Dünyanın kalbi Kudüs

 İSMAİL KAHRAMAN’IN  KALEMİN’DEN  FİLİSTİN’DEN İSRAİLE DEVR-İ ALEM…

İsrail ve işgal  altındaki  Filistin’in  siyasi  başkentleri Kudüs-ü şerife bugüne kadar  3 kez  gitmek nasip oldu… refahİlk gidişim 1995 yılında  Mısır üzerinden  olmuş ve bir Cumartesi günü Telaviv’den  gelip  şöyle bir bakıp geçmiştim.  Kudüs’e ikinci gidişim 30 Eylül 2005 Cuma günü  oldu. Cuma günü  Mescid-i Aksa ve Kubbetüs Sahra’da belgesel çekmiştik. 3 Ocak 2009 tarihin’de  Mısır üzerinden Süveyş  kanalını geçerek Filistin’in Gazze  kentine  gitmek üzere  Refah sınır kapısına kadar gelmiş  ancak Filistin’e girememiştik..Bu kez  yine  dünyanın kalbinin attığı Kudüs’e gidiyoruz. 29 Ocak 2 Şubat 20014 tarihlerinde  Kudüs’te  olacağım. Bizler Kudüs’te  belgesel çekimleri yaparken  sizleri daha önce  hazırladığımız belgeselin senaryo metni ve gezi notları ile başbaşa bırakıyoruz.

Miraç Hadisesi ve Kudüs

Miraç hadisesinin yaşandığı Kudus’de ve mescidi aksa içinde  çektiğimiz belgeselin yayını  büyük  ilgi  gördü. Türk tv leri içinde ilk kez  Miraç’ın gerçekleştiği  Kubbet’üs Sahra’nın içini biz  ekranlara getirdik. Dinler ve peygamberler tarihinde Kudüs’ün çok  önemli yeri bulunmakta.

   Bu  yazımda sizleri  dünyanın  merkezi Kudüs’e götürmek istiyorum. Gelin birlikte Kudüs’ü  gezelim. Her taşında insanlık tarihinden izler bulduğumuz tarihi Kudüs şehrine girmeden önce doğu Kudüs’te kısa bir tur  atalım.. Sultan Süleyman caddesi eski Kudüs’ün simgelerinden biri. Her Kudüslünün hafızasında Selahaddin Eyyubi ismi büyük bir anlam ifade ediyor.

 Kudüs, insanlık tarihiyle başlayan dinlerin beşiği.. Kudüs, İnsanlık tarihiyle başlayan mübarek şehir. Kudüs, İslamiyetin Yahudiliğin ve Hristiyanlığın kutsal şehri. Kudüs, Müslümanların ilk kıblesi. Hz. Ibrahim, Ismail, Ishak, Yakup ve Yusuf, Hz. Davud, Süleyman, Musa, Harun, Isa ve son peygamber Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) ve adını bildiğimiz, bilemedigimiz daha nice peygamberin gelip geçtigi, mukaddes topraklar… Kudüs, dünyanın merkezi kabul edilen mukaddes, masum ve mahzun şehir..

* Kudüs, bir Peygamberler şehri

Kudüs, bir Peygamberler şehri. Peygamberler, Allah’ın mübarek kıldığı bu topraklarda görev yapmışlar.. Resulü sadece üç mescid için yolculuk sıkıntısına katlanılabileceğini buyurmuş. Bunlardan ilki Mekke’de, Kabe’nin yer aldığı Mescid-i Haram, ikincisi Medine’deki Mescid-i Nebevî ve üçüncüsü Mescid-i Aksa. Efendimizin Mirac yolculugundaki ilk durağı olması bakımından da Kudüs ve Mescid-i Aksa ayrıca büyük önem arz ediyor.

 Kudüs bize hiç de uzak değil. Elimizi uzattığımızda dokunabilecek kadar yakın.. Ancak ne yazık ki iç dünyamızdan o kadar uzaklaştırmışız ki bu mukaddes beldeyi. Bugün Kudüs mahzun, boynu bükük, Kudüs kanadı kırık, biçare. Kopuk ve bölünmüş hayatlar hüküm sürüyor burada.

Manevi tarihimizde önemli bir yere sahip mukaddes Kudüs yolcuğuna çıkıyoruz. Kudüs’e yaklaştığımızda bir heyecan sarıyor içimizi. Yavaş yavaş zaman tüneline girdiğimizi hissediyoruz. Kudüs bütün görkemi ve asaletiyle karşımızda. Bize göz kırpıyor. Dağlar taşlar dile geliyor ve tarihi sokaklarında dolaşırken Kudüs kimi zaman ihtişamlı kimi zaman hazin hayat hikayesini anlatıyor bizlere..

* Mukaddes belde Kudüs’ün 6000 yıllık geçmişi var.

Filistin ve eski adıyla Şam bölgesinde yer alan en büyük şehirlerden birisi olan Kudüs’ün tarihi hakkında araştırma yapıyoruz. Şehrin ne zaman kurulduğu kesin olarak bilinmiyor. Ancak tarihçiler bu mukaddes beldenin 6000 yıllık bir geçmişi olduğunu tahmin ediyor. Sahih islam kaynaklarına baş vurduğumuzda Kudüs’le ilgili şöyle bir hadisle karşılaşıyoruz: Ebu Zer el-Gifari hazretleri peygamberimize “Ey Allahın resulü dünyada ilk kurulan mescit hangisidir?” diye soruyor. Peygamber Efendimiz “mescidi haramdır” buyuruyor. Daha sonra hangisidir diye sorduğunda Efendimiz “Mescidi Aksadır” diye cevap veriyor. Ebu Zer (ra) aralarında kaç yıl vardır? diye soruyor. Resulü Ekrem 40 yıl diye cevap veriyor. Ve ekliyor: “namazı hangi camide idrak edersen onda namaz kıl fazilet ondadır.”

Böylesine kadim böylesine mukaddes bir belde olan Kudüs’ü ziyaret ediyoruz. Bir taraftan da tarihiyle ilgili araştırmamıza devam ediyoruz. Kudüs, tarih boyunca birçok devletin yönetimi altına girmiş. 7 defa el değiştirmiş. Bazı tarihi kaynaklara göre Arapların en eski kabilesi kabul edilen YABUSİLER milattan önce 5000 yıllarında bu şehri kurarak şehre YABUS adını vermişler. Milattan önce 1049 yılından itibaren şehir Yahudilerin eline geçmiş. Ve DAVUT ŞEHRİ olarak anılmaya başlanmış. Yahudileri şehirden çıkartan Farisiler, milattan önce 586 yılında şehre egemen olmuş. Milattan önce 332 yılında YUNANLILAR. Milattan önce 63 yılında da ROMALILAR şehirde hüküm sürmüş. Roma hükümdarı “Hadiryan” miladi üçüncü asırda şehre İLİYA KAPTULİNA Adını vermiş. Milattan sonra 330 yılından itibaren Kudüs Bizanslıların yönetiminde üç asır kalmış. Ancak hiçbir zaman islam medeniyetinde yaşadığı huzuru ve sükunu bulamamış.

Hicretin 14. yılı. Miladî 636 yılında Peygamber Efendimiz s.a.v’in alem-i bekaya irtihalinden dört yıl sonra İslâm orduları, Suriye, Irak, Filistin ve Mısır cephesinde zaferden zafere koşuyordu. İslâm devletinin kuzeye doğru sınırlarının genişlemesiyle birlikte Müslümanlar Filistin topraklarına yöneldiler. Hz. Ebu Bekir (r.a.) Filistin üzerine M. 633’te iki küçük birlik gönderdi. Bu birlikler önemli başarılar gösterdi. Daha sonra 634’te İslâm ordusunun Remle yakınlarında Bizans ordusuna karşı kazandığı zaferle Kudüs dışındaki bütün Filistin toprakları fethedildi. Nihayet Kudüs’ün fethi 638’de ikinci halife Hz. Ömer (r.a.) döneminde gerçekleşti. Bugün hz. Ömer’in bıraktığı izler hala sımsıcak..

*Hz. Ömer (r.a.) Kudüs Fermanı

Hz. Ömer (r.a.) Kudüs’e geldiğinde bu kapıdan yani yafa kapısından içeri girerek tam burada namaz kıldı ve namaz kıldığı yere bir camii inşa edildi. Bu cami Hz. Ömer Camii’dir. Harem-i Şerif’in dışında, 500 metre batıda yer alan Hz. Ömer camii bize Hz. Ömer’le ilgili çok manidar bir olayı da hatırlatıyor. Duygulanıyoruz. Ebu Ubeyde bin Cerrah komutasındaki İslâm orduları Kudüs’ü kuşatmış, şehrin düşeceğini anlayan patrik bir şartla teslim olabileceklerini belirtmişti. Anlaşmayı bizzat İslam ordusunun emiriyle gerçekleştirmek istiyordu. Ebu Ubeyde, “Emir benim. Buyurun şartları görüşelim.” deyince patrik “Hayır ordu komutanına değil, şehri bizzat devlet başkanınıza teslim edebilirim.” diye ısrar ediyordu. Bunu haber alan Hz. Ömer, Medine’de yerine Hz. Ali’yi vekil tayin edip yola çıkmıştı.

İki yolcu… Sadece bir binekleri var. Bineğe sırayla biniyorlar. Kudüs’e doğru ilerliyorlar. Biri efendi, diğeri köle… bu tepeye ulaşıyorlar. Hz. Ömer binekte, köle yürüyor. Efendi, nöbet sırasının bittiğini belirtmek için tekbir getiriyor. Tepe, hemen o gün, orada “Tekbir Dağı” adını alıyor ve hâlâ bu adla anılıyor. Binme sırası kölede… köle itiraz ediyor. “Köle bineğin üzerinde efendisi hayvanın yularını tutmuş vaziyette şehre girmek uygun olmaz. Bu da zaferimize gölge düşürür” diyor. Adalet timsali Hz. Ömer, “sıra seninse senindir” diyor. Hıristiyan halk, şehirlerini teslim almaya gelen devlet başkanını karşılamak üzere Şam Kapısında toplanıyor. Başlarında Patrik Sophronius… Halk, köleyi hayvanın üstünde görünce saygılarını sunmak üzere önünde secdeye kapanıyorlar. Köle, elindeki asa ile onlara dürtüyor “Yazıklar olsun size…” diye haykırıyor. Allah’tan başkasına secde edilmez.” Ve halka kendisinin köle, devlet başkanının yuları tutan kişi olduğunu söylüyor.

Patrik bir köşeye çekilip ağlamaya başlıyor. Hz. Ömer neden ağladığını soruyor. “Saltanatı kaybettiğim için mi ağladığımı zannediyorsun? Allah’a and olsun ki bunun için ağlamıyorum. Sırf sizin hakimiyetinizin sonsuza dek kesintisiz devam edeceğini anladığım için ağlıyorum. Zira zulmün hakimiyeti bir andır. Adaletin hakimiyeti ise kıyamete kadardır. Ben sizi fethedip geçen, sonra yıllar içinde kaybolup giden bir yönetim zannetmiştim.” diye cevap veriyor.

Evet bugün zulüm hakimiyetini sürdürüyor bu topraklarda.. Müslüman ve gayri Müslim halk, islamın adaletine hasret.. Kudüs sokaklarında dolaşırken Hz. Ömer’in fermanı kulaklarımızda çınlıyor. Kudüs’ü fethettiğinde yayınladığı ferman..

“Bismillahirrahmanirrahim. Bu, Allah’ın kulu, Müminlerin Emiri Ömer bin Hattab’in Ilya (Kudüs) halkına verdiği emandır. Bu emanı, canlarına, mallarına, kilise ve mabetlerine, hastalarına, sağlıklılarına ve sair halka vermiştir. Kiliseleri Müslümanlarca kullanılmayacak ve yıkılmayacaktır. Kiliseden ve arsasından, Hıristiyanların haçından ve mallarından hiçbir şey eksiltilmeyecektir. Din değiştirmeleri için baskı yapılmayacak, hiçbiri bu uğurda zorlanmayacaktır. Ilya’da onlarla birlikte hiçbir Yahudi oturmayacaktır. Ilya halkı Medain halkı gibi cizye verecektir. Buradan ayrılarak Rum’a (Bizans) ve Lusut’a (Lusus) gitmekte serbesttirler. Ayrılan kimsenin canı ve malı gideceği yere varıncaya kadar güvendedir. Şehirde kalanlar da güvendedirler. Ilya halkından mabetlerini ve haçlarını bırakıp mallarıyla birlikte Rum’a gitmek isteyenlerin canları, malları ve haçları gidecekleri yere varıncaya kadar güvencededir. Falan savaştan önce, orada oturan herhangi bir kimse de, dilerse Ilya halkı gibi cizye vermek şartıyla orada kalabilir, dilerse Rum’a da gidebilir. Allah’ın ahdi ve Resulü’nün, halifelerin ve müminlerin zimmeti, üzerlerine düşen cizyeyi verdikleri sürece burada yazıldığı şekildedir.”

hey gidi günler diyoruz. Nerden nereye? Bir zamanlar islam medeniyetiyle huzur ve refah içinde yaşayan Kudüs bugün inim inim inliyor. Çatışmalar, sürgünları, gözyaşları, bölünmüş hayatlar…

   *  Mescid-i Aksay’a yöneliyoruz

Bu hazin duygular içerisinde Mescid-i Aksay’a yöneliyoruz. mescidi-aksa2Her taşında insanlık tarihinden izler bulduğumuz tarihi Kudüs şehrine girmeden önce doğu Kudüs’te kısa bir tur yapıyoruz. Sultan Süleyman caddesi eski Kudüs’ün simgelerinden biri. Şam kapısından Zeytin Dağı’na giden caddenin adı. Kanuni’nin anısına Süleyman caddesi deniliyor. Doğu Kudüs’ün önemli caddelerinden biri de Selahaddin caddesi. Selahaddin Eyyubi’nin anısına bu isim verilmiş. Her Kudüslünün hafızasında Selahaddin Eyyubi ismi büyük bir anlam ifade ediyor.

Kudüs surlarından eski Kudüs’e girmek için Doğu Kudüs’ün en hareketli kapısı şam kapısına geliyoruz. Burası modern zamanların cıvıl cıvıl ortadoğulu havasını taşıyor hala. Seyyar satıcılar tezgahlarda sergilenen eşyalar.. Kapalı çarşılar ve dükkanlar. sokak ve caddeler adeta dinler geçidi gibi. Her dinden insanları görmek mümkün. Şam kapısı ve etrafı müslümanların yoğun olduğu bir bölge ve günün her saati farklı insan manzaralarıyla dolu. Bir kasetçi dükkanına giriyoruz. Arapça şarkılar bize eşlik ediyor. Kudüsle ilgili tarihi kitap ve belgeler satın alıyoruz.

Sergilediği malları satmaya çalışan bu insanlar aslında Kudüs’ün sosyo – ekonomik yapısını gösteriyor. Kalabalıkların arasında Şam kapısından giriyoruz. Bu kapıdan içeri girince gerçek Kudüs’e adım atmış oluyoruz. Dosdoğru ilerlediğimizde karşımıza Mescidi Aksa çıkıyor. Ama Mescidi Aksa’nın kapısına varmamız içeri girmemiz anlamına gelmiyor. Burada İsrail polisinden onay almamız gerek.

    *Şam kapısından tarihi Kudüs şehrine yolculuk

   Eski Kudüs’ün etrafını çepeçevre saran Osmanlı surları çıkıyor karşımıza.. Bu surların Mimarları surların dibinde yatıyor. Ve işte şehrin Kanuni döneminde yapılan kapıları. İşte Altın kapı.. İşte Davut kapısı.. Üzerinde altı gün savaşının kurşun izleri hala duruyor. Bu da hz. Ömer’in Kudüs’e girdiği kapı Yafa kapısı ve işte Şam kapısı.. Kudüs’teki Osmanlı kapılarının en görkemlisi..

   Kalabalıkların arasında şam kapısından giriyoruz. Bu kapıdan içeri girince gerçek kudüse adım atmış oluyoruz. Dosdoğru ilerlediğimizde karşımıza mescidi aksa çıkıyor. Ama mescidi aksanın kapısına varmamız içeri girmemiz anlamına gelmiyor. Burada israil polisinden onay almamız gerek.

   Kudüs’e hayat veren Mescidi Aksa’nın bahçesindeyiz

    Mescidi aksa’nın  bahçesine   adımımızı attığımızda zaman duruyor, bir anda 6000 yıllık tarihi bir geçmiş canlanıyor gözlerimizin önünde. Burası Ulul-Azm peygamberlerin hak ve hakikati insanlığa tebliğ ettiği mekanlar.. Burası Davut Peygamberin mührünü taşa vurduğu ve lahuti sesiyle ruhlara hayat üflediği kutsal topraklar. Kur’an’da bahsi geçen Süleyman peygamberin Belkıs’ın tahtını getirme hadisesi burada gerçekleşti. Yine burada Süleyman Peygamber ilk mabedi yaptı. İbrahim Aleyhisselam bu topraklardan geçti. Hz. isa burada kavmiyle mücadele etti.

