Makedonya’dan Yunanistan’a Devri Alem

Balkanlardaki gezimize devam ediyoruz. Ohri’den yola çıktık. Yunanistan ile Makedonya arasında büyük sıkıntılara neden olan Makedonya bölgesindeyiz. Makedonya’da son durağımız Atatürk’ün askeri liseyi okuduğu Manastır oluyor. İlk durağımız Manastırın ortasındaki havuz. Hemen o türküyü hatırlıyoruz.

“Manastırın ortasındaki havuz” türküsünü geziye katılanlar olarak hep birlikte söylüyoruz. Manastır, İttihat ve Terakki’nin gelişip güçlendiği yer. Manastır yakınlarında ki Resne, ünlü Resneli Niyazinin memleketi. Fransız mimarisiyle yaptırdığı sarayı bugün kültür merkezi. İttihat ve Terakki’nin önemli isimlerinden. İstanbul’da ki Taksim Askeri kışlasını da yakan bir kişi. Ancak, Bugün Arnavutluk’un Vilora kenti diye bilinen Avlonya’da gemiye binerek İstanbul’a geleceği sırada öldürüldüğü için Resneli Niyazi’ye “ne şehittir ne gazi, pisi pesine gitti gitti Niyazi” sözü dillere deyim haline gelmiş.

  Manastır’da ise yeni Cami ve İshak paşa camileri minareleriyle ve büyük kubbeleriyle Makedonlara adeta meydan okurcasına bölgenin Osmanlı kimliğini gün yüzüne çıkarıyor. Bedesten’in mimarisi değişse de ben Osmanlıyım diyor. Türkiye’ye dost gözüken Makedon devleti Yeni Cami’nin altında tarihi eser arama bahanesiyle yeni Cami’yi yıkmaya çalışıyorlar. Bütün çabamıza rağmen içeri giremiyoruz.

MANASTIR ASKERİ LİSESİNDEYİZ

Şehrin biraz dışında bulunan Atatürk’ün eğitim gördüğü manastır Askeri Lisesi’ne gidiyoruz. Müze haline getirilen binanın Osmanlı kimliği halen korunuyor. Kapı girişi üzerinde ki Osmanlı arması bize göz kırparak neden bugüne kadar gelmediniz dercesine bize sitem ediyor. Lise’nin üst katında TİKA tarafından Atatürk anı Odası düzenlenmiş. Oda’da Atatürk’ün çocukluk yılları, lise dönemi fotoğraflarla anlatılıyor. Burayı gezerken sanki zaman durmuş kendimizi Atatürk’ün eğitim gördüğü dönemde bulmuş gibi oluyoruz. Manastır’a veda ederek Selanik’e gitmek üzere Yunanistan sınır kapısından içeri giriyoruz.

SELANİK’TEN BATI TRAKYA’YA YUNANİSTAN’DA DEVRİ ALEM

Balkanlar’da ki gezimize Yunanistan’dan veda edeceğiz. Daha önce Yunanistan’a gitmiş, Belgeseller çekmiştik. 2003 yılında Yunanistan’ın Atina, Pire ve Mora Yarımadasını adım adım gezmiş, tarihe not düşüp zamana noterlik yapmıştık.  Rodos ve Girit Adalarında Belgesel çekerek Osmanlı eserlerini ve burada yaşayan Türkleri kamuoyuna taşımıştık. 2 yıl önce de Batı Trakya’yı adım adım gezmek üzere Osmanlı’ya bir süre başkentlik yapan Dimetoka’dan Batı Trakya’ya girmiş, dolu dolu 3 gün Batı Trakya’nın Gümülcine, Dedağaç, İskeçe ve Fener kentlerini gezmiştim.

    KAHPE SELANİK’DEN BATI TRAKYA’YA

Selanik, bir çok vasıfla anılır. Bu kez Batı Trakya’yı gezmeye, Makedonya üzerinden geldiğim Selanik’ten başlayacağız. Selanik, kültür tarihimiz için çok önemlidir. Adına türkülerin yazıldığı, Romanlara konu olan, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere bir çok devlet adamı yetiştiren bir yer. Atatürk’ün dünyaya geldiği evde burada. Abdülhamit Han uzun süre burada ikamete zorlanmıştı. Dönme diye tabir edilen gizli Yahudilerin de Selanik’te olduğunu biliyoruz. Ancak, Selanik’in Kara Tahsin Paşa tarafından hiçbir kurşun atılmadan Yunanlılara teslim edilmesi yüzünden Selanik’e Kahpe Selanik diyerek adlandırılmıştır.

    14 Eylül 2014 tarihinde Selanik’i gezmeye başlıyoruz. Geniş caddeleri, kordon boyu ve beyaz kulesiyle Selanik bize hoş geldin diyor. Cadde ortasında ki Abdülhamit Han’ın özel olarak İstanbul’dan götürdüğü şadırvan Selanik’e vurulan bir Osmanlı mührü gibi duruyor. Selanik kalesinden Selanik’in ihtişamlı manzarasını seyrediyoruz. Selanik’in eski fotoğraflarına baktığımızda kubbeli ve Elif misali Camiler, Osmanlı mimarisiyle yapılan evler artık yok. Çünkü Selanik’in Osmanlı kimliğini silmek için 1917 yılında yangınla Selanik’de ki bütün tarihi eserler yakılmıştı. Bugün birkaç Osmanlı eseri var. Onlarda yıkıma terk edilmiş. Bir tane bile Cami yok. Cadde üzerinde ki Hamzabey Camii’ni ilk kez 2003 yılında belgesel görüntülerini çekerek Türkiye kamuoyu gündemine getirmiştik. 2003’den beri halen İskelesi sökülmemiş, tamirat adı altında bu tarihni eser ziyaretçilere kapatılmış durumda. Gerçekten üzücü. Türkiye devleti bir çok Kilise’yi restore ederken Yunanlıların yıllardan beri Selanik’te ki bir camiyi bile restore etmemeleri büyük bir ayıp. İnsanın vicdanını sızlatıyor. Bu manzara karşısında üzülüp kahroluyoruz.

Amerika’da Devr-i Alem

Türk Amerikan Giresunlular Derneğinin davetlisi olarak belgesel çekmek üzere Amerika’dayım. Kuzey Amerika’nın özellikle Atlantik sahilleri, New York, Washington ve diğer eyaletler de Türk Amerikan ilişkileri Amerika’da yaşan Türklerin Amerika’ya göç hikâyelerini Osmanlı Amerika ilişkilerinin tarihini Amerika’da İslam medeniyeti konularında araştırma yapıp belgesel çekiyorum. Ayrıca,  Amerika’nın içinde bulunduğu durum Ekonomisi, siyasi durumu, Amerika’da kültür ve turizm ile ilgili araştırmalar yaparak Devr-i Alem belgesel programı yaparak sizlerle paylaşacağım

 

Belgesel çekmek için Amerika’dayım

Dünya coğrafyasında kültür ve medeniyet tarihimizin izlerini araştırmak tarihe not düşüp zamana noterlik yapmak üzere, belgesel çekimlerimizi sürdürüyoruz. Şimdiki Durağımız yenidünya olarak bilinen Amerika kıtası. Sizler bu satırları okuduğunuz saatlerde bizler Amerika yolunda olacağız. Türkiye’den binlerce kilometre uzaktaki Amerika’da Kültür ve medeniyet tarihimizin izlerini araştırıp tarihe not düşüp zamana noterlik yapacağız.

Tarih boyu Amerika kıtası hep ilgi uyandırmış. Geçmişten günümüze bu kıtada yaşananlar hep gündem konusu olmuş. Özellikle ikinci cihan harbinden sonra Dünya’nın süper devleti olan Soğuk savaş döneminde İslam coğrafyasını Ruslara karşı kullanan Amerika, Soğuk savaşın sona ermesinden sonra yine dünyadaki Süper güç konumunu muhafaza ediyor.

Amerika’da bulunduğum süre içerisinde Amerika’nın dünü bugünü ve geleceği konusunda araştırmalar yapıp, İslam coğrafyası Amerika ilişkileri Osmanlı – Amerika ve Türkiye – Amerika ilişkileri konusunda araştırmalar yapıp, belgesel çekimleri yapmak istiyorum. Bugün Amerika kıtasında 500 bin den fazla Türk yaşıyor. Amerika’da yaşayan Türkler ile görüşmeler yaparak Amerika ile ilgili bilgiler alacağım.

Türkiye’nin Washington büyükelçiliği ve New York başkonsolosluğunu da ziyaret ederek büyükelçilik yetkilileri ile de görüşmek istiyorum. Amerika’da yaşayan Türkler ve özellikle Giresun bölgesinden bu ülkeye giden hemşerilerimizin Amerika’ya gidiş hikâyesini de belgeselleştirmeyi planlıyorum.

Türkiye’nin bugün dış ülkelerde milyonlarca insanı yaşıyor. Dış Türkler ile ilgili yeni bir devlet kuruluşu oluşturuldu. Amerika, hiçbir şeyi tesadüfe bırakmıyor. Bundan 16 yıl önceydi. Bir akademisyeni görevlendirerek, Giresun’un Yağlıdere ilçesinde araştırmalar yapmış, Giresun’undan Amerika’ya göç kültürünü bilimsel bir yüksek lisans tezi olarak hazırlamıştı. Bu akademisyenle o dönem görüşmüş, çalışmaları ile ilgili bilgiler aldıktan sonra, Anadolu Ajansı Muhabiri olarak ulusal medyaya “ Amerikalılar Giresun’da göç kültürünü araştırıyor’ başlıklı bir haber yayınlatmıştım. Gerçekten 8 bin nüfuslu Yağlıdere’den bugün Giresun’da 15 bin kişi yaşıyor. İşlerini kurup işveren konumuna gelmişler. Onların nasıl Amerika’ya gittiğini kendi ağızlarından belgeselleştirmeye çalışacağım.

TÜRK – AMERİKANLILAR GİRESUNLULAR DERNEĞİNİN DAVETLİSİYİM

Merkezi Amerika’da bulunan Türk – Amerikan Giresunlular Derneği’nin 15 Kasım’da New Jersey eyaletinde düzenlediği  Kültür ve müzik şöleninde belgesel gösterimi sunmak ve  konferans vermek üzere derneğin davetlisi olarak   BUGÜN Amerika’ya gidiyorum. Amerika’da Türk ABD ilişkilerin tarihi geçmişi ile ilgili de araştırma yapıp Devr-i Alem belgesel TV programı çekeceğim. Aylık 60 bin tiraja sahip Türkiye’nin en popüler tarih dergisi Yedi kıta içinde bir makale hazırlayacağım.

Türk Amerikan ilişkilerinin geçmişi sanıldığı gibi yeni değil. 300 yıllık Amerika tarihi geçmişinde Osmanlı Amerikan ticari ilişkilerinin tarihi 231 yılı bulmakta. Bugün sürekli gündemde olan Türk Amerikan ilişkilerinin, tarihi seyrine kısaca bakarak bir Devr-i Alem yapalım dedim. Buradaki amacımız geleceğe ışık tutmak ve gençlerimize tarih bilinci aşılamak.

Osmanlı coğrafyasından yenidünya olarak bilinen Amerika topraklarına göçler olmuş. 1880’lerde başlayan göç dalgası 1914’lere kadar devam etmiş  bu süre içinde toplam 1 milyon 200 bin Osmanlı vatandaşı özellikle Suriye ve Ürdün gibi Orta Doğu ülkelerinden Güney Amerika’ya göç etmişler. Cumhuriyet dönemine bakınca göçler yaşanmış. Özellikle Giresun Yağlıdere bölgesinde binlerce kişi Amerika’ya gidip yerleşmişler, bu tarihi olayları araştırmak ve belgeselleştirmek üzere Amerika’ya gidiyorum.

AMERİKA’DAN NASIL VİZE ALDIM?

Devr-i Alem Belgesel programı olarak dünya coğrafyasına ait belgeseller çekiyoruz. Bugüne kadar dünyanın 80’e yakın ülkesinde belgeseller çektik. Yıllar önceydi Amerika’ya gitmek için vize başvurusunda bulunmuştum. O gün vize verilmemişti.

Aradan yıllar geçti Türk Amerikan Giresunlular Derneğinin New Jersey eyaletinde 15 Kasım’da düzenlediği kültür ve müzik şölenine davet edildim. Vize için yine ABD başkonsolosluğunun kapısını çaldım. Ancak Amerika işi öyle sıkı tutuyor ki bilişim teknolojileriyle kendi kendimizi adeta fişleyerek internet üzerinden 20 sayfalık başvuru formunu doldurup 160 dolar internet üzerinden para vererek randevu alıp mülakat için ABD’nin İstanbul’daki İstinye başkonsolosluğuna gittim.

Her şey bir disiplin içinde, en az 3 güvenlik kontrolünden geçip cep telefonu ve flaş diskler dâhil her şeyi bırakıp görüşmek için geniş salona girdik. Önce numaralar verildi. Türk bir hanım bizimle kısa görüşme yapıp parmak izlerimiz alındı bekleyişin ardından bize verecek ABD konsolosunun karşısına çıktık. Neden Amerika’ya gittiğimi soran konsolosa, Türk Amerikan derneğinin kültür şölenine gazeteci olarak gittiğimi söyledim, başka şey sorulmadı ve 30 saniye içinde 5 yıllık ABD vizesi aldım

Günde ortalama 300- 400 kişinin başvurduğu ABD konsolosluğunda ince elenip sık dokunarak vize işlemleri yapılıyor. Amerika vizesi aldıktan sonra Türk Amerikan askeri ve ticari ilişkileri ile ilgili araştırmalar yaptım. Bugün dünyanın jandarması olan Amerika gerçeğini belgesel olarak hazırlamak istiyorum.

Amerika, bugün dünyaya nizam vermeye çalışıyor, Ancak hiçbir şeyi tesadüfe bırakmayan Amerika’yı anlamadan dünyada olup bitenleri anlamak mümkün değil. İnişli çıkışlı maceralı dönemler geçiren Türk Amerikan ilişkilerinin 231 yıllık geçmişi var. Biz tarih seyri içinde ilişkilerin geçmişini araştırıp gelecek kuşaklara aktararak tarihten ders ve ibret alınmasını sağlamak istiyoruz.

Amerika da olduğum süre içerisinde Amerika ile ilgili daha önce yaptığım derlemelerden hazırladığım makaleleri sizlerin yüksek bilgilerine sunacak, zaman zaman Amerika’da hazırladığım araştırma yazılarını Amerika’dan sizlerle paylaşacağım. Amerika gerçekten süper güç mü? Amerika’da neler oluyor? Bunları araştırıp sizlerle paylaşırken sizlerin de görüş ve yorumlarınızı bekliyorum.

Osmanlı – Amerika İlişkileri

Amerika ile Osmanlı Devleti arasında ilişkilerin başlaması 19. yüzyılın başlarına rastlamaktadır. Bağımsızlık savaşından sonra 1783’te Birleşik Amerika, Osmanlı İmparatorluğu’na göre hem alan hem de nüfus bakımından çok küçüktür. Bunun yanında Amerika, gelişen sanayisiyle artan üretimini hem yeni pazarlarda sunmak hem de bu pazarlardan Amerika’ya ham madde akışını sağlamak istemektedir. Osmanlı Devleti ise Avrupalı Devletlerle olan ilişkilerinde denge politikasını sürdürmektedir. Bu dönemde Avrupa tarafından hasta adam olarak nitelenen İmparatorluk, artık kendisine müttefik bulmakta zorlanıyordu. Avrupalı Devletler ise Osmanlı topraklarının paylaşımı için çalışmalar yapmışlardı. Bunların sonucu olarak Amerika’nın Osmanlı Devleti ile ilgilenmesine ticaret; Osmanlı’nın Amerika ile münasebetlerini resmileştirmesine de dış destek ihtiyacı sebep olmuştur. Amerika, ticari çıkarları nedeniyle özellikle Akdeniz’de faaliyet göstermeye başlamıştır. Fakat Amerika’nın Akdeniz’e yönelmesi Osmanlı ile çıkarlarının çoğu zaman çatışmasına sebep olmuştur. Osmanlı Devleti ile Amerika arasında etkileşimi  belirleyen ve şekillendiren iki unsur vardır: Karşılıklı göçler ve misyonerlik faaliyetleri.

Osmanlı Devleti’nden Amerika’ya Göçler:

Osmanlı İmparatorluğu’ndan gelen ilk göçmenlerin izleri 1800’lerin ortalarında rastlanır. O zamanlarda tam olarak kaç Türk’ün Amerika’ya gittiğini bilmek zordur, çünkü Osmanlı İmparatorluğu’ndan giden göçmenler farklı milletlerden olmuştur. Fakat Amerika’ya giden ilk Türklerden biri olan Ahmed Frank’ın aktardığına göre 1820’de yapılan nüfus sayımında Amerika’da sadece 21 Türk vardır. Yine Frank’a göre bu sayı hızla artış göstermiştir ve 1820’den 1930’a kadar, Amerika’ya İmparatorluğun Avrupa kısmından 155.136 kişi ve Asya kısmından 205.035 kişi göç etmiştir. Ancak bu noktada bir tarihsel bilgiye dikkat çekmemiz gerekiyor. Bu dönemde Osmanlı vatandaşlığı kavramı vardır. Yani bu göçmenlerin çoğu Türk olmayıp, Osmanlı İmparatorluğu’nu oluşturan diğer milletlere mensup vatandaşlar da olabilirler.

Birleşik Devletler, 19. yüzyıl göçmenlerine ekonomik, kültürel ve politik sebeplerden dolayı çekici gelmiştir. Göçün esas sebebini ise daha çok ekonomik sıkıntılar oluşturmaktadır. Osmanlı Devleti bu dönemde aldığı yenilgilerle iç düzenin ve merkezi otoritenin bozulması, üretimin düşmesi ve işsizliğin artması gibi sorunlarla boğuşmaktadır. Amerika ise sanayileşmenin getirdiği ekonomik refah ve zenginliği yaşamaktadır. Misyonerler tarafından yaşanan gelişmeler ekonomik sıkıntı çeken Osmanlı halkı üzerinde etkisini artırmıştır. Ertan’a göre ise Türk göçmenlerinin Amerika’ya gitmesinin nedeni iş bulmak ve Osmanlı standartlarına göre zengin oluncaya kadar çalışıp sonradan geri dönmektir. Kültürel göçlerin nedeni ise genellikle daha iyi eğitim alma isteğidir. Osmanlı Devleti’nde varlıklı aileler, çocuklarına daha iyi bir gelecek sunma çabasıyla onları yüksek öğretim almaları için Amerika’ya göndermişlerdir. Siyasal olarak ise Amerika kendisini, Osmanlı coğrafyasını bağımsızlık için terk edenlere güvenilir bir yer olarak gösterebilmiştir. Amerika’ya olan göçlerin Osmanlı kentlerindeki dağılımına baktığımızda genelde Ermeni ve Rum milletlerinin yoğun olarak yaşadığı Elazığ ve Harput’tan olduğunu görüyoruz. Yani bu bölgede yaşanılan siyasi istikrarsızlık ve yerel halkla azınlıklar arasında oluşan gergin ortam azınlıkların aileleriyle birlikte göç etmelerinde etken olmuştur.

Amerika’nın Osmanlı Devleti İçerisinde Uygulamış Olduğu Misyonerlik Faaliyetleri:

Amerika’nın Monroe Doktrini ile Avrupa’nın iç işlerine karışmayacağını açıklamış olması; -Paris Anlaşmasına binaen Osmanlı Devleti’nin de bir Avrupa Devleti sayılmasından dolayı-  Amerika’nın doğrudan Osmanlı Toprakları üzerinde emperyalist bir politika izlemesine engel olmuştur. Bu nedenle Amerika, çıkar sağlamak amacıyla misyonerlik faaliyetlerinde bulunmuştur.

Amerika, Osmanlı Devleti üzerindeki emperyalist çıkarlarını bağımsızlık isteyen ve isyan eden azınlıklara yaklaşarak gerçekleştirmiştir. Bu amaçla Ermeniler Protestanlaştırılmış ve Osmanlı Devleti içerisinde desteklenmişlerdir. Bilhassa Ermeni ve Yunan azınlıklar bu misyonerlik faaliyetleriyle Birleşik Devletlere göç ettirilmiş, eğitilmiş ve Amerikan vatandaşı olarak Osmanlı Devleti’ne geri gönderilmiştir. Amerikan vatandaşlığına geçmiş olan azınlıklar, Osmanlı Devleti içinde kendi milletlerine fikir ve duygularını rahatça aktarabilmişlerdir. Daha sonra ise bu kişiler devleti yıkmak için etkin faaliyete geçmişlerdir (Ertan 6). Bunu yapabilmeleri şüphesiz Amerika’nın Osmanlı Devletinden elde ettiği “en ziyade müsaadeye mazhar ülke” ayrıcalığındandır. Osmanlı Devleti çok geçmeden durumun ciddiyetini anlamış ve 1863’de kanuna yeni bir hüküm koyarak önem almıştır: “Eğer bir Osmanlı vatandaşı, hükümetin müsaadesi olmadan yabancı vatandaşlığı almış ise, yabancı devlet vatandaşlığı hükümsüz sayılacak ve her bakımdan Osmanlı vatandaşı olarak sayılmaya devam edilecektir.  Bu kanunla Osmanlı Devleti kendisine sorun çıkartan ve halkı isyana teşvik eden vatandaşlara karşı elini güçlendirmektedir. Fakat Osmanlı Devleti ile Amerika arasında bu konuda sürtüşmeler yaşanmıştır.

Misyonerlik Kuruluşları:

Osmanlı Devleti, Avrupalı Devletlerin Kırım savaşı sonrasındaki tutumu, Fransa’nın Mısır’ı işgali gibi yaşanan olaylar sonucunda Amerika’nın desteğini kazanabilmek amacıyla Amerikan okullarına ayrı bir serbestiyet tanıyordu.  Bunun neticesinde de Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyıl eğitiminde en faal unsur Amerikan misyoner okulları olmuştur. Protestanlar, ruhsatlı veya ruhsatsız okul ve yetimhaneler kurmuşlardır. Bunların sayısı 20.yüzyıl başında 400’e ulaşmıştır.”

Protestan Koleji, Robert Koleji, İstanbul Amerikan Kız Koleji, Harput Fırat Koleji gibi büyük ve etkili okullar açılmıştı. Bu okullarda ağırlıklı olarak Ermeni, Bulgar ve Rum çocuklar eğitim görüyor ve aldıkları eğitim sayesinde kendi toplumlarına bağımsızlık, özgürlük, eşitlik, adalet fikirleri aşılıyorlardı. Bir başka deyişle bu okullarda Amerika, ayrılık tohumları ekiyordu. Ayrıca 1878-1903 döneminde Van’da Amerikan Koleji, Merzifon’da Anadolu Koleji ve İzmir’de Uluslararası Kolej açılarak eğitim faaliyetleri dolayısıyla da misyonerlik faaliyetleri genişletilmiştir.

