Mevlana Belgeseli

http://www.youtube.com/watch?v=x4AoPpeG28E

 

Mevlana ile ilgili bir çok şey yazılıp söyleniyor. Bugüne kadar en kalıcı ve en kapsamlı Mevlana belgeselini Belgesel yayıncılık ve Devri Alem TV olarak bizler hazırladık. Büyük sıkıntılar ve zorluklara katlanarak Mevlana’nın dünyaya geldiği Afganistan’ın Belh kentine giderek belgesel çekimlerimize başlayıp, belgeselimizi son noktayı Konya’da koyduk. Hazırladığımız Mevlana belgeseli bugün bir çok TV kanılanda büyük beğeniyle izleniyor.

 Mevlana sevgisi

Her şeyin sanal olduğu ve çıkara dayandığı bir dönemde Mevlana’yı anlamak ve anlatmak önemli .Sanal bir alemde yaşıyoruz.Herşey sanal. sevgiler, arkadaşlıklar ve dostluklar.Vefasızlık almış başını gidiyor.Böyle bir çağda Mevlana sevgisine, islamın hoşgörüsüne ve kültürümüzdeki vefaya ihtiyaç var.

Her şey gerçekten boş.Kubbede hoş seda bırakabilmek çok önemli.Kubbede hoş seda bırakmak adına Mevlana’yı anlamak ve anlatmak üzere Türkiye’den yola çıkıp Mevlana’nın dünyaya geldiği Afganistan’ın Belh  şehrine gittim. Mevlana’nın doğduğu evin önünden yola çıktım. Mevlana’nın Konya’ya  geldiği güzergahı takip edip geçtiği yerlerden geçip, ‘Belh’ten Konya’ya Mevlana Belgeseli’ hazırladım. Bu belgeselin hazırlanış hikayesi çok uzun .Biz kısaca sizlere Mevlan’a yolunu gezdirmek ve Mevlana’yı anlatmak istedik.

Belh’ten Konya’ya Mevlan yolu

Mevlana’nın bugün Afganistan’ın Belh kentinde olduğunu acaba kaç kişi biliyor. Her yıl 17 Aralık’ta Şeb-i Aruz törenleri düzenlenir. Mevlana anlatılır, Mevlana’nın Afganistan’ın Belh kentinde ki evinin perişan ve yıkık halinden kimse söz etmez. Evin yıkık ve perişan hali ilk kez devri Alem kameralarıyla Türk ve Dünya kamuoyuna duyuruldu. 3 bin 800 metrelik Pamir ve Hindikuş dağlarının zirvesi Salenk geçidinden geçerek Belh’e gidip, Mevlana’nın dünyaya geldiği evde belgesel çektik. Evin restorasyon ve tamiri için Türkiye Cumhuriyeti yetkilileri ve Afganistan’ın Türkiye büyükelçisi ile görüşmeler yaptık. Bu konuda ki çalışmamız hala sürüyor.

En kapsamlı Mevlana Belgeselini Devr-i Alem çekti

 Mevlana ile ilgili bir çok belgesel çekildi. Ancak en kapsamlı Mevlana belgeselini “Belh’ten Konya’ya” Mevlana yolunu takip ederek ilk belgesel çekmek bize nasip oldu. Bir çok TV’de yayınlanan program büyük ilgi gördü. Belh’ten Konya’ya Mevlana belgeselimizin senaryo metnini sizlerle paylaşıyoruz. Mevlana belgeselinin senaryo metnini okumak için www.gebzegazetesi.com adresine girebilirsiniz.

Mevlana Belgeselini İzleyin

Büyük özveri ve sıkıntılarla çektiğimiz Belh’ten Konya’ya Mevlana belgeseli bir çok TV kanalında yayınlanıyor. Belgeselin bir kısmını internette de yayınlayarak kültür tarihimize hizmet istedik. Mevlana belgeselini internetten izlemek için gazetemizin kardeş yayın organı olan www.belgeselyayincilik.com sitesinde ki Devri Alem TV’den izleyebilirsiniz.

Sonuç olarak Mevlana’yı bir kez daha minnet, şükran ve rahmetle yad ediyor, Mevlana’nın Afganistan’ın Belh kentinde ki evinin bir an önce restore edilmesini Türkiye cumhuriyeti ve Afganistan yetkililerinden bekliyoruz.

   İsmail Kahraman’ın  Kalem ve Kamerasın’dan

     BELH’TEN KONYA’YA MEVLANA BELGESELİ…

 

Bir Devrialem programında daha birlikteyiz sevgili seyirciler. Bu programda sizi önce bugünkü Afganistan toprakları olan Belh’e götürecek, Hz Mevlana’nın Anadolu topraklarına erme hikayesini birlikte izleyecek felsefeleriyle, eserleriyle yüzyıllar ötesine ışık tutan Allah aşıklarının örnek hayatlarına tanıklık edeceğiz… İbn-i Arabiler… Feridüttin-i Attar’lar… Şems-i Tebrizi’ler… ve Mevlana Celaleddin-i Rumi… Mevlana’nın “İnsan” düşüncesine yeni ufuklar açarak köklü bir kültürün nasıl mimarı olduğunu, İslam yolunda verdiği hizmeti göreceksiniz. Devri Alem başlıyor.

“Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız!
Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir”

Çağlar ötesinden günümüze uzanan kutlu bir nida.. Sonsuz kavrayışın ve sonsuz aşkın yolcusu. Gönüllere taht kurmuş bir gönül sultanı. Kendi iç dünyasında derinleşip manevi bir yolculuğa çıkmak, kendini bilmek ve tanımak isteyenlerin rehberi. Yüzlerce yıldır karanlık gönüllere ışık saçan sevgi deryası. Hayatı boyunca sevgiliye kavuşmanın iştiyakıyla yanıp tutuşmuş vefat ettiği günü Şeb-i Arus yani düğün gecesi yani vuslat bilmiş, yaşamını hamdım piştim yandım sözleriyle özetleyen bir hak dostu. Mevlana Celaleddin-i Rumi.. Yüzyıllar geçmesine rağmen sözleri, yaşamı ve eserleri dünyanın dört bir yanında gönüllerde yankı buluyor. İnsan yaratılmışların en şereflisidir düsturuyla her dilden her dinden her renkten insanı kucaklayan hz. Mevlana, sevginin, kardeşliğin, barışın ve hoşgörünün sembolü olarak yaşamaya devam ediyor.

Büyük islam alimi, mutasavvıf, şair ve düşünür olan Mevlana Celaleddin Rumi, Anadolu’ya yedi ülkeyi aşarak çok uzun bir yolculuğun ardından geldi; babası, ailesi ve kalabalık bir toplulukla. Devri Alem, Işığını dünyaya Anadolu’dan yayan bu güneşin yörüngesini izlemek için yola koyuluyor. Göç sırasında geçtiği kentlerin, çöllerin, vadilerin, kültürlerin peşine düşüyor.

Afganistan topraklarına uzanıyoruz. Hz. Mevlana’nın doğduğu coğrafya’ya.. Yüzyıllar boyunca insanlığa kılavuz olan yüce âlimler dergâhına.. Ahmet Yesevi’lerin, Hacı Bektaş-ı Veli’lerin, Tapduk Emre ile Yunus Emre’lerin ayak sürdüğü bereketli topraklara doğru yol alıyoruz. Belh şehrine gidiyor, Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretlerinin hayat serüvenini takip ediyoruz. ve Afganistan’ın kuzeyinde, geçmiş zamanların kavşak noktası Belh kentindeyiz. Burada zaman duruyor adeta.. geçmişe doğru yol alıyoruz.

Burası Afganistanın Belh Şehri. Barış ve Hoşgörü dini olan İslam’ın hüküm sürdüğü XIII. Yüzyılda Hz. Mevlana’nın doğduğu bu topraklar, Moğol saldırıları ile alt üst ediliyordu. Dönemin Sultanı Muhammed Harzemşah’ın sebep olduğu savaş intikam peşinde koşan Cengiz Han’ın torunu Çağatay’ın akınlar sırasında öldürülmesi ile tarihçilerin bile kaleme alamadıkları dehşet verici saldırılara sebep olacak ve bu coğrafyayı kana bulayacaktı. 8. ve 9. asırlarda İslam’la şereflenen ve 13. yy’a değin nice Hak dostunu yetiştiren bu bölgedeki Harezm ve Horasan ahalisi şimdiye kadar benzeri görülmemiş bir intikamla taş taş üstünde bırakmamaya yemin eden Cengiz Han’ın dehşetli istilasına tanık oluyordu. Ve tek yapabildikleri şey bu toprakları terk edip batıya Anadoluya doğru yol almak olmuştu. Büyük bir göç dalgası başlamıştı anadoluya doğru. Şiddeti dinmeyen Moğol baskısı nedeniyle İran ve Harezm’den göç edenler arasında çok değerli âlimler de vardı. Bu topraklarda dolaşırken erenlerin, alperenlerin hak dostlarının ayak seslerini duyar gibi oluyoruz.

Yolculuk Anadoluya doğruydu. O zamanlar Türk İslam Kültür ve Medeniyet düşüncesinin vücut bulduğu geniş topraklar ve özellikle Anadolu toprakları karma bir nüfus yapısına sahipti. Rumlar, Ermeniler, Yahudiler ve Türkler İslam’ın hoşgörü bayrağı altında, o devirde birçok coğrafyada yaşanamayan saadete sahiplerdi. Bölge yöneticilerinin İran ile sağladıkları sıkı ilişkiler, dostluk bağları resmi dilin Farsça olmasını ve yönetimin Farisi etkisini apaçık ortaya koyuyordu.

 Büyük Selçuklu Devletinin hüküm sürdüğü devrin Sultan isimleri bile Keykavus, Keykubad, Keyhüsrev gibi İran kahramanlarının adlarını taşıyordu. Konya’yı Konya yapan Mevlana’nın hayatının büyük bölümünü geçireceği toprakların durumu ise Anadolu’nun geneli gibiydi. Her dinden, her ırktan insan birlik ve beraberlik içinde yaşıyordu. Büyük düşünürlerin, yöneticilerin, devlet ve hukuk adamlarının yetiştiği bu dönem öyle bir dönemdi ki orta Asya menşeli birçok ulu zat da Anadolu’ya geldi ve Anadolu kültürünün zengin kültürüne zenginlik kazandırdı. Rum’a gelen bu değerli âlimler arasında İbn-i Arabî, Şems-i Tebrizi, Evhadüddin Kirmani, Burhaneddin Tirmizi, Hacı Bektaş-i Veli gibi mübarek zatlar vardı. Dinlerin kaynaştığı ve kültürlerin harman olduğu Anadolu, o yıllarda Doğu ile Batı’nın buluştuğu bir merkezdi. Ne var ki, 13. asırda İslam Devletlerinden birisi olan Selçukluların yurdu olan Anadolu da haçlı saldırıları ile yağmalandı ve on binlerce Müslüman’ın şehit edildi. Bu zulme uğrayan Müslüman halk kendi yaralarını henüz saramadan, haçlı saldırılarının tesirinden kurtulamadan bu sefer de doğudan gelen büyük bir tehlikenin, Moğol tehlikesinin yaklaştığı haberini aldı. Moğollar, kendi topraklarından çıkıp batıya doğru ilerlediler ve Anadolu’nun ortalarına kadar olan bütün ülkeleri istila ettiler. Tek amaçları verimli topraklara, otlaklara sahip olmak ve insanların ellerindeki servetleri ele geçirmek olan bu yağmacı grup, aralarında Harezm’de Necmüddin Kübra, Nişabur’da feriduddin Atar gibi ünlü şahsiyetlerin de bulunduğu kişileri katletti. Moğollar Konya kapılarına dayanıp Anadolu Selçukluyu da bozguna uğrattı. O dönemde Müslümanların elinde onlarla savaşacak hiçbir şey kalmadı, halkı Moğollara karşı savaşa yollamak, onları ölüme yollamak ile aynı anlama geliyordu.

MOĞOLLAR TUTUNAMAYACAK

Hayatı boyunca tüm insanlığa şiiriyle, gazelleriyle hoşgörü çağrısı yaparak her kim olursa olsun kucaklayan Mevlana, insanlık şuurunu Kuran-ı kerim’in ışığı altında yorumlamış ve beşer olmanın faziletini en öz şekliyle duyurmuştur…

Mevlana yaşadığı halkı tanıdığı kadar Moğolların karakterini de bildiğini ve eninde sonunda Moğol’un Anadolu’da tutunamayacağını, Müslümanların da bu beladan kurtulacakları konusunda büyük bir kanaat taşıyordu. Mevlana bu görüşüyle “Resûlullah (sav)” izinden ilerliyor, emirleri doğrultusunda önderini örnek alıyordu. Peygamber Efendimiz böyle musibet zamanlarında iman edenlere nasıl davranılacağını beyan etmişti: (Muhammed Bin. Ebu Bekir’in torunu Abdurrahman b. Kasım’ın rivayetiyle Resûlullah)

 “Müslümanlar, benim başıma gelen musibetlere bakarak, kendi karşılaştıkları musibetlere karşı güç bulsunlar…”

ALİMLER PEYGAMBER VARİSLERİDİR

Anlatılan bütün bu zulümleri gören çileli ve mazlum Müslüman halkın içinde yaşayan Mevlana Celaleddin Muhammed de bu düstur ile yaşardı. Mevlana Müslüman’dı! O hayırlı bir ferdiydi, en hayırlı ümmet diye anılan bu ümmetin…

Şüphesiz peygamberler insanlığa miras olarak ancak ilim bırakırlar. Bu manada, âlimler de peygamberlerin varisleridir. Mevlana da sözü geçen cümlede bu âlimler arasında yer alan bir şahsiyettir. O da Peygamberimizin ümmetine bıraktığı iki şeyin varisidir. Bunlar kuran ve sünnettir.

 Resulullah (sav) bu konuda şöyle buyurur:

 “Size iki şey bırakıyorum. Bunlara sımsıkı bağlandığınız müddetçe, asla doğru yoldan sapmayacaksınız. Bunlar: Allah’ın Kuran’ı ve Peygamberin Sünnetidir.”

 Mevlana’da bu mirasların varisi olduğunu şu satırlarla beyan eder:

 “Canım bedenimde oldukça Kuran’ın kuluyum. Seçilmiş Muhammed’in yolunun toprağıyım. Birisi, sözlerimden bundan başka bir söz naklederse, o nakleden de bezmişim ben, bu sözden de bezmişim”

 Mevlana’nın yaşadığı bu yerlerde hem haçlıların zulümleri ve doğudan gelen Moğol saldırıları halkın âlim kişilere yakınlaşmalarına, peygamber efendimizin sünnetine ve Allah’ın kitabına daha sıkı sarılmalarına sebep oldu. İnsanı “Eşref-i Mahlûk” ilan eden İslam’ın var olduğu topraklarda, Allah’ın yarattığı en mükemmel yaratık bu baskı ve zulümden kurtularak, kendini tekrar bu yüce makama yaraşır yere erdirecek bir sentez arayışına girdi. Bölgedeki beyler ise halkın bu umumi temayülüne uyarak âlimleri korudu onlar için tekke, zaviye ve medreseler yaptırdı. İşte bu dönemde insanların tasavvuf erlerine olan ihtiyacı, Anadolu beylerinin olumlu tutumları ve böylesine büyük âlimlerin varlığı sayesinde bölgenin büyük şeyhlerin yetişmesinde ne denli elverişli olduğu anlaşılıyor.

BABASI’DA KENDİSİ GİBİ ALİMDİ

Yıllar boyunca insanlığın yolunu aydınlatan Mevlana Hazretleri bir Ahmet Yesevi, bir Taptuk Emre, bir Yunus Emre gibi kültür ve medeniyet tarihimizin yapı taşlarından birisi… Mevlana da kendisi gibi alim bir babadan dünyaya geldi. Kuran ve sünnet yolundan başka bir yol tanımayan, ilim ve irfan aşıydı… Ve işte o SULTANÜL ULEMA’ydı… Alimlerin Sultanı Muhammed Bahaeddin Veled…

Mevlana’nın babası Muhammed Bahaeddin Veled’dir. Bahaeddin Veled, babası Celaleddin Hüseyin el-Hatibi, Belh’te Hatib oğulları adını taşıyan bir aileye mensuptu. İlmi ile şöhret bulan bir ailenin mensubu olan Bahaeddin Veled’in annesi ise Harzemşahlar hanedanındandır. İşte Bahaeddin Veled ilmiyle ve asaletiyle temayüz eden bir aileden dünyaya geldi. Devrinin parmakla gösterilen mutasavvıflarından olan Bahaeddin Veled Kuran-ı Kerim’e ve sünnete olan bağlılığını meşhur eseri olan Maarif adlı eserinde şöyle beyan eder:

“Muhammed (sav) yürüyüşünden daha iyi bir yürüyüş ve yolundan daha doğru bir yol görmedim. Sen yokken ne havas vardı, ne nüvum. Ne felsefe vardı, ne hikmet.”

Sultanül Ulema mücahit bir İslam âlimiydi. İslam’a zarar getirecek hurafe ve bid’atlara karşı en sert üslubunu takınırdı. Bid’at yapanlar ister devrin Sultanı Harzemşah olsun isterse meşhur müfessir Fahreddin er Razi ya da herhangi sıradan biri olsun mevki ve makamına bakmaksızın sert bir tavırla eleştirirdi. Harezm’in Sultanı Alaeddin Muhammed Harzemşah, Sultanül Ulemanın müritlerindendi. Daima huzuruna gelir giderdi.

Bahaeddin Veled minberde vaaz verirken Fahreddin er Razi’ye ve Harzemşah’a onların da vaazda bulundukları sırada daima bidatçılar der sözünü esirgemezdi. Lakin onlar, bu açık sözlülükten ve azarlamadan son derece rahatsız olurlardı. Sultanül Ulema, bir muvahhit alim olarak İslam alimi olma sorumluluğunun şuurunu taşıyordu. Bu nedenle halkı irşat etme konusunda halkı ilgilendiren hiçbir ilmi onlardan saklamadan vermekti gayesi.

Sultanul Ulema, Ebu Hureyre (ra)’ın rivayetiyle rasulullah (sav)’in buyurduğu:

“Hıfzettiği bir ilim kendisine sorulup da onu gizleyen bir adam, kıyamet günü ateşten bir gem onun ağzına vurulmuş olduğu halde (mahşere) getirilir.”

Hadis-i şerifine göre alemlerin Rabbi olan Allah’ın bahşettiği ilmin hakkını vererek amel etmek yolundaydı. Sadece üzerine düşen irşat ve tebliğ vazifesini Allah’tan başka hiçbir şeyden korkmadan yerine getirme gayesindeydi. Kuşandığı ilmin gereğini ise yeri geldi mi işte böyle açık yüreklilikle bir sultana karşı dahi dile getiriyordu.

BAYRAK MEVLANA’YA GEÇİYOR

Ve Belh semalarını nurlandıran, din, dil, ırk gözetmeksizin tüm insanlığı İslam sancağı altında kucaklayacak olan Mevlana Celaleddin-i Rumi varlığı ile yeryüzünü şereflendirdi… Allah’a ve onun kitabına olan sonsuz imanı ile sahip olduğu muvahhit mümin karakteri daha sonra onun yerine geçip tebliğ ve irşat vazifesini devam ettirecek olan oğlu Mevlana’ya geçti…

Türk ve İslam aleminin yetiştirdiği en büyük mutasavvıflardan olan Mevlana’nın dünyaya yayılacak olan irfan ve hikmet kaynağı, “gel, ne olursan ol yine gel” vecizesinde vücut bulan bir kuşatıcılık ile asırlarca insanlığa yol gösterecektir.Işığını Anadolu’dan tüm dünyaya yayan bu gönül insanın adı, mesnevinin mukaddimesinde de  kaydedildiği üzere Mhammed’dir. Babası ile aynı adı taşıyan bu mübarek insan, Belh şehrinde 30 Eylül 1207’de doğdu. Mevlana’ya saygıdan ötürü Hüdavendigarımız, şeyh, molla gibi birçok lakapla seslenilmiş efendimiz manasına gelen Mevlana ismi Celaleddin Muhammed ile birlikte özel isme dönüştü. Muhiddini Arabi’nin neşr ettiği Vahdet-i Vücûd felsefesiyle yoğruldu, şiiriyle, sûfiyane fikirleriyle Belh’ten, Anadolu’ya, Anadolu’dan İstanbul’un fethinden sonra Batı’ya yayılacak olan Mevlevi kültürünün ilk adımları atıldı. Mevlana, derin ilminden dolayı fetvasına başvurulan alim ve fazıl bir kişi idi…

HİCRET BAŞLIYOR

Ve işte Mevlana’nın hayatındaki en büyük dönüm noktası olan hicret başlıyor… Göç sebeplerini, göç duraklarını görecek, Mevlana’nın küçük yaşlarda nice değerli alim ile olan temaslarını dinleyeceğiz…

Sultânü-l Ulema üzerine düşen kulluk vazifesinden dolayı vaazlarında açık yüreklilikle gündeme getirdiği konular ile yerinde eleştirileri, toplumda söz sahibi olan bazı kişileri rahatsız etti. Bu kişiler de Sultanül Ulema’yı yıpratma politikalarına girişerek sürekli onun aleyhinde bulunuyor, olumsuz tavırlarla huzursuz ediyorlardı.

Harzemşah ve etrafındaki ilim adamlarının da rahatsız edici üslupları neticesinde ve bir yandan da yaklaşan vahşi Moğol saldırıları tehlikesinden ötürü Sultanül Ulema hicret etmeye karar verdi. Müritlerinden ve talebelerinden oluşan üç yüz kişi ile birlikte hareket ettiler…

Kaynaklarımız göç sırasında Mevlana’nın yaşı hakkında farklı bilgiler vermektedir. Eflaki göç sırasında Mevlana’nın 5 yaşında olduğu hakkında bilgi verir ve buna göre de göç tarihi 609/1212 olarak belirtilir.

Sultanül Ulema ve Belh’ten ayrılan ilim, hikmet ve irfan kervanıyla varmak üzere oldukları şehrin hükümdarı ve ileri gelenleri tarafından karşılanıyor, misafir ediliyorlardı. Ama Bahaeddin Veled kendine iltifat edilecek bir değil irşatlarını rahatça yapabileceği ve ilmini icra edebileceği bir yurt arıyordu.

İLK DURAK NİŞABUR

Belh’le başlayan Nişabur ile devam eden Bağdat, Kufe ve Mekke’yle devam edecek olan göç haritasının ilk durağı, Feridüttin-i Attar memleketi, devrin en önemli ilim ve kültür merkezlerinden Nişâburdayız.

Nişabur, İran’ın Horasan bölgesinde bir kenttir. Binalud dağının güney eteğindeki geniş ve verimli ovada kurulu olan şehirde tahıl ve pamuk ekimi, tarımsal ticaret, halıcılık ve çömlekçilik başlıca ekonomik etkinliklerdir. Sasani kralı I. Şapur’un kurduğu söylenen şehir adını da bu hükümdardan almıştır. 7. yy’da önemli ölçüde gerileyen bölge, 999’da sona eren sasani hanedanalrının yönetiminde yeniden önem kazandı. 1037’de Selçuklu hükümdarı Tuğrul Bey’in yerleşim merkezi olan Nişabur, 13. yy’daki Moğol istilası nedeniyle ve şiddetli depremlerle büyük oranda hasar gördü. Kubbesiyle ünlü bir türbe olan Kademgah, Ömer Hayyam’ın türbesi ve İmamzade Mahruk camisi Nişaburdaki önemli yapılardandır.

