Somali Meclis başkanı ile görüşüyoruz.

Tarihler 19 Ekim 201 Cumartesi. Somali’de son günümüz. Çekimlerimize  çadırkentlerde başlıyoruz. Çadirkentlere hakim bir yerde çadırların genel durumunu görüntülerken çadırdaki yaşantı içimizi sızlatıyor. Daha sonra Meclis binasına gidiyoruz. Meclis binası savaştan büyük yara almış. Dışarıdan tam bir harabe görünümünde. Meclis çalışmaları burada yapılıyor. Meclis başkanı Profesör Mehmet Osman Cavari ile randevumuz var. Meclis binasını Afrika Birliği Barış Gücü askerleri AMASON koruyor. Ciddi bir kontrolden geçerek meclis binasına giriyoruz. Meclis başkanı ile söyleşi yapıyoruz. İhlas Vakfı adına heyet başkanımız Hasan Gümüş Bey, vakfın çalışmaları ile ilgili ayrıntılı bilgiler veriyor. Daha sonra Meclis Başkanı, Somali hakkında bilgiler verirken Somali’nin sorun ve sıkıntılardan kurtulması için ciddi çalışmalar yapıldığını söylüyor. Biz de gazeteci olarak Somali’nin geleceğini özellikle Somali Lant ve Somali’nin ne zaman birleşeceği şeklindeki sorumuza Meclis Başkanı ayrıntılı bilgiler verip şu an 300’e yakın parlementerin olduğu Somali Meclisinin rahat çalışmalar yaptığını, Somali’nin sorunlarını çözmek için özel gayret sarfedildiğini açıkladı. Meclis Başkanı’nın bir de Türkiye’ye sitemi var. TİKA’nın meclis binasını yapmak için söz verdiğini ama şu ana yapmadığından yakınarak, meclis binasının yapılmasını istiyor.

Somali Meclis binasında milletvekilleri toplantı halinde .Toplantı öncesi meclis salonunda belgesel çekimleri yapıp, milletvekillerine mikrofon uzatıyoruz. Bilgiler veren milletvekilleri Türkiye’ye selam söylüyorlar. Somali’de milletvekilleri seçimle değil kabilelerin kendi aralarında yaptığı seçimle nüfusa göre tespit ediliyor. Dört büyük kabile var Somali’de.  Kabileler eşit olarak mecliste temsil ediliyor. Meclis binasının içerisi ve başkanın kabul salonu da perişan halde. Meclis binasındaki çekimlerimizi tamamlayarak, Somali’deki Türkiye Büyükelçiliğine gidiyoruz. Büyükelçi Doktor Kani Torun  Türkiye’de. Diğer yetkililerle görüşüyoruz ancak geçtiğimiz aylarda Eş Şebab Örgütü’nün saldırısına uğradığı için çok ciddi önlemler alınıyor. Büyükelçiliğin bulunduğu yol tamamen yaya ve araç trafiğine kapalı. Özel kontrolden geçerek içeri giriyoruz. Türkiye büyükelçiliğindeki çalışanlar tehdit ve teröre aldırmadan Türkiye’yi başarıyla temsil ediyorlar. Keşke büyükelçi Kani Torun Bey kurban bayramında makamında olsaydı. Çünkü Türkiye’den çok sayıda yardım kuruluşu temsilcisi Somali’ye geldi. Büyükelçinin burada olmaması büyük bir eksiklik.

SOMALİ DEVLET TELEVİZYONU’NDAYIZ

Büyükelçilikten  ayrıldıktan  sonra Somali Devlet Televizyonu’na gidiyoruz. Somali Devlet Televizyonu çok sıkı bir şekilde korunuyor. TV’nin Genel Müdür bizi karşılayarak stüdyolarını gezdirip. Türk TV’lerinden program desteği ve teknik destek istedi. Devlet Televizyonlarında çekimlerimizi tamamladıktan sonra 500 yetim ve fakir öğrencinin eğitim gördüğü yetimler ve fakirler okuluna gidiyoruz. Burada hem dini hem de diğer dersler alıyor öğrenciler. İlk, orta ve liseli kız ve erkek öğrenciler birlikte eğitim görüyorlar. Okulun giriş  kapısında üstü ve etrafı çinkolarla kaplı küçük bir yerde minik öğrenciler din dersi alıyorlar. Tahtalara  yazılan dini bilgiler ezberlendikten sonra siliniyor.

SOMALİ ADASI’NDAYIZ

Somali’nin tarihi ve doğal güzelliklerini de görmek istiyoruz. Başkent Mogadişu’nun 30 km dışında Cezire dedikleri bir adaya gidiyoruz. Adaya giderken İstanbul Büyükşehir Blediyesi’nin araçları harıl harıl çalışıyor. Yol üzerindeki Kızılay çöp yakma tesisleri ve Kızılay çadır kampının görüntülerini çektikten sonra Cezire’ye geliyoruz. Manzara gerçekten muhteşem. Bizlere göz ve gönül ziyafeti sunuyor. Denizin ortasında, yeşillikler içerisindeki tarihi beyaz binalar ve Allah dostlarına ait evliya türbelerinin olduğu ada uzaktan adeta bir tabloyu andırıyor. Stratejik ve askeri açıdan önemli olan adaya motorla giderek çekimler yapıp tarihe not düşüp zamana noterlik yapıyoruz. Ada ve çevresi gerçekten görülmeğe değer. Somali’ye yolunuz düştüğünde mutlaka bu adaya gitmelisiniz.

SOMALİ’YE VEDA EDERKEN

Tarihler 20 Eylül 2013. Bugün Somali’ye veda edeceğiz.Sabah erken hazırlıklarımız tamamlayıp milletvekili Abdülkadir Bey’in aracıyla önce Somali müslümanları Birliği başkanı Şeyh Ali Şeyh İbrahim’i ziyaret edip vedalaşıyoruz. Sahil yolundan havaalanına doğru yola çıkıyoruz. Limandan yük almak isteyen kamyonlar Somali’nin perişan halini yansıtıyor. Trafik, düzen diye birşey yok. Nedereyse bir kamyonun altında kalacaktık. Sözde protokol yolundan havalimanına geliyoruz. Milletvekilinin misafiri olmasak  belki de en az bir iki saatlik kontrolden geçerek havalimanına gireceğiz. Milletvekili kartını gösterince bizleri içeri alıyorlar. Bizi götürecek Türk Hava yolları uçağı havalimanına inmiş. VIP salonuna geçerek Türkiye’ye gelin olarak gelen Hatice Hanım’ın ailesi ile söyleşi yapıyoruz Somalili gelinin annesi ve babası “kızımı Türkiye’ye emanet ediyorum” derken evladından ayrılmanın verdiği üzüntüyle gözyaşlarını tutamıyordu.

Uçağa binerek Türkiye’ye  doğru yola çıkıyoruz. Somali Magadişu’dan kalkan uçağımız bir buçuk saatlik uçuştan sonra Kızıldeniz girişinde ve Aden körfezinin karşısındaki Cibuti’ye iniyor. Somali’den koparılmış o küçücük  Cibuti ülkesi Fransz ve Amerikan üssü halinde gelmiş. Devasa askeri uçaklar, askeri Havalimanı,  adeta bizlere Afrika’nın nasıl sömürüldüğünü  anlatıyor. Burada kısa bir bekleyişten sonra Türkiye’ye doğru hareket ediyorz. Uçakta Somali Mogadişu Havalimanının yer hizmetlerini yürüten Çetin Şirketler Gurubu Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Çetin Beyle uzun bir söyleşi yapıyoruz. Ahmet Çetin Bey Kardak krizinde düşen Askeri helikopterden kurtulan subayımız. Malulen emekli olduktan sonra kurduğu güvenlik şirketi ile bir dünya markası olmuş. Çeşitli dallarda sanayi üretimi de yapan çetin Şirketler Grubunda 6 bine yakın insanın çalıştığını öğreniyoruz. Ahmet Bey bizler Mogadişu Havalimanı’nı nasıl işlettiklerini, bizlere net bir şekilde anlatıp önemli bigiler veriyor. Yaklaşık  7 saate yakın bir uçuştan sonra Türkiye’ye geliyoruz. Somali  ile ilgili araştırma yazımıza son noktayı koyarken Somali’nin sadece Afrika için değil Ortadoğu, Avrupa ve dünya barışı için ne kadar önemli olduğunu bir kez anlıyorum. Somali’ye Türkiye’nin verdiği önemin ne kadar yerinde olduğunu bir kez daha yerinde gördüm. Somaliyle ilgili anlatılıp söylenecek çok şeyler var. Biz Devri Alem Tv Belgesel kameraları aracılığıyla üst düzey güvenlik sorununun olduğu Somali’de belgesel çekerek tarihe not düşmenin huzur ve mutluluğunu yaşarken sizleri de Somali’ye davet ediyoruz.

Somalide cuma namazı, idam ve düğün geleneği

Bugün tarihler 18 Ekim 2013 Somali’de Cuma günleri tatil. Her yer sakin. Sabah erken Başkent Mogadişu’yu gezip çekimlerimize devam ediyoruz. İlk durağımız Somali’nin ilk camisi olan, silindir minaresiyle, güzel bir mimariye sahip Fahrettin’i Gazi Camisinin belgesel görüntülerini çekip, silindir minarenin üstünden şehrin genel görüntülerini Devri Alem kameralarıyla kaydediyoruz. Ardından bir evin üstüne çıkarak Mogadişu şehrini, Hint Okyanusu sahillerini ve genel görüntüsünü, savaşlarda yıkılıp yok olan binaları görüntülüyoruz. Bir muz satıcısı dükkanının da muzların nasıl sararmaya bırakıldığını ve muzla ilgili bilgiler alıyoruz.  Somali meyve bakımından çok zengin. Somali’de özel yetişen muzların ülke dışarısına çıkarılması yasak. İnce kabuğu ve aroması ile insanın ağzında baklava tadı bırakıyor. Muz dışında yılın 12 ayı karpuz yetişiyor. Somali Mangoları büyüklük ve lezzetiyle çok ünlü. Hindistan cevizi, şeftaliye benzeyen ispandis ve Zeytun meyveleri gerçekten lezzetli meyveler. Patates e pirinç gibi bir çok sebzede yetişiyor. Milyonlarca küçük ve büyük baş hayvana sahip Somali, savaş ve terör yüzünden varlık içinde yokluk çekiyor. 2 büyük nehre de sahip olan Somali’de terörün ve savaşın korkunç yüzünü daha iyi anlıyorum.

TARİHİ CAMİLER TAPU SENEDİ GİBİ

Bir şehrin tarihi geçmişini, tarihi eserlerin kitabelerinden anlıyoruz. Savaşın yıkıp yok etmesine rağmen bir çok tarihi eser, Somali’nin muhteşem tarihini yansıtıyor.  Osmanlı döneminden kalan sahildeki Gaves Karan cami Osmanlılar döneminden kalma görülmeye değer bir eser. Balık halinin karşısındaki bu cami Türkiye Cumhuriyeti devleti tarafından restore edilerek eski haline getirilecek.  Somali Sahilleri ve tarihi cami gerçekten görülmeye değer. Cami içerisinde 2 Allah dostunun türbesi var.

Savaş yıkıntıları arasındaki Erbaa Rukün Cami Osmanlı mimarisiyle yapılmış minaresiyle görülmeye değer. Ancak camii harabe halde, yıkık ve dökük. Camii çevresinde bir zamanlar Somali Merkez Bankası binası ve Maliye bakanlığı binası  tank ve top mermisi izleri savaşın dehşet görüntülerini yansıtıyor. İtalyan Sömürge döneminde yapılmış kilise binası  savaşta büyük bir kısmı yıkılmış. Adeta işgal ve sömürü abidesi gibi duruyor. Hristiyan batı dünyası  sömürü ve işgal ettikleri her yere hiç Hristiyan olmamasına rağmen önce kiliseler yapıyorlar. Bunu bütün Afrika ülkelerinde gördük. İtalyanlar döneminden kalma kilise ve diğer bazı eserler Somali İtalya savaşında yerle bir edilmiş.

Cuma namazı vakti girmek üzere. Hızlı bir şekilde Türkiye’den hayırseverlerin restorasyonu ile yapılan çeşme ve su kuyusunun da bulunduğu 750 yıllık geçmişi olan Şeyh Murat Camiine geliyoruz. Somalilerle birlikte Cuma namazımızı kıldıktan sonra, bir Somalilinin cenaze namazını da kılacağız. Cenaze caminin içerisine getiriliyor. Cenaze namazından sonra Türkiye’den İhlas Vakfı’nın öncülüğünde hayırseverler tarafından yapılan çeşme, su kuyusu ve caminin çevre düzeninin açılışını yapıyoruz.

Somali'de  Mahkumlar böyle idam ediliyor
Somali’de Mahkumlar böyle idam ediliyor

KISAS MEYDANI (İDAM YAPILAN MEYDANDAYIZ)

Somali’de idam cezası var. Özellikle terör örgütü, cinayet işleyenlerin cezası idam.  İdamların gerçekleştirildiği meydana Kısas Meydanı deniyor. Bu meydanı görüntüleyip, belgesel çekmek istiyoruz. 4 tane yan yana dizilmiş kalın direklere insanlar elleri arkadan bağlanıp, ateşli silahla vurularak idam ediyorlarmış. İdam direklerinin üstüne Akbabalar tünemiş. İdam meydanında ki direklerde kısasların nasıl gerçekleştiğini  bize rehberlik yapan askerlerden öğreniyoruz. Mahalleli bir gurup çekim yapmamızı engelliyorlar. Gerçekten Kısas Meydanı insanların nasıl öldürüldüğü bizi dehşete düşürüyor.

SOMALİ TÜRK DÜĞÜNÜNÜ BELGESELLEDİK

Belgeselcilik gerçekten önemli. Bazen olaylar ayağınıza geliyor. Bu olayı belgeleyerek gelecek kuşaklara aktarıyorsunuz. İdam Meydanından düğün yapılan salona geliyoruz. Hayat ne kadar tezat.  İdam ve düğün… Somali ilk kez bir Türk gencinin düğününe ev sahipliği yapacak. Erzurumlu Muhammet Birlik ile Somalili Hatice Hanımın Mogadişu’daki düğün törenlerine davetliyiz.  Çok ciddi güvenlik önleminden geçerek, düğünün yapılacağı salona giriyoruz. Muhammet Birlik, Somali’deki İstanbul Büyükşehir Belediyesi ekibinde çalışıyor. Hatice hanımsa Somalili bir generalin kızı. Salonda Somalililer ve Türkler ayrı ayrı masalarda oturuyor.  Salonu gezip gelin hanımın annesi ve babasıyla söyleşi yapıyoruz. Kızlarının bir Türk’le evlenmesinden mutlular. Ancak Türkiye’ye gidecek olmalarından üzüntü duyuyorlar. Yemekler yendikten sonra bir din adamı önce Kuranı kerim okuyup, ardından dini sohbet ediyor. Gelin ve damat salona birlikte alkışlar ve haraketli Somali müziği ritmi ile giriyorlar. Aheste ve uzun süren bir yürüyüşle gelin ve damat sahnedeki yerini alıyorlar. Gelin ve damatın mutluluğuna Somali ve Türk karması oyunlarla davetliler katılıyor. Somali ve Türk düğünü farklı görüntülere sahne oluyor.  Tatlı bir tesadüf damat ve gelinle daha sonra Mogadişu havalimanında yeniden karşılaşıp aynı uçakla Türkiye’ye dönerken gelin ve damatla söyleşiler yapıyoruz. Türkiye’de de ayrıca Türk usulüyle düğün yapılacağını öğreniyoruz.

Yarın  Somali meclis başkanı ile görüşüyoruz

Somali’de kurban kesip fakirlere dağıttık

Bugün 16 Ekim 2013. Kurban bayramının 2. Günü. Sabah erken hazırlıklarımızı tamamlayıp İhlas Vakfı adına kesilecek kurbanlıkların bulunduğu yere gidiyoruz. Biz gelmeden önce askerler tarafından güvenlik önlemleri alınıyor.  Çinkolarla kaplı alanda yüzelli büyükbaş hayvan kurban edilecek.  İhlas Vakfı’nın temsilcisi Hasan Gümüş Bey, İslami usul ve sünnete göre kurbanların kesileceği alanı tanzim ediyor. Kurbanlar teker teker getirilerek gözleri bağlanıp, vekaletler kasaplara tevdi edilip, Somalili kasaplar tarafından kurbanların kesimi başlıyor. Ve kurban kesmek hakikaten çok zor. Hele Somalililere kurbanı kestirmek daha da meşakketli. Kurbanlar teker teker kıbleye çevrilip, tekbirler getirilerek kesmeye başılyoruz.  Her an bir saldırı olma endişesi ile güvenlik üst düzeyde. Kurbanlar bir taraftan kesilip diğer taraftan parçalanıp çadır kentler,  medreseler ve yetimhanelerin bulunduğu yerlere götürülüyor. Biz de bir süre kurban dağıtımına çadır kentlerden gelen kadınlar ve çocuklara kurban dağıtarak katılıyoruz.  Çadır kentlerden gelen fakir insanlar biraz et alabilmek için saatlerce kuyrukta bekliyorlar.  Biraz çadır kentin içine doğru giriyoruz. Çadır kentlerde yaşanan dramları belgesel görüntülerle ekranlara getiriyoruz. 4 metrekarelik, naylon ve  çalılarla kaplı çadırlarda 6 – 7 nüfus barınıyor. Çadır kentteki sorumlu Havva adlı Somalili  bir hanım. Eşi iç savaşta şehit olmuş. Bize çadırkentle ilgili  bilgi verirken, burada 950 çadırın bulunduğunu ve 5000’e yakın insanın yaşadığını söylüyor.

Bayram akşamı  geç vakitlere kadar kurban kesimimiz sürüyor. Ayrıca bayramın 1. günü Somali Üniversite’sine gidiyoruz. Kadın ve erkeklerin birlikte eğitim gördüğü bu üniversitede dini ilimlerin yanında fenni ilimler de öğretiliyor, İngilizce dersler veriliyor. Öğrencilerle sohbet ediyoruz.  Yaşı 70’e dayanmış öğrenciler de eğitim görüyor. Sınıfları geziyoruz, nisbeten kullanışlı bir bina. Masa ve sandalyeler var. Sınıfları gezip okutulan dersler ve derslerin nasıl okutulduğu ile ilgili bilgiler alıyoruz. Bu üniversite Somali ehli sünnet  müslümanları tarafından açılmış. Ancak Somali’de Arabistan destekli çok sayıda Vahhabi Üniversitesi olduğunu da öğreniyoruz.

İhlas Vakfı Afrika büyük önem veriyor

İhlas vakfı yetilisi Hasan Gümüş Bey, “bu yıl Afganistan ve Somali’ye vakıf olarak önem verdik. Her iki ülke de mağdur ve Türkiye ile yakın ilişkileri var. Onların dertlerine çare olabirsek ne mutlu” diye önemli açıklamalar yaptı.

 Mogadişu’da geceleri ölüm sessizliği hakim

Somali’de gezimizi sürdürüyoruz. Tabii elimizi kolumuz sallayarak gezemiyoruz. Beş asker uzun namlulu silahlarla birlikte etrafımızda güvenlik çemberi oluşturmuş vaziyette. Geceleri kesinlikle dışarı çıkamıyoruz.  Akşam saat beşten sonra Somali sokakları tehlikeli. Bazen geç kaldığımızda durumun vahametini daha iyi anlıyoruz. Özellikle Afrika Birliği askerlerinin bulunduğu yerdeki kontrol noktaları çok tehlikeli. Sokağın başında kırmızı lamba yanıyorsa o sokağa girmek mümkün değil. Araçlar farları söndürüp dörtlüleri yakarak gidiyor. Güvenlik kontrollerin yapıldığı yerde çok dikkatli olmak gerekiyor. Aksi takdirde kurşunlara muhatap olmamak içten bile değil. Bir anda delik deşik olabilirsiniz. Geceleri Somali sokaklarında ölüm sessizliği hakim. Aslında şehirde elektrik de yok. Bizim kaldığımız bina devlet yöneticilerinin bulunduğu mahallede. Bizim bölgenin elektriği özel bir şirket tarafından jenatörle sağlanıyor.  Geceleri en büyük hobimiz  kaldığımız evin terasından yıldızlar, ay ve bulutları seyretmek oluyor. Bazen bu güzel ortamı şehrin belli noktalarında patlayan bombalar bozuyor. Mogadişu’da kaldığımız süre içerisinde  çok sayıda bomba  sesi duyduk

SOMALİ’DE TARİHİ CAMİİLER

Somali’de tarihi camiileri de gezerek belgesel görüntüler çekiyoruz. Somalinin ilk camiilerinden olan Şeyh Sufi Cami hakkında milletvekili Abdülkadir Şeyh Ali bizlere bilgi veriyor. Şeyh Muhuttin camiisi ise oldukça eski. Abbasiler döneminden kalma. 1000 yıllık geçmişe sahip bu camiinin tarihi kitabesini çekiyoruz. Camiiyi bize Şeyh Muhittin’in torunları gezdiriyor. Şeyh Muhittin’in torunları Osmanlı ve İtalyan döneminde Mogadişu’da kadılık yapmışlar.

Mogadişu’nun bir başka tarihi eseri ise Fahreddin-i Razi Camii. Bu camiminin mihrabındaki kitabede Miladi 677’de yapıldığı yazıyor.  Fahreddin Razi Horasan’dan gelen bir Allah dostu. Savaşta fazla hasar görmeyen bu camiinin mimberindeki kitabesinin ve abdest alınan  çeşmenin yekpare taştan yapılması, yüksek bir sanat değeri olduğunu gösteriyor. Caminin hemen karşısında savaşta yıkılmış bir başka camii harabesi var.

Somalili çocuklar belgesel çekimi yaptığımızı görünce. Hep birlikte Somali Türkiye kardeş” sloganı atarak  bizlere sevgi gösterisinde bulunuyor. Somali’de özellikle çocuklar beyaz tene sahip herkese “Türkiye Türkiye” diye tempo tutuyorlar. Bulunduğumuz bu bölge bir zamanlar Somali’nin en turistik bölgesiymiş. Hint Okyanusu sahilindeki büyük bir otel ve kale harabeleri bölgenin geçmişte ne kadar güzel olduğunu gösteriyor. Ancak yıkılmamış, kurşunlanmamış hiç bir yer kalmamış. Her yer delik deşik. Hayalet ve korku kentini andıran enkaz yığınları bizi dehşete düşürüyor.

Tarihi Mogadişu Kalesi’nin surlarının dibinde balıkçılar tarafından yeni tutulan 30-40  kiloluk balıklar, balık yönünden Somali’nin ne kadar zengin olduğunu gösteriyor. Balıklar çok kısa sürede tutulmuş. 20 kiloluk balık  5 dolar.  Balıkların nasıl tutulduğu hakkında balık satıcılarından bilgi alıyoruz. Mogadişu’da günün yorgunluğunu Hint Okyanusu sahillerinde atıyoruz. Dolunayın Hint Okyanusu’ndaki muhteşem yakamoz  görüntüleri bizlere göz ve gönül ziyafeti sunuyor. Dalgaların sahili okşaması, Yakamoz ve dolunaya kendimizi kaptırarak  deyim yerinde ise Somali’nin keyfini çıkarıyoruz. Zira  artık savaş, terör, yıkıntı, yoksulluk görmek istemiyoruz.

Yarın: Somali’de Cuma namazı

Somali’de Kurban bayramı coşkusu

Somali’deki belgesel çekimlerimiz tüm hızıyla devam ediyor. Başkent Mogadişu’daki tarihi eserleri teker teker araştırıp belgesel çekimleri yapıyoruz. Şimdi de Şeyh Murat camiisine gidiyoruz. Şeyh Murat Somali’ye islam medeniyetini getirenlerden biri. Şeyh Murat’ın Türbesi camiinin yanında. Başka mezarlar da var.  Buranın su kuyusu, çeşmesiz ve camiinin boyası İhlas vakfı aracılığıyla Türkiye’den hayırsever bir hanımefendi tarafından gerçekleştirilmiş. Buradan Somali’deki rehberimiz Haşim Bey’in ailesini ziyarete gidiyoruz. Babası savaşlarda şehit olmuş. Bizi Haşim Bey’in annesi ve anneannesi karşılıyor. Somali üzerine kendileri ile  sohbet ediyoruz. Bize bilgiler verdiler. Haşim Bey’in amcasının oğlu Şeyh İbrahim yürüme engeli olan tekerlekli sandalyeyle  hayatını sürdüren bir müderris. Küçücük evinde talebeler okutuyor. Kendisiyle söyleşi yapıp ilahiler okutuyoruz. Buradan ayrılarak  gün batımının ihtişamlı manzarasını seyretmek üzere Hint Okyanusu sahiline gidiyoruz. Osmanlı döneminden kalma tarihi evler, camii ve kale göz gönül ziyafeti sunuyor.

SİLAHLARIN GÖLGESİNDE BAYRAM NAMAZI

Bugün 15 Ekim 2013. Somali halkı ile birlikte bayram coşkusunu yaşayacağız. Bütün sıkıntılara rağmen Somali halkı bayram coşkusunu doya doya yaşamaya çalışıyor. Bayram namazına hazırlık arefe günü geceden başlıyor. Gece Mogadişu semalarını ezan sesleri çınlatıyor. Tekbirler ve dualarla Somali bayram namazına  geceden hazırlanmaya başlıyor. Cuma geceleri de aynı coşkular yaşanıyor. Namazlar, geceleri hoparlörle dışarıdan da duyulacak şekilde sesli olarak kılınıyor. Mübarek  geceler ve cuma akşamları Somali’de ve Başkent Mogadişu’da maneviyat yüklü. İnsanın gönlüne huzur ve mutluluk doluyor.

BAYRAM NAMAZINDA CUMHURBAŞKANI HALKA HİTAB EDİYOR

Sabah namazından üç saat sonra bayram namazı kılınıyor. Bayram namazını kılmak üzere silahlı askerlerin güvenlik çemberi içerisinde Mogadişu meclis binasının olduğu yerin karşısındaki Somali Büyük Camii’sine gidiyoruz. Tekbirler ve selalarla birlikte yolumuza devam ederken kadın, erkek, çocuk bir çok Somalili teröre ve asker kontrollerine aldırmadan bayram namazı kılmak için yollara düşmüşler. Camiiye yaklaştıkça güvenlik önlemleri artıyor. Askeri araçlar, kontrol noktaları, siren sesleri bayram coşkusuna gölge düşürüyor. Aracımızla birlikte camiiye çok yakın bir noktaya kadar ilerliyoruz. Gazeteci yeleğimizdeki Türk bayrağı görev yapmamızı kolaylaştırıyor. Rahatca asker ve polis kontrolünden geçerek camiinin avlusuna giriyoruz. Askerlerin ve polislerin çok sıkı gavenlik önlemi can sıkıcı ve korkutucu. Zırhlı araçlar, tam teşekküllü silahlı askerler, sıkı bir şekilde insanları kontrol ediyor. Onlarca askeri ve zırhlı araç camii avlusunda Somali Cumhurbaşkanı camiiye gelmeden önce güvenlik önlemlerini arttırdı. Televizyon kanalları camii avlusunda çekimler yapıyor. Çin Haber Ajansı da camii avlusunda. Gözüm Türk Medya temsilcilerini arıyor ama hiç kimse yok. Keşke TRT ve Anadolu Ajansı’nın temsilcileri de burada olsa. Türkiye Somali’ye büyük önem veriyor. Ancak TRT ve Anadolu Ajansı’nın burada bir temsilcinin olmaması büyük bir eksiklik. Burada Somalilerle konuşup çekimler yapıyoruz. Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmut zırhlı bir araçla güvenlik çemberi içerisinde Bayramı kılmak üzere camiiye geliyor. İmam Arapça vaaz etmeye devam ediyor.

Arapça Somali’de resmi dil. Bunun dışında kabile dilleri de konuşuluyor. Ezan okunduktan sonra Bayramı namazını camii avlusunda Somalilerle birlikte eda ediyoruz. Binlerce Somalili ile birlikte Bayramı namazını Bayram coşkusuyla Somali’de kılıyoruz. Ancak Bayram namızında tekbirlerin dokuzdan fazla olması dikkatimi çekiyor. Namazdan sonra İmam hutbeye çıkıp vaaz ediyor. Somali halkı bayram hutbesini dikkatle dinlerken biz de camii avlusunda belgesel çekimlerimizi sürdürüyoruz.

SOMALİ CUMHURBAŞKANI’NDAN BARIŞ ÇAĞRISI

Bayram namazı kılınan camiide Somali Cumhurbaşkanı Somali halkına konuştu. Somali başbakanı ve meclis başkanı da camiide. Cumhurbaşkanı başta Şebab Örgütü olmak üzere herkese barış çağrısında bulundu. Somali halkı aç. Somali halkına aş ve ekmek vermek gerekiyor diyen Cumhurbaşkanı terör bitsin Somali’de barış ve huzur hakim olsun. Ben Cumhurbaşkanlığı makamını bırakmaya hazırım diyerek Şebab örgütüne çağrıda bulundu. Cumhurbaşkanın camiiden çıkışı yine güvenlik çemberi içerisinde yapılıyor. Biz de Cumhurbaşkanı ile söyleşi yapabilir miyiz diye güvenlik çemberini delmemize rağmen Cumhurbaşkanına mikrofon uzatamıyoruz.

Somali devlet televizyonu Somali Çenil bizimle camii avlusunda söyleşi yaptı. Türkiye ile ilgili kendilerin bilgi verdik. Türkiye’nin insanı amaçlarla burada bulunduğunu, binlere Türk hayırseverin Somali’de kesmek için büyük önem verdiklerini açıkladık.

SOMALİ EVLİYALARI

İslamiyet ile peygamberimiz döneminde şereflenen Somali’de Sahabe-i Kiram başta olmak üzere, çok sayıda alim ve evliya mezarı da bulunuyor. Bayram namazı kıldığımız caminin bahçesinde beyaz evliya türbesi Türk Diyanet Vakfı tarafından restore edilmiş. Çadır kentler buradan kaldırılarak camii bahçesi bakımlı hale getirilmiş. Caminin bahçesinde Mogadişu’nun genel görüntülerini çekiyoruz. Mogadişu’nun en güzel tarafı terör ve savaş yıkıntısına rağmen yemyeşil bir örtüye sahip olması. Somali’de yaz kış yeşillik hakim.  Somali ekvatora yakın olduğu için iklimde fazla bir değişiklik yok. Gece ve gündüz saatleri  neredeyse birbirine eşit. Ortalama 12 saat gündüz 12 saat gece. Yılın en sıcak ayları  mart, nisan mayıs aylarıymış. Savaş ve terör yorgunu Mogadişu şehrini seyrederken, baktığımz her yerde Türkiye’den ve Osmanlı’dan izler görmenin mutluluğunu yaşıyoruz. Zira Türk Diyanet Vakfı büyük bir İmam Hatip okulu yapmış. TİKA su ve alt yapı hizmetlerini sürdürüyor.

ŞEYH SUFİ CAMİİNDEYİZ

Mogadişu’nun en eski tarihi camiilerinden birisi de Şeyh Sufi Camii ve Türbesi. Bir çok tarihi eser de var burada. Mezarlar yıkılmış. Şeyh Sufi’nin Abdülkadiri Geylani’nin torunu olduğu ve Abbasiler döneminde irşat için buraya geldiğini öğreniyoruz. Burada Fatiha okuyup yetkililerden bilgi alıyoruz. Mezarlar perişan mezarlıkta keçiler otluyor. Buradaki bazı mezarların Osmanlı dönemine ait olduğunu da öğreniyoruz.

Bölgeyi gezip araştırarak tarihe not düşüp zamana noterlik yapıyoruz

MOGADİŞU’DA OSMANLI CAMİİ

Mogadişu’daki belgesel çekimlerimizi şimdi caddelerde sürdürüyoruz. Somali halkı bayramı coşku ile yaşamaya devam ediyor. Osmanlı döneminden kalma. Şeyh Abdülaziz ve Şeyh Cebbar camiini ziyaret ediyoruz. Tarihi camii savaşlarda Şebab Örgütü tarafından yıkılıp perişan edilmiş. Mogadişu’nun sembollerinden olan minare ve camii Türkiye tarafından restore ediliyor. Hint Okyanusu kıyısındaki bu camii yükek bir tepecik üzerine inşaa edilmiş. Osmanlı alimlerinden olan Şeyh Abdülaziz ve Şeyh Cebbarın türbesi camii avlusunda.

Camiinin kitabelerindeki tarihler camiinin tarihi geçmişini yansıtıyor. Camiinin görevlisi ile söyleşi yapıp, ezan okutuyoruz. Somali Devleti camiinin yanında 60 dönümlük sahildeki araziyi Türkiye’ye büyükelçilik yapmak üzere vermiş.

SOMALİ’DE TÜRK İŞADAMLARI

Somali’de sayıları çok az olsa da Türk işadamları var.İnşaat ve biriketçilik yapan bir Türk işadamını ziyaret ediyoruz. Bizleri evinde ağırlayan işadamı, Somali’nin Türk işadamları için cazibe merkezi olduğunu, biraz güvenlik sorunu olsa da burada şu an iş yapmak isteyenlerin rahatlıkla yapabileceğini, inşaat sektörünün hareketli olduğunu, özellikle Somali halkının gıdaya çok büyük ihtiyaç duyduklarını söylüyor. İşadamının kaldığı evde, Osmanlı dönemine ait Mogadişu tabloları dikkatimizi çekiyor.

SOMALİLERİN DENİZ KEYFİ

Somaliller bayram coşkusunu doya doya yaşarken biz de onların coşkusuna ortak oluyoruz. Bayramda Somalilerin en büyük eğlencesi deniz ve  plajlar. Somalili kadınların  rengarenk elsibe ve çarşaflarıyla denize girmeleri okyanus sahillerinde renkli görüntülere sahne oluyor. Plajlarda çay ve yiyecek satışları da yapılıyor. Tertemiz ve uçsuz bucaksız plajlar binlerce Somalili tarafından doldurulmuş. Biz de Somalilerle birlikte denize girip yüzerek onların bayram coşkusuna ortak oluyoruz. Denizde bile Somaliler Türkiye Türkiye diye tempo tutturup. “Somali Türkiye kardeştir” diyerek sevgi gösterilerinde bulunuyorlar.