1850’de Osmanlı Devleti’nde misyonerler tarafında kurulmuş 7 kilise ve 7 okul varken, 1913 yılında misyonerler tarafında kurulan kilise sayısı 163’e okul sayısı ise 450’ye çıkmıştır. 1850 yılında Amerikan okullarında eğitim alan Osmanlı vatandaşı sayısı 112’dir. 1913 yılında bu rakam 25.922’dir. Amerikan okullarına devam eden Osmanlı vatandaşlarının sayılarındaki artış arz-talep neticesinde oluşmaktadır. Toplumun Amerikan okullarına karşı olan ilgisinin arttığı söylemek yanlış olmayacaktır. Çarpıcı bir örnek vermek gerekirse Enver Paşa’nın oğlu dahi Amerikan Koleji’nde okumuştur.

Bunun yanında bu okullarda Müslüman Osmanlı vatandaşlarının çocukları- genellikle varlıklı ailelerin çocukları- da eğitim alıp yükseköğrenim için Amerika gidiyorlardı. Yetişmiş birçok Ermeni genci de Amerika’ya gönderilerek ileri eğitim görmeleri sağlanıyordu. Bu gençlerin pek çoğu Amerika’da Amerikan vatandaşlığına geçerek İmparatorluğa geri geliyor, Osmanlı topraklarında Amerikan vatandaşı olmanın dokunulmazlığı içinde kendi halklarına özgürlük propagandası yapıyor, gördüklerini anlatarak devletten reformlar istemeye yöneltiyorlardır. Çok geçmeden Osmanlı İmparatorluğunda artık bilinçlenmiş bir Ermeni toplumu olduğunu gösteren en büyük kanıt ise 1863’te hazırlanan ve imparatorluk tarafından onaylanan ve Ermenilere bağımsız millet statüsü dahi birçok önemli haklar kazandıran Ermeni nizamnamesi (Nizâmnâme-i Millet-i Ermeniyân) olmuştur..

Sonuç olarak, yaşanan etkileşimin sonucu olarak Amerikan kültürü Müslüman varlıklı kesimde ve gayr-ı Müslim Ermeni, Rum ve Bulgar toplumunda yayılmıştır. Bu süreç yaşanırken karşılıklı göçlerle Amerika’da Detroit, Boston ve New York gibi sanayi şehirlerinde bir Osmanlı kültürü oluşurken; Osmanlı İmparatorluğu’nun her bölgesinde misyonerlik faaliyetleriyle güçlü bir Amerikan kültürü oluşmuştur.

Kaynaklar:

1.    Açıkses, Erdal, ‘‘Türk Amerikan Münasebetlerinin Değerlendirilmesi’’, Türkler Ansiklopedisi, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 2002, Cilt: 13

2.    Akgün, Seçil, ‘‘Amerikalı Misyonerlerin Ermeni Meselesindeki Rolü’’ Türk Kültürü Araştırmaları, Yıl XXVII/1-2, Prof. İsmail Ercüment Kuran’a Armağan, Ankara, 1989, a.g.m

3.    Ertan, Sevgi Zübeyde, ‘‘Amerika’daki Türklerin Tarihi” Türkler Ansiklopedisi, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 2002

4.    Fendoğlu, Hasan Tahsin, “Amerika Birleşik Devletleri’nin Misyonerleri ve Osmanlı Devleti.” Türkler Ansiklopedisi, Yeni Türkiye Yay., Ankara 2002

5.    Frank, Ahmed, Turks in America: The Ottoman Turk’s Imigrant Experience Colombia International, USA, 1993

6.       Özsoy, Osman,” Türk-Amerikan İlişkilerinin İlk Dönemi ve Amerika’daki ilk tanıtım faaliyetleri” Türk Dünyası araştırmaları, 114, İstanbul, 1998, a.g.m

 

 

OSMANLI – AMERİKA İLİŞKİLERİ 

Amerika ile Osmanlı Devleti arasında ilişkilerin başlaması 19. yüzyılın başlarına rastlamaktadır. Bağımsızlık savaşından sonra 1783’te Birleşik Amerika, Osmanlı İmparatorluğu’na göre hem alan hem de nüfus bakımından çok küçüktür. Bunun yanında Amerika, gelişen sanayisiyle artan üretimini hem yeni pazarlarda sunmak hem de bu pazarlardan Amerika’ya ham madde akışını sağlamak istemektedir. Osmanlı Devleti ise Avrupalı Devletlerle olan ilişkilerinde denge politikasını sürdürmektedir. Bu dönemde Avrupa tarafından hasta adam olarak nitelenen İmparatorluk, artık kendisine müttefik bulmakta zorlanıyordu. Avrupalı Devletler ise Osmanlı topraklarının paylaşımı için çalışmalar yapmışlardı. Bunların sonucu olarak Amerika’nın Osmanlı Devleti ile ilgilenmesine ticaret; Osmanlı’nın Amerika ile münasebetlerini resmileştirmesine de dış destek ihtiyacı sebep olmuştur. Amerika, ticari çıkarları nedeniyle özellikle Akdeniz’de faaliyet göstermeye başlamıştır. Fakat Amerika’nın Akdeniz’e yönelmesi Osmanlı ile çıkarlarının çoğu zaman çatışmasına sebep olmuştur. Osmanlı Devleti ile Amerika arasında etkileşimi  belirleyen ve şekillendiren iki unsur vardır: Karşılıklı göçler ve misyonerlik faaliyetleri.

Osmanlı Devleti’nden Amerika’ya Göçler:

Osmanlı İmparatorluğu’ndan gelen ilk göçmenlerin izleri 1800’lerin ortalarında rastlanır. O zamanlarda tam olarak kaç Türk’ün Amerika’ya gittiğini bilmek zordur, çünkü Osmanlı İmparatorluğu’ndan giden göçmenler farklı milletlerden olmuştur. Fakat Amerika’ya giden ilk Türklerden biri olan Ahmed Frank’ın aktardığına göre 1820’de yapılan nüfus sayımında Amerika’da sadece 21 Türk vardır. Yine Frank’a göre bu sayı hızla artış göstermiştir ve 1820’den 1930’a kadar, Amerika’ya İmparatorluğun Avrupa kısmından 155.136 kişi ve Asya kısmından 205.035 kişi göç etmiştir. Ancak bu noktada bir tarihsel bilgiye dikkat çekmemiz gerekiyor. Bu dönemde Osmanlı vatandaşlığı kavramı vardır. Yani bu göçmenlerin çoğu Türk olmayıp, Osmanlı İmparatorluğu’nu oluşturan diğer milletlere mensup vatandaşlar da olabilirler.

Birleşik Devletler, 19. yüzyıl göçmenlerine ekonomik, kültürel ve politik sebeplerden dolayı çekici gelmiştir. Göçün esas sebebini ise daha çok ekonomik sıkıntılar oluşturmaktadır. Osmanlı Devleti bu dönemde aldığı yenilgilerle iç düzenin ve merkezi otoritenin bozulması, üretimin düşmesi ve işsizliğin artması gibi sorunlarla boğuşmaktadır. Amerika ise sanayileşmenin getirdiği ekonomik refah ve zenginliği yaşamaktadır. Misyonerler tarafından yaşanan gelişmeler ekonomik sıkıntı çeken Osmanlı halkı üzerinde etkisini artırmıştır. Ertan’a göre ise Türk göçmenlerinin Amerika’ya gitmesinin nedeni iş bulmak ve Osmanlı standartlarına göre zengin oluncaya kadar çalışıp sonradan geri dönmektir. Kültürel göçlerin nedeni ise genellikle daha iyi eğitim alma isteğidir. Osmanlı Devleti’nde varlıklı aileler, çocuklarına daha iyi bir gelecek sunma çabasıyla onları yüksek öğretim almaları için Amerika’ya göndermişlerdir. Siyasal olarak ise Amerika kendisini, Osmanlı coğrafyasını bağımsızlık için terk edenlere güvenilir bir yer olarak gösterebilmiştir. Amerika’ya olan göçlerin Osmanlı kentlerindeki dağılımına baktığımızda genelde Ermeni ve Rum milletlerinin yoğun olarak yaşadığı Elazığ ve Harput’tan olduğunu görüyoruz. Yani bu bölgede yaşanılan siyasi istikrarsızlık ve yerel halkla azınlıklar arasında oluşan gergin ortam azınlıkların aileleriyle birlikte göç etmelerinde etken olmuştur.

Amerika’nın Osmanlı Devleti İçerisinde Uygulamış Olduğu Misyonerlik Faaliyetleri:

Amerika’nın Monroe Doktrini ile Avrupa’nın iç işlerine karışmayacağını açıklamış olması; -Paris Anlaşmasına binaen Osmanlı Devleti’nin de bir Avrupa Devleti sayılmasından dolayı-  Amerika’nın doğrudan Osmanlı Toprakları üzerinde emperyalist bir politika izlemesine engel olmuştur. Bu nedenle Amerika, çıkar sağlamak amacıyla misyonerlik faaliyetlerinde bulunmuştur.

Amerika, Osmanlı Devleti üzerindeki emperyalist çıkarlarını bağımsızlık isteyen ve isyan eden azınlıklara yaklaşarak gerçekleştirmiştir. Bu amaçla Ermeniler Protestanlaştırılmış ve Osmanlı Devleti içerisinde desteklenmişlerdir. Bilhassa Ermeni ve Yunan azınlıklar bu misyonerlik faaliyetleriyle Birleşik Devletlere göç ettirilmiş, eğitilmiş ve Amerikan vatandaşı olarak Osmanlı Devleti’ne geri gönderilmiştir. Amerikan vatandaşlığına geçmiş olan azınlıklar, Osmanlı Devleti içinde kendi milletlerine fikir ve duygularını rahatça aktarabilmişlerdir. Daha sonra ise bu kişiler devleti yıkmak için etkin faaliyete geçmişlerdir (Ertan 6). Bunu yapabilmeleri şüphesiz Amerika’nın Osmanlı Devletinden elde ettiği “en ziyade müsaadeye mazhar ülke” ayrıcalığındandır. Osmanlı Devleti çok geçmeden durumun ciddiyetini anlamış ve 1863’de kanuna yeni bir hüküm koyarak önem almıştır: “Eğer bir Osmanlı vatandaşı, hükümetin müsaadesi olmadan yabancı vatandaşlığı almış ise, yabancı devlet vatandaşlığı hükümsüz sayılacak ve her bakımdan Osmanlı vatandaşı olarak sayılmaya devam edilecektir.  Bu kanunla Osmanlı Devleti kendisine sorun çıkartan ve halkı isyana teşvik eden vatandaşlara karşı elini güçlendirmektedir. Fakat Osmanlı Devleti ile Amerika arasında bu konuda sürtüşmeler yaşanmıştır.

Misyonerlik Kuruluşları:

Osmanlı Devleti, Avrupalı Devletlerin Kırım savaşı sonrasındaki tutumu, Fransa’nın Mısır’ı işgali gibi yaşanan olaylar sonucunda Amerika’nın desteğini kazanabilmek amacıyla Amerikan okullarına ayrı bir serbestiyet tanıyordu.  Bunun neticesinde de Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyıl eğitiminde en faal unsur Amerikan misyoner okulları olmuştur. Protestanlar, ruhsatlı veya ruhsatsız okul ve yetimhaneler kurmuşlardır. Bunların sayısı 20.yüzyıl başında 400’e ulaşmıştır.”

Protestan Koleji, Robert Koleji, İstanbul Amerikan Kız Koleji, Harput Fırat Koleji gibi büyük ve etkili okullar açılmıştı. Bu okullarda ağırlıklı olarak Ermeni, Bulgar ve Rum çocuklar eğitim görüyor ve aldıkları eğitim sayesinde kendi toplumlarına bağımsızlık, özgürlük, eşitlik, adalet fikirleri aşılıyorlardı. Bir başka deyişle bu okullarda Amerika, ayrılık tohumları ekiyordu. Ayrıca 1878-1903 döneminde Van’da Amerikan Koleji, Merzifon’da Anadolu Koleji ve İzmir’de Uluslararası Kolej açılarak eğitim faaliyetleri dolayısıyla da misyonerlik faaliyetleri genişletilmiştir.

1850’de Osmanlı Devleti’nde misyonerler tarafında kurulmuş 7 kilise ve 7 okul varken, 1913 yılında misyonerler tarafında kurulan kilise sayısı 163’e okul sayısı ise 450’ye çıkmıştır. 1850 yılında Amerikan okullarında eğitim alan Osmanlı vatandaşı sayısı 112’dir. 1913 yılında bu rakam 25.922’dir. Amerikan okullarına devam eden Osmanlı vatandaşlarının sayılarındaki artış arz-talep neticesinde oluşmaktadır. Toplumun Amerikan okullarına karşı olan ilgisinin arttığı söylemek yanlış olmayacaktır. Çarpıcı bir örnek vermek gerekirse Enver Paşa’nın oğlu dahi Amerikan Koleji’nde okumuştur.

Bunun yanında bu okullarda Müslüman Osmanlı vatandaşlarının çocukları- genellikle varlıklı ailelerin çocukları- da eğitim alıp yükseköğrenim için Amerika gidiyorlardı. Yetişmiş birçok Ermeni genci de Amerika’ya gönderilerek ileri eğitim görmeleri sağlanıyordu. Bu gençlerin pek çoğu Amerika’da Amerikan vatandaşlığına geçerek İmparatorluğa geri geliyor, Osmanlı topraklarında Amerikan vatandaşı olmanın dokunulmazlığı içinde kendi halklarına özgürlük propagandası yapıyor, gördüklerini anlatarak devletten reformlar istemeye yöneltiyorlardır. Çok geçmeden Osmanlı İmparatorluğunda artık bilinçlenmiş bir Ermeni toplumu olduğunu gösteren en büyük kanıt ise 1863’te hazırlanan ve imparatorluk tarafından onaylanan ve Ermenilere bağımsız millet statüsü dahi birçok önemli haklar kazandıran Ermeni nizamnamesi (Nizâmnâme-i Millet-i Ermeniyân) olmuştur..

Sonuç olarak, yaşanan etkileşimin sonucu olarak Amerikan kültürü Müslüman varlıklı kesimde ve gayr-ı Müslim Ermeni, Rum ve Bulgar toplumunda yayılmıştır. Bu süreç yaşanırken karşılıklı göçlerle Amerika’da Detroit, Boston ve New York gibi sanayi şehirlerinde bir Osmanlı kültürü oluşurken; Osmanlı İmparatorluğu’nun her bölgesinde misyonerlik faaliyetleriyle güçlü bir Amerikan kültürü oluşmuştur.

Kaynaklar:

  1. Açıkses, Erdal, ‘‘Türk Amerikan Münasebetlerinin Değerlendirilmesi’’, Türkler Ansiklopedisi, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 2002, Cilt: 13
  2. Akgün, Seçil, ‘‘Amerikalı Misyonerlerin Ermeni Meselesindeki Rolü’’ Türk Kültürü Araştırmaları, Yıl XXVII/1-2, Prof. İsmail Ercüment Kuran’a Armağan, Ankara, 1989, a.g.m
  3. Ertan, Sevgi Zübeyde, ‘‘Amerika’daki Türklerin Tarihi” Türkler Ansiklopedisi, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 2002
  4. Fendoğlu, Hasan Tahsin, “Amerika Birleşik Devletleri’nin Misyonerleri ve Osmanlı Devleti.” Türkler Ansiklopedisi, Yeni Türkiye Yay., Ankara 2002
  5. Frank, Ahmed, Turks in America: The Ottoman Turk’s Imigrant Experience Colombia International, USA, 1993
  6. Özsoy, Osman,” Türk-Amerikan İlişkilerinin İlk Dönemi ve Amerika’daki ilk tanıtım faaliyetleri” Türk Dünyası araştırmaları, 114, İstanbul, 1998, a.g.m

Piri Reis’in Amerika Haritası

Türk Amerikan tarihi geçmişi 231 yıla dayansa da Piri Reis’in 1528’de çizdiği Amerika haritası gerçekten çok önemli. Deniz Kuvvetleri komutanlığı Seyir hidroğrafi ve Oşinoğrafi Daire Başkanlığın’da 1981-82 yılında vatani görevimi yaparken denizcilik tarihi açısından öğrendiğim bilgiler çok önemlidir. Gerçekten denizcilik tarihimizi sevdim. Asker ocağı belki bir anlamda gazeteci olmama da vesile oldu. Çünkü burada genel sekreterlik görevimde askerliğimi basın ve halkla ilişkilerde görev yaptım. O yıllar birlikte askerlik yaptığımız Cumhuriyet gazetesi yazarı Deniz Som’la aynı odayı paylaşmıştık. Beni burada en çok etkileyen Piri Reis’in çizdiği dünya haritası olmuştu. Haritanın birebir baskısını birliğimizin matbaasında basılıp çeşitli kurumlara hediye ediliyordu. Piri Reis haritası  ile  ilgi  bilgileri sizlerle paylaşıyorum.

Piri Reis Amerika haritası  nasıl çizilmişti ?

Osmanlı Amirali Piri Reis’in 1528′de çizdiği ikinci dünya haritasından günümüze kalan parça, büyük bir haritanın kuzeybatı köşesi olup, Orta Amerika’nın yeni keşfedilmiş kıyılarını, Florida’yı, Kanada’nın kuzeydoğu köşesini, ve Grönland’ı gösterir. Piri Reis in Kanuni Sultan Süleyman’a armağan ettiği haritanın bu parçası, Piri Reis’in 1513′te çizdiği ilk dünya haritasıyla beraber halen Topkapı Sarayı’nda bulunur.

Ceylan derisine 8 renkli olarak çizilmis haritanın parçası 69 x 70 cm ebatlarındadır. Bu harita da birinci harita gibi portolan tarzında, dört büyük, iki de küçük pusula gülü çizilerek yapılmıştır. Kenar notlarından biri bu haritanın Piri Reis tarafından yapıldığını belirtir. Diğer kenar notları çesitli açıklayıcı bilgiler içerir.

Grönland’ın güneyinde görünen, Kanada’daki Newfoundland, “Terra Nova”, Labrador da “Baccalao” isimleri ile gösterilir ve buraların Portekizliler tarafından keşfedildiği yazılıdır. Terra Nova 1500′de Portekizli Carl Real, Labrador da 1501′de kardeşi Miguel Real tarafından keşfedilmişlerdir. Orta Amerika hizasında bir notta karadan giderek okyanusa ulasmayı amaçlayan bir kaşiften söz edilir. Bu muhtemelen 1513′de karadan Büyük Okyanusa ulaşan Portekizli Vasco Núñez de Balboa’dır.

Piri Reis’in ikinci dünya haritasında adalar ve kıyılar son keşiflere dayalı olarak çizilidir. Birinci haritasında Porto Riko’da gösterilen San Juan Batisto, bu haritada Florida’da gösterilmiştir. Kristof Kolomb’un hatalı haritasından etkilenmiş olan birinci haritasının aksine, bunda Bahama, Antiller, Haiti ve Küba oldukça doğru çizilmişlerdir. 1517 ve 1519′da keşfedilmiş olan Yukatan ve Honduras yarım adaları da mevcutturlar. Küba “Isla di vana” diye adlandırılmıştır. İlk haritada olmayan Yengeç Dönencesi bu haritada  enlemi biraz hatalı olarak çizilmiştir. Piri Reis bunu “Günuzadısı” olarak adlandırıp yanına “Bu hat gün gayet uzadığı yere işarettir” yazmıştır. Evet sizler bu satırları okurken ben asırlar önce Piri reis tarafından haritası çizilen Amerika’da belgesel çekiyorum, vize alabilirseniz sizleri de ABD’ye davet ediyorum. Amerika’dan selam ve saygılar..

AMERİKADA İSLÂMİYET

         Yazan:  Riza Kurtuluş /Diyanet İslam Ansiklopedisi

   Amerikayı  Müslümanlarmı  Keşf Etti ?..

 İslâm coğrafyacısı İdrîsî’nin, Lizbon’dan batıya doğru denize açılan bazı müslüman gemicilerin Atlantik’in orta kesimlerindeki Antilla adasına kadar gittiklerini söylemesi ve harita üzerinde bu adayı göstermesi, Endülüslü müslümanların en az XII. yüzyılda, henüz Amerika’nın keşfinden önce bu kıta ile İslâmiyet’in ilk temasını sağladıklarını ortaya koymaktadır. Daha sonra ise İspanyollar’ın Amerika’nın keşfi sırasında uzak deniz yolculuğu konusunda tecrübe sahibi olan Mağribli müslüman denizcilerden faydalandıkları bilinmektedir.

Amerika’nın keşfiyle birlikte İspanyollar’ın başlattıkları deniz aşırı sömürge döneminde birçok da müslüman bu yeni kıtaya yerleşti. XV. yüzyılın sonlarında Gırnata’nın düşmesi (1492) üzerine İspanya’nın Katolik kralları, müslümanları zorla hıristiyanlaştırmak ve buradaki İslâm kültürünü yok etmek için büyük bir katliam ve yıldırma hareketine giriştiler. Amerika’ya göç eden müslümanların önemli bir kısmı bu baskı ve zulümden kaçarak dinî inançlarının gereğini serbestçe yerine getirmeyi umanlardı. Bu yolculukların çoğu gizlice ve gayri İslâmî adlarla yapıldığından kıtaya varan müslümanların sayı ve kimlikleri hakkında kesin bilgi elde edebilmek mümkün olmamakta, ancak hıristiyan kralların müslümanların sızmasını önlemek için aldıkları yasaklayıcı tedbirlere rağmen bu göçlerin büyük boyutlara ulaştığı tahmin edilmektedir. Hatta 1543 yılında V. Charles’ın, Andrea Doria’nın Cezayirliler’e karşı elde ettiği zaferden cesaret alarak Amerika’ya yerleşmiş müslümanların çıkarılmasını emrettiği bilinmekte ve bu durumdan sayılarının göze batacak kadar çok olduğu anlaşılmaktadır.

 AMERİKA DA ENDÜLÜS MEDENİYETİ..

İspanyol-Portekiz sömürgeciliği döneminde İspanya’dan Amerika’ya giden müslümanların çoğu, vergi ödeyerek İspanya’da kalan dindaşları gibi genellikle çeşitli sanat dallarında çalışan sanatkârlardı. Müslümanlarla yahudilere karşı uygulanan katliam hareketinin yöneticisi, engizisyon mahkemelerinin baş hâkimi ve Kastilya Kraliçesi İsabella’nın özel günah çıkarma papazı olan Kardinal Ximènes de Cisneros’un, haklarında “Onlarda bizim imanımız, bizde de onların sanatı eksik” dediği bu sanatkârların çoğu, kilisenin de göz yummasıyla, İspanya’nın deniz aşırı kolonilerine binaların yapım ve dekorasyonu için götürülmüşlerdir. Amerika’ya göç eden ve marangozluk, demircilik, tuğlacılık, dericilik ve inşaat işleri gibi çeşitli dallarda faaliyet gösteren bu sanatkârlar, özellikle çini ve ahşap süslemeciliğinde yeni bir ekol meydana getirdiler. Mavi tonun hâkim olduğu çinicilikte Fas, Mısır, Suriye ve hatta İran motifleri Meksika’dan Brezilya’ya kadar yayıldı ve Endülüs İslâm sanatı Latin Amerika’da dekorasyon alanında evrensel bir boyut kazandı. Bu mimari süsleme sanatları Kuzey Amerika’da da “Kaliforniya stili” denilen bir tarzda inkişaf etmiştir. Endülüslü sanatkârların etkinliği karşısında XVII. yüzyılın başlarında Meksiko şehir meclisinin onlara lonca imtiyazları verilmesini önleyici kararlar çıkardığı da bilinmektedir.

