütüphanesinde en çok Gebze ve İzmit bölgesi ile ilgili kitap ve doküman yer alıyor.

İKTAV Kütüphanesi’ndeki KOCAELİ bölgesi ile ilgili yer alan kitap ve dokümanlar içerisinde Gebze, İzmit, Darıca, Dilovası, Çayırova, Körfez, Derince, Gölcük, Kartepe, Başiskele, Karamürsel ve Kandıra ilçeleri ile ilgili çok önemli kitap, bilgi ve doküman yer alıyor. Kocaeli ve Gebze bölgesi ile ilgili İKTAV kütüphanesinde yer alan kitap ve eserlerin listesiniwww.gebzegazetesi.com ve www.belgeselyayincilik.com sitesinden indirebilirsiniz.

Tarih ve kültür araştırmaları çok önemli bir hizmet olduğuna inandığımız için bu zor meşakkatli görevi yaptığımıza inanıyoruz. Bu konuda çalışmalarımız daha da genişleyecek gelecekte bu çalışmayı bir vakıf haline getirerek İlim ve Kültür araştırma merkezi İKTAV’I köklü bir kuruluş haline getireceğiz. Dünyada en büyük zenginlik bilgiye sahip olmak. Bilginin kaynağı da kitap ve kütüphanelerde. İKTAV kütüphanesi Tüm araştırmacılarımızın hizmetinde. Keşke herkes bu tür kültürel çalışmalar yaparak kubbede hoş seda bırakabilseler.

            KAHRAMAN Grup´tan 30 yılında tarih ve kültür hizmeti…

 

İKTAV kütüphanesinde mevcut kitap listesini görmek ve indirmek için tıklayınız.

Gebze haraç mezat

Bir deyim vardır “Haraç mezat satmak “ Gebze gerçekten yıllardan beri adeta haraç mezat satılıyor. Gebze’nin otuz beş yıllık geçmişinin canlı şahidiyim. Otuz yıldan beri Gebze’nin nerden nereye geldiğini gebzede nelerin olduğunu gazeteci olarak yazıp belgeselleştirerek kayıt altına aldım.

Gebze’nin küçük bir kasabadan bugün devasa büyüklükte büyük bir megakent haline gelmesi Gebze’de sorunların temelini teşkil etmekte. Gebze’de eğitim, sağlık ve diğer hizmetler bir hayli geriden gelmekte iç göç Gebzede nüfus patlamalarına meydana getirmekte. Gebze her geçen gün daha büyük sorunlarla uğraşmakta.

Gebze’de bugün okul yapacak yer yok. Eğitim sorunları hat safhada. Milli emlak Gebze’de bütün kamu yerlerini haraç mezat sattı. Son otuz yıl içerisinde hazine ve orman bakanlığına ait birçok kamu yeri yok parasına ve bazende yasal kılıf uydurarak özel mülkiyet haline geldi.

Buradan yetkililere bir çağrıda bulunmak istiyorum. Otuz yıl önce Orman Bakanlığı ve hazineye ait ne kadar yer vardı bu yerler bugün ne kadar? Kimlere hazine ve orman yeri satıldı. Kamulaştırma kılıfı ile hazineye ait yerler kimlerin eline geçti. Bu yerlerin satışları yasal mıydı? Orman bakanlığına ait ne kadar yer orman tapusundan çıkartılarak özel mülkiyete geçti. Bu konuda açılan davalar mahkemeler yeniden ele alınıp incelenmelidir..

Bugün bu yanlışlıklara devam ediliyor. Sanayi ön plana çıkartılarak vatandaş ve kamuya ait yerler değişik yöntemlerle ele geçiriliyor. Bu yerler üzerinden bazı açık gözler çok büyük rant vuruyorlar. Haksız kazanç temin edilen kamulaştırmalar mercek altına alınmalı vatandaş ve devlete ait yerler üzerinden rant vurgunu yapanlar teşhil edilmelidir.

Bu konuda her gün değişik şikayette meydana geliyor. Balçık köyünde eğitim için ayrılan yüz otuzbeş dönüm yerin takas usulü ile elden çıkarılacağını açıklanması gerçekten üzücü. Milletvekili sayın Mehmet Ali Okur Gebze’yi yakından bilen Gebze’nin nerden nereye geldiğini çok iyi gören birisi olarak bu rant vurgununa dur demeli yüz otuzbeş dönümlük eğitim yeri Gebzenin geleceği açısından muhafaza edilmelidir. TBMM Milli Eğitim Kültür komisyonu başkanı Sayın Fikri Işık Gebze bölgesinin eğitim sorununu çözmek için var gücüyle çalışmalıdır.