Türkiye’den Somali’ye Altyapı Hizmeti

Türkiye savaş, ölüm, korku ve terörün kol gezdiği Somali’nin başkenti Mogadişu’yu şantiyeye çevirmiş. 2 yıl önce Başbakan Erdoğan’ın talimatıyla başlatılan hizmet seferberliği artarak devam ediyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Somali’nin başkenti’ni şantiyeye çevirmiş. 80’e yakın iş makinası ve araç 15’i Türk olmak üzere 300’e yakın personelle Mogadişu’nun başta çöp sorunu olmak üzere yol, kanalizasyon, altyapı, kaldırım ve park düzenlemesi gibi birçok hizmeti başarı ile yürütüyor. Başbakanlık Türk İş Birliği Kalkınma Ajansı (TİKA) Mogadişu’da çok önemli hizmetlere el atmış. Hatta savaşlarda darbe gören ve hasar alan Somali Meclis binasını yıkıp yeniden yapacakmış. Türkiye TİKA aracılığı ile sağlık, eğitim gibi hizmetler başta olmak üzere birçok hizmet binası yaparak Somali halkına hizmet vermekte. Sağlık Bakanlığı TİKA aracılığı ile büyük bir hastane inşaatını tamamlayarak hizmete açmış. Türk Kızılay’ı başta olmak üzere Türkiye’den birçok sivil toplum örgütü Somali halkı için yardım seferberliğini sürdürüyor. Türk Kızılay’ı kurduğu modern çadır kentler, yemek üretim ve dağıtım merkezi, çöp imha istasyonu ile Somali halkına önemli hizmetler veriyor. Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı çok sayıda Somalili öğrencinin Türkiye’de eğitim görmesi için imkanlar hazırlayarak kalıcı hizmet yapıyor.Türkiye’nin hiçbir karşılık beklemeden yaptığı bu hizmetler Afrika üzerinde siyasi ve ekonomik çıkar gözeten birçok devleti rahatsız ediyor. Türkiye’nin ortaya koyduğu bu başarılı hizmetler karşısında gurur duyuyoruz.

İSTANBUL BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ’NİN ŞANTİYESİNDEYİZ

Somali’nin başkenti Mogadişu’daki gezimizin şimdiki durağı İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin şantiye ve idari binalarının olduğu bölge. Belediyenin Somali’deki genel koordinatörü Semih Çalkaya belediyenin yaptığı hizmetlerle ilgili önemli bilgiler veriyor. Belediye şantiye binasındaki ay yıldızlı bayrak göğsümüzü kabarttı. Semih Çankaya başta çöp olmak üzere Mogadişu’nun birçok altyapı hizmetlerini başarı ile yürüttüklerini, Mogadişu yollarının çöpten kapalı olup geçilmediğini, bu yolları tümü ile açıp çöp toplama deposunda imha ettiklerini, çöp konteynırları koyarak insanların çöplerini konteynırlara attıklarını belirtti. Semih Çalkaya atölyeleri bize gezdirerek bilgiler verdi. Bu atölyelerde Somalililere belediye hizmeti öğrettiklerini, hizmetleri yerel halkla yaptıklarını söyledi. Engelli bir Somali vatandaşının nasıl çalıştığının da belgesel görüntülerini çektik. Somalili işçilerin birçoğu Türkçe öğrenmişler. Şantiyenin oto tamir bölümünde çalışan engelli Somalili ile söyleşi yaptık.

İstanbul Belediyesi’nin şantiyesinde Türk Kızılay’ında depo merkezi bulunuyor. TİKA’nın şantiye binası ise belediyenin şantiye alanı içerisinde. Devlet kurumları tam bir koordine içerisinde Somali’ye başarılı hizmetler yapıyorlar. Türkiye devleti ve sivil toplum örgütlerinin Somali’ye yaptığı başarılı hizmetler bana Afrika coğrafsına Osmanlı’nın yaptığı hizmetleri hatırlattı. Osmanlı yüzlerce yıl Afrika coğrafyasına hizmetler götürmüş, Somali bir zamanlar Osmanlı’nın Habeş eyaletiydi. Bugün bir zamanlar Osmanlı’nın Habeş eyaleti olan bu bölgede birçok devlet kurulmuş. Somali, Kenya, Cibuti, Eritra, Etiyopya, Kuzey ve Güney Sudan gibi birçok devlete bölerek sömüren batılı güçler bölgeyi sadece sömürmekle kalmayıp savaş, terör, kardeşi kardeşe kırdırıp insanları köleleştirerek fakir ve cahil bırakmışlar. Osmanlı’nın adalet ve hizmetini birkez daha burada anlamış oluyorum. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin şantiyesinden ayrılarak Mogadişu’daki gezimizi sürdürüyoruz.

SOMALİ’DE İSLAM MEDENİYETİ

Birçok Afrika ülkesine göre Somali halkı neredeyse tamamen Müslüman. Ehli Sünnet inancına sahip, Şafi mezhebine mensuplar. Nakşi, Kadiri gibi önemli tarikatlarına mensup tasavvuf kültürü devam ediyor. Her evden bir hafız yetiştirmek gelenek haline getirilmiş. Kız ve erkek çocuklar küçük yaştan itibaren dini eğitimden geçiriliyor. Çadır kentler ile mahalle aralarında Duksi dedikleri Kur’an kursları var. Bu kurslarda küçük kız ve erkek çocukları okuyor dinini öğreniyorlar. Afrika ve Somali’de islam medeniyeti ayrı bir araştırma konusu ancak Türkiye’nin bugün Somali ve Habeşistan bölgesinde olmasını Osmanlı medeniyetine bir vefa borcunun ifası olarak değerlendiriyorum. Osmanlı Habeşistan bölgesinde 360 yıl hüküm sürmüştü. Şimdi kısaca sizlere Afrika’da Osmanlı medeniyeti ile ilgili yaptığımı araştırmayı paylaşmak istiyorum.

AFRİKA ‘DA OSMANLI  MEDENİYETİ..

Kanuni sultan Süleyman zamanında, Hint okyanusundan donanma gönderilerek bu topraklardaki Müslümanlara yardımda bulunmamış mıydı? Kuzey, Doğu ve Batı Afrika Topraklarını Avrupalılar bu topraklara sömürge için, köle ticareti için gelmeye başladıklarında o zamanlar güçlü bir devlet olan Osmanlı Afrika’daki bir çok bölge gibi buraları da  kendi güvencesine  almamış mıydı? Gururla yürümemiz gereken bu topraklarda, şimdi içimizde bir buruklukla bulunuyoruz. Ecdadımızın yardım için geldiği topraklarda, o vakitlerde ki salgınlar oluşturulmak isteniyordu. Sömürge ve köleleştirme. Osmanlı Devletinin yardım elini uzattığı bu topraklara, Türkiye’den geldiğimizi söylediğimizde bize gözlerinin içinden gelen bir gülümseme ile bakıyorlar. Osmanlı, Afrika’da sömürge kolonileri kurmadığı hatta sömürgeye karşı kalkan vazifesi gördüğü için  Afrika  ülkelerrinde Osmanlı’ya sempati ile bakılıyor. Bugün gezdiğim bütün Afrika coğrafyası özellikle doğu Afrika’da ve Somali’de bunu çok iyi görüp yaşadım.

AFRİKA’DA OSMANLININ ADALETLİ YÖNETİMİ

 15.yüzyılı hatırlayalım. İspanya’da henüz yurtlarını terk edemeyen milyonlarca Müslüman nüfus vardı. Hıristiyan olmaları ya da ölümü tercih etmeleri dışında bir de bilmedikleri coğrafyalara taşınmaları söz konusuydu.  Endülüslü son Müslüman kafilesi Osmanlılar tarafından İspanya’dan alınıp Kuzey Afrika sahillerindeki şehirlere yerleştirilene kadar acı çekmeye devam edeceklerdi.

Aynı dönemde Hindistan’a ulaşmak için yolan çıkan, Portekizli denizci Henry adıyla bildiğimiz Dom Henrique, beş aşamada Afrika içlerine doğru hareket etmişti. Maderia adalarını, Bojador Burnu, Gine Körfezi, Porto Santo, Beyaz Burun, Yeşil Burun, Senegal veoradan da Gambia’ya ulaşmıştı.

    1487 yılında Lizbon’dan yola çıkan Portekizli Kaşif Bartolomeu Dias ’da Afrika’nın güney batı ucuna ulaşmış ve aşırı fırtına nedeniyle sığındığı bu buruna, fırtınalar burnu adını vermişti.  Kaşif Dias, Portekizli Kral II. Joao’nun emriyle doğuya ve oradaki baharatlara ulaşılabilecek bir suyolu bulabilmek için yola çıkmıştı. O zamanlarda ticaret yollarının sadece bir bölümü denizden geçiyordu ve bu yüzden doğuya giden tüccarlar Ortadoğu ülkelerini boydan boya geçmek zorundaydı. Tarihçilerin yazdığına göre Dias , burnu keşfettiğini haber verince Kral bu keşfin doğuya ulaşan suyolunun yakında açılmasını sağlayacağını düşünmüş, bu nedenle burnun adını Ümit Burnu olarak değiştirmiş.

HİNDİSTAN BAHARAT YOLLARI OSMANLI DENETİMİNDE

 O zamanlar Baharat yollarının tamamı Osmanlı Devleti’nin kontrolü altındaydı.Baharat yoluna ulaşma arzusunda olan  Avrupa Devletlerinin kaderi, bu tesadüfen buldukları Fırtınalar burnu ile değişecekti ve tabi Afrikalı Ülkelerin kaderi de… Vasco do Gama’da 1497 yılında Ümit Burnu’nu dolaşarak Mozambik adası önüne geldi. 1497 Mozambik’te kendisine sıcak ilgi gösteren kralın Hindistan yolunu bilen üç kılavuz vermesiyle 15 Ekim 1498 yılında Hindistan’a ulaşarak, deniz yoluyla Hindistan yolunu keşfederek, Hindistanın sömürülmesinin yolunu açmıştır. Böylece Afrika’nın çevresini dolaşan ilk Avrupalı kişi olma unvanını kazanıyor. Portekizliler adına Vasco da Gama Afrika’nın Batı sahillerinden güneye doğru inerek 1497 yılında Ümit Burnu’nu dolaşarak Mozambik adası önüne geliyor. O dönemde buradan Somali’ye kadar uzanan Doğu Afrika sahil şeridinde kırka yakın şehir devleti vardı ve buralarda yaklaşık sekiz asırdır devam eden Müslüman idarecilerin kurdukları hanedanlar hüküm sürüyordu. Bu hanedanların hepsi de Habeş Krallığına bağlı idi.

Batılı Hıristiyan tüccarlar Afrika’da ve Hint Okyanusu’nda seyahat edebilmek için Osmanı Devletinden izin almak zorundaydılar.  Geçmişte Afrika coğrafyası ve özelde Somali ve Habeşistan bölgesi Osmanlılar sayesinde muhteşem günler yaşamıştı. Hıristiyan dünya sömürmeye başladıktan sonra savaşlar ve ölümler yaşandı. İnşaallah Afrika yeniden barış ve huzuru görür. İstanbul büyükşehir Belediyesi’nin Somali’nin başkenti Mogadişu’daki şantiyesinden ayrılırken içimde barış ve huzur ümidi yeşerdi. İnşaallah Somali, Habeşistan ve Afrika’ya huzur ve barış gelir

Yarın : Somali’de 1398 yıllık İslam Medeniyeti

Somali’nin başkenti Mogadişu’dayız

Bugün 14 Ekim 2013. Kurban bayramının arefesi. Somali’nin başkenti Mogadişu’yu gezerek tanımaya çalıcağız. Burası bir başkent değil enkaz yığını. Askerler, güvenlik önlemleri, cadde ve sokakların çekpoint (demir korkuluk ve beton bloklarla kapatılması),  her sokak başında askerlerin güvenlik nöbetleri, kamuya ait binaların Afrika birliği askerleri tarafından korunması, savaşların yıkıp döktüğü binalar karşısında dehşete düşüyoruz. Her yer top ve tüfek mermileri ile delik deşik edilmiş, deyim yerinde ise taş üstünde taş kalmamış. Sadece kabile savaşlarında 500 binden fazla insan ölmüş. Açlıktan ölenlerin sayısı ise 300 bini geçmiş. Diktatör liderlerin öldürdükleri, Somali-Etiyopya savaşında ölenler, Şebab örgütünün öldürdükleri bugün halen teröre kurban gidenler ve açlıktan ölenleri dikkate aldığımızda Somali’nin içinde bulunduğu durumu anlamak ve anlatmak gerçekten zor.

Bugünkü Somali ile geçmişin Somalisi, Habeşistan, yani Osmanlının Zeylan vilayetini düşündüğümüzde, hele ünlü Seyyah İbni Battuta’nın 13. yüzyıl başlarında yani 800 yıl önce Somali’deki ve Zeylan’daki yaşadıklarını okuduğumda içim parçalanıyor. 8-9 yüzyıl önce Somali, Habeş bölgesi ne kadar medeni, ne kadar çok önemli bir bölgeymiş. Bereketli topraklara sahip, önemli dünya tüccarlarının alışveriş yapmaya geldiği bir bölge olan Somalinin,  başta Portekizliler olmak üzere İspanyol, Fransız, Alman, İngiliz ve İtalyan sömürgecileri tarafından sömürülüp, savaş ortamına itildiğini, zenginlerin yerini fakirlik ve açlık aldığını daha iyi anlıyorum. Somalinin başkenti Mogadişu’daki dehşet ve hayalet şehir görünümündeki başkenti gezerken ünlü Seyyah İbni Batuta’nın 13. yy. başlarında yaptığı tespitleri bir kez daha okuyorum.

*SEYYAHLARIN GÖZÜ İLE  AFRİKA

Antik Yunan ve Roma’da ortaya çıkan Afrika ile ilgili öyküler ve anlatılanlar sebebiyle Avrupalılar görmedikleri bu kıta hakkında kolayca “kötülükler coğrafyası”  ya da “Kara Kıta” diyebilmişlerdir. Oysa ki 8.yy.da Araplar ve İran’ın Şiraz bölgesinden gelenler ülkenin iç kısımlarıyla dahi ticaret yapmışlardır. Doğu Afrika sahillerinden güneye doğru yayılan büyük bir kültür ve dini anlayış, bu ticaret alışverişi ile oluşmuştu. Ümit Burnu’nun keşfi kıtanın ümitsizliği olmuş; ‘Kara Kıta’ denilen Afrika, ne yazık ki ‘karartılan kıta olmuştur. Bunu kültür ve medeniyetimizin izlerinden anlıyoruz.

*İBNİ BATTUTA  DOĞU AFRİKA’DA..

    Büyük İslam seyyahı olan İbn Battuta 13.yy başlarında Doğu Afrika adalarından biri olan Kilve’ye kadar gitmiş,bu şehirlerin her biri hakkında seyahatnamesinde bizim için çok güzel notlar almış. Battuta bu şehirlerdeki gördüğü gelişmişlik, çok katlı güzel ahşap binaların sokakları süslediği ve insani ilişkilerdeki seviyenin yüksekliği karşısında hayrete düştüğünü seyahatnamesinde bizlere anlatmaktadır. İbn Battuta bu şehirlerdeki kültürü bizlere şöyle aktarıyor:

“Somali Zeyla şehrinin –ki burası ilk hicret eden Sahabelerin ayak bastıkları şehirdir- gerçekten büyük bir çarşısı var.

 Haklın devesi çok, her gün yüzlercesini kesebiliyorlar. Makdeşav ahalisi tüccarlarıyla anılıyor. Orada şehrin adıyla anılan kumaşlar üretiliyor. Mısır ve diğer ülkelere sevk ediliyor.

Bu şehrin adetine göre, ne zaman bir gemi limana gelse, hemen “sanbük” denilen küçük kayıklar gemiye yanaşır. Her sanbükte birkaç genç bulunur. Onlar kapağı kapalı yemek dolu bir tencere getirip gemideki tacirlerden birine takdim ederek şöyle derler:

 “Bu adam benim misafirimdir. Bana gelecek!” gemideki tacir misafirliğe çağıran gencin evine gider, başka bir yere gitmez. Tabi sürekli ticaret yapan ve tanınanlar başka, onlar istedikleri yere giderler.

Bu tacir bu şekilde bir eve konuk olunca, ev sahibi onun yanında bulunan eşyayı satıp başka şeyler satın alır onun için..

Yöre halkından biri böyle bir tacirden, değerinden aşağı bir şey satın alsa, yahut misafirin izni tanıklığı olmaksızın, onun mallarından bir şeyler satsa bu satış geçersiz sayılır onlar nezdinde. Çünkü yöre haklı geçimini bu şekilde sağlıyor.”

Misafir Kültürü, alışveriş kültürü bize yansıtılan gibi olmadığını İbn-i Battuta’nın bu seyir notlarını okurken daha da iyi anlıyoruz Ve İslam’a verdikleri ehemmiyeti.

‘İbn Battuta gemiyle şimdiki Somali’nin Eski Habeşistan bölgelerinden biri olan Zeylan Limanı’na vardığında,  tüccar olmadığı anlaşılınca, onu hemen şeyh in yani sultanın yanına götürmeye kalkmışlar.

Battuta itiraz edip, konaklayacağım yerden sonra gideceğim dediyse de, itirazını kabul etmemişler ve şöyle demişler.

“Buranın töresidir; bir derviş, Hz. Ali soyundan gelen bir şerif, yahut muhterem bir insan buraya geldiği zaman hükümdarı görmedikçe konaklayacağı yere gidemez!”

Ahali burada sultana şeyh diyor.  Biz  de kabul ettik.”

İbn-i Battuta Şöyle devam ediyor:

“Onların adetlerinde gemi yanaştığı zaman ilk önce gemiye Sultanın Sanbük’ü yanaşır. Nereden geldiğini, sahibinin ve kaptanının kim olduğunu, yükünün nelerden ibaret olduğunu, tacirlerinin kimlerden oluştuğunu sorar. Sanbükteki heyet gerekli bilgileri aldıktan sonra durumu sultana, yani şeyhe bildirir. O da layık olanları huzuruna kabul eder.

Buradaki halk neredeyse bizim yediğimizin 3 katı yemek yiyor. Oldukça iri insanlar.

  * AFRİKA’DA  4 ÇOCUKTAN  İKİSİ ÖLÜYOR

     Başta Somali ollak üzere doğu, orta, batı ve kuzey Afrika bölgesinde bir çok ülkeyi gezmiş gazeteci ve belgeselci olarak Somali’nin başkenti Mogadişu’yu gezip belgesel çekerken, bir kez daha okuduğum İbni Batuta’nın notları ve Somali’nin  bugünkü durumu karşısında kahroluyorum. Afirika ilgili  asırlar önce önemli  tesbitler yapan İbni Batuta’yı okuduğumuzda gözlerimizin yaşarmaması imkansız. Asırlar sonra bizim bildiğimiz Habeşistan yani doğu Afrika’daki birçok ülkede durum çok kötü.

Ölüm, savaş halen kol geziyor. Bir zamanlar İbn-i Battuta’nın notlarından okuduğumuz kadarı ile refah ve bolluk içinde yaşanılan bir ticaret merkezlerinden biri olan Habeşistan bölgesi ile ilgili İbni Battuta’nın tepitlerin okumaya devam ediyoruz.

   *AFRİKA’DA  SULTANLIK KÜLTÜRÜ

“Cuma günleri sultan misafirlerine, giyecek hediye eder. Halkla beraber mescitte namaz kılıp babasının mezarında Kur’an okur. Cuma günleri sultanlık merasimleri de yapılır. Cumartesi günleri ise ahali şeyhin ikametgah gösterdiği yerlere oturur. Kadı, fıkıh bilginleri, şerifler, salihler, dervişler, hacılar. Herkes kendine ait peykeye oturur. Onların ardından vezirler, emirler ve yüksek rütbeli askerler de bölük bölük selam verip çıkarlar. Şeyh yani sultan ekmeğini onlarla paylaşır.

Sonrasında şeyh kendi konağına gider. Kadı, vezirler, sır katibi ve ileri gelen dört emir, halkın meselelerini dinlemek için orada kalırlar. Doğrudan şeriatla ilgili olan hususlarda kadı hüküm verir. Bunun dışındaki davalara vezirler ve kumandanlar bakar. Eğer sultanla istişareyi gerektirecek önemli  bir husus varsa, yazı ile iletilir. Adalet gecikmez, cevap bir kağıdın arkasına yazılmış olarak derhal verilir. Ora halkının töresi böyle!”

  *AVRUPALILAR AFRİKADA İSLAM MEDENİYETİNİ  YIKIYOR

  İbni Batuta’nın 800 yıl önce ortaya koyduğu tespitler gerçekten çok önemli. 800 yıl öncenin Somali ve Habeşistan bölgesinde adalet, bolluk, hürmet ve İslam’a bağlılık vardı. Bugün Mogadişu’da gördüklerimiz, Afrika’da yaşadıklarımıza rağmen İslam düzenin kurulduğu ve huzurla yaşandığı beldelermiş buralar. Bu topraklardaki kültür, medeniyet ve izzet sarıp sarmalıyor bizi. Bu yaşanılan acılar, tamamen Batı politikalarının vahşiliği ve adaletsizliği yüzünden oluşmuş. Bunları görünce, bir Müslüman olarak bizlerin medeniyetimize daha da sahip çıkmamız gerektiğini düşünmeden edemiyoruz. O zamanlar ki İslam Medeniyeti zenginliği, şimdiki Batı Medeniyeti yoksulluğu. Kendi oluşturdukları bu zülüm düzeninde buna paralel olarak Afrika’daki açlığı bir fırsat olarak değerlendiren Hıristiyan yardım kuruluşları da ülke içinde yardım dağıtımı ile birlikte Hıristiyanlık propagandası yapıyor. Dini etkinliklerini buradaki yoksul halk üzerinden uygulayıp sömürüyorlar. Sahabeye kucak açmış, İslam Dininin ilk coğrafyalarından biri olmuş bu ülke, tesadüfen mi bu hale getirildi soruyoruz.

Hayır tabiî ki. Uzun yıllar uygulanmış, politikalar, güçlü İslam Devletlerinin zayıflatılması, farklı ticaret kanalları ile zengin olma yoluna giren Batı Medeniyeti, hiçbir şeyi tesadüfen yapmadı. 15. yy. da Ümit Burnu ve Hindistan’ın farklı yollarına Afrika Kıtasıyla ulaşan Batı Medeniyeti, ilk olarak bölgenin zenginliğinin farkına varan Portekizler tarafından derhal buraya donanma sevk etmeye başladılar. İlk donanma 1505 yılında Güney Afrika sahillerini geçerek Doğu Afrika’da Mozambik’ten başlayıp bugün Tanzanya’nın güneyindeki Kilve Sultanlığı, Kenya sahilindeki Mombasa Sultanlığı, Somali’nin başkenti Makdişu’yu ve diğer şehirlerle onlara bağlı yerleri topa tutup, binlerce kişiyi öldürerek Kızıldeniz’e girdiler. 1517 yılına gelindiğinde Portekiz donanması Memlûk donanmasını da yenerek Cidde önlerine kadar gelmişti. Hedef islamın kıblegahı Mekke-i Mükerreme idi. Hıristiyan dünya Mekke-i Mükerreme’yi ve Medine-i Münevvere’yi ele geçirip işgal etmeden Osmanlıyı yıkamayacaklarını, Afrika başta olmak üzere dünyayı sömüremeyeceklerini çok iyi biliyorlardı. Önce Mekke işgal edilmeliydi ki sonra Osmanlının payitaht merkezi İstanbul düşürülebilsin. Osmanlı bunu çok iyi biliyordu. İstanbul’u Yemen’den, Aden körfezinden, bugünkü Somalinin başkenti Mogadişu Zeylan, yani Habeş eyaletinden koruyordu. Bunun için akın akın Yemen’e mehmetçikler gitmişler. Gidenler geri dönmemiş. Sadece Yemen’e değil, Harar, Mogadişu, Zeylan, bugün İngiliz ve Fransızlar tarafından uyduruk devlet olarak ilan edilen Cibuti, Eritre, Somali Land, Güney Somali, Etiyopya ve Sudan’a yüzbinlerce Mehmetçik gidip asırlarca buraları Osmanlı toprağı olarak korumuşlardı. Bugün Mogadişu dahil Habeşistan bölgesinde ata ve dedelerinin Türk olduğunu söyleyen insanlar var. Ancak biz onları çoktan unutmuşuz.

MOGADİŞU´DA GEÇMİŞTEN HİÇBİR İZ KALMAMIŞ

Evet. Somali’nin başkenti yani Habeşistan eyaletinin bir parçası olan Osmanlının 360 yıl hüküm sürdüğü islam medeniyeti ile peygamber efendimiz döneminde şereflenen, miladi 615 yılında Medine’den önce  ilk hicretin gerçekleştiği Somali kan ağlıyor. Başkent Mofadişu’da İbni Battuta’nın 800 yüz yıl önce tespit ettiği o güzelliklerden hiçbir iz kalmamış. Gerçekten üzülmemek, kahrolmamak elde edğil. İyiki Türkiye Somali’ye sahip çıkmış, iyiki İstanbul Belediyesi, altyapı hizmetini yapıyor, çöp sorununu çözüyor.

Yarın: İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Mogadişu’daki şantiye binasındayız

Somali’ye neden gittim?

12-20 Ekim 2013 tarihleri arasında sekiz gün dünyanın en riskli, güvenlik açısından en tehlikeli bölgesi Somali’nin başkenti Mogadişu’da Kurban Bayramında belgesel çekimleri yaparak tarihe not düşüp zaman noterlik yaptım. TGRT Belgesel TV yönetimi tarafından “Somali’ye gidermisin?” teklifini severek kabul etmemin nedenlerini bugün sizlerle paylaşmak istiyorum.

İlk defa Somali adını doksanlı yıllarda kabile savaşları ve açlıktan ölen insanlarla duymuştum. Ünlü Hollywood yapımı ‘Karaşahin Düştü’ filmini bir çoğumuz izlemişizdir. Olay Somali’nin başkenti Mogadişu’da gerçekleşiyordu. Filmin başında ‘Bu Bir Gerçek hikayeye dayalıdır’ yazısından sonra Mogadişu havalimanını Amerikan askerlerinin nasıl  ele geçirdği, Birleşmiş Milletleri kullanarak Somali’de nasıl operasyonlar yaptığı anlatılıyordu. Üstelik Birleşmiş Milletler Komutanı da 28 Şubat’ın en güçlü ismi Çevik Bir paşaydı. Filmde diktadör Somalili komutan Ayididin Somali halkını nasıl öldürdüğü anlatılarak Amerika’nın Somali’de yaptıkları gizlenmek isteniyordu.

Somali’yle ilgili Türkiye Cumhuriyeti Devleti iki yıl önce büyük bir yardım kampanyası başlatarak Türkiye Somali arasında yardım köprüsü kurmuştu. İstanul Büyükşehir Belediyesi Mogadişu’yu bir ilçesi olarak görüp buranın çöp, altyapı ve diğer belediyecilik hizmetlerini yapmaktaydı.Kızılay başta olmak üzere onlarca sivil toplum örgütü Somali’ye yardım için özellikle Ramazan ve kurbanda adeta seferberlik ilan ediyorlar.

İşte bu gerçekler benim Somaliye gitmemin en önemli nedeni oldu. Hep neden Somali diye sordum. Somali’de neler oluyordu. ABD ve İngilizlerin Somali hayranlığının altında ne vardı? Halen İngilizler ve Amerikalıların  askeri üsleri neden Somali’de bulunuyordu. 15 Eylül 2013’e kadar Somali Mogadişu Uluslararası Havalimanın neden ingilizler işletiyordu. Amerika elini kolunu sallayarak Mogadişu’da neden operasyonlar düzenlemeye kalkıyordu?Amerika ve İngilizlerin bundan ne çıkarı vardı?

Bu kadar sorunun cevap aradığı bir ortamda Türkiye büyük bir risk içine girerek hiçbir ülkenin uçak uçurmadığı diplomatik temsilcilik açmaya bile cesaret edemediği Somali’ye neden uçak uçuruyor, neden büyükelçilik açıyordu? İstanbul Belediyesi neden Mogadişu’yu bir  ilçesi gibi görerek  alt ve üst yapı yatırımları yapıyordu?  Neden sivil toplum örgütleri  buradaydı? Neden Somali? Bu nedenleri araştırmak ve bu sorulara cevap bulmak için Somali’ye gitmeye karar verdim.

Somali’de geçirdiğim sekiz gün araştırmacı gazetecilik ve belgeselcilik tarihim açısından çok önemli. 30 yıldan fazladır gazetecilik ve belgeselcilik yapıyorum. 70’ten fazla ülkeyi gezip gördüm. Son bir buçuk ayda Asya, Ortadoğu ve Afrika coğrafyasında önemli yerleri gezip gördüm ancak Somali bana çok öğretti. Somali’de insanlığın nasıl ayaklar altına alındığını savaşın nasıl kadın ve çocukları yok ettiğini bütün açıklığı ile gördüm ve yaşadım.

Hergün bombaların patladığı Somali’de, silahların gölgesinde saatler süren belgesel çekimleri yaptım. Somali meclis başkanıyla görüştüm. Türkiye Cumhuriyeti büyükelçiliği yetkilileriyle görüştüm. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Somali Temsilcisi, Kızılay yetkilileri, Mogadişu havalimanını işleten Türk firmasının sahibi, Somali’ye yardım yapan Türk sivil toplum örgütleri, Somali miletvekilleri  ve Somali Devlet Televizyonu’nun Genel müdürüyle roportajlar yaptım. Somali’de görüp yaşadıklarım bana çok şey öğretti. Ama en çok öğrettiği Türkiye’nin en kadar önemli, büyük, Türk insanını ne kadar iyi bir millet olduğunu öğretti. İyi ki Somali’ye gittim. Somaliyle ilgili yaptığım araştırma ve gezi notlarını önümüzdeki günlerde sizlerle paylaşacağım

İran’da Devr-i Alem

İSMAİL KAHRAMAN’IN KALEM VE KAMERASINDAN İRAN’DA DEVR-İ ALEM

Horasan’dan İran’a

24-29 Eylül 2013 tarihlerinde araştırmacı gazeteci ve Devri Alem Belgesel TV program yapımcısı olarak İran’ın başkenti Tahran, Rey, Kum, Kaaşan, İsfehan, şiraz, Meşhet, Tus, Nişabur ve Şahrut şehirlerini adım adım gezerek belgesel görüntüler çekip tarihe not düşüp zamana noterlik yaptık. Devr-i Alem farkı ile sizleri İran’a götürüyoruz.

TAHRAN’DAN İSFAHAN’A

İran Gezi Notları: Kültür ve medeniyet tarihimizin Dünya coğrafyasında araştırmaya devam  ediyoruz. Bu kez yolumuz binlerce yıldır bir çok medeniyete  ev sahipliği yapan İran Coğrafyasına gidiyoruz. İran’a birçok kez gitmek istedim. Dünya’nın 75den fazla ülkesini gezmeme rağmen İran’a yeni gitmek nasip oldu. Ankara’da ÜÇ BEY turizmin sponsorluğunda 24-29 Eylül tarihleri arasında Ankara dan İran Hava yolları uçağı ile İran’ın Başkenti Tahran’daki İmam Humeyni havalimanına 2.5 saatlik uçak yolculuğunda iniyoruz. Uçağımız İran semalarında girdiğinde Dağlık, Çorak bir arazi ile karşılaştık. Havalimanın da ki manzara bir çok gelişmiş ülke havalimanına göre baya geride. Kısa bir pasaport  kontrolün den sonra otobüsle İran’ın önemli kültür merkezlerinden birisi olan İSFEHAN a doğru yola çıkacağız.

TAHRAN DEĞİL TARİHİ REY ŞEHRİ 

Bugün tahranın şehri kamu oyunda bilinip tanınıyor. aslında Tahran Tarihi bir şehir değil. Tahran 1876 yılında Gacar Türk hanedanı  Aga Muhammet HAN tarafından başkent yapılmıştır. Bugün İran’ın başkenti olan Gacar Hanedanlığı ve Şah Pehlevi ailesinden sonra gelişip büyüdü. Aslında Tahranı tahran yapan Tarihi REY şehridir. Rey Şehri  Tahran küçük bir köyüydü . Ama bugün tam tersi olmuş Rey tahranın bir mahallesi olmuştur. İran’a iner inmez ben rey şehrini görmek istedim çünkü rey şehri kültür tarihimiz için çok önemli  Selçuklu devletinin kurucusu Tuğrul Bey Rey şehrini Selçukluya Başkent yapmıştı. Bugün Tuğrul Bey’in mezarı Burcu Tuğrul olarak adlandırılan  Rey şehri kalesinde bulunuyor. Tuğrul Beyin mezarını ziyaret edip vefa borcumuzu ödemek için Fatiha okuduktan sonra İran Gezisine başlamak istiyordum. Bu isteğimi rehberimize aktardım ancak rehberimiz zamanımızın olmadığını söyledi..30 km mesafede ki Selçukluya başkentlik yapmış  Rey şehrimini ziyaret edemedik. Bizde Tahran Havalimanından Tuğrul Bey başta olmak üzere Selçuklu medeniyetine hizmet etmiş tüm yetkililer Selçuklu alemi ve evliyalarının ruhuna Fatiha okuduktan sonra  İran gezimize başlıyoruz. Bizi İran’da gezdirecek İran’ın Azerbeycan bölgesinin Eyalet  başkenti  Tebriz’den Homan Ansari Bey. Homan beyin Tebriz’de Tur firması bulunuyor. Tur firması sahibi olan Homan Bey, bizlere bizzat kendisi rehberlik yapıcak. Candan ve samimi bir arkadaş. Otobüs şoförümüz  Sirus ağa, otobüsteki zamanlar bu ekip bizleri esprileri ile neşeli günler yaşattılar. Azeri Türkçesi ile bilgiler verdiler. Bu yardımcı kaptan ferzin bey çok içten insanlar İran’da gezdiğimiz ekiple birlikte Azerbaycan gezimizi gerçekleştireceğiz.

