Esir Kamplarında Unutulan Şehitler

  1İsmail Kahraman’ın kaleminden Ana Yurttan, Ata Yurda; Tuva, Hakas ve Sibirya’da  Devr-i Alem..

28 Ağustos 4 Eylül 2013 tarihlerinde  Rusya’nın  Sibirya coğrafyasına gi dip; Yenisey Irmağı, Sayam dağları, Tuva ve Hakas Türk Cumhuriyet lerinin başkentleri Kızıl ve Abakan ile Orta Sibirya Eyaleti’nin Başkenti  Rusya’nın 6. Büyük şehri Krasno- yarsk kentlerinde  Birinci dünya savaşında Sibirya’ya esir götürülen Osmanlı askerlerinin toplu şehitliklerini bulup fatiha okuduk. Devr-i Alem belgesel programı olarak hazırla- dığımız “Ata Yurt’da Esir Kampları” belgeseli ulusal ve bölgesel bir çok tv kanalında  yayınlanacak.

     İSTANBUL’DAN MOSKOVA’YA

    Kültür ve medeniyet tarihimizi araştırmak üzere yine yollardayız bu kez uzaklara gidiyoruz ana yurdumuz Anadolu’dan binlerce kilometre uzaktaki Tanrı, Altay, Tuva, Yenisey sayan dağları Hakas ve Türklerin ana yurdu Ötüken’e doğru yola çıktık. Yol arkadaşlarımızın çoğu Tarihçi değil ,tabip. Prof.Dr. Orhan Gedikli’nin organize ettiği gezide Prof. Sefa Saygılı, Prof.Dr. Sadık Şencan, Beyin Cerrahı Dr. Ali Akben gibi çok değerli dostlarımız var. Moskova üzerinden Sibirya coğrafyasına gideceğiz uçağımız yeşil köy hava limanından havalanırken içimiz kıpır kıpır ediyor. Ata yurdumuzdaki Türklerle görüşmek Altay ve Sayan dağlarından geçip Yenisey ırmağında su içmek ama en önemlisi Sibirya’da unuttuğumuz Türklerle konuşmak anadoludan ana yurttaki Türklere selam götürmenin heyecanı içindeyiz.

Uçağımız 3 saatlik yolculuktan sonra Rusya’nın başkenti Moskova’ya iniyor. Sibirya’nın merkezindeki Hakas Cumhuriyeti’nin başkenti Abakan’a gideceğiz. Uçağımızın kalkışına 10 saatlik bir süre var bu süreyi Moskova’da değerlendirmek istiyoruz hızlı trene binerek Moskova hava limanından Kızıl Meydan’a geçiyoruz. Rusya’nın kalbinin attığı, soğuk savaş döneminde dünyanın gözünün kulağının çevrildiği Kızıl Meydan. Kızıl Meydan’a gidebilmek için birkaç metroya biniyoruz. Moskova demek metro demek yıllarca önce yapılan 3 katlı metrolar adeta Moskova’nın altını bir ağ gibi örmüş. Moskova’nın altı 3 katlı metro sistemiyle yerin onlarca metre altından birbirine bağlanmış. Dünyanın en kalabalık ülkelerinden birisi olan Moskova metroları şehirden daha kalabalık. Metroya binen inen insanlar istasyonun kalabalık hali, gelenler, gidenler. İnsan trafiği Moskova metrosunu canlı bir şehir yapmış. Metro istasyonları resim heykel sanat eserleri ile adeta bir sanat galerisi haline getirilmiş resimler ve heykeller Moskova metrosunun sanat merkezine dönüştürmüş. Moskova metrosunun çeşitli noktalarında ve bir sanat harikası olan resim ve heykellerin belgesel görüntülerini çekiyoruz. Bu metrolar savaşlarda Rusya’ya esir olarak getirilen çoğu Türk Osmanlı coğrafyasından ve diğer ülkelerden tutsak edilen insanlar tarafından yapılmış. Bu metrolarda esirlerin karın tokluğuna çalıştırılması hem savaş suçu hem insanlık suçu. Sadece esirler değil Rusya kendi ülkesindeki kırım  Tatarları ve Ahıska Türkleri gibi Müslüman ve Türk unsurları kendi yurtlarından sürerek bu tür ağır işlerde çalıştırmışlar. Metroda Kızıl Meydan’a giderken bu gerçekleri de düşünmeden edemedik .

Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında bir insanlık dramı yaşandı. Onlarca milyon insan  öldü. Yüzbinlerce asker tutsak edilip metro, demir yolu inşaatları kömür madenleri ve fabrikalarda çok ağır işlerde çalıştırıldı. Moskova metrosunda bu acı gerçekleri düşünerek yolculuk yaptım. Moskova metrosu inşaatında acaba kaç esir öldü?  Kaç masum insan hayatın baharında canından oldu.

MOSKOVA METROSU VE  KIZIL MEYDAN’DAYIZ

Moskova-kizil-meydan-tarihi-kiliseMoskova Kızıl Meydan’a geliyoruz. Elimizde kamera ve fotoğraf makinamız belgesel görüntüler çekiyoruz. Kızıl Meydan’da festival düzenleniyor. Işıklar ve hareketli görüntüler… Kendimizi Kızıl Meydan’ın ortasında festival alanında buluyoruz. Kızıl Meydan’a kurulan platformda müzik eşliğinde atlar adeta dans ediyor. At gösterisi,müzik eşliğinde atların geçit resimleri, bayan ve erkek jokeyler ve atların hareketleri Kızıl Meydanı şenlendiriyor. At gösterilerinin çekimlerini yaptıktan sonra Lenin’in mezarının bulunduğu yerin önüne geliyoruz. Ancak etraf demir çitlerle kapatılmış. Uzaktan Lenin’in mezarının belgesel görüntülerini çekiyoruz. Kızıl Meydanın amblemi olan tarihi kilisenin önünde belgesel çekimlerimizi sürdürüyoruz.  Bu kilisenin kültür ve medeniyet tarihimiz açısından çok ayrı yeri var. Çünkü 1552 yılında Kazan Hanlığı Ruslar tarafından işgal edilerek yıkılır. Tataristan’ın başkenti Kazandaki Kul Şerif Camii de Ruslar  tarafından yıkılır ve Kul Şerif camiinin taşları Moskova’ya getirilerek bu tarihi kilise yapılır. Kilisenin bu tarihi gerçekleri düşünerek belgesel çekimlerimizi Kızıl Meydan’da tamamlıyor ve Sibirya’daki Hakas Türk Cumhuriyeti’nin başkenti Abakan’a gitmek üzere Moskova havalimanına geliyoruz

   ATA YURTLARIMIZ OLAN SİBİRYA  YOLUNDA…

 Moskova hava limanından Rus hava yollarına ait uçakla orta Sibirya’nın eyalet merkezi Hakas Türk Cumhuriyetinin başkenti Abakan’a gitmek üzere Sibirya yolculuğumuz başlıyor. Uçağımız gece saat 0:2 sıralarında yağmurlu bir hava da Sibirya’ya doğru uçuşa geçiyor. Sibirya coğrafyası Rusya’nın nerdeyse 3’te 2’sini kaplamakta. Batı, Orta ve Uzakdoğu Sibirya Rusya’nın en büyük toprak parçası Rusya’nın bir başından diğer başına 13 saatlik zaman farkı var. Bizim yola çıktığımız Hakas Türk cumhuriyetinin başkenti Abakan ile Moskova arasında 5 saatlik zaman farkı olduğunu söylersek Rusya’nın ne kadar büyük olduğu daha iyi anlaşılır.

  Moskova Abakan arası uçakla ortalama 5 saat. Saatler süren Uçak yolculuğu sıkıcı. Ancak ben elimdeki bilgiler ve araştırma notlarını okuyup inceliyorum. Uçağımızın penceresinden gün doğumunu ve Sibirya coğrafyasının manzarasını çekerek Hakas Türk cumhuriyetinin başkenti Abakan’a iniyoruz. Vakit çoktan öğleye yaklaşmış. Abakan havalimanı terk edilmiş. Adeta savaştan çıkmış harabe bir görünümde. Burada sanki zaman durmuş hiçbir modern yok. Hava limanından valizlerimizi alarak şehir merkezine gitmek üzere otobüse binerken hayretimiz bir kat daha artıyor. 11 kişilik ekip için tam 45 kişilik otobüs tahsisi yapılmış. Sibirya’da kaldığımız süre içinde en küçük yere bile bu otobüs ile gidiyoruz. Hakas Cumhuriyeti’nin başkenti Abakan şehir merkezine yaklaştıkça hava limanındaki metruk halden eser yok. Abakan şehri havaalanına göre daha bakımlı daha güzel. Lenin caddesi üzerindeki Abakan otelinde konaklıyoruz. Otelde kısa bir istirahatten sonra Abakan rehberimiz eşliğinde şehir turuna başlıyoruz.

   BENGİTÜRK YAZITLARI’NIN  BAŞKENTİ  HAKAS

Abakan-yenisey-yazitlari Sibirya deyince soğuk akla gelir, ancak etraf sıcak. Eylül başı olmasına rağmen güneş oldukça yakıcı. Park ve  caddelerdeki Bengü Taşı Yazıtları’nın belgesel görüntülerini çekiyoruz. Kültür ve sanata Hakas Türkleri büyük önem veriyor. Hemen belirtelim Hakasların sayısı çok azalmış. Rusya asimilasyon yaparak Hakasları eritmiş. Stalin döneminde Hakaslar şehirlerden köylere sürülmüş. Adı Hakas ama bugün Hakasların nüfusu %15 i geçmiyor.

Bale gösterisi yapan öğrencilerin görüntülerini çekiyoruz. Hakas Parlamento Binası önünde belgesel görüntüleri çekerek Abakan’daki gezimizi sürdürüyoruz. Abakan gerçekten gelişmiş ve güzel bir şehir. Modern binalar geniş cadde ve parklar. İnsanların şehirdeki hareketleri şehrin güvenilir olduğunu gösteriyor. Şehri gezerken birkaç Hakaslı hanımefendi ile konuşuyoruz. Hakaslılar ile az da olsa Türkçe anlaşabiliyoruz. Bizim Türkiye’den İstanbul’dan geldiğimizi öğrenince Hakaslıların gözü bir başka gülüyor. Hakaslılar Türkiye ve İstanbul’a büyük ilgi gösteriyorlar.

Abakan Nehri ile, ünlü Yenisey Nehri Abakan’da birleşiyor, Abakan Nehri köprüsü üzerinde belgesel çekimleri yaparak Abakan ve Yenisey Nehri vadisine hakim bir tepeye çıkıyoruz. Abakan şehri ve Yenisey Irmağı bu tepeden bir başka gözüküyor. Biz belgesel çekimlerimizi yaparken Abakanlı gelin ve damatlar hatıra fotoğrafı çekmek üzere buraya geliyorlar kendileri ile söyleşiler yapmaya belgesel görüntüleri çekmeye çalışıyoruz. Aile bireyleri ve yakınlar hatıra fotoğrafı çekiyorlar damat ve gelin ellerinde şampanya şişeleri yere atarak kırıyorlar. Gelin ve damatlarla bu tepe farklı manzara sunuyor.

 ABAKAN’DA TÜRK TARİHİNİ YAŞIYORUZ

Abakan şehrindeki gezimizi sürdürürken bir kilisenin önüne geliyoruz. Bölge Şaman ve Budist inancına sahip olmasına rağmen Ruslar gerek çarlık gerekse Sovyet döneminde Ortodoks Hristiyanlığı ön plana almışlar. Hakas Türklerini eritmek için Şaman geleneğini yasaklamışlar. Hristiyan olmaları için baskılar yapılmış hatta papazlar öncülüğünde Hakaslar Hristiyan olmaya teşvik edilip Hristiyan olanlardan vergi alınmayarak Hristiyanlık baskısı sürdürülmüş. Bugün İslamiyet üzerinde bölgede büyük baskılar uygulanıyor. Abakan’da Müslümanlar olmasına rağmen bir tek  camiinin olmaması İslamiyet üzerine ne kadar ciddi baskı olduğunu gösteriyor. Hakas’ın başkenti Abakan’da bir çok park var bu parklar içerisinde en dikkat çekeni Rüya Parkı. Rüya parkı adeta bir tabloyu yansıtmakta. Değişik türden ağaç ve çiçekler Hakas geleneklerini yansıtan motifler ve sanat eserleri ile Hakas kültür parkı haline getirilmiş.

  Rüya Parkı’nda belgesel çekimlerimizi tamamladıktan sonra akşam yemeği için otelimize geliyoruz. Yemek tıpkı Anadolu kültürüne göre hazırlanmış. Salata meyve ve özellikle üstü hamurla kapatılmış sebzeli tavuk güveç. Yemek masamız hem göz hem de damak ziyafeti sunuyor. Gerçekten çok güzel bir sofra. Fakat sabah kahvaltısı bölgenin ne kadar geri kaldığını gösteriyor otelde verilen kahvaltı fişlerinin belli bir değeri var elma veya diğer özel şeyler tek tek tartılarak ücreti alınarak veriliyor. İki parça ekstre ekmek ve 1 elma için 1 dolar karşılığı 35 ruble ödeyerek 1 dolara elma yiyoruz. Kahvaltıdan sonra Tuva’nın başkenti Kızıl’a gitmek üzere yağmurlu ve sisli bir havada  yola çıkıyoruz .

TUVA’NIN BAŞKENTİ KIZIL’A GİDİYORUZ

yenisey-irmagiHakas Cumhuriyetinin başkenti Abakan’dan Tuva Cumhuriyetinin başkenti Kızıl arasındaki mesafe yaklaşık 500 km. Hakas Cumhuriyeti’nin başkenti Abakan’dan yola çıktık. Geniş ovalar, buğday tarlaları, tipik Sibirya köylerinden geçiyoruz. Abakan ve Yenisey Irmağı üzerindeki köprülerden geçerek Hakas Cumhuriyetinin tarih ve kültür kenti olan Minusinsk şehrinden geçeceğiz. Burası arkeoloji müzesiyle dünya tarafından tanınıyor.

Abakan Çayı ve Yenisey Irmağı sularının toplandığı havzalarda geçerek Minusinsk şehrine geliyoruz. Gerek Abakan’daki tarih müzesi gerekse Minusinsk Arkiyoloji  müzesinin daha sonra ziyaret edeceğiz. Minusinsk şehri sanayi kuruluşları ile devrimdir. Şehir girişinde büyük bir doğalgaz çevrim santrali bulunuyor.Yol üzerindeki Türkiye haritası ve Türkiye bayrağı burada Türk iş adamlarının olduğunu gösteriyor. Şehirden geçerek bozkırda yolumuza devam ediyoruz. Ovalar ve yeşil tarlalar, buğdaylar eylül ayı olmasına rağmen daha yeni olgunlaşmış. Sibirya’nın köy evleri  benim çok ilgimi çekiyor. Tek katlı, ahşap, dik çatılı tipik evlerden oluşan Sibirya köyleri mavi pencereleri ile yemyeşil ormanlık alan içerisinde muhteşem bir tabloyu yansıtıyor. Otobüsümüzün penceresinden tipik Sibirya köylerinin belgesel görüntülerini çekiyoruz.

 SAYAM DAĞLARINDA MOLA ZAMANI

  Tuva yolu üzeri Sayam dağları eteğinde  ormanlık alan içerisinde kısa bir mola veriyoruz şiş kebap yapılan çay satılan mola yerinde benim ilgimi en çok seyyar satıcılar çekiyor. Rus ve Hakas bayan seyyar satıcılar şifalı otlar, çerez türü fındık, fıstık içi ve kavanozdaki balları mola yerindeki müşterilere satmaya çalışıyorlar. Satılan eşyalar arasında ardıç ağacının dalları ilgimi çekiyor. Bu dallar tütsü olarak evlerde ve iş yerlerinde kullanılıyormuş. Satış yapan Hakas Türkü hanım bize ardıç dallarını yakarak bir gösteri de yapıyor. Mola yerinde ahşaptan yapılan tuvaletlerin kapılarının olmaması bölgenin ne kadar ilkel şartlarda yaşadığını gösteriyor.

Mola yerinden çıktından sonra artık sayan dağlarına doğru tırmanıyoruz. Hakas ve Tuva cumhuriyetleri arasındaki sayan dağları değişik ağaç türleri ve yüksek zirveleriyle muhteşem manzara sunuyor. Virajlardan, kıvrım kıvrım dar yollardan geçerek sayan dağlarının zirvesine çıkıyoruz. Zirveden sayan dağlarının adeta doruklarını oluşturan sipsivri kayalar, dağdaki ağaç türleri özellikle zirvedeki uzun kar tüneli eylül ayının başı olmasına rağmen hala Sayan Dağlarındaki kar kütleleri, dağlardan coşkuyla akan sularıyla muhteşem bir manzaraya sahip.

Zirvede kısa bir fotoğraf ve belgesel çekimi molası veriyoru. Artık sayan dağları zirvesinden inişe geçeceğiz. Tam zirvede şaman geleneğine uygun çok sayıda bez ve çaput ağaçlara bağlanmış. Ayrıca zirveye bir de küçük bir kilise yapılmış kilisenin tam karşısında ise Budist ve Şaman anıtı bulunuyor. Sayan Dağı’nın zirvesinde belgesel görüntüler çekip muhteşem bir krater gölünün manzarasını seyrederek ikinci mola yerimize geliyoruz.

Zirvedeki ahşaptan yapılmış evler kayak merkezi dinlenme tesisleri ve envai çeşit çiçek ve bitkilerle Sayan Dağları Milli Park haline getirilmiş. Dağın zirvesinden çağlayarak akan kaynak suyundan kana kana içerek bölgenin belgesel görüntülerini Devri Alem kameralarına kaydediyoruz.

SAYAM DAĞLARIN’DAN TUVA BOZKIRLARINA

  Tuva’nın başkenti Kızıl’a doğru yolumuz devam ediyor. Sayam dağlarının zirvesinden inişe geçiyoruz. Kıvrılan yollar, yol üzerindeki köylerin Yenisey Irmağı’nın kollarının oluşturduğu dere ve çaylar ama en önemlisi zengin ağaç çeşidinin oluşturduğu Sayam Dağlarındaki  köknar ve çam ağaçları bizlere eşlik ediyor. Bölgede daha önce çıkan yangın tüm ormanı kül etmiş yanan orman yeni yeni kendine geliyor ve yanan yerlerde yeni ormanlar oluşuyor.

Uzun bir yolculuktan sonra bu kez Tuva Türk Cumhuriyeti’nin sınırına geliyoruz. Orta Asya'nın merkezini gösteren Tuva'daki anıt önünde ekibimizle hatıra fotoğrafı çekildikZirvede bir yer bizi Tuva yazısının bulunduğu büyük bir anıt karşılıyor. Kaptanımız burda da fotoğraf ve belgesel çekimi molası veriyor. Tuva Anıtı’nın karşısında Şaman anıtı yer alıyor. Kızıl derililerin çadırlarına benzeyen Şaman anıtında paralar, bez parçaları, değişik yazıların yer aldığı bez levhalar asılmış. Bizim dışımızda insanlar buraya gelip şaman anıtının etrafında dönüyorlar. Anıtın hemen karşısında ise Tuvalı köylüler ormandan topladıkları mantarları satıyorlar. Orta yaşın üzerinde eşleri ile birlikte mantar satan Tuva erkekleri kendilerinin soğuktan korumak için adeta yorganlara bürünmüş gibi çekim yapmak üzere kameramızı  çalıştırdığımızda Tuvalı hanımlar yüzlerini gizliyorlar. Sorularımıza hiç cevap vermeyip sadece yüzlerini gizleyerek gülüyorlar. Kovalardaki mantarlar ise tıpkı Anadolu’daki mantarlara benziyor.Mantar satan Tuvalıların da görüntülerini çekip Tuva’nın başkenti Kızıl’a doğru devam ediyoruz.