Nişâbur’a uğradıklarında Mevlana Bahaeddin’in ziyaretine İslam irfanının tanınmış meşhur şahsiyetlerinden şeyh feridüddin Attar gelir. Henüz küçük yaşta olan Mevlana Celaleddin’de derin kabiliyetler gören Attar “Esrarname” adlı eserini küçük Celaleddin’e hediye eder ve şöyle der:

“Çok zaman geçmeyecek ki, bu senin oğlun alemin yüreği yanıklarının yüreklerine ateşler salacaktır.”

İLİM İRFAN YURDU BAĞDAT

İlim ve irfan kervanının bir sonraki uğrağı, uzun yıllar boyunca İslam dünyasının başkenti olan ve en eski medeniyetlere ev sahipliği yapan Bağdat’tır…

“Adalet Bahçesi” anlamına gelen Bağdat Irak’ın başkentidir. Mezopotamya’da Dicle ırmağının iki yakası üzerinde bir ova üzerine kurulan şehir, yukarı Mezopotamya’da Dicle nehrinin iki yakasında yer aldı. Babil gibi eski medeniyet şehirlerinin yakınında kurulan Bağdat’ın bir adı da Darüsselam’dır. Abbasiler zamanında İslam Devleti’nin başkenti olan kent, 1058 yılından sonra Selçuklu sultanlarının uğrak yeriyken, Osmanlı döneminin de önemli bir vilayetiydi.

İşte İlim ve irfan kervanı Nişabur’dan sonra Bağdat’a gelir… Hicaz bölgesine gelip Hac vazifesi yapmak üzere Bağdat’a gelen Bahaeddin veled’i bağdat’ın meşhur alimi Şahabeddin Sühreverdi karşıladı. Üçüncü gün baha veled kûfe üzerinden Kabe’ye gider ve hac farizasını yerine getirir. Dönüşte ise Şam’da uğrar.

MEVLANA DIMAŞK’DA

İnsanlık tarihinde dünyanın en kıdemli şehirlerinden olan Şam, İslam tarihi içinde de doğunun incisi gibidir… Nice Allah dostunun yolu bu topraklardan geçtiği gibi, Mevlana’nın yaşadığı çağda da sayılamayacak kadar çok alim bu şehri şereflendirenlerden oldular.

Arapça’da “Dımaşk” olarak anılan Şam Suriye’nin başkentidir. Suriye’nin güneybatı kesiminde yer alan şehrin tarihi İÖ 3. binyıla değin uzanır. Kasiyun dağının eteğinde, el-Gute vahasının ortasında yer alan Şam, dağlık batı kesimi dışında diğer yönlerden çevredeki ovalara açılır. Akdeniz’e 80 km uzaklıkta olmasına karşın batısında yükselen Lübnan Dağları nedeniyle ve yüksekliğin etkisiyle oldukça soğuk kışlar geçirir. Şam, Ortadoğu’daki diğer başkentler gibi İÖ 8. yy’da Asurluların, İÖ 7. yy’da Babil’in, İÖ 6. yy’da da Perslerin egemenliği altına girdi. İlk Emevi Halifesi Muaviye ile başkent olan şehir yaklaşık bir yüzyıl boyunca tarihteki en büyük İslam devletinin merkezi olarak kaldı. Bu topraklarda günümüze dek ulaşan en önemli yapı Emeviye Camisidir. Osmanlıların 1516’da Suriye’yi ele geçirmeleriyle Şam siyasal gücünü yitirdi ama ticari önemini korudu. Mekke ve Medine’ye açılan hac yolu üzerindeki en önemli menzillerden biri olması da kente büyük kazançlar sağladı. Osmanlılar’ın 1918’de kenti boşaltmasının ardından Suriye’nin bağımsızlığını ilan etmesiyle Şam başkent oldu. Bir süre Fransız mandası olarak kalan bölge 1925’te Fransızlar tarafından bombalandı. 1946’da tam anlamıyla bağımsızlığına kavuşan Suriye’nin başkenti Şam olarak kaldı. Bu şehir, günümüzde gelişmekte olan ülkelerin birçok kentiyle aynı özellikleri ve sorunları bulunan bir metropoldür. En önemli cami, Pazar ve kervansaraylar eski kentte yer alır. Kırsal kesimden gelen göçler nedeniyle nüfusu bugün eskisinden beş kat daha fazladır. Sünni nüfusun çoğunluğu oluşturduğu kentte en önemli dinsel azınlık grup Alevilerdir. Yüzyıllardır başta kumaş olmak üzere lüks mal üretimiyle ünlü olan Şam bugün modern kimya, çimento, gıda ve deri işleme, mobilya, giysi ve ayakkabı gibi çok yönlü bir sanayiye sahiptir. Şam’da Suriye’nin başlıca eğitim ve bilim kuruluşları yer almaktadır. Bunlar; ülkenin en büyük ve en eski üniversitesi olan Şam Üniversitesi, Şam ulusal Müzesi, Arap Akademisi ve Esad Kütüphanesi’dir.

Şam öyle bir şehirdi ki, Mevlana’nın dahi Babası Bahaeddin Veled’in ardından ilim tahsil etmeye gittiği, kendi gibi âlim insanlarla sohbet ettiği öylesine değerli…

Şam’da Vahdet-i Vücud felsefesi ile yüzyıllar boyunca hem doğulu hem de batılı alim ve düşünce adamlarına ışık tutacak değerli bir zat olan İbn-i Arabi ile görüşür. Mevlana’yı gören İbn-i Arabi’nin şöyle dediği rivayet edilir:

“Sübhanallah! Bir okyanus bir denizin arkasında gidiyor.”

Kervanın göç boyunca takip ettiği yol güzergâhı, her şehirde bir süre kalmak kaydıyla Nişabur, Bağdat, Hicaz, Kudüs, Şam, Halep, Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde ve bugünkü Karaman toprakları olan Larende’dir.

Larende’de İslam Sultanı Alaeddin Keykubat’ın naiplerinden Emir Musa, sultanül Ulema için şehrin ortasında bir medrese yaptırılmasını emretti. Ve ilim kervanı uzun bir müddet Larende’de kaldı. Yedi yıldan daha fazla Emir Musa’nın yaptırdığı medresede kalan Sultanul Ulema burada onsekiz yaşına giren Mevlana Celaleddin’i Larende’de hoca Şerefeddin Lala-yi Semerkandi’nin kızı Gevher Hatun ile evlendirdi. Bu evlilikten Mevlana Hazretlerinin Sultan veled diye meşhur olan Muhammed Bahaeddin ve Muhammed Alâeddin adlı iki oğlu dünyaya geldi. Larende’de bu yedi yıl içerisinde Mevlana’nın annesi Mümine hatun ve ağabeyi Alaeddin Muhammed vefat eder.

VE MEVLANA KONYA’YA GELİYOR…

İlim ve İrfan kervanının son durağı yüzyıllarca merkezi Konya’da olacak muazzam bir kültürün “Mevlevi Kültürü”nün yaşayacağı ve dünyaya açılacağı yer olan Konya’dır…

Büyük bir bölümü İç Anadolu Bölgesi’nde, bir bölümü de Akdeniz Bölgesi’nde bulunan Konya; 47.420 km karelik yüzölçümüyle Türkiye’nin en büyük ilidir. Doğuda Niğde, güneyde İçel ve Antalya, batıda Isparta ve Afyonkarahisar, kuzeybatıda Eskişehir, kuzeyde de Ankara illeriyle çevrilidir. Batıda Sultan Dağları ve güneyde Toroslar’ın oluşturduğu doğal sınırları vardır. Akşehir ve Tuz göllerinin bir kısmı ile Beyşehir gölünün de büyük bir bölümü Konya sınırları içindedir. Dağlık alanlar dışında şehrin doğal bitki örtüsü steptir. Orta kısımlarda rüzgar aşındırması sonucu oluşan Karapınar kumluğu gibi çölü andıran alanlar oluşmuştur. Dağlık alanlardaki ormanlar ardıç, karaçam, kızılçam, göknar ve meşeden oluşur. Konya Türkiye’nin tahıl ambarı olarak nitelendirilir ve büyük miktarlarda bitkisel ve hayvansal üretim yapılır. Sanayinin de göz ardı edilemeyeceği ilde Konya Organize Sanayi Bölgesinin kurulması il sanayisinin gelişmesinde önemli bir rol oynadı. Yeraltı kaynakları bakımından zengin olan ilin çeşitli kesimlerinde mermer ve kaya tuzu yatakları vardır. Konya ilinin yerleşim tarihi Çatalhöyük ve Erbaba kazının sonuçlarına göre Neolitik Çağa değin uzanmaktadır. Hatta Karahöyük’teki kazılarda büyük bir Hitit kentinin kalıntılarına rastlanmıştır. İ.Ö. 13. yüzyıla değin Hititlerin yönetiminde olan Konya daha sonra friglerin ve kimmerlerin egemenliğine girdi. Romalılardan önce İkonion olarak adlandırılan Konya’yı, Anadolu Selçukluların kurucusu I. Süleyman Şah 1074 ele geçirdi. 11. yüzyılın sonunda haçlıların aldığı Konya daha sonra Konieh ve Konia olarak adlandırıldı. Bizans ve Haçlı saldırılarına uğradığı dönemde Konya isminin kullanıldığı kent Anadolu Selçukluların başkentlerinden biriydi. Selçuklular döneminde bayındır bir yerleşme haline geldi; Mevlana Celaleddin Rumi ve babası Bahaeddin Veled’in yerleştiği önemli bir kültür merkezi oldu. 14. yy başında Karamanlıların, 1466’da da kesin olarak Osmanlı topraklarına geçti. Bölge Mevlevi kültürünün baş şehri unvanına layık oldu.

İlin orta kesiminde kurulan kent, bir höyük olan Alaeddin tepesinde gelişmiştir. Tarihte ilk çağdan beri Anadolu’daki önemli yolların kavşağında yer alan Konya, Anadolu Selçukluları ile Karamanlıların değerli yapılarıyla bezendi. Tarih boyunca önemli yerleşim bölgelerinden biri olan Konya’da Akmanastır, Hagia Eleni Kilisesi, Ata Külliyesi, Alaeddin Camisi, Selimiye Camisi, Mevlana Türbesi ve Dergahı, Sadreddin Konevi Cami ve Türbesi…

GÖÇ NASIL GERÇEKLEŞTİ

İşte yüzyıllar boyunca pek çok medeniyete ev sahipliği yapan ve 13. yy’da Bahaeddin Veled ve müritlerinin Konya’ya teşrifleri ile büyük Mevlevi kültürünün yeşereceği topraklara göç şöyle gerçekleşti:

Bahaeddin Veled, Larende’de yedi yıl ya da daha fazla kaldı. Bu süre içerisinde tesirli sözleri, faziletli şahsiyeti ile şöhreti yayıldı. Ve Selçuklu Devleti Sulatnı Alaeddin Keykubat, onu Konya’ya davet etti. Bahaeddin Veled bu daveti kabul ederek, baş şehir olan Konya’ya yerleşti. Sultan Alâeddin Sultanül Ulema ile tanışınca onun müritlerinden biri oldu. Sultanül Ulema Konya’da iki yıl kaldı ve hicri 18 rebiyyul’ahir 628/Miladi 23 Şubat 1231’de Cuma günü vefat etti.

Konya’da bulunan bir tepecik Sultanül Ulema’nın ve onun ailesinin kabristanlığı oldu. Mevlana’nın Türbesi diye bilinen yer de buradadır. Şimdiki gördüğümüz oradaki bina bu kabirlerin üzerine yapılmıştır. Zahir ve Batın ilimlerde otorite kabul edilen Bahaeddin veled’in vera ve takvası sonsuzdu. En önemlisi de kendinden sonra Mevlana’nın eserlerine, fikirlerine büyük tesiri yapan “Maarif” adlı eserini bıraktı.

BAHATTİN VELED’İN EN BÜYÜK MİRASI

Allah yolunda nice alimler yetiştiren, nice insana bu yolda hizmetlerde bulunan, bilgisini ilmini icra etmek uğruna doğduğu toprakları terk edecek kadar hak aşığı olan Bahaeddin Veled ardında tüm dünyaya ışığını yayacak, yüzyıllar boyunca gazelleriyle insanlığa seslenen kendi gibi Kuran ve Sünnet yolunda yürüyen bir evlat bıraktı…

Bu abidevi şahsiyet Mevlana idi… 

Babası vefat ettiğinde Mevlana celaleddin yirmi dört yaşındaydı. Babasının talebelerinden ve müritlerinden bir grup onu imam seçtiler. Bahaeddin veled’in vefatından sonra babasının makamına oturan Mevlana, vaazlara başladı.

MEVLANA’YI MEVLANA YAPAN ŞAHSİYETLER

Mevlana’nın yetişmesinde önemli rol oynayan şahsiyetler arasında babası ve Şems’in dışında Seyyid Burhaneddin de yer aldı. Bu denli önemli üç alimin ilmiyle kavrulan Mevlana için Şems’in nurlu aynasında yanan Mevlana, babası bahaeddin Veled ve Seyyid Burhaneddin’in nefesleriyle pişmiştir derler… Babasının ardından ilim ve irşat çalışmalarına devam eden Mevlana, babasının müritlerinden olan Seyyid Burhaneddin Muhakkık-i Tirmizi’nin Konya’ya gelişine kadar bir yıl boyunca dinin müftüsü görevini yürüttü.

Mevlana’nın babasından sonra ilim ve irfanda olgunlaşmasına vesile olan Alimler oldu. Seyyid Burhaneddin de bunlardan biriydi. Mevlana daha çok küçük yaşlarda iken terbiyesiyle ve eğitimiyle meşgul oldu. Seyyid Burhaneddin, Konya’ya gelerek mürşidi Sultanül Ulema’nın oğlu Mevlana’nın olgunlaşması için eğitimini yine üstlendi. Ve Mevlana, Seyyid’in hizmetinde dokuz yıl kaldı.

Mevlana, Burhaneddin ile bulunduğu bu süre içerisinde onun tavsiyeleri doğrultusunda Halep ve Şam’da ilim tahsili aldı. Mevlana Halep’te halaviye Medresesi’nde devrin meşhur üstatlarından olan Kemaleddin b. El-Adim’in yanında eğitim aldı. Halep’te gerekli ilimleri elde ettikten sonra kendini geliştirmek adına dönemin ilim ve irfan merkezlerinden Şam şehrine hareket etti. Burada onu Şam’ın bilginleri ve zamanın uluları tarafından karşılandı ve Mukaddemiye Medresesi’nde tam bir riyazat ile din ilmi ile meşgul oldu.  Şam’da bulunduğu süre içerisinde bazı ünlü âlimlerle görüştüğü rivayet edilir, bunlar: muhavvid ve muhakkik insanları kemale erdiren kal ve hal sahibi Muhyiddin El- Arabî, şeyhlerin ve muhakkiklerin efendisi şeyh sa’deddin el- Hamevi, Salik er-Rumi, Evhaduddini Kirmani ve Şeyh sadreddin el-Konevi gibi Allah dostlarıdır. Mevlana’nın Şam’da görüştüğü ünlü şahsiyetler arasında “Şems-i Tebrizi”nin de olduğu bilinir.

Seyyid Burhaneddin Muhakkık-ı Tirmizi, müridi Sultanül Ulema’nın yolundan yürümeye gayret etti. Seyyid Burhaneddin Mevlana’yı yetiştirmeye gayret etti ve Mevlana’nın yetişip Kâmil olmasında çok emeği geçti. Miladi 1240–41 yılında Kayseri’de vefat etti.

Ve Mevlana Konya’ya döner…

MEVLANA VE ŞEMS-İ TEBRİZİ

Seyyid Burhaneddin’in vefatının ardından beş yıl bekleyen Mevlana 37 yaşında bulunuyordu. Onun hayatında ciddi bir inkılâba yol açacak, kendisinin de şiirleriyle varlığını ve adını bilinir hale getireceği Şems-i Tebrizi 1244’de Konya’ya geldi.

Şemsi Tebrizi Hazretleri, 642 senesinin Cemaziye’l a-hiresinin 26. günü Cumartesi sabah vakti Konya’nın ‘Şekerrizan Hanı’na indi. O zaman Mevlana medresede müderristi. Şems-i Tebrizi, önceleri Şeyh Ebu Bekr-i Tebrizi Sellabaf’ın müridi oldu. Seyri sülükünü tamamladığı vakit bir mürşit bulmak maksadıyla Allah dostlarını aramaya yola çıktı. Sepet ve zembil örücüsü Şemseddin-i Tebrizi, Tebriz şehrinde Ebu Bekr-i tebrizinin müridi idi. Velilikte devri alemleri arasında öneli bir yere sahip olan bu zat’ın müridi Şemsi Tebrizi hazretleri de ulaştığı makamdan daha yüksek bir makam arıyordu. O, bulacağı ulu bir zatla yapacağı sohbetlerle ekmeliyet derecesine erme daha iyi daha yüce olma arzusu ile yıllarca seyahat etti. Bundan dolayı ona Şems-i Parende: Uçan Şems adını verdiler.

Şemsi Tebrizi, Mevlana’ya:

“Benim Tebriz’de, Ebu Bekir adında bir şeyhim vardı. Sepet örerdi. Ben O’ndan birçok vilayetlere mazhar oldum. Fakat bende öyle bir hal vardı ki, onu şeyhim göremediği gibi, hiç kimse de görmemişti. O şeyi, Hüdavendigarım Mevlana gördü, dedi.”

“Allah’a yalvardım:

–       Yarabbi, beni kendi velilerinle tanıştır. Onlar ile yoldaş et! Dedim.

Rüyamda:

–       Seni bir veli ile yoldaş edeceğiz, dediler.

Sordum:

–       O veli nerededir?

Ertesi gece bu velinin, Rum diyarında olduğunu söylediler.

Bir zaman sonra tekrar gördüğüm bir rüyada:

–       Henüz vakit gelmemiştir. Her işin bir zamanı vardır, dediler.”

Şems-i Tebrizi Mevlana’yı ararken Şam’da Şeyh Muhammed Muhyiddin-i İbnül Arabi ile Bağdat’ta şeyh Evhadüddin-i Kirmani ile görüştü. Şems-i Tebrizi Rasulullah Muhammed’e (sav) ve onun hadislerine son derece bağlıydı. Her zaman ona bağlılığını zikretmiş ve bunun ehemmiyetini sözleriyle beyan etmiştir.

Şemsi Tebrizi bu anlayış ile şehirleri ve diyarları dolaştı ve sonunda Mevlana şehir Konya’ya ulaştı. Konya’da ‘Şekerfürûşan’: Şekerciler Hanı’na indi.

İKİ DENİZİN BULUŞMASI

Ve iki deniz buluşuyor… Şems’in Mevlana’ya varıp sorularına aldığı cevaplarla mest olmasını duyumsadığımız o diyaloglar işte bu cümlelerle gerçekleşti.

Bir gün Mevlana, Pembe-Fürûşan Medresesi’nden çıkarak “Şekerciler hanının yakınından geçiyordu.” Şems Mevlana’yı görünce yerinden kalktı, katırının dizginini tuttu ve:

“Ey dünya ve mana nakitlerinin sarrafı, Allah adlarının bilgini! Söyle, Muhammed Hazretleri mi, yoksa Bayezid mi büyüktü?” diye sordu.

 Mevlana:

—  “Hayır, hayır! Muhammed Mustafa (sav) bütün peygamber ve velilerin başbuğu ve reisidir. Hakikatte büyüklük ve ululuk onundur.” Diye cevap verdi.

Şems:

–         Bayezıd, Peygamber (sav) hazretlerine o derece uyuyordu ki, onun kavunu ne şekilde yediğini bilmediği için, bütün ömrü boyunca kavun yemediği halde

 –       Ben kendimi tenzih ederim, benim şanım ne büyüktür, der.

Bazen de:

–       Cübbenin içinde Allah’tan başka hiç bir şey yoktur, diyordu.

Halbuki peygamber hazretleri, sonsuz olgunluğuna rağmen:

–       Bazen kalbime gaflet çekiyor, O’nun için her gün yetmiş kere Allah’tan mağfiret dilerim, buyuruyor. dedi

Mevlana o an ki halini şöyle açıklar: “Şems bana o soruyu sorduğu vakit tepemden bir delik açıldı, oradan bir duman çıktı, ta Arş’ın tepesine kadar yükseldi.”

Mevlana:

 —  Bayezid olgun velilerden ve gönül sahibi eren ariflerden olsa da, onu kendince malum olan makamdaki velilik dairesinde bulundurdukları ve o makamın ululuk ve mükemmelliğini kendisine açtıkları vakit, kendi makamının yüksek vasıflarından ve ittihattan dolayı o sözü söylüyor.

 —  Halbuki Peygamber (sav) hazretlerini, her gün yetmiş bin makamdan geçirdikleri için erdiği ilk makamda, o makamın yüceliğinden dolayı şükrediyor ve onu sülûkünün sonu biliyordu. İlkinden daha yüksek bir makam gösterdikleri vakitte, o makamda kanaat edip mağfiret diliyordu. Dedi

Mevlana’nın sorusuna verdiği bu cevapla Mevlana Şemsettin aradığı alimin Mevlana olduğu anladı. Beraber Mevlana’nın medresesine gittiler. Uzun müddet görüşüp, konuştular. İlk seferinde altı ay Şeyh Selahaddin Zerkub’un hücresinde birbirleriyle sohbet ettiler. Konya’da Mevlana ile Şems’in buluştuğu yere, Rahman suresinin 19. ayetinden alınan “iki denizin kavuştuğu yer” manasına gelen “Meracel-Bahreyn” derler. Mevlana ve Şems, bir – iki yıl rahat ve huzur içerisinde kaldılar. Bulundukları bu halvet içerisinde aylarca oruç tutarak, hiç dışarı çıkmadan durdular. Ama Allah’ı takdisle meşgul olan Mevlana Şems ile geçirdiği bu süre içerisinde okutmak ve vaaz etmekten elini çekti. Konya’nın büyükleri, bu halin ne olduğu, Mevlana’ya eski dostlarını unutturan bu adamın kim olduğu, nereden geldiği konusunda kıyametleri kopardılar.

ŞEMS’TEN AYRILIŞ

Bu hal karşısında halk kıskançlık besleyerek bu iki yüce insana söylenmeyecek sözler söylediler. Mevlana’nın Şems sohbetleriyle halktan kopması, halkın önde gelen kişilerinin kim olduğunu bilmedikleri Şems’in aleyhinde konuşmasına ve bu büyük adamın aleyhinde birleşmelerine yol açtı. Halktan herkesin onlara karşı hareket etmeye başlamaları dostlar arasında büyük bir üzüntüye yol açtı. Ve Şems halkın düşmanlıkları haddini aşınca Şam’a doğru yola koyuldu.

Şems Konya’ya ilk gelişinde 15 ay 25 gün kaldı. Mevlana, Şems’in ayrılığından tarifsiz hüzünlere battı. O, kendileri hakkında kötü konuşan müritlerinden de elini çekti.  Şems gidince Mevlana’nın yalnızca onlara kalacağını zannedenler yanıldı hatta Mevlana’nın dostluğunu da kaybettiler.

Mevlana Celaleddin, bir gazelinde bu ayrılıktan dolayı ne hale büründüğünü şöyle anlatır:

“Gel, gel ki, ayrılığınla ne akıl kaldı bende ve ne din. Şu yoksul gönülden karar da gitti, sabır da.

Yüzümün sararmasını, gönlümün derdini, can evimdeki yanıp yıkılmayı sorma. Çünkü söze sığmaz bunlar, gel de gözünle gör.

Senin hararetinle, pişmiş bir somun gibi al aldı yüzüm. Şimdi bayat ekmek gibi ufalanmış, yerlere saçılmışım. Gel de, yollardaki topraklardan topla beni.

Tıpkı aynaya benzerdim. Yüzünden hayaller toplardım. Şimdiyse bak da gör, yüzüm nasıl sapsarı, nasıl bumburuşuk. Suya benziyorum. Eğri büğrü bir derede sağa sola akmadayım. Ayrılık, sağımda da pusu kurmuş, solumda da.