Eğitim en önemli sorun olarak karşımıza çıkıyor. Bu konuda iktidar ve muhalefet el ve gönül birliği seferbeliği yaparak eğitim sorununun çözümü için katkıda bulunmalıdır. Balçık köyündeki yüz otuz beş dönüm eğitim yeri ile ilgili Saadet Partisi bakımından düzenlenen basın toplantısı çok önemlidir. Basın toplantısı ile ilgili haberi sizlerle paylaşıyorum.

EĞİTİM ALANLARI KORUNMALI

Saadet Partisi Gebze İlçe Başkanı Nurettin Çelik, eğitim arazileri üzerinden iktidara sert sözlerle yüklendi. Önceki gün düzenlenen toplantıyla gazetemizin pazartesi günü gündeme getirdiği Balçık köyünde ki eğitim arazisinin takas edileceği yönün de ki milletvekili Okur’un açıklamalarına tepki gösteren Çelik, “Hizmet yerine, Rant üretilmesini kabul edemeyiz” dedi. Okur’un açıklamalarına tepki gösteren Çelik, Gebze merkezde bir metre kare eğitim alanının bulunmadığını belirtti.

Kamu arazilerinin borç karşılığı ve takas yöntemiyle değiştirilmesine karşı olduklarını ifade eden Çelik, 135 dönümlük bu alanın değerinin 100 Milyondan fazla olduğunu belirtti.

Köylerinde Büyükşehir yasasıyla mahalle olduğuna dikkat çeken ve Gebze’nin 22 mahalleden ibaret olmadığının altını çizen Çelik, ilçenin genişleme alanlarının kuzeyde olduğunu, Balçık Köyü ve civarının değer kazandığını vurguladı. Bölgede ki bir çok arazinin satın alındığını ve büyük paralar elde edildiğini ifade eden Çelik, 10 yıl sonra milletin nefes almak için kuzeye gideceğini dile getirdi. Çelik, “Ancak burayı da sanayiye verirseniz millet burada nasıl nefes alacak. Bunun altında büyük rant var. Kompleks okul yapılacak bir yeri sanayiye vermek çok yanlış. Biz göreve geldiğimiz zaman bunların sattıkları bütün yerleri geri alacağız.” Diye konuştu.

MİLLETVEKİLİ OKUR VE IŞIĞA BÜYÜK GÖREV DÜŞÜYOR

Evet, haber özetle böyle. Gerçekten bugün okul yapacak yer kalmadı. Gebze bölgesinin nüfusu gelecekte 1 milyonu aştığında sorunlar dahada ağırlaşacak işin içinden çıkılamayacak hal alacaktır. Sorunlar ağırlaşmak şimdiden önlem alınmalı eğitim için bölgemizde seferberlik başlatılmalıdır. Bunun için Mehmet Ali Mehmet Okur T.B.M.M Milli eğitim kültür komisyonu başkanı Fikri Işık’a büyük görev düşüyor.

İlim Kültür Tarih Araştırmaları Merkezi (İKTAV)

İKTAV

İKTAV Kütüphanesindeki kitapların listesi aşağıdaki linklerde mevcut. Excell olarak indirebilirsiniz…

 

Ansiklopedi-Genel Kültür

Atatürk ve Cumhuriyet Yayınları

Balkan Ülkeleri ve Rumeli Bölgesi Tarihi

Çanakkale Kitaplığı

Basın-Gazetecilik-İlletisim Yayınları

Denizcilik ile İlgilili Yayınlar

Dini Yayınlar

Ekonomi Kitaplığı

Eğitim Kitaplığı

Ermeni Araştırmaları Kitaplığı

İl İl Türkiye Yayınları

Kocaeli ile ilgili Yayınlar

Mevlana Kitaplığı

Millî Mücadele Kitaplığı

Sağlık ve Beslenme Yayınları

Sanat – Edebiyat Yayınları

Sarıkamıs Kitaplığı

Siyasi ve Güncel Yayınlar

Spor Yayınları

Tarih Yayınları

Yerel Yönetim ve Belediyecilik

Tarih nedir? Ve Tarihten ne anlamamız gerekiyor?  Sorusuyla yazıma başlamak istiyorum. Tarihle ilgili birçok şey söylenebilir. Herkes farklı şeyler anlayıp ve anlatabilir. Ancak tarih sadece geçmiş değil ve gelecektir. Tarih bir milletin aynası ve varlık sebebidir. Otuz beş yıllık gazetecilik hayatımda beni en çok keyiflendiren tarih ve kültür araştırmaları ile ilgili belgesel, haber, çalışmalarım oldu.