Orman ve dağlık alanlar artık geride kaldı. Uçsuz bucaksız Tuva bozkırları bizleri karşılıyor. Bozkırın muhteşem manzarası çıplak Tuva yayla dağları adeta göz ve gönül ziyafeti sunuyor.

TUVA GİRİŞİNDE  RUS POLİSİ KONTROLÜ

Yenisey ırmağı sahilindeki 400 bin nüfuslu Tuva Türk cumhuriyeti Azerbaycan’dan sonra Türkçe anlaşabileceğimiz konuşmaları Türkçe’ye benzeyen Budist ve Şaman Türk topluluğu. Ancak tarih boyu hep bağımsızlık mücadelesi vermişler. Bugün de bağımsızlık mücadelesi vermeye devam ediyorlar. Rusya Tuva Türklerinin bağımsızlık mücadelesinden çok rahatsız. Aracımız Tuva girişinde polisler tarafından durduruldu. Bir polis memuru önce şoförümüzün pasaportunu kontrol etti. Rus şoförümüz bizim Türk turist olduğumuzu söyledi ancak bu kez polis memuru vizelerimize baktı. Türklere vize uygulanmadığını polis memuruna güçlükle anlatabildik. Uzun bir bekleyiş ardından pasaportlarımızdaki numaraları ve Moskova havalimanındaki bize verilen turistlik belgelerindeki numaraları tek tek elden bir deftere yazılıp pasaportlarımız tarafımıza verilerek Tuva cumhuriyeti girişimize izin verildi. Deyim yerindeyse Rusya da vize yok ama bir anlamda Tuva girişinde vize almış olduk.

 Artık sağ ve sol tarafımızda uçsuz bucaksız bozkırlar ve Tuva Türk cumhuriyetinin yayla dağları arasında yolculuğumuza devam ediyoruz. Muhteşem bir bozkır, bozkır ortasındaki küçücük çadırlar ve tipik evler, ot balyaları, hayvan sürüleri bozkırın ortasında güzel manzaralar oluşturuyor.

 TURAN ŞEHRİNDE TURAN TARİHİNİ YAŞAMAK

Tuva Türk Cumhuriyeti’nin en önemli şehirlerinden birisi Turan şehri uzaktan yeşil bir vadi. Tipik Sibirya evleri ile göz ve gönlümüzü okşadı. Adeta bize “hoş geldin” dedi. Burası Turan şehri. 150 yıl önce kurulmuş bir şehir Turan şehrine giriyoruz. Kavak ağaçları, değişik meyve ağaçları, tipik mavi pencereli Sibirya evleri, devlet ve hükümet binaları Tuva Türklerinin Tuva Türkü çocuklarının görüntüleri eşliğinde Turan şehrini geziyoruz. Turan şehrindeki Turan Müzesi’ne geliyoruz. Ancak müzenin kapısı kapalı.

Müzenin yanındaki büfede ise Tuva Türklerinin işlettiği bir dükkana giriyoruz. Dükkanda Türkçe konuşarak satış yapan 2 Tuva bayanın görüntülerini çekiyoruz. Turan şehrinde fırından ekmek satın alacağız ancak fırının kapısı demir korkuluklarla kapalı. Sadece ekmeğin alınabildiği küçücük bir tahta kapalı pencereye vurarak kafamızı uzatıp ekmek satın alıyoruz. Çünkü bölgede millet aç ve fırına saldırmasınlar diye büyük önlem almışlar. Buradan tanesi Türk parası ile 2 lira karşılığında üç ekmek satın alıyoruz. Türkiye’den getirdiğimiz peynirleri de ekmeğin içine koyarak otobüste peynir ekmek ziyafeti sunuyoruz kendimize. Türk peyniri ile sıcacık Tuva’nın Turan şehrindeki fırından satın aldığımız  ekmeği yerken binlerce yıllık Türk tarihi  gözlerimizin  önün’ den bir sınama şeridi gibi geçiyordu.

TUVA’NIN BAŞKENTİ KIZIL’DAYIZ

tuvali-gelin-damatTuva Cumhuriyetinin bozkırlarındaki yolumuza  devam ediyoruz. Başkent Kızıl’a gidiceğiz. Sonbahar bölgeye yeni gelmeye başlamış. Uzun Sibirya soğukları için kış hazırlıkları devam ediyor ve bozkırların ortasından Tuva nın başkenti kızıl bir tabloyu andırırcasına karşımıza çıkıyor ve Yenisey ırmağı kenarındaki kızıla geliyoruz, önce kızıla hakim bir tepeye çıkıyoruz. Şehir ve Yenisey ırmağı buradan muhteşem gözüküyor, belgesel çekimlerine başlıyorum. Bu sırada Tuva Türkü bir çift aileleri ile birlikte tepeye geliyorlar. Tuvalı gelin ve damat objektiflerimize gülümsüyor ve gelin hanım Türkçe “çok seviyorum” cümlesini söylüyor. Ardından bir Tuvalı kız bize “hoş geldiniz. Türkiye’den mi geldiniz” diye Türkçe hitap ediyor. Bir delikanlı ise “Türkiye’yi çok seviyoruz” derken Türkçeyi Türk kolejinde öğrendiklerini söylüyorlar. Bugün Tuva Türk koleji kapalı. Sovyet yönetimi 2002 yılında koleji kapatmış ama kolej önemli hizmetler yapmış olacak ki bugün Tuva’da çok sayıda Türkçe bilen Tuvalı var. Tuvalılarla sohbet ediyor belgesel çekimlerimizi sürdürüyoruz.

Tuva’nın başkenti Kızıl bu zirveden çok muhteşem gözüküyor. Kıvrım kıvrım Tuva’nın başkentini kuşatan Yenisey Irmağı ve Tuva’nın muhteşem manzarası adeta bizi ihtişamlı Türk tarihine götürüyor. Kızıl şehri ve Yenisey Irmağı birbirleri ile o kadar uyumlu ki adeta et tırnak olmuşlar. Yeşillikler içerisinde başkent kızıl uzaktan bize el sallarken biz de bir sevgiliye kavuşmanın heyecanı ile Yenisey Irmağı üzerindeki köprüden hızlıca geçip Kızıl şehrine giriyoruz. Kızıl şehrinin girişinde geniş bir meydan ve çiçekle büyük bir yıldız yapılmış. Rengarenk çiçekler adeta ihtişamlı Türk tarihini yansıtıyor

Kızıl’daki İlk  Durağımız 60 Yiğit müzesi

 Tuva Türk Cumhuriyeti’nin başkenti Kızıl’da ilk durağımız  60 Bahadır Ulusal Müzesi. Tuva gezimizin ‘highlight’ı. Müzede hem birkaç yıl önce taşınan arjan-2 hazinesini göreceğiz hem de yıllardır bu müzede sergilenen balbalları ve minik yazıtlı taşları inceleyeceğiz .Kızıl müzezsini gezmeden daha önce bu bölgede arştırmalar yapmış  Faruk Pekin beyin   29 Temmuz 2013  tarihli Hürriyet  gazetesi seyahat  ekinde yer alan   yazıyı  sizlerle paylaşmak istiyorum .

TARİHİ DEĞİŞTİREN 20 KİLO ALTIN

Arjan, İskitlere ait kurganların bulunduğu Kağanlar Vadisi’ndeki yerin adı. Sibirya Türklerinin dilinde arjan şifalı su, kaynak suyu anlamına geliyor. Arjan-2 kurganı 80 metre çapında 2 metre yüksekliğindeki bir höyük. İlk kez 1997’de incelenmiş. 2001-2003 yıllarında bir Rus-Alman altın parçadan oluşuyor. Toplamı 20 kilo. M.Ö 7 inci yüzyıla ait olduğu belirtilen parçaların tüm İskit ,kazı heyetince yapılan kazıda “21” inci yüzyılın en büyük arkeolojik keşfine sahne olmuş. Mezardaki kadın ve erkekten her birinin giysisi yaklaşık 5 bin altın parçadan oluşuyor. Toplamı 20 kilo. MÖ 7inci yüzyıla ait olduğu belirtilen parçaların tüm İskit tarihini değiştireceği belirtiliyor. Kurgandaki diğer mezarlarda 14 at kemiği ile hançerler, baltalar, ok uçları, aynalar, boncuklar, kürk ve keçe parçaları ele geçirilmiş.

Kalıntılar müzede yüksek güvenlikli odada sergileniyor. İçeri girerken her türlü eşyanız cep telefonları fotoğraf makineleri dışarıda bırakılıyor altın hakan pantolonu ve kadın saç iğnesi özellikle aklımızı başımızdan alıyor. Bu çok ince maden işçiliği göçebe-savaşçı Türklerin madencilikte neden çok mükemmel olduklarını da gösteriyor. Sersemlemiş halde müzenin kapalı alanından çıkıp açık havada sergilenen balbalları runik harfli yazıtlı taşları ‘tamgalı’ taşları görmek için aşağı iniyoruz. Atalarımızın kültür öğeleri ayrı bir heyecan veriyor. Müzeden sonra Kızıl’daki en ilginç yerlerden Şaman Kliniği’ne gidiyoruz. Esas klinik tek katlı çok odalı ahşap bir bina ile bir avludan oluşuyor. Stalin döneminde “Şamanlar (kam) ciddi baskı görmüş, öldürülmüş. SSCB’nin dağılmasından sonra yeniden ortaya çıkıp, Şaman klinik etrafında bir araya gelmişler. 1931’de Tuva’da yaklaşık 750 şaman varmış. Bugün 50 dolayında.

ŞAMAN KLİNİĞİNDE FAL VE TERAPİ

Klinikte Şamanlar başvuranları hastalıktan kurtarmaya çalışıyor, el falı bakıyor, gelecek okuyor. Şaman törenleri (kamleniye) gerçekleştiriliyor. Bize de Şamanizm’i anlattılar. Özel davulu, tokmağı giysileri, törenleri hakkında bilgi verdiler. O akşam Yenisey kıyısında bağımsız yurtlardan oluşan bir konaklama tesisine gittik. Bize orada önce Alaş grubu mükemmel bir gırtlak şarkıları konseri verdi ardından bir şaman töreni izledik.

Şaman geldi, önce kutsal bir mekanda dua etti. Ardından elindeki ayı pençesiyle tek tek hepimizi kutsadı, iyi ruhlara çağrı yaptı. Ardından ateşin yanında davulu çalarak esrime çabasına girişti. O sırada gökte görünen hilali işaret ederek onu görünmesini törenin başarılı geçeceğine bir işaret olduğunu bildirdi. Tören sonunda onunla birlikte ateşin etrafında döndük son derece etkileyiciydi.

Ertesi sabah günümüzün en büyük Şamanı kabul edilen Manguş Kenin- Lopsan ile görüştük. Bu inanılmaz görüşmenin ardından bir Tuva evini ziyaret için yola çıktık önce ünlü çoban heykelini gördük. Yolun bir yerinde çok sayıda çaputlu ağaç vardı. Kutsal yer olduğu anlaşılıyordu bizi yerel giysili genç kızlar karşıladı. Ağaca bağlamamız için bez verdiler hep birlikte ağaca çaput bağladık.

Ziyaret ettiğimiz büyük yurt içinde bize günlük yiyeceklerinden örnekler sundular. Bir sanatçı gırtlak şarkıları söyledi. Atlarla gösteri yaptılar kementle at yakaladılar Tuva güreşi (güreş) örneği sergilediler. Bir günlük olağan bir Tuva yaşantısını izledik yeşil yaylarındaki büyük hayvan sürüleri son derece ilginçti.

KRUPSKAYA İLE LENİN BURADA EVLENMİŞTİ

Geriye dönmek için Abakan’a giderken iki yere daha uğradık. Krasnoyarsk bölgesindeki Şusenskoye ile  Minusinsk kenti ilki Lenin’in sürgün edildiği yer. Nadej’da Krupskaya ile orada evlenmiş. Toplam üç yl kaldıkları iki ahşap ev korunmuş sonra onların etrafında mükemmel bir açık hava ahşap mimarisi ve etnografya müzesi oluşturulmuş.

70 bin nüfuslu Minusinsk’te ise Türklerin mutlaka görmesi gereken bir müze var. Müzede sergilenen Hakas- Minusinsk havzası kökenli geyik taşı, balbal, runik yazıtlı taşlar, Türk tarihi açısından son derece önemli. Bir taşa şunlar yazılmış “ Karımdan ve oğlumdan ayrıldım. Ülkeme geldim. Aç ayı kabilesinden evimden ayrıldım. Yazık. Erlik adımı bıraktım. Kartım(yaslıyım)”

17’NCİ YÜZYILDA BUDİST OLDULAR, PUTA TAPMIYORLAR

Tuvalar, Türkçe konuşan halklar arasında, sarı Uygurlar gibi bazı ufak gruplar hariç, Budizm’e inanan en önemli Türk kökenli grup. 17’nci yüz yılda Budist olmuşlar. Moğol hükümdarı Altay Han’ın Budizm’in iki büyük kolundan Mahayana (büyük araç Budizmi) içinde sayabileceğimiz Tibet Budizmine ( daha doğru ifadeyle Himalaya budizmi) önem vermesinin ardından Moğolların egemenliği altında bulunan Tuvalarda Budizm’e inanmaya başlamış. Bu inanç Çinlilerin egemenliği döneminde sürmüş. SSCB dönemindeki ‘ateist’ kampanyalarla gerilemiş.1997’den sonra dinsel inançlara özgürlük geldiğinde 14’üncü Dalaylama Tuva’yı ziyaret etmiş. 75 yıl önce Stalin döneminde yıkılan en önemli Budist tapınağı yeniden inşa edilmiş diğerleri gibi Tuvalar resmi olarak Budacı görünüyor. Ancak doğaya, animizme, şamanizme tapkı, tengricilik ( gök tanrı kültü), dağ kültü, su kültü, doğa ruhlarına inanç şu anda Budizm’den daha önde. ‘Lamaizm’ olarak adlandırılan Moğolistan tarzlı bir Budizm anlayışı çok hızlı yaygınlaşmıyor. Altaylarda olduğu gibi Tuva’da her yer taş heykellerle dolu. Ama hiçbir yerde puta tapma geleneği yok.

BAŞ ŞAMAN BİZİ “ AKRABALAR GELMİŞ” DİYE KARŞILADI

Manguş Kennin – Lopsan (88), tüm Tuva Şamanları’nın lideri. 16 çocuklu bir ailenin altıncı çocuğu anneannesi Kuular Han dizhap çok ünlü bir kadın şaman ‘ uluğkam’ diye bilinirmiş. 1933’te Stalin’in emriyle toplama kampına gönderilmiş. Stalin’in ölüm tarihini önceden bilmiş. Stalin Ölünce de salınmış. Salındıktan hemen sonra ölmüş. Lopsan’ın ailesinde çok sayıda kam ve kayçı var. St. Petersburg’da üniversite bitirmiş akademiysen olmuş, tüm yaşamını Tuva Şamanları’nın incelenmesine hasretmiş. Şamanlar üzerine çok sayıda makale ve kitap yazmış. Artık fiilen Şamanlık yapmıyor. Gözleri de çok iyi görmüyor. Türklerin geldiğini duyunca çok sevindi. “ Akrabalar gelmiş” diyerek özenle özel giysilerini giyerek bizi karşıladı. Hala çok karizmatik. Etrafına çok farklı bir enerji saçıyor. ( Kaynak : Hürriyet gazetesi, Seyahat eki, 29 Temmuz 2013)

ÖTÜKEN OTELDE KONAKLIYORUZ

   Orjinal mimarisi, kızıl kubbesi  bahçesindeki  Türk  çadırları ile  Yenisey ırmağı sahilindeki  Tuva’nın başkenti  Kızıl Müzesindeki gezimizde tıpkı Hürriyet gazetesi ekibi gibi sıkı bir denetim den geçiriliyoruz.  Özel bölüm  harıç müze’nin diğer bölümlerinde  rahatlıkla belgesel  çekimleri yapmamıza izin veriliyor. Gerçekten  Kızıl müzesi  Türk tarihi’nin  Sayam dağları ve  Yenisey ırmağı sahillerindeki mühteşem geçmişini yansıtıyordu. Devr-i Alem belgesel tv program ekibi olarak Kızıl müzesinde ilk belgesel  program çeken  Türk  tv ekibi  ünvanına  sahip oluyoruz. Müzedeki  belgesel çekimlerinden   sonra yenisey ırmağı sahilindeki otelimize geliyoruz. Otelimizin adı ünlü bir isim “Ötüken Oteli”.  Ötüken Oteli’nin penceresinden Yenisey Irmağı ve Kızıl Şehri ile ihtişamlı Tuva dağları bizi heyecanlandırıyor. Türk tarihinin derinliklerine yolculuğa çıkarıyor. Gece şehri gezmek istiyoruz ancak şehrin güvenli olmadığını yabancılara karşı bir takım üzücü olaylar olduğunu söyleyen yetkililer gece dışarı çıkmamızı istemiyorlar ama biz buna rağmen gece bir tur atıp Yenisey Irmağı kenarında yürüyüş yapıyoruz.

BAŞKENT KIZIL’DA TUVA FESTİVALİ

Tuvali-halk-oyunlari-ekibiTarihler 1 Eylül 2013 Tuva’nın başkenti Kızıl’da 2.günümüz. Rehberimiz bizi önce şehir meydanına götürüyor. Şehir meydanı adeta insan seline boğulmuş. Çok geniş bir alan meydanın tam ortasında Budist Anıtı, Lenin heykeli hükümet binası ve Kızıl Kültür Merkezi binası büyük bir platform kurulmuş. Rusya’da eğitim 1 Eylül’de başladığı için hem eğitim festivali hem de tarım festivali bir arada yapılıyor.

Yetkililer konuşma yapıyor, ardından halk oyunları ekibi ve Tuva müziğini seslendiren sanatçılar yüksek sesle şarkılar söylüyorlar. Genç yaşlı ihtiyar herkes meydana toplanmış. Belgesel çekimlerimizi yaparken rehberimiz Tuva Türk cumhuriyetini milli eğitim bakanının törende olduğunu söylüyor biz de röportaj yapma teklifinde bulunuyoruz. Tören alanında Tuva Milli Eğitim Bakanı ile söyleşi yapıyoruz. Ayrıca Tuva halk oyunları ekibi ile de söyleşi yapıyoruz

TARIM ÜRÜNLERİ FESTİVALİ

Kızıl kültür binası önünde Tuvalı köylüler ve tarım işçileri ürettikleri tarım ürünlerini sebze ve meyvelerini sergileyerek festivale renk katıyor. Tarım ürünleri yarışmasının da yapılacağını öğreniyoruz. En iyi sebze ve meyveyi yetiştiren Tuvalı seçilerek her yıl ödüllendiriliyormuş. Tarım müzesinden bizim anadoluda yetiştirdiğimiz kabaktan fasulyeye, domatesten salatalığa, ay çiçeğinden buğday ve pirince her türlü meyve ve sebze sergilenmiş. Reyhan ve ay çiçeğinin devasa görüntüleri Tuva’nın ne kadar verimli bir araziye sahip olduğunu gösteriyor. Domatesler oldukça büyük. Kabakları ancak 2 elle zorlukla kaldırıyoruz.

Tarım ürünlerinin sergilendiği stant ve kültür merkezi binasının önü farklı bir görünüme sebze ve meyve müzesine dönüşmüş durumda. Burada belgesel görüntüler çekip Tuvalılarla söyleşi yapıyoruz. Türkçe konuşanlar, bizi hasretle kucaklayanlar ilgi gösterip yanımıza gelen Tuvalılarla sohbet ediyoruz ayrıca meydanın tam ortasındaki Budist tapınağı adak yeri olarak adlandırılıyor ve herkes bu tapınağa geliyor.