  AFRİKALI KÖLELERİN  İSLAMA HİZMETİ

XVII. ve özellikle XVIII. yüzyılda Afrika’dan Amerika’ya götürülen kölelerin önemli bir kısmı müslümandı. Amerikan köle tâcirleri, gerek yakalanmalarının kolay ve fiyatlarının daha düşük olması, gerekse gemilerde daha az yer tutmaları sebebiyle daha çok kadın ve küçük çocukları götürmeye önem vermişlerdir. Özellikle kadın ve çocukların İslâmî konularda yeterli bilgi ve şuura sahip bulunmamaları ve ayrıca esaret hayatı yaşamaları, bu insanların zamanla dinî ve millî kimliklerini kaybetmelerini çabuklaştırmıştır. Bununla birlikte Amerika’ya sanatkâr, gemici, tüccar ve hatta köle olarak gelenler arasında dinî ilimlerde bilgili kimselerin etrafında yer yer cemaatlerin oluşması, çocukların daha getirilmeden önce ülkelerinde Kur’an okuma ve namaz kılmayı öğrenmiş olmaları, bazı bölgelerde şu veya bu şekilde İslâmiyet’in sürdürülmesini mümkün kılmıştır. Bu ilk müslümanların Amerika’da etkili bir dinî toplum kuramamalarının en önemli sebebi mâruz kaldıkları baskı ve şiddettir. Atlantik’te yolculuğun zor ve pahalı olmasından dolayı yanlarında eşlerini götüremeyen müslüman göçmenlerin orada yerli kadınlarla evlenmeleri ve meydana gelen melez nesillerin birkaç kuşak sonra bulundukları toplumun içinde eriyip gitmeleri de başka bir sebep olarak zikredilebilir.

  OSMANLI COĞRAFYASINDAN AMERİKA’YA  GÖÇÜ

XIX. yüzyılda Amerika’ya Asya’nın çeşitli ülkelerinden sözleşmeli işçilerin gelmesiyle bu kıtada müslümanlar için yeni bir dönem başladı. Bu müslümanlar, bazı güçlüklere rağmen daha önce gelenler gibi büyük bir baskıyla karşılaşmamaları, anavatanlarıyla ilgilerini kesmemeleri ve özellikle dinî bilgi ve şuur bakımından daha güçlü olmaları gibi sebeplerle kimliklerini korumada ve çeşitli İslâmî cemaatler oluşturmada daha başarılı oldular. İngiltere ve Hollanda gibi sömürgeci ülkelerin Asya’daki sömürgelerinden Amerika’daki sömürgelerine çalıştırmak üzere getirdikleri işçilerle Osmanlı topraklarından göç edenlerin sayısı da büyük bir yekün tutmaktadır.

XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı toplumunda görülen sosyal, ekonomik ve kültürel değişmeler, Kuzey Amerika’nın endüstrileşmede katettiği büyük mesafe ve Güney Amerika’nın dev boyutlu ziraî teşekküllerindeki artışın getirdiği çalışma imkânlarıyla yüksek ücretler bu kıtaya göç temayülünü arttırmıştır. Bazı kaynaklar Amerika Birleşik Devletleri’nde daha 1820 yıllarında Osmanlı göçmenleri bulunduğunu kaydetmekte ise de başta Suriye olmak üzere Osmanlı topraklarından asıl göç 1860’larda başlamıştır. İlk zamanlar oldukça sınırlı kalan göçmen sayısı 1878-1879, 1896-1897 yılları ile bilhassa İttihat ve Terakki hükümetinin sağladığı nisbî serbestlik ve Balkan Savaşı gibi sebeplerden dolayı 1908-1914 yılları arasında zirveye ulaşmıştır. Bu göçlerde her ne kadar büyük çoğunluğu hıristiyanlar teşkil etmişse de mevcut Osmanlı belgeleri müslüman göçmen sayısının muhtemelen % 15-20 gibi önemli bir oranda olduğunu göstermektedir. Elde yeterli istatistikler olmamakla birlikte bu konuda araştırma yapanlar, 1860-1914 yılları arasında Suriye ve Lübnan’dan göçenlerin sayısı ile ilgili olarak 300.000 ile 500.000 arasında değişen rakamlar vermektedirler. Mevcut bilgiler göz önüne alındığında bu tarihler arasında Osmanlı topraklarından Amerika’ya giden toplam göçmen sayısının muhtemelen 1 milyonun üzerinde olduğu ve bunun da yarısını Suriye ve Lübnan’dan, geri kalanını ise Arnavutluk, Makedonya, Trakya ve Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden göç edenlerin oluşturduğu anlaşılmaktadır. Ancak bu göçmenlerin önemli bir kısmı zamanla geri dönmüştür ve bunların sayısı, özellikle Suriyeliler başta olmak üzere toplam göçmenlerin tahminen üçte biri kadardır.

AMERİKA’YA GİDEN  İLK TÜRKLER

Bazı araştırmacılar, Suriye hıristiyanlarının özellikle müslüman nüfusun tehdidi sonucu göçtüklerini ileri sürerken bu göçle ilgili literatürde Dürzî isyanları, kontrolden çıkan eşkıyalık, devlet memurlarında görülen bozulma ve bu faktörlerin doğurduğu emniyetsizlik hisleri üzerinde durulmaktadır. Amerika’ya göç eden ilk Suriyeli göçmenlerin çoğu aşağı sosyoekonomik tabakadan olup büyük bir kısmı para biriktirdikten sonra geri dönmüştür. Bunlardan bol parayla dönenlerin kırsal kesimde bir üst sınıf oluşturmaları da Amerika’ya göç temayüllerini arttırmıştır. Müslüman göçünün başlıca sebepleri arasında ise sosyoekonomik bozulma ile bilhassa mecburi askerlik ve bu konudaki uygulamada görülen imtiyazlar zikredilebilir. Bu göçlerle ilgili olarak ileri sürülen baskı, zulüm ve kötü muamele söylentileri, aslında Avrupa ve Amerika’da hıristiyanların sempati ve desteklerini sağlamaya yöneliktir. Amerika Birleşik Devletleri ile diğer ülkelerin basınında yer alan bu iddialar, genellikle Osmanlı yönetiminin her otorite kullanımını baskı, kanunî vergilerin ödenmesiyle ilgili her talebini de zorbalık olarak göstermeye çalışan hıristiyan misyonerlerle mahallî din adamlarının yazdıkları raporlara dayanmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki hıristiyanların sempatisini kazanma gayretleri, XX. yüzyılın başlarından itibaren göçmen aydınların çeşitli milliyetçilik hareketlerini destekleyen kitap ve dergiler yayımlamaya ve kendilerini geri dönenlerin siyasî sözcüleri gibi göstermeye başlamalarıyla daha ciddi bir Osmanlı-İslâm karşıtı gelişme göstermiştir. Hıristiyanların sempatisini kazanmak için başvurulan yollardan biri de bazı göçmenlerin Anadolu veya başka bir yerden gitmiş olsalar bile müslümanlar tarafından Kudüs’ten çıkarıldıklarını söylemeleridir. Bazı durumlarda ise birtakım hıristiyan göçmenlerin kendilerini müslüman olarak tanıtıp tekrar eski dinlerine dönmek suretiyle maddî çıkar sağladıkları dahi görülmüştür.

I. Dünya Savaşı sonlarına kadar Osmanlı topraklarından Amerika’ya göç edenler, Osmanlı vatandaşı oldukları ve bu devletin pasaportunu taşıdıkları için hangi din ve milliyete mensup olurlarsa olsunlar “Turcos” (Türkler) diye adlandırılmışlardır. Bu söz daha geniş mânada “müslüman” karşılığında da kullanılmıştır ve bugün özellikle bazı Latin Amerika ülkelerinde Turco aile adıyla anılan kimselere rastlanmaktadır. Amerika’ya göçen hıristiyanların bulundukları topluma daha kolay intibak etmelerine karşılık, müslüman göçmenler genellikle bekâr erkek olmaları ve kendi geleneklerine uygun evlilikler yapma imkânından mahrum bulunmaları sebebiyle güçlü cemaatler kuramamışlardır. İçlerinde irşad edici ve destek verici liderlerin pek bulunmayışı ve kültürel devamlılığın temel vasıtası olan aileleri oluşturabilecek müslüman kadın yetersizliği, bu cemaatlerin zayıf kalmalarında ve zamanla silinip gitmelerinde ana etken olmuştur; geri dönüşün de bunda önemli bir payı vardır.

KANADA’DA İSLAM MEDENİYETİ

Kanada. Burada bir müslüman topluluğun oluşması, biri II. Dünya Savaşı’ndan önce, diğeri sonra meydana gelen iki göç dalgasıyla gerçekleşti. Kanada’da ilk müslüman varlığı, 1871’de yapılan nüfus sayımında on iki müslümanın kaydedilmesi ile ortaya çıktı. 1901’de bu sayı Türk ve Araplar’dan müteşekkil olmak üzere 300-400 kadardı. Daha sonra müslümanların yeni göçlerle sayılarının artması Kanada hükümetleri tarafından engellendi; bu sebeple 1911 ile 1915 arasında çoğalma oranları oldukça düşüktür. 1951’de 1800 olan müslüman sayısı 1961’de 5800’e, 1971’de 34.430’a ve 1982’de 120.000’e ulaşmıştır. Bu ülkedeki müslümanların % 45’ini Hindistan ve Pakistan menşeliler oluşturmakta, bunu aynı orana yakın bir sayıda Araplar takip etmektedir. Kanada’da bulunan müslümanların hemen hemen yarısı Ontario eyaletindeki Toronto şehrinde yaşamakta ve Katolikler’le yahudilerden sonra bu eyalette üçüncü büyük dinî cemaati oluşturmaktadır. Son yıllarda ülkeye yerleşen müslümanların çoğunluğunu yüksek öğrenim görmüş olanlar teşkil etmektedir.

Kanada’daki müslüman azınlığın durumu, İslâmî teşkilâtlanmalar bakımından Amerika Birleşik Devletleri, Brezilya ve Arjantin’dekinden daha muntazamdır. İlk İslâmî cemiyet 1920 yılında Edmonton’da kuruldu ve burada bir cami inşa edildi. II. Dünya Savaşı’ndan sonra ise 1954’te Windsor (Ontario) ve London’da (Ontario), 1955’te Toronto’da ve 1957’de de Lac la Biche (Alberte) ile birkaç yerde daha İslâm cemiyetleri kuruldu; halen ülkede elli kadar cemiyet faaliyetini sürdürmektedir. Daha sonra bölgesel cemiyetler ülke çapında koordinasyona gitme ihtiyacını hissederek 1973 yılında Kanada İslâm Cemiyetleri Konseyi (The Council of Muslim Communities of Canada-CMCC) adı altında birleştiler. Konsey eğitim, gençlik, kadın, din, halkla ilişkiler ve yayıncılık alanlarında faaliyet göstermekte, ayrıca Kanada ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki müslüman öğrenci teşkilâtlarıyla da ortaklaşa çalışmaktadır. Ülkede bulunan elliye yakın cami, aynı zamanda İslâm merkezi ve Kur’an kursu olarak kullanılmaktadır. En önemli camiler Edmonton (er-Reşîd Camii, 1983), Lac la Biche (1958), London (1965), Windsor (1969), Toronto (1970), Montreal (1972) ve Ottawa’da (1978) bulunmaktadır.

Kanada devlet okullarında dinî eğitim yapılmamakta, ancak bazı okullarda verilen mukayeseli din dersleri çerçevesinde İslâmiyet de öğretilmektedir. 1953’te Mc Gill Üniversitesi’nde, daha sonra da Toronto Üniversitesi’nde İslâm araştırmaları enstitüleri kurulmuştur. Çoğunlukla İngilizce ve bazan Arapça neşredilen süreli yayınların en önemlisi, Kanada İslâm Cemiyetleri Konseyi (CMCC) tarafından 1972’den beri çıkartılan Islam Canada’dır .

     TRİNİDAD VE TOBAGO DA İSLAM MEDENİYETİ

Trinidad ve Tobago. Müslümanların bu adalara ilk gelişleri, Batı Afrika’da yaşayan Mandingo kabilesinden yakalanan kölelerin şeker kamışı tarlalarında çalıştırılmak üzere buraya sevkedilmeleriyle başlamıştır. 1777-1802 yılları arasında, özellikle İngilizler’in 1797’de adalarda koloni kurup Senegal’den köle ticaretine başlamalarıyla 20.000’e yakın köle buraya getirildi. Bu köle müslümanlar, yeni sahiplerinin baskıları neticesinde dinî kimliklerini koruyamadılar; isimleri değiştirildi, zulüm ve baskıdan kurtulmak için ya Hıristiyanlığı kabul ettiler veya hıristiyan gibi davranmak zorunda kaldılar. Bununla birlikte 1830’larda buraya gelen ve Port of Spain’de yaşayan Mandingolu müslüman köleler güçlü liderleri Muhammed Beth etrafında toplanarak İslâmî kimliklerini korumaya çalıştılar. 1840-1850 arasında adalara göç eden ve köle olmayan Mandingolu müslümanlar kendi din ve kültürlerini korumada son derece başarılı oldular. Daha önce 1818-1825 yılları arasında adanın doğu kıyısında yerleşmiş olan müslümanlar da bölge halkının İslâmiyet’i kabul etmesinde öncülük ettiler ve 1840’larda Quare şehri yoğun bir müslüman yerleşim merkezi oldu. Ancak buradaki gelişme uzun sürmedi.

1834’te Trinidad’da köleliğin kaldırılışından sonra gitmek isteyenlerin ülkeden ayrılmalarından dolayı ekonomide ciddi sıkıntılar doğdu. Bu yüzden İngiltere kölelerin yerine çalıştırmak üzere 1854’ten 1915 yılına kadar Hindistan’dan aralarında müslümanların da bulunduğu sözleşmeli işçiler getirdi. Bu müslümanların hayat şartları da sahip oldukları bazı sınırlı haklar dışında Afrikalı kölelerinkinden pek farklı değildi. Bunlara İslâm’dan uzaklaşmaları için hıristiyan misyonerlerin yoğun çalışmalarıyla sürekli telkinlerde bulunuldu ve hatta bazan cemaat namazlarını dağıtmak gibi zor kullanma şeklinde baskı da yapıldı. Bu yüzden Hintli müslümanlar inançlarını gizli olarak muhafaza etmek zorunda kaldılar. Ancak sözleşmeleri bittiğinde birçokları Hindistan’daki yoksulluk nedeniyle burada kalmayı tercih ettiler ve Afrikalı müslümanların aksine anavatanlarıyla ilişkilerini kesmedikleri için de din ve kültürlerini korumada oldukça başarı sağladılar. 1883’te işçi olarak Trinidad’a gelen Afganlı Seyyid Abdülaziz sözleşmesi bittiğinde Doğu Hindistan Cemiyeti (The East Indian Association) adlı bir cemiyet kurdu (1893) ve ölümüne kadar başkanlığını yürüttü. 1907’de Trinidad kadılığına atandı. Birçok cami yapımına ve 1926’da müslüman gençlerin bir cemiyet kurmasına ön ayak oldu. Aynı yıl Takviyetü’l-İslâm Cemiyeti (Tackveyatul-Islami Association) adı altında sonraları hükümet nezdinde müslümanların temsilcisi olarak kabul edilecek bir cemiyet kurdu. 1914’te Trinidad’a gelen Mevlânâ Hâc Sûfî Şeyh Muhammed Hasan Hanefî Kadirî İslâm’a tâvizsiz bağlanmak gerektiği ve kadınların örtünmeye titizlikle uymak zorunda oldukları konusunda halkı uyardı; Trinidad’da kaldığı kısa süre içinde İslâm’ı yeniden canlandırdı. Yine Mevlânâ Nâzır Ahmed adında Hintli bir imam 1937’de buraya gelerek okulların kurulmasında yardımcı oldu.

 TRİNİDAD’DA İSLAMİ HİZMETLER

Trinidad’da 1945’e kadar İslâm dini resmî olarak tanınmadığı için İslâmî eğitim kurumlarının tesisini müslüman cemiyetler üstlendi. Takviyetü’l-İslâm Cemiyeti ilk defa 1949’da İslâmî prensiplere göre bir okul açtı ve daha sonra diğer İslâmî okullar bunu takip etti. Bugün Trinidadlı müslümanlar, bünyesinde Kur’an kursları olan yetmiş kadar cami, yirmi ilkokul, üç ortaokul ve bir liseye sahip bulunmaktadır.

Trinidad’daki müslümanlar Amerika kıtasında en iyi teşkilâtlanmış İslâm topluluğudur. 1930’da kurulan ve 1935’te resmen tanınan Trinidad ve Tobago Ehl-i sünnet ve’l-cemâat Cemiyeti (Anjuman Sunnatul Jamaat Association of Trinidad and Tobago) ülkenin en güçlü İslâm cemiyeti olup toplam elli üç cami, yedi ilkokul ve iki ortaokulun idaresi, müslümanların % 80-85’inin üyesi bulunduğu bu cemiyet tarafından yürütülmektedir. Trinidad’da bulunan diğer cemiyetler, 1960’ta kurulan ve ülkenin dışında da faaliyet gösteren Karayip ve Güney Amerika İslâm Davetçileri Birliği (The Islamic Missionaries Guild of South America and the Caribbean), 1947’de kurulan Trinidad Müslüman Birliği (Trinidad Muslim League) gibi kuruluşlardır. Trinidad’daki bu cemiyetlerin ana faaliyetleri arasında, üyelerini her bakımdan yetiştirmek ve onların maddî mânevî ihtiyaçları ile ilgilenmek yer alır. Hemen hemen her cemiyetin bir yayın organı vardır. Bunlar arasında, 1966’dan beri İslâm Davetçileri Birliği’nin (Islamic Missionaries Guild) çıkardığı The Torch of Islam (daha önce çıkartılan The Islamic Herald’ın yerine), Trinidad ve Tobago Ehl-i sünnet ve’l-cemâat Cemiyeti’nin yayın organı Muslim News, Trinidad ve Tobago Müslüman Gençler Cemiyeti (Trinidad and Tobago Muslim Youth Association) tarafından çıkartılan Al-Naadiyah, İslâm Propaganda Merkezi’nin (Islamic Propagation Center) yayımladığı Al-Hikmat, İslâm Cemaati’nin (Jamaat Al-Muslimin) yayın organı Al-Nur, İslâm Vakfı’nın (Islamic Trust) iki ayda bir yayımladığı Muslim Standart, düzensiz basılan Cemâatü’l-Mü’minîn’in The Voice’i en önemlileridir. Ayrıca hükümet kısıtlı da olsa müslümanların kamu araçlarından faydalanmalarına izin vermektedir. Meselâ 1974’te Ramazan bayramı namazı radyodan verilmiş ve bu tarihten sonra her cuma yarım saat müslümanlara yayın yapma hakkı tanınmıştır

SURİNAM’DA İSLAM MEDENİYETİ

Surinam. 1667 yılından itibaren Hollanda sömürgesi olan bu ülkeye ilk yerleşen müslümanlar da yine altın madenlerinde ve büyük çiftliklerde çalışmak üzere Afrika’dan getirilen müslüman kölelerdir. Ancak bu ilk müslümanlar, başka ülkelerdeki köleler gibi yaşadıkları zor şartlar ve İslâmî gerekleri yerine getirmenin yasaklanması sebebiyle dinî kimliklerinden uzaklaştılar. 1863’te ülkede köleliğin resmen kaldırılmasından sonra Hollanda hükümeti ekonominin bu durumdan etkilenmemesi için yeni kararlar aldı. Bu kararlarla kölelere hürriyetlerine kavuşmadan önce on yıl boyunca eski sahipleri yanında paralı çalışma zorunluluğu konuldu. Ayrıca buna paralel olarak Cava ve Hindistan’dan beş yıllık sözleşmeyle ücretli işçiler getirildi. Bu statüde Cava’dan 1831-1850, Hindistan’dan ise 1873-1916 yılları arasında getirilen işçilerin çoğu müslümandı. Sürelerini dolduran göçmen işçiler ülkelerine dönmek veya Surinam’da kalmak konusunda serbest bırakıldı. 1927’de diğer Surinamlılar gibi müslümanlar da Hollanda vatandaşı kabul edildiler. 1940’tan itibaren müslümanlara kendi şahıs, aile ve miras hukuklarına uyabilme serbestliği verildi. 1975’te Hollandalılar ülkeyi terkettiler ve daha sonra kabul edilen anayasa uyarınca ülkede genel seçimler yapıldı. 1980’de bir askerî darbeyle ordu yönetime el koydu; 1982’de de benzer bir darbe vuku buldu ve birçok müslüman Hintli Hollanda ve İngiltere’ye göç etti.

Surinam’da müslüman grupların çeşitli diller konuşmaları ve farklı mezheplere bağlı olmaları bir bütün halinde kaynaşmalarına engel teşkil etmiştir. Hatta bu husus kıble tayini konusunda bile kendini göstermektedir. Cavalılar Surinam’a Pasifik Okyanusu’nu geçerek geldikleri için kıbleyi geldikleri batı yönü, Hintliler ise Atlas Okyanusu tarafından geldikleri için doğu yönü olarak kabul etmişlerdir. Bu sebeple yine Kâbe istikametinde olmakla birlikte her iki cemaatin camilerinin kıblesi farklıdır. Surinam’da ilki 1932’de başşehir Paramaribo’da kurulan camilerin sayısı yetmişi bulmakta ve her birinin bünyesinde birer Kur’an kursu faaliyet göstermektedir. Kur’an’ın, biri bir Felemenkçe profesörü, diğer ikisi Kadıyânîler tarafından yapılan üç Felemenkçe çevirisi bulunmaktadır. Bütün bu ayrılıklara rağmen müslümanlar teşkilâtlanmalarını sürdürmüşler, 1929’da Surinam İslâm Organizasyonu’nu (Surinam Islamic Organisation) kurmuşlardır. Cemiyet 1978’e kadar Kadıyânîler’in hâkimiyeti altında kalmış, bu tarihten sonra müslümanlar Surinam İslâm Cemiyeti’ni (Surinam Muslim Association) kurmuşlardır

  GUYANA’DA İSLAM MEDENİYETİ

Guyana. Komşu Surinam gibi bu ülkenin de İslâmiyet’le tanışması, aralarında birçok müslümanın bulunduğu Afrikalı kölelerin getirilmesiyle oldu. Ancak diğer ülkelerdeki köleler gibi buraya yerleşenler de aynı âkıbete uğrayarak Avrupalı efendilerinin baskı ve İslâm’dan uzaklaştırma hareketlerinin sonucunda din ve kültürlerinden ayrıldılar.

