Süleyman Demirel’in ardından…

Türk siyasi tarihinde derin izler bırakan Süleyman Demirel vefat etti. Demirel’in vefat haberini Almanya’da aldım. Hayatımın 50 yılını Demirel ile geçirdim. O sürekli gündemdeydi. img114Demirel’i ilk tanımam zannediyorum 5-6 yaşlarımda gerçekleşti. Seçim kampanyasıyla ilgili kıratı ve Demirel’in fötr şapkalı afişi köylere dağıtılmıştı.

Demirkırat’ın devamı olarak anılıyordu. Sonraki yıllarda da hep gündemde kaldı. Kendisini ilk olarak 1978 seçimlerinde Taksim’de yaptığı mitingde gördüm. Taksim mitinginde Demirel’in konuşmaları, fötr şapkasıyla halkı selamlaması hala gözümün önünde. Mitingin sonunda bayrak ve Kuran-ı Kerim-i öpmüş ve dini kitabımız siyaset malzemesi olmuştu.

1980 ihtilali ile Demirel tutuklanmıştı. Süleyman Demirel ile birebir karşılaşmamız Rahmetli Alaettin Kurt’un vesilesi ile olmuştu.

img112

 Kurt ile Süleyman Demirel’in Tuzla’da ki evine konuk olmuştuk. Demirel o dönemde bizi ayağında terlik ile karşılamıştı ve inzibayi bir hayat yaşıyordu. Kendisine gazetemizi verdim. Demirel gazeteyi görünce; “İcra ilanlarını çok yayınlıyorsunuz değil mi?” diye sorarak, Turgut Özal’ın ekonomiyi kötü yönettiğini söylüyordu. Tuzla’da bir saatlik süre içerisinde çok önemli konular konuşmuştuk. Daha sonra Avrasya Gazeteciler Derneği Başkanı olarak kendisini ziyaret etmiştim. O zamanda Anadolu basınının sorununu kendisine iletmiştik. Demirel’de notlar almıştı.
img117
Süleyman Demirel ile bir kez de Gebze’nin il olma konusu ile ilgili görüşme yapmıştık. MHP’den Meral Akşener, eski milletvekili ve Bakan Osman Pepe ve bir çok kişiden oluşan grup ile Süleyman Demirel’i ziyaret ederek Gebze’nin il olmasıyla ilgili raporu kendisine sunmuştuk. Süleyman Demirel, Cumhurbaşkanlığı’nın ardından Gebzeli iş adamı Faruk Başaran’ın başkanlığını yaptığı ASİAD’ın Hilton Otel’de düzenlediği toplantıya katılmıştı. Bu toplantıda 6 kez gitti, 7 kez geldi denilen, Başbakan ve Cumhurbaşkanlığı görevini yapan Demirel, yaptığı konuşmada hükümeti eleştiriyordu. Kendisine soru cevap kısmında; ‘Ben sizin kıratlı fotoğraflarınızın altında çocukluğumu geçirdim. Yasaklı oldunuz, tutuklandınız, gittiniz, geldiniz. Bugün yine eleştiriyorsunuz. Bu sorunlara baktığınızda ve özeleştiri yaptığınızda kendinizi ne kadar sorumlu hissediyorsunuz?’
Bu sorunun karşısında Demirel’in morali biraz bozulsa da; “Ben birkaç yıl başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı yaptım. 45 yıl Başbakanlık yapmadım” diyerek topu adeta taca atmıştı. Aslında son zamanlarda kendisiyle başlı başına bir program yapmak ve yaşanan olayları uzun uzun konuşmak isterdim. Tıpkı rahmetli Erbakan ve Rauf Denktaş gibi. img110Fakat bir türlü sağlık sorunları el vermedi ve bir türlü bir araya gelemedik.

Bizde ölünün arkasından konuşulmaz. Demirel’le ilgili tarih gerekli yargısını verecektir. Demokrasi diye bağıra bağıra gelen Demirel, ne yazık ki demokrasiye sahip çıkamadı ve gereğini yapamadı. Demirel’le ilgili söylenecek çok şey var. Onunla ilgili tarih yargısını verecektir.

DEMİREL’İN ÖZGEÇMİŞİ

Süleyman Demirel tam adı ile Sami Süleyman Gündoğdu Demirel (1 Kasım 1924, Isparta – 17 Haziran 2015, Ankara), Türk siyasetçi ve devlet adamı, Türkiye Cumhuriyeti’nin 9. Cumhurbaşkanı. Bundan önce, 1965–1993 tarihleri arasında yedi farklı hükûmette toplam 10 yıl 5 aylık bir süreyle başbakanlık görevinde bulundu.[1] Ayrıca, 1964’ten 1980 yılına kadar Adalet Partisi, 1987–1993 yılları arasında ise Doğru Yol Partisi genel başkanı olarak görev aldı.
Demirel, siyasi kariyeri boyunca birçok ilki gerçekleştirdi. Türkiye’nin çok partili sisteme geçtiği 1946’dan sonraki dönemde, kurduğu 7 hükûmetle en çok hükûmet kuran siyasetçi, Türk siyasi tarihi’nde İsmet İnönü ve Recep Tayyip Erdoğan’dan sonra en uzun süre görev yapan başbakan, 41 yaşında başbakanlık koltuğuna oturan en genç başbakan, 40 yaşında parti genel başkanı olan en genç politikacı ve 30 yaşında bir kamu kurumuna atanan en genç genel müdür rekorlarını kırdı. 17 Haziran 2015’te, tedavi gördüğü hastanede solunum yolu enfeksiyonu ve kalp yetmezliği nedeniyle 90 yaşında hayatını kaybetti. Ölümü üzerine Türkiye’de 17–19 Haziran tarihleri arasında ulusal yas ilan edildi.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz. Demirel’in vefatının ardından lehte ve aleyhte çok şey anlatılmaya başlandı. Şunu tek cümleyle söylemek mümkün. Siyasette yarım asır yer aldı. Geriye dönüp baktığımızda, yarım asırlık sürede kalıcı ve halktan yana tavır alıcı hizmetler yapılsaydı Türkiye bugün çok farklı bir ülke olurdu.
SÜLEYMAN DEMİREL’İN VEFAT HABERİ
Türk siyasetine damga vuran isimlerden 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel vefat etti. Başbakan Ahmet Davutoğlu, Süleyman Demirel’in vefatı nedeniyle bugünden itibaren 3 günlük ulusal yas ilan edileceğini söyledi. Bayraklar yarıya indi. Demirel’in cenazesi cuma günü devlet töreninin ardından cumartesi günü İslamköy’de toprağa verilecek.
Demirel’in akşam yemek yediği, etrafındakilerle sohbet ettiği, son ana kadar bilincinin açık olduğu öğrenildi. Demirel’in kardeşi Şevket Demirel, rahatsızlığı nedeniyle Isparta’daki evinde, hekimlerin gözetiminde tedavi görüyor. Şevket Demirel’e hastalığı nedeniyle ağabeyinin ölüm haberi yaklaşık 14-15 saat boyunca söylenemedi. Acı haber akşam saatlerinde doktor gözetiminde verildi. Güniz Sokak’ta taziyeleri 3 isim kabul ediyor.

Belgesel Tadında Almanya’da Kültür Gezisi

Yasal Uyarı: Yazı, fotoğraf ve görüntüler Araştırmacı-Gazeteci ve Belgesel Yönetmeni İsmail Kahraman’a aittir.Tüm hakları Belgesel Yayıncılık’a ait olup, kopyalanması ve kullanılması yasaktır…

Almanya’da Devr-i Alem

1990’lı yıllarının başından itibaren değişik tarihlerde belgesel çekmek, konferans vermek ve belgesel gösteriminde bulunmak üzere Türk sivil toplum örgütlerinin daveti ile Almanya’ya bir çok kez gidip geldim.Sizler bu satırları okurken ben yine Almanya’da Devr-i Alem programı olarak belgesel çekiyor olacağım.

Bu kez davet 45 yıldır arkadaşlığımız süren, 1970 yılın’da Giresun’un Espiye İlçesi Soğukpınar beldesi Dikmem mahallesinde ilkokulu birlikte okuduğumuz, çocukluk arkadaşım Ahmet Sarıkaya’dan geldi. 1978 yılından beri Almanya’nın Hannover kentinde oturan Ahmet Sarıkaya ile hem çocukluk yıllarımızı yeniden yaşamak ve hem de Danimarka’nın başkenti Kopenag’a giderek Danımarka belgeseli çekmeyi planlıyorum.

ÇOCUKLUK YILLARIMIZI YENİDEN YAŞAYALIM

Arkadaşlıklar çok önemli.Çocukluk arkadaşı, okul arkadaşı, askerlik arkadaşı  hiç unutulmaz. O masum çocukluk yıllarımız hep gözmüzün önüne gelir, bir sinema şeridi gibi geçer ve hüzünlenir derinlere dalarız… Ne güzel günlerdi, adeta rüzgar gibi gelip geçti. Mahallede oynadığımız bazen yaramızlık yaptığımız o güzel günler. Zaman zaman arkadaşlarımızla kavga ettiğimiz o günler. Guruplar halinde birlikte okula gittiğimiz o güzel günler. Lastik ayakkabılarla ellerimizde okul sobasında yakacağımız odunlar ve gübre torbasından yapılmış çantalar. Derme çatma tahtadan yapılmış okul sıraları. Yaşlar ilerledikçe o çocukluk yıllarını   yaşamak ve hatırlamak insana tarifi imkansız keyif ve haz veriyor. “Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer“diyerek geçmişe değil geleceğe bakıp şimdi sizleri Almanya’ya götürmek istiyorum.

1990 yılından beri değişik tarihlerde Almanya’nın başkenti Berlin, Köln, Hamburg, Münih, Stutgart, Frankfurt, Hannover, Kassel, Dortmund, Düsseldorf gibi büyük kentleri başta olmak üzere bir çok yeri gezip bazı yerlerde de Türk sivil toplum örgütlerinin organize ettiği toplantılarda konferans verip, sunum ve belgesel gösterimlerinde bulundum. Özetle Almanya’yı yakından tanımaya, Almanya’da ki işçilerin sorunlarını birebir öğrenmeye çalıştım.

TÜRK – ALMAN İLİŞKİLERİ NE ZAMAN BAŞLADI?

Tarih boyu Türk-Alman ilişkileriyle ilgili daha önce hazırladığım Almanya belgeseli bir çok televizyon kanalında yayınlanmaya devam ediyor. Bugünkü Almanya ile olan ilişkilerimiz, çok eski tarihlere dayanmaktadır. Her ne kadar Almanya ile Osmanlı devleti arasındaki ilişkiler Haçlı Seferleriyle başlamış ise de, asıl ilk AlmanyaTürk – Alman yakınlaşması Kanuni döneminde olmuştur. Busbeck, Alman – Prusya büyükelçisi olarak 1554’te İstanbul’a tayin edilmiştir. İyi bir diplomat olan ve bu vesileyle Türkleri yakından tanıma fırsatı bulan Busbeck, Türk – Alman halklarını karşılaştırarak; “Tarih, insanları ve ulusları umulmadık bir zamanda yan yana ve karşı karşıya getirir. Ben, Alman ve Türk uluslarının ileride yan yana geleceklerine inanıyorum” demiştir.

OSMANLI YIKILDI, ALMANYA İMPARATORLUK KURDU

Dünya Savaşına Osmanlı devleti ile Almanya yan yana katılmışlar ancak bu durum Osmanlı’ya çok pahalıya mal olmuş ve Osmanlı başta Çanakkale çephesi olmak üzere birçok cephede savaşı kazanmış olmasına rağmen Almanlar kaybettiği için mağlup sayılmıştı. Birinci dünya savaşından sonra Osmanlı yıkılarak tarih sahnesinden silinmiş.

Osmanlı imparatorluğunun küllerinden doğan Türkiye Cumhuriyeti devleti ölüm kalım mücadelesi verirken, dili, dini ve kültürü bir Türkiye devleti türlü entirikalarla bölünüp parçalanmaya çalışılır. Bugün Almanya ikinci dünya harbinde kaybettiği Doğu Almanya ile birleşip gücüne güç katmış ve İngiltere’ye ragmen Avrupa birliğinide kurarak büyük Alman imparatorluğunu devam ettiriyor.

TÜRKİYE – ALMANYA MÜCADELESİ

Bugün bile Türkiye ile Almanya arasında her bakımdan müthiş mücadele yaşanıyor. Bu mücadelede yine Türkiye kaybediyor. Türkiye’de yapılan çok önemli yatırımlardan Almanlar hiç haz etmiyor. Türkiye’de altın madenlerinin açılıp işletilmesinden ve üçüncü hava limanı inşaatından Almanlar çok rahatsız. Almanya ve Avrupa Birliği’nin en büyük pazarı Türkiye. Bu ülkeler en fazla ihracatıTürkiye’ye yaparak para kazanıyor.

Osmanlı torunları bugün Başta Almanaya olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde işçi olarak çalışoyar. Bir kaç yıl çalışıp döneriz diye 1960’lı yıllarda Almanya’ya ve Avrupaya gönderdiğimiz işçiler dönemediği gibi onların çocukları ve torunlarıda dönemiyor. Vatan aşkı ve hasreti ile yanan gurbetçiler önce kurulan sözde işçi şirketleri, sahte holdingler ve türlü bahanelerle kandırılıp dolandırılmış, onlar hep döviz deposu olarak görülmüş.

MENDERES İŞÇİ GÖNDERMEYE NEDEN KARŞI ÇIKMIŞTI?

Burada bir tarihi hakikati daha sizlerle paylaşmak istiyorum. İkinci dünya harbinden başta Almanlar olmak üzere bütün dünya zarar görmüş, milyonlarca insan ölmüştü. Avrupa’da ölenlerin sayısı bugün bile tam olarak bilinmiyor. Almanya ve Avrupa insan gücünü kaybedince 1950’lili yıllarda Türkiye’den çalışacak insan gücü ister. Dönemin Başbakanı merhum Menderes, ben Osmanlı torunlarını Hırıstiyan Avrupa’ya işçi adı altında köle olarak göndermem der ve direnir. Acak Menderes idam edildikten sonra 1960’lı yıllarda Türik işçileri Menderes’i idam eden askeri cunta hükümeti tarafından gönderilmesi çok düşündürcüdür.

Bugün yarım asırdır Türkler Avrupa ve Almanya’da modern köle gibi bulunmakta, en temel evrensel insan hakkı olan İslamiyet resmi din olarak tanınmadığı gibi Müslümanlar üzerinde algı operasyonları ve İslami fobi baskısı uygulanmakta. Burada tarihi tesbitlerimize virgül koyup, biz Almanya’ın Hannover ve Hamburg kentleri ile Danimarka’nın  başkenti Kopenhag’da belgesel çekerken sizleri daha önce kaleme aldığım  “BELGESEL TADINDA  ALMANAYA’DA DEVR-İ ALEM” gezi notları yazısı ile baş başa bırakıyorum.

İSMAİL KAHRAMAN’IN KALEMİN’DEN BELGESEL TADINDA ALMANYA’DA KÜLTÜR GEZİSİ

ALMANYA’DA DEVR-İ ALEM

Göçün 50.yılında Almanya’da ki Göç Türkler Belgeseli

Avrupa Türk İslam Birliği kültür merkezinin Essen’de düzenlediği kültür festivaline katılmak üzere 29 Eylül 2011 tarihinde Almanya’ya gittim. 4 günlük kültür festivalinde ki etkinlikleri takip edip belgesel çekerken, Almanya’nın çeşitli yerlerinde ki işçilerle de görüşme fırsatım oldu. Belgesel çekimleri yapıp, işçilerin sorunlarını yerinde araştırdım. İşçilerin çalıştığıGöç Türkler bölgeleri ve özellikle Almanya’ya ilk gelen birinci kuşak Türk işçilerinin çalıştığı madenlere inerek belgesel çektim.

Gerçekten Türk işçileri büyük fedakarlıklarla buralarda emek vermiş, yerin binlerce metre altında çok zor şartlarda madenlerde çalışmışlar.Almanya’nın kalkınmasına, Almanya’nın büyüyüp gelişmesine büyük katkıda bulunmuşlar.Bugün bu işçilerimiz nerede ne yapıyorlar, hangi huzur evlerinde kaderine terk edilmiş, unutulmuş belli değil.Gerçekten üzülüp ağlanacak bir durum.O işçilerimizin dramını başlı başına araştırmak gerekiyor.

Bochum maden ocağındayım

Türk işçilerinin yoğun olarak bulunduğu Düsseldorf, Dortmund, Essen bölgesinde ki maden ocağının bulunduğu bölgede özel izinle ilk kez çekim yapan gazeteci olmanın heyecanını yaşıyorum.Yerin binlerce metre altına inip belgesel çekimi yapma fırsatım oldu.Buraya giden madenci işçilerimizin hangi şartlarda nasıl çalıştıklarına şahit oldum. Gerçekten maden ocağında görüp yaşadıklarım, maden ocağının girişinde ki maden müzesi ve madenciliğin Bochum Maden Ocağıtarihi gerçekten insana çok önemli fikirler veriyor, işçilerimizin hangi şartlarda çalıştığını, ömürlerini nasıl buralarda geçirdiklerini daha iyi anlıyorum.Almanya’nın yer altının tamamı adeta delik deşik.Her yer maden galerileriyle dolu.Halen Almanya’da büyük çapta taş kömürü rezervi bulunuyor.Bize Almanya’da rehberlik yapan ve özel misafirperverlik örneği gösteren gönül dostu ve kültür adamı İsmail Bocal beyin açıklamasına göre Almanya 2020 yılında nükleer enerjiyi bırakarak yeniden kömürle çalışan enerjiye dönüş yapacakmış.Şu an da kömür madenlerini tam kapasite ile kullanmayan Almanya, dünyanın bir çok ülkesinden kömür ithal ederek, kendi kömürünü kullanmak istemiyor.

Nehirler ve su yolları

Almanlar Rennes nehrini ve denizden actıkları su kanallarıyla adeta ülkenin içerisini bir su yolu haline getirmişler.Renklinhaus yakınlarından geçen Rennes nehrinde ki su taşımacılığını yerinde tespit ettim.Nehirler adeta yol haline getirilmiş.Özellikle Hitler döneminde nehir yatağı düzenlenmiş, yeni kanallar yapılmış.Deyim yerindeyse Almanya’nın her yerini nehir yataklarıyla tren yolu ağı gibi nehir yolu ağına çevirmişler.500 tonluk, 1000 tonluk nehir gemileri taşıma yapıyor. Gemilerin köprü altlarından geçişi ise özel bir sistem ve havuzla sağlanıyor.Gemilerin nasıl geçiş yaptığını, nasıl taşıma yaptığını da belgeselleştirdim.Bu konuda da rehberimiz İsmail Bocal bey çok özel bilgiler verdi.Gemi taşımacılığının önemine değinip nehir yataklarının adeta taşıma kanalı haline çevrildiğinden bahsetti.

 Bit pazarında ekonomik krizin izleri

Avrupa büyük kriz yaşıyor.Almanya krizin en çok hissedildiği ülkeler arasında.Bir çok fabrika kapanmış durumda. Almanya işsizler ordusuna işsizlik maaşı vermekte zorlandığı için kesintiler yapmaya çalışıyor.Almanya’da ki sanayici ve işadamları Çin’de üretim yaparak Almanya’da mal satıyorlar.Almanya’da işçi çalıştırmak çok zor.Müthiş bir işsizler ordusu var.Almanya’da bulunduğum süre içerisinde ekonomik krizin nasıl hissedildiğini yerinde görüp yaşadım. Türkler hayatlarından memnun değil.Türk çocukları Türkiye’ye dönmek istiyorlar.Gerçekten ciddi anlamda bir kriz ve ekonomi de daralma var.Ekonomik krizi yerinde görmek için bit pazarına gittim.Bit pazarı sabahın erken saatlerinde açılıyor.Ekonomik sıkıntı çeken Almanlar evlerinde ne varsa burada satıyorlar.Piyasa değerinin onda birine satılan eşyalar, Almanlar ve diğer insanlar tarafından alınıyor.Bit pazarında belgesel çekimleri yaparken, bazı Almanlar görüntü vermek istemiyor.Türklerle yaptığımız konuşma da ekonomik krizin Almanya’yı kasıp kavurduğundan bahsediyorlar.Bit pazarına gitmişken eski bir kamera ile Conrad Adnauer Vakfı’nın kurucusunun hayatını anlatan Conrad kitabını 1 Euro’ya satın aldım.Bit pazarında yok yok her şey var.Almanya’ya gittiğinizde mutlaka bit pazarına uğramanızı tavsiye ediyorum.Bit pazarında beni en çok etkileyeen Faslı bir Müslüman erkek ile evlenen adını Ayşe olarak değiştiren ve kızına da Fatıma adını koyan bir Alman oldu.İsmail Bocal beyin ifadesine göre bir çok Alman Müslüman oluyor.Müslümanlardan ise Hristiyan olan yok denecek kadar azmış.Ayşe hanıma neden Müslüman olduğunu sorduğumda dinlerle ilgili akla ve mantığa uyan dinin İslamiyet olduğunu, İslamiyetin insana, bilime, gelişmeye, çevreye ve hoş görüye verdiği önemin kendisini etkiyerek İslamiyeti kabul ettiğini söylüyor.

Almanya’da baba olmak

Almanya’da bir çok sivil toplum örgütümüz var.Büyükelçiliklerimiz, Baş konsolosluklarımızın yanı sıra sivil toplum örgütleri, dernekler, vakıflar, camiler, kültür merkezleri, Türklere hizmet veriyor.Bu hizmetler çok önemli. Bugün kültür merkezleri, cami ve derneklerle ilişkisi olan aileler dilini ve dinini korumaya çalışıyor.Çocuklarına milli ve manevi kültürünü öğretmek için camilere ve kültür merkezlerine gönderiyorlar.

Ancak her şeye rağmen aileler Almanya’da çocuklarının geleceğinden endişeli.Çocuklarının milli ve manevi kültürünü korumaları ve Türkçe’yi unutmamalarını, dini bilgilere sahip olmaları için fikirler üretiyorlar.Alman devletine ait okullarda 14 yıldan beri okul aile birliği başkanlığı yapan kültür adamı ve gönül insanı Mücahit Batırlık bey ile özel söyleşi yapıyoruz.Mücahit bey “Babalar Grubu” kurduklarını, bu grubun zaman zaman toplanarak çocuklarına nasıl sahip çıkabilmek için fikir alış verişinde bulunup, toplantılar düzenlediklerini, toplantıya akademik seviye de insanlar davet ederek konferanslar düzenlediklerini söyledi.Gerçekten çok güzel bir girişim.Türkiye’den de babaların örnek alacağı bir çalışma, kendisiyle çok güzel bir söyleşi gerçekleştirip, önemli fikirler aldık.

Almanya’da Türk çocuklarının eğitimi

Belgesel çekimlerimiz esnasında çok acı olaylara da şahitlik yapıyoruz.Almanya devleti Türkçe eğitimini ders olmaktan çıkarıyor.Entegrasyon adı altında türleri asimile etmek için değişik yöntemlere baş vuruyor.Türkçe’nin ders olmaktan çıkartılması, Türkçe’nin unutulmasına sebep olacak.Alman devleti baştan beri Türklerin birlikte yaşadığını, aynı mahallede ve aynı semtte yaşamasını bir türlü içlerine sindiremiyorlar.Entegrasyon kelimesinin arkasına sığınarak Türklerin nasıl asimile etmenin plan ve hesabını yapıyorlar.Türkiye bu nokta da ciddi bir çalışma yapmalı.Dilin unutulması, Türkçe’nin Almanya’da zorunlu ders olarak devam etmesi için mutlaka baskı yapmalı.Acı ama gerçek Türklerin yeni yetişen gençlerinin büyük çoğunluğu Türkçe konuşmuyor.

Almanca din dersi kitabı

Başta Türkler olmak üzere Almanya’da milyonlarca Müslüman yaşıyor.Ancak İslamiyet Almanlar tarafından resmi din olarak tanınmadığı için Müslümanlar bir çok sorun ve sıkıntı yaşıyor.Türklerin işçi olarak gelişinin 50.yılı olmasına rağmen alman okullarında ilk kez din dersi verilecek.Emeği ile gelişip büyüyen Almanlar, Türk işçilerinin en temelBerlin Türk Şehitlik Cami insan hakkı olan dini inançlarına bir türlü saygı göstermemiş, nihayet yeni bir karar alarak din dersinin 5. ve 6. sınıfta okullarda okutulması için karar almış.Din dersi kitabı ise Almanca olarak basılmış, Almanca basılan din dersi kitabını inceleme fırsatım oldu.Din dersi kitabının en başında “Yahudilerle ilgili bölümler çıkartılmıştır.” ifadesi yer alıyor.İşe sakat olarak başlanmış.Din dersi Kur’an’ı Kerim de ne ise o verilmelidir.Baştan tahrif olarak yapılan bu hareket din dersinin de nasıl verileceğinin de göstergesi.Ama her şeye rağmen önemli bir gelişme.Temennimiz Alman devleti İslam dinini de resmi din olarak da kabul eder.

Boşanmalarda büyük artış var

Almanya’da Türkler büyük bir dram daha yaşıyor.Kameramız elimizde Almanya’nın çeşitli bölgelerinde belgesel çekimleri yaparken, ithal damatlar ve ithal gelinlerle de tanışıyoruz.Almanya’da ki Türk işçileri Türkiye’den damatlar ve gelinler almaya devam ediyorlar.Bugün Türkiye’den gelin ve damat olarak giden on binlerce insanımız var.Milli gelin ve milli damat dense de daha çok ithal gelin ve ithal damat olarak anılıyorlar.Kameramızı bu insanlara da yöneltiyoruz.Bir söyleyip bin ah işitiyoruz.İthal gelin ve ithal damatlarda boşanma oranı yüzde yetmişlere dayanmış.Bu aile birleşmesi olarak yapılan evlilikler bugün aile ayrışması haline dönmüş.Boşanmalar yüzünden on binlerce Türk çocuğu büyük sorun ve sıkıntılar yaşıyor.Hiç yüzünden yapılan boşanmalar da en çok mağduriyeti Türkiye’den giden ithal gelinler yaşıyor.İthal gelinler adeta ölüm kalım mücadelesi veriyorlar.Ayrıca dışlandığı için sıkıntılı ve kötü hayat içerisindeler. İthal damatlar ise onların dramı bir başka.Bir çokları çoktan pişman olmuş, keşke çocuklarımız için evliliğimiz devam etse diye de konuşmadan geçemiyorlar.Almanya’da yetişen gençler ise yaşanan bu boşanmaları görünce evlilikten vazgeçiyor.Türk gençlerinin büyük bir çoğunluğu bugün Almanlar gibi yaşayarak evlenmiyorlar.Belgesel çekimlerimizi de bu acı olayı da belgeselleştirerek tarihe not düşmüş oluyoruz.

Essende ki kültür festivalini belgeselleştirdim

Türklerin Almanya’ya gidişinin 50. yılı dolayısıyla düzenlenen Türk kültür festivali adeta bir Türk gününe dönüştü.Açılış coşkulu geçti.Türk ve Alman yetkililer, Türk sivil toplum örgütleri ve on binlerce Türk, Essen’de ki fuar alanını doldurdu.4 gün süren festivalin kültür bölümlerini belgeselleştirerek tarihe not düştüm.

Göç Türklerin Dramı

Kültür festivalinde 13 yıl önce Almanya’da birlikte konferans verdiğimiz Osmanlı’nın 700. yılı dolayısıyla Avrupa Türk İslam Birliği’nin organizasyonuyla gerçekleşen toplantılarda birlikte konuşmalar yaptığımız değerli bir gönül dostu ile de yeniden karşılaştık.Tarihçi ve yazar doktor Almanya Kültür FestivaliLatif Çelik beyin işçilerin Almanya’ya gidişinin 50.yılı dolayısıyla açtığı fotoğraf sergisi benim büyük ilgimi çekti.Fotoğraf kareleri adeta zamanı durdurup insanı geçmişe götürüyor. Sergiyi gezen yaşlı Türklerle konuşuyoruz.Bazıları duygulanıp göz yaşlarına hakim olamıyorlar.Doktor Latif Çelik bey çok önemli açıklamalar yapıyor.Latif bey kendini Türk Alman ilişkileri tarihine adamış bir isim.Devr-i Alem kameralarına Türk-Alman ilişkilerinin gelişimi hakkında önemli açıklamalar yapıyor.Türklerin Almanya ile ilk ilişkilerinin Selçuklu döneminde haçlı seferi sırasında Anadolu’dan esir alınan Türkler olduğunu söylüyor.Kanuni döneminde Osmanlı’nın Almanya’ya ilk büyük elçi atadığını açıklayarak, Almanya’da ki Türk izleri ve Türkiye’de ki Alman izleri hakkında belge ve fotoğraflarla bilgiler veriyor, belgesel çekimimizi yapıyoruz.

Alman gümrüklerinde ilginç uygulama

Almanya çok enteresan.Dünyanın bir çok ülkesini gezme fırsatım oldu.Almanya’ya bir çok kez giriş yaptım.Son yaptığım girişte genç bayan gümrük görevlisi polis memuru Almanya’da kaç gün kalacağımı, paramın olup olmadığını, Visa kartlarımı sordu ve kartlarımı gördükten sonra pasaportuma giriş damgası bastı.Çıkarken de farklı bir olay daha yaşadım.Bu kez kameram ve fotoğraf makinem özel bomba güvenlik ekipleri tarafından adeta süzgeçten geçirildi.Özel yöntemlerle kontrol edildi ve bana öyle teslim edildi.

Devr-i Alem’e büyük ilgi

Almanya’da beni en çok mutlu eden Devr-i Alem programının büyük bir izleyiciye sahip olduğunu görmekti. Yaşlısından gencine, erkeğinden kadınına bir çok insan Devr-i Alem programlarını büyük beğeniyle izlediklerini söylerken minnet ve şükranlarını ifade ediyorlardı.Bir çok insan dünyayı Devr-i Alem programıyla gezdiğini söylerken beni en çok etkileyen ise Akşam gazetesi ve Show TV’nin Avrupa temsilcisinin sözleri oldu.Avrupa’da yıllardan beri gazetecilik yapan Ahmet bey programların çok önemli olduğunu, tek başına nasıl yaptığını, yakından ve sizinle adeta gezer gibi hissediyorum.Sizleri candan kutluyorum.” demesi beni gerçekten heyecanlandırdı ve mutlu etti.Kanal Avrupa TV’nin sahibi Ali Akbaş bey ise belgesel programcılığın önemli olduğuna açıkladı.TGRT Avrupa kanalının sorumlusu Ahmet Dörtkaşlı bey Devr-i Alem programlarının Avrupa kanalında da yayınlamaya başlanmasından sonra büyük izleyici almaya başladıklarını söyledi.Gerçekten yapılan çalışmaların boşa gitmediği ve hiçbir maddi beklenti düşünmeden belgesellerin izleyici tarafından beğenilmesi en büyük manevi katkı olduğunu görmek çok önemli.

Almanya’da iş göçünün kısa tarihi

Almanya’ya ilk göç 31 Ekim 1961’de Türk İşgücü antlaşması ile başladı.Almanya, 2. Dünya savaşından hızlı kalkınma hamlesi karşısında çığ gibi büyüyen işçi açığını İtalya, Yunanistan, Portekiz gibi ülkelerinden karşılamaya başladı.1967’de imzalanan antlaşmayla ilk Türk göçleri başladı.İşçilerin yüzde 60’ı kalifiye elemandı.2004 yılı itibariyle Türk işçisi sayısı 3,5 milyonu geçmiştir.

Türk-Alman ilişkilerinin tarihi

Türk Alman ilişkilerinin tarihi 800 yıl öncesine dayanmaktadır.Osmanlı Devleti’nin kurulmasıyla başlayan ilişkiler Osmanlı’nın Avrupa’da en güçlü olduğu 16. ve 17. yüzyıllarda iki ülke arasında sınır komşuluğu düzeyine gelmiştir.Kanuni döneminde birinci Viyana kuşatmasında Osmanlıların bazı Alman prensleriyle karşı karşıya geldiği düşünülüyor.Almanlar ve Osmanlı arasında son savaş ise 1683 yılında ki İkinci Viyana savaşı olarak bilinmektedir. 19. yüzyılda Türk-Alman ilişkilerinde yeni bir dönem başlamıştır.Bu dönemde ilişkiler askeri ve teknik iş birliğine dönüşmüştür.Zamanla da kültürel ve ticari alanlara da yayılmıştır.

Türkler neden Almanya’ya göç etti?

Bunun bir çok sebebi vardı. Ancak özetle şu sebepleri sayabiliriz:

* Nüfus problemleriAlmanya 1

* Ekonomik problemler

* Çevre şartlarında ki problemler

* Siyasi problemler

* Savaşlar

Bunlar arasında ki en önemli neden kuşkusuz ki ekonomik ve siyasi problemlerdir.Gelir dağılımında ki dengesizlikler işsizlik ve yoksulluk gibi ekonomik nedenlerle çok sayıda kişi yaşadığı alanları devamlı olarak terk etmektedir.

Almanya’ya Veda ederken

Almanya’da kaldığım 4 günlük süre içerisinde adeta rehberliğimizi yapan, bizi bir an olsun yalnız bırakmayan ve her yönüyle örnek bir aile profili sergileyen değerli dost ve gönül insanı İsmail Bocal bey ile her yönüyle destek gördüğüm bir rehber bir kameraman bir asistan gibi adım adım Almanya’yı dolaştık.Kendisine teşekkür ederken örnek bir aile olarak çok güzel bir aile babası olduğunu da gösterdi.Kendisine şükranlarımı sunuyorum.

Bizler Almanya ya vedea ederken gelin şimdi sizleri tarih boyu Türk-Alman ilişkileri ile ilgili yaptığımız araştırma yazısı ve Almanya belgeseli senaryosu ile baş başa bırakalım.Belgesel tadında Almanya belgeseli senaryosunu birlikte okuyoruz.

———————————-

Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne Almanya’da Devr-i Alem

Türk –Alman ilişkileri ne zaman başladı?

Bugünkü Almanya ile olan ilişkilerimiz, çok eski tarihlere dayanmaktadır.Her ne kadar Almanya ile Osmanlı devleti arasındaki ilişkiler Haçlı Seferleriyle başlamış ise de, asıl ilk Türk-Alman yakınlaşması Kanuni döneminde olmuştur.Busbeck, Alman-Prusya büyükelçisi olarak 1554’te İstanbul’a tayin edilmiştir.İyi bir diplomat olan ve bu vesileyle Türkleri yakından tanıma fırsatı bulan Busbeck, Türk-Alman halklarını karşılaştırarak; “Tarih, insanları ve ulusları umulmadık bir zamanda yan yana ve karşı karşıya getirir.Ben, Alman ve Türk uluslarının ileride yan yana geleceklerine inanıyorum” demiştir.Busbeck bu görüşlerinde haklı çıkmıştır.I. Dünya Savaşına Osmanlı devleti ile Almanya yan yana katılmışlardır.

 Türk-Alman siyasi ilişkilerinin başlama tarihi

Türk-Alman ilişkilerinin siyasi ağırlıklı yönü büyük Friedrich’in 1740 yılında tahta çıkmasından sonra olmuştur.Friedrich Avrupa’yı Slav egemenliğinden korumanın ve ayrıca hasmı Avusturya’ya karşı giriştiği zorlu mücadelede başarılı olmamanın yolunu ancak Türk-Alman işbirliğinde görüyordu.Almanya 2İmparator sürdürdüğü ısrarlı politikası sonucunda Osmanlı-Prusya arasında 1761’de ilk dostluk antlaşmasını imzalamasını sağlamıştır.Daha sonraki yıllarda Osmanlı Devleti ile ittifak yapılması yolundaki çalışmalarını, planlı şekilde sürdüren II. Friedrich, 1790’da da Osmanlı-Prusya ittifakının imzalanarak tarihe geçmesiyle bu emeline ulaşmış oluyordu.

Bu anlaşmalardan sonraki yıllarda Osmanlı ile Prusya karşılıklı menfaatlerini göz önünde tutarak birbirlerinden faydalanmaya çalışmıştı.Nitekim, Prusya 1839-1871 yılları arasında Osmanlı Devletine hemen hemen çoğu asker kökenli bir takım kimseleri göndermişti.Bunlardan Koczkawski Mahmut Muhlis Paşa, Schwenzfever Ahmet Rami Paşa, Wendt Nadir Paşa, Strecka da Reşit Paşa gibi isimleri ve unvanları alarak Müslüman olup uzun süre Türk milletine hizmet vermişlerdir.

Osmanlı Almanlar’a neden kapılarını açtı

19. yy’ın ikinci yarısında Osmanlı İmparatorluğu yeni bir bağlantıya girdi.Bu bağlantı ve yakınlık Osmanlı denge siyasetini herhangi bir büyük devlete karşı izlediği türden değildi.Devlet orduda ve yönetimde Alman nüfuzuna kapılarını açmıştı.Osmanlı İmparatorluğu’nun 19.yy sonlarında Avrupa güçler dengesini alt üst ederek ortaya çıkan Almanya ile kurduğu ilişkiler; devletler ailesindeki herhangi iki devletin normal bağlaşıklığı olmaktan daha fazla bir olaydır.Bu ilişkinin diplomatik ve siyasal boyutları ötesinde, her iki ülkenin sosyal ve iktisadi tarihi içinde önemli bir yeri vardır.Artık Osmanlı geleneksel siyasetinde ve ittifak anlayışında bir değişme söz konusudur.

Genç Alman İmparatorluğu’nun yayılma hırsı, evvelemirde Osmanlı topraklarına yönelmişti.Bu yayılma siyasetini iktisadi, askeri, siyasi ve kültürel açılardan düşünmek gerekmektedir.Almaya 19. yüzyıl Fransız, İngiliz tipi emperyalist siyasetinde geç kalmıştır ve şartlar dolayısıyla yeni bir nüfus politikası türü ortaya koymak zorundadır. Almanya’nın 19. yüzyıl sonunda ortaya koyduğu yayılmacı siyaset 20. yüzyıl başındaki Almanya’nın tarihidir demek pek yanlış olmaz.Dünyada hiçbir devletin kuruluşu Almanya’nın ki kadar başlangıçtan itibaren milletler arası politikaya bu denli büyük ölçüde etki yapmamıştır.Almanya’nın ortaya çıkışı ile Avrupa diplomasisinin görüntüsü ve yapısı değişmiş, Avrupa dengesi bambaşka şekil almıştır.Milletlerarası politikaya Almanya ile yeni bir hareket gelmiştir.Bu devletin hareket ve faaliyeti sonucudur ki, insanlık, günümüzde “felaket” diye nitelendirilen Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarına şahit olmuştur.Mamafih, kabul etmek gerekir ki, insanlığın en büyük siyasal ve sosyal transformasyonu da, bu iki savaştan sonra olmuştur.

Alman birliği nasıl kuruldu?