KAHRAMANLAN ANITI BUDİST TAPINAĞI

Tuva’nın başkenti Kızıl’daki gezimizi sürdürüyoruz. Tuvalılar müzik ve halk oyunlarına büyük önem veriyor, gırtlaktan söyleyen Tuvalı ses sanatçıları Tuva müziğini Dünyaya tanıtmışlar. Bir müzisyen söylediği şarkılarla Tuva’yı tüm Amerikan kıtasında tanıtmayı başarmış. Bu müzisyene Tuva yönetimi vefa borcunu ödemek için büyük bir müze ve kültür merkezi yapmışlar. Bu sanatçı birkaç yıl önce ölmüş  ancak adına yapılan müzeyi ve kültür merkezini ziyaret ediyoruz.

2. Cihan Harbi’nde çok sayıda Tuvalı Türk Rusya saflarında savaşa katılmışlar birçoğu geri dönememiş. Rehberimizden 2. Cihan Harbi’nde binden fazla Tuvalı Türkün öldüğünü öğreniyoruz. 2. Cihan Harbi’nde ölen Tuvalı Türkler için kahramanlar anıtı yapılmış. Yenisey Irmağı sahilindeki anıtta ölen Tuvalıların, isimleri mermer kitabelere yazılmış büyük bir abide ve eski bir tank meydanı süslüyor. Anıtta çekimler yaparak Tuva’daki Budist tapınağına gidiyoruz.

Hemen belirtelim Tuvalılar sabah Budist öğleden sonra şaman olarak hayatlarını sürdürüyorlar. Ortodoks Rus yönetimi çarlık dönemde Tuvalılara büyük baskı yaparak onları Hıristiyan yapmak istemişler şaman tapınağını yıkmışlar. Komünist yönetim çöktükten sonra yeniden Şaman geleneklerine izin verilmiş. Dalayama Tuva’yı ziyaret ettikten sonra Tuva’da çok büyük bir Budist tapınağı da yapılmış Yenisey Irmağı sahilindeki Budist tapınağına gidiyoruz. Budist Tapınağı yaşlı ve genç özellikle Tuvalı kadınlar tarafından tamamen doldurulmuş durumda. Budist rahip Tuvalılara uzun bir konuşma yapıyor. Yardımcı rahip ise oturarak bazen salona mistik bir hava vermek için tütsü yakıyor. Budist mabedinin tam ortasında değişik çiçek ve değişik eşyanın yer aldığı iki masa bulunuyor. Tam önde ise büyük buda heykeli resimler ve fotoğraflar. Buda heykelinin bulunduğu yerin hemen altı geniş bir kumbara haline getirilmiş, yapılan yardımlar bağışlar buraya atılıyor. Rehberimizden rahibin insanlara iç huzuru mutluluğun yolunun tapınağa gelmekten geçtiğini hiç kimseye kötülük yapılmaması gerektiği şeklinde nasihat ediyor. Her gün saat 12:00’de 1 saat süre ile burada Buda ayinleri yapılıyor.

 ASYA’NIN MERKEZİ KIZIL

Sadece Sibirya değil orta Asya’nın da merkezinin Kızıl olduğunu öğreniyoruz. Ekip arkadaşlarımız ile birlikte Orta Asya’nın merkezi olan Yenisey Irmağı kenarında dikilen anıtı göreceğiz. Irmağın kenarına büyük bir anıt dikilerek Orta Asya’nın merkezinin burası olduğu ibaresi yazılmış. Hem anıtta hem de Yenisey Irmağı sahilinde belgesel çekimleri yapıyoruz. Yenisey Irmağı kenarında Tuvalı genç kızlarla söyleşi yapıp ırmaktan taşlar alıp dua ederek tekrar ırmağa atan orta yaşlı bir Tuvalı Hanım ile söyleşiler yapıyoruz. Tuva ırmağı kenarında her yıl ilk baharda şenlikler düzenleniyormuş. Aynı şenliklerin Anadolu’da düzenlendiğini biliyoruz. Özellikle çocukluk yıllarının geçtiği Giresun’da Aksu Irmağı’nın deniz ile buluştuğu yerde 21 Mayıs’ta yapılan şenliklere benzer Yenisey Irmağı’nda da şenlikler yapıldığını öğreniyoruz.

Tuva’daki gezimize şimdi de Yenisey Yazıtlarının bulunduğu bölgede sürdürüyoruz Tuvalılar Yenisey Irmağı’na Anasay yani Anataş Irmağı diyorlar. Türk tarihinin en önemli kaynaklarından birisi Yenisey Yazıtları. Ruslar Anasay Irmağını Yenisey olarak değiştirmişler. Binlerce Orhun kitabelerine benzer anıt ve taşlar var. Yenisey Irmağı adını muhtemelen taş anlamına gelen Anasay’dan almakta. Su kaynaklarının çıktığı Budist ve Şaman anıtlarının olduğu Yenisey Irmağı’na hakim tepedeki Yenisey yazıtlarının bulunduğu taşlarının önünde belgesel çekimleri yaparak buz gibi ağaç oluklardan akan sulardan içip Yenisey Irmağını seyrederek Kızıl şehrine dönüyoruz. Yolumuz üzerinde 2002 yılında Rus yönetimi tarafından kapatılan Türk kolejinin görüntülerini çekiyoruz. Kolej bugün öğrencisiz sakin ve sessiz, mahzun ve garip. Rus yönetimi buraya sözle Türk dili endüstrisi kurmuşlar okulun lobisi ve duvarlarında geçmiş yıllara ait fotoğraflar mahzun ve garip olarak ziyaretçileri karşılıyor

TUVA’DA MÜSLÜMANLARA BÜYÜK BASKI

Yaptığımız araştırmaya göre Tuva’da çok az Müslüman yaşıyor. Bu Müslümanlardan bir kaçını buluyoruz ancak çekim yaptırmak ve konuşmak istemiyorlar. Çünkü mescit olarak açtıkları yer kapatılıp kendilerine baskı yapılıyormuş. Kapatılan mescidi buluyoruz. Küçücük bir yer. Anayasasında “Tuva’da her türlü inanç serbest ibaresi” yazan ama Müslümanlara yapılan baskıya üzülüyoruz. Kapatılan mescidin belgesel görüntülerini çekiyoruz.

KIZIL’DA ŞAMAN KLİNİĞİNDEYİZ

saman-klinigiTuva’nın başkenti Kızıl’da beni en çok Şaman kliniği etkiledi. Şamanizmin bir din değil, tedavi ve terapi yöntemi olduğunu öğrendim. Komünist döneminde yasaklanan Şamanizm bugün serbest. Eski bir şaman kliniğine gidiyoruz. Etraf kırık ve dökük. Bizi baş şaman yani başkan karşılıyor. Orta yaşlı bir hanım hem erkek ve hem de kadınlardan şaman lideri olabiliyor.

Şamanizm’in temel felsefesi hakkında baş şamandan bilgi alıyoruz Gök Tanrı’ya inandıklarını söyleyen baş Şaman “bir Gök Tanrı var, yeryüzü var, birde yer altı var. Biz hayatı 3 e bölüyoruz. Herkes iyi niyetli ve iyilik yapmak zorunda. Her şey canlı taşların bile canı var. Herkes birbirine saygı göstermelidir. Saygı ve sevgi esastır.” Diyor. Dosya içerisindeki Şamanizm fotoğraf ve yazılarını bize gösteriyor, harabe halde, yıkık dökük bir yer. Tedavi olmaya gelen bir görme engelli Tuvalıya yardımcı bayan şaman nasihat ediyor. Ardından genç bir bayan tedavi olmak için bahçedeki tören alanına geldi . Şaman kadını kutsayıp tütsüler yaktı. Sesler çıkarıp davul çalıp şov gösterisinde bulundu. Sütü tedavi olmaya gelen genç bayana . Bizim için de bir gösteri organize edildi. bizim sağ salim Türkiye’ye dönmemiz ve Türkiye’nin iyi ve huzurlu olması dileğinde bulunmak için bizzat baş şaman tarafından bir ayin tertiplendi. Bahçede küçük ocağın olduğu üzerine bezler bağlanmış adak dileğinin olduğu yerde davullar çalınıp garip sesler çıkarılarak etrafımızda hem baş şaman hem de yardımcı şaman döndüler.

 Sonra bir takım şeyler söyleyip ellerindeki aletlerle boynumuzu ve sırtımızı sıvazladılar. Sütler içildi, yüzlerimize sütler serpildi. Daha sonra hep birlikte hatıra fotoğraf çekerek şaman kliniğinden ayrıldık.

Güneş batmak üzere günün yorgunluğunu Yenisey Irmağı sahilinde uzun bir yürüyüş yaparak atmaya çalıştık Yenisey Irmağı gece de muhteşem gözüküyor. Ancak sahilde biz yürüyüş yaparken Türkiye’de de görev yapan ve Türkçe bilen bir Amerikalıyla karşılaştırdık. Köpeğini gezdirmek üzere ırmak sahiline gelmiş Türkçe konuştuğumuzu örgenince bizimle ilgilendi. Tuvalı bir hanımla evlenmiş Tuva’ya yerleşmiş kendisi ile söyleşi yapmak istiyoruz. Kameralarımıza Türkçe değil İngilizce konuşuyor yüksek mühendis olan ve akademisyen olan bu Amerikalının Tuva’da ne iş yaptığını, Sibirya stepnelerinde hangi amaçla bulunduğunu doğrusu merak ettik. Yanımıza gelmesi bir tesadüf müydü yoksa Tuva’da takip mi ediliyorduk bilemiyoruz. Bu karmaşık düşüncelerle otelimizin yolunu tuttuk Yenisey Irmağı kenarında Ötüken Oteli’nde konaklayarak yarın ki yolculuk için hazırlık yapmaya başladık.

ABAKAN VE MUNİSİNKS MÜZELERİN’DE BELGESEL ÇEKİYORUZ

Tuva’nın başkenti Kızıl’dan sabah erken saatlerde yola çıkıyoruz. Tarihler 2 Eylül Pazartesi 2013.Hakas-tarih-muzesiGeldiğimiz güzergahtan Hakas Cumhuriyeti’nin başkenti Abakan’a döneceğiz. Bugünkü programımız turan Minusinsk ve Abakan tarih müzelerinde belgesel çektikten sonra Hakas Türk Cumhuriyeti’nin başkenti Abakan’dan tren yolu ile Rusya federasyonunun orta Sibirya eyaletinin başkenti Krasnoyarsk kentine gideceğiz.

Tuva cumhuriyetinin başkenti Kızıl ve Yenisey Irmağı’na el sallayarak veda ederek yola çıktık. Sabah erken saatlerde Tuva’nın Turan şehrine geldik Turan şehri müzesi açık müzede görevli Rus hanım bizleri karşıladı. Tipik Tuva ahşap evi müze haline getirilmiş. Müzenin içerisinde bir çok eser sergileniyor, tarihi taş yazıtlar, fotoğraflar, dokuma tezgahları, tarım aletleri, kadın ve erkek elbiseleri ve çeşitli eşyanın sergilendiği Turan müzesinde belgesel çekimleri yapıyoruz. Turan müzesindeki görevli bayan bizlerin de tek tek fotoğraflarını çekiyor. Müzenin hatıra defterini karıştırıyoruz. Turan müzesine daha önce birkaç Türk ziyaretçinin geldiğini söylüyor. İmzalarımızı atıp notumuzu yazdıktan sonra Turan şehrine veda edip Sayan Dağları’na doğru tırmanmaya başlıyoruz.

Sayan Dağları bu kez sisli. Güneş ufuktan yeni doğmuş güneşin Kızıllığı Sayan Dağlarına ve sisli zirvelere farklı bir şekilde yansıyor. Ova ve Sayan Dağları orman ve ormandan aşağı çağlayarak akan dereler ve dereleri seyrederek Hakas Cumhuriyeti’nin sanayi ve kültür kenti Minusinsk şehrine geliyoruz. Minusinsk şehri gerçekten görülmeye değer. Bir çok sanayi kuruluşu yeni ve tarihi binalar tipik Sibirya evleri değişik renkte boyanmış. Binalar geniş caddeler ve Hakaslı insanların el sallamaları altında Minusinsk Arkeoloji Müzesi’ne geliyoruz. Arkeoloji Müzesi adeta Sibirya’nın beyni ve hafıza merkezi.

1800’lü yıllarda bir altın tüccarı tarafından yapılıp bağışlanan Minusinsk arkeoloji müzesinin dış görünümüm yıkık dökük ancak içerdeki eserler kültür ve medeniyet tarihimizin temelini oluşturuyor.  Yenisey vadisinde bulunan Bengü Taşı Yazıtları burada toplanmış. 3-4 metreyi bulan yazıtlar, balbal taşları, değişik eşyalar medeniyetimizin temel taşını oluşturuyor. Müzenin değişik bölümleri var. Çok geniş bir müze sadece Sibirya coğrafyasından değil Türkiye’den bile bu müzede eserler sergileniyor. Orta Sibirya’da yaşayan Tuva Hakas Altay gibi bir çok Türk varlığının gelenek ve görenekleri de burada sergileniyor. Müzeyi doya doya gezip görüntüler çekip belgesel çekimleri yapmamıza izin veriyorlar.

TUVA VE HAKAS’A VEDA EDERKEN

Müzedeki çekimlerimizi tamamlayarak Minusinsk şehrinden ayrılıyoruz. Bu şehir ayrıca 1. Cihan Harbi’nde esir olarak buraya getirilen birçok Türk esir ve buralarda esir kamplarında bırakılarak çalıştırılmış. Bu müzeyi gezdikten sonra Hakas Cumhuriyetinin başkenti Abakan’daki tarih müzesine gidiyoruz.Türk tarihinin en değerli kitabeleri ve yenisey yazıtlarının sergilendiği yer müzenin bahçesinde de çok sayıda Bengü Taşı yer alıyor. Asıl orjinal yazıtlar içer de. Dünyanın en büyük Bengü Taşı Yazıtı 5 metre boyunda Abakan Müzesi’nde sergileniyor. Taştaki resimler bengü taşındaki verilen bilgiler müzede sergilenen eserler Türk tarihinin 4 bin yıllık geçmişine ışık tutuyor. Burada da belgesel çekimleri yapıyoruz. Müze yetkililerinden bilgi alıyoruz. Şamanizm Türk gelenekleri ve Türk tarihine ışık tutan çok değerli bilgi, belge, doküman Abakan Müzesin’de sergileniyor. Müzeyi gezerek belgesel çekimlerimizi tamamladıktan sonra Abakan tren istasyonuna geçiyoruz.

Abakan tren istasyonu geniş bir bölge. Sibirya’ya tren 1. Cihan Harbi yıllarında gelmiş ve bu tren istasyonları ve tren yolu tutsak esirler tarafından yapılmış Abakan’daki tren istasyonunda Abakan’a 1876’da gelen ilk tren lokomotifi düzenlenerek sergilenmiş. Rusça yazılar yer alıyor tarihi tren vagonunda  ve tren istasyonunda fotoğraf ve belgesel çekimleri yapıyoruz.

Tarihi vagon Sibirya coğrafyasında esir kamplarında inim inim inleyerek şehit olan, karın tokluğuna çalıştırılan, mezarları bile bilinmeyen esir kampı belgesel çekimleri yaparken tarihi geçmişi hatırlamadan edemiyorum 120 bin esirimiz Rus coğrafyasına getirilmiş bunlar burada zorla çalıştırılmıştır. Bu tarihi geçmişi düşünürken esir kamplarında şehit olan Mehmetçiklerin ruhuna Fatiha okuyarak ruhlarına şad ediyorum

SİBİRYA TRENİ İLE  KRASNOYARSK’A GİDİYORUZ

Akşamın geç saatleri Abakanla eyalet merkezi Krasnoyask arası 500 km. Bu yolu trenle gideceğiz. abakan-trenistasyonuTrans Sibirya tren turundan tanınan sırf turistik maksatla düzenlenen trenler, bana Sarıkamış, Kafkas ve Osmanlı Rus harplerinde esir düşüp Sibirya işlerine sürülen dedelerimizi hatırlattı. Biz 4 kişilik vagonda yataklı olarak seyahat edeceğiz. Pijamalarımı giyip yatağıma uzandığımda bu trenlerle Sibirya’ya gelen ve 12 yıl esir kalan rahmetli dedem, annemin babası Sarıkamış gazisi Şerefoğlu Mustafa Şagar’ı hatırlamadan edemedim. Dedem gibi 10 binlerce Mehmetçik yük trenlerinde balık istifi buralara gelmişlerdi. Bir çoğu trenlerde açlıktan ve havasızlıktan ölmüştü. Tren hareket edip Sibirya içlerine doğru giderken esir kampları, şehit Mehmetçikler ve Osmanlı Rus savaşında verilen mücadeleler gözümün önden bir sinema şeridi gibi gelip geçti. 220 bin şehidimiz vardı. Bunların çoğu Sibirya coğrafyasında esir düşmüşlerdi ve trenimiz hızlı bir şekilde yoluna devam ediyor ve biz de tren yoluna devam ederken trenin penceresinden etrafa bakıyor sabah erken saatlerde Krasnoyaks eyaletine geliyoruz.

 ORTA SİBİRYA EYALETİNİN MERKEZİ KRASNOYARSK

Krasnoyaks Rusya’nın Moskova’dan sonra 5 inci büyük şehirlerinden birisi. Orta Sibirya’nın eyalet merkezi. Hakas cumhuriyeti Krasnoyasa bağlı. Ancak Tuvalılar bağımsızlık mücadeleleri verdikleri için onlar direk Moskova’ya bağlanmış Rusya işe çok sıkı sarılmış. Dünyanın en geniş coğrafyasına sahip Rusya’da sadece birkaç yerde günlük ve uluslararası uçuş var. Rusya’ya giriş yapacak insanlar ve mal sadece belli şehirlerden giriş yapabiliyor. Ciddi bir gümrük kontrolü ve denetimi var. Bunu Moskova hava limanında pasaport kontrolümüzü yapan bayan polis görevlinin pasaportumuzu nasıl evirip çevirerek dikkatlice incelediğini, pasaportumdaki bütün vizeleri tek tek kontrol edip gümrüklerde yapılan giriş ve çıkışlarımı gözden geçirdiğini, pasaportumdaki bilgileri dikkatlice okuduğunu gördüğümde anladım. Rus devlet yönetimi gümrüklerine ve sınırlarına sıkı kontrol ediyor.

 Krasnoyars-sehriKrasnoyaks kentinde ilk durağımız şehir meydanı ve Yenisey Irmağı sahilinde kurulan meydan ve Yenisey Köprüsü üzerindeki gezimiz Krasnoyask’ın ne kadar büyük bir şehir olduğunu bize gösterdi. Devasa binalar, palazlar, kültür ve iş merkezleri Krasnoyaks şehrinin büyüklüğünü gösteriyor. Güneş yeni doğmaya başladı Yenisey Irmağı üzerindeki asma köprüden güneşin doğuşunun ihtişamlı güzelliğini belgeselini çekiyorum.