     Mescidi Aksa’da kendinizi ayrı bir dünyada hissedersiniz. Dünyayla irtibatınız kesilir kendinizi bir mana aleminde bulursunuz.. Dünya coğrafyasında yaşayan iki milyara yakın müslüman bu mukaddes mekanı ziyaret etme arzusuyla yanıp tutuşur. Burası Harem’i Şerif.. Kudüs’te yaşayan tüm müslümanların buluşma yeri ayrıca.. Bir sığınak bir özgürlük alanı bir varlık göstergesi. Genç ihtiyar kadın erkek her yaştan Kudüslü burada toplanır. Kudüs’ün nabzı burada atıyor.

  Mescidi Aksa ve Kubbetüs Sahra’nın çevrelediği haremi şerifin içindeyiz. İslam aleminin en kutsal mabedlerinden Mescidi Aksa karşımızda duruyor… 6 Osmanlı padişahının sürekli yenileyerek ayakta tuttuğu bu yapının bu günkü kubbesi 1752 de 3. Osman döneminde yaptırılmış.

 *  Osmanlı “Mescid-i Aksa’ya 800 kişi hizmet ediyordu

   Seyyahların Piri Evliya Çelebi’nin meşhur Seyahatnemesini okuduğumuzda Mescid-i Aksa’yla ilgili şu bilgilere ulaşıyoruz. “Mescid-i Aksa’ya 800 kişi hizmet etmektedir. Bu muazzam teşkilatı, Osmanlı devletinin serveti sağlamış. Dört mezhebin birer hatibi ve imamı vardır. Elli müezzini bulunur. Sair hizmet erbabını ona göre kıyas ediniz.” Evliya çelebinin verdiği bu bilgiler Osmanlının bu mübarek mabede ne denli önem verdiğini bize gösteriyor.

   * …Ve  Mescid-i Aksa’dayız.

   İçeri giriyoruz. Mescidi Aksa’nın her köşesinde günün hemen her saatinde ders yapan vaaz dinleyen ibadet eden müslümanlara rastlıyoruz. Çocuklar da bu manevi atmosferden payını alıyor. Yarım yamalak Arapçamızla çocuklarla sohbet ediyoruz.

   Camiinin mimberi 1969 yılında Mescidi Aksa’ya düzenlenen saldırı sırasında yakılmış, yangında Selahaddin Eyyubi’den kalan ahşap minber kül olmuş. Onun yerine basit bir mimber yerleştirilmiş.

   Mescidi aksanın orijinal temelleri şimdiki caminin birkaç kat aldında. Süleyman peygamber dört bin yıl önce buraya muhteşem bir mabed yaptırmış. Bu mabedin temelleri üzerinde mescidi aksa yapılmış.

  * Mescidi Aksa’nın altında belgesel çekiyoruz

    Mescidi aksanın alt kısmındaki eski mescide iniyoruz. Buraya eski mescidi aksa diyorlar. mescidi-aksaZaman duruyor ve kendimizi bir anda binlerce yıl ötede hissediyoruz. Binlerce yıl önce konulan temel taş kolonlar yavaş yavaş erimeye başlamış. Osmanlılar döneminde Taş kolonların yıkılmaması için etrafı beton direklerle çevirilmiş.

İsrail hükumeti Yahudiler için kutsal sayılan Süleyman mabedininin temellerini bulmak için tüneller kazıyor. Mescidi aksanın altına doğru açılan tüneller bizi düşündürüyor.

İşte burası Peygamber efendimizin miraca çıkarken bütün peygamberlere namaz kıldırdığı yer.. camii görevlisiyle konuşuyoruz. Kadim mescitle ilgili önemli bilgiler veriyor bize.. Eski mescidi aksanın bir kısmı bugün kütüphane olarak kullanılıyor.

   * Mescidi Aksa’yla göz göze Kubbetüs Sahra’dayız.

Mescidi aksanın tam karşısında, kubbesi som altından yapılmış Kubbetüssahraya yöneliyoruz. Osmanlının sembolü çınar, ölümsüzlüğün sembolü selvi ve barışın sembolü zeytin ağaçlarının altından geçerek kubbetüssahraya giriyoruz.

   Peygamber efendimizin miraca yükseldiği kutsal kayayı çevreleyen kutsal yapı… yedinci yüz yılda halife Abdülmelik tarafından yaptırılmış. Bugünkü görünümünü kanuni döneminde almış. Kanuni bu kutsal mabedin dış yüzünü mermer ve çinilerle bezemiş. Çiniler iznikten gönderilmiş. Mavi yeşil ve sarıyla karışık bu çiniler binaya bugünkü özelliğini veriyor. yapıya ayrı bir güzellik kazandıran ve kanuni tarafından yaptırılan mermer kaplamalar göz dolduruyor.

Binanın üst kısmını saran bir kitabe görüyoruz. Kitabe kuşağı renkli sır tekniğiyle yapılmış. Kuşak kanuninin ismini taşıyor. 1551 yılında yazılmış.

* Mirac’ın  gerçekleştiği  Kubbetü Sahradayız

  Ve içerde hz. muhammed(sav)’in miraca yükseldiği kutlu kaya.. içeri adımımızı attığımızda huşu dolu bir atmosferin içine giriyoruz. İşte hacer-i muallak. “Asılı Duran Taş”  anlamına gelen haceri muallak, hicretten bir sene önce, Miladî 621 yılında Hz. Peygamber (sav)’in üzerine basarak Miraç’a yükseldiği kayadır.. Buraya gelenler elini bu kayaya sürüp efendimize olan hasretini giderir ve dua eder. Biz de bu kayaya el sürerek dua ediyoruz. Kayanın üstünü örten kubbe harika süslemelerle bezenmiş. burada dolaşırken  Kur’an’daki miraçla ilgili ayeti hatırlıyoruz. “Bir kısım ayetlerimizi kendisine göstermek için, kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya götüren Allah Yücedir. Gerçekten O, işitendir, görendir.” (İsra Suresi,1)

* Hacer-i Muallak

   On bir basamak merdivenle kayanın altına iniyoruz. Aşağı indiğimizde namaz kılan ibadet edenlerle karşılaşıyoruz. İçeriden tavana baktığımızda kayanın havada asılı olduğunu görüyoruz. Zaten bu yüzden Hacer-i Muallak olarak anılıyor. Burada insan tarifi imkansız duygulara kapılıyor. Rivayete göre Peygamber efendimiz tam burada namaz kılmış, rükudan kalktığı sırada taş efendimizin başına değmemesi için kendiliğinden yukarı doğru çekilmiş.

Altın kaplama kubbesiyle Kudüs fotoğraflarını süsleyen ve bugün pek çok kimse tarafından Mescid-i Aksa zannedilen üstü altın kaplı, sekiz köşeli bu yapı Kubbet-üs Sahra..

  *Kubbet-üs Sahra’yı Haçlılar ele geçirmişti

    Bir dönem Kubbet-üs Sahra’yı Haçlılar ele geçirmiş. Burayı kiliseye çevirmişler. Daha sonra Selahaddin Eyyubi, Kudüs’ü fethettikten sonra burayı kilise olmaktan çıkararak, cami olarak ziyarete açmış. Bugünkü görünümüne ise Osmanlı padişahları tarafından birçok kez yapılan tamirat ve eklemelerle kavuşmuş. Kubbetüssahra başta sultan birinci abdülhamid olmak üzere ikinci Mahmut Abdülaziz ve son olarak 1894 te ikinci abdülhamid tarafından büyük masraflarla yenilenmiş.

 * Kudüs’te  İslam Medeniyeti

   Mescidi Aksanın avlusunda burada hüküm sürmüş hemen her hanedanın izine rastlıyoruz. Memlüklülerden Osmanlılara kadar… Bu zarif mimber 1388 yılında inşa edilmiş. Yağmur duası için namaz kılınacağı vakit kullanılıyor. Mermer sütunları dikkat çekici. 1482 yılında yapılan bu memlük şadırvanı filistindeki en orijinal şadırvan olarak kabul ediliyor. Bugün hala ayakta. Bu yuvarlak şadırvansa Eyyubilerin eseri..

   1327 yılında memluklar tarafından yenilenmiş. Avlunun dört bir tarafına serpiştirilen namazgahlarsa her dönemin izlerini taşıyor. Ama çoğu osmanlı eseri. Avluda bir köşe daha var ki Osmanlı su medeniyetinin en güzel örneklerinden biri sayılmalı. 1525 yılından kalma bu şadırvan Kudüs valisi Kasım paşa tarafından yaptırılmış. Suyu yine bir osmanlı eseri olan sultan havuzundan sağlanıyor. Sultan havuzu, Kanuninin kudüse kazandırdığı en önemli armağan..

Haremi şerifi bezeyen küçük yapıların hemen hepsinin Osmanlıdan izler taşıdığını görüyoruz. Kubbetül miraç.. kubbetül nebi.. kubbetül Yusuf.. burhaneddin minberi.. memlük türk sultanı kayıtbay vakfı sebili..

   * Kudüs’te Haçlı vahşeti.

  İslam fethinden sonra Kudüs ve çevresi 1097’ye kadar sürekli Müslümanların hâkimiyetinde kaldı. 1097’de haçlı ordularının kırk gün süren şiddetli kuşatmaları sonunda bu kutsal belde hıristiyanların eline geçti. Haçlılar Kudüs’ü işgal ettikten sonra bir hafta süreyle şehirde katliam gerçekleştirdiler. Bu katliamda Müslümanlardan yetmiş bin kişi öldürüldü. Haçlı işgali yaklaşık doksan yıl sürdü. Bu işgale 1186 yılında Salahuddin Eyyubi son verdi. Haçlıların Kudüs üzerindeki ikinci hâkimiyetleri, bir ara Mısır hükümdarlığı yapan İsa el-Kâmil’in 1243’te Kudüs’ü, kendisine ve kardeşine yardımcı olan Bizans imparatoruna hediye etmesiyle gerçekleşti. Ancak bu hediye olayının üzerinden birkaç ay geçmeden Müslümanlar, Necmeddin el-Eyyubi’nin komutasında Kudüs’ü geri almayı başardılar.

Türkler kudüse büyük önem verdi tarih boyunca. Özellikle osmanlı Devleti. Yavuz Sultan Selim’in 1516’daki Mısır seferi sonrasında Kudüs ve Filistin Osmanlı devletine bağlandı. Osmanlılarla birlikte bu topraklarda kesintisiz 401 yıl süren Türk-İslam medeniyeti hüküm sürdü. Osmanlılar vakıflar kanalıyla eski dönemlerden kalan eserleri sürekli tamir ederek ayakta tuttu. Yeni yapılarla Kudüs’ü imar ve ihya ettiler. Kudüs seyahatimizde bugün bu eserlerin çoğunu görüyoruz.

* Kudüs Osmanlı’nın adalet ve hoşgörüsüne muhtaç..

Devlet-i Âli Osmanın burada sağladığı barış ve güven atmosferi bugün yerini kaos ve kargaşaya bırakmasına rağmen burada yaşayanlar Osmanlı adaletini arıyor. Asırlar geçse de Osmanlının tesis ettiği barış ve adalet insanların dilinde. Bugün Kudüste yaşayanlar Osmanlıdan övgüyle bahsediyor. Osmanlı padişahlarıyla ilgili özellikle Abdulhamit hanla ilgili övgü dolu sözler bize Osmanlının hafızalarda silinmez izler bıraktığını gösteriyor.

Osmanlı devleti burada hakimiyeti boyunca ırk, dil, din ayrımı gözetmeksizin adaletli bir yönetim izledi. Padişahlar bu mukaddes beldenin üç İlahi dine göre kutsal olduğunu göz önünde bulundurmuş, hakimiyetleri altında bulunan insanlara saygı ve şefkatlerinin bir göstergesi olarak, Kudüs’ün Şam kapısında kale duvarındaki kitabeye “Allah’tan başka İlah yoktur ve Hz. İbrahim de O’nun dostudur” ifadesini yazdırmışlar. Bugün bu mukaddes belde Osmanlı’nın bu adalet ve hoşgörüsüne muhtaç..

*Kanuni Sultan Süleyman’dan kudüse 40 milyon akçelik yatırım.

Kanuni Sultan Süleyman’ın kudüse 40 milyon akçe, bugünkü raiçle yaklaşık 1 trilyon 500 milyar lira vakfederek burayı bayındır kıldığını öğreniyoruz. Yaptırdığı eserlerden sadece çeşmelerin sayısı 18. İşte Sebil el silsile.. Elvaad kanuni çeşmesi.. Babel nezir çeşmesi.. Kudüs köprüsü üzerinde Sebil bil kadissultan

Osmanlı eserleri bu kadarla sınırlı değil. İşte son şeklini Lala Mustafa Paşa’yla alan Kudüs kalesi Ve kalenin girişinde kanuni namazgahı.. Kale içinde bulunan lala Mustafa paşa camii görülmeye değer. Caminin minaresinin 19. yüzyıldan bu yana Davut kulesi adıyla anıldığını öğreniyoruz.

Zeytin dağından mescidi aksaya inen yolu takip ediyoruz. Bu yolun hristiyanlar açısından ayrı bir önemi var. Geleneğe göre Hz. İsanın hayatının son anları bu vadide geçmiş. Hristiyanlar her yıl hz. isanın geçtiği yolları izleyerek hacı olurlar.

Burası hristiyanlara göre hz. isanın çarmıha gerilmek üzere götürüldüğü yolda ilk defa yere düştüğü üçüncü yer. Bugün burada bir kilise var. Mezar kilisesi de hz. isanın çarmıha gerilip gömülü olduğuna inanılan yer. Hristiyanlar bu kilisenin içindeki mezarı ziyaret ederek hacı oluyor.

Kutsal kilisenin arka tarafında yer alan Hankah camiine giriyoruz. Burası Selahaddin eyyubinin yaptırdığı bir camii. Orta çağ mimarisinin tüm özelliklerini koruyor. Ortadoğu’daki tüm Müslüman emirlikleri bir sancak altında birleştiren Selahaddin Eyyubi, 1187’deki Hıttin Savaşı’nda tüm Haçlı Ordusunu bozguna uğrattı.

  *88 yıl Haçlı işgalinde kalan  Kudüs

Selahaddin Eyyubi Hıttin savaşının hemen ardından Peygamberimizin miraca yükseldiği gecede Kudüs’e girerek 88 yıl Haçlı işgalinde kalan şehri işgalden kurtardı. Haçlılar, 88 yıl önce Kudüs’ü aldıklarında tüm Müslümanları katletmişlerdi ve bu yüzden bu sefer de Selahhaddin Eyyubi’nin aynı vahşeti kendilerine yapacağını korkuyla bekliyorlardı. Oysa Selahhaddin Eyyubi kentteki Hıristiyanların hiç birine dokunmadı. İşte Hankah camii bize Selahhaddin Eyyubi’yi anlatıyor..

Şimdi de Kudüs yakınlarındaki beyt leheme gidiyoruz.  Hristiyanlarca kutsal kabul edilen bir başka mekan. Hz. isanın burada doğduğuna inanılıyor. Doğuş kilisesi yapılmış buraya. Beyt lehem Filistin yönetiminde.. şehir nüfusunun üçte biri hristiyanlardan oluşuyor. Nativiti meydanının tam karşısında hz. ömer camiiyle göz göze geliyoruz. Hristiyanların kutsal mekanıyla camii aynı alanı paylaşıyor.Bu yapının içinde hz. davudun mezarının olduğuna inanılıyor.

*KUDÜS’DE İNGİLİZ İŞGALI

Kudüsün yakın tarihini araştırıyoruz. Şehir, 1918 İngiliz işgaline kadar Osmanlı yönetimindeydi.. İngilizlerin 1918’de Filistin topraklarını işgal etmeleri ne yazık ki zamanın Mekke şerifi ve bugünkü Ürdün krallığının kurucusu Şerif Hüseyin’in yardımıyla oldu. İngiliz dışişleri bakanı Artur Belfur tarafından 1917’de Filistin toprakları üzerinde bir Yahudi devleti kurdurulacağı yolunda bir deklarasyon yayınlandı. Çok geçmeden İngilizler Filistin topraklarını işgal ettiler.