Gece gündüz, yüzümün hayaliyle yer gibi yüzümü göğe tutuşum ey göğe de sığmayan, yere de sığmayan sevgili.

Dua ederken ah edişlerim, ayna renkli göğe ulaştı. Nerede bir namaz vaktini bilen bir kulak ki, amin desin. Seher çağı dertle bir mektup yazdım, seher yeline verdim. Allah aşkına oku dedim, seferden yüz çevir artık. Başın kille ıslaksa bile yıkama gel. Ayağına diken bile battıysa, çıkarmak için oturma gel.

Gel, gel de beni kurtar gel git sözünden. Gel gel de canım O’ndan da kurtulsun, bundan da.

Sana haber gönderdim, seher yeline dedim ki: Ey aşıklar elçisi, ey emniyetli elçi, Allah aşkına söyle.

Sulara ateşlere battım. O sevgili, işte ancak çaren bu diye bana ne yazdı, ne çare buldu, anlat!”

Kıskançlıktan gaflete dalan topluluk bu işe girişmekle ne büyük hata yaptıklarını anladılar. Mevlana’nın kapısına geldiler, tövbeler ediyoruz, bilgisizliğimizle günah işledik, bir daha böyle bir şey yaparsak cezamızı sen ver diye yalvardılar.

Halkın pişmanlık duyması ve özür dilemesi Mevlana Sultan Veled’e dönerek:

 –       Birkaç arkadaşınla Mevlana Şems’i aramaya git. Sultan Veled iltifat telakki ettiği bu emri yerine getirmek üzere hemen yola koyuldu ve Şam’a gitti. Sultan Veled ve arkadaşları Şems’i buldular, huzuruna çıkıp başını kulluk secdesine koyarak elini öpme şerefine eriştiler. Şam’da bulundukları günlerde, sema ve zevk ile meşgul oldular ve Konya’ya doğru yol aldılar.

Ve iki deniz tekrar Konya topraklarında kavuştular… Gazeller okutan ayrılık son bir kez daha dindi ve Mevlana Şems’e kavuşmanın sevincini gazellerine son bir kez daha işte böyle döktü…

 Mevlana sevincinden gazeller okuyor, müjdeler veriyordu.

“Yola su serpin, işte sevgili geliyor. Bahçeye müjde verin. Nurlar bağışlayan yüzünden nurlar saçarak geliyor.

Yeryüzü gökyüzüne döndü, cihana bir velveledir düştü. Amberler misk kokmada. Sevgilinin sancağı erişmede…

Bağa bir parlaklık geldi. Bağ, göz sahibi oldu, ışıklandı. Gam bir yana kaçıyor, ay kucağımıza doğuyor.

Ok, uçup gitmede, hedefe vurmada… peki amma biz, ne diye oturuyoruz? Padişah, avdan geliyor.

Bahçe selam veriyor, selvi ayağa kalkıyor, yeşillik yaya yürüyor, gonca ata binmiş, ulaşıyor.

Gökyüzündeki halvet erleri, ne çeşit şarap içmedeler ki, ruh harap bir hale geldi. Sarhoş oldu. Akıl, kendisinden geçti, mahmurlaştı.

Bizim civarımıza gelirsen bil ki, huyumuz susmaktır. Çünkü bizim sözlerimizden toz kopmadadır, toz.

Ey Şemsettin, senin güzel gözlerin için canım pusudadır. Geceleri, uykum, huzurum gitti, fakat karar ve istirahat günü geliyor.”

Şems bu ikinci gelişinde Konya’da tam altı ay kaldı, yine bu süre içerisinde medresenin hücresinde Mevlana ile sohbet ettiler. Hücrelerine de sultan Veled ve Şeyh Selahattin’den başka kimse girmiyordu. Hüdavendigar hazretleri Mevlana Şemsettin hazretleriyle eskisinden daha da kaynaşıp birleşti ve gece-gündüz sohbet etti.

Mevlana Şemseddin bir süre sonra Mevlana hazretlerinin yetiştirmesi olan “Kimya” adında bir kızla evlenmek istedi, Hüdavendigar hazretleri onun bu isteğini memnuniyetle kabul etti. Ve evlendiler.

Hüdavendigar hazretlerinin ortanca oğlu Alaaddin Çelebi’nin gönlü Mevlana Şemseddin’e karşı bulandı. Alaaddin’in husumetleri, düşmanlıkları pusuda bekleyen halka ganimet etkisi yaptı. Yeniden tövbelerini bozan kıskanç ve kindar bu topluluğun kötü niyetleri tekrar gün yüzüne çıktı.

Sultan Veled, Şems-i Tebrizi’ye karşı tekrar başlayan düşmanlıkları beyan etti. Bunun üzerine Şems Veled’e dedi ki:

 “Bu sefer, öylesine bir gitmek istiyorum ki, hiç kimse benim nerde olduğumu bilmesin. Aramakta herkes acze düşecek, kimse benden bir nişan bile bulamayacak. Böylece birçok yollar geçecek de gene kimse izimin tozunu bile bulamayacak.”

Derken herkes rahat ersin diye Şems tekrar görünmez oldu. Şems birkaç gün görünmez olunca Mevlana hazretleri dertle feryada başladı. Her yerde aradılar ama ondan bir ize rastlayan olmadı, hiç kimse ondan bir haber alamadı.

Şems’in kayboluşundan sonra Hüdavendigar hazretleri, sabah medreseye girip de Şems’in olmadığını görünce hemen Sultan Veled’in evine gidip:

–       Bahaeddin! Ne uyumuşsun, kalk! Şeyhini ara! Zira yine can burnumun, onun güzel kokularından mahrum kaldığını görüyorum dedi.

Bir gece yedi kıskanç alçak kişi beraber olup pusuya yattılar. Fırsat bulur bulmaz da katlettiler. Şems’i öldüren hayırsızlar onu bir kuyuya atmışlar. Mevlana, ortanca oğlu Alaeddin Muhammed’in de katilleri arasında bulunduğu Şems’i Tebrizi’yi Şam’da aradı. Aylarca Şam’da kaldığı oldu. Onu her yerde aradı. Bir gece Sultan Veled rüyasında Şems’i gördü, Şems ona:

 –       Falan yerde uyumuşum, dedi.

 Sultan Veled müritlerini gece yarısı toplayarak Şems’in katledilip kuyuya atıldığı denen yere gidip onun mübarek vücudunu dışarı çıkardılar. Ve gömdüler.

Mevlana’nın Şems’e olan sevgisi o kadar büyüktü ki, kim Şems’i falan yerde gördüm dese, bu müjde için sarığını feracesini çıkarıp verirdi.

Mevlana her zaman Şems’ten alacağı bir haberle yaşadı. Onunla Allah aşkını en yükseklerde yaşayan Mevlana, kim bir müjde verse canını vermeye hazır dururdu. İşte bunu şu kıssadan çok net anlıyoruz:

Bir gün bir adam:

–       Mevlana Şems’i Şam’da gördüm! Diye haber verdi.

Mevlana buna tarifsiz sevindi. Başındaki sarığını, sırtındaki feracesini, ayağındaki ayakkabı ve çizmesini ona bağışladı.

 Mevlana’nın dostlarından biri:

–       Bu adamın verdiği haber yalandır. O Mevlana Şems’i hiç görmemiştir, dedi.

Mevlana:

 –       Evet, onun verdiği bu yalan haber için sarığımı ve feracemi verdim. Eğer doğru haber verseydi, elbise yerine canımı verirdim ve kendimi onun uğrunda feda ederdim, dedi.

KONYA’YA GERİ DÖNÜŞ

Mevlana aylarca süren Şam seyahatinden sonra Konya’ya döndü. Şems’in ardından eski hali olmayan Mevlana, Şems’ten ümit kesince, kendisine hâldaş ve gönüldaş olarak Konya civarında bulunan Kamile denilen köy halkından “Selahaddin Zerkub”u seçti. Yani kuyumcu-sarraf Selahaddin. Ve Mevlana’nın akrabalık vasfına da ereceği Selahaddin Zerkub ile olan münasebeti işte böyle başladı…

Mevlana coşkunluğunu onunla yatıştırdı. Selahaddin’in irşadı bir başka, ihsanı ve keremi de herkesten fazlaydı. Hüdavendigar hazretleri iç bakımından şey Selahaddin’e ilgi ve yakınlığı tamdı. Bu sebeple bu yakınlığın aynı zamanda dıştan da nesebinin kendisine bağlanmasını istedi. Sultan Veled ile Selahaddin Zerkub’un kızı Fatma Hatun’u evlendirdi ve nesebi Şeyh Selahaddin’in sülalesi ile birleşti. Tam on yıl Mevlana hazretleri onunla dostluk etti. Şey Selahaddin, Mevlana’ya hem bir halife hem de emin bir arkadaş oldu. Ve 657 hicri yılının muharrem ayında vefat etti.

ÇELEBİ HÜSAMETTİN İLE TANIŞMA

Selahaddin Zerkub’un ardından meşhur eseri Mesnevi’ye ilham kaynağı olacak olan ve “akıl mahiyetini açıklamaktan aciz kaldı” diyerek yücelteceği Çelebi Hüsamettin ile Mevlana’nın muhabbeti başlar… Hayatında ilmi adına en önemli yerlerde gördüğü onca alimden sonra yıldızlara benzeteceği bu Çelebi’den Mesnevi’nin I. Cildinin ön sözünde ondan şöyle bahseder:

 “Ahi-Türkoğlu diye tanınmış, faziletler sahibi hak ve dinin husamı (kılıcı) Hasan oğlu Muhammed’in oğlu Hasan’dır. O, vaktin Bayezidi’dir, zamanın Cüneydi. Sıddıkoğlu Sıddıkoğlu Sıddık’tır. Aslen Urumyalı’dır ve ‘Kürd olarak yattım Arab olarak kalktım’ diyen Kadri yüce Şeyh’in soyundandır.”

Hüsamettin Çelebi’nin ataları da Konya’ya göç eden bir kavimdi ve o Konya’da dünyaya geldi. Mevlana’nın şiirlerinde onun adına izafe edilen “Çelebi” kelimesi Hüsamettin’in unvanlarındandır. Şeyh Selahaddin dünya aleminden göçtükten sonra, Mevlana’nın inayetiyle hilafet ve velayet Hüsamettin Çelebi’ye geçti. Onda da Selahaddin’in halini gören Mevlana dokuz yıl boyunca onunla da durmaksızın sohbetler etti. Sultan Veled’in bahsettiğine göre. Birisi, Mevlana’ya: üç naipten hangisi daha iyiydi diye sordu.

 Mevlana:

Şems güneş gibiydi, Selahaddin ise ay. Padişah Hüsamettin yıldıza benzer. Çünkü o melek taifesine katılmıştır. Değil mi ki her biri seni Allah’a ulaştırıyor, hepsini bir bil. Hangisinin eteğine yapışırsan seni diriltir; artık ölmezsin!

Meşhur Mesnevi’nin de Hüsamettin Çelebi’nin ricası ile yazıldığı kaydedilir. Mesnevihan Siraceddin’den bu konu üzerine şunlar aktarılır:

“Bir gece Çelebi Hüsamettin Mevlana’ya gelerek:

Gazel divanları çoğaldı. Bunların sırlarının nurları, deniz ve karaların, doğu ve batının her tarafını kapladı. Eğer hakimin ilahi nümesi tarzında ve Mantkıku’t-Tayr’ın da veznin de bir kitap yazılırsa, bu bütün insanlar arasında hatıra olarak kalır, aşıkların ve dertlilerin can arkadaşı olur. Bu son derece büyük bir merhamet ve inayet olacaktır…”

 Bunun üzerine Mevlana, mübarek sarığının içinden bir cüz çıkarıp, Çelebi Hüsamettin’e uzattı. Bunda Mesnevi’nin başında bulunan 18 beyiz yer alıyordu.

 –       bu fikir sizin mübarek kalbinize gelmeden, böyle bir eserin yazılmasını Rahman ve Rahim olan Allah, gayb aleminden kalbime ilham etmişti. Bizim iç alemimiz senin ahengine uysun, harekete gelsin, bu manaların kelimelerini nazıma başlasın! Buyurdu…

AHİRETE GÖÇ

Ve Kuran ve sünnet yoluna adanmış bu beden de sonunda ebedi olarak kalacağı ahiret hayatına intikal etti. Her göçe benzemeyen bu gidiş Kuran-ı Kerim’de de bir çok ayet-i kerimede “Her nefis ölümü tadacaktır” Âl-i İmrân, 3/185, “Allah’ın izni olmaksızın hiçbir nefis için ölmek yoktur. O, süresi belirtilmiş bir yazıdır.” Âl-i İmrân, 3/145, “Her nefis ölümü tadıcıdır, sonra bize döndürüleceksiniz.” Ankebut, 29/57 şeklinde açıklanmıştır.

Alemleri yaratan yüce Allah doğumu yarattığı gibi ölümü de gerçek kılmıştır. Her canlı için kaçınılmaz bir gerçek olan ölüm, yüce Allah’ın kitabında da açıkca olarak belirtilir. Ve kullarına böyle emreden Rahman ve Rahim olan Allah’ın, onun kitabı ve peygamberinin sünneti yolunda yaşama gayreti içerisinde hayatını sürdüren Mevlana da bir gün hastalığın sarı ışığına yakalandı ve Hicri, 5 Cemaziyel-ahir 672/Miladi, 17 Aralık 1273 Pazar günü güneş batarken ahiret hayatına göç etti.

 KONYA VE MEVLANA

İşte burası Mevlana ile Konya olan, Mevlana ile Mevlana şehri olan ve türbesinin de buraya ait olduğu şehir Konya… Konya’da yüzyıllar öncesinden günümüze kadar Mevlana’ya ve Mevlevilik kültürüne dair pek çok bina inşa edildi.

Mevlana çağının müftüsü olan mutasavvıf bir şahsiyetti. Ve Müslümanlara ait mezarların üzerine türbe ve kubbe yapma konusuna hoş bakmaz: “Mezara türbe yapmak, üstüne kubbe kurmak mana sahiplerince makbul değildir” derdi. Mevlana böyle bir yaklaşımla türbe ve mezarlara karşı durup uygun görmezken, onun vefatından sonra mezarının üzerine kubbe yaptılar ve adına da bir türbe inşa ettiler.

Ve Konya’yla bütünleşen Mevlana türbesi günümüze kadar geldi. Mevlana Celaleddin rumi’nin de mezarının bulunduğu bu dergah Konya’nın kent merkezi içinde yer almaktadır. Dergahın dışı yeşil renkli çinilerle kaplı ünlü türbesi 1274’te Anadolu Selçukluları döneminde yapıldı. Mevlana hazretleri ile oğlu Sultan Veled’in gök mermerden sandukalarının bulunduğu türbeye üç yönden üzerleri küçük kubbelerle örtülü mekanlar eklendi. Burada 65 tane daha sanduka yer alır. Bu sandukalardan altı tanesinde Horasan erenleri diye anılan Mevlana ile birlikte Konya’ya gelen dervişlerin yattığına inanılır.

MEVLANA’NIN AİLESİ

Mevlana’nın hanımı ve çocuklarından kısaca bahsedeceğiz şimdi de…

Mevlana’nın iki eşinden dört çocuğu dünyaya geldi. Mevlana Celaleddin Hazretlerinin üç erkek bir de kız çoğu vardı. Bahaeddin Veled ve Alaeddin Muhammed Hoca Şerafettin Lala’yı Semerkandi’nin kızı Gevher Hatun’dan dünyaya gelirken Muzaffereddin Emir Alim Çelebi ve Melike Hatun ise Konyalı Kira Hatun’dan idi.

ESERLERİ TERCÜME EDİLİYOR

Mevlana kendini ve dolayısıyla eserlerini kaplayan aşkı, medreselerden ve gönül sahibi sufilerden elde ettiği yüksek seviyedeki bilgilerini, eserlerine aktardı. O İfadesindeki sadelik ve açıklıkla güç anlaşılacak konuları gündelik hayata indirgemeyi başaran nadir alimlerdendi. Şair, bilgin ve arif bir şahıs olan Mevlana’nın, bireyin ve toplumun olgulaşması için kaleme aldığı eserleri sahip olduğu hoşgörülü ve ikna edici üslubuyla 21. yy’a kadar geldi, hala insanlığın ortak dertlerine çözümler getirmeye devam etmektedir.

Hayatı boyunca çalışıp çabalayan, manevi eserler ortaya koyan Mevlana’nın dünyaca ünlü olan bu eseri, mesnevi tarzında yazıldı. İranlıların milli nazım ölçüsü olan mesnevi, aruz vezniyle yazılmaktadır. Farsça söylenip yazılan eserin tamamı altı cilttir. 13. yy’dan 21 yy’a kadar dünyanın birçok diline tercüme edildi, aslı tıpkıbasım yapılmış defalarca yayınlandı. Bu nadide eser, yazıldığı günden zamanımıza kadar çağın dil anlayışlarına göre insanlara sunuldu. Fars edebiyatında mesnevi tarzının mevlana’dan önce gelen isimleri arasında; Firdevsi, Sa’di ve Nizami vardır. Mesnevi, mevlana’nın Hüsamettin Çelebi’yle sohbet günlerinin en güzel yadigarı olarak anılır.

Mevlana’nın diğer eserleri arasında en coşkulu döneminde kaleme aldığı Farsça şiirlerinden oluşan Divan-ı Kebir, Divan-ı kebir’e ek olarak yine Farsça metinlerden oluşan Rubaiyyat’tır.

“içinde ne varsa içinde” anlamına gelen Fihi Mafih eseri, onun bazı zamanlarda kaleme aldığı, bazı şahsiyetlerle yaptığı sohbetlerin ve bu sohbetler sırasında sorulan sorularla cevaplarının not edilmesinden meydana geldi. Mevlana Hazretlerinin çeşitli zamanlarda verdiği yedi vaazının bulunduğu “Mecalis-i Seb-a” katipler tarafından not edilmesinden oluşmaktadır.

Ayet ve hadislerle, Mevlana’nın hikmet dolu beyitleriyle süslenen “Mektubat” onun çağdaşlarına yazdığı mektupların bir araya getirilmesinden meydana gelmiştir. Mevlana’nın yaşadığı dönem içindeki şahıslara yazmış olduğu bu mektuplar 150 adettir.  

Yasal Uyarı: Yazı, fotoğraf ve görüntüler Araştırmacı-Gazeteci ve Belgesel Yönetmeni İsmail Kahraman’a aittir.Tüm hakları Belgesel Yayıncılık’a ait olup, kopyalanması ve kullanılması yasaktır…    