1871’de Alman birliğinin teşekkülü; başından sonuna kadar her safhasında Osmanlı Devletini etkileyen gelişmeleri de beraberinde getirmiştir.Almanya’nın ortaya çıkışıyla Avrupa diplomasisinin görüntüsü ve niteliği değişmiş, Avrupa dengesi bambaşka bir hal almıştır.Birliğin ilk merhalesi olan Avusturya’nın yenilmesi Bismarck önderliğindeki Prusya’nın ilk önemli başarısı olurken bu mağlubiyet Avusturya’yı Osmanlı vilayetleri olan Bosna ve Hersek’e yöneltiyordu.1870 tarihinde Prusya’nın, Fransa’yı yenmesi ise Osmanlı Avrupa’sının ayrılmasına giden yolun başlangıcı olmuştur.1856 Paris Antlaşmasıyla Karadeniz’den çıkartılan Rusya hemen harekete geçerek ilgili maddeleri iptal ettirmiştir.Büyük bir yıkıma uğrayan Fransa’nın devreden çıkması üzerine Paris Antlaşmasının diğer garantörü olan İngiltere devleti de tek başına Rus isteklerine direnmediği görüldü.

Diğer yandan Alman birliğini kendi Slav birliği politikaları için bir tehdit olarak gören Rus Pan-Slavistleri Rus hükümetine hareket zamanının geçtiği yolunda tahrik ederek balkanlarda ki ayrılıkçı faaliyetleri hızlandırdılar.

Alman milliyetçiliği fikrinin ivmesiyle, bir konfederasyon teşkil eden yaklaşık üç yüze yakın derebeyliği etrafında toplanan Prusya, başbakan Bismarck idaresinde 1890’a kadar Avrupa siyasetinin belirleyici unsuru oldu.Fransa’yı 1870 yenilgisinin öcünü almayacak kadar milletlerarası ilişkilerde yalnız bırakmayı siyasetinin ana hedefi yapan Alman başbakanının bu tavrı, Avusturya ve Rusya tarafından Osmanlı devleti aleyhine yayılmak için bir bahane oldu. Bu durumun ilk meyvesi 7 Eylül 1872’de oluşturulan Birinci Üç İmparatorlar Ligi olmuştur.Almanya, Avusturya ve Rusya’nın katılmasıyla oluşan ligin Osmanlı Devletini ilgilendiren yanı devletlerin doğu meselesiyle ilgili durumlarda birlikte hareket etme kararıdır.

Avrupa’nın hedefi Osmanlı’yı parçalamak

1879’da Almanya-Avusturya ittifakı imzalandı.Bu anlaşma Avusturya’yı Bosna-Hersek’te ki faaliyetlerinde serbest bırakırken Rusya’ya karşı da Alman desteği güvencesini sağlıyordu.Orta Asya’da ve Afganistan’da olduğu kadar Osmanlı Devleti üzerindeki yayılma emellerinde de İngiltere karşısında yalnızlığa itildiğini gören Rusya’nın tekrar Almanya’ya ve Avusturya’ya dönmesi üzerine İkinci Üç İmparatorlar Ligi meydana geldi.

Bütün bu ittifakların tek ortak noktası Osmanlı Devleti’nin Avrupa toprakları üzerindeki paylaşma hesaplarını düzenliyor olmasıydı.Nitekim 1879’da İngiltere, Rus tehdidini bahane ederek Kıbrıs’ı işgal etti.Amacı Osmanlılara yardımdan ziyade Hindistan yolunu güvenlik altında tutmaktı.İngiltere, Akdeniz de özellikle Mısır üzerinde hakimiyet hesapları yaparken en güçlü muhalifi Fransa’yı bir başka Osmanlı vilayeti Tunus üzerine teşvik ederek rahatlatmaya çalışıyordu.1881’de ki Fransız işgaline karşı Osmanlı devletinin protestosu hiçbir şeyi değiştirmezken Tunus hakkında emelleri olan İtalya, Fransa’ya karşı kendine yardımcı aramaya başladı.Ancak Tunus’taki iki bin Fransız’a karşılık yirmi bin İtalyan’ın bulunması devletleri fazla alakadar etmedi.Siyasi yalnızlığının sonucunu bu şekilde gören İtalya Avusturya ve Almanya ile 20 Mayıs 1882’de ittifak yaptı.Topraklarına yönelik Rus tehdidini derinden hisseden Romanya’da 1883’te birliğe katıldı.

Almanya Osmanlı politikasını neden değiştirdi?

Görüldüğü gibi Almanya, birliğini kurduktan sonra 1890’da Başbakan Bismarck’ın ayrılmasına kadar olan sürede Avrupa siyasetinin belirleyicisi olarak inisiyatifi elinde tutarken Osmanlı devletini göz önüne almamıştır. Halbuki girdiği bütün ilişkilerden dolaylı olarak ta olsa Osmanlı devleti etkilenmiştir.

1880’de Alman İmparatoru II.Wilhelm ile Almanya’nın Osmanlı politikasının değiştiğini görüyoruz.Gittikçe artan bir hızla büyüyen Alman sanayisine yeni yayılma alanları, hammadde kaynaklarıyla mamul maddeleri satacak yeni pazarlar bulma meselesi Alman yöneticilerini yeni arayışlara sevk etti.II. Wilhelm’e göre bütün bu şartlar Osmanlı devletinde fazlasıyla mevcuttu.Alman politikasında bu inanç yaygınlaşırken İngiltere’nin de Osmanlı politikasının olumsuz yönde değişmesi Osmanlı yöneticilerini, başta sultan II. Abdülhamid olmak üzere siyasi, kültürel ve ekonomik safhada Alman nüfuzunu hoş karşılamaya sevk etti.Almanya’nın Osmanlı Devleti lehine bir siyaset takibi neticede iki devleti I. Dünya savaşına müttefik olarak sokacaksa da başlangıçta Osmanlı idarecilerine dış politikada yeni bir alternatif imkanı sağlamıştır.

Berlin kongresi ve Osmanlı’nın geleceği

1878 Berlin kongresi, Osmanlı İmparatorluğunun Avrupa kıtasında önemli toprak kaybı ile sonuçlandı. Bulgaristan ikiye ayrılmış ve yarı bağımsız bir statüye kavuşmuştu.Bosna-Hersek, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu idaresine bırakılıyordu.Sırbistan ve Karadağ daha önceden imparatorluktan koptuğunu göze alırsak Osmanlı İmparatorluğunun Slav tebaasını kaybettiğini söyleyebiliriz.Rusya, İngiltere, Fransa ve Avusturya-Macaristan gibi büyük devletler artık Osmanlı İmparatorluğuna yağma politikasına yönelmişlerdir.Bu durum Osmanlı devletinin iç ve dış siyasetinde önemli değişikliklere yol açacaktır.Osmanlı İmparatorluğu bu döneme girdiğinde artık yabancı devletlerin baskısı altında bulunmaktaydı.Devletin mali yönden iflasından sonra 1881’de Duyyun-u Umumiye kuruldu.Devletin bazı gelirlerine yabancı devletler tarafından el konuldu.Ülkedeki yatırımlar sürekli olarak batılı devletler lehine fazlalaşıyordu.Devletin iktisadi hayatı onların denetimi altında idi.Devletin dış borçlar toplamı iki milyar frank civarında idi.Bu borca karşılık bazı vergiler, Aşar vergisi, gümrük resmi, tütün ve tuz tekeli, pul ve ispirto vergisi, İstanbul Balıkhane Rusümu, bazı eyaletlerin ipek resmini toplama yetkisi alacaklıların temsilcisi Duyyun-u Umumiye’ ye bırakıldı.

Osmanlı Avrupalı bankaların istilasına uğruyor

Maliyenin iflasından sonra ülkenin doğal zenginlikleri, tekeli imtiyazlar halinde yabancılara verilmesi süreci hızlandı.Ziraat bankası dışında başka bir ulusal banka yoktu ve Osmanlı İmparatorluğu güçlü yabancı bankaların istilasına uğradı.İtalya, Hollanda, Avusturya bankalarının şubeleri ülkenin her yerine yayıldı.Dış ticaret açığı sürekli artıyordu.Bu yüzden en önemli yatırımları yapabilmek bile yabancı sermaye ile mümkün oluyordu.En önemli yatırım; imparatorluğun askeri, idari mekanizması içinde hayati önemi olan demiryolları idi.Tarım gelirleri son derece düşüktü. Esasen ülke tarım ülkesi olmasına rağmen İstanbul gibi büyük şehirler yoğun ithal malı buğday ile beslenirlerdi. 19. yüzyıl da sanayileşen batı ülkelerinin kendilerine sağlanan gümrük kolaylıklarıyla Osmanlı tezgah sanayisini kesin iflasa sürüklemelerinden sonra, modern sanayi kurma çabaları başarısızlıkla sonuçlanmıştı.Ülkenin uğradığı iktisadi çöküntü bürokrasiyi ve orduyu modernleştirmek zorunluluğu karşısında içinden çıkılmaz bir duruma girdi.Ulusalcılık akımları, iç ayaklanmalar, dış müdahaleler yüzünden yorucu savaşlarda toprak kaybeden imparatorluk, dış politik güçler arasında denge oyunlarına başvurarak yasama dönemine girdi.Değişen dünya siyasal konjonktürüne göre arkasını bir güçlü devlete dayıyordu.Osmanlı dış dünyaya etki edecek kapasiteye sahip değildi.Bütün dünyada İslam’ın lideri rolünü üslenen imparatorluk bu politikayı yürütecek gerekli araç ve kuvvete sahip değildi.Fakat sömürgelerde İngiltere, Fransa ve Rusya karşıtı bir politika gütmek durumunda idi.Bunu hiç değilse görünüşte yapacaktı ve teatral sahneye koyuşta uyumlu rol oynayacak tek partner Almanya idi.

Osmanlı devleti ve Berlin kongresi

Almanya bu durum sonucu ülkemizin tarih sahnesine çıkabildi.Berlin kongresinden sonra ağır bir darbe yiyen ve tarihi dönüm noktasına gelen Osmanlı İmparatorluğu yöneticilerinin, büyük devletler arasında Almanya’ya yakınlık duymalarının nedeni Avrupa devletlerinin dış politikalardaki ilkelerin ve yöneldikleri etki alanlarının, Osmanlı İmparatorluğunun yaşama şansına son verecek biçimde değişmesidir.Artık, Osmanlı sultanı ve yöneticileri Almanya desteğini arıyorlardı.Berlin’de sultan adına, Bismarck ile görüşen Ali Nizami Bey, ondan ordu ve sivil idareyi ıslah edecek uzmanlar isterken “Osmanlı saltanatının Alman ittifak ve desteğini son derece arzu ettiğini de” bildirmiştir. Bismarck ise “Almanya’nın Osmanlı ile ittifak istediğini ancak arada Avusturya olduğunu bu nedenle önce Avusturya ile Osmanlı devletinin anlaşması gerektiğini” söylemiştir.Böylece Avusturya ile Osmanlı zorla dostluğa itilmiştir.

Avrupa konjonktüründe dost olarak görünen veya öyle olması beklenen Japonya ve Almanya idi.Osmanlı, Japonya ile hiç diplomatik ilişki kuramadı ancak Almanya’nın, topraklarında günden güne artan bir nüfus edinmesine de direnmeyecekti.İmparatorluğu fiziki olarak parçalamak isteyen İngiltere, Fransa ve Rusya karşısında tarihinin son sayfaları yazılan Osmanlı İmparatorluğunun paniğe kapılması ve kapılarını Almanya’ya açması kaçınılmaz görünüyordu.

Almanya’nın Osmanlı üzerinde ekonomik amacı

Alman ticaret sermayesi ve yatırımları örgütlü olarak Osmanlı ülkelerinde faaliyete geçebilmek için büyük demir yolu yatırımlarına, gemicilik faaliyetinin gelişmesini ve Alman bankacılığının ciddi desteğini bekliyorlardı.Alman ticari denizcilik ve demir yolu taşımacılığındaki yenilikler ve teknik ehliyet dolayısıyla Alman sanayi ürünleri bir müddet sonra Osmanlı pazarlarını istila etmekte gecikmeyeceklerdir.26 Ağustos 1890’da Alman İmparatorluğu ile Osmanlı İmparatorluğu arasında imzalanan ticaret antlaşması, Almanya lehine imtiyazlar bahşediyordu.Antlaşmaya göre, Almanya ve Osmanlı tüccarı “en imtiyazlı tüccar” statüsünde idi; ama uygulamada bundan yararlanan hep Almanlar olmuştur.

Almanya’nın Türkiye’ye nüfuz edişi; orduda ve mülki teşkilatlardaki ıslahata yardım edecek heyetler ve Bağdat demir yolu sayesinde oldu denebilir.Bu gümrük indirimi, silah ticaretini, teknik malzemenin girişini geliştirmiştir. Ancak Almanya’nın bütün dünyadaki siyasi yayılmasının nedenlerinin biride ucuz, bol (düşük kaliteli) mal üretimi ve İngiltere ve Fransa’ya göre geç kalarak gerçekleştirebildiği sanayini modern ve elverişli yöntemlerle kurmasıdır. Avusturya-Macaristan ekonomisiyle giderek bütünleştirdikten sonra Almanya’nın Osmanlı pazarına girişi kolaylaştı. Zaten bu vakte kadar da Alman sanayi ürünleri Osmanlı ülkesine hep Avusturya etiketi altında giriyordu.Bu, Balkanları aşan demiryolu sayesinde oluyordu ve denizcilikte geri kalan bu iki ülkenin demiryolu sistemine önem vermelerinin nedeni buydu.Bağdat’a kadar uzanacak bir demiryolu, hakir Osmanlı topraklarının zengin bir pazar ve hammadde kaynağı haline getirecekti.1880’lerde Almanya ve Avusturya-Macaristan’ın Osmanlı dış ticaretindeki payı %18 iken, 1909’da bu pay %42’ye yükselmiştir.19. yüzyıl boyu ulaşımın pahalılığı yüzünden Alman malları Osmanlı pazarlarında makbul değilken 1880’lerden sonra durum değişti ve taşıma ücretlerindeki önemli düşüş Almanya ile ticareti hızlandırdı.Alman deniz ticareti de artıyordu.

Osmanlı coğrafyasında Avrupa sanayi hamlesi

1840’lardan sonra Batı Avrupa’nın pazar ilişkilerine giren Osmanlı İmparatorluğunda ki madenler ve mono kültürel tarımdan elde edilen ürünleri ele geçirmek hatta tütün, yün gibi tarım ve hayvancılık ürünlerini kısmen yerinde işleyip Batı Avrupa’ya aktarmak sorunu vardı.Bu nedenle yeni kolonist devletler demiryolu, liman gibi altyapısal yatırımlar yanında bazı dallarda küçük bir sanayide kurdular.Ancak yarı sömürgeleşme hayat tarzı içerisinde imparatorluğun temel sanayisini kurma girişimi baltalandığı gibi ulaşım ağıda, rasyonel ve kendi içinde tamamlayıcı bir sistem halinde kurulamadı.1880’lerden itibaren Osmanlı İmparatorluğu, büyük sanayi devletleri arasında şiddetli bir rekabet alanı oldu.İngiltere; Mısır ve Hindistan gibi sömürgelerine çekilirken, Fransa ve Almanya demiryolu ve bankacılık alanında çekişmeye girdiler.Kendi devletinin desteğini arkasına alamayan yabancı sermayedarlar bu kavgada yenilecektir.Almanya ise tebaasının Yakındoğu’da ki girişimlerini sadece bürokrasi ile değil, örgütlendirilmiş yığınlarla da destekliyordu.1881-1914 yılları arasında gerek Osmanlı borçlarındaki hisseleri ve gerekse doğrudan yatırımları itibariyle Osmanlı İmparatorluğunda Fransız, Alman ve Belçika sermayesi artış göstermektedir.Gerek Almanya ve gerekse Fransa’nın yatırımları 1880’lerden sonra artacaktır.1890’larda Osmanlı İmparatorluğundaki toplam yabancı sermaye en başta Osmanlı borçlarında sonra demiryolları ve bankacılık sektöründe toplanmıştı. Toplam doğrudan yabancı yatırımların %41’i demiryolları, %23,5’i bankacılık ve ancak %10’u sanayi alnında gerçekleşmişti.Bu dönemde sermaye ihraç eden koloniyalist ülkeler bütün dünyada en çok demiryollarına para yatırıyordu.Alman yatırımları en büyük yayılma ve artış hızını götürmesine rağmen, Fransa halen en büyük yatırımcı idi.

Almanların Osmanlı sempatisi

Almanya, Osmanlı İmparatorluğuna nüfuz ederken İslamcı ideolojiye de sempatik görünme gayretindeydi. Gerçekte İslamcılık’ta Almanya’yı Avrupalılar arasındaki yandaşı olarak görmüştü.Almanya’nın doğu ile uğraşan bilgin ve tacirleri, yoğun olarak propaganda broşürleri yazma faaliyetinde idiler.Bu gruplar; Osmanlı İmparatorluğunun İslam Birliğini sağlayıp başı çekeceğinden ve Almanya ile birleşerek İngiltere ve Fransa’yı saf dışı edip, bu zenginlik dolu ülkelerden Alman iktisadının yararlanacağını yayıyorlardı.Bu tür yayınlar özellikle II. Meşrutiyetten sonra artan Alman nüfuzunun ideolojik platformunu oluşturmak amacıyla, Türkiye de çevrilmiş ve hatta bazı Alman hayranı tarafından benzerleri yazılmıştır.Almanya’nın zorunlu bir seçenek olduğu kanaati herkesten önce Sultan II. Abdülhamid’te vardı. Sultanın Alman ittifakı ve Almanya’nın iktisadi etkisine karşı huzursuz ve davetkar bir eğilimi vardı.Ancak II. Abdülhamid, Avrupa uyumu ve barışçı politika içinde bu birliğe taraftardı.Osmanlılar, Avrupa dengesinde uyumu bozmayan bir Almanya’nın yanında yer almalıydılar.

Abdülhamit döneminde Osmanlı-Alman ilişkileri

Almanya bu uygun ideolojik ortamın yardımıyla Osmanlı İmparatorluğuna nüfuz edebileceği iki alan buldu. Orduda ve sivil yönetimdeki ıslahat ve demiryolu yapımı…Bu alanda giriştiği taahhütler; silah ticaretini, bankacılığı, maden imtiyazları elde etmeyi ve nihayet kanalizasyon faaliyetini birlikte getirecektir.II. Abdülhamid döneminde Osmanlı ordusunun reform sorunları ön planda öne alınmakla birlikte yönetim örgütünün bütün dallarında bir reforma girişilmesi kaçınılmaz bir gereklilikti.II. Abdülhamid gümrüklerde maliyede ve en önemlisi poliste yapacağı düzenlemeler için gerekli uzmanları Almanya’dan sağlamıştır.Padişah merkezli idarede, maliyede, orduda, poliste, adliyede ve taşra yönetiminde köklü düzenlemeleri yapmak için İngiliz ve Fransız yardımını denemiş ve faydasız gördüğünden savaş gücünü, kalkınmasını ve otoriter yapısını takdir ettiği Almanya’dan danışman ve uzman istemek fikrine, saltanatının ilk günlerinden beri dört elle sarılmış ve gerçekleştirmeye girişmiştir.Özellikle Fransız-Alman savaşındaki Alman galibiyeti padişahtan önce de askeri-sivil bürokrasi de Almanya’ya karşı bir eğilim yaratmıştı.1880’lerden itibaren iki taraf arasında yapılan bir sözleşme ile Osmanlı hükümeti, Osmanlı üniforması ve rütbesi taşıyacak ve bazı asker ve sivil uzmanları kadrosuna alacak, ancak bunlara farklı ve yüksek ücretler veriyordu.Üstelik maaşlar Osmanlı bankası tarafından muntazaman ödenecekti.

Osmanlı ordusunda Alman subaylar

14 Temmuz 1880 antlaşmasına göre; bu uzmanlar üç yıl süre ile istihdam edilecekti.Uzman subayları ve memurlara 20.000 frank.Yıllık maaş ödemesi yapılacak, gümrük müdürüne 40.000 frank ödenecekti.Harbiye mektebi’ne öğretmen olacak subaylarda bu statüde idi.Bu memur ve subayların, Osmanlı memuru olarak hizmet görmesine rağmen Almanya’daki memuriyet görev ve unvanlarının da değişmeden devam edeceği, sadece bu müddet zarfında ödemelerin Osmanlı hükümeti tarafından yapılacağı öngörülüyordu.Görevleri olarak gelenler vatanlarındaki memuriyet ve görevlerinin ve özlük haklarının aynen muhafazasına büyük önem veriyorlardı. Gelenler bir yerde ülkelerinde tatmin olmayan ve Roma’da ikinci olmaktan bıkıp, bu ülkede birinci olmak isteyen kimselerdi.Kimisini maaşların dolgun oluşu bu işte itiyordu.1890’lardan itibaren Almanya’dan tıp profesörleri getirildi.Bu tarihten sonra Mekteb-i Tıbbiye’nin modernleştirilmesi için, Alman öğretmenlerden yararlanılması düşünüldü ise de Türkiye’de, Fransız tıp öğretmenleri ve usulü 1930’lardaki üniversite ıslahatına kadar devam etmiştir.Alman tıbbının Türkiye’deki etkisi Haydarpaşa Hastanesi’nin kurulmasıyla başladı.Almanya’dan gelen uzmanlar kendilerini işsiz ve karanlık bir ülkeye aydınlığı getirenler olarak görüyorlardı.

Alman kültürü ve Osmanlı

Türkiye, Almanya’nın iktisadi, siyasi ve askeri nüfuz alanına girdi, ama gerçek Alman kültürünü değil, yüzeydeki Alman kültürünü, daha doğrusu Alman propagandasını tanıdı.Gerçekte Alman nüfuzunun artmasıyla Türkiye’ye; Kant, Schelling, Hegel, Feurbach ve Marx’la gelişen klasik Alman felsefesi, Alman edebiyatı, tekniği ve doğa bilimleri gelmedi.Alman kültürü, Türkiye’ye sadece; arkeolojik zenginlikleri yağmalayacak kazılar, Beyoğlu’ndaki Viyana operetleri, Almanca eserlerin Fransızca üzerinden eksik ve yanlış çevrileri ve büyük ölçüde de Alman Militarizmini ve hayranlık duyguları olarak geldi.Bu dönemde 1890’lı yıllarda Truva kazılarını yapan Alman arkeolog Schliemann’ın karısı Sophia, kara çarşaf giyerek gümrükten üzeri aranamadığı için Truva Hazinesi’ni kaçırırken, Alman hükümeti özel izinle 1900-1912 yılları arasında Bergama Zeus Tapınağı’nda kazılar yapan arkeolog Dörpfeld aracılığıyla Bergama’daki Zeus Tapınağı’nı sökerek Berline götürmüştür.Bergama yöresinde yol inşaatını yöneten Alman Mühendis Carl Humann çalışmaları sırasında bu sunak ile ilgili bazı frizlere ve kalıntılara rastlamış ve daha sonra Zeus sunağı özel izinle olduğu gibi Berlin’e taşınmıştır.Bugün sunağın yerinde temelleri yer almaktadır.

Osmanlı- Alman ilişkilerinde yeni dönem

Berlin kongresinden sonra ortaya çıkan panik havasına kadar Osmanlı ordusunda modern İngiliz, Fransız ve Prusya sistemleri geleneksel Osmanlı sistemiyle bir arada yaşamıştır.Bu tarihten sonra Osmanlı ordusu, artık Alman Genel Kurmayı’nın stratejisine, onun tayin ettiği subaylara ve Alman endüstrisinin silahlarına bağlanıp gittikçe Alman askeri sistemiyle bütünleşen bir ordu olmaya başladı.1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı (93 harbi) Türkiye’de bir anlamda yeni bir dönem başlattı.Osmanlı devleti yaşama şansını yapacağı askeri reformlara bağlamıştı.1880 Temmuz’un da padişah, Berlin’e gönderdiği bir listede istenen askerler ve sivil memurlar, özel bir sözleşme ile Osmanlı hizmetine girdiler.Genelkurmay başkanı Helmuth Von Moltke, Türkiye’de geçmişte ki kendi tecrübelerine dayanarak; “subayların Alman ordusu ile ilişkilerini kesmemelerini, bu sayede en iyi uzmanların gönderilebileceğine ve bunun da Osmanlı ordusundan çok Alman ordusunun işine yarayacağını belirtmiş, Osmanlı üniforması giyseler de, Alman subayı olarak İstanbul’a gönderileceklerinin, Almanya büyükelçiliğine bağlı olarak faaliyetlerini sürdürmelerini istemişti.11 Nisan 1882’de dört subayın gönderilmesi için izin çıktı.Bu gelen dört subay Albay rütbesine yükseltildi.Koehler adındaki subay, gelişinden üç yıl sonra öldü.Ölümüne kadar Alman silah fabrikalarına Osmanlı ordusu tarafında ilk yüklü siparişleri verdirmek için didindi durdu.Zamanla Osmanlı ordusu, Alman silah fabrikatörlerin en iyi müşterisi olacaktır.Almanya’dan silah ithalatı özellikle Vonder Gotz’ün gelişinden sonra daha da artacaktır.

Alman subaylarına Osmanlı ordusunda ayrıcalık

Alman subaylarının ıslahat için verdikleri önergeler de pek uygulanmıyordu.Bunun sebebi ise öne sürülen projeler oldukça masraflıydı.Bir müddet sonra dişe dokunur bir çalışma yapamayacaklarını anlayan Almanlar, maaş ve rütbe derdine düştüler ve Vonder Gotz’ün yaptığı gibi, Osmanlı askeri sırlarından elde ettiklerini, ordunun durumunu ve politik hayatını günü gününe Alman harbiye ve hariciye nazırlarına rapor etmekle yetindiler, maaşlarını arttırma derdine düştüler.Padişah, Almanlarla dostluğunu devam ettirmek ve dışa karşı bir görünüm vermek için pekte bir şey beceremeyen bu subayları elinde tutmak istiyordu.

Sultan Abdülhamit reform için Alman subaylarını çağırırken, bir yandan da Osmanlı ordusundan bazı subayları eğitim için Alman Ordusuna göndermek niyetinde idi.1882′de on Türk subayı ihtisas için Almanya’ya gönderildi.Bunlar zamanla Türk ordusunda ki Alman subayların yerlerini aldılar.Bu Türk subaylarının seçiminde askerlik yeteneklerinden ziyade, Alman hayranı olmaları dikkate alınmıştır.Çünkü Vonder Gotz, Ekim 1889’da Almanya’ya yazdığı raporunda bunu belirtiyordu.

Diğer taraftan Alman ordusunda eğitim almak için subay gönderme işi, Türk ordusunda başlayan Almanlaşma yönünde uygun bir gelişme idi.Ancak Almanya’ya gönderilen subayların seçimi konusunda titiz olunmaması ve Almanya’da subaylara eğitimden ziyade Alman ordusunun büyüklüğünün gösterilmesiyle sınırlı tutulması bu uygulamanın menfi netice vermesine yol açmıştır.Nitekim II. Abdülhamit bile Almanya’ya gönderilen subayların, mesleki eğitim görmeleri yerine, genellikle eğlence ile vakit geçirip sonrada yurda döndüklerinde kendini beğenmişlik yapıp arkadaşlarına ve üstlerine dahi yukarıdan baktıklarını üzüntü ile dile getirmektedir.1908 yılında II. Meşrutiyetin ilanından sonra da Almanya ile askeri alandaki ilişkilere devam edilmiştir.Nitekim 1909-1910 yılları arasında Almanya’ya kurmay öğrenimini ve ihtisası yapmak üzere genç Osmanlı subayları gönderilmiştir.Bunlar I. Dünya Savaşı ve İstiklâl Savaşın da önemli mevkilerde bulunmuş subaylardı.

1912 Balkan savaşının sonucundan sonra, orduda Alman nüfusu arttırıldı.İmparatorluk I. Dünya savaşına Almanya komutasında girdi denilebilir.Savaş öncesi dönemde ve savaş içinde Alman askeri uzmanları artık fiili komutanlar olmuşlardı.Kendilerine hayran olan Osmanlı komuta kademelerine karşı, son derece amirane bir tutum içinde idiler.Alman subaylarının uygunsuz hareketleri görmezlikten geliniyordu.1910’lar da Osmanlı Türkiye’sin de, orduda olduğu kadar sivil hayatta da yeni bir moda olan Alman hayranlığı vardı.Bu hayranlık I. Dünya savaşı sonunda Osmanlı İmparatorluğu ile birlikte tarihe gömüldü.

Şark meselesi ve Almanya

Almanların 1871 yılında Prusya liderliğinde Fransızları mağlûp ederek Alman birliğini sağlamasından sonra izlediği politika Fransızları kendilerinden intikam almalarını önlemek olmuştur.Bu sıralarda büyük devletler “Şark Meselesi” olarak adlandırılan Osmanlı toprakları üzerindeki ihtiras ve çıkarları hususunda mücadele etmekteydiler. Bismarck önderliğindeki Almanya mevcut dengeyi bozmamak için bu mücadeleye girmek taraftarı değildi.

Almanya’nın Osmanlı’ya karşı kayıtsız politikası 1888 yılında II. Wilhelm’in imparator olmasıyla değişmiştir. II. Wilhelm, Bismarck’ın dengeleri bozmamak için dikkatlice sürdürdüğü politikadan vazgeçerek sanayileşmesini tamamlamış bir devlet olarak emperyalist amaçlarla yayılmacı bir politika izlemeye başlamıştır.Böyle bir politika ile giden Wilhelm’in, Osmanlı devleti ile ilişkilerini geliştirmesinde şunlar etkili olmuştur;

Osmanlı Almanlar için geniş pazar oluyor

1. Osmanlı toprakları Alman ihraç sanayi ürünleri için geniş bir pazar niteliğindeydi.

2. Anadolu, bir yandan Alman dokuma sanayisinin en önemli hammaddesi olan pamuğa, diğer yandan gıda maddelerine ve tahıla olan ihtiyacını karşılayacak kapasitede idi.

3. İmparatorluk topraklarının bakır, krom, kurşun ve petrol gibi maden yatakları Alman endüstrisinin ihtiyaçlarını karşılayacak kapasitede idi.

4. Stratejik bir konumda olan Osmanlı toprakları ile Almanya arasında karayolu bağlantısı kurulmasıyla hem İngiltere’nin deniz ablukası ortadan kaldırılıyor, hem de Almanya’nın Rusya ve İngiliz sömürgelerini kolayca vurmasını sağlıyordu.

5. Türkiye’ye gönderilen Alman askeri uzmanları sayesinde Alman sanayiciler, demiryolları ve silah bağlantılarına dayanarak, Türkiye’deki önemli noktaları denetim altında bulundurabilirlerdi.

6. Zayıf ve yıkılmakta olan bir imparatorluk konumunda olan Osmanlı İmparatorluğu, Alman yardımı ve etkisi sayesinde kısa sürede ele geçirilebilirdi.

İngiltere Kıbrıs’ı nasıl işgal etti?

Bu sırada Osmanlı devleti ise 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşında (93 Harbi) kaybetmenin verdiği maddi ve manevi kayıpları telafi etme sıkıntısı içinde idi.Daha önce dış politikada Osmanlı devletinin dayanağı olan İngiltere’nin, 1878 Berlin konferansında takındığı Osmanlı aleyhtarı tavır ve bunun akabinde Kıbrıs’ı, antlaşmaya göre geçici olarak işgal etmesi Osmanlı devletini yalnız bıraktığı gibi, 1881 yılında kurulan Duyyun-u Umumiye ile de Osmanlı ekonomik kaynakları tamamen alacaklı dış ülkeler ve bankerlerin kontrolüne bırakılmıştır.Bu ortamda II. Abdülhamid’in büyük devletlere karşı hiç güveni kalmamıştı.Osmanlı Devleti’nin Almanya’dan ordusunu eğitmek amacıyla subay talep etmesi de bu döneme rastlamaktadır.Almanya’ya tahsil ve staj için talebeler gönderilmiş, karşılığında da Osmanlı ordusunu eğitmek için çeşitli heyetler gelmiştir.

Bu siyasi ortamda Almanların ekonomik gelişimi de göz kamaştırıcı olmuştur.19. yüzyıl sonlarına doğru hızla Orta Avrupa’nın atölyesi haline gelmiş ve ürettikleri için pazara, üretim için hammaddeye ve işçisini besleyeceği gıdaya ihtiyaç duyuyordu.1890’larda Alman yatırımları Latin Amerika, ABD, Afrika, Asya ve Anadolu’ya yayılmıştı. Almanya’nın Türkiye ile olan ticareti de büyük ölçüde artmaya başlamıştı.

Almanlar Osmanlı’nın toğrak bütünlüğüne saygılı

19. yüzyıl sonunda bazı Alman şirketleri Osmanlı devletin de yatırıma teşebbüs etmiştir.Fakat madencilik ve ulaştırma alanında var olan imkanlar zaten İngiliz ve Fransız şirketleri tarafından paylaşılmıştı.Almanların, bunlardan arta kalan imkanları değerlendirmesi gerekiyordu.Anadolu ve özellikle Mezopotamya’nın zenginlikleri Almanların ilgisini çekmekte idi.Ancak buraya kadar uzanabilmek için temel bir yatırımın yapılması gerekiyordu.İşte Anadolu-Bağdat-Basra Demiryolu Projesi böylece tarih sahnesine çıkmıştır.II. Abdülhamid’in de Osmanlı topraklarında gözleri olmadığına inandığı Almanlar’a sıcak bakması dolayısıyla söz konusu imtiyaz anlaşmalarının yapılması zor olmamıştır.

Almanya’nın, Bağdat Demiryolu Projesinin İngiliz çıkar alnına girmesi ile durum çıkmaza girmiştir.Yapılan tüm görüşmeler ve müzakerelere rağmen bu konuda mütakabat ancak I. Dünya Savaşı’nın arifesinde sağlanmışsa da savaşın çıkmasıyla da artık bu çabalar tüm anlamını yitirmiştir.Aslında bu demiryolu, üzerindeki spekülasyonlar ve çıkar çatışmaları dolayısıyla da savaşın çıkmasına katkıda bulunmuştur.Savaş sonrasında ise Almanlar ve bağlaşıklarının kaybetmeleriyle o zamana kadar inşa edilen bölümler, İtilaf Devletlerinin eline geçmiş, sonra da bölgede bağımsızlıklarını kazanan devletlerin kontrolüne bırakılmıştır.Böylece Osmanlı-Alman dostluğu, Osmanlı’da ki Alman hayranlığı ve Alman nüfuzu, I. Dünya Savaşının sonunda Osmanlı Devleti ile birlikte tarihe gömülmüştür.

Berlin – Bağdat (Hicaz ) demiryolu projesi

19. yüzyıl sonlarında Osmanlı Devleti’nin zenginliklerinden faydalanmak isteyen irili ufaklı Alman şirketleri faaliyetlerde bulunmaya başlamıştı.Bunun yanında Fransa ve İngiltere şirketleri o dönemde ulaştırma alanında varolan olanakları paylaşmışlardı.Bu olanaklar içersinde doğan sömürge yarışı birinci bölümde söz ettiğimiz gibi Alman yatırımcılarının ilgisini Anadolu ve Mezopotamya üzerine çekmesine neden oldu.Ancak burarlara kadar uzanabilmek için temel bir yatırımın yapılması gerekiyordu ve Bağdat-Basra’ya kadar uzanacak demiryolu projesi böylece tarih sahnesine çıktı.

Almanya sıcak denizlere inme hayalini Osmanlı devleti sınırlarından geçireceği demiryolu ile planlıyordu. Almanya’da ileri gelen devlet adamları, politikacılar, irili ufaklı şirket sahipleri bunun Almanya’nın bir kurtuluş ışığı konusunda birleşiyorlardı.Çünkü o günün teknik kuruluşları, Almanya’da yer almasından dolayı bu projenin gerçekleşmesi için bir sorun yoktu.Fakat, Alman sermayesi Anadolu demiryollarına, Anadolu içlerine doğru yeni demiryolu imtiyazı verilmesi özellikle Fransızları harekete geçirdi.İzmit-Ankara Demiryolu imtiyazının, 1888 Ekim’in de Alfred Kovlla’ya verilmesi ve Almanya’nın hattı Ankara’ya doğru hızlı ilerletmesi aynı yıllarda Fransızların da Suriye-Lübnan’da bir sıra hızla bir demiryolu ağı örmelerine neden oldu.Fransa böyle hızlı bir şekilde demiryolu yapımına başlamasına karşın Osmanlı devletinin Almanya’dan beklentisi çoktu.Çünkü Alman demiryolculuğu nispeten modern bir örgütlenme ve çalışma tekniğine sahipti.

Osmanlı Demiryolu projesinde Avrupa rekabeti

19. yüzyıl sonlarında Osmanlı İmparatorluğunda demiryolu çalışmaları hız kazanmıştı.Fransız ve İngiliz sermayeleri Ege ve Rumeli de önemli hatlar inşa etmişlerdi.Diğer yandan Asya vilayetlerine döşenecek hatlar yabancı yatırımcıların ilgisini çekmeye başladı.1868-1872 yıllarında Bağdat Valiliği yapan Mithat Paşa, Anadolu’dan bu vilayetlere kadar döşenecek demiryolu için istekli kişilerin başında gelmekte idi.Ancak 1875 yılında devlet girişimciliği ile demiryolu yapımında uğranılan kesin başarısızlık bu konuda yabancı sermayenin şart olduğunu göstermişti.Abdülhamid’te “büyük devletler arasında demiryolu inşaatı için en fazla Almanya’ya itaat edebiliriz.Çünkü onun için ehemmiyetli olan işin sadece iktisadi ve mali cephesidir.” diyordu.Yine II. Abdülhamid’e göre “Almanya söz konusu uzun demiryollarını inşa etmekle ekonomik yönden Osmanlı İmparatorluğuna sıkı bir suretle bağlanacak ve bu İmparatorluğun devamı hususunda Türkiye’ye siyasi buhranlarında olsun yardım etmeye mecbur kalacaktı.Bundan başka bu demiryolları, Osmanlı ordusu hızla seferberlik yapmasına ve büyük kuvvetlerin bir yerden gerekli yere kolaylıkla taşınmasına imkan sağlayacaktı.”Ayrıca padişah, demiryollarının geçtiği bölgelerde halkı refah seviyesinin artacağını, ziraat ürünlerinin kolayca taşınması sayesinde bölgelerinin ekonomik düzeylerinin yükseleceğini düşünmekte idi.Görüldüğü gibi demiryolları projesi ortaya atıldığı zaman ekonomik çıkarlar ön planda tutulmuştur.Bu Anadolu demiryolu hattı, padişahın değindiği gibi ekonomiyi canlandırmak ve Alman dostluğunu kazanmak amacı ile Almanya’ya verilmesi düşünüldü.

Anadolu demiryolu hattında Almanlar’a imtiyaz

Almanlara verilmesi düşünülen Anadolu demiryolu imtiyazı taraftar ve karşıt görüşlerin ortaya çıkmasına ve imparatorluğun resmi çevrelerinde tatlı rüyalar görülmesine neden olmuştur.Ferik Necip Mehmet Paşanın Anadolu demiryollarının inşasına dair verdiği bir lahiyada ne Alman girişimcilerin nede bir başkasının hayalinde bile olmayan bir demiryolu ağından söz ediliyor.Burada;zBursa-İnegöl-Kütahya-Afyonkarahisar-Konya-Ereğli-Külek Boğazı’nı geçerek Adana-İskenderun-Yumurtalık, Konya-Isparta-Burdur-Antalya, Ereğli-Niğde-Kayseri-Sivas-Zağra-Erzincan-Malmahatun-Erzurum, Adana-Maraş-Ayıntav-Birecik-Diyarbekir-Bitlis-Erzurum, Amasya-Tokat-Erzurum demiryolu şubelerinden söz edilmektedir.Anadolu demiryolu hattı üzerinde Almanya’nın yanında Fransa ve İngiltere de istekli davranmasına karşın 24 Eylül 1888’de çıkan bir irade ile Anadolu demiryollarının inşa ve işletme imtiyazı Alfred Kaulla’ya verildi.Alman işbirliği ile kurulan Anadolu demiryolu şirketine ilkin 1888’de Haydarpaşa-Ankara arasında demiryolu imtiyazı verildi.