Tahran-İsfahan  arası 450 km. Modern bir otoyola sahip çöl ve dağlık alanlarda otobüsümüz hızla ilerliyor. İran’ın en kutsal şehirlerinden birisi olan Kum Şehrine yaklaşıyoruz. Kum Şehrine yaklaştıkça yol kenarlarında “ALLAHU EKBER”,”SÜBHANALLAH”,”BİSMİLLAHİRRAHMENİRRAHİM” tabelaları dikkatimizi çekiyor. Kum Şehri İran da ki Mollaların eğitim gördüğü bir çok medreselere sahip. Iranın dini lideri İmam Humeyni de Kum medreselerinde yetişmişti  daha sonra Şah yönetimi tarafından İran’dan sürgün edilmiş, Humeyni  önce Türkiye’ye sığınmış ardından İran’ın baskısı üzerine Fransa’ya gitmişti 1979 yılında da büyük bir kalabalık tarafından İran devrimini yaparak İran’a dönmüştür. Bugün Humeyni’nin resimleri İran’ın süslemekte. Halen İran’ın bir çok önemli din adamı kumdaki medreselerden yetişmekte. Kum şehrinde bir çok önemli dini ziyaret yerleri ve Ehli Beyt mezarları bulunmakta. Ayrıca Şia Mezhebinin 12.İmamı Kumda kaybolduğu ve Kıyamet günü kumdan mehdi olarak Dünyaya yeniden gelip İnsanlığı aydınlatacağa inanılmakta. İran devriminden sora Kuma çok büyük yatırımlar yapılmış. Modern yollar, binalar, Kültür Merkezleri ile Kum Şehri donatılmış. Kumdaki en önemli dini ziyaret yerlerinden en önemlisi de  Şii’lerin 8.İmamı İmam rızanın kız kardeşi Fatıma-i Masumenin mezarı Kum Şehrinde bulunuyor. Dağların eteğindeki kutsal mekanların ve türbelerin minareleri ve büyük kubbeleri bir anıt gibi yükseliyor. Kum Şehrinden sonra yolumuza devam ediyoruz.

Güneş batmak üzere bir dinlenme tesisinde mola veriyoruz. Güzel bir mimarı ile yapılan bir camii dinlenme tesisinde mola veren İranlılar Deve Kuşlarının olduğu Kafesler dikkatimizi çekiyor. Zagros Dağlarının eteğindeki oto yoldan İsfahan’a doğru yolumuza devam ediyoruz. Bir başka önemli İran şehrinde duracağız. Kaaşan şehrine gidiyoruz. Akşam geç vakitlerde Kaaşan şehrine geldik. Geniş caddeler büyük meydanlar dükkanlar ve kalabalık insan grupları şehrin büyük  olduğunu gösteriyor. Bir restorantta   duruyoruz. Restorantta Çorba ve Kebap ikram ediliyor. Kaaşan şehri Şah Pehlevi ailesinden önce İran’daki son Türk hanedanlığı olan  Kacar hanedanlığı döneminin önemli vezirlerinden Emir Kebirin sürgün edilip daha sonra idam edildiği yer. Kaaşan şehrinde kısa bir şehir turu atarak İran’ın İsfahan şehrine doğru yolumuzu sürdürüyoruz.

İSFAHAN’IN GECE MANZARASI

Gece geç saatlerde İsfahan’a geldik. İsfahan muhteşem bir şehir, Gece çok güzel gözüküyor. Safavilere, Perslere ve Selçukluya başkentlik yapmış. Bugün İran’ın 3.Büyük şehri. Şah Abbas otelinde konaklayacağız. Kaptanımızın uzun araştırma sonucunda Şah Abbas otelini buluyor. Ancak adres sorduğu İranlılar tepki gösteriyor tepkinin sebebini öğrenmek istediğimizde Şah Abbas değil de  Abbas otel olarak söylenmesini istiyorlar. Çünkü Şah kelimesi ile başlayan her şey yok sayılıyor. Şah Abbas oteli muhteşem Kervan Saray mimarisi ile yapılmış.3 katlı otelin avluları envayi çeşit ,rengarenk çiçek ağaç ve süs bitkileri ile donatılmış. Havuzlar ve fıskiyeler Şah Abbas otelinin bahçelerini süslüyor. Otel birçok devlet başkanını da ağırlamış. Otelde Türkiye Cumhuriyeti başbakanı  Tayyip Erdoğan ve Cumhur Başkanı  Abdullah Gül’de bu otelde  konaklamışlar. Otele yerleşir yerleşmez hemen dışarı çıkıp 3 dolar karşılığı 10.000 İran tümeni parası ile  bir taksiyle anlaşıp İsfahan’ın Gece görüntülerinin belgeseli çekmeye başlıyoruz. Zayen’de Ruud nehri üzerinde tarihi kemer köprülerin gece manzaraları muhteşem. Önce 33 gözlü köprü anlamına gelen Siyesepol,300 metre uzunluğunda 14 metre genişliğindeki köprünün gece manzaraları doyumsuz güzellik sunuyor. İranlılar köprüde çok güzel vakit geçiriyorlar. Gençler İran şarkıları söylüyor aileler geceleri piknikler yapıyorlar. Nehir yatağı tamamen kurumuş su yok. Sadece Kış ve İlkbaharda nehir yatağından  su akıyormuş Yaz ve Sonbaharda su tamamen kuruyormuş. İranlı  Gençlere köprü üzerinde  İran şarkıları söyleterek belgesel görüntülerini çekiyoruz. Köprünün çevresinde piknik yapan İranlı aileler bizleri sofralarına davet edip çay ikram etmek istiyorlar. Bu köprüden ayrılarak Polahacu köprüsü görmeye gidiyoruz. Köprünün hem gece hem de gündüz belgesel görüntülerini çektik. Polahacu çok güzel bir köprü. Hatta gündüz çekimlerimizde köprü başında nöbet tutan askerlerle de şakalaştık. Gece çekimlerimizi tamamlayarak İranlılara Abbas bize göre ise Şah Abbas oteline geri döndük. Şah  Abbas Yavuz Sultan Selim Han’a çaldıranda yenilen Şah İsmail’in oğlu. Şah İsmail Başkenti olan Tebriz’i Tacı ve Tahtı ile Osmanlı hükümdarı Yavuz Sultan Selim Han’a kaptırdıktan sonra Şah İsmail’in oğlu Şah Abbas Safavi Devletini başkentinin  Tebzir’den  Osmanlı sınırına çok uzak olan İsfahan a taşınmış ve Safavi devletine İsfahan başkent olmuştur.

 Horasan’dan İran’a  Devri Alem

Bugün 25 Eylül 2013 Isfahandayız. İsfahan İslam Medeniyeti ile 640 yılında şereflenmişti. Deylemiler ve Selçuklu hanedanları dönemde İslam medeniyetine başkentlik yapmıştı Moğol orduları 1241 yılında İsfahan’ı işgal ederek binlerce kişiyi öldürmüştü. İsfahan’da Timurlar da Hüküm sürmüştü. İsfahan’ı 15.YY’da Şah Abbas Safevilere  başkent  yapmıştı. İsfahan tarihi geçmişi sakin ve huzurlu ortamı doğal güzellikleri ile göz ve gönül okşuyor biz İsfahan’ı adım adım gezerek sizlere tanıtacağız. Nakş-i Cihan meydanına Meydan-ı İmam deniniyor.1979 yılında UNESCO tarafından dünya kültür mirası listesine alınmıştı. İlk işimiz İsfahan’ın kalbinin attığı Nakş-ı Cihan Meydanına gitmek oluyor. Dünyanın en büyük 2.Şehir Meydanı olarak da adlandırılıyor. Şah İsmail’in oğlu Şah Abbas İsfahan’ın başkent yapınca Büyük bir meydan inşa etmiş.512 159 m2’lik bir alanı kapsayan bu meydanın etrafında ilk dikkat çeken bina Şah Abbas camii oluyor. Camii muhteşem bir mimariye sahip Giriş ana kapısı minareleri büyük kubbesi  iç avlular çinilerle bezenmiş. Turkuaz çiniler göz ve gönül okşayıcı. Camii de Restorasyon devam ediyor. Binlerce kişinin aynı anda namaz kıldığı caminin büyük kubbesinin tam altında ki zemin noktada sesi bütün Camiye doğal olarak yayan akustik bir sistem kurulmuş. Müezzin tam buradan ezan okuyor ve Camii’nin her tarafından aynı anda duyulabiliyor. Bizde tam bu orta merkezde bir Türk ve bir İranlı ziyaretçiye iki ayrı makamda ezan okutuyoruz muhteşem bir akustik ve ezan sesinin bütün camiyi adeta titretiyor. Camii’nin içerisinde değişik dönemlere ait tarihi eserler, büyük kazanlar bulunuyor. Camiinin içerisinden avluya çıkıyoruz. Avlu değişik çiçek ve ağaç türleriyle bezenmiş, faytonlarla geziler yapılıyor, meydanda ki fıskiyeli havuzlar Nakş-ı  Cihan meydanına ayrı bir güzellik katıyor. Camii’nin dış avlusunda mimarlık ve Güzel Sanatlar Fakültelerinde okuyan İranlı genç kızlar meydanın resimlerini ve gravürlerini çiziyorlar. Genç kızlarla sohbet edip isimlerini soruyoruz. Meydana  hakim diğer bir yerde ise Şeyh Lütfullah Camii’nin Muhteşem kubbesi  görenlere farklı duygular yaşatıyor. Rengarenk  çinilerle bezeli kubbelerin bulunduğu camiye gidiyoruz. Camii gerçekten müthiş. Şeyh Lütfullah aslen Lübnanlı bir derviş. Şah Abbas tarafından İsfahan’a davet edilmiş daha sonrada Şah Abbas’ın kayınpederi olmuş. Şeyh Lütfullah Cami’sinin içerisinde dışarısındaki gibi çinilerle kaplı. Camiinin minaresi yok. Şeyh Lütfullah Cami’sinin tam karşısında ki bölümde ise Meydana hakim  Şah Abbas’ın meydan da ki olayları izlemek için yaptırdığı Ali Kapı Sarayı bulunuyor. Müthiş bir eser. Devlet kapısı ve Büyük kapı anlamına gelen Sarayın içine giriyoruz. Ücret ödeyerek önce İsfahan’a ve Meydana hakim bölümüne çıkıyoruz. Bu bölümden İsfahan şehri muhteşem gözüküyor. Şah Abbas Camii , Nakş-ı Cihan Meydanı, Şeyh Lütfullah Camii’nin belgesel görüntülerini çekiyoruz. İsfahan şehrinin doyumsuz güzelliğini hayat veren ırmak anlamına gelen Zayende Ruud nehrinin etrafındaki yeşilliği doya doya seyrederek sarayın en üst katına çıkıyoruz. Üst kat ayrı bir sanat harikası. Burası müzik odası olarak yapılmış. Burada Şah Abbas müzisyenlerin icra ettiği musikiyi dinliyormuş. İçerdeki tavan süslemeler müzik aletleri figürü ile yapılmış.

İSFANAN’IN KIRK SÜTUN  SARAYI

Nakş-ı Cihan meydanın ayrı bir köşesini muhteşem bir saray süslüyor.17.yy’da Şahların yabancı ülkelerin elçilerini ağırlaması için inşa edilmiş. Bir dönem kütüphane ve müze yapılmış. Sarayın normalde yirmi ahşap sütunu var. Ve bu yirmi ahşap sütun sarayın önünde ki havuza yansıdığı için Kırk sütunlu Saray olarak anılmaya başlamış. Bugün müze olarak kullanılan sarayın ortasındaki havuz ve bahçesinde ki ağaç ve çiçek türleri Şiraz’daki İrem bağlarını hatırlatıyor.

Kırk sütun sarayının içerisindeki bölümde  muhteşem tablolar yapılmış. Safeviler den sonra kurular Kacar Hanedanlığı döneminde yapılan tablolarda minyatür tabloların en ünlüsü Çaldıran Savaşlarının resmedildiği tablo. Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail’in arasında gerçekleşen bu savaş bütün boyutları ile tabloda gösterilmiş. Çaldıran Savaşı tarihte en kısa sure  savaşlardan birisi olarak yer almakta. Başka bir tabloda ise Safevi Şahı Tahmas Çehil sultan sarayının ana salonunda  Hindistan’ın Humayün şahını ağırlıyor. Bir başka tablo ise Şah II. Abbas’ın Türkistan kralını ağırlıyor. Başka bir tabloda Şah İsmail Özbekhanı  Şeybani hanı ile savaşıyor. Kırk sütunlu saraydan çıkarak Şah Abbas’ın sadrazamı Lütfü Alihan tarafından  Lütfü Alihan kapalı çarşısını geziyoruz. Kapı çarşıda el sanatları, hediyelik eşya dükkanları ve mağazalar yer alıyor. Hanın içerisinde ki havuzlu resteurantta  öğle yemeklerimizi yiyerek İsfahan’nın önemli bir yeri olan Sallanan Minareler Cami’sine gidiyoruz.14.YY’da yapılan bu muhteşem Camii’nin sallanan minareleri  turistlerin ilgisini çekiyor. Ünlü seyyah İbn-i Batutan Sallanan minareler ile ilgili kitabında ilginç anegtotlara yer veriyor. Ünlü Devlet adamlarından Nizam-ı Mülk’ün evi  İsfahan da. İsfahan’da ayrıca Nizam-ı Mülk ve Melik Şah’ın kabirleri de bulunuyor. İsfahan İslam Medeniyeti Coğrafyasına bir çok Alim ve Evliya yetiştirmiş. İsfahan’ı bir günde gezmek mümkün değil ancak biz bu geziyi bir güne sığdırmak istiyoruz. Zamanımız oldukça az, kısa zamanda Isfahanın belgesel görüntülerini Devr-i Alem kameralarına kayır ediyoruz. İsfahan 11.YY’da Selçuklu Sultan’ı Tuğrul Bey’e de Başkentlik yapmıştı. Cengizhan ve Timur’un orduları Isfahanı yakıp yıkmışlar on binlerce insanı katletmişlerdi. İsfahan’la ilgili anlatılıp söylenecek çok şeyler var. Ancak bizim zamanımız yok. Sizleri de İsfahan’a davet ederek biz Şiraz’a gitmek üzere İsfahan Havalimanı’na doğru yola çıkıyoruz.

Yavuz Sultan Selim’den Şah İsmail’e İran

İran hemen yanı başımızda. İranla ilgili yaptığım araştırma ve gezi notlarım suz okuyucularımdan büyük ilgi gördü. Bugün sizlere Pers medeniyetine başkentlik yapan Şiraz kentindeki gezi notlarımı anlatacaktım. Hafızı Şirazi ve Şadi Şirazi’den bahsedecek. Ünlü İran Bağlarına götürecektim. İran – İrak Savaşın Müzesinde  gördüğüm acı manzarayı paylaşacaktım. Ancak bugün İran tarihinde önemli yeri olan Çaldıran Savaşları ile YYüzyıllardır tartışılan Yavuz Sultan Selim’den Şah İsmail’e İran konusunu işlemek istiyorum.

PRO. D. HALİL İNALCIK’A GÖRE İRAN

Geçtiğimiz hafta İran’daydım. İran’ı gezerek İran’daki Türk İslam Medeniyetinin izlerini sürdük.  Resmi dili Farsça olsa da 35 milyon Azeri Türk’ün Türkçe konuştuğu  İran’da belgesel çekerek tarihe not düşüp zamana noterlik ettik. “Türkler Orta Asya’dan Anadolu’ya İran koridorundan geçerek gelmişlerdir. İran’ı görmeden Anadolu’yu anlayamazsınız. Edebiyatımız, genel kültürümüz, mimarimiz İran’sız anlaşılamaz” diyor Halil İnalcık hoca.  Evet İran Türk tarihinde de çok önemli yeri olan bir bölge. İran’da Gazneliler ve Selçuklular çok önemli bir medeniyet kurarken Osmanlılar döneminde Yavuz sultan selim ve Şah İsmail arsında yaşanan olaylar tabiri caizse efsaneleşmiştir.  Osmanlıların doğu politikasına en çok önem veren Padişahlardan biri olan ve doğudaki sınırları öncelikli problem olarak kabul eden Yavuz Sultan Selim Çaldıran Savaşı ile İran’a girmiştir.

ÇALDIRAN SAVAŞI NEDEN ÇIKTI?

Sultan Selim tahta çıktığında Osmanlı İmparatorluğu sıkıntılı bir dönem yaşıyordu. Bu bunalımlı dönemin en büyük nedeni doğudaki Şii Safevi Devleti olarak kabul edilmekteydi. Safevi Devleti’nin ortadan kalkmasıyla Anadolu’daki Osmanlı egemenliği sağlamlaşacak ve doğudan gelebilecek tehditlere karşı dağlık Doğu Anadolu Osmanlı savunmasını güçlendirecekti. Yavuz Sultan Selim’in bir başka amacı da doğudaki bütün İslam devletlerini tek bir devlet çatısı altında birleştirmekti.

I. Selim, Safevilerle girilebilecek bir savaşa karşı hazırlıklar ve çalışmalar yaptı. Şah İsmail de aynı dönemde Safevilerin başında, Osmanlılara karşı bazı hazırlıklar sürdürüyordu.

Yavuz Sultan Selim bu amaçlarla, 1514 yılı baharında ordusuyla birlikte İran seferine çıkmıştır. Oğlu Süleyman’ı 50.000 kişilik kuvvetle Anadolu’da emniyet olarak bırakmıştır. Osmanlı kuvvetleri, Erzincan’dan Tebriz’e doğru yürüyüşlerine böylece başlamıştır.

Osmanlı ve Safevi ordularının ikisi de Türk ve Müslümandı. Sefer çok uzun sürmüş, ancak Safevi ve Osmanlı güçleri henüz karşılaşamamıştı. Osmanlı Ordusu’nda bazı güçlük ve kıtlıklar baş göstermeye başlamıştı. Bu sırada, orduda seferden geri dönme düşüncesinde olanlar da vardı. Yaşanan bazı olayları ve dillendirilen bazı rahatsızlıkları fark eden I. Selim, atına binerek askerlerine hitaben cesaret veren ve meydan okuyan bir konuşma yaptı. Geri dönmeye niyeti olmadığını söyleyen I. Selim, askerleri kışkırtanlarla hesaplaşmayı sefer sonrasına bıraktı. Osmanlı ve Safevi orduları Çaldıran Ovası’nda 2 Recep 920/23 Ağustos 1514 tarihinde karşılaştı. 24 Ağustos’ta gerçekleşen savaşta Osmanlı kuvvetleri zafer kazanırken, Safevi’ler bozguna uğramıştır.

5 yıl önceydi Van’ın Çaldıran ilçesine giderek çaldıran Savaşı’nın yapıldığı bölgenin belgeselini çekmiş, Çaldıran zafer anıtının yıkık ve perişan halini kamuoyu gündemine taşımıştım. Buzum bu yayınlarımızdan sonra çaldıran anıtı yeniden düzenlendi ve yeniden ziyarete açıldı. Ben Çaldıran zaferlerinden sonra İran’a gitmeyi, Şah İsmail’in Safavi Devletine Başkentlik yapan Tebriz’i görmek istedim. İran’a gittik ama Şah İsmail’in Başkenti Tebriz değil Çaldıran Zaferlerini kaybettikten sonra Şah İsmail’in oğlu Şah Abbas’a başkentlik yapan İsfahan’ı dün sizlere tanıttım. İnşallah en kısa sürede Tebriz’e de gideceğim.

Geçtiğimiz hafta ben de bu topraklarda araştırma yaparak çekimler yaptım.  Şah İsmail’in oğlu Şah Abbas’ın yaptırdığı tarihi meydanı ziyaret ettik. Daha önce de gezi notlarıyla sizlerle paylaşmıştım.

 YAVUZ SULTAN SELİM SEMPOZYUMUNDA KONUŞACAĞIM

Gebze bugün de benim de katılacağım önemli bir sempozyuma  ev sahipliği yapacak.  Tarih Bilincinde Buluşanlar Derneği Gebze Şubesi “ Yavuz Sultan Selim Han ve Cihan hükümdarlığına giden yol” konulu bir sempozyum düzenleyecek . Yavuz Sultan Selim’i yıllarca Türk tarihinde yanlış anlatıldığına vurgu yapılacak. Sempozyumda Prof. Dr. Mehmet İpşirli, Prof. Dr. Abdülkadir Özcan, Prof. Dr. Remzi Kılıç, Prof. Dr. Ramazan Şeşel, Doç. Dr. Mustafa Alkan, Doç. Dr.  Orhan Koloğlu, Doç. Dr. Haşim Şahin, Yar. Doç. Dr. İsmail Altınöz, Araştırmacı Gazeteci Yazar Can Alp Güvenç, Araştırmacı Gazeteci Yazar Masum Yaşar Aydın ve Araştırmacı Gazeteci Yazar Harun Bostancı gibi önemli isimler katılacak.  Bu sempozyumda Yavuz Sultan Selim Han tüm yönleriyle ele alınacak.

Ben de gezip gördüğüm İran(ı, Pers Medeniyetini, İran’daki Horasan İslam medeniyetini, Horasan alim, evliya ve bilginlerini, Selçuklu Tarihini, İran’da devlet kuran Türk hanedanlarıyla ilgili yaptığım araştırmaları bugün sempozyuma katılanlara anlatmaya çalışacağım.

Şimdi sizleri gerek Yavuz Sultan selim ve gerekse Şah İsmail ve Çaldıran Zaferleriyle ilgili çeşitli kaynaklardan derlediğim ansiklopedik bilgileri www.gebzegazetesi.com.tr sitesinden paylaşacağım.

I. Selim

I. Selim, Yavuz Sultan Selim, Hâdim’ul-Harameyn’iş-Şerifeyn (Mekke ve Medine’nin Hizmetkârı) 9. Osmanlı padişahı, 74. İslam halifesi ve ilk Osmanlı halifesidir.

Babası II. Bayezid, annesi Gülbahar Hatun, eşi Ayşe Hafsa Sultan’dır. Tahtı devraldığında 2.375.000 km2 olan Osmanlı topraklarını sekiz yıl gibi kısa bir sürede 2,5 kat büyütmüş ve ölümünde imparatorluk topraklarının 1.702.000 km2’si Avrupa’da, 1.905.000 km2’si Asya’da, 2.905.000 km2’si Afrika’da olmak üzere toplam 6.557.000 km2’ye çıkarmıştır.[3] Padişahlığı döneminde Anadolu’da birlik sağlanmış; halifelik Abbasilerden Osmanlı Hanedanına geçmiştir. Ayrıca devrin en önemli iki ticaret yolu olan İpek ve Baharat Yolu’nu ele geçiren Osmanlı, bu sayede doğu ticaret yollarını tamamen kontrolü altına almıştır.

Selim, tahta babası II. Bayezid’e karşı darbe yaparak çıkmıştır. Şehzade Selim, tahta çıkmadan önce vali olarak Trabzon’da görev yapmıştır. Yavuz Sultan Selim’e kızını vermiş olan Kırım Hanı Mengli Giray, ona askeri destek sağlayarak tahta geçmesine yardım etmiştir. 1512’de tahta çıkan Sultan Selim, Eylül 1520’de şarbon hastalığına bağlı olarak Aslan Pençesi (Şirpençe) denilen bir çıban yüzünden henüz 49 yaşında iken vefat etmiştir.

Padişahlık öncesi I. Selim

Sert mizacından dolayı Yavuz ve şehzâdeliğinden beri Selim Şah olarak anılan Sultan Selim, hicri 875/rumi 10 Eylül 1470 tarihinde babası Şehzade Bayezid’ın sancakbeyliği görevi nedeniyle Amasya’da dünyaya geldi. Babası II. Bayezid, annesi ise kimi kaynaklara göre Dulkadiroğulları Beyi Alaüddeyle Bozkurt Bey’in kızı Gülbahar Hatun[6], bazılarına göre Dulkadiroğulları Beyi Alaüddeyle Bozkurt Bey’in kızı Ayşe Hatun[7], bazı kaynaklara göre ise Zulkadiroğlu Alâüddevle’nin kızı Ayşe Hâtun’dur[8]. Osmanlı’nın, daha küçük yaşlarda devlet tecrübesi kazanması için şehzadeleri sancaklara gönderme gereği Şehzade Selim de Trabzon’a vali olarak atandı.

 Trabzon valiliği

Fatih Sultan Mehmed zamanında, Sivas Vilâyetinin Amasya Sancağında, büyük oğlu Şehzade Bayezid (sonradan II. Bayezid) Sancakbeyi iken; yine Sivas Vilayetine bağlı Trabzon Sancağında da Şehzâde Bâyezid’in en büyük oğlu Abdullah, Sancakbeyi olarak bulunmaktadır. Trabzon’da İçkale Camii şadırvanında Sancakbeyi Abdullah’ın 875/1470 tarihli bir kitâbesi bulunmuştur. Şehzâde Abdullah’ın Trabzon Sancakbeyi olarak 886/1481 yılına kadar bu görevde kaldığı anlaşılmaktadır.

Trabzon’da Şehzâde Abdullah’tan sonra, Trabzon Sancakbeyi olan ikinci ve son şehzâde Yavuz Sultan Selim’dir. Fatih Sultan Mehmed’in vefâtı ile II. Bâyezid Han (1481-1512), Osmanlı Devleti tahtına pâdişâh olarak cülûs ettiği zaman, oğlu Şehzâde Selim’i 886/1481 yılında Trabzon Sancakbeyi olarak tayin etmişti. Şehzâde Selim, gemi ile Kefe’ye oğlu Süleyman’ın yanına gidişine kadar, 886-915/1481-1510 yılları arasında yaklaşık olarak 29 yıl, Trabzon’da valilik yapmıştır.

 Valiliği sırasında devlet işleri yanında ilimle de uğraşmış ve alim Mevlana Abdülhalim Efendi’nin derslerini takip etmiştir[6]. Daha o zamanlarda Şehzade Selim, devletin bel kemiği Türkmenlerin devletten duyduğu memnnuniyetsizliği ve Safevi Devleti’ne yönelmelerini farketmiştir. Türkmenleri devlete bağlamak için Şehzade Selim, İstanbul yönetiminden izin almaksızın Gürcüler üzerine sefer yapmış ve bu seferlerin en önemlisi olan Kütayis seferinde Kars, Erzurum, Artvin illeri ile birçok yeri fethederek Osmanlı topraklarına katmıştır (1508). Hatta devlet töresine göre elde edilen ganimetin beşte birini beyt-ül mal’a katması gerekirken onu da mücahid Türkmenlere bırakmıştır.

II. Bayezid’ın son seneleri ve şehzadeler meselesi

II. Bayezid’ın 8 oğlu olmuştu; oğulları yaş sırası ile Abdullah, Şehenşah, Alemşah, Ahmed, Korkud, Selim, Mehmed, Mahmud’dur. Ahmed, Korkud ve Selim dışındakiler babalarının sağlığında ölmüşlerdi. Selim Trabzon, Korkud Saruhan, Ahmed Amasya illerinde vali olarak görev yapıyordu. Selim’in oğlu Süleyman Kefe; Ahmed’in oğlu Bolu sancakbeyi olarak görev yapıyordu. Karaman valisi Şehzade Şehenşah’ın ölümü üzerine, Beyşehri’nde bulunan oğlu Mehmed Konya’ya tayin edildi; Şehzade Alemşah’ın oğlu Osman ise Çankırı sancakbeyi olarak görevdeydi. Şehzade Mahmud’un oğlu Orhan babasının Manisa’ya nakli ile Kastamonu beyliğine atanmış, Mahmud’un diğer oğlu Musa ise Sinop Beyi olmuştu. Şehzade Mahmud’un en küçük oğlu Emirhan ise, çok küçük olduğundan henüz ataması yapılmamıştı[14].

Şehzade Selim, Trabzon valiliği sırasında Türkmenlerin ve askeri başarıları münasebetiyle de yeniçerilerin desteğini arkasına almıştı. Ancak Osmanlı bürokrasisi, Şehzade Ahmet’in tahta çıkmasını desteklemekte idi[11]. Manisa sancağındaki Şehzade Korkut’un erkek çocuğu olmadığından tahta çıkma şansı az olarak görülmekteydi. Konya’daki Şehzade Şehenşah 2 Temmuz 1511’de -babasından 6 ay evvel- vefat ettiğinden taht kavgasına dahil olamamıştı.

Şehzade Selim, uzun zamandır kötü giden devlet işlerinden ötürü artık saltanatı terk edeceğini haber almıştı. Fatih Kanunnamesi’ne göre hükümdar olan şehzade diğer kardeşlerini öldürecekti; bunun için kardeşleri Korkud ve Ahmed’in hareketlerini yakından takip ediyordu. Selim saltanatı ele geçirmek için kardeşleri gibi o da hazırlık yapmış, kendi askerlerine ek olarak Kırım Hanı kuvvetlerinden de istifade etmiştir. Rumeli’ye geçtiğinde yanında Kırım Hanı’nın küçük oğlunun komutasında 350 kadar asker de vardı. Ayrıca taraftarları sayesinde Yeniçeri Ocağı’nın desteğini de elde etmişti.

Şehzade Selim’in oğlu Süleyman evvela Şarkı Karahisar’a tayin edilmiş, ancak Şehzade Ahmet’in kendisine yakınlığı sebebiyle itiraz ettiğinden Bolu’ya naklolunmuş, Şehzade Ahmed bu sefer de kendisi ile İstanbul arasında rakibi Selim’in oğlunun bulunmasını istemediğinden buna da itiraz etmiş ve bu itirazı da kabul edilmiştir. Bu defa da Şehzade Selim, oğlu Süleyman’a kendi sancağı olan Trabzon’a uzak yerlerden sancak gösterildiğinden bu yerlere karşı çıkmış ve oğlunun kendi yakınında olmasını ısrarla talep etmiş, Şarkı Karahisar yahut Kefe sancaklarından birinin verilmesini istemiştir. Tüm bunların sonucunda Süleyman Kefe sancağına atanmıştı.

Dönemin Kırım Hanı Mengli Giray

Kendisi İstanbul’a uzak olduğundan çabuk ve muntazam haber alamıyordu. Bu nedenle devlet merkezine yakın bir yere nakledilmek istiyordu. Bu maksada uygun olarak Rumeli’de bir sancak istedi ve hemen Kefe’den, Kırım’dan Tuna’ya doğru yürüdü; kendisine Trabzon’a ilaveten Kefe verildi ise de bunu kabul etmedi. Şehzade Selim’e nasihat vermesi amacıyla ulemadan kişiler yollansa da Selim bunları geri çevirdi; Anadolu’da nereyi istersen verelim önerisi gelse de istediği gibi bir cevap alamayınca derhal Kırım Hanı’ndan aldığı kuvvetle Silistre yoluyla Rumeli’ye (Balkanlar’a) geldi. Ulemalar tekrar yollansa da, Selim buna da kesin olarak red cevabı vermiştir. Ayrıca Şehzade Selim bu hareketinden önce, Şehzade Korkud da babasından izin almaksızın Antalya’dan kalkıp Manisa’ya gitmişti. Bu hareketleri doğru bulmayan Şehzade Ahmed; babası II. Bayezid’dan Korkud ve Selim’i öldürtmek için izin istemiş ise de Bayezid bunu kabul etmemiştir.

Şehzade Selim’in Rumeli’ye geçişi İstanbul’da duyulunca, Selim üzerine asker sevkedilmesi gündeme gelmişti. Bunu haber alan Selim asi olmadığını, babasına saygılarını arzetmek için geldiğini beyan etmiş ve kendisine nasihat için babası tarafından yollanan elçiye itibar etmiş, bunun üzerine İstanbul’a dönen elçi şehzadenin babasının elini öpmek için geldiğini söylemiştir. Selim karşıtları bu oyunu kabul etmeyerek Selim’in üzerine Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa’yı göndermişler, ancak Hasan Paşa savaşmaksızın Edirne’ye dönmüştür. Bunun üzerine padişah II. Bayezid bizzat Selim’e karşı harekete geçmiştir.

Padişah Bayezid yaşlı olduğundan arabayla hareket etmiş ve Çukurçayır’da Selim’in ordugahının karşısına gelmişti. Selim karşı taraftan taaruz olmadıkça, kesinlikle saldırılmamasını emretmiştir. Bayezid’e binmiş olduğu arabanın penceresinden elini öpmeye gelen oğlunun kuvvetleri gösterilince Bayezid duygulanmış, Rumeli akıncı ve sancakbeylerinin de etkisiyle, savaştan vazgeçilerek taraflar arasında bir anlaşma yapılmıştır. Buna göre; veliaht yapılacağı dedikoduları olan Şehzade Ahmed’in veliaht yapılmayacağı temin edildi ve Bayezid tarafından şehzadelerinden hiçbirini diğerine tercih edip veliaht yapmayacağına dair ahidname yazdırıldı. Ayrıca Selim’e Rumeli’den istediği Semendire Sancağı verilmiş, bununla beraber bu sancağa Alacahisar ve İzvorvik Sancakları da ilave edilmiştir. Bu gelişmeler üzerine Şehzade Ahmed babasına yazdığı mektupta; Selim’in askeriyle padişah babasının üzerine yürüdüğünü, buna rağmen 3 sancak ve buna ek olarak 500.000 akçe verilmesini eleştirmiş; sadece 3 sancak olsa da bunun Rumeli’nin tamamen verilmesi demek olduğunu, hükümdarlığına sadece bir hutbe ve bir de sikke kaldığını; hâlbuki kendisinin babasını asla incitmediğini de belirtmiştir. Ayrıca babası sağ oldukça saltanatta kesinlikle gözü olmadığını ancak asi kardeşi üzerine gitmesine izin verilmesini istemiştir. Böylece, veliaht tayini işini de önleyen Selim, komutasındaki askerlerle Semendire’ye gitmeyip, Eski Zağra ve Filibe taraflarında kalmış ve Semendire’ye bir vekil gönderdi.

Tahta çıkışı Baba-oğul mücadelesi

Şehzade Selim, Semendire’ye gitmeyip yolda oyalanırken, merkezden sancağa gitmesi emredilirken; Şahkulu meselesinin sonuçlanmasını beklediğini arz ediyordu. Sonuçta Şahkulu ile savaşılmış, bu savaşta Veziriazam Hadım Ali Paşa hayatını kaybetmişti. Şehzade Ahmed ise asileri takip etmek yerine Amasya’ya dönmesi, askerlerin Ahmed’e olan desteğini azalmıştı. Hadım Ali Paşa’nın vefat ettiğini öğrenen Beyazid, yine aynı zamanlarda Karaman Valisi oğlu Şehzade Şehenşah’ın da ölüm haberini de alınca; saltanattan kati surette çekilmeye karar verdi. Devlet ileri gelenlerini davet edip görüştü ve çoğunluk Şehzade Ahmed’in hükümdar olmasını destekledi. Hadım Ali Paşa’nın yerine veziriazam olan Hersekzade Ahmed Paşa, bu karara katılmadı; padişahın çekilmemesi, Şehzade Selim’in Semendire’de kalması, Şehzade Ahmed’in ise Karaman eyaletine nakledilmesi gerektiğini savunsa da başta padişah olmak üzere çoğunluk Şehzade Ahmed’in hükümdar olmasını istediğinden kendisine haber gönderdi. Karar verildikten sonra padişah Bayezid, Rumeli beylerini çağırarak onlardan Şehzade Ahmed’e itiraz etmeyeceklerine dair söz aldı. Rumeli beyleri gibi Selim’i destekleyen yeniçeriler ise Ahmed’in hükümdarlığını önlemek için “Senin sağlığında biz başkasını padişah istemeyiz” diye teminat vermişti. Filibe’de bulunan Şehzade Selim ise tüm bunları adamları vasıtasıyla öğreniyordu.