Amerika Gezi Notları

Araştırmacı gazeteci ve Devr-i Alem Belgesel Program Yapımcısı 10-20 Kasım Kasım 2014 tarihlerinde Türk Amerikan Giresunlular Derneğinin davetlisi olarak Amerika’nın New York, Washington, New Jorse, eyaletleri, Nia Gara bölgesinde araştırma yaparak belgesel çektim. Amerika’da yaşayan Türklerle görüştüm, Büyükelçilik yetkilileri, sivil toplum örgütleri, Amerika’da yaşayan gazetecilerle, söyleşiler yaptım. Amerika’da  10 günlük araştırma ve gezilerimi sizlerle paylaşıyorum.
Neden Amerika’ya gittim?
Seyahat etmek, gezmek gerekiyor. Bugün toplum olarak, gezmeye önem vermiyor, gezdiğimiz yerlerle ilgili de fazla bir bilgi sahibi değiliz. Bugün Türkiye’de 76 milyon insan yaşamakta. Ancak cebinde pasaportu olan insan sayısı ise 12-13 milyon civarında. Bunların da çoğu, hac ve umre ibadeti için alınmakta. Aslında gezmek, fazla pahalı değil, ucuz geziler, ucuz turlar düzenlenmekte. Bu turlarla Dünya’nın birçok bölgesi rahatlıkla gezilebilir. 1992 yılından beri gazeteci ve belgeselci olarak, Dünya’nın birçok ülkesini gezme fırsatım oldu. Gezdiğim ülkelerle ilgili belgeseller çekip TV kanallarında yayınlatmakta, yaptığım araştırma yazılarını gazetelerde okuyucularımla paylaşmaktayım. 10-20 Kasım 2014 tarihleri arasında Amerika’ya giderek çeşitli eyaletlerde belgeseller çektim. Bu belgesellerle ilgili hazırladığım gezi notlarını sizlerle paylaşmak istiyorum.
AMERİKA’YA YOLCULUK
Amerika’dan vize alma işlemimiz uzun sürmüştü. Nihayet vize alma işlemimiz tamamlandı ve o gün geldi çattı. 10 Kasım 2014 günü saat 07.30 uçağı ile Amerika’ya doğru uçuşa geçtik. Önce Karadeniz semaları, Bulgaristan, Romanya, Macaristan, Avusturya, Almanya, Polonya, Norveç ve İsveç hava sahalarından geçerek Kuzey Buz Denizi’ne açıldık. Yolculuğumuz devam ederken biz  de uçakta  Amerika ile  ilgili notlarımızı gözden geçiriyoruz.
Amerika Birleşik Devletleri  elli tane eyalet ve bir tane federal bölgeden oluşan bir federal anayasal cumhuriyettir. Resmî kuruluş tarihi 4 Temmuz 1776´dır.
Kuzeyinde Kanada, güneyinde ise Meksika ile sınırı bulunur. Alaska eyaleti, kıtanın kuzeybatısında bulunarak doğusunda Kanada ve batısında Bering Boğazı´nın öbür tarafında bulunan Rusya´nın arasında bulunmaktadır. Hawaii eyaleti, Büyük Okyanus´un ortasında bulunan bir takımadadır. Ayrıca Karayipler ve Büyük Okyanus´ta bulunan birçok denizaşırı toprağı vardır. Doğuda Atlas Okyanusu´ndan, batıda Büyük Okyanus´a kadar 4.500 km genişliğindedir. Alaska ve Hawaii´yi de içine alan Amerika Birleşik Devletleri´nin 9 milyon kilometrekareden fazla yüzölçümü vardır.
Biz bu satırları okurken uçağımız hızla ilerliyor. İzlanda üzerinden buzlarla kaplı Grilland’a el sallayarak Atlantik Okyanusu’na açılıyoruz. Amerika Kıtası’na Kanada hava sahasından giriyoruz. Karlı dağlar, yaprakları dökülmeye yüz tutmuş ormanlar bize hoş geldin diyor. Kuzey Amerika hava sahasına girdiğimizde Amerika’da henüz yeni sabah olmuş. 11 saate yakın uçuştan sonra, Amerika’nın New York, Kennedy hava limanına iniyoruz. Pasaport işlemlerimizden sonra ‘’Merhaba Amerika’’ diyip, New York sokaklarına çıkıyoruz.
AMERİKA MÜSLÜMANLAR BİRLİĞİ MERKEZİNDEYİZ
Birçok eyaletin birleşmesiyle kurulan Amerika Birleşik Devletleri bana göre New York’tan ibaret. Uçağımız New York hava sahasına alçaldığında, gökdelenler, devasa binalar, ırmaklar, göller, koylar, sonbaharın bütün güzelliğini yaşayan New York’u şimdi karadan geziyorum. New York Kennedy hava limanı ile Amerika’da ki ilk ziyaret yerim Amerika Müslümanlar Birliği arası yaklaşık 45 dakika. Geniş yollar ve caddelerden geçerek Amerika Müslümanlar Birliği Merkezi’ne geliyorum. Bu merkezin kuruluşu başlı başına bir belgesel konusu. Burası, Amerika’ya giden Türkler tarafından 1980 yılında kurulan ilk cami. Türkler, namaz kılacak camii bulamayınca, 1980 yılında bir grup Türk tarafından Amerika Müslümanlar Birliği kurulur, bu bina satın alınarak, camii ve kültür merkezine dönüştürülür. İki katlı sevimli bir bina… Hem camii, hem kültür merkezi görevini görüyor. Bu bina 1980 yılında satın alındığında bir harabe görünümündedir. Bina 60 senelik ömrünün il kısmında kilise, sonra kiliseye bağlı dini okul, sonra sinema ve tiyatro olarak kullanılmış ve 4-5 yıl kadar da metruk haldeymiş. Amerika’daki bir avuç Müslüman Türk tarafından satın alınan bina yüzbinlerce dolar sarf edilerek onarılmış, tadilatlar yapılmış, güzelleştirilmiş ve bir İslam külliyesi haline getirilmiştir.
Fatih Camii’nin kuruluşu, Amerika Müslümanlar Birliği’nin hizmetleri, her türlü takdirin üzerinde. 34 yıldır başarılı hizmet veren bu kuruluşa teşekkür etmeyi bir borç biliyor, Fatih Camii ve Amerika Müslümanlar Birliği’nin kuruluşunu gerçekleştiren şahıslarla görüşüp, belgesel görüntüler çekiyoruz.
AMERİKA’YI MÜSLÜMANLAR MI KEŞFETTİ?
Kitaplar, Amerika’yı 1492’de Kristof Kolomb’un keşfettiğini yazar. Ancak tarihi kaynaklar, Amerika’nın çok öncelerden keşfedildiğini yazmakta. Amerika’yı ilk kez Asya Bölgesinden, hatta ataları Türkler olan Kızılderililerin binlerce yıl önce geldiğini yazmakta.  Bering Boğazı’nı aşarak gelen Türkler, Kızılderili adı ile Amerika’nın ilk yerlileridir. Müslümanların, 750’li yıllarda Endülüs’ten ve Fas’tan Amerika’ya geçtikleri yazılmakta. Son yıllarda  ABD’ni tarihinde Colombus’tan önce Müslümanların bulunduğuna dair yeni araştırmalar yapılmaktadır. Dünyaca ünlü Harvard Üniversitesi eski profesörlerinden, ABD Bilim Sanat Akademisi üyesi Barry Fell´in (1917-1994), 1980’de yayımladığı “Saga Amerika” (Efsane Amerika) isimli çalışmasındaki bilgiler gösteriyor ki, Müslümanlar, daha Hz. Ali ve Hz. Osman döneminde Amerika´ya ulaşmıştır.
ABD’nin batı yakasının kurak yerlerinde taşlar üzerine oyulmuş şemalar, grafikler, tablolar, temel ve ileri düzeydeki okulların sisteminden kalan kısımları gösteren bazı kitabelere ulaşmışlardır. Kuzey Afrikalıların el yazmalarına benzer kufi tarzında Arap alfabesiyle yazılmış kitabeler bulunmaktadır.  Arkeolojik kazılar, dilbilimcilerin bölgede dil ve yer isimleri üzerine yaptığı incelemeler, antikacıların 8. ve 9. yüzyıla ait buldukları paralar, ev eşyaları ve diğer eşyalar, Müslümanların 7. yüzyılın ortalarından itibaren Amerika kıtasına geldiğini, yerleşim birimleri, câmiler, okullar kurduğunu ve Kızılderililer üzerinde büyük etki bıraktığını gösteriyor.”
Amerika kıtasından 1000 yıllarında, ilmen ilk defa bahseden ise, Müslüman ilim adamı Birunî’dir. Müslüman âlim ve kâşişer Kolomb’dan asırlar önce yeni kıtanın varlığından haberdar olmuşlardı. Zâten Kolomb da, başta İbni Rüşd olmak üzere bir çok Müslüman denizci, coğrafyacı ve bilginin eserleri ve tecrübelerinden istifade etmişti. Bunu Kolomb, 1498’de Haiti’den yazdığı mektupta, “Avenruyz-İbni Rüşd” adlı yazarın, yeni dünyanın mevcudiyeti hakkında kendisini bilgilendirdiğini belirterek doğrulamıştı.
Kolomb evraklarında 21 Ekim 1492 tarihinde Gibara yakınlarından Küba’nın Kuzeydoğu sahil kıyısına gitmek üzere gemisinin ayrıldığını ve güzel bir dağın tepesinde bir mescit gördüğünü itiraf eder. Küba, Meksika, Texas ve Nevada’da üzerinde Kur’an’dan ayetler bulunan harabe halinde mescitlerin ve minarelerin bulunduğunu keşfetmişlerdir.
AMERİKA’NIN KURULUŞU
Yeni Dünya olarak bilinen Amerika tarihi ve kuruluşu gerçekten çok enteresan. Bunların her biri ayrı bir araştırma konusu.
Amerika Kıtası´nın 1492´de Avrupalılar tarafından keşfinden sonra İspanyollar, Portekizliler, Fransızlar ve İngilizler, buradaki yerli halkların aleyhine toprak sahibi oldular. Avrupalılar, Amerika´daki topraklarını genişlettikten sonra, İngiltere başta olmak üzere çeşitli ülkelerden göçmenler alıp buralara yerleştirerek koloniler kurdular.
18. yüzyıl ortalarında, bu kolonilerin sayısı 13´e yükseldi ve bu Onüç Koloni, Amerika Birleşik Devletleri´nin temelini oluşturdu. Koloniler zaman içinde İngiliz devletinden farklı bir kimlik geliştirmeye başladı.  Yönetimleri de İngilizlerden farklıydı. Kolonilerin her birinde (Pensilvanya dışında), iki yasama meclisi bulunuyordu. Kolonileri temsil eden alt meclisin üyeleri mal sahipleri tarafından seçiliyor, Krallığı temsil eden üst meclis üyeleri ise İngiliz Kralı tarafından tayin ediliyordu.
İngiltere, 1756-1763 yılları arasında yapılan Yedi Yıl Savaşları İngiliz maliyesi üzerinde ciddi bir yük oluşturmuştu. İngiltere malî yükünü gidermek amacıyla yeni vergiler koyması, Amerika´daki kolonilerin tepkisiyle karşılaştı. 18. yüzyıl ortalarından beri hazır oldukları bağımsızlık mücadelesini hayata geçirdiler.  İngiltere’ye karşı özgürlük mücadelesine girişen Amerika’ya, 1770’li yıllarda Osmanlı, gemilerle yardım göndermişti. Savaşın başlarında George Washington, Thomas Jefferson tarafından kaleme alınan ve özgürlük isteklerini dile getiren Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi´ni yayınladı (4 Temmuz 1776). Sonradan 4 Temmuz günü ABD bağımsızlık günü olarak kabul edilmiştir.
İngiltere’ye karşı özgürlük mücadelesine girişen Amerika’ya, 1770’li yıllarda Osmanlı, gemilerle yardım göndermişti.
Altı yıl süren savaş sonunda, George Washington komutasındaki koloni güçleri tarafından yenilgiye uğratılan İngiltere geri çekilmiştir.1789´da Anayasanın tamamlanıp onaylanmasıyla yeni bir ulus ve Amerikan üst kimliği doğdu.
1850’ler, Birleşik Amerika batıdaki topraklara yeni yeni açılmakta, bir taraftan Kızılderililer ile uğraşırken, bir taraftan da California’da yaşanan “altına hücum”u intizama sokmaya çalışmaktadır, topraklarını genişletmek için savaş veren Amerikalılar, Teksası kontrol altına almak için Meksika ile giriştiği savaşta, atların çöle dayanamaması sonucu bir türlü üstünlük sağlayamaz; bunun üstüne Amerikan ordusu savaşta çöle dayanıklı hayvan arayışına girer. Savaş Bakanı Jefferson Davis, Ortadoğu ve Afrika ülkelerinde kullanılan develerin bütün bu işler için en uygun hayvan olduğunu düşünür.
Dönemin Osmanlı Padişahı Abdülmecid’e başvurulur. Padişah’ın izni ve 2 hediye devesiyle, toplam 34 veya 60 kadar deve gemilere yüklenir. Amerikalılar için asıl zorluk bu noktadan sonra başlar. Develerle ilgili hiçbir bilgiye sahip olmayan Amerikalılar, İzmir Limanından 4 deveciyi de yanlarına alarak Amerika’ya dönerler. Bazı kaynaklarda develerle birlikte 100 askerin de  Amerika’ya yardım için gönderildiği belirtilmektedir.
Osmanlı askerleri, sahip oldukları bilgi, beceri ve tecrübeyle, Kuzeylilerin savaşı kazanmalarında ciddi bir misyon üstlenmişlerdi. Bunlardan kâfilede deve bakıcısı olan üç Türk (Hacı Ali, Yorgo ve İlyas Bey), Amerika’da kalmışlar ve ticarî hayattaki girişimleriyle büyük başarılara imza atmışlardır. Birisi, Amerika’da deve ile ilk posta teşkilatını kurmuş, diğeri Camel ‘Deve’ marka sigaranın temellerini atmış; paketlerin üzerine ‘Turkish’ ibâresini dâhi koymuştur.
Devecilerin Amerika’daki hayatları maceralarla dolu geçer. En renkli hayat ise Hacı Ali’ye aittir. California’daki birliklerde uzun seneler devecilik yapan Hacı Ali daha sonra ordudan ayrılır, evlenip iş hayatına atılır ve sahip olduğu birkaç deveyle taşımacılık yapmaya başlar, işleri iyi gitmiyordur, günün birinde develerini Arizona çölüne salar ve Quartzsite kasabasına yerleşir. Kasabalıların çok sevdiği Hacı Ali, onların söyleyişiyle Hi Jolly, çok sevdiği develerini bulmak için yıllar sonra çöle gider, günlerce kendisinden haber alınmaz, kasabalı Hacı Ali’yı çölde arar, uzun aramalardan bir deveye sarılmış halde bulurlar ancak Hacı Ali’de deve de ölmüşlerdir ve Hacı Ali için üzerinde bir deve rölyefinin bulunduğu, bölgenin en büyük mezarını inşa ederler. Arizona’da bir efsane olarak dilden dile dolaşan Hacı Ali için her yıl altı ocakta Quartzsite’da Hi Jolly festivali yapılmakta, Amerika’nın en ünlü devecisi için deve yarışları yapılmaktadır.
Deveci Babanın Oğlu, Türk Asıllı Meksika Cumhurbaşkanı
Diğer renkli hayatı ise İlyas Bey yaşar. İlyas Bey Meksikalı bir kızla evlenip Meksika’ya yerleşir ve bir oğlu olur. Oğlu Elias Plutarco Calles 1924-1928 yılları arasında Meksika devlet başkanı olur, 1928-1936 yılları arasında ülkeyi perde arkasından yönetir.
ABD´nin genişlemesi
ABD doğal kaynaklarının zenginliği, genç ve dinamik bir insan gücüne sahip olması nedeniyle 19. yüzyıl boyunca hızla sanayileşti. Ancak 1861-1865 yılları arasında çıkan Amerikan İç Savaşı ülkeyi parçalanma tehdidi altına soktu. Savaş kuzeydeki eyaletlerin başarısıyla sonuçlandı ve ABD tekrar hızlı bir gelişme dönemine girdi. 20. yüzyıl başlarında çıkan I. Dünya Savaşı´nın İtilaf Devletleri tarafından kazanılmasında önemli bir rol oynadı. II. Dünya Savaşı´nda da Almanya, İtalya ve Japonya´ya karşı büyük bir başarı kazanan ABD artık bir süper güç haline gelmişti.
AMERİKA’NIN KALBİ NEW YORK’TA ATIYOR
Bugün 11 Kasım 2014, Amerika’yı keşfetmeye çalışıyoruz. New York sokaklarında sadece Amerika’nın değil, Dünya’nın kalbinin attığı New York’u sizlere Devr-i Alem farklı ile tanıtmak istiyoruz.
New York Amerika Birleşik Devletlerinin en kalabalık şehri ve dünyanın en kalabalık metropoliten alanlarından New York metropoliten bölgesinin merkezidir. Şehir bir parçası olduğu New York Eyaleti ile karıştırılır. Şehir; ticaret, finans, medya, sanat, moda, araştırma, teknoloji, eğitim ve eğlence sektöründe önemli katkı yaptığından dolayı küresel kent olarak anılmaktadır. Önemli bir uluslararası diplomasi merkezi olan kent, Birleşmiş milletler genel merkezine de ev sahipliği yapmaktadır
Şehir, dünyanın en büyük doğal limanlarından birinin üstüne kurulmuştur
New York, bir göçmen kentidir. Kentte yaklaşık 170 ayrı dil konuşulmaktadır ve her üç kişiden biri ABD dışında bir ülke doğumludur. İngilizce çeşitli aksanlarla konuşulur. İngilizcenin yanı sıra İspanyolca da İngilizce kadar yoğun konuşulmaktadır.
Özgürlük heykeli, Empire State Binası, Central Park ve Times Meydanı, Modern Sanat Müzesi, Guggenheim Müzesi ve Modern Tarih Müzeleri şehrin ilgi çekici mekanlarıdır. Gökdelenleri, caddeleri, lokantaları, alışveriş merkezleri ve insanlarıyla, New York turistleri cezbetmektedir. 24 saat açık olan metrosu ve yoğun trafiğiyle Hiç Uyumayan Şehir adını almıştır.
New York kenti 1615 yılında Hollandalılar tarafından New Amsterdam adı altında kuruldu. 1664 yılında İngilizler tarafından fethedilen şehre York ve Albany İngiliz Dükü’ne ithafen New York adı verildi. 1778 yılında kent 2 yıl süreyle yeni kurulan Amerika Birleşik Devletleri´nin başkenti oldu. Başkent Washington´a taşındıktan sonra da kentin önemi büyümeye devam etti. Şehir 19. yüzyılda göç ve açılım hareketi ile dönüşüm geçirdi. 1904 yılında New York şehir metrosu açıldı. New York şehri 20. yüzyılın ilk yarısında dünyanın ticaret, sanayi ve iletişim merkezi haline geldi. New York şehri 1920’lerde Londra’yı geride bırakarak en kalabalık şehir konumuna geldi ve Metropolitan Bölgesi 1930’ların başında nüfusu 10 milyon rakamını aşarak insanlık tarihindeki ilk mega şehir oldu. New York’da ekonomik problemler, artan suç oranları ve ırklar arası gerginlik 1970’lerde zirveye ulaştı.
İKİZ KULELER’İN ALTINDAYIZ
New York’ta ilk durağımız, 11 Eylül’de vurulan İkiz Kuleler olarak bilinen binaların bulunduğu bölge. İki uçağın, o devasa İkiz Kuleleri 2001 yılı 11 Eylül’de nasıl vurduğunu, binaların nasıl kartondan kutuymuş gibi yanıp, yıkıldığını dün gibi hatırlıyorum. Bu binaların olduğu yerde belgesel çekiyoruz. İkiz Kulelerin olduğu yerlere bu olayda ölen 3.000’e yakın insanın isimleri yazılmış ve büyük havuzlar yapılmış. İkiz Kulelerin olduğu bölgede başka binalarda var. Ancak İkiz Kuleleri temsilen tek bir büyük bina yapılmış. Havuzlarda, çağlayarak akan sular, havuz duvarında olayda ölen insanların isimleri, insanı müthiş bir şekilde hüzünlendiriyor. Gece ve gündüz, bölgenin görüntülerini çekiyoruz. İkiz Kulelerin yerine yapılan binanın, değişik açılardan görüntülerini çekerken, o günleri hatırlıyorum.
Yerel saatle 08:46:30 da Amerikan Hava Yolları´na ait kaçırılan bir yolcu uçağı Dünya Ticaret Merkezi Kuzey Kulesi 94.-98. katları arasına kulenin kuzey tarafından çarptı. Bina çarpmadan 102 dakika sonra yıkıldı.
Yerel saatle 09:02:59 da ikinci bir uçak Dünya Ticaret Merkezi güney Kulesi 77.-85. katları arasına kulenin güney tarafından çarptı. Bina çarpmadan 56 dakika sonra yıkıldı.
Olaylarda 2,974 sivil ABD vatandaşı ölmüştür. 24 kişi ise halen kayıp olarak listelenmektedir.
ABD hükümetinin açıklamalarına göre olaylar şöyle gelişti: 11 Eylül 2001 Salı günü ABD’de dört yolcu uçağının ikisi New York´taki Dünya Ticaret Merkezi gökdelenlerine, bir diğeri Washington D.C.´de Pentagon’a çarptı. Sonuncu uçak ise yolcular ve uçağı kaçıranlar arasındaki mücadeleden sonra 150 mil uzakta, Pensilvanya kırsalında düştü.
Bu konuda pek çok teori öne sürülüyor. AB.D hükümetine göre bu saldırıyı  Usame B. Laden’in lideri El Kaide örgütü gerçekleştirdi. Kimi iddialara göre 11 Eylül olayları Amerikan hükümeti ve gizli servisleri tarafından Orta Doğu´ya ve Afganistan´a yönelik işgal faaliyetlerini meşrulaştırmak, ülke ve dünya kamuoyunun desteğini almak amacıyla düzenlenmiş senaryolardır. New York Times gazetesi tarafından yapılan bir ankete göre her 4 Amerikalıdan 3´ü hükümetin 11 Eylül olayları ile ilgili doğruları söylemediğinden şüphelendiğini belirtmiştir.
Video görüntüleri incelendiğinde, güneydeki kuleye çarpan uçağın camlarının görülmediği ve United Airlines logosunun olmadığı, bu uçağın ABD Ordusu´nda kullanılan Boeing 767 tipi yakıt ikmal uçağı olduğu öne sürülmüştür.
Saldırı, dünya medyası tarafından “medeniyetler çatışması” olarak yorumlandı. 11 Eylül saldırılarını gerekçe gösteren başkan George W. Bush, önce Afganistan, ardından da Irak´ı işgâl etti. ABD Başkanı George W. Bush Terörizmle Savaş Kampanyası başlattı ve bu kampanya ile NATO´nun 5. maddesini işletmeye başlattı. Bu Kampanyada ABD´ye başta Birleşik Krallık olmak üzere birçok ülke destek olmaktadır.
İKİZ KULELER ENKAZINDAKİ MÜZE
Amerika, çok enteresan bir ülke. Dünyayı ve insanları sömürmek üzere kurulan Amerika, tam anlamı ile kapitalist ve emperyalist. Her şey paraya endeksli. Sosyal Devlet anlayışından hiçbir eser yok. Hayat, oldukça pahalı. Her şeyden para kazanmayı ilke edinen Amerika, 11 Eylül felaketinden bile para kazanıyor. İkiz Kulelerin enkazı ve bodrum katlar müze haline getirilmiş. Kameramız elimizde, çok ciddi bir kontrolden geçerek müzeye giriyoruz. Müzede binaların, vurulmadan önceki görüntüleri, vuruluş anı, çöküntüler, enkazdan çıkan malzemeler, binanın enkazdaki önemli parçaları, temelde ki çelik halatlar, temel duvarları, her şey ziyaretçilerin bilgisine açılmış. Çok geniş bir alan, saatler süren gezi ile hem bilgi alıyor, hem de çekim yapıyoruz. Müzenin çok özel bir yerine geldiğimizde, çekim yapmamız yasaklanıyor. Basına yansımamış dehşet görüntüler, videolar ve İngilizce bilgiler, burada ziyaretçilerin bilgisine sunuluyor. Müzedeki çekimlerimizi tamamlarken aklımıza İkiz Kulelerin nasıl vurulduğu ve olayın arka planında nelerin olduğu bir kez daha düşünmeden edemiyoruz. Gerçekten İkiz Kulelerin neden vurulduğu, arkasındaki güçlerin neler olduğu, tıpkı Amerika Cumhurbaşkanlarından suikast sonucu olan Kennedy’nin neden öldürüldüğü bilinmediği gibi, sır olarak kalacak ve hiçbir zaman ortaya çıkmayacaktır. Bugün, bu tezler Amerika’da çok saygın kurum ve kuruluşlar tarafından da dillendiriliyor. Olayın görünürdeki faili El Kaide olsa da, arkasında Derin Amerika ve Amerika Derin Devleti olduğu söylenmekte. Temennimiz bir gün bu gerçekler ortaya çıkar. Müzeden çıkarken aklımıza bir çok soru takılıyor, İkiz Kulelerle ilgili sosyal medyada yazılıp çizilenler ve çekilen filmleri bir kez daha hatırlayıp izlemek, hafızamı tazelemek istiyorum.
ÖZGÜRLÜK ANITINA GİDİYORUZ
Amerika’nın sembolü, New York’taki Özgürlük Anıtıdır. Tabii özgürlükten herkesin anladığı farklı. Feribotlarla Özgürlük Anıtı’nın bulunduğu adaya gideceğiz. Sıkı bir güvenlik kontrolünden geçerek gemiye biniyoruz ve Özgürlük Anıtı’na doğru yola çıkıyoruz. New York’u denizden de seyrediyoruz. Houston Nehri ile Atlas Okyanusu nehri adeta iç içe geçmiş. Gökdelenlerin bulunduğu, Dünya ticaretinin kalbinin attığı Manhatton Adası, devasa gökdelenler, İkiz Kuleler’in yerine yapılmış bina, denizden muhteşem gözüküyor. Güneşli bir sonbahar günü, New York’u denizden seyretmek ve belgesel görüntülerini çekmek, insana tarifsiz bir keyif veriyor. Özgürlük Anıtı’nın bulunduğu ada, sahilden biraz iç kısımlarda. Adaya yaklaştıkça Özgürlük Anıtı müthiş gözüküyor. Özgürlüğü temsil eden anıtın, meşale ile özgürlüğü dünyaya yaydığı açıklansa da bana göre Amerika’nın dünyaya nasıl hükmettiğini simgeliyor.
Heykel, sağ elinde bir meşale, sol elinde ise bir hitabe tutar. Tabletin üstünde 4 Temmuz 1776 tarihi (Bağımsızlık Bildirgesi´nin tarihi) yazılıdır. Heykelin başındaki tacın 7 sivri ucu 7 kıtayı veya 7 denizi simgeler. Heykelin yüksekliği 46 m, kaidesi ile beraber 93 m´dir. Ziyaretçiler heykelin içinden meşaleye kadar 168 basamaklı bir merdivenden çıkabilirler. Heykelin meşale tutan sağ elinin yüksekliği 13 metredir. Meşalenin etrafındaki dehlizde 15 kişi bir arada dolaşabilir. Heykelin başının genişliği 2 metre, yüksekliği ise tacı ile birlikte 5 metredir.
Özgürlük Heykeli, 1984´ten beri UNESCO´nun Dünya Kültür Mirası Listesi´nde yer almaktadır. Heykelin daha küçük boyutlarda bir kopyası Paris´tedir ve Atlas Okyanusu´na doğru bakar. Dünyanın başka çeşitli yerlerinde de (Osaka, Priştine, Pekin, Nevada, Güney Dakota, Bordeaux, Poitiers gibi) küçük kopyaları bulunmaktadır. Binlerce insan tarafından ziyaret edilen anıt ve ada, her bakımdan görülmeye değer. Anıtla ilgili birçok hikaye anlatılıyor.
ÖZGÜRLÜK ANITINI OSMANLI MI YAPTI?
Özgürlük Anıtı ile ilgili birçok bilgi paylaşılıyor. Bunların içerisinde en önemlisi, anıtın Sultan Abdülaziz tarafından Mısır’daki Süveyş Kanalı girişine yaptırılmak üzere Fransa’ya sipariş edildiği, bizzat parasının Abdülaziz tarafından ödendiği, ancak dış işlerinde Osmanlı’ya bağlı olup, iç işlerinde bağımsız olan Mısır’ın bu heykeli Süveyş Kanalı girişine koymak istememeleri üzerine, anıtın Fransa’da bir depo da bekletildiğini, daha sonra bu anıtın Amerika’nın kuruluş yıldönümü nedeniyle Fransa tarafından Amerika’ya hediye edildiği yazılıp çizilmekte. Bu konuda yapılmış birçok araştırma da yer alıyor. Anıtı, bindiğimiz feribotun güvertesinden seyrederken aklıma bu tarihi bilgiler geliyor. Anıt, hem yakından hem uzaktan muhteşem gözüküyor. Sonbaharın güneş ışıkları anıta farklı bir renk verirken, anıttaki ziyaretimizi tamamlıyoruz.
GÖÇMENLER KAMPINDAYIZ
Amerika göçmenler ülkesi olarak biliniyor. 1795’lerde kuruluş yıllarında, 3.5 Milyon nüfusa sahip olan Amerika’nın bugünkü nüfusu 300 Milyonu geçmiş, Dünyanın tüm ülkelerinden göçmen kabul ediyor. Amerika’da hiç kimsenin din, dil ve milliyetine karışılmıyor. Amerika Devlet Sisteminden hiç kimsenin din ve milliyet hanesi sorulmuyor. Bu yüzden, Amerika’da ne kadar Müslüman, ne kadar Türk ve ne kadar hangi milletten ve dinden insan yaşadığı da kesin olarak bilinmiyor. Bugün, dünyanın birçok ülkesinden Amerika’ya göçmen kabul ediliyor. Amerika’da göçmen olmak için Green Card almak üzere binlerce kişi başvuruyor.
Amerika’ya daha önce göçmen olarak deniz yolu ile dünyanın dört bir tarafından getirilen insanlar, New York açıklarındaki bir adada toparlanıyor, burada gerekli sağlık kontrollerinden geçiriliyor. Özgürlük Adası’ndan yola çıkıp göçmenlerin ilk geldiği Göçmen Adası’na gidiyoruz. Adada Göçmenler Müzesi oluşturulmuş. Tarihi binalar aynen muhafaza edilmiş. Fotoğraşar ve videolarla göç hikayeleri anlatılıyor. Burada her şey bugün masumane anlatılsa da, hiçbir şey görüldüğü gibi değil. Daha önce göçmen olarak burada kabul edilen insanlar, sağlık kontrolünden geçirildikten sonra, sağlıklı olmayanlar Atlas Okyanusu’nun suyuna atılıp balıklara yem ediliyordu. Bu olaylara şahitlik yapan adadaki binaların ve ağaçların keşke dili olsa da konuşabilseler. Anlatsalar bize keşke burada neler olduğunu. Araştırma kurumları ve tarihçiler halen burada yaşananları araştırmaya devam ediyor.
AMERİKA’DA ALIŞVERİŞ MERKEZLERİ