Eskişehir-Konya hattının tamamlanması ile birlikte Alman yatırımcılar Anadolu içlerine kadar uzattıkları hatlar için kendilerine kilometre garantisi olarak gösterilen bazı vilayetlerin aşar gelirini Duyyun-u Umumiye sayesinde derhal toplanıp teslim edileceğinden emin olduklarından bu işe girmişler ve emin oldukları gibi gelirler aynen teslim edilmiştir.

Almanlar’a verilen demiryolu imtiyaından Avrupa rahatsız

Almanlara verilen imtiyazlar Osmanlı İmparatorluğu’nun hayat alanlarına göz diken diğer güçleri de yeniden harekete geçirdi.Özellikle Fransa mevcut demiryolu yatırımlarını genişletmek isteğinde idi ve yeni imtiyazlar talep etti.Anadolu demiryolları kumpanyasına yolu için Konya’dan gerekli eğitim verilince Fransızlar da adeta bu yolun tazminatı olarak Ege’de, Kasaba demiryolunu Afyona kadar uzatmak ve Suriye’de de Şam-Humus-Halep hattını inşa için gereken imtiyazı aldılar.

Bu imtiyaz mücadelesi ardından yeniden Abdülhamid Konya hattının Bağdat’a kadar uzatılması meselesini gündeme getirtti.Padişah bu hattın gerçekleşmesi için Anadolu demiryolu şirketini çalışmalara başlaması için ikna etmeye çalışıyordu.Buna rağmen Almanların, padişahtan yeni imtiyazlar koparmalarını önlemek için olağanüstü cazip teklifler geliyordu.Bunların arasında en etkileyici olanı demiryolunu Konya’dan, Bağdat’a kadar kilometre güvencesiz inşa etmeyi öneren Fransız teklifiydi.Deutsche Bank ise projeye temkinli yaklaşıyordu.Henüz Haydarpaşa-Ankara hattının gelirlerinden bir yükselme yokken ve Eskişehir-Konya hattı işletme masraflarını bile karşılayamazken yeni bir demiryolu yapımına başlayamayacağı görüşünü savunuyordu.Bu sırada 1897 yılında Türk-Yunan savaşının yaşanması Almanları, Osmanlı bütünlüğünü korumak için harekete geçirdi.Böylece Osmanlı İmparatorluğunun Almanlara güveni artmış oldu.

Demiryolu projesinde mesafeler

Uzunluk  Yapım Tarihi        Şirket

  • ·           Konya-Ulukışla-Karapınar     291 km       1904-1912        Deutsche Bank
  • ·           Durak-Mamure                              115 km       1904-1912         Deutsche Bank
  • ·           Toprakkale-İskenderun            59 km          ———                 Deutsche Bank
  • ·           İslahiye-Resulayn                         453 km        1911-1914         Deutsche Bank
  • ·           Bağdat-Samarre                            119 km        1912-1914          Deutsche Bank

Ünlü Bağdat projesi 1912-1914 yılları arasında yapılan Bağdat-Samarre hattı ile son bulmuştur.Bu birbirinden kopuk hatlar Osmanlı İmparatorluğunun zenginliklerinin yağmalanmasından öteye gitmemiştir.

Bu tür bir demiryolu ağının başka ulaşım araçlarının da ortaya çıktığı dönemde ne kadar olumsuz sonuçlar doğuracağı açıktır.Motorlu araçların kullanılmasıyla ne Irak ne Suriye ve ne de Türkiye’de demiryolları, motorlu taşımacılık ile rekabet edemedi.Bağdat hattının en başarılı kesimi sayılan Haydarpaşa-Ankara hattının bugünkü durumu Almanların demiryolculukta bıraktıkları tarihin mirası niteliğini gösterir.

Almanların bu mirası I. Dünya savaşından sonra kesin niteliğini kazanmıştır.Mondros Mütarekesi ve Sevr Antlaşmasıyla Almanlara ait tüm demir yolları İtilaf devletlerine teslim edildi.Kurtuluş savaşından sonra ise 1928 yılında Anadolu demiryolları satın alınarak devletleştirildi.Bağdat yollarının yapılmayan kısımları 1940 yılında yapılmıştır.

Birinci dünya savaşında Osmanlı-Alman ittifakı

I.Dünya Savaşı Osmanlı İmparatorluğu’nun istemeden de olsa girdiği büyük bir savaştır.İtilaf Devletlerini oluşturan İngiltere, Rusya gibi ülkelerle Almanya’nın, sanayi devrimi sonrası hızlanan büyüme ve kaynak bulma arayışının bir sonucu olan bu savaşta tüm gözler Osmanlı’nın üzerine dikilmiş, paylaşılma ümidiyle hayaller kurulmuştur.Çok kötü bir ekonomi ve henüz yeni çıktığı Balkan savaşının verdiği yorgunlukla acz içinde yönetilen ülkenin kendini bu savaşın içinde bulması çok da zor olmadı.

1914′lü yıllarda Osmanlı, Avrupalıların deyimiyle Doğu’nun “Hasta Adamı” yorgun ve halsizdi.1. Dünya Savaşı ‘na girecek durumda değildi.Genç Türkler iktidara geldiği 5 yıl içinde büyük toprak kayıplarına uğramıştı.Örneğin; Bulgaristan bağımsızlaşmış, Selanik, Girit, Ege Adaları Yunanistan’a kaptırılmıştı.İtalya Trablusgarb’ı ve Oniki Ada ‘yı ele geçirmiş; İngiltere Mısır üzerine protektora ilanının ardından Kıbrıs ‘ı ilhak etmişti.1911 Trablusgarp Savaşı ve 1913 Balkan muharebeleri yenilgileri Osmanlı’nın adeta belini bükmüş ve kendisine gelmesi çok zor olan bir süreç içerisine girmesine neden olmuştur.Daha yeni çıktığı Balkan Savaşı’ın yaralarını saracak zaman bile bulamamıştı.En değerli ordularını bozgunda kaybetmiş; kucak dolusu paralar ödenerek dışarıdan satın alınmış silah, top, cephane ne varsa onlarda Ekim ve Kasım ayının çamurlu, yolsuz Rumeli topraklarında düşmana terkedilmişti.Bir yıl öncesinden beri Alman askeri, Türk ordusunda geniş ıslahat yapmış fakat Balkanlar’da ki yenilgiler büyük zarar getirmişti.Bir çok bölgelerde, asker aylardan beri maaşını alamamış, orduda moral kalmamıştı.Donanma mutsuz ve demode bir haldeydi.Çanakkale ‘deki Garnizon perişandı.Silahları ise çağdışı idi. Koca imparatorluk çağın, sanayi devriminin, bilim ve teknolojinin çok gerilerinde kalmış, zengin Avrupalıların kapitülasyon denen ekonomik ve mali boyunduruğu altında ezikti.Ülkede ne sanayi denebilecek bir tesis, ne de tam anlamıyla yapılan bir tarım vardı.Gaz yağından iğnesine, silahından mermisine her şey için dışa bağımlı olan memlekete ne düzgün bir yol, ne bir liman, ne de fabrika vardı.İhmale uğramış, insanları fakir ve okutulmamış, devlet yönetimi çürümüş hazinesi tamtakır olmuştu.

Siyasal durum ise tam bir karmaşa idi.İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne bağlı olan Genç Türkler, 1909′da padişahı tahtan indirerek pek çok çevrede özellikle aydın çevrede tam bir destek kazanmıştı.Ama 5 yıllık savaş ve iç bunalımlar gereğinden de fazlaydı.İmparatorluğun derme-çatma hükümeti bir başka hükümeti iş başına getirerek kuvvetlenmek, durumu düzeltmek imkanı kaçırmış; Genç Türklerin enerjileri kendi başlarını kurtarmanın umutsuz ve yalın mücadelesinde tükenmişti.Artık ne ilk günlerin parlak sözlerinden, ne demokratik serbest seçimlerden, ne özgürlükten, ne bütün imparatorluğu meydana getiren çeşitli din ve milliyetteki unsurların eşitliğinden, ne de hilal altında birleşmeden bahseden yoktu.”Bağdat ve Kudüs gibi dış eyaletlerde mahalli idareler korkutucu bir durumdaydı.Her an herhangi bir aşiretin bağımsızlığını ilan etmesi mümkündü.” Mali yönden hükümet iflas etmiş: ahlak yönünden eski zorbalık ve irtikap günlerine geri dönülmüştü.Birleşmeden bahseden yoktu.Durum böyle olunca yani istikrarsız politikalar ardı arkasına uygulamaya devam edince, İttihat ve Terakki yönetimi de gittikçe halkın gözünden düşmektedir.Çünkü politik durum tam bir keşmekeşti.İttihat ve Terakki’nin iktidara gelişi ile Sultan Abdülhamit’in tahtan indirilmesi önceleri dünyanın her yerinde olduğu gibi memleket içindeki çıkarcı çevrelerde iyimserlikle karşılanmıştır.Ancak aradan geçen beş yıl zarfında olup bitenler İttihat ve Terakki’yi oldukça sarsmıştır. Jön Türkler’in mücadeleleri politik bir kavga haline gelmiştir.

İttihat ve Terraki  Cemiyeti ve Almanlar

İttihat ve Terakki büyüklerinde ne diplomasi, ne yönetim, ne de genel siyasa bakımından bir iktidar yoktu. Bunu 5 yıl boyunca (1909-1914), imparatorluğu öncekileri çok aşan sonsuz ayaklanmalar içinde bunaldıktan sonra kendi istekleriyle savaşa girmiş; onu alabildiğince kötü yönetmiş, yenilince Almanya’ya kaçmış; orada da rahat durmayıp Anadolu’nun milli mücadelesine binbir güçlük çıkarıp onu baltalamaya çalışmış olmakla göstermişlerdir. Yetenekli oldukları tek yön komitecilikti.Bu gibi kimselerin yerinde gerçek devlet adamları bulunsaydı, Boğazlar kapalı olarak uzun bir süre geçirilebilirdi.Hele savaşa kendimiz değil, 3 düşman devlet başlamış olurdu ki bunun “kıyılanlar” dünyasında önemi büyük olurdu.İngiltere Hükümeti de bundan çekiniyordu.Bu yol tutulacağına Talat, Enver, Cemal takımı İslam alemini ayaklandırmak “Turan’ı kurtarmak” ve buna benzer hayallerle savaşa katılmaya kararlı idiler.

Bu anılan üçlüden en hırslı ve bilinçsizi Enver Paşa idi.Ordu ve donanmayı gitgide daha büyük ölçüde Almanlar’ın eline vermişti ve bunlar Üçlü Anlaşma devletleriyle aramızdaki gerginliği arttırmak ve Osmanlı subayları arasında savaşa katılma isteğini yaratmak ve arttırmak için her ne olanaklı idiyse onu yapıyorlardı.Enver Paşa’nın düşüncesine göre Ruslar, savaş çıkacak olursa Osmanlılar aleyhine genişlemeye kalkışacaklardı.Özellikle hala Ermeni terörizminin ve kışkırtmacılığının sürdürüldüğü Doğu’da bu kesindi.Rusya ise Üçlü Anlaşma içinde olduğundan İngiltere ve Fransa’dan yardım beklemek güç olacaktı.

Rusya Almanlar’dan neden rahatsız

Diğer yandan Almanya’nın Ortadoğu’da toprak sorunu yoktu.”Almanya’nın stratejik çıkarları Ruslar’ın daha fazla ilerlemesini önlemekte yatıyordu.Müttefiki Avusturya uzun süredir Osmanlı topraklarına göz dikmişse de Bosna ve Hersek’i almakla karşısına çıkan azınlık sorunlarını topraklarına yeni İslav toprakları katarak arttırmak istemeyecekti.Enver Paşa’nın düşüncesine göre Alman taraftarı olmak Osmanlı çıkarları arasında çok daha önemliydi.Çünkü eğer Osmanlı, Almanya yanında savaşa katılacak olursa Rusya’nın içinde olduğu itilaf grubu Balkanlar’da ki ilerleyişine bir son verecekti.Ayrıca o günkü şartlar göz önüne alınacak olursa Osmanlı’nın Almanya’dan başka yandaşlara da ihtiyacı vardı.Bunlardan Bulgaristan ile ittifak gayretindeydi.

Şimdi en önemli sorun Almanya ile yapılacak ittifakın şartları ve uygunluğu konusuydu.Almanya ile bağlantılardan sadece Enver Paşa ve Sadrazam Halim Paşa haberdardı.Sultan Mehmet Reşat’ın bu anlaşmadan haberi yoktu.Bu durum padişahlık makamının devre dışı bırakıldığını gösteriyordu.O dönemde iktidarda bulunan İttihat ve Terakki Partisi’nin öncü kadrosu, yapısı itibariyle silik ve sessiz bir kişiliğe sahip 72 yaşındaki ihtiyar padişah Mehmet Reşat’ı görüldüğü üzere bir kenara itmiş; dilediğince iş görmekteydi.Bu da padişahın iktidarının ne kadar zayıfladığının bir göstergesi idi.

Sonunda anlaşma yapılmaya karar verildi. “Anlaşma, Avrupa’da savaş başladıktan sonra 2 Ağustos 1915′de imzalandı.” “Cemal Paşa, anılarında Almanya ile akdin savaştan önce yapıldığını söyler.İttifak muahidesini hazırlayanlar Sadrazam Said Halim, Harbiye Nazırı Enver Paşa, Dahiliye Nazırı Talat ve Meclis-i Mebusan reisi Halil Bey’lerdir.Cemal Paşa henüz Fransız yanlısı olduğu için kendisine haber verilmemiştir.”Anlaşma Alman yanlısı olan kimselerin isteği sonucunda imza edildi.Osmanlı’nın savaşa girmesini ittihatçı üyelerden bir kısmı bazı sebeplerden dolayı istiyordu.İttihatçıların Osmanlı’yı harbe sokmak istemelerindeki sebep, uzun süreceği muhakkak bir dünya badiresi boyunca askeri, idare ve harp hali sayesinde mevkilerini muhafaza etmek ve birde bir ihtimalle Almanya galip geldiği taktirde muzaffer bir ülke nüfuzunu kazanarak iş başında gediklileşmektedirler.

Anlaşma bazı maddeleri içeriyordu.Buna göre 28 Temmuz’da Sırbistan’a savaş ilan eden Avusturya’ya Almanya’nın yardımı Rusya’ya karşı bir savaşa yol açarsa Osmanlılar Mihver devletlerini desteklemek için müdahale edecekti.Almanya’da buna karşılık Osmanlı toprak bütünlüğünün korunmasına yardımcı olacaktı. Anlaşmada Sait Halim Paşa Almanya’dan Ege Adaları ile Batı Trakya’yı istiyor; Yunanistan ile Bulgaristan’a başka yerlerden toprak ödünü verilmesini öneriyordu.

İstanbul’da bu gelişmeler olurken Alman Genel Kurmay Başkanı Moltke Dışişleri’ne gönderdiği yazıda; Türkiye’nin Rusya’ya derhal savaş ilan etmesini ister.Osmanlı Genel Kurmayı savaşın nasıl gelişeceğini hiç beklemeden Almanya’nın yanında yer almak için hazırlıklara başlarken, Alman Genel Kurmay’ı da Çarlık Rusyası’na ve Müslüman İngiliz sömürgelerine harekete geçmek olarak saptamıştı.Alman gemileri Çanakkale Boğazı’na doğru yol alırken Osmanlı hükümeti, İngiltere ve Fransa elçilerine, salt vatan topraklarını korumak amacıyla seferberlik ilan edildiğini söylemiş; Sırp hükümetine de savaşta yansız kalacağını bildirmişti.Yine anlaşmada belirtildiği üzere “Osmanlı-Almanya-Avusturyalılar arasında 8 maddelik bu gizli anlaşmanın 2. maddesi gereğince Rusya’nın, Almanya ve Avusturya ile savaşa girmesi halinde Osmanlı imparatorluğu da müttefiklerinin yanında Rusya’ya karşı savaşa girecekti.Halbuki Rusya ile Almanya ve Osmanlı yönetiminin haberi olmadan Avusturya arasında savaş imzadan bir gün önce başlamıştı.”Bu anlaşma dahilince Osmanlı’nın savaş hazırlıklarını bitirene kadar tarafsızlığını koruması kararına varıldı ve anlaşma bütün dünyadan gizlendi.

Talat paşa ve paşaların tutumu

Osmanlı’nın savaşa girmesini kimi kesim isterken kimileri de hazırlıklı olmadığı gerekçesiyle karşı çıkmışlardır.Bunlardan Cavit Bey savaşa Almanya yanında girmeye karşı çıkanlardandır.Çünkü örneğin mason locasının tutumu, sürekli ilişki içinde bulunan finans çevreleri vb. nin etkisi buna sebeptir.Talat Bey’in ise sezgilerinin uyarısı ile kaderci bir yaklaşımla son çırpınışı ve savaşımı Türk’e yaraşır bir biçimde yapmak açısından savaştan yana olduğunu görüyoruz.Enver Paşa da olaya ne ölçüde “şövalyeci” bir tutumla, geleceğin ünlü serdarı olma rüyaları içinde bakıyorsa, Cemal Paşa da savaşı istemektedir.Bunlardan Sait Halim Paşa ise kırgındır.Çünkü açık bir şekilde istifa edeceğini, sadrazamdan habersiz böyle eylemlere girişilen bir yerde hükümet başkanı olarak kalmanın anlamı olmadığını söyledi.

Fakat Talat Bey ve diğerleri buna bir çözüm bulunacağını söyleyerek istifasını geri aldırmışlardır.Her ne kadar Osmanlı hükümeti yönetimi ve bilhassa savaşa taraftar olmayan Sadrazam Halim Paşa, Maliye Nazırı Cavid Bey ve diğer üyeleri yapılan anlaşmanın savunma amaçlı olduğunu iddia etseler de Almanya’nın hemen ertesi günü Osmanlı’ya savaşa girme zemini hazırlamaya başladığı görülmüştür.

”3 Ağustos’ta da Fransa’ya ve sömürgelerine karşı faaliyet için Akdeniz’de bulunan Goben ve Breslau zırhlılarına hemen İstanbul’a gitmeleri emri verilmiştir.İngiliz’lerin peşinden geldiği gemiler önce İzmir’e 10 Ağustos’ta da Çanakkale’ye gelmişlerdir.Hükümetin bilgisi haricinde Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın özel izniyle boğazlardan geçmişlerdir.”Gemilerin boğazlardan geçişleriyle ilgili bazı spekülatif bilgilerde mevcuttur.Örneğin; Talat Paşa anılarında; Goben ve Breslav gemilerinin kasıtlı olarak Osmanlı’yı savaşa sokmak için Çanakkale’ye sığındıklarını kabul etmez.Çünkü “Bu iki gemi önce İtalya limanlarında bulunuyordu.İtalya tarafsız kalıp ta gemilerin karasularını belirli bir süre içerisinde terketmelerini isteyince Goben ve Breslav Akdeniz’e açılmak durumunda kalmışlardır.Cebelitarık ise İngiltere deniz kuvvetleri tarafından kapatılmıştır.Bu sebeple Akdeniz’de gidebilecekleri tek yer Almanya ile yandaş olan Osmanlı karasularıydı.Zaten peşlerindeki İngiliz donanması da onları bu yöne doğru itmekteydi.” şeklinde bilgi verir.Talat ve Cemal Beyler hatıralarında gemileri Enver’in içeriye aldığını yazarlar. Ancak “Alman Sefiri Wangenheim hatıratında bu gemilerin meselesinin ittihatçılarla Almanlar arasında önceden kararlaştırılmış bir mesele” olduğunu yazmaktadır.Hakkında bu nedenli farklı söylemler olmasına karşın var olan bir gerçek var ki o da gemilerin boğazlardan girerek I. Dünya savaşında yerimizi almamızı sağlamalarıdır.Gemilerin Çanakkale Boğazı’na girişlerinin hemen ardından takip eden İngilizler’in 4 saat sonra boğaza geldiği göz önüne alındığında maksadın kısmen yönlendirme olduğu anlaşılmaktadır.Amaç, Osmanlı’nın donanmasının güçlenerek boğazları tek başına Ruslar’a bırakmamalarını sağlamak düşüncesinden de kaynaklanmış olabileceğini söyleyebiliriz.

Gemiler boğazlardan geçtikten sonra İtilaf devletleri yaptıkları tarafsızlık anlaşmalarına göre gemilerin 24 saat zarfında Türk karasularından çıkarılmasını ya da hemen silahlarından arındırılması gerektiğini bildirerek Osmanlı hükümetini protesto etmişlerdir.Hükümet bunun üzerine Halil Menteşe Bey’in teklifi üzerine gemileri satın alma yoluna gitmiştir.

Osmanlı birinci dünya savaşında

Sonunda Osmanlı da savaşa girmişti.Gemiler boğazdan geçtikten sonra mürettebatı başına fesler giyerek sanki Türk donanmasının denizcileriymiş gibi davranışlar yapmaya başlamışlardır.Bunun üzerine Alman Paşası Weber, Çanakkale Boğazı’nı kapattırdı.Bundan Türkler’in de haberi yoktu.Durumdan haberi olanlar yalnızca Enver Paşa ve kabine arkadaşlarıydı.Aynı zamanda bu durum diğer ülkeleri de telaşlandırmıştır.

Rusya’nın ise neredeyse hayat yolu kesilmişti.”Birkaç hafta içinde Karadeniz’den gelen Rus buğdayı yüklü gemiler Haliç’te tutuldu.29 Ekim’de Goben ve Breslav Karadeniz’e açılarak Odessa Sivastopol ve Navrossis’de ki Rus tahkimatını bombardıman ettiler.”Bunun üzerine 30 Ekim’de İngiliz ve Fransızlar da Türkiye’ye karşı harekete geçti.Rus limanları bombardıman edildikten sonra” Rusya fiilen 31 Ekim’de Doğu Beyazıd’ın kuzeyinden sınırı geçmiş, İngiliz’ler de ertesi gün Akabe’yi bombalamışlardır.3 Kasım da Rusya; 5 Kasım da Fransa ve İngiltere Osmanlı’ya savaş ilan etmiştir.Osmanlı’nın karşı savaş ilanı ise 11 Kasım 1914 de yapılmıştır.Padişah V. Mehmet Reşat savaş ilanından 3 gün sonra 14 Kasım 1914 de “Cihad-ı Ekber” ilan etmiştir.”Cihat fetvasındaki amaç İngiltere, Fransa, Rusya, Sırbistan, Karadağ ve müttefikleri hakimiyet ve esaretleri altında bulunan müslümanları bu devletlere karşı ayaklandırmak; bu devletlerin müslüman tebaasından toplayacakları askerleri de Osmanlı devleti ve müttefikleri Almanya, Avusturya ve Macaristan’a karşı harp etmekten vazgeçirmek olarak düşünebiliriz.Fakat sonucu açısından beklenilenin olmadığını söyleyebiliriz.Cihad fetvası istenilen sonucu vermediği gibi tesirsiz de kalmamıştır.İslam dünyasının hemen her yerinde bir heyecan dalgası uyanmış; Hindistan’da, Mısır’da, Trablus’ta, Çin’de, Rusya’da yer yer hadiseler, kıpırdanmalar ve kıyımlar görülmüştür.”İngilizler bu devrede Sultan Hamid’i yıkarken Jön Türkleri göklere çıkarmışlardır; cihat fetvasından sonra ise “Bunların dinsizlerden oluştuğunu, halifeyi esir ettiklerini, kendilerinin onu kurtaracaklarını” ilan edip durmuşlardır.Ayrıca İngilizler, İngiltere devletinin müslümanların hamisi olduğunu ve Müslümanları koruduğunu ifade edip durmuşlardır.Sultan Hamid’in önceleri çok büyük gayretlerle hazırladığı birlik propagandası ondan sonra gelen ittihatçı kafalarıyla çok sarsılmış olmasına rağmen yine de tesirli olmuştur.

Çanakkale savunmasında Alman paşalar

İngiltere Kralı V. George Türkiye’nin savaşa girmesinden bir hafta sonra Rus seferine “Konstantinapol’un sizin olması gerektiği ortada” demişti.Bir yandan da Dışişleri Bakanı, Ruslar’a boğazlar meselesinin Osmanlı İmparatorluğu barış istediği anda uyumlu bir çözüme bağlayacağını vaat ediyordu.1914 Eylül’ü başlarında Donanma I.Lordu Winston Churchill, savaş işleriyle görevli Devlet Bakanı Lord Kitcher ve başta gelen kara ve deniz kuvvetleri danışmanları; yakında Türkiye’ye karşı girişileceği varsaydıkları savaş için bir büyük strateji tartışması yaptılar.Yapılabilecek operasyonlar listenin en başında zaten Kuzey Ege’de toplanmış olan güçlü filonun Çanakkale’yi zorlaması bulunuyordu.15 Ocak 1915′te Londra’daki savaş konseyi sonunda “Hedefi Konstantiopel” olan bir deniz saldırısına karar verdi.Böylece Doğu cephesinde ikmalsiz kalan Rusya’ya yardım için yol açılmış olacaktı.Ama 18 Mart’ta boğaza gelmeye kakışan büyük gemilerin üçte biri batırılınca bu savaşla ilgili tüm kavramlar değişmişti.9 Ocak 1916′da savaş konseyinin kararından hemen hemen 1 yıl sonra İngiliz birlikleri de sessizce Gelibolu Yarımadasını boşalttı.Böylece Gelibolu Osmanlı tarihinin en büyük savunma zaferi olmuştur. Türklerin bu savaştaki kayıpları hiçbir zaman tam saptanamamış olmakla birlikte herhalde saldıran kuvvetlerin kayıplarının iki katı olmalıdır.Tahminen “İngilizler 213.980, Osmanlılar 120.000 ölü ve yaralı” vermişlerdir.

Osmanlılar, Ruslar’a ya da Mısır’a İngilizlere karşı harekata geçmek için cesaret buldular.Ruslar böylece İngilizlerden yardım alamayacaklardı.Bu da Mihver devletlerinin morallerini bir hayli yükseltmişti.Bu savaştan Enver Paşa, Harbiye Nazırı olarak zafer üzerinde hak iddia etmiştir.Ama gerçekte stratejik mevziler Liman Von Sanders’in emriyle düzenlenmiş ve yarımadanın burnunda Esat Paşa’ya adamları başarılı savaşlar vererek Anzaklar’ın içerilere sızmasını önlemişlerdi.Eğer bu savaştan bir halk kahramanı çıkacaksa o da Mustafa Kemal’dir.Mustafa Kemal’e bu savaştan sonra 16. ordunun komutanlığı verilmiş ve Ruslara karşı savaşmak üzere Anadolu’ya gönderilmiştir.Osmanlılar Çanakkale’deki savaşa düşmanları tarafından zorlanmışlardır.1915 ve 1916 yıllarının büyük bir bölümünde Rus Cephesi ve Kafkaslarda aynı durum söz konusu oldu.Bu dönemde siyasal bakımdan Osmanlı yönetiminin karakterinde pek bir değişiklik olmamıştır; ancak sansürün ve polisin daha güçlendirilmesi doğal karşılanacak bir olaydı.

Savaşın son haftalarına dek politikayı belirleyen Jön-Türkler oldu.Sait Halim Paşa 1917 Şubat’ına dek sadrazam olarak görevine devam etti.Bu tarihte zaten çoktan beri en etkin başkan olan Talat Paşa resmen onun yerini aldı.Bu arada Mehmet Paşa meşruti hükümdar olarak görevlerini yapmayı sürdürüyordu.Bazı bakımlardan inanılmaz gibi görünse de Jön Türkler savaşın ilk üç yılı boyunca inkılap girişimlerini sürdürmeye çalıştılar. Müslüman hiyerarşik otoritesinin adım adım kısalması Said Halim Paşa’nın sadrazamlık dönemi sonundan doruk noktasına varmıştır.Savaşın tahminlerden fazla uzaması İttihatçı liderlerin kaçınılmaz olarak kendilerini Bab-ı Ali’den bağımsız olarak görmelerine sebep olmuştur.Talat Paşa’nın 1917′de politik kontrolü eline almasından sonra Rusya’nın Doğu Anadolu’yu işgali, kıtlık ve çiftçilerin askere alınmaları tarımsal üretimi önemli ölçüde azaltmış; İstanbul ile diğer büyük kentlerde yiyecek kıtlığı baş göstermiştir.Büyük vergi artışları, hükümetin muhalefeti ezmesi ve batı cephesinde Almanların kayıp verdikleri haberleri hükümetin yurtseverlik çağrılarıyla karşı koyamayacakları ciddi bir moral sorunu doğurmaktaydı.

Osmanlı İmparatorluğu’nun savaş ilan etmemiş olmasına karşın Amerika’nın da savaşa girmesinin büyük etkisi olmuştur.İmparator II.Wilhelm’in 1917 Eylül ayında İstanbul’a resmen ziyareti ve veliaht Yusuf İzzeddin Efendi’nin daha sonra bu ziyareti iade etmesi bu etkiyi ortadan silemedi.Bu dönemde yalnız Rus ihtilali bir umut ışığı oldu.Rusya ile Brest-Litowsk anlaşması sonucunda Doğu Anadolu’nun güvenliği sağlanmış ve Rusya savaştan çekilmiş oldu.Enver Paşa’nın, Kafkaslardaki zaferi diğer cephelerde tekrarlanmamıştı.İngiliz birlikleri Osmanlı içine girmeyi başarmışlardı.Sultan Mehmet Reşat 28 Haziran 1918′te ölünce yerine Abdülhamit’in en büyük oğlu VI. Mehmet Vahdettin geçti.Vahdettin kardeşi gibi İttihatçı kuklalığını benimsedi.”Sanki işaretlenmiş gibi tüm müttefik devletleri bütün cephelerde birden saldırıya geçti.Irak’ta, İngilizler kuzeye doğru işgallerini genişletiyorlardı.Kerkük 6 Mayıs’ta düştü.Osmanlı askerleri Altın köprüde dağıtıldılar.İkinci bir İngiliz kolu Dicle boyunca ilerledi.Osmanlı askerlerini zaman zaman dağıtarak sonunda ateşkesten hemen sonra Musul’u işgal etti.23 Eylül’de Akka ve Hayfa işgalcilerin eline geçti.Halep ve Humus da birkaç gün sonra hiçbir direnme göstermeden düştü.Fransız filosu Beyrut’u işgal etti (6 Ekim). Osmanlılar yeni bir direnişte bulunmak için Adana’ya çekilirken arkadan Trablus ve İskenderun da düştü.” Bu kötü gidişat ta ki 30 Ekim 1918′te imzalanan Mondros Müzakeresi’ne dek sürdü.

I. Dünya Savaşı’nın bitmesi Osmanlı Devleti’nin de sonu olmuştur.Mondros Müzakeresi’nin şartları bir devletin varlığını ortadan kaldıracak niteliktedir.Savaşla kaybedilmeyen topraklar İtilaf devletlerinin kuvvetlerine terk edilmektedir.Savaş zamanı iktidarda olan İttihat ve Terraki partisinin mesul kişileri memleket dışına kaçmışlardır. Kasım ayında İstanbul, denizden ve karadan düşman işgalcilerinin törenlerine sahne olmuştur.Özellikle mütarekenin 7. maddesine göre “İtilaf devletleri kendi güvenliklerini tehdit edecek bir durum çıktığı taktirde herhangi bir stratejik noktayı işgal edebileceklerdi.” hükmü konulduğu için bundan en geniş anlamı ile uygulama yolu açık bulunuyordu.

Osmanlı Hükümeti ise tamamen acz içinde idi. “21 Aralık 1918′te Padişah, Kanun-u Esasi’nin 7. maddesinin kendisine tanıdığı hakka dayanarak Meclis-i Mebusan’ı fesh ettiğini ilan etti.”Ancak yine de Kanunu Esasi’ye göre yeni seçimlerin 4 ay içinde yapılması ve bunun da ilanı gerektiği dikkate alınmamış oldu.Böylece Meşruti idare yani denetimli parlamento rejimi Osmanlı devleti bünyesinden süresiz olarak kalkmış oluyordu.1918 yılının son iki ayı Osmanlı için askeri ve siyasi kuvvet ve hakimiyetini yitirmiş bir durumdadır.Buna karşın İstanbul’da bulunan bazı kuvvetler bir araya gelerek bir milli kongre toplamışlar ve yayınladıkları bildiri ile milli birlik cephesi kurulmasını öngörmüştür.Ancak iyi niyetle harekete geçen bu teşebbüsün devamı sağlanmamıştır.Yine bu yılın son aylarında memleketin çeşitli bölgelerine ayrı ayrı teşkilatlandıracak cemiyetler kurulmakta idi.İzmir’de Müdafaa-i Hukuk-u Osmaniye (26 Kasım 1918); Edirne’de Trakya Paşaeli (1 Aralık 1918) gibi 1919 yılında da birçok cemiyetler kurulmaya devam edecektir.İşgaller ise daha yoğun bir hale gelecek; Ege sahillerinde İzmir’e Yunanlılar’ın kuvvet çıkarması yapılırken (15 Mayıs 1919) itilaf donanması onları arkadan destekleyecektir.1919 yılında bir taraftan da yeni siyasi partiler kurulurken yine bölgesel kurtuluş çarelerini aramak için kurulan cemiyetler çoğalmaktadır.

Mondros mütarekesi itilaf devletlerinin lehine en geniş anlamıyla uygulanmaktadır.1920’de imzalanacak Sevr müdahalesi bu parçalanmayı ancak tasdik edecektir.Osmanlı hanedanı ve hükümeti sanki galip devletlerin isteklerini yerine getirmek için iktidar mevkiindedirler.Memleketin asıl sahibi Türk halkı başsız bölünmüş, kuşku içinde umumi durumu hoş görmeyen bir haldedir.Kurtuluş ve istiklal fikirleri ancak bölgesel ayrılıklar içinde düşünebiliniyor.Halbuki bilindiği üzere küçük siyasi kuruluşların ömrü uzun değildir.Memleketin Batı ve Güney bölgelerinde silahla karşı konmaya başlanmıştır.Fakat sayıca çok ve teçhizat itibariyle üstün düşman kuvvetleri karşısında geri çekilmeler hep Anadolu içlerinedir.Bir taraftan memleketi kurtarmak için olan bu hareketler ve yer yer teşkilat kurulması müspet bir gelişme ise de diğer taraftan dış devletlere güvenen ve buna dayanarak yine memleketi bölünmelere götüren uğraşmalar faaliyettedir.Bu çeşitli fikir ve yönde çalışan grupların çoğunluğu İstanbul’da ki merkezlerinden idare edilmektedir.

I. Dünya savaşı sırasında gerek Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasal hayatına ve gerek savaşın güdümüne baktığımızda şöyle bir durum görmekteyiz.Bu dönemde iktidara gelen partiler siyasal hak ve özgürlükleri bir amaç olmaktan çok bir araç ; iktidara en kısa yoldan gelme aracı olarak görmüşler ve bir an önce iktidarı elde edip onun nimetlerinden yaralanmaya yönelmişlerdir.Özellikle İttihat ve Terakki’nin gitgide “tek adam yönetimi”ne, Enver paşa liderliğinde ki kurduğu fiili egemenlik sonucu Osmanlı İmparatorluğu’nun büyük savaşa girmesi bir emrivaki ile gerçekleşmiş; savaş kararı iktidar partisinin içindeki diğer unsurların, kabinenin ve hatta meclisin bile denetimi olmaksızın bir emrivaki ile alınmıştır.Anlatmış olduğumuz olaylar Osmanlı İmparatorluğu’nun hazırlıksız ve ani biçimde savaşa girmesine yol açan Alman gemilerine geçiş izni verilmesi, Karadeniz’e çıkış izni ve Sivastopol ve Odessa’nın top ateşine tutulması gibi olaylarda Enver paşa dışında hiçbir merciin denetim ve hatta müzakere yetkisi bile yoktu.Ülkenin siyasal hayatı kadar savaşın güdümüde demokratik olmayan yöntemlerle tek adam Enver Paşa egemenliğine tabii idi.Oysa Mustafa Kemal Osmanlı’nın hazırlıksız olarak savaşa girmesine karşı çıkmış; ordunun siyasete karıştırılmasını eleştirmiş ve başlangıçta İttihat ve Terakki içinde yer almasına rağmen onun politikasına muhalefet etmiştir.Ancak unutulmayacak bir gerçek var ki Türk halkı bu savaştan da alnının akıyla çıkmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılıp yokoluşunu ve yıkıntıları üzerinde yeni bir bağımsız Türk devleti’nin kurulmasını hazırlayan I. Dünya Savaşı, dünya tarihi açısından olduğu kadar, Türkiye açısından da büyük önem taşır.Bu savaşın çıkışı, olayların büyük bir savaşa doğru akışı, Osmanlı İmparatorluğu’nun bu savaşa sürüklenişi, tarihsel bir gelişimin bir sonucudur.Bu savaş, Fransız Devrimi ve 25 yıla yakın süren devrim savaşlarının meydana getirdiği politik, sosyal ve ekonomik gelişmelerin devamlı ve doğal sonucu oldu.

CUMHURİYET DÖNEMİNDE TÜRK-ALMAN İLİŞKİLERİ

Almancılar veya  Almanya Türkleri

Almanya Türkleri
Toplam nüfus 3.000.000
Önemli nüfusasahip bölgeler Frankfurt, Berlin, Köln, Hamburg, Düsseldorf, Münih, Stuttgart, Mannheim
Dil -Ana dil:   Türkçe

-İkinci dil: Almanca

Dinİslam

İlgili etnik gruplar

Türk halkları

Geçtiğimiz 40 yıl içerisinde Türkiye’den Almanya’ya 3 milyon civarında insan göç etmiştir.Ekonomik alanda olduğu gibi kültürel alanda da kendisini gösteren bu azınlığa Almanya Türkleri, Gurbetçiler ya da kullanımı artık pek yaygın olmayan çeşidiyle Almancılar denir.Avrupa’daki Türkler ya da Avrupalı Türkler ise genel terimiyle Türkiye’den Avrupa’ya göç eden insanlara denir.

Almanya’daki Türk nüfusunun tanımı oldukça karmaşıktır.İlk başlarda Almancılar diye tanımlanan grup, bu sıfatı günümüzde aşağılayıcı bir anlam kazandığı için artık benimsememektedir.Gurbetçiler tanımı ise özellikle yeni kuşak tarafından benimsenmemektedir, çünkü yaşadıkları ülkede kalıcı konuma geçmiş, değişik meslekleri ifa eden ve bazıları yaşadıkları ülkenin yurttaşlığına geçen insanlardır.Almanya Türkleri kavramı ise, bu topluluğun anlamını en doğru biçimde karşılamaktadır, dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin bu kavramı resmi olarak kullanması talep edilmektedir.