Köleliğin kaldırılmasından sonra İngiltere’nin Hindistan’dan getirmeye başladığı (1834) sözleşmeli işçiler arasında birçok müslüman bulunuyordu. Bu müslümanlara sözleşmeleri süresince inançlarını terketmeleri için büyük zulüm ve baskı yapıldı; müslümanlar ancak gizli cemiyetler kurarak kimliklerini koruyabildiler. 1860’a kadar müslümanların İslâmî nikâh kıymaları engelleniyor ve kilisede evlenmeleri isteniyordu. Bu tarihten sonra İngilizler’in müslümanlara karşı tutum ve davranışları nisbeten yumuşadı; cami yapmalarına ve açıkça cemiyet kurabilmelerine izin verildi. Ülkenin çeşitli yörelerinde bulunan cemiyetler 1936’da birleşerek Birleşik Sadr-ı İslâmî Encümeni (The United Sadr Islamic Anjuman) adlı bir cemiyet kurdular. Ancak bu cemiyete mensup Hintli ve Afrikalı müslümanlar 1961 genel seçimlerinde farklı partiler yanında yer alınca ayrılığa düşüp ikiye bölündüler. Bu bölünme üzerine birçok yeni ve tarafsız cemiyet kuruldu. Bunların en önemlileri İslâm Kardeşliği Genel Meclisi (The General Congres of Islamic Brotherhood), İslâm Merkezi Müslüman Gençler Birliği (The Young Muslim League) ve İslâm Merkezi’dir (Islamic Centre). Ancak bugün mahallî cemaatler Sadr-ı İslâmî’nin şubesi durumundadır ve bu şubelerin sayısı 120’dir. Her şube bir cami bünyesinde teşkilâtlanmış olup beraberinde bir de Kur’an kursu hizmet vermektedir. Altı caminin bulunduğu başşehir Georgetown’daki Queenstown Camii, ülkede bulunan toplam sayıları 130 civarında olan camilerin en büyüğüdür. Parlamento ve bakanlar kurulunda müslüman üyelerin de bulunduğu Guyana’da müslümanların şahıs, aile ve miras hukuku İslâmî esaslara göre düzenlenmektedir.

Guyana’da yaşayan 130.000’in üzerindeki müslüman genel nüfusun % 17’ini teşkil etmektedir.

 BREZİLYA’DA  İSLAM MEDENİYETİ

Brezilya. Portekiz 1500 yılında bugünkü Brezilya topraklarını işgal ettiğinde göç etmelerini engellemesine rağmen vatandaşlarından Endülüslü birçok müslüman Brezilya’ya ulaşarak bir cemaat meydana getirdiler. XVI. yüzyıl sonlarına doğru ülkede müslümanların sayısı iyice arttı ve bu durum karşısında engizisyon mahkemelerinin sert kuralları burada da uygulanarak birçok müslüman işkenceyle öldürüldü (1594). XVII. yüzyılda Portekizliler Afrika’dan köleleştirdikleri insanları Brezilya’ya taşımaya başladılar. Bunlar arasında, Dahomey (Benin) kralının İslâmiyet’in yayıldığı bölgelere yaptığı saldırılar sonunda ele geçirip Portekizliler dahil bütün Avrupalılar’a sattığı Yoruba, Hevsa, Fülânî ve Mandingo kabilelerinden pek çok müslüman vardı. Bu esirler içinde İslâmî ilimleri ve Arapça’yı çok iyi bilen âlimler de bulunuyordu ve hatta bu âlimler diğer kölelere dahi İslâm’ı benimsetmişlerdi. Afrikalı köleler Brezilya’da her şeye rağmen iki yüzyıldan fazla müslüman olarak kalmayı başardılar; kurdukları cami ve Kur’an kurslarının sayısı yüzleri buldu. Kuzeydoğudaki Bahia eyaletinde ve özellikle başşehri Salvador’da güçlenen Afro-Brezilyalı müslümanlar, 1807-1835 yılları arasında hükümete karşı dokuz kere ayaklandılar. Bu müslümanların etkisi öylesine yayıldı ki Salvador 1835’te Rio de Janeiro, Ceara ve Pernambuco gibi diğer eyaletlerde yaşayan müslüman köleler tarafından Brezilya’daki imâmetin merkezi olarak tanınacak duruma geldi. Aynı yıl Afro-Brezilyalı müslümanların, temelinde Salvador’daki medreselerin katkısı bulunan en son ve en büyük ayaklanmaları vuku buldu. Bu ayaklanmanın en büyük özelliği beyazlar, melezler ve “düşman dini”ni benimseyerek hür olmak istemeyen kölelere karşı açılmış olmasıdır. 1835 ayaklanmasının da başarısızlığa uğraması üzerine Brezilya hükümeti İslâm’ın kölelere yaptığı etkiyi kaldırmak için sert kararlar aldı; herhangi bir İslâmî faaliyette bulunulması yasaklandı, hatta müslümanlarla iş birliği yapanlara ölüm cezası getirildi. Bu zor durum karşısında binlerce müslüman Brezilya’yı terkederek tekrar Afrika’ya döndü veya hükümet tarafından zorla geri gönderildi. Ülkede kalanlar ise ancak inançlarını gizleyerek yaşayabildiler.

1860’lı yıllardan itibaren Asya’dan gelen yeni göçlerle müslüman yerleşmesinde yeni bir devre açıldı. Önceleri Suriye ve Lübnan’dan, daha sonra da İsrail Devleti’nin kuruluşu üzerine Filistin’den gelen bu müslümanlar 1929’dan itibaren teşkilâtlanarak yeni cemiyetlerini kurdular. 1956’da müslümanların durumuyla ilgilenmek üzere İslâm Konferansı tarafından Brezilya’ya bir temsilci gönderildi. Bundan dört yıl sonra bir İslâm Konferansı heyetinin de hazır bulunduğu bir merasimle Sao Paulo’da Latin Amerika’nın ilk camii açıldı. 18 Ekim 1970’te Sao Paulo’da Brezilya’daki İslâmî kuruluşların ilk kongresi yapıldı ve açılışını Mısır evkaf bakanının yaptığı bu kongreye birçok Güney Amerika ülkesiyle çeşitli İslâm ülkelerinden heyetler katıldı. Brezilya’da bulunan 400.000’i aşkın müslümanın çoğu Sao Paulo ve çevresinde yaşamakta olup birçok dinî haklara sahiptirler ve iyi örgütlenmişlerdir. Brezilya’da müslümanlar yedi eyalette on ayrı şehirde teşkilâtlanmışlardır. Birer merkeze sahip bulunan bu teşkilâtların yedi tanesinin camisi bulunmaktadır. Camisi olan cemiyetler Curitiba, Londrina, Paranagua, Sao Paulo, Barretos, Cuiaba ve Brazilia şehirlerindedir. Suriyeli bir müslümanın Amazonas eyaletinin başşehri Maraus’ta İslâmî yayınlar yapan özel bir televizyon istasyonu vardır. Özellikle Suriyeliler’in her iş alanında yılmadan çalışmalarından dolayı Brezilya’da “Suriyeli gibi çalışırım” sözü darbımesel haline gelmiştir. 1977’de on yedi müslüman ülkenin büyükelçileri Brezilya’da bir İslâm merkezi açtılar. 1979’da İslâm cemiyetleri bir araya gelerek Müslüman Cemiyetler Fedarasyonu’nu oluşturdular. 1981’de Brazilia’da, merkezi Cenevre’de bulunan İslâm ve Batı (Islam and West) cemiyetinin bir şubesi açıldı. Sürdürülen bu faaliyetlerin sonucu olarak Nisan 1981’de de Brazilia Üniversitesi tarafından İslâm medeniyeti üzerine milletlerarası bir seminer düzenlendi.

ARJANTİN’DE İSLAM MEDENİYETİ

Arjantin. XVI. yüzyılda ülkelerinden kovulan Endülüslü müslümanların gelmesiyle İslâmiyet Arjantin’e girmiş oldu. Ancak yerli halkın baskısıyla bu müslümanlar zamanla dinlerinden uzaklaştılar. 1880-1955 yılları arasında süren ve Arap ülkelerinden, özellikle Suriye’den gelen büyük göçlerle birlikte Arjantin’de yeni bir müslüman topluluk oluşmaya başladı. Buenos Aires’teki Türk Konsolosluğu’nun bir raporuna göre 1911-1913 yılları arasında buraya yaklaşık 46.000 Osmanlı göçmeni gelmiştir. Bugün Arjantin’de yaşayan 400.000’i aşkın müslümanın onda biri Şiî, bunların da çok az bir kısmı Dürzî’dir. Müslümanların yoğun olduğu bölge başşehir Buenos Aires’tir. Suriyeliler arasındaki hıristiyan Araplar’ın Arjantin toplumu içinde bütün sosyal faaliyetlere rahatça katılabilmeleri müslümanları da etkilemiş, hatta onları dinî kimliklerinden uzaklaştıracak boyutlara ulaşmıştır. İslâmî yönleri giderek zayıflayan müslümanlar arasında artık Arapça konuşulmamaktadır. Ayrıca Arjantin kanunları İslâmî isimlerin kullanılmasını yasaklamakta, dolayısıyla müslümanları hıristiyan ismi almaya zorlamakta ve İslâmî evliliği de tanımamaktadır. Bu zorlamaların dışında müslümanların çoğunun da hıristiyan âdetlerine uyması Arjantin’de İslâmiyet’in gittikçe erime tehlikesini arttırmaktadır.

Arjantin’de müslümanların teşkilâtlanma serbestliği sınırlı kalmıştır. İslâmî mânada ilk teşkilât 1918’de Buenos Aires’te İslâm Merkezi adıyla kuruldu. Önceleri kendi binası olmayan yerlerde faaliyet gösteren bu merkez için 1968’de, Arjantin’deki bütün müslümanların mânevî merkezi olarak kullanılmak üzere yeni bir bina inşa edildi. Bu ülkede hiç cami yoktur; ancak Buenos Aires ve Cordoba’da iki caminin yapımı planlanmış durumdadır. Buenos Aires’te bulunan diğer İslâmî teşkilât Arap-Arjantin İslâm Cemiyeti 1960’ta kuruldu ve Buenos Aires’te ilk İslâmî okulu açtı. Ülkenin diğer şehirlerinden Mendoza, Cordoba, Rosario ve Tucuman’daki cemiyetler daha çok kulüp statüsündedir. Kur’an’ın elde bulunan İspanyolca çevirisi ise yetersizdir. Arapça akademik seviyede Cordova Millî Üniversitesi ile Buenos Aires Salvador Üniversitesi’nde öğretilmektedir.

VENEZUELA’DA İSLAM MEDENİYETİ

Venezuela. Venezuela’ya müslümanlar ilk defa İspanyol sömürgeciliği döneminde geldiler. Daha sonra da Hindistan’dan göçler oldu, ancak göçmenlerin karşılaştıkları baskı sebebiyle İslâmiyet ülkede yerleşemedi. XX. yüzyılın ikinci yarısında çalışmak üzere özellikle Suriye, Lübnan, Filistin ve Pakistan’dan gelen müslümanlar yeni bir grup teşkil ettiler. İlk gelenlere nisbetle dinî inançlarını yaşamada fazla bir baskıyla karşılaşmayan bu grup, ülkede İslâmî bir cemaatin oluşmasında önemli mesafeler katetti. 1966 yılında başşehir Caracas’ta bir İslâm merkezi kuruldu. Başlangıçta yalnız bir mescidden ibaret olan bu merkezde zamanla diğer bazı projeler gerçekleştirildi ve Arapça eğitim yapılan İslâmî bir okul açıldı. Hükümetçe de tanınan bu okula İslâmiyet’i öğrenmeleri için müslüman olmayan öğrenciler de kabul edilmektedir. Merkezde ayrıca bir kütüphane ve matbaa bulunmakta, Arapça ve diğer dillerde dinî eserler basılmaktadır. Sayıları 50.000’in üzerinde olan müslümanların çoğu Caracas’ta yaşamaktadır. Caracas, Margarita adası ve San Felibe’deki üç caminin yanında müslümanların kurduğu birçok kulüp ve derneğin bünyesinde de birer mescid bulunmaktadır. 1980’de Caracas Üniversitesi’nde İslâm felsefesi ve Arap araştırmaları bölümleri açılmış, 1988 yılında Merida Üniversitesi’nde de bu bölümlerin açılması için çalışmalara başlanmıştır.

KOLONBİYA’DA İSLAM MEDENİYETİ

Kolombiya. Kolombiya’ya özellikle I ve II. Dünya savaşları sırasında Lübnan, Suriye ve Filistin’den 3000-4000 civarında müslümanın da katıldığı göçler olmuştur. Bugün ülkede bulunan yaklaşık 20.000 müslümanın çoğu son yıllarda yine Suriye ve Lübnan’dan gelmiştir. Müslümanların büyük bir kısmı başşehir Bogota’da yerleşmiş olup bunu Paranaica, Maico, Cali ve San Andrés takip etmektedir. Ülkede cami yoktur, fakat müslüman dernekleri kiraladıkları binalarda mescid ve Kur’an kursu hizmetlerini yürütmektedirler.

Amerika kıtası’naın Diğer Ülkelerin de müslümanlar ve islam medenyeti. XIX. yüzyılda sözleşmeli işçi olarak Jamaika’ya gelen ve 1982’de sayıları 14.000 olan müslümanlar ilk cemiyetlerini 1950’de kurdular. Jamaika’da bugün iki cami bulunmaktadır. Müslümanların teşkilâtlandığı diğer Orta Amerika ülkelerinden Panama’da ilk cemiyet 1930’da İslâm Misyonu (Islamic Mission) adı altında kuruldu. Bu cemiyetin adı 1967’de Hint-Pakistan İslâm Cemiyeti (Indo-Pakistan Islamic Association) ve 1974’te Panama İslâm Cemiyeti (Panama Islamic Association) olarak değiştirildi. Bugün ayrıca Meksika, Şili, Barbados, Bahama, Curacau, Grenada, Dominica, Puerto Rico, San Cristobal adası, Virgin adaları, Martinique ve Peru’da müslümanlar küçük cemaatler halinde fakat teşkilâtlı bir şekilde bulunmaktadırlar. Fransız Guyanası, Küba, Paraguay, Uruguay, Ekvador ve Bolivya’da yaşayanlar ise sayıca daha az olup küçük topluluklar halindedirler.

(Kaynak:Rıza Kurtluş Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi)

BİBLİYOGRAFYA:

C. E. Lincoln, The Black Muslims in America, Boston 1961; H. S. Klein, Slavery in the Americas, London 1967; M. Fabre, Les Noirs Americans, Paris 1967; Kadir Mısıroğlu, Amerika’da Zenci Müslümanlık Hareketi, İstanbul 1967; Th. R. Frazier, Afro American History: Primary Sources, New York 1970; Ali el-Muntasır el-Kettânî, el-Müslimûn fî Evrûbbâ ve Emerîkâ, Zahran 1396/1976, II; a.mlf., Muslim Minorities in the World Today, London 1986, s. 191-213; M. Seyyid Gallâb v.dğr., el-Büldânü’l-Islâmiyye ve’l-ekalliyâtü’l-müslime fî Ǿâlemi’l-muǾâsır, Riyad 1399/1978; Khwaja Abdul Waheed, Islam and the Origins of Modern Science, Lahore 1978, s. 37-39; Muhammad Imran, Position and Prospects of Islam in Latin America, Lahore 1979; S. Amjad Ali, The Muslim World Today, Islamabad 1985, s. 622-627; Cemâlüddin er-Remâdî, “el-İslâm fî Emerîkâ el-Cenûbiyye”, Mecelletü’l-Ezher, XXXII/5, Kahire 1960, s. 485-487; Muhammed Yûsuf eş-Şeverânî, “Bedǿü hicreti’l-müslimîn ilâ Emerîkâ”, a.e., XXXIII/4 (1961), s. 468-470; R. Reichert, “Muslime in Den Guayanas”, WI, X (1966), s. 41-65; Rafael A. Guevara Bazán, “Muslim Immigration to Spanish America”, The Muslim World, LVI/3, New York 1966, s. 173-187; a.mlf., “Some Notes for Attistory of the Relations Between Latin America, the Arabs and Islam”, a.e., LXI/4 (1971), s. 284-292; Harold B. Barclay, “The Perpetuotion of Muslim Tradition in the Canadian North”, a.e., LIX/1 (1969), s. 64-73; Abdullah A. Hasan, “el-İslâm ve’l-Ǿurûbe fî Amerîkâ el-lâtîniyye”, Mecelletü’l-Ezher, XLIII/3, Kahire 1971, s. 282, 295; Muhammed M. Hâfız, “Cezîretü Trinîdâd”, Faysal, XV, Riyad 1978, s. 126-129; Clyde-Ahmad Winters, “Afro-American Muslims-From Slavery to Freedom”, IS, XVII/4 (1978), s. 187-205; T. B. Irwing, “Muslims in Latin America”, Impact International, XI/3, London 1981, s. 10-12; a.mlf., “Relations Between Latin America and the Islamic World”, IC, LX/3 (1986), s. 21-34; M. Arnett, “Trinidad Muslim League”, The Muslim World, XLVIII/1, New York 1983, s. 52-62; S. A. H. Ahsani, “Muslim in Latin America: Survey-Part I”, JIMMA, V/2 (1984), s. 454-467; D. H. Hamdani, “Muslims in the Canadian Mosaic”, a.e., V/1 (1984), s. 7-16; Adele L. Younis, “The First Muslims in America: Impressions and Reminiscences”, a.e., V/1 (1984), s. 17-27; Omar H. Kasule, “Muslim in Trinidad and Tobago”, a.e., VII/1 (1986), s. 195-213; Yusuf A. Nzibo, “The Muslim Factor in the Afro-Brazilian Struggle Against Slavery”, a.e., VII/2 (1986), s. 547-556; L. Luxner, “Muslims in the Caribbean”, Aramco World, XXXVIII/6, Washington 1987, s. 3-11; Bedr Reşâd ed-Dûbî, “el-İslâm ve’l-müslimûn fî Fenezûyelâ”, et-Tedâmünü’l-İslâmî, XLIII/5, Bahreyn 1988, s. 72-75.

Piri Reis’in Amerika Haritası

Türk Amerikan tarihi geçmişi 231 yıla dayansa da Piri Reis’in 1528’de çizdiği Amerika haritası gerçekten çok önemli. Deniz Kuvvetleri komutanlığı Seyir hidroğrafi ve Oşinoğrafi Daire Başkanlığın’da 1981-82 yılında vatani görevimi yaparken denizcilik tarihi açısından öğrendiğim bilgiler çok önemlidir. Gerçekten denizcilik tarihimizi sevdim. Asker ocağı belki bir anlamda gazeteci olmama da vesile oldu. Çünkü burada genel sekreterlik görevimde askerliğimi basın ve halkla ilişkilerde görev yaptım. O yıllar birlikte askerlik yaptığımız Cumhuriyet gazetesi yazarı Deniz Som’la aynı odayı paylaşmıştık. Beni burada en çok etkileyen Piri Reis’in çizdiği dünya haritası olmuştu. Haritanın birebir baskısını birliğimizin matbaasında basılıp çeşitli kurumlara hediye ediliyordu. Piri Reis haritası  ile  ilgi  bilgileri sizlerle paylaşıyorum.

Piri Reis Amerika haritası  nasıl çizilmişti ?

Osmanlı Amirali Piri Reis´in 1528´de çizdiği ikinci dünya haritasından günümüze kalan parça, büyük bir haritanın kuzeybatı köşesi olup, Orta Amerika´nın yeni keşfedilmiş kıyılarını, Florida´yı, Kanada´nın kuzeydoğu köşesini, ve Grönland´ı gösterir. Piri Reis in Kanuni Sultan Süleyman´a armağan ettiği haritanın bu parçası, Piri Reis´in 1513´te çizdiği ilk dünya haritasıyla beraber halen Topkapı Sarayı´nda bulunur.

Ceylan derisine 8 renkli olarak çizilmis haritanın parçası 69 x 70 cm ebatlarındadır. Bu harita da birinci harita gibi portolan tarzında, dört büyük, iki de küçük pusula gülü çizilerek yapılmıştır. Kenar notlarından biri bu haritanın Piri Reis tarafından yapıldığını belirtir. Diğer kenar notları çesitli açıklayıcı bilgiler içerir.

Grönland´ın güneyinde görünen, Kanada´daki Newfoundland, “Terra Nova”, Labrador da “Baccalao” isimleri ile gösterilir ve buraların Portekizliler tarafından keşfedildiği yazılıdır. Terra Nova 1500´de Portekizli Carl Real, Labrador da 1501´de kardeşi Miguel Real tarafından keşfedilmişlerdir. Orta Amerika hizasında bir notta karadan giderek okyanusa ulasmayı amaçlayan bir kaşiften söz edilir. Bu muhtemelen 1513´de karadan Büyük Okyanusa ulaşan Portekizli Vasco Núñez de Balboa´dır.

Piri Reis´in ikinci dünya haritasında adalar ve kıyılar son keşiflere dayalı olarak çizilidir. Birinci haritasında Porto Riko´da gösterilen San Juan Batisto, bu haritada Florida´da gösterilmiştir. Kristof Kolomb´un hatalı haritasından etkilenmiş olan birinci haritasının aksine, bunda Bahama, Antiller, Haiti ve Küba oldukça doğru çizilmişlerdir. 1517 ve 1519´da keşfedilmiş olan Yukatan ve Honduras yarım adaları da mevcutturlar. Küba “Isla di vana” diye adlandırılmıştır. İlk haritada olmayan Yengeç Dönencesi bu haritada  enlemi biraz hatalı olarak çizilmiştir. Piri Reis bunu “Günuzadısı” olarak adlandırıp yanına “Bu hat gün gayet uzadığı yere işarettir” yazmıştır. Evet sizler bu satırları okurken ben asırlar önce Piri reis tarafından haritası çizilen Amerika’da belgesel çekiyorum, vize alabilirseniz sizleri de ABD’ye davet ediyorum. Amerika’dan selam ve saygılar..