Amerika, eyaletler yani devletler topluluğu. Bugün tarihler 12 Kasım 2014. Yeni  Dünya olarak bilinen Amerika’yı bizde keşfetmeye çalışıyoruz. Amerika’nın New York eyaleti, sadece New York şehrinden ibaret değil. Bir tarafı Atlas Okyanusu, bir tarafında Toronto şehri. Büyük bir eyalet. Bu eyaletin çevresinde başka eyaletler de var. Her eyaletin iç düzeni, vergilendirme anlayışı, eğitim sistemi ve yasaları çok farklı. Eyaletler, birbirleriyle ekonomik yarış içerisinde. Bugün, New York eyaletini keşfetmeye ve gezmeye çıkıyoruz. Yanımızda fuara katılmak için Amerika’ya gelen, İstanbul Ticaret Odası’ndan bir grup arkadaş var. Bu arkadaş grubu ile New York şehir merkezini gezmeye başlıyoruz. New York devasa gökdelenlerin yanı sıra, köprüleri ile de ünü bir şehir. Dünya’nın en uzun asma köprüleri burada bulunuyor. Manhatton Adası sadece köprülerle değil, suyun altından tünellerle de ulaşıma açık. Ancak köprülerde ve tünellerde fotoğraf çekmek kesinlikle yasak. Hangi araçtan fotoğraf ve film çekilmişse, o araç kontrol ediliyor, ve aracın bulunduğu eve gece baskın düzenleniyor. Dolayısı ile biz polisle sıkıntıya girmemek için, köprülerde çekim yapmıyoruz. İstanbul Ticaret Odası üyeleriyle New York dışında ki bir alışveriş merkezine gidiyoruz. Şehre 60 km mesafede bulunan bu alışveriş merkezi, şehirdeki diğer mağazalara göre çok ucuz. Giyimden elektroniğe, gıdadan hediyelik eşyaya birçok markalı ürünün satıldığı alışveriş merkezi, geniş bir alana ve orman içerisine kurulmuş. Amaç, bu bölgeyi hem ekonomik, hem de sosyal olarak geliştirme olarak belirlenmiş. Alışveriş merkezindeki markalı ürünler, diğer yerlere göre %50 daha ucuz.
WASHİNGTON A GİDİYORUZ
Amerika’ya gidip te dünyanın idare edildiği Washington’a gitmeden olur mu diyoruz, New York’tan Washington’a doğru yola çıkıyoruz. Güneşli bir sonbahar günü. New York – Washington arası 450 km. Altın sarısı yapraklara bürünmüş ormanlar arasından, ırmaklardan geçerek uzun bir yolculuktan sonra Washington’a geliyoruz. Buradaki ilk durağımız, Türkiye Cumhuriyeti Elçilik binasının da bulunduğu, elçilikler bölgesindeki  camii oluyor. Muhteşem mimarisi, Endülüs mimarisiyle yapılmış camii, göz ve gönül ziyafeti sunuyor. Camiinin hemen yanı başında Osmanlı ve Selçuklu mimarisiyle yapılan Türkiye Büyük Elçiliği yer almakta. Birçok devletin büyük elçisi bu çevrede yer alıyor. Washington, Amerika’daki bütün eyaletlerin bağlı olduğu bir merkez. Washington şehri hiçbir eyalete bağlı değil. Başkentin, bir eyaletin sınırları içinde yer almasının o eyalete çok büyük bir ayrıcalık sağlayacağı düşüncesiyle bu kent District of Columbia denilen özel statüde bir bölge olarak kabul edilmiştir. 9 Temmuz 1790´da Kongre Potomac Nehri yakınlarında ulusal başkent kurulma yasası olan Residence Yasasını geçirdi. Tam yeri ise yasada imzası bulunan Başkan George Washington tarafından belirlendi. Maryland ve Virginia eyaletleri tarafından feragat edilen arazide oluşturulmuştur. Kongre Washington´daki ilk toplantısını 17 Kasım 1800´de yaptı.
24–25 Ağustos 1814´te 1812 Savaşı sırasında Britanya kuvvetleri Washington´ın yakılması olarak bilinen bir baskınla başkenti işgal etti. Kongre Binası, Hazine, ve Beyaz Saray yakıldı ve saldırı sırasında tahrip edildi. Çoğu hükümet binaları hızlıca yenilendi; ancak, Kongre Binası bu sırada büyük ölçüde yapım aşamasındaydı ve 1868 yılına kadar şu andaki görünümüne kavuşamadı.
Kentin belediye başkanı vardır; ama valisi yoktur. Amerika’nın kurucularından George Washington’ın adını taşıyan Washington şehri devasa binalar, banka merkezleri ile ünlü.
Washington’da ilk durağımız, Beyaz Saray oluyor. Televizyonlar ve medya Amerika’dan söz ederken sürekli kubbeli beyaz renkli kongre binasını gösteriyor ve bir yanlış algı Beyaz Saray olarak sanıyorlar. Aslında Beyaz Saray, sade, geniş bahçeli bir yer. Kongre binasının bulunduğu alan çok geniş bir park içerisinde. Demir parmaklıklarla çeviri Beyaz Saray, oldukça sade. Çok az sayıda polis, güvenlik önlemi almış. Turistler ve öğrenciler, Beyaz Saray önünde hatıra fotoğrafı çektiriyorlar. Filistinli bir protestocu bayan, naylon çadırda eylem yapıyor. Beyaz Saray önünde belgesel çekimlerimizi tamamlayarak Amerika’nın kurucu kadrosunun anıtlarının yer aldığı bölgeye gidiyoruz. Amerika’nın kuruluş hikayesi başlı başına bir belgesel konusu. Kuruluşuyla ilgili birçok komplo teorisi de konuşulup tartışılıyor. Amerika’nın bugün Dünya’yı nasıl idare  ettiği, Dünya’nın nasıl jandarmalığını yaptığını sorgulamak ve anlamak için öncelikle Amerika’nın nasıl kurulduğunu bilmek gerekiyor. Bunun için bilgi ve belgeler, dokümanlar tespit ederek siz okuyucularımızla paylaşıyoruz.
KURULUŞ ANITINDA OSMANLI ARMASI
Amerika’nın sembollerinden birisi de Washington’daki kuruluş anıtıdır. Dikili Taş olarak da geçiyor. Amerika’nın kuruluşunun anısına dikilen bu Dikili Taş, bir anlamda Seyir Kulesi şeklinde de kullanılıyor. Ancak içerisi kapalı olduğu için içeri giremiyoruz, dıştan belgesel görüntülerimizi çekiyoruz.
Amerikan Kongre Binası ile Beyaz Saray arasında yer alan 170 metre yüksekliğindeki abidede dünyanın çeşitli ülkelerinden gönderilen levhalar iç duvarlara yerleştirildi. Dönemin Osmanlı sultanı Abdülmecid Han da, Amerika´dan gelen istek üzerine anıta bir mermer levha göndermişti. Levhada Ziver Paşa’ya ait olan şu beyit yazıyordu.
“Devâm-ı hulleti te´yid içün Abdülmecid Hân´ın /
Yazıldı nâm-ı pâki seng-i bâlâya Vaşington´da” yani
“Washington´da dikilen bu yüksek taşa, dostluğun devamını göstermek maksadıyla Abdülmecid Han´ın temiz ismi yazıldı”.
Ayrıca 193 ülkeden gönderilen hediye taş anıta yerleştirilmiştir. Kesme taşlardan yapılmış bu anıt, parkın ortasında bir anıttan çok füzeyi andırıyor. Washington’ın sembolü olan kongre binası, parkın karşısında. Ziyaretçilere açık olan kongre binasının ancak gece görüntülerini çekebiliyoruz. Washington’da ki belgesel çekimlerimizi tamamlayarak New York’a dönüyoruz.
AMERİKA’DA CUMA NAMAZI
Amerika, her bakımdan enteresan bir ülke. Yıllarca, İslam Coğrafyasının Rusya ve Çin’e karşı ‘’Yeşil Kuşak’’ projesi olarak kullanmıştı. Soğuk Savaş bitince de, daha önce kendisi tarafından kurulan sözde ‘’İslami Terör Örgütleri’’ ile dizayn etmeye çalışmış, bazı İslam ülkelerini karıştırıp hatta savaş çıkartıp işgal etmişti. Amerika’nın İslam ülkelerini ve Müslümanlığı nasıl kendi çıkarı doğrultusunda kullandığını iyice araştırmalı. Aslında bu konular da başlı başına bir belgesel konusu. Bugün birçok İslam ülkesinde yaşanan, savaşlar ve mezalimin müsebbibi de bence Amerika. Bugün Amerika’da resmi 5 Milyon, gayri-resmi de 10 Milyondan fazla Müslüman yaşıyor. Bunların 500.000’i Türk.
Türkiye Cumhuriyetinin resmi kuruluşları olan büyükelçilik ve başkonsolosluklarda kayıtlı T.C. vatandaşlarının sayısı
New York Başkonsolosluğuna 39,200 kişi, Washigton Büyükelçiliğine 14,109 kişi, Chicago başkonsolosluğuna 8,514 kişi, Los Angeles başkonsolosluğuna 14,634 kişi, Houston başkonsolosluğuna 6,080 kişi, Boston Başkonsolosluğuna ise 5,052 kişi olmak üzere( oy kullanma hakkında sahip) toplam; 87,569 kişi olduğu tesbit edilmiştir. Buna göre Amerika’da yaşayan Türk nüfusunun 150 bin civarında olduğu söylenebilir.
Tarihler 14 Kasım 2014. Cuma namazımızı kılacağız. Amerika’da birçok millete ait camii var. New York’un ilk camisi 1907 yılında Polonyalı Tatar Müslümanlar tarafından yapılmış. Camiindeki bilgi ve belgeler, Amerika’daki İslam Medeniyeti tarihinin de geçmişine işaret ediyor. Bugün Cuma, Müslümanlar Cuma namazı kılmak için çeşitli camilere koşuyor. Bizde Cuma namazımızı güzel bir camii de kılıyoruz. İmam, Türkçe ve İngilizce hutbe okuyarak, camii ye gelenleri aydınlatıyor. Çeşitli milletlerden Amerika’da yaşayanlarla birlikte saf tutup Amerika’da Cuma namazı kılıyoruz. İslam Medeniyeti Coğrafyası için huzur ve barış duaları ediyoruz…
AMERİKA’DA GİRESUNLULAR
Amerika’da bugün çok sayıda Türk yaşamakta. Türkiye geneline baktığımızda, Amerika’da en çok Giresun – Yağlıdere ilçesinden giden vatandaşlar. Çorum – Alaca, Eskişehir Bölgesi, Malatya, Konya ve Rize’den de insanlarımız bulunuyor. Amerika’da ki Türklerle ilgili araştırmamıza Giresunlular la başlıyoruz. Giresunluların Amerika’ya göçünün 50. Yılı. 50 yıl önce, Yağlıdere’de çocukluk yılları geçmiş bir Rum’un aracılığı ile 1964 yılında Giresun Yağlıdereliler Amerika’yı keşfetmişler, Amerika’ya ilk giden Yağlıdereliler, lokanta ve pizza dükkanlarında işe başlamışlar. Akaryakıt istasyonlarında işe başlamışlar. Bugün bunların bir çoğu kendi iş yerlerini kurmuşlar, modern restaurantlar açmışlar. Birçok iş adamı ile görüşüyoruz. Hacı İbrahim Kangal Bey, Amerika’ya gidiş macerasını bizlere anlatıyor. İlk kez 1986’da gittiğini, daha sonra 1989’da gurbete dayanamayarak geri döndüğünü, 1995’de kalıcı olarak geri döndüğünü ve çocuklarını da yanına aldığını söylüyor. Bugün, dört çocuğu, bir torunu ile. Amerika’da mutlu bir hayat sürüyor. Bu değerli gönül insanı Amerika’da söyleşi yapıyoruz ve ardından Amerika’da büyük restaurantlar kurmuş Abdullah Aydın, Selahaddin Aydın, Mustafa Kılıç, Orhan Kahyaoğlu, Hüseyin Gündoğdu gibi birçok Giresunlu iş adamı ile konuşup sohbet ediyoruz. Onlardan Amerika’ya geliş hikayelerini dinliyoruz. Çok önemli bilgiler veriyorlar. Amerika’da nasıl çalıştıklarını, hangi şartlarda başarılı olduklarını anlatırken sanki geçmişi yaşıyor gibiler. Yağlıderelilerin ve Giresunluların Amerika’ya göç hikayesi, Amerikalı akademisyenlerin bile ilgisini çekmişti. 1997 yılında Brown Üniversitesinden bir bayan akademisyen, Türkiye’ye gelmiş, Giresun bölgesinde araştırma yapmış, Yağlıdere köylerini gezerek Yağlıdere bölgesinden Amerika’ya göçü araştırmıştı. Gazeteci olarak o yıllarda bu bayan akademisyenle söyleşi yapmış ve konuyu ulusal basına taşımıştık. Ulusal basın haberimize ‘’Amerikalılar Giresun’da Göç Kültürünü Araştırıyor’’ şeklinde geniş bir yer vermişti. Amerikalılar bu araştırmaları 20 yıl önce yaparken Türk akademisyenler bu konuyla ilgili henüz yeni araştırmalar yapmaya başladılar.
TÜRK AKADEMİSYENDEN İLK ARAŞTIRMA
Amerika’daki Giresunlularla ilgili ilk araştırma 2000’li yılların başında Müzeyyen Güler adlı bir akademisyen tarafından yapılarak kitap haline getirilmiş. Amerika’daki gezim sırasında bu kitabı temin edip inceliyorum. Prof. Dr. Müzeyyen Güler tarafından yapılan araştırma ‘’Okyanus Ötesi’’ ABD’de Türk Göçmenler adı ile 2004 yılında kitaplaştırılmış. Bu kitabı incelediğimde, göçün ne kadar dramatik olaylara sahne olduğunu, Amerika’ya iş ve aş için giden insanlarımızın ne büyük sıkıntılardan geçtiğini daha iyi anlıyorum. Ayrıca belgesel çektiğim sırada Ordu Üniversitesi’nden Prof. Dok. Mustafa Bakırcı Bey’in akademik çalışma yapmak üzere Amerika’ya geldiğini öğreniyor ve kendisiyle telefonda görüşüyorum. Amerika Üniversitelerinde kürsüleri bulunan Prof. Dok. Şükrü Hanioğlu, Prof. Dok. Kemal Karpat ve Prof. Dok. Halil İnalcık gibi çok önemli akademisyenlerimizin ilmi çalışmalar yaptığını öğreniyorum. Keşke Amerika ile ilgili ilmi çalışma yapan akademisyenlerimiz ve büyük elçilik görevlileri hatıralarını kitaplaştırıp okuyucuları ile paylaşsalar. Amerika’da ki iş adamlarımız Amerika’ya nasıl geldiklerini kitaplaştırıp okuyucularıyla paylaşsalar keşke…
AMERİKA’DA 60.000 TÜRK ÖĞRENCİ VAR
Amerika’da bir kısmı Milli Eğitim Bakanlığı’nın bursu ile bazıları da kendi imkanlarıyla giden binlerce öğrencilerimiz var. Bu öğrencilerimiz Amerika’da hem çalışıp hem de eğitim görüyorlar. Ancak bu öğrencilerle ilgili Türkiye Devleti olarak önemli çalışmalar yapılması gerekiyor. Özellikle Washington Büyük Elçiliği, eğitim müşaviri ve ataşeliğimiz, öğrencilerimizin Amerika’da kaybolmamaları için çok özel çalışmalar yapmalı. Ancak üzülerek söylemek gerekir ise bu öğrencilerimizin birçoğu Amerika’da kalıyor, bazıları eğitimlerini bile tamamlayamıyorlar. Yabancı evlilikler ve kültür asimilasyonları ile yok olup gidiyorlar. Amerika’da kaldığım 11 günlük süre içerisinde, Amerika’da eğitim gören öğrencilerle görüştük. Bir söyledik, bin ah işittik… Hepsi Milli Eğitim Bakanlığına sitem ediyor. Kendileriyle ilgilenilmediğinden söz ediyorlar. Eğitim Müşavirliği ve ataşeliğinin daha çok çaba göstermesini istiyorlar. Bakanlık tarafından verilen bursların yetersiz kaldığından yakınıyorlar. En önemli sorunlarının da öğrenciler arasında birlik ve beraberliğin kurulamadığını söylüyorlar.
New York Başkonsolosluğumuzda Eğitim Ataşeliğini ziyaret ettim. Ancak o gün, Türkiye’den Milli Eğitim Bakanı Müsteşarının eğitimin sorunları ile ilgili görüşme yapmak üzere Amerika’da olduğunu ve toplantıları olduğunu öğrendiğim için görüşemedim.
AMERİKA’DA YAŞAYAN TÜRKLER OKUL İSTİYOR
Amerika’da bugün net olarak açıklanmasa da 300.000 ile 500.000 arasında Türk yaşıyor. Türklerin, özellikle genç kuşak olması, doğum oranlarını yükseltiyor. Artık Amerika’da 1. Ve 2. Kuşak Türk yaşıyor. Bu Türkler, kara kara düşünüyorlar çocuklarımızı nasıl okutacağız diye. Türkiye’nin acilen Amerika’da özel okul açmasını ve çocuklarının Türk-İslam kimliği ve kültürü ile yetişmesini isteyen aileler, cumhurbaşkanı ve başbakanı göreve çağırıyorlar. Gerçekten bugün Amerika’da Türk okullarına ihtiyaç var. Amerika’da 2. Ve 3. Kuşak, Türkçeyi ve Türk Kültürünü unutarak büyüyor. Baba ve anneler ise, Amerika’da ki ağır çalışma şartları yüzünden çocukları ile ilgilenemiyorlar. Bunun için Türkiye Devleti özel bir çaba sarf etmeli ve Amerika’da özel okullar açmalıdır.
KÜLTÜR BAKANLIĞI MÜŞAVİRLİĞİ NE YAPIYOR
Din, din ve tarih bilincinin ne kadar önemli olduğunu Amerika’da bir kez daha anladık. Amerika’da genç nüfusumuz hızla artarken, gençlerin kültürden uzak olarak yetişmesi büyük bir eksiklik. Konuyu Türkiye Cumhuriyeti’nin New York Başkonsolosluğu Kültür Ataşesi ile görüştük. Kültür Ataşesi ‘ne hangi kültür hizmetlerini yaptıklarını sorduk. Kültür Ataşesi Fatma Özsoy Hanım, Kültür Bakanının da henüz Amerika’ya geldiğini, Türk Sinemasının 100. Kuruluş yıldönümü dolayısıyla çeşitli etkinlikler yaptıklarını, Amerika’da Türk Mutfağını tanıttıklarını, Türkiye’de ki turizm değerlerini tanıttıklarını, bu yüzden 800.000 Amerikalı turistin Türkiye’ye ziyaret ettiğini söyledi. Ancak benim derdim başka idi. Ben Kültür Bakanlığı’na, Amerika’da ki genç nesle hangi kültür hizmetlerini verdiğini sordum. Doğrusunu söylemem gerekirse bu konuda tatmin edici cevaplar alamadım. Gerçekten üzücü. Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı’na çok önemli görevler düşüyor. Kültür Bakanlığı, sadece turizmi değil, kültürel hizmetleri de düşünmeli. Bugün on binlerce genç, kültürümüzü tanımadan, dili bilmeden büyüyorlar. Bu noktada yapılması gereken çok şey var.
TİCARET ATEŞESİNDEN ŞİKAYET
Gittiğim her ülkede, mutlaka büyük elçiliklerimizi ve başkonsolosluklarımızı ziyaret ederek ilgili ve yetkililerle görüşüyorum. Amerika – New York Başkonsolosluğumuzdaki Ticaret Ataşesinden iş adamı ve sanayicilerimiz şikayetçi. New York’ta ki fuar nedeniyle Amerika’ya gelen İstanbul Ticaret Odasına üye bir grup iş adamımız, ticaret müşavirliğiyle görüşmüşler, meclis üyelerinin bana verdiği bilgiye göre, keşke başkonsolosluğumuzu ziyaret etmeseydik. Kelimenin tam anlamıyla bizim moralimizi bozdu. Bizi bilgilendirip yatırım yapmaya teşvik edecek yerde buralara yatırım yapılmaz buralarla iş yapılmaz diye kestirip attı. Gerçekten üzücü bir durum.
İstanbul Ticaret Odası üyelerinin bu şikayetlerini Ticaret Ataşesi’ne iletmek istedik ancak her nedense bizimle görüşmek istemedi. Doğal olarak New York Ticaret Ataşesi’ne Gümrük ve Ticaret Bakanı Nurettin Canikli’ye şikayet ederek, İstanbul Ticaret odası üyelerinin şikayetini de aktaracağız. Gerçekten Ticaret Müşavirlerine büyük görev düşüyor. Başarılı hizmet veren Ticaret Müşavirlerine rağmen, başarısız ve görevinin hakkını yerine getirmeyenler de var.
NEW YORK BAŞKONSOLOSLUĞU NE İŞ YAPAR ?
Dünya’nın en merkezi yerinde görev yapan New York Başkonsolosluğumuzdan görüşmek için randevu almak istedik. Ancak açtığımız telefon sürekli telesekretere yönlendirildi. Bir türlü Konsolosluk Özel Kalemi’ne ulaşamadık. Bizde bizzat Konsolosluğa giderek randevu talebinde bulunduk. Ancak ne mümkün bize daha önce randevu isteyeceğimiz söylendi. Kendilerine telefonun otomatik telesekreterde olması yüzünden, randevu alamadığımızı söyledik. Kendisi ile görüşme yapabilseydik, New York’ta vatandaşlarla yaptığımız görüşmede Konsolosluk hakkında yapılan şikayetleri aktaracak, bilgi alacaktık. Amerika’da en çok Türk New York çevresinde yaşamaktadır. Ancak Baş Konsolos başta olmak üzere birçok görevliden vatandaş şikayetçi. Bir gökdelenin 28. Katında hizmet veren Konsolosluğa ulaşmak bile büyük bir sorun. Telefon etmek bile insanı çileden çıkartıyor. Dışişleri kökenli Ahmet Davutoğlu, ve Dışişleri bakanımız Ömer Çavuşoğlu’na vatandaşlarımızın New York Başkonsolosluğuyla ilgili şikayetlerini yazılı olarak bildireceğim. Başbakan ve Dışişleri Bakanından alacağım cevabı sizlerle paylaşmak istiyorum. Büyük Elçilik ve Konsolosluklar çok önemli. Buralarda görevli insanlarımız 7/24 saat esası ile çalışmalı, vatandaşlara sahip çıkmalı ve Türkiye Cumhuriyeti’ni en iyi şekilde temsil etmelidir. Dünya’nın birçok ülkesinde görevini hakkıyla yapan başarılı Büyük Elçi ve Konsoloslarımız görev yaparken, başarısız olanlar da kamuoyuna açıklanmalıdır.
NİAGARA ŞELALESİ
Tarihler 18 Kasım 2014. New York’tan Niagara Şelalesi’ne gitmek üzere yola çıkıyoruz. Niagara Şelaleleri Kuzey Amerika´nın doğusunda, ABD ile Kanada sınırı arasında, Niagara Nehri´nin üzerinde bulunur. 3 büyük şelaleden oluşur. Horseshoe (Atnalı Şelalesi) bunların en büyükleridir. American Falls ve Bridal Veils Fall diğer iki küçük şelalelerdir. Niagara Şelalesi´nden yarım dakikada 168.000 m³ su akar. Niagara şelalesi dünyada tek ters akan şelaledir. Şelalenin suyu taşlara çarparak geri gelir. Bu da dünyada eşi benzeri görülmemiş bir durumdur. Niagara Şelalesi’nin 1932 yılında tamamen donarak buz  haline geldiğini öğreniyoruz.
Niagara Şelalesi’ne Türk – Amerikan  Giresunlular Derneği Yönetim Kurulu Üyesi ve Başkanvekili Fahrettin Özdemir götürecek. Derneğin davetlisi olarak Amerika’da bulunan bir grup sanatçı ile sabah erkenden New Jersey’den yola çıkıyoruz. Güneşli bir sonbahar günü, Pensilvanya üzerinden Niagara Şelalesi’ne gideceğiz. Şehirler, dağlar aşarak, Rochester şehrine geliyoruz. Ancak yavaş yavaş kar yağışı bizi karşılıyor. Güneşli havanın yerini karlı bir hava aldı. Buffallo bölgesine geldiğimizde kar tamamen yolu kapattı. Sabahtan beri Niagara Şelalesi’ni görmek üzere 600 km yol geldik. Hedefimiz Niagara Şelalesi’ne gitmek ancak kar geçit vermiyor. Kar yağışı giderek şiddetleniyor, şelaleye gitmekten vazgeçerek geri dönüyoruz. İyi ki dönüş yapmışız çünkü bizden sonra kar fırtınası fazlalaşmış ve haberlerde bölgeye iki buçuk metreyi aşan kar yağdığını ve 13 kişinin öldüğünü öğreniyoruz.
Gece geç vakitlerde yeniden New York’a geliyoruz.
TÜRK-AMERİKAN GİRESUNLULAR DERNEĞİNİN DOSTLUK GECESİ
Amerika’da Türkler tarafından kurulan birçok dernek var. Bu derneklerden birisi de Türk-Amerikan Giresunlular Derneği. Dernek her yıl dostluk ve dayanışma yemeği düzenliyor. Yemeğe bizde katılıyoruz. Türkiye’den gelen Halk Müziği sanatçıları türküleriyle geceyi neşelendiriyor. Derneğin yemekli gecesi ‘’Ecevit’’ lakaplı Mustafa Kılıç Bey’in restaurant gemisinde gerçekleştiriliyor. Gerçekten güzel bir organizasyon. Giresunlular ailesi ve çocuklarıyla birlikte katılıyorlar. Dernek Başkanı Nurettin Oflu ve yönetim kurulu davetlilerle tek tek ilgilenip derneğin hizmetlerini ve misyonunu geceye katılan 500 hemşerisine anlatarak kültür geleneklerini muhafaza etmeye çalışıyorlar. Gece de bize de söz vererek konuşma yapmamıza imkan sağlanıyor. Yaptığım konuşma da, Amerika’da ki izlenimlerimi ve Giresunluların Amerika’ya göç tarihini anlatarak gecenin önemine işaret ediyorum. Gece Karadeniz Müziği ile geçerken, Mustafa Yıldızdoğan’ın ‘’Canımsın Türkiyem’’ tüm davetliler tarafından ellerinde Türk bayrağı ile söylenmesi büyük ilgi uyandırıyor.
AMERİKA’DA TÜRK GAZETECİLERLE GÖRÜŞÜYORUZ
Amerika’da birçok başarılı meslek erbabımız var. Türk gazeteciler de görev yapıyor. Amerika’da ki bazı Türk gazetecileriyle görüşüyoruz. Birleşmiş Milletlerde görev yapan TRT muhabiri Kahraman Halis Çelik, yazar ve yayıncı Ayşe Tunceroğlu ve birçok gazeteci ile görüşme yaptık. Ancak bir Basın Meslek Örgütünün olmaması büyük eksiklik. Amerika’da ki Türk gazeteciler, dergi, gazete yayını, internet televizyonculuğu, internet haber portalı gibi birçok yayın kuruluşları ile Türkiye ve Türklerin sesinin Amerika’da duyurmaya çalışıyorlar ancak bir cemiyet ve derneğin olmaması büyük bir eksiklik. Gazeteci ve televizyoncu arkadaşlarla görüşüyoruz. TRT New York muhabiri Kahraman Halis Çelik, Birleşmiş Milletler Gazeteci Cemiyetler Başkanvekilliği de yapıyor. Sayın Çelik bizlere, basınla ilgili genel bilgiler verdi. Birleşmiş Milletler hakkında da kendisiyle söyleşi yaptık. Öte yandan Türkiye Gazetesi yazarlarından Ayşe Tunceroğlu, eşi öğretim üyesi Mehmet Tunceroğlu ile kültürel çalışmalar yapıyor ve kitaplar yazıyorlar. Ayşe Hanım, Amerika’da 10’a yakın Amerikan Tarihi ve Kültürü ile ilgili kitaplar yazmış. Bizlere gurbet dediğin adlı bir kitabını imzalayarak hediye ediyor. Kendisi ise Kızılderililer, Amerika ‘da Türk İslam tarihi üzerine söyleşi, röportaj yapıyoruz.
AMERİKA’DA İSLAM MEDENİYETİ
Devr-i Alem programımızın formatı gereği gittiğimiz ülkelerde Türk – İslam tarihi ile ilgili araştırma yapıp belgesel çekiyoruz. Amerika’da da İslam Tarihinin geçmişi ile ilgili belgesel çekimlerimizi yaparken cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘’Amerika’yı Müslümanlar Keşfetti’’ açıklaması Türkiye kamuoyunda tartışılıyor. Bu tartışmanın yankısı Amerika’da da duyuluyordu. Bu konuda çok önemli çalışma yapan Dr. Celal Emanet Bey ile röportaj yapıyoruz. Kendisinin bu konuda çok geniş ve ayrıntılı bilgisi var. Amerika’yı ilk Müslümanların İspanya-Endülüs bölgesinden 1200 yıl önce geldiğini, bu konuda saygın bilim adamlarının araştırmalarının olduğunu söylüyor. Abdülhamit döneminde Müslüman olan Amerika’nın Filipinler büyük elçisini konu alan ‘’Amerika’da Bir Osmanlı’’ kitabını da yazan Sayın Emanet bizlere hediye ediyor ayrıca yaptığı araştırmanın bir bölümünü bizlerle paylaşıyor.
DİN İŞLERİ ATEŞESİ İLE SÖYLEŞİ
Dünya’nın birçok ülkesinde din işleri ataşemiz hizmet veriyor. Türkiye’nin New York başkonsolosluğunda görevli din ataşesi Hasan Molloğlu da başarılı Devlet adamlarımızdan birisi. Amerika’ya gitmeden önce Gebze’deki bir törende kendisiyle sohbet ettiğimiz Diyanet işleri başkanımız sayın Prof. Doktor Mehmet Görmez’e Amerika’ya gideceğimi söylediğim de ataşeleri de ziyaret etmemizi söylemişti. Bu çerçeve de ataşeliği ziyaret edip, din işlerinin bölgede yaptığı hizmetlerin bilgisini alıyoruz. Birçok camii açılmış, vatandaşlara hizmet ediliyor. Ayrıca başkent Washington’da Türk-İslam kültür ve akademi merkezi de kurulmuş. Bu merkezde hem eğitim kurumu, hem akademik çalışmalar, hem de birçok dini hizmetler verilecek. Bu merkez 2015’te açılacak. Din işleri ataşeliğimizin bölgede güzel hizmetler yaptığını görüyoruz.
KENNEDY HAVA LİMANINDAKİ CAMİİ
Artık Amerika’ya veda vakti geldi. Amerika’ya Kennedy Hava Limanı’ndan veda ediyoruz. Hava alanına, ABD´nin otuz beşinci başkanı John Fitzgerald Kennedy’nin ismi verilmiş.  Kennedy 1963’te hala aydınlatılamamış bir suikastle öldürülmüştü.
 22 Kasım 1963 cuma günü, yerel saat ile 12.30´da eşiyle birlikte açık bir araba içinde Dallas´ta bir konvoyun arasında ilerlerken ateş açıldı. Ensesinden ve başından iki kurşun alan Kennedy, hastahaneye götürülürken yolda öldü.  24 yaşındaki saldırgan, iki gün sonra bir gece kulübünün sahibi olan Jack Ruby tarafından Dallas polis müdürlüğünün önünde öldürüldü.   Bu güne kadar söz konusu Kennedy cinayeti aydınlatılamadı. Cinayetlerle uzaktan yakından ilgisi veya bilgisi olan tüm kişiler birer birer delil bırakılmadan ortadan kaldırıldı
Bu konuda ortaya atılan bir çok iddia vardır. Kimilerine  göre Kennedy´ye yapılan bu suikastin arkasında İsrail vardır.  Bunun nedeni ise Kennedy´nin İsrail´in nükleer programına karşı çıkmasıdır.
Kennedy Hava Limanı’nda bunları düşünürken bir yandan da namaz kılmak üzere bir mescit ediyoruz. Güzel bir mescit açılmış. Bizi aslen Bulgaristan Türklerinden olan camide görevli Ahmet Yücetürk karşılıyor. İçten ve samimi bir insan. Kilise ve Havra’nın hemen yanı başında böyle bir mescidin olması bizi gururlandırıyor. Müslümanlar rahatlıkla burada namazlarını kılıyorlar. Ahmet Yücetürk Bey’in babası Mehmet Yücetürk, Devr-i Alem programının izleyicilerinden. Ahmet Bey ile burada yapılan hizmetlerle ilgili bilgi alıyoruz. Ramazanda Müslümanlara iftar verdiklerini söylüyor Yücetürk. Hava limanından seyahat eden Müslümanların gelip namaz kılıp ibadet yaptıkları bir yere sahip olmaları insanı heyecanlandırıyor. Burada yatsı namazımızı kılarak THY uçağı ile gece yarısı saat 00.00’da yola çıkıyoruz. Amerika ile Türkiye arasında 7 saatlik bir zaman farkı var. Dönüş yolumuz biraz daha kısa olacak. Dünya’nın kendi ekseni etrafında dönmesinden de yararlanarak 8.5 saatlik bir uçak yolculuğu ile uçağımız önce Atlas Okyanusu’nu geçiyor, Fransa’dan Avrupa topraklarına gidip, Almanya, İsviçre, Avusturya, Sırbistan, Bulgaristan hava semalarını geçerek Türkiye’ye geliyoruz. 11 günlük Amerika turunda tarihe not düşüp zaman noterlik yapmanın mutluluğu içindeyiz.