Almanya’da Almanca olarak öncelikle yabancı misafir işçi (Gastarbeiter) olarak adlandırılmışlardır.Alman toplumu, Almanya’ya işçi alımı ile gelen insanları sadece iş için gelen misafirler olarak görmüşlerdir.Bugün küreselleşmenin etkisiyle ve de buna bağlı olarak sosyal anlayışın gelişmesiyle yabancı vatandaşlar (Ausländische Mitbürger) olarak sıfatlandırılmaktadırlar.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Almanya’ya Giden İş Gücü’nün Tarihçesi

İlkler Osmanlı devletinin meslek eğitimi için yolladığı ve Alman sanayisinde eğitim gören ve özellikle savunma sanayisinde çalışmış olan Türklerdir.1960′larda iş gücüne ihtiyaç duyan Almanya, daha önce İtalya, İspanya, Portekiz ve Yunanistan gibi ülkelere kapılarını açmış ve sonunda Türkiye’deki insanlara da göç imkanı tanımıştır.Esas olarak bu göçmenlerin Almanya’daki maddi durumları Türkiye’dekilere göre daha iyi bir konumdaydı.

Amaçları çalışıp, para biriktirerek Türkiye’ye kısa bir süre içinde geri dönmek olan bu grubun çok az bir kısmı Türkiye’ye geri dönmüştür.Büyük bir çoğunluğu ailelerini Türkiye’den getirterek Almanya’da yaşamaya devam etmişlerdir.Ancak Almanya 1973′te göçmenlere kapılarını kapatmıştır.Buna rağmen Türkler, ya yasa dışı yollardan sığınma amacıyla ülkeye giriş yapmaya devam etmişlerdir.1980′de Türkiye’ye geri dönmeleri amacıyla yapılan mali yardımlar da bir sonuç getirmemiş, göç sürmüştür.Almanya’daki göç sorununun en büyük sebebi olarak, Almanya’nın ABD ve Avustralya’nın aksine kendisini bir “göç ülkesi” olarak görmemesi ve de uyum için gerekli önlemleri başından almaması gösterilmektedir.

Türkiye’den göç eden göçmenler Almanya’da kendilerini birçok alanda göstermiş, özellikle kültür ve ekonomi alanlarında etkin olmuşlardır.Anayurtlarına olan bağlarını Türkiye’ye yaptıkları yıllık tatillerle koparmamışlardır.Türk basınını ise gerek televizyondan gerekse gazetelerden izlemekte olup, birçoğu, Hristiyan yaşam biçiminin hakim olduğu Almanya’da, İslamî değerlere göre yaşamayı sürdürmektedir.

Solingen katliamı

Tarihler 29.05.1993. Irkçı Almanların saldırıları Solingen şehrinde doruk noktayı buldu.Irkçı gençlerin kurban seçtikleri komşuları, Türk soydaşlarımızın evini kundaklayarak, 5 Türk’ün alevler arasında ölmesine, genç ailesinin diğer ferdlerininde ağır yaralarla canlarını kurtarabilmesine sebep olmuşlardır.Komuoyunu ve özellikle Almanya’daki Türkleri gelayana getiren olaydan sonra tutuklanan ırkçı gençlerin aldıkları cezalar, Türkler arasında memnuniyet yaratmadı.

24 yaşındaki Markus G. 5 kez cinayetten, 14 kez ölüme teşebüsten ve yangın çıkarmaktan 15 yıl hapise, 18 yaşındaki Felix K., Christian R. (19) ve Christian B. (22) gençlik kanunun verdiği en ağır cezalarla 10 sene hapise mahküm oldular.Cezaları daha sonra 1997 de Federal Üst Mahkemede tescil edildi.Sanıklar Genç ailesine tazminat ödemeye mahkum edilmiş olsalarda, bu tazminat sanıkların halen cezaevinde olmaları veya gelirsizlik ve ikametgahının bellirsizliği sebebi ile tahsil edilememektedir.Cezalarını çeken 3 sanık tahliye oldular.Genç ailesinin acılarına rağmen her iki toplumun barışcıl yaşama çağrıları sonucu Mevlüde Genç’e liyakat madalyası verildi.

Almanya’daki Türk toplumu

2006 Dünya Kupası için Berlin Neukölln’de elde hazırlanmış sembolik bir Alman-Türk bayrağı.10.000 adet basıldığı söylenmektedir.Almanya Türkleri 1960 ve sonrasında iş bulmak amacıyla gittikleri Almanya’da günümüze dek sayıları katlanarak yaşamışlardır ve şu anda 3′ncü nesile ulaşmışlardır.Almanya Türkleri heterojen bir gruptur. Türk Devleti bütün vatandaşlarını Türk olarak tanımladığı için, bu tanım içinde bazı farklı etnik kimlikleri de barındırır.Ancak bu grubun hemen hemen hepsi Türkçe’yi ana dil olarak konuşur.Almanya’da, Kıbrıs, Suriye ve Balkanlar’dan giden, bu ülkelerin vatandaşlığında olan Türk kökenliler de bulunur.

1974 senesinde Almanya’nın petrol krizinden sonra getirilen göçme yasağından sonra, Türk vatandaşları evlenme, aile birleşimi, kaçak veya ilticai sebeplerle genede bir yollarını bulup gelmişlerdir.Alman devleti bunu takip eden senelerde, yeniden düzenlenen iltica, göçmen ve vatandaşlık yasaları ile bu akımı engellemek için yasal baraj koymaya çalışmıştır.İltica etmek isteyenlerin baş listesini bugüne kadar Türk vatandaşları çekmektedir.Federal Almanya istatistik dairesinin 2002 sayılarına göre, Almanya’da yaşamakta olan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının sayısı 1.912.200 olarak verilmektedir.Bu sayılara 2002 sonuna kadar Alman vatandaşlığına geçmiş olan toplam 565.766 kişiyi de eklemek gereklidir.Bu durumda Almanya’daki Türk nüfusunun 2.477.966, buna istatiki bilgilerin güncel olmadığından yola çıkarak tahmini 100.000 daha eklersek, 2,5 milyondan fazla olduğu söylenebilir.

Almanya’ya ilk gittiklerinde ‘misafir işçi’ olarak adlandırılmışlarsa da, bu ülkede geçici olmadıklarını söylemek mümkündür.Bugüne kadar 620 bin Türk vatandaşı (Alman İstatistikler Dairesi) Alman vatandaşı statüsündedir. Alman vatandaşlığına geçiş ile Baden-Württemberg eyaleti “vicdani test” yasasını 1 Ocak 2006′da yürürlüğe koydu. Müslümanların namus cinayetinden eşcinselliğe, tartışmalı konulara yaklaşımını ölçen test, ayrımcı ve aşağılayıcı bulunuyor.

Demografi

Türkler Almanya’da hemen hemen her önemli şehirde yoğun bir şekilde yaşamakla birlikte, sanayi merkezlerinde sayıları daha yoğundur.Frankfurt, Berlin, Köln, Hamburg, Düsseldorf ve Münih Türk azınlığın yaşadığı Almanya şehirlerinin başlıcalarıdır.

Din

Heterojen bir grup oldukları için mezhep farklılıkları da bulunmaktadır.Gayri müslim (Süryani, Yezid vs.) Eski Türk vatandaşların çoğunluğu Almanya’ya ilticacı statüsü ile geldiklerinden ve bulundukları sosyal ve dini konumları sebebi ile en kısa zaman içinde Alman vatandaşlıklarına kavuşuyor.Bu yüzden Almanya’da ki Türk toplumunun içinde herhangi bir faal faaliyet içinde değildirler.

Din ve camii Almanya’da yaşayan Türk toplumu için önemli bir rol oynamaktadır.Almanya’nın İslamiyeti resmi din olarak kabul etmediği ve özerk statüsü bulunmadığı için dernek kanunlarının verdiği imkanlarla dernek çatısı ve sıfatı altında düzenlenmekte.

İkinci dünya savaşı ve Berlin duvarı

Berlin Duvarı (Almanca:Berliner Mauer) Doğu Almanya vatandaşlarının Batı Almanya´ya kaçmalarını önlemek için Doğu Alman meclisinin kararı ile 12 Ağustos 1961 yılında yapımına başlanan 46 km uzunluğundaki duvar.9 Kasım 1989′da Doğu Almanya’nın, isteyen vatandaşlarin Batı’ya gidebileceğini açıklamasının ardından yıkıldı.

2. Dünya Savaşı´nın bitiminde savaşı kaybeden Almanya ve başkenti Berlin işgal kuvvetlerice Amerikan, Fransız, İngiliz ve Sovyet bölgesi olarak 4′e bölündü.Kısa süre sonra Batı ittifakı benzer şekilde olan yönetim birimlerini birleştirdi ve tek bir yönetim bölümüne dönüştü.Sovyetler ise bu birleşmeye karşı çıktı.Batılı işgal kuvvetleri Versailles’ten ders almış ve Almanya´yı tekrar inşaya girişmişken Sovyetler intikam duygusuyla hareket etti ve Doğu Almanya´daki Almanları cezalandırmaya girişti.Ekonomisi çok kötü, siyasi yönetimi aşırı otoriter olan Doğu Almanya’dan Batı’ya kaçışlar başlamıştı.Sovyetlerden kaçış büyük ölçüde Berlin’den gerçekleşiyordu.Zamanla tel örgü ve mevzuat değişiklikleri de batıya kaçışı engelleyemez duruma gelmişti. Sovyetler, Batı Berlin’i Sovyetlerin içinde bir fesat yuvası, kapitalizmin kalesi, karşı propaganda merkezi olarak gördüğü için Berlin Duvarı’nı örmeyi çözüm olarak benimsedi.Duvarın kendisi 1961′de kurulmuştur ancak Doğu ile Batı Almanya arasındaki katı sınır daha 1952′de çizilmişti.Amaç, sistemin ihtiyaç duydugu ama sisteme ihtiyaç duymayan eğitimli ve genç insanların kaçmasını engellemekti.Ancak, yalnızca Berlin metrosu yoluyla 1955 yılına kadar 1950′lerin başında büyük bir ekonomik büyüme yakalayan Batı Almanya’ya 270.000 insan kaçmıştır.Berlin Duvarı bunun üzerine dönemin SED lideri Walter Ulbricht’in bir şeyler yapılması gerektiği konusunda Sovyet liderlerine danışması ve onaylarını alması sonucu kurulmuştur.

Duvar Doğu Almanya’nın gittikçe daha da kötüleşen ekonomisine ek olarak, genç ve eğitimli kesimin de Batı Berlin’e sürekli geçiş yapmasıyla (1949-1961 yılları arasında sayıları 2.6 milyonu bulmuştur), Doğu Almanya meclisinin kararıyla 12-13 Ağustos 1961’de bir gecede örülmüştür.Planları tamamiyle gizlilik içinde gerçekleşmiştir. Öyle ki SED genel sekreteri Walter Ulbricht’in 15 Haziran 1961’de, Doğu Berlin’deki bir konferansta Batı Berlinli muhabir Annamarie Doherr’in sorusuna verdiği yanıtta geçen “Niemand hat die Absicht, eine Mauer zu errichten” (kimsenin bir duvar inşa etmeye niyeti yok) cümlesi bunun açık kanıtıdır.Duvarın ilk oluşturulan hali geçişleri engellemeyince yükseltilmiş mayın tarlaları köpekli askerler gözcü kuleleriyle geçiş tamamen engellenmiştir.

1961 yılında Berlin Duvarı’nın yerine önce tel örgü çekildi.Daha sonra bu örgünün yerine bugün bilinen Berlin Duvarı inşa edildi ve bu tel örgü duvarın üstüne tekrar çekildi.Doğu ve Bati Berlin’in arasındaki bu duvar, aslında biri 3.5 digeri 4.5 metrelik iki çelik parçadan oluşuyordu.Doğu tarafına bakan duvar kacmaya yeltenecek insanların kolay görünmesi için beyaza boyanmıştı.Buna karşılık Batı Almanya’ya bakan taraf ise grafiti ve çizimlerle doluydu.Doğu kısmında duvar boyunca yerde çelik kapanlar ve mayın tarlaları bulunuyordu; her iki tarafa da yüksek gözetleme kuleleri ve lambalar konmuştu.Doğu tarafında motorsikletli ve yaya polisler ve köpekler de kontrol halindeydi.Tüm bu kontrol ve gözetlemelere rağmen, yaklaşık 5000 kişi tüneller, evde yaptıkları balonlar ve bunun gibi yollarla, Dogu’dan Bati’ya kaçmayı başardı.

Berlin duvarı’nın yıkılışı

1989 yılı başlarında Alman Demokratik Cumhuriyeti Hükümeti, isteyen Doğu Almanya vatandaşlarının Sovyetler Birliği dahilindeki diğer Doğu Bloku ülkelerine geçiş yapabilmesine izin verdi.Bu iznin çıkmasıyla beraber binlerce Doğu Alman vatandaşı Polonya, Çekoslavakya, Macaristan, Yugoslavya gibi ülkelerin başkentlerine akın etti ve buralarda bulunan Amerikan, İngiliz, Fransız büyükelçiliklerine sığındı.Daha sonra da bu sığınmacılar özel trenlerle Doğu Bloku dışındaki ülkelere kaçmaya başladılar.Kaçışın bu kadar yoğun olduğu bir durumda Dogu Almanya Hükümeti duruma bir çözüm bulmak için toplandı.Burada yaşayan insanlar artık bu şekilde zaten Doğu Almanya’dan kaçabildiklerine göre duvarın bir anlamı kalmamıştı.

Doğu Alman hükümeti, duvarın kaldırılmasına onay vermişti.9 Ağustos 1989′da bu kararı halka açıklamak üzere bir basın toplantısı düzenlendi.Karar açıklandığı andan itibaren duvarın iki tarafında yüz binlerce insan birikmeye başladı.Gece yarısına doğru hükümet ilk olarak Brandenburg Kapısı’ndan başlayarak barikatları ve geçiş önlemlerini kaldırdı.Her iki Almanya tarafından yaklaşan insanlar duvarın üzerinde buluştular.İnsan seli bir saat içinde yüz binlere ulaştı ve ardından Batı tarafından gelen dozerlerle duvar tamamen yıkıldı.Alman Demokratik Cumhuriyeti de duvardan sonra çok fazla dayanmamış, 13 Ekim 1990´da resmen sona ermiştir.

Duvar yıkıldıktan bir süre sonra yapılan ankette halkın bir kısmının duvar yıkılmadan önce daha memnun olduğu görülmüştür.Bunun başlıca sebeplerinden birisi, Doğu tarafında insanların eğitim, sağlık gibi hizmetleri parasız alıyor olması ve sosyalizmin nispeten eşit koşullar sağlıyor olmasıydı.Duvarın yıkılmasıyla beraber bu tarz hizmetlerin eksikliği duyulmaya başlandı, Batı Almanya’nın kapitalist sistemine ve rekabet ortamına uyum güçlükleri yaşandı.Batı tarafındakiler ise Doğu’nun yapılandırılmasına yönelik ek vergilerden rahatsızlık duymaktaydılar.İki Almanya’nın birleşmesinden sonra Batı Almanya’dan ve uluslararası sermaye çevrelerinden Doğu’ya sermaye akışı gerçekleşti.Emeğin daha ucuz olduğu bu bölgelerde ücretler hala Almanya’nın batı bölgelerine göre daha düşük seyretmektedir.Halen, Almanya’nın en yüksek işsizlik oranları Doğu şehirlerindedir.Sosyalizm döneminde işsizlik gibi bir soruna sahip olmayan Doğu Almanya vatandaşları, duvarın yıkılmasıyla birlikte kapitalist ekonominin farklı koşullarıyla karşı karşıya kaldılar.

Başkent Berlin

Berlin, Almanya’nın başkenti ve en büyük şehridir.II. Dünya Savaşı öncesinde 4.3 milyon kişinin yaşadığı şehirde 2005 itibariyle 3.4 milyon kişi yaşamaktadır.Berlin, Kuzey Almanya’da, Spree ve Havel nehirlerinin arasındaki kumluk bölgeye kuruludur.1949′dan 1990′a kadar Doğu ve Batı Berlin olarak ikiye ayrılmıştı. Aradaki duvara da (Berlin Duvarı) sonradan utanç duvarı denmiştir.

Kasım 1989′da Doğu ve Batı kısmını ikiye ayıran duvar yıkıldıktan sonra Berlin tekrar bir bütün olmuştur. Berlin’in doğu tarafında yoğun bir restorasyon yaşanmaktadır.Kenti ikiye bölen Spree Nehri’nin, iki kıyısında Cölln ve Berlin adlı iki balıkçı köyü olarak bölünmüş bir halde iken ilk kez 1307 yılında birleşti.Brandenburg’un (sonra Prusya’nın) başkentiydi.18. yüzyıla kadar o kadar mühim bir şehir değildi.Ancak Prusya’nın güçlenmesi sürecinde kuzey Almanya, sonra Avrupa’nn bir siyasi, iktisadi ve kültürel merkezi oldu.1871 yılında Alman İmaparatorluğu’na bağlandı, Hitler zamanında harabeye döndü, müttefik devletler tarafından işgal edildi.İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra şehir Doğu ve Batı Berlin olarak ikiye ayrılmıştır.Kentin imparatorluk merkezi Mitte’de doğuda kaldı.Berlin’i inşa eden mimar Karl Friederich Schinkel’in tasarladığı binalar, büyükelçilikler, saraylar, müzeler hep o tarafta kaldı. Türkiye’den çalınan Bergama Sunağı’nın sergilendiği dünyanın en önemli müzelerinden biri olan Bergama Müzesi , Cölln ile Berlin’i birleştiren anlaşmanın yapıldığı St. Nicholas Kilisesi de Doğu Berlin’de kaldı.Kent tekrar birleştiğinde Berlin her şeyin çiftine sahip oldu.İki parlamento binası, iki büyük üniversite, iki büyük havaalanı, iki kent merkezi ve iki Mısır müzesi.

Dünyanın en önemli şehirleri arasında.Üç opera, Filarmoni, birçok tiyatro, konser salonu ve kütüphanenin yanı sıra; Berlin Film Festivali, festival haftaları ve tiyatro günleri, tüm sanatseverleri Berlin’e çekiyor.

Berlin Almanya’nın sadece politik başkenti değil, aynı zamanda da kültür başkentidir.Berlin’de birçok müze bulunmaktadır.Özellikle kentin doğusunda yeralan Müzeler Adası (Museumsinsel) içinde Pergamon Müzesi’de dahil, birçok müzeyi barındırmaktadır.Ayrıca kentte çok sayıda sanat galerileri, tiyatrolar vs. vardır.

Geçmişten Geleceğe Dilovası İlçesi Paneli

Dilovası Kaymakamlığı, GTÜ, Dilovası Belediyesi, AGRT ve Dilovası Köyleri Derneği’nin ortaklaşa düzenlediği çalışma örnek niteliği çalışırken, paneldeki tebliğlerle tarihe not düşüldü.

DİLOVASI TARİHİNE IŞIK TUTULDU

SAMSUNG CSC
Geçmişten Geleceğe Dilovası İlçesi panelini katılımcılar ilgi ile takip ettiler

Geçmişten Geleceğe Dilovası paneli geçtiğimiz gün gerçekleşti. Dilovası Kaymakamlığının düzenleme kurulu başkanlığını Gebze Teknik Üniversitesinin bilim kurulu başkanlığını yaptığı Dilovası Belediyesi, Avrasya Gazeteciler Derneği ve Dilovası Köyleri Derneğinin ortaklaşa organize ettiği “GEÇMİŞTEN GELECEĞE DİLOVASI İLÇESİ” paneline büyük ilgi gösterildi. Dilovası tarihi için büyük önem arz eden panelde önemli açıklamalar yapıldı. Dilovası ile ilgili birbirinden önemli bildiriler, akademik çalışmalar ile Dilovası tarihine ışık tutularak, Dilovası’nın geleceği masaya yatırıldı.

BİR ÇOK KİŞİ KATILDI

Panelin düzenleme kurulunda Dilovası Kaymakamı Hulusi Şahin, Dilovası Belediye Başkanı Ali Toltar, AGRT Genel Başkanı ve Devr-i Alem Belgesel TV program yapımcısı İsmail Kahraman, Bilim Kurulu Başkanı GETÜ Öğretim üyesi Doç. Dr. Numan Akdoğan yer aldı. Panele Gebze Teknik Üniversitesi Rektörü Prof. Dr Haluk Görgün, Gebze Ticaret Odası Başkanı Nail Çiler, Dilovası Belediye Başkanı Ali Toltar, Körfez Kaymakamı Hasan Hüseyin Can, Dilovası Eski Belediye Başkanı Cemil Yaman, Gebze Belediye Başkan Yardımcısı Nilay Ayran, çok sayıda sanayici, iş adamları ve kişi katıldı.

KAHRAMAN SERGİYLE İLGİLİ BİLGİ VERDİ

AGRT Genel Başkanı Basın Tarihi Sergisi hakkında protokole bilgiler verdi
AGRT Genel Başkanı İsamil Kahraman, Kocaeli basın tarihi sergisi hakkında protokole bilgiler verdi
SAMSUNG CSC
Geçmişten Geleceğe Dilovası İlçesi panelinde Avrasya Gazeteciler Derneği ve Devr-i Alem programının katkısı ile hazırlanan Kocaeli basın tarihi sergisi büyük ilgi gördü

Dilovası Belediye Kültür Merkezinde gerçekleşen panelde Dilovası ilçesi analiz edildi. Panelde Dilovası’ndaki iş fırsatları, potansiyeli, Dilovası’nın kültür ve turizm açısından önemi, eğitim altyapısı, genç nüfus avantajı, sorunları ve çözüm önerileri tartışıldı. Geçmiş’ten Geleceğe Dilovası İlçesi paneli öncesi fotoğraf ve mimari koruma projeleri sergisi açıldı. Basın tarihi sergisini organize eden Avrasya Gazeteciler Derneği kendi arşivinden Dilovası ile ilgili resimleri ziyaretçilere açtı. Serginin açılışını, Kocaeli Vali Yardımcısı Doç. Dr. Adnan Çimen, Dilovası Kaymakamı Hulusi Şahin, Dilovası Belediye Başkanı Ali Toltar ve protokol gerçekleştirdi. AGRT Genel Başkanı İsmail Kahraman sergi ile ilgili protokol ve katılımcılara bilgiler verdi.

KOCAELİ’DEN MARKA KENT DİLOVASI’NA

Geçmişten Geleceğe Dilovası İlçesi panelini organize edenler arasında yer alan Avrasya Gazeteciler Derneği’nin hazırladığı “Kocaeli’den Marka Kent Dilovasi’na” tanıtım sinevizyonu programdan önce yayınlanarak katılımcılar bölgenin tarihi, kültürü, turizm ve sanayisi hakkında bilgilendirildi.

BELEDİYE BAŞKANI TOLTAR TEŞEKKÜR ETTİ

Dilovası Belediye Başkanı Ali Toltar, Geçmişten Geleceğ'e Dilovası panelinde önemli açıklamalarda bulundu
Dilovası Belediye Başkanı Ali Toltar, Geçmişten Geleceğ’e Dilovası panelinde önemli açıklamalarda bulundu

Panelde konuşma yapan Dilovası Belediye Başkanı Ali Toltar, Geçmişten Geleceğe Dilovası İlçesi paneline katılan herkese teşekkür etti. Toltar konuşmasına şöyle devam etti; “ Öncelikle bu panelin hazırlanmasında büyük emeği geçen başta Dilovası Kaymakamımız Sayın Hulusi Şahin’e, Araştırmacı – Gazeteci İsmail Kahraman’a huzurlarınızda teşekkür ediyorum. Dilovası ilçemiz âdeta medeniyetlerimizin beşiği olmuştur. Dilovası yaşanan tarihi olaylara şahitlik etmiştir. Anadolu’nun bağrından kopup gelmiş, ülkemizin mozaiği olmuş kozmopolittik ilçenin sahipleriyiz. Dilovası çok önemli bir stratejik noktadır. Dilovalı olmaktan ve Dilovası’nda yaşamaktan dolayı çok mutluyum. Sanayimiz ülke ekonomisine katkıda bulunurken çevreye zararlar oluşturmaması için ciddi çalışma ve gayretler içerisindeyiz.

Gelecek nesillere yaşanılabilir bir Dilovası bırakmak en önemli idealimizdir. Köklü geçmişe sahip olan ilçemizi çok seviyoruz. Bizleri çok önemli konularda aydınlatan siz değerli bilim adamlarımıza gösterdiği özverili çalışmalarından dolayı teşekkür ediyoruz. Panelin ilçemize katkılar sağlayacağına tüm kalbimle inanıyorum’ dedi.

DİLOVASI İLE GURUR DUYUYORUZ

SAMSUNG CSC
Dilovası Kaymakamı Hulusi Şahin, Geçmişten Günümüze Dilovası İlçesi Paneli katılımcılarına plaket verdi

Başkan Ali Toltar’ın ardından ise Dilovası Kaymakamı Hulusi Şahin Konuşma yaptı. Dilovası’nın tarihi ve kültürel değerlerinin tanıtılacağı, sorunlarının değerlendireceği Geçmişten Geleceğe Dilovası İlçesi paneline hepiniz hoş geldiniz diyerek sözlerine başlayan Kaymakam Şahin “Dilovası’nın küçük coğrafyasında Türkiye’nin üretim kalbi yatıyor, 9 liman ve 5 OSB yer alıyor. Bu Türkiye’nin en fazla sanayileşmiş yeri demek, biz bununla gurur duyuyoruz. Milli gelire sağladığımız katkıdan dolayı çok mutluyuz.  Biz burada büyük sorunlar yaşıyoruz. Bu sorunları Dilovası panelinde değerlendireceğiz. Dilovalılar Türkiye’nin dört bir yerinden gelerek birlikte yaşama kültürünü geliştirdiler. Artık Dilovalılar, Dilovalıyım demeli ve bunu sağlamalıyız. Burası güzel ve özel bir ilçe. Dilovalıyım demekle herkes gurur duymalı. Bu panelden çıkacak bilgiler bir kitap haline getirilecek ve bizde bunu yayınlayacağız. Yıllar sonra hazırladığımız kitap büyük önem taşıyacak. İsmail Kahraman kendisi güzel arşivini bizimle paylaştı kendisini, Dilovası Belediye Başkanı Ali Toltar’a ve Gebze Teknik Üniversitesine çok teşekkür ederim.” Dedi

OSMANLI VE CUMHURİYET DÖNEMİNDE DİLOVASI

geçmişten geleceğe dilovası ilçesi paneli
Avrasya Gazeteciler Derneği ve Devr-i Alem Program Yapımcısı İsmail Kahraman, Geçmişten Geleceğe Dilovası İlçesi panelinde Osmanlı’dan Cumhuriyet’e bildirisini sundu

Panelin birinci oturumunda AGRT Genel Başkanı İsmail Kahraman’da “Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde Dilovası” konulu bildiri hakkında slayt gösterisi eşliğinde konuşma yaptı. Konuşmasında Dilovası’nın Roma, Bizans, Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde ki konumu hakkında belgeler ve bilgiler hakkında fotoğralar eşliğinde açıklama yaparak Dilovası’nın her bakımından tarihi geçmişinin çok önemli olduğunu ifade etti.

SAMSUNG CSC
Geçmişten Geleceğe Dilovası İlçesi panelinde GTÜ Öğretim Üyesi Doç. Dr. Numan Akdoğan Dilovası’nda Tarihi Eserlerimiz bildirisini sundu

Araştırmacı – Gazeteci İsmail Kahraman’ın konuşmasının ardından ise Gebze Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Numan Akdoğan “Dilovası İlçesindeki Tarihi Eserlerimiz” başlığıyla önemli açıklamalarda bulundu. Ardından ise “Dilovası İlçesindeki Yerleşim Alanlarında Mevcut Tarihi Dokunun Sürdürülebilirliği” konusunda Gebze Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Elif Özlem Aydın konuşma gerçekleştirdi.

SAMSUNG CSC
Dilovası Kaymakamı Hulusi Şahin, Geçmişten Geleceğe Dilovası İlçesi panelinin 2. oturumunda bilidiri sunan GTÜ öğretim üyelerine ve Dilovası Milli Eğitim Müdürü Murat Balay’a plaket verdi

Panelin öğleden sonraki bölümünde ise Gebze Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bülent Keskin’in yerine Prof. Dr. Nihal Bektaş katılarak Gebze Teknik Üniversitesi’nde Dilovası Bölgesi ile İlgili Yapılan Çevre Kirliliği Çalışmaları hakkında önemli açıklamalarda bulundu. Keskinlerin ardından ise Gebze Teknik Üniversitesi Araştırma Görevlisi Dr. Ayşe Nur Albayrak, Dilovası’nda Sanayinin Kentleşme Boyutu  ile ilgili açıklamalarda bulundu. İstanbul Medeniyet Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Seyfettin Erdoğan ise Dilovası’nın toplumsal yapısı ile ilgili bilgiler verdi.

SAMSUNG CSC
Geçmişten Geleceğe Dilovası panelinin 3. oturumunu yöneten Dilovası Kaymakamı Hulusi Şahin, sanayici Süheyl Erboz ve tarihçi – yazar Volkan Şenel bildiri sunarak katkıda bulundular

Panelin son oturumunda ise Dilovası İMES Yönetim Kurulu Başkanı Süheyl Erboz, Türkiye’de Kobi’lerin Nitelikli İşyeri İhtiyaçları ile ilgili açıklamalar yaptı. Sayın Erboz’un ardından ise Dilovası İlçe Emniyet Müdürü Murat Balay, Dilovası’nın Eğitim Altyapısı ve Gelecek Planlaması ile ilgili önemli açıklamalarda bulundu. İlçe Milli Eğitim Müdürü Murat Balay’ın ardından ise Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Dairesi Başkanı Cüneyt Çetintaş, Ulaşım İmkanları Açısından Dilovası’nın Bugünü ve Yarını ile ilgili açıklamalar yaptı. Panelin son konuşmacısı Tarihçi Yazar Volkan Şenel ise Dilovası’nın Tarih ve Turizm Üssü “Tavşancıl” hakkında bilgiler verdi.  Panelin sonunda ise Dilovası Kaymakamı Hulusi Şahin değerlendirme yaptı.  Panele katılan konuşmacılar Geçmişten Geleceğe Dilovası paneli ile ilgili bildiri sundu.

İSMAİL KAHRAMAN’IN KALEMİNDEN GEÇMİŞTEN GELECEĞE DİLOVASI PANELİ

Geçmişten Geleceğe Dilovası İlçesi Paneli
Geçmişten Geleceğe Dilovası İlçesi Paneli

Kent kültür bilinci, kente aidiyet duygusu, kentleri tanımak, marka değerlerini bilmek ile başlar. Bugün insanlarımız yaşadıklarını yörelerin kültür ve tarih bilincine sahip oldukları oranda kente aidiyet duygusu besliyorlar. Bugün Kocaeli genelinde yüzlerce hemşeri derneği var. Bu derneklerimiz 365 gün yaşadıkları ekonomik gücünden yararlandıkları Kocaeli bölgesinden çok yılda birkaç hafta gittikleri köy ve beldeleri ile ilgilenmekteler. Keşke, bu derneklerimiz Kocaeli bölgesi ile de ilgilenip buralara sahip çıksalar. Derneklerimizin birçoğu yaptıkları etkinliklerde Kocaeli ve Gebze bölgesinin adını bile ağzına almıyorlar.

Dilovası İlçesi Tavşancıl Nahiyesine bağlanan köyleri gösteren 1936 tarihli resmi gazete
Dilovası İlçesi Tavşancıl Nahiyesine bağlanan köyleri gösteren 1936 tarihli resmi gazete

Kocaeli ve Gebze bölgesine aidiyet duygusu, kent kültür bilinci için tüm kurum ve kuruluşlarımız harekete geçmeli ve çalışmalar yapmalıdır. Bu çerçevede Dilovası kaymakamlığının organizatörlüğü ve ev sahipliğinde geçmişten geleceği Dilovası paneli düzenlenmesinde Devr-i Alem belgesel program yapımcısı ve başkanlığını yaptığım Avrasya Gazeteciler Derneği olarak bizde katkı sunduk.

Değerli arkadaşım Gebze Teknik Üniversitesinin fizik bölümü öğretim üyelerinden Doç. Dr Numan Akdoğan ile böyle bir panel organize etme fikrini Dilovası Kaymakamımız Hulusi beye aktardığımızda bu fikrimize sahip çıkıp destek oldu. 4 ay önce çalışmaları başlattık. Çok önemli akademisyenler bölge ile ilgili ilmi çalışmalara yaptılar. Gebze Teknik Üniversitemiz konuya sahip çıktı. Dilovası Belediyesi destek oldu. Panel için tüm çalışmalar tamamlandı, 11 Haziran Perşembe (Yarın) Dilovası tarihine “GEÇMİŞTEN GELECEĞE DİLOVASI PANELİ’ ile not düşülecek

DİLOVASININ 35 YILLIK CANLI ŞAHİDİ

Dilovası’nın gazeteci ve belgeselci olarak 35 yıllık canlı şehitliğinin yaparak Dilovası’nın nasıl Çerkeşli köyüne bağlı mahalle, sonra köy ardından ise belediye ve son olarak ise 2008 tarihinde nasıl ilçe olduğunu takip ederek hem belgeselleştirmiş hem de bu konuda kitap hazırlamış birisi olarak Dilovası’na vefa borcumu ödemeye çalıştım. Bu bilgileri ve bugüne kadar topladığım 35 yıllık arşivimi belgesel ile Dilovası ile ilgili araştırma yapacak, akademisyenlerin bilgisine sunmaya çalışacağım. Ayrıca panelde Dilovası ile ilgili hazırladığım belgesel sine vizyon gösterisini ilk kez izleyiciler ila paylaşacağım. Bu çalışmaları hiçbir kurumdan maddi kaynak almadan tamamen kendi imkanlarımız ile hazırlayarak 35 yılın bir vefa borcu olarak Dilovası Kültürüne kazandırmak istedim.

Araştırmacı - Gazeteci ve Belgesel Yönetmeni İsmail Kahraman 25 yıl önce TRT 2 ekranlana bölgenin sorunlarını taşımıştı
raştırmacı – Gazeteci ve Belgesel Yönetmeni İsmail Kahraman 25 yıl önce TRT 2 ekranlana bölgenin sorunlarını taşımıştı

Geçmişten kopmadan bugünlere gelen Dilovası tarih, kültür, turizm, sanayi, tarım ve medeniyet merkezidir. Ancak atalar der ki “Pırıl pırıl gökkuşağını görmek için önce yağmur ve fırtınaları yaşamak gerek.”  Yağmur ve fırtınaları çoktan geride bırakan Dilovası için artık gökkuşağı zamanıdır. Dilovası koskoca adımlarla şimdiden yarınlardaki yerini almaya hazır. Dilovası’nın 35 yıllık geçmişine canlı şahitlik yapan bir gazeteci ve belgesel yönetmeni olarak Dilovası tarihine ışık tutacak “Geçmişten Geleceğe Dilovası İlçesi“ panelinin düzenleme kurulunda görev alarak bölgeye vefa borcumu ödemeye çalıştım. 35 yıl önce mahalle bile olmayan, sadece bir kaç ev ve fabrikadan ibaret olan Dilovası bugün on binlerce nüfusun yüzlerce sanayi kuruluşu 5 organize sanayi bölgesiyle Türkiye’nin en önemli ilçesi konumuna geldi.

Dilovası artık olumlu olarak anılmalı. 35 yıllık gazetecilik hayatımda Dilovası ile ilgili birçok yazı hazırlayıp belgesel TV programı çektim. Geçtiğimiz günlerde arşivimi incelerken 1990 yılında TRT 2 televizyonu market programında Dilovası ve Taş Ocakları ile ilgili yaptığım haberin görüntülerini izledim. Dilovası deresinin zehir aktığını içme suyuna fabrika kimyasallarının karıştığını Türkiye’ye duyurmuştuk.

Gebze’de yaşı 90’a merdiven dayamış Feyzi Aysal ile Dilovası’nı gezerek belgesel çekmiştim. Aysal gençlik yıllarında 1943’te Dilovası’nda meydana gelen sel felaketini bize anlattı. Burada bağlarının olduğunu ve muhtemelen 1943 yılı Ağustos ayında yaşanan sel felaketinde bağda çalışan 15 kişinin sel sularında boğulup öldüğünü, bugünkü belediye binasına kalan bölümün su altında kaldığını bize anlattı ve bunun da belgeselini canlı şahidi olarak çektik. 1970 yıllarında da bölge büyük bir sel felaketi daha yaşamıştı. Kimyasal dolu variller ve tanklar İzmit Körfezi’ne sürüklenmişti.

Dilovası birçok sorun ile uğraşıyor. Bu sorunları çözmek için devlet-millet iş birliği içinde çalışmalar yapılmalı. Geçmişte Dilovası’ndan Salih Gün ve son dönemde de Lütfü Türkkan mecliste milletvekili olarak bulundular. Eski milletvekillerinden Eyüp Ayar başkanlığında TBMM Çevre Araştırma Komisyonu bile kurularak, Dilovası’nın çevre sorunları meclis gündemine geldi. Son olarak, Orman ve Su işleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun Dilderesi ıslahı ile ilgili açıklamaları  bölge için önemliydi.

Dilovası İlçesi bir zamanlar Çerkeşli Aşağı Mahalle olarak geçmekte ve İzocam - Nasaş gibi sanayi kuruluşları ile gelişimini sürdürdü
Bir zamanlar adı Çerkeşli Aşağı Mahalle olarak geçen Dilovası İlçesi, İzocam ve Nasaş gibi sanayi kuruluşları ile gelişimini bugünlere kadar sürdürdü

Dilovası’nın kentleşme süreci bir anlamda Türkiye Cumhuriyeti’nin de nasıl gelişip büyüdüğünü göstermesi bakımından önemli. Geçmişte bölge  Diliskelesi, İzocam, Nasaş olarak adlandırılıyordu. Daha sonra Aşağı Çerkeşli  Mahallesi oldu. Köy haline geldi. Çerkeşli veMuallim köylerinin birleşmesiyle Belde Belediyesi kuruldu. 2008 yılında da Kocaeli’nin 12 ilçesinden birisi haline getirildi.

Dilovası baş döndürücü hızla gelişip büyüdü. Dilovası’nın ekonomik ve sanayi potansiyelinden çok çevre kirliliği ile anılır oldu. Aslında bu durum hızlı büyümenin bir sonucuydu. Dilovası’nda sadece sanayi değil; çarpık kentleşme, devlet yönetimin yıllarca buraya ilgisizliği ve en önemlisi yıllar önce Aktüel dergisinin yazdığı gibi bölgenin ranta dayalı bir mafya üstü olmasından kaynaklanıyor.

Dilovası Jandarma’dan Polis’e devredilememiş ve yıllarca bunun mücadelesi verilmişti. Yıllar sonra Jandarma bölgeyi Polis’e devretmişti. Her gün on binlerce kamyon, onlarca büyük tonajlı geminin yük boşaltıp indirdiği Dilovası üniversitelerimiz için bilimsel araştırmalara konu olmalı. Üniversiteler ve akademisyenler, Dilovası’nı sadece sanayi ve çevre kirliliği açısından değil, her bakımdan bilimsel incelemeye almalı. Geçmişten Geleceğe Dilovası İlçesi paneli bir başlangıç olacaktır.

Dilovası artık farklı bir şekilde anılmalı. Bu konuda Dilovası kaymakamlığı çok ciddi çalışmalar yapıyor. Kaymakam bey Dilovası’nı artık marka kent olarak tanıtmak için çalışmalar yaptığını bildirdi. Bu konuda,  Dilovası Köyleri Derneği Başkan Yardımcısı Çerkeşli köyünden yetişen Gebze Teknik Üniversitesi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Numan Akdoğan’ın bilim kurulu başkanlığını yaptığı Dilovası paneli çalışmaları bölge için çok önemli bir hizmet olacak. Bu panelin düzenleme kurulunda görev alıp, geniş çaplı bir araştırma yaparak,   Dilovası’nın 35 yıllık canlı şahidi olarak bildiri ile bölgeye vefa borcumuzu azda olsa ödeye çalıştık.