Bayezid’ın verdiği ahidname’ye uymadığını anlayan Şehzade Selim, 40.000 kişilik kuvvetle, Çorlu’da babasının bulunan kuvvetlerinin olduğu ovaya girdi. Ağustos 1511 tarihinde vuku bulan savaş sonunda Selim kuvvetleri bozuldu. Şehzade takip edenlerin elinden zorla kurtularak Karadeniz sahiline geldi ve kendisine katılanlarla İğne Ada (İnada)’dan gemiyle Kefe’ye gitti. Selim’in bu mağlubiyeti üzerine, Ahmed’e derhal İstanbul’a gelmesi yazıldı.

Veziriazam Hersekzade, daha önce verilen ahidnameye sadık kalınması, hiçbirinin bir diğerine tercih edilmemesini savundu. Ayrıca askerin Selim’den taraf olduğunu, Kapıkulu Ocakları’nın Ahmed tarafına çevirdikten sonra saltanatı terketmesini ve Ahmed’i İstanbul’a getirtmeyerek Karaman’da alıkoymasını padişaha arz ettiyse de bu sözü dinlenmedi. Şehzade Ahmed İstanbul’a vardığının ertesi günü padişah ilan edildi.

Yeniçerilerin ayaklanması ve Sultan Selim’in cülusü

Şehzade Ahmed’in hükümdarlığını tanımayan yeniçeriler, bununla kalmayıp içlerinde devlet ileri gelenlerinin evlerinin de olduğu birçok evi talan etti. Yeniçeriler, Selim’e sadakat göstererek onun gelmesi ve veliaht olması gerektiğinde ısrar etti. Bunu haber alan Ahmed Anadolu’ya döndü. Selim karşıtları bunun üzerine Şehzade Korkud’u hükümdar yapma düşüncesiyle kendisini acele İstanbul’a davet ettiklerine dair haber yolladılar. Bunun üzerine İstanbul’a gelen Korkud’a yeniçeriler hürmet gösterse de, Selim’den başkasını istemediklerini söylediler (Yenibahçe ayaklanması 6 Mart-24 Nisan 1512)[19]. Bu durum üzerine zor duruma düşen ve artık hükmü ve nüfuzu kalmayan Bayezid Selim’i İstanbul’a davet etti. Bayezid başlangıçta saltanattan çekilmeye yanaşmayarak Selim’e, Şah İsmail üzerine yapılacak sefere Serdar tayin etmeyi teklif etsede; Selim ordunun başında hükümdarın bulunması gerektiğini söylerek bu teklifi reddetti. Bayezid oğlunun hükümdar olma isteği ve asker ile bazı devlet adamlarının Selim’den taraf olduğunu görünce saltanatı Selim’e terketti (Safer 918/Nisan 1512)[18][10]. Selim’in cülusu da 23 Mayıs’ta gerçekleştirilmiştir.

Bayezid tahttan çekilip istirahat edeceği Dimetoka’ya gitmek üzere yola çıksa da Dimetoka’ya varamadan Çorlu civarında ansızın vefat etti. Bu konuda kayıtlar Bayezid’ın; yolda giderken hastalandığından ya da ihtiyarlığından ötürü eceliyle öldüğünü söylese de, Tacü’t-Tevarih’te zehirlenmek suretiyle öldüğünden bahsedilmektedir. Ayrıca Şehzade Ahmed, Memlük Sultanı’na yazdığı mektupta babası Bayezid’ın hastalanarak vefat ettiği duyurulduktan sonra halk arasında vefatının kardeşi Selim tarafından yapıldığı görüşünün yaygın olduğunu yazmıştır.

Şehzadelerin bertaraf edilmesi ve taht kavgasının sonlandırılması

Selim’in Osmanlı tahtına oturması sorunlu olmuştur. Babası Bayezid başta olmak üzere devlet erkanınca müstakbel padişah olarak görülen Şehzade Ahmet, Yavuz’un iktidarı ele geçirmesini hazmedememiştir. Ahmet; Konya’da hükümdarlığını ilan etmekle kalmamış, 19 Haziran 1512’de oğlu Alaaddin’i göndererek Bursa’yı da ele geçirmiştir. Alaaddin, Bursa Subaşını öldürterek padişahlık alameti olan hutbeyi babası Şehzade Ahmet adına okutmuştur. Bu duruma karşılık Selim, 29 Temmuz 1512’de Bursa’ya geçerek Alaaddin’i şehri terke zorlamıştır. Bu olayın üzerine, Şehzade Ahmet taraftarı olan ve onunla gizli iletişimi de olan Sadrazam Koca Mustafa Paşa’yı idam ettiren Yavuz, 4. defa Hersekzade Ahmet Paşa’yı sadrazamlığa getirmiştir. Yavuz, sorun çıkarmaması için; Saruhan valisi iken ölen Şehzade Mahmut’un oğulları Kastamonu Beyi Orhan (1494-1512), Emirhan (Emirhan henüz küçük olduğundan sancakbeyliğine yollanmamıştı) ve Sinop Beyi Musa (1490-1512)’yı; Şehzade Alemşah’ın oğlu Çankırı Beyi Osman’ı ve Şehzade Şehenşah’ın oğlu babasının ölümü üzerine Konya’ya tayin edilen Mehmet Bey’i ortadan kaldırtmıştır.

Selim’in padişahlığını tanıyan öz ağabeyi Şehzade Korkut bunun üzerine Saruhan Sancakbeyliği’ne tâyin edilmiştir. Yavuz Sultan Selim, öz ağabeyinin fikrini öğrenmek için, bazı devlet adamlarının ağzından padişah olmasını arzu eder tarzda mektuplar yazdırmış, Şehzade Korkut’un, mektuplara müspet cevaplar vermesi üzerine Manisa kuşatılmıştır. 1513’te Bergama yakınlarında yakalanmıştır. Ardından Sultan Selim, ağabeyini 9 Mart 1513’te yay kirişiyle boğdurtmuştur.[23]

Yavuz’un yanındaki devlet adamlarının lisanından yazılan Ahmed’e mektuplar yazılarak, şehzadelerin ve veziriazam Koca Mustafa Paşa’nın öldürülmesinden ve kendilerinin zor durumda olduğundan şikayet etmişler ve Şehzade Ahmet’i ilk çarpışmada kendisine iltihak edeceklerine inandırmışlardı. Bunun üzerine Ahmed Bursa üzerine yürümüş fakat Yenişehir Ovası’nda yapılan mücadeleyi kaybetmiştir. Daha sonra esir edilen Ahmet de Kapıcıbaşı Sinan Ağa’ya boğdurtturulmuştur. Devlete isyan suçunun had cezası olarak idam olunan Şehzade Ahmet, böylece 38 gün önce idam edilen kardeşi Şehzade Korkut’la aynı kaderi paylaşmıştır. Bu yolla Selim tahtın tek hakimi konumuna gelmiştir (Şevval 918/Ocak 1514). Sadece Şehzade Ahmed’in Kasım adındaki oğlu Memlüklere iltica etmiş ve Murad adındaki diğer oğlu ise Şah İsmail’in yanında bir süre kalmıştır. Murad, İran’da sancakbeyi derecesinde bir hizmette iken vefat etmişti.

İran Seferi

Sultan Selim tahta çıktığında Osmanlı İmparatorluğu sıkıntılı bir dönem yaşıyordu. Bu bunalımlı dönemin en büyük nedeni doğudaki Şii Safevi Devleti olarak kabul edilmekteydi. Safevi Devleti’nin ortadan kalkmasıyla Anadolu’daki Osmanlı egemenliği sağlamlaşacak ve doğudan gelebilecek tehditlere karşı dağlık Doğu Anadolu Osmanlı savunmasını güçlendirecekti. Yavuz Sultan Selim’in bir başka amacı da doğudaki bütün İslam devletlerini tek bir devlet çatısı altında birleştirmekti.

I. Selim, Safevilerle girilebilecek bir savaşa karşı hazırlıklar ve çalışmalar yaptı. Şah İsmail de aynı dönemde Safevilerin başında, Osmanlılara karşı bazı hazırlıklar sürdürüyordu.

Yavuz Sultan Selim bu amaçlarla, 1514 yılı baharında ordusuyla birlikte İran seferine çıkmıştır. Oğlu Süleyman’ı 50.000 kişilik kuvvetle Anadolu’da emniyet olarak bırakmıştır. Osmanlı kuvvetleri, Erzincan’dan Tebriz’e doğru yürüyüşlerine böylece başlamıştır.

Osmanlı ve Safevi ordularının ikisi de Türk ve Müslümandı. Sefer çok uzun sürmüş, ancak Safevi ve Osmanlı güçleri henüz karşılaşamamıştı. Osmanlı Ordusu’nda bazı güçlük ve kıtlıklar baş göstermeye başlamıştı. Bu sırada, orduda seferden geri dönme düşüncesinde olanlar da vardı. Yaşanan bazı olayları ve dillendirilen bazı rahatsızlıkları fark eden I. Selim, atına binerek askerlerine hitaben cesaret veren ve meydan okuyan bir konuşma yaptı. Geri dönmeye niyeti olmadığını söyleyen I. Selim, askerleri kışkırtanlarla hesaplaşmayı sefer sonrasına bıraktı. Osmanlı ve Safevi orduları Çaldıran Ovası’nda 2 Recep 920/23 Ağustos 1514 tarihinde karşılaştı. Osmanlı Ordusu’nun yaya kuvvetleri daha çok olmasına karşın, Safevi Ordusu’nun süvarileri fazlaydı. Ancak Safevi Ordusu’nda top yoktu; buna karşın Osmanlı’da topçu kuvvetleri bulunuyordu[. I. Süleyman döneminde hazırlanmış olan Şükri-i Bitlisi’nin Selimnâme adlı eserinde; Safevi askerleri, kırmızı çubuğa dolanmış sarıklar, miğfer ve zırhla; Osmanlı Ordusu ise önde tüfek ve mızraklı dört yeniçeriyle zırhsız ve miğfersiz olarak resmedilmiştir. 24 Ağustos’ta gerçekleşen savaşta Osmanlı kuvvetleri zafer kazanırken, Safevi’ler bozguna uğramıştır. Savaşın kazanılmasında Osmanlı ordusunda ateşli silahların olması belileyici olmuştur. Bu durum Safevîlerle sürekli mücadele halinde olan Özbeklerin de menfaatlerine olmuştur. Zaten daha önce Özbekler ile Osmanlılar arasında siyasi ilişkiler güçlenmiş ve ortak düşman Safevilere karşı müttefiklik kurulmuştu.

Sekümname’de Çaldıran Muharebesi (1525)

Muharebe, Osmanlıların lehine sonuçlandı. Muharebede yaralanan ve atından düşen Şah İsmail, askerlerinden birinin atını ona vermesi ile savaş alanından kaçtı.[36] I. Selim yoluna devam ederek Tebriz’e girdi, bu olayı müteakip şehirdeki birçok sanatçı ve ilim adamı İstanbul’a gönderildi. Yaşadığı ağır yenilginin ardından Şah İsmail eski saygınlığını yitirdi. Bu sayede Doğu Anadolu’da Osmanlılar için bir tehlike kalmadı. Çaldıran Zaferi’nden sonra, Erzincan, Bayburt kesin olarak Osmanlı hakimiyetine geçti.

15 Eylül 1514’te Tebriz’den Karabağ’a hareket eden Yavuz kışı orada geçirip, baharda İran’ı tümüyle almayı amaçlasa da şartlar müsait olmadığı için Amasya’ya gitmişti. Bundan önce Nahçivan’da iken askerlerin bazı köy evlerini yakmalarını vesile ederek, askeri kontrol etmede ihmalkâr oldukları söylemişti. Bu nedenden ötürü veziriazam Hersekzade Ahmed Paşa ve ikinci vezir Dukakinoğlu Ahmet Paşa azledildi.

Kışı Amasya’da geçiren Sultan Selim, ilkbaharda tekrar İran seferine çıkacağı için top ve cephaneyi Şarkı Karahisar’da bırakmıştır. Selim, Amasya’da oturduğu sırada Dukakinoğlu Ahmed Paşa’yı veziriazam ve defterdar; Piri Mehmed Paşa’yı da üçüncü vezir ilan etti. Ancak Dukakinoğlu’nun veziriazam olmasından 2 ay sonra, yine devlet adamlarının kışkırtmasıyla Muharrem 921/Şubat 1515 tarihinde yeniçeri ayaklanması oldu. Bunun üzerine Yavuz Sultan Selim ayaklanma sebebini araştırmış, sonuçta askeri ayaklanmaya teşvik ettiği ve ayrıca Dulkadiroğlu’yla ittifakı olup mektuplaştığı anlaşılan Sadrazam Dukakinoğlu Ahmet Paşa idam edilmiştir. Bu olay üzerine Selim bir süre veziriazamlığa kimseyi tayin etmemiştir.

I. Selim, askerin vaziyeti sebebiyle İran üzerine tekrar sefer yapılamayacağından, emniyet sağlamak amacıyla doğu ve güney sınırlarına ait bazı yerleri ele geçirilmesi gerektiğine karar verdi.

Doğu ve güney sınırlarındaki önemli kale ve şehirlerin fethi

Sultan Selim öncelikle Kemah kalesini de alarak işe başlamıştır. Ardından İran Seferi sırasında, Şah’a karşı savaşa katılması istenen, buna karşın Safevi ve Mısır Memlüklerine yardımda bulunan, ayrıca kendisine bağlı bazı aşiret reisleri de Osmanlı zahire kollarını vurduran Dulkadiroğlu Alaüddevle’nin üzerine gidilmesine karar vermiştir. Dulkadiroğulları Beyliği’nin üzerine Şehsüvaroğlu Ali Bey yollanmış, 12 Haziran 1515’de kazanılan Turnadağ zaferi ile de beylik toprakları Osmanlı’ya geçmiştir.

Safevi Devleti’nin batı sınırındaki şehir ve kalelerden en önemlilerinden biri olan Diyarbakır’ın da alınmasına karar veren Sultan Selim, Osmanlı Devleti’ne gelmiş olan bilimadamı İdris-i Bitlisi vasıtasıyla bu şehri sulh yoluyla almaya çalışmış ve bunda da başarılı olmuştur. Diğer taraftan yine İdris-i Bitlisi’nin yardımıyla Mardin de Osmanlı topraklarına katılmıştır. Böylelikle Urmiye, İtak, İmadiye, Siirt, Eğil, Hasankeyf, Palu, Bitlis, Hizran, Meyyafarikin ve Cizre; Osmanlı hâkimiyetine girmiştir. Bu tarihlerde Memlük Devletine tabi olan Ramazanoğulları Beyliği’nin başında Mahmud Bey bulunuyordu. Bu zaferlerden sonra Osmanlı’yla yakınlaşan Mahmud Bey’i Memlük Devleti azletmiş, bunun üzerine Mahmud Bey de Yavuz Sultan Selim’e tabiiyetini resmen arzetmiştir. Ramazanoğulları Beyliği kendiliğinden teslim olup Osmanlı’ya tabii olmasıyla Anadolu’da birlik sağlanmıştır.

MISIR SEFERİ

Mercidabık Savaşı

Osmanlılar ile Memlüklüler arasında, Fatih Sultan Mehmet devrinden beri süregelen anlaşmazlıklar bulunsa da İran Seferi, Memlük ve Safevilerin ittifak yapmalarına neden olmuştur. Ayrıca Yavuz’un Safeviler’e karşı sefere çıktığını haber alan Memlük Sultanı ordusunu Osmanlı sınırına kaydırmıştı. Yavuz Sultan Selim döneminde, Dulkadiroğlu Beyliği’ne son verilmesi, Osmanlılar ile Memlüklüler arasındaki mevcut gerginliği daha da arttırdı. 1516 yılında Sadrazam Hadim Sinan Paşa komutasındaki Osmanlı ordusunun Suriye’den geçmesine Memlüklerin izin vermemesi üzerine, Yavuz Sultan Selim 5 Haziran 1516’da Mısır seferine çıkmış, 27 Temmuz günü Osmanlı Ordusu Mısır sınırına dayanmıştır. Memlük Sultanlığına bağlı Antep (18 Ağustos 1516) ve Besni (19 Ağustos 1516) kaleleri birer gün arayla teslim olmuştur. Ancak ,asıl savaş 24 Ağustos 1516’da Halep yakınlarında Mercidabık’ta gerçekleşmiş, Memlük Ordusu Osmanlıların ezici top ateşi karşısında fazla dayanamamıştır. Savaş sonunda yaşlı Memlük Sultanı Kansu Gavri atından düşerek ölmüştür. Bu sefer sonucunda Osmanlı’nın sınırları 5.200.000 km2’ye çıkmıştır.

Ridaniye Savaşı

28 Ağustos 1516’da Halep’e giren Yavuz Sultan Selim hiçbir direnmeyle karşılaşmadan şehri teslim almıştır. Hama (19 Eylül 1516), Humus (21 Eylül 1516) ve Şam (27 Eylül 1516) aynı şekilde teslim olurken, Lübnan emirleri de Osmanlı hakimiyetini kabul etmiştir. 21 Aralık, 1516’da Sadrıazam Sinan Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu Han Yunus Şavasında Canberdi Gazali’yi yenmiş, böylece Filistin yolu açılmıştır.

Yoluna devam eden Yavuz 30 Aralık 1516’da Kudüs’e girmiş ve Kudus’deki kutsal yerleri ziyaret etmiştir. Osmanlı ordusu 2 Ocak 1517’de Gazze’ye girmiştir. Mercidabık Savaşı’ndan sonra Memlük Devleti’nin başına geçen Tomanbay; Osmanlı hakimiyetini kabul etmediği gibi barış teklifi için gelen Osmanlı elçisini de öldürmüştür. Tumanbay, Venediklilerden top ve silah alarak Ridaniye’de kuvvetli bir savunma hattı kurmuştur. Yavuz Sultan Selim, ordusuyla birlikte Sina Çölü’nü 5 gün içinde şimdiki tank hızıyla (11 Ocak-16 Ocak) geçerek, Ridaniye’de Memlük Ordusu ile karşılaşmıştır. Hemen sâhil yolunu bırakıp güneye şinâ çölüne doğru yönelip, hızla yol alıp Memlük Ordusu’na, El-Mukaddam Dağı’nın etrafını dolaşarak güneyden saldıran Yavuz Sultan Selim, bu manevra sayesinde Memlük Ordusu’nun yönleri sabit olan toplarını etkisiz hale getirmiştir.

Memlük Sultanı Tumanbay çok büyük çabalarla yaptığı savaş hazırlıklarına rağmen 22 Ocak günü Ridaniye Savaşı’ni kaybetmekte olduğunu anlayınca en cesur askerleri ile bir birlik kurup Osmanlı komut merkezine bir baskın düzenledi. Sultan Selim’in otağı sandığı Veziriazam’ın çadırına girdi ve Veziriazam Hadim Sinan Paşa öldürüldü. Bu suiskast baskınınında istenen hedefi bulamaması sonucu, Tumanbey savaş alanından kaçtı. Böylece 22 Ocak 1517’de Ridaniye Zaferi kazanılmış oldu. Fakat bu savaş çok zayiatlı geçmiş ve her iki taraf da 25.000 kadar asker kaybetmiştir.

24 Ocak 1517’de Kahire alınmıştır. 4 Şubat 1517’de Yavuz törenle Kahire’ye girmiş ve Mısır Memlükleri’ne bağlı Abbasi halifeliğine son vermiştir.

Mısır Seferi sonrası

Kahire’yi hiç zayiat ve şehrin sosyal ve ekonomik hayatına zarar vermeden eline geçirmek niyetiyle 25 Ocak’ta Sultan Selim direniş göstermeden teslim olan bütün Memlûklülerin affedileceğini ilan etti. Fakat Tumanbay ve ona yakın Memlûklü komutanları gerilla tipi direniş organize etmeye başladılar ve bu nedenle Kahire ancak üç gün süren çok şiddetli savaştan sonra ele geçti ve şehir kısmen yıkıldı ve binlerce kişi öldü. 4 Şubat 1517’de Yavuz törenle Kahire’ye girdi ve “Yusuf Nebi Tahtı”na oturdu. Memluklular Nil deltasında ve Yukarı Mısır’da direnişe devam ettiler. Fakat fazla zaman geçmeden Osmanlı güçleri bu direniş merkezlerini elimine edip Tumanbey’i yakalamayı başardılar. 13 Nisan 1517’de Tumanbey Kahire kale kapısında asılarak idam edildi. Bu zaferle birlikte Memlük Devleti yıkılmış, toprakları Osmanlı egemenliğine girmiştir.

Bu seferde çok büyük ganimet elde edilmişti ve Mısır’daki Osmanlı ordusu erzak ve muhimmat gerektiriyordu. Sultan Selim İstanbul’a gemi ile haber göndererek 80 parça kadar gemi ve 20 parça kadırgadan oluşan bir filonun İstanbul’dan acele gönderilmesini istedi. Bu sırada İstanbul çok şiddetli bir kış geçirmekte idi; Haliç donmuştu ve İstanbul kaymakamı (muhafızı) Piri Paşa hemen istenilen filoyu gönderemedi. Hâlbuki tersanede çok sayıda yeni gemi, özellikle 6 top gemisi ve 5 at gemisi yapılmış hazır bekliyordu. Top gemileri o zamana kadar Tersane’de yapılan gemilerin en büyüklerinden olup her birine yirmi yedişer vukiyye demür atar darbezen topları yerleştirilmişti. Destek filosu ancak 26 Mart’ta İstanbul’dan yol almaya başladı. İskenderiye limanına ulaşan filo orada Sultan Selim için çok görkemli bir donanma gösterisi sergilediler. Ele geçen hazineler ve ganimet malları bu filoya yüklenerek 15 Temmuz’da İstanbul’a gönderildi

Mısır Seferi sonunda Suriye, Filistin ve Mısır, Osmanlı hakimiyetine girmiştir. Ayrıca Hicaz ve yöresi de Osmanlı topraklarına katılmıştır. Doğu ticaret yolları tamamen Osmanlıların eline geçmiştir. Elde edilen ganimetler ve alınan vergilerle Osmanlı Hazinesi dolmuştur. 6 Temmuz 1517’de Kutsal Emanetler Osmanlı eline geçmiştir. Ayrıca Kıbrıs’taki Venedikliler Memlükler’e verdikleri vergiyi Osmanlılar’a ödemeye başlamıştır

Mısır’ın alınmasıyla Baharat Yolu da Osmanlı kontrolüne geçmiştir. Devrin en önemli iki ticaret yolu İpek ve Baharat Yolu’nu ele geçiren Osmanlı bu sayede Avrupa ülkeleri, ekonomik yönden Osmanlılara bağımlı duruma gelmiştir. Ancak Ümit Burnu’nun keşfi nedeniyle bu avantaj uzun süre kullanılamamıştır

Bunlara ek olarak, Mısır’ın Osmanlı hakimiyetine girmesi ve Tomanbay’ın ölümünden sonra; Yavuz Sultan Selim, Kansu Gavri’nin kendisine rakip olarak çıkardığı kardeşi Ahmed’in oğlu Kasım’ı ele geçirtmiş ve öldürtmüştür.

Şah İsmail’in elçi göndermesi

Yavuz Sultan Selim, Çaldıran Savaşı’ndan sonra Şah İsmail’in barış için yaptığı teklifleri kabul etmemiş olup, Doğu Seferi’ne devam etme amacını taşıyordu. Ancak, Şam’a geldiğinde Şah İsmail’in name ve hediyeleriyle elçilerini oraya gelmiş buldu; Şah İsmail’in barış yapma hususunda bu kadar istekli olması Mısır Seferi’nde sonra kendi üzerine bir başka sefer daha yapılmasını olası görmesiyle açıklanabilir. Şah İsmail yolladığı namesinde saygı dolu ifadeler kullanıp şöyle diyordu: “Sen birçok belde ve tebaaya malik oldun; bilhassa Mısır’ı almakla Hadim-i Haremeyn-i Şerifeyn unvanını aldın. Şimdi sen arzın İskender’isin; aramızda geçen geçmiştir; bir daha geri gelmez; sen memleketine git, ben de memleketime gideyim; aramızda Müslümanların kanlarını dökmeyelim, arzun ve maksadın ne ise onu ben yerine getiririm.”

Sultan Selim askerin yorgun olması nedeniyle Şah İsmail üzerine gitmedi; bununla beraber Şah İsmail’den gelebilecek herhangi bir saldırıya karşı tedbir almayı da ihmal etmemiştir. Yavuz, dönüş yolunda Mercidabık mevkine geldiğinde veziriazam Piri Mehmed Paşa’yı 2.000 yeniçeri ve bir hayli eyalet askeri ile Diyarbakır tarafına yolladı, kendisi de İstanbul’a hareket etti. Piri Mehmed Paşa bir süre Fırat Nehri kenarında kaldı; Şah İsmail’in hiçbir harekette bulunmaması üzerine verilen emir ile Edirne’de bulunan padişahın yanına geldi[16].

Kızılbaş Celal Ayaklanması

Bozok Türkmenleri’nden ve Amasya’nın Turhal kasabası halkından Celal isminde tımarlı bir kızılbaş ayaklanarak 20.000 kişi toplayıp Tokat’a gelmişti. Bu hadisenin bastırılması için Rumeli Beylerbeyi Ferhad Paşa görevlendirilmişti. Aynı zamanda Şehsüvaroğlu Ali Bey de olaydan haberdar edilmişti. Ferhad Paşa gelmeden önce; Ali Bey, Kızılbaş Celal’in üzerine yürümüş ve Celal’i mağlup etmiştir (924/1518)

Batı Seferi hazırlığı

Yavuz Sultan Selim, Mısır Seferi’nden döndükten sonra donanmaya önem vermiş, hazırlık yapmaya başlamıştı. Bu hazırlığın ne tarafa olacağı henüz bilinmediğinden Venedikliler telaşlanmış, Kıbrıs adasına ait vergiyi vermekle beraber her ihtimale karşı adayı da askeri yönden takviye etmişler, ayrıca Avrupa’da müttefik aramaya başlamışlardı. Bununla beraber seferin ne tarafa gerçekleştirileceği muğlaktır. Ayrıca Papa X. Leo’nun Osmanlılara karşı sefer yapılması amacıyla çalışmaları olduğu da bilinmektedir. Papa, Osmanlı’ya karşı ittifak yapma amacıyla İspanya, Avusturya, Fransa ve İngiltere devletleriyle görüşmekteydi. Donanmadaki hazırlığın esasen, olası bir Haçlı Seferi’ne karşı denizde de üstün olmak amacıyla yapılmış olması olasıdır.

Bir kısım devlet ileri geleni de Rodos’un fethi konusunda Sultan Selim’i teşvik ediyordu. Ancak Selim adanın zaptı için hazır bulunan dört aylık levazımı yeterli bulmamıştı. Daha önce Fatih Sultan Mehmed tarafından da kuşatılan Rodos’un, fethedilmesinde yine başarısız olunmasını istemediğinden dolayıdır ki Sultan Selim çok daha iyi hazırlanılması emretmiştir.

Yavuz Sultan Selim, donanma faaliyetleriyle beraber yapacağı seferin yönü hakkında kesin kararı vermeden önce Edirne’ye gitmeye karar vermiştir. Mısır Seferi’nde sonra Batı Seferi’ne başlamak amacıyla Veziriazam’ı Kapıkulu askerleriyle Edirne’ye göndermiş, sonra kendisi de 2 Şaban 926/Ağustos 1520’de Edirne’ye doğru yola çıkmıştır.

Ölümü ve tarihe bıraktıkları

Yavuz Sultan Selim’in saltanatı kısa sürmüş olsa da, Osmanlı İmparatorluğu’nun oğlu Süleyman döneminde altın çağını yaşamasına zemin hazırlamıştır. Sultan Selim, babasından devraldığı boş hazineyi ağzına kadar doldurmuştur. Yaygın bir efsaneye göre; hazinenin kapısını mühürledikten sonra, şöyle vasiyet etmiştir: “Benim altınla doldurduğum hazineyi, torunlarımdan her kim doldurabilirse kendi mührü ile mühürlesin, aksi halde Hazine-i Hümayun benim mührümle mühürlensin.” Bu vasiyet tutulmuş, o tarihten sonra gelen padişahların hiçbiri hazineyi dolduramadığından, hazinenin kapısı Osmanlı’nın yaklaşık 400 yıl sonraki iflasına kadar Yavuz’un mührüyle mühürlenmiştir.

Sultan Selim, Mısır Seferi’nden sonra Batı Seferi’ne başlamak amacıyla Veziriazam’ı Kapıkulu askerleriyle Edirne’ye göndermiş, sonra kendisi de 2 Şaban 926/Ağustos 1520’de Edirne’ye doğru yola çıkmıştır. Ancak Selim, sırtında bir çıban çıkmasından ötürü rahatsızlanmıştır. Halk arasında yanıkara olarak da isimlendirilen bu çıban,Şirpençe ya da Aslan Pençesi ismiyle bilinmektedir. Hoca Sadettin Efendi, yazılarında Yavuz Sultan Selim’in ölümüne sebep olan çıban hakkında ayrıntılı bilgiler vermiştir ve bundan ötürü günümüzde kaynak olarak genelde onun yazılarına başvurulmaktadır. Yazılarına göre; Yavuz Sultan Selim, Edirne’ye harekete karar verdikten sonra bir gün musahibi Hasan Can’a sırtına bir şeyin battığını söylemiş, bunun üzerine Hasan Can, elini hükümdarın sırtına sokmuş fakat bir şey bulamamıştır. Ancak ikinci sefer yine aynı şeyden şikâyet edince o zaman Hasan Can, Sultan Selim’in sırtına bakmış ve henüz baş vermiş, etrafı kızarmış ve tam olgunlaşmamış sert bir çıban görmüştür. Bunu Sultan Selim’e söyleyince, Sultan çıbanı sıkmasını istemişse de Hasan Can: “Pâdişahım, büyük bir çıbandır, henüz hamdır, zorlamak caiz değildir, bir münasib merhem koyalım” demiş, bunun üzerine Sultan Selim “Biz Çelebi değiliz ki, bir çıban için cerrahlara müracaat edelim” cevabını vermiştir. O geceyi ızdırap içinde geçiren Hünkâr, ertesi gün hamama giderek orada çıbanı sıktırıp zedeletmiş, fakat bu da ızdırabını artırmaktan başka bir işe yaramamıştır. Bunun üzerine Hasan Can’a “Seni dinlemedik amma kendimizi helâk ettik” deyip çıbanın macerasını anlatınca Hasan Can “neredeyse aklım başımdan gidiyordu” diyecektir. Bütün bu sıkıntılara rağmen Yavuz, sefer daha önce kararlaştırıldığı için geri dönmeyerek hasta olduğu halde 2 Şaban 926/Ağustos 1520 tarihinde Edirne’ye doğru yola çıkmıştır.

Yavuz, Çorlu’da kırk gün Başhekim Ahmed Çelebi tarafından tedavi edilmiş fakat yara yine de büyüyüp açılmıştır. Hareket edemeyecek kadar yorgun düşen Yavuz, tedaviden ümidini kesince Edirne’de bulunan Veziriazam Piri Mehmed Paşa ile vezir Çoban Mustafa Paşa’yı ve Rumeli Beylerbeyi Ahmed Paşa’yı acele yanına çağırtmış ve vasiyetini belirtmiştir. Ayrıca acele edip yetişmesi için Manisa Valisi olan oğlu Şehzade Süleyman’a haber göndermiş ancak oğlu gelmeden 926/1520 yılında 8 Şevval’ı 9’una/21 Eylül’ü 22’sine bağlayan gece Çorlu karargahının bulunduğu köyde vefat etmiştir. Sultan Selim’in vefatı, tek oğlu olan Manisa Valisi Şehzade Süleyman gelinceye kadar gizli tutulmuştur. Süleyman’ın 11 Şevval tarihinde İstanbul tarafına gelip kadırga ile saraya indiği haber alındıktan sonra, Selim’in vefatı ve yeni Pâdişah’ın İstanbul’a geldiği ilan edilmiştir.

Devlet erkânı, derhal İstanbul’a gelip yeni Padişah’ı tebrik ettikten sonra Selim’in naaşı, bütün ilgililer tarafından Edirnekapı haricinde, bağlar ucunda karşılanıp, hazırlanmış bulunan tabuta konmuştur. Fâtih Sultan Mehmed Câmii’nde cenaze namazı kılındıktan sonra, o tarihlerde Mirza Sarayı denilen günümüzdeki Sultan Selim Câmii yanındaki mahalleye defnedilmiştir. Türbesi, oğlu Sultan Süleyman tarafından yaptırılmıştır.

Yavuz Sultan Selim; 22 Eylül 1520’de Aslan Pençesi (Şirpençe) denilen bir çıban yüzünden vefat ettiğinde oğluna, dolu bir hazine, güçlü bir ordu ve iç karışıklıklara son verilmiş bir devlet bırakmıştır. Kanuni Sultan Süleyman, Fatih Camii’nde babasının cenaze namazını kıldıktan sonra, onu Sultan Selim Camii avlusundaki türbeye defnettirmiştir.

Halifelik

Mısır Seferi sonucunda kutsal topraklar Osmanlı hakimiyetine girmişti. 6 Temmuz 1517’de Kutsal Emanetler (Emanet-i Mukaddese) denilen ve aralarında Muhammed Peygamber’in hırkası, dişi, sancağı ve kılıcı da bulunan eşyaları, Hicaz’dan Yavuz Sultan Selim’e gönderilmiştir. Böylece 29 Ağustos 1516’da Hilafet Abbasi soyundan Osmanlı soyuna geçmiştir.