KRASNOYAKS CAMİİ

Krasnoyaks kentinde çok sayıda Müslüman yaşıyor. Çok sayıda Türk iş adamı ve örgenci de var. Orta yaşlı bayan rehberimiz çok sayıda Türk’ün Rus kızı ile evlendiğini gülerek söyledi. Ancak “Türk kızları Ruslarla neden evlenmiyor” sorusunu da bize sordu.

krasnoyars-camiiKrasnoyaks kentinde 5 camii bulunuyormuş bu camilerden birisine gidiyoruz. Yeşillikler içerisinde minareleri kırmızı tuğladan yapılan cami adeta göz ve gönül ziyafeti sunuyor. Camiinin bahçesinde çiçekler ve Sibirya elması camiiye ayrı güzellik veriyor. Camii görevlisi ile konuşup Müslümanlar hakkında bilgi alıyoruz ayrıca Krasnoyaks’daki şehitlik hakkında da bilgi soruyoruz. Cami görevlisi şehitlik ile ilgili bilgi veremiyor. Camiideki çekimlerimizi tamamladıktan sonra Krasnoyaks’taki Müslüman mezarlığını arıyoruz

SİBİRYA’DA SAHİPSİZ TÜRK ŞEHİTLİĞİ’NDE FATİHA OKUDUK

Büyük güçlük ve zorlukla Krasnoyaks’taki tarihi Müslüman mezarlığını buluyoruz. Mezarlık şehrin merkezi noktasına yakın Yenisey Irmağı sahilinde değişik Krasnoyars-musluman-mezarlıgıtürden ağaçların yer aldığı mezarlık, Hıristiyan mezarlığına göre tam perişan sahipsiz ve bakımsız. Mezarlık görevlisi Türk esirlerinin mezarlarıyla ilgili bilgi veremiyor. Bir başka görevliye haber veriyor ve başka görevli gelene kadar biz Krasnoyaks kentine hâkim bir tepeye çıkıyoruz. Burada küçük bir kilise yapılmış şehir buradan muhteşem gözüküyor. Krasnoyaks şehrinin belgesel görüntülerini çekiyoruz.

Rus rehberimiz tepedeki bir topu göstererek her gün buradan öğle saatlerinde top atışı yapıldığını gençlere tarihi unutturmamak için bu atışların yapıldığını söylüyor ve tepeden inip yeniden Müslüman mezarlığına geliyoruz. Mezarlığın sorumlusu Müslüman bir Tatar. Bizi mezarlığın içerisine giriyoruz her taraf otlarla kaplı geleceğimizi öğrendikleri için hemen otlar biçilerek yol açılmış şehit mezarlıkları temizlenmeye çalışılıyor. Geniş bir alan toplu bir şehitlik mezarlığın tam ortasında hiçbir taş ve kaide yok. Rusya devleti ile Türkiye arasında bir şehitlik yapılması için protokol yapılmış ancak mezarlıkta hiçbir yazının olmaması vefasızlığımızın göstergesi.

Osmanlı Rus savaşlarında esir düşerek buralara getirilen esirler vefat ettikten sonra buralara defin edilmiş ama yeterli bilgi yok. Görevli sadece buraya çok sayıda Türkün gömüldüğünü söylüyor sağanak halinde yağmur yağıyor sanki yağmur şehitlere göz yaşı döküyor. Duygusal bir ortam sahipsiz ve mezarsız şehitlerimizin ruhu için Yasin-i şerif ve Fatiha okuyarak dua ediyoruz. Belki ilk kez Sibirya’daki şehit mezarlarında Fatiha okunmuş oluyor. mezarlıktaki çekimlerimizi yaptıkdan sonra Krasnoyaks şehrini gezmeye devam ediyoruz. Şehir oldukça büyük ve değişik otelimiz Yenisey Irmağının tam kenarında şehre hakim. Kaldığımız otelin penceresinden belgesel çekimler yapıyoruz. Krasnoyarsk şehri özellikle Yenisey Irmağı sahilleri muhteşem bir güzelliğe sahip. Nehir üzerindeki restoranda bir Azerbaycanlı Türk ile tanışıyoruz. Bize bilgiler veriyor Krasnoyarsk ‘ın kırmızı şehir anlamına geldiğini ve Türk toprağı olduğunu söylüyor.Bize  çay ikram ediyor. Ücret almıyor. Krasnoyarsk da   çok sayıda Türk yaşadığını  söyliyor.

Krasnoyarsak’ın tarihi  Yenisey  ırmağı köprüsün’den Sibirya coğrafyası ve Yenisey ırmağı ile tarihi şehrin  belgesel görüntüleri  çekiyoruz. Krasnoyarak şehri’ nin   ışıklı ve muhteşem manzara sunana  gece görüntülerinin’ de  belgeselini çekiyoruz.

    Tarihler bugün  4 Eylül 2013  Sibirya’ya veda  vakti. Sabah erken  saatlerde  Karasnoyarsk  hava limanından Rus hava yollarına ait uçakla  Moskova üzerinden  Türkiye ye döneceğiz. Krasnayarsk ile  Moskova arasında  5.5 saatlik uçak  yolculuğu var. Sibirya  semalarında yine belgesel görüntüler çekerek  Moska hava  limanına  geliyoruz. Moskova’dan kalkan uçağımız bizleri Türkiye ye getirirken aklımız ve gönlümüz Tuva ,Hakas, Kızıl ,Abakan,  Krasnoyarsk  ve Sibirya’da    unutulan Türkler  soydaşlarımız ve Esir  kamplarında şehit olan mehmetçiklerde kalıyordu. Türk soydaşlarımızla karşılaşıp kucaklaşma’nın   ve  Esir kampların da şehit olan Mehmetçiklere fatiha okuyarak  vefa borcunu ödemin  gönül huzuru içinde   Türkiye ye dönerken, sizleri  önemli kaynaklardan derlediğimiz Hakas ve Tuva  Türk Cumhuriyetleri ile ilgili araştırma yazıları  ile baş başa bırakıyoruz. Siz değerli okurlarımız dan    SİBİRYA GEZİ NOTLARI    yazımızla ilgili  yorumlarınızı, görüş ve öneri bekliyoruz.

Neden İran’a gidiyorum?

Dünya coğrafyasındaki kültür ve medeniyet tarihimizin izlerini araştırmak için dünya coğrafyasına Devri Alem yapmaya devam ediyoruz. Eylül ayı başında Sibirya’nın Rusya coğrafyasındaydık. Eylül ayı sonunda ise İran’da olacağız. Sizler bu satırları okuduğunuz sırada biz İran coğrafyasına doğru yola çıkmış olacağız.

Dünyanın yetmişten fazla ülkesini gezmiş bir seyyah ve belgeselci olarak bugüne kadar İran’a gitmek üzere değişik davetler almıştık. Ama nasip olmayınca olmuyor. Bir türlü fırsat bulamamıştık. Bu kez Ankara’dan İran’a kültür gezisi organize eden, üyesi olduğum İnsani Değerler Derneği’nin İran Turunu düzenleyen Üçbey Turizm firmasının sponsorluğunda İran’a gitme fırsatı buluyorum.

İran gerçekten çok önemli. Tarihi çok eskilere dayanan, yıllardan beri Türk ve Pers Medeniyetinin iç içe bulunduğu İslam Medeniyetinin, Türkistan coğrafyasına gitmesinde önemli köprü görevi üstlenen İran’ın, Türk tarihi ilede çok yakın ilişkisi bulunmakta. İran’da Selçuklular, Gazneliler ve birçok Türk Hanedanlığı hüküm sürmüş. Kadim bir medeniyet ve devlet olan İran’a gitmememiz büyük bir eksiklikti.

İran’ın Ankara’daki Kültür Müsteşarlığı’nı yedi ay önce ziyaret edip, İran’ın kültür ve Turizm değerleri ile ilgili İran Kültür Müsteşarı, Hallaç Muhammed Bey’le uzun bir söyleşi yapıp İran’ın islam medeniyeti Pers ve Türk tarihindeki kültür ve turizm değerlerini konuşmuştuk. Hallaç Bey, Türklerin islamiyeti İranlılar vasıtası ile tanıdğını söylemiş İran’da çok sayıda Türkçe konuşan Azerinin bulunduğunu açıklamıştı.

Evet, heryıl yüzbinlerce İranlı Turist Türkiye’ye gelir ancak, Türkiye’den İran’a fazla turist gitmez. Aslında İran her bakımdan geçmiş ve köklü uygarlığa sahip bir ülke.  Özellikle Türk İslam tarihinde farklı ve önemli bir konumu var. Hafta sonuna kadar tarihi ve turistik yerlerini sizler için gezeceğiz. İran’da gezeceğimiz yerleri gün gün sizlerle paylaşıyoruz.

24 Eylül 2013 Salı (TAHRAN-İSFEHAN)

Bugün 11:45’te Ankara’dan uçakla İran’ın başkenti Tahran’a gidiyoruz. 15:15’te, otobüsle İsfehan’a hareket edeceğiz. Akşam Siasapol 33 kemerli köprüyü görüp, akşam yemeği yiyerek konaklama için otelimize geçeceğiz

25 Eylül 2013 Çarşamba (İSFEHAN-ŞİRAZ)

Yarın ise Beş yıldızlı otelimizde alınan açık büfe kahvaltının ardından dünyanın 2.büyük meydanı olan İmam diğer adıyla Nakşi Cihan Meydanı’na, tarihi çarşılara ve Safevi Devleti’nin hükümdarlarının yaşadığı 40 Sütun Sarayı’na, sallanan minareleri de içeren İsfehan’daki şehir turunun ardından Şiraz’a gitmek için havaalanına hareket edeceğiz.

26 Eylül 2013 Perşembe (ŞİRAZ-MEŞHED)

Perşembe günü Şiraz’da konaklama ve sabah kahvaltısının ardından sırasıyla Hafız-ı Şirazi, Kerimhan Kalesi ve Seyyit İmam Rıza Hz.’nin kardeşinin kabri ve Şadiyi Şiraziyi ziyaret edip İran’ın inanç ve dini şehri olarakta bilinen Meşhed’e uçuyoruz. Akşamda ziyarete açık olan İmam Rıza türbesini ziyaret edeceğiz.

27 Eylül 2013 Cuma (TUS-MEŞHED)

27 Eylül Cuma günü otelimizde alınan kahvaltının ardından Tus’a hareket ediyoruz. Burada Haruniye Medresesi Acem’in en büyük şairi Şahnamenin yazarı şair Firdevsi’nin kabrini ziyaret ve ardından İmam Gazali Türbesi, Nakşibendi Pirlerinden Aliyy’ul Farimendi Hz.’nin Farmet köyünde ziyaret ederek Meşhed’e döneceğiz. Meşhed’de akşam meşhur kapalı çarşı gezisi ve alışveriş imkanından sonra, akşam yemeği ve sonrasında otelimize döneceğiz.

28 Eylül 2013 Cumartesi (NİŞABÜR-ŞEHRUD)

Otelimizde alınan kahvaltının ardından otobüslerimizle Meşhed’den ayrılıyoruz. Sırası ile Nişabur’a burada büyük İslam Filozofu Ömer Hayyam’ın Kabri ve camisini ziyaret ediyoruz. Firuze taşının çıkarıldığı merkez olan Nişabur’da kısa bir şehir turu ile yolumuza devam ediyoruz.Hasanul Harakani Hz’lerinin doğduğu ve yetiştiği Harakan köyünü ziyaret edip yine Şehrut şehrinin Bistam köyünde medfun bulunan Bayezıd-i Bestami Hz.nin Kabri ve Cafer-i Sadık Hz.’nin oğlunun kabrini ziyaret ediyoruz. Bu ziyaretlerin sonunda Tahrana doğru hareket ediyoruz.

29 Eylül 2013 Pazar (TAHRAN)

Sabah 06:30’da uçakla Tahran’dan Ankara’ya geleceğiz. Tahran’a geldiğimizde zaman olursa.Azadi Meydanı İmam Humeyni’nin Kabri vb. yerleri de görüp uluslararası İmam Humeyni Havaalanına geçerek Ankara’ya Hareket ediyoruz.

   Evet özetle İran’da gezip göreceğimiz yerleri sizlerle paylaştık.İran’a sizlerin de selamını götürüyoruz. Bizler İran’daki gezimizi sürdürürken, daha önce İran’a seyahat yapan değerli arkadaşım ve Kulak Burun Boğaz Doktoru. Prof. Dr. Orhan Gedikli Bey’in 2004 yılında İran’a yaptığı gezinin notlarını sizlerle http://www.gebzegazetesi.com/Koseyazisi-5261-neden-iran%27a-gidiyorum.html’daki köşemden de sizlerle paylaşıyoruz.

Orhan Gedikli’nin kaleminden İran Gezi notları

İRAN SEYAHATİ
İran her zaman ilgimi çeken bir ülke idi. Bunun birinci nedeni ülkenin % 30’a yakınının Türk olması, ikincisinin ise Humeyni’nin gerçekleştirdiği devrimden sonra ülkenin yapısı nasıl şekillenmişti. İran nereye gidiyordu. Bizdeki bir takım kalemlerin iddia ettiği gibi geriyemi gidiyordu, yoksa İslam ile birlikte çağdaş bir düzen’ mi oluşturmaya çalışıyorlardı. Türkiye’ye bakışları nasıldı. İran Türklerinin konumu ve sosyal – ekonomik  durumları ne düzeyde idi. Bunları yerinde görmek ve sınır komşumuz hakkında bilgimi artırmak istiyordum. 17-18 5-2004 tarihlerinde bir uluslar arası konferansta görüştüğüm öğretim üyesi arkadaşlarımın hemen hepsi İran hakkında menfi düşüncelere sahipti. Ama hiçbirisi orayı görmemişti. Buda benim orayı görme isteğimi daha da artırıyordu. İran gerçekten görülmeye değmez bir ülkemi idi, yoksa Batı ve ABD bizi diğer tüm sınır komşularımız gibi İran‘dan da uzak tutmaya mı  çalışıyordu.

18-5-2004 saat 18.30 da İran havayolları ile Tebriz’e hareket ettik. İlk şaşırdığım şey hanım hosteslerin giysileri idi. İran hava yolları kendi düzenlerine uygun bir sitil geliştirmişti. Böylece İran ilk bakışta batı ülkelerinden ayrılıyordu. Yerel saatte 22=30 sularında Tebriz havaalanına indik. Ülkeye giriş işlemleri hızlı bir şekilde halledildikten sonra taksilerle otele doğru hareket ettik. Yazar Mehmet Şefket Eygi uçakta söylediklerinde haklı çıkacağı hemen belli oluyordu. Eygi  İran’ nın her yerinde Türkçe konuşarak gezebilirsiniz diyordu. Bindiğimiz taksi şoforü bize Türkçe hoş geldiniz dedi ve arkasından Türk olduğunu söyledi. Teybe kaseti sürdü ve sen aşıksın arkadaş parçasını çalmaya başladı. Otele kadar yol boyunca sohbet ettik. Gidişimizden çok memnun olduğunu söyledi. Otele kadar meydanlarda, evlerin duvarlarında Humeyni ve şehitlerin posterleri asılı idi. Bir şey hemen dikkat çekiyor. Şehir meydanları ve kavşaklar oldukça geniş idi.

20 dakikalık bir yolculuktan sonra Tebriz Pars oteline geldik. Bu otel yeni yapılmış ve İran’ın en lüks otellerinden biri idi. Resepsiyonda biraz bekledik. Giriş işlemleri yapılırken bende otel lobisini inceliyordum. Tüm doğu toplumlarında olduğu gibi burada da etrafta  ilk göze çarpan Humeyni ve Cumhurbaşkanının resimleri idi. Maalesef bu bir geri kalmışlık göstergesi idi. Suriye’ye gidiyorsunuz her taraf Esat’ın resimleri ile dolu. Oysaki ileri batı ülkelerinde böyle bir durum ile karşılaşmanız mümkün değil. Otelde hoşuma giden en önemli  şeylerden biri ise her odada bir seccade ve kıble’nin yönünü gösteren kapı üstündeki işaretler idi.

19-5-2004 Çarşamba erken kalktım. Sabah namazını kıldıktan sonra güneşin doğuşunu bekledim. Tebriz’de gün doğumu   gerçekten güzelmiş. Bu anı makineme kaydettim (Tebriz’de sabah). Otelimiz Tebriz’e hakim bir tepeye kurulmuş. Altıncı kattan şehri seyrediyorum. Erzurum’un benzeri bir yer. Etrafı dağlarla çevrili oldukça geniş bir ovaya kurulmuş. Bir milyarın üstünde bir nüfusu var. Güzel bir sabah kahvaltısından sonra şehri gezmeye başladık. Önce Mavi Camie gitmek üzere yola çıktık. Yol boyunca Tebriz kütüphanesini gördük. Oldukça büyük ve gayet bakımlı bir bina. Tebriz Üniversitesi. Üniversite camii. Humeyni caddesi ve İntercontinental oteli hepsi çok düzgün. Bunlardan sonra Kabood camii (Mavi Cami) geliyoruz. Cami Sultan Cihan Şah Kara koyunlu tarafından 1400 yıllarında yapılmış. !970 de tekrar düzeltilmiş. Daha sonra depremde hasar görmüş. Büyük bir külliye. Bakıma ihtiyacı var. Çinileri tama yakın dökülmüş. Restorasyon çalışmaları var. Etraf düzenlenmesi iyi. Bahçesinde şair Hakani’nin heykeli konmuş (1126-1202) .

Oradan büyük milli şair Şehriyar’ın (Haydar Baba) (1909-1991) mezarını ziyarete gittik. Şehriyar Tahran’da Üniversite öğrencisi iken bir kıza aşık oluyor ve bu aşk onu şiire başlatıyor. Aşkı uğruna Üniversiteyi bırakıyor ve Tahranı’da terk ederek Tebriz’e yerleşiyor.. Bu aşk onu İran’ın en büyük şairi yapıyor. 1991 yılında Tebriz’de ölmüş ve şu andaki türbesinde diğer şair arkadaşları ile birlikte yatıyor. Buradan kapalı çarşıya gittik. İstanbul’daki  kapalı çarşının bir benzeri ama çok büyük. Aklınıza gelebilecek her şey var. Çarşının tam karşısında modern bir çarşı var. Oradan Cuma mescidini görmeye gittik. Burada’da restorasyon çalışmaları var. Şehir gündüz çok kalabalık. Trafik sıkışıklığı her yerde olduğu gibi Tebriz’dede sorun. Şehirde döner kavşaklar çok geniş olarak düşünülmüş. Bir kavşak’da 15 işçi sulama yapıyordu. Yoğun bir alt yapı ve belediye hizmetleri çalışmaları mevcut. İlk günkü izlenimlerime göre anlatılandan daha iyi bir İran gördüm. Hanımlar yoğun olarak iş hayatında var. Herkes eve kapatılmış değil. Çarşaf giyme oranı da % 15-20’ yı geçmiyor. Satış elemenlarının çoğunlukla kadın. Kısacası basının anti propagandasına inanmak doğru değil. Hanımlar çarşafa kapatılmamış, eve hapsedilmemiş, hakları ellerinden alınmamış. Her yerde  kadın hakları ne ise burada da hemen hemen ona yakın.

Tebriz gezimizi el gölünde güzel bir Türkmen sofrası ile noktalıyoruz. Bu gölün eski adı Şah gölü imiş. Etrafı ağaçlarla çevrili gölün ortasında çok güzel bir köşk mevcut. Tebriz çorbası, köftesi, kebabı, pilavı, salatası, meyvesi ve tatlısından oluşan harika bir yemekten sonra otelimize döndük. Dönüş yolu üzerinde meşhur tarihi kız köprüsünü gördük. Saat 17’de Tahran’a doğru yola çıktık. Tebriz havalimanında arkadaşlara ikram etmek için kuru incir aldım. En kaliteli incirin Tariş’in olduğunu gördüm ve hoşuma gitti. İran’da çok fazla Türk malı yok. Kapı komşumuz ve nüfusunun 1/3 Türk    olmasına rağmen bu ülke ile doğru dürüst ticaretimiz yok. Ağırlıklı malların çoğu Fransa ve diğer batı ülkelerinden. Komşularımızın hepsi ile aynı durumdayız. Yıllardır ülkenizi batıcı politikalarla yöneten yöneticilerden Allah bir gün hesabini sorar inşallah.