GEÇMİŞTEN GELECEĞE DİLOVASI İLÇESİ PANELİNDE KİMLER BİLDİRİ SUNACAK

Ulaşım imkânlarının ticaret merkezleri ile her yönden bağlantı kurmaya elverişli olması sebebiyle, Dilovası ilçesinde sanayi çok gelişmiş ve buna bağlı olarak nüfus da hızla artmıştır. 1987 yılından beri belediye olan Dilovası, 2008 yılında Diliskelesi ve Tavşancıl ile birlikte Çerkeşli, Demirciler, Köseler ve Tepecik köyleri de bünyesine katılarak ilçe haline getirilmiştir. Günümüzde yerel ve birçok Anadolu kültürünün birlikte yaşadığı, özellikle Osmanlı dönemine ait birçok tarihi eserin bulunduğu, D-100, İstanbul-Ankara Otobanı, Kuzey Marmara Otoyolu, tren hatları, 3. Köprü bağlantı yolları, Sabiha Gökçen Havalimanı’na yakınlığı, Dilovası-Hersek arasındaki Orhangazi Köprüsü, limanlar gibi birçok önemli ulaşım imkanlarına sahip olan Dilovası hızla gelişmeye devam etmektedir.

Marka Kent Dilovası İlçesi
Marka Kent Dilovası İlçesi

Geçmişten Geleceğe Dilovası İlçesi panelinde Dilovası’ndaki fırsatları, potansiyeli, Dilovası’nın kültür ve turizm açısından önemini, eğitim altyapısını, genç nüfus avantajını, sorunları ve çözüm önerilerini tartışacağız.

Tarih: 11.06.2015

Saat: 10:00

Yer: Dilovası Kültür Merkezi

DÜZENLEME KURULU

Düzenleme Kurulu Başkanı

Sn. Hulusi Şahin

Dilovası Kaymakamı

Sn. Ali Toltar

Dilovası Belediye Başkanı

Sn. İsmail Kahraman

Avrasya Gazeteciler Derneği Başkanı

Bilim Kurulu Başkanı

Doç. Dr. Numan Akdoğan

Gebze Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi

Dilovası Köyleri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Bşk. Yrd.

DÜZENLEYEN KURULUŞLAR

Dilovası Kaymakamlığı

Dilovası Belediyesi

Dilovası Köyleri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği

Avrasya Gazeteciler Derneği

Gebze Teknik Üniversitesi

PANEL PROGRAMI

Açılış (10:00)

Fotoğraf ve Mimari Koruma Projeleri Sergileri (10:00 – 10:30)

Dilovası Sinevizyon Gösterisi (10:30 – 10:40)

Protokol Konuşmaları (10:40 – 11:00)

1. OTURUM

TARİHİMİZ VE KÜLTÜREL MİRASIMIZ

Yönetici: Sn. Volkan Şenel (Tarihçi-Yazar)

11:00 – 11:20      Osmanlı ve Cumhuriyet Döneminde Dilovası     Sn. İsmail Kahraman      Avrasya Gazeteciler Derneği Başkanı

11:20 – 11:40      Dilovası İlçesindeki Tarihi Eserlerimiz      Doç. Dr. Numan Akdoğan            Gebze Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi

11:40 – 12:00      Dilovası İlçesindeki Yerleşim Alanlarında Mevcut Tarihi Dokunun Sürdürülebilirliği           Doç. Dr. Elif Özlem Aydın    Gebze Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi

Öğle Yemeği (12:00 – 13:30)

2. OTURUM

SANAYİNİN ETKİLERİ

Yönetici: Sn. İsmail Kahraman (Avrasya Gazeteciler Derneği Başkanı)

13:30 – 13:50      Gebze Teknik Üniversitesi’nde Dilovası Bölgesi ile İlgili Yapılan Çevre Kirliliği Çalışmaları                Prof. Dr. Bülent Keskinler              Gebze Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi

13:50 – 14:10      Dilovası’nda Sanayinin Kentleşme Boyutu           Dr. Ayşe Nur Albayrak   Gebze Teknik Üniversitesi Araştırma Görevlisi

14:10 – 14:30      Dilovası’nın Toplumsal Yapısı      Prof. Dr. Seyfettin Erdoğan        İstanbul Medeniyet Üniversitesi Öğretim Üyesi

Kahve Arası (14:30 – 15:00)

3. OTURUM

FIRSATLAR VE İMKANLAR

Yönetici: Sn. Hulusi Şahin (Dilovası Kaymakamı)

15:00 – 15:20      Türkiye’de Kobi’lerin Nitelikli İşyeri İhtiyaçları    Sn. Süheyl Erboz              Dilovası İMES Yönetim Kurulu Başkanı

15:20 – 15:40      Dilovası’nın Eğitim Altyapısı ve Gelecek Planlaması         Sn. Murat Balay               Dilovası İlçe Milli Eğitim Müdürü

15:40 – 16:00      Ulaşım İmkanları Açısından Dilovası’nın Bugünü ve Yarını             Sn. Cüneyt Çetintaş       Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Dairesi Başkanlığı

16:00 – 16:20      Dilovası’nın Tarih ve Turizm Üssü “Tavşancıl”      Sn. Volkan Şenel             Tarihçi-Yazar

KAPANIŞ VE DEĞERLENDİRMELER

Sn. Hulusi Şahin (Dilovası Kaymakamı)

……………………….……………………….……………………….………………..

GEÇMİŞTEN GELECEĞİ DİLOVASI PANELİNDE SUNULACAK BİLDİRİLERİN ÖZETİ

OSMANLI VE CUMHURİYET DÖNEMİNDE DİLOVASI

 

İsmail Kahraman

Araştırmacı Gazeteci ve Belgesel Yönetmeni

Avrasya Gazeteciler Derneği Başkanı

    Geçmişten kopmadan  bugünlere gelen Dilovası  tarih, kültür, turizm, sanayi, tarım  ve medeniyet merkezidir. Ancak atalar der ki “Pırıl pırıl gökkuşağını görmek için önce yağmur ve fırtınaları yaşamak gerek.”  Yağmur ve fırtınaları çoktan geride bırakan Dilovası için artık gökkuşağı zamanıdır. Dilovası koskoca adımlarla şimdiden yarınlardaki yerini almaya hazır.

Dilovası’nın 35 yıllık geçmişine canlı şahitlik yapan bir  gazeteci ve  belgesel yönetmeni olarak  Dilovası tarihine  ışık tutacak “Geçmişten  Geleceğe Dilovası İlçesi“ panelinin düzenleme kurulunda  görev  alarak  bölgeye vefa borcumu ödemeye çalıştım. 35 yıl önce mahalle bile olmayan, sadece bir kaç ev ve fabrikadan ibaret olan Dilovası bugün on binlerce nüfusun yüzlerce sanayi kuruluşu 5 organize sanayi  bölgesiyle Türkiye’nin en önemli ilçesi konumuna geldi.

Dilovası artık olumlu olarak anılmalı. 35 yıllık gazetecilik hayatımda Dilovası ile ilgili birçok yazı hazırlayıp  belgesel TV programı çektim. Geçtiğimiz günlerde arşivimi incelerken 1990 yılında TRT 2 televizyonu market programında Dilovası ve Taş Ocakları ile ilgili yaptığım haberin görüntülerini izledim. Dilovası deresinin zehir aktığını içme suyuna fabrika kimyasallarının karıştığını Türkiye’ye duyurmuştuk.

Gebze’de yaşı 90’a merdiven dayamış Feyzi Aysal ile Dilovası’nı gezerek belgesel çekmiştim. Aysal gençlik yıllarında 1943’te Dilovası’nda meydana gelen sel felaketini bize anlattı. Burada bağlarının olduğunu ve muhtemelen 1943 yılı Ağustos ayında yaşanan sel felaketinde bağda çalışan 15 kişinin sel sularında boğulup öldüğünü, bugünkü belediye binasına kalan bölümün su altında kaldığını bize anlattı ve bunun da belgeselini canlı şahidi olarak çektik. 1970 yıllarında da bölge büyük bir sel felaketi  daha yaşamıştı. Kimyasal dolu variller ve tanklar İzmit Körfezi’ne sürüklenmişti.

Dilovası birçok sorun ile uğraşıyor. Bu sorunları çözmek için devlet-millet iş birliği içinde çalışmalar yapılmalı. Geçmişte Dilovası’ndan Salih Gün ve son dönemde de Lütfü Türkkan mecliste milletvekili olarak bulundular. Eski milletvekillerinden Eyüp Ayar başkanlığında TBMM Çevre Araştırma Komisyonu bile kurularak, Dilovası’nın çevre sorunları meclis gündemine geldi. Son olarak, Orman ve Su işleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun Dilderesi ıslahı ile ilgili açıklamaları  bölge için önemliydi.

Dilovası’nın kentleşme süreci bir anlamda Türkiye Cumhuriyeti’nin de nasıl gelişip büyüdüğünü göstermesi bakımından önemli. Geçmişte bölge Diliskelesi, İzocam, Nasaş olarak adlandırılıyordu. Daha sonra Aşağı Çerkeşli Mahallesi oldu. Köy haline geldi. Çerkeşli ve Muallim köylerinin birleşmesiyle Belde Belediyesi kuruldu. 2008 yılında da Kocaeli’nin 12 ilçesinden birisi haline getirildi.

Dilovası baş döndürücü hızla gelişip büyüdü. Dilovası’nın ekonomik ve sanayi potansiyelinden çok çevre kirliliği ile anılır oldu. Aslında bu durum hızlı büyümenin bir sonucuydu. Dilovası’nda sadece sanayi değil; çarpık kentleşme, devlet yönetimin yıllarca buraya ilgisizliği ve en önemlisi yıllar önce Aktüel dergisinin yazdığı gibi bölgenin ranta dayalı bir mafya üstü olmasından kaynaklanıyor.

Dilovası Jandarma’dan Polis’e devredilememiş ve yıllarca bunun mücadelesi verilmişti. Yıllar sonra Jandarma bölgeyi Polis’e devretmişti. Her gün on binlerce kamyon, onlarca büyük tonajlı geminin yük boşaltıp indirdiği Dilovası üniversitelerimiz için bilimsel araştırmalara konu olmalı. Üniversiteler ve akademisyenler, Dilovası’nı sadece sanayi ve çevre kirliliği açısından değil, her bakımdan bilimsel incelemeye almalı. Geçmişten  Geleceğe Dilovası İlçesi paneli bir başlangıç olacaktır.

Dilovası artık farklı bir şekilde anılmalı. Bu konuda Dilovası kaymakamlığı çok ciddi çalışmalar yapıyor. Kaymakam bey Dilovası’nı artık marka kent olarak tanıtmak için çalışmalar yaptığını bildirdi. Bu konuda,  Dilovası Köyleri Derneği Başkan Yardımcısı Çerkeşli köyünden yetişen Gebze Teknik Üniversitesi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Numan Akdoğan’ın bilim kurulu başkanlığını yaptığı Dilovası paneli çalışmaları bölge için çok önemli bir hizmet olacak. Bu panelin düzenleme kurulunda görev alıp, geniş çaplı bir araştırma yaparak,   Dilovası’nın 35 yıllık canlı şahidi olarak bildiri ile bölgeye vefa borcumuzu azda olsa ödeye çalıştık.

……………………….……………………….……………………….……………….

DİLOVASI İLÇESİNDEKİ TARİHİ ESERLERİMİZ

 

Doç. Dr. Numan Akdoğan

Gebze Teknik Üniversitesi, Fizik Bölümü, 41400 Gebze, Kocaeli

Coğrafi olarak çok önemli bir geçiş noktasında bulunan Dilovası tarihte birçok farklı kültüre ev sahipliği yapmıştır. Roma, Bizans ve Osmanlı İmparatorlukları döneminde Avrupa’dan Anadolu’ya ve Asya’ya en kısa ve hızlı yoldan ulaşım bu noktadan sağlanmıştır. Günümüzde Dilovası ilçesinde Roma ve Bizans dönemine ait kalıntılar bulunmakla birlikte, Osmanlı’dan kalma birçok tarihi eser hala ayaktadır ve kullanılmaktadır. Dilderesi üzerindeki taş köprü, köylerdeki tarihi ahşap evler, konak, hamam gibi yapılar, çeşmeler, camiler, kitabeler ve mezar taşları günümüze kadar ulaşabilmiş Osmanlı eserlerindendir.

Özellikle Osmanlı döneminde vakıf kültürü çok gelişmiş ve imkan sahibi insanlar diğer insanların ve canlıların istifade edebileceği hayırlı eserler bırakma yarışına girmişlerdir. Yukarıda saydığımız eserlere ek olarak kuş evi, sadaka taşı, medrese, mektep, han, kervansaray, bedesten, külliye, aşevi, hastane, kimsesizler evi gibi yüz binlerce eser  büyük Osmanlı coğrafyasında yapılmış ve desteklenmiştir.

Bu konuşmamızda Dilovası ilçesindeki tarihi eserler hakkında bilgi verilecektir. Bunların arasında Kanuni Sultan Süleyman Han’ın emriyle Mimar Sinan tarafından inşa edilen taş köprü, Unkapanı tüccarları tarafından yaptırılan cami ve çeşmeler, Sultan II. Abdülhamid Han’ın desteğiyle yapılan camiler, köy halkının ve eşrafın desteğiyle yaptırılan çeşmeler, Süleymaniye Medresesi müderrislerinden Abdullah Şerif Ağa’nın konağı ve banisi bilinmeyen tarihi hamam gibi birçok kıymetli eser bulunmaktadır.

Faydalanılan kaynaklar:

1. Numan Akdoğan, Dilovası İlçesindeki Tarihi Eserlerimiz, Dilovası Köyleri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Kültür Yayını (2015)

2. Ahmet Yavuzyılmaz, Gebze’nin Demirciler Beldesinde Bilinmeyen Bir Hamam Yapısı, Güzel Sanatlar Enstitüsü Dergisi 28 (2012).

3. İsmail Kahraman, Marka Şehir Dilovası, Dilovası Belediyesi Kültür Yayını (2012)

4. Gebze Gazetesi Arşivi.

5. Emre Özkanlı, Kocaeli-Dilovası-Tepecik Köyü Halk Kültürü, Lisans Bitirme Tezi, Afyon Kocatepe Üniversitesi (2011)

 ……………………….……………………….……………………….……………….

DİLOVASI İLÇESİ’NDEKİ YERLEŞİM ALANLARINDA MEVCUT GELENEKSEL DOKUNUN SÜRDÜRÜLEBİLİRLİĞİ

 

Doç. Dr. Elif Özlem AYDIN

Gebze Teknik Üniversitesi, Mimarlık Bölümü, 41400 Gebze, Kocaeli

Tarihi geçmişe dayanan yerleşimlerdeki geleneksel dokunun biçimlenişinde yüzyıllardır süren kültür ve sosyal yaşantının etkileri görülmektedir. Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde ve halen İstanbul-Anadolu arasındaki ulaşım güzergâhı üzerindeki Dilovası İlçesi’nde yer alan Tavşancıl, Demirciler, Çerkeşli ve Tepecik yerleşim dokuları incelendiğinde geleneksel Osmanlı dokusunun varlığı sürmektedir. Bu dokuda yer alan özellikle geleneksel yapılar araziye yerleşim özellikleri, yön seçimi, mimari biçimlenişi ile yerel özellikler taşımaktadır. Günümüzde sürdürülebilir kalkınma modellerinin yetersizliği nedeniyle genç nüfusun geleneksel dokulardan ayrılma, vazgeçme eğilimi artmaktadır. Genç nüfusun sahip çıkamadığı bu tür dokular terk, bakımsızlık, ve rant kaygısı gibi nedenlerle kısmen veya tamamen yok olmaktadır. Bu konu toplumsal aidiyet duygusunu ve tarihsel geçmişe olan bağlılığın azalmasına da neden olmaktadır.

Kültür Varlıkları Koruma Müdürlüğü tarafından Tavşancıl yerleşimi kentsel sit alanı ilan edilerek kısmen koruma altına alınabilmişken, Demirciler, Çerkeşli ve Tepecik yerleşimlerinde ise tek yapı tescil uygulaması ile Osmanlı yerleşim dokularında meydanların ana nüvesi olan cami, çeşme yapıları ile yerleşime ait sadece çok nitelikli geleneksel konutlar ve hamam gibi yapılar koruma altına alınabilmiştir. Ancak tescil altına alınan yapıların çoğunda henüz restorasyon çalışmalarının başlamaması bu yapıların hızla deformasyonuna neden olmaktadır.

Tavşancıl kentsel sit alanı ilan edilmiş olduğu için dokusu en iyi okunan  yerleşimdir. Bu yerleşimin sürdürülebilirliği için alanın tamamı ve çevresini kapsayan koruma amaçlı imar planı ile alan yönetim planına ihtiyaç vardır. Bu bütüncül planlama doğrultusunda tescilli yapıların restorasyon çalışmaları yapılmalı, tescilli olmayan ancak dokuyla uyumlu yapıların varlığını sürdürecek yöntemler aranmalı ve yeni yapılaşma koşulları belirlenmelidir. Demirciler, Çerkeşli ve Tepecik yerleşimlerinde ise köy meydanını tanımlayan cami, çeşme yapıları ile tescilli konutların ve hamamların restorasyon çalışmaları tamamlanarak meydanlarda dokunun karakterini koruyan kentsel tasarım projeleri hazırlanmalıdır. Bu çalışmaların başlatılması, yürütülmesi için tüm aktörlerin (yerel halk, yerel yönetimler, üniversiteler, bakanlıklar vs.) bir araya getirilmesi için zemin oluşturulması uygun olacaktır.

……………………….……………………….……………………….……………….

GEBZE TEKNİK ÜNİVERSİTESİ’NDE DİLOVASI BÖLGESİ İLE İLGİLİ YAPILAN ÇEVRE KİRLİLİĞİ ÇALIŞMALARI

 

Prof. Dr. Bülent Keskinler

Gebze Teknik Üniversitesi, Çevre Mühendisliği Bölümü, 41400 Gebze, Kocaeli

Dilovası yerleşim bölgesi yaklaşık olarak 118 km2’lik yüzölçümüne sahip olup, 2010 verilerine göre, ilçenin nüfusu toplamda 44.958 kişidir. Günümüzde Dilovası ilçesinde toplam 5 adet organize sanayi bölgesi bulunmaktadır. Bunlar; Dilovası Organize Sanayi Bölgesi (DOSB), Kocaeli-Gebze VI. (İMES) Makine İhtisas OSB, Kocaeli Gebze V (Kimya) İhtisas Organize Sanayi Bölgesi (GEBKİM), Kömürcüler Organize Sanayi Bölgesi ve Makine İmalat Sanayi Organize Sanayi Bölgesi’dir. Bu organize sanayi bölgeleri Türkiye genelindeki 500 dev fabrikanın yaklaşık % 10’una ev sahipliği yapmaktadır.  Topoğrafik yapısı bakımından çanak biçiminde olması ve yoğun sanayileşmenin etkisiyle ülkemizin çevresel kirliliği açısından en kritik bölgelerinden biridir. Sağlık Bakanlığının verilerine göre kanser nedeniyle ölüm vakalarının Türkiye ortalamasının üç katı olduğu bu ilçenin hemen güney kıyısında kurulmuş olan Muallimköy’de bölge ortam havası ve toprak kirliliği ile ilgili çeşitli çalışmalar yapılmıştır.

Gerçekleştirilen çalışmalarda Muallimköy ve Dilovası yerleşim bölgeleri atmosferindeki uçucu organik karbon (VOC) ve poliaromatik hidrokarbon (PAH) kirliliği incelenmiştir. Ayrıca yaklaşık bölge genelindeki 49 noktadan alınan toprak numunelerinde ağır metal ve polibrominli difenil eterler (PBDE)  belirlenmiştir.

Havadaki PAH konsantrasyonlarının Dilovası ilçe merkezinde Muallimköy’e göre 3 kat daha fazla olduğu görülmüştür. Özellikle benzo(a)piren konsantrasyonlarının 20 ng/m3’e ulaştığı görülmüştür. VOC’ler açısından en başlıca türün tolüen olduğu ve ilçenin daha alçak kesimlerindeki belli başlı üretim faaliyet ve trafiğe yakın noktalarda konsantrasyonların yüksek olduğu, Çerkeşli, Köseler, Tavşancıl’ın D100 kuzeyindeki kısımlarının VOC açısından en temiz bölgeler olduğu görülmüştür. Bölgedeki toprakta özellikle Cd, Pb, As açısından ciddi kirlenme olduğu belirlenmiştir. En kirli noktalar otoyolların kenarındaki ve endüstri tesislerinin civarındaki yerlerde gözlemlenmiştir.  S7PBDE konsantrasyonu, fabrikalardan uzak ormansal alanlarda düşük (0,70-3,07 µg/kg), muhtemel kirlilikten etkilenebilecek yerleşim yerlerinde yüksek, fabrika kenarlarından alınan topraklarda ise ciddi boyutlarda  (~203 µg/kg) olduğu tespit edilmiştir.

Faydalanılan kaynaklar:

1. Pınar Ergenekon, Ahmet Karagündüz, Cengiz Yatmaz, Gebze-Dilovası’nda Partikül Madde Kirliliği: Kirletici Kaynakların Dökümü ve Partikül Maddede Kanserojenik PAH Analizi, TÜBİTAK ÇAYDAG 104I135, 2006-2008.

2. Çetin B., Soil concentrations and source apportionment of polybrominated diphenyl ethers (PBDEs) and trace elements around a heavily industrialized area in Kocaeli, Turkey, Environ. Sci. Pollut. Res. 21:8284–8293 (2014).

3. Naciye Öztürk, Pınar Ergenekon, Gaye Özdemir Seçkin, Sümeyra Bayır, Spatial Distribution and Temporal Trends of VOCs in a Highly Industrialized Town in Turkey, Bulletin of Environmental Contamination and Toxicology DOI 10.1007/s00128-015-1506-8 (2015).

……………………….……………………….……………………….……………….

DİLOVASI’NDA SANAYİNİN KENTLEŞME BOYUTU

Dr. Ayşe Nur Albayrak

Gebze Teknik Üniversitesi, Şehir ve Bölge Planlama, 41400 Gebze, Kocaeli

Dilovası, sanayi gelişimine bağlı olarak birkaç on yılda büyümüş bir yerleşimdir. Dilovası’nı bugüne getiren sürecin birbiri ile ilişkili iki dinamik tarafından şekillendirildiği söylenebilir. Bunlar öncelikle İstanbul sanayinin desantralizasyonu ve desantralizasyon sonucu Dilovası’nda gelişen sanayinin talep ettiği ucuz işgücünün göç mekanizmasıyla karşılanmasıdır. Bu iki dinamik kırsal ve doğal karakteri baskın bir yerleşimin bir sanayi kentine dönüşümünü belirlemiştir.

İstanbul Metropoliten alanından sanayinin desantralize edilmesi kararı, İstanbul’u çevreleyen bölgede, ana ulaşım akslarının denizle kesiştiği noktalarda yeni sanayi alanlarının oluşumunu teşvik etmiş ve zaman içinde Gebze-Kocaeli arasındaki diğer yerleşimlerde olduğu gibi Diliskelesi ve çevresinde de sanayi tesisleri kurulmaya başlamıştır. Bu sürecin yarattığı işgücü talebi Dilovası’nın hızlı ve kontrolsüz bir göç dalgasına maruz kalmasına neden olmuştur. Plan dışı gelişen bu nüfus artışının gereği olan konut ihtiyacı karşılanamadığı gibi yerel halkın yaşam kalitesini doğrudan etkileyen eğitim ve sağlık gibi sosyal donatıların sağlanmasında ve göçle gelen nüfusun kente entegre olmasını sağlayıcı mekanizmaların oluşturulmasında problemler yaşanmıştır. Üstelik topoğrafyanın etkisiyle çevre kalitesi hızla bozulmuş, kontrolsüz büyüyen sanayi alanları orman alanlarını da içerecek şekilde yayılmıştır. Hızlı nüfus artışı yerleşme düzeyinde plansız gelişmelere, gecekondulaşmaya ve sağlıksız kentsel dokular oluşmasına neden olmuştur. Günümüze gelindiğinde yerleşme, geçmişten gelen planlama sorunlarının yanı sıra artan ekonomik-sosyal-mekânsal sorunlarla karşı karşıyadır.

Ancak Dilovası’nın geleceğini şekillendiren sadece geçmişi değildir. Dilovası bir yandan da büyük bir değişim talebiyle karşı karşıyadır. Son yıllarda Doğu Marmara’da artan ulaşım yatırımları yakın gelecekte Dilovası’nı etkileyeceğinin sinyallerini vermektedir. Deprem bölgesinde yer alan yerleşimin kentsel dönüşüm talebi artmaktadır. Kamusal alanların ve sosyal donatıların yanı sıra, daha sağlıklı kentsel yaşam alanlarının oluşturulmasına ve alana özgü sosyal politikalar geliştirilmesine ihtiyaç duyulduğu görülmektedir. Dünyada çevre konusunda artan duyarlılık, sanayi alanlarınındaha temiz üretim yapmalarını sağlayacak modeller geliştirilmesini teşvik etmektedir. Bu bağlamda Dilovası gibi kirletici sanayilerin toplandığı bir bölgede yeni çevreci yaklaşımların, teknolojik gelişmelerin gündemde tutulması önemlidir.

Geçmişte İstanbul’dan desantralize edilen sanayinin plansız bir şekilde yerleşmeye taşınmasının neden olduğu sorunlar ortadadır. Dilovası gelecekte de benzer sorunlar yaşamamak için yaklaşan değişim dalgasını hazırlıklı karşılamalı ve yenilikçi stratejiler geliştirmelidir. Bu amaçla sanayinin Dilovası’nın kentleşmesi üzerindeki etkilerini tartışmaya ve gelecek için dersler çıkarmaya ihtiyaç vardır. Bu derslerin sadece Dilovası’na değil, farklı ölçeklerde de olsa benzer sorunları yaşayan diğer sanayi merkezlerine de yol göstermesi umulmaktadır.

……………………….……………………….……………………….……………….

DİLOVASI’NIN TOPLUMSAL YAPISI TÜRKİYE’DE KOBİ’LERİN NİTELİKLİ İŞYERİ İHTİYAÇLARI

Süheyl Erboz

Dilovası İMES OSB Yönetim Kurulu Başkanı

Türkiye savaştan yeni çıkmış genç, çok yoksul bir ülke. Büyük ölçüde kapalı tarım toplumu. Sadece İstanbul ve denize yakın kısımlarda ticari tarım yapabilen, madenleri ve altyapısı yabancı şirketler tarafından işletilen, hammaddeleri ucuz fiyatlarla alıp götürülen, ama Avrupa’nın pahalı mallarının satıldığı bir ülke. Sermaye birikimi son derece kıt, Müslüman müteşebbis nerede ise yok. Ticaret büyük ölçüde yabancı firmalar ile götürülüyor. Sadece Rum, Ermeni ve Yahudi iş adamları ve sanatkarlar var.

Sanayi işletmesi olarak, sadece küçük dokuma atölyeleri, Bomonti bira fabrikası, Türk çimento ve kireci, Cibali tütün fabrikası, Feshane, Sümerbank’ın Kayseri-Nazilli fabrikaları gibi tesisler mevcut.

İşte bu şartlar altında o yıllarda Karadeniz’de kıyısı bulunan bazı illerimizden müteşebbis ruhlu Müslüman Türk insanları İstanbul’a göç etmişlerdir.

İstanbul Haliç’te bulunan tersanelerden dolayı, tornacılık, frezecilik, dökmecilik gibi işlerle iştigal eden ufak atölyelerde Haliç’in iki yakasında, Hasköy, Eyüp, Fener, Balat, Galata gibi semtlerde bulunmaktaydılar. Hemen hemen tamamını da gayrimüslim vatandaşlarımız işletiyorlardı.

Bu küçük atölyelere çırak olarak giren müteşebbis Anadolu insanı zamanla bu işleri öğrenerek, ya içinde bulunduğu işletmeyi satın almış veya kendisi yeni bir iş yeri kurmuştur.

Bu işyerleri sanayi üretimine uygun nitelikli mekanlar olmadığı içinde devletin de sanayi sitelerini teşvik etmesinden güç alarak nitelikli sanayi imalatının yapılabileceği günün şartlarına göre yeterli büyüklükte yeni modern işyerleri inşaa etme arayışlarına başlamışlardır.

……………………….……………………….……………………….……………….

DİLOVASI’NIN EĞİTİM ALTYAPISI VE GELECEK PLANLAMASI

Murat BALAY

Dilovası İlçe Milli Eğitim Müdürü

2008 yılında Gebze’den ayrılarak ilçe olan Dilovası, her yönüyle olduğu gibi eğitim alanında da kurumlarını yeni oluşturan ve tamamlama aşamasında olan bir ilçe konumundadır. Her ne kadar yeni bir ilçe olsa da içinde barındırdığı sanayinin de etkisiyle gelişimini çok hızlı tamamlayan ve çok kısa sürede adından söz ettirecek bir hızla gelişimini tamamlamaktadır.

Eğitim kurumları açısından 1 anaokulu, 11 ilkokul, 10 ortaokul ve 5 lisesi ile eğitimde faaliyet gösteren ilçemiz 1 özel meslek lisesi , 1 halk eğitim merkezi, 1 özel rehabilitasyon merkezi, 1 özel erkek öğrenci yurdu ve 1 özel MTSK kursu ile ilçenin eğitim yükünü sırtlamaktadır.   Bu resmi okullarda yaklaşık olarak 12000 öğrenciye 600 öğretmenle eğitim verilmektedir. Bu öğretmenlerimizin 520’si kadrolu iken 80 tanesi ise ücretli olarak çalışmaktadır. Ancak hızla okullaşmasını tamamlamaya çalışılan ilçemizde bu yıl planlamamızda bulunan 2 anaokul binası , 1 adet kız meslek lisesi, Yılport lojistik meslek lisesi inşaatlarıyla adeta eğitim merkezli bir yatırım alanı haline gelecektir. Şu anda ilk/ortaokullarda ve liselerimizde derslik başına düşen öğrenci sayısı Türkiye hedef ortalaması kabul edilen 30’un altındadır. Ortalama sınıf mevcutlarımız 28 dir. Bu sayı yeni açılacak ve yenilenecek okullarımızla 24’lere kadar inecektir ki bu çok ideal bir orandır.

Fiziki anlamda kurumlarını tamamlamaya çalışan milli eğitimimizin en büyük sorunları olarak;    Zorunlu hizmet bölgesi kapsamına alınan ilçemizde kadrolu öğretmen bulundurmak ve mevcutları da ilçede tutabilmekte zorlanılmaktadır. Bunun başlıca sebebi olarak ilçenin hava kirliliği ile ilgili algı ve ilçemizin Gebze ve Körfez gibi iki büyük ve gelişmiş ilçenin ortasında kalması , öğretmenlerimizin çoğunlukla bu ilçelerde ikamet etmesi ve tüm sosyal zamanlarını burada geçirmelerinden dolayı zorunlu hizmetlerini tamamlar tamamlamaz hemen tayin istemeleri. Konut problemi nedeniyle her gün ilçe dışına gidip gelmek zorunda kalan öğretmenlerin, oturdukları veya sosyal alanların daha çok bulunduğu yerlere gitmek istemeleri bizim en büyük sıkıntılarımızın başında gelmektedir.. Çok sık öğretmen sirkülasyonun olması da 4 yıllık bir ilkokul hayatı boyunca bir öğrencinin 5 veya 6 öğretmen değiştirmesi anlamına gelir ki burada başarıdan bahsetmek neredeyse imkansızdır.

Okullarımızın maddi anlamda imkanlarının yetersiz kalmasından dolayı asgari ihtiyaçlarını karşılayamamaları ve veli okul işbirliği ve dayanışması anlamında yeterli desteğin okul ve öğretmenlerimize sağlanmaması da ikinci bir sıkıntı olarak sayılabilir. Çok genç ve yeni atanmış aynı zamanda mesleki idealizminin en yoğun olduğu dönemde bulunan bir öğretmen, öğrenci ve velisinden yeteri kadar desteği göremeyince doğal olarak daha merkez ilçelerde daha rahat ortamlarda çalışmak istemektedirler.

Ancak ilçemizde tüm bu sorunların hal yoluna girmeye başladığını söylemekte fayda var. Öncelikle ücretli öğretmen çokluğu sorunu çözülmüş ve öğretmenlerimizin neredeyse % 85’inin kadrolu olması sağlanmıştır. Tüm okullarımızın temizlik, kırtasiye, sportif malzeme ihtiyaçları karşılanarak daha uygun şartlarda eğitim ortamı sağlanmaya çalışılmaktadır.  TOKİ’nin yapacağı toplu konut projesi bir nebze de olsa öğretmenlerin konut problemi için çözüm olacaktır. Yeni yapılan kültür merkezi binamız, inşaatı bitmek üzere olan kapalı spor salonlarımız da faaliyete geçtiğinde bir çok alanda daha güçlü bir eğitim ve sosyo kültürel ortam oluşturacaktır. Güçlü bir halk eğitim merkezi ilçemizin gelişiminin de mimarı öncüsü olacaktır. Bu anlamda belediyemizin de destekleriyle halk eğitim merkezimize yeni bir bina yapılması hedeflenmektedir. Buralarda birçok beceri ve hobi kursları yanında okuma yazma bilmeyenlere yönelik çok sayıda kurslar açılmakta olup, topyekün ilçenin eğitiminin yolu aralanmaya çalışılmaktadır. Veli eğitimi ve kültürel faaliyetlerin arttırılması da öncelikli hedef olarak belirlenmiş olup yerel STK’lar ile birlikte seminer ve konferanslar yapılmaktadır.

Hülasa eğitim zaten uzun soluklu bir iştir. Kısa sürede karşılığı görülmeyebilir. Ancak şu anda atılan bu adımlar Dilovası’nın geleceğinin çok parlak olduğunu göstermekte ve ümitlenmek için bize sebepler sunmaktadır. Dilovası’nın yetiştirdiği değerlerin de ilçesindeki gençlerce örnek alınması ve onların da ilçeye katkılarıyla Dilovası geleceğin en parlak ilçesi olmaya adaydır. Biz milli eğitim camiası olarak bu hedefe kilitlendik ve tüm var gücümüzle bunun için çalışmaktayız. Bize her türlü konuda hiçbir zaman desteklerini esirgemeyen başta sayın Kaymakamımız Hulusi ŞAHİN ve Belediye Başkanımız Ali TOLTAR’a teşekkür ederken, daha yeşil ve daha temiz havasıyla, en çağdaş eğitim imkanlarına kavuşmuş okullarıyla Gelecekte Daha Güzel Bir Dilovası temennisiyle hepinizi saygıyla selamlıyorum.

……………………….……………………….……………………….………………

ULAŞIM İMKANLARI AÇISINDAN DİLOVASI’NIN BUGÜNÜ VE YARINI

Cüneyt Çetintaş

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Dairesi Başkanlığı

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi sınırları dahilinde 12 ilçe yer almaktadır. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi alanı 3.418 km², 2014 yılı nüfusu ise 1.649.901 kişidir. Kocaeli ili geçmişte ve günümüzde Türkiye’nin en önemli sanayi, ticaret ve kültür merkezlerinden birisi olmuştur. Dilovası ilçesi, tarih boyunca İstanbul metropolüne olan yakınlığı, kara, deniz ve demiryollarının sağladığı ulaşım avantajları sayesinde önemli bir cazibe merkezi olma özelliğini korumuştur. Dilovası; Körfez ilçesi, Gebze ilçesi ve İzmit Körfezi arasında yer almaktadır. İlçe, Gebze’ye 8km, İzmit’e 25 km’dir. Kocaeli’deki sanayi faaliyetlerinin birçoğu Dilovası ilçesinde konumlanmıştır. Dilovası’nda sanayi ve konut fonksiyonları iç içe yer almaktadır. Anadolu yakasını Avrupa yakasına bağlayan Deniz, Kara ve Demiryolları Dilovası’ndan geçmektedir. Ve Türkiye’nin önemli deniz limanları ilçede olup Sabiha Gökçen Havalimanı ilçeye 30 km mesafede bulunmaktadır.

Bu konuşmada Dilovası’nı olumsuz etkileyen etmenlerden bahsedilecektir. Dilovası ilçesinde sanayi, konut, ticaret gibi kullanımların iç içe geçmiş olması kenti olumsuz etkileyen faktörlerdendir. Konut alanları arasında sıkışmış sanayi alanları ve liman alanlarının ürettiği ağır vasıta trafiği ile kent içi trafiği birbirine karışmakta ve bu da ulaşımı olumsuz etkilemektedir. Yerleşimlerin dağınık olması, D-100 Karayolu ve TEM Otoyolu ile ikiye bölünmesi bütüncül bir kent merkezi oluşmasını engellemiş ve yerleşimler arasında erişimin yetersiz olmasına sebep olmuştur. D-100 Karayolu’nun sadece bir geçiş olarak kullanılması, kentin tam olarak algılanamaması ilçe için dezavantaj teşkil etmektedir. Dilovası ilçesinde mevcut toplu taşıma ağı ilçenin güneyinde yoğunlaşmaktadır. Bu durum kuzey güney bağlantılarının zayıf olmasına sebep olmakta ve OSB alanlarından kent merkezine ve köylere erişimi zorlaştırmaktadır. Çevre ilçelerle bağlantılar ise aktarma yapmadan tek toplu taşıma aracı ile sağlanabilmektedir. Fakat toplu taşımanın sadece karayolu ile sağlanması yolculukların artacağı projeksiyon yılında çeşitli problemler oluşturacaktır. Mevcut toplu taşıma hatlarının etki alanlarının ilçenin güney kesiminde yoğunlaştığı görülmektedir. Bu durum göstermektedir ki; ilçenin güneyinde erişim daha iyiyken OSB alanları ve köylerin bulunduğu kuzey kesiminde erişim yok denecek kadar azdır.

Dilovası ilçesinin sorunları sonrasında çözüme yönelik ulusal ve yerel yatırımlardan bahsedilecektir. Sonuç olarak Kocaeli ili ve Dilovası ilçesine etkisi olacak ulusal ölçekteki ulaşım yatırımları; Yüksek Hızlı Tren Projesi, Kuzey Marmara Otoyolu ve Körfez Geçişi projeleridir. Bu yatırımlar uzun vadede Dilovası ilçesinde yaşanması muhtemel problemlerin çözümüne destek olacak projelerdir. Kuzey Marmara Otoyolu’nun tamamlanması D-100 Karayolu’na bir alternatif olacak böylece D-100 Karayolu’nun hizmet kalitesinin düşmesinin önüne geçilecektir. Yüksek Hızlı Tren kapsamında Dilovası yakınında bir istasyon planlanması önemli bir çalışma alanı ve yüksek istihdam değerlerine sahip olan ilçenin erişilebilirliğini arttıracaktır.

 ……………………….……………………….……………………….………………

DİLOVASI’NIN TARİH VE TURİZM ÜSSÜ “TAVŞANCIL”

Volkan Şenel

Tarihçi-Yazar

Günümüzde Kocaeli ilinin Dilovası ilçesine bağlı bir mahalle statüsünde olan Tavşancıl, tarihi geçmişi oldukça eskiye uzanan bir yerleşim birimidir. Antik dönemden beri meskun bir mahal olan Tavşancıl, asıl gelişimini ise Osmanlı Devleti döneminde yaşamış, Cumhuriyet Türkiye’sinde ise bu önemini uzun süre korumuştur.