İngiliz işgali 24 Temmuz 1922 tarihinde bugünkü Birleşmiş Milletler konumunda olan Milletler Cemiyeti tarafından onaylandı ve Filistin toprakları resmen İngilizlerin vesayetine verildi. İngiliz işgalinden sonra yahudilerin Filistin topraklarına göçü de hızlandı. İşgal yönetimi yahudilerin bu topraklara yerleşebilmeleri için her türlü imkânı hazırlıyordu. Bunun yanı sıra işgalle birlikte katliamlar, sürgünler ve haksızlıklar da başladı. Bugün burada yaşayan müslümanların yüzlerinde acı dolu ifadeler görüyoru.

İngiliz işgalciler bir yandan Müslümanları öldürerek mülklerini ellerinden alırken diğer yandan yahudilerin bu topraklardan mülk edinmelerini ve yerleşmelerini kolaylaştırıyordu. Filistinli Müslümanlar işgal yönetimine ve yahudi göçüne karşı mücadele ettiler. Yahudi göçüne karşı gerçekleştirilen en geniş çaplı hareket 15 Nisan 1936’da Kudüs müftüsü Emin el-Huseyni’nin öncülüğünde başlatılan genel grevdir. Altı ay süren grevden sonra yahudi göçünü durdurma sözü veren İngilizler daha sonra sözlerinden döndüler. Grevde öncülük edenleri de ya öldürdü, ya sürgün etti, ya da hapse attılar. İngilizler yerlerine yahudileri bırakarak 1947’de Filistin’den çekilmeye başladılar. Bunun hemen arkasından yahudiler kendi devletlerini kurabilmek için bir iç çatışma başlattılar.

*FİLİSTİN’DE   İSRAİL  DEVLETİ NASIL KURULDU?

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 1947’de Filistin topraklarının Araplarla yahudiler arasında paylaştırılmasına dair bir karar aldı. 181 sayılı bu karar Filistin topraklarının % 55’ini ve verimli kısımlarını yahudilere, genellikle verimsiz ve çölden ibaret % 45’ini de Araplara veriyordu. Yahudilerin çıkardıkları tedhiş olayları ve iç savaş sebebiyle İngilizler 1948’de Filistin topraklarından tamamen çekildiler. Bunun ardından yahudiler BM’in kendilerine verdiği toprakların üçte biri oranında daha toprak işgal ederek 14 Mayıs 1948’de İsrail devletinin kuruluş deklarasyonunu yayınladılar.

* FİLİSTİN’DE  OSMANLI ŞEHİTLERİ

Evet Her şey 14 mayıs 1948’de başladı. İsrail o gün bağımsızlığını ilan ederek ortadoğuda sonu gelmeyecek hicaz-demiryolugibi görünen çatışmayı ateşlemiş oldu. Osmanlının kudüsten çekildiği 1917 tarihine kadar bölgenin yaşadığı en uzun barış dönemi bitmişti. Bu mukaddes belde büyük savaşlara sahne oluyordu. Osmanlıyı bölgeden çıkarmak isteyen ingilizler sinsi ve gizli planlarla osmanlıyı filistin topraklarından çıkarıyordu. 1. cihan harbinin en şiddetli mücadelelerinden birisi de sina ve filistin cephelerinde yaşanıyorudu. Kudüsü hakim Zeytindağındaki Osmanlı karargah merkezi filistin toprakları ve kudüsü ingilizlere teslim etmemek için direniyordu. Ancak 401 yıllık adaletli bir yönetimin sonu gelmiş ve cephelerdeki mağlubiyet filistinde sonun başlangıcı olmuştu. Filistin ve sina cephesi mağlubiyeti Osmanlıyı derinden yaralamış ve 5200 mehmetçik bu bölgede toprağın kara bağrına düşmüştü.

Bugün filistin ve çevresinde binlerce askerimiz yatıyor. Onların adına ne bir mezar taşı, ne de bir iz var. Onları temsil eden birkaç anıt sadece. Filistin’de Gazze’de, Şeria vadisinde, Şam’da ve Beyrut’ta savaştan hemen sonra Türk askerleri için anıt şehitlikler yapılmış. Filistin’in her köşesi Türk kanıyla sulandığı halde ne yazık ki bugün bu topraklardaki şehitlerimize sahip çıkamamışız. Oysa Müttefikimiz Almanya ve Avusturyalıların düzenli yapılmış anıt ve mezarlıkları bulunuyor.

*  İLK HAVA ŞEHİTLERİMİZ

Filistin ve Kudus bölgesinde yaptığımız araştırma’da 1914 yılın’da ilk  uzun menzilli uçuşu gerçekleştiren Türk pilotları  Fethi ve Naci beyler adına yapılmış anıtı ziyaret etmek için golan tepeleri eteğindeki tiberya bölgesine gidiyoruz. Yapılan anıtı güçlükle bulabiliyoruz. İlk kahraman türk hava şehitlerini şükran ve minnetle yad ediyoruz. Bugün adlarına tiberya gölü sahilinde anıt dikilen fethi ve naci beylerin mezarları şam emevi camii bahçesinde ünlü kudüs fatihi Selahaddin eyyubinin türbesinin yanıbaşında bulunuyor.

Rengark çiçekler ve Muz bahçeleri arasında ilk türk hava şehitleri anıtımızı şanlı geçmişiyle başbaşa bırakarak Filistin bölgesindeki şehitliklerimizi aramaya devam ediyoruz. İşte Kudüs Zeytindağı Türk Şehitliğindeyiz.

Zeytindağı, Kudüs’de Cemal Paşa komutasındaki  Osmanlı Ordusu  karargah merkezinin kurulduğu yer. 2550  şehidimiz  anısına  yapılan  bu Şehitlikte, sadece  üç şehit mezarı bulunuyor. Ayrıca, 1’inci Dünya Harbi esnasında Filistin Cephesi’nde ölen bir kısım isimleri bilinmeyen şehitlerimizin kemikleri de toplanarak kabirleri şimdiki yerine nakledilmiş. Şehitlik Türkiye’nin Telaviv askeri ateşeliği tarafından korunuyor. Şehitliğimizi ziyaret ederek kahraman mehmetçiğin ruhuna fatihalar okuyor bir başka şehitliğe yöneliyoruz.

  *  RAMLE  ŞEHİTLİĞİNDE FATİHA OKUYORUZ

Bu şehitliğin 1. Dünya Harbi’nde Kudüs civarında şehit düşen askerlerimize ait olduğunu öğreniyoruz. Kayıtlardan edindiğimiz bilgiye göre 3. ve 6. Kolordularımız Kudüs civarında yapılan muharebelere katılmış ve yaklaşık 3000 şehit vermiş. Bu şehitlik onların anınsına yapılmış.

Ve gazze şehitliğindeyiz.. GAZZE TÜRK ŞEHİTLİĞİ 1. Dünya Harbi’nde Gazze cephesinde şehit olan askerlerimize ait. 184 şehidimizin anısına yapılan şehitlik Telaviv askeri ateşeliği tarafından korunuyor. En derin duygularla bu şehitliğide ziyaret ederken HİNT HARP MEZARLIĞIna gidiyoruz. Kudüs-Talpia’da olan şehitlik yine 1. Dünya Savaşı’nda hayatını kaybetmiş olan Hint ve Türk askerleri için yaptırılmış. Şehitlikte 290 Mehmetçik bulunuyor. Buradan ayrılırken şehitlerimizi dua minnet ve şükranla yad ediyor ruhlarına fatihalar okuyoruz.

İşte sina ve Filistin cephelerindeki binlerce şehidimizin akan kanı, bu bölgelerin dünya barışı için ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Osmanlı buradan çekildikten sonra huzursuzluklar artarak devam etti. Osmanlıdan sonra bölge dünyanın en uzak köşelerinde bile çatışma ve siyasal gerilimlerle anılacaktı. Ve bir de yüzlerce yıllık yurtlarından kovulan muhacir durumuna düşen filistinliler.. Vadedilmiş topraklara yüzbinlerin gözyaşı feda edilmişti. Bu gerilimin bölünmüşlüğün en yoğun yaşandığı yer işte burası Kudüs.

*  FİLİSTİN’DE İSRAİL İŞGALİ

Yaşanan kavgalar verilen tüm mücadeleler onun içindi çünkü. 1967 yılında israilin doğu Kudüs’ü işgaliyle başlayan süreç şehrin bin yılı aşan barış sürecine çoğulcu yapısına son verdi adeta. Osmanlı yönetiminde Yahudi hristiyan ve müslümanların iç içe yaşadığı bu kutsal şehirde kutsal çiğnenmişti adeta.

 Filistinlilere yapılan zulüm ve işkencelerin yanı sıra İsrail’in henüz ellisekiz yıllık ömründe altı büyük savaş bulunuyor. Bunların birincisi 1948’de İsrail’in kuruluşuyla birlikte patlak veren savaş, ikincisi 1956’da bu ülkenin Fransa ve İngiltere’nin desteğiyle Mısır’a karşı açtığı savaş, üçüncüsü 1967’de ABD desteğinde Mısır, Suriye ve Ürdün’e karşı gerçekleştirilen savaş, dördüncüsü 1968’de Ürdün’e saldırı, beşincisi 1973’te İsrail tarafından başlatılan Arap – İsrail savaşı altıncısı da 1982 Lübnan işgalidir. Bu ülkenin tek taraflı olarak komşularına karşı saldırılar da eklenince İsrail’in savaşsız bir gününün geçmediğini görüyoruz.

Buna karşın Filistin halkı da sürekli bir bağımsızlık mücadelesi verdi. En geniş çaplı mücadele 8 Aralık 1987’de Filistin İslâmi Direniş Hareketi’nin öncülüğünde başlatılan intifadadır. İsrail’in intifadayı durdurmak için başvurduğu uygulamaların hiçbiri sonuç vermedi. Bunun üzerine gerçekte Filistin halkını temsil etmeyen bazı kişileri karşısına alarak onlarla barış görüşmeleri yapmaya başladı. Filistin meselesinin barış yoluyla bir çözüme kavuşturulması için görüşmelere 1991 Ekim’inde İspanya’nın başkenti Madrid’de başlandı. 1992’de de devam edildi. Ancak bütün yıl boyunca aralıklı olarak değişik yerlerde gerçekleştirilen barış görüşmelerinden herhangi bir sonuç alınamadı.

13 Eylül 1993 tarihinde Gazze ve Eriha’ya özerklik verilmesine dair bir anlaşma imzalandı. Anlaşmaya göre Filistin topraklarının % 5’inden daha az bir kısmında İsrail yönetimi kontrolünde ve yerel hizmetleri yürütme ve iç güvenliği sağlama dışında hiç bir yetkiye sahip olmayan bir özerk yönetim kurulacak buna karşılık İsrail’in kalan Filistin toprakları üzerindeki hâkimiyeti resmen tanınmış olacaktı. Anlaşma İsrail kuvvetlerinin 15 Ocak 1994’ten itibaren Filistin topraklarından çekilmesini gerektiriyordu. Ancak İsrail daha sonra bazı pürüzler ortaya çıkararak çekilmeyi geciktirdi. Sonra pürüzler İsrail’in lehine giderildi ve çekilme işlemi ancak Mayıs 1994’ten itibaren başladı.

Ancak bölgedeki gergin atmosfer, acı ve ıstıraplı günler hala devam ediyor. Filistin’de karşılaştığımız her müslüman “Bu toprakların Osmanlı adaletine muhtaç olduğunu söylüyor. Ve osmanlıya olan özlemlerini dile getiriyor.

* İBRAHİM PEYGAMBERİN  MAKAMINDAYIZ

Kudüsten ve mescidi aksadan ayrılırken aklımız hala kudüste.. uzaklaştıkça içimizdeki hüzün bütün benliğimizi sarıyor. Bir şeyler yapamamanın ızdırabı içinde yine osmanlıyı ve burada hüküm sürmüş islam medeniyetini hatırlıyoruz ve “Hey gidi günler” diyoruz. Nereden nereye..

Hüznümüzü biraz olsun dindirmek isterken İbrahim Peygamberin adıyla anılan Kudüs’ün güneyinde Elhalil kentine yöneliyoruz. Burası binlerce yıllık kadim bir belde.. hüznümüzü bu Peygamber şehrinde dindirmek isterken bir kat daha artıyor. Elhalil şehri yahudi yerleşimciler tarafından adeta kuşatılmış. Yanyana zoraki yaşanılan farklı dünyalar ruhumuzda derin izler bırakıyor.

İşte elhalil camii.. yani hz. ibrahim camii.. boynu bükük mahzun.. burada kadim zamanlardan bir esinti hissediyoruz. Bu mabed 1994 yılından itibaren yahudiler tarafından işgal edilmiş. camiinin ana girişindeyiz. Burası yahudiler tarafından kullanılıyor. Geri kalan kısmı ise müslümanara bırakılmış. Kudüs’te olduğu gibi Filistinin her şehrinde yüreğimiz parçalanıyor. İşgal altında inim inim inleyen halkın yürek yakan iç yakarışları bizi derinden etkiliyor.

*  OSMANLI ŞEHRİ YAFA’YA GİDİYORUZ

Bölgedeki osmanlı medeniyet eserlerini araştırmak üzere yine yollardayız. Osmanlının liman şehri ünlü yafa’dayız. Portakalları ile tanıdığımız Yafayı keşke tarihi geçmişi ile de hatırlayabilseydik. Evet işte tarihi yafa şehri.. Bir zamanlar doğu akdenizin en önemli liman kentlerinden biri.. Bugün telavivle iç içe küçük bir İsrail kenti. Cumbalar ve tarihi yapılarıyla yafa eski günlere açılan bir pence adeta..

XVI, yüzyılda Osmanlı topraklarına katılan Yafa’ da geziyoruz. Yafa, Sultan Selim Han’dan beri Osmanlı  idaresinde  yüzyılar geçirmiş. Osmanlı devleti yafayı mimari eserlerle donatmış ve burada adaletli bir yönetim sağlamış.

Yafa kalesine çıkıyoruz. Yafa kalesine çıktığınızda Osmanlı toplarının kurulduğu tepe’den Telaviv ve Akdeniz sahileri bambaşka bir manzara oluştuyor. Bu toplar akdenizi korumak için yapılmış ve en fazla Napolyona karşı kullanılmış. Filistin bölgesinden özel izinle Yafaya gelen bir kaç Filistinli Arapla konuşuyoruz. Kale içinde yeni evli bir Filistinli çiftle karşılaşıyor sohbet ediyoruz. İstanbul’dan geldiğimizi öğrenen çiftin sevinci yüzlerinden okunuyor.

Osmanlı döneminde Gazze Sancağı topraklarına bağlı olan Yafa’nın bu muhteşem kalesi subaşılar tarafından yönetiliyordu. Kale içinde beş yüz ev, cami, han, hamam, çarşı ve pazar bulunuyor. Kale, 1802 yılında Mimar Mehmed Ağa marifetyle onarılmış.

*  YAFA’DA OSMANLI İZLERİ

Sahile doğru iniyoruz. Bu yapı Osmanlının önemli bir eseri olan hamidiye külliyesi. Sahile bakan büyük taş duvar üzerinde arapça ve ibranice tarihi bilgiler yazılmış. Külliyenin içine giriyoruz. Filistin yönetimi hamidiye külliyesinde tamirat yapıyor. Cami imamı ile tanışıyoruz. İmamın rehberliğinde külliyede çekim yapıyoruz. Hamidiye külliyesi tam bir şehir minyatürü. Osmanlı armaları ve kitabeler taşa vurulan mühür gibi. Minarenin altında taşa kazınmış ay yıldız osmanlı hatıralarını canlandırıyor.

Venedik tarzı bir su hazinesini görüyoruz. Duvar tarafında yola bakan, kitabesi hala duruyor. Üzerinde yine osmanlının mührü var. Bu çeşme klasik bir osmanlı çeşmesi. Burada dolaşırken osmanlının ihtişamlı yapılarını görmek bizi heyecanlandırdığı kadar hüzünlendiriyor aynı zamanda. İşte 1900 tarihli Sultan 2. Abdülhamidin saltanatının 25. yılında yapılmış saat kulesi.. eski yafanın kalbine vurulmuş bir mühür gibi.. şehir meydanında yer alan bu kule mahzun haliyle sizlere birşeyler anlatır gibi. Üzerinde dalgalanan israil bayrağı ise yürek dağlıyor adeta.

1750 yılında ilk Yahudi iş hanı burada yapılmış. 1820’de Yahudi cemaati örgütlenmeye başlamış ve Avrupalı zengin Yahudiler Yafa’dan portakal bahçeleri satın almaya başlamışlar.

Yafadaki camiler ay yıldızlı hanlar duvardaki osmanlı süslemeleri hatlar çeşmeler ve herşey bize bizi bizim geçmişimizi hatırlatıyor. Buradaki osmanlılardan kalan bina müze olarak kullanılıyor. Hemen yanı başındaki türk hamamıysa hala faaliyetini sürdürüyor.