Yavuz Sultan Selim, Ayasofya Camii’nde yapılan bir törenle, son Memluk halifesi III. Mütevekkil’den kutsal toprakları aldığı zaman oradaki idarecilerin kullandığı Hakimü’l-Haremeyn (Kutsal beldelerin hakimi) sıfatını uygun görmeyip kendini Hadimü’l-Haremeyn (Kutsal beldelerin hizmetkârı) ilan etmiş, Kendi deyimiyle Hadim-i Haremeyn-i Şerifeyn (Haremeyn-i Şerifeyn), yani Mekke ve Medine’nin hizmetkarı ünvanını devralmıştır.

O dönemde halife olan III. Mütevekkil İstanbul’a taşınmış ve ömrünün sonuna kadar orada Osmanlı koruyuculuğunda, siyasi yetkiye sahip olmadan yaşamıştır. Her ne kadar hilafet Osmanlı Sultanlarına geçse de, halife sıfatı Osmanlı belgelerinde sıkça kullanılmış değildir. Hatta şaşaalı bir elkap kullanan Kanuni Sultan Süleyman gibi bir sultanda dahi halife ünvanına rastlanmaz.

Resmi olarak ilk kez Küçük Kaynarca Antlaşması ile Osmanlı Padişahı, halife olarak Rus idaresine giren Kırım Müslümanları’nın koruyucusu olarak gösterilmektedir[47][48]. Osmanlı’da hilafet iddialarının kurumsallaşıp oturması ancak Sultan Abdülmecit ile başlayacak ve Sultan II. Abdülhamit ile gelişecektir.

Yavuz Sultan Selim’in tartışmalı resmi. Bugün birçok tarihçi bu küpeli resmin Şah İsmail’i tasvir ettiğini tesbit etmiştir.

 Bazı araştırmacılar Yavuz’un kulağına küpe taktığı ve bunun Mısır Seferi zamanına dayandığını iddia etmektedir. Ancak bu konuda çeşitli görüşler vardır. Bazı tarihçiler Sünni mezhebinin İslam Hukukunda erkeklere caiz olmayan küpeyi ilk Osmanlı Halifesi Yavuz Sultan Selim’in takmasına ihtimal bile vermezken, bazı tarihçiler ise bunun gerçek olduğu ve bazı sebeplere dayandığını iddia etmektedir.

Yavuz’un kulağına küpe taktığına inanan tarihçilerden çoğu bunun İslami bir gönderme olduğunu savunmaktadır. Bunu şöyle ifade ederler: “Yavuz, Kahire Camisi’ne girdiğinde Kahireliler ona Hakimü’l-haremeyn (Mekke ve Medine’nin hakimi) sıfatını verirler ama o bu sıfatı kabul etmez ve “Ben olsam olsam Hadimü’l-haremeyn (Mekke ve Medine’nin hademesi) olabilirim” der. Bu olay üzerine o dönemde hademelerin taktığı küpeyi ister ve kulağına bu işareti, hademelerin taktığı küpeyi geçirir.” Diğer bir görüşe göre ise Mısır Seferi’nde kulaklarında küpesi olan insanları görüp “Bu insanlar neden küpe takıyor?” diye sormuş ve “köle (kul) oldukları için” cevabını almış ve bunun üzerine “Biz de Allah’ın kuluyuz!” diyerek küpe takmaya başlamıştır. Bunu şöyle açıklarlar: “Taktığı küpe o dönemde köleler tarafından takılan cinstendi, o da kendisini Allah’ın kölesi, kulu olarak görüyordu bunu da kölelerin taktığı küpelerden takarak ifade etmiş oluyordu” .

Bu görüşe katılmayan tarihçiler ise Yavuz’un küpe takmadığını, böyle resimlerin Yavuz döneminden uzun süre sonra yapıldığını ve gerçeklik değerinin olmadığını savunmaktadır. Bunu şöyle açıklamaktadırlar:

“İslam Hukukuna göre kulakların küpe takılmak üzere delinmesi ve küpe takılması, kadınlar için caiz görülmüş; ama erkekler için caiz görülmemiştir. Bazı hukukçular, erkek çocukların da kulaklarının delinebileceğini ve bu tür bir olayın Peygamber Muhammed zamanında yapıldığı halde yasaklanmadığını ileri sürmektedirler. Her halükârda ergen erkeklerin kulaklarını deldirmeleri ve küpe takmaları, çoğu hukukçulara göre haram ve bazılarına göre ise mekrûhdur; yani kısaca caiz değildir. İşte bu şer-i hükmü bilen Yavuz Sultân Selim’in kulağını deldirip küpe taktığına ihtimal dahi vermiyoruz. Zira Yavuz, Mısır Seferi dönüşünde oğlu Süleyman’ın süslü elbiselerini görünce, “Bre Süleyman, sen böyle giyinirsen, anan ne giysin?” dediğini biliyor ve onun şahsî hayatında sade ve süsten uzak olduğunu kaynaklardan öğreniyoruz. Yavuz, süs ve ihtişamdan hoşlanmayan bir padişahtır. Doğru olan resimlerinde, pala bıyıklar vardır; ancak küpe yoktur.” Yine aynı görüşe sahip bazı tarihçilere göre ise bu küpeli resim Şah İsmail’e aittir. Bu görüşün nedenini ise şöyle ifade ediyorlar: “Başında Şii mezhebi’nin alâmeti olan kızıl börk ve bunun üzerinde İran şahlarına mahsus taç vardır. Ayrıca küpe de Şî’a mezhebinde câiz görülmektedir.”.

ISLAHAT ÇALIŞMALARI

Askeri alanda ıslahatlar

Dulkadiroğlu Beyliği’nin ilhakından sonra İstanbul’a dönen Sultan Selim, gerek Çaldıran öncesi, gerekse Amasya’da asker tarafından yapılan yağma, serkeşlik ve isyan hareketleri üzerine bazı tedbirler alıp derhal uygulamaya koyma zaruretini duymuştur. Askeri tam bir disiplin altına alıp Yeniçeri Ocağı’nı ıslâh etmek amacıyla, Ocak üzerinde an’ane gereğince büyük bir nüfuzu bulunan Ocak ihtiyarlarını huzuruna çağırarak Amasya’daki itaatsizliğin müsebbiblerinin kimler olduğunu sormuştur. Bunlar, yine Ocak anlayış ve yardımlaşması gereği olarak “Cümlemüz mücrimüz, devletlû Hüdâvendigâr’dan afvumuzu reca eylerüz” diye cevap vermişlerdir. Padişahın devlet ricalini bu yolla sorguya çekmesi sonucu ortaya bir takım isimler çıkarmış; bunlardan Kadıasker Tacizade Cafer Çelebi, 2. vezir İskender Paşa ve Sekbanbaşı Balyemez Osman Ağa’nın da dahil olduğu devlet adamları isyan teşvikçileri olduklarından idam edilmiştir. Bunu müteakip Sultan Selim, Yeniçeri Ocağı’nın ıslahı için, ihtiyarlarla anlaşıp bazı tedbirler almıştır. Buna göre, bundan böyle Yeniçeri Ağası saray tarafından, Ocak Erkân-ı Harbiyesi de saltanat makamınca tayin edilecekti. Bu suretle, yüksek kumanda heyetini, daha sıkı bağlarla saltanat makamına bağlamıştır.

Donanma faaliyetleri

İstanbul’un fethinden beri orada hala esaslı bir tersane yapılmamıştı. Bizans İmparatorluğu zamanından kalma, bir kadırga tersanesi ve Haliç’te küçük bir tersane olsa da; kadırga tersanesi bakımsızlıktan kullanılmayacak durumda, Haliç’teki ise ihtiyacı karşılayamayacak kadar küçüktü.

Osmanlı Donanması’nı geliştirmek isteyen Yavuz Sultan Selim, Ağustos 1518’de Edirne’ye gitmeden bu doğrultuda İstanbul’da Frenklerin tersanesine eş bir tersane yapılmasını emretmiştir. Bunun için Haliç’te önceden Bizans tersanesi olan yerde yapılması uygun görüldü. Ancak burası uzun zamandır terk edildiğinden, mezarlık olmuştu. Bu mezarlıktan tersane olacak kadar bir yer ayrıldıktan sonra çıkarılan ölü kafaları ve kemikleri uzun hendekler kazılarak oraya gömüldü. Ayrıca hendeklerin başına mezar olduğunu belirtmek için baş ve ayak uçlarına işaret konulmuştu. Böylece tersane gözleri 160’a çıkartıldı. Selim tersaneyi daha da büyüterek, Galata’dan Kağıthane deresine kadar büyüterek 300 kadar inşaat tezgahı yapmayı amaçlasa da bu amacını gerçekleştiremeden vefat etmiştir. Yavuz Sultan Selim zamanında devlet merkezinde kurulan Haliç Tersanesi Osmanlı İmparatorluğu’nun sonuna kadar kullanılmaya devam etmiştir[16].

Donanma geliştirilmesi için hazırlıklar da aynı zamanda devam etti. Her biri 700 tonluk 150 gemi için Arap kürekçiler getirtildi. Memlûkluların Kızıldeniz donanmasının komutanı olan Selman Reis İstanbul’a çağrıldı. Kısa zamanda İstanbul ve Gelibolu tersanelerinde 250 gemilik bir donanma hazırlandı. Rodos Sen Jan Şövalyelerinin reisi bu hazırlıkların Rodos’a yönelik olmasından korkarak savunma önlemlerini artırdı. Fakat bu donanmayı bir sefer için kullanmaya Sultan Selim’in ömrü yetmedi.

İmar faaliyetleri

Yavuz Sultan Selim, dedesi Fatih Sultan Mehmet zamanında kullanılan Haliç Tersanesi’ni kapasite olarak arttırmıştır. Konya’da Mevlevi Tekkesi’ne su getirtmiştir. Medreselerin yanında, sosyal ve ticari alanda hizmet verecek birçok bina inşa ettirmiştir. Hayatı yoğun savaşlarla geçen Yavuz Sultan Selim, Diyarbakır Fatih Paşa ve Elbistan Ulu Camii’ni inşa ettirmiştir. Ayrıca Şam Salihiye’de Muhyiddin İbn Arabi’ye camii ve imaret inşa ettirmiş, ayrıca Muhyiddin İbn Arabi’nin türbesini de bulup yaptırmıştır. I. Selim, 1516’da Şam’a Şam Sultan Selim Camii’sini yaptırmıştır. Ayrıca Mısır Seferi sırasında Hind ve Çin haritalarını da yaptıran Selim’e, Piri Reis tarafından 1513 yılında tamamlanan harita 1517 yılında Mısır’da Piri Reis’in kendisi tarafından sunulmuştur. Temelini attırdığı İstanbul Sultan Selim Camii’ni bitirmeye ömrü yetmemiş; bu eser oğlu I. Süleyman tarafından tamamlanmıştır[6][44][54]. Sultan Selim bunlara ek olarak 1514 yılında İstanbul’da Yavuz Sultan Selim Cüzzamhanesini yaptırmıştır.

EDEBİ ESERLERİ

Arapça ve bilhassa Farsça’ya çok hakim olan Selim’in, kendi el yazısı ile Selimî mahlasıyla yazılmış olan Farsça manzumeleri günümüzde Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi’nde bulunmaktadır. Farsça’nın yanında Türkçe şiirleri de bulunan Selim’in, Farsça olan Divân’ı 1306 yılında İstanbul’da basılmış olup, 1904 tarihinde de Alman İmparatoru II. Wilhelm’in emri ile Paul Horn tarafından Berlin’de yeniden nesredilmiştir.

Şah İsmail ile ilginç diyalogları

Yavuz Sultan Selim, İran Seferi’ne çıkmak için 19 Mart 1514 tarihinde Edirne’den İstanbul’a hareket etmişti. Bir ay sonra Üsküdar’a geldiğinde, Şah İsmail’in halifelerinden olan Kılıç adında biri vasıtası ile Şah’a Farsça name gönderdi. Sultan Selim, İzmit’ten gönderdiği hicri takvime göre 920 Safer tarihli mektubunda: Şah’ın Müslümanlığa uygun olmayan hareketlerinden, mezaliminden bahis ile kendisinin Müslümanlığı takviye ve mezalimi kaldırmak için faaliyete geçtiğini, yaptığı işler nedeniyle katline fetva verildiğini ve kılıçtan evvel İslamiyeti kabul etmesi lazım geldiğini ve atlarının Safer ayında İstanbul’dan hareket ettiğini ve bizzat muharebeye hazır olacağını bildirmişti. Yavuz mektubunda şöyle diyordu: “Fitneler çıkardınız, İslam büyüklerine küfürler ediyorsunuz, bunun cezası katlidir, üzerinize geliyorum, işgal ettiğiniz Osmanlı memleketlerini geri veriniz.” Elçi Kılıç, Şah İsmail’i Hemedan’da bularak mektubu vermiş, o da muharebeye hazır olduğunu bildirmiştir. Şah’ın bu cevabı Osmanlı ordusu Erzincan’a geldiği sırada alınmıştır. Lütfi Paşa tarihine göre Şah İsmail mektubu getiren Kılıç’ı öldürtmüştür

Şah İsmail, muharebeye hazır olduğunu belirten mektubunda: “Er isen meydana gelsin, biz de intizardan kurtuluruz” demiş ve Yavuz’a bir kadın elbisesiyle, yaşmak yollamıştır. Yavuz bu mektuba cevabını 920 Cemaziyelevvel sonunda Erzincan’dan yollamıştır. Yavuz bu mektubunda Şah İsmail er meydanına davet ediliyor ve hala kendisinden bir eser olmadığı beyan ediliyordu. Şah İsmail bu mektuba cevap olarak; gerek II. Bayezid zamanındaki ve gerek kendisinin Trabzon valiliğindeki dostluklarından bahsederek aradaki düşmanlığın neden ileri geldiğinin bilinmediğini, Osmanlı Hanedanıyla kadim dostluklarından ötürü Timur zamanındaki gibi fena bir neticenin olmasını istemediğini beyan etmektedir. Ayrıca Yavuz’un mektubunda hakaretvari tabirlerden şikayet ile mektup yazan kâtiplerin yazılarını afyon tesiriyle yazdıkları için bir altın hokka ile afyon macunu yolladığını da mektubunda belirtmiştir. Şah İsmail’in afyon macunu yollaması yoluyla, II. Bayezid’ın afyonkeşliği sebebiyle oğlunun da babası gibi olduğu ima edilmektedir.

Yavuz Sultan Selim bu ağır mektuba ağır cevap vermiştir: “Davete icabet edip uzun yolları kat ile memleketine girdik; fakat sen meydanda görünmüyorsun. Padişahların ellerindeki memleket onların nikahlısı gibidir; erkek ve yiğit olanlar kendisinden başkasının ona elini dokundurtmazlar; hâlbuki bunca gündür askerimle memleketine girip yürüyorum, hala senden bir haber yok. Seni korkutmamak için askerimden 40.000 kişiyi ayırıp Sivas ile Kayseri arasında bıraktım; hasma mürüvvet ancak bu kadar olur. Bundan sonra da saklanıp gözükmezsen erkeklik sana haramdır, miğfer yerine yaşmak ve zırh yerine çarşaf ihtiyar eyleyip serdarlık ve şahlık sevdasından vazgeçesin.” Yavuz bu mektubuyla beraber Şah İsmail’in gönderdiklerine karşılık kendisinin kökenini telmihen hırka, şal, asa, misvak ve şedden (kuşak) ibaret tarikat levazımı yollamıştır. Böylece Yavuz, Şah İsmail’in dervişlikten geldiğine gönderme yapmıştır

Alevi katliamı iddiası

Bir iddiaya göre Yavuz Sultan Selim’in talimatıyla Anadolu’da büyük bir Kızılbaş katliamı yapılmıştır.[58] Bazı kaynaklar bu katliamda öldürülen insanların sayısının 40.000 olduğunu ifade eder [kaynak belirtilmeli]. Alevilerin öldürüldüğü görüşünü destekleyenler Yavuz Sultan Selim döneminin şeyhülislamı olan Müftü El Hamza’nın 1512 tarihli Kızılbaşlarla ilgili bir fetvasını yapılan katliamların izni olduğuna inanmaktadır.[59][60] Bu fetvada, kızılbaşlar kâfir ve dinsiz olarak tanımlanmış, onları öldürmenin vacip olduğu söylenmiştir.[59][60]

Bazı akademisyenler ise bu iddianın gerçeklikten uzak olduğuna inanır. Tarihçi Mustafa Akdağ, “Yavuz Sultan Selim’in o zaman, Kızılbaş mezhepli 40.000 kişi öldürttüğü hakkında tarihlere geçmiş bir rivayet vardır… Ancak, biz bunu pek şişirilmiş bir sayı bulmaktayız. Çünkü, bu Padişah devrine ait pek çok mahkeme defterleri hâlâ elimizdedir. Bunlar üzerinde yaptığımız araştırmalarda, bu çapta kitle idamlarına rastlayamadık. Eğer öyle kanlı bir olay geçseydi, bu defterlerde yer alması zorunlu idi.” diyerek bu iddiaların gerçekçi olmadığını ifade etmektedir.

Sayıyı abartılı bulan bir diğer akademisyen tarihçi Robert Mantran şöyle ifade eder, “Göründüğü kadarıyla, bu “büyücü avı”, özellikle olaylara bulaşan tımar sahiplerini yerlerinden atmak ve bilinen elebaşıları öldürmekten ibaret kaldı. 1513 ya da 1514’te olan 40.000 alevinin öldürülmesi efsanesini destekleyen hiçbir kanıt yok elimizde; sayılar karşısında doğulu baş dönmesiyle alabildiğine damgalı görünüyor bu.”[62]

Konu hakkında akademisyen tarihçi Feridun Emecen ise şunu ifade etmektedir “40 bin rakamının abartılı olduğu veya bir hacmi belirtmek üzere yuvarlak bir sayıyı işaret ettiği söylenebilir. Bu gibi rakamları gerçek addedip ona göre yorumlarda bulunmak doğru bir yaklaşım olmaz.” Emecen’e göre bu rakamlar doğru bile olsa o devrin imkânlarıyla bir yıl gibi kısa bir sürede ve geniş bir alanda 40 bin küsur kişinin sayımının yapılıp merkeze gönderilmesi, yargılanmaları, ardından da suçlu bulunanların defterlerinin tekrar ilgililere (hakimlere) yollanarak isimleri yazılı olanların katlinin gerçekleştirilmesi pek mümkün görünmemektedir. Emecen mahkeme kayitlardan yola çıkarak şu sonucu çıkarmıştır: “Şah İsmail’in mektuplarıyla yakalanan Safevi halifeleri, bunlar Anadolu’nun çeşitli yerlerinde temas kurdukları tarikat şeyhlerinin bazıları ve âsi elebaşıları şiddet uygulanarak katledilmiştir, fakat bunun sistemli bir “Kızılbaş temizliğine” dönüştüğünü söylemek büyük bir yanılgıdır.”

Akademisyen tarihçi Erhan Afyoncu göre ise, Yavuz Sultan Selim’in 1514 İran Seferi boyunca infazlar gerçekleştirdiği doğrudur; Ancak bu infazlarda II. Bayezid döneminde etkileri yeteri kadar anlaşılamayan ve çoğalan Safevi Propagandacıları ve ajanları öldürülmüştür. Bu dönemde göçebe Türkmen nüfusu karizmatik ve ilahi güçlere sahip olduğuna inanılan Şah İsmail’in vaadleriyle cezbedilmekteydi. Anadolu’da tersine bir göç hareketi başlıyor ve İç – Doğu Anadolu bölgesi sınır ötesine, İran’a kayıyordu. Bu kabul edilemezdi. Göçebe Türkmenleri yerleşik hayata geçmeye zorlayan Osmanlı devlet politikasına karşılık Şah İsmail, göçebelerin başına buyruk yaşaması gerektiğini ve vergi alınamayacağını iddia ediyordu. İslamiyeti yaşam tarzları nedeniyle yeteri kadar yaşayamayan ve yerleşik hayatı kendilerince tehdit olarak algılayan göçebe Türkmen nüfusu şiiliğin esnek yapısını kendilerine daha uygun buluyor, propaganda böyle yapılıyordu. Ayrıca Safevilerin şiiliğe direnen Sunnileri öldürdüğü iddiaları da İstanbul’u rahatsız ediyordu. Anadolu’daki Sunni birlik artan Şii sempatizanlarıyla büyük bir risk altındaydı. Yavuz Sultan Selim’in hedefi bu propagandayı yapanlardı ve mesele bir devlet güvenlik meselesiydi.

Afyoncu’ya göre ölümler hiç bir zaman bu abartılı sayılara ulaşamazdı ve ulaşmamıştır da. 40 bin kişinin ölümü binlerce köyün ortadan kaldırılması demektir ki bu, Anadolu’nun sosyo-ekonomik ve demografik yapısının altüst olması anlamına gelir ve gizlenemezdi. Bu katliamı da sadece bir ordu yapabilirdi. Yavuz Sultan Selim’in İran Seferi kayıtlarında ordunun ilerleyişi tüm ayrıntılarıyla görülmektedir. Ayrıca Yavuz Sultan Selim’in tahta çıkışı ve Çaldıran Savaşı arasında geçen süre de böyle bir katlim için yetersiz bir süredir. Kaynakların hiç birisinde böyle ağır bir tahribata rastlanmamaktadır. Sayılar mantıksız ve gerçek dışıdır.

Tarihçi, yazar Mustafa Armağan ise “40 bin nüfus demek, o tarihler Anadolu’sunda yaklaşık 4 büyük şehrin nüfusu demekti. Aynı tarihte Trabzon’un nüfusu 10 bindir. Çaldıran’da Osmanlı ordusunun toplamı ise 50-60 bin civarında.” demektedir Ayrıca, tek kanıt olan Tokat, Amasya, Çorum’da tutulan 1513 yılı tahkikat defterlerinde sadece ve sadece 70 tutuklunun isminin geçdiğini ifade etmektedir.

I. İsmail (Şah İsmail) Yaşam öyküsü

İsmail, 17 Temmuz 1487 tarihinde Erdebil şehrinde Safevî Tarikatı’nın şeyh ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Baba tarafı Şeyh Safiyüddin’in sülalesinden olup İsmail’in babası Şeyh Haydar, dedesi ise Şeyh Cüneyd’dir. İsmail’in annesi (Alemşah Halime Begim) Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’nın kızıdır.

Şeyh Haydar, Kafkasya’ya düzenlediği seferinde öldürülmüş babası Şeyh Cüneyd’in öcünü almak için 1488’de Şirvanşahlar Devleti’e saldırır. Şirvan hükümdarı Ferruh Yasar yenilgiye uğrayarak Gülistan kalesine çekilir. Yedi ay muhasarada kaldıktan sonra Şirvan hükümdarı damadı olan Akkoyunlu sultanı Yakub Bey’den yardım istedi. Şeyh Haydar da, Âlem şah Begüm ile evlendiğinden, Yakup’un kardeşinin kocası idi, fakat Haydar’ın daha da güçlenmesini istemeyen Akkoyunlu hükümdarı Ferruh Yesar’a bir kuvvet gönderdi. Akkoyunlu ve Şirvanşah ordularıyla Teberistan yakınlarında yapılan savaşta Şeyh Haydar öldürüldü.

Babası Şeyh Haydar öldürüldükten sonra, İsmail dayısı Sultan Yakup tarafından annesi Âlem şah Begüm ve kardeşleri Sultan Ali ve İbrahim ile birlikte Şiraz Valisi Mensur Pürnak Bey’in yanına gönderildi. İsmail o sırada bir yaşındaydı. Sultan Yakup’un ömrünün sonuna kadar onlar Fars’ta İstahr kalesinde hapsedildiler. Sultan Yakup 1490’da eşi tarafından öldürüldü.

Şah İsmail (Hatayi)

Akkoyunlu tahtına geçen Rüstem Bey kardeşi Baysungur ile yaşanan saltanat mücadelesinde Haydar’ın oğullarından yararlanmak için İsmail ve kardeşlerini hapıstan çıkarıb serbest bıraktı. Nerede ise 4,5 sene (1489-1493)[3] hapiste kalmış İsmail kardeşleri ve annesi ile Tebriz’e geldiklerinde Rüstem tarafından çok saygılı bir şekilde karşılandılar.

Fakat savaş sırasında İsmail’in büyük kardeşi Sultan Ali’nin ve Kızılbaşlar’ın cesurca çarpıştıklarını görünce korkuya kapılır, kendisini ve neslini, ortaya çıkacak tehlikelerden korumak için Şeyh Cüneyd neslini ortadan kaldırmaya karar verir.

Önce Erdebil’e gitmelerine izin verilmiş kardeşlerin orada güçlenmesinden endişe eden Rüstem Bey onları tekraren Tebriz’e getirdi. Burada muridlerinin birinden Rüstem’in onu öldüreceyini duyan Sultan Ali kardeşleri ile birge Erdebil’e yola çıktı, onların getmesini öğrenen Rüstem Bey arkalarıca ordu yolladı, Erdebil yakınlarında Şam Esbi çevresindeki çatışmada Sultan Ali’i öldürüldü. Ölümünden önce Şeyh Sultan Ali İsmail’i varisi ilan eder, Kızılbaşlar, İsmail’in arandığını öğrenince onu bir süre Erdebil’de daha sonra da Reşt’de gizlenmesini sağlarlar.

Daha sonra iki kardeş şiî olan Lahican Valisi Karkiya Mirza Ali davetini kabul edib Lahican’a gittiler. Onların Lahican’da olduğuna emin olan Rustem 300 kişilik askeri güc yolladı, fakat Karkiya her iki kardeşi bir sebete koyarak onları ağaçtan sallayarak kardeşlerin Lahican topraklarında olmadığına yemin etməsi üzerine onlar Tebriz’e geri döndüler.

 Bir kaç ay sonra büyük kardeş İbrahim, annesinden uzak kalmaya dayanamadı ve Erdebil’e yola düştü.[6] Onun sonrakı hayatı hakta bilgi yoktur.

Lahican’da İsmail Şiî âlimlerinden Mevlâna Şemseddin Lahicanî’den eğitim alır ve ondan Arapça ve Farsça’yı, Kur’an’ı ve Şiî mezhebinin prensiplerini öğrenir. Onun Lahican’da savaş eğitimi alıb almadığı konusunda pek bilgi yoktur.

Harekete keçmeye karar veren İsmail 1499 yılının Ağustos ayında yalnızca 7 sufi ile Lahican’ı terk etdi, Erdebil’e vararak annesi ile görüştü, ecdadlarının mezarlarını ziyaret etti,fakat Erdebil hâkimi Câkirlü Ali Bey’in baskısı ile Erdebil’i terk etmek zorunda kaldı.

Ebu’l Hayır (Şeybani Hanlığı)’na karşı zaferi

1500 yazında Erzincan’da Ustaclu, Şamlu, Rumlu, Tekelü, Zülkadir, Avşar, Kaçar ve Varsak kabilelerinden oluşan 7.000 Kızılbaş İsmail’in davetine icabet etmiştir.

Kızılbaş ordusu Kasım 1500’de Kura Nehri’ni geçerek Şirvanşahlar Devleti üzerine yürümüştür. Gülistan Kalesi yakınında gerçekleşen Çabani Meydan Muharebesi’nde Şirvanşah Ferruh Yasar’ın ordusunu yenmiş ve Bakü’yü zapt etmiştir.

İsmail Şerur bölgesinde Akkoyunlu Elvend Mirza’nin ordusunu yendi. Elvend Erzincan’a doğru kaçtı. Sonralar yeni ordu toplamağa çalışan Elvend 1504’de hastalandı ve ardından Diyarbakır’da öldu. 1501 yılının yazında Tebriz’e girerek taç giyip resmen kendini “Şah” ilan etmiş, Safevi Devleti’ni kurmuştur. Şah olduğunda ilk yaptığı iş Şiî mezhebini resmî mezhep olarak ilan etmesi oldu.

Akkoyunlu hanedanından kalan Murat Bey, büyük bir ordu topladı, Hemedan’da Almebulağı’na yerleşti, iki ordu arasında 1502/3’de olan savaşta Kızılbaşlar galip geldiler, Murat Bey Şiraza kaçtı. İsmail 24 Eylül 1503 tarihinde Şiraz’a girmiş ve aynı yılın sonlarına kadar Azerbaycan, Fars ve Irak-ı Acem’in çoğu üzerinde hakimiyet kurmuştur.

İsmail’in Divan’ının Milli Şura Meclisi Kütüphanesi’nde (İran) bulunan bir yazma nüshasından iki sayfa

1508’de Bağdat’a girdi. 1510’da Merv yakınında Şeybani Hanlığı’nı yendi, savaşda Muhammed Şeybani Han’ın ordusundan çoğu asker öldürüldü, Muhammed Şeybani Han’ın cesedi bulundu ve Kızılbaşlar onun başını kesip şah İsmail’in yanına getirdiler.

1514’te Çaldıran Muharebesi’nde Osmanlı padişahı I. Selim’e yenilmiştir. Bu yenilgiden sonra ruhsal bir çöküntü yaşadı, savaştan uzak durmaya çalışırken ülke ile ilgili işlere pek önem vermemeye başladı, devlet işlerini daha çok emirlerine havale etti. 1514’ten vefat edene kadar şah şahsen hiçbir savaşa girmemiştir.

İsmail 24 Mayıs 1524’te 37 yaşındayken iç kanamadan öldü, Erdebil’deki Safevi Türbesi’ne defnedildi.

Şah İsmail’in on bir çocuğu vardı, bunların altısı erkek ve beşi kız idi.

Şairliği

“Hatai” takma adı ile Azerbaycan Türkçesinde şiirler de yazmıştır.

Şiirlerinde dini ve siyasi motifler de var:

Allah Allah deyin gaziler Şah menem

Karşu gelün secde kılun gaziler din-i şan menem

Şiirlerinden ikisi de şunlardır;

Akan sulardan ibret al, yüzünü yerlere sürüyüp gider. Hatayi

Hakikat bir gizli sırdır, Açabilirsen, gel beri!

Küfr içinde iman vardır, Seçebilirsen, gel beri!

Şah Hata’i’m eydir heman Dağları bürüdü duman.

İşte incil, işte Kur’an, Seçebilirsen, gel beri.

 

 

İran’ın şairler şehri Şiraz’dan notlar

İsfahan Havalimanından İran Hava Yollarına ait uçakla Pers Medeniyetine başkentlik yapmış Şiraz’a doğru yola çıkıyoruz. 45 dakikalık uçak yolculuğundan sonra Şiraz’a  geldik. Şiraz Havalimanında hızlı bir şekilde Hafızi Şirazi’nin mezarının bulunduğu yere geçiyoruz. Hafızi Şirazi’nin mezarı gece geç vakit olmasına rağmen yüzlerce ziyaretçiyi ağırlıyor. Hafizi Şirazi sutunlar üzerine yükselmiş, bahçe içerisinde şanına yaraşır bir şekilde yapılmış. Bir çok ziyaretçi Hafızi Şirazi’nin kabrinde Fatihalar okuyorlar. Tebriz’den gelen Azeri aile “kız evladımız olsun diye buraya dua etmeye geldik” diyor. Hafızi Şirazi hem Yahya Kemal’in hem de Almanların ünlü şair ve fikir adamı Gothe’yi etkilemiş. Türbenin bahçesindeki müzede Pers medeniyetine ait eşyalar sergilenmiş.

ŞİRAZ’I GEZİYORUZ

Şiraz, çok önemli medeniyet eserlerinin bulunduğu yer. Sasaniler ve Pers medeniyetini kuranlara başkentlik yapmış. Cemşid’in tahtı burada bulunuyor. 2500 yıllık ünlü Zerdüşt tapınağı ile ziyaretçilerin ilgisini çekiyor. İran coğrafyasına İslam medeniyeti 693 yılında buradan girmişti. Şairler şehri olarak anılan Şiraz’a Hicri 76 yılında ünlü İslam Komutanı  Emirül Leys tarafından buralar fethedilerek İslam’la şereflenmesi sağlanmıştı.

Adım adım Şiraz’ı gezmeye başlıyoruz. İran’ın güney ucunda olan Hürmüz boğazına çok yakın, dağlar arasında vahayı andıran Şiraz’da ilk durağımız Sadi Şirazi’nin mezarı oluyor. Geniş bir bahçe, çam ağacı ve havuzlar arasındaki Sadi Şirazi’nin mezarı bir çok yerden ziyaretçi ağırlıyor. Bostan ve Gülistan kitabı ile tanınan Sadi Şirazi yazdığı şiirlerle bugün bile ilgi odağı.

Müze ve türbede çekimler yapıyoruz. Türbenin altında su kaynağının şifalı olduğuna inanılıyor. Su kaynağında balıklar ziyaretçiler tarafından yemleniyor. Sadi Şirazi’nin kitaplarının satıldığı bölümde orijinal kitapların çekimlerini yapıyoruz.

ŞAH ÇERAĞ SARAYI

Şiraz’da bir çok ziyaret mekanları bulunuyor. Özellikle Şiiler için ziyaret mekanları, gösterişli minare ve kubbelerle süslenmiş. Şiraz’ın Şiiler için en kutsal yeri İmam Rıza’nın kardeşinin mezarının bulunması. Türbe gerçekten muhteşem. İranlı yetkililer türbede çekim yapmamıza izin veriyorlar. Türbede çekimler yapıyoruz. Muhteşem bir türbe.

Türbenin hemen bahçesinde İran-Irak Savaşlarının yıldönümü dolayısıyla savaşlarda kullanılan harp aletleri, tank ve topların sergilendiği bir alan kurulmuş. Ayrıca savaşlarda ölen İranlı askerlerin posterleri, büyük afişler, savaş malzemelerinin sergilendiği standlar kurulmuş. İranlı çocuklar ve gençlerin ziyaret ettiği bu sergide duygulu anlar yaşanıyor. Çocuklar tank ve topların üstünde ellerinde silahla poz veriyorlar. Askeri üniformalar da giyen çocukların savaşın ne anlama geldiğini bilmeden savaş aletleriyle oynaması, tank ve topların üstünde fotoğraflar çektirmesi savaş ve çocuk bir birine ne kadar zıt kelimeler olarak beynimize kazınıyor.