19. yüzyılda Tavşancıl’da inşa edilen geleneksel Türk evleri, camiler, çeşmeler, yağhaneler, tren garı ve Cumhuriyet döneminde yapılan Yahya Kaptan Anıt Mezarı buradaki tarihi mirası oluşturmaktadır. Ayrıca bölgede, kentsel sit ve 2.Derece, 3.Derece doğal sit alanları bulunmaktadır. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından tescillenerek koruma altına alınan bu tarihi miras, Kocaeli şehrindeki kültürel mirasın önemli bir bölümünü oluşturmaktadır.

Türkiye sanayisi içerisindeki gücüyle daha çok gündeme gelen Kocaeli’nde, Tavşancıl’ın tarihi mirası ve turizm potansiyeli her geçen gün biraz daha ön plana çıkmaktadır. Hatırı sayılır bir öneme sahip olan bu potansiyel profesyonel bir bakış açısıyla korunup, değerlendirilip, tanıtılırsa; ülke turizmi açısından önemli bir kazanım olacaktır. Bu tebliğde, Tavşancıl’ın tarihi mirası hakkında bilgi verildikten sonra, bu mirasın korunma değerlendirilme ve tanıtılmasına yönelik bir projeksiyon çizilecektir.

Rusya’dan Türkiye seçimleri nasıl görülüyor?

Türkiye çok önemli ve zor bir seçim süreci yaşarken bizde bu seçim süreci arifesinde Türk Dünyası 2. Gazeteciler şurası için Rusya Federasyonuna bağlı Tataristan’ın başkenti Kazan’daydık. Son 1 haftadır Tataristan, Çuvaşiştan Türk Cumhuriyetleri, gazeteciler şurası ile ilgili yazılar haberler yazarak sizleri idil boylarına Kaf dağının öbür tarafı Tatar hanlarının hüküm sürdüğü ilk Müslüman Türk devletlerinden birisi olan idil Bulgar Türklerinin yaşadığı bölgelere götürmüştüm. Bu bölge ile ilgili daha birçok yazı kaleme almam gerekiyor. Ancak, Seçim sürecine girdiğimiz için tarihe not düşüp zamana noterlik yapma adına 7 Haziran 2015 seçimleri ile ilgili yorumları sizlerle paylaşmak istiyorum.
Türkiye çok önemli bir seçim sürecine girmiş bulunmakta. Gerek Rusya Federasyonunda yaşayan Türkler ve gerekse bu bölgenin yerli halkı Soydaşlarımız Türkiye seçimleri ile yakından ilgileniyorlar. 20 ayrı ülkeden 2. Türk Dünyası gazeteciler şurasına katılan birçok gazeteci arkadaş Türkiye de seçimleri hangi partinin kazanacağını sordular.
Aslında sorgulanması gereken Rusya Federasyonundan Türkiye’de ki genel seçimlerin nasıl gözüktüğüydü. Rusya Federasyonu onlarca özerk cumhuriyet Türkiye’nin 20 katı büyüklükteki toprağa sahip olmasına rağmen, resmi nüfusu 145 milyon gösterilmesini rağmen, gayri resmi 110 milyon civarında nüfus bulunmakta. Yeniden yapılanma projesi ile Mihail Gorbaçov tarafından Sovvet Sosyalist cumhuriyetler birliği yıkıldıktan sonra, Dünya’nın süper gücü Rusya Şarhoş devlet başkanları görmüş, neredeyse Rusların elinde kalan yerler bile yok olmak üzereydi. Putin diye birisi çıkıp Rusya’yı yeniden diriltti ve ayağa kaldırdı. Özerk Cumhuriyetlerdeki ayrılık olaylarını başta değişik yöntemler ile otoriter ve baskı gücü ile çözmeye çalıştı. Çeçenler birbirini düşürülerek Çeçenistan sorunu diye bir şey kalmadı. Dünyanın gözü önünde Gürcistan’a savaş açılıp hizaya getirildi. Ukrayna da kan gövdeyi götürüyor. Kırım ilhak edildi. Rusya’da bu gelişmeler yaşanırken, Türkiye’ye baktığımda çok önemli. Türkiye bütün dünyanın üzerinde planlar yaptığı değişik yöntemlerle Türkiye’nin bölünüp parçalanarak yalnızlığa itilmeye çalışıldığı bir konuma getirildi. Bakalım Türkiye Rusya gibi ayakları üzerinde durup bütün baskılar üzerinde oynanmak istenen oyunları bozabilecek mi. Bunun için seçimler çok önemli bir viraj. Bakalım seçimlerden nasıl bir sonuç çıkacak ve 7 Haziran genel seçimlerini kim kazanacak?
SEÇİMİ KİM KAZANACAK?
Türkiye en zor genel seçimlerinden birisine doğru gidiyor. Vatandaşta seçim heyecanı olmasa da siyasi partiler arasında büyük bir yarış var. En büyük yarışta iktidar partisi ile muhalefet partileri arasında geçiyor. Değim yerinde ise Türkiye, sanki 2 partili seçim süreci yaşıyor. Seçimler ile ilgili liderlerin konuşmaları hakaretler, ağır suçlamalar birbirini takip ediyor.  Cumhurbaşkanı sayın Erdoğan’ın da meydanlara çıkması ile tam bir seçim atmosferi oldukça zor seçim süreci yaşanıyor.
7 Haziran 2015 seçimlerini sadece Türkiye değil, dünya da yakından takip ediyor. Dünya’nın bir çok önemli medya kuruluşları adeta Türkiye de karargah kurmuş durumda. Her şey 7 Haziran’a kilitlenmiş durumda. Siyasetteki bütün denklemler ve yapılan siyasi yorumlar HDP’nin barajı aşıp aşmayacağı üzerinde yoğunlaşıyor. HDP’nin barajı aşmaması halinde AK Parti’nin büyük bir milletvekili sayısı ile iktidarı geleceği yorumu yapılırken, aşması halinde yüzde 42 oranında bile oy alsa tek başına iktidarın zor olacağı yorumları yapılıyor.
Gerçekten yorumlanması tahmin edilmesi zor bir seçim süreci yaşıyoruz. Vatandaş da heyecan olmasa da meydanlar doluyor, liderler konuşuyor. Bu seçimlerin kimin kazanacağı AK Parti’nin tek başına iktidar olup olmayacağı, Türkiye’nin yeniden koalisyonlar dönemi yaşayıp yaşamayacağı 7 Haziran günü akşam görmüş olacağız. Bakalım yapılan tahminler doğru çıkacak mı?. Türkiye bu zor seçim sürecini nasıl aşacak? Bunu hep birlikte göreceğiz.
En önemli soru. Seçimleri kimin kazanacağı. Bu konuda gerek yurt içi gerekse yurt dışında birçok vatandaşa sorarak cevap almaya çalışıyorum. Yaptığım çalışmalarda önemli ölçüde kararsız bir seçmen kitlesi ile karşılaşıyoruz. Kim ne derse desin ilk kez bu seçimlerde ciddi oranda kararsız seçmen kitlesi var. Bu seçmen kitlesi kararını son güne bırakmış durumda. Kararsız seçmen kavga, gürültü ve gerginlik istemiyor. Kararsız seçmenler liderleri, meydanlarda ki konuşmalar ve kamuoyunu yakından takip ediyor. Bakalım kararsız seçmenleri kim etkileyecek. Hangi parti yanına çekecek. Bana göre, Kararsız seçmenlerin oyunu alabilen partiler 7 Haziran seçimlerini kazanacaktır.
7 Haziran seçimleri sadece Türkiye için değil, siyasi partiler içinde önemli. Partilerin oyunu artıramayan parti liderleri sorgulanacak, başarısız olan parti liderleri de 7 Haziran seçimi sonrası tarihin tozlu raflarına gidecektir. Her bakımdan önemli ve ciddi sonuçları olacak, Türkiye zor bir seçim süreci yaşıyor. Arzumuz ve istediğimiz Türkiye bu seçimlerden yara almadan çıksın Türkiye’nin hayrına olacak bir seçim sonucu yaşansın
SEÇİMLER İLGİLİ NE YAZMIŞTIM?
1980 anayasa referandumundan beri sandık başına giderek bütün seçimlere katılmış, vicdanının sesini dinleyerek oy vermiş bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak, seçim süreçlerini gazeteci olarak ta yakından takip etmekteyim. 2015 7 Haziran seçimleri ile ilgili bazı yazılar kaleme almıştım. O yazıların ilk paragraflarını sizlerle paylaşırken, yazılarının www,gebzegazetesi.com adresindeki köşemden takip etmeye davet ediyor, sizlerden de seçimler ile ilgili yorumlar bekliyorum.
TÜRKİYE’NİN ZOR SEÇİMİ (8 Nisan 2015)
7 Haziran 2015 genel seçimler için en önemli viraj olan Milletvekili aday listelerini yüksek seçim kuruluna verilmesiyle yeni bir süreç başladı. Partiler, milletvekili adaylarında çok önemli yenilikler yaptılar. Kadın ve gençlere önem verildi. Eskiyen yüzler, şaibeli isimler ve oy getirmeyecek adaylar devre dışı bırakıldı. Türkiye ve tüm partiler için 7 Haziran zor bir seçim olacak.
http://www.gebzegazetesi.com/turkiyenin-zor-secimi-makale,1021.html
SEÇİM HEYECANI NEDEN YOK? (13 Mayıs 2015)
Türkiye genel seçime gidiyor. 7 Haziran 2015 tarihinde Türkiye’nin en önemli seçimi yapılacak. 7 Haziran seçimleri sadece bir genel seçim değil, Türk Siyasetini yakından ilgilendirecek Türkiye’nin başkanlık sistemine geçip geçmeyeceğinin de oylanacağı bir seçim. Bu seçim için Tüm siyasetçiler meydanlarda. Sadece Siyasetçiler değil, Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’da, Toplu açılış törenleri adı altında meydanlara çıkıp konuşmalar yapıyor. Seçimlere 23 gün var. Kamuoyuna baktığımız da vatandaşlarda seçim heyecanı yok.
http://www.gebzegazetesi.com/secim-heyecani-neden-yok-makale,1057.html
KİMLER MİLLETVEKİLİ OLACAK? (06 Nisan 2015)
Türkiye tarihi bir seçime hazırlanıyor. 7 Haziran seçimleri Türk siyasi içinde dönüm noktası olacak. Birçok açıdan 7 Haziran seçimleri önemli. Seçimlerin en önemli dönüm noktası bugün gerçekleşiyor. Partiler milletvekili aday listelerini Yüksek Seçim Kurulu’na verecek. Dolayısıyla seçimlerin en önemli noktası olan milletvekili adayları tespit edilmiş olacak.
http://www.gebzegazetesi.com/kimler-milletvekili-olacak-makale,1019.html
SİYASET SICAK, HAVA SOĞUK! (20 Şubat 2015)
Türkiye kara teslim. Ulaşım durmuş, yollar geçit vermiyor, trafik rezaletleri yaşanıyor. Bazı televizyon sunucularımız masumluğun ve temizliğin simgesi olan bembeyaz kara kâbus diyor. Aslında kar kâbus değil, güzellik, temizlik, rahmet ve berekettir.  Kar, lapa lapa yağarken insan farklı duygulara kapılıyor. O beyaz kar örtüsü içerisinde yatıp, yuvarlanarak çocukluk yıllarımı yeniden yaşamak istiyorum.
http://www.gebzegazetesi.com/siyaset-sicak-hava-soguk-makale,960.html

Rusya’nın Mari El Cumhuriyetinde Devr-i Alem

Rusya Federasyonunun özerk cumhuriyetlerini tek tek gezmeye devam ediyoruz. Her biri ayrı devletçikler olan buralar, 1550 yılından sonra Korkunç İvan tarafından adete yutulmuş. Çuvaşiştan Türk Cumhuriyetinin başkentinden yola çıkarak, yine bir özerk cumhuriyet olan Mari El Cumhuriyetine gidiyoruz. İdil Irmağı üzerinden geçerek adeta kendimizi bir orman denizinde buluyoruz. Bu cumhuriyetin yarısından fazlası ormanlar ile kaplı. Gerek, çam türü iğne yapraklı gerekse, geniş kayın ağaçları ile kaplı bu bölge bir orman denizini andırıyor. Birkaç yıl önce burada çıkan yangın binlerce hektarlık orman alanını yok etmiş, yanan bölgeler yeniden ağaçlandırılıyor. Buradaki orman yangınını Rusya Federasyonu söndürmekte çok zorlanmış yangın aylarca sürmüş, dumandan bir çok insan ölmüş, büyük çevre katliamı yaşanmıştı. Yanan yerlerdeki ağaçlar sanki insanı bir korku tüneline sürüklüyor gibi çevre katliamının dehşetini gösteriyordu.

BAŞKENT YOŞKAR OLA’DAYIZ

El Mari cumhuriyetinin başkenti Yoşkar Ola
El Mari cumhuriyetinin başkenti Yoşkar Ola

El Mari cumhuriyetinin başkenti Yokaş ola şehri yeşillikler içerisinde. Farklı mimari yapıya sahip binalar. Şehrin ortasından geçen ırmak, Geniş caddeler,  değişik ağaç türleri, şehir merkezindeki asma köprü ile insanlara göz ve gönül ziyafeti sunuyor. Bir çok dine mensup bu cumhuriyette yaşayan insanlar oldukça ekonomik sıkıntı içerisinde. Bölgenin cumhurbaşkanı şehir merkezine Moskova’daki Kızıl meydanda bulunan Kızıl kilisenin bir benzerini büyük paralar harcayarak yapmış. Bu kilise uzaktan Alacalı renkleri ile göz kamaştırıyor. Halk Cumhurbaşkanına tepkili. Kilise yerine keşke üretim ve istihdama yönelik yatırım yapıp sanayi kuruluşu kursaydılar diye eleştiri yapıyor. Mari El Cumhuriyeti insanları oldukça sıcakkanlı. Çocuklar cana yakın. Bölge halkı ile konuşup çocuklar ile şakalaşıyoruz. Asma köprü üzerinden belgesel görüntüler çekerek, tarihe not düşüp zamana noterlik yapıyoruz.

MARİ EL CUMHURİYETİNİN MUHTEŞEM CAMİİSİ

Rehberimiz Yusuf Bey ile bölgeyi gezmeye devam ediyoruz.

El Mari Cumhuriyetinin başkenti Yoşkar Ola’nın en güzel camisi
El Mari Cumhuriyetinin başkenti Yoşkar Ola’nın en güzel camisi

El Mari Cumhuriyetinin başkenti Yoşkar Ola’nın en güzel camisinin bulunduğu yere gidiyoruz. Yeşillikler içerisinde kırmızı tuğladan tek minareli olarak hayırseverler tarafından yapılan camii adeta bir huzur adası. Tatar Müslümanları dinlerine sahip çıkmak için büyük özveride bulunuyorlar. Devlet katkısı almadan cami ve medrese yaparak hayır hizmetine önem veriyorlar. Bu camide hayırseverler tarafından yapılmış. Camii iki katlı, Alt katta hanımlar, üst katta ise erkekler ibadet yapıyor. İmamın sesi mikrofonla alt kata ulaşıyor. Caminin kapısı önündeki medresede gençler dini eğitimlerini görüyorlar. Camide görevli müezzine ezan okutarak, El Mari Cumhuriyetinin başkenti Yoşkar Ola’da tarihi not düşüp zamana noterlik yaparak Tataristan başkenti Kazan’a gitmek üzere yola çıkarken sizleri El Mari ile ilgili derlediğimiz bilgiler ile baş başa bırakıyoruz.

MARİ EL CUMHURİYETİ

Rusya Federasyonu’na bağlı özerk bir cumhuriyettir. Ülke, Doğu Avrupa Ovası üzerinde, İdil Nehri etrafında Rusya Federasyon’u içinde bulunur. Bataklık halinde olan Mari Çöküntüsü ülkenin batısında yer alır. Topraklarının %57’si ormanlarla kaplıdır.

Eski adı Çirmiş (Çeremis, Çemeris) olan etnik Mari (Çirmiş) halkı, Fin Ural dil ailesinin bir üyesi olan Mari dili’ni konuşur. Mari (Çirmiş) dili, ülkede iki ayrı lehçe halinde konuşulur, bunlar Rusça ile birlikte ülkenin resmi dili olan Ova Maricesi ve Dağ Maricesidir.

1917’deki Sovyet Devrimi ardından Mari El Cumhuriyeti, eski topraklarının büyük bir bölümünü kaybetmiştir. Bugün Çirmiş halkının %48,3’ü Mari El dışında, %4,1’i ise Rusya dışında yaşamaktadır.

Cumhuriyeti’in %47,5’i etnik ruslardan ve %42.9’u marilerden oluşur. Ülkenin %6’Sı Tatar ve geri kalan %3,6, 50 farklı etnik gruptan oluşur.

RUSYA’NIN EN ÜST DÜZEY İDARİ BİRİMLERİ RUSYA’NIN FEDERAL YAPILANMASI

ÖZERK CUMHURİYETLER

Adıge Cumhuriyeti · Altay Cumhuriyeti · Başkurdistan · Buryatya · Çeçenistan · Çuvaşistan · Dağıstan · Hakasya · İnguşetya · Kabardino-Balkarya · Karelya · Komi · Kalmukya · Karaçay-Çerkesya · Mari El · Mordovya · Kuzey Osetya-Alanya · Yakutistan · Tataristan · Tuva · Udmurtya, Map of Russian subjects, 2008-03-01.svg

RUSYA FEDERASYONUNA BAĞLI KRAYLAR

Altay · Habarovsk · Kamçatka · Krasnodar · Krasnoyarsk · Perm · Primorskiy · Stavropol · Zabaykalskiy

RUSYA FEDERASYONUNA BAĞLI OBLASTLAR

Amur · Arhangelsk · Astrahan · Belgorod · Bryansk · Çelyabinsk · İrkutsk · İvanovo · Kaliningrad · Kaluga · Kemerovo · Kirov · Kostroma · Kurgan · Kursk · Leningrad · Lipetsk · Magadan · Moskova · Murmansk · Nijniy Novgorod · Novgorod · Novosibirsk · Omsk · Orenburg · Oryol · Penza · Pskov · Rostov · Ryazan · Sahalin · Samara · Saratov · Smolensk · Sverdlovsk · Tambov · Tomsk · Tula · Tver · Tümen · Ulyanovsk · Vladimir · Volgograd · Vologda · Voronej · Yaroslavl

RUSYA FEDERASYONUNA BAĞLI FEDERE KENTLER

Moskova ·  Sankt Peterburg

RUSYA FEDERASYONUNA BAĞLI ÖZERK OBLAST

Yahudi

RUSYA FEDERASYONUNA BAĞLI ÖZERK OKRUG

Çukotka Özerk Okrugu · Hantı-Mansi Özerk Okrugu1 · Nenets Özerk Okrugu2 · Yamalo-Nenets Özerk Okrugu1

(Kaynak Vikipedia)

Evet sonuç olarak Rusya Federasyonunun Mari El Cumhuriyetini de birlikte gezme fırsatımız oldu. Devr- Alem programı olarak bir günde üç devlette Devri Alem yaparak kendi rekorumuzu kırdık. Tataristan’ın başkenti Kazan’dan yola çıkıp, önce Çuvaşiştan Türk Cumhuriyetinin başkentine ardından ise aynı gün Mari El Cumhuriyetinin başkenti Yoşkar Ola’ya gelerek burada belgesel çekip gece geç vakitte yeniden Tataristan’ın başkenti Kazan’a gelerek tarihe not düşüp zamana noterlik yaptık. Biz Kazan’a doğru yola çıkıp giderken sizleri Rusya’nın sesi radyosunda El Mari Cumhuriyeti ile ilgili yer alan bir programın yazılı metni www.gebzegazetesi.com adresindeki köşemde baş başa bırakıyorum.

RUSYA’NIN SESİ RADYOSU PROGRAMINDA YAYINLANAN

MARİ  EL CUMHURİYETİ

Moskova’nın 860 kilometre doğusunda pagan, ortodoks ve Müslümanların bir arada yaşadığı benzersiz bir coğrafya olan Mari El Cumhuriyeti ile buluşmaya hazır mısınız?

Değerli dinleyenler, Rusya’nın Sesi tarafından hazırlanan Kuzey Ekspresi’yle yeniden sizlerleyiz…

Ekspresimiz bu hafta, Moskova’nın 860 kilometre doğusuna ilerliyor ve sizleri benzersiz bir coğrafya olan Mari El Cumhuriyeti ile buluşturuyor… Mari El halkı, paganizmi ve paganizme özgü objeleri yaşamlarının bir parçası olarak koruyan az sayıda Avrupa halkından biridir. Rusya Federasyonu’na bağlı olan Mari El Cumhuriyeti ayrıca paganizm, ortodoksluk ve Müslümanlığın bir arada var olduğu benzersiz bir yerdir… Bu haftaki gezimizde bize Mari El Cumhuriyeti Turizm Komitesi Başkanı Andrey Purtov eşlik ediyor. Andrey Purtov bize ilk olarak, cumhuriyetin, Rusların kulağına bile yabancı gelen, isminin anlamını anlatıyor.

DMİTRİY MALİKOV “KRAY MARİ”

NEDİR ‘MARİ’NİN ANLAM?

“Mari El Cumhuriyeti adını, yerel halkın kendine verdiği isim olan “Mari”den alır. “Mari” yerel dilde “erkek” anlamına gelir. Cumhuriyetin adını oluşturan, yine Mari diline ait olan diğer sözcük “el” ise, “ülke” anlamına gelir. Cumhuriyetin adını, sanıyorum “erkek ülkesi” olarak çevirebiliriz. Mari dili, Fin-Ural Dil Ailesi’ne aittir. Mari El’in topraklarında İsa’dan önceki yüzyıllardan kalma arkeolojik kalıntılar bulunur. 11-12’nci yüzyıllarda Mari halkının sabit yerleşim yerleri oluşmuştur. Yoğun olarak Volga nehrinin sağ yanında yer alan dağlık alanlara ve nehrin sol kıyısındaki düzlüklere yerleşmişler. Mari halkının yerleştiği bu alan, Batı ile Doğu’nun amansız savaşlarına konu olmuş, bunun bir sonucu olarak Mari halkı, Düzlük Marileri ve Dağ Marileri olmak üzere ayrı etnik gruplara ayrılmıştır. Mari Bölgesi’nin Rusya Devleti’nin bir parçası hâline gelmesi, Mari halkının yazgısı bakımından belirleyici olmuştur. Mari halkının tarihi bu noktadan sonra, 4-5 asır boyunca Rus, Tatar, Çuvaş ve diğer halkların tarihi ile girift bir biçimde şekillenmiştir.”

KÖKLÜ TARİHİ YANSITAN ANITLAR

Mari Bölgesi’nin Rusya’ya bağlı bir yer hâline gelmesinin en önemli sonucu, Mari halkının bir etnik grup olarak korunması oldu. Mari halkı 20’nci yüzyılda devlet yapısına büründü. Mari halkının tarihi yerleşim bölgesinde 1920 yılında Mari Otonom Cumhuriyeti oluşturuldu. Mari El günümüzde Rusya Federasyonu’na bağlı, kendi federal hakları olan bir cumhuriyettir. Mari El’in topraklarında, Mari halkının köklü tarihini yansıtan günümüze dek korunmuş anıtlar bulunur. Söz gene Andrey Purtov’da:

“Mari El’de görülmesini tavsiye ettiğimiz tarihi anıtlardan bazıları; kurgan mezarlar, tunç devrinden kalma objeleri barındıran arkeolojik alanlar, Taş Devri’nin son döneminden günümüze ulaşan Borovskoye yerleşimi ve Volga nehrinin kıyısında bulunan Alamner Dağı’dır. Burada sürülen yaşantının izleri, günümüze kadar ulaşmıştır. Mironosetskaya İnziva Evi’nin de görülmesini tavsiye ederim. 1649 yılında kurulan inziva evi, 17’nci yüzyıl Rus mimari sanatının izlerini taşır. Buranın yakınında kutsal bir pınar bulunur.”

MARİ MUTFAĞI YÜZYILLAR ÖNCESİNDEN

Mari halkıyla ilgilenen araştırmacılar, bu halkın özgünlüğünü ön plana çıkarır. Geleneklerini, dinlerini, köylere özgü ritüelleri koruyan Mariler, herkesi içtenlikle misafir evlerine davet ederler. Mari El’de eski usul ahşap bir evde konaklayabilir, balığa çıkabilir, at sırtında gezinti yapabilir, orman yürüyüşleri, kayık gezintileri yapabilir, geleneksel Mari nakşını öğrenebilirsiniz. Marilerin yaşayışlarına dair en saf görüntüleri ise, köylerde görebilirsiniz. Mari El’de bir dizi köy bulunur. Buralarda Mari halkına özgü mutfak geleneklerini de yakından görebilirsiniz. Mari mutfağını, bize yine Andrey Purtov anlatıyor:

“Mari mutfağının yüzyıllar öncesine dayanan bir tarihi var. Bu mutfağa ait akla gelen ilk yiyecekler arasında ‘sokta’ ve ‘şırdan’ denilen ev yapımı sucuklar vardır. ‘Padkogılo’, hamuruna yarım ay biçimi verilen mantılardır. Aynı mantı gibi suda haşlanarak pişirilir. Kaz etiyle yapılan, ‘krovets’ dediğimiz böreklerimiz de unutulmamalı. ‘Koman melna’ dediğimiz ev usulü krepler, bayramlar da bol bol hazırlanır. İçecekler düşünüldüğünde ise akla ilk olarak kremalı süt, yaban mersini suyu ve çavdar ekmeğinden yaptığımız ‘kvas’ gelir. Bunlar, hazırlanması kolay ve kendilerine özgü hoş tatları olan içeceklerdir. Bahsettiğim yiyecek ve içecekler, Mari El’in her yerinde bulunabilir. Başkentimiz Yoşkar-Ola’ya gelen misafirlerimize ‘Sandal’, ‘Jiraf’ ve ‘Na Uspenskoy’ restoranlarını önerebilirim. Buralarda Mari El’e özgü yemekler, geleneksel tariflere göre hazırlanır.”

Mari El Cumhuriyeti’nin başkenti Yoşkar-Ola; yerel doku, başkente özgü gelenekler ve eski Avrupa stilinin birbirine geçtiği bir yerdir. Yoşkar-Ola’nın kültürel mirasını oluşturan yerler, genel olarak şehrin tarihi bölümünde yer alır. Şehrin mimari yapısı, en deneyimli turistleri bile etkileyecek özelliklere sahiptir. Sözü yeniden Mari El Cumhuriyeti-Turizm Komitesi Başkanı Andrey Purtov’a veriyoruz:

“Yoşkar-Ola sokaklarında, sayıları her yıl artan bir dizi heykel bulunuyor. Şehrimizin mimari bakımdan en beğenilen noktalarından biri; Malaya Kokşaga nehri, Tsargıradski Caddesi ve Teatralnıy Köprüsü ile çevrelenen ‘Naberejnaya Brügge’dir. Yoşkar-Ola sahilinde bulunan bu bölge, taşıdığı mimari benzerlikten ötürü adını, Belçika’nın Brügge kentinden alır. ‘Naberejnaya Brügge’de Volga boyunca uzanan renkli binalar, görülmeye değer yapılardır. Köprülerimiz, sahilimiz, Ortodoks kiliseleri, tiyatro binaları; Yoşkar-Ola’nın mimari dokusunu tamamlayan yapılardır. Misafirlerimizin görmeyi istedikleri yerlerden bir diğeri, Patriarşaya Meydanı’nda bulunan ’12 Havari’ saat kulesidir. Saat kulesinin parçası olan, her biri 1 buçuk metre uzunluğundaki bronz heykeller, İsa ve havarilerini tasvir eder. Binadaki kulelerden birinden çıkan hareketli heykeller, balkondan geçerek diğer kuleye girerler. Bu, her 3 saatte bir olur ve heykellerin balkondan geçişi yaklaşık 8 dakika sürer.”

MUUTLAKA GÖRMENİZ GEREKEN YERLER

Yoşkar-Ola’nın Moskova’yı bilen ziyaretçileri, burada tanıdık yapılar görür. Mari El Cumhuriyeti’nin başkentinde, Moskova’nın bazı tarihi yapılarının aynısını görebilirsiniz. Sözgelimi burada, Moskova Kremlini’ne ait Spasskaya Kulesi’nin bir kopyası bulunur. Bu kulede bulunan saat, aynı orijinalinde olduğu gibi her saat başında çalar. Yoşkar-Ola’da ayrıca, eski Rus şehirlerinde bulunan kalelerden en yenisi bulunur. Yapımı 2009 yılında tamamlanan kale, şehrin tarihini yansıtan standlar ve küçük bir şapel barındırır. Küçük denebilecek bir alan kaplayan Mari El Cumhuriyeti, her yerde görülemeyecek bir çeşitliliğe ve doğal zenginliğe sahiptir. Volga nehrinin kıyısında bulunan cumhuriyet, barındırdığı açık hava müzeleri ve tarihi anıtlarla anılır. Mari El’in bu yönünü, bize yine Andrey Purtov anlatıyor:

“Doğası koruma altında olan ‘Başlaya Kokşaga’ ve millî parkımız ‘Mari Çadra’nın mutlaka görülmesini öneririm. Parkın bitki dokusunu ve diğer güzelliklerini görmek için at sırtında, yürüyerek ya da su yolu üzerinden ilerleyebilirsiniz. Parkımızda 10 tane doğa anıtı bulunur. Bunlardan birisi, 413 yaşındaki ‘Pugaçov Meşesi’dir. Bir efsaneye göre, Kazak ayaklanmasının lideri Yemelyan Pugaçov, Kazan’a doğru yol alırken, 1774 yılında bir geceliğine burada konaklar. Pugaçov’un birlikleri yenilgiye uğratıldığında, yanan Kazan’ın görüntüsünü, Pugaçov bu meşenin üzerinden izler.

FİRUZE RENKLİ BİR GÖZ SİZE BAKAR

Yine koruma altında bulunan yerlerden biri olan “Gornoye Zadelye”, Mari El’deki tek el sanatları anıtıdır. Burada, eskiden değirmen taşları yapılan mağaralar bulunur. Mari El’de ayrıca 600 tane göl bulunur. Bu göllerden biri, ‘Morskoy Glaz’ yani ‘Deniz Gözü’ dediğimiz göldür. ‘Bu göle yükseklerden bakıldığında, yeşil sivri kirpikleri olan yusyuvarlak firuze renkli bir gözün size baktığı hissine kapılırsınız’ derler. Göl, havanın durumuna göre, koyu turkuaz ve zümrüt yeşili renklerine bürünür.”

Avrupa’nın en uzun nehri Volga, Mari El topraklarını da besler. Nehrin kıyısına kurulan yerleşim yerlerinden biri, kendine özgü ahşap yapılarıyla bilinen eski tüccar kenti Kozmodemyansk’tır. Mari El’in bu küçük nehir kenti, 1583 yılında çar Korkunç İvan’ın emri üzerine kurulur. Şehir ismini, şifacı aziz kardeşler Kosmas ile Damian’dan alır. Kozmodemyansk; yaşamın yavaş aktığı, bahçelerden yayılan hoş kokularla dolu, kapısı herkese açık olan iyi yürekli insanların yaşadığı ayrı bir dünya gibidir. Şehrin eski taş ya da ahşap binalarının çoğu, günümüzde yaşamını müze olarak sürdürür. Bunlardan bazıları; Tüccarlık Müzesi, Satir Müzesi ve Mizah Müzesidir. Açık Hava Etnografya Müzesi, şehrin görülesi yerlerinden biridir. Mari El’in en gurur duyduğu müzelerden biri olan “Aleksandr Grigoryev Sanat Ve Tarih Müzesi”, yine bu küçük nehir kentinde bulunur. Bu müzede, hem Rus hem de yabancı ressamların eserlerinden oluşan özel bir koleksiyon sergilenir. Volga kıyısında yerini alan bir diğer müze, Rusya’nın en nüfuzlu, soylu ailelerinden biri olan Şeremetevler’in Müze-Evidir. Bu müzeyi bize, Mari El’i çok iyi bilen Andrey Purtov, anlatıyor:

“Volga kıyısında bulunan Yurino kasabasında; masallardaki şatoları andıran, renkli vitrayları ve cam kubbeli bir kış bahçesi olan bir yapı bulunur. Bu şato, kendine özgü güzelliği ve hakkında anlatılan efsanelerle bilinir. Şeremetevler’in sık ormanların içine yaptırdığı bu şatodan, ‘Volga yöresinin incisi’ olarak söz edilir. Volga kıyısında bu şato gibi başka bir yapıya, gerçekten de rastlanmaz. Şatonun doğu kanadı, günümüzde otel olarak kullanılır; burada, düğünler ve şirket etkinlikleri gerçekleştirilir.”

YOŞKAR-OLA’YI TANITAN VİDEOSU

Video ve kurgu: Yelena Zlobina

Mari El Cumhuriyeti, geniş konaklama seçenekleri sunuyor. Yoşkar-Ola’nın en beğenilen otellerinden bazıları; “Ludoviko Moro”, “Evrika”, “Virginia”, “Turist” ve butik otel “Stone”dur. Otel odalarının gecelik fiyatları 30 ila 100 dolar arasında değişir. Mari El’in köylerinde ise konuk evlerinde kalınabilir. Buralarda fiyat konusunda pazarlık edebilir, koca bir evi günlük 230 dolara kiralayabilirsiniz.

MARİ EL’E ULAŞIM NASIL SAĞLANABİLİR?

Türkiye’den direkt uçuşların bulunduğu Moskova ve Kazan üzerinden Yoşkar-Ola’ya kolayca ulaşabilirsiniz. Moskova-Vnukovo havaalanı’ndan Yoşkar-Ola’ya düzenli olarak uçuşlar gerçekleşiyor. Moskova’dan tren yolunu kullanarak da Mari El başkentine ulaşabilirsiniz. Moskova’nın Kazan Gar’ından Yoşkar-Ola’ya giden trenler haftanın her günü sefer yapıyor. Otobüs yolculuğunu tercih ediyorsanız, Moskova’dan Yoşkar-Ola’ya 14 saat süren bir otobüs yolculuğuyla da ulaşabilirsiniz. Kazan’a Türkiye’den direkt uçtuktan sonra, buradan Yoşkar-Ola’ya otobüsle ulaşabilirsiniz. Kazan, Mari El’in başkentine 160 kilometrelik bir mesafede bulunuyor.

Mari El, misafir ağırlamayı çok seviyor. Cumhuriyetin Turizm Komitesi Başkanı Andrey Purtov, sıra dışı bir tatil geçirmek isteyen herkesi Mari El’e davet ediyor.

“Mari halkının insanları, güler yüzlü ve iyi yüreklidir; misafir ağırlamak onlara hep mutluluk verir. Yaz aylarında Mari El’de birçok festival düzenlenir. Bunlardan bazıları; çiçek festivali ‘Peredeş Perem’, müzik festivali ‘Peredeş Ayo’ ve Rusya’nın dört bir yanından 6 bin konuğun ağırlandığı, Temmuz ayında düzenlenen “Zemlya Predkov”dur. Bizi en gururlandıran etkinlik ise açık hava festivali ‘Yaz Günleri’dir. Bu festivali her yıl, Erik Sapayev Opera ve Bale Tiyatrosu düzenler. Arka planda Yoşkar-Ola’nın güzel mimari yapısının görüldüğü noktalarda opera ve baleler sahnelenir. Festivalin organizatörleri bu yıl etkinliği bir adım öne götürdü. Bundan sonra Temmuz ayında ‘Yaz Günleri’ ismini taşıyan 7 günlük turlar düzenlenecek. Misafirlerimiz bu süre boyunca Yoşkar-Ola ve diğer yerleşim yerlerimizin özel yerleri ile tanışacak. Sözgelimi, Şeremetevler’in şatosunun önünde “Kuğu Gölü” balesi sahnelenecek. Bu özel gösteriler, Yoşkar-Ola ve Mari El’in diğer şehirlerinde gerçekleşecek.”

Rusya’nın kalbinde bulunan, Mari halkının yurdu Mari El Cumhuriyeti, renkli dokusu ve özgünlüğüyle, kendini gören herkeste özel bir his bırakıyor. Mari El, yeni misafirler için kapılarını her daim ardına kadar açık tutuyor. Bu misafirlerden biri de belki siz olursunuz.

 (Kaynak: rsfmradio.com)

 

Rusya’nın Mari El Cumhuriyetinde Devr-i Alem

Rusya Federasyonunun özerk cumhuriyetlerini tek tek gezmeye devam ediyoruz. Her biri ayrı devletçikler olan buralar, 1550 yılından sonra Korkunç İvan tarafından adete yutulmuş. Çuvaşiştan Türk Cumhuriyetinin başkentinden yola çıkarak, yine bir özerk cumhuriyet olan Mari El Cumhuriyeti’ne gidiyoruz. İdil Irmağı üzerinden geçerek adeta kendimizi bir orman denizinde buluyoruz. Bu cumhuriyetin yarısından fazlası ormanlar ile kaplı. Gerek, çam türü iğne yapraklı gerekse, geniş kayın ağaçları ile kaplı bu bölge bir orman denizini andırıyor. Birkaç yıl önce burada çıkan yangın binlerce hektarlık orman alanını yok etmiş, yanan bölgeler yeniden ağaçlandırılıyor. Buradaki orman yangınını Rusya Federasyonu söndürmekte çok zorlanmış yangın aylarca sürmüş, dumandan bir çok insan ölmüş, büyük çevre katliamı yaşanmıştı. Yanan yerlerdeki ağaçlar sanki insanı bir korku tüneline sürüklüyor gibi çevre katliamının dehşetini gösteriyordu.

BAŞKENT YOKAŞ OLA’DAYIZ

Mari El Cumhuriyeti’nin başkenti Yokaş ola şehri yeşillikler içerisinde. Farklı mimari yapıya sahip binalar. Şehrin ortasından geçen ırmak, Geniş caddeler,  değişik ağaç türleri, şehir merkezindeki asma köprü ile insanlara göz ve gönül ziyafeti sunuyor. Bir çok dine mensup bu cumhuriyette yaşayan insanlar oldukça ekonomik sıkıntı içerisinde. Bölgenin cumhurbaşkanı şehir merkezine Moskova’daki Kızıl meydanda bulunan Kızıl kilisenin bir benzerini büyük paralar harcayarak yapmış. Bu kilise uzaktan Alacalı renkleri ile göz kamaştırıyor. Halk Cumhurbaşkanına tepkili. Kilise yerine keşke üretim ve istihdama yönelik yatırım yapıp sanayi kuruluşu kursaydılar diye eleştiri yapıyor. Mari El Cumhuriyeti insanları oldukça sıcakkanlı. Çocuklar cana yakın. Bölge halkı ile konuşup çocuklar ile şakalaşıyoruz. Asma köprü üzerinden belgesel görüntüler çekerek, tarihe not düşüp zamana noterlik yapıyoruz.