Belgesel çekmek için Amerika’dayım

Amerika’da Devr-i Alem

Türk Amerikan Giresunlular Derneğinin davetlisi olarak belgesel çekmek üzere Amerika’dayım. Kuzey Amerika’nın özellikle Atlantik sahilleri, New York, Washington ve diğer eyaletler de Türk Amerikan ilişkileri Amerika’da yaşan Türklerin Amerika’ya göç hikâyelerini Osmanlı Amerika ilişkilerinin tarihini Amerika’da İslam medeniyeti konularında araştırma yapıp belgesel çekeceğim. Ayrıca,  Amerika’nın içinde bulunduğu durum Ekonomisi, siyasi durumu, Amerika’da kültür ve turizm ile ilgili araştırmalar yaparak Devr-i Alem belgesel programı yaparak sizlerle paylaşacağım. Amerika’da bulunduğum süre içerisinde Amerika ile ilgili derlediğim bilgileri sizlerle paylaşıyorum
Belgesel çekmek için Amerika’dayım
Dünya coğrafyasında kültür ve medeniyet tarihimizin izlerini araştırmak tarihe not düşüp zamana noterlik yapmak üzere, belgesel çekimlerimizi sürdürüyoruz. Şimdiki Durağımız yenidünya olarak bilinen Amerika kıtası. Sizler bu satırları okuduğunuz saatlerde bizler Amerika yolunda olacağız. Türkiye’den binlerce kilometre uzaktaki Amerika’da Kültür ve medeniyet tarihimizin izlerini araştırıp tarihe not düşüp zamana noterlik yapacağız.
Tarih boyu Amerika kıtası hep ilgi uyandırmış. Geçmişten günümüze bu kıtada yaşananlar hep gündem konusu olmuş. Özellikle ikinci cihan harbinden sonra Dünya’nın süper devleti olan Soğuk savaş döneminde İslam coğrafyasını Ruslara karşı kullanan Amerika, Soğuk savaşın sona ermesinden sonra yine dünyadaki Süper güç konumunu muhafaza ediyor.
Amerika’da bulunduğum süre içerisinde Amerika’nın dünü bugünü ve geleceği konusunda araştırmalar yapıp, İslam coğrafyası Amerika ilişkileri Osmanlı – Amerika ve Türkiye – Amerika ilişkileri konusunda araştırmalar yapıp, belgesel çekimleri yapmak istiyorum. Bugün Amerika kıtasında 500 bin den fazla Türk yaşıyor. Amerika’da yaşayan Türkler ile görüşmeler yaparak Amerika ile ilgili bilgiler alacağım.
Türkiye’nin Washington büyükelçiliği ve New York başkonsolosluğunu da ziyaret ederek büyükelçilik yetkilileri ile de görüşmek istiyorum. Amerika’da yaşayan Türkler ve özellikle Giresun bölgesinden bu ülkeye giden hemşerilerimizin Amerika’ya gidiş hikâyesini de belgeselleştirmeyi planlıyorum.
Türkiye’nin bugün dış ülkelerde milyonlarca insanı yaşıyor. Dış Türkler ile ilgili yeni bir devlet kuruluşu oluşturuldu. Amerika, hiçbir şeyi tesadüfe bırakmıyor. Bundan 16 yıl önceydi. Bir akademisyeni görevlendirerek, Giresun’un Yağlıdere ilçesinde araştırmalar yapmış, Giresun’undan Amerika’ya göç kültürünü bilimsel bir yüksek lisans tezi olarak hazırlamıştı. Bu akademisyenle o dönem görüşmüş, çalışmaları ile ilgili bilgiler aldıktan sonra, Anadolu Ajansı Muhabiri olarak ulusal medyaya “ Amerikalılar Giresun’da göç kültürünü araştırıyor’ başlıklı bir haber yayınlatmıştım. Gerçekten 8 bin nüfuslu Yağlıdere’den bugün Giresun’da 15 bin kişi yaşıyor. İşlerini kurup işveren konumuna gelmişler. Onların nasıl Amerika’ya gittiğini kendi ağızlarından belgeselleştirmeye çalışacağım.
TÜRK – AMERİKANLILAR GİRESUNLULAR DERNEĞİNİN DAVETLİSİYİM
Merkezi Amerika’da bulunan Türk – Amerikan Giresunlular Derneği’nin 15 Kasım’da  Niw jörsi  eyaletinde  düzenlediği  Kültür ve müzik şöleninde belgesel gösterimi  sunmak ve  konferans vermek üzere derneğin davetlisi olarak   BUGÜN Amerika’ya gidiyorum. Amerika’da Türk ABD ilişkilerin tarihi geçmişi ile ilgili de araştırma yapıp Devr-i Alem belgesel TV programı çekeceğim. Aylık 60 bin tiraja sahip Türkiye’ nin en popüler tarih dergisi Yedi kıta içinde bir makale hazırlayacağım.
Türk Amerikan ilişkilerinin geçmişi sanıldığı gibi yeni değil. 300 yıllık Amerika tarihi geçmişinde Osmanlı Amerikan ticari ilişkilerinin tarihi 231 yılı bulmakta. Bugün sürekli gündemde olan Türk Amerikan ilişkilerinin, tarihi seyrine kısaca bakarak bir Devr-i Alem yapalım dedim. Buradaki amacımız geleceğe ışık tutmak ve gençlerimize tarih bilinci aşılamak.
Osmanlı coğrafyasından yenidünya olarak bilinen Amerika topraklarına göçler olmuş. 1880’lerde başlayan göç dalgası 1914’lere kadar devam etmiş  bu süre içinde toplam 1 milyon 200 bin Osmanlı vatandaşı özellikle Suriye ve Ürdün gibi Orta Doğu ülkelerinden Güney Amerika’ya göç etmişler. Cumhuriyet dönemine bakınca göçler yaşanmış. Özellikle Giresun Yağlıdere bölgesinde binlerce kişi Amerika’ya gidip yerleşmişler, bu tarihi olayları araştırmak ve belgeselleştirmek üzere Amerika’ya gidiyorum.
AMERİKA’DAN NASIL VİZE ALDIM?
Devr-i Alem Belgesel programı olarak dünya coğrafyasına ait belgeseller çekiyoruz. Bugüne kadar dünyanın 80’e yakın ülkesinde belgeseller çektik. Yıllar önceydi Amerika’ya gitmek için vize başvurusunda bulunmuştum. O gün vize verilmemişti.
Aradan yıllar geçti Türk Amerikan Giresunlular Derneğinin New Jorse eyaletinde 15 Kasım’da düzenlediği kültür ve müzik şölenine davet edildim. Vize için yine ABD başkonsolosluğunun kapısını çaldım. Ancak Amerika işi öyle sıkı tutuyor ki bilişim teknolojileriyle kendi kendimizi adeta fişleyerek internet üzerinden 20 sayfalık başvuru formunu doldurup 160 dolar internet üzerinden para vererek randevu alıp mülakat için ABD’nin İstanbul’daki İstinye başkonsolosluğuna gittim.
Her şey bir disiplin içinde, en az 3 güvenlik kontrolünden geçip cep telefonu ve flaş diskler dâhil her şeyi bırakıp görüşmek için geniş salona girdik. Önce numaralar verildi. Türk bir hanım bizimle kısa görüşme yapıp parmak izlerimiz alındı bekleyişin ardından bize verecek ABD konsolosunun karşısına çıktık. Neden Amerika’ya gittiğimi soran konsolosa, Türk Amerikan derneğinin kültür şölenine gazeteci olarak gittiğimi söyledim, başka şey sorulmadı ve 30 saniye içinde 5 yıllık ABD vizesi aldım
Günde ortalama 300- 400 kişinin başvurduğu ABD konsolosluğunda ince elenip sık dokunarak vize işlemleri yapılıyor. Amerika vizesi aldıktan sonra Türk Amerikan askeri ve ticari ilişkileri ile ilgili araştırmalar yaptım. Bugün dünyanın jandarması olan Amerika gerçeğini belgesel olarak hazırlamak istiyorum.
Amerika, bugün dünyaya nizam vermeye çalışıyor, Ancak hiçbir şeyi tesadüfe bırakmayan Amerika’yı anlamadan dünyada olup bitenleri anlamak mümkün değil. İnişli çıkışlı maceralı dönemler geçiren Türk Amerikan ilişkilerinin 231 yıllık geçmişi var. Biz tarih seyri içinde ilişkilerin geçmişini araştırıp gelecek kuşaklara aktararak tarihten ders ve ibret alınmasını sağlamak istiyoruz.
Amerika da olduğum süre içerisinde Amerika ile ilgili daha önce yaptığım derlemelerden hazırladığım makaleleri sizlerin yüksek bilgilerine sunacak, zaman zaman Amerika’da hazırladığım araştırma yazılarını Amerika’dan sizlerle paylaşacağım. Amerika gerçekten süper güç mü? Amerika’da neler oluyor? Bunları araştırıp sizlerle paylaşırken sizlerin de görüş ve yorumlarınızı bekliyorum.

Osmanlı – Amerika İlişkileri 

Amerika ile Osmanlı Devleti arasında ilişkilerin başlaması 19. yüzyılın başlarına rastlamaktadır. Bağımsızlık savaşından sonra 1783’te Birleşik Amerika, Osmanlı İmparatorluğu’na göre hem alan hem de nüfus bakımından çok küçüktür. Bunun yanında Amerika, gelişen sanayisiyle artan üretimini hem yeni pazarlarda sunmak hem de bu pazarlardan Amerika’ya ham madde akışını sağlamak istemektedir. Osmanlı Devleti ise Avrupalı Devletlerle olan ilişkilerinde denge politikasını sürdürmektedir. Bu dönemde Avrupa tarafından hasta adam olarak nitelenen İmparatorluk, artık kendisine müttefik bulmakta zorlanıyordu. Avrupalı Devletler ise Osmanlı topraklarının paylaşımı için çalışmalar yapmışlardı. Bunların sonucu olarak Amerika’nın Osmanlı Devleti ile ilgilenmesine ticaret; Osmanlı’nın Amerika ile münasebetlerini resmileştirmesine de dış destek ihtiyacı sebep olmuştur. Amerika, ticari çıkarları nedeniyle özellikle Akdeniz’de faaliyet göstermeye başlamıştır. Fakat Amerika’nın Akdeniz’e yönelmesi Osmanlı ile çıkarlarının çoğu zaman çatışmasına sebep olmuştur. Osmanlı Devleti ile Amerika arasında etkileşimi  belirleyen ve şekillendiren iki unsur vardır: Karşılıklı göçler ve misyonerlik faaliyetleri.

Osmanlı Devleti’nden Amerika’ya Göçler:

Osmanlı İmparatorluğu’ndan gelen ilk göçmenlerin izleri 1800’lerin ortalarında rastlanır. O zamanlarda tam olarak kaç Türk’ün Amerika’ya gittiğini bilmek zordur, çünkü Osmanlı İmparatorluğu’ndan giden göçmenler farklı milletlerden olmuştur. Fakat Amerika’ya giden ilk Türklerden biri olan Ahmed Frank’ın aktardığına göre 1820’de yapılan nüfus sayımında Amerika’da sadece 21 Türk vardır. Yine Frank’a göre bu sayı hızla artış göstermiştir ve 1820’den 1930’a kadar, Amerika’ya İmparatorluğun Avrupa kısmından 155.136 kişi ve Asya kısmından 205.035 kişi göç etmiştir. Ancak bu noktada bir tarihsel bilgiye dikkat çekmemiz gerekiyor. Bu dönemde Osmanlı vatandaşlığı kavramı vardır. Yani bu göçmenlerin çoğu Türk olmayıp, Osmanlı İmparatorluğu’nu oluşturan diğer milletlere mensup vatandaşlar da olabilirler.

Birleşik Devletler, 19. yüzyıl göçmenlerine ekonomik, kültürel ve politik sebeplerden dolayı çekici gelmiştir. Göçün esas sebebini ise daha çok ekonomik sıkıntılar oluşturmaktadır. Osmanlı Devleti bu dönemde aldığı yenilgilerle iç düzenin ve merkezi otoritenin bozulması, üretimin düşmesi ve işsizliğin artması gibi sorunlarla boğuşmaktadır. Amerika ise sanayileşmenin getirdiği ekonomik refah ve zenginliği yaşamaktadır. Misyonerler tarafından yaşanan gelişmeler ekonomik sıkıntı çeken Osmanlı halkı üzerinde etkisini artırmıştır. Ertan’a göre ise Türk göçmenlerinin Amerika’ya gitmesinin nedeni iş bulmak ve Osmanlı standartlarına göre zengin oluncaya kadar çalışıp sonradan geri dönmektir. Kültürel göçlerin nedeni ise genellikle daha iyi eğitim alma isteğidir. Osmanlı Devleti’nde varlıklı aileler, çocuklarına daha iyi bir gelecek sunma çabasıyla onları yüksek öğretim almaları için Amerika’ya göndermişlerdir. Siyasal olarak ise Amerika kendisini, Osmanlı coğrafyasını bağımsızlık için terk edenlere güvenilir bir yer olarak gösterebilmiştir. Amerika’ya olan göçlerin Osmanlı kentlerindeki dağılımına baktığımızda genelde Ermeni ve Rum milletlerinin yoğun olarak yaşadığı Elazığ ve Harput’tan olduğunu görüyoruz. Yani bu bölgede yaşanılan siyasi istikrarsızlık ve yerel halkla azınlıklar arasında oluşan gergin ortam azınlıkların aileleriyle birlikte göç etmelerinde etken olmuştur.

Amerika’nın Osmanlı Devleti İçerisinde Uygulamış Olduğu Misyonerlik Faaliyetleri:

Amerika’nın Monroe Doktrini ile Avrupa’nın iç işlerine karışmayacağını açıklamış olması; -Paris Anlaşmasına binaen Osmanlı Devleti’nin de bir Avrupa Devleti sayılmasından dolayı-  Amerika’nın doğrudan Osmanlı Toprakları üzerinde emperyalist bir politika izlemesine engel olmuştur. Bu nedenle Amerika, çıkar sağlamak amacıyla misyonerlik faaliyetlerinde bulunmuştur.

Amerika, Osmanlı Devleti üzerindeki emperyalist çıkarlarını bağımsızlık isteyen ve isyan eden azınlıklara yaklaşarak gerçekleştirmiştir. Bu amaçla Ermeniler Protestanlaştırılmış ve Osmanlı Devleti içerisinde desteklenmişlerdir. Bilhassa Ermeni ve Yunan azınlıklar bu misyonerlik faaliyetleriyle Birleşik Devletlere göç ettirilmiş, eğitilmiş ve Amerikan vatandaşı olarak Osmanlı Devleti’ne geri gönderilmiştir. Amerikan vatandaşlığına geçmiş olan azınlıklar, Osmanlı Devleti içinde kendi milletlerine fikir ve duygularını rahatça aktarabilmişlerdir. Daha sonra ise bu kişiler devleti yıkmak için etkin faaliyete geçmişlerdir (Ertan 6). Bunu yapabilmeleri şüphesiz Amerika’nın Osmanlı Devletinden elde ettiği “en ziyade müsaadeye mazhar ülke” ayrıcalığındandır. Osmanlı Devleti çok geçmeden durumun ciddiyetini anlamış ve 1863’de kanuna yeni bir hüküm koyarak önem almıştır: “Eğer bir Osmanlı vatandaşı, hükümetin müsaadesi olmadan yabancı vatandaşlığı almış ise, yabancı devlet vatandaşlığı hükümsüz sayılacak ve her bakımdan Osmanlı vatandaşı olarak sayılmaya devam edilecektir.  Bu kanunla Osmanlı Devleti kendisine sorun çıkartan ve halkı isyana teşvik eden vatandaşlara karşı elini güçlendirmektedir. Fakat Osmanlı Devleti ile Amerika arasında bu konuda sürtüşmeler yaşanmıştır.

Misyonerlik Kuruluşları:

Osmanlı Devleti, Avrupalı Devletlerin Kırım savaşı sonrasındaki tutumu, Fransa’nın Mısır’ı işgali gibi yaşanan olaylar sonucunda Amerika’nın desteğini kazanabilmek amacıyla Amerikan okullarına ayrı bir serbestiyet tanıyordu.  Bunun neticesinde de Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyıl eğitiminde en faal unsur Amerikan misyoner okulları olmuştur. Protestanlar, ruhsatlı veya ruhsatsız okul ve yetimhaneler kurmuşlardır. Bunların sayısı 20.yüzyıl başında 400’e ulaşmıştır.”

Protestan Koleji, Robert Koleji, İstanbul Amerikan Kız Koleji, Harput Fırat Koleji gibi büyük ve etkili okullar açılmıştı. Bu okullarda ağırlıklı olarak Ermeni, Bulgar ve Rum çocuklar eğitim görüyor ve aldıkları eğitim sayesinde kendi toplumlarına bağımsızlık, özgürlük, eşitlik, adalet fikirleri aşılıyorlardı. Bir başka deyişle bu okullarda Amerika, ayrılık tohumları ekiyordu. Ayrıca 1878-1903 döneminde Van’da Amerikan Koleji, Merzifon’da Anadolu Koleji ve İzmir’de Uluslararası Kolej açılarak eğitim faaliyetleri dolayısıyla da misyonerlik faaliyetleri genişletilmiştir.

1850’de Osmanlı Devleti’nde misyonerler tarafında kurulmuş 7 kilise ve 7 okul varken, 1913 yılında misyonerler tarafında kurulan kilise sayısı 163’e okul sayısı ise 450’ye çıkmıştır. 1850 yılında Amerikan okullarında eğitim alan Osmanlı vatandaşı sayısı 112’dir. 1913 yılında bu rakam 25.922’dir. Amerikan okullarına devam eden Osmanlı vatandaşlarının sayılarındaki artış arz-talep neticesinde oluşmaktadır. Toplumun Amerikan okullarına karşı olan ilgisinin arttığı söylemek yanlış olmayacaktır. Çarpıcı bir örnek vermek gerekirse Enver Paşa’nın oğlu dahi Amerikan Koleji’nde okumuştur.

Bunun yanında bu okullarda Müslüman Osmanlı vatandaşlarının çocukları- genellikle varlıklı ailelerin çocukları- da eğitim alıp yükseköğrenim için Amerika gidiyorlardı. Yetişmiş birçok Ermeni genci de Amerika’ya gönderilerek ileri eğitim görmeleri sağlanıyordu. Bu gençlerin pek çoğu Amerika’da Amerikan vatandaşlığına geçerek İmparatorluğa geri geliyor, Osmanlı topraklarında Amerikan vatandaşı olmanın dokunulmazlığı içinde kendi halklarına özgürlük propagandası yapıyor, gördüklerini anlatarak devletten reformlar istemeye yöneltiyorlardır. Çok geçmeden Osmanlı İmparatorluğunda artık bilinçlenmiş bir Ermeni toplumu olduğunu gösteren en büyük kanıt ise 1863’te hazırlanan ve imparatorluk tarafından onaylanan ve Ermenilere bağımsız millet statüsü dahi birçok önemli haklar kazandıran Ermeni nizamnamesi (Nizâmnâme-i Millet-i Ermeniyân) olmuştur..

Sonuç olarak, yaşanan etkileşimin sonucu olarak Amerikan kültürü Müslüman varlıklı kesimde ve gayr-ı Müslim Ermeni, Rum ve Bulgar toplumunda yayılmıştır. Bu süreç yaşanırken karşılıklı göçlerle Amerika’da Detroit, Boston ve New York gibi sanayi şehirlerinde bir Osmanlı kültürü oluşurken; Osmanlı İmparatorluğu’nun her bölgesinde misyonerlik faaliyetleriyle güçlü bir Amerikan kültürü oluşmuştur.

Kaynaklar:

1.    Açıkses, Erdal, ‘‘Türk Amerikan Münasebetlerinin Değerlendirilmesi’’, Türkler Ansiklopedisi, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 2002, Cilt: 13

2.    Akgün, Seçil, ‘‘Amerikalı Misyonerlerin Ermeni Meselesindeki Rolü’’ Türk Kültürü Araştırmaları, Yıl XXVII/1-2, Prof. İsmail Ercüment Kuran’a Armağan, Ankara, 1989, a.g.m

3.    Ertan, Sevgi Zübeyde, ‘‘Amerika’daki Türklerin Tarihi” Türkler Ansiklopedisi, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 2002

4.    Fendoğlu, Hasan Tahsin, “Amerika Birleşik Devletleri’nin Misyonerleri ve Osmanlı Devleti.” Türkler Ansiklopedisi, Yeni Türkiye Yay., Ankara 2002

5.    Frank, Ahmed, Turks in America: The Ottoman Turk’s Imigrant Experience Colombia International, USA, 1993

6.       Özsoy, Osman,” Türk-Amerikan İlişkilerinin İlk Dönemi ve Amerika’daki ilk tanıtım faaliyetleri” Türk Dünyası araştırmaları, 114, İstanbul, 1998, a.g.m

İsrail, Mescidi Aksa unutturuluyor

İsrail uzun bir aradan sonra Mescid-i Aksa’ya saldırdı. İsrail Mescid-i Aksa’ya saldırması sıradan bir olay değil. Ortadoğu’daki savaşı daha da körükleyecek adım adım Kudüs’ü ihlal ederek kendisine başkent yapacak. İslam coğrafyası kendi derdinde uğraşırken İŞİD gibi terör örgütü etrafı kasıp kavururken İsrail fırsattan istifade ederek Kudüs ile ilgili hedefine bir adım daha yaklaşmış oldu.

Bugüne kadar konuyla ilgili pek çok yazı kaleme almıştım. Bu yılın Şubat ayında Kudüs’e giderek Kudüs ve Batı Şeriha bölgesinde belgeseller çektim. Gördüğüm manzara İsrail’in Kudüs’ü ve Mescid-i Aksayı yalnızlaştırmak adına çok sinsi plan gerçekleştirdiği, bu planı uygulayan İsrail hedefine ulaşmaktadır. Sizleri Şubat 2014 tarihinde Kudüs’ten döndüğümde kaleme aldığın yazının bir bölümüyle baş başa bırakıyorum birlikte okuyalım.

İSRAİL’İN SİNSİ OYUNU

…”Gezimizin ilk gününde sabah namazını Mescidi Aksada kıldıktan sonra Hz. İsa efendimizin dünyaya teşrif ettikleri Beytüllahim şehrine hareket ettik. Beytüllahime varış ve Hz. İsa efendimizin doğduğu, mağarayı ve üzerine yapılan kiliseyi görüp. Betüllahimden ayrılıp El Halil şehrine hareket, burada; Hz İbrahim (a.s), Hz. İshak (a.s), Hz Yakup (a.s), Hz Yusuf (a.s) ve zevceleri Hz Sare, Hz Refika validelerimzin kabirlerinin bulunduğu Külliyeyi ziyaret ettik ve belgesel çekimi yaptık. Buradan yol üzerindeki yörede meşhur olan cam ve seramik fabrikasının gezerek, Helhul kasabasına gidip burada medfun olan Hz Yunus (a.s)’ın kabrini ziyaret ederek çekimler gerçekleştirdik.

KUDÜS’TE TARİHİ MEKÂNLAR

2. Günümüzü tam olarak Kudüs’e ayırdık. Sabah erken Mescid-i Aksa ve Kubbei Sahra’da başlattığımız belgesel çekimlerinden sonra Kudüs’ün en güzel şekilde görüldüğü Osmanlının da 1. Cihan harbinde karargâh merkezi olan Zeytin dağına çıktık. Zeytin dağında H.Z İsa’nın göğe çıktığına inanılan ve ayak izlerinin bulunduğu mekânı ziyaret ettikten sonra Selman’ı Fahrisi ve Rabia Hazretlerine türbelerini ziyaret edip Cuma namazı için Mescid-i Aksa’ya geldik. Cuma namazı öncesi Mervan mescidi, Kadim aksa, Burak mescidini ziyaret ve Cuma namazından sonra tarihi eski şehir turu, bu tur kapsamında, Burak (ağlama) duvarı ve Yahudiler için kutsal olan mekânlarda belgesel çekimi yaptıktan sonra kıyamet kilisesi, Hz Ömer (ra) efendimizin namaz kıldığı cami ile Hz Davut (a.s), kabri bir çok Eyyubi ve Osmanlı eserlerinin tarihi belgesel görüntülerini çektik.

KUDÜS’E VEDA EDERKEN

Bugün Kudüs’te son günümüz Kudüs’e veda etmeden önce batı Şeria bölgesine doğru yola çıkıyoruz. İlk durağımız Hz Musa (a.s) kabri oluyor. TİKA’nın burayı restore ve tamir edeceğini öğreniyoruz. Musa (a.s) türbesi ve kabrinde belgesel çekimlerimizi tamamlayarak Eriha’ya doğru yola çıkıyoruz. Lut kavmin helak olduğu Lut gölünü de ibretle görüyoruz. Ve 10 bin tarihi geçmişi olan Eriha şehrini ayrıca Hristiyan dünyası için kutsal nehir olarak kabul edilen ve Hz İsa’nın vaktiz edildiği Ürdün nehrinde özel izinde belgesel çekimi yaptıktan sonra tarihi sarayların bulunduğu eski Eriha şehrinin görüntülerini çekiyoruz.