Akdenizin ve özellikle bu sahilde çalkalanan ve hırçınlaşan dalgalarında yolunu kaybedenler için adeta bir deniz feneri vazifesi gören türk minaresiyle Bahriye camiine geliyoruz.. 400 yıllık bir geçmişin özeti olarak bu kare yeterli..

Burası Hasan bey camii. 1882 yılında yaptırılmış bir osmanlı eseri. Minare altında yer alan sebiliyle ilginç mimari özellikler sergiliyor. Yafanın ortasında yükselen Mahmut paşa camii 1812 tarihinde yapılmış. ana giriş kapısına geldiğimizde ay yıldız görüyoruz. Bu ay yıldız zamana meydan okuyor adeta.. Mahmut paşa camii duvarına yaslanmış 1809 yılında yaptırılan Mehmet Paşa çeşmesini gördüğümüzde yine osmanlı geliyor aklımıza ve Osmanlının büyüklüğünü daha iyi kavrıyoruz.

*   KUDÜS’TE OSMANLI TREN İSTASYONU

1892 yılının Ağustos ayında Kudüs’e ilk yolcu treni yafadan hareket etmişti. Bugün ise Kudüsten gelen trenin yolcuları yafa istasyonunu bulamıyor. Uzun araştırmalardan sonra bir şehrin kaybolan istasyonunu Telaviv askeri müzesi içerisinde terkedilmiş bir şekilde buluyoruz. Dünyadan elini eteğini çekmiş adeta.. tarihi yafa istasyonu tamamen yalnızlığa mahkum edilmiş bekliyor. Girişte bulunan Sultan 2. Abdülhamit hanın tuğrası bize derin duygular yaşatıyor.

I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı I sürmüş. 16 Kasım 1917’de İngilizler General Allenby komutasında Yafa’ya girip Osmanlı Hakimiyetine son vermişler. 400 yıllık Osmanlı hakimiyeti yafada sona ermiş ama Osmanlının burada bıraktığı eserler dimdik ayakta. bu eserleri gördükçe hep osmanlıyı özlüyoruz.

Yafa’yı terk etmeye hazırlanırken bu bölgelerin para ile Yahudilere nasıl satıldığı aklımıza geliyor ve üzgün bir halde Eskiden bir osmanlı şehri olan yafayı geride bırakıyoruz.

*   HAYFA’YA GİDİYORUZ

Yolculuğumuza devam ediyoruz.. yollar uzuyor.. her yol bizi ayrı bir şehre götürüyor. Her şehir bize ayrı duygular yaşatıyor.. bakalım hayfa neler söyleyecek bizlere.. derken hayfa görünüyor..

Karmel Dağının eteklerine kurulmuş bu şehir 19. yy’ın sonlarında küçük bir yerleşim yeriydi. bambaşka bir görünümü var.. işte rahibelerin kurduğu Karmelit Manastırı (Stella Maris), Anıt Zeytun ağacı önünde sanki canlıymış gibi duran Hz. Meryem  heykeli ve serviler… öylece tepeden Hayfa’ya bakıyor.

Hayfa’da gezmeye başlıyoruz. Hicaz demir yolunun 1913’lerde Hayfa’ya gelebildiğini öğreniyoruz. Hicaz Demir Yolunun Akdenizle buluştuğu Hayfa şehrinden denize paralel olarak gelmekte olan bu tren hayfayı daha da önemli hale getirmiş. Şehir Hicaz Demiryolu’nun buraya gelmesiyle büyümeye ve surlarına dar gelmeye başlamış kısa bir zamanda Ortadoğunun en önemli liman kentlerinden biri haline gelmiş. Yüz yıl önce çekilmiş ve hicaz demir yolunu simgeleyen bu abide bugün hala ayakta ve bizlere osmanlıyı anlatıyor. üzerindeki osmanlı tuğraları buranın bir kimlik kartı adeta.. Abidenin 1905 yılı tarihçesinde şu satırları okuyoruz. “Peygamberin halifesi ve müminlerin emiri iki kıtanın sultanı ve iki okyanusun hanı büyük fatih sultan abdülmecidin oğlu şamdan başlayan bir demiryolu inşasını emrettiki muhammed milleti Allahın evini ve peygamberin bahçesini ziyaret edebilsinler. Ve yine hayfadan hamidiye hicaz hattına birleştirilmek üzere bir hattın döşenmesini emretti. Böylece hac farizasını yerine getirecek ve peygamberin kabrini ziyaret edecek her müslüman sultanın büyük hilafeti için Allaha dua etsin..

Hayfanın gururla sergilediği bu tarihi tablonun sahibi olan ülkemizde hicaz demir yolu müzesi bulunmaması ve bu konunun okul kitaplarında dahi yer almaması israilli çocukların meraklı bakılşları arasında aklımızdan geçiyor

Hayfayı gezerken sarayı andıran bir yer dikkatimizi çekiyor. Ve buranın batıl bir inanış olan Bahaileri’n dini merkezi olduğunu öğreniyoruz. Kendisini son peygamber ilan eden Abdülbaha, Türbesi’yle ve özellikle etrafını çeviren İran Bahçeleri’yle ilginç bir görünüm sergiliyor. Yukarıdan aşağıya havuz, dağdan ovaya uzanan bakımlı çimenler insana bir dini mabed ve türbeden ziyade, sanki tarihi bir saray bahçesine benziyor.

Hayfadaki Mısır, muz tarlaları Cezar Ahmet Paşa tarafından yapılmış su kanallarıyla sulanırken, dikenli kaktüs meyveleri gözümüze çarpıyor.

Düzenli şehir yapısı, kesme taşlı güzel evleri, XIX. yüzyıldan kalma Osmanlı mahalleleri ve en önemlisi hicaz demir yoluyla sevmeye başladığımız Hayfa, bir anda bizden uzaklaşıyor.

*  CEZZAR AHMET PAŞA’NIN AKKASINDAYIZ

Ve yol Napolyon Bonapart’ı  perişan eden Cezzar Ahmet Paşa’nın Akka’sına çıkıyor. Doğu Akdeniz kıyısındaki eski sancak merkezlerinden Akkaya.. cezzar Ahmet paşanın Napolyon kuvvetlerini püskürttüğü rüya şehir akkaya.

İsrailin kuzeyinde yer alan akka kubbeleri ve uzun minareleriyle tipik bir Osmanlı şehri.

Akkada dolaşıyoruz. Akkada dolaşmak tarihte bir seyehat anlamını taşıyor. Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi’nde Osmanlı topraklarına katılan Akkanın, Şam eyaletinde Safed sancağı sınırları içinde yer aldığını öğreniyoruz.

İlk gözümüze çarpan akka kalesi oluyor. bu kale osmanlılar zamanında onarımdan geçilerek buraya şehir naibi,  şehir muhtesibi, gümrük emini ve yeniçeri serdarı yerleştirildi. Kanuni’nin vezirlerinden Koca Lala Mustafa Paşanın izlerini görmek mümkün burada.

Ancak akka deyince Cezzar Amet paşa geliyor aklımıza.. Doğu Akdeniz kıyısında bulunan Osmanlı kenti Akka, 1517-1918 yıllarında Osmanlı yönetiminde kalmış. 1799 yılında Akka kalesini kuşatan Napolyon Bonapart’a karşı Cezzar Ahmad Paşa müthiş bir savunma yaparak onu perişan etmiş. Napolyon Akka’dan geri dönerken tarihe geçen şu sözleri söylemiştir. “Cezzar Ahmet Paşa Akka’da karşıma çıkmasaydı şarkın başkomutanı ve imparatoru olacaktım. Cezzar bu hayalimi yıktı”

Daha sonra Akka, Cezzar Ahmet Paşa’nın yönetiminde yeniden inşa edilerek daha çok gelişti. Savaşlarda tümüyle tahrip edilen Akka’da Osmanlı, 1840-1918 yılları arasında bayındırlık işlerine önem verdi. Burada bulunan yapıların büyük bir kısmı onarıldı veya yeniden yapıldı.

Sahile iniyoruz. Cezzar Ahmet Paşa’nını Napollon Bonapart’ı perişan ettiği surların dibindeki lokantada yemek yiyoruz. Burada Sultan Abdül Hamit tarafından yapılan ünlü saat kulesi ile göz göze geliyoruz.

Akka’da barışı simgeleyen Zeytin ağaçları ve hurma dallarının arasından Saat Kulesi’ne yaklaşıyoruz. Kulede taşa vurulan Osmanlı arması ile Ayyıldızlı Türk mührünü gördüğümüzde içimiz sevinçle doluyor. Ancak Saat kulesi’nin tepesindeki  İsrail bayrağı ile göz göze geldiğimizde bir rüyadan uyanır gibi kendimize geliyoruz.

 * AKKA’DA BİR OSMANLI ESERİ   Sinan Paşa Camii

Cami’nin banisi Sinan Paşa’nın adı  mermer kitabeye yazılmış. Caminin  avlusu adeta çiçek bahçesi gibi. Üzüm asması ve güller camiye ayrı bir renk veriyor. Caminin yanında, balıkçı dükkanlarından sonra hendekle kaleyi çeviren caddenin adı: Bonaparta.

Ardından Akka’nın alamet-i farikası, medarı iftiharı Cezzar Ahmet paşa külliyesine geliyoruz. Cezzar Ahmet Paşa’nın yeşil kubbeli camisini ziyaret ediyoruz. Cami, tarihi Akka şehrinin adeta kalbi gibi.

Napolyon Bonapart’ı  hezimete uğratan Akka komutanı Cezzar Ahmet Paşanın yaptırdığı camiinin yeşil kubbesi kubbetül hadranın kubbesini hatırlatıyor bize. Bu yapı granit sütunları, mermer mihrabı, harika mimberi, sade ve güzel vaaz kürsüsü, mavi zeminli kuşak yazılarıyla renkli bir Osmanlı camii. Cami bahçesindeki hurma  ağaçları ve çiçekler çamiye ayrı bir  güzellik veriyor. Osmanlı arması ve güneş saati  korumaya alınmış. Camiye gelen  Filistinli ailelerle görüşüp sohbet ediyoruz.

Cezzar ahmet paşa külliyesini gezmeye devam ediyoruz. Medrese hücreleriyle çevrilmiş avludayız. Avlunun ortadasında şirin bir şadırvan var. Bahçe revaklarla çevrilmiş. Gerçekten de camiinin kendine özgü bir havası var. Son cemaat yeri açık, hasır kaplı  Caminın  avlusundaki Cezzar Ahmet Paşanın  türbesini ziyaret edip ruhuna fatiha okuyoruz.

  * KUDÜS’E VEDE EDERKEN

Sokak ve caddelerindeki osmanlı medeniyet eserleriyle bir açık hava müzesini andıran akkadan ayrılma zamanı.. Kudüs ve filistin bölgesindeki gezimiz akkada gün batarken sona eriyor. Muhteşem bir medeniyetin silinmez izleri ruhlarımızda silinmez izler bırakıyor.

 Bu topraklar insanlık tarihi kadar eski. Bir çok medeniyeti içinde yaşattı. Bu topraklar bir kutsal kenti bağrında taşıdı yüzyıllar boyunca.. kudüsü..

Kudüs, İslamiyetin yahudiliğin ve hristiyanlığın kutsal şehri. Kudüs, Müslümanların ilk kıblesi. Adını bildiğimiz, bilemedigimiz nice peygamberin gelip geçtigi, mukaddes bir belde… Kudüsten Filistin’den ayrılmak kolay değil.. Burası bizden bir parça gibi.. her yerde bizim tarihimiz, bizim kültürümüz, bizim medeniyetimiz. Ve taşa kayalara vurduğumuz mührümüz. Evet ayrılmak zor oluyor bu mübarek topraklardan ama vakit akşam vaktidir. Kudüs’ü Masum ve mahzun haliyle bırakıyor, başka bir coğrafyada Türk islam kültür ve medeniyet tarihimizi araştırmak için yine yollara düşüyoruz.

2014’e umutla girelim

 Bugün 1 Ocak 2014. Yepyeni bir yıl. Her yeni güzeldir. Güzellikler getirir, iyilikler getirir. 2014 de iyilik mutluluk ve huzur getirecektir. 2014´e girerken bembeyaz sayfalar açmalıyız. Karamsarlığı bir kenara bırakıp yeni bir umut yeni bir heyecan yeni bir çalışma azmi ortayla koyup her şeye rağmen 2014 ü başarılı geçirmenin plan ve programlarını yapmalıyız. Gerçekten hem ülkemiz hem dünya büyük bir sorun ve sıkıntı içerisinde. Savaşlar, ekonomik ve siyasi krizler insanlık ve dünyayı tehdit ediyor. Gerçekten 2014’e dünya ve Türkiye büyük bir sorun ve sıkıntıyla giriyor. Ama zararı yok. Sıkıntıları sorunları çözmek için öncelikle moralimiz düzgün olmalı. Moralimizi bozmadan sorun ve sıkıntıların üzerine azimle gitmeliyiz. Buradan tüm okurlarıma seslenmek istiyorum: 2014 hedeflerini ortaya koyup plan ve programlar yapmalıyız. Sorun ve sıkıntıları dert etmeden nasıl bir başarı ortaya koyabiliriz bunun hesap kitabını yapmalıyız.

SEÇİM YILI 2014

2014 ün seçimler yılı olacağını daha öncede yazmıştık. Aslında seçimler yeni bin başlangıç. 2014 de yeni Belediye başkanları yeni muhtarlar iş başı yapacak. Yeni Bir cumhurbaşkanı seçeceğiz. Muhtemel bir enken genel seçimde de yeni Milletvekilleri, yeni bakanlar kurulu ve yeni başbakan seçilecek. Deyim yerindeyse 2014 her bakımdan yepyeni bir yıl olacak. Bu bakımdan 2014’ün Türkiye içinde yepyeni bir yıl olacağı umut ve heyecanını yaşayacağız.

  Evet 2014 her bakımdan yeni bir yıl. Bugün yeni yılın ilk günü. Hiçbir dert ve sorunu aklımıza getirmemeliyiz. Yepyeni bir heyecan ve mutlulukla 2014’ün planlarını yapalım. En önemlisi moralimizi en üst seviyede tutup 2014’ün her bakımdan başarılı geçirmenin hesap ve kitabını paylaşarak bugünden itibaren çalışmaya başlayalım.

  Gazetemizin bugünkü manşetinde 2/14 ile ilgili temenni dolu bir haber yaptık. Bu haberi sizinle paylaşıyorum:

GÜZEL BİR YIL OLSUN

2013 yılı dün gece geride kaldı ve ülkemiz yeni bir yıla daha girmenin sevincini yaşadı. Geride kalan 2013 yılı tebessümle değil acı hatıralarla anılacak. Bir çok ünlü ismin hayatını kaybettiği, sansasyonel bir çok olayın yaşandığı 2013 yılı Gebze bölgesi ve Kocaeli’de de olumsuz olaylarla geçti. 2013’de çevre felaketleri, sanayi ve orman yangınları, cinayetler, ölümler, siyasi tartışmaların yaşandığı ilimizde herkes yeni yıla umutlu gözlerle bakıyor.

2014 HAREKETLİ GEÇECEK

2014 yılı tüm bu tartışmaların arasında oldukça hareketli bir yıl olarak geçecek. Bu hareketin göbeğinde ise hiç kuşkusuz seçimler olacak. Önce mart ayında yerel seçimler yapılacak, yaz aylarında da Cumhurbaşkanlığı seçimi heyecanı yaşanacak. Yerel seçimler için partilerin aday belirleme sürecinin sonuna geldiğini şu günlerde seçim ateşinin Gebze bölgesinde yeni yılda bir hayli yükselmesi bekleniyor. Güzel bir yıl olmasını dilediğimiz 2014’de başta Kocaeli olmak üzere Gebze bölgesinde çevre felaketlerinin yaşanmadığı, acı kayıpların yaşandığı, dostluk ve sevginin hüküm sürdüğü, eğitim, trafik, sağlık sorunlarının çözümü için gerekli adımların atıldığı bir yıl temennisinde bulunuyoruz. Gebze Gazetesi olarak tüm okurlarımızın yeni yılını kutluyor, sağlık, huzur ve başarı dolu bir yıl diliyoruz.

  Evet bu duygu  ve dileklerimle okurlarımızın yeni yılını kutluyor, sağlık, başarı ve huzur dolu bir yıl olmasını temenni ediyorum.

2014’e girerken

2013’in son günündeyiz. Dünyanın bir çok ülkesinde günler öncesinden kutlama hazırlıkları başladı. Hristiyan aleminin bayramı olan yılbaşı geleneği sadece Hristiyan dünyasında değil, İslam dünyasında da adeta bayram havasında kutlanıyor. Türkiye’de bu kutlamalar içerisinde yerini almakta, büyük savurganlıklar yapılmakta. İçki alemleri düzenlenmekte, gelenek ve göreneklerimize uymayan adetlerle yıl başı karşılanmakta.