1,5 saatlik bir hava yolculuğundan sonra Tahran havalimanına indik. Havalimanı beklenilen güzellikte değildi. Vasattan biraz üstün idi. Bana göre Ülkelerin gelişmişlik düzeyleri havalimanlarından belli oluyor.Buna göre İran daha çok yol alması gerekiyor. Havalimanındaki bir ibare dikkatimi çekti. İbarede bu ülkede İslami kurallar geçerlidir diyordu. Daha öncede bahsettiğim gibi İran her halükarda ben bir İslam devletiyim diyordu ve bundan korkmuyordu ve utanmıyordu. Oysaki bana göre ülkemizin son yıllarının en önemli hastalığı Türk ve Müslüman olduğumuzu deklere etmekten utanmamız yada çekinmemizdir. 2000 yılında bir kış akşamı İstanbul – Zeytinburnu Belediye Spor kompleksinde genç bir arkadaşın boynunda haçlı kolye gördüm. Ona Hıristiyan olup olmadığını sordum. Genç Türk Hıristiyan olduğunu söyledi. Cesareti ve kendine güveni çok hoşuma gitti. Bende ona Türk Müslüman olduğumu söyledim ve iyi akşamlar dileyerek ayrıldım. Kendimize güvenmeliyiz. Geçmişimizle şeref duymalıyız ve utanmamalıyız. Çünkü tarihimizde utanılacak hiçbir şey yoktur.

Tahran’dan hemen Şiraz’a uçacaktık, ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. Uçağımız 4 saat rötar yapmıştı. Bunun üzerine Tahran özgürlük meydanını görmeye gittik. Bu meydanı eski adı Şah meydanı imiş. Meydan çok geniş bir alan. Etraf düzenlemesi    çok harika. Ortada bir özgürlük anıtı yükseliyor. İhtişamlı bir anıt ancak sanatsal değeri ihtişamı kadar yüksek değil. Ancak görülmeye değer bir meydan. Trafik tüm büyük kentlerde olduğu gibi burada da çok kalabalık. Tahranda da Tebriz’de olduğu gibi yollar, meydanlar, kavşaklar geniş ve genelde trafik tek yönlü. Evler iki katlı. İran oldukça dağlık bir ülke. Su sorunu pek yok. Şehirler geniş ovalara kurulmuş. Arazi sorunu yok. Petrol çok ucuz. Bir depo benzin 3.5 dolara doluyor. Belediye otobüsü Tahranın bir ucundan öbür ucuna 40 bin liraya   insan taşıyor. Bize göre ucuz.

Akşam 23 uçağı ile Şiraz’a uçtuk. 1.5 saatlik bir yolculuktan sonra Şiraz havalimanına indik. Çok güzel bir alan. Buraya bakılırsa Şiraz’ da güzel bir yer. Şiraz bir anlama şairler kenti. Otelimiz Homa oteller gurubuna ait 4 yıldızlı bir otel. Etraf düzenlemesi 5 yıldız gibi. Şiraz’da etrafı dağlarla çevrili bir ovaya kurulmuş.Güzel bir sabah kahvaltısının ardından şehir gezisine çıkıyoruz. Kısa bir şehir turundan sonra İran’ın  antik kenti Perseopolis’i görmek için yola koyulduk. Perseopolis Perslerin eski başkenti. Kral Darius burada M.Ö. 300 yıllarında yaşamış. Büyük bir hakimiyet ve medeniyet kurmuş. Geniş bir saray yaptırmış. Perseopolis girişten itibaren gerçekten etkileyici bir antik kent. Antik kentin girişi, ziyaretçileri ilk karşılayan heykeller, bayramların yapıldığı ve krala hediyelerin sunulduğu tören alanı, kentin parlemento binası, hazine dairesi, Dariusun sarayı, tepedeki kaya mezarları hepsi harika. Görülmeye değer bir kent.Bu bölge önce Büyük İskender, daha sonra da Moğol ve Timur’un istilasına uğramış. Yerle bir edilmiş. Ayakta kalabilenler bile ihtişamı göstermekte yeterli.

Perseopolis’teki geziden sonra Kral Darius ve yakınlarının mezerlerını bulunduğu Rostam’a geçtik. Yalçın kayaların olduğu bir alan. Kayaların içine Dariusun ve yakınlarının mezarları konulmuş. Oldukça etkileyici bir manzara. Hemen bitişiğinde Zerdüşilerin kabesi var. Zerdüşiler M.Ö. 800 yıllarda yaşamış bir kavim. Allah inancı var. Rivayetlerle göre bu Kabelerinde ölen krallarını mezarı yapılana kadar bekletirlermiş. Buraların ziyaretinden sonra Şiraz’a geri döndük.

Şiraz içindeki gezimize Kerim Han kalesi ve Camii ile devam ediyoruz. Kale klasik kale sitillerinden daha farklı inşa edilmiş. Giriş kapısının üzeri minyatürlerle süslenmiş. Daha sonra güzel bir kapalı çarşıyı gezdik ve orada meşhur İrem köşkü ve gül bahçesini görmeye gittik. Bu bahçe bir dönem Türkler tarafından idare edilmiş. Şu anda üniversitenin botanik bahçesi olarak kullanılıyor. Giriş ücretli. Bahçede 1300’un üstünde gül çeşidi var. Köşk ise bir  harika. Bahçesinde oturup bir süre dinlendik. Bahçede bir İngiliz erkek ve Avusturyalı kız ile tanıştık ve sohbet ettik. Buradan 12 imamdan biri olan İmam Riza’nın (8. imam) kabrinin bulunduğu Camii ziyarete gittik. 12 imamdan 8. olan İmam Riza ve kardeşi Muhammed’in kabirleri burada. İmam Riza’nın türbesini ifade etmem çok zor. Aynen Şam’daki Hz. Zeynep Camii ve türbesi gibi. Kapı som altından ve cam ile kaplı. Müthis bir sanat eseri. Türbenin içi kiristal cam işlemeli ve tarifi mümkün değil. Ancak görmek gerekir. Akşam namazını burada kıldık. Daha sonra akşam yemeğini yöresel bir lokantada aldık ve otele geçtik.

Bugün Cuma günü. Şiraz gezimize devam ediyoruz. İran’nın en büyük şairi şair Sadi’nin kabrini ziyarete gidiyoruz. Sadi deyince akla meşhur eseri Bostan ve Gülistan geliyor. Şair Sadi’nin türbesi çok güzel düzenlenmiş. İran’ın ABD büyükelçiliği de aynen bu şekilde yapılmış. Elbette böyle büyük bir şaire’de bu yakışır. Şiirin babası Sadi babasını küçük yaşta kaybetmiş. Bunun üzerine en büyük hocamı kaybettim demiş. 700 yıl önce yaşamış. Dünyanın bir çok yerini dolaşmış ve elde ettiği tüm ilimleri Şiraz’a getirmiş. Allah’a hiç isyan etmemiş. Bir kez Irak’ta yalın ayak gezerken gönlünden niçin diye geçirmiş. Tam o sırada ayağı kesik bir insan görünce tövbe etmiş. 63 yaşında ölmüş.

Sadi’den sonra Hafız Şirazi’nın kabrini ziyarete gidiyoruz. Hafız Sadi den 100 yıl sonra yaşamış. Hafız gazele çok önem vermiş. 14 bin gazel yazmış. Dünyada en fazla gazeli  olan kişi Hafızdır. Hafızdan sonra onun kadar güzel gazel söyleyen olmamış.  Şiraz’ın dışına hiç seyahat etmemiş. Bir kere seyahate kalkışmış. Hava korkunç bir rüzgar başlamış. Bunun üzerine geri dönmüş.. Okumaktan bıktığını, biraz da hayata ve şaraba zaman ayırmak gerektiğini düşünerek  okulu yarım bırakmış. İki yüzlülüğe her zaman karşı çıkmış. İsminden de anlaşılacağı üzere hafızmış. Tüm hocalara ve din adamlarına büyük saygı duyarmış. Şiirlerinde Allah’tan okadar güzel bahsediyorki bu durum bütün dinler tarafından taktirle karşılanıyor. Her zaman hangi dinden olursak olalım önemli olanın Allah’a yakın olmamızdır diyor.

Tüm hükümdarlar onun önemini ve kıymetini biliyorlarmış. 65 yaşında ölmüş. Şu anda kabrinin olduğu yer evi imiş. Türbesi 65 yıl önce Şah Pehlevi zamanında bir Fransız mimar tarafından yapılmış. Kabrindeki mermer Kerim Han tararfından getirilmiş. Alman şair Göte Hafızı çok severmiş. Ölümünü duyar duymaz Şiraz‘a gelmiş. Mezara kadar dizleri üzerinde (saygısının ifadesi olarak) sürünerek gelmiş ve 1 hafta boyunca mezar başından ayrılmadan ağlamış. Sevgili dostu Hafız için sen bir gemi idin, artık karaya oturdun. Bizde kuşlar gibi gelip senden feyiz almalıyız demiş. Aşka büyük önem veren Hafız mezarına dansa gelinmesini onun mutluluğu ile havada dans edeyim demiş.

Şiraz gezimizi gayet güzel bir şekilde sonuçlandırdıktan sonra İsfahan’a doğru yola çıktık. Zorlu bir 8 saatlik yolculuğumuz olacak. Çünkü İran’da kara yolu ile yolculuk sıkıntılı. Şehirlerarası dinlenme tesisleri yeterli değil. Yolda bir restoranda öğle yemeği yedik. Restoranın giriş kısmında bile bir estetiklik var. Bu hoşuma gitti. Nereye yaparsanız yapın, bir şeyi yaparken onun estetik olmasına dikkat etmek gerekir. Geniş ovalar ve dağlık alanları geçtik. İsfahan’a yaklaştıkça heyecan arttı. Çünkü o İsfahan’ki bazılarına göre dünyanın en güzel kenti.

Nihayet akşam saat 19.30 sularında İsfahan’dayız. Meşhur Ömer Hayyam’ın kenti. Otelimiz Abbasi oteli. Otel Şah Abbas tarafından kervansaray olarak yaptırılmış. Bu otel için söylenebilecek tek kelime var. Bir şaheser. Bunu görmek gerekir. Büyük Yazar M. Şefket Eygi hocam oteli görünce ,tamam burası tam bir sanat şehri dedi. Otelin girişindeki taban, tavan ve duvardaki görünüm ve işleme sanatını anlatmak mümkün değil. Şehre akşam gezisine çıktık. Şehri Kjho nehri ikiye bölüyor. Nehir Zagros dağlarından doğup çölde kayboluyor. Denize dökülmüyor. Bunu görünce insanın aklına ölüm geliyor. Bizde doğuyoruz, büyüyoruz ve yaşlanıp sonunda ölüyoruz. İnananlar için tabiki ölümden sonra başlayan gerçek hayat var. Nehir üzerinde ihtişamlı 32 kemerli köprünün gece görünümü ve güzelliği tarif etmek mümkün değil. Ancak görmek ve yaşamak lazım. Köprünün üzerinden nehrin ve İsfahanın gece görünümünü seyrettik ve köprünün altına inerek ayaklarına yerleştirilen kahvehanelerde çayımızı içerek meyve nargilemizi yudumladık. Gece yarısı olmasına rağmen nehrin etrafı insanlarla dolu. Kızlı erkekli guruplar, aileler tüm İsfahan orada piknik yapıyor ve eğleniyor. Aynen İstanbul Marmara Bakırköy ve Sirkeci arasındaki sahil gibi. Gece geç saatlerde ötele döndük ve hemen yattık. Çünkü bir gün sonraki programımız çok yüklü idi.

Tarih 22.5.2004. İsfahan gezimize devam ediyoruz. Şehir gündüzde çok güzel. Dünyanın görüntüsü meydanındayız. Yerleşim planı olarak Sultan Ahmet meydanına benzetilmiş. Şah Abbas tarafından yaptırılmış. Dünyanın en büyük meydanı olma ünvanına sahip. Meydan 500 m. boyunda ve 60 m. eninde. Buraya gelen yabancılar meydanın büyüklüğünü görünce İsfahan için dünyanın yarısı terimini kullanmışlar. Meydanın etrafında alışveriş için dükkanlar, Lütfullah Camii, dini eğitim yapılan medreseler ve  Şah Abbas’ın sarayı gibi bir sıralama mevcut. Burada Ticaret ve nüfus artması için Şah Abbasa döneminde esnaftan vergi alınmamış. Nüfusu etrafı ile birlikte 4 milyon. Denizden yüksekliği 1600 m. Kışları soğuk  ve yazları sıcak bir iklime sahip.

Şah Abbas Şah İsmail’den 100 yıl kadar sonra tahta geçmiş. Kendisi Şia idi. Isfahanıda Şialığın merkezi haline getirmeyi planlamış. Tabiiki Osmanlıda Sünniliğin temsilcisi idi. Böylece Osmanlıya karşı bir pakt oluşturmayı hedeflemiştir. Bu plan gereği dev dünyanın görüntüsü meydanını yaptırmış. Bir köşesine sarayını koymuş. Saray 6 katlı ve ihtişamlı. Sarayın alt katında giriş ve bekleme salonu var. Salonun bir köşesindeki konuşulanları diğer köşeden kulağınızı duvara dayayarak  dinleyebiliyorsunuz. Bu suikastlara karşı tetbir olarak yapılmış.. Aynı tedbir bazı Osmanlı saraylarının bazılarında var. İkinci katta geniş bir balkon var. Şah genelde büyük mitinglerdeki konuşmalarını buradan yaparmış. Meydana tamamen hakim bir görünüm var. Bir üst katta sarayın diğer bölümleri var.  En üst katı müzik odası olarak düzenlenmiş. Duvarları özellikli ve ses geçirmez bir şekilde yapılmış. Şah Abbas büyük hocalardan Lübnanlı Lütfullah hocayı getirerek ve de kızını alarak isfahan’da kalmasını sağlamış.  Onun için Sarayın tam karşısına Lütfullah Camiini yaptırmış. Camiinin minaresi yok. Sadece hanımlar bölümünde 500 kişi namaz kılabiliyormuş.

Isfahan’da son olarak gördüğümüz Cami Camii idi. İrandaki en büyük camidir. Dünyanında en büyük camilerinden biridir. 21 bin metre karedir. İki önemli özelliği vardır. Bunlardan biri en büyük cami olması, diğeri ise her gelen şahın bu camiye bir minare ve ek ilave etmesi idi. Miladi 8. yüzyılda yapılmış. Önce kerpiçten yapılan bina daha sonra değişimlere uğramış. En büyük değişimi Selçuklu sultanı Melikşah zamanında yaşamış. Tüm iç dizaynda değişimler olmuş. Bir ecnebi mühendis bu binanın en sağlam bina olduğunu söyler. Nizamulmülk, Ömer Hayyam ve Hasan Sabbah çocukluk arkadaşıdırlar ve çocuklukları bu bölgede geçti. Bu camide alçı yapmışlar.

Öğleden sonra Isfahanda çarşı pazar gezisi yaptık. Önce dünyanın görüntüsü meydanının etrafındaki el sanatları ile ilgili dükkanları gezdik. Sayılamayacak kadar fazla. İnsanlar hem elişi yapıyorlar ve hem de satıyorlar. Bakırdan gümüşe, ondan ahşap oymacılığa kadar. Özbekistanda olduğu gibi. Onlar kadar kaliteli olmasa da çok güzel.  Binlerce kişi bu işten ekmek yiyor. Muayenehane için bazı parçalar aldım. Ülkemizde bu iş neredeyse tükenme noktasına geldi. Nerde o güzelim Anadolu yorgancıları. Hepsi bir bir kapandı gitti. Oysaki Isfahanın en kalabalık caddelerinin birinde yorgancıları görüp şaşırıyorsunuz. El sanatlarımızı hep birlikte katlettik. Bunda gelmiş geçmiş Cumhuriyet hükümetlerinin de çok günahı var ancak onun kadar halkında var. Armut piş ağzıma duş yok. Meselelerimize halk olarak sahip çıkmazsak olacağı budur.  Ülkemizde doğru dürüst bir el sanatları çarşısı yok. Bizi yönetenlere ve halkımıza ithaf olunur. Ey belediye başkanları, bakanlar, milletvekilleri, ey halı vakti yani parası olan insanlar, hep batıya gideceğini birazda yönünüzü doğuya, kuzeye ve güneye çevirinde buralardaki sanatı, insanlığı, Türk milletine hürmeti görün. Tüm gençlerimizi üniversite kapılarında ya da kahvehanelerde ve internet kahvelerinde bekletmeyin. Sanata ve kısa yoldan hayata atılmalarını sağlayın. Tüm gençlerimiz okuyacak diye bir kural yok. Bırakalım artık bu batı hayranlığını ve kuklalığını. Gerçek yerimizi bulalım. Artık futbol sahasında Türk Milleti olarak gerçek yerimizde oynayalım. Arka sahada oynamaya talip olmayalım. Bizim yerimiz her zaman ileri kısım olmalı. Daha sonra meşhur İsfahan halılarını görüyoruz. Hayran olmamak elde değil. Bazı arkadaşlarımız birer halı alıyorlar.

Eğer yolunuz İsfahan’a düşerse mutlaka Abbasi otelini görün ve kemerli köprünün altında Kjaho nehrinin suları etrafınızda akarken çay için ve meyve nargilesi çekin. Dünyanın görüntüsü meydanını ve Şah Abbasın  sarayını görün. Büyük Selçuklu döneminden kalan Cami Camiini ziyaret edin. Isfahanın pazarlarını gezin ve meşhur halılarını seyredin.

22-5-2004 öğleden sonra Isfahan gezimizi bitirerek Tahrana doğru yola çıktık. Zorlu bir yolculuktan sonra sabah vakitlerinde Tahrana geldik. Bir sürer dinlendikten sonra kahvaltımızı aldık ve geziye başladık. Tahran 12 milyon nüfusu ile tam bir metropol kent. Etrafı Elburz ve Demavent dağları ile çevrili. Yazın sıcak kışın ise soğuk bir iklime sahip. Trafik çok yoğun. Tahran da  tatil Perşembe ve Cuma günleri. Diğer illerde ise sadece Cuma günü tatil. Ankara benzeri bir yapılanma var. Televizyon kulesini görüyoruz. Dünyanın en yüksek kulesi olacak şekilde  planlanmış. Yapımı sürüyor. Tahran oldukça yeşil bir kent. Hemen hemen tüm caddelerin sağlı sollu çinar ağaçları ile döşeli.

Şimdi Sadabad sarayına gidiyoruz. Velieasr caddesinde (eski Pehlevi caddesi) ilerliyoruz. Tahranın en güzel caddelerinde biri. Caddede sol tarafımızda çok güzel bir yetimhane görüyorum. Hayrette kalıyorum. Yetimhane Tahranın en lüks ve güzel caddesinde. Sırasıyla Mühendislik Fakültesi, Sanat Okulu, İran’ın en büyük Kalp Merkezi, millet parkı ve hayvanat bahçesi, geleneksel pazar, caddede sağlı sollu çınar ağaçları gayet güzel. Çınar büyük düşünen devlet adamlarının diktirdiği bir ağaçtır. Küçük düşünen devlet adamları ise ancak kavak dikmeye karar verebilirler. Çünkü onların ufukları dardır. Aynen İstanbul’da olduğu gibi. Belediye yetkilileri 3-4 yıldır akılsız, dar beyinli, küçük çaplı yetkililerin yıllar önce diktikleri kavakları kesmekle uğraşıyorlar. Çünkü bu ağaçlar hem aşırı alerjenik polen yüküne sahip, dayanıksız ve pek gölge yapmayan, dar yapraklı bir ağaç. Aynı caddede TV binası ve Camisi, Spor ve Kültür kompleksi, dev çinar bahçesi, Arkeoloji Enstiüsü, Zaman Müzesi ve Devlet Üniversitesi, Kültür evi ve nihayet Saadabad sarayındayız. Bu saray  Şah Abbas tarafından yaptırılmış ve şahın babası tarafından düzeltilmiş. Saadabab sarayı Tahranın dağa doğru kısmına yapılmış dev çınar ormanının içine yerleştirilmiş küçük bir saray. Önüne devrimden sonra kırılan Şahın heykellerinden birinin alt yarımı yerleştirilmiş. Saray küçük olmasına karşın ihtişamlı bir şekilde dizayne edilmiş. Sarayı gezerken insanın aklına gururlanma Padişahım senden büyük Allah var ibaresi geliyor. Sarayın bahçesi içinde İran’ın en ünlü minyatür ressamı Behzad’ın müzesi var. Sarayın bahçe giriş kapısının karşısındaki modern resim müzesi de  görülmeye değer bir yer.