AKLIM VE GÖNLÜM KUDÜS’TE

Tekrar Kudüs’e dönerek Mescid-i Aksa’da Akşam ve Yatsı namazlarımızı eda edip bütün Müslümanlar ve Türkiye’deki birlik ve beraberlik kardeşliğin bozulmaması için dua ettikten sonra buradan İsrail’in başkenti Tel Aviv’e doğrun yola çıkıyoruz. Tel Aviv’de ilk durağımız Yafada bulunan Osmanlı eserlerinin belgesel görüntülerini çekmek oluyor. Tarihi Yapa şehri Tel Aviv’in gölgesi altında kalmış. Yafa’da bulunan birkaç Osmanlı eseri yok olmak üzere. İsrail Yafa’da bulunan 33 camiinin 29 tanesini yıkmış geride kalan Hasan Paşa Camii, Mahmud Paşa Camii, Abdülhamit Saat Kulesi, Osmanlı Sarayı ve Bahriye Camini de binalarla etrafını çevirip görünmez hale getiriyor. Kudüs’te çektiğimiz belgesel görüntülerden sonra Tel Aviv Uluslararası Havalimanında İsrail polisinin adeta sorgu sualinden geçirildikten sonra Türkiye’ye gelmek üzere yola çıkarken aklım ve gönlüm hep Kudüs’te ve Mescid-i Aksa’da kalıyor.”

Şubat ayında son Kudüs ve Mescid-i Aksa yazımı böyle sonlandırmıştık aradan 9 ay geçtikten sonra Mescid-i Aksa’da yaşananlar gerçekten üzücü ve kahredici. İsterseniz, İsrail’in Mescid-i Aksa’ya saldırısı ile ilgili haberi birlikte okuyalım. Manzara gerçekten çok korkunç ve ürkütücü. Haberi köşeme alarak tarihe not düşmek istedim birlikte okuyalım.

İSRAİL ASKERLERİ MESCİD-İ AKSA’YI BASTI

İsrail askerleri Mescid-i Aksa´ya Müslümanların girişlerini yasakladıktan sonra, mabedi bastı.İsrail askerleri Kudüs´teki Mescid-i Aksa´ya girdi. 10 İsrail askeri, üniformalarıyla Magrip Kapısını kullanarak, Haremüşerif içindeki Mescid-i Aksa´ya girdi.

Bölgedeki twitter kullanıcıları İsrail askerlerinin Mescid-i Aksa´da yaptığı vahşetin görüntülerini paylaştı. İsrail askerleri Mescid-i Aksa´yı bastı. Gaz bombaları ve plastik mermilerle Filistinlilere saldıran İsrail, 1967´den bu yana, askerler postallarıyla Aksa´nın mihrabını çiğneyip tahrip ettiler. İsrail askerlerinin Kuran´ı Kerimleri yerlere attıkları da fotoğraflarda görülüyor.

Mescid-i Aksa´nın tekrar ziyaretçilere kapatmasının ardından içeri girmek isteyen Filistinlilere İsrail askerleri göz yaşartıcı gazla müdahale etti.

4 FİLİSTİNLİ GÖZALTINDA

İsrail güçlerinin Mescid-i Aksa baskınında çıkan olaylarda 4 Filistinlinin gözaltına aldığı bildirildi.İsrail polisinin sosyal paylaşım sitesi Twitter hesabından yapılan açıklamada, aralarında Mescid-i Aksa muhafızlarından bir kişi ve “polislere taş atan gençlerin” bulunduğu 4 Filistinlinin gözaltına alındığı belirtildi.

SALDIRIYA TEPKİ GÖSTERDİĞİ İÇİN MÜDAHALE EDİLDİ

Görgü tanıkları da gözaltına alınan Aksa muhafızının Tarık el-Heşlemun olduğu ve İsrail askerlerinin Mescid´deki saldırılarına tepki gösterdiği için gözaltına alındığını kaydetti. Ürdün´ün İslami Vakıflar Dairesi´ne bağlı 170 muhafız dönüşümlü olarak Mescid-i Aksa´nın kapılarında görev yapıyor.

Evet haber kısaca böyle konuyla ilgili dün ulusal yayın yapan Tv 5 televizyonunun canlı yayın konuğu olarak Mescid-i Aksa’nın İsrail askerleri tarafından baskınıyla ilgili olay hakkında görüşlerimi izleyicilerle paylaştım. Canlı yayında yaptığım konuşmanın videosu www.devrialem.tv’de yayınlanıyor. Bugüne kadar Filistin ve Kudüs ile ilgili yazdığım yazıları internet sitemizden de okurlarımla paylaşmak istiyorum.

FİLİSTİN’DEN İSRAİLE DEVR-İ ALEM…

İsrail ve işgal altındaki Filistin’in siyasi başkentleri Kudüs-ü şerife bugüne kadar 3 kez  gitmek nasip oldu… İlk gidişim 1995 yılında Mısır üzerinden olmuş ve bir Cumartesi günü Tel Aviv’den gelip şöyle bir bakıp geçmiştim.  Kudüs’e ikinci gidişim 30 Eylül 2005 Cuma günü oldu. Cuma günü Mescid-i Aksa ve Kubbetüs Sahra’da belgesel çekmiştik. 3 Ocak 2009 tarihin ’de  Mısır üzerinden Süveyş  kanalını geçerek Filistin’in Gazze  kentine  gitmek üzere  Refah sınır kapısına kadar gelmiş  ancak Filistin’e girememiştik.. Bu kez yine dünyanın kalbinin attığı Kudüs’e gidiyoruz. 29 Ocak 2 Şubat 20014 tarihlerinde Kudüs’te  olacağım. Bizler Kudüs’te  belgesel çekimleri yaparken  sizleri daha önce  hazırladığımız belgeselin senaryo metni ve gezi notları ile baş başa bırakıyoruz.. İsmail Kahraman’ın yazının devamını okumak için http://www.gebzegazetesi.com/Koseyazisi-7305-dunyanin-kalbi-kudus.html adresini ziyaret edebiliriz.

Vefalı dostlar

Vefa, dostluk arkadaşlık çok önemli. Vefanın dostluğun ve arkadaşlığın olmadığı her yerde değerlerden ve güzelliklerden söz edilmez, onun için vefaya dostluğa, arkadaşlığa çok önem veriyorum. Çocukluk arkadaşlarımı, ilkokul arkadaşlarımı, yurt arkadaşlarımı, çeşitli meslekteki arkadaşlarımı ve gazeteci arkadaşlarımı hiç unutmam hal hatır sorarım, vefasızları ise unutur giderim. Eğer vefasızlığa uğramışsam, birinci kez affederim, ikinci kez affederim ama üçüncü kez vefasızlık olursa durmam geçerim, ismini hafızamdan silerim. Ben vefaya dostluğa arkadaşlığa önem veriyorum. 1980 yıllarda ilk kez Tercüman gazetesinde gazeteciliğe başlıyoruz. Tercüman gazetesinde O zaman Yurt Haberler Müdürü olan Cengiz Kahraman beyi hayal mayal hatırlıyorum. Kendisi o zaman müdürdü. Aradan 35 yıla yakın bir süre geçti. Aradan geçen yıllar sonra kendisi ile Sarıyer’de yeniden karşılaştık ve hasret giderdik. İki Kahraman, iki meslektaş ve birlikte çalışmış iki insandık. Cengiz Kahraman, o dönemlerde yaptığı Yurt Haberler Müdürlüğünü başarı ile yürüten bir isimdi. Cengiz bey ile sohbet edip, belgesel çekimleri yaptık. Çekimlerimizi de yine eski bir dost Cengiz Kahraman beyin Son Havadis Gazetesinden çalışma arkadaşı Sakarya TV’nin sahibi Şaban Mergül yaptı. Kendisi ile yaptığı çekimleri hem görsel olarak hem de yazılı olarak sizlerle paylaşmak istedim. Yaptığımız söyleyişi görüntülü olarak http://sakaryatelevizyonu.tv/video/0583547001414346794 linkinden izleyebilirsiniz. Yaptığımı söyleşiyi ise yazılı olarak gelin birlikte okuyalım:

 İSMAİL KAHRAMAN :  Cengiz Kahraman, Bulvar Gazetesinin önemli bir şahsiyetiydi. Uzun yıllar orada gazetecilik yaptı. Cengiz Bey, Türk Basınının içindesiniz yıllardır. Gazeteciliğe nasıl başladınız, bize kısaca özetler misiniz?

CENGİZ KAHRAMAN: Şimdi aslında şuan da iki Kahraman soyadlı insanın karşılaşması konuşması biraz enteresan oldu. Sizi de merak ediyordum aslında. Ben böyle Kahraman soyadlı insanları hep araştırırım bir akrabalık var mı diye. Her ne ise. Aslında asıl işim fotoğrafçılık. Gençken hem okuyordum hem de fotoğrafçılık yapıyordum. Fotoğrafçı kalfası da oldum. Şişli’de fotoğraf sergileri falan da açmışlığım olmuştu. Sonra bir gazeteci ağabeyim sayesinde Bulvar Gazetesinde foto muhabir olarak başladım. Vedat Akın ile de çalışmışlığım oldu. İyi bir polis muhabiriydi. Onun fotoğraflar çekiyordum. O zamanlar da makineler o kadar iyi değildi Zenit’ler falan vardı ama ben işimi iyi yapıyordum seviyordum çünkü. Foto muhabiri olarak başladım ve devam ettim ta ki yıllar sonra Akşam’ın yayın yönetmeni olana kadar.  Tercüman, bizim için dönüm noktasıydı. Hakikaten bize bir okul gibiydi. Objektif ve haber konusunda en titiz gazetelerden biriydi ve oradan çok şey öğrendiğimizi düşünüyorum.

İSMAİL KAHRAMAN: Sizce gazetecilik ne zaman bozulmaya başladı ?

CENGİZ KAHRAMAN : Bizim zamanımızda gazetecilik şuan ki gazetecilikten çok farklıydı. Biz haber peşinde koşardık. Haberin ayağımıza gelmesini beklemezdik. İşe giderken toplu taşıma kullanırdık. Halkı dinlerdik, gezerdik ve bunlardan çok güzel haberler çıkardı. Dediğim gibi biz habere giderdik. Ama günümüz gazeteciliğinde ben bunun çok farklı olduğunu görüyorum. Haber için uğraşılan bir çağda yaşadığımızı düşünmüyorum. Çünkü Google’a yazarsanız ulaşıyorsunuz ve yalan yanlış bilgilerle, bire bir konuşmadan, haber için uğraşmadan oturduğunuz yerden haber yazabiliyorsunuz. Gazeteci ofise geliyor, biraz takılıyor, çıkıp bişeyler içiyor, evine gidiyor. Uğraşmıyor. Gazetecilik bu değil bence. Uzun yıllar Ilıcak Ailesi ile çalıştım. Gördüğüm en iyi gazetecilerden biri ise –bunu ne zaman söylesem tepki alırım ama- Nazlı Ilıcak olduğunu söyleyebilirim. Nazlı Hanım ciddi anlamda habercilik konusunda gayet farklı, gayet titiz. Habere bakışı, işinde ki tutumu, ondan çok şey öğrendiğimizi söyleyebilirim. Onun dışında bugüne baktığımız da gazetecilik örgütleri, sendikalarını çok suçluyorum. Bu işin bu hale gelmesine izin vermemeleri gerekirdi. Maalesef herkes, bulundukları konumu korumak ve sahip oldukları o refah düzeyinin sürdürmek için gazetecilik mesleğini maalesef bu noktaya getirdiler. Türkiyede ki demokrasinin, insan haklarının gelişememesinin en büyük nedenini ben medya olarak görüyorum. Haber başlıklarının bile sorumsuz, düşünülmeden atıldığı bir gazetecilik çağında yaşıyoruz.

İSMAİL KAHRAMAN : Peki sizce eğitim konusunda nasıl ? İletişim Fakülteleriyle dolu üniversiteler. Bu konuda neler düşünüyorsunuz?

CENGİZ KAHRAMAN: Elbette ilk sorunlardan biri, bu kadar insan nerede iş bulacak, nerede çalışacak, bu ilk sorunlardan biri. İnsanlar iletişim fakültelerinden mezun oluyor ama hayatın pratiğinden uzak kalıyorlar. Öğrendikleri şeyleri çalıştıkları gazetede yapmakta bocalıyorlar. Hiç öğrenmedikleri şeylerle karşılaşıyorlar. Kendi çabaları yok. Bir diğer sorun şu dönemdekilere bir şey de öğretmiyorlar. Avrupa’ya Amerika’ya baktığımız da ekran önünde genelde hep tecrübeli insanlar var. Fakat bizde genç, yakışıklı veya güzel insanlar ekran önünde. Bir prompter var, iyi güzel okuyorlar ama o prompter kesildiğinde iki cümle kuramayacak insanlar var maalesef.

İsmail Kahraman: Size bir özeleştiri yapın dersek, nasıl şeyler söylersiniz ? Keşke dediğiniz şeyler var mı ?

CENGİZ KAHRAMAN : Keşke dediğim şeyler, keşke daha çok kavga etseydim yazı müdürlüğünde, keşke kendi aramızda ki örgütlenmeleri daha iyi yapabilseydik. Örgütlenme derken kastettiğim şey siyasi örgütlenme değil. Birbirimize daha fazla sahip çıksaydık daha fazla dayanışma içerisinde olsaydık. Uzun yıllar Yurt Haberler Müdürlüğü yaptım ve 100’den faza muhabirim vardı, keşke o çocukları kadrolu yapabilseydik keşke sigortalı yapabilseydik. Onlara da daha iyi haklar sunabilseydik keşke. Çünkü en iyi haberlerde o dönemde onlardan geliyordu. Şimdi zaten muhabirlik ve yurt haberler gibi kavramlar kalktı. Daha çok yerel haberler, yerel gazetecilik gelişti. Aslında bakarsanız ben yerel gazeteciliği daha çok okumak istiyorum çünkü şuan geldiğimiz noktaya bakarsak, internette okuyoruz, televizyonda seyrediyoruz, aynısını gazetede okuyoruz. Hiçbir özel haber yok. Tamamen bayat haberlerle dolu. Oysa çok daha farklı olması lazım. Anadolu unutuldu. Biraz İstanbul biraz Ankara gazeteciliği yapılıyor. Oysa Anadolu’da çok iyi haberler var çok iyi kaynaklar var. Çok iyi belgeseller çok iyi hikayeler var. Çok iyi insanlar var ve bunlardan yararlanmaları gerekiyor. Biz kısmen yararlandık ama keşke daha farklı davranabilseydik.

İSMAİL KAHRAMAN : Siz önemli ve tecrübeli bir gazetecisiniz. Gençlere, bu sektörde giden insanlara neler söylemek istersiniz ? Tavsiyeleriniz nelerdir ?

CENGİZ KAHRAMAN : Gazetecilik sadece İstanbul’da yapılmıyor. Gazetecilik her yerde yaşanarak yapılmalı bence. İş alanları orada o kadar açık ki, orada muhabirlik yapabilirler, orada gazetecilik yapabilirler, orada kendilerini geliştirebilirler. İstanbul’da sıkışıp kalmanın bir manası yok çünkü burada öğrenecekleri çok şey yok. Onun için Anadolu’da bu işe başlamalarını önemsiyorum.

Evet, yıllar sonra ismini her zaman saygı ile andığımız bir müdür ile karşılaştık. Cengiz Kahraman Bey şu an Sarıyer Belediyesinde danışmanlık yapıyor. Doğru söylediği içinde 9 köyden kovulmuş bir isim kendisi. Kendisi eski unutmayan bir isim. Buradan kendisine çalışma hayatında başarılar diliyorum. Ayrıca Şaban Bey’e de bizlere bu çekim imkânı sunduğu için teşekkür ediyorum.

Milletvekillerimiz hizmetlerini açıklamalı

Artık milletvekilliği seçimleri için son dönemece girildi. Önümüzdeki yıl Mayıs ya da Haziran ayında genel seçimler yapılacak.  Genel seçimler için şimdiden Kulisler başladı.  Ak Parti’de kongreler süreci başlıyor, bu kongreler genel seçimler için de çok önemli. Pek çok milletvekili aday adayı kolları sıvadı, ve kulis çalışmalarına başladı. Bu seçimlerin en büyük özelliği artık kurucu genel başkanın cumhurbaşkanı olması ve yeni bir genel başkan ve Başbakan olan Ahmet Davutoğlu’nun seçimlere girecek olması. Davutoğlu, Türkiye’ye farklı bir bakış açısı getirecektir. Davutlu’nun seçimleri kazanması için yep yeni bir AK Parti ortaya koyması bekleniyor. Önümüzdeki seçimlerin bu nedenle kıran kıran geçmesi bekleniyor

 CHP ve MHP için de durumlar böyle, aday adayları kolları sıvadı, çalışmalar yapılıyor. Biz Mevcut milletvekillerimizi göreve davet ediyoruz, 4 yıl hızla gelip geçti. Seçim havası yaklaşmadan tüm milletvekillerimizi göreve çağırıyor, yaptıkları hizmetleri kamuoyuna açıklamalılar. Biz burada milletvekillerimizin isimlerini de tek tek yazıyorum

Fikri Işık, Nihat Ergün, Muzaffer Baştopçu, Zeki Aygün, İlyas Şeker, Sibel Gönül, Mehmet Ali Okur, Hurşit Güneş, Mehmet Hilal Kaplan, Haydar Akar ve Lütfü Türkkan.

Milletvekillerimiz bugüne kadar yaptıkları hizmeti kamuoyu ile paylaşmalılar.  Hangi partiden olursa olsun vekillik önemli. Milletvekillerimizi açıklamalarını hem gazetemiz olarak ve hem de görüntülü olarak www.kocaeligebze. tv’den yayınlamak istiyoruz.

Milletvekilliği seçimleri ile ilgili daha öncede bir çok yazı kaleme aldım. Onlardan birini sizlerle paylaşıyorum. Gelin birlikte okuyalım

MİLLETVEKİLLİĞİ ADAYLIĞI VE KUL HAKKI

Siyaset iyice ısınmaya başladı. Önümüzdeki Nisan veya Mayıs ayında Türkiye seçime gidiyor. Milletvekili olmak isteyen aday adayları tek tek ortaya çıkmaya başlayacak

Parti ve siyasette büyük bir hareketlilik var. Aday adaylığı çok çekişmeli geçecek. Ağır topların devreye girmesi ile palanlar altüst olacak.

NEDEN MİLLETVEKİLLİĞİ?

  Milletvekili olmak milletin vekili olarak millete hizmet etmek isteyen aday adaylarına öncelikle bu medeni cesaretlerinden dolayı kutluyorum. Bu işe teşebbüs etmek bile büyük bir cesaret işi. Ancak vekilliğe soyunmak, siyasete girmek ateşten bir gömlek. Vekil olmak isteyen aday adayları öncelikle bu ateşten gömleği neden giymek istediklerinin kendi kendilerine sormalıdırlar.

   Birçok aday adayı acaba vekil olmanın maddi ve manevi sorumluluğunu taşıyorlar mı?

Hele milletin tertemiz oyu ile seçilip Ankara’ya gittikten sonra çok büyük bir manevi sorumluluk taşıyacaklarını biliyorlar mı? Vekil olmak siyasette milleti temsil etmek başkan, bakan, meclis üyesi, başbakan olmanın bana göre en büyük manevi sorumluluğu kul hakkı.

   Milletin oyunu alarak milletvekili, belediye başkanı, meclis üyesi, bakan ve başbakan seçilenler kendisine oy veren her seçmenin kul hakkı ile karşı karşıya bulunuyor. Milletin oyu ile seçilenler bu kul hakkına büyük önem vermeli. Milletin oyunu almak kul hakkı almak demektir. Milletin oyunu aldıktan sonra da kul hakkını ödemenin yolu millete hizmet etmektir.

   Kul hakkını hak sahibi helal etmediği müddetçe Allah bile affetmiyor. Milletin oyuna talip olanlar öncelikle kul hakkı sorumluluğunu çok iyi bilmeliler. 35 yıllık gazetecilik tecrübemde çok şeyler gördüm, yaşadım. Milletin hizmet etmek için oyunu alıp ta millete hizmet yerine kendine ve çevresine hizmet edenlerin sonlarının hep perişan olduğunu gördüm.

    Millet vekili aday adayları öncelikle kul hakkı sorumluluğunu bilmeleri gerekir. Gerçekten ateşten gömlek giymeye hazırlanıyorlar. Rant için, şan şöhret için bu büyük manevi sorumluluğa talip olmamak gerekir. Hele Türkiye gibi rantın çok yüksek olduğu bir ülkede siyasette temiz kalmak çok zor.

SİYASİ PARTİLER YOL GEÇEN HANI MI?

     Buradan partilere de birkaç şey söylemek istiyorum: Partilerde aday adaylığı çok önemli bir onurdur. Partiler geçmişi karanlık şaibeli ve tartışmalı isim sahiplerine kapılarını kapatmalı partilerine aday adayı olarak bile kabul etmemelidir. Partilerimiz bunu yapma yerine yol geçen hanı gibi partilerinin kapılarını her türlü aday adaylarına açıyorlar. Buda siyasetteki seviyeyi düşürüyor, gerçekten hizmet etmek isteyen birçok önemli kişinin siyasete girmesini engelliyor.

     Yazımı noktalarken bölgemizi ilgilendiren önemli bir konuya değinmek istiyorum. Kocaeli ve Gebze’nin otuz beş yıllık geçmişine gazeteci ve Devri Alem TV programı yapımcısı olarak canlı şahitlik yapıyorum. Bölgemizle ilgili binlerce bilgi, belge ve görüntü arşivimiz var. Bu arşivimiz bölgemize hizmet etmek isteyen herkese açık. Arşivimdeki bilgi ve belgeler, bölgemizin nasıl ranta kurban edildiğini gösteriyor. Siyasetçiler alet edilerek bölgemizdeki orman alanlarının nasıl ele geçirildiğini üzülerek görmekteyiz.

Yazımı noktalarken vekil adayları ve seçilmişlere kul hakkının önemini bir kez daha hatırlatıyorum. Oy vermek vatandaşlık görevi herkes mutlaka sandık başına gitmeli. Tüm seçimlerde oy kullanmış bir vatandaş olarak gerçekten verdiğim oyun hakkını millet ve memlekete hizmet etmek için çalışan herkese helal ederken millete hizmet yerine kendilerine, çevrelerine ve rantçılara hizmet edenlere hakkımı helal etmiyorum.

2015 Gebze kalkınma yılı ilan edilmeli

Kocaeli bölgesindeki nüfusun yarısı Gebze, Darıca, Çayırova ve Dilovası ilçelerinde olmasına rağmen bölgemizdeki sorunlar bir türlü çözümlenmiyor. Başta, sağlık, eğitim, çevre, ulaşım ve diğer alt yapı sorunları vatandaşı çıldırtıyor. Gazetemizin önceki gün gündeme getirdiği Gebze’de ulaşım ve yol sorunu haberi büyük ilgi gördü. Birçok okurumuz gazetemize teşekkür ettiler. Gerçekten Gebze bölgesinde ulaşım tamamen kilitlenmiş durumda. Yol ve alt yapı sorunu vatandaşı canından bezdiriyor. Organize sanayilerin hızla artması, Gebze çevresinde yeni toplu konutların oluşması, Gebze’de ki yol ve alt yapıyı çıkmaza soktu. Devletin asli hizmetleri olan eğitim, sağlık ve diğer hizmetler aksayarak gidiyor.