Papa’nın hedefindeki Türkiye

 Papa, yine Türkiye’de.  Sekiz yıl aradan sonra Papa Franciscus yine Kasım ayı sonunda Türkiye’ye geldi ve Türkiye gelmesi olay oldu. Papalar tarafından 4 kez Türkiye ziyarete ediliyor ve aynı tarihte ziyaret edilmesinin bir numaralı sebebi, Fener patriğinin kuruluş yıl dönümü törenlerine katılmak ve papalıkla ve fener patriği arasındaki düşmanlığı sona erdirmek dolayısıyla dünya Hristiyanlığının birleşmesi noktasında ciddi adımlar atmak. Papalık her hangi bir yer değil. Papa sadece Hristiyanların Katolik mezhebine mensupların merkezi değil. Devlet içinde devlet deyiminin kullanıldığı, İtalya devletindeki Vatikan devletinin de başkanı. Vatikan öyle büyük bir nüfusa sahip devlette değil, birkaç bin nüfusu ve askeri olan dünyanın bir çok ülkesinde büyük elçiliği olan ve birleşmiş milletler tarafından kabul edilen bir devlet. Papa aynı zamanda Vatikan devletinin başkanı ama papalık sadece Katoliklerin de mezhep ve dini lideri değil, bir anlamda siyasi örgüt. Amaçları dünyada İslamiyet’i bitirmek ve dünyayı Hristiyan yapmak. Zaten bir önceki papanın yaptığı açıklamada 3. Binyılda bütün Asya coğrafyasını Hristiyan yapacaklarını açıklamıştı. Papanın Türkiye’ye gelişini çok iyi tahlil etmek gerekiyor. Papa’nın Türkiye’ye gelişi ile ilgili gündemde bu dönem fazla tartışma olmadı. Bir önceki dönem yani 2006 yılının Kasım ayı sonundaki Papanın ziyareti çok konuşulmuş ve tartışılmış Saadet Partisi miting bile düzenlemişti. Biz de belgesel yayıncılık ve Devr-iAlem olarak geniş araştırma yaparak makaleler hazırlamıştık ve araştırmalar yapmıştık. Bu makale ve araştırma yazısını www.gebzegazetesi.com  ve www.belgeselyayincilik.com’dan okuyabilirsiniz.

Gelelim Papa’nın şimdiki ziyaretine. Papa’nın ziyareti üzerinde durulacak bir konu. 2006 yılında dönemin başbakanı olan bugünün Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan,papa-francis-erdogan Papa ile görüşmemek  için adeta yurt dışı seyahatine çıkmış, hava limanında Papa ile kısa bir görüşme yapmışlardı. Ancak bugün Papa Türkiye’ye geldiğinde Cumhurbaşkanlığı sarayı olarak yapılan ilk binada ağırlanan Dünya lideri olarak karşılanması gerçekten manidar. Papa’nın asıl hedefi öncelikle Türkiye’yi parçalamak ve misyonerler aracılığıyla Türkiye’yi Hristiyanlaştırmaktır. Çünkü İslam coğrafyasında Türkleri çekip çıkardığınızda İslam Coğrafyası yok sayılacaktır. Papa dediğim gibi sadece bir dini lider değil, onun ötesinde Hristiyanlığın koruyucusu, Katolik, ortadoksprodestan ve diğer mezheplerle parçalanmış Hristiyanlığın birleştirmek misyonuna sahip. Papalık dünyanın en büyük ticari şirketi olarak da biliniyor. Trilyonlarca lira dolar bütçesi olan, bankaları ve şirketleri var dolayısıyla, büyük holdingi ve para babası. Bu paraları rahatlıkla kendi amaçları için kullanmakta. Dünya’yı Hristiyan Katolik Hristiyan yapmak için çalışmakta. Papa’nın İslam coğrafyasında da gizli kardinalleri olduğu bilinmekte. Bu kardinaller İslami kimliğe bile sahip olarak papalık ve vatikana hizmet yapmakta.  Şöyle geriye doğru baktığımızda Vatikan ve Papalık, İsrail’le İran’la çok içli dışlı durumdalar. İsrail, İran Papalığın adete gözdesi ve ittifak kurduğu yerler. Büyük Ortadoğu Projesi adı altında dinler arası diyaloglar gibi bir takım uydurmalarla Papalık adeta orta doğuyu kana buladı. Bugün Müslümanlar terörist olarak gösteriliyorsa, çok yerde aşağılanıyorsa bunun arka planında Papalığın olduğunu çok iyi bilmemiz gerekiyor. Tarih boyu Papalık ve Vatikan olaylarına baktığımızda çok acı gerçeklerle de karşı karşıya kalıyoruz.

Fatih Sultan Mehmet’i Papalar mı zehirledi?

Fatih Sultan Mehmet’in Gebze Hünkar Çayırında şehit edilmesinin altında papalık ve Vatikan olduğunu çok iyi bilmemiz gerekiyor. Zira fatih o dönem İtalya’ya sefer düzenlemiş ve Fatih’in orduları İtalya’nın Otlanto şehirlerini ele geçirmiş ve İtalya’yfatih-sultan-mehmeta teklifler yapıyordu. Fatih’in orduları Vatikan’a yaklaşmış, başkent Roma’yı ele geçirmek üzereydi. Bunu bir türlü içine sindiremeyen Vatikan ve Papalık çok büyük planlarla ve sinsi oyunlarla dönemin Venedik kralı ile iş birliği yaparak Fatih’i zehirletmişti. Yine Fatih’in zehirlenmesi planında o dönem İran’ın da olduğu çok iyi bilinmekte. Bugün bir çok sinsi planlarla ve oyunlarla İslam coğrafyası üzerinde büyük oyunlar oynanmakta. Dinler arası diyalog, kültürler arası işbirliği ve büyük orta doğu projelerinin temelinin Vatikan ve papalık olduğunu unutmayalım. Papa 2006 yılında 8 yıl önce gelmeden Orta Doğu projesi, dinler arası diyalog ve Medeniyetler ittifakı konuşuluyordu. Türkiye’ye de büyük roller biçilmişti, Türkiye bugün hiç gündemde olmayan medeniyetler ittifakı ve Büyük orta Projesinde eş başkanlığı bile verilmişti. Büyük Orta Doğu projesinin altında sözde Arap baharı oyunu oynanmış başta Kuzey Afrika’nın Tunus, Mısır, Suriye, Libya, Irak  adeta kan deryasına döndü. Buraların kan deryasına dönmesinin temel sebebinin altında Papalığın olduğunu unutmayalım. Papalığın asıl hedefinin Türkiye’yi parçalamak olduğu da bir gerçek. Türkiye’yi ve Asya’yı Hristiyan yapmak için çok sinsi ve gizli çalışmalar yapıyor. İsterseniz önce sizlerle Papa’nın Türkiye ziyareti ile ilgili haberleri paylaşalım. Ardından 2006 yılında, daha önceki Papa’nın yaptığı ziyareti Devr-i Alem belgesel yayıncılık makalesinden birlikte okuyalım. Papa’nın Türkiye’ye gelişi inşallah başka sıkıntılara neden olmaz. Barış süreci gibi bir takım gelişmelerin konuşulduğu dönemde Papa’nın gelmesi düşündürücü. 8 yıl sonra Türkiye’de ve İslam coğrafyasında neler olup bittiği ortada gelecek 8 yıl sonra Papa’nın bir dahaki gelişinde acı olaylar yaşamak Türk ve İslam Coğrafyasında sıkıntılar olmasını istemiyorsak geçtiğimiz sekiz yıldaki tarihten ders ve ibret almalıyız.

PAPA FRANCİSCUS İSTANBUL’DA NE YAPTI?

Sanki tarih tekrar ediyor. 8 yıl önce Papa Türkiye’de ne yaptıysa 8 yıl sonea  2014’ün Kasım sonunda Türkiye’ye gelen Papa da aynı şeyleri yaptı. Ankara’da önce Anıtkabiri ziyaret etti ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Davutoğlu ve Diyanet İşleri Başkanı Prof Doktor Mehmet Görmez’i ziyaret edip önemli açıklamalarda bulundu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yeni Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda ağırladığı ilk konuk olan Papa Françesko’nun ortak basın toplantısına, Erdoğan’ın diplomatik sitemi damga vurdu. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Ak Saray’daki basın toplantısında diplomatik bir üslupla Papa Françesko’ya “Sisi siteminde” bulundu. Papa, beş gün önce Mısır’ın darbeyle iktidara gelen lideri Abdülfettah Es-Sisi’yi ağırlamıştı. Sisi’nin en büyük görevi Papalık ve Vatikan tarafından Arap dünyası ve Afrika coğrafyasının sinsi şekilde Hristiyanlaştırma planı ve İsrail’in koruyucusu olma misyonu bugün herkesçe biliniyor ve çok iyi anlaşılıyordu.

 Ankara’dan sonra Papa İstanbul’a gelmişti. Papa’nın asıl amacı hiçbir zaman papa_patrikhanedeİstanbul olarak içine sindiremedikleri kendilerine göre Doğu Roma’nın başkenti olan İstanbul’a gelerek ziyaretleri önemliydi. Şimdi kısaca Papa’nın 2014 Kasım ayında İstanbul’daki gezisini sizlerle paylaşmak istiyorum. “Papa, Franciscus, ayine katılmak için Fener Rum Patrikhanesi’ne geldi. Geceyi geçirdiği Harbiye’deki Vatikan Temsilciliği’nden 09.20’de çıkan Papa Franciscus’un bulunduğu konvoy, Harbiye, Taksim, Şişhane ve Unkapanı güzergahını kullanarak Fener Rum Patrikhanesi’ni ziyaret etti. Ayinler düzenledi Fener Rum Patrikhanesi ile tarihle geçmişi unutarak can ciğer kuzu sarması oldular. Televizyonun canlı yayınında bu manzarayı izlerken aklıma Papalık ve Katoliklerin Ortadoks mezhebine mensup İstanbul’a Haçlı seferi düzenleyip İstanbul’u yakıp yıktıklarını büyük vahşet yaptıkları hiç dillendirilmedi ve tartışma konusu yapılmadı.

Papa Franciscus ve Patrik Bartholomeos birlikte Aya Yorgi Kilisesi’nde “Doksoloji ayini”ni izledi ve kilisede bulunanları kutsayarak, şükür ve barış duası etti Papa Franciscus ve Patrik Bartholomeos, ayinin ardından birbirlerini yanaklarından öperek, sarıldı. Ekümenlik yani bütün Ortadoks dünyasının başkanı ve lideri olarak kendini gören İstanbul’u Bizans başkenti olarak  kabul eden Bartholomeos,’un Papa’yı başından öperek kutsaması kültür tarihimiz açısından ibret almak açısından düşündürücüydü.

Öte yandan Papalar ve Hristiyan alemi Ayasofyanın cami olmasını papa-ayasofyadahiçbir zaman içine sindiremediler. Fatih’in vakıf fermanına fethin sembolü olan Ayasofya bir oldu bittiyle müzeye dönmesinin altında çok ciddi sebepler onlar ayrı konu. Katolik aleminin ruhani lideri Papa Franciscus’a, Ayasofya Müzesi’ni ziyaret etmesi dünya Hristiyanlığına mesaj niteliğinde. Papa’ya Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşarı Haluk Dursun ile Müze Müdürü Cengiz gezdirdi Ayasofya Müzesi’nin kubbesine hayran kalan Papa Franciscus, kubbenin havada uçuyor gibi durduğunu söyledi Günün anısına Papa Franciscus’a iki tarihi kitabın tıpkıbasımı hediye edildi.