2013 yılı adeta rüzgar gibi gelip geçti. Türkiye ve Dünyada bir çok olaylar oldu. 2013 yılının en önemli 2 olayı Gezi Eylemleri ve 17 Operasyonu. Her ikisinin de etkisi ve gündemdeki tartışmaları sürecek gibi… 2014’e bu iki olayın gölgesinde giriyoruz. Temennimiz 2014 çok daha iyi olması. Gerek yerel seçimler ve gerekse cumhurbaşkanlığı seçimi muhtemel erken genel seçim, huzur ve barış ortamında yapılır. 2014 yılı gerçekten Türkiye için çok önemli. Adeta seçimler yılı olacak. Cumhurbaşkanlığı seçimleri başlı başına bir olay. Değişik tartışmalar yaşanıyor. Şimdi den cumhurbaşkanlığı seçimlerine, yerel seçimler ve muhtemel erken genel seçim de ilave edilince  seçimler yılı olarak tarihe geçecek gibi görünüyor. İnşallah iyi geçer.

   İslam Aleminin yılbaşı Hicret ile başlamakta. Bundan kısa bir süre önce İslam aleminin yıl başıyla ilgili hiçbir şey yapılmadı. Gündemde bile yer almadı. Buna karşılık Hristiyan aleminin yılbaşı için özel önlemler alınmakta, milli ve manevi değerlerimize uymayan adetlerle yılbaşı karşılanmakta. Yeni bir yıla girişte aslında düşünmeliyiz ve geçen yılın muhasebesini yaparak kazandıklarımızı ve kaybettiklerimizi değerlendirmeliyiz. 2013 yılını geride bıraktık. Ömrümüzden koca bir yıl gitti. Kendimizi kısa bir muhasebeye çekelim acaba 2013 yılında neler yaptığımızın muhasebesini yapalım ve 2014’ü daha başarılı geçirmek için şimdiden plan ve programlar yapalım.

 Ancak yapılan açıklamaya göre 30 bini yurt dışı olmak üzere yüz 30 bin kişi tatile çıkıyor. Büyük bir rakam. Değim yerindeyse insanlar yılbaşını fırsat bilip eğlenmeye, dinlenmeye gidiyorlar. Aslında yılbaşını fırsat bilerek ailemize zaman ayırıp, geçmişin muhasebesini yapıp, geleceğin planlamasını yapmalıyız. Yılbaşını muhasebe günü ilan edip 2014’de başarılı olabilmek için yepyeni ruh ve heyecanla işe başlamalıyız. Aslında yılbaşı İslam alemi için Mekke’nin fetih yıldönümü olarak kutlanmalı. Mekke’nin fethinden Müslümanlar ve İslam alemi ders ve ibret almalıdır. Bugün bir çok İslam ülkesinde Müslüman Müslümanı katlederken Mekke’nin fethinde Peygamberimizin ilan ettiği barış bildirisinden tüm Müslümanlar ibret almalı.

 YILBAŞINI DEĞİL MEKKE’NİN FETHİNİ KUTLAMALIYIZ

Hristiyan alemi tarafından sözde İsa (A.S) ın doğum günü olarak kabul edilen yılbaşı, Hz.İsa’nın yanına uygun bir şekilde kutlanmalı. Ama Hristiyan alemi ve sömürgeci dünya ülkeleri bugünü bahane ederek insanları tüketime itmekte, düşünme yerine alkolle insanları robotlaştırmakta.

    İslam alemi yılbaşını kutlama yerine, İslam medeniyeti için çok anlam ifade eden ve 1 Ocak’ta İslam alemi için de bir milat olan Mekke’nin fethini kutlamalı. Mekke hicretin sekizinci yılında 1 Ocak’da 630 yılında fethedildi. Şimdi de gelin Mekke’nin fethine kısaca bir göz gezdirelim:

MEKKE NASIL FETHEDİLDİ?

Hudeybiye antlaşmasına göre; Huzaa kabilesi Resulullah’a Bekiroğulları kabilesi de Kureyş kabilesi himayesine girmişti. Fakat Bekiroğulları kabilesi ansızın Kureyşlilerden Saffan bin Umeyye Ikrime bin Ebu Cehil Süheyl bin Amr Huveytib bin Abduluzza Müfrez oğlu Hafz ve bir kısım kureyşli müşriklerle Huzaa kabilesi üzerine saldırmışlar ve onlardan 23 kişiyi öldürmüşlerdi. Bunun üzerine Huzaa kabilesinden Amr bin Salim Huzai 41 kişilik toplulukla peygamberimize geldiler ve olayı Resülullah´a anlattılar. Resulullah Kureyşlilere ya bu saldırıda öldürülen 23 kişinin diyetinin ödenmesini yâda Kureyşlilerin Bekiroğullarının himayesini bırakmasını istedi. Kureyşli Müşrikler bunları da kabul etmediler. Fakat yine de anlaşmayı bozdukları için içlerini korku bürüdü. Ve tekrar anlaşma yapmaları için Ebu Süfyan-i Medine´ye yolladılar. Ebu Süfyan Peygamberimizden ve Sahabelerden özür dilediyse de kabul görmedi ve Mekke’ye eli boş olarak döndü.

MEKKE FETHEDİLİYOR

Peygamberimiz büyük bir ordu hazırlayarak gizlice Mekke şehrini kuşattı. Aniden basılan Mekkeli Müşrikler neye uğradıklarını şaşırmışlar ve savaş hazırlığını bile yapamamışlardı. On iki bin kişilik büyük İslam ordusu hiç bir büyük olaya karışmadan kolayca Mekke şehrini fethetmişlerdir. Hicretin sekizinci yılında Resülullah (s.a.s.)”e boyun eğen Mekke bu tarihten sonra yeni bir dönemi yaşamaya başladı. Allah-u Teâlâ”nin mübarek kıldığı İslâm dininin merkezi olan bu belde şirkten putperestlikten ve bütün diğer hurafelerden arındırılmış yeni bir hayata kavuştu.

   Daha önce bağımsız bir şehir devleti olan Mekke’nin fetihten sonra ekonomik ve sosyal durumu da değişmişti. Mekke ihtiyaçlarını temin edebilmek için ihtiyaç duyduğu yoğun kervan faaliyetlerine eskisi gibi bağımlı değildi. Zira İslâm devleti elde ettiği gelirleri ihtiyacı olan yerlere adil bir şekilde taksim ettiği için Mekke’nin ihtiyaç duyduğu her şey İslâm devleti eliyle sağlanıyordu. Ayrıca eski ticarî faaliyetler Mekke için artık hayatî olma özelliğini yitirmişti. Mekke Hac zamanlarında çok değişik bir manevî atmosfer altında hareketli ve canlı günler yaşıyordu. Bu zaman zarfında çok yoğun bir ticarî faaliyeti de sahne oldu. Ayrıca Mekke yeryüzündeki bütün Müslümanların kalplerinde yaşattıkları ve oraya ulaşıp Hac ibadetini yerine getirmek için büyük fedakârlıkları göze aldıkları bir manevî şehir olma özelliğini kıyamete kadar sürdürecektir.

Evet 2014 yılı inşallah Müslümanlar Peygamber Efendimizin barış ve hoşgörüsünü örnek alarak bir birine olan hırs ve kinini bir tarafa bırakarak sevgi ve barış ve hoşgörü yılı olur. Temennimiz tüm dünya milletlerinin  huzur dolu bir yıl geçirmesi.

Kartepe’nin intikamı

Çevre en çok Kocaeli’de kirletiliyor

Çevre kirliliği en çok Kocaeli bölgesinde yaşanıyor. Bakanlığın resmi açıklamasına göre en çok çevreyle ilgili ceza Kocaeli bölgesinde yazıldı. Bu cezalara rağmen çevre kirliliği tüm hızıyla sürüyor. Önlemler yetersiz. Özellikle ormanlarda büyük katliamlar yaşanıyor.  Orman alanları hafriyat atıkları ile dolu, ağaçlar kesiliyor, yeşil alan tahrif ediliyor.

SAPANCA GÖLÜ KURUYOR, YUVACIK BARAJI SUZU KALDI

Bölgemizdeki çevre kirliliğinin boyutları çok ağır faturalar ödetiyor. Özellikle Marmara bölgesi ve Kocaeli’nin can damarı olan Kartepe ve Samanlı dağlarında büyük çevre katliamı yaşanıyor. Bu bölgedeki su kaynakları bir çok firma tarafından kiralanarak ele geçirilmiş durumda. Su kaynaklarının ele geçirilmesinden dolayı Yuvacık Barajı susuz kaldı ve Sapanca gölü kurumaya başladı. Turizm projeleri bahane edilerek bu bölgelerde büyük ağaç ve yeşil katliamı da yapılıyor. Hızlı Tren Yolu inşaatında kullanılmak üzere  Maşukiye bölgesinde açılmak istenen taş ocağına karşı bölge halkı adeta savaş açarak taş ocağının açılmasını engellediler. Konuyla ilgili kendisiyle görüştüğümüz Kartepe Turizm Derneği Başkanı Orhan Bayramin bölgeyi korumak için ellerinden geleni yapacaklarını söyledi.  Kartepe’nin Kel tepeye görüştüğünü turizm bahane edilerek bölgede büyük ağaç ve çevre katliamını yapılamasına Çevre ve Orman Bakanlığı’nın dur demesini isteyen bölge sakinleri Bakan Veysel Eroğlu’nun Kartepe’de inceleme yapmasını istiyor.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığınca yapılan denetimlerde en çok ceza Kocaeli’ne kesilmiş.  Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Çevre kirliliğinin önlenmesi amacıyla sanayi tesisleri ve diğer faaliyetlere yönelik denetimlerin sürdüğünü söylese de bu ne derece yeterli oluyor, tartışılır. Anadolu Ajansı’nın kasım ayında yaptığı haberde ÇED İzleme ve Çevre Denetimi Dairesi Başkanlığı ile Çevre ve Şehircilik İl müdürlüklerince 2012 yılında  yapılan 23 bin 292 çevre denetimi sonucunda, 57 milyon 290 bin 684 lira idari para cezası verildi. Ayrıca 111 tesisin faaliyeti durduruldu. 2013’ün ilk  9 ayında ise toplam 27 bin 757 denetim yapıldı. Denetimler sonucunda çevreyi kirlettiği belirlenen tesislere toplam 50 milyon 574 bin 371 lira ceza uygulandı. Bu yıl faaliyeti durdurulan tesis sayısı ise 107 oldu. ÇED İzleme ve Çevre Denetimi Dairesi Başkanlığı, cezaların yüzde 52’sini atıklar nedeniyle keserken, bunu yüzde 35 suyun kirletilmesi, yüzde 10 ÇED cezaları, yüzde 3 havanın kirletilmesi izledi. En fazla çevre cezasının kesildiği il ise 6 milyon 951 bin lirayla Kocaeli oldu. Kocaeli’nin ardından 3 milyon 937 bin lirayla Tekirdağ, 3 milyon 576 bin lirayla Ankara, 2 milyon 51 bin lirayla Bursa, 2 milyon 7 bin lirayla İstanbul geldi.

ÇEVRE KANUNU CEZALARI ARTIYOR

Yapılan yeni kanunla çevre cezaları da arttı. Bakalım bu cezalar çevre katliamlarını durdurabilecek mi? Gelin şimdi bu haberi birlikte okuyalım.

2872 Sayılı Çevre Kanunu’nun 20. Maddesinin (K) Bendi Uyarınca Verilecek İdari Para Cezalarına İlişkin Tebliğ Resmi Gazete’de yayımlandı. Orman ve Su İşleri Bakanlığı, Çevre Kanunu çerçevesinde 2014 yılında uygulanacak idari para cezalarını yüzde 3.93 oranında belirlenen yeniden değerleme oranında artırdı. Buna göre 1 Ocak 2014 itibarıyla biyolojik çeşitliliği tahrip edenlere, Özel Çevre Koruma Bölgeleri için tespit edilen koruma ve kullanma esaslarına aykırı davrananlara 35 bin 193 TL, sulak alanların doğal yapılarının ve ekolojik dengelerinin korunması esasını ihlal edenlere 175 bin 981 TL para cezası verilecek.  2872 Sayılı Çevre Kanunu’nun 20. Maddesinin (K) Bendi Uyarınca Verilecek İdari Para Cezalarına İlişkin Tebliğ Resmi Gazete’de yayımlandı. Buna göre Orman ve Su İşleri Bakanlığı 1 Ocak-31 Aralık 2014 tarihleri arasında Çevre Kanunu’nun 20. Maddesi’nde Kanuna aykırılık halinde uygulanacak idari para cezalarını belirledi.

Bakanlık, idari para cezalarını yeni yıl itibarıyla 2013 yılı için yüzde 3.93 oranında belirlenen yeniden değerleme oranı çerçevesinde artırdı. Buna göre biyolojik çeşitliliği tahrip edenlere, Özel Çevre Koruma Bölgeleri için tespit edilen koruma ve kullanma esaslarına aykırı davrananlara ve sulak alanlar için yönetmelikle belirlenen koruma ve kullanım usul ve esaslarına aykırı davrananlar ile belirlenen esaslara ve yasaklamalara aykırı davrananlara 35 bin 193 TL idari para cezası uygulanacak. Sulak alanların doğal yapılarının ve ekolojik dengelerinin korunması esasını ihlal edenlere, sulak alanların doldurulması ve kurutulması yolu ile arazi kazananlara ise 175 bin 981 TL para cezası uygulanacak.

Haberde bu bilgilere yer veriliyor ama görünen o ki bu cezaların yaptırımı yeterli değil. Yetkililer bizzat bu bölgelerle ilgilenmeli. Yoksa turizm cenneti olması gereken ve kış turizmi için Uludağ ve Kartalkaya gibi kayak merkezlerine alternatif olacak bir yeri göz göre göre kaybederiz.

++++++++++

Erenler Güneş Koleji’nde Sarıkamış Şehitleri Konferansı

Sarıkamış Şehitleri Türkiye’nin 4 bir tarafında anılıyor. Bir zamanlar Sarıkamış Şehitlerinden kimsenin haberi yoktu. 2004 yılında dönemin Orman Bakanı ve Kocaeli Milletvekili Osman pepe tarafından Sarıkamış Milli Park edilerek konu Türkiye gündemine gelmeye başladı. Son 5 yıldır bölgede Spor ve Gençlik Bakanlığının öncülüğünde “Sarıkamış Şehitlerini Anma Toplantıları” organize ediliyor. Bu yılda binlerce genç Sarıkamış Şehitlerini anmak için Allahuekber dağlarına yürüdüler.

SARIKAMIŞ’TAN SİBİRYA’YA BELGESELİ

Sarıkamış şehitleriyle ilgili ilk kez 2002 yılında belgesel çekerek TV kanallarında Devri alem programlarında yayınlatmıştık. Sarıkamış ile ilgili belgesel çekimlerimiz devam ediyor. Sarıkamış’tan Rusya’nın Sibirya bölgesine esir giden Esir Mehmetçiklerin toplu mezarları ve kaldıkları kampları araştırmak üzere Eylül ayı başında Sibirya’ya gitmiş ve belgesel çekimleri yapmıştık. “Sarıkamış’tan Sibirya’ya” adlı belgeselimiz önümüzdeki günlerde TV kanallarında yayınlanmaya başlayacak.

Öte yandan Sarıkamış şehitleriyle ilgili konferanslarımız devam ediyor. Sakarya Özel Erenler Güneş Eğitim kurumlarının organize ettiği “Sarıkamış’tan Sibirya’ya adlı belgesel gösterimi ve konferansı büyük ilgi gördü. Konferansa öğrenci ve veliler katıldı. Konferanstan sonra öğrencilerin çeşitli sorularını cevapladık.

 Adapazarı Özel Erenler Güneş Eğitim kurumları Müdürü Turan Durak Bey konferanstan sonra çiçek verip okul yönetimi tarafından plaket tektim edildi

Bakan Işık’ın dikkatine

Bilim, Teknoloji ve Sanayi Bakanı Fikri Işık, Bakan olduktan sonra ilk konuşmasını Kocaeli’de yaptı. AK Parti İl Danışma Meclis toplantısının basına açık bölümünde uzun bir konuşma yapan Sayın Işık, önemli mesajlar verdi. Işık’ın verdiği en önemli mesaj Gebze’ye Teknik Üniversite’nin kurulacağı, Tübitak ile entegre bir şekilde sanayiyle iş birliği yapılacağı müjdesini verdi.