Otuz beş yıllık gazetecilik hayatımda yazdığım tüm haber ve yazıları içeren Otuz yıllık gazete arşivimizin tüm sayılarını tek tek ciltleyerek adeta Gebze’nin 30 yıllık geçmişinin bilgi ve belgelerini arşivlemiş olduk. Kendimi bildiğim 45 yıl içerisinde satın aldığım kitaplar bilgi ve belge dokümanları tek tek tasnif ederek binlerce kitap ve dokümanın yer aldığı büyük bir kütüphane oluşturduk.

Kütüphanemizde yer alan ve kitap ve belgelerin tek tek tasnifini Gebze’nin yetiştirdiği değerli akademisyenlerden Alper İsmail Biçer üzerinde ciddi çalışma yaparak kütüphanemizde araştırmacıların bilgisine sundu. İlim Kültür ve tarih araştırmaları merkezi adıyla 100m2 kare yer üzerinde araştırmacıların çalışma yapacağı kütüphanemiz şu an açık olup halkın ve kitapseverlerin hizmetine sunulmuştur. Bu kütüphanemizde yer alan kitapların bölümü ve listeleri www.gebzegazetesi.com ve www.belgeselyayincilik.com sitesinden indirilebilir halde olup kullanıcıların hizmetine sunulmuştur.

Ayrıca İlim Kültür Tarih Araştırmaları Merkezi (İKTAV) kütüphanemiz sanal ortama da taşınarak isteyenler sanal ortam üzerinden kütüphanemiz yayınlarından yararlanma imkânına sahip olacak. Bu yönden çalışmalarımız sürüyor.

BİNLERCE BELGESEL ARŞİVİ

Kütüphanemizde sadece gazete, kitap arşivi değil Türkiye’nin birçok İli dünyanın 75 ülkesi ile ilgili çektiğimiz belgesel görüntüler topladığımız belge ve bilgiler ile video ve fotoğrafları arşivleyerek önemli kültür çalışmasına öncülük etmeye çalıştık. Bugün bu arşivlerimizin tanzim ve tasnifi devam ediyor. Belgesellerin arşiv listesini önümüzdeki günlerde araştırmacıların bilgisine sunacağız.

KOCAELİ’NİN KÜLTÜR HAFIZASI

Belgesel Yayıncılık Devr-i Alem Belgesel TV Programı ve  Gebze Gazetesi bünyesinde faaliyet gösteren İlim Kültür Tarih Araştırmaları Merkezi kütüphanesi, Kocaeli ve ilçeleri ile ilgili yayınlanan birçok kitap ve dokümanı toplayarak arşivledi. Kocaeli’nin adeta kültür hafızası olan kitap ve dokümanlar İKTAV kütüphanesinde araştırmacıların istifadesine sunuldu.

Kocaeli ve  başta Gebze olmak üzere bütün ilçelerle ilgili 30 yıldır araştırma ve çalışma yaparak topladığımız kitaplar ve dokümanlar Kocaeli’nin kültür hayatında da büyük bir boşluğu doldurdu. İKTAV kütüphanesinde en çok Gebze ve İzmit bölgesi ile ilgili kitap ve doküman yer alıyor.

İKTAV Kütüphanesi’ndeki KOCAELİ bölgesi ile ilgili yer alan kitap ve dokümanlar içerisinde Gebze, İzmit, Darıca, Dilovası, Çayırova, Körfez, Derince, Gölcük, Kartepe, Başiskele, Karamürsel ve Kandıra ilçeleri ile ilgili çok önemli kitap, bilgi ve doküman yer alıyor. Kocaeli ve Gebze bölgesi ile ilgili İKTAV kütüphanesinde yer alan kitap ve eserlerin listesini www.gebzegazetesi.com ve www.belgeselyayincilik.com sitesinden indirebilirsiniz.

Tarih ve kültür araştırmaları çok önemli bir hizmet olduğuna inandığımız için bu zor meşakkatli görevi yaptığımıza inanıyoruz. Bu konuda çalışmalarımız daha da genişleyecek gelecekte bu çalışmayı bir vakıf haline getirerek İlim ve Kültür araştırma merkezi İKTAV’I köklü bir kuruluş haline getireceğiz. Dünyada en büyük zenginlik bilgiye sahip olmak. Bilginin kaynağı da kitap ve kütüphanelerde. İKTAV kütüphanesi Tüm araştırmacılarımızın hizmetinde. Keşke herkes bu tür kültürel çalışmalar yaparak kubbede hoş seda bırakabilseler.