MARİ EL CUMHURİYETİNİN MUHTEŞEM CAMİİSİ

Rehberimiz Yusuf Bey ile bölgeyi gezmeye devam ediyoruz. El Mari Cumhuriyetinin başkenti Yokaş Ola’nın en güzel camisinin bulunduğu yere gidiyoruz. Yeşillikler içerisinde kırmızı tuğladan tek minareli olarak hayırseverler tarafından yapılan camii adeta bir huzur adası. Tatar Müslümanları dinlerine sahip çıkmak için büyük özveride bulunuyorlar. Devlet katkısı almadan cami ve medrese yaparak hayır hizmetine önem veriyorlar. Bu camide hayırseverler tarafından yapılmış. Camii iki katlı, Alt katta hanımlar, üst katta ise erkekler ibadet yapıyor. İmamın sesi mikrofonla alt kata ulaşıyor. Caminin kapısı önündeki medresede gençler dini eğitimlerini görüyorlar. Camide görevli müezzine ezan okutarak, El Mari Cumhuriyetinin başkenti Yokaş Ola’da tarihi not düşüp zamana noterlik yaparak Tataristan başkenti Kazan’a gitmek üzere yola çıkarken sizleri El Mari ile ilgili derlediğimiz bilgiler ile baş başa bırakıyoruz.

 MARİ EL CUMHURİYETİ

Rusya Federasyonu’na bağlı özerk bir cumhuriyettir. Ülke, Doğu Avrupa Ovası üzerinde, İdil Nehri etrafında Rusya Federasyon’u içinde bulunur. Bataklık halinde olan Mari Çöküntüsü ülkenin batısında yer alır. Topraklarının %57’si ormanlarla kaplıdır.

Eski adı Çirmiş (Çeremis, Çemeris) olan etnik Mari (Çirmiş) halkı, Fin Ural dil ailesinin bir üyesi olan Mari dili’ni konuşur. Mari (Çirmiş) dili, ülkede iki ayrı lehçe halinde konuşulur, bunlar Rusça ile birlikte ülkenin resmi dili olan Ova Maricesi ve Dağ Maricesidir.

1917’deki Sovyet Devrimi ardından Mari El Cumhuriyeti, eski topraklarının büyük bir bölümünü kaybetmiştir. Bugün Çirmiş halkının %48,3’ü Mari El dışında, %4,1’i ise Rusya dışında yaşamaktadır.

Cumhuriyeti’in %47,5’i etnik ruslardan ve %42.9’u marilerden oluşur. Ülkenin %6’Sı Tatar ve geri kalan %3,6, 50 farklı etnik gruptan oluşur.

RUSYA’NIN EN ÜST DÜZEY İDARİ BİRİMLERİ RUSYA’NIN FEDERAL YAPILANMASI

ÖZERK CUMHURİYETLER

Adıge Cumhuriyeti · Altay Cumhuriyeti · Başkurdistan · Buryatya · Çeçenistan · Çuvaşistan · Dağıstan · Hakasya · İnguşetya · Kabardino-Balkarya · Karelya · Komi · Kalmukya · Karaçay-Çerkesya · Mari El · Mordovya · Kuzey Osetya-Alanya · Yakutistan · Tataristan · Tuva · Udmurtya, Map of Russian subjects, 2008-03-01.svg

RUSYA FEDERASYONUNA BAĞLI KRAYLAR

Altay · Habarovsk · Kamçatka · Krasnodar · Krasnoyarsk · Perm · Primorskiy · Stavropol · Zabaykalskiy

RUSYA FEDERASYONUNA BAĞLI OBLASTLAR

Amur · Arhangelsk · Astrahan · Belgorod · Bryansk · Çelyabinsk · İrkutsk · İvanovo · Kaliningrad · Kaluga · Kemerovo · Kirov · Kostroma · Kurgan · Kursk · Leningrad · Lipetsk · Magadan · Moskova · Murmansk · Nijniy Novgorod · Novgorod · Novosibirsk · Omsk · Orenburg · Oryol · Penza · Pskov · Rostov · Ryazan · Sahalin · Samara · Saratov · Smolensk · Sverdlovsk · Tambov · Tomsk · Tula · Tver · Tümen · Ulyanovsk · Vladimir · Volgograd · Vologda · Voronej · Yaroslavl

RUSYA FEDERASYONUNA BAĞLI FEDERE KENTLER

Moskova ·  Sankt Peterburg

RUSYA FEDERASYONUNA BAĞLI ÖZERK OBLAST

Yahudi

RUSYA FEDERASYONUNA BAĞLI ÖZERK OKRUG

Çukotka Özerk Okrugu · Hantı-Mansi Özerk Okrugu1 · Nenets Özerk Okrugu2 · Yamalo-Nenets Özerk Okrugu1

(Kaynak Vikipedia)

Evet sonuç olarak Rusya Federasyonunun Mari El Cumhuriyetini de birlikte gezme fırsatımız oldu. Devr- Alem programı olarak bir günde üç devlette Devri Alem yaparak kendi rekorumuzu kırdık. Tataristan’ın başkenti Kazan’dan yola çıkıp, önce Çuvaşiştan Türk Cumhuriyetinin başkentine ardından ise aynı gün Mari El Cumhuriyetinin başkenti Yokaş Ola’ya gelerek burada belgesel çekip gece geç vakitte yeniden Tataristan’ın başkenti Kazan’a gelerek tarihe not düşüp zamana noterlik yaptık. Biz Kazan’a doğru yola çıkıp giderken sizleri Rusya’nın sesi radyosunda El Mari Cumhuriyeti ile ilgili yer alan bir programının yazılı metni www.gebzegazetesi.com adresindeki köşemde baş başa bırakıyorum.

……………..

RUSYA’NIN SESİ RADYOSU PROGRAMINDA YAYINLANAN MARİ CUMHURİYETİ

Moskova’nın 860 kilometre doğusunda pagan, ortodoks ve Müslümanların bir arada yaşadığı benzersiz bir coğrafya olan Mari El Cumhuriyeti ile buluşmaya hazır mısınız?

Değerli dinleyenler, Rusya’nın Sesi tarafından hazırlanan Kuzey Ekspresi’yle yeniden sizlerleyiz…

Ekspresimiz bu hafta, Moskova’nın 860 kilometre doğusuna ilerliyor ve sizleri benzersiz bir coğrafya olan Mari El Cumhuriyeti ile buluşturuyor… Mari El halkı, paganizmi ve paganizme özgü objeleri yaşamlarının bir parçası olarak koruyan az sayıda Avrupa halkından biridir. Rusya Federasyonu’na bağlı olan Mari El Cumhuriyeti ayrıca paganizm, ortodoksluk ve Müslümanlığın bir arada var olduğu benzersiz bir yerdir… Bu haftaki gezimizde bize Mari El Cumhuriyeti Turizm Komitesi Başkanı Andrey Purtov eşlik ediyor. Andrey Purtov bize ilk olarak, cumhuriyetin, Rusların kulağına bile yabancı gelen, isminin anlamını anlatıyor.

DMİTRİY MALİKOV “KRAY MARİ”

NEDİR ‘MARİ’NİN ANLAM?

“Mari El Cumhuriyeti adını, yerel halkın kendine verdiği isim olan “Mari”den alır. “Mari” yerel dilde “erkek” anlamına gelir. Cumhuriyetin adını oluşturan, yine Mari diline ait olan diğer sözcük “el” ise, “ülke” anlamına gelir. Cumhuriyetin adını, sanıyorum “erkek ülkesi” olarak çevirebiliriz. Mari dili, Fin-Ural Dil Ailesi’ne aittir. Mari El’in topraklarında İsa’dan önceki yüzyıllardan kalma arkeolojik kalıntılar bulunur. 11-12’nci yüzyıllarda Mari halkının sabit yerleşim yerleri oluşmuştur. Yoğun olarak Volga nehrinin sağ yanında yer alan dağlık alanlara ve nehrin sol kıyısındaki düzlüklere yerleşmişler. Mari halkının yerleştiği bu alan, Batı ile Doğu’nun amansız savaşlarına konu olmuş, bunun bir sonucu olarak Mari halkı, Düzlük Marileri ve Dağ Marileri olmak üzere ayrı etnik gruplara ayrılmıştır. Mari Bölgesi’nin Rusya Devleti’nin bir parçası hâline gelmesi, Mari halkının yazgısı bakımından belirleyici olmuştur. Mari halkının tarihi bu noktadan sonra, 4-5 asır boyunca Rus, Tatar, Çuvaş ve diğer halkların tarihi ile girift bir biçimde şekillenmiştir.”

KÖKLÜ TARİHİ YANSITAN ANITLAR

Mari Bölgesi’nin Rusya’ya bağlı bir yer hâline gelmesinin en önemli sonucu, Mari halkının bir etnik grup olarak korunması oldu. Mari halkı 20’nci yüzyılda devlet yapısına büründü. Mari halkının tarihi yerleşim bölgesinde 1920 yılında Mari Otonom Cumhuriyeti oluşturuldu. Mari El günümüzde Rusya Federasyonu’na bağlı, kendi federal hakları olan bir cumhuriyettir. Mari El’in topraklarında, Mari halkının köklü tarihini yansıtan günümüze dek korunmuş anıtlar bulunur. Söz gene Andrey Purtov’da:

“Mari El’de görülmesini tavsiye ettiğimiz tarihi anıtlardan bazıları; kurgan mezarlar, tunç devrinden kalma objeleri barındıran arkeolojik alanlar, Taş Devri’nin son döneminden günümüze ulaşan Borovskoye yerleşimi ve Volga nehrinin kıyısında bulunan Alamner Dağı’dır. Burada sürülen yaşantının izleri, günümüze kadar ulaşmıştır. Mironosetskaya İnziva Evi’nin de görülmesini tavsiye ederim. 1649 yılında kurulan inziva evi, 17’nci yüzyıl Rus mimari sanatının izlerini taşır. Buranın yakınında kutsal bir pınar bulunur.”

MARİ MUTFAĞI YÜZYILLAR ÖNCESİNDEN

Mari halkıyla ilgilenen araştırmacılar, bu halkın özgünlüğünü ön plana çıkarır. Geleneklerini, dinlerini, köylere özgü ritüelleri koruyan Mariler, herkesi içtenlikle misafir evlerine davet ederler. Mari El’de eski usul ahşap bir evde konaklayabilir, balığa çıkabilir, at sırtında gezinti yapabilir, orman yürüyüşleri, kayık gezintileri yapabilir, geleneksel Mari nakşını öğrenebilirsiniz. Marilerin yaşayışlarına dair en saf görüntüleri ise, köylerde görebilirsiniz. Mari El’de bir dizi köy bulunur. Buralarda Mari halkına özgü mutfak geleneklerini de yakından görebilirsiniz. Mari mutfağını, bize yine Andrey Purtov anlatıyor:

“Mari mutfağının yüzyıllar öncesine dayanan bir tarihi var. Bu mutfağa ait akla gelen ilk yiyecekler arasında ‘sokta’ ve ‘şırdan’ denilen ev yapımı sucuklar vardır. ‘Padkogılo’, hamuruna yarım ay biçimi verilen mantılardır. Aynı mantı gibi suda haşlanarak pişirilir. Kaz etiyle yapılan, ‘krovets’ dediğimiz böreklerimiz de unutulmamalı. ‘Koman melna’ dediğimiz ev usulü krepler, bayramlar da bol bol hazırlanır. İçecekler düşünüldüğünde ise akla ilk olarak kremalı süt, yaban mersini suyu ve çavdar ekmeğinden yaptığımız ‘kvas’ gelir. Bunlar, hazırlanması kolay ve kendilerine özgü hoş tatları olan içeceklerdir. Bahsettiğim yiyecek ve içecekler, Mari El’in her yerinde bulunabilir. Başkentimiz Yoşkar-Ola’ya gelen misafirlerimize ‘Sandal’, ‘Jiraf’ ve ‘Na Uspenskoy’ restoranlarını önerebilirim. Buralarda Mari El’e özgü yemekler, geleneksel tariflere göre hazırlanır.”

Mari El Cumhuriyeti’nin başkenti Yoşkar-Ola; yerel doku, başkente özgü gelenekler ve eski Avrupa stilinin birbirine geçtiği bir yerdir. Yoşkar-Ola’nın kültürel mirasını oluşturan yerler, genel olarak şehrin tarihi bölümünde yer alır. Şehrin mimari yapısı, en deneyimli turistleri bile etkileyecek özelliklere sahiptir. Sözü yeniden Mari El Cumhuriyeti-Turizm Komitesi Başkanı Andrey Purtov’a veriyoruz:

“Yoşkar-Ola sokaklarında, sayıları her yıl artan bir dizi heykel bulunuyor. Şehrimizin mimari bakımdan en beğenilen noktalarından biri; Malaya Kokşaga nehri, Tsargıradski Caddesi ve Teatralnıy Köprüsü ile çevrelenen ‘Naberejnaya Brügge’dir. Yoşkar-Ola sahilinde bulunan bu bölge, taşıdığı mimari benzerlikten ötürü adını, Belçika’nın Brügge kentinden alır. ‘Naberejnaya Brügge’de Volga boyunca uzanan renkli binalar, görülmeye değer yapılardır. Köprülerimiz, sahilimiz, Ortodoks kiliseleri, tiyatro binaları; Yoşkar-Ola’nın mimari dokusunu tamamlayan yapılardır. Misafirlerimizin görmeyi istedikleri yerlerden bir diğeri, Patriarşaya Meydanı’nda bulunan ’12 Havari’ saat kulesidir. Saat kulesinin parçası olan, her biri 1 buçuk metre uzunluğundaki bronz heykeller, İsa ve havarilerini tasvir eder. Binadaki kulelerden birinden çıkan hareketli heykeller, balkondan geçerek diğer kuleye girerler. Bu, her 3 saatte bir olur ve heykellerin balkondan geçişi yaklaşık 8 dakika sürer.”

MUUTLAKA GÖRMENİZ GEREKEN YERLER

Yoşkar-Ola’nın Moskova’yı bilen ziyaretçileri, burada tanıdık yapılar görür. Mari El Cumhuriyeti’nin başkentinde, Moskova’nın bazı tarihi yapılarının aynısını görebilirsiniz. Sözgelimi burada, Moskova Kremlini’ne ait Spasskaya Kulesi’nin bir kopyası bulunur. Bu kulede bulunan saat, aynı orijinalinde olduğu gibi her saat başında çalar. Yoşkar-Ola’da ayrıca, eski Rus şehirlerinde bulunan kalelerden en yenisi bulunur. Yapımı 2009 yılında tamamlanan kale, şehrin tarihini yansıtan standlar ve küçük bir şapel barındırır. Küçük denebilecek bir alan kaplayan Mari El Cumhuriyeti, her yerde görülemeyecek bir çeşitliliğe ve doğal zenginliğe sahiptir. Volga nehrinin kıyısında bulunan cumhuriyet, barındırdığı açık hava müzeleri ve tarihi anıtlarla anılır. Mari El’in bu yönünü, bize yine Andrey Purtov anlatıyor:

“Doğası koruma altında olan ‘Başlaya Kokşaga’ ve millî parkımız ‘Mari Çadra’nın mutlaka görülmesini öneririm. Parkın bitki dokusunu ve diğer güzelliklerini görmek için at sırtında, yürüyerek ya da su yolu üzerinden ilerleyebilirsiniz. Parkımızda 10 tane doğa anıtı bulunur. Bunlardan birisi, 413 yaşındaki ‘Pugaçov Meşesi’dir. Bir efsaneye göre, Kazak ayaklanmasının lideri Yemelyan Pugaçov, Kazan’a doğru yol alırken, 1774 yılında bir geceliğine burada konaklar. Pugaçov’un birlikleri yenilgiye uğratıldığında, yanan Kazan’ın görüntüsünü, Pugaçov bu meşenin üzerinden izler.

FİRUZE RENKLİ BİR GÖZ SİZE BAKAR

Yine koruma altında bulunan yerlerden biri olan “Gornoye Zadelye”, Mari El’deki tek el sanatları anıtıdır. Burada, eskiden değirmen taşları yapılan mağaralar bulunur. Mari El’de ayrıca 600 tane göl bulunur. Bu göllerden biri, ‘Morskoy Glaz’ yani ‘Deniz Gözü’ dediğimiz göldür. ‘Bu göle yükseklerden bakıldığında, yeşil sivri kirpikleri olan yusyuvarlak firuze renkli bir gözün size baktığı hissine kapılırsınız’ derler. Göl, havanın durumuna göre, koyu turkuaz ve zümrüt yeşili renklerine bürünür.”

Avrupa’nın en uzun nehri Volga, Mari El topraklarını da besler. Nehrin kıyısına kurulan yerleşim yerlerinden biri, kendine özgü ahşap yapılarıyla bilinen eski tüccar kenti Kozmodemyansk’tır. Mari El’in bu küçük nehir kenti, 1583 yılında çar Korkunç İvan’ın emri üzerine kurulur. Şehir ismini, şifacı aziz kardeşler Kosmas ile Damian’dan alır. Kozmodemyansk; yaşamın yavaş aktığı, bahçelerden yayılan hoş kokularla dolu, kapısı herkese açık olan iyi yürekli insanların yaşadığı ayrı bir dünya gibidir. Şehrin eski taş ya da ahşap binalarının çoğu, günümüzde yaşamını müze olarak sürdürür. Bunlardan bazıları; Tüccarlık Müzesi, Satir Müzesi ve Mizah Müzesidir. Açık Hava Etnografya Müzesi, şehrin görülesi yerlerinden biridir. Mari El’in en gurur duyduğu müzelerden biri olan “Aleksandr Grigoryev Sanat Ve Tarih Müzesi”, yine bu küçük nehir kentinde bulunur. Bu müzede, hem Rus hem de yabancı ressamların eserlerinden oluşan özel bir koleksiyon sergilenir. Volga kıyısında yerini alan bir diğer müze, Rusya’nın en nüfuzlu, soylu ailelerinden biri olan Şeremetevler’in Müze-Evidir. Bu müzeyi bize, Mari El’i çok iyi bilen Andrey Purtov, anlatıyor:

“Volga kıyısında bulunan Yurino kasabasında; masallardaki şatoları andıran, renkli vitrayları ve cam kubbeli bir kış bahçesi olan bir yapı bulunur. Bu şato, kendine özgü güzelliği ve hakkında anlatılan efsanelerle bilinir. Şeremetevler’in sık ormanların içine yaptırdığı bu şatodan, ‘Volga yöresinin incisi’ olarak söz edilir. Volga kıyısında bu şato gibi başka bir yapıya, gerçekten de rastlanmaz. Şatonun doğu kanadı, günümüzde otel olarak kullanılır; burada, düğünler ve şirket etkinlikleri gerçekleştirilir.”

YOŞKAR-OLA’YI TANITAN VİDEOSU

Video ve kurgu: Yelena Zlobina

Mari El Cumhuriyeti, geniş konaklama seçenekleri sunuyor. Yoşkar-Ola’nın en beğenilen otellerinden bazıları; “Ludoviko Moro”, “Evrika”, “Virginia”, “Turist” ve butik otel “Stone”dur. Otel odalarının gecelik fiyatları 30 ila 100 dolar arasında değişir. Mari El’in köylerinde ise konuk evlerinde kalınabilir. Buralarda fiyat konusunda pazarlık edebilir, koca bir evi günlük 230 dolara kiralayabilirsiniz.

MARİ EL’E ULAŞIM NASIL SAĞLANABİLİR?

Türkiye’den direkt uçuşların bulunduğu Moskova ve Kazan üzerinden Yoşkar-Ola’ya kolayca ulaşabilirsiniz. Moskova-Vnukovo havaalanı’ndan Yoşkar-Ola’ya düzenli olarak uçuşlar gerçekleşiyor. Moskova’dan tren yolunu kullanarak da Mari El başkentine ulaşabilirsiniz. Moskova’nın Kazan Gar’ından Yoşkar-Ola’ya giden trenler haftanın her günü sefer yapıyor. Otobüs yolculuğunu tercih ediyorsanız, Moskova’dan Yoşkar-Ola’ya 14 saat süren bir otobüs yolculuğuyla da ulaşabilirsiniz. Kazan’a Türkiye’den direkt uçtuktan sonra, buradan Yoşkar-Ola’ya otobüsle ulaşabilirsiniz. Kazan, Mari El’in başkentine 160 kilometrelik bir mesafede bulunuyor.

Mari El, misafir ağırlamayı çok seviyor. Cumhuriyetin Turizm Komitesi Başkanı Andrey Purtov, sıra dışı bir tatil geçirmek isteyen herkesi Mari El’e davet ediyor.

“Mari halkının insanları, güler yüzlü ve iyi yüreklidir; misafir ağırlamak onlara hep mutluluk verir. Yaz aylarında Mari El’de birçok festival düzenlenir. Bunlardan bazıları; çiçek festivali ‘Peredeş Perem’, müzik festivali ‘Peredeş Ayo’ ve Rusya’nın dört bir yanından 6 bin konuğun ağırlandığı, Temmuz ayında düzenlenen “Zemlya Predkov”dur. Bizi en gururlandıran etkinlik ise açık hava festivali ‘Yaz Günleri’dir. Bu festivali her yıl, Erik Sapayev Opera ve Bale Tiyatrosu düzenler. Arka planda Yoşkar-Ola’nın güzel mimari yapısının görüldüğü noktalarda opera ve baleler sahnelenir. Festivalin organizatörleri bu yıl etkinliği bir adım öne götürdü. Bundan sonra Temmuz ayında ‘Yaz Günleri’ ismini taşıyan 7 günlük turlar düzenlenecek. Misafirlerimiz bu süre boyunca Yoşkar-Ola ve diğer yerleşim yerlerimizin özel yerleri ile tanışacak. Sözgelimi, Şeremetevler’in şatosunun önünde “Kuğu Gölü” balesi sahnelenecek. Bu özel gösteriler, Yoşkar-Ola ve Mari El’in diğer şehirlerinde gerçekleşecek.”

Rusya’nın kalbinde bulunan, Mari halkının yurdu Mari El Cumhuriyeti, renkli dokusu ve özgünlüğüyle, kendini gören herkeste özel bir his bırakıyor. Mari El, yeni misafirler için kapılarını her daim ardına kadar açık tutuyor. Bu misafirlerden biri de belki siz olursunuz.

 (Kaynak: rsfmradio.com)

 

TÜRK DÜNYASINDAN 100 GAZETECİ İLE TATARİSTAN’DA TARİHE NOT DÜŞTÜK

26-30 Mayıs 2015 tarihlerinde Tataristan’ın başkenti Kazan’da tarihi not düşüp zamana noterlik yaptık. 20 ayrı ülkeden 100 gazeteci ile 3 gün süre ile başkent Kazan’da çok önemli toplantılar, kültürel organizasyonlar, belgesel gösterimi, resmi ziyaretler, medya sergisi ve belgesel çekimleri gibi çalışmalara katılıp Şura’nın organizasyon komitesi üyesi ve Kazan Deklarasyonu sonuç bildirgesi hazırlama komitesi başkanı olarak tarihe şahitlik yapmış olduk. Türkiye’den çok önemli resmi kurumların desteği ve Tataristan Cumhurbaşkanının ev sahipliğinde Kazan’da gerçekleşen toplantı Dünya kamuoyunda da büyük ilgi gördü. Toplantı ile ilgili ayrıntılı bilgiler gezi notu şeklinde yaptığım çalışmaları sizlerle önümüzdeki günlerde paylaşacağım. Ancak 3 günde çok önemli kültür çalışmalarına katılma imkânım oldu. Kazan’da kaldığım süre içinde başta Türkiye Cumhuriyeti Başkonsolosumuz Turan Dilmaç Bey olmak üzere, Türk Dünyasından gazeteciler ile görüşmeler de yaptım. Tataristan’daki Türk iş adamları ile de söyleşiler yapıp ünlü tarihçi Yusuf Akçora’nın vefatının 80. Yıl dönümü dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti devletinin destekleri tarafından kurulan Yunus Emre Enstitüsü tarafından organize edilen Kazan’da ki sempozyumu da takip ederek Yusuf Akçora ile meşhur Kırım’lı Tatar Türk gazeteci Gasparalı İsmail’in torunları ile de söyleşi yapma imkanım oldu. Ayrıca Tataristan’a yakın olan önemli Özerk Türk cumhuriyetlerden biri olan Çuvasistan’a giderek Çuvaş Türk tarihi ile ilgili tarih müzesinde belgesel çekimi yapıp, ardından bir başka özerk cumhuriyet olan Rusya Federasyonunun Mari cumhuriyetinde de belgesel çekimleri gerçekleştirdim.  Tataristan’da Gebze belediyesi ile Kardeş şehir olmak isteyen Tilaçi belediye başkanı ile Türkiye’nin Kazan başkonsolosluğunda görüşme yaparak Gebze Belediye Başkanı Adnan Köşker tarafından verilen plaketi başkonsolos Turan Dilmaç bey ile birlikte başkana takdim ettik. 3 günde Tataristan’da tam bir Devri Alem yaparak hem kültür çalışmaları hem şurayı hem de iki ayrı özerk cumhuriyette belgesel çekimleri yaparak tarihi not düşüp zamana noterlik yaptım. Yaptığım çalışmaları ayrıntılı bir şekilde Devri Alem programı olarak sizlerle paylaşacağım. Şimdi Şura ile ilgili yazı ve çalışmaların özetini birlikte okuyalım
…………………
Türk Dünyası 2.Gazeteciler Şura Heyeti, Kazan Başkonsolosluğunda
Türk Dünyası 2.Gazeteciler şurasına katılan özel bir heyet, Kazan T.C. Kazan Başkonsolosluğunu ziyaret etti. Başkonsolos Turhan Dilmaç,  Kazan Başkonsolosluğu binasında Muavin Konsolos Osman Göktürk ile birlikte 28 Mayıs günü öğle saatlerinde heyeti kabul etti. Türk Dünyası Gazeteciler Federasyonu başkanı Menderes Demir,  şurada ödül alan Anadolu Ajansı adına Nedim Kaya, TRT Genel Müdürlüğü’nden Hakan Türkyılmaz, TRT Avaz adına Murat Akkoç, Avrupa Media Gurubu adına İngiltere’den Vatan ÖZ, Avrasya Türk Dernek Federasyonu adına İsmail Cengiz, Avrasya Gazete Radyo ve Televizyon yayıncıları  Derneği Genel Başkanı İsmail Kahraman, AlJazera Türk adına Can Hasasu, Hollanda Türk Federasyonu adına Murat Gedik, Türk Dünyası Gazeteciler Federasyonu danışmanı Türer Yener’den oluşan heyeti kabul eden Kazan Başkonsolosluğu bir konuşma yaptı.
KAZAN BAŞKONSOLOSLUĞUNA RESMİ ZİYARET
Başkonsolos Turhan Dilmaç şunları söyledi: “Tataristan ve Kazan, son dönemde Rusya genelinde ve Tataristan içinde de petrol ve petrol sanayisi ile birlikte güçlü ve gelişen özelliği dikkat çekiyor. Helikopter ve kamyon üretimi var. Türkiye açısından çok etkili yatırımlarımız var. Türkiye’nin Tataristan’da 2 milyar dolara yakın yatırımı var. Rusya genelinde 10 milyar Türk yatırımı var.  Tatar Cumhurbaşkanı en çok Türkiye’yi ziyaret ediyor. İzmir, Manisa, Denizli ve Ankara’yı ziyaret etti. Mersin, Kocaeli gibi iş çevrelerini ziyaret ediyor. 5 yıldızlı oteli olmayan Kazan’da, Rixos Ultra lüks bir otel yapacak. Rusya Türkiye arasında (ermeni meselesi dışında) ilişkiler çok iyi. Bundan 10 yıl önce denseydi Kazan’da Türk dünyası Türk Gazeteciler Şurası yapılacak diye kimse inanmazdı. Rusya Türkiye arasında Sayın Putin ile Sayın Cumhurbaşkanımız Erdoğan başkanlığında ortak işbirliği forumu yılda 1 kez yapılıyor. Üst düzey işbirliği kazan da yapılmadı ve şu an planlanıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu işbirliğine katılması bekleniyor. “
“Kutadgu Bilig’i ortaya çıkaran Ordinaryus Profesör de etkinliklere katılacak. Tatar aydınlarının Türkiyeye yaptığı katkı bilinmiyor veya az biliniyor. Tataristan içinde de az biliniyor. Türkiye Cumhuriyeti kuruluşunda da Tatarların büyük katkısı var. Yusuf Akçura örneğinde olduğu gibi. İlk kadın diplomat Kazan şehrinden Tatar Türkü’dür.”
———–
Gebze İle Teleçe Belediyesi Kardeş
 Türk Dünyası Gazetecilere Federasyonu Başkan vekili ve AGRT Genel başkanı olarak Kazan’da 2. Gazeteciler Şûrası’nın toplanmasına önemli katkı sunan Devri Alem belgesel tv program yapımcısı İsmail Kahraman şuraya katılmak üzere Tataristan’a giderken Gebze belediye başkanı ile görüşme yaprak daha önce başlayan kardeş şehir görüşmelerini de şurada gündeme getirdi. Gebze Belediye Başkanı Adnan Köşker ile Teleçe Belediye Başkanı İldus Zarıpov arasında kardeş belediye plaketi Kazan Başkonsolosluğunda verildi.
Bilindiği gibi 2014 yılında Kazan 2014 Türk Dünyası Kültür Başkentliğinin resmi açılışı, Kazan Devlet Opera ve Balesi Salonu’nda düzenlenen törenle gerçekleştirilmişti. Tataristan Belediyeler Birliği Başkanı Minsagit Şakirov ile  Kocaeli Büyük Şehir belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu arasında yapılan resmi  görüşmeleri  İsmail kahraman takip etmişti.   Başkan Karaosmanoğlu  başkanlığında birliğe üye belediye başkanlarıyla değerlendirme toplantısında Teleçe İlçe belediye Başkanı İldus Zarıpov, Kazan Belediyesi Başkan Yardımcısı Lüdmila Andreyeva ve Aktanış İlçe Belediye Başkanı Ramil Harbiyev hazır bulunmuş  kardeş şehir görüşmleri başlamıştı..
………………..
Tataristan’da   Tarihe Not Düşüldü
Türk Dünyası 2. Gazeteciler Şurasın’a büyük ilgi. Tataristan’ın başkenti Kazan’  tarihi toplantıya şahitlik yaptı. 20 Ayrı ülkeden  100 gazetecinin katıldığı   toplantı büyük ilgi gördü.  Türk Dünyası 2. Gazeteciler Şurası, Tataristan Cumhuriyeti’nin başkenti Kazan’da başladı. Dünya Gazeteciler Federasyonu ve TATMEDIA kuruluşuyla ortaklaşa düzenlenen şuranın açılışına, Tataristan Parlamentosu Başkan Yardımcısı Rimma Radnikova, Türkiye’nin Kazan Başkonsolosu Turhan Dilmaç ve TATMEDIA Yönetim Kurulu Başkanı Ayrat Zaripov da katıldı. Açılışta, “Türk Dünyası Basın Ödülleri” törenle sahiplerine verildi. Anadolu Ajansı, TRT Avaz, TATMEDIA, Azerbaycan Matbuat Şurası, Makedonya’dan Yeni Balkan Gazetesi, İngiltere’den Avrupa Medya Grubu ve Türk Dünyası Genç İletişimciler Birliği, ödül kazanan kurumlar oldu. İki gün süren şurada, “Tataristan’ın Türk Dünyasında Jeopolitik Yapısı”, “Türk Dünyasında İletişim Gelişmeleri” ve “Türk Dünyası Gazeteciler Çalıştayı” başlıkları altında üç oturum yapıldı. Şura sonunda, “Türk Dünyası Gazeteciler Kazan Deklarasyonu” kamuoyuyla paylaşıldı .Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı, Başbakanlık Yurtdışı ve Akraba Topluluklar Başkanlığı, Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı, Başbakanlık Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü, TRT Avaz gibi devlet kurumlarının destek verdiği şurada, Anadolu Ajansı da “global iletişim ortağı” olarak yer aldı.
————————
Gazeteciler tarihi  İdil- Bulgar kentinde
Türk Dünyası 2. Gazeteciler Şurası” kapsamında dünyanın dört bir yanından Tataristan Cumhuriyeti’nin başkenti Kazan’a gelen medya mensupları tarihi Bulgar kentini ziyaret etti. Gazeteciler, 922 yılında İslam’ın İdil Bulgarları tarafından kabul edilmesi anısında yapılan “Hatıra Müzesi”, dünyanın en büyük Kuran-ı Kerim’i ve sadece beyaz mermer kullanılarak inşa edilen “Ak Camii” gibi eserleri görme şansı buldu. Dünya Gazeteciler Federasyonu ve Tataristan Cumhuriyeti’nin TATMEDIA kuruluşu ile ortaklaşa düzenlenen şuranın bu yılki ana teması, “Avrasya’da İletişim ve İşbirliği” oldu. Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA), Başbakanlık Yurtdışı ve Akraba Topluluklar Başkanlığı, Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı (TÜRKSOY), Başbakanlık Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü (BYEGM) ve TRT Avaz gibi devlet kurumlarının destek verdiği şuraya. Türk dünyası Gazeteciler Fedarasyonu Başken vekili ve Avrasya  Gazete Rdyo ve Televizyon yayıncıları Birliği Genel başkanı İsmail Kahraman’da  belgesel çekimleri ile katkıda bulundu. Kahraman tarafından hazırlanan “ ESKİŞEHİR’DEN KAZAN’A TÜRK DÜNYASI KÜLTÜR BAYKENTLEREMİZ “  belgeselinin galası ’da  yapıldı. Toplam 20 ülkeden 100 gazetecinin katılan, “Tataristan’ın Türk Dünyasında Jeopolitik Yapısı”, “Türk Dünyasında İletişim Gelişmeleri” ve “Türk Dünyası Gazeteciler Çalıştayı” başlıkları altında üç oturum yapıldı.
…………………
 20 Ülke ’den 100 Gazeteci
Eskişehir’de ilk olarak 2014 yılında düzenlenen ‘Türk Dünyası Gazeteciler Şurası’nın ikincisi RF. Tataristan Özerk Cumhuriyeti’nin başkenti Kazan’da başladı. Kazan’da Başbakanlık TİKA, TRT, Anadolu Haber Ajansı, Türk Dünyası Belediyeler Birliği ve Türk Hava Yollarının desteğiyle düzenlenen Şura’ya 20 ülkeden 100 gazeteci katıldı.   Tataristan Cumhuriyeti’nin Tatmedia Kurumu ile Dünya Gazeteciler Federasyonunun ortaklaşa düzenlediği “Türk Dünyası 2. Gazeteciler Şurası”, Türkiye ile Tataristan Cumhuriyeti’nin ortak bir projesi olan etkinlik Tataristan’ın başkenti Kazan’da iki gün sürdü. Başta Türkiye ve Tataristan olmak üzere Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan, Kazakistan, Çuvaşistan, Başkurdistan, Irak, İran, Türkmen Sahra, Kırım ve İngiltere gibi daha birçok Türk dünyası Coğrafyasından Türk Gazeteciler katıldı.
………………
Türk Dünyası Başarı Ödülleri
Bu yıl ilk kez Türk Dünyası Üstün Basın Nişanı verilen ikinci Şura’da, ödül, RF. Tataristan Cumhurbaşkanı’na onurla takdim edildi. Ayrıca Türk Dünyası Basın Hizmet Ödülleri de ilk defa DGF tarafından verildi. Bu ödüller  şu  kuruluşlara verildi. 1.TRT AVAZ –Türkiye 2.TATMEDIA RF – Tataristan Özerk Cumhuriyeti 3. Anadolu Haber Ajansı – (AA) Türkiye 4. Azerbaycan Matbuat Şurası – Azerbaycan 5.Yeni Balkan Gazetesi – Makedonya 6. AVRUPA MEDIA GROUP – İngiltere 7.Türk Dünyası Genç İletişimciler Birliği 8.Nur Gazetesi. RF – Tataristan
………………….
Şura’da  Yapılan Konuşmalar
Tatar Parlamentosu Sözcüsü Rimma Ratnikova, “Yusuf Akcura, İsmail Kaspıralı gibi isimlerin Sibirya, Rusya, Tataristan ve Türk dünyasında büyük ve önemli yeri vardır. Türk Tatar gazeteciliği 110. yılını kutluyor. Rus Cumhuriyetleri Sovyet eski cumhuriyetler dağıldıktan sonra herkes kendi devletini kurdu. Tatar dilinin eğitimde okumada kullanılması sorunlar var” dedi. “Tataristan’da basın özgürlüğü tam olarak vardır diyemeyiz” diyen Ratnikova, “Biz köklerimi tanıyacağız. Türk gazetecileri bizim için çok önemli. Bu şura ile yapılan bağlantılar önemli” dedi
Türk Dünyası Gazeteciler Fedrasyonu Genel Başkanı Menderes Demir, “Türk Dünyası 2.Gazeteciler Şuraya hoşgeldiniz şeref verdiniz” diyerek başladığı sözlerini, Tatmedia, Tataristan Başkonsolosluğu, Türk basını, Şemsettin Küzeci, Tika, AA, THY, ve tüm medya mensuplarına teşekkür ederek devam ettirdi.
KAZAN TÜRK HALKLARI TİYATRO FESTİVALİ
T.C.Tataristan Başkonsolosu Turhan Dilmaç ise, “Türk Dünyası 2.Gazeteciler Şura katılımcıları Kazan’a hoş geldiniz. 1000 yıllık Tatar, Kazan şehrinin seçilmesi bizleri memnun etmiştir. Kazan’ın Tatar Türkler inin tanıtılması açısında bu şura çok önemli. Kazan Türk Halkları Tiyatro Festivali yapacak. Dilleri bir olan Türk gazetecilerinin bir olmasını dilerim” diye konuştu.
Türk Dünyası İletişimciler Birliği Başkanı Şemsettin Küzeci, “Türk Dünyası 2.Gazeteciler Şura’sı Türk dünyasının muhtelif bölgelerinden gelen gazetecilerle güçleneceğiz. Tataristan’da gazeteciler şurası yapılacak denildiğinde kimse inanmazdı. Bunu gerçekleştirdiğimiz için mutluyuz. Türk Dünyası 2.Gazeteciler İletişim ve medya mensuplarıyla güzel iş yapacağız” dedi.
……………………..
Kültür Başkentleri Belgeseli Galasına Büyük İlgi
Tataristan Cumhurbaşkanlığının himayesinde ve Tataristan Medya Bakanlığı TAD MED ve merkezi Türkiye’de bulunan Dünya Gazeteciler federasyonun ev sahipliğinde 26-30 Mayıs 2015 tarihlerinde Tataristan’ın başkenti Kazan’da gerçekleşen şuranın en önemli kültür etkinliği Eskişehir’den Kazan’ı Kültür Başkentlerimiz belgeselinin galası oldu.  120 dakikalık belgeseli DVD’si Avrasya gazeteciler derneğinin kültür hizmeti olarak şuaraya katılan gazetecilere ve Tataristan medya mensuplarına da hediye edildi.
GAZETECİLER ŞURASI SİNEVİZYONU
Yapım ve yönetmenliği İsmail Kahraman tarafından gerçekleştirilen Eskişehir’den Kazan’a kültür başkentlerimiz belgeselinin sine vizyon görselleri youtube üzerinden kamuoyu ile paylaşıldı. 7 dakikalık sine vizyonda önemli konular ile Eskişehir’de Kazan’a kültür başkentinin hikayesi anlatılma. Ayrıca Türk Dünyası Belediyeler Birliği genel başkanı olan Kocaeli Büyükşehir belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu’nun Tataristan’ın başkenti kazana yaptığı gazi ile ilgili de bilgiler verilmekte. Bu bilgileri ve sine vizyonu izlemek için www.belgeselyayincilik.com ve https://www.youtube.com/watch?v=2C2sVu8a_ko  linkinden izleyebilirsiniz
…………………………..
– “Türk Dünyası Gazeteciler Kazan Deklarasyonu”
      Avrasya Gazete Radyo ve Televizyon yayıncıları birliği  Genel başkanı İsmail kahraman başkanlığında   5 kişilik bir heyet tarafından hazırlanan ve şuraya katılan gazeteciler tarafından oybirliği ile kabul edilen  – “TÜRK DÜNYASI GAZETECİLER KAZAN DEKLARASYONU”  kamuoyuna açıklandı. Toplam 14 maddeden oluşan deklarasyona göre, kültürel değerleri yayma, edebi dili koruma ve milli aydınları bilgilendirme ile görevli olan milli yayın organlarının devletler tarafından desteklenmesi için çalışılacak. Ayrıca, AA tarafından hazırlanan “Türk Dünyası Haber Paketi”nin geliştirilmesine ve haber üretimi ve dağıtımı gibi konularda Türk Dünyası Gazeteciler Federasyonunun aktif rol alması için girişimlerde bulunulacak. Deklarasyonda ayrıca TRT AVAZ öncelikli olmak üzere TRT1, TRT Çocuk ve TRT Müzik kanallarının Tataristan’da kablo yayın ağına dahil edilmesi için TATMEDIA ve TNV Televizyonu ile görüşmesine karar verildi. Şuranın sonuç bildirgesi başta olmak üzere Şuranın tüm çalışmaları takip ederek haberleştiren TRT Avaz televizyonu yayınları ile büyük destek verdi. Yayınlarını incelemek için https://www.facebook.com/trtavaz/videos/827836253951244/?pnref=story
Linkinden izleyebilirsiniz
….
“2.TÜRK DÜNYASI GAZETECİLER ŞURASI”
KAZAN DEKLERASYONU TAM METNİ
26-29 Mayıs 2015 tarihlerinde Rusya Federasyonu Tataristan Cumhuriyeti’nin başkenti Kazan’da, RF Tataristan Cumhuriyeti TATMEDIA, Tataristan Gazeteciler Birliği ile Dünya Gazeteciler Federasyonu’nun ortaklaşa düzenlediği; Türk Cumhuriyetleri ve Türk Akraba Toplulukları ile Avrupa’dan gelen toplam 20 ülkeden 100 gazetecinin katılımıyla düzenlenen “2.TÜRK DÜNYASI GAZETECİLER ŞÛRASI’NA katılan delegeler tarafından aşağıda yazılı 14 maddeden oluşan KAZAN DEKLARASYONU kabul edilmiştir:
1. Kültürel değerleri yayma, edebi dili koruma ve milli aydınları bilgilendirme ile görevli olan milli yayın organlarının devletler tarafından desteklenmesi ve desteklerin sürdürülmesi; Milli konularda yayın yapan basın yayın organları ile gazetecilerin etik değerlere saygı göstermesi; Sadece bayram ve benzeri festival ve etkinliklerde değil genel olarak tüm milli sorunların yansıtılması için gazetecilere, medya kurumlarına teklifte bulunulması.
2. 19-22 Mart 2014 yılı “Eskişehir Deklarasyonu’nda kabul edilen; Türk dünyası ile ilgili ekonomik, kültürel, sosyal, siyasi tüm resmi ve özel etkinlikleri, faaliyetleri sürekli izleyecek, karşılıklı bilgi paylaşımında bulunacak ve toplanan haberler içinden seçilecek önemli etkinlikleri tüm dünyaya duyuracak; “Türk Dünyasını ilgilendiren çeşitli konularda projelerin hazırlandığı, görüntülü, sesli ve yazılı araştırmalardan oluşan dokümantasyon merkezinde toplanan ve üretilen bilgilerin, programların, belgesellerin, haber, dizi yazı ve araştırmaların Türk Devletleri ve  Özerk Cumhuriyetleri’ndeki ilgili kişi ve kurumlara, yazılı, sesli ve görüntülü medya kurumlarına servis edileceği,  “Türk Dünyası Haber Portalı”nın kurulması için ilgili kurumlar nezdinde girişimde bulunulmasına, somut adımlar atılmasına; Anadolu Ajansı ve T.C Başbakanlık Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü ile TİKA ve T.C Başbakanlık Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı’ndan kuruluş aşamasında destek olmalarının talep edilmesine; bu çerçevede yurtiçi ve yurtdışında Türk Dünyası’na yönelik çalışma yapan resmi ve özel kurumlar, STK’lar ve Strateji Merkezlerini bir platform etrafında bir araya gelmelerini sağlayarak düzeni `İstişare Toplantıları’nın yapılmasına; bu ve benzeri çalışmalarda, kaynakların verimli kullanılması noktasında tavsiyede bulunulması önerilmiştir.
3. Anadolu Ajansı’nın inisiyatifi ile hazırlanmakta olan `Türk Dünyası Haber Paketi`nin gerek geliştirme, gerekse dağıtım surecinde desteklenmesi, bu pakete bağlı eğitim, haber üretimi, haber aboneliği gibi konularda Türk Dünyası Gazeteciler Federasyonu’nun aktif rol alması için girişimlerde bulunulması önerilmiştir.
4. TRT kanallarından TRT AVAZ öncelikli olmak üzere TRT1, TRT COCUK, TRT MUZIK kanallarının Tataristan’da kablo yayın ağına dahil edilmesi için Tat Medya ve TNV Televizyonu ile görüşmeler yapması tavsiye edilecektir.
5. Tat Media ve TNV Televizyonu ile daha önce yapılmış olan karşılıklı protokollerin yenilenerek işbirliği çalışmalarının artırılması, ülkelerarası dizi, çizgi film, film, belgesel, müzik programlarının değişimi ve bunların başta TRT AVAZ kanalı olmak üzere diğer TRT kanallarında yayınlanması ve ayni şekilde TRT’den verilen programların da basta R.F. Tataristan Cumhuriyeti olmak üzere Rusya Federasyonu kanallarında yayınlanması noktasında yapılacak tüm girişimler izlenecek ve desteklenecektir.
6. Başta Moskova olmak üzere R.F. Tataristan Cumhuriyeti başkenti Kazan’da TRT temsilcilik bürolarının açılması talebinin yetkililere iletilmesi kararlaştırılmıştır.
7. T.C Başbakanlık Basın İlan Kurumu ve Başbakanlık Tanıtma Fonu tarafından Türkiye sınırları içinde verilen basın\yayın desteğinin eşit olarak yurt dışında yayın yapan kuruluşlara da verilmesi noktasında girişimlerde bulunulması; T.C Başbakanlık Tanıtma Fonu’ndan yurtdışı ihale duyurularının yurt dışındaki standart ve kriterlere uygun basın-yayın kuruluşlarına da reklam olarak verilmesi: Basın İlan Kurumu içerisinde `Dış Türkler ve Akraba Topluluklar` birimi kurularak ek maddi ilan desteğinden faydalandırılması ve Basın İlan Kurumu’nun mevcut yönetmenliğinin de bu çerçevede değiştirilmesi noktasında ilgili resmi kurumlarla temasa geçilmesi önerilmiştir.
8. Türk Cumhuriyetleri ve Akraba Toplulukları bünyesindeki üniversitelerin İletişim Fakülteleri’nde okuyan öğrencilere Türk halklarına yönelik haber ve bilgilerin paylaşılması noktasında çeşitli kurslar düzenlenmesi için girişimlerde bulunulmasına; medya ile ilgili STK’lar arasında karşılıklı işbirliklerinin ve bilgi alışverişinin artırılmasına; kültür, turizm, ekonomi ve folklorik değerlerin tanıtımına yönelik etkinliklerin yapılmasının teşvik edilmesi önerilmiştir.
9. Türk dünyasında medyaya yönelik sansürün son bulması, medya mensuplarının haber yapma hak ve mahremiyeti ve ifade özgürlüğünün korunması için tüm kamuoyunun her türlü iletişim vasıtalarıyla bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesine yönelik çabaların desteklenmesi önerilmiştir.
10. Çeşitli ülke ve bölgelerde kayıp, ya da haber alınamayan veya tutuklu bulunan meslektaşlarımızın yasal durumları, yaşam koşulları ve diğer sorunlarının tespiti ve çözüm bulunması ve ilgili kurumlarla görüşülmesi için “Şura Sekretaryası” bünyesinde bir “Türk Dünyası Basın Araştırma Komisyonu’nun kurulması önerilmiştir.
11. Türk Dünyası gençlerini ve akraba topluluklarını kaynaştıracak bilgi ve belgelerin paylaşılması için sosyal medya projesinin desteklenmesi önerilmiştir.
12. Türk Devlet ve Toplulukları arasında ortak iletişim dili olarak “Türkiye Türkçesi” kullanılması önerilmiştir.
13. Türk dünyasının tarih ve kültür merkezlerinden biri olan Kazan’ın güzelliğinden ilham alarak, Türk Dünyası medya mensuplarının bulundukları ülkelerde; evrensel insan haklarının savunulması, bölge ve dünya barışına katkı sunulması, sorunlu bölgelerde huzur ve istikrarın sağlanması, terörün önlenmesi; medyada nefret ve düşmanlık söylemlerine son verilerek, Volga’nın suyu gibi berrak, temiz ve saf duygularla halklar arasında sevgi ve barış dilinin teşvik edilmesi arzusuyla işbu “Kazan Deklarasyonu”  imzalanarak tüm dünya kamuoyuna duyurulmasına oy birliği ile karar verilmiştir.
14. II. Türk Dünyası Gazeteciler Şurasının hayata geçirilmesinde katkı ve katılımda bulunan;
Türkiye Gazeteciler Cemiyetleri Basın Vakfı
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti
Türk Dünyası Genç İletişimciler Birliği
Avrasya Gazete Radyo TV Yayıncıları Birliği
Tataristan TNV Televizyonu
Türk Dünyası Belediyeler Birliği
T.C Başbakanlık Yurtdışı Türkler ve Akraba Toplulukları Başkanlığı
TİKA
Türk Havayolları
Azerbaycan Matbaat Şurası
TRT
Anadolu Ajansı
TRT AVAZ
Tatar Inform Haber Ajansı’na
Teşekkür ederiz.
2. TÜRK DÜNYASI GAZETECİLER ŞÜRASI DELEGASYONU
28 Mayıs 2015 Kazan – RF Tataristan Cumhuriyeti