   Gerçekten önemli bir açıklama. İnşallah kısa sürede olur. Eski Bakan Nihat Ergün de Tübitak ile ilgili çok önemli açıklamalar yapmıştı ama kalıcı hiçbir şey yapamadı. Tam tersine Tübitak tartışmaların tam odak noktası oldu. Hiç biri Kocaeli’den olmayan binden fazla kişi Tübitak Mam’da iş başı yapmasının tartışmaları hala daha sürüyor.

  Kocaeli’yi yakından bilen, Gebze’nin sorunlarını çözme gayretinde olan en önemlisi teşkilatlara hakim bir isim olan Fikri Işık’ın Bilim, sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’na gelmesi bölgemiz için önemli. Sayın Işık, konuşmasında da açıkladığı gibi farklı bir anlayışla eksik kalan sorunları çözme gayretinde olacak. İnşallah Gebze bölgesine hak ettiği değeri verir.

    Her iki Bakan ile ilgili daha önce bir çok yazı kaleme almıştım. Özellikle Fikri bey sorunlarla yakından ilgilendiğini her fırsatta söylüyor. Eğitim komisyonu başkanı olduğu dönemde bölgeye yapacağı hizmetleri bir bir sıralamıştı. En son Bakan olmadan önce kendisiyle yaptığımız söyşleşinin hem belgesel görüntülerini izleyebilir hem de tümünüwww.gebzegazetesi.com adresinden okuyabilirsiniz.

DANIŞMA MECLİSİ’NDE NE KONUŞTU?

Danışma Toplantısında konuşan, Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık hem operasyonları değerlendirdi hem de Gebze bölgesine önemli mesajlar verdi. Gebze Üniversitesi konusunu masaya yatıran Işık, bu dönüm mecliste görüşülerek dönüşümün yapılacağını belirterek Türkiye’nin önemli Teknik Üniversiteleri’nden biri olacağının altını çizdi. Tübitak’da ki öğretim üyelerinin Gebze Üniversitesi’nde eğitimler vereceğini dile getiren Işık, yüksek Lisans ve doktorayla birlikte Gebze Üniversitesi’nin Türkiye’nin Bilim üreten merkezi olacağının müjdesini verdi. Bilim ve Teknoloji’nin Gebze’de gelişeceğini dile getiren Işık, Teknik bir Üniversite ile sanayi ve eğitimin Tübitak ile birlikte birbirine entegre olacağını söyledi.

HERKES YÜKSEK LİSANS YAPMAK İSTEYECEK

Üniversite ilgili açıklamalarını sürdüren Işık, “ Bilim sanayi ve Teknolojide üniversite ve akademik çalışmalarla sanayiciliği maksimize edeceğiz. Gebze sanayisini ve Tübitak’ı öyle bir eşleştireceğiz ki, herkes yüksek lisans yapmak isteyecek. Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü’nü Gebze Üniversitesi’ne çevireceğiz. Adaylarımızda haftaya zannediyorum ki haftaya açıklanacak. Bu nöbet hak değil görevdir. Görev verilen arkadaşlar gitsin 2 rekat şükür namazı kılsın. Görev verilmeyenlerse 4 rekat şükür namazı kılsın.”diye konuştu.

 Kocaeli bir çok bakan gördü. Kimler geldi, kimler geçti. Eser ve hizmeti olan çok az isim var. Bu isimlerin yaptığı hizmetler halen takdirle karşılanıyor. İsteğim sayın Işık da Bakanlığı döneminde yapacağı hizmetlerle Kocaeli ve Gebze bölgesinde kubbede hoş sadalar bırakır. Kendisine hizmetlerinde başarılar diliyorum.

ERGÜN VE IŞIK’A AÇIK MEKTUP

Daha önce bu sütunda hem Nihat Ergün’e ve hem de Fikri Işık’a hitaben uzun bir yazı kaleme almıştım. Yazıda bölgemizin sorunlarını dile getirmiştim. Bu yazının tümünühttp://www.gebzegazetesi.com/Koseyazisi-4367-bakan-ergun-ve-milletvekili-isik´a-acik-mektup.html adresinden okuyabilir ve bizlere görüş ve önerilerinizi yorum olarak bildirebilirsiniz.

MEHMET AKİF’DEN DERS ALMALIYIZ

Mehmet Akif’in vefat yıl dönümünde Mehmet Akif’i rahmet, minnet ve şükranla anıyoruz. Mücadele ile geçen bir hayat. Safahat gibi bir kitapla ölümsüz eserler bırakan bir isim. İstiklal Marşımızı yazarak bağımsızlık ruhu veren bir insan. Mehmet Akif, İstiklal Marşı’nı yazdığında kendisine verilen parayı almayarak millete bağışlamıştı. Bugün her şeyin para ile ölçüldüğü, yolsuzluk, rüşvet ve usulsüzlük gibi konuların tartışıldığı bir dönemde Mehmet Akiflere büyük ihtiyacımız var.b Mehmet Akif’in hayatından ders ve ibret almak için Devri Alem programı olarak hazırladığımız ve bir çok TV kanalında yayınlanan Mehmet Akif belgeselini www.gebzegazetesi.com ve www.belgeselyayincilik.com ilewww.kocaeligebze.tv den izleyebilir, dostlarınıza ve arkadaşlarınıza tavsiye edebilirsiniz.

Ergün’den Işık’a sanayi bakanlığı

17 Aralık Operasyonu’nun yankıları Kocaeli bölgesini de etkiledi. Uzun yıllar Kocaeli siyasetinin etkin isimlerinden, Başbakan Erdoğan’a yakınlığı ile bilinen Bilim Teknoloji ve Sanayi Bakanı Nihat Ergün’ün bakanlıktan alınması tam anlamıyla bir şok etkisi meydana getirdi. Hiç kimse Ergün’ün gideceğini tahmin etmiyordu. Deyim yerinde ise Başbakanla uzun yıllardır  yakın arkadaş olan Ergün’ün görevden alınması Sayın Ergün üzerinde de olumsuz etki bırakmış olacak ki  devir teslim töreninde üstü kapalı sitemde bulunuyordu. Her ne kadar Nihat Ergün’ün yerine  Fikri Işık’ın gelmesi Kocaeli’nin bakan kontenjanı açısından olumlu karşılansa da;  bu bakan değişikliği Türkiye kamuoyunda tartışılmaya devam edecek.

Nihat Ergün Neden görevden alındı?

Bilim Teknoloji ve Sanayi Bakanı Nihat Ergün, Derince Belediye Başkanı olarak bölgemizde seçilen en genç belediye başkanı idi. Kendine has siyaset anlayışı ile Nihat Ergün, bir dönem belediye başkanlığı yapmış. Belediyedeki icraatları Refah Partisi genel merkezinin bazı tavırlarına  dur dediği için, ikinci dönem başkan yapılmamıştı. Ak Parti’nin kurucu il başkanı olan Ergün,  siyasette sürekli yükselmiş, Başbakan’ın en güvendiği insanlar arasına girmişti. Galiba nazar değdi. Bakanlık makamını koruyamadı. İşin üzücü olan tarafı, bu ortamda görevden alınması idi. O da bu duruma sitem edecek ki, devir teslim töreninde “Benim para pul, akçeli, işlerle işim olmadı. Arkadaşlarım müsterih olsunlar.” Dedi. Aslında bu sözden çok farklı anlamlar çıkarmak mümkün. Bazı haber sitelerinde farklı yorumlar da yapılıyor. Belki bundan sonra çok daha farklı şeyler yazılıp çizilecek. Ancak bir gerçek var ki,  Sayın Ergün’ün bu dönemde görevden alınması bana hiç normal gelmedi. Bakalım bundan sonra ne tür olaylar ortaya çıkacak. Hep birlikte göreceğiz. Zaten kendisinin de her bakımdan kırgın  olduğu anlaşılıyor,  yüz hattındaki ifadeler çok şey söylüyordu.

FİKRİ IŞIK SÜRPRİZ OLMADI

Bilim Teknoloji ve Sanayi Bakanlığı’na Fikri Işık’ın gelmesi fazla sürpriz olmadı. Siyaseti yakından takip edenler, Fikri Işık’ın bakan olabileceğini tahmin ediyorlardı. Biz de gazete olarak bunu gündeme getirmiştik.  Sürpriz olan Nihat Bey’in yerine bakan olması. Fikri Bey başarılı bir sayasetçi. Siyasette hep başarı grafiği çizmiş, il kurucular kurulu üyeliğinden il başkanlığına ve milletvekilliğine giden başarı çizgisini korumuş bir siyasetçi. Bakan olarak siyasette gelebileceği en üst yere kadar gelmiş, siyasi tarihimize geçecek bir isim. Kendisi ile en son yirmi gün önce Gebze’de görüşmüştük. İlyasbey Camii’nde Cuma namazı kıldıktan sonra, Gebze Fatihi İlyasbey’in türbesini ziyaret edip, çay bahçesinde halkla birlikte çay içmişti. Kendisine orada Gebze’nin  tarih ve kültür değerleriyle ilgili bilgiler vermiş. Türbeye sahip çıkılmasını istemiştik. Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın İbrahim Karaosmanoılu ile birlikte gereğinin yapılacağı sözünü almıştık. Ayrıca Gebze bölgesinin eğitimden sağlıya bir çok sorunu ile ilgili önemli açıklamalar yapmıştı.  Fikri Bey’in bakan olması Kocaeli’de sevinçle karşılandı. İnşaallah başarılı olur. Bilim Teknoloji ve Sanayi alanında yapacağı hizmetlerle Kocaeli tarihinde iz bırakır. Kendisine hayırlı olsun diyor, başarılar diliyorum.

Gebze yanıyor, YETKİLİLER NEREDE?

Daha öncede defalarca yazdık, Gebze’nin en önemli sorunu çevre ve ulaşım. Vali sayın Ercan Topaca’nın son basın toplantısında da gündeme getirmiştik. Hatta Gebze bölgesine çevre şube müdürlüğü’nün kurulmasını istemiştik. Gebze Bölgesinde gerçekten en büyük sorun çevre. Can ve mal güvenliğimiz tehlikede. Gün geçmiyor ki bir sanayi yangını çıkmasın. Çevre ile ilgili sorun ve şikayet yaşanmasın.

  Dün gece, gebze’de çıkan sanayi yangını bölge halkına korku yaşattı. Üstelik, yerleşim bölgesine çzok yakın olan Plastik fasrikasındaki yangını söndürmekte de oldukça zorlanıldı. Gebze bölgesinde sanmayi yangınlarına direk müdanhale edebilecek bir itfaiye teşkilatı kurulmalıydı. Bugüne kadar o da yapılmadı.

   Gebze bölgesi gerçekten sanayinin büyük ilgi gösterdiği yer. Gelecek 5 yıl içerisinde sanayi ikiye katlanacak, sorunlar daha da artarak devam edecek. Sorunlar büyümeden şu anda ciddi bir araştırma yapılmalı. Kocaeli Valimiz sayın Ercan topaca ve Büyükşehir belediye başkanı sayın İbrahim Karaosmanoğlu başkanlığında ortak bir çalışma gurubu kurulmalıdır. Bu çalışma grubu komisyonlar oluşturup hızlı ve plansız sanayileşmenin Gebze, Dilovası, çzayırova ve darıca’ya etkilerini masaya yatırmalıdır. Bilimsel bir rapor hazırlanmalı, master planlar yapılarak Gebze bölgesinin en büyük sorununa çözüm ve çareler üretilmelidir.

  Yıllarca Gebze’nin il olmasını bunun için savunduk. Gebze yerinden yönetilsin, sorunlara yerinden çözüm bulunsun diye. Gebze’nin il olması gerçekleşmedi. Ancak Gebze bölgesi şu an 7 kocalı Hürmüz gibi. Geibze bölgesinde daha çok istanbul’un etkisi var. İzmit lobisi yüzünden Gebze bölgesinin hak ettiği hizmet gelmiyor. Gebze’de çevre, ulaşım, eğitim, emniyet, alt yapı, adalet ve diğer devlet hizmetlerinde büyük sorun ve sıkıntılar yaşanıyor. Emrniyet birimleri zçok az sayıda personelle hizmet veriyor. Gebze bölgesinde ki öğretmen açığı binlerle ifade edilmekte.

  Evet Gebze bölgesinin sorun ve sıkıntısına çözüm bulmak için valimiz sayın Ercan topaca ve Büyükşehir belediye başkanı sayın İbrahim Karaosmanoğlu 2014’ü Gebze bölgesi yılı ilan ederek gebze’nin sorunları ve çözüm yollarını gündeme taşımalıdır. 2014 seçim yılı da olacağından Gebze bölgesinde ki siyasetçiden sivil topluma herkes Gebze bölgesine sahip çıkma adına çalışmalar yapmalıdır.

   Gebze bölgesinin sorunlarını bölgede ki kurum ve kuruluşlar ortak çalışmalar yaparak çözebilir. Eğer önlem almayacak olursak daha çok yangınlar çıkacak, daha büyük felaketler yaşayacağız, devletten hak ettiğimiz hizmeti alamayacağız. Buradan tüm yetkililerle daha önce çevre ve diğer konularda yazdığımız yazılardan bazı başlıkları sizlerle paylaşıyor, bu yazıları www.gebzegazetesi.com internet sitesinden tüm yetkililerin bilgilerine sunuyorum.

GEBZE’Yİ TEHDİT EDEN FABRİKA YANGINI

Kocaeli´nin Gebze ilçesinde bulunan sanayi sitesinde çıkan yangında sonucunda 4 iş yeri kullanılamaz hale geldi. Ham plastik işleyen üretimi yapan iş yerinde başlayan yangına Kocaeli ve bölge illerin itfaiyelerinden takviye ekip istendi.

Gebze Sultan Orhan mahallesi Küçük Sanayi Sitesi içerisinde Koca Beton Bloklarında bulunan ham plastik dükkanında yangın çıktı. elektrik kontağından kaynaklandığı iddia edilen yangında, ham plastik maddelerin hızla tutuşmasıyla alevler büyüyerek 4 ayrı iş yerine sıçradı. Gebze itfaiye ekiplerinin yetersiz kalmasından dolayı Kocaeli ve bölge belediyelerden takviye ekipler istendi. Sanayi sitesinde bulunan diğer 15 iş yerine yangının sıçramaması için olay yerinde 10 itfaiye aracı ve yaklaşık 40 itfaiye personeliyle söndürme çalışmaları devam ediyor.

Yangını haber alarak iş yerlerinin önüne gelen işletme sahipleri itfaiye ekiplerine söndürme işlemlerinde yardım etmeye çalıştılar. İş yeri sahiplerinin ifadesine göre yangında maddi kaybının ise 1 milyon lira olduğu tahmin ediliyor.

Dünden bugüne Gebze basın dünyası

 Dünyada en hızlı gelişen sektör Medya. Basın dünyasındaki gelişmeler baş döndürücü hızla devam ediyor. Gebze’nin son 35 yıllık geçmişini gazeteci ve televizyon belgeselcisi olarak yakından takip ediyorum. Kendi basın sektörümüzün de nereden nereye geldiğini çok iyi gözlemlemekteyim. Gerçekten baş döndürücü bir hızla basında gelişmeler var.

1982 yılının haziran ayında Gebze’ye gelip gazeteciliğe başlamıştım. Merhum Hayri Macar’ın Uyanış Gazetesi’nde yazılar yazıyordum. TRT Anadolu Ajans ı başta olmak üzere bir çok medya kuruluşunun temsilciliğini yaptım. 1984 yılında Gebze Gazetesini kurduk. Basın meslek örgütlerine üye oldum. 1988 yılında Sarı basın kartını aldım. 1993 yılında Gebze’nin ilk radyosu Gebze Fm’i kurdum. Daha sonra ulusal ve bölgesel TV kanallarında Devri Alem adıyla belgesel programları çekip yayınlamaya başlayıp, halen bu sektörde çalışmayı sürdürüyorum.

GEBZE’DE TV YAYINCILIĞI

Gebze’de yazılı medyanın gelişmesine paralel TV sektörü bir türlü gelişmedi. Gebze’de TV yayıncılığı denemesinde de az çok katkımız olmuştu. 1993’lü yıllarda özel radyo TV yayıncılığı başladığında geçmişte Gazetecilik de yapan o dönemin Ana vatan partisi Milletvekili Bülent Atasayan ile Gebze’de TV kurulması konusunda görüşmeler yapmıştık. O yıllarda TV tamirciliği yapan nedim Gider de işin içindeydi. İçerisinde olmasak da Kocaeli özel radyo TV yayıncılığında ilk kez Gebze bölgesinde Körfez TV adıyla başlamıştı. Karlas TV’de bir süre yayın yapmıştı. Körfez TV daha sonra Kocaeli’ye satılmıştı. Kocaelili iş adamı da İstanbul’da bir gruba yayın lisansını devretmiş, AK TV olarak bu TV uzun süre yayın yaparak daha sonra kapanmıştı. Gebze’de TV yayıncılığı denemeleri yeni bir ivme kazanıyor.