Tahran gezimize Arkeoloji Müzesi ile devam ediyoruz. Müze 80 yıl kadar önce Şah tarafından restore edilmiş. İki kısımdan oluşuyor. İslam öncesi dönem ve İslam sonrası dönem. Müzede görevli Tebrizli Türk kardeşlerimizle karşılaştık. Gurubumuz Türkçe konuştuğu için bizi fark ettiler ve İstanbul dan mı diye sordular. Güzel bir sohbet yaptık. Bize müzedeki Osmanlıca ve Türkçe yazılı eserleri gösterdiler. Müzeyle ilgili kitapçıklar verdiler. Çok güzel Türkçe konuştuklarını bunu nerede öğrendiklerini sordum. Anne babalarından öğrendiklerini söylediler. İran’da okullarda Türkçe eğitim yok.  İran’da nereye giderseniz gidin mutlaka konuksever bir Türk ile karşılaşırsınız. Burada bir sitemimi İranlı yetkililere iletmek istiyorum. İran’ın 1/3 ü Türk. Buna rağmen hale Türkçe eğitim yok. Sadece Varlık diye bir Türkçe dergi var. Oysaki Türklerin yoğun olduğu bölgelerde Türkçe mutlaka öğretilmeli.

Nihayet gezimizin sonu yaklaşıyor. Şimdide Tahranın nostaljik İstiklal caddesindeyiz. Adı İstiklal değil ancak ben ona benzettiğim için öğle dedim. Oldukça kalabalık bir cadde. Tabiri caizse iğne atsan yere düşmez. Özellikle gençler yoğunlukta. Caddenin her iki tarafından şırıl şırıl sular akıyor. Suyun akıntısı ayrı bir rahatlık veriyor insana. Çingeneler çalgı çalıyor ve para topluyorlar. Sinema afişleri duvarları süslüyor. Dolaşmadan yorulduk ve bir kahvehaneye girdik. Şefket Eygi, Ali Abken, Sefa Saygılı, ………. ben ve hanımım sohbet ederek çay içtik. Bir Türk kahvesi idi. Kahvehanenin giriş kapısının üstündeki bir ibare beni çok etkiledi. Orada bu kahvehanede İslam-i kurallara riayet ediniz diye yazıyordu.

Son akşam ise Tahranın en eski ve nostaljik lokantalarından birine yemek yemeye ve İran müziği dinlemeye gittik. Yemekler milli yemekleri idi. O gece orada birde yaş günü kutlamasına rastladık. Yemeklerimizi yerken gayet güzel müziğimizi de dinledik. Bu arada müzisyenler İstanbul’dan geldiğimizi öğrenince dağlar kızı reyhan gibi bizim şarkıları çalmaya başladılar. Tabiiki bizde bahşişi yüksek tuttuk. Gece 24’e kadar eğlence devam etti. Daha sonra otelimize döndük.

Nihayet güzel bir seyahatin ardından sabah 7.30 uçağı ile İstanbul’a hareket ettik. İran gezisi her yönü ile güzel bir gezi oldu. İnşallah İran’ın diğer bölgelerini de görmek nasip olur. İmkanı olanlara İran’ı görmeyi tavsiye ediyorum. Batıcı basının yönlendirmelerine kapılmadan bağımsız bir gözle bakmak lazım. Bu ülke bizim sınır komşumuz, Müslüman ve %30 u Türk. Ülkenin her bölgesinde Türkçe konuşarak gezebiliyorsunuz ve zengin bir kültür hazinesi var.

Batı Trakya’dan Büyükada’ya

Gezmek, görmek değil bilmektir. Her eğitim öğretim değildir.. Çok gezeriz ama sadece gezeriz. okullarda hep eğitim alırız ama öğrenemeyiz.  Acaba kaç kişi evinin bulunduğu mahallenin nereden geldiğini biliyor. Yaşadığımız il ve ilçeleri ne kadar gezdik. Atalarımızın doğduğu köy ve beldeye kaç kez gittik. İstanbul ve Kocaeli’de yaşıyoruz.  Acaba kaç kişi bölgemizin kültür ve turizm değerlerini doya doya gezdi.

Gezmeliyiz, seyahat etmeliyiz, değerlerimizi tanımalıyız ve tanıtmalıyız. İstanbul’un en güzel yerlerinden biri Adalar. Bir gerdanlıkta inci tanesi dizilen adalarımız her bakımdan muhteşem. Büyükada, Heybeli Ada, Kınalı ada, Burgaz ada… birde tarihi geçmişinde üzüntülü olayların yaşandığı adalarımız da var. Örneğin Yassı Ada ve Hayırsız Ada gibi.

Önceki gün hem kendim hem de sizler adına Büyük Ada’ya bir seyahat yaptım. Yıllar önce gitmiştim. Gerçekten muhteşem güzelliğe sahip Büyük Ada. Neredeyse tamamına yakını çam ormanlarıyla kaplı. İstanbul Boğazı’nda olduğu gibi betonlaşma yok denecek kadar az.  Konaklar, küçük dükkanlar, yayılar, faytonlarla gezilen Ada’da sanki zaman durmuş.

Ada’da bin fayton turu atarak hem belgesel çektim. Hem de araştırma yaptım. Adalarımız başta Rumlar olmak üzere bütün azınlıkların Malikânelerini bulunduğu, zengin azınlıkların yaşadığı yer. Sadece büyük adada 30’a yakın Rum kilisesi var. 4 cami ibadete açık. Rum azınlık zenginlerinin trilyonluk villaları göz kamaştırıyor. Büyükada’yı gezerken birkaç ay önce gittiğim Batı Trakya aklıma geldi. Batı Trakya’da Türk azınlık sefalet içerisinde, var olma mücadelesi verirken, cemaati olmayan Rum kiliseleri hızla artarken Batı Trakya’da Vakıf eserleri Yunan Devleti tarafından satılıyor.  Türklere büyük bir asimilasyon uygulanıyor. Müftülerini bile seçemiyorlar. Buna karşılık Rum azınlık ve Fener Rum Patrikliği rahat ve huzur içerisinde. Azınlıkların rahatça yaşaması Türk Devletinin büyüklüğünü gösteriyor. Büyük Ada’da bunu bir kez daha gördüm.  Büyük Ada’daki barış ve hoş görü keşke Batı Trakya’da da yaşanabilse.

Bir solukta faytonla Büyük adayı gezdim. 230 fayton var. Motorlu araçların yok denecek kadar az olduğu Ada’da kaymakam ve belediye Başkanın makam aracı da fayton. 30 yıldır faytonculuk yapan Afyonlu Mehmet Ağa Ada’nın Arap turistler tarafından ilgi odağı haline geldiı3ğini söylüyor. Onlar olmazsa halimiz perişan diyor. Birde diziler çekiliyor. Birçok TV dizisi Adada çekiliyor. Rum yetimhanesi olarak 100 yıl önce Ada’nın en tepesine yapılan dünyanın en büyük ahşap binasını bize göstererek Rum Yetimhanesini gezmelisiniz” diyor. Ünlü futbolcu Lefter’in mezarının bulunduğu Büyük adadaki Rum mezarlığını bize gösteriyor. Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu Romanını yazdığı evin önünde durup hatıra fotoğrafı çekiliyoruz.

Evet, yıllar önce gittiğim Büyük adayı bir kez daha keşfederek Devri Âlem kameralarıyla kayıt altına alarak belgesel çektik. 10 yaşındaki oğlum Ahmet Emirhan Kahraman yardımcı oldu. Büyük ada ile ilgili sizler için yaptığım derlemenin  bir bölümünü  sizlerle paylaşırken, sizleri de Büyük adayı gezmeye davet ediyorum.

BÜYÜKADA

İstanbul Adaları’nın en büyüğü Büyükada’dır. Yüzölçümü 5,4 kilometrekaredir. Maltepe sahiline uzaklığı ise 2300 metredir. Adalar’da, biri güney diğeri kuzeyde olmak üzere iki tepe bulunur. Güneydeki tepe, 203 metre yükseklikteki Yücetepe’dir. Kuzeyde ise İsa Tepesi bulunmaktadır. Seyahatnamelerden ve tarihi olaylardan anlaşıldığı kadarıyla Büyükada, Bizans döneminde de, Osmanlı döneminde de hep meskûn kalmıştır. 19. Yüzyılın ilk yarısında 3 bin kadar olduğu tahmin edilen Büyükada’nın nüfusu, Adalar’a vapur işlemeye başladıktan sonra artmış, 20. Yüzyıl başlarında 5 bini aşmıştır. Ada’nın nüfusu bugün 8 bin civarındadır. Ancak ada, yazları günübirlik ziyaretler ve yazlığa gelenler nedeniyle kalabalık olmaktadır.

19. yüzyıl ortalarında Büyükada’yı anlatan yabancılar akşamüstleri iskele çevresindeki şıklığı, zarafeti, sahildeki gezintileri ballandıra ballandıra anlatırlar. 20. Yüzyılın ilk çeyreği boyunca Rumların ağırlık taşıdığı ada halkı ve yazlıkçı gayrimüslimlere ek olarak Osmanlı aydın ve yazarlarının da önemli bir bölümü Büyükada’nın güzelliklerini ve toplumsal atmosferini paylaşmışlardır. 1. Dünya Savaşı ve Cumhuriyet sonrasında Rum halkını kaybeden Büyükada’daki canlılık 1930’lara kadar büyük ölçüde kaybolmuştur. Ancak, 1940’lı yıllara doğru, Cumhuriyet dönemi devlet ileri gelenlerinin ve yüksek bürokrasinin, varlıklı kesimlerin rağbet ettiği bir sayfiye yeri olma özelliğini yeniden kazanmıştır. Büyükada, bu dönemde yeni köşklerle, özenli ve zevkli yapılarla süslenmiş, İstanbul halkının günlük gezinti yerlerinin de başında yer almıştır. Adanın Kuzey-Güney doğrultusuna dik olarak çıkan Dil Burnu’nun iki yanındaki Yörük Ali ve Nizam Plajları, Luna Park, Aşıklar, Viranbağ kır gazinoları, korulukları, biri iskeleden başlayıp Ada’nın tüm çevresini dolaşan büyük tur, diğeri Araba Meydanı’ndan başlayıp Dil’den, Aşıklar Kır Gazinosu’ndan Lunapark’a oradan da Maden’e geçerek binildiği noktaya dönülen küçük tur olmak üzere araba turları, Luna Park meydanındaki süslü eşeklerle yapılan geziler Büyükada gezilerinin başlıca eğlenceleri haline gelmiştir.

Ada’nın en yüksek tepesinde Aya Yorgi kilise ve manastırı bulunmaktadır. Buradaki ilk yapı, miladi 6. Yüzyılda inşa edilmiştir. Bu mevkide, bir çok kilise ve manastırın kalıntıları da vardır. Bunlardan bazıları bugüne kadar ulaşmış, bazıları yıkıntı olarak kalmıştır. İsa Tepesi’nde ise Hristos Kilise ve manastırı bulunmaktadır. Kumsal semtindeki Ayios Dimitrios Kilisesi de Ada’nın önemli dini yapılarındandır. Adadaki Ortodoks cemaat, büyük ayinlerini burada yapar.

Büyükada’da bulunan 4 camiden mimari bakımdan en dikkat çekeni 2. Abdülhamid tarafından yaptırılan Hamidiye Camii’dir. Mimari açıdan batı etkisinde inşa edilmiş bulunan bu cami, Ada Camii sokağında bulunmaktadır. Büyükada’ya, günümüzde Sirkeci, Kabataş ve Bostancı’dan kalkan Ada Vapurları ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin deniz otobüsleri ile ulaşmak mümkündür. Adada otomobil yasağı vardır. Bu da, Ada’nın gürültüden uzak, havası temiz bir mevki olarak kalmasını sağlamaktadır.

Başbakan Erdoğan ve Gençlerimiz

AK Parti 10 yıldır iktidar. Türkiye’de en uzun süre Başbakanlık yapanlardan isimlerden birisi sayın Erdoğan. Erdoğan, Genç denilebilecek yaşta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı yaptı. Hayatının en güzel günlerinde yine Başbakan olarak Türkiye Cumhuriyeti’ni idare etmeye başladı. Gençlerle ilgili dün yaptığı konuşmalar beni yine geçmişe götürdü. AK Parti döneminde gençlere her türlü imkanlar tanındı. Eğitimde iyileştirmeler yapıldı, teknolojim imkanlar seferber edildi. Ama ne yazık ki tarih ve kültür bilinci adına gençlere fazla bir şey verilemedi. Başbakan da dünkü konuşmasında bunu ifade etti. Başbakanı dinlerken gençlerin bugünkü durumunu düşündüm. Gençler maalesef geçmişi bilmiyor. Gençler  eğer geçmiş tarihi bilselerdi bugün gençlik çok farklı olurdu. AK Parti gençlere yönelik bir takım çalışmalar yaptı ama daha fazlası yapılabilirdi. Örneğin AK Parti döneminde gençler Sarıkamış’a, Çanakkale’ye, Malazgirt’e götürülüyor. Ama komple bir çalışma yapılıp seferberlik ilan etmek lazım. Başbakanın bu konuda geciktiğine inanıyorum. Geçmişi iyi bilselerdi gençlik bugün çok farlı olurdu.

  Dilerseniz Erdoğan’ın dün yaptığı konuşma da gençlik ile ilgili söylemlerine bir göz atalım:”…12 Eylül öncesinde gençlerin nasıl birbirine düşürüldüğünü anlatmak zorundayız. O dönem yaşanan yoksulluğu anlatmak zorundayız. Biz kitap bulmakta zorlanırdık, bir üst sınıftaki abilerimizden teksir kağıtlarındaki notları bile alamazdık. Ama şimdi sınıflarda akıllı tahtalarla eğitim yapılıyor. Bursları arttırdık. Şu anda isteyen her öğrenciye 480 lira kredi yardımı veriyoruz. Sokağa çıkın yaşı 20’nin altındaki gençlere ‘Koalisyon’ nedir diye sorun araştırdım çoğu neredeyse bilmiyor, enflasyonu, seçim ekonomisini bilen genç yok. Türkiye vakti zamanında yüzde 110 oranında enflasyon oranlarını gördü ama bugün bunlar artık yok. O yüzden dün unutulursa bugün aynı şeyler yaşanır. 11 yıl boyunca vazifemizi yerine getirmeye çalıştık. Bizim yaptığımı emanetin hakkını vermektir. Eğer bugün 400 bine varan derslik inşa ettiysek vatandaşın hakkı olduğu için yaptık. Ama bu da yetmez. Biz 120 kişilik sınıflarda okuduk, o yüzden şimdi hedefimiz bunu 30’a kadar düşürmek. Eğer barajlar, hastaneler, okullar yaptıysak bunu görevimiz olduğu için yapıyoruz

GENÇLER ÜZERİNDEN OYNANAN OYUN

 Şimdi gelin kısa bir süre önce gençlerle ilgili yazdığım yazımı kısaca bir hatırlayalım: “Son 60 yıldır Türkiye’de gençler üzerinden oynanan oyunun kısa bir özetini bugün sizlerle paylaşmak istiyorum. Başbakan ve Bakanların idam edilmesine neden olan 60 ihtilali bir üniversiteli gencin tank altında ezildiği yalanıyla çıkmıştı. Bu yalan yüzünden gençler sokağa dökülmüş, bir çokları eğitimlerinden ve mesleklerinden olmuştu.  68 kuşağı olarak bildiğimiz gençlik ülkenin büyümesi, özgürleşmesi için inandıkları yolda mücadele etmişlerdi. Gençlerin bu masum isteğine iç ve dış çevreler kullanmış 71 Muhtırası ile 68 kuşağı hapislere tıkılmış, mesleklerinden olmuş eğitimlerini tamamlayamamıştı.

  1970-1980 arası ise gençliğimizin kara yılları olarak tarihe geçti. Bugün hiçbir anlam ifade etmeyen Sağ-Sol çatışmaları yüzünden 5 bin 500 gencimiz hayatlarının baharında kör teröre kurban gittiler. 10 binlerce gencimiz eğitimlerinden ve mesleklerinden oldu. Gençlerimiz hayatın baharında işinden aşından olup sokağa itildiler. Bundan sonra 1980 ihtilali gençliğimizi hapislere tıktı, 10 binlerce gencimiz hapislerde yıllarca çürüdüler, sağlıklarını kaybettiler, mesleklerinden oldular, aile yuvaları dağıldı. Olan yine gençliğimize oldu ve ülkenin gelişip büyümesi için canlarını ortaya koyan, fikir ve ideal sahibi gençlerimiz yok olup gitti. 1980 askeri ihtilali gençlerin hayatlarını söndürmekle kalmadı, fikirsiz, idealsiz bir genç nesil yetişmesinin de planlamasını yaptı. 1980 sonrası yetişen genç neslin bir çoğu Milli ve Manevi değerlerden uzak ulusal konuları dikkate almayan, eğlenceye düşkün bir nesil yetiştirmek için her türlü plan ve program uygulandı. Sağcı veya solcu yetmişli yılların gençliği ülkenin kendilerine göre iyi olması için ve insanların özgürlüğü için canlarını ortaya koyarken Seksen ihtilalinden sonra yetişen gençlik ülkeyi tanımaktan, ülkenin yönetimiyle ilgili fikir üretmekten bile uzak hale geldi.

   28 Şubat Post Modern darbesinde yine gençlik ön palan çıkartıldı. Gençler üzerinden oyunlar oynanıp tezgahlar kuruldu. Yine gençler karşı karşıya getirilip bu sefer dini değerler ortaya sürüldü. Gençlik üzerinde oynanan büyük oyunlarla bir çok genç değişik bahanelerle Üniversitelerden uzaklaştırıldı, bazı gençler hazır kıta gibi kurşun asker olarak kullanıldı. Yine gençlik üzerinden tezgahlar ve oyunları kurulan 28 Şubatta gençler bedel ödedi.

  GEZİ PARKI EYLEMLERİNDE GENÇLER KULLANILIYOR

Evet Gezi Parkında ki eylemlerin baş mimarları yine gençler. Ülkemizin ve milletimizin geleceği olan gençlik üzerinde yine büyük oyunlar planlanıyor, tezgahlar kuruluyor. Sanki tarih tekrar etmemiş. Sanki 68 kuşağının ödediği bedelleri, 70’li yılların gençlerini kör teröre kurban etmemişiz gibi 80’li yıllardan sonra idealsiz ve fikirsiz bir gençlik yetiştirilmemiş gibi son olarak 28 Şubat darbesinde yine gençlerimizin değişik bahanelerle eğitimleri yarıda kalıp hayatları kararmamış gibi tarih yeniden tekrar ediyor. Keşke daha önce yaşananlardan ders ve ibret alınsa. Gençlerimiz üzerinde oynanan oyunları anlayabilsek. Gezi Parkı eylemleri Gençlik üzerinde oynana oyunun bir başka versiyonu ve bir başka tezgahı. Gençliğimizin bu oyunlara alet olmadan oyun kurucuların oyununu bozacağına inanıyorum.