KERİMHAN KALESİ’NDEYİZ

Bana göre Şiraz’ın en önemli tarihi eserlerinden birisi Kerim Han kalesi. Kerim Han, Şiraz’ı başkent yapmış hanlardan birisi. Kale desenleri, mimari tarzı ve avlusundaki havuzlu bahçe ile göz ve gönül ziyafeti sunuyor. Gacar Hanedanları tarafından yapılan bu kalenin içerisinde saraylar, paşa odalarında müzeler kurulmuş. Kale içinde tarihi belgesel görüntüler çekiyoruz. Şiraz’da Atik Ulu Cami, İran’ın en eski camilerinden birisi. İranlı rehberimize özel ricamız üzerine Atik Ulu Cami’ye geliyoruz.  Tarihi Hicri 281 yılına kadar giden caminin ancak dışarısından belgesel görüntü çekebiliyoruz.  Yapımını Emir Leys Safari tarafından yapılan caminin giriş kapısı ve kubbesindeki çiniler göz ve gönül ziyafeti sunuyor.

Şiraz’ın bir başka ziyaret merkezi ise Kuran Kapısı. Deylemiler döneminde yapılan Kur’an kapısı ihtişamı ile İran’daki İslam Medeniyetinin geçmişini yansıtıyor.

Şiraz’ın kalbinin attığı yer İrem Bağları. Yine İranlı rehberimiz yaptığımız özel rica ile İrem bağlarına geliyoruz. Tarihi Selçuklulara kadar giden İrem Bağı onlarca dönüm alan üzerine kurulmuş, 700 çeşit bitki ve ağaç türü ile süslenmiş, havuzlar, fıskiyeler ve su kanallarıyla göz ve gönül ziyafeti sunan Gacar hanedanlığı döneminden kalan İrem Bağı köşkü ile ziyaretçilerine mutlu anlar yaşatıyor. Köşkün dış cephesindeki çini süslemelerde Yusuf ve Züleyha, Ferhat ile Şirin tasvirleri yapılmış. İrem Bağı gerçekten Şiraz’da görülmeye değer, satırlarla anlatılmaz muhteşem bir eser.

 Tarihi Şiraz Çarşısında Şiraz’a özgü yemeğimizi yerken motosikletleriyle İran’ı gezen 2 Türk gezginle de söyleşi yapıyoruz. Şiraz Havalimanından akşam saatlerinde İran’ın Horasan eyaletinin başkenti Meşhed’e gitmek üzere uçakla yola çıkıyoruz. Bir buçuk saatlik uçak yolculuğu ile Meşhed’e geliyoruz.

HORASAN MEDENİYETİ VE İRAN

Pers medeniyetinin başkenti, Şairler kenti Şiraz Havalimanından Horasan medeniyetinin başkenti Meşhed’e gitmek üzere yola çıktığımda aklıma Orta Çağ karanlığını aydınlatan, insanlığa ilim ve fenni öğreten İslam Dünyasının aydınlık yüzü Horasan medeniyeti  tarihini düşünmekteydim. Horasan medeniyetinin ilk başkenti olan ve bugün Meşhed yakınlarındaki Harabe tarihi Tus şehrini görmenin heyecanı beni sarmıştı.

Horasan medeniyeti bugün tanınıp bilinmeyen, üzerinde hiç araştırma yapılmayan muhteşem bir medeniyet. Anadolu’da herkes atalarının Horasan’dan geldiğini söylerler. Bir çok belde ve bölgemizde Horasan erenlerinin türbe ve mezarları ardır. Başta Osmanlılar olmak üzere Mevlanalar, Hacı Bayramı Veliler ve hacı Bektaş-ı Veliler gibi gönül sultanları Horasan’dan gelmiştir. Ancak biz Horasan’ı bilmeyiz ve araştırmayız.

Bugün horasan İran’ın kuzeydoğusu Türkmenistan’ın güneyin ve Afganistan’ın kuzeybatısındaki büyük bir coğrafyanın adıdır. “Güneşin doğduğu ülke” “Yeryüzünün göğsü” anlamına gelen Horasan, Nişabur, Merv, Herat, Belh, Tus, Serağs, Gürcan ve Bamiyan gibi tarihi ve kadim şehirleri içinre alan büyük bir coğrafyanın adıdır. Horasan demek ilim, demek, irfan demek, medeniyet demek ve özetle Türk İslam medeniyetinin cihanı aydınlattığı muhteşem coğrafya demek.

Horasan 830 yılında Emevi Halifelerinden El Memun tarafından şark eyaletlerini valisi olarak  atanan Tahir Bin El Hüseyin tarafından idare edilmişti. Horasan coğrafyasına da Gazneliler, Selçuklular medeniyet kurmuş, Cengiz Han ve Timur bu coğrafyayı yakıp yıkmışlardı. Horasan medeniyeti batılı araştırmacıların ilgisini çekmiş, “Orta çağ İslam kültürünü anlayabilmek için Horasan faktörünü bilmek gerekir” demişlerdir. Bir çok ünlü  yazarımız başka kültürleri araştırırken bu konuda tek ciddi araştırma “İran ve Turan “ adlı kitabın yazarı tarafından yapılmıştır.

Şiraz’dan kalkıp Meşhed’e doğru uçan uçağın penceresinden kum çöllerini ve İran dağlarını seyrederken tarihçilerin piri kabul edilen Prof. Dr. Halil İnalcık’ın “ Türkler Orta Asya’dan Anadolu’ya İran koridorlarından geçerek gelmişlerdir. İran’ı görmeden Anadolu’yu anlayamazsınız. Edebiyatımız, genel kültürümüz, mimarimiz İran’sız anlaşılmaz” diyen Halil İnalcık hocayı acaba ne kadar dinliyoruz. Ne kadar Halil İnalcık Hocaya hak veriyoruz. Biz Horasan coğrafyasına ilgisiz kalmışız. Gerçekten çok yazık.

Benim Horasan coğrafyasını gezerek belgeselleştirme aşk ve mücadelem yollardır sürmekte.  2009 yılının aralık ayında Horasan aşkı ile Afganistan’a gidip Herat, Belh ve diğer Afganistan’daki Horasan şehrinde belgesel çekerken çok büyük sıkıntılar yaşamış, can güvenliğimizi bile tehlikeye atmıştık. 2011 yılının Mart ayında horasan medeniyeti aşkı ile tarihi Merv şehrini görmek üzere gittiğim türkmenistan7ın Merv kentinde Selçuklu hükümdarı Sultan Sencer’in türbesinde belgesel çekerken Türkmen polisleri tarafından tutuklanıp, göz altına alınmış, Horasan Medeniyeti aşkımız yüzünden ilk kez dost ve kardeş  bir ülke tarafından sınır dışı edilmiştik. Bu kez Horasan’ın İran bölgesinde ne tür sorunlar yaşayacağımızı bilmiyorduk. İnşallah bir sıkıntı yaşamadan Horasan medeniyetine başkentlik yapan Meşhed, Tus, Nişabur ve Şahrut şehirlerini inşallah gezip görerek belgesel görüntüler çekerek horasan medeniyetine vefa borcumuzu öderiz ümidiyle bir buçuk saatlik uçak yolculuğu ile Meşhed şehrine uçağımız güçlükle iniyordu. Ayağımızın tozu ile Meşhed’de ilk ziyaret ettiğimiz yer Peygamber efendimizin torunlarından Hz. Hüseyin Efendimizin soyundan İmam Rıza Hazretlerini türbesi oluyordu.

 

Meşhed’ de  İmam Rıza Hz.  Türbesi’ndeyiz..

    Şiraz’dan   bindiğimiz uçağımız  Horasan’ın başkenti  Meşhede iner inmez hemen Peygamber Efendimizin torunu Hz. Hüseyin’in torunu ve Şiilerin 8. İmamı İmam Rıza Hazretlerinin Türbesi’ne gitmek oluyor. Şii mezhebine mensuplar için bu türbe çok önemli. Meşhed’in tam merkez noktasında bulunuyor. Akın akın insanlar türbeye doğru bir sel coşkusuyla giderken trafik de güçlükle ilerliyor. İmam Rıza Hazretleri Türbesinin altın kaplama kubbesi ve minareleri gece uzaktan parıltılarla göz ve gönül ziyafeti sunuyor.

Türbeye girmek için kadınların özel kıyafetlere girme zorunluluğu var. Kamera ve fotoğraf makinası sokmak kesinlikle yasak. Ancak cep telefonlarına izin veriliyor. Kadın ve erkekler türbeye ayrı yerlerden kontrol edilerek giriyorlar. Şia mezhebine mensuplar buraya harem diyorlar.Yılda 15 milyon insan burayı ziyaret ediyor.Dünyanın bir çok ülkesinden bu türbe ziyaretçi çekiyor.İmam Rıza Hazretlerinin türbesini ziyaret edenlere Meşhedi ünvanı da veriliyor.  Biz de artık türbeyi ziyaret etttiğimiz için Meşhedi ünvanı da almış oluyoruz.

“Meşhed, İran’ın Razavi Horasan Eyaleti’nin yönetim merkezi ve ülkenin ikinci büyük şehridir.

Meşhed , ülkenin doğusunda, başkent Tahran’ın 850 km. doğusunda bulunmaktadır. Tarihi İpek Yolu üzerinde ve ‘batı’yı, Merv ile zengin doğu ülkelerine bağlayan kadim bir vaha şehri olan Meşhed Şii dünyasi için kutsal bir ziyaret yeridir. 823 yılında kurulan şehre, İmam Rıza’ya atfen ‘şehadet yeri’ anlamına gelen ‘Meşhed’ adı verilmiştir.”

İmam Rıza Hazretleri Meşhed’e Emevi Sultanı El Me’mun tarafından davet edilmişti.  Şiiler tarafından İmam Rıza hazretlerinin El Me’mun tarafından zehirlendiği iddia edilmekte. El Me’mun babası Harun Reşid’i de Meşhed’e getirmiş, vefat  ettiğinde de Meşhed’e defnedilmişti. İmam Rıza  Hazretleri vefat ettiğinde, Harun Reşid’in mezarının yanına gömülür. Daha sonra Harun Reşid’in mezarı Şiiler tarafından yıkılıp İmam Rıza hazretlerinin türbesi genişletilerek bugünkü ihtişamlı duruma getirilmiştir. .

İmam Rıza hazretlerinin Türbesinde belgesel çekiyoruz

Türbe ve külliye her bakımdan muhteşem. Havuzlar, türbenin altın kaplamalı kubbesi ve minaresi, külliyenin cami bölümünün turkuaz renkli çinili kubbe ve minaresi muteşem manzara sunuyor. Türbe ve külliyenin geniş avlusunda insanlar namaz kılıyor, Kur’an okuyorlar. Türbe, yedi yirmidört açık.  Gece ve gündüz ziyaretci akınına uğruyor. Türbe ve sandukanın bulunduğu yere yaklaştıkça kalabalık artıyor. İzdiham meydana geliyor. Türbenin eşiğini öpenler, kapılarına yüz sürenler, çocuklarını omuzlarına alıp türbenin bulunduğu demir parmaklıklar ve mermerlere yüz sürmek isteyenlerin hareketleri,  ağlaşmalar, mersiye okumalar, dua edenler, Kur’an okuyanlar, yüksek sesle feryad edenlerin oluşturduğu izdiham insana farklı duygular yaşatıyor. Cep telefonumuzdan türbede belgesel görüntüler çekmeye çalışıyoruz. Elllerindeki uzun sopaları ile türbe görevlileri ve polisler hafifçe vurarark çekimlerinizi engelliyorlar. Türbenin içerisi, altın kaplama tavanlar  ve kristalllerle kaplı. Türbenin içerisinde müthiş bir atmosfer ve farklı duygularla ziyaretimizi tamamlayarak dışarı çıkıyoruz.

Bugün Şiiler kızsa da Türbenin ilk yapımı Emevi Sultanı El Me’mun tarafından gerçekleştirilmişti. “993’te türbe Gazneli hükümdarı Sebük Tekin’in emri ile yıkıldı.”  Daha sonra Gazneli Sultan Mahmut’un gördüğü rüya üzerine türbe genişletilmiş. Selçuklu Sultanı Sencer’in emriyle türbe tamir edilmişti. Daha sonra bu türbe ve külliyeye Şahruh  ve Gevher Şad önemli hizmetler yapılmış. Timur, Sultan Hüseyin Baykara ve ünlü Dil Bilimcimiz Ali Şir Nevai burayı ihya ve inşaa edip büyüterek geçmişte, birlikte eğitim gördükleri İmam Rıza medresesine de vefa borcunu bu şekilde ödemişler.

Ali Şir Nevai Çağatay Türkçesini edebiyat dili yapan çok önemli Horasan edebiyatçısı  ve şairlerinden birisi. Kendisi ünlü Muhakemetül Lugateyn’in yazarı. Çağatay Türkçesini edebiyat dili haline getiren ve muhteşem eserleri olan birisi. Horasan hüdümdarı Hüseyin Baykara’nın en yakın arkadaşı, servetini hayır hizmetine adamış, Herat’a bir kız medresesi bile yaptırmıştı. Biz de gazeteci ve Devr-i Alem programı olarak Afganistan’ın başkenti Kabil’den ölüm kalım mücadelesi vererek Herat’a gelip Ali Şir Nevai’nin mezarın ziyaret ederek fatiha okumuş vefa borcumuzu ödemiştik. Ali Şir Nevai mezarı da tıpkı Horasan alimlerinden Molla Camii hazretlerinin mezarı gibi Herat’ta. Aslen bugünkü Meşhed’in Türbetil Camii şehrinden olan Molla Cami şehrinden olan Molla Camii’de Horasan alimlerinden birisi. Ona da Herat’ta vefa borcumuzu Fatiha okuyarak ödemiştik. Bugün Horasan’a sadece İranlılar sahip çıkıyor. Aslında Horasan Merhum Afgan lider Burhaneddin Rabbani’nin ifadesiyle İsfahan’dan Yeni Delhiye Buhara’dan Lahor’a kadar olan çok büyük bölgeyi kaplamakta. Horasan Büyük bir medeniyet, büyük bir kültür.

TARİHİ TUS ŞEHRİNDE HORASAN MEDENİYETİ

Tarihler 27 Eylül 2013. İran’ın Horasan eyaletinin merkez başkenti Meşhed’deyiz. Aslında Meşhed yeni bir şehir özellikle Humeyni’nin islam devriminden sonra Meşhed bölgesine yerleşmek isteyen üç ve iki çocuklu İranlı ailelere ev yapmaları için devlet parasız yer tahsis ettiği için bölgenin nüfus hızlı bir şekilde artmış ve bugün 2,5 milyonu geçmiş durumda.  Aslında Horasan medeniyetinin başkenti olarak Tus şehri geçmekte. Tarihi Tus şehri bugün harabe halde. Sadece Firdevsi’nin mezarı bir de Emeviler döneminden kalma birkaç tarihi eser kalıntısı.  Tus şehri yaklaşık 30 kilometre. Biz ilk ziyaretimizi Fermes köyündeki Silsile-i Saadatın 8. Halkası olan Ebu Ali Farmedi hazretlerinin türbesini ziyarete gidiyoruz. “Ebu Ali Farmedi hz.’nin asıl adı Fadl bin Muhammed’dir. 1042 (H.433) senesinde doğdu. Horasan’da yaşadı. 1085 (H.478)’de vefât etti. Yaşadığı devirde parmakla gösterilen alimlerden biriydi. Zâhirî din ilimlerini, Ebü’l-Kâsım Kuşeyrî hazretlerinden öğrendi. Ayrıca Ebû Abdullah Muhammed bin Muhammed Şîrâzî, Ebû Mensûr Temîmî, Ebû Abdurrahmân Neylî, Ebû Osman Sâbûnî ve daha başka âlimlerden de ilim tahsîl etti. Tasavvuf, rûh ilimlerinin mütehassısı idi. Evliyânın meşhurlarından olan Ebû Saîd Ebülhayr’dan da istifâde ederek feyz aldı. Hocası Ebü’l-Kâsım-ı Gürgânî, Ebû Osman-ı Magribî’nin, bu da Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin talebesi olup, herbirisi, insanlara doğru yolu göstermek için yetişmiş ve yetiştirebilen âlimler idi.

Ebû Ali Fârmedî hazretleri, hem İmâm-ı Gazâlî, hem de Yûsuf-i Hemedânî hazretlerinin hocası idi. Her ikisi de ondan istifâde ederek kemâle gelmiş, yüksek derecelere kavuşmuştur. Fârmedî Nakşibendî tarikatı tarihinde önemli bir yere sahiptir. Sözü, nasihatları pek tesirli idi. Selçuklu Devletinin meşhur veziri Nizâm-ül-mülk ve zamânın devlet erkânı kendisine çok hürmet ederdi.”

Ebu Ali Farmedi hz’lerinin tübesini ziyaret için gittiğimiz Fermes köyünü güçlükle buluyoruz. Sakın ve sessiz bir Horasan köyü. Toprak damlı evler, küçücük dükkanlar, bağ ve bahçeleriyle sanki Anadolu’dan herhangi bir köy gibi. Köyün merkezinde küçük bir tabelada Ebu Ali Farmedi ismi yer almış. Türbenin bulunduğu mezarlığa gidiyoruz. Kimsesiz, sahipsiz ve metruk bir  halde. Mezarlık taşları bizdeki mezarın baş ucunda değil. Mezar taşı yazıları da mezarın üstüne yata olarak kapatılan taşlara yazılmış.  Bazı resimli ve isimli mezar taşları da var. Çocuklar ve genç kadınlar mezarları ziyaret ediyorlar.

Ebu Ali Farmedi hazretlerinn mezarı üzerine türbe yapılmaya başlanmış. Daha önce sade ve küçük bir mezar imiş. Türkiyeden bir çok ziyaretçi buraya gelince İran yönetimi Ali Farmedi hazretlerinin yanına bir Şii İmamı defnederek her iki mezarın üzerine büyük ve kubbeli bir türbe yapmaya başlamışlar. Buradaki amaç Ali Farmedi hazretlerini de Şii gibi göstermek. Şii İmam’ın kızı ve eşi mezarı ziyaret ediyorlar. Her iki mezar da yanyana. İnşaa halindeki türbenin başucunda Fatihalar okuyup dua ediyoruz. Türbenin çeşitli yerlerden belgesellerini çekiyoruz. Bizim gibi türbeyi ziyarete gelen İranlılarla görüşerek belgesel çekiyoruz. Türbedeki ziyaretimiz tamamlayarak tarihi Tus şehrine gitmek üzere yola çıkıyoruz.

Şair  Firdevsi’nin Anıt Mezarındayız

Elli kilometrelik bir yoldan sonra  bizim Konya’yı andıran düz ve geniş bir ovada Binbir Gece masallarının anlatıldığı Tus şehri harabelerinin bulunduğu yere geliyoruz. Harun Reşit döneminde yapılan medrese bizi şehir girişinde karşılıyor. Bazıları buraya Zindan da diyorlar. Tus şehrindeki ilk durağımız Şahname’nin yazarı Firdevsi’nin Anıt mezarı  oluyor. Çok geniş bir alan, havuzlu bahçenin yanıbaşında dört köşe farklı bir mimari stile sahip anıt mezar bizi karşılıyor. Firdevsi’nin beyaz mermerden yapılan heykeli, Firdevsi’nin kitaplarında Zaloğlu Rüstem olarak geçen kralın heykeli, anıt mezardaki şiirlerle Firdevsi’ye İran yönetim çok büyük önem vermiş. Anıt mezarın çevresi ziyaretçi akınına uğruyor.Türkçe’yi güçlükle konuşan Meshet’li rehberimiz Azeri türkü Firdevsi’ye çok önem verdiklerini, Firdevsi olmasaydı İranlıların Farsçayı bırakıp Arapça konuşmaya başyalayacaklarını, Şahnameyle Firevsi’nin Arapçayı İranlılara yeniden sevdirdiğini söyleyip, Firdevsi’nin şiirlerinden kendine has makamla Firdevsi’nin kabri başında Devri Alem kamerasına şiirler okudu.

Firdevsi’nin asıl adı Hekim Ebul Kasım Firdevsi’dir.  “Firdevsi 60.000 beyitten oluşan Şahname adlı eserinde; ilk insandan III. Yezdigirt dönemine kadar İran tarihi anlatır. Şahname’yi tamalayınca 1010 yılında Gazneli Mahmud’a sunar ancak, bağlanan aylığı az bulduğu için sultanı ağır biçimde hicvedince, Gazne’den göçmek zorunda kaldı. Bir süre Herat’ta ve Taberistan emiri Şehriyar’ın yanında kaldıktan sonra, Tus’a dönerek orada öldü. Firdevsi’nin soyca bir Dihkan ailesinden olduğu söylenir. Doğum yılı kesin olarak bilinmemektedir. Firdevsî, Gazneli Mahmut’un fikirler aldığı bilginlerden de bir tanesidir. Firdevsi gibi bilginlere Gazneli Mahmut maddi ve manevi yönden destek olmuştur.”*

Firdevsi’nin kabrinin bulunduğu bölgeye yakın bir yerde ise Balıklıgölet bulunmakta. Yeraltından kaynayarak çıkan bu gölün suyunun şifalı olduğu söylenmekte. Firdevsi’nin Anıt mezarının belgesel görüntülerini çekerken İstiklal Marşı şairi M.Akif Ersoy ve bayrak şairi  Arif Nihat Asya hatırama geldi. Biz onlara hiç değer vermedik. Arif Nihat Asya’nın Çatalca’da dünyaya geldiği ev perişan ve yıkık. Mehmet Akif’in Edirne Kapı’daki mezarı ise herhangi bir mezar gibi. M. Akif”in hayatı tam bir çileyle geçmiş. Ancak Devri Alem programı olarak M. Akif ile ilgili belgesel çekip M. Akif’e vefa borcumuzu ödediğimize inanıyoruz.

Tus harabeleri ve Haruniye Medresesi

Firdevsi’nin mezarının yakınında Harun Reşit döneminden kalma kubbeli büyük bir yapı var. Bazı kayıtlarda buranın Haruniye Medresesi olduğu bazı kayıtlarda ise Harun Reşid döneminden kalma büyük bin zindan olduğu söyleniyor.Yeşillikler ve gül bahçeleri içerisindeki bu eserin içerisine giriyoruz. Eserin içerisinde Tus şehrinin kalesiyle birlikte şehir maketi yapılmış. Bu makete  bakınca Tus şehrinin gerçekten muhteşem bir şehir  anlıyoruz. Tipik Horasan evleri, Tus Kalesi ve şehir mimarisi makette çok iyi anlatılmış. Ayrıca başka maket ve fotoğraflar da var. Müze içerisindeki eserlerin belgesel görüntülerini çekiyoruz. Müzenin bahçesindeki Horasan dönemine ait kitabeler, üzeri yazılı mezar taşları, Horasan medeniyetini ihtişamını da yanstıyor. Tarihi Horasan şehrinde İran yönetim kazı çalışmalarını sürdürüyor. Kazı yapılan bölümlerin üzerleri kapalı. Ancak çevrede traktörler tarla sürüyor. Deyim yerideyse Tus şehri yavaş yavaş yok oluyor.

İmam Gazali Hazretlerin Türbesi

Horasan alimlerinden çok önemli bir şahsiyetin mezarını ziyarete gidiyoruz şimdi. Mezarı birkaç yıl önce bulunmuştu. İmam Gazali hazretlerinin türbesi de Tus şehrinde. Dar yollar ve tarlalardan geçiyoruz. Yol kenarında, üstü çinkolarla kapatılmış, çevresi tellerle çevrilen İmam Gazali hazretlerinin mezarı tıpkı bulunduğu gibi. Hiçbirşey yapılmamış. Daire vaziyetinde, Horasan harcıyla çevrili bir mekanda toprak sanduka şeklinde üç mezar bulunuyor. Ortadaki mezar İhya-u Ulumiddin’in yazarı Huccetil İslam İmam Gazali hazretlerine ait. İmam Gazali hazretleri ömrünü ilme ve islami hizmetlere adamış. Tasavvuf kültürü ile hem hal olmuş, büyük bir Allah dostu. Hicri 450 yılında İran’ın Tus kentinde dünyaya gelmiş, yine hicri 505 yılında Tus’ta vefat etmiş. 55  ömründe 450 kitap yazmış. Bugün bu kitaplardan 70’i basılarak kültürümüze kazandırılmış. Selçuklu döneminde yaşayan İmam-ı Gazali Nizamü’l Mülk ve Hasan Sabbah’la da talebe arkadaşı oldukları söyleniyor. Gazali Hicri 450 (Miladi 1058) yılında Horasan’ın Tus şehrinde doğmuştur. İlk öğrenimini Tus’ta Ahmed bin Muhammed er-Razikânî’den almış, daha sonra Cürcan şehrine giderek Ebû Nasr el-İsmailî’den eğitim görmüş daha sonra 28 yaşına kadar Nişabur Nizamiye Medresesi’nde öğrenim görmüş, itikadi düşünce olarak Ebu Hasan Eş’ari’den ve ameli görüş olarak ise Şafiî’den etkilenmiştir. Hocası İmam-ı Harameyn lakaplı Abdülmelik el-Cüveynî 1085 yılında ölünce Nişabur’dan Büyük Selçuklu Devleti’nin veziri Nizamülmülk’ün yanına gider. Nizamülmülk’ün huzurunda olan bir toplantıda verdiği cevaplarla diğer bilginlerden üstünlüğünü kanıtlayarak 1091 yılında Bağdat’taki Nizamiye Medresesi’nin Baş Müderrisliği’ne tayin edilir. Burada bilgisi ve edindiği öğrenci topluluğuyla kısa sürede ün ve saygınlık kazandı. İçine girdiği ruhsal bunalımın da etkisiyle Sûfizm’e yöneldi ve Ebu Ali Farmedi’nin etkisiyle bu alanda yoğunlaştı. Bu ilgi ve hac arzusuyla medresedeki görevini bırakarak 1095 yılında Bağdat’tan ayrıldı ve Şam’a gitti.[1] Şam da iki yıl kaldıktan sonra 1097 yılında Hac’a gitti.

Bağdat’tan ayrılışından on bir yıl sonra 1106 yılında Nizamülmülk’ün oğlu Fahrülmülk’ün ricası üzerine Nişabur Nizamiye Medresesinde tekrar eğitim vermeye başladı. Buradan kısa süre sonra Tus’a dönerek yaptırdığı Tekke’de müritleriyle birlikte Sûfi yaşamı sürdü. Gazali 1111 (Hicri 505) yılında doğum yeri olan İran’ın Tus şehrinde vefat etti.[2]

İmam Gazali hazretlerinin telle çevrili mezarı başında Fatiha-i şerifler okuyup  dua ediyoruz. Buradn ayrılarak Meşhed yolu üzerinde Çınar ağaçlarının yanıbaşına kurulmuş şark sofralı Horasan lokantasında Horasan yemekleri yiyerek yongunluk atıp  Meşhet şehrine doğru yola çıkıyoruz. Meşhed’deki son gecemizi kameramızla Meşhed şehrinin belgesel görüntülerini çekerek değerlendiriyoruz. Tarihi Meşhed şehri İmam Rıza hazretlerinin türbesinin etrafında binlerce insan hem ziyaret ediyor hem de alışveriş yapıyorlar. Biz de Meşhed şehrinin karşısındaki dükkanlarda görüntüler çekerek  otelimize dönüyoruz.

Horasan’a Veda Ederken

Hayalimdeki Horasan medeniyeti ve Tus şehrinde gördüklerim beni derinden yaralıyor. İran’ın Horasan Medeniyetin sahip çıkıp büyük bir eyaletine Horasan eyaleti adını vermesi sevindirici. Bugün İran’ın doğusundaki üç bölüme ayrılan Horasan eyaleti Merkezi Horasan. Güney Horasan ve Kuzey Horasan olmak üzere üç eyalete bölünmüş.  Molla Cami gibi büyük alimler yetiştiren  Türbetül Cam şehri gibi Horasan’da   23’ü büyük olmak üzere 54 şehir ve 74 köy ve kasaba bulunmakta. Horasan eyaletinin büyük şehirleri Meşhed, Merkezi Horasan Bircent, güney Horasan, Bocnurt, kuzey Horasan eyaletlerinin eyalet merkezi olarak bilinmekte. Horasan ve Horasan’a veren tarih Tus şehrinin terkedilmiş hali gönlümü yaralayarak , 28  Eylül 2013  tarihin’ de Güneşli  bir sonbahar günü   Horasan’ın başkenti  Meşhed’ den ,  Nişabur’ a gitmek üzere   ilim  ve medeniyet merkezi   Zemin-i Horasan elveda diyerek  ayrılıyoruz.

MEŞHET’TEN  NİŞABUR’A GİDİYORUZ

Tarihler 28 Eylül 2013. Güneşli bir sonbahar günü Horasan’ın başkenti Meşhet’e elveda diyerek İran’ın bir başka medeniyet merkezi Nişabur’a gitmek üzere yola çıkıyoruz. Bugün uzun bir yolumuz var. Meşhet  Nişabur arası 130 km. Adını Sasani hükümdarı I. Şapur’dan alan Nişabur, Horasan medeniyeti tarihinde çok önemli bir yere sahip.  Şehir  Selçuklu sultanlarının ikametgah yeri olmuştur.  Selçuklu devletinin kurucuları Çağrı ve Tuğrul Bey Selçuklu devletinin kuruluşunu 1038 yılında Nişabur’da adlarına hutbe okutarak duyurmuşlardı. Bugünkü Afganistan’ın Belh şehrinden yola çıkan Mevlana  Celalettin Rumi ise Nişabur’da Feridüddin Attar’dan ilk manevi ilimleri öğrenmiştir. Feridüddin Attar,  hekim ve cezacı olmasından dolay Attar olarak anılır. Sufi düşünceyi konu edinen Esrarname adlı kitabını Mevlana’ya vermişti.

 Peygamber Efendimizin torunu İmam Rıza Hazretleri’ni Nişabur halkı üç günlük yoldan karşılayıp Nişabur’da baş tacı etmişlerdi. Nişabur ünlü şair, binom açılımını ilk bulan matematikçi  ve astronomi alimi Ömer Hayyam’ı yetiştirmiş. Hacı Bektaş Veli’nin 1209’da doğduğu yer olarak da bilinmekte. Ünlü hadis kitabımız Sahih-i Müslim’in yazarı Müslim bin Haccac ile ünlü muhaddis Hakim el Nişaburi’yi İslam kültür ve medeniyet tarihine kazandırmıştı. İmam Zade Mahruk’un Türbesi’de Nişabur’da bulunuyor. Ünlü seyyah İbn-i Batuda Nişabur’u küçük Şam olarak adlandırmakta. Nişabur’la ilgili anlatılacak söylenecek çok şey var. Biz Nişabur’a kavuşmanın heyecanı içerisinde yolumuza devam ediyoruz.

NİŞABUR YOLUNDAYIZ

Meşhet Nişabur arasında köy, kasaba ve şehirlerden geçiyoruz. Sağ tarafımızda Alburz Dağları sol tarafımızda kıraç ve çöl bize eşlik ediyor. Vadilerden ıssız yerlerden geçiyoruz. Bir ara ellerinde bayrakları ile yol kenarında Meşhet’e doğru yürüyen insanlar görüyoruz. Kaptanımız Siruz Bey beni uyararak “Bak bunlar Meşhet’teki İmam Rıza Türbesi’ne yaya olarak gidiyorlar” dedi. Hakikaten yüzlerce kişinin kızgın güneşin altında tek sıra halinde yürüyerek gitmeleri müthiş bir manzara oluşturuyor. Bu yolculuk bazen haftalarca sürüyormuş. İmam Rıza Hazretlerinin Nişabur’dan Meşhet’e geldikleri yol güzergahını takip ediyorlar. Bu yola Kademgah Yolu (Adımlama Yolu) da deniliyormuş.

NİŞABUR YEŞİLLİKLER İÇİNDE

Nişabur’a yaklaştıkça yeşillik, meyve ağaçları artmaya başlıyor. İpek Yolu’nun merkezi noktalarından birisi olan Nişabur, suyu, havası ve yeşilliği ile göz ve gönül ziyafeti sunuyor. Nişabur şehri adeta bize kucağını açarak HOŞGELDİN dercesine bağrına basıyor. Bir zamanlar 40.000 nüfusu ile Nişabur Horasan Eyaletinin en önemli şehirlerinde biriydi.1221 yılında Moğollar tarafından yakılıp yıkılan Nişabur bir ilim, kültür ve sanat merkezi olmasının yanı sıra gönül sultanlarını yetiştiren ipekli dokumaları ile dikkat çeken bir şehirdi.1280 yılında büyük bir deprem ile yerle bir olmuştu. Bugün Moğol istilası Timur saldırısı ve deprem afetinden korunmuş tarihi eserlerden ise Şah Abbas döneminden kalma kervansaray var. Nişabur’un tarihi kimliğine bu kervansaray şahitlik ediyor.

ÖMER HAYYAM’IN TÜRBESİ’NDEYİZ

Nişabur’da ilk durağımız ünlü Horasan bilgini matematik, astronomi alimi, şair ve hekim Ömer Hayyam’ın anıt mezarını ziyaret etmek olacak. Ağaçlarla kaplı geniş bir bulvardan geçerek Ömer Hayyamın anıt mezarına geliyoruz. Rengarenk çiçekler ve bir çok ağaçlarla süslü Ömer Hayyam’ın anıt mezarının çevresi İrem Bağlarını andırıyor. İran devleti  Ömer Hayyam’a  yakışır mezar yapmış. Kubbesi ve mimari tarzı ile Ömer Hayyam’ın anıt mezarı her an uzaya gidecek ve keşifler yapacak bir füzeyi ve rasathane kulesini andırıyor. Sade bir mezar ve üzerinde Ömer Hayyam’ı anlatan yazı. Ömer Hayyam’dan şiirlerin yer aldığı duvar tabloları ve akın akın gelen ziyaretçiler, Ömer Hayyam’ın halen eser ve hizmetleriyle Hay(Canlı) olduğunu gösteriyor. Ömer Hayyam’ın kabrinin başında Fatiha okuyup dua ediyoruz. Türbesinin bulunduğu bir başka binada ise Ömer Hayyam müzesini geziyoruz. Müzede Ömer Hayyam’ın hayatı, eserleri ve hizmetlerini anlatan kitaplar resimler, belgeler yer alıyor. Ayrıca Ömer Hayyam’ın kitapları ile ilgili araştırma yapan batılı bilim adamlar ile ilgili de bilgiler veriliyor. Müzedeki ziyaretçilerden bir grup Azeri Türkle tanışıp bilgiler alıyoruz. Müze görevlisi bize kendi isteği ile Ömer Hayyam hakkında Türkçe bilgiler veriyor.