KARE TV YAYINDA

Dün Gebze’den yayın yapan Kare TV’nin toplantısına katıldım. Genç gazeteci Tufan Şahinkesen tarafından kurulan Kare TV’nin Perşembe günü açılış törenleri olduğunu öğrendim. Kare TV’nin Gebze’mize ve bölgemize hayırlı olması dileğinde bulunuyorum,. Genç medya patronu Tufan Şahinkesen, hedeflerinin büyük olduğunu, mayıs ayında uydu yayınına geçmeyi planladıklarını 20’ye yakın eleman istihdam ederek Gebze bölgesinin sesini tüm dünyaya duyurmak istediklerini söylüyordu.

TV yayıncılığı gerçekten zor. Temennim kare TV başarılı olur. Uydudan yayın yaparak Gebze bölgesinin sesini tüm dünyaya duyurur. Kare TV’nin Gebze ve Kocaeli medyasının da gelişmesine büyük katkıda bulunacağına inanıyor, başarılar diliyorum.

GAZETECİLER YETİŞMİYOR

Medya sektöründe teknoloji hızla gelişiyor. Ancak, habere aşık 7/24 haber ve araştırma peşinde koşan gazeteci bulmak çok zor. Artık, internet en basit araştırmada bile haber kaynağı oluyor. Eğer birisi yanlış ve yönlendirici bir haber attıysa herkes onu kullanıyor. Bir de belediyeler ve milletvekilleri başta olmak üzere tüm siyasiler medya sektörüne gönderdiği haberler hiç zahmet çekilmeden muhabirler tarafından gazete sayfalarına alınıyor. Bu da gazetecilik de araştırma ruhunu öldürüyor. Maalesef gazeteci yetişmiyor. Herkes haberi birbirinden kopya ederek işin kolayına kaçıyor.

Evet, medya sektörümüz teknik olarak gelişiyor. Ancak, nicelik ve nitelik olarak çok gerilerde. Medya sektörüne yeni bir ruh ve heyecan gerekiyor. Ben, yeni yetişen gençlerin bir gün bu ruhu kazanacaklarını, medya sektörüne hayat getireceklerine inanıyorum. Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin eğer yetişmiş insan yoksa o gelişmelerin hiç birinin anlamı da yok. Eski gazeteciler olarak bizlere tarihi görevler düşüyor. Keşke, duayen olduğunu söyleyen tüm eski gazeteci meslektaşlarım buna kendimde dahilim vizyon ve misyonumuzu sürdüren gazeteciler yetiştirebilsek. Bugün, medyamızın en büyük sorunu yetişmiş gazetecinin olmaması. Her gazetecinin mutlaka yetişmiş bir gazeteciye ihtiyacı var.

Sarıkamış bozgunundan Harşit savunmasına

22 Aralık Sarıkamış harekatının yıl dönümü etkinlikleri  başladı. 2014 yılı da Sarıkamış harekatının 100. yılı. Birinci cihan harbinin Kafkas Cephesi’nin Sarıkamış bozgunundan sonra son savunma hattı Harşit vadisidir. Sarıkamış Cephesi’nin  bozulmasından sonra   Rus orduları  Doğu’dan Erzincan ve Kuzeyden Doğu Karadeniz bölgesini işgal ederek Harşit Vadisi ve  Tirebolu’ya  kadar gelmişlerdir. Tirebolu’dan  Gümüşhane’ye kadar  Harşit vadisinde  16 aya  yakın bir  mücadele olmuş ve  çok ciddi çarpışmalar yaşanmış. Harşit Savunması’nın karargah merkezi  Espiye  Arpacık köyüdür.  Doğu Karadeniz Bölgesi’nin  vilayet merkezi olan Trabzon  işgal edildiği için vilayet merkezi Ordu’ya taşınmıştır.

    Araştırmacı gazeteci olarak 10 yıldır Sarıkamış´dan  Harşit´ vadisine araştırmalar yaparak  bir çok  bilgi ve  doküman  topladık.  Rusya, Azerbaycan ve Sibirya’daki esir kamplarında  çekimler  yaptık. TV belgeseli için   ön hazırlık  çalışmalarız  sürüyor. 14 Şubattan itibaren   Giresun/ Görele’den başlayan  Mayıs ayına kadar  Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu´da bir çok il ve ilçe´nin  düşman´dan Kurtuluş yıl dönümü kutlanırken, şehitler unutulur  tarihi geçmiş gündeme fazla gelmez.

   SARIKAMIŞ ŞEHİTLERİNE VEFA

Sarıkamış harekatının 99. Yıldönümünde Sarıkamış şehitleri için Kur’an hatmi okuma kampanyası başlattık. 22 Aralık 1914’te başlayıp 5 ocak 1915’te sona eren ve 90 bin askerin şehit olduğu on binlerce  askerin Sibirya esir kamplarına düştüğü Sarıkamış şehitleri ile ilgili tüm okurlarımızı Kur’an hatmi okumaya ve Fatiha ile şehitlerimizi anmaya davet ediyoruz. Sarıkamış Şehitleri ile ilgili ilk ve en kapsamlı belgeseli , 2003 yılında Devri Alem Belgesel TV programı hazırladı. İsmail Kahraman 2013 yılında da Sibirya bölgesine giderek Rusya’daki esir kampları ile ilgili araştırmalar yaptı.

     Artvin,Rize,Trabzon bölgesindeki işkal yerlerinden kaçan sivil halk (Kadın,Çocuk ve  yaşlılar) öncelikle Giresun ve ilçelerine sığınmış. Giresun halkı  savaştan kaçan sivil halk ve muhacirlere kucak açmış. Giresun halkı  bir taraftan  Rusları Harşit’de durdurmaya çalışırken   diğer taraftan  muhacirlere sahip çıkıp onların açlık ve soğuktan ölmelerini  önlemişlerdir.

       Harşit Vadisi ile ilgili  çok ciddi çalışmalar yapılmalı. Kitap ve  belgeseller çekilerek bu vadiyi gelecek kuşaklara  aktararak kültür ve tarih bilinici oluşturmalıyız.. Bu konuda   Giresun valiliği   Öncülüğü’nde bölgede  araştırmalar yapılmalı. İKTAV  olarak Giresun valiliğimizin  maddi ve manevi  destekleri ile  “Sarıkamış bozgunundan Harşit savunmasına “  bir panel düzenlemeyi , bir  çok  tv kanalında  yayınlanacak belgesel çekip , kitap  hazırlayarak gök kubbede hoş bir seda bırakmak  istiyoruz.

KARADENİZİN ÇANAKKALESİ  HARŞİT  SAVUNMASI ŞEHİTLERİNE VEFASIZLIK

1916-1918 yıllarında  askerlerimiz  bir çok cephede olduğu gibi Karadeniz’de  destanlar yazmış,  namert düşmana   geçit  verilmemiştir.  Birinci dünya harbinde  Açlık, yokluk, salgın hastalığın bir sel gibi çiğneyip geçtiği Doğu Karadeniz’de önemli savaşlar yapılmış. Sarıkamış bozgunundan sonra Rus ordusu  ancak Harşit’de  durdurulmuş ve  16 aya yakın  Harşit vadisini savunarak  Rus ordusu  Harşit’i geçememiştir.

      Harşit cephesindeki  şehitlikler bugüne kadar araştırılmamış. şehitlikler yok olmuş, Harşit cephesi şehitlerine bir anıt  mezar bile  yapılamamıştır. Harşit savunmasının canlı şahidi  siperler her geçen gün yok oluyor. Başbakanlık  Devlet arşivleri ve Askeri Tarih Arşivlerinde  Harşit savunması ile ilgili  Arşiv belgeleri tasnif bile  edilememiştir.

    İlgili  Devlet yetkilileri  tarafından bölgede ciddi araştırmalar yapılmalı.   Harşit  şehitleri için  bölgeye bir şehitler  anıtı dikilip  siperler koruma altına alınmalı Arşiv belgeleri tasnif edilip kamuoyuna açıklanmalı. Harşit şehitlerine  vefa borcumuzu ödemek ve  kara denizin Çanakkale cephesi mesabesinde  olan  Harşit savunması  siperlerin  korunması için Cumhur  başkanı sayın Abdullah Gül, TBMM Başkanı sayın Cemil Çiçek, Başbakan sayın  Recep Tayip Erdoğan, Genel Kurmay Başkanı sayın  Orgeneral Necdet Özel  Başta olmak üzere , mülki, askeri ve idari   devlet yetkililerinin  bölgeye ilgisini  çekip  Harşit vadisinde  araştırma ve inceleme yapması için kampanya başlatıldı.

 Harşit cephesi  şehitlikleri ile  siperlerin  koruma altına alınması  için  Harşit  Cephesi  tarihi araştırma gurubu  kuruldu. Grup Harşit Vadisinde  araştırma yapıp şehit mezarları ve son siperlerin  belgesel çekimlerini yapmaya başladı. “ Harşit   savunması  tarihi araştırma gurubu “ bir bildiri hazırlayarak  yaptıkları ön çalışmayı   devlet yetkililerine gönderip kamuoyuna açıkladı.  Çalışma gurubunun  Harşit  savunması   ile ilgili  yaptığı  araştırma özeti internet sitemizde

   SARIKAMIŞ HAREKATINDAN  HARŞİT SAVUNMASINA

Birinci dünya harbi başladıktan hemen sonra  Osmanlı ile Ruslar arasında Doğu cephesi savaşları da  başlar.

1 Kasım 1914’te Rus ordusu doğu cephesinde sınırlarımızı aştı.

3. Ordumuzun 118 bin kişilik mevcudu vardı. Ancak iaşe getiren gemiler Ruslar tarafından Karadeniz’de batırıldı. Askerlerin bir bölümü Yemen kıyafeti içindeydi.

Enver paşa  Sarıkamış Harekatını kumandanlara tebliğ ettiğinde; Hasan İzzet Paşa direndi.

“ Paşam bu plan iyi bir plan. Ancak mevsim kış. Bu mevsimde bu harekat çok risk taşır. Baharı bekleyelim. Yollar açılsın” dedi.

      Enver Paşa’nın cevabı netti:

 “Hocam olmasan seni idam ederdim.”

Sarıkamış beyaz ve kırmızı bir felaket olarak çöktü omuzumuza. Silah, iaşe ve giyim malzemesi olarak çok iyi olan Ruslara yenildik.

90 binle anlatılan askerimiz donarak savaşarak ve tifüsle şehit oldu.

Rusların da 30 bin askeri aynı şekilde öldü. Sarıkamış sonrası her iki ordu hem toparlanmaya hem mevzii savaşlarına devam etti.

Rus Çarı Corcile çektiği telgrafta

“ Soğuktan telefonlar bile çalışmıyor. Osmanlı  ordusu hala direniyor. Bu nasıl ordu? Derhan Türklere bir cephe daha açın” diye feryad ediyordu. Bir anlamda Çanakkale Savaşı’nın de sebeplerinden biri  oluyordu Sarıkamış harekatı.

Yenilmiştik. Ruslar arkasından dilediği kadar takviye  alıyordu.  Oysa Osmanlı ordusu; aynı anda Çanakkale’de, Kanalda, Irak ve Kafkas Cephesinde savaşıyordu.

 Osmanlı; 93 harbi, Balkan, Yunan, Yemen, Galiçya, Trablusgarp  savaşlarından milyonlarca askeri şehit ve yaralı olarak çıkmıştı.

   DOĞU KARADENİZ’DE  OSMANLI RUS MÜCADELESİ

Sarıkamış yenilgisi sonrasında Rusların önünde silahsız, iaşesiz, yokluk içinde, takviyesiz, toparlanmaya çalışan üçüncü ordu vardı. Teşkilatı mahsusa müfrezeleri ile çete denilen sivil direnişçiler savunuyordu doğu Karadeniz  topraklarını.

Bir akrebin kıskacı gibi, Rus ordusu bir koluyla güneyden Erzurum- Bayburt üstünden diğer koluyla da Karadeniz sahilinden, kuzeyden harekete geçti. Sahil kuvvetlerine Rus donanması eşlik ediyordu.

 Osmanlı ve Rus ordusu  arasında Karadeniz  Sahilindeki savaşlar öncelikle Batum, Artvin, Ardahan, Borçka, Hopa yöresinde yoğunlaştı. Artık doğu Karadeniz’de ve doğu cephesinde her karış toprak savaş alanıydı. Derelerin savaşı, tepelerin, sırtların, dağların savaşıydı bu.Her dere, her vadi, her sırt doğal bir cepheydi. Biri terkediliyor, diğerine geçiliyordu. Osmanlının savaştığı büyük cepheler Karadeniz’de asker kaynağını kurutmuştu. Geride ihtiyarlar, kadınlar, çocuklar çoğunluktaydı. Yoklu ve açlık had safhadaydı. Doğudan giren düşman her gün yaklaşıyordu. Batum’dan başlamak  üzere bir muhacir seli batıya doğru akıyordu. Hem doğayla, hem hastalıkla, açlıkla, deniz bombardımanı altında batıya doğru akıyordu.

MUHACİRLİK YILLARI VE ORDULARIN DURUMU

Muhacirlik miladı idi Karadeniz’in ve Doğu bölgemizin.  Sadece Karadeniz’de  iki milyon kişinin muhacir olduğu tahmin edilmektedir. Bu durum muhacir kabul eden diğer şehir ve bölgelerimizin de dengesini bozmuştur.

 Seferberlik ilanını takiben Karadeniz’deki Türk kuvvetlerinin dökümü:

Trabzon Jandarma Alayı gönüllülerle takviye ediliyor.  Sadece  6 makinalı, 4 top

RUSLARIN ORDU  KUVVETİ  :

Batum’da dört taburlu bir piyade alayı, I. Kapan Plaston Taburu, Bir Hudut Taburu, 1 İstihkam Taburu, 8 Top, 1 süvari bölüğü, ilave olarak 19 Türkistan alayı ile takviye ediliyor.

  18 Kasım 1914 Hopa Hudut Taburu ve gönüllülerden oluşan bir alayımız Ruslara hücum edip 2 top, 100 Rus askerini esir alıyor.

HOPA’DAN HARŞİT’E KARADENİZ DESTANI

21 Kasım 1914 Hopa Müfrezesi 8 bölüklük Rus kuvvetlerine  saldırıyor ve 4 bölüğün esir alıyor. Rıza Bey, Artvin’i alıyor. Bu kuvvetler Çoruh’u geçip Ardonuç’u aldılar. Diğer kuvvetlerimiz Batum’a kadar gelip, elektrik santralini tahrip ettiler.

Rus Komutan  General Elshin başarısız sonuçlardan dolayı görevden alındı. Yerine LİYAHOF getirildi.

Batum kuşatması, Borçka Şehitler Tepesi Savaşları, Arhavi Savaşları, Abı deresi, Fırtına Deresi savaşları… Şubat 1914’ten itibaren Ruslar üstünlüğü ele geçirmiş batıya yönelmiştir. Rize düştü. 24 Şubat 1916.

Of  cephesinde ummadığı bir dirençle karşılaşan Ruslar Baltacı Deresinde 10 kilometrelik bir cephede büyük zayiat vermiştir. Yerli halkın, of alimlerinin halkı aydınlatma çabaları çok etkili olmuş. Avni Paşa’nın yetkilendirdiği Of müftüsü “Düşmana karşı mücadele etmek için, orduya asker celbi vesair tedbirlerin alınması doğrultusunda Of müftüsü Hüseyin Sabri Efendi’ye  her türlü selahiyeti vermiştir. Bütün alakadar makamatın süreti katiyyeden mazkaret göstermesini beyan eylerim”

Ruslar hiç beklemedikleri bu direnişte büyük zayiat vermiş ve Baltacı Dere’sini ancak 22 gün sonra aşabilmişlerdir. Of ve Çaykara ahalisi varını yoğunu, canını ortaya koymuştur.

Kelali Tepeleri  ve Madur Dağı  Savaşları ( 26 Mart 1916)

15 Nisan 1916 :Of kazası işgal edildi. Üçgün sonra da Trabzon işgal edildi.

18 Nisan 1916: Ardından Akçaabat’a girdiler.

Sahil birlikleri ve yerli milis güçleri karada düşmanı karşıladı. Karadağ, Çamlıtepe, Kanlıtepe, Işıklar Köyü.