Siyaset hastalığı

Siyaset hem zor hem renkli bir sanat. Bir bulaştınız mı bir daha bırakmak istemezsiniz. Siyaset hastalığına bulaşan iflah etmez. Ölüm döşeğinde olsanızda siyasetten kopamazsınız. Geçmişte siyaset yapmış bir çok piri fani insan tanıyorum. Neredeyse ayakta durmakta zorlanıyor ama milletvekili olmak için can atıyordu.onların bir çoğu bugün rahmet-i rahmana kavuştu.

  Milletvekili adayı olmak için Ankara yolunda kalp krizinden ölenler, Ankara’da Otel Odası’na ölü bulunanları biliyorum. Siyaset hastalığı bulaştığı için hep siyaset yapmak istiyorlar. Aman siz siz olun sakın ha siyaset hastalığına bulaşmayın. İflah etmeniz mümkün olmaz.

Şöyle bir çevrenize bakın. Ankara’ya göz atın. Yıllardan beri Türkiye’nin kaderinde söz sahibi olan isimler halen siyaset yapıyorlar. Neredeyse babadan oğla geçen siyasetçiler biliyoruz. Hele Anadoluda milletvekilliği ve siyaset belli ailelere mahsus, Başkasının girmesi mümkün değil.

Ankara siyasetine baktığımızda Meclis başkanı Cemil Çiçek, eski Bakanlardan Abdülkadir Aksu, daha bir çok isim her dönem siyasette ön planda. Sanki başka bu görevleri yapacak insanlar yok. Aslında siyasetin önünü açmak, gençlere fırsat tanımak ve yeni siyasetçiler yetişmesine imkan sağlamak gerekiyordu.

  AK Parti ve sayın Erdoğan siyasete yenilik getirdi. Ama o da eski geleneğe sımsıkı sarıldı. Yıllardan beri Bakanlar aynı Bakanlar, siyasetçiler aynı siyasetçi hatta geçmişte AK Parti hareketine öyle veya böyle karşı çıkmış insanlar bile bugün AK Parti ve Erdoğancı oluverdiler. Aslında onlar ne Erdoğancı ne AK Partili, onlar sadece kazanmak, hep siyasette var olmak için bunu yapıyorlar.

KOCAELİ SİYASETÇİLERİ

Kocaeli’deki siyasetçilere toplu olarak baktığımızda eski tas eski hamam. Yıllardan beri aynı isimler siyasetin içinde. Örneğin, Kocaeli Büyükşehir belediye başkanlığı için yıllardan beri sayın Karaosmanoğlu ve sayın Sirmen yarışını görürüz. Sirmen, kendi açısından kazanma adına bir hareket içine girerek İzmit’ten aday oldu. AK Parti Sirmen’in karşısına iyi bir aday çıkarmazsa hele mevcut başkan ve herkesle kavgalı Nevzat Doğan ile çıkarsa Sirmen kesin olarak İzmit belediye Başkanlığını kazanır. Sirmen’in Belediye Başkanlığı’nı kazanması farklı siyasi gelişmelere de sahne olacaktır. Ancak ne acıdır ki CHP, Sirmen dışında sahaya ciddi bir aday çıkaramamıştır. Siyasetin kaderi ve çilesidir.

  CHP’de bu yaşanırken AK Parti’de de durum farksız. Belediye seçimlerinin gündemde olduğu bir dönemde AK Parti’de sayın İbrahim Karaosmanoğlu’nun karşısında ciddi bir aday çıkmıyor, çıkamıyor. Son 25 yıldır Kocaeli siyasetinde olan Karaosmanoğlu’nun karşısına en az 4-5 adayla AK Parti çıkabilseydi. Ama Karaosmanoğlu’nun karşısına aday olarak çıkmak bile siyaseten intihar kabul ediliyor. Kocaeli siyasetinde başbakan’ın ağabey dediği sayın Karaosmanoğlu’nun büyük ağırlığı var. Bakalım, Sayın Karaosmanoğlu’nun karşısına aday çıkabilecek mi? Kocaeli’de ki belediye Başkan adaylarının kaçı yerini koruyabilecekler. AK Parti içinde büyük mücadeleler veriliyor. Siyasi çalışmalar yapılıyor. Siyasetin tüm hastalığı AK Parti’ye de bulaşmış durumda. Bakalım AK parti siyaset hastalığından nasıl kurtulacak.

  Evet, yerel seçim çalışmaları çoktan başladı. Herkes safını belli etmeye başladı. Ancak renk vermeyenler var. Dumanlı havayı siyaset havasını koklayıp gözleyenler pusudalar. “Nasıl kazanabiliriz, nereden kazanabiliriz?” Hesapları yapılıyor. Onlar hesap yapa dursun yerel seçimler çok renkli geçecek. Seçim sonuçları da tahminlerden çok farklı çıkacak. Yerel seçimler genel seçimlerin yansıması olmayacak. Benim yaptığı araştırma ve çalışmalar vatandaşlar yerel seçimde partiden çok adaylara ve Başkanların ekibine oy verecek. Şimdiden yerel seçimlerin hayırlı uğurlu olmasını diliyorum.

Bir fotoğrafın anlattıkları

Hep hayıflanırız, keşke deriz. Geçmişe bakar, geçmiş zaman için ah vah ederiz. Ama, ne günümüzü ne de geleceğimizi değerlendirmeyiz. Aslında yaşadığımız her gün, geleceğin geçmişi. Atalar çok güzel söylemiş: “Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer.” Geçmişe takılıp kalmadan bugünümüzü ve geleceğimizi de her sahada başarılı değerlendirmeliyiz.

SOLMUŞ BİR FOTOĞRAF

Gebzemizin çok değerli fotoğraf sanatçılarından vefalı bir dost, 20 yıllık bir fotoğraf karesini bizlere gönderdi. Fotoğraf karesine baktığımda geçmişi hatırladığım gibi geleceği de düşündüm. Fotoğraf karesi çok şey ifade ediyordu. Gebze kadırga tesislerinde çekilen fotoğrafta kimler yoktu ki. Bugünün Başbakanı o yılların Refah Partisi İstanbul il başkanı sayın Recep Tayyip Erdoğan, Bugünkü Ankara büyükşehir belediye başkanı sayın Melih Gökçek, geçmişte Kültür Bakanlığı yapan isim ve soy adaşım Kültür Eski bakanlarından İsmail Kahraman, Pendik belediye Başkanı olan bugünün İstanbul Milletvekili Erol Kaya, merhum Gebze belediye başkanı Ahmet Penbegüllü, Kadırga tesislerinin kurucusu merhum Murat Deniz ve daha bir çok dost bu fotoğraf karesinde yer alıyor. Fotoğraf karesini incelediğimde 20 yıllık bir geçmiş sinema şeridi gibi gözümün önünden geçti. 20 yıl içerisinde neler olmadı ki. 20 yıla çok şey sığdı. Gebze’de, Kocaeli’de ve dünyada çok şey değişti. Fakat değişimin kendisi bir değişim. Fotoğraf karesi çok şey söylüyor. Fotoğraf karesine baktığımda kendime çıkardığım en önemli ders iyi ki Gazetecilik ve belgeselcilik yapıyorum. En iyi ve en vefalı meslek Gazetecilik ve belgeselcilik. Bu sayede çok şeyler öğrendim., iyiyi kötüyü tanıdım. Dünyayı gezdim, vefayı, arkadaşın önemini öğrendim. En önemlisi de kendimi ve değerlerimi bilmeye çalıştım.

   BUGÜNDEN GELECEĞE

Ne oldum değil, ne olacağım demeli. Nice anlı şanlı , güçlü kuvvetli, şan şöhret sahibi makam ve mevki sahiplerini gördük tanıdık. Kendisinden başka kimseyi tanımayan, gücünü mazlumlara kullanıp haram helal demeden kul hakkı yiyenler, makamlarını kötüye kullananlar, şan şöhret, makam mevki ve parası sayesinde etrafa zulmedenler neler ve neler. Bugün hiç ortalıkta yok. Bazıları lanetle anılıyor. Bazılarının ismi geçince insanlar küfrediyor.

 Önemli olan eser ve iz bırakabilmek. Hayır dua ile anılabilmek. İyi insandı dedirtebilmek. Buradan başta gazeteci olarak kendi şahsım olmak üzere siyasi güç sahiplerine, makam ve mevki sahibi olanlara tavsiyem her şeyin gelip geçici olduğu. Gelecekte hayır dua ile anılmanın en büyük eser ve hizmet olduğudur.

   GEÇMİŞİ UNUTMADAN GELECEĞE BAKMAK

Hiçbir zaman geçmiş unutulmamalı. Yaşanan iyilik ve kötülükler unutulup tarihten ders alınmazsa tarih tekrar eder durur. İnsanlar arkadaşlarıyla kim oldukları anlaşılır. Ne kadar güzel söylemiş atalar: “Arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim.” Etrafımızda ki dost ve arkadaşlarımıza bakmalıyız. Neden arkadaş olduklarını değerlendirmeliyiz. Bugün bir çok makam sahibi kendisi çok iyi olmasına rağmen etrafları kuşatılmış, çıkarcılar tarafından adeta kullanılan, deyim yerindeyse şamar oğlanı haline getirilmiş nice insanlar tanıyorum. Makam ve mevkiler bittiğinde o insanların ne hallere düştüğünü görüyorum.

   Evet bir fotoğraf karesinden yola çıktık, geçmişten geleceği ışık tutmaya çalıştık. Dün gazetede çok değerli bir misafirim vardı. 10 yıl önce AK Parti Kocaeli kurucular kurulu üyeliği yapmış, bir vefalı dost. Halen Kocaeli siyasetinde etkin ve önemli bir ko8numda. Kocaeli’nin siyaset nabzını tutanlardan da birisi. Kendisiyle öğle yemeği yedik. Uzun uzun sohbet ettik. İzmit’te oturan, her bakımdan çok geniş bir çevresi olan bu vefalı dostumun şahsımla ilgili söylediği bir sözle yazımı noktalamak istiyorum:

“…İsmail Bey, İyi ki gazetecilik ve belgeselci olmayı siyasetçi olmaya tercih ettiniz. Şayet milletvekili olsaydınız bugün bir çok insan aleyhinizde konuşur sizleri eleştirirdi. Bugün gazetecilik mesleği ve belgesellerinizle çok büyük hizmet yapıyorsunuz. İyi ki belgeselcisiniz. Sizlere başarılar diliyorum. Sakın siyasete bulaşmayın….”

  Evet gerçekten çok vefalı dostlar var. Bu vefalı dostun tavsiyesine de uymaya devam edeceğim. Bu fotoğraf karesini de bana gönderen değerli fotoğraf sanatçısı dostuma da teşekkür ediyorum.

Sonbahar hüznü

Sonbahar hüznü ve duygusallığı hatırlatır. Eylül ayı ile birlikte Sonbahar mevsimi girer, yeşillik sararmaya başlar. Anadolu Sonbaharda bir başka olur, Anadolu’nun 4 mevsimi de güzeldir. Sonbahar hüznü hatırlatsa da insanlar farklı duygular yaşar. Birçok ünlü düşünür, yazar ve şair şiir ve yazılarını sonbaharda yazmışlardır.  Meşhur fikir adamı ve düşünürlerimizden Genceli Nizami ünlü Divanı’nı sonbaharda yaprakları sararmış çınar ağaçlarının altında yazmıştır.

Sonbahar farklı bir hüznü bana hatırlamtmakta.1960 darbesi ile devrilen Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Hasan Polatkan ve Maliye Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun ihtilalciler tarafından idam edilmesi 16 ve 17 Eylüle rastlar. 16 ve 17 Eylül tarihleri demokrasi tarihine siyasi cinayet olarak geçen bir tarihtir. Bu konuda geçtiğimiz günlerde gazetemiz çok önemli belgelere ulaştı. Başbakan ve bakanların idam edildiği, günün haberlerini kamuoyuna duyuran gazetelerin orijinal nüshalarını bulup arşivimize aldık. Ayrıca bu köşeden de ayrıntılı olarak 26 Ağustos 2013 tarihinde yazmıştık. O yazımızı bugün sizlerle paylaşıyor ve gazetelerin nüshalarını da yayınlıyoruz.

Menderes’in İdamı ve Mısır darbesinden ders almak

(27 Ağustos 2013,)

Gazetecilik ve belgeselcilik, hem geçmişi hem geleceği yaşamak demek. Mısır darbesi ile ilgili dün yazdığım yazıdan sonra Menderes’in idam edilişi ile ilgili çok önemli belgeler elime ulaştı. O günlerde yayınlanan ve Menderes’in İdamını manşetten veren “Adalet, Son Havadis, Kudret ve Ulus” gazetelerinin 1961tarihli sayıları Türkiye’de demokrasinin nasıl katledildiğinin canlı şahidi gibiydi. Türk halkı Mısır halkı kadar cesur olabilseydi, askeri cunta Menderese arkadaşlarını idam edemezdi.

Mısırda yaşanan ihtilalden sonra demokrasi ve darbeler konuşulmaya başlandı. Dün bu köşede Mısır’daki darbe ile ilgili yazılar kaleme almıştım. Türkiye darbeler ve ihtilallerden çok çekti. 7 ay sonra belediye seçimleri yapılacak. Her ne kadar başkan adaylarını halk değil, Ankara’da bizler adımıza hüküm veren bir grup, elit ve üst düzey parti kurmayı tespit edecek olsa da bizler sandığa gideceğiz. Sandık ve seçim demokrasinin temel taşıdır. Güvenmediğimiz adaya partimizin adayı olsa da oy vermeyebiliriz. Darbelerin benim hayatımda ayrı bir yeri var. Daha öncede birkaç kez kaleme aldım. 1960 yılının 1 Şubat’ında dünyaya geldim. Rahmetli annem “Oğlum sen Menderes’in devrildiği gün geldin” diyerek dünyaya gelişimi darbe yılı ile anlatmakta.

Dünya’ya geldiğimiz yıl darbe olmuştu. Çocukluktan kurtulduğumuz yıl ordu hükümete muhtıra vermişti. 1980’de gençlik yıllarıma başladığımız yıl Evren Paşa darbe yapmıştı. 28 Şubat 1997 post modern darbe görmüştük. 27 Nisan-muhtırayı yaşamıştık. Dolaysıyla hayatımız darbeler ile geçmiş. Dolayısıyla Darbelerin acısını, sıkıntısını hayatımız boyu dolaylı, direk hep yaşamışız.

Menderes nasıl idam edilmişti?

Bugünkü bu yazımı kaleme aldığım sırada elinde bir tomar gazete bulunan Erol Baytar adlı hurdacı Selam verip gazeteleri masama koydu. Gazeteler 1961 tarihini gösteriyordu. Menderes ve arkadaşlarının nasıl idam edildiğini resimleri ile boy boy gazete sayfalarına basılmıştı. Son Havadis Gazetesinin 17 Eylül 1961 ve Kudret gazetesinin 18 Eylül1961 günkü sayıları Menderes’le birlikte dış işleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Hasan Polatkan’ın idam sehpasındaki görüntüleri ve Menderes’in idam sehpasına götürülüşü insanı dehşete düşürüyordu. Kudret gazetesinin manşeti Büyük puntolarla Menderes idam edildi. Alt başlık ise “ Hükmün İnfaz edildiği Milli Birlik komitesi İstihbarat irtibat bürosunca açıklandı.” Şeklinde yazılmıştı. Son Havadis Gazetesi’nin manşeti ise Hasat Polatkan ve Zorlu dün sabaha karşı idam edildi.” Manşeti altında her iki bakanın cansız bedenleri darağacında asılmış halde gözüküyordu. Bu gazeteler demokrasinin nasıl katledildiğinin en bariz örneğidir. Bunun dışında başka gazetelerde arşivimize hediye edildi. İbret ve ders alınması için İlim Kültür ve Tarih Araştırma Merkezi kütüphanesinde araştırmacıların bilgisine sunmuş bulunmaktayız. Gerçekten bu gazetelerdeki haberler ve idam sehpası insanın kanını dondurmakta. Bu tarihi gazeteyi bizlere hediye eden hurdacı Erol Baytar bile bu haberleri okuduktan sonra “O günkü yaşananlara isyan ediyorum. Menderes’i iktidara getiren halk neredeydi. Menderes’e neden sahip çıkmadılar, neden eylem yapıp Menderes’in idamını önlemediler.” demekten kendini alamadı.

Menderes’in İdamı Önlenebilir miydi?

Ben hep düşünürüm bugün Suriye’de ve Mısırda yaşananlar için Türkiye ayakta. Mısır’da halk seçtikleri devlet başkanına sahip çıkmak için sokakları terketmiyor.3000’den fazla insanın öldüğü söyleniyor. İnsanlar öleceğini bile bile seçtikleri insana sahip çıkıyorlar. Menderes’e sahip çıkılamaz mıydı? Bugün sokakta olan halkın babaları ve dedeleri ve Menderes’e oy veren kitleler neden acaba ayaklanmadı neden? Tavır koymadılar. Menderes idam edilmesin diye kaç kez toplantı yapılabildi. Verdikleri oyların namus ve şerefine sahip çıkmak için kaç kişi can verdi. Zannediyorum hiç kimse kılını bile kıpırdatmadı. Çok sevdikleri Menderes için sokaklara bile inilmeli. Tam tersine Menderes hükümetinden çıkar sağlayanlar darbe olana kadar Menderesçi gözükenler darbeden sonra saf değiştirip Menderes’in aleyhinde şahitlik bile yaptılar. Yazık hem de çok yazık.

Bu kadar yaşanan olaydan sonra Türkiye’de Mısır’daki gibi toplantı yapılsaydı darbeciler Menderes’i asmaya cesaret edemezdi. Bugün 60 ihtilalinde Menderes’in idamından özellikle Mısır halkının darbeye karşı direnişinden Türk insanının alacağı çok ders var. Gazetemiz kütüphanesine hediye edilen Menderes’in idamı ile ilgili gazeteler ile ilgili haber ve yorumlar aslında çok şeyi anlatıyor. Ancak çok söze gerek yok. Türkiye 50 yılda; 2 darbe, 2 muhtıra,  1 post modern darbe yaşadı. İnşallah bundan sonra yaşamaz. Tarih ders ve ibret almak için vardır.(27 AĞUSTOS GEBZE GAZETESİ)

Yazımı böyle bitirmiştim. Dün Menderes ve arkadaşlarının idam edildiği gündü. Mısır’daki darbe için sokaklara dökülenlerin dün ve önceki gün sokaklara dökülmesini Menderes ve arkadaşlarını idam edenleri protesto etmelerini beklerdim.  Ancak hiç bir şey olmadı. Sadece TRT Menderes ve arkadaşlarının mezarının bulunduğu anıt mezardan yayın yapmakla yetindi.  Keşke toplantılar yapılıp Menderes ve arkadaşlarının manevi hatıralarına sahip çıkılabilseydi. 60 darbesi ve sonrasında yaşananlardan ders ve ibret alınsaydı. Mısır darbesine gösterilen tepki hiç olmasaydı bugün Menderes ve arkadaşlarını idam ettirenlere gösterilseydi. Beni en çok hüzünlendiren Menderes ve arkadaşlarının hatıralarına sahip çıkmamak oldu. Mısır için eylem yapanlar Menderes ve arkadaşları için neden bir toplantı yapmadılar.

Seçime doğru

Son bahar havaların serinlediği, ancak siyasetin yavaş yavaş ısınmaya başladığı bir mevsim olacak. Kış ayları ise siyasetin kıran kırana yaşanacağı bir süreç olacak. AK Parti beklenen kararı verdi. Adaylık için başvuru tarihi 21 Ekim tarihini açıkladı. Ama AK Parti’de alttan alta mücadele devam ediyor. AK Parti’de kim kimin adamı, kim kimi destekliyor ve neden destekliyor aylardan beri konuşuluyor.