Tataristan’da 180 Türk şirketi var

Türk Dünyası Gazeteciler Federasyonu başkan yardımcısı olarak Tataristan’da düzenlenen Türk Dünyası 2. Gazeteciler şurasına katılmak üzere Tataristan’a giden Araştırmacı gazeteci ve Devr-i Alem belgesel program yapımcısı İsmail Kahraman’ın Tataristan’ın ekonomik potansiyeli ile ilgili araştırma yapıp belgesel çekimleri sürüyor. Türkiye ile Tataristan arasındaki ilişkiler ekonomik kültürel ve turizm alanında hızla gelişiyor. Türk sanayicileri Tataristan’a büyük yatırım yapıyorlar. Tataristan Ticaret ve Sanayi Odası tarafından yapılan açıklamada Tataristan’da 180 Türk şirketinin bulunduğu bunlardan 104 tanesinin yüzde 100 Türk sermayesi şirketi olduğunu açıkladı.
Tataristan’a en büyük yatırım yapan Türk kuruluşlardan birisi de Kastamonu entegre ağaç sanayi. Gebze bölgesinde de faaliyet gösteren Kastamonu entegrenin dünyanın başka ülkelerinde de fabrikası bulunuyor. Adeta bir dünya markası olan Kastamonu Entegre, Tataristan’ın Alabuga özel bölgesinde büyük çaplı üretim tesisleri açarak, Rusya federasyonunda ki ülkelere ihracat yapıyor.
Eskişehir’den sonara Türk dünyası kültür başkenti olan Tataristan ile Türkiye arasında ilişkiler hızla gelişmekte,  Türkiye ile Tataristan arasında turizm, kültür ve iş birliği alanlarında ciddi çalışmalar yapılmakta. Dış işlerinde Rusya federasyonuna bağlı Tataristan sadece Türk yatırımcılar için değil, dünya yatırımcıları içinde büyük bir cazibe merkezi konumunda.
26 -30 Mayıs tarihleri arasında Tataristan’ın başkenti Kazan’da düzenlenen Türk dünyası ikinci gazeteciler şurası da Tataristan’ın kültür turizm ve ekonomik alandaki önemini Türk dünyasına tanıtmış olacak. Tad medya ve dünya gazeteciler federasyonun ortaklaşa organizasyonu ile gerçekleşen şuranın organizasyon komitesinde, dünya gazeteciler federasyonu başkan yardımcısı olarak bulunan ve Tataristan’da belgesel çekimlerini sürdüren Devri Alem belgesel program yapımcısı İsmail Kahraman’ın Tataristan’ın ekonomi alanındaki potansiyeli ile ilgili araştırma yaparak kamuoyu ile paylaşmakta.
TATARİSTAN’IN EKOMİK POTARNSİYELİ
Rusya federasyonun ekonomik alanındaki en güçle özerk cumhuriyetlerinden birisi olan Tataristan Dış yatırımcılar ve yabancı sermayeye büyük önem vermekte. Yabancı sermayeyi Tataristan’a çekmek için ekonomik alanlar kurarak yatırımı cazip hale getirmekte. Bunlardan birisi de Alabuga özerk bölgesi. Alaboga özerk belgesi ile ilgili bilgiyi sizlerle paylaşıyoruz.
TATARİSTAN’DA ALABUGA ÖZEL BÖLGESI
Türk “ Coşkunöz” şirketi, Rusya Federasyonuna dahil Tataristan cumhuriyetindeki Alabuga özel ekonomi bölgesinde “Ford Sollers” konsorsiyumu tarafından çıkarılan arabalar için parçalar üretecek. Şirketin işletmesi bu ay sonlarında hizmete konulacak.
 Türk “ Coşkunöz” şirketi, Rusya Federasyonuna dahil Tataristan cumhuriyetindeki Alabuga özel ekonomi bölgesinde “Ford Sollers” konsorsiyumu tarafından çıkarılan arabalar için parçalar üretecek. Şirketin işletmesi bu ay sonlarında hizmete konulacak.
“Alabuga” özel ekonomi bölgesi 2005 sonlarında kuruldu. Türk şirketleri dahil birçok ülkenin şirketleri bölgede faaliyete başladı. “Alabuga” özel ekonomi bölgesi yönetim kurulu üyesi Timur Hadiyev konuyla ilgili açıklamada şunları söyledi:
” Otomotiv Glas Alyans” firması Alabuga özel ekonomi bölgesinde oto camları üretecek. “Kastamonu İntegreyd Vud İndastri” / Kastamonu İntegrated wood industry/ yapı malzemeleri, “Trakya Glas” ayna ve cam üretiyor. “Hayat kimya” firması, evde kullanılan kimya maddeleri üretecek. “Coşkunöz” şirketinin araba parçaları işletmesinin kurulması sonuna yaklaşıyor. ”Kastamonu İntegreyd Vud İndastri” firması mal üretimine başlamışken, diğer Türk projeleri hayata geçme çalışmaları değişik aşamasındadır. Birkaç Türk kuruluşu daha Alabuga özel ekonomi bölgesinde faaliyete başlamak niyetindedir.
Bu yılın 1 Martında Tataristan’da “İnnopolis” özel ekonomi bölgesi kuruldu. Enformasyon teknolojileri, bu ekonomi bölgesinde yürütülecek faaliyetlerin başlıca yönüdür. Türkiye’den alınan bilgilere göre, birkaç Türk kuruluşu bu özel ekonomi bölgesinde faaliyette bulunmak niyetinde olduğunu açıkladı. . “İnnopolis” ekonomi bölgesinde “Alabuga” bölgesindeki gibi faaliyet kurallar uygulanacak. Timur Hadiyev bu konuya değinerek şunları söyledi:
 “ İnnopolis “ özel ekonomi bölgesinde yatırımcılara hazır altyapı tesisleri sağlanıyor. Bunlar işletmeleri boş yerde değil, otoyollar, gaz ve ısıtma sistemleri, elektrik ve su, kanalizasyon olan bölgede kuruyor.. Bundan başka yatırımcılar Türkiye dahil yabancı ülkelerden donatımla techizat ve hammaddeler sevki için gümrük vergilerinden ve l0 yıl içinde arazi, mülkiyet ve nakliyat vergilerinden muaf tutuluyor.
 Türk şirketleri Âlabuga” özel ekonomi bölgesinde birkaç yıl çalışınken,” İnnopolis” ekonomi bölgesinde çalışmaya yeni başlamışken Tataristan’ın başkenti Kazan’da yıllarca faaliyette bulunuyor. “Odak” ve “Monotek” firmaları Kazan’da Opera ve bale tiyatrosu, metro, büyük ticaret merkezlerinin ve yeni mahallelerin kurulmasına katıldı.
Türk şirketleri Tataristan’da araba ve cam dahil değişik mallar üretiyor. “Efes” şirketi Tataristandaki büyük bira fabrikasına sahiptir.
 Tataristan’ın şirketleri de Türkiye’de faaliyette bulunmak imkânlarına büyük ilgi gösteriyor. Güçlü kamyon üreticisi “ KAMAZ” konsorsyumu, Türkiye’ye sevk ettiği arabalara teknik bakım işletmesi kurmak niyetindedir. Kazan helikopter fabrikası da ürünü olan helikopterlere teknik bakım işletmesi Türkiye’ye açmaya hazır.
TATARİSTAN’DA  180 TÜRK ŞİRKTEİ VAR
      Tataristan Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Şamil Agaev, ”Tataristan’da 180 Türk şirketi var. Bunlardan 104 tanesi yüzde yüz Türk sermayeli şirketler. Türkiye’den ithalatımız artıyor” dedi.
      Rusya Federasyonu’nun özerk cumhuriyetlerinden Tataristan’dan 34 işadamı ile birlikte Antalya’ya gelen Agaev, Antalya Ticaret ve Sanayi Odası (ATSO) Başkanı Kemal Özgen ve Meclis Başkanı Salim Güllüpınar’ı ziyaret etti. Ziyarette konuşan Agaev, iki ülke arasındaki ilişkileri geliştirmek amacında olduğunu belirterek, Tataristan’da Antalya’nın çok sevildiğini söyledi. Agaev, ”Tataristan’da 180 Türk şirketi var. Bunlardan 104 tanesi yüzde yüz Türk sermayeli şirketler. Türkiye’den ithalatımız artıyor” dedi.
      Tataristan’ın 2013 Universiad Oyunlarına aday kenti Kazan’a Türk Hava Yolları seferlerinin başladığını ifade eden Agaev, ”Bu nedenle büyük inşaat hamlesi başlayacak. Bu, Türk şirketleri için bir fırsat. Antalyalı iş adamlarını kentimizde görmek istiyoruz” diye konuştu.
      Tataristan Ticaret Odası ile ATSO’nun işbirliği anlaşması imzaladığını, Antalya ile Kazan’ın da kardeş şehir olduğunu vurgulayan ATSO Başkanı Kemal Özgen de, ”İşbirliğimizi daha ileri noktalara götürmemiz gerekiyor. Tataristan önemli yatırım fırsatları sunmaktadır. Bundan bizler faydalanmalıyız” dedi.
      Antalyalı iş adamları son yıllarda Türkiye dışında yatırım yapmaya da başladıklarını belirten Özgen, ”Rusya’da, Asya ülkelerinde, Kuzey Afrika ülkelerinde yatırım yapan iş adamlarımız vardır. İki taraftaki yatırım potansiyelinden faydalanmak için elimizden gelen gayreti göstermeliyiz” diye konuştu.
      Agaev, ziyaretin anısına Özgen’e üzerinde Kazan’da bir Türk firması tarafından yapılan caminin yer aldığı bir tabak hediye etti. 654.000 m2 açık, 140.000 m2 kapalı alanda DORPAN hazır kapı paneli ve ham ve melamin kaplı yongalevha üretilmektedir.

Türk Dünyası Gazeteciler Şurası Kazan’da Toplanıyor

20 ülkeden 100 gazeteci
Türk Dünyası 2. gazeteciler şurası Kazan’da toplanıyor. İlki geçtiğimiz yıl Türk Dünyası Kültür Başkenti olan Eskişehir’de düzenlenen şuranın organizasyon komitesinde görev alan Devri Alem belgesel program yapımcısı ve Avrasya Gazete Radyo Televizyon Yayıncılar Derneği Genel Başkanı İsmail Kahraman, Tataristan’ın başkenti Kazan’a gitti. Şuara 30 Mayıs 2015 tarihinde sona erecek. Şuraya Türk ve akraba topluluğu 20 ayrı ülkeden 100 Türk gazeteci katılacak.
KÜLTÜR BAŞKENTLERİ BELGESEL GALASI
Tataristan Cumhurbaşkanlığının himayesinde ve Tataristan Medya Bakanlığı TAD MED ve merkezi Türkiye’de bulunan Dünya Gazeteciler federasyonun ev sahipliğinde gerçekleşecek ve Türk Dünyası 2. Gazeteciler şûrasında Devri Alem belgesel programı tarafından hazırlanan “ESKİŞEHİR’DEN KAZAN’A TÜRK DÜNYASI KÜLTÜR BAŞKENTLERİ” belgeselinin de galası gerçekleşecek. 120 dakikalık belgeseli DVD’si Avrasya gazeteciler derneğinin kültür hizmeti olarak şuaraya katılan gazetecilere ve Tataristan medya mensuplarına da hediye edilecek.
GAZETECİLER ŞURASI SİNEVİZYONU
Yapım ve yönetmenliği İsmail Kahraman tarafından gerçekleştirilen Eskişehir’den Kazan’a kültür başkentlerimiz belgeselinin sine vizyon görselleri youtube üzerinden kamuoyu ile paylaşıldı. 7 dakikalık sine vizyonda önemli konular ile Eskişehir’de Kazan’a kültür başkentinin hikayesi anlatılma. Ayrıca Türk Dünyası Belediyeler Birliği genel başkanı olan Kocaeli Büyükşehir belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu’nun Tataristan’ın başkenti kazana yaptığı gazi ile ilgili de bilgiler verilmekte. Bu bilgileri ve sine vizyonu izlemek için www.belgeselyayincilik.com ve   https://www.youtube.com/watch?v=2C2sVu8a_ko  linkinden izleyebilirsiniz
ESKİŞEHİR’DEN KAZAN’A GAZETECİLER ŞURASI
İlki 2014 yılı Eskişehir’de düzenlenen Türk Dünyası Gazeteciler Şurası bu yıl ikincisi RF. Tataristan Özerk Cumhuriyetinin Başkenti Kazan’da düzenleniyor. Tataristan Cumhuriyetinin TATAMEDIA Kurumu ile Dünya Gazeteciler Federasyonunun ortaklaşa düzenleyeceği  “Türk Dünyası 2. Gazeteciler Şurası” Türkiye ile Tataristan Cumhuriyetinin ortak bir projesidir. T.C. Başbakanlık (TİKA), TRT, Anadolu Haber Ajansı, Türk Dünyası Belediyeler Birliği ve Türk Hava Yollarının desteğiyle düzenlenen Şura 3 gün boyunca yaklaşık 20 ülkeden 100 gazetecinin katılımı bekleniyor.
Konu ilgili bir açıklama yapan DGF Genel Sekreteri ve Şuranın Genel Koordinatörü Dr. Şemsettin Küzeci Kerkük gazetesine şunları söyledi: “Bu yıl Tataristan yapacağımız Türk Dünyası 2. Gazeteciler Şurasına 20 ülke katılacaktır. Başta Türkiye ve Tataristan olmak üzere Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan, Kazakistan, Çuvaşistan, Başkurdistan, Irak, İran, Türkmen Sahra, Kırım ve daha birçok Türk dünyası Coğrafyasından Türk Gazeteciler katılacaktır.
 “ Bu yıl ilk defa Türk Dünyası Üstün Basın Nişanı verilecektir. İkinci Şuramızda bu ödülü RF. Tataristan Cumhurbaşkanına onurla takdim edeceğiz. Ayrıca Türk Dünyası Basın Hizmet Ödülleri de ilk defa DGF tarafından verilecektir. Bu ödüller bu yıl;
1.         TRT AVAZ. Türkiye
2.        TATMEDIA. RF. Tataristan Özerk Cumhuriyeti
3.        Anadolu Haber Ajansı(AA). Türkiye
4.        Azerbaycan Matbuat Şurası. Azerbaycan
5.        Yeni Balkan Gazetesi. Makedonya
6.        AVRUPA MEDIA GROUP. Londra
7.        Türk Dünyası Genç İletişimciler Birliği.
8.        Nur Gazetesi. RF. Tataristan
       Kuruluşlara verilecektir”.
      TÜRK DÜNYASI MEDYA İLETİŞİM SERGİSİ
 Tataristan’ın başkenti Kazan’da gerçekleşecek Türk Dünyası 2. Gazeteciler Şurası’nda, “Türk Dünyası Medya ve İletişim Sergisi’ de açılacak. Sergide, şuraya katılacak gazeteciler tarafından getirilen gazete örnekleri ve yayınlar sergilenecek. Zirve dolayısıyla “Tataristan’ın Türk dünyasında jeopolitik yapısı” ve Türk Dünyasında iletişim gelişmeleri konulu panel ve oturumlarda gerçekleşecek.
Tataristan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı himayesinde Dünya Gazeteciler Federasyonu’nun organizasyonu ile Türk Dünyası 2. Gazeteciler şurası Tataristan’ın başkenti Kazan’da toplanıyor. Şura, Diş işleri Bakanlığı, Kazan Başkonsolosluğu, TİKA, Dış Türkler Akraba Topluluğu, Türk Dünyası Belediyeler Birliği, TRT, Anadolu Ajansı ve THY’’nın destekleri ile gerçekleşiyor. 26-29 Mayıs 2015 tarihlerinde Kazan’da gerçekleşecek “Türk Dünyası 2. Gazeteciler Şurasında, “Türk Dünyası Medya ve İletişim Sergisi” de açılacak. Sergide, şuraya katılacak gazeteciler tarafından getirilen gazete örnekleri ve yayınlar sergilenecek. Zirve dolayısıyla “Tataristan’ın Türk dünyasında jeopolitik yapısı” ve “Türk Dünyasında iletişim gelişmeleri” konulu panel ve oturumlarda gerçekleşecek.
  ESKİŞEHİR’DEN KAZAN’A  KÜLTÜR BAŞKENTİ BELGESİ
Tataristan’a giden Türk medyası, İdil nehri boyundaki Tarihi Bulgar devletinin kurulduğu Bulgar şehri başta olmak üzere Tataristan ve Kazan’ın tarihi ve turistik yerlerini gezecekler. Kazan Federal Üniversitesi’ni de ziyaret edecek heyet,  zirve dolayısıyla  Devri Alem belgesel TV program yapımcısı İsmail kahraman  yapım yönetmenliğinde  hazırlana ve  Avrasya Gazete Radyo Televizyon Yayıncıları Derneğinin katkısı ile   DVD haline getirilen  “Eskişehir’den Kazan’a Türk Dünyası Kültür Başkentleri” belgeselinin sine vizyon ve gala  gösterisi de şuraya katılan gazetecilerin katılımı ile  gerçekleşecek.  Belgeselin DVD si  gazetecilere hediye  edilecek.
  DÜNYA GAZETECİLER FEDERASYONU BAŞKANINDAN AÇIKLAMA
Şura ile ilgili bir açıklama yapan Dünya Gazeteciler Federasyonu Genel Başkanı Menderes Demir, “Türk Dünyası gazetecileri ilk kez bir şura ile Eskişehir’de bir araya gelmişti. Bunu gelenek hale getirdik. Federasyonumuzun öncülüğünde Türkiye Gazeteciler Federasyonu Basın Vakfı’nın iş birliği ile uzun çalışmalar sonucu Tataristan’da 2. Gazeteciler şuarasını da gerçekleştiriyoruz. Şura’ya destek veren, ilgi ve alakalarını gösteren gerek Türkiye ve gerekse RF Tataristan devlet yöneticileri başta olmak üzere, resmi ve özel tüm kurum ve kuruluşlara teşekkür ediyoruz’ dedi.
 Demir, Türk Dünyası gazetecilerinin Eskişehir zirvesinin önemli bir başlangıç olduğunu, bu zirvenin geleneksel hale getirilerek sürdürülmesi kararı alındığını ifade ederek, Dünya Gazeteciler Federasyonu, Türk Dış işleri Bakanlığı ve RF Tataristan yetkilileri resmi görüşmeler yaparak, Dünya Gazeteciler Federasyonu ve TATMEDYA işbirliği yaparak, “Türk Dünyası 2. Gazeteciler Şurası”nın Türk Dünyası 2014 yılı Kültür Başkenti olan Tataristan’ın başkenti Kazan’da gerçekleştirilmesine karar verildiğini söyledi.
 TÜRK DÜNYASI’NIN KALBİ KAZAN’DA ATACAK
 Hazırlıkların son açamaya geldiğini, resmi izinler alınarak dünyanın çeşitli ülkelerindeki değişik yerlerden 35, Türkiye’den 15 ve Tataristan’dan da 50 gazetecinin şuraya katılacağını belirten Demir, zirve kapsamında sergi, sempozyum, panel, kültürel çalışmalarının yanı sıra çeşitli etkinliklerin de düzenleneceğini kaydetti.
 RF Tataristan organizasyonunun büyük ilgi göreceği etkinlik kapsamında, Türk Dünyası ile ilgili görüş ve düşüncelerin alınacağını, gazetecilerin Tataristan ve Kazan kentinin tarihi ve kültürel yerlerine de turistik gezi turu düzenleneceğini belirtildi.
 KAZAN’DA TARİHİ BULUŞMA
Rusya Federasyonu Tataristan Özerk Cumhuriyeti Başkenti Kazan’da yapılacak olan etkinliğe, 20 ülkeden 100’ün üzerinde gazetecinin katılması beklenirken, 2.’si düzenlenen organizasyonun Tataristan Özerk Cumhuriyeti, TATMEDYA ve Dünya Gazeteciler Federasyonu’nun ortak organizesi ve Gazeteciler Cemiyetleri Basın Vakfı’nın katılımı ve katkısı ile Tataristan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Rustam Minnikhanov’un himayelerinde Tataristan Özerk Cumhuriyeti ve Türkiye Cumhuriyeti’nin katkılarıyla yapılacak  bildirildi. Şura”nın amacının Rusya Federasyonu Tataristan Özerk Cumhuriyeti’nin tarihi, turistik yerleri ve kültürünü Türk Dünyası ve dünyaya yaymak olduğu bildirildi.
    Şurada Tataristan’da hizmet veren medya mensuplarının Türk Dünyası medya mensupları ile buluşmasını sağlamak, medya mensupları arasındaki bilgi alış-verişleri, tanışma, mesleki dayanışmayı temin etmek, problemlerini müşterek konuşarak çözüm yollarını yetkililere iletmektir. Yine Rusya Federasyonu Tataristan Özerk Cumhuriyeti ve Türk Dünyası’na daha iyi nasıl hizmet edilebiliriz, bu birliktelikten insanlık nasıl faydalanır, bunun yol ve yöntemlerini arayarak hayata nasıl geçirebilir.

İstanbul’un fethi neden Gebze’den başlatılmalı?

29 Mayıs İstanbul’un fethi yıldönümü törenleri başlıyor. Sadece İstanbul’da değil Türkiye’nin bir çok bölgesinde hatta Türklerin yaşadığı bir çok ülkede İstanbul’un fethi ile ilgili kutlama programları yapılıyor. İstanbul’un fethi sadece Türk İslam tarihi değil, Dünya tarihi için çok önemli. Bir ağın kapanıp yeni bir çağın başlaması, Doğu Roma İmparatorluğunun yıkılması Dünya tarihi için çok önemli.
İstanbul’un fethi törenlerinin Gebze’den başlatılması ile ilgili bugüne kadar bir çok yazı kaleme aldım.
 Son 3 yıldır Gebze Belediyesi tarafından düzenlenen Hünkara vefa sempozyumu ve Fatih’i anma toplantıları Gebze’nin Fatih Sultan Mehmet ve İstanbul’un fethinde ki rolü ve önemi akademik çalışmalar ile de belgelenmiş oldu. Son sempozyuma bildiri sunan Fatih Sultan Mehmet Vakfı Üniversitesi Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Fahamettin Başar, çok önemli açıklamalar yaptı.
Yapılan bu açıklama ile ilgili Gebze Belediyesi tarafından yayınlanan basın bülteni tarihimiz açısından önemli. Basın bildirisinde yer alan bilgileri özetle sizlerle paylaşıyorum.
BASIN BİLDİRİSİNDE NELER YAZILDI
Gebze Belediye Başkanı Adnan Köşker’in ev sahipliğinde düzenlenen 2. Uluslar Arası Hünkara Vefa Sempozyumu’nda sunumda bulunan Fatih Sultan Mehmet Vakfı Üniversitesi Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Fahamettin Başar, 1329’da Osmanlı beyliği ile Bizans İmparatorluğu arasında yapılan Palekanon (Eskihisar) savaşında elde edilen zaferin İstanbul’un fethine giden başarılı yolculuğunun ilk adımı olduğunu söyledi.  Prof. Dr. Başar, “Osmanlı’nın İstanbul’u fethine giden başarılı yolculuğunun 1329 yılında Gebze kıyısında Pelekanon’da başladığını söyleyebiliriz” dedi.
Sempozyumun ikinci oturumunda konuşan Fatih Sultan Mehmet Vakfı Üniversitesi Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Fahamettin Başar, 1329’da Osmanlı beyliği ile Bizans İmparatorluğu arasında yapılan Palekanon (Eskihisar) savaşında elde edilen zaferin İstanbul’un fethine giden başarılı yolculuğunun ilk adımı olduğunu söyledi.
İZNİK OSMANLI KUŞATMASINDA
Gebze Kültür Merkezi’nde düzenlenen sempozyumda bildirimde bulunan Prof. Dr. Fahamettin Başar, “Bursa’nın fethinden sonra Orhan Bey, İznik üzerindeki baskıyı daha da artırmaya başlamıştı. Gemlik ve Yalova’nın fethiyle şehrin Bizans ile olan bağlantısını kesmişti. Osmanlının Bizans aleyhine sınırlarını genişlettiği sırada tahta yeni çıkmış olan imparator 3. Antronikos İznik’i kurtarmak arzusu ile Türklere karşı bir sefer hazırlıkları yapmaya başlamıştı.
BİZANS’A ESKİHİSAR’DA DARBE
1329 yılında Trakya’dan asker toplayan imparator ordusunu Üsküdar’a sevk etmiş daha sonra kendisi de Üsküdar’a geçip ordunun başında İznik’e gitmek üzere Gebze yolunda ilerlemeye başlamıştı. Bizans kuvvetlerinin hareketlerinden akıncıları sayesinde zamanında haberdar olan Orhan Bey, İznik surları önlerinde bir miktar kuvvetini bırakarak imparatoru karşılamak için batı yönünde hareket etmiştir. Topçular Limanı’ndan Kocaeli yarımadasına geçip Bizans ordusundan önce Eskihisar’a ulaşmış ve burada imparatorun ordusunu beklemeye başlamıştı.  İki safhada gerçekleşen savaş sonunda Bizans ordusu çok ciddi kayıplar vermiş ve geri çekilmek zorunda kalmıştı.
 ADIM ADIM FETİHE DOĞRU
Bu savaşın İstanbul’un fethindeki önemine gelirsek. Bu savaş ile birlikte Bizanslıların Türkleri Marmara bölgesinden çıkarma gayretleri neticesiz kalmıştır. Osmanlılar bu savaştan sonra Gebze, Hereke, Pendik ve Üsküdar’a kadar olan topraklara sahip olduğu gibi İznik’e dönerek bu şehirdeki kuşatmaya devam etmiş iki yılsonunda bu önemli şehri fetih etmiştir. Sonuç olarak Osmanlı’nın İstanbul’u fethine giden başarılı yolculuğunun 1329 yılında Gebze kıyısında Pelekanon’da başladığını söyleyebiliriz.  Bizanslılar bu muharebeden sonra bir daha Osmanlı’ya karşı sefere çıkamamış savunmaya çekilmişlerdir” dedi.
İSTANBUL’UN KURTULUŞUNDA GEBZE’DEN TOPRAK ALINIYORDU.
Daha önce İstanbul’un İngilizlerden kurtuluşu törenleri ile ilgili daha önce Gebze Anibal tepeden atletler tarafından toprak alınarak, İstanbul’a götürülüyordu. Son yıllarda bu gelenek unutuldu. Neden Anibal tepeden toprak alınıyordu bilmiyorum. Ancak bu uzunca bir süre devam etti. Yeniden bu gelenek başlatılabilir. Ayrıca İstanbul’un fetih törenleri ile ilgili Gebze bölgesine önemli bir yer verilebilirdi. Bu konuda daha önce kaleme aldığım yazılar var. O yazıların özetini bu köşemde sizlerle paylaşıyorum
İSTANBUL’UN FETHİ KUTLAMALARI GEBZE’DEN BAŞLATILMALI ( 02/06/2013)
Her şehrin marka değeri vardır. Birçok şehir küçücük değerlerini, Uluslararası bir marka haline getiriyor. Gebze bölgesi sanayi ile anılmasına rağmen tarih, kültür, tarım ve turizm alanında bir çok marka değeri var. Bu değerler, ortaya çıkarılabilseydi Gebze bugün dünyaca tanınan bir kültür turizmi merkezi haline gelebilirdi. Eskihisar Osman Hamdi bey müzesi ve kalesiyle önemli bir marka. Türk müzeciliğinin kurucusu olması dolayısıyla Eskihisar, dünyaca tanınan bir Kültür turizmi haline getirilebilirdi. Bazı Yeşilçam filmleri Eskihisar’da çekilmişti. Gebze bölgesi bir çok Yeşilçam filmine doğal platoluk görevi yapmıştı.
Bir çalışma yapılarak Gebze bölgesinde çekilen Yeşilçam filmleri isim isim tespit edilerek filmlerin bir kopyası Kültür Bakanlığı’ndan temin edilerek Gebze’de izleyici ile buluşturulabilir, Eskihisar’da ki sinema günleri Gebze bölgesinde çekilen sinema filmleri adıyla yeni bir hamle başlatılabilir.
Eskihisar gerçekten bir marka. Barbaraos Hayrettin paşa ve Kuzey Afrika’da Osmanlı kaptanları ile ilgili belgesel çekmek üzere bu hafta Cezayir’e gidiyorum. Pazar günü güneşli bir havada Eskihisar’da hem çayımı içtim hem de Deniz Kuvvetleri Komutanlığı tarafından 1965’de basılan Türk Deniz tarihi kitabını Eskihisar’da körfez manzarası eşliğinde zevkle okudum.
Eskihisar belgesel sinema festivali yarışması da düzenlenerek Türkiye’nin ilk belgeselcilerinden biri olan Osman Hamdi bey ile anılmak suretiyle belgesel sinema günleri organize edilip Gebze’nin kültür alanında tanınmasına imkan sağlanabilir. Anibal başlı başına bir kültür değeri. Anibal bölgesi vakit geçirilmeden bir bilim, teknoloji ve kültür müzesi haline getirilerek anıt çevresi yerli ve yabancı turistlere açılabilir.
Yazının tamamanı ise  http://www.belgeselyayincilik.com/ismail-kahraman/makaleler/istanbulun-fethi-kutlamalari-gebzeden-baslatilmali linkinden okuyabilirsiniz