GENEL SEÇİM FIRSAT OLMALI

2015 yılının Nisan ve Mayıs ayında yapılacak genel seçimler fırsat olmalı. Gebze bölge kamuoyu siyasiler ve değir yetkililer Gebze bölgesinin sorun ve sıkıntılarını bir rapor haline getirerek ilgili ve yetkililere duyurmalı. Özellikle iktidar valisi milletvekilleri ve bakan, Gebze bölgesinin hak ve Menfaatini korumalı. Genel seçimlerin kıran kırana bir havada geçecek olması Kocaeli’deki seçmen sayısının büyük bir kısmının Gebze de olması dikkatleri bölgemize çekiyor. 11 Milletvekili ile mecliste temsil edilen Kocaeli bölgesi, Kocaeli Bölgesi milletvekilleri iktidar ve muhalefeti ile Gebze’nin hakkını teslim etmelidirler.

GEBZE’Yİ RAHATLATACAK BÜYÜK YOL İHALESİ

Dün Gebze bölgesini ilgilendiren çok önemli bir ihale yapıldı. Dünkü İhale ile ilgili olarak gazetemizde daha önce yayınlanan haberi sizlerle paylaşıyorum

3 KASIM´DA BAYRAM VAR!

**Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık Gebze bölgesine yıllardır beklenilen müjdeleri verdi. Anibal Kavşağı, Dilovası Eynerce ve Batı Kavşağı ile Çayırova girişi 3 Kasım´da ihaleye çıkacak.

Gebze Bölgesi’nin yıllardır beklediği projeler nihayet ihaleye çıkıyor. Müjdeli haberi Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık verdi. Anibal Dal Çık projesi, Gebze D-100 Yan Yollar,  Dilovası Eynerce Kavşağı, Dilovası Batı Kavşağı ilçe girişi ve Çayırova köprülü kavşak düzenlemesi için 3 Kasım’da ihale yapılacak. Bakan Işık Kocaeli genelinde 10 adet köprülü kavşak ve dal çık yapılacağını müjdeledi.

10 TANE KÖPRÜLÜ KAVŞAK VE DAL ÇIK

Kocaeli ve Gebze bölgesini adeta uçuracak projelerle ilgili bilgi veren Bakan Işık, “Önümüzde ki süreçte 10 tane kavşak yapacağız. Bunlar köprülü kavşak ya da Dal-çık şeklinde olacak. 4 tanesini Ulaştırma Bakanlığı, 4 tanesini büyükşehir 2 tanesini de müteşebbisler yapacak. Gebze bölgesi için çok büyük ihaleler yapılacak. 3 Kasım’da Dilovası Eynerce Kavşağı, Batı Kavşağı’nın Dilovası’na girişi, Çayırova’nın komple düzenlemesi, yeni köprü yapılması, Gebze’nin yan yollarında Anibal Kavşağı ihaleye çıkıyor. 2015 ve 2016 ulaşımda yeni bir hamle yılımız olacak. Arzu ettiğimiz hızda bu projeleri tamamlarsak Kocaeli’nin trafiği büyük ölçüde rahatlayacak. Gerek Kocaeli Büyükşehir gerekse Ulaştırma Bakanlığı, bu konuda yoğun bir şekilde çalışıyor. Dedi.

BAKAN FİKRİ IŞIK KOCAELİ GEBZE TV’NIN ÇANLI YAYININDA

Ak Parti danışma kurulu toplantında bölgemiz ile ilgili çok önemli açıklama yapan Bilim Teknoloji ve Sanayi Bakanı Fikri Işık, www.kocaeligebze.tv nin canlı yayınında önemli açıklamalar yapmıştı. Ayrıca siyasi konuları da değinen bakan Işık’ın canlı yayını http://kocaeligebze.tv/v/29822/ak-part-kocael-13-kurulu-yil-dnm#.VFdUdTSsWWM linkten izleyebilirsiniz…

Neden Amerika’ya Gidiyorum?

Merkezi Amerika’da bulunan Türk – Amerikan Giresunlular derneği’ nin  15 Kasım’da  Niwjörsi  eyaletinde  düzenlediği  Kültür ve müzik şöleninde belgesel gösterimi  sunmak ve  konferans vermek üzere derneğin davetlisi olarak    Amerika’ya gidiyorum. Amerika’da Türk ABD ilişkilerin tarihi geçmişi  ile ilgili de  araştırma yapıp Devr-i Alem  belgesel  TV  programı çekeceğim. Aylık 60 bin tıraja sahip  Türkiye’ nin en  popüler tarih dergisi   Yedi kıta içinde    bir makale hazırlayacağım.

 TÜRK AMERİKAN İLİŞKİLERİNİN 231 YILLIK TARİHİ

Türk Amerikan ilişkilerinin geçmişi sanıldığı gibi yeni değil. 300 yıllık Amerika tarihi geçmişinde Osmanlı Amerikan ticari ilişkilerinin tarihi 231 yılı bulmakta. Bugün sürekli gündemde olan Türk Amerikan ilişkilerinin, tarihi seyrine kısaca bakarak bir Devr-i Alem yapalım dedim. Buradaki amacımız geleceğe ışık tutmak ve gençlerimize tarih bilinci aşılamak.

Osmanlı coğrafyasından yenidünya olarak bilinen Amerika topraklarına göçler olmuş. 1880’lerde başlayan göç dalgası 1914’lere kadar devam etmiş  bu süre içinde toplam 1 milyon 200 bin Osmanlı vatandaşı özellikle Suriye ve Ürdün gibi Orta Doğu ülkelerinden Güney Amerika’ya göç etmişler. Cumhuriyet dönemine bakınca göçler yaşanmış. Özellikle Giresun Yağlıdere bölgesinde binlerce kişi Amerika’ya gidip yerleşmişler, bu tarihi olayları araştırmak ve belgeselleştirmek üzere Amerika’ya gidiyorum.

AMERİKA’DAN NASIL VİZE ALDIM?

Devr-i Alem Belgesel programı olarak dünya coğrafyasına ait belgeseller çekiyoruz. Bugüne kadar dünyanın 80’e yakın ülkesinde belgeseller çektik. Yıllar önceydi Amerika’ya gitmek için vize başvurusunda bulunmuştum. O gün vize verilmemişti. Sebebini araştırdığımda Giresunlu olmam ve ardından da her ne kadar evli olmam ve işime rağmen olsa Amerika da kalabilir düşüncesiyle o dönemki konsolosluk yetkilileri bana ABD vizesi vermemişti.

Aradan yıllar geçti Türk Amerikan Giresunlular Derneğinin New Jorse eyaletinde 15 Kasım’da düzenlediği kültür ve müzik şölenine davet edildim. Vize için yine ABD başkonsolosluğunun kapısını çaldım. Ancak Amerika işi öyle sıkı tutuyor ki bilişim teknolojileriyle kendi kendimizi adeta fişleyerek internet üzerinden 20 sayfalık başvuru formunu doldurup 160 dolar internet üzerinden para vererek randevu alıp mülakat için ABD’nin İstanbul’daki İstinye başkonsolosluğuna gittim.

Her şey bir disiplin içinde, en az 3 güvenlik kontrolünden geçip cep telefonu ve flaş diskler dahil her şeyi bırakıp görüşmek için geniş salona girdik. Önce numaralar verildi. Türk  bir hanım bizimle kısa görüşme yapıp parmak izlerimiz alındı bekleyişin ardından bize verecek ABD konsolosunun karşısına çıktık. Neden Amerika’ya gittiğimi soran konsolosa, Türk Amerikan derneğinin kültür şölenine gazeteci olarak gittiğimi söyledim, başka şey sorulmadı ve 30 saniye içinde 5 yıllık ABD vizesi aldım. Ancak her başvurana ABD vize vermiyor. Nerdeyse 4 kişiden bir kişi vize alabiliyor.

Günde ortalama 300- 400 kişinin başvurduğu ABD konsolosluğunda  ince elenip sık dokunarak vize işlemleri yapılıyor. Amerika vizesi aldıktan sonra Türk Amerikan askeri ve ticari ilişkileri ile ilgili araştırmalar yaptım. Bugün dünyanın jandarması olan Amerika gerçeğini belgesel olarak hazırlamak istiyorum.

Amerika, bugün dünyaya nizam vermeye çalışıyor, Ancak hiçbir şeyi tesadüfe bırakmayan Amerika’yı anlamadan dünyada olup bitenleri anlamak mümkün değil. İnişli çıkışlı maceralı dönemler geçiren Türk Amerikan ilişkilerinin 231 yıllık geçmişi var. Biz tarih seyri içinde ilişkilerin geçmişini araştırıp gelecek kuşaklara aktararak tarihten ders ve ibret alınmasını sağlamak istiyoruz.

OSMANLI  – AMERİKA ARASINDA  İMZALANAN İLK TİCARİ ANLAŞMA

   1783 yılında, Avrupa standartlarına göre mütevazı da olsa, yeni bir denizci devlet olan ABD, denizlerde tek başına bayrak gezdirmeye başladı. 25 Temmuz 1785´te, Atlas Okyanusu´nda Cadiz açıklarında, bu yeni bayrağı taşıyan ilk gemi Cezayir açıklarında Osmanlı gemileri tarafından ele geçirildi. Bu gemi, Boston limanına bağlı, Kaptan Isaak Stevens´in idaresindeki Maria idi. Arkasından, Philadelphia limanına bağlı, Kaptan O´Brien´in Dauphin´i de aynı akibete uğradı. 1793 Ekim ve Kasım aylarında 11 ABD gemisi daha Osmanlıların eline geçti. Amerikan Kongresi, 27 Mart 1794 yılında, Osmanlı denizcilerine karşı koyacak güçte savaş gemileri inşa edilmesi veya satın alınması için, Başkan George Washington´a 700.000 altına yakın harcama yetkisi verdi.

5 Eylül 1795´te ABD bu tehdide karşı bir anlaşma yapmayı kabul etti. Bu anlaşmaya göre ABD, Cezayir´deki esirlerin iadesi ve gerek Atlas Okyanusu´nda, gerekse Akdeniz´de ABD sancağı taşıyan hiçbir gemiye dokunulmaması karşılığında, tek sefer mahsus 642.000 altın ve yılda 12.000 Osmanlı altını (21.600 dolar) ödeyecekti. Dili Türkçe olan ve 22 maddeden oluşan anlaşmaya, Amerika Birleşik Devletleri adına Joseph Donaldson ve Osmanlı adına Cezayir Beylerbeyi Cezayirli Hasan Paşa, nam-ı diğer Hasan Dayı, imza attı. Bu, ABD´nin iki asrı aşkın tarihinde, yabancı bir dille imzalanan tek anlaşması olduğu gibi, yabancı bir devlete vergi ödenmesini kabul eden tek ABD belgesidir. ABD, 22 maddelik bu antlaşmaya 1818 yılına kadar bağlı kalmıştır.(Kaynak: Vikepida ansiklopedi)

AMERİKA OSMANLI KAPISINDA 45 YIL BEKLEDİ

Osmanlı´nın Cezayir Beylerbeyi ile ABD Başkanı arasında 5 Eylül 1795´te imzalanan anlaşmaya göre ABD, Osmanlı´ya vergi ödedi. Bundan önce de başlayan ve bu anlaşmadan sonra da devam eden süreçte Amerikan Senatosu, Osmanlı ile anlaşma yapmak için büyük çaba gösterdi; bu konuda görevlendirilen heyetler içinde ABD başkanı Benjamin Franklin de vardı. Bu iş için 1802 yılında ABD, İzmir’e bir konsolos tayin etti ve konsolos iki yıl kaldıktan sonra Osmanlı Devleti’nin konsolosluğunu tasdik etmemesi nedeniyle ülkesine geri dönmek zorunda kaldı. ABD 1808 yılında yeniden konsolosluk için teşebbüse geçti fakat Osmanlı yine kabul etmedi ancak Kaptan Paşa’nın girişimi ile 1811 yılında ticari ataşelik benzeri bir görev için izin verildi. 1816 yılından sonra ABD heyetleri Osmanlı´ya daha sık gelip gitmeye başladı; 1820’den sonra bu trafik daha da arttı. Bu arada resmi olmamakla birlikte ticari ilişkiler sürdürüldü. Osmanlı, 1828 yılında yaklaşık 70 bin dolarlık mal aldığı ABD’ye yaklaşık 400 bin dolarlık mal sattı. ABD, Osmanlı ile ticaret anlaşması imzalayabilmek için 45 yıl uğraştı. Sonuçta iki ülke arasındaki ilk resmi anlaşma, 1830 yılında “Türk Amerikan Dostluk, Ticaret ve Seyr-i Sefain Anlaşması” adıyla imzalandı. Sultan II Mahmud, Amerika’nın dünyada rüştünü ispatlamış harp gemilerinin teknolojisinin Osmanlı Devleti’ne aktarılması şartıyla bu anlaşmaya razı oldu. Sultan II. Mahmud’un bu isteği anlaşmaya “gizli madde” olarak konuldu ancak Amerikan Senatosu ticaretle ilgili maddeleri kabul ederken, gizli maddeyi anlaşmadan çıkardı. Bunu duyan Sultan II. Mahmud ise ABD elçisini huzurundan kovmaktan hiç çekinmedi.. Bu olaydan kısa bir süre sonra Sarayburnu’na gelen bir ABD savaş gemisinin “içindeki gemi yapım malzemeleri ile satışa çıkarıldığı” duyuruldu. Osmanlı Devleti de bu gemiyi hibe sayılabilecek bir bedelle satın almasıyla “gizli maddede öngörülen hususlar, ABD tarafından “gayrıresmi” olarak yerine getirildi. Bu tarihten sonra İstanbul’a gelen Amerikalı gemi mühendisleri, Sultan II. Mahmud’un himayesinde 1831-1839 yılları arasında ulkemizdeki ilk Amerikan tipi buharlı gemisini yaptılar. Sultan II. Mahmud bu mühendislere büyük bir tolerans gösterdi. Ancak idaredeki Ermenilerin entrikaları yüzünden Sultan II. Mahmud’un ani ölümünden sonra bu gemi mühendisleri İstanbul’u terketmek zorunda kaldılar ve 8 yıllık büyük hizmetler yarım kaldı. Ticaret anlaşmasının imzalanmasından sonra Osmanlı, ABD’den büyük partiler halinde “Henri Martini” tipi tüfek satın aldı. Osmanlı´nin Plevne Savaşı’ndaki büyük zaferinde ABD’den aldığı Winchester adlı tüfeklerin de katkısı vardı; ABD’de üretilen beş seri atışlı bu silah o tarihlerde Avrupa’da bilinmiyordu.

TÜRK AMERİKAN ASKERİ İLİŞKİLER TARİHİ

Türk Amerikan ticari ilişkilerin tarihi 231 yılı bulurken askeri ilişkilerin tarihi de yine oldukça eskilere dayanıyor. 214 yıla dayanan Türk Amerikan askeri ilişkilerinin tarihi 9 Kasım 1800 yılında ilk Amerikan gemisinin İstanbul limanına gelmesiyle başlar.  Bu konudaki bilgiler henüz kamuoyunda yer almıyor.

Bu bilgilerin 1981 yılında Vatan görevini yaptığım Deniz Kuvvetleri komutanlığı Seyir Hidrografi dairesi başkanlığı kütüphanesindeki “deniz tarihimize ait makaleler” adlı Haluk Y. Şehsuvaroğlu’nu ,tarafından yazılan 1965 yılında basılan bir kitapta okumuştum. Bu kitapta deniz tarihimizle ilgili önemli makaleler var.  Bu kitapta yer alan makale Türk Amerikan askeri tarihimizin inişli çıkışlı ilişkilerini de gün yüzüne çıkarmakta.

    Geçtiğimiz aylarda Sahaflar Çarşısında satın aldığım bu kitapta yer alan 2 ayrı makaleyi sizlerle paylaşmak istiyorum, gerçekten tarihimiz açısından çok kıymetli bilgilerin yer aldığı bu kitabı hazırlayan Haluk Y. Şehsuvaroğlu’nu, minnetle rahmetle anıyorum. Makaleleri sizlerle aynen paylaşıyorum. Dili ağır olan ve 50 yıl önce basılan kitaptaki makale her bakımdan önemli.  Bu makaleleri birlikte okuyalım.

——-

 Genel Kurmay Başkanlığı Deniz kuvvetleri Komutanlığı Deniz tarihimize ait makaleler  adlı  Haluk Y. Şehsuvaroğlu tarafından hazırlanıp  1965 yılın’ da   Deniz Basım Evin ‘de basın   Kitab’da yer alana Makaleler.

        XIX UNCU ASIRDA İSTANBULA’A GELEN AMERİKAN HARB GEMİLERİ

İstanbul limanına ilk Amerikan bandıralı gemi, 9 Kasım 1800 tarihinde geldi. Bir sonbahar sabahının güzelliği içinde Selimiye kıyılarına Doğru yol alan Komodor Wuhanı Bainbridge´in komutasındaki «Georges [I Washington> feregatı.  o vakte kadar sularında Amerikan bayrağı görmemiş olan İstanbullular tarafından memnuniyetle selâmlanıyordu.

Komodora, şehir namına çiçekler gönderildi ve sulhün, beraberliğin alameti alarak da kurbanlar kesildi.3. Selim gemiyi yakından görmek istediği için, Georges Washington Feragatinin sarayın önünden geçerek Halice demirlemesini istedi. ve kendisi de Yalı köşküne indi.

Amerikan harb gemisi, Yalıköşkü önünden geçerken,  padişahı 21 pare topla selâmladı. Bu esnada III. Selim Amerikan bayrağında yıldızları olduğunu gördü. Ve Türk Bayrağının da yıldız taşıdığına işaret ederek bu tesadüfün iki devlet arasında bir  benzerlik ve gelecek dostana münasebetler için iyi bir nişane olduğunu söyledi.

Amerikan gemisi bu geçişten sonra Haliçte demirledi ve Komodor william Bainbridge Divanhaneye çıkarak Kaptan Paşayı ziyaret etti. Kaptan   paşayla komodor arasında bir Türk – Amerikan ticaret anlaşması fikri   üzerinde görüşüldü. Ve komodor, Amerika Cumhurbaşkanının Türkiye’ye bir elçi tayin ettiğini, bu elçinin memlekete gelmek üzere, Lizbon da bulunduğunu bildirdi. Komodora İstanbul dan ayrılmadan evvel, yeni elçinin Türkiye hudutları dahilinde iyi seyahat etmesini temin edecek i bir mektup verildi.

19 .uncu yüzyıl, Türk – Amerikan   dostluğunun geliştiği, ticari ve siyasi münasebetlerin sağlam temeller üzerinde kurulduğu bir asırdır. Bu ı asırda aynı zamanda iki devlet arasında bahrî münasebetler de oldu.

George Washington gemisinin tarihî ziyaretinden 32 sene sonra bir Amerikalı gemi inşa mühendisi F. Rhodes, İstanbul tersanesinde hizmete girdi

Navarin vakasının bahriyemize verdiği kayıpları kapatmak için-Türk tersanelerinde esaslı bir faaliyet başlamıştı. Asrın en ileri gemi inşa tekniğinin tersanelerimize sokulması isteniyordu. Bu maksatla Amerikalı mühendis Osmanlı Devleti hizmetine alındı (1). Ve eski tersane I sarayının yerinde kurulan yeni kızaklarla, tezgâhlarda 19 uncu yüzyılın Dünya ölçüsünde en modern gemileri yapılmaya başlanıldı.

1832 yılında mühendis Ross, bu tezgâhlarda 220 kadem uzunluk. 50 buçuk kadem genişlik ve 24 kadem 6 pus derinlikteki 86 lûmbarlı Nusratiye kalyonunu kurdu.

Altmış dört top taşıyan Nusratiye Kalyonu 26 Mayıs 1835 pazartesi günü II. Mahmud’ un ve iki oğlunun da iştirak ettiği büyük bir merasimle denize indirildi. II. Mahmut, bu güzel gemiyi takdirle inceledi. Ve Kap- 1 tanı Derya Çengeloğlu Tahir Paşa vasıtasıyla Amerikalı Ross´u huzuruna kabul etti. Kendisine iltifatlarda bulunduktan sonra mücevherlerle işlenmiş bir nişan verdi.

Ross, İstanbul tersanesinde semereli çalışmalarına, uzun seneler devam etti. Türk teknisyen ve işçilerle ahenkli bir işbirliği yaptı ve büyük bir tarihi olan İstanbul tersanesinde hakikaten kıymetli elemanlara 1 rastladı.

Osmanlı devleti yalnız kendi tersanelerindeki inşa faaliyetiyle kalamayarak, dışardan da gemiler alma teşebbüslerine girişmişti. Bu teşebbüsün ilk ve güzel neticesi olarak, Amerika’dan 1837 de yeni bir korvet satın alındı (2).

Bu yıl içinde F. Ross, Aynalıkavak sahasında bir firkateyn, bir brik ve diğer iki gemi inşa etti. Bu gemilerin hepsi,  1837 Ağustosunun 20 nci pazar günü, yine II. Mahmudun ve diğer devlet erkânının bulunduğu bir merasimde denize indirildi.

1838      yılında İstanbul tersanesi yeni bir hâdiseye şahit oldu. Bu yıl içinde Ross ve bir Türk mühendisi, ilk buharlı gemiyi yaptılar. Kömürle yürüyen bu yüz beygirlik buğ gemisi, İstanbul halkı tarafından hayret ve heyecanla karşılandı.

1839      da Ross, «Adliye» isimli bir gemi daha inşa etti. 1840 yılında Amerika Birleşik Devletlerinin Akdeniz’de bulunan deniz kuvvetleri başmemuru olan komodor bir harb sefinesiyle İstanbul’a geldi ve burada dostane bir şekilde karşılandı.

Bundan sonra 1858 ekim ayında altmış top çeken bir Amerikan firkateyni, Herwalt komutasında olarak İstanbul’a geldi. Böyle büyük bir Geminin İstanbul sularında bulunmasını 1856 tarihli Paris anlaşması hükümlerine aykırı gören İstanbul’daki Fransız, İngiliz ve Rus büyükelçileri Babıâliyi birer nota ile protesto ettiler.

Bu protestoya karşı Amerikan sefiri, Babıâliye verdiği 13 Ekim 1858  tarihli mektubunda : Amerika hükümetinden aldığı talimat üzerine gemi inşa fenninin Dünyada en güzel bir numunesi olan bu sefineyi padişaha göstermek üzere İstanbul’a geldiğini, Amerikan maksadının Osmanlı devletinin mer´i nizamlarını nakzetmek ve diğer devletlerle olan I anlaşmalarından dolayı müşküller vücuda getirmek değil, gemiyi göstermek ve iki devlet arasında câri olan halis münasebetleri kuvvetlendirmek olduğunu yazıyor ve esasen evvelce bu gemiden daha fazla top çeker Amerikan gemilerinin İstanbul’a gelmiş olduklarına da işaret ediyordu (3).