  AK Parti, belediye başkanlığı için yaptığı anketlerde iki soru yöneltiyor. Belediye başkanından memnun musunuz? Tekrar oy verir misiniz? Sorusundan hemen sonra Belediye başkanını tanıyor musunuz? Sorusu asıl can alıcı soru. Kocaeli ve ilçelerinde yapılan anketlerde partinin aldığı oy ile Belediye başkanını tanıyor musunuz sorusu arasında büyük farklar var. Bazı açık göz Belediye başkanları partinin aldığı oyu kendilerine mal etseler de Belediye Başkanını tanıyor musunuz sorusunda alınan oylar bundan sonra ki adaylık için en önemli kriter. Bir çok mevcut başkan bu konuda sınıfta kalmış durumda. Belediye Başkanlarının tanınmadığı, halk tarafından bilinmediği önemli bir gerçek. Ne kadar çok bilboardlarla, halka yönelik çalışma yapılsa da Belediye başkanları fazla tanınmıyor. Bu konuda belediye başkanlarını rakipleri bu fırsatı ganimete çevirerek Başkanları eleştiriyorlar. AK Parti’de Başkanlık adaylığı süreci çok sancılı geçecek, bir çok mücadele verilecek. Milletvekilleri de bu konuda tek belirleyici unsur olamayacak. AK Parti Genel merkezinde bu konuda çok ciddi bir ekip kuruldu. Bu ekipler il ve ilçelerde gizli ve açıktan çok ciddi anket ve görüşmeler yaparak Başkan adaylarını en çok oy alıp kazanacak isimler üzerinde yapılacak. Hattı bazı isimleri Belediye Başkan adayı olması için özel davet çıkartılıp partiye kazandırılacak.

 CHP VE ENSAR ÖĞÜT GERÇEĞİ

Ensar Öğgüt, yerelden genele siyaseti çok iyi takip eden bir isim. Geçmişten Gebze’de bir çok siyasi kademelerde bulunmuş, Ardahan Milletvekili olmasına rağmen Gebze ve Kocaeli’den kopmamış, adeta Gebze Milletvekili gibi cenazelerde, düğünlerde, Sünnetlerde yer almış bir isim.

  Ensar bey, önceki gün telefonla beni arayarak uzun bir söyleşi yapma imkanım oldu. Belgesel çekimleri için Kocaeli dışında olduğumdan basın toplantısını takip edemedim. Ensar beyin niyeti Kocaeli Büyükşehir Belediye başkanı olarak Kocaeli’ye hizmet etmek. Bunun içinde sayın öğüt sıkı bir şekilde çalışıyor. İşi şansa bırakmayan Öğüt, genel merkezin de ciddi bir desteğini arkasına almış durumda. Kocaeli için kendisine parti içinden sıkı rakip olabilecek olan isimler Sefa Sirmen ve Hikmet Erenkaya’nın Büyükşehire değil de İzmit İlçe Belediye Başkanlığı’na aday olmalarıyla birlikte Öğüt’ün parti içinden güçlü bir rakibi de kalmadı. Bu yüzden eğer Genel merkezin olurunu alırsa Ensar öğüt’ün aday olması kesin gibi gözüküyor.

  Tabi Ensar beyin en büyük avantajı Gebze bölgesi. Siyasete Gebze bölgesiyle başlayan ve Ardahan Milletvekili olmasına rağmen Gebze bölgesini unutmayan Ensar Öğüt, çalışmalarına bölgemizde ağırlık veriyor. Gebze bölgesinin desteğini arkasına almaya çalışan Ensar bey, seçimi kazanmanın yolunun Gebze bölgesinden geçtiğini biliyor. Bu Ensar bey için ciddi bir avantaj. Ancak seçim çalışmalarının sandığa nasıl yansıyacağını ise sadece 30 Mart akşamında göreceğiz.

Tabi CHP sadece büyükşehir için işi sıkı tutmuyor. İlçelerde de CHP’nin hareketlendiğini görüyoruz. Dilovası başkan adayı olarak Ercan dalkılıç’ın erkenden açıklanması, İzmit’te Sefa Sirmen’in yeniden aday olması, Çayırova’da eski başkan Timur Koç’un aday olması CHP’yi bu dönem Kocaeli’de iktidara zorlayacaktır.

MHP NE YAPACAK?

Gözlerin çevrildiği bir diğer parti ise MHP. MHP içinde de dışarıya pek yansımasa da büyük bir yarış var. Bir yıl önceden MHP darıca için Arif Gülen’in adaylığını açıkladı. Karamürsel adayı da açıklanırken, Dilovası içinde 3 ismin adı geçiyor. En ciddi yarış MHP’de Dilovası için gözükürken, parti şu anda tam bir kapalı kutu. Dün İl başkanı Aydın Ünlü Gebze’ye gelerek temaslarda bulundu. Aydın beyin inadından vazgeçerek Gebze teşkilatıyla uğraşmaktan vazgeçmesi MHP için sevindirici bir olay. Aylarca Gebze ilçesini görevden almak için uğraşan Ünlü’yü Gebze’de gözlerimiz arar olmuştu. Nihayet Aydın bey doğruyu görerek yerel seçim öncesi ilçe teşkilatıyla uğraşmayı bırakıp Gebze’ye geldi. Aydın beyin tavırları MHP için çok önemli. Çünkü unutmayalım ki partilerin ilde ki seçim çalışmalarını özelde İl  başkanlığını yürütüyor ve İl başkanıyla ilçenin atışması köklü bir parti için doğru değil. MHP’de en merak edilen Saffet Sancaklı’nın Büyükşehir’e aday olup olmayacağı. Sancaklı aday olur mu bilemeyiz ama bir an önce MHP’de de aday adayları sahaya inmeye başlamalı.

Bir eğitim maratonu daha başlarken

2013 ve 2014  Eğitim dönemi bugün çalacak ilk ders ziliyle başlıyor. Başta Gebze bölgesi olmak üzere Kocaeli ve Türkiye genelinde öğrenciler yeni ders zilini başlıyor. Birinci sınıflar geçtiğimiz hafta uyum projesi kapsamında okula başlamıştı. Gebze bölgesinde 10 bine yakın öğrenci ilk kez okula merhaba dedi. Her yıl katlanarak bu öğrenci artışı sürüyor. Bu konuda ciddi bir çalışma yapmak ve buna göre hazırlanmak gerekiyor.

  Kocaeli bölgesi devlete en çok vergi veren illerin başında geliyor. Nüfus başına ortalama da ise ilk sırada. Ama hizmet alımında ise ne yazık ki son sıralarda. Bu büyük bir sorun ve büyük bir sıkıntı. Baştan beri biz hep eğitimle ilgili yazılar kaleme aldık. Gebze, Darıca, Dilovası, Çayırova ilçeleri ve Kocaeli geneli eğitim noktasında devletten hak ettiği hizmeti alamıyor. Bu konuda bir çok yazı kaleme aldık. Yeni eğitim ve öğretim yılı başlarken bu yazılarımız sizlerle paylaşıyorum:

http://www.gebzegazetesi.com/Koseyazisi-4721-egitim-seferberligi.html

http://www.gebzegazetesi.com/Koseyazisi-4367-bakan-ergun-ve-milletvekili-isik´a-acik-mektup.html

http://www.gebzegazetesi.com/Koseyazisi-4139-milli-egitim´de-neler-oluyor.html

http://www.gebzegazetesi.com/Koseyazisi-2651-egitim-hizmeti-ve-vefali-olmak.htm

CHP MİLLETVEKİLİ HAYDAR AKAR ÖNERGE VERECEK

CHP Kocaeli Milletvekili Haydar Akar, haber ve yazılarımızı yakından takip eden biri. Konuyla ilgili Haydar bey gazetemizi arayarak, “Gebze ve Kocaeli’nin eğitim sorunlarıyla ilgili haberlerinizi yakından takip ediyorum. Eğitim çok önemli. TBMM Başkanlığına soru önergesi vereceğim. Gebze ve Kocaeli bölgesinde ne kadar öğrencinin eğitim gördüğü, ne kadar öğretmen ve derslik açığının bulunduğunu, neden bu açığın giderilmediğini TBMM’nin gündemine taşımak istiyorum. Eğitim hakikaten önemli. Hak ettiğimiz değeri mutlaka almalıyız. Bu konuda yayınladığınız haberleri yakından takip ediyorum.” Diye konuştu. Haydar beyin Bu konuyu TBMM’ye taşıyacak olması çok önemli. Bu konuda muhalefet partilerin çalışmasıyla iktidar partisi sorunların çözümünde daha hızlı çalışabilir. Türkiye genelinde Kocaeli’nin sıkıntısı olmaması lazım. Başta Vekillerimiz olmak üzere tüm yetkililerimiz üzerine düşeni yapmalı.

FİKRİ IŞIK’A TARİH GÖREV DÜŞÜYOR

TBMM Milli eğitim komisyonu başkanlığını değerli dostumuz ve yakın arkadaşımız Kocaeli Milletvekili Fikri Işık bey yapmakta. Sayın Işık, bölgenin sorunlarını çok iyi bilen ve bunun içinde çalışan bir isim. Fikri beyin, özellikle Gebze bölgesinde öğretmen ve derslik açığına çözüm bulacağına inanıyorum. Zira bu dönem mutlaka Fikri Işık beyin tesiriyle ve çalışmalarıyla en fazla öğretmen Gebze’ye atandı. Şu anda cumhuriyet tarihinde ilk kez 250 civarında öğretmen Gebze’ye atandı. Bunun da Işık’ın özel çabalarıyla olduğuna inanıyoruz. Ama bunlar yetmiyor. Bu öğretmenlerin ne kadarının görevine başladığını, bunların ne kadar burada duracağını bilmiyoruz. 250 öğretmen atanmasına rağmen 500’den fazla öğretmen açığı var. Fikri bey mutlaka bu sorunları çözmeli ve Milli Eğitim Bakanıyla bizzat görüşerek öğretmen açığı olmadan bu yıl okullar kapanmalıdır.       Ücretli öğretmenlik sistemi ise hiç faydalı değil. Ders saati başına para alan ücretli öğretmenler kalıcı olmuyor, beklenen verimi de sağlayamıyor. Yıl sonunda bu öğretmenlerin yarıdan fazlası ayrılmış oluyor.

  Derslik açığının kaynağı ise okul yerlerinin satılması. Ne yazık ki eğitim yerlerimiz tek tek satılıyor. Şu anda Balçık köyünde 135 dönümlük eğitim arazisi sanayiye satılıyor. Rant için eğitim arazilerinin  satılması planlanıyor. Eğer bu satış gerçekleşirse gerçekten cinayet olur. Bir yandan eğitim yerimiz yok diyoruz bir yandan hazırda olan arazileri satıyoruz. Bu arazinin satışına ortak olanlar bunun vebalini vicdanlarında taşıyacaktır. Eğitim için En büyük görev Vali’ye düşüyor. Vali bey bu konuda çalışma yaparak arazilerin satılmasına müsaade etmemeli, yeni eğitim alanlarının tahsis edilmesine öncülük etmeli. Mahalli İdareler Müdürlüğü’nden gelen Vali bey bölgenin sorunlarını çok iyi biliyor. Eğitime verdiği önemli tanınan bunun için çalışmalar yapan Vali bey ilimizde de önemli çalışmalar yaptı ancak buna rağmen sorunlar bir türlü çözülmedi. Vali bey elini taşın altına koyarak eğitim sorununu çözmelidir. Okul yerlerini almak isteyenlere müsaade etmemeli ve hem Gebze bölgesinin hem de Kocaeli’nin eğitimde ki başarısının artması için daha fazla gayret göstermelidir.

  Yeni eğitim döneminin hayırlı olmasını diliyor, öğrencilerimize okullarında ve girecek oldukları sınavlarda başarı dileyerek bölgemizin eğitim grafiğinin yükselmesini temenni ediyorum.

12 Eylül Darbesi ve Darbe olur mu?

12 Eylül darbesinin yıl dönümüyleilgili yazıyı özellikle bir gün sonra bugün kaleme almak istedim. Halkın tavırve tepkisini gördükten sonra yazayım dedim. Ortada hiçbir şey yok. Sanki darbeyaşanmamış, insanlar öldürülmemiş, gençler darağacında sallandırılmamış, analarsanki ağlamamış.

   Bizim yaşımızdaki insanların bileceği gibi darbelerle büyüdük, ihtilaller, muhtıralar, askeri vesayet rejimleri, ihbarlar, iftira, işkenceler, yargısız infazlar ve haksız idamlarıyaşamış bir toplum olarak geçmişi unutmamalıyız. Acaba yeni darbe olur mu sorusuna darbelerden ders alınırsa olmaz diye cevap vermek istiyorum.

   Geçmiş unutulunca gelecekte aynıolaylar yaşanıyor. Tarih tekrar edip duruyor. Son yıllarda tarihi olaylaraşahitlik yapıyoruz. İhtilalciler, ihtilale teşebbüs edenler mahkeme önüneçıkarılıp hesap veriyorlar. 60 ihtilali ile dünyaya gözünü açmış, 70 muhtırasıile çocukluğunun geçirmiş, 80 ihtilalinde gençlik dönemlerini yaşamış, olgunluk dönemlerinde ise 28 Şubat darbesinin mağduru bir gazeteci olarak darbelerle ilgili 12 Eylül’ün yıl dönümünde birkaç satır yazı yazarak tarihe not düşüp zamana noterlik yapmak istiyorum. 12 Eylül darbesinin yıl dönümünde darbe dönemlerinde darbeci kesilen, darbelerden nemalanan, Darbecilerin elini ayağınıöpen bürokratından iş adamına medya mensubuna sade vatandaşına malum tipleridarbelerden sonra demokrasi yanlısı olup bukalemun havasına girmeleri işin enüzücü tarafıdır. Bu tipler olduğu sürece darbeler sürekli tekrar eder durur.Darbelerden de en büyük zararı Türkiye görür. 90 yıldır savaşa girmeyen Türkiye, 60 yıl önce savaşlarda yok olan Kore’nin gerisinde olması darbelerinülkemize verdiği zararı göstermektedir. Darbelerin bir daha olmaması için darbeleri ve darbecileri hiç unutmamamız gerekiyor. Tarihten ders ve ibret alarak geleceğimize ışık tutmamız şart.

TÜRKİYE’NİN YAKIN TARİHİ  

Özellikle28 Şubat sürecinin başladığı 1995’den 2013 yılına kadar geçen süre içerisindeTürkiye’de çok şeyler yaşandı. Yaşanan bu dönemi sinema filmleri, romanlar,belgeseller ve bütün kareleriyle satır satır kaydederek gelecek kuşaklaraaktarmalıyız. Bu süre içerisinde dış güçlerin planlayıp yerli işbirlikçilerinuygulamaya koyduğu darbeler ve ihtilaller gerçekleşmiş olsaydı, Türkiye bugün Suriyeve Mısır’dan farksız olur, kan gövdeyi götürürdü. Türkiye’de bir çok Sisiler veEsadlar türerdi.

    Bunu hayal mahsulüyazmıyorum. Birinci elden önemli bir şahidin ifadesine dayandırmak istiyorum.2000’li yılların başında üst düzey bir askerin geçtiğimiz yıllarda bir suikastekurban giden BBP genel Başkanı Merhum Yazıcıoğlu’na “Türkiye İranolmayacaktır.” Sözüne merhum Yazıcıoğlu’nun “Türkiye hiçbir zaman İranolmayacak, ama Suriye’de olmayacaktır.” Diye çok anlamlı cevap vermişti. Belkibu söz, merhum Yazıcıoğlu’nun başını yemiş olabilir, Türkiye’nin bir çokgerçeğinin bilen Yazıcıoğlu helikopterinin düşürüldüğü gün yazdığım gibi çokşey bildiği için suikaste kurban gitti.

   Türkiye büyük belalardan vebadirelerden kurtuldu. Darbeler ve ihtilaller hiçbir zaman Türkiye’nin hayrınaolmadı. Her zaman bu köşede ifade ettim ihtilaller Türkiye’yi hep geriyegötürdü. İhtilaller yaşanmasaydı bugün Türkiye dünyanın en gelişmiş ve enzengin ülkelerinden biri olurdu. Türkiye’de ki bütün ihtilallerin altındaYahudi lobileri ve ABD bulunmakta. Bugün, Türkiye’de yaşanan siyasi, sosyal veekonomik sıkıntıların temelinde Türkiye’de bu lobilerin bir darbe yapmak içinfırsat kollamaları yatıyor. Türkiye, çevresinde ki yaşanan savaşlara rağmenadeta bir huzur adası ise bunu insanlarımızın sağ duyusuna, birlik ve  kardeşlik ruhuna sahip olmalarınaborçluyuz. Kürt sorunu, çözüm süreciyle halledilmeye çalışılırken, Almanya veİran’ın Türkiye’de ki Alevi kardeşlerimizi el altından ayaklandırmayaçalışmaları için plan ve tezgahlar kurması Türkiye’nin ne büyük bela vedüşmanlarla karşı karşıya olduğunu göstermektedir. Darbeler yaşanmasınistiyorsak, 12 Eylül darbesinin yıl dönümünde bu darbeden ders ve ibretalmalıyız.

1980DARBESİNİN ACI BİLANÇOSU

-TBMMkapatıldı, anayasa ortadan kaldırıldı, siyasi partilerin kapısına kilit vurulduve mallarına el konuldu.

-650bin kişi gözaltına alındı.

-1milyon 683 bin kişi fişlendi.

-Darbeninardından açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.

-7 bin kişi için idam cezası istendi.

-517 kişiye idam cezası verildi.

-Haklarında idam cezası verilenlerden 18’i sol görüşlü, 8’i sağ görüşlü, 23’üadli suçlu, 1’i de Asala militanı olmak üzere toplam 50 kişi asıldı. İdamlarıistenen 259 kişinin dosyası Meclis’e gönderildi.

-Mahkemelerde 98 bin 404 kişi ‘örgüt üyesi olmak’ suçundan yargılandı.

-388 bin kişiye pasaport verilmedi.

-Fişlenen 30 bin kişi “sakıncalı” olduğu için kamudaki işlerinden atıldı.

-14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.

-300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.

-171 kişinin sorgu sırasında ya da cezaevlerinde ‘işkenceden öldüğü’ belgelendi.

-Yerli ve yabancı toplam 937 film ‘sakıncalı’ bulunduğu için yasaklandı.

-23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.

-Darbenin ardından 3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve47 hâkimin işine son verildi.

-Farklı görüşlerden 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.

-31 gazeteci cezaevine girdi.

-300 gazeteci saldırıya uğradı.

-3gazeteci silahla öldürüldü.

-Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi. 144’ü kuşkulu bir şekilde öldü,14’ü açlık grevinde öldü, 16 kişi “kaçarken” vuruldu, 95 kişi “çatışmada” öldü,73 kişiye “doğal ölüm raporu” verildi, 43 kişinin ‘intihar ettiği’ bildirildi.

  Evet, 12 Eylül askeri darbesinin yıldönümü sessiz ve sedasız geçti. 12 Eylül darbesinde hayatlarını kaybedenlerinyakınları, hapishanelerde ve olaylarda sakat kalanlar, işini ve eşinikaybedenler, evlatlarını kaybedenler, sokaklara dökülüp darbelerin Türkiye’yeverdiği zararları bir kez daha haykırmalıydık. Ama sanki darbe olmamış, gençinsanlar idam edilmemiş, analar ağlamamış gibi darbeyi çoktan unutuvermişiz.Darbeler yaşanmasın istiyorsak, darbeler bir daha olmasın istiyorsak, darbe vedarbecileri unutmamalıyız. Darbelerden nemalanları teşhir etmeliyiz. Darbeler,en büyük darbeyi Türkiye’nin geleceğine ve gençlerimize vuruyor. Güney Korebugün dünyanın en zengin ülkeleri arasında. Türkiye’nin hali ise ortada.Darbeler, ülkemize ve insanımıza darbe vurmasın. Darbelerden ders ve ibretalalım.