Ömer Hayyam, çadırcı anlamına gelen “Hayyam” takma adını babasının çadırcılık yapmasından almıştır.Hayyam, aynı zamanda dünya bilim tarihi için de önemli bir yerdedir.Günümüzde kullanılan Miladi ve Hicri Takvimlerden çok daha hassas olan Celali Takvimi’ni hazırlamıştır. Binom Açılımını ilk kullanan bilim insanıdır. Okullarda Pascal Üçgeni olarak öğretilen matematik kavramı aslında Ömer Hayyam tarafından oluşturulmuştur. Matematik, astronomi konularında dünyanın önde gelen bilim insanlarındandır.Rubaîlerinde; dünya, var oluş, Allah, devlet ve toplumsal örgütlenme biçimleri gibi hayata ve insana ilişkin konularda özgürce ve sınır tanımaz bir şekilde akıl yürüttüğü görülmektedir.

Ömer Hayyam gerçekten Kültür ve Medeniyet tarihimiz için çok önemli birisi. Ömer Hayyam gibi  Horasan Erenleri, alim ve evliyalarına vefa borcumuzu ödemek için ziyaret ediyoruz. Gerçi bugün vefa çoktan unutuldu. Vefasızlık kol geziniyor. Hep vefasızlıktan yakınıyoruz. Ömer Hayyam’ın anıt mezarının bahçesinden ayrılırken vefa ile ilgili Ömer Hayyamın söylediği şu dörtlüğü hatırlamadan edemiyorum. Vefasızlıktan yakınan benim gibilere Ömer Hayyam asırlar önce şu şekilde öğüt veriyor; “Vefasız dünya diye yakınıp durma

 Dünya elindeyken tadını çıkarsana!

 Herkese vefalı olsaydı bu dünya

 Sıra mı gelirdi senin yaşamana? ”

Evet. Ne kadar güzel söylemiş Ömer Hayyam gerçekten de yakınıp yıkınmadan anı değerlendirmek gerekiyor. Vefasızları ise akla ve hatırımıza getirmeden unutmak gerekiyor. Bu duygularla İmam Zade Mahruk’un Türbesi’ne gidiyorum.

İMAMZADE MAHRUK’UN TÜRBESİ’NDEYİZ

Peygamber efendimizin soyundan yakılarak şehit edildiği İmamzade Mahruk’un türbesi Hayyam’ın anıt mezarı ile karşı karşıya. Turkuaz çinilerle göz ve gönül ziyafeti sunan türbe 10.YY da yapılmış. Türbenin mozaik çini kitabesi oyma sandukası ve muhteşem giriş kapısı Şah I. Tahmaz tarafından yapılmış. Türbe sandukası ziyaretçiler tarafından ziyaret edilip Fatiha okunuyor. Türbe içerisinde ayrıca Rıza hazretlerinin ayak izlerinin bulunduğu tarihi bir taş da bulunuyor. Türbeyi ziyaret edip öğle namazlarımızı burada eda ediyoruz.

Nişabur firuze taşları ile ünlü. Firuze dağından çıkarılan bu taşlar çok değerli. Nişabur’un çarşı ve pazarında özel müşterileri bulunan Firuze taşlarından süs eşyaları ve takılar yapılıyor. Bizde Firuze taşlarından yapılan hediyeler satın alarak ünlü Nişaburlu tasavvuf Ferüdittin Attar’ın Türbesi’ne ziyarete gitmek üzere yola çıkıyoruz. Attar’ın Türbesi de yemyeşil ağaçlar ve rengarenk çiçeklerle bezeli bahçede bulunuyor. Attar arif ve şair bir zaat. Mevlana’nın hocası olarakta bilinmekte. Asıl adı Ebu Hamit Bin Ebu Bekir Bin İshak-ı Attar. 540 yılında dünyaya gelen Attar 618 yılında vefat etmişti . Attar uzun yıllar yaşamış bir Horasan ereni ve gönül sultanı. Türbesi yeşil ve  çiçekli bahçe içerisinde muhteşem bir tabloyu andırıyor. Türbeyi ziyaret ediyoruz. Türbenin bulunduğu mekana birkaç basamak inilerek gidilmesi tasavvuf  kültüründe tevazunun önemini gösteriyor. Attarın türbesi bakımlı ve çok güzel. Mezarın başındaki tarihi taş ie üzerindeki yazılarla bir anıt ve abideyi andırıyor.Attar’ın  Türbesi’nde Fatiha okuyup dua ediyoruz. Attar uzun yıllar yaşamış. Irak, Şam, Mısır, Mekke, Medine, Hindistan ve Türkistan coğrafyasını gezerek  ilim irfan ve irşat görevinde bulunmuş. İlim, irşat görevini bulunduktan sonra doğduğu Nişabur şehrinde inzivaya çekilmiş.1221 yılında Moğol istilası sırasında bir Moğol askeri tarafından şehit edilmiş. Türbesi bugün şehit edildiği yerde. Şehit edildiği yere defedilerek üzerine  türbe yapılmış. Attar’ın Türbesi’nin bulunduğu bahçede meşhur İranlı  şairlerden Muhammet Gaffarı’n kabri de bulunuyor. Ayrıca buraya yakın bir noktada Ömer Hayyam’ın temsili rasathanesi de çinileri ile göz ve gönül ziyafeti sunan yapılar arasında. Zamanımız olmadığı için sadece uzaktan belgesele görüntülerini çekiyoruz.

Nişabur’da  gezilip görülecek bir çok yer var. Alimler, evliyalar, gönül sultanları, tarihi eserler, hadis ve tevsir alemleri ancak Nişabur’daki zamanımız doluyor. Bir başka zaman Nişabur’a gelip Anadolu’da ahilik teşkilatını kuran 40 yaşına kadar ilim irfan öğrendiği Hacı Bektaş-ı Veli’yi yetiştiren Nişabur Şehrine veda ederek Şah Ruud şehrine doğru yola çıkıyoruz.

İRAN’IN SİMNAN EYALETİNDEKİ ARİFLER SULTANI

İran’daki gezimizin yavaş yavaş sonuna yaklaşıyoruz. Horasan medeniyeti coğrafyasına Nişabur’a veda edip İran’ın başkenti Tahran’a gidiyoruz. Yolumuz üzerinde şehirlerin şahı anlamına gelen Şahrud şehrinden geçeceğiz. Simnan eyaleti İran’ın büyük çölleri ile tanınıyor. Bu eyalet Simnan Şahrud Damegan ve Gemsar adında dört büyük şehirden oluşmakta. Kacar Türk hanedanlığından kalma çok sayıda tarihi eser bulunuyor. Kervansaraylar çeşmeler türbeler ve hanları ile ziyaretçilerin ilgi odağı. Bizim ilk ziyaret edeceğimiz yer Bistam  şehrindeki Beyezid-i  Bistami  türbesi oluyor.

Asıl adı İsa bin Tayfur Beyazıt olarak bilenen Beyazıd-ı Bestami, Bistam kentinde Hicri 131 yılında dünyaya gelmiş. İslam coğrafyasının birçok yerini gezen, Peygamber efendimizin torunlarından, İmam-ı Cafer Sadık hazretlerinin yanında iki yıl eğitim gören Beyazıtı Bestami’nin yazdığı bir çok kitap ve eseri de bulunuyor. İmam-ı Gazali hazretlerinin Beyazıd-ı Bestami hazretlerinin kitaplarından yararlandığı da rivayet edilmekte. Ancak bugün Beyazıd-ı Bestami’nin yazılı bir kitabı yok. Hicri 234 yılında 103 yaşın da  Bistam’da vefat eden  Beyazıt-ı Bestami’nin Türbesinin bulunduğu Bistam şehrine akşam geç  vakitlerde giriyoruz. Şehir yeşil ağaçlar geniş bulvarlar havuzlu kavşaklarla muhteşem bir görünüm sergiliyor. Bu güzel şehri gündüz gözü ile görememenin ezikliği içerisindeyiz. Çınar ve çam ağaçları ile düzenlenmiş geniş bir caddeden geçerek Beyazıt-ı Bestamı hazretlerin Türbesi’ne geldik. Selçuklu kümbetlerini andıran külliye ve türbenin muhteşem bir manevi havası var. Türbenin ve külliyenin mimari güzelliği göz ve gönül okşayıcı.

Akşam namazlarımızı kılmak için acele ediyoruz. Külliyedeki mescidin asırlık ahşap işlemeli kapısı mihrap ve mimberi koruma altına alınmış. Namazlarımızı kıldıktan sonra bahçede canlı bir sanduka içindeki gösterişsiz bir sade bir türbede yatan Beyazıd-ı Bestami hazretlerinin kabri üzerindeki beyaz taşlar  Beyazıd-ı Bestami hazretleri hakkında bilgiler veriyor. Bizler için türbenin cam kapısı açıldı. Sandukanın baş ucuna kadar gidip dua etme imkanı buldum. Ancak türbe sandukası üzerinde büyük bir para sandukası bulunuyor. Sandukanın içerisi tıka basa para ile dolu. Sade manevi havası yüksek bir türbe. Türbe sandukası üzerindeki örtüde işlemeli Arapça Sultan-ül Arifin Beyazıd-ı Bistami yazıyordu. Beyazıd-ı Bistamiye bu unvanı annesi vermiş. Bir kış gecesi annesi kendisinden su ister gece dışarda annesi için Beyazdı Bistami su getirir. Fakat annesinin tekrar uyuduğunu görünce annesine olan sevgi ve hürmetinden annesini uyandırmaz. Sabaha kadar annesinin başucunda uyanıp su içmesini bekler. Annesi uyandığında oğlunu su testisi ile başında beklediğini görünce Allah seni arif ve bilgelere sultan eğlesin diye dua eder. Anne duasını alan Beyazıd evliyalar içerisinde sadece Arifler Sultanı olarak anılan Allah dostudur.

Beyazıd-ı Bistami hazretlerinin türbesi ve külliyesinde çekimlerimizi tamamlayarak 20 km. mesafedeki Harakan köyüne gidiyoruz. Bu köy Beyazıd-ı Bistami hazretlerinden sonra Silsile Saadatın yedinci halkası olan Ebul Hasanil Harakani’nin dünyaya geldiği yer. 962 yılında  dünyaya gelen Ebû’l Hasan el-Harakânî’nin asıl adı Ali bin Câ’fer’dir. Gecenin geç vakitleri toprak yolllardan geçerek Harakan köyüne geliyoruz.

Hasani Harakani hazretlerinin dünyaya geldiği ev bugün hem türbe hem de mescit olarak kullanılıyor. Çam ağaçları arasında köye hakim tepe üzerinde çam ağaçları arasındaki türbede Hasan Harakani hazretlerinin makamı bulunmakta. Bilindiği gibi Hasan Harakani hazretlerinin gerçek türbesi Kars’ta bulunuyor. Selçuklu Sultanı Tuğrul beyle 1061 yılında Kars’taki Ani kentini fethetmek üzere Kars’a gelen Hasan Harakani’nin burada şehit düştüğü yere büyük bir türbe yapılır. Türbenin bahçesinde Hasan Harakani hazretlerinin aslanlara odun taşıttığının heykeli de bulunuyor. Türbenin makam sandukası önünde Fatiha okuyup dua ederek türbe bahçesinden bir poşete Hasan Harakani hazretlerinin Kars’taki mezarına, doğduğu köyden toprak alıyorum. İnşallah bu toprağı en kısa sürede Kars’taki mezarına koyacağız.

Horasan alim ve evliyalarına Silsileyi Saadat olarak adlandırılan gönüller sultanı üstazlarımıza vefa borcumuzu ödemenin huzuru içerisinde Harakan köyünden ayrılarak Tahran İmam Humeyni havaalanına gitmek üzere yola çıkıyoruz. Uzun ve meşakkatli bir yol. Gece’nin geç vakitleri. Tahran girişinde sabaha yakın otobüsümüz durduruluyor. Kemer kontrolü için. Ve kemerlerimizi takmadığımız için otobüs şoförümüze ceza yazılıyor. Kum Tahran yolu üzerinde Humeyni’nin mezarının bulunduğu yerden geçiyoruz. 1979 yılında Humeyni önderliğinde İran’da kurulan İran İslam cumhuriyetinin kurucusu Humeyni 24 Eylül 1902’de Humeyn şehrinde dünyaya geldi. Haziran 1989’da vefat ederek Tahran – Kum yolu üzerindeki bu türbeye defnedildi. Türbe oldukça geniş ve  büyük. Ziyaretçiler gece gündüz Humeyni’yi ziyaret ediyorlar. Havalimanına geç kaldığımız için otobüsümüzün penceresinden Humeyni’nin mezarının görüntülerini çekmeye çalışıyoruz.  Büyük bir külliye..Mezar, minareli büyük bir Camiden oluşan külliyenin ortasında bulunuyor.

Tahran Humeyni havalimanından pasaport kontrollerimizi yaparak İran hava yollarına ait uçakla sabah erkenden Türkiye’ye dönüyoruz. Uçağımız İran’ın batı Azerbaycan’ın eyaleti hava sahasında Türkiye’ye giriyor ve 2.5 saatlik uçak yolculuğu ile Ankara’ya geleceğiz. Uçağın ön tarafından ve cam kenarındaki koltuğa oturarak İran’ın Azerbaycan eyaletlerinin hava görüntülerini kamerama kaydediyorum. Gerçekten  İran’ın en güzel yerleri Azerbaycan eyaletleri. Doğu ve batı olarak ikiye ayrılıyor. Doğu Azerbaycan’ın başkenti Tebriz, Batı Azerbaycan’ın başkenti ise meşhur Urumiye şehri. Tebriz, Urumiye ve diğer Azerbaycan bölgesinde çok sayıda muhteşem tarihi eserler yer alıyor. Tebriz’in Tahran’a uzaklığı 624 km. Türkiye’ye ise uzaklığı 320 km. 5000 yıllık tarihi geçmişe sahip Tebriz, 642 yılında İslam medeniyeti ile şereflenmişti. Tebriz, İslam medeniyeti ile şereflendikten sonra Türkistan medeniyetine muhteşem hizmetler yapmış bir bölge. Tebriz’deki şairler mezarlığı dünyada örneği bulunmayan bir mezarlık. Tebriz Kalesi, Azerbaycan Müzesi, Gök Mescit, kapalı çarşı, El gölü Tebriz’in görülmeye değer yerleri. Batı Azerbaycan ırmakları, gölleri, yaylaları  ve doğal güzellikleri ile dillere destan bir bölge. Bir çok tarihi eser bulunuyor. Tebriz ve Urumiye bölgesine yüz yıllar önce gelen  İbn-i Batuda bölge ile ilgili çok önemli tespitler bulunmuştu. İbn-i Batuda 14.yy’ın başlarında Tebriz’i öve öve bitiremiyor. ”Dünya üzerinde gördüğüm en güzel çarşılara sahip. Kuyumcular bölümünden geçerken gördüğüm çeşit çeşit mücevherler gözlerimi kamaştırdı. Kıymetli taşlar, güzel elbiseler giymiş ve beline ibrişim kuşak bağlamış yakışıklı kölelerin elindeydi. Bunlar tacirlerin önünde bekliyor. Ellerindeki cevahiri Türk hatunlarına gösteriyorlardı.” Gezginlerin pirlerinden olan İbn-i Batuda’nın anlattığı Tebrizi  ben ancak uçaktan ve on bin metre yukarıdan uçağın penceresinden seyrediyorum. İnşallah bir gün bende İbn-i Batuda gibi İran’ın Azerbaycan eyaletlerini  Tebriz’i ve Urumi’yi gezip görebilirim. Şimdilik uçaktan seyrederek Ankara’ya doğru yolumuza devam ediyoruz.

İRAN’DA 885 YILLIK TÜRK TARİHİ

İran gezimizin yavaş yavaş sonuna gelmiş bulunmaktayız. Prof. Dr. Halil İnalcık hocanın “Anadolu ve Türk tarihi İran’a gitmeden ve İran’ı tanımadan anlaşılmaz” dediği gibi bende İran’ı tanımadan İran’a gitmeden İran ve Türkiye anlaşılmaz diyorum. Gerçekten iki büyük medeniyet. Dünyanın sayılı iki büyük devleti. Türkiye ve İran arasında inişli çıkışlı rekabet ve mücadelenin olması doğal. Ancak her iki ülke dünya barışı anılmakta. Azerbaycan ve İran sahasında ilk Türk hanedanlığı ilan edilmiştir.1040 gerçekleştirilen Dandanakan savaşı sırasında İran yolu “Sacoğulları” tarafından tesis edilmiştir. Dandanakan Savaşı ardından İran yaylası Selçukluların eline geçmiş ve çok sayıda Oğuz Türkü İran’a yerleşmiştir. Daha sonra denizler, Salgurlular, Kutlukanlar, Harzemşahlar,  ilhanlılar, Çobanoğulları, Muzafferiler, Timurlular, Akkoyunlular, Karakoyunlular, Safariler, Afşarlar, hanlıklar ve 1795den 1925 yılına kadar devam ederek İran’daki son Kacar Türk hanedanlığı dönemine kadar toplam 885 yıl Türk hakimiyeti İran’da sürmüştür. Bugün İran’da 38 milyon Azeri Türkü yaşamaktadır. Türkiye İran arasında dostluk ve kardeşlik köprüleri güçlendirilmelidir. Bugün İran Türkiye’den çok farklı algılanmakta. İran’a gitmeden gezmeden anlaşılmaz. Son sözü Yunus Emre’nin dizeleri ile noktalıyorum “Gelin tanış olalım işi kolay kılalım sevelim sevilelim dünya kimseye kalmaz.

Kaynak:
1) Abdülğâfir el-Farisî (ö. 529/1135) – Gazalî’nin bir öğrencisi el-Siyâk li Tarihi Nîsâbur’unun el-Muntahab mine’s-Siyâk li Tarihi Nîsâbur başlıklı kısa yazısında,
2) Ebu’l-Muzaffer Muhammed bin Ahmed el-Ebiverdî’nin (ö. 507/1113) Gazalî hakkındaki övgü şiiri

İran’ın şairler şehri Şiraz’dan notlar

İsfahan Havalimanından İran Hava Yollarına ait uçakla Pers Medeniyetine başkentlik yapmış Şiraz’a doğru yola çıkıyoruz. 45 dakikalık uçak yolculuğundan sonra Şiraz’a  geldik. Şiraz Havalimanında hızlı bir şekilde Hafızi Şirazi’nin mezarının bulunduğu yere geçiyoruz. Hafızi Şirazi’nin mezarı gece geç vakit olmasına rağmen yüzlerce ziyaretçiyi ağırlıyor. Hafizi Şirazi sutunlar üzerine yükselmiş, bahçe içerisinde şanına yaraşır bir şekilde yapılmış. Bir çok ziyaretçi Hafızi Şirazi’nin kabrinde Fatihalar okuyorlar. Tebriz’den gelen Azeri aile “kız evladımız olsun diye buraya dua etmeye geldik” diyor. Hafızi Şirazi hem Yahya Kemal’in hem de Almanların ünlü şair ve fikir adamı Gothe’yi etkilemiş. Türbenin bahçesindeki müzede Pers medeniyetine ait eşyalar sergilenmiş.

ŞİRAZ’I GEZİYORUZ

Şiraz, çok önemli medeniyet eserlerinin bulunduğu yer. Sasaniler ve Pers medeniyetini kuranlara başkentlik yapmış. Cemşid’in tahtı burada bulunuyor. 2500 yıllık ünlü Zerdüşt tapınağı ile ziyaretçilerin ilgisini çekiyor. İran coğrafyasına İslam medeniyeti 693 yılında buradan girmişti. Şairler şehri olarak anılan Şiraz’a Hicri 76 yılında ünlü İslam Komutanı  Emirül Leys tarafından buralar fethedilerek İslam’la şereflenmesi sağlanmıştı.

Adım adım Şiraz’ı gezmeye başlıyoruz. İran’ın güney ucunda olan Hürmüz boğazına çok yakın, dağlar arasında vahayı andıran Şiraz’da ilk durağımız Sadi Şirazi’nin mezarı oluyor. Geniş bir bahçe, çam ağacı ve havuzlar arasındaki Sadi Şirazi’nin mezarı bir çok yerden ziyaretçi ağırlıyor. Bostan ve Gülistan kitabı ile tanınan Sadi Şirazi yazdığı şiirlerle bugün bile ilgi odağı.

Müze ve türbede çekimler yapıyoruz. Türbenin altında su kaynağının şifalı olduğuna inanılıyor. Su kaynağında balıklar ziyaretçiler tarafından yemleniyor. Sadi Şirazi’nin kitaplarının satıldığı bölümde orijinal kitapların çekimlerini yapıyoruz.

ŞAH ÇERAĞ SARAYI

Şiraz’da bir çok ziyaret mekanları bulunuyor. Özellikle Şiiler için ziyaret mekanları, gösterişli minare ve kubbelerle süslenmiş. Şiraz’ın Şiiler için en kutsal yeri İmam Rıza’nın kardeşinin mezarının bulunması. Türbe gerçekten muhteşem. İranlı yetkililer türbede çekim yapmamıza izin veriyorlar. Türbede çekimler yapıyoruz. Muhteşem bir türbe.

Türbenin hemen bahçesinde İran-Irak Savaşlarının yıldönümü dolayısıyla savaşlarda kullanılan harp aletleri, tank ve topların sergilendiği bir alan kurulmuş. Ayrıca savaşlarda ölen İranlı askerlerin posterleri, büyük afişler, savaş malzemelerinin sergilendiği standlar kurulmuş. İranlı çocuklar ve gençlerin ziyaret ettiği bu sergide duygulu anlar yaşanıyor. Çocuklar tank ve topların üstünde ellerinde silahla poz veriyorlar. Askeri üniformalar da giyen çocukların savaşın ne anlama geldiğini bilmeden savaş aletleriyle oynaması, tank ve topların üstünde fotoğraflar çektirmesi savaş ve çocuk bir birine ne kadar zıt kelimeler olarak beynimize kazınıyor.

KERİMHAN KALASENDEYİZ

Bana göre Şiraz’ın en önemli tarihi eserlerinden birisi Kerim Han kalesi. Kerim Han, Şiraz’ı başkent yapmış hanlardan birisi. Kale desenleri, mimari tarzı ve avlusundaki havuzlu bahçe ile göz ve gönül ziyafeti sunuyor. Gacar Hanedanları tarafından yapılan bu kalenin içerisinde saraylar, paşa odalarında müzeler kurulmuş. Kale içinde tarihi belgesel görüntüler çekiyoruz. Şiraz’da Atik Ulu Cami, İran’ın en eski camilerinden birisi. İranlı rehberimize özel ricamız üzerine Atik Ulu Cami’ye geliyoruz.  Tarihi Hicri 281 yılına kadar giden caminin ancak dışarısından belgesel görüntü çekebiliyoruz.  Yapımını Emir Leys Safari tarafından yapılan caminin giriş kapısı ve kubbesindeki çiniler göz ve gönül ziyafeti sunuyor.

Şiraz’ın bir başka ziyaret merkezi ise Kuran Kapısı. Deylemiler döneminde yapılan Kur’an kapısı ihtişamı ile İran’daki İslam Medeniyetinin geçmişini yansıtıyor.

Şiraz’ın kalbinin attığı yer İrem Bağları. Yine İranlı rehberimiz yaptığımız özel rica ile İrem bağlarına geliyoruz. Tarihi Selçuklulara kadar giden İrem Bağı onlarca dönüm alan üzerine kurulmuş, 700 çeşit bitki ve ağaç türü ile süslenmiş, havuzlar, fıskiyeler ve su kanallarıyla göz ve gönül ziyafeti sunan Gacar hanedanlığı döneminden kalan İrem Bağı köşkü ile ziyaretçilerine mutlu anlar yaşatıyor. Köşkün dış cephesindeki çini süslemelerde Yusuf ve Züleyha, Ferhat ile Şirin tasvirleri yapılmış. İrem Bağı gerçekten Şiraz’da görülmeye değer, satırlarla anlatılmaz muhteşem bir eser.

 Tarihi Şiraz Çarşısında Şiraz’a özgü yemeğimizi yerken motosikletleriyle İran’ı gezen 2 Türk gezginle de söyleşi yapıyoruz. Şiraz Havalimanından akşam saatlerinde İran’ın Horasan eyaletinin başkenti Meşhed’e gitmek üzere uçakla yola çıkıyoruz. Bir buçuk saatlik uçak yolculuğu ile Meşhed’e geliyoruz. YARIN İRANIN KALBİNİN ATTIĞI İMAM RIZA HAZRETLERİNİN TÜRBESİNDEYİZ.

Yavuz Sultan Selim’den Şah İsmail’e İran

ran hemen yanı başımızda. İranla ilgili yaptığım araştırma ve gezi notlarım suz okuyucularımdan büyük ilgi gördü. Bugün sizlere Pers medeniyetine başkentlik yapan Şiraz kentindeki gezi notlarımı anlatacaktım. Hafızı Şirazi ve Şadi Şirazi’den bahsedecek. Ünlü İran Bağlarına götürecektim. İran – İrak Savaşın Müzesinde  gördüğüm acı manzarayı paylaşacaktım. Ancak bugün İran tarihinde önemli yeri olan Çaldıran Savaşları ile YYüzyıllardır tartışılan Yavuz Sultan Selim’den Şah İsmail’e İran konusunu işlemek istiyorum.

PRO. D. HALİL İNALCIK’A GÖRE İRAN

Geçtiğimiz hafta İran’daydım. İran’ı gezerek İran’daki Türk İslam Medeniyetinin izlerini sürdük.  Resmi dili Farsça olsa da 35 milyon Azeri Türk’ün Türkçe konuştuğu  İran’da belgesel çekerek tarihe not düşüp zamana noterlik ettik. “Türkler Orta Asya’dan Anadolu’ya İran koridorundan geçerek gelmişlerdir. İran’ı görmeden Anadolu’yu anlayamazsınız. Edebiyatımız, genel kültürümüz, mimarimiz İran’sız anlaşılamaz” diyor Halil İnalcık hoca.  Evet İran Türk tarihinde de çok önemli yeri olan bir bölge. İran’da Gazneliler ve Selçuklular çok önemli bir medeniyet kurarken Osmanlılar döneminde Yavuz sultan selim ve Şah İsmail arsında yaşanan olaylar tabiri caizse efsaneleşmiştir.  Osmanlıların doğu politikasına en çok önem veren Padişahlardan biri olan ve doğudaki sınırları öncelikli problem olarak kabul eden Yavuz Sultan Selim Çaldıran Savaşı ile İran’a girmiştir.

ÇALDIRAN SAVAŞI NEDEN ÇIKTI?

Sultan Selim tahta çıktığında Osmanlı İmparatorluğu sıkıntılı bir dönem yaşıyordu. Bu bunalımlı dönemin en büyük nedeni doğudaki Şii Safevi Devleti olarak kabul edilmekteydi. Safevi Devleti´nin ortadan kalkmasıyla Anadolu´daki Osmanlı egemenliği sağlamlaşacak ve doğudan gelebilecek tehditlere karşı dağlık Doğu Anadolu Osmanlı savunmasını güçlendirecekti. Yavuz Sultan Selim´in bir başka amacı da doğudaki bütün İslam devletlerini tek bir devlet çatısı altında birleştirmekti.

I. Selim, Safevilerle girilebilecek bir savaşa karşı hazırlıklar ve çalışmalar yaptı. Şah İsmail de aynı dönemde Safevilerin başında, Osmanlılara karşı bazı hazırlıklar sürdürüyordu.

Yavuz Sultan Selim bu amaçlarla, 1514 yılı baharında ordusuyla birlikte İran seferine çıkmıştır. Oğlu Süleyman´ı 50.000 kişilik kuvvetle Anadolu´da emniyet olarak bırakmıştır. Osmanlı kuvvetleri, Erzincan´dan Tebriz´e doğru yürüyüşlerine böylece başlamıştır.

Osmanlı ve Safevi ordularının ikisi de Türk ve Müslümandı. Sefer çok uzun sürmüş, ancak Safevi ve Osmanlı güçleri henüz karşılaşamamıştı. Osmanlı Ordusu´nda bazı güçlük ve kıtlıklar baş göstermeye başlamıştı. Bu sırada, orduda seferden geri dönme düşüncesinde olanlar da vardı. Yaşanan bazı olayları ve dillendirilen bazı rahatsızlıkları fark eden I. Selim, atına binerek askerlerine hitaben cesaret veren ve meydan okuyan bir konuşma yaptı. Geri dönmeye niyeti olmadığını söyleyen I. Selim, askerleri kışkırtanlarla hesaplaşmayı sefer sonrasına bıraktı. Osmanlı ve Safevi orduları Çaldıran Ovası´nda 2 Recep 920/23 Ağustos 1514 tarihinde karşılaştı. 24 Ağustos´ta gerçekleşen savaşta Osmanlı kuvvetleri zafer kazanırken, Safevi´ler bozguna uğramıştır.

5 yıl önceydi Van’ın Çaldıran ilçesine giderek çaldıran Savaşı’nın yapıldığı bölgenin belgeselini çekmiş, Çaldıran zafer anıtının yıkık ve perişan halini kamuoyu gündemine taşımıştım. Buzum bu yayınlarımızdan sonra çaldıran anıtı yeniden düzenlendi ve yeniden ziyarete açıldı. Ben Çaldıran zaferlerinden sonra İran’a gitmeyi, Şah İsmail’in Safavi Devletine Başkentlik yapan Tebriz’i görmek istedim. İran’a gittik ama Şah İsmail’in Başkenti Tebriz değil Çaldıran Zaferlerini kaybettikten sonra Şah İsmail’in oğlu Şah Abbas’a başkentlik yapan İsfahan’ı dün sizlere tanıttım. İnşallah en kısa sürede Tebriz’e de gideceğim.

Geçtiğimiz hafta ben de bu topraklarda araştırma yaparak çekimler yaptım.  Şah İsmail’in oğlu Şah Abbas’ın yaptırdığı tarihi meydanı ziyaret ettik. Daha önce de gezi notlarıyla sizlerle paylaşmıştım.

YAVUZ SULTAN SELİM SEMPOZYUMUNDA KONUŞACAĞIM

Gebze bugün de benim de katılacağım önemli bir sempozyuma  ev sahipliği yapacak.  Tarih Bilincinde Buluşanlar Derneği Gebze Şubesi “ Yavuz Sultan Selim Han ve Cihan hükümdarlığına giden yol” konulu bir sempozyum düzenleyecek . Yavuz Sultan Selim’i yıllarca Türk tarihinde yanlış anlatıldığına vurgu yapılacak. Sempozyumda Prof. Dr. Mehmet İpşirli, Prof. Dr. Abdülkadir Özcan, Prof. Dr. Remzi Kılıç, Prof. Dr. Ramazan Şeşel, Doç. Dr. Mustafa Alkan, Doç. Dr.  Orhan Koloğlu, Doç. Dr. Haşim Şahin, Yar. Doç. Dr. İsmail Altınöz, Araştırmacı Gazeteci Yazar Can Alp Güvenç, Araştırmacı Gazeteci Yazar Masum Yaşar Aydın ve Araştırmacı Gazeteci Yazar Harun Bostancı gibi önemli isimler katılacak.  Bu sempozyumda Yavuz Sultan Selim Han tüm yönleriyle ele alınacak.

Ben de gezip gördüğüm İran(ı, Pers Medeniyetini, İran’daki Horasan İslam medeniyetini, Horasan alim, evliya ve bilginlerini, Selçuklu Tarihini, İran’da devlet kuran Türk hanedanlarıyla ilgili yaptığım araştırmaları bugün sempozyuma katılanlara anlatmaya çalışacağım.

Şimdi sizleri gerek Yavuz Sultan selim ve gerekse Şah İsmail ve Çaldıran Zaferleriyle ilgili çeşitli kaynaklardan derlediğim ansiklopedik bilgileri www.gebzegazetesi.com.tr sitesinden paylaşacağım.

 

****

I. Selim

I. Selim, Yavuz Sultan Selim, Hâdim´ul-Harameyn´iş-Şerifeyn (Mekke ve Medine´nin Hizmetkârı) 9. Osmanlı padişahı, 74. İslam halifesi ve ilk Osmanlı halifesidir.

Babası II. Bayezid, annesi Gülbahar Hatun, eşi Ayşe Hafsa Sultan´dır. Tahtı devraldığında 2.375.000 km2 olan Osmanlı topraklarını sekiz yıl gibi kısa bir sürede 2,5 kat büyütmüş ve ölümünde imparatorluk topraklarının 1.702.000 km2´si Avrupa´da, 1.905.000 km2´si Asya´da, 2.905.000 km2´si Afrika´da olmak üzere toplam 6.557.000 km2´ye çıkarmıştır.[3] Padişahlığı döneminde Anadolu´da birlik sağlanmış; halifelik Abbasilerden Osmanlı Hanedanına geçmiştir. Ayrıca devrin en önemli iki ticaret yolu olan İpek ve Baharat Yolu´nu ele geçiren Osmanlı, bu sayede doğu ticaret yollarını tamamen kontrolü altına almıştır.

Selim, tahta babası II. Bayezid´e karşı darbe yaparak çıkmıştır. Şehzade Selim, tahta çıkmadan önce vali olarak Trabzon´da görev yapmıştır. Yavuz Sultan Selim´e kızını vermiş olan Kırım Hanı Mengli Giray, ona askeri destek sağlayarak tahta geçmesine yardım etmiştir. 1512´de tahta çıkan Sultan Selim, Eylül 1520´de şarbon hastalığına bağlı olarak Aslan Pençesi (Şirpençe) denilen bir çıban yüzünden henüz 49 yaşında iken vefat etmiştir.

Padişahlık öncesi I. Selim

Sert mizacından dolayı Yavuz ve şehzâdeliğinden beri Selim Şah olarak anılan Sultan Selim, hicri 875/rumi 10 Eylül 1470 tarihinde babası Şehzade Bayezid´ın sancakbeyliği görevi nedeniyle Amasya´da dünyaya geldi. Babası II. Bayezid, annesi ise kimi kaynaklara göre Dulkadiroğulları Beyi Alaüddeyle Bozkurt Bey´in kızı Gülbahar Hatun[6], bazılarına göre Dulkadiroğulları Beyi Alaüddeyle Bozkurt Bey´in kızı Ayşe Hatun[7], bazı kaynaklara göre ise Zulkadiroğlu Alâüddevle´nin kızı Ayşe Hâtun´dur[8]. Osmanlı´nın, daha küçük yaşlarda devlet tecrübesi kazanması için şehzadeleri sancaklara gönderme gereği Şehzade Selim de Trabzon´a vali olarak atandı.