Evet sonuç olarak biz gazeteci ve belgeselci olarak tarihe not düşüp zamana noterlik yapıyoruz amacımız kimsenin dinine , diline, kültürüne ve inancına saygısızlık yapmak değil. Ancak kendi kültür değerlerimizi geçmişten ve tarihten ders ve ibret alarak korumak. Papa’ nın bu ziyaretinden sonra hedefin Türkiye olduğunu hiçbir zaman unutmayalım. Türkiye üzerinde büyük oyunlar oynandığı birlik ve beraberliğin yok edilmesi için gizli planlar yapıldığını bu işin planlayıcısının da Papalık ve Vatikan siyasi örgütü olduğu bilinmeli. Tarihten ders ve ibret alınmadığı sürece tekrar edecektir. Tarihten ve ders ibret almak için sizleri Kasım 2006 yılında Papa’nın Türkiye ziyareti ile ilgili yazılarla baş başa bırakmak istiyorum.

———————————————————————————————————————————————-

  Papa Türkiye’ye  Neden Gelmesin ?  (Gebze Gazetesi :25 Kasım 2006)

 Katolik Hıristiyan  aleminin  manevi temsilcisi  Papa’nın Türkiye gelecek olması sadece Türkiye’de değil, İslam alemi ve Hıristiyan dünyasında  tartışma  konusu. Papalık ve  Fener patriğin temsil ettiği Hıristiyan alemi  tarih boyu  vahşet, soykırım, savaş ve  insanlık dışı olaylar yaptığı  tarihi belgelerle  ispat edilmesine rağmen  Papa’nın  İslam  Peygamberine karşı   söylediği çirkin sözler  Papa’nın gerçek niyetini ortaya koymakta.

 İslam tarihi, Selçuklu  ve Osmanlı medeniyeti  ciddi şekilde incelendiğinde    Haçlıların  sayısız seferlerinde  milyonlarca masun insanın  vahşice  öldürüldüğü  ortaya çıkmakta. Fazla geriye gitmeye gerek yok. Birinci ve  ikinci dünya savaşlarında  Avrupa topraklarında onlarca milyon insanın hunharca  katliam edildiği görülmekte.

    Bugün Süryaniler , Ermeniler  ve  Ortadokos  kıbrıslıl rumların   koruyuculuğuna soyunan katolik  Hıristiyan  alemi  mezhepleri farklı olan hıristiyanlara  karşı  soykırım ve vahşetten Osmanlının  kurtardığı  tarihi gerçekten  Papa’nın haberi var mı ? .

   Sadet Partisi İstanbul il başkanlığı tarafından  26 kasım 2006 tarihinrde  ( Pazar günü)  saat 12’de  İstanbul çağlayan’ da  düzenlediği  “Haçlı ittifakına Hayır… Sinsi ve  Cahil Papa’ya Hayır  demek için  Çağlayandayız ”  mitingi ile ilgili   Gebze ilçe başkanı  sayın  Recep Kaya’nın düzenlediği basın toplantısına katıldım. Sadet Partisinin Basın  bildirisinde çok önemli  tesbitler yapılmış.  Önemli gördüğüm  tesbitleri  bugün  sizlerle  paylaşmak istiyorum.

  ”  Papa’nın zihniyetine ve mensubu olduğu medeniyetin ülkemiz , bölgemiz ve inancımız üzerinde yüzyıllardır haçlı seferleri ile birlikte sosyal ve ekonomik olarak yürüttükleri sinsi planlar unutulmamalı…”

 ” Papa’nın Peygamber Efendimizle ilgili sözleri  bilinçli olarak son zamanlarda batıda artan  İslam karşıtlığını ve dinimize yapılan saldırıları dini bir fetva ile desteklemek amacı  ile söylenmiştir…”

  “Tarih’te Müslümanlardan daha merhametlisi bulunamaz. Buna Mekke’nin, Kudüs’ün ve İstanbul Fethi’nde bütün insanlık şahit olmuştur. Bizim medeniyetimiz sevgi ve şefkat medeniyetidir. Papa’nın temsil ettiği medeniyet ise vahşet, gözyaşı ve kan medeniyetidir. ”bunu görmek için orta doğuya bakmak yeterli olacaktır…..”

” Kendisini İslam’a hasım olarak gören anlayışla masaya oturup diyalog gerçekleştirilemeyeceğini artık insanlarımızın anlaması gerekiyor, medeniyetler ittifakının beyhude bir uğraştan ibaret olduğunu buradan yüksek sesle ifade ediyoruz ve bu uğurda harcanan emeğin artık aç ve açık bırakılan manevi tahribat’a maruz bırakılan vatandaşlarımızın geleceği için kullanılmalıdır…”

    Saadet partisi Gebze ilçe başkanı  haklı olarak  Papa’nın  Neden Türkiye geldiğinide sorarak şu  tesbitleri  yapıyordu .

” Ülkemizi idare edenleri anlamakta göçlük çekiyoruz ve    Papa’nın en üst düzeyde karşılanmasını içimize sindiremiyoruz. “Mensubu olduğumuz dinin peygamberine dil uzata bu kişi hangi cesaretle ülkemize gelebiliyor. Değerlerimize küfredip özür dilememesine rağmen Papa’ya kucak açanları anlamakta güçlük çekiyoruz.”…

   Saadet Partisi 26 Kasım Pazar günü saat 12.00 ’da İstanbul Çağlayan Meydanın’da düzenleyeceği  Papa’ya Hayır  mitingine  Gebze’den yüzlerce  otobüs ve binlerce kişi ile katılacaklarını  açıkladılar.

    İlçe başkanında ifade etiği  gibi bu miting sadece  bir partinin  değil, tüm milletimizin olmalı. Yarın  Türk bayraklarını  alarak  bizler de bu mitinge   hep birlikte  katılarak

– Haçlı ittifaklarına hayır demeliyiz..

– Rahmet Peygamberine yapılan adi saldırıyı kınamalıyız

– Ayasofya’nın yeniden kiliseye döndürülme planlarını bozmalıyız

–  Hortlatılmak istenen Bizans hayallerine dur demeliyiz

– Patrikhanenin “Ekümenlik” hayallerini yıkmalıyız.

 –  Türk milleti olarak  ” Cahil ve Sinsi Papa’ya ”   misyonerler  tarafından  Hıristiyan yapılmak istenen 10 milyona yakın insanımıza sahip  çıkmak için  hayır demeliyiz.

    En önemlisi  Türkiye’ yenin  birliğini parçalayacak sevri yeniden hortlatmak isteyen Papa Türkiye ye  gelmemeli.

——————————————————————————————————————————————–

Papa’nın gelişi yeni bir haçlı seferi mi ?   (Gebze Gazetesi:26  Kasım 2006)

      Bugünkü yazıma şu sorularla  başlamak istiyorum.  Papa neden  Peygamberimize hakaret etti ?  Papa  Kıbrıs Rum yönetimi ile Kuzeyırak  kürt liderini neden kabul etti ?  AB ile ilgili  Türkiye aleyhine  neden açıkça tavır koydu? Her şeye rağmen  Papa   neden Türkiye’ye  geldi ? Papalığın  siysi ve ekonomik gücü  nedir ?

      Demokrasi  getirme vaddi ile  Irak’a giren haçlı orduları  Sünni ve fiii  müslümanları bir birine kırdırırken,  Papalıkla  Fener patriği arasında  gizili  iş birilğimi  yapılıyor ?  En önemlisi  Papa’nın Türkiye ziyareti   yeni bir haçlı seferi’nin başlangıcımı ?  Bugün tarihe tanıklık ederek  zamana not düşüyoruz. Gelecekte  Papa’nın  Türkiye ziyareti ile ilgili çok şeyler  yazılacak.

      Yukarda ki soruları cevap vermek için tarihi geçmişi  araştırıp  incelemek  gerekiyor. Hemen belirtelim  Cumhurbaşkanı  Sezer   Papayı resmi olarak  davet etmese de Papa yine İstanbul’a  gelip Fener patrikhanesindeki ainlere  katılacaktı. Papa’nın Türkiye ziyareti yakın bir gelecekte önemli gelişmelere neden olacak.

* BAŞBAKAN  ERDOGAN  PAPA İLE  NEDEN GÖRÜŞTÜ ?

  Bu satırları Papa’nın Türkiye gezisinin  Ankara ayağını tv ve ajansların  canlı yayınlarını   takip etikten sonra kaleme aldım. Papa’nın gücü  daha ilk gün kendini gösterdi,  inatçı, sert ve  dediğim dedik   tavrı ile  tanıdığımız  Başbakan Erdoğan’ı bile  yumuşattı ve   daha önce   Papa ile görüşmemek için  Nato zirvesine gidecek Erdoğan; Papayı   Esenboğa  Havalimanında  uçağın  merdivenlerinden  karşılayıp  baş başa  görüşmesi  çok ilginçti. Başbakan Erdoğan’ı  Papa ile görüşmeye  kimler ikna etti?

     Papa ayağının tozu ile   Anıtkabire gidip  Atatürk’ün  mozolesine  çelenk koyup dua etti ve  papa-sezerAnı defterine  yazılar yazdı. Papa  Çankaya köşküne  gidip   Cumhurbaşkanı  ile görüştü. .Papa’nın Hıristiyan  kıyafeti ve başında  beyaz  kepi ile   kamusal  alan  olan Cumhurbaşkanlığı  köşkünde ilginç görüntü sergiledi. Papa’nın Ankara da ki son durağı  Peygamberine  hakaret  ettiği İslam dini’ nin temsil  edildiği  Diyanet işleri  başkanlığı oldu.

     Tarihi geçmişe baktığımız da, Katolik Hristiyan  alemi Selçuklulardan beri  en büyük düşmanı   Türk milleti olmuştur.  Haçlı seferi Türk milletine karşı yapılmıştır. Haçlılar   800 yıllık  İspanyadaki Endülüs medeniyetini  yıkmasına  rağmen  8 ayrı haçlı  seferine   rağmen Türk milletine  hiç bir şey yapamamıştır. Bütün  yıkımlar ve savaşlara  rağmen Türk milleti  din. dil ve kültürüne  sahip olarak dim dik ayaktadır.

  *  HAÇLI SEFERLERİ’NİN NEDENİ  VE ANADOLU  SELÇUKLU  DEVLETİ

    Doğu Roma imparatorluğundaki  Hıristiyanlığının temsilcisi Bizans İmparatorluğu (395-1453 ), 1071 yılında Selçuklu Devleti (1038-1194) ile yaptığı Malazgirt Savaşında yenilince, Türklere Anadolu kapıları açıldı. Selçuklu akıncıları, birkaç sene içinde Ege, Akdeniz ve Marmara kıyılarına ulaştılar ve Bizans’ın başkenti olan İstanbul’u zorlamaya başladılar.

   1075’te Türkiye Selçukluları Devletini kurup, İznik’i başkent yapmaları, Avrupa’nın en büyük Hıristiyan devleti olan Bizansı sallamaya başladı. Bu durum Avrupalıları telaşa düşürdü. çünkü Bizans’ın düşmesi Türklerin Avrupa’ya hakim olmasına yol açacaktı. Bunun önüne geçilip, Türklerin durdurulması gerekiyordu. Hatta Anadolu dahil bütün Ortadoğu’dan atılmalıydılar.

      Haçlı seferleri’ nin en önemli  sebebi ekonomikti. Avrupa, 11. asırda müthiş bir fakirlik içindeydi. Kral1arın sarayları bile taş yığınlarından ibaretti. Altın, gümüş ve değerli madenlerin bir çoğu Türklerin ve doğu kavimlerinin elindeydi. Avrupa, en ibtidai maddeler için bile doğuya muhtaçtı. Ziraat çok ilkel usullerle yapılıyordu. Sulama sistemi yoktu. Fransa, Alman

ya, Venedik gibi büyük sayılan Avrupa devletlerinin senelik geliri, en mütevazi Türk beylerinin gelirlerinden azdı. Halk, önüne gelenin yağma ve talanından bıkmış, bir asilzade veya eşkiya tarafından öldürüleceği günü bekliyordu.

* HAÇLI SEFERLERİ VE KUDÜS

    Bu sırada Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah vefat etmiş, iç karışıklıklar baş göstermişti. şiî Fâtımî Devleti, Selçukluların amansız düşmanı olup, Hıristiyanların müttefikiydi. Bütün bunlar, Papa İkinci Urbanus’u Hıristiyanları birleştirerek Müslümanların üzerine saldırtmaya teşvik ediyordu. Böylece, bu papaz, Kudüs şehrini, Türklerin elinden almak için faaliyete başladı.

   Sadece Pierre L’Ermite isminde yoksul bir Fransız keşişi, etrafına 50.000 Fransız toplamıştı. Bunlar, Almanya’ya gelince, kendilerine 50.000 Alman serserisi daha katıldı. Macaristan’da ve Balkanlarda daha da çoğalan bu çapulcu ordusu, 1096-1270 seneleri arasında tertiplenen sekiz Haçlı seferinin ilk ordusu oldu.

   Birinci Haçlı Seferi (1096-1099): Papaz Pierre L’Ermite ve şövalye Yoksul Gautier öncülüğünde İstanbul’a gelen bu topluluk, Bizans İmparatoru tarafından hemen Anadolu’ya geçirildi. bunlar doğunun zenginliklerine kapılıp yağma ve tahribatlar yaparak yerli ahaliye zulmettiler. Anadolu Selçuklu sultanı birinci kılıç Arslan İznik önlerinde bu ilk haçlı kuvvetlerini durdurarak kılıçtan geçirdi.

   Bunların arkasından aşağı Lorraine dükü Gedefroi Bouillon’un komutasındaki haçlı ordusu yola çıktı bu orduda bir çok ünlü şövalye, soylu kont ve dukalar vardı. Avrupa’nın bütün imkanları kullanılarak hazırlanmış olan bu ordu, 600.000 kişiden müteşekkildi. Almanya’nın Rhein kıyılarında 10.000 Yahûdiyi kılıçtan geçiren bu Haçlı ordusu, İstanbul’a doğru gelirken, ülkesinde de yağma ve katliam yapılmasından endişe eden Bizans İmparatoru Aleksios Komnenos, onlarla anlaştı.

    Haçlılar, erzak ihtiyaçlarının temini karşılığında, Anadolu’da aldıkları yerleri Bizans’a vereceklerdi. Antlaşma sonrası Anadolu’ya geçen Haçlılar, 1097 senesi Mayıs ayında Türkiye Selçuklularının başşehri İznik’i kuşattılar. Kanlı çarpışmalar iki taraftan da ağır kayıplara sebeb oldu.

* HAÇLILAR SELÇUKLU BAŞKENTİ  İZNİK’İ İŞGAL  EDİYOR

     Altı yüz bin kişilik Haçlı ordusu karşısında verdiği kayıplara dayanamayan Birinci Kılıç Arslan, çarpışarak geri çekildi. İznik, Bizans’ın eline geçti. Eskişehir istikametinden Anadolu’ya giren Haçlı ordusuna karşı Sultan Birinci Kılıç Arslan (1092-1107) yıpratma savaşlarına başladı. Anadolu’da Haçlıları en stratejik bölgelerde yakalayıp, ani baskınlarla imha hareketlerine girişti, pek çoğunu kırdı.

 Haçlıların yanında, Bizans İmparatoru da, durumdan faydalanarak Türkiye Selçuklularının batı bölgelerindeki topraklarını işgal etti. Ermeniler ise, Türklerin Haçlılarla uğraşmalarını fırsat bilip, Toroslara bir müddet hakim oldular. Altı yüz bin kişilik kuvvetle Anadolu’ya geçen Haçlılar, Türklerin imha hareketi sonucu Antakya Kalesi önlerine geldiklerinde 100.000’e inmişti.

    1097 yılı Ekim ayında Antakya’yı kuşatan Haçlılar, kale içindeki Hıristiyan ahaliden birinin ihaneti sonucu dokuz ay sonra, Haziran 1098’de şehre girebildiler. Musul Atabeği Kürboğa Beyin kumandasındaki Müslüman-Türk ordusu, Antakya’yı Haçlılardan geri almak için teşebbüse geçti. Fakat şehir alınmak üzereyken aralarında çıkan fitne başarısızlığa yol açtı. Haçlılar yaptıkları huruç hareketiyle bu Müslüman ordusunu dağıttılar.

            * BİRİNCİ HAÇLI SEFERİ  İLE  KUDÜS  İŞGAL  EDİLİYOR

   Antakya’yı alan Haçlılar, kırk bine düşen kuvvetleriyle Kudüs’e hareket ettiler. şiî-Fatımîlerin elinde olan şehir, kısa sürede haçlıların eline geçti. Müslüman, Mûsevi ve Hıristiyanların yaşadığı ve her üç din mensuplarınca da mübarek olan Kudüs, Haçlıların eline geçince, büyük bir katliama uğradı. Yetmiş bin Müslüman ve Yahûdiyi, mabetlere sığınan kadınlar ve çocuklar dahil, acımasızca kılıçtan geçirdiler. fiehrin sokakları kan ve cesetlerden geçilmez oldu.

     Birinci Haçlı Seferi neticesinde Kudüs’te Katolik Latin Krallığı; Antakya ve Urfa’da birer Haçlı devleti kuruldu. Hıristiyanlar Ortadoğu’yu bu vesile ile tanıyıp, Doğu Akdeniz kıyılarına yerleştiler. Müslümanlarca Mekke ve Medine’den sonra en mübarek şehir olan Kudüs’ün, şiîFatımîlerce Haçlılara teslimi büyük üzüntüye yol açtı. Müslümanlar, Haçlıları Ortadoğu’dan atmak için hemen teşebbüse geçtiler. 1144 senesinde Musul Atabeği İmâdeddîn Zengî, Urfa’yı geri aldı. Bu durum İkinci Haçlı Seferine sebep oldu.

      Papa’nın  bugün  İzmir’de  Efes yani  Selçuk ilçesindeki   Meryem ana  kilisesinde  yapacağı geziyi takip ettikten  sonra   Papalık ve  haçlı  seferleri ile ilgili araştırma yapmaya ve  yorumlar yazmaya   devam edeceğim.

     Evet   Papa’nın Türkiye’ye  gelişi yeni bir haçlı seferidir.

———————————————————————————————————————————-

            Papa’nın İstanbul Çıkarmasından Notlar ve  Tarihi Haçı Seferleri  (Gebze Gazetesi:1 Aralık 2006)

       Papa’nın  Türkiye  gezisinin en önemli ayağı  İstanbul çıkarmasına devam ediyor. papa-benediktus-ali-bardakoglu Bugün  Papa’nın İstanbul gezisinden notları sizlerle  paylaşmak istiyorum.  Papa   Peygamberimize hakaret edip,  Kıbrıs Rum yönetimi ile Kuzey ırak  kürt liderleri ile görüştükten sonra  ülkemize gelmesi önemli  bir olay.  Dünya  katolik lobisi ve  Kiliseler Birliği’nin Türkiye’deki   misyonerlik çalışmaları  üzücü ve düşündürücü.

     Papa her ne kadar  Başbakanla yaptığı görüşmede  Avrupa  Birliği ile ilgili  destek sözü verse de   daha önce  AB ile ilgili  Türkiye aleyhine açık  açık  karşı çıkmıştı. ABD komisyonu Papa’nın  Türkiye’de olduğu  günlerde AB görüşmelerindeki 8 maddeyi askıya  aldığını açıklaması Papa’ya  AB  kıyağı  olarak  yorumlanmakta.  Papa’nın Türkiye’ye  gelişi  Bin yıldır  araları açık olan Ortadoksların temsilcisi  Fener patriği ile  işbirliği  yapması.

    Papalıkla  Fener patriği arasında  gizili  işbirliği  yapılarak,  Papalık ve Fener patriğinin Türk ve  İslam  alemi  üzerine  yeni bir haçlı seferinin başlatılmasıdır.  Evet  biz  4 gündür  burada  yazılar  yazarak  Bugün tarihe tanıklık ediyoruz. Yazılarımız ve  belgesel arşivlerimizle   gelecekte  Papa’nın  Türkiye ziyareti ile ilgili  yazılar yazacaklara ve araştırma  yapacaklara kayraklık   teşkil etmek istiyoruz. .

       Türkiye  Cumhurbaşkanı sayın  Sezer Papayı resmi olarak  davet etmese de Papa yine İstanbul’a  gelip Fener patrikhanesindeki ayinlere katılacak mıydı? Papa’nın Türkiye ziyaretinin İstanbul  gezisinden  notları  yazarak yakın geleçekte önemli gelişmelere neden olacak  Papa ziyaretinin  sebep ve sonuçlarına  ışık tutmak istiyorum.  Papa’nın İstanbul gezisinden notlar.

   *  Papa gerçekten Türk Dostu mu ?

   Meryem Ana Kilisesini   ziyaret ettikten sonra  Papa 16. Benediktus Türkiye gezisinin üçüncü günü  olan 30  Kasım 2006 günü  İstanbul’daki Fener Rum Patrikhanesi’ni ziyaret etti.

Patrikhaneye çalan çanlar eşliğinde gelen Papa, Aya Yorgi Kilisesi’nde Aziz Andrea Yortusu nedeniyle düzenlenen ayine katıldı..

   Anadolu Ajansı’nın Vatikan kaynaklarına dayandırdığı habere göre 16. Benediktus, Ermeni Patriği 2. Mesrob’a hitaben yapacağı konuşmada, Ermeni halkının geçmişte yaşadığı acı ve sıkıntılara değinecek. Ancak 16. Benediktus konuşmasında, ”soykırım” ya da Ermenice’deki ”Medz Yeghern” (Büyük Kötülük) terimlerine yer vermeyecek. Papa 16. Benediktus’un, Türkiye yetkililerin tepkisini üzerine çekmemek için bu iki sözcüğü kullanmama kararı aldığı bildiriliyor.

   Geceyi Harbiye’deki Vatikan Türkiye Temsilciliği’nde geçiren Papa 16. Bendict, buradan ayrılarak Fener Rum Patrikhanesi’ne  gitti. Çok sayıda polis eskortunun bulunduğu konvoyu havadan da iki adet polis helikopteri takip etti.Harbiye Cumhuriyet Caddesi üzerinde çok sıkı güvenlik önlemi alan emniyet güçleri, Papa’nın konvoyuna gazetecileri bile yaklaştırmadı.

*  Papa  Sultan Ahmet Camisinde

   Papa 16. Benedict’in İstanbul’daki ziyaretleri çerçevesinde gezeceği Sultanahmet Camii, ikinci defa cemaate kapatıldı. İçeri alınmayan vatandaşlar duruma tepki gösterdi. Cami daha önce, ABD Başkanı Bush’un İstanbul’a gelmesi nedeniyle cemaate kapatılmıştı. Papalık tarihinde  ilk kez  cami ziyareti geçtiğimiz yıllarda  Sureydeki fiam  Emevi  camisini  ziyaret  etmişti ikinci  ziyaret  ise  Sultan Ahmet Camisi oldu.

   Papa’nın ziyareti nedeniyle polis, sabah saatlerinden itibaren Sultanahmet Camii ve çevresinden geniş güvenlik önlemi aldı. Öğle namazını kılmak için camiye gelen vatandaşlar, polis bariyerleriyle karşılaştı. Camiye çıkan yolları bariyerlerle kapatan polis, namaz kılmak ve ziyaret için gelenleri camiye almadı. Namaz kılmak için gelen ve polis engeliyle karşılaşan bazı vatandaşlar, “Burası Türkiye, böyle bir şey olur mu?” diyerek duruma tepki gösterdi.