İki devlet arasındaki dostluk ve iyi anlayış zihniyeti sayesinde diğer devletlerle bir siyasi gerginliğe meydan verilmeden gemi, bir müddet sonra İstanbul’dan güzel hâtıralarla ayrıldı.

Bu ziyaretten on yıl sonra 1868 de Amiral Fregaut kumandasındaki 1 U. S. S. Froliç ve Franklin gemileri İstanbul’a geldiler. İstanbul’da candan bir tezahüratla karşılandılar. Padişahın kabul resminden sonra Sadrazam, Amerikalı  bahriyeliler şerefine bir ziyafet verdi ve bunu İstanbul’daki Rus ve İngiliz elçilerinin davetleri takip etti.

1895 nisanında San Fransisko ve Marblehead isimli iki Amerikan harp gemisi Beyrut ve İzmir limanlarına yaptıkları ziyaretlerden sonra İstanbul’a geldiler.

İstanbul şehrini ilk defa selâmlayan George Washington feregatmın gelişinden tam yüz sene sonra 1900 de, sonradan Amiral olan Captain Chester kumandasındaki U. S. S. Kentucky harp gemisi İstanbul’a geldi. Halk, Amerikan denizcilerine büyük bir misafirperverlik gösterdi. II. Abdülhamit, Amerikan maslahatgüzarı Griseom da olduğu halde, gemi kumandanına ve yüksek subaylara Yıldız Sarayında bir ziyafet verdi. Ziyarete, Amerikalılardan başka davetli çağrılmamıştı.

Bu ziyafetten sonra Captain Chester ve Amerikalı bahriyeliler şehri gezdiler,  diğer davetlerde bulundular.

Gemilerin ziyareti, birkaç gün daha uzatıldı ve bir sabah Amerikalılar dostluk hâtıralarını bırakarak İstanbul sularından ayrıldılar.

(Kaynak: T.C Genel Kurmay Başkanlığı Deniz kuvvetleri Komutanlığı  “Deniz Tarihimize Ait Makaleler “ kitabı , Yazan: Haluk Y. Şehsuvaroğlu, Deniz Basım Evi İstanbul 1965 )

————

ONDOKUZUNCU ASIRDA TÜRK – AMERİKAN BAHRİ MÜNASEBETLERİ

18 inci asrın sonlarında İstanbul tersanesinde İsveçli ve Fransız mütehassıslarından faydalanılarak    yeni tarzda gemiler inşasına başlanılmıştı.   19 uncu asrın birinci yarısında buharın gemilere tatbiki üzerine İstanbul tersanesi de bu maksada uygun bir şekilde yeni tezgâhlarla genişletildi.

Babıâli,   Donanmanın yeni gemilerle takviyesi ve bilhassa buharlı sefinelerin inşası hususlarında   Amerikalılarla anlaşmayı ve   Amerikalı mütehassıslar çalıştırmayı tercih etti.

Amerika’nın tanınmış bir deniz inşaiyecisi olan Henry Eckford tarafından yapılan bir korvet, Arjantin deniz subayı olan Komodor Georgi Colman de Kay komutasında olarak 1831 senesi Kasımında   İstanbul», j hareket etmişti. Bu gemide; Amerika’nın diplomatik bir mümessili bulunan Charles Rhind, Komodorun kardeşi James E. de Kay geminin mühendisi Ekford ve kendisiyle  karabeti olan diğer  Amerikalı inşaiyeci Foster Rhodes ile gemi   inşasında maharetli bazı kimseler de   bulunuyordu.

Bu geminin gelişi, İstanbul da alâka ile karşılandı. Ve (Tersanei Âmirede teksiri süfeni hümayun niyeti hayriyesi ile Amerika’dan gelmiş olan bu bir kıta cedid ve musanna korvet, Devleti Aliyye tarafından) satın alındı.Amerikalı mütehassıslar, İstanbul tersanesinin yeniden teşkilatlandırılmasında ve (Amerikan kâri) harp gemileri inşasında, kıymetli vazifeler gördüler.Bu mütehassıslardan Eckford, 12 Kasım 1832 tarihinde, İstanbul’da vefat etti ve Komodor de Kay; cesetle birlikte, Amerika’ya döndü.İnşa mühendislerinden F. Rhodes yeni harp gemileri yapmak üzere, Babıâli ile bir mukavele imzaladı ve 2  nci Mahmut’un ölümünden bir sene sonraya kadar İstanbul’da muhtelif gemiler inşa etti. Aynalıkavak sahasında ilk buharlı gemiyi yapan da, Mühendis Rhodes´dir.

Amerikalı inşaiyeci, başarılı hizmetlerinden sonra 1840 yılında Sadrazamın imzasını taşıyan bir bonservisle memleketine avdet etmiş bulunuyordu

Mühendis Rhodes´in arşiv kayıtlarında rastlandığı ilk gemisi Neveser´dir. 1834 de bu gemiyi ve 1835 Mayısında Nusretiye Kalyonunu tamamlamıştı. Nusretiye 26 Mayıs günü padişahın, vükelânın hazır bulundukları büyük bir merasimle Aynalıkavak önlerinde Halice indirildi.

Nusratiye Kalyonu 220 kadem uzunluk, elli buçuk kadem genişlik ve yirmi dört kadem altı pus derinlikte idi. Seksan altı lûmbarı ihtiva ediyordu.

1836 yılında Tarzıcedid Gemisini yapan Rhodes. 1837 de Nizamiye Firkateyni ile Kavsizafer brikini ve Müjderes. Sürat fotrlarının inşasını tamamlamış bulunuyordu. Bu yeni gemiler de (Müneccimbaşı tarafından tanzim edilen zayiçe) mucibince (Vakti mesud) olan 20 Ağustos Pazar günü denize indirildi.

Rhodes bu tarihten bir sene sonra İstanbul Tersanesinde buharlı gemiler inşasına başlamıştı. Mühendis, Aynalıkavak sahasında Mesiri ferah, Eserihayır ve II. Mahmudun rükûbuna mahsus olarak da 1839 yılında tamamlanan Tairibahri vapurlarını yaptı.

Tersanede (Amerikan kâri gemiler) inşa eden mühendis Rhodes´a dolgun bir tahsisat veriliyordu. 1832 senesi Nisan ayma ait kayıtlara göre mühendisin on dört günlük mutfak, hizmetkâr ve sair masrafları iki bin yüz kırk üç kuruş tutuyordu. Bundan üç sene sonra hususi bir işi için İzmir’e giden mühendise harcırah olarak on bin kuruş verilmişti.

.1838 yılında (sefinei hümayun asakirini güzelce istihdam ve fünunu bahriye tahsil etmelerine sây ve ikdam etmek şartiyle) ayda bin dört ve tercümanına da dört yüz kuruş verilmek üzere Amerikalı Halvan´a Kaptan, donanmamıza alınmıştı. Nizamiye Firkateynine memur edilen Amerikalı kaptan, bir sene hiçbir faaliyet gösterememiş (bugün, yarın malûmatını fiile götürür diyerek intizar olunmuş ise de bu ana gelince meharetine dair hiçbir şey anlaşılmayarak kimesneye bir faydası olmadığı) tebeyyün ettiğinden kendisine izin verilmişti

2. Mahmut’un Ölümünden Sonra F. Rhodes Memleketimizden Ayrılmıştır. 1840 Tarihli Bir Vesikada Mühendisten : (Tersanei Âmirede Vâki. Aynalıkavak Sahasında Bir Hayli Müddet Süfeni Hümayunu Şahane İnşası Hizmetinde İstihdam Olunarak Mukaddema Ruhsat Verilmiş Olan Amerikalı Rhodes) Diye Bahsedilmektedir (4).

Rhodes Türkiye’den Ayrılırken Kendisi İle beraber balışmakta olan kaynı, Riks İsimli Mühendisi Yerine Bırakmıştır. Aynı kayıtlardan (Roz´un Kaynı Riks Nam Mühendisin Aynalıkavak Sahasında Namı Şevketi Hazreti malûkâneye mensuben Bir Kıta Kalyonla Kebir Cenk Vapurunun İnşası Hizmetinde kullanılmak üzere tevkif edildiğini) öğreniyoruz

Amerika’dan memleketimize gelen bu Mütehassıslara mukabil bizden 1850 senesinde müşahit sıfatıyla Bahriye Mektebi Muallimlerinden Mühendis Binbaşı Emin Bey Amerika’ya gönderilmişti.

28 Cemaziyelevvel  1266 Tarihinde tersane divanhanesinde Kaptanı Derya Süleyman Paşayı ziyaret eden Amerika’nın İstanbul’daki Elçisi George Marsh Amerika’ya gidecek olan sefaret tercümanıyla birlikte tersane Mühendislerinden Birisini de gönderecek bulunursak memnun kalacaklarını ve Mühendis hakkında (Tekrimat Ve İhtiramatı Lâzime İcra Olunacağını) Ve (Henüz Neşrolunmayarak Oltarafta yeniden icat olunmuş olan Mühimmat, Alât Ve Edevatı İnşaiye ve Mahzen ve Mağaza ve tersanelerinin Nizamatı Âhirelerinin Dahi İbraz Kılınacağı) Bildirilmişti.

Süleyman Paşa Bir Tahriratla Keyfiyeti Babıâliye Arz Etmiş ve Bir Mühendis Zabitimizin Amerika’ya Yollanması münasip görüldüğünden Bahriye Meclisince (Erbabı İstidat Ve Dirayetten Olan Binbaşı Emin Beyin) gitmesine karar verilmişti.

Emin Beye bu seyahat için aylığından başka (Mahalli Mezkûr Bilâdı Düveli Ecnebiyeden Olup, Mesafei Baidde dahi olmak Cihetiyle Bigûna ZaruRet ve Müzayakaya Giriftar Olmaması İçin) Bu Memuriyetine Mahsus olmak üzere ayda ikişer bin kuruş maaşla on bin kuruş harcırah tahsis edilmiş ve yanına verilen tercümanına da bin kuruş maaşla iki bin beş yüz kuruş Harcirah ödenmesi Münasip görülmüştü.

Amerika da Altı Aydan Fazla Kalan Emin Bey Birleşik Devletler tarafından büyük tezahüratla karşılanmış, New York Şehrinin Misafiri Edilmiş, Valiyi Resmen Ziyaret ettiği gün (Vali Konağı Önüne birikmiş olan binlerce kişilik bir halk kütlesi Tarafından sürekli bir şekilde alkışlanmıştı).

Türk Temsilcisi Şerefine New-York Belediyesi şehir tiyatrosunda bir kabul resmi tertip edilmiş, Bu törende Hazır Bulunan iki bin davetli, Emin Bey salona girdiği zaman kendisini alkışlamışlar ve Padişah Abdülmecid’in Adını zikrederek dokuz defa yaşasın diye bağırmışlardı.

Washington´da Da Parlak Bir Şekilde Karışlanan Emin Beyin Kaldığı otel önünde O gece bando çaldırılmış ve şerefine Washington Şehri Donatılmıştı. Senato Tarafından Merasimle Kabul Edilen Mühendisimiz, Beyaz Sarayda Reisicumhur Filomore´u Da ziyaret etmiş ve bu törende Bütün Hükümet erkânı ve kongre azaları hazır bulunmuşlardı.

Emin Bey Amerika’nın Muhtelif şehirlerini gezmiş, tersaneleri, Donanmayı görmüş ve seyahat İntibalarını Muntazam raporlarla Kaptan paşalığa bildirmişti. Emin Bey Amerika da Bilhassa Yeni Bahrî Bilgileri İhtiva Eden Neşriyatı toplamış ve bu kitaplar muntazam Sandıklar İçinde İstanbul’a Bahriye mektebi Kütüphanesine gönderilmişti. Esasen Yabancı Dillerde Yazılmış eserler bakımından O devirde zengin kütüphanelerden biri sayılan Bahriye mektebi Kütüphanesi bu suretle İngilizce Son Bahrî Neşriyatı da kazanmıştır.

Emin Beyden sonra 1857 yılında Riyalei Hümayun Mehmet Paşa Amerika’ya gönderilmiştir.

 (Kaynak: T.C Genel Kurmay Başkanlığı Deniz kuvvetleri Komutanlığı Deniz tarihimize ait makaleler Yazan: Haluk Y. Şehsuvaroğlu, Deniz Basım Evi İstanbul 1965 )

      Evet Türk Amerikan  ticari ilişkilerinin 231 ve   askeri ilişkilerinin de 214 yıllık geçmişini kısaca hatırlatmak istedim. Bir gün Türkiye ve Amerika arasında ciddi sorunlar yaşandı üstelik bu da kamuoyunda ciddi tartışılıyor. Önümüzdeki dönemde bu ilişkiler daha da gerginleşip tartışma şiddetlenecek biz Türk Amerikan ilişkilerini sizleri yolculuğa çıkarmak istedik. Yaptığımız araştırmayı kamuoyuyla paylaşıp Devr-i Alem Tv programı olarak ekranlara taşıyıp tarihe not düşüp zamana noterlik yaptık.

Vali Güzeloğlu, Başarılı olabilecek mi?

Yeni Valimiz Hasan Basri Güzeloğlu, Gebze’ye vali olarak ilk kez geldi.  Sayın Vali Gebze’deki Makam odasında Gebze basınını kabul etti. Gebze Belediye Başkanı Adnan Köşker ve Gebze Kaymakamı Mehmet Arslan, Vali’yi kapıda karşıladı. Basın mensupları da teker teker Vali beyin elini sıkarak kendini tanıttılar. Bende elini sıkarak, kendimi tanıttığımda ‘” İsmail bey Size Selam getirdim’ “ dedi. 1990 yıllarda Gebze Kaymakamlığı yapan babası Abdulkadir Güzeloğlu ve Mersin’deki gazeteci arkadaşlardan selam getirdiğini söyledi. Gerçekten sayın vali samimi, içten ve her şeye açık birisi, Klasik bir bürokrasiye önem veren bir  devlet adamı değil, zaten bunu da hemen yayınladığı bir genelde ile belli etti. Vali Güzeloğlu,  Daire müdürleri ve kaymakamların basına bilgi verme yasaklarını kaldırdı. Vali Ercan Topaca, döneminde bu yasak konulmuştu.  Ercan beyden daha farkı bir vali profili çizecek, kendisine öncelikle Gebze’ye hoş geldin diyor başarılar diliyorum.

  VALİ’DEN GEBZE TANITIMI

Vali Güzeloğlu, Toplantıda basına güzel  bir Gebze bölgesi tanıtımı yaptı. Vali bey sanki yıllardan beri Gebze de oturuyormuş gibi Gebze’yi yakından biliyor. Gebze’nin Anibal’ından, Osman Hamdi’sinden, Hünkar Çayırından, Ballı kayasından, Çoban Mustafapaşa Külliyesinden, TÜBİTAK, TÜSİDE ve diğer kurum ve kuruluşlarından öyle bir Gebze tanıtımı yaptı ki    sanki sayın Vali yeni değil de, yıllardan beri burada Valilik yapıyor. Ben inanıyorum, Sayın Valinin kültürel anlamdaki Gebze tanıtımını,  yıllardan beri bölgede  yaşayan  birçok devlet yetkilisinin yapacağına inanmıyorum. Hatta birçok kişinin Gebze’nin bu marka değerlerinden haberinin olduğuna sanmıyorum. Özel sohbette kendisine iyi bir Gebze tanıtımı yaptınız ve Gebze’yi çok iyi anlattınız. Ancak biz Anibal’ın mezarının bulunduğu TÜBİTAK’a giremiyoruz. Diye sorunca,  demeç mi alacaksın diye takıldı hemen konuya girip açıklama yaptı.  Vali Güzeloğlu, Gebze bölgesi sanayide önemli bir kent, tanınma meselesine farklı bakmak gerekir. Zira farklı açılardan işi ele almak gerekir. Kurumların Gebze ile bütünleşmesi gerektiğinden söz etti ve teker teker tüm kurumlarını ziyaret edeceğiz. Anibal’a girilemediğinden hem kaymakam ve hem de belediye başkanı da şikâyetçiymiş. Bu konu ile ilgili olarak TÜBİTAK’ın yetkilileri ile görüşeceğim. Gebze ve Kocaeli nin marka değerlerini kamuoyunu iyi bir şekilde anlatıp, lanse etmemiz gerekiyor. Bunun için ne gerekiyorsa yapacağız. dedi

    VALİYE  FOTOĞRAF HEDİYE  ETTİK.

Gebze’yi çok yakından tanıdığını söyledi. Kaymakamın çok önemli bir devlet adamı olduğunu ve kendisini yakından tanıdığını ve Gebze kaymakamı ile çalışmaktan onur duyduğunu söyledi. Mersin Valiliği döneminde, 4 yıl önce Nevşehir’deyken Gebze Belediye Başkanı ile görüştüğünü de söyledi ve Belediye Başkanının kendisini Gebze’ye davet ettiğini ve bu davetin şimdi Kocaeli Valisi olarak gerçekleştiğini söyledi. Tam   bu  esnada bize döndü. Gebze nasıl? neler yapıyorsunuz?  sorusunu surunca bende Sayın Valim size    Gebze anısı olarak 2  hediyem var. 24 yıl önce Babanızın Gebze’ye ilk geldiğinde çektiğimiz resimle kardeşinizin düğününde çektiğimiz ve sizin de karede yer aldığınız resmi size bu gününü anısına hediye etmek istiyorum. Kendisine fotoğrafı verince çok duygulandı. Gerek kaymakam gerekse belediye başkanı da göstererek çok mu değişmişiz? diye sordu. Güzel bir anıydı. Hatıra olarak bunları saklayacağını söyledi.

ERCAN BEYDEN GÜZELOĞLUNA

Evet,   neticeye  gelelim. Sayın Vali Hasan Basri Güzeloğlu başarılı olacak mı? Evet, önemli soru bu.  Bugün  farklı  bir yazı yazabilirdik. Babası ile görüşmemizi gündeme getirip farklı bir profil çizebilirdik. Biz bunu yapmak istemiyoruz. İşte Sayın Ercan Topaca geldi, gitti. Ercan Topaca beyle yaptığımız ilk görüşmede tıpkı Sayın Güzeloğlu’na sorduğumuz soruyu sormuştuk. Gebze ve Kocaeli’nde ki marka değerleri ve Kocaeli de yaşam kalitesinin yükseltilmesinden  söz  etmiştik.  Gebze  Kervansarayı sormuş, Anibal’ dan bahsetmiştik ve en önemlisi de Fatih’in otağının  çevresinin kültür  park olmasını  istemiştik.  Ercan Topaca hem Anibal’ı açabileceklerini ve hem de Fatih in otağına sahip çıkacaklarını ve ne pahasına olursa olsun Gebze Merkezde ki Kervansaray’ı Gebze kültürüne kazandıracaklarından bahsetmişti. Ama maalesef sayın valimiz bu sözlerini yerine getiremedi. Sayın Ercan Topaca’nın iki önemli hizmeti var  , Ercan Topaca denince  çevre ve eğitime verilen  önemi  hatırlıyoruz. Kocaeli’nde, çevre kirliliğinin önlenmesinde önemli yol kat edildi. Bir başka  konusu ise, eğitimdeki kalitenin yükseltilmesiydi. Eğitim ve Çevrede Sayın Vali Ercan Topaca’nın çok başarılı olduğunu söylemek isteriz.  Biz Ercan Topaca’yı böyle hatırlayacağız. Şimdi Sayın Hasan Basri Güzeloğlu, Kocaeli’nde neler yapacak?, Kocaeli’nde başarılı olabilecek mi? Devlette devamlılık esas. Bütün soruda bu.  Gebze de  çok ciddi bir  bölge profili çizdi sayın Vali. zaman hızla geçiyor. Zaten kendisi de çok net bir şey söyledi. “İki günü eşit olan aldanmıştır, kültüründen geliyoruz. Biz geceyi gündüzümüze katacağız ve çok çalışacağız’ dedi. Vali beyin çalışma arkadaşlarından aldığım bilgiye göre, sayın vali sabah 8,30’dan 21.00’a kadar bir fiil çalıştığını ve her gün 20-30 civarında randevu kabul ettiğini ve bulunla birlikte  ciddi çalışmalar yaptığını söyledi. Sayın valimizin başarılı olması Kocaeli’nin Gebze’nin başarılı olması demektir ve başarılı olması içinde Gebze’yi Kocaali’yi yakından bilip,  çalışma arkadaşlarını ve  ekibini  yakından tanıması gerekmektedir. Kocaeli  Bölgesinde he  bakımdan  bir kalkınma hamlesi başlatabilecek mi ?  Kocaeli’ yi Ankara ve İstanbul’da   hak ettiği  yere getirebilecek mi.  Kocaeli bölgesinin  yaşam kalitesi seviyesini yükseltebilecek mi ?

       Yıllar sonra sayın Vali Güzeloğlunu uğurlarken, Sayın Valimiz başarılı oldu, kendisini tıpkı Ercan Topaca’nın, Eğitimde ve Çevrede başarılı  olduğunu yazdığımız gibi onuda Ercan  topaca gibi   uğurlamak isteriz. Bakalım Sayın Valimiz Hasan Basri Güzeloğlu Kocaeli’nde başarılı olacak mı? bunu hep birlikte bekleyip göreceğiz derken, kendisine buradan bir kez daha Kocaeli’yle hoş geldin diyoruz Gebze ile ilgili yaptığı açıklamanın bir bölümünü köşemde sizlerle paylaşıyorum.

VALİ GÜZELOĞLU’NUN GEBZE AÇIKLAMASI

“ ….. Gebze’nin tarihten gelen stratejik çok önemli yanını, özellikle kültür değerlerini vurgulamak gerekir. Gebze üretim ve imalata dayalı ekonomik verilerle öne çıkıyor ama aslında sosyal değerleri açısından da çok önemli ve çok özel bir yer. Gebze adeta bir Türkiye. Ülkemizin her köşesinden ve her yöresinden insanlarımızın Türkiye’nin gelişmesi ve kalkınma sürecinde özellikle Gebze’nin gelişmesiyle birlikte geldiği Gebze kimliği içersinde kendisine yer edindiği, gelirken güzelliklerini ve değerlerini Gebze’ye taşıyarak, Gebze’yi bu güzel ülkemizin her bir köşesinin değerlerinin zenginliklerinin güzelliklerinin sergilendiği bir barış bir güzellik bir huzur kenti haline getirmesi. Bu açıdan Gebze’yi bir Türkiye ve Türkiye’nin tüm değerlerini taşıyan bir ilçe merkezi ve kimliği ve zenginliği olarak da tanımlayabiliriz.  Tarihin her döneminde önemini koruyan Gebze’miz kültürel varlıklar açısından da çok zengin. Gebze’nin ünlü Komutanı Anibal’ın mezarından Fatih Sultan Mehmet Han’ın Hünkar Çayırı’na kadar, Çoban Mustafa Paşa Külliyesinden, Sultan Orhan Camisine kadar, Osman Hamdi Bey müzesine kadar, coğrafyasının kültürünün zenginliklerinin bir bütün olarak baktığınız zaman her bir yanının keşfedilmesi gereken çok özel bir ilçe kimliğinin değerleri olarak görmek lazım….”