Trabzon valiliği

Fatih Sultan Mehmed zamanında, Sivas Vilâyetinin Amasya Sancağında, büyük oğlu Şehzade Bayezid (sonradan II. Bayezid) Sancakbeyi iken; yine Sivas Vilayetine bağlı Trabzon Sancağında da Şehzâde Bâyezid’in en büyük oğlu Abdullah, Sancakbeyi olarak bulunmaktadır. Trabzon’da İçkale Camii şadırvanında Sancakbeyi Abdullah’ın 875/1470 tarihli bir kitâbesi bulunmuştur. Şehzâde Abdullah’ın Trabzon Sancakbeyi olarak 886/1481 yılına kadar bu görevde kaldığı anlaşılmaktadır.

Trabzon´da Şehzâde Abdullah´tan sonra, Trabzon Sancakbeyi olan ikinci ve son şehzâde Yavuz Sultan Selim´dir. Fatih Sultan Mehmed’in vefâtı ile II. Bâyezid Han (1481-1512), Osmanlı Devleti tahtına pâdişâh olarak cülûs ettiği zaman, oğlu Şehzâde Selim’i 886/1481 yılında Trabzon Sancakbeyi olarak tayin etmişti. Şehzâde Selim, gemi ile Kefe’ye oğlu Süleyman´ın yanına gidişine kadar, 886-915/1481-1510 yılları arasında yaklaşık olarak 29 yıl, Trabzon’da valilik yapmıştır.

Valiliği sırasında devlet işleri yanında ilimle de uğraşmış ve alim Mevlana Abdülhalim Efendi´nin derslerini takip etmiştir[6]. Daha o zamanlarda Şehzade Selim, devletin bel kemiği Türkmenlerin devletten duyduğu memnnuniyetsizliği ve Safevi Devleti´ne yönelmelerini farketmiştir. Türkmenleri devlete bağlamak için Şehzade Selim, İstanbul yönetiminden izin almaksızın Gürcüler üzerine sefer yapmış ve bu seferlerin en önemlisi olan Kütayis seferinde Kars, Erzurum, Artvin illeri ile birçok yeri fethederek Osmanlı topraklarına katmıştır (1508). Hatta devlet töresine göre elde edilen ganimetin beşte birini beyt-ül mal´a katması gerekirken onu da mücahid Türkmenlere bırakmıştır

II. Bayezid´ın son seneleri ve şehzadeler meselesi

II. Bayezid´ın 8 oğlu olmuştu; oğulları yaş sırası ile Abdullah, Şehenşah, Alemşah, Ahmed, Korkud, Selim, Mehmed, Mahmud´dur. Ahmed, Korkud ve Selim dışındakiler babalarının sağlığında ölmüşlerdi. Selim Trabzon, Korkud Saruhan, Ahmed Amasya illerinde vali olarak görev yapıyordu. Selim´in oğlu Süleyman Kefe; Ahmed´in oğlu Bolu sancakbeyi olarak görev yapıyordu. Karaman valisi Şehzade Şehenşah´ın ölümü üzerine, Beyşehri´nde bulunan oğlu Mehmed Konya´ya tayin edildi; Şehzade Alemşah´ın oğlu Osman ise Çankırı sancakbeyi olarak görevdeydi. Şehzade Mahmud´un oğlu Orhan babasının Manisa´ya nakli ile Kastamonu beyliğine atanmış, Mahmud´un diğer oğlu Musa ise Sinop Beyi olmuştu. Şehzade Mahmud´un en küçük oğlu Emirhan ise, çok küçük olduğundan henüz ataması yapılmamıştı[14].

Şehzade Selim, Trabzon valiliği sırasında Türkmenlerin ve askeri başarıları münasebetiyle de yeniçerilerin desteğini arkasına almıştı. Ancak Osmanlı bürokrasisi, Şehzade Ahmet´in tahta çıkmasını desteklemekte idi[11]. Manisa sancağındaki Şehzade Korkut´un erkek çocuğu olmadığından tahta çıkma şansı az olarak görülmekteydi. Konya´daki Şehzade Şehenşah 2 Temmuz 1511´de -babasından 6 ay evvel- vefat ettiğinden taht kavgasına dahil olamamıştı.

Şehzade Selim, uzun zamandır kötü giden devlet işlerinden ötürü artık saltanatı terk edeceğini haber almıştı. Fatih Kanunnamesi´ne göre hükümdar olan şehzade diğer kardeşlerini öldürecekti; bunun için kardeşleri Korkud ve Ahmed´in hareketlerini yakından takip ediyordu. Selim saltanatı ele geçirmek için kardeşleri gibi o da hazırlık yapmış, kendi askerlerine ek olarak Kırım Hanı kuvvetlerinden de istifade etmiştir. Rumeli´ye geçtiğinde yanında Kırım Hanı´nın küçük oğlunun komutasında 350 kadar asker de vardı. Ayrıca taraftarları sayesinde Yeniçeri Ocağı´nın desteğini de elde etmişti.

Şehzade Selim´in oğlu Süleyman evvela Şarkı Karahisar´a tayin edilmiş, ancak Şehzade Ahmet´in kendisine yakınlığı sebebiyle itiraz ettiğinden Bolu´ya naklolunmuş, Şehzade Ahmed bu sefer de kendisi ile İstanbul arasında rakibi Selim´in oğlunun bulunmasını istemediğinden buna da itiraz etmiş ve bu itirazı da kabul edilmiştir. Bu defa da Şehzade Selim, oğlu Süleyman´a kendi sancağı olan Trabzon´a uzak yerlerden sancak gösterildiğinden bu yerlere karşı çıkmış ve oğlunun kendi yakınında olmasını ısrarla talep etmiş, Şarkı Karahisar yahut Kefe sancaklarından birinin verilmesini istemiştir. Tüm bunların sonucunda Süleyman Kefe sancağına atanmıştı.

Dönemin Kırım Hanı Mengli Giray

Kendisi İstanbul´a uzak olduğundan çabuk ve muntazam haber alamıyordu. Bu nedenle devlet merkezine yakın bir yere nakledilmek istiyordu. Bu maksada uygun olarak Rumeli´de bir sancak istedi ve hemen Kefe´den, Kırım´dan Tuna´ya doğru yürüdü; kendisine Trabzon´a ilaveten Kefe verildi ise de bunu kabul etmedi. Şehzade Selim´e nasihat vermesi amacıyla ulemadan kişiler yollansa da Selim bunları geri çevirdi; Anadolu´da nereyi istersen verelim önerisi gelse de istediği gibi bir cevap alamayınca derhal Kırım Hanı´ndan aldığı kuvvetle Silistre yoluyla Rumeli´ye (Balkanlar´a) geldi. Ulemalar tekrar yollansa da, Selim buna da kesin olarak red cevabı vermiştir. Ayrıca Şehzade Selim bu hareketinden önce, Şehzade Korkud da babasından izin almaksızın Antalya´dan kalkıp Manisa´ya gitmişti. Bu hareketleri doğru bulmayan Şehzade Ahmed; babası II. Bayezid´dan Korkud ve Selim´i öldürtmek için izin istemiş ise de Bayezid bunu kabul etmemiştir.

Şehzade Selim´in Rumeli´ye geçişi İstanbul´da duyulunca, Selim üzerine asker sevkedilmesi gündeme gelmişti. Bunu haber alan Selim asi olmadığını, babasına saygılarını arzetmek için geldiğini beyan etmiş ve kendisine nasihat için babası tarafından yollanan elçiye itibar etmiş, bunun üzerine İstanbul´a dönen elçi şehzadenin babasının elini öpmek için geldiğini söylemiştir. Selim karşıtları bu oyunu kabul etmeyerek Selim´in üzerine Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa´yı göndermişler, ancak Hasan Paşa savaşmaksızın Edirne´ye dönmüştür. Bunun üzerine padişah II. Bayezid bizzat Selim´e karşı harekete geçmiştir.

Padişah Bayezid yaşlı olduğundan arabayla hareket etmiş ve Çukurçayır´da Selim´in ordugahının karşısına gelmişti. Selim karşı taraftan taaruz olmadıkça, kesinlikle saldırılmamasını emretmiştir. Bayezid´e binmiş olduğu arabanın penceresinden elini öpmeye gelen oğlunun kuvvetleri gösterilince Bayezid duygulanmış, Rumeli akıncı ve sancakbeylerinin de etkisiyle, savaştan vazgeçilerek taraflar arasında bir anlaşma yapılmıştır. Buna göre; veliaht yapılacağı dedikoduları olan Şehzade Ahmed´in veliaht yapılmayacağı temin edildi ve Bayezid tarafından şehzadelerinden hiçbirini diğerine tercih edip veliaht yapmayacağına dair ahidname yazdırıldı. Ayrıca Selim´e Rumeli´den istediği Semendire Sancağı verilmiş, bununla beraber bu sancağa Alacahisar ve İzvorvik Sancakları da ilave edilmiştir. Bu gelişmeler üzerine Şehzade Ahmed babasına yazdığı mektupta; Selim´in askeriyle padişah babasının üzerine yürüdüğünü, buna rağmen 3 sancak ve buna ek olarak 500.000 akçe verilmesini eleştirmiş; sadece 3 sancak olsa da bunun Rumeli´nin tamamen verilmesi demek olduğunu, hükümdarlığına sadece bir hutbe ve bir de sikke kaldığını; hâlbuki kendisinin babasını asla incitmediğini de belirtmiştir. Ayrıca babası sağ oldukça saltanatta kesinlikle gözü olmadığını ancak asi kardeşi üzerine gitmesine izin verilmesini istemiştir. Böylece, veliaht tayini işini de önleyen Selim, komutasındaki askerlerle Semendire´ye gitmeyip, Eski Zağra ve Filibe taraflarında kalmış ve Semendire´ye bir vekil gönderdi.

Tahta çıkışı Baba-oğul mücadelesi

Şehzade Selim, Semendire´ye gitmeyip yolda oyalanırken, merkezden sancağa gitmesi emredilirken; Şahkulu meselesinin sonuçlanmasını beklediğini arz ediyordu. Sonuçta Şahkulu ile savaşılmış, bu savaşta Veziriazam Hadım Ali Paşa hayatını kaybetmişti. Şehzade Ahmed ise asileri takip etmek yerine Amasya´ya dönmesi, askerlerin Ahmed´e olan desteğini azalmıştı. Hadım Ali Paşa´nın vefat ettiğini öğrenen Beyazid, yine aynı zamanlarda Karaman Valisi oğlu Şehzade Şehenşah´ın da ölüm haberini de alınca; saltanattan kati surette çekilmeye karar verdi. Devlet ileri gelenlerini davet edip görüştü ve çoğunluk Şehzade Ahmed´in hükümdar olmasını destekledi. Hadım Ali Paşa´nın yerine veziriazam olan Hersekzade Ahmed Paşa, bu karara katılmadı; padişahın çekilmemesi, Şehzade Selim´in Semendire´de kalması, Şehzade Ahmed´in ise Karaman eyaletine nakledilmesi gerektiğini savunsa da başta padişah olmak üzere çoğunluk Şehzade Ahmed´in hükümdar olmasını istediğinden kendisine haber gönderdi. Karar verildikten sonra padişah Bayezid, Rumeli beylerini çağırarak onlardan Şehzade Ahmed´e itiraz etmeyeceklerine dair söz aldı. Rumeli beyleri gibi Selim´i destekleyen yeniçeriler ise Ahmed´in hükümdarlığını önlemek için “Senin sağlığında biz başkasını padişah istemeyiz” diye teminat vermişti. Filibe´de bulunan Şehzade Selim ise tüm bunları adamları vasıtasıyla öğreniyordu.

Bayezid´ın verdiği ahidname´ye uymadığını anlayan Şehzade Selim, 40.000 kişilik kuvvetle, Çorlu´da babasının bulunan kuvvetlerinin olduğu ovaya girdi. Ağustos 1511 tarihinde vuku bulan savaş sonunda Selim kuvvetleri bozuldu. Şehzade takip edenlerin elinden zorla kurtularak Karadeniz sahiline geldi ve kendisine katılanlarla İğne Ada (İnada)´dan gemiyle Kefe´ye gitti. Selim´in bu mağlubiyeti üzerine, Ahmed´e derhal İstanbul´a gelmesi yazıldı.

Veziriazam Hersekzade, daha önce verilen ahidnameye sadık kalınması, hiçbirinin bir diğerine tercih edilmemesini savundu. Ayrıca askerin Selim´den taraf olduğunu, Kapıkulu Ocakları´nın Ahmed tarafına çevirdikten sonra saltanatı terketmesini ve Ahmed´i İstanbul´a getirtmeyerek Karaman´da alıkoymasını padişaha arz ettiyse de bu sözü dinlenmedi. Şehzade Ahmed İstanbul´a vardığının ertesi günü padişah ilan edildi.

Yeniçerilerin ayaklanması ve Sultan Selim´in cülusü

Şehzade Ahmed´in hükümdarlığını tanımayan yeniçeriler, bununla kalmayıp içlerinde devlet ileri gelenlerinin evlerinin de olduğu birçok evi talan etti. Yeniçeriler, Selim´e sadakat göstererek onun gelmesi ve veliaht olması gerektiğinde ısrar etti. Bunu haber alan Ahmed Anadolu´ya döndü. Selim karşıtları bunun üzerine Şehzade Korkud´u hükümdar yapma düşüncesiyle kendisini acele İstanbul´a davet ettiklerine dair haber yolladılar. Bunun üzerine İstanbul´a gelen Korkud´a yeniçeriler hürmet gösterse de, Selim´den başkasını istemediklerini söylediler (Yenibahçe ayaklanması 6 Mart-24 Nisan 1512)[19]. Bu durum üzerine zor duruma düşen ve artık hükmü ve nüfuzu kalmayan Bayezid Selim´i İstanbul´a davet etti. Bayezid başlangıçta saltanattan çekilmeye yanaşmayarak Selim´e, Şah İsmail üzerine yapılacak sefere Serdar tayin etmeyi teklif etsede; Selim ordunun başında hükümdarın bulunması gerektiğini söylerek bu teklifi reddetti. Bayezid oğlunun hükümdar olma isteği ve asker ile bazı devlet adamlarının Selim´den taraf olduğunu görünce saltanatı Selim´e terketti (Safer 918/Nisan 1512)[18][10]. Selim´in cülusu da 23 Mayıs´ta gerçekleştirilmiştir.

Bayezid tahttan çekilip istirahat edeceği Dimetoka´ya gitmek üzere yola çıksa da Dimetoka´ya varamadan Çorlu civarında ansızın vefat etti. Bu konuda kayıtlar Bayezid´ın; yolda giderken hastalandığından ya da ihtiyarlığından ötürü eceliyle öldüğünü söylese de, Tacü´t-Tevarih´te zehirlenmek suretiyle öldüğünden bahsedilmektedir. Ayrıca Şehzade Ahmed, Memlük Sultanı´na yazdığı mektupta babası Bayezid´ın hastalanarak vefat ettiği duyurulduktan sonra halk arasında vefatının kardeşi Selim tarafından yapıldığı görüşünün yaygın olduğunu yazmıştır.

Şehzadelerin bertaraf edilmesi ve taht kavgasının sonlandırılması

Selim´in Osmanlı tahtına oturması sorunlu olmuştur. Babası Bayezid başta olmak üzere devlet erkanınca müstakbel padişah olarak görülen Şehzade Ahmet, Yavuz´un iktidarı ele geçirmesini hazmedememiştir. Ahmet; Konya´da hükümdarlığını ilan etmekle kalmamış, 19 Haziran 1512´de oğlu Alaaddin´i göndererek Bursa´yı da ele geçirmiştir. Alaaddin, Bursa Subaşını öldürterek padişahlık alameti olan hutbeyi babası Şehzade Ahmet adına okutmuştur. Bu duruma karşılık Selim, 29 Temmuz 1512´de Bursa´ya geçerek Alaaddin´i şehri terke zorlamıştır. Bu olayın üzerine, Şehzade Ahmet taraftarı olan ve onunla gizli iletişimi de olan Sadrazam Koca Mustafa Paşa´yı idam ettiren Yavuz, 4. defa Hersekzade Ahmet Paşa´yı sadrazamlığa getirmiştir. Yavuz, sorun çıkarmaması için; Saruhan valisi iken ölen Şehzade Mahmut´un oğulları Kastamonu Beyi Orhan (1494-1512), Emirhan (Emirhan henüz küçük olduğundan sancakbeyliğine yollanmamıştı) ve Sinop Beyi Musa (1490-1512)´yı; Şehzade Alemşah´ın oğlu Çankırı Beyi Osman´ı ve Şehzade Şehenşah´ın oğlu babasının ölümü üzerine Konya´ya tayin edilen Mehmet Bey´i ortadan kaldırtmıştır.

Selim´in padişahlığını tanıyan öz ağabeyi Şehzade Korkut bunun üzerine Saruhan Sancakbeyliği´ne tâyin edilmiştir. Yavuz Sultan Selim, öz ağabeyinin fikrini öğrenmek için, bazı devlet adamlarının ağzından padişah olmasını arzu eder tarzda mektuplar yazdırmış, Şehzade Korkut’un, mektuplara müspet cevaplar vermesi üzerine Manisa kuşatılmıştır. 1513´te Bergama yakınlarında yakalanmıştır. Ardından Sultan Selim, ağabeyini 9 Mart 1513´te yay kirişiyle boğdurtmuştur.[23]

Yavuz´un yanındaki devlet adamlarının lisanından yazılan Ahmed´e mektuplar yazılarak, şehzadelerin ve veziriazam Koca Mustafa Paşa´nın öldürülmesinden ve kendilerinin zor durumda olduğundan şikayet etmişler ve Şehzade Ahmet´i ilk çarpışmada kendisine iltihak edeceklerine inandırmışlardı. Bunun üzerine Ahmed Bursa üzerine yürümüş fakat Yenişehir Ovası´nda yapılan mücadeleyi kaybetmiştir. Daha sonra esir edilen Ahmet de Kapıcıbaşı Sinan Ağa´ya boğdurtturulmuştur. Devlete isyan suçunun had cezası olarak idam olunan Şehzade Ahmet, böylece 38 gün önce idam edilen kardeşi Şehzade Korkut´la aynı kaderi paylaşmıştır. Bu yolla Selim tahtın tek hakimi konumuna gelmiştir (Şevval 918/Ocak 1514). Sadece Şehzade Ahmed´in Kasım adındaki oğlu Memlüklere iltica etmiş ve Murad adındaki diğer oğlu ise Şah İsmail´in yanında bir süre kalmıştır. Murad, İran´da sancakbeyi derecesinde bir hizmette iken vefat etmiştir

İran Seferi

Sultan Selim tahta çıktığında Osmanlı İmparatorluğu sıkıntılı bir dönem yaşıyordu. Bu bunalımlı dönemin en büyük nedeni doğudaki Şii Safevi Devleti olarak kabul edilmekteydi. Safevi Devleti´nin ortadan kalkmasıyla Anadolu´daki Osmanlı egemenliği sağlamlaşacak ve doğudan gelebilecek tehditlere karşı dağlık Doğu Anadolu Osmanlı savunmasını güçlendirecekti. Yavuz Sultan Selim´in bir başka amacı da doğudaki bütün İslam devletlerini tek bir devlet çatısı altında birleştirmekti.

I. Selim, Safevilerle girilebilecek bir savaşa karşı hazırlıklar ve çalışmalar yaptı. Şah İsmail de aynı dönemde Safevilerin başında, Osmanlılara karşı bazı hazırlıklar sürdürüyordu.

Yavuz Sultan Selim bu amaçlarla, 1514 yılı baharında ordusuyla birlikte İran seferine çıkmıştır. Oğlu Süleyman´ı 50.000 kişilik kuvvetle Anadolu´da emniyet olarak bırakmıştır. Osmanlı kuvvetleri, Erzincan´dan Tebriz´e doğru yürüyüşlerine böylece başlamıştır.

Osmanlı ve Safevi ordularının ikisi de Türk ve Müslümandı. Sefer çok uzun sürmüş, ancak Safevi ve Osmanlı güçleri henüz karşılaşamamıştı. Osmanlı Ordusu´nda bazı güçlük ve kıtlıklar baş göstermeye başlamıştı. Bu sırada, orduda seferden geri dönme düşüncesinde olanlar da vardı. Yaşanan bazı olayları ve dillendirilen bazı rahatsızlıkları fark eden I. Selim, atına binerek askerlerine hitaben cesaret veren ve meydan okuyan bir konuşma yaptı. Geri dönmeye niyeti olmadığını söyleyen I. Selim, askerleri kışkırtanlarla hesaplaşmayı sefer sonrasına bıraktı. Osmanlı ve Safevi orduları Çaldıran Ovası´nda 2 Recep 920/23 Ağustos 1514 tarihinde karşılaştı. Osmanlı Ordusu´nun yaya kuvvetleri daha çok olmasına karşın, Safevi Ordusu´nun süvarileri fazlaydı. Ancak Safevi Ordusu´nda top yoktu; buna karşın Osmanlı´da topçu kuvvetleri bulunuyordu[. I. Süleyman döneminde hazırlanmış olan Şükri-i Bitlisi´nin Selimnâme adlı eserinde; Safevi askerleri, kırmızı çubuğa dolanmış sarıklar, miğfer ve zırhla; Osmanlı Ordusu ise önde tüfek ve mızraklı dört yeniçeriyle zırhsız ve miğfersiz olarak resmedilmiştir. 24 Ağustos´ta gerçekleşen savaşta Osmanlı kuvvetleri zafer kazanırken, Safevi´ler bozguna uğramıştır. Savaşın kazanılmasında Osmanlı ordusunda ateşli silahların olması belileyici olmuştur. Bu durum Safevîlerle sürekli mücadele halinde olan Özbeklerin de menfaatlerine olmuştur. Zaten daha önce Özbekler ile Osmanlılar arasında siyasi ilişkiler güçlenmiş ve ortak düşman Safevilere karşı müttefiklik kurulmuştu.

Sekümname´de Çaldıran Muharebesi (1525)

Muharebe, Osmanlıların lehine sonuçlandı. Muharebede yaralanan ve atından düşen Şah İsmail, askerlerinden birinin atını ona vermesi ile savaş alanından kaçtı.[36] I. Selim yoluna devam ederek Tebriz´e girdi, bu olayı müteakip şehirdeki birçok sanatçı ve ilim adamı İstanbul´a gönderildi. Yaşadığı ağır yenilginin ardından Şah İsmail eski saygınlığını yitirdi. Bu sayede Doğu Anadolu´da Osmanlılar için bir tehlike kalmadı. Çaldıran Zaferi´nden sonra, Erzincan, Bayburt kesin olarak Osmanlı hakimiyetine geçti.

15 Eylül 1514´te Tebriz´den Karabağ´a hareket eden Yavuz kışı orada geçirip, baharda İran´ı tümüyle almayı amaçlasa da şartlar müsait olmadığı için Amasya´ya gitmişti. Bundan önce Nahçivan´da iken askerlerin bazı köy evlerini yakmalarını vesile ederek, askeri kontrol etmede ihmalkâr oldukları söylemişti. Bu nedenden ötürü veziriazam Hersekzade Ahmed Paşa ve ikinci vezir Dukakinoğlu Ahmet Paşa azledildi.

Kışı Amasya´da geçiren Sultan Selim, ilkbaharda tekrar İran seferine çıkacağı için top ve cephaneyi Şarkı Karahisar’da bırakmıştır. Selim, Amasya´da oturduğu sırada Dukakinoğlu Ahmed Paşa´yı veziriazam ve defterdar; Piri Mehmed Paşa´yı da üçüncü vezir ilan etti. Ancak Dukakinoğlu´nun veziriazam olmasından 2 ay sonra, yine devlet adamlarının kışkırtmasıyla Muharrem 921/Şubat 1515 tarihinde yeniçeri ayaklanması oldu. Bunun üzerine Yavuz Sultan Selim ayaklanma sebebini araştırmış, sonuçta askeri ayaklanmaya teşvik ettiği ve ayrıca Dulkadiroğlu´yla ittifakı olup mektuplaştığı anlaşılan Sadrazam Dukakinoğlu Ahmet Paşa idam edilmiştir. Bu olay üzerine Selim bir süre veziriazamlığa kimseyi tayin etmemiştir.

I. Selim, askerin vaziyeti sebebiyle İran üzerine tekrar sefer yapılamayacağından, emniyet sağlamak amacıyla doğu ve güney sınırlarına ait bazı yerleri ele geçirilmesi gerektiğine karar verdi.

Doğu ve güney sınırlarındaki önemli kale ve şehirlerin fethi

Sultan Selim öncelikle Kemah kalesini de alarak işe başlamıştır. Ardından İran Seferi sırasında, Şah´a karşı savaşa katılması istenen, buna karşın Safevi ve Mısır Memlüklerine yardımda bulunan, ayrıca kendisine bağlı bazı aşiret reisleri de Osmanlı zahire kollarını vurduran Dulkadiroğlu Alaüddevle’nin üzerine gidilmesine karar vermiştir. Dulkadiroğulları Beyliği´nin üzerine Şehsüvaroğlu Ali Bey yollanmış, 12 Haziran 1515´de kazanılan Turnadağ zaferi ile de beylik toprakları Osmanlı´ya geçmiştir.

Safevi Devleti´nin batı sınırındaki şehir ve kalelerden en önemlilerinden biri olan Diyarbakır´ın da alınmasına karar veren Sultan Selim, Osmanlı Devleti´ne gelmiş olan bilimadamı İdris-i Bitlisi vasıtasıyla bu şehri sulh yoluyla almaya çalışmış ve bunda da başarılı olmuştur. Diğer taraftan yine İdris-i Bitlisi´nin yardımıyla Mardin de Osmanlı topraklarına katılmıştır. Böylelikle Urmiye, İtak, İmadiye, Siirt, Eğil, Hasankeyf, Palu, Bitlis, Hizran, Meyyafarikin ve Cizre; Osmanlı hâkimiyetine girmiştir. Bu tarihlerde Memlük Devletine tabi olan Ramazanoğulları Beyliği´nin başında Mahmud Bey bulunuyordu. Bu zaferlerden sonra Osmanlı´yla yakınlaşan Mahmud Bey´i Memlük Devleti azletmiş, bunun üzerine Mahmud Bey de Yavuz Sultan Selim´e tabiiyetini resmen arzetmiştir. Ramazanoğulları Beyliği kendiliğinden teslim olup Osmanlı´ya tabii olmasıyla Anadolu´da birlik sağlanmıştır.

Mısır Seferi

Mercidabık Savaşı

Osmanlılar ile Memlüklüler arasında, Fatih Sultan Mehmet devrinden beri süregelen anlaşmazlıklar bulunsa da İran Seferi, Memlük ve Safevilerin ittifak yapmalarına neden olmuştur. Ayrıca Yavuz´un Safeviler´e karşı sefere çıktığını haber alan Memlük Sultanı ordusunu Osmanlı sınırına kaydırmıştı. Yavuz Sultan Selim döneminde, Dulkadiroğlu Beyliği´ne son verilmesi, Osmanlılar ile Memlüklüler arasındaki mevcut gerginliği daha da arttırdı. 1516 yılında Sadrazam Hadim Sinan Paşa komutasındaki Osmanlı ordusunun Suriye’den geçmesine Memlüklerin izin vermemesi üzerine, Yavuz Sultan Selim 5 Haziran 1516´da Mısır seferine çıkmış, 27 Temmuz günü Osmanlı Ordusu Mısır sınırına dayanmıştır. Memlük Sultanlığına bağlı Antep (18 Ağustos 1516) ve Besni (19 Ağustos 1516) kaleleri birer gün arayla teslim olmuştur. Ancak ,asıl savaş 24 Ağustos 1516´da Halep yakınlarında Mercidabık´ta gerçekleşmiş, Memlük Ordusu Osmanlıların ezici top ateşi karşısında fazla dayanamamıştır. Savaş sonunda yaşlı Memlük Sultanı Kansu Gavri atından düşerek ölmüştür. Bu sefer sonucunda Osmanlı´nın sınırları 5.200.000 km2´ye çıkmıştır.

Ridaniye Savaşı

28 Ağustos 1516´da Halep´e giren Yavuz Sultan Selim hiçbir direnmeyle karşılaşmadan şehri teslim almıştır. Hama (19 Eylül 1516), Humus (21 Eylül 1516) ve Şam (27 Eylül 1516) aynı şekilde teslim olurken, Lübnan emirleri de Osmanlı hakimiyetini kabul etmiştir. 21 Aralık, 1516´da Sadrıazam Sinan Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu Han Yunus Şavasında Canberdi Gazali´yi yenmiş, böylece Filistin yolu açılmıştır.

Yoluna devam eden Yavuz 30 Aralık 1516´da Kudüs´e girmiş ve Kudus´deki kutsal yerleri ziyaret etmiştir. Osmanlı ordusu 2 Ocak 1517´de Gazze´ye girmiştir. Mercidabık Savaşı´ndan sonra Memlük Devleti´nin başına geçen Tomanbay; Osmanlı hakimiyetini kabul etmediği gibi barış teklifi için gelen Osmanlı elçisini de öldürmüştür. Tumanbay, Venediklilerden top ve silah alarak Ridaniye´de kuvvetli bir savunma hattı kurmuştur. Yavuz Sultan Selim, ordusuyla birlikte Sina Çölü´nü 5 gün içinde şimdiki tank hızıyla (11 Ocak-16 Ocak) geçerek, Ridaniye´de Memlük Ordusu ile karşılaşmıştır. Hemen sâhil yolunu bırakıp güneye şinâ çölüne doğru yönelip, hızla yol alıp Memlük Ordusu´na, El-Mukaddam Dağı´nın etrafını dolaşarak güneyden saldıran Yavuz Sultan Selim, bu manevra sayesinde Memlük Ordusu´nun yönleri sabit olan toplarını etkisiz hale getirmiştir.

Memlük Sultanı Tumanbay çok büyük çabalarla yaptığı savaş hazırlıklarına rağmen 22 Ocak günü Ridaniye Savaşı´ni kaybetmekte olduğunu anlayınca en cesur askerleri ile bir birlik kurup Osmanlı komut merkezine bir baskın düzenledi. Sultan Selim´in otağı sandığı Veziriazam´ın çadırına girdi ve Veziriazam Hadim Sinan Paşa öldürüldü. Bu suiskast baskınınında istenen hedefi bulamaması sonucu, Tumanbey savaş alanından kaçtı. Böylece 22 Ocak 1517´de Ridaniye Zaferi kazanılmış oldu. Fakat bu savaş çok zayiatlı geçmiş ve her iki taraf da 25.000 kadar asker kaybetmiştir.

24 Ocak 1517´de Kahire alınmıştır. 4 Şubat 1517´de Yavuz törenle Kahire´ye girmiş ve Mısır Memlükleri´ne bağlı Abbasi halifeliğine son vermiştir.

Mısır Seferi sonrası

Kahire´yi hiç zayiat ve şehrin sosyal ve ekonomik hayatına zarar vermeden eline geçirmek niyetiyle 25 Ocak´ta Sultan Selim direniş göstermeden teslim olan bütün Memlûklülerin affedileceğini ilan etti. Fakat Tumanbay ve ona yakın Memlûklü komutanları gerilla tipi direniş organize etmeye başladılar ve bu nedenle Kahire ancak üç gün süren çok şiddetli savaştan sonra ele geçti ve şehir kısmen yıkıldı ve binlerce kişi öldü. 4 Şubat 1517´de Yavuz törenle Kahire´ye girdi ve “Yusuf Nebi Tahtı”na oturdu. Memluklular Nil deltasında ve Yukarı Mısır´da direnişe devam ettiler. Fakat fazla zaman geçmeden Osmanlı güçleri bu direniş merkezlerini elimine edip Tumanbey´i yakalamayı başardılar. 13 Nisan 1517´de Tumanbey Kahire kale kapısında asılarak idam edildi. Bu zaferle birlikte Memlük Devleti yıkılmış, toprakları Osmanlı egemenliğine girmiştir.

Bu seferde çok büyük ganimet elde edilmişti ve Mısır´daki Osmanlı ordusu erzak ve muhimmat gerektiriyordu. Sultan Selim İstanbul´a gemi ile haber göndererek 80 parça kadar gemi ve 20 parça kadırgadan oluşan bir filonun İstanbul´dan acele gönderilmesini istedi. Bu sırada İstanbul çok şiddetli bir kış geçirmekte idi; Haliç donmuştu ve İstanbul kaymakamı (muhafızı) Piri Paşa hemen istenilen filoyu gönderemedi. Hâlbuki tersanede çok sayıda yeni gemi, özellikle 6 top gemisi ve 5 at gemisi yapılmış hazır bekliyordu. Top gemileri o zamana kadar Tersane´de yapılan gemilerin en büyüklerinden olup her birine yirmi yedişer vukiyye demür atar darbezen topları yerleştirilmişti. Destek filosu ancak 26 Mart´ta İstanbul´dan yol almaya başladı. İskenderiye limanına ulaşan filo orada Sultan Selim için çok görkemli bir donanma gösterisi sergilediler. Ele geçen hazineler ve ganimet malları bu filoya yüklenerek 15 Temmuz´da İstanbul´a gönderildi

Mısır Seferi sonunda Suriye, Filistin ve Mısır, Osmanlı hakimiyetine girmiştir. Ayrıca Hicaz ve yöresi de Osmanlı topraklarına katılmıştır. Doğu ticaret yolları tamamen Osmanlıların eline geçmiştir. Elde edilen ganimetler ve alınan vergilerle Osmanlı Hazinesi dolmuştur. 6 Temmuz 1517´de Kutsal Emanetler Osmanlı eline geçmiştir. Ayrıca Kıbrıs´taki Venedikliler Memlükler´e verdikleri vergiyi Osmanlılar´a ödemeye başlamıştır

Mısır´ın alınmasıyla Baharat Yolu da Osmanlı kontrolüne geçmiştir. Devrin en önemli iki ticaret yolu İpek ve Baharat Yolu´nu ele geçiren Osmanlı bu sayede Avrupa ülkeleri, ekonomik yönden Osmanlılara bağımlı duruma gelmiştir. Ancak Ümit Burnu´nun keşfi nedeniyle bu avantaj uzun süre kullanılamamıştır

Bunlara ek olarak, Mısır´ın Osmanlı hakimiyetine girmesi ve Tomanbay´ın ölümünden sonra; Yavuz Sultan Selim, Kansu Gavri´nin kendisine rakip olarak çıkardığı kardeşi Ahmed´in oğlu Kasım´ı ele geçirtmiş ve öldürtmüştür.