* Türk Dişişleri Bakanlığı’nın Açıklaması

       Dışişleri Bakanlığı Basın Sözcüsü Namık Tan, düzenlediği Haftalık basın toplantısında Papa 16. Benedict İstanbul’da katıldığı şükran ayinindeki konuşmasına değindi. Papa’nın ayin sonrasında yaptığı konuşmada Fener Rum Patriği Bartholomeos’a hitaben söylediği şahsınız ve Ekümenik Patriklik Kutsal Sinod’un beni kardeşçe karşıladığı bu anı her zaman takdirle kalbimde taşıyacağımı söylüyorum’ sözlerinin hatırlatılması üzerine Tan, Türkiye’nin ekümenliği tanımadığını her zaman belirttiğini vurguladı. Tan, “Patrikhane bir Türk Kurumu’dur. Başka tarif bizi bağlamaz” diye konuştu.

      Evet   Katolik Hıristiyanların  merkezi Vatikan ile   Merkezi İstanbul da olan  Fener patriği ile  işbirliği  yapıyor. Bunun  bedelini  Türk ve İslam alemi çok ağır ödeyecek. Daha önce  birinci haçlı seferi ile ilgili  ayrıntılı bilgiler vermiştim. Gelin  şimdi tarih boyu yapılan haçlı   seferleri ile ilgili bilgilere göz atalım.

   *İkinci Haçlı Seferi (1147-1149):

 Urfa’nın Müslümanlar tarafından geri alınması üzerine, papa Eugenius’un teşviki ve papaz Saint Bemard’ın propagandası neticesinde İkinci Haçlı Seferi başlatıldı. Seferin komutanlığını Yedinci Louis ile Almanya İmparatoru Üçüncü Konrad yapıyordu. Alman İmparatoru komutasında 75.000 kişilik ilk kafile, Konya Ovasına geldi. Bu ordu, Türkiye Selçukluları Sultanı Birinci Mes’ûd tarafından imha edildi. Alman İmparatoru canını zor kurtararak, beş bin kişiyle İznik’e sığındı.

   Fransa Kralı Yedinci Louis, 150.000 kişi ile yola çıktı. Alman İmparatorunun geriye kalmış döküntü kuvvetleriyle İznik’te birleşti. Bu kalabalık orduya karşı meydan muharebesi yapmayı uygun bulmayan Sultan Mes’ûd, Haçlıları Toroslar geçidine çekti. Burada büyük kayıplara uğratılan Haçlıların artıkları Antakya’ya sığındılar. fiam’ı muhâsara ettilerse de, Türkler tarafından mağlûb edildiler.

 * Üçüncü Haçlı Seferi(1189-1192):

  Selahaddîn Eyyûbî, şiî-Fâtımî Devletini ortadan kaldırıp, Eyyûbî Devletini kurduktan sonra, Haçlılara karşı harekete geçti. 1097 senesinden beri Haçlıların elinde bulunan Kudüs’ü, 1187 senesinde Hattin Zaferinden sonra ele geçirdi. Hıristiyanların birkaç kıyı şehir hariç, Ortadoğu’dan atılmaları, Avrupalıları endişelendirdi. Papa üçüncü Clemens’in teşvikiyle Fransa ve İngiltere Kralları ile Alman İmparatoru, Üçüncü Haçlı Seferine katıldılar. Sonu hezimet olmasına rağmen, Avrupa’nın en ünlü kral, imparator ve kumandanlarının katıldığı bu sefer meşhurdur.

    Alman İmparatoru Friderich Barbarossa, kara yolu, Fransız Kralı Philippe Auguste ile İngiliz Kralı Arslan Yürekli Richard deniz yoluyla hareket ettiler. Alman İmparatoruna, Türkiye Selçukluları Sultanı İkinci Kılıç Arslan, elçileriyle Anadolu’ya girmemesini teklif etmişse de, kabul etmedi. Türkleri dinlemeyen İmparator Friderich Barbarossa, ordusunun büyük bir kısmını Selçuklu askerlerinin elinde kaybetti. Sonunda, Akdeniz’e ulaşamadan nehirde boğuldu.

   Başsız kalan ve ağır zayiat veren haçlılar, perişan bir vaziyette Filistin’e ulaştılar. İngiltere Kralı, deniz yoluyla Kıbrıs’a varıp, Bizans valisini adadan kovarak Latin Krallığını kurdu; Kıbrıs’tan Akka’ya geçen Arslan Yürekli Richard ve deniz yoluyla Akka’ya varan Fransız Kralı, uzun süren muhasaradan sonra kaleyi aldı. Kudüs’ü yeniden almak için savaştılarsa da muvaffak olamadılar. Fransa ve İngiltere kralları, acı tecrübeler ve ağır kayıplar neticesinde Kudüs’ü alamayacaklarını anlayınca, ülkelerine döndüler.

   *  Dördüncü Haçlı Seferi (1204):

  Papa Üçüncü İnnocentius’un çağırısı, Foutges de Neville’nin propagandası neticesinde Bonifacio’nun tertib ettiği bu Haçlı seferine Almanya İmparatoru Altıncı Heinrich katıldı. Papanın itiraz etmesine rağmen Haçlılar, Venedik gemileriyle İstanbul önüne geldiler. 1204 yılında Ortodoks Bizanslılardan İstanbul’u aldılar. fiehrin zenginliği, Katolik Hıristiyanları şaşkına döndürdü. İstanbul’u yağmalayıp, tahrib ettiler.

    Dindaşlarına her türlü zulmü, her çeşit kötülüğü yaptılar. Bizans İmparatoru, tahtını İstanbul’dan İznik’e taşıdı. Bu olay, Bizans tarihinde ilk defa oluyordu. Nihayet İstanbul’da 1261 senesine kadar devam eden ”Latin İmparatorluğu” kuruldu. Bu sefer sonunda Venedik ve Ceneviz Devletleri, Yakındoğu’da, büyük nüfuz ve toprak parçaları elde edip zenginleştiler.

    Haçlılar, dindaşları olan İstanbul’un Ortodoks Hıristiyanlarına çok zulüm ve eziyet yaptılar. İstanbul’un sanat eserleri, zengin olmak hırsıyla tahrib edildi, evler yağmalanıp, binlerce İstanbullu şehrin tarihinde görülmemiş insanlık dışı tecavüzlere uğradı, soyuldu ve işkenceyle öldürüldü. Dördüncü Haçlı Seferinden, Müslümanlardan ziyade, Ortodoks Hıristiyanlar zarar gördü.

 * Beşinci Haçlı Seferi (1217-1221):

 Papa Üçün_cü Honorius’un teşvikiyle Macar Kralı İkinci An_drias, Kuzey Avrupa’dan gelen Haçlılarla, 1217 senesinde Akka’ ya geldi. Kral Andrias, Müslümanlar karşısında dayanamayınca, geri döndü. Geride kalanlar Dimyat’a saldırıp, şehri aldılar. Daha sonra Kahire’ye yöneldilerse de Eyyûbîler tarafından bozguna uğratılıp, dağıtıldılar.

    *Altıncı Haçlı Seferi (1228-1229):

   Papa Dokuzuncu Gregorius’un teşvikiyle Alman İmparatoru Üçüncü Frederich tarafından tertip edildi. Alman İmparatoru Kudüs’e kadar geldi. Eyyûbî Sultanı Melik Kâmil’in dış baskılardan bunaldığı bir devrede, Haçlıların Kudüs’e gelmeleri antlaşma zemini doğmasına sebeb oldu. Antlaşma ile Kudüs Haçlıların eline geçti. Fakat Türkler tarafından mağlup edilmeleri neticesinde şehir, tekrar Eyyûbîlere teslim edildi.

   *Yedinci Haçlı Seferi (1248-1254):

Kudüs’ün Müslümanlar tarafından alınması üzerine, Fransa Kralı St.Louis tarafından tertip edildi. Mısır’da yeni kurulan Memlûklüler, Haçlıları 1250 senesinde, Mansure Meydan Muharebesinde mağlup edip, Fransa Kralını da esir aldılar. Haçlılar dağıldı. St. Louis, Dimyat’ı Müslümanlara verip ülkesine döndü.

 * Sekizinci Haçlı Seferi (1268-1270):

  Antakya’nın Müslümanlar tarafından fethedilmesi ve Yedinci Haçlı Seferinin öcünü almak için Fransa Kralı St. Louis tarafından tertib edildi. Bu seferin hedefi, Kudüs olmayıp, Akdeniz kıyılarındaki Müslüman denizciler üzerineydi. St. Louis, Tunus’a çıktıysa da, salgın hastalıktan öldü. Fransa ordusu geri döndü. Bu sefer de başarısızlıkla sonuçlandı.

    Evet  Papa ile  ilgili tarihe  not düşüp zamana noterlik yapmaya  devam edecek.Sorum şu  acaba  Papayı dün  İstanbulda kabul  eden  Fener  Patriği  Papa’yı ağrırlarken  1204  yılında  Papalık tarafından  yapılan  Dördüncü Haçlı Seferinde, Müslümanlardan çok, Ortodoks Hıristiyanlar zarar gördüğünü Papa’ya   hatırlatacak mı ? Diyanet işleri  başkanı sayın  Bardakoğlunu  örnek alıp  hatırlatsa iyi olurdu?

          Papa  neden Günah  Çıkartıp   ve Camide Dua  Etti.? (Gebze Gazetesi:2 Aralık 2006)

     Papa  dün  Türkiye’den ayrıldı. Bir haftadır papa ile ilgili  bu köşede geniş yazılar  yazmamın nedeni,  Papa’nın Türkiye gezisi ile   ilgili  tarihe  not düşüp zamana noterlik yapmaktı. Papa’nın Türkiye gezisi ile ilgili yazdığım yazıları  kitap ve  internet sitesinde yayınlayıp  belgesel  TV  programı  haline getirip gelecekte  yapılacak araştırmalara  ışık tutmaktır.

     Papa’nın  Türkiye gezisinin en önemli ayağı  hiç şüphesiz  Fener  patrikhanesidir. Papayı  30 kasım 2006 günü İstanbul da kabul  eden Fener Patriği  Papa’yı ağırladı. Papa; 1204 yılında yaşanan  vahşetin günahınıda  çıkartmış oldu.

     Vatikan  800 yıl önce  Papalık tarafından  yapılan  Dördüncü Haçlı Seferinde,  İstanbul da ki Ortodoks Hıristiyanlara karşı soy kırım ve  vahşet yapmıştı.  Fener Patriği, Papa’ya   Haçlı vahşetini  hatırlatmamışsa biz   tarihi  kısaca  yazıp, Papa’nın İstanbul gezisi ile ilgili notları  yazacağız.

 *  Papalığın, Ortadokslara  karşı yapılan  Haçlı Seferi

       Papa Üçüncü İnnocentius’un çağırısı, Foutges de Neville’nin propagandası neticesinde Bonifacio’nun tertib ettiği bu Haçlı seferine Almanya İmparatoru Altıncı Heinrich katıldı. Haçlılar, Venedik gemileriyle İstanbul önüne geldiler. 1204 yılında Ortodoks Bizanslılardan İstanbul’u aldılar.şehrin zenginliği, Katolik Hıristiyanları şaşkına döndürdü. İstanbul’u yağmalayıp, tahrib ettiler.

    Hıristiyan dindaşlarına her türlü zulmü, her çeşit kötülüğü yaptılar. İstanbul’da 1261 senesine kadar devam eden ”Latin İmparatorluğu” kuruldu. Bu sefer sonunda Venedik ve Ceneviz Devletleri, Yakındoğu’da, büyük nüfuz ve toprak parçaları elde edip zenginleştiler.

    Haçlılar, dindaşları olan İstanbul’un Ortodoks Hıristiyanlarına çok zulüm ve eziyet yaptılar. İstanbul’un sanat eserleri, zengin olmak hırsıyla tahrib edildi, evler yağmalanıp, binlerce İstanbullu şehrin tarihinde görülmemiş insanlık dışı tecavüzlere uğradı, soyuldu ve işkenceyle öldürüldü. Dördüncü Haçlı Seferinden, Müslümanlardan ziyade, Ortodoks Hıristiyanlar zarar gördü.

     Katoliklerin temsilcisi Papa, Ortadokslara  karşı yaptıkları  Haçlı seferlerinden 802 yıl  sonra  Türkiye’de..  Katoliklerin ruhanî lideri Papa 16. Benedict ile Fener Rum Patriği Bartholomeos,  1204 yılında yapılan  Haçlı  seferinden 802 yıl sonra ortak bir deklarasyonla kiliseler arası işbirliğinin artmasını talep ettiklerini ilan etmesi  bakalım nasıl gerçekleşecek?

    * Papa ve Patrik İstanbul’da Günah Çıkarttı

    Hıristiyanlar arasındaki bölünmüşlüğün bir ‘skandal’ olduğunu söyleyen Papa, “Tüm Hıristiyanlar Avrupa’nın Hıristiyan kökenlerini, geleneklerini ve değerlerini yeniden canlandırmalı.” diye konuştu. 16. Benedict’in, Avrupa’nın Hıristiyan kökenleri ve azınlık haklarına güçlü vurgu yapması, “Papa, Türkiye’ye karşı sesini sertleştiriyor.” yorumlarına yol açtı.

    Önceki akşam Aya Yorgi Kilisesi’nde onuruna düzenlenen şükran ayinine katılan Papa 16. Benedict, dün de aynı kilisede Aziz Andreans için düzenlenen bayram ayinine katıldı. İki saat 45 dakika süren ayinin bitiminde Papa ile Patrik Bartholomeos kucaklaşıp öpüşerek aralarında düşmanlık olmadığını, aksine dost olduklarını ilan etti. Bu ritüelin ardından birer konuşma yapan iki dini lider, kiliseler arasındaki diyaloğa dikkat çekti.

    Papa Benedict, “Roma ve İstanbul kiliselerinin tam birliğini oluşturmak için, Allah’ın lütuf dolu yardımıyla birlik yolunda ilerlemek ve ortak angajmanımızı yenilemek için buraya geldim. Engelleri aşmak ve bu amaçtaki pastoral işbirliğine yarar sağlayabilecek tüm yolları, Ortodoks kardeşlerimizle beraber aramak için Katolik Kilisesi’nin bütün gayreti göstermeye hazır olduğuna sizi temin ederim.” dedi.

  İki kilise arasındaki yakınlaşmanın Hıristiyan geleneğine sahip tüm Avrupa kültürlerini yakından ilgilendirdiğini söyleyen Papa, “Hıristiyanlar arasındaki bölünmeler, dünya için bir skandal olup, İncil’i müjdelemek için bir engeldir.” dedi. Papa’nın, ayin sırasında bir ilki gerçekleştirerek Rumca dua okuması, Ortodoks dünyasında büyük bir jest olarak yorumlandı.

      * Papa ve Patrik’ten ortak deklarasyon

  Ayin sonrası heyetler arası görüşmenin ardından Papa 16’ncı Benedict ve Patrik Bartholomeos ortak deklarasyon yayınladı. İki dinî lider, deklarasyonla, dinler arası diyalog çağrısı yaptı. Deklarasyonda, “Masum insanları ‘tanrı’ adına öldürmek tanrıya karşı suçtur. Hıristiyan kardeşlerimizin de yaşadığı Ortadoğu’da barış konusunda, barışın bu bölgede yeniden tesis edilmesi alanındaki umudumuzu dile getiriyoruz.

   Dinler arası diyalogda şiddetin her türüne karşı mücadelemizi bir kez daha dile getiriyoruz. Bizler dinî liderler olarak bütün çabaların desteklenmesi konusunda taahhüdümüzü dile getirdik.” denildi. Deklarasyon, “Avrupa’nın Hıristiyan kökleri, gelenek ve değerlerinin de korunması gerekli.” derken sekülerizm ve nihilizmin yükselişine dikkat çekti. Deklarasyonda ayrıca azınlık haklarına değinilerek, “AB, bütün halkları ve insan haklarını göz önünde bulundurmalıdır. Azınlıklar da bu çerçevede korunmalıdır.

     Dinî özgürlüklere saygı duyulmalı, azınlık hakları korunmalıdır.” ifadelerine yer verildi. Deklarasyonun, Arapça, İngilizce, Fransızca, Almanca, Yunanca, Rusça ve İspanyolca metinleri bulunmasına rağmen Türkçe metninin bulunmaması dikkat çekti.

    *  Papa’nın  Ziyaretinin Avrupa Basınındaki Yankısı

     Papa 16. Benedict’in Türkiye ziyareti öncesinde çatışma ve kutuplaşma olgusunu ön plana çıkartan Avrupa basını üslup değiştirdi. Papa’nın ziyaretine ilişkin resim ve görüntüler Avrupa’ya ulaştıkça bu durum yerini hoşgörüye bıraktı. Bu önemli değişim Türkiye’nin ve Türk basınının “sürpriz” düzeyde dostça tavır sergilemesi ve Kardinal Ratzinger’in papa olduktan sonra üslup değiştirmesine bağlandı.

    Alman haber Ajansı DPA, Türk basınının “sürpriz bir dostane tutumla” umulmayan bir tavır sergilediği yorumunu yaparken, Bild Gazetesi de Papa’nın elinde Türk bayrağı bulunan Efes’te çekilmiş resmini ve Türk bayrağının öyküsünü yayınladı. İtalyan La Repubblica, “Benedict’in konuşması terazinin kefelerini dengeledi” başlıklı haberinde, “Papa, Müslümanlara elini uzatarak, ‘Hepimizin Allah’ı bir’ diyor. Türkiye’nin AB’ye girişini destekliyor. Yeni kimliği ile İslam dünyası ile ilişki kurmakta kararlı olduğunu gösteriyor.” diye yazdı. Norveç gazetesi Aftenposten de “Papa’nın Türkiye’de büyük bir kabul görmesi önemli.” değerlendirmesinde bulundu.

  *  Papa,  Ayasofya’da

   Papa 16. Benedict, Patrikhane’nin ardından İstanbul Valisi Muammer Güler eşliğinde Ayasofya Müzesi’ni gezdi. 35 dakika süren gezi dolayısıyla müzeye ziyaretçi alınmadı.

   Papa, Ayasofya hakkında müze Başkanı Dr. Haluk Dursun’dan bilgi aldı. Vali Güler, müze içinde Papa’ya, üzerinde Hz. Meryem’i temsil eden figürün bulunduğu cam bir kavanoz hediye etti.

    Ayasofya şeref defterini imzalayan Papa, İtalyanca şu satırları yazdı: Farklılıklar içerisinde karşılıklı hep tek tanrılı inancı buluyoruz. Tanrı bizi aydınlatsın. Sevgi ve barışın yolunu bulmamızı sağlasın.

 Görme engelli milletvekili Lokman Ayva, müze gezisi sırasında Papa’ya özürlülerin sorunları hakkında bir mektup verdi. Papa da Ayva’ya özürlülerin sorunlarına gösterdiği ilgi için de teşekkür etti.

    Ziyaret sonunda Papa, “Çok faydalandım. Çok kısa zamanda çok şeyler öğrendim.” sözleriyle teşekkür etti.

    * Papa, Sultan Ahmet Camisinde

   Ayasofya’dan bir araçla Sultanahmet Camii’ne gelen Papa, cami kapısında ayakkabılarını çıkardıktan sonra giydiği bir terlikle camiyi gezdi. Papa, Sultanahmet’i gezerken ” ziyaretimin en yüksek mertebesi burası.” dedi.

    *Kıbleye yönelerek dua etti

   Papa 16. Benedict, Sultanahmet Camii’ni ziyareti esnasında kıbleye dönüp el bağlayarak Allah’a dua etti. Camiye girişinde ayakkabılarını çıkartan Papa, yaklaşık 25 dakika boyunca camiyi gezdi. İstanbul Müftüsü Mustafa Çağrıcı rehberliğinde camiyi gezen 16. Benedict, Çağrıcı’nın “30-40 saniye bir huzur duruşunda bulunalım” daveti üzerine kıbleye yönelerek Allah’ın huzurunda dua etti. Papa’nın bu önemli anın ardından, hakkı olmasına rağmen haç çıkarmaması ‘önemli bir hassasiyet’ olarak yorumlandı. Birçok televizyon tarafından canlı yayınlanan Papa’nın müftü ile yan yana dua edişini, yabancı haber ajansları flaş haber olarak geçti.

   20 dakika süren Sultanahmet gezisi sırasında Papa’ya rehberlik eden İstanbul Müftüsü Mustafa Çağrıcı, Papa’ya güvercin figürü şeklinde ‘besmele’ yazısı ve iki zeytin dalı bulunan İznik çinisi bir karo hediye etti. Besmele’ nin anlamı hakkında Papa’ya bilgi veren Çağrıcı, Kur’an-ı Kerim’in ilk ayeti ve bütün surelerin başı olduğunu söyledi. Papa da Çağrıcı’ya bir kaptan su içen güvercinlerin bulunduğu bir tablo verdi. Her ikisinin de birbirinden habersiz olarak hazırladıkları hediyelerin barışı temsil eden güvercin figüründen olması dikkat çekti.

  * Papa Ermeni  Kilisesinde

   Papa, bir saat süren Ayasofya ve Sultanahmet Camii ziyaretleri sonrası Kumkapı’daki Ermeni Kilisesi’ne giderek burada Ermeni Patriği II. Mesrob’la görüştü. Papa, görüşmede ‘Ermeni soykırımı’ ifadesini kullanmadı.

    Türkiye Ermenileri Patriği Mesrob II, ”15. yüzyılda kurulmuş olan İstanbul Ermeni Patrikliği, kutsal makamınızla zaman zaman ruhani anlamda memnuniyet verici ve faydalı, zaman zaman ise oldukça üzücü ilişkiler içinde olmuştur” dedi. Papa 16. Benediktus ile ”Kelam Töreni” ayinini yöneten Mesrob II, ayin sırasında yaptığı konuşmaya Papa’ya Almanca ”Hoş geldiniz” diyerek başladı, daha sonra konuşmasına Ermenice devam etti.

    Mesrob II, Papa’ya hitaben, ”Sizi 20. Dünya Gençlik Günü nedeniyle Köln’de ve daha sonra da Aziz Egidio Topluluğu tarafından düzenlenen 39. Dünya Barışı Günü’ndeki kısa görüşmemizden sonra bugün patrikliğimizin merkez kilisesinde ağırlamak bizler için gerçekten büyük bir ruhani sevinçtir” diye konuştu. Patrik Mesrob II, İstanbul Ermeni Patrikliği’nin tarihçesini anlatarak, ”15. yüzyılda kurulmuş olan İstanbul Ermeni Patrikliği, kutsal makamınızla zaman zaman ruhani anlamda memnuniyet verici ve faydalı, zaman zaman ise oldukça üzücü ilişkiler içinde olmuştur” dedi.

  * Papa  Türkiye’den nasıl ayrıldı ?

   Evet  Papa  dün Türkiye’den ayrıldı. Bir haftadır papa ile ilgili  bu köşede geniş yazılar  yazdım. Papa’nın Türkiye gezisi ile ilgili gelecekte tarih  hükmünü verecektir. Papa’nın Türkiye gezisi ile ilgili  yazdığım yazıları  kitap ve  internet sitesinde  yayınlanan  bu yazılar  tarihi belge  niteliğindedir.

     Tarihe tanıklık eden bir gazeteci olarak “Haçlı Seferleri ve Papa’nın Türkiye Çıkarması” adı  ile  hazırlayacağım  belgesel TV  programı gelecekte  yapılacak araştırmalara  ışık tutacaktır. Kültür ve medeniyet tarihimize  karşı vefa borcumu ödediğime inanıyorum. Papa’nın Patrikhanede Günah  Çıkartıp   Sultanahmet Camisinde dua   etmesinin  sebebi  Haçlı seferlerinde yaptıkları   vahşet ve zulmü affettirmek  içindir.