Ruslarla vuruşulmuş, tam 92 gün Rus Ordusu durdurulmuştur. Askeri birliklerimizin yanınoa sivil çetelerimiz yer almış. Önemli sonuçlar alınmıştır. Ancak Ruslar dört ay süren  Bayburt Kop Geçidi, Masad Vadisi, Ahsunk Hanları, Maden hanları savaşlarından sonra Bayburt düştü.

Düşmanın sahil güçlerimizin arkasına düşme tehlikesi belirince ve Bayburt’un da düşmesi geri çekilip yeni bir savunma hattı kurmak gerekti.

ÜÇÜNCÜ ORDUMUZUN SAVUNMA HATTI HARŞİT  CEPHESİ

Üçüncü Ordu Komumatanı Vehip Paşa; Erzincan, Tirebolu arasına bir çizgi çekip savunma hattını, üçüncü orduyu bu çizgi üzerine konuşlandırdı.Bu cephe Harşit Cephesiydi.

    Harşit ; Gümüşhane dağlarından doğan ve Tirebolu’ dan Karadeniz e dökülen  ırmağın adıdır.  Harşit ırmağının yatağı  Derin ve sarp bir vadiydi. Ayrıca derin ormanları giyinmiş her iki yanında yüksek ve aşılması zor savunmaya uygun sırtlara sahipti. Ormanlar ve arazi Sarıkamış’ta Rusların işine yaramıştı. Taarruz eden Osmanlı ordusu idi. Şimdi burası Harşit Vadisi idi. Roller değişmişti. Ruslar taarruzdaydı. Biz savunmadaydık. Sarp arazi bizden yanaydı. Bu sırtları kaplayan engin ormanlar ordumuzun yorganıydı. İki Vadi arasında akan Harşit doğal engeldi. En büyük silahımız ise vatınımız koruyor olmaktı. Karadağ’daki birliklerimiz ve çetelerimiz Harşit’in batı yakasında konuşlanıp savunma hazırlıklarını hızlandırdı.

OSMANLI ORDUSU’NUN KARARGAHI ESPİYE – ARPACIK KÖYÜ

Ruslar Karadağ savaşlarından sonra Harşit’e çekilen ordumuzun boşalttığı köylere girmeye devam ettirdi. Vakfıkebir, Tonya, Eynesil ve 27 Temmuz 1916 günü Görele’yi işgal etti.

Çavuşlu’da Şeminin gıranından çetelerin yaptığı baskında Rusların taburu telef oldu. Bunun üzerine  Heri altı ve Dumurlu Deresi altında bir katliamı gerçekleştirdi.   Düşman artık ilerliyordu ama yoğurdu üflüyordu. Rus ordusu Üç filo 36 gemi denizden, karagücü  ile karadan Harşit’in doğusunda konuşlandı.

Sahil müfrezemiz 37 tümen komutanı Hamdi Paşa idi. Tümen karargahı bugünkü Espiye’nin  Arpacık Köyü’nde idi. İnköyü, Aslancıkbaşı, Güce sırtları, Şaban Kalesi, Garigen, Tepe alan, Olucak, Argaç Tepesi savunma için hazırlanmıştı. Harşit vadisindeki Osmanlı  Ordusunun kazdığı  siperler bütün canlılığı ile halen o günkü gibi durmaktadır.

Ağaç başı yaylasın ’da birlik karagahı vardır. Tepe alan iaşe nakliye ve dağıtım yeri olarak kullanılmaktadır. Ayrıca hakim olduğu tepeye taciz atışları için kullanılıyordu.

 HARŞİT CEPHESİNDE  SON SİPERLER KORUNMALI

 Bugün Gümüşhane yaylası olan Harşit vadisindeki Güvende’ nin kuzeyinden başlayan yakın savunma mevzileri de bütün canlılığı ile durmaktadır. Ağaçbaşı… Güvendebaşı, Güvende arkası, Kabaktepe, Naldöken, Balıklı gıranı, Gerdanlık tepe de bütün canlılığı ile bu siperler duruyor. I. Dünya Savaşının Doğu cephesinin son siperleri burda yatıyor. Harşit’in batı tepelerinde.Ormanların zirvelerinde, zirvelerdeki topuk yaylalarında bu siperler yaşıyor. İçine girecek askeri bekliyor sanki. Sarıkamış yenilgimiz ile batıya yönelen Rus ordusunun  tepelerde, sırtlarda, vadilerde, derelerde, yaylalarda dişiyle tırnağıyla karşısına dikilen Türk ordusunun son siperleriydi bu siperler.  Üçüncü ordumuzun  Birinci Dünya savaşındaki ıslak imzaları halen bütün heybetiyle esrarı ile duruyor. İçinde otlar büyümüş, ihtişamı eksilmemiş.

Acıdır ki; ne üzerinde otlayan koyunlar, ne çobanlar ne de yanlarından geçen yolcular bu siperlerin farkında değil.. Üzerinde piknik yapan insanlarımız neyin üstünde oturduğundan haberi yok. Acımız bu. Narkoz almış acımız!

Bu savaş doğu cephesinin sırtına acımasız yükler yüklemiştir. Kanalda, Irakta, Kut’ül Emmare’de, Trablus’ta,  Çanakkale’de,Kafkasya’da, savaşan Osmanlı orduları,  üç milyon civarında asker kaybetmiştir.

Doğu Karadeniz’de Muhacirlik diye adlandırılan felaket yüzbinlerce ocak söndürmüştür. Ta Batumdan başlayan ve Rus Ordusundan Ermeni eşkiyasından kaçan  ve batıya akan muhacir sayısı iki milyon olarak verilmektedir. Ve bunların yarıdan fazlası geri dönmediği gibi gittikleri bölgeleri de büyük bir yükün altında bırakmışlardır.

RUSYA’DA EKİM DEVRİMİ VE HARŞİT CEPHESİ

Rusya’da Ekim devrimi gerçekleşince Rus ordusunda çözülmeler meydana geldi. Yöreyi iyi bilen gerilla savaşı veren milisler ve üçüncü ordumuz karşısında bir hayli yıpranmıştı. Ermenileri örgütlediler. Ayrıca Ermenilerle Pontus Çeteleriyle savaşıyordu. Ruslar Erzincan anlaşması gereği Harşit vadisinden  çekilmeye başladılar.

13 Şubat 1918 tarihinde Tirebolu’dan hareket eden sahil kuvvetlerimiz 13 Şubat 1918’de Görele’ye girdi. Vakfıkebir ve 17 Şubat 1918’de Trabzon… Ve Nihayet Rize, Artvin, Çayeli, Hopa, Gümüşhane, Bayburt, Erzurum bütün doğu cephesi korkutuluyor. Osmanlı Ordusu bunu takiben Ermeni çeteleriyle oluşturulmuş ve silahlandırılmış Ermeni  alaylarıyla savaşıyordu. Doğudaki Ermeni mezalimi bu savaşlarda bertaraf ediliyor. Rus işgalinden kurtulmuş olmak Mondros öncesi ülkemize bir nefes aldırıyor. Anca; Anadolu’ya sahipsen rahatlık senin işin değildir.

HARŞİTİ SAVUNAN ASKERLERİMİZE VEFA…

Şimdi  Harşit Vadisi’nin batı zirvelerinde bir yaz iki kış geçirmiş üçüncü ordumuza bağlı 37. Tümen’in, denizden  Erzincan’a  kadar uzanan çizgide  mevzilenmiş ve savaşmış askerlerimizin, milislerimizin hakkı unutulmak mı?

 1916’den  2016’ya  iki yıl sonra Harşit savunmasının yüzüncü yılıdır. Yüzüncü yıl anısına bu canlı siperlerin yeni neslimize tanıtılması elzemdir. Şimdi üzerinde uçurtma şenlikleri yapılıyor. Ancak bastığı yeri tanımayan gençlik; hangi geleceğin teminatı olabilir?

Çevre orman Bakanlığımızca  bu siperlerin bulunduğu yerlerin milli park ilan edilmesi ve koruma altına alınması gerekir. Bu bir borçtur!

  Doğu Karadeniz  bölgemizin miladıdır Harşit Savunması. Ondan öncesi vardır. Sonrası vardır. Ama 1916, 1918  yıllarında olan olayları anlatmalıyız. Unutmamalı ve unutturmamalıyız. Savaşmak için değil, tedbir için! Tekerrür etmesin diye tarih!….

CUMHUR BAŞKANI, BAŞBAKAN VE GENEL KUMAY BAŞKANI ŞEHİTLERE SAHİP ÇIKMALI.

Birinci dünya harbinde  Açlık, yokluk, salgın hastalık, bir sel gibi çiğnemiş geçmiştir Doğu Karadeniz’i. Ama yiğit kara deniz uşağı  Rus ordusunu Harşit’ de  durdurulmuş ve  16 aya yakın  Harşit vadisini savunarak Rus ordusu  Harşit’i geçememiştir. Ancak bölgedeki şehitlikler bugüne kadar araştırılmamış. şehitlikler yok olmuş, Harşit cephesi şehitlerine bir anıt  mezar bile çok görülmüş. Harşit savunmasının canlı şahidi  siperler her geçen gün yok oluyor. Devlet yetkilileri  tarafından bölgede ciddi araştırmalar yapılmalı.   Harşit  şehitleri için  bölgeye bir şehitler  anıtı dikilip  siperler koruma altına alınmalıdır. Harşit şehitlerine  vefa borcumuzu ödemek ve  kara denizin Çanakkale’si mesabesinde  olan  Harşit cephesindeki  siperlerin  korunması için Cumhur  başkanı Sayın Abdullah Gül, TBMM Başkanı sayın Cemil Çiçek, Başbakan sayın  Recep Tayip Erdoğan, Genel Kurmay Başkanı sayın  Orgeneral Necdet  Özel’in ilgi, yardım,  ve desteğini bekliyor , mülki, askeri ve idari ilgili  devlet yetkililerin  Harşit vadisinde  araştırma ve inceleme yaparak Harşit cephesi şehitlikleri ile  siperlerin  koruma altına alınması  için çalışma yapmalarını istiyoruz.

Ankara’da neler oluyor?

17 Aralık Operasyonu her yönü ile tartışılmaya devam ediyor. Gözaltına alınanlar, tutuklananlar, siyasilerin açıklamaları, tartışalar, tam anlamı ile ortalık toz duman. Adı konulmamış bir savaş yaşanıyor. Bu nasıl sonuçlanacağı ise belli değil. İstanbul’da başlayan Ankara’da savaş getiren bu savaşın dünyadaki yansımaları her bakımdan önemli.

Olayların bütün sıcaklığı ile yaşandığı bir ortamda Türk Halk Kültürü Araştırma Kurumu tarafından verilen 2013 yılı Türk Halk Kültürüne Hizmet ödülünü almak üzere hafta sonu Ankara’daydım. Ankara’dan 17 Aralık operasyonun yansımalarını daha iyi anlamaya çalıştım. Cuma günü sabah sisli bir havada Ankara Esenboğa Havalimanına indim. 2 gün boyunca güneş yüzünü göstermedi. Tam anlamıyla Ankara’nın havası içinde bulunduğumuz ortamı da yansıtıyordu.

ANKARA’DAN TÜRKİYE NASIL GÖRÜNÜYOR?

Aslında olaylara Ankara’dan bakmak gerekiyor.  Operasyon ve operasyon sonrası yaşananları siyasetçiden bürokrasiye, gazeteciden akademisyene, taksi şoföründen sade vatandaşa birçok kişi ile konuştum. Olaya herkes farklı açıdan bakıyor. Ancak bir gerçek var ki bu tür olayların bundan sonrada yaşanacağı henüz işin başında olduğu söyleniyordu.

Geçmişte çok önemli devlet görevi yapmış, Ak Parti’nin kuruluşunda önemli görevler üstlenmiş, üst düzey devlet adamlığı yapan ve başbakanla da rahat görüşebilen 20 yıllık bir arkadaşımla konuyu konuştuk. Çok önemli şeyler söyledi. Olayın ne zaman başladığını, Türkiye’deki yansımaları ve uluslararası boyutunu ortaya koydu. Ankara’da kapalı kapılar ardında yapılan konuşmalar ve bundan sonra neler olabileceğini bizlerle paylaştı.

İsterseniz en son söylediği cümle ile aramızda geçen konuşmayı özetleyeyim.  Sayın başbakan 17 Aralık operasyonunu bir uluslararası Türkiye’ye karşı yapılmış bir operasyonu olduğuna inanıyor.  Bu çerçevede olayların üzer-ine gidiyor. Olaya karışan bakanları da korumak değil tam anlamı ile ağır bir eleştire tabi tutuyor. Bakanlar kurulunda en az 12 bakanı görevden alıp yeni bakanlar göreve getireceğini, bürokrasi kesiminde yeni bir kadro ve çalışma ekibi kurmak için düğmeye bastığını, hiç kimseye taviz vermek gibi bir düşüncesinin olmadığını net bir şekilde açıklayan bu dostuma bu kavganın kazanan tarafı kim olur soruma şu şekilde cevap verdi: “Kavga büyük. Kavganın birçok boyutu var. Kavgada kazanan taraf olmak için Başbakan her şeyini ortaya koydu.

Daha önceki kavgalardan çok daha farklı bu kavga. Başbakan bu kavgayı kazanmak için birçok şeyi göze almış durumda. Önümüzdeki günlerde çok önemli günler yaşayacağız. Belediye seçimleri ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde farklı bir Tayyip Erdoğan göreceğiz” diyordu.

ANKARA’DA NELER OLUYOR?

 Ankara kulislerinde birçok senaryo tartışılıyor. Operasyonun artçı şoklarla Türkiye geneline yayılacağı ve en az 30’a yakın yeni operasyonların soruşturma ve göz altıların yaşanacağı iddia ediliyor. Bazı belediyelerle ilgili birçok iddialar kamuoyuna servis yapılacak. Belediyelere yönelik operasyonlar yaşanacağı iddia edilirken, birçok bakan ve en az 40 milletvekili ile ilgili 17 Aralık operasyonuna benzer operasyonların olabileceği iddiaları Ankara kulislerinde konuşuluyor. Yaşananları birçok kişiyle konuştum. Herkes üzgün ve tedirgin. Keşke yaşanmasaydı derken, yolsuzluk ve rüşvetin halen Türkiye’nin kanayan yarası olduğu bir kez daha ortaya çıktı. Bir taksi şoförü “Ben oyumu sayın başbakana vereceğim ama kendisinden de şikâyetçiyim. Keşke yolsuzluk ve rüşvet olaylarında adı geçenleri hemen görevden alsaydı. Nasrettin Hoca’nın dediği gibi ‘hiç mi hırsızın kabahati yok’. Vicdanen rahatsızım” diyen taksi şoförü devlet imkânlarını çıkarlarına alet edinenlere hakkını helal etmediğini söylüyor.

Evet, sonuç olarak ortalık toz duman. Bu toz bulutları elbette dağılacak. Tıpkı Ankara’daki soğuk ve sisli havanın dağılacağı gibi. Ortalık sakinleştiğinde yaşanan bu olayları çok daha iyi anlayacağız. Neyin olup bittiğini, neden bu olayların yaşandığını, bu olaylardan kimlerin kazançlı çıktığını anladığımızda iş işten geçmiş olacak.

Bu olayda en büyük zararı Türkiye gördü. Olaya uluslararası boyuttan bakıyorum. Biz içeride didişirken Rusya, İngiltere, İsrail ve ABD medyasında yazılıp çizilenlerden anladığımız kadarıyla adeta bayram yapıyorlar. Bu kavganın dıştaki açtığı yaralar uzun süre kanayacak. Temennim bu kavganın bir an önce bitmesi, tüyü bitmemiş yetim hakkına el uzatanlardan hesap sorulması. Türkiye bu olaylardan sonra biraz daha yalnızlığa itilecek, güç ve kuvveti zayıflatılacaktır.

+++++++++++++++++++++++++

Türk kültürü hizmet ödülü

Türk Halk Kültürü Araştırma Kurumu tarafından her yıl az sayıdaki akademisyen, bilim adamı ve gazeteciye verilen ödül töreni Ankara’da yapıldı. Gazeteci ve TV programcılığı dalında kurum tarafından 2013 yılı kültür adamı ödülü Gazetemiz kurucusu ve Devri Âlem Belgesel yapımcısı İsmail Kahraman’a verildi. Ödül alanlar arasında Ankara Kültür İl Turizm Müdürü Doğan Acar, Prof. Dr. Şule Çivitci, Makedonya’dan araştırmacı gazeteci Yusuf Hamzaoğlu, Dr. Rafet Köksal, Halk Kültürü araştırmacısı Ahmet Şenol, Erciyes Dergisi Sahibi Nevzat Türktekin ve Prof. Dr. Naciye Atayıldız ödüllerini Ankara’da düzenlenen bir törenle aldılar. Ödül töreni ile ilgili ayrıntılı haber yarın gazetemizde.