Belgesel Yayıncılık

Ankara’nın siyasi havası

Türk Dünyası Gazeteciler Platformu toplantısına katılmak üzere 12-13 Ağustos tarihinde Ankara’daydım. Ankara’nın siyasi havası sadece Ankara’ya değil, tüm Türkiye’ye sinmiş durumda. En küçük memurdan en üst düzey devlet adamına herkes beklemede. Deyim yerindeyse memurlar iş yapmıyor, devlet çarkı durmuş durumda. Taksi şoföründen, büyük sanayicisine kadar herkes ekonomiden şikayetçi. Devlet yatırımları durmuş. Hızlı trene bindiğim Sakarya’nın Arifiye istasyonunda bile hükümetsizliğin ne anlama geldiğini gördüm.

İstasyon inşaatı tamamen durmuş. Burada ki insanlarla yaptığımız konuşmada herkes inşaatın neden durduğunu birbirine sorup cevap almaya çalışıyor. Orada görevli bir yetkili seçimden sonra her şeyin bittiğini, inşaatın yarım kaldığını söylüyor.
Ankara’ya iner inmez Kocaeli Milletvekilleri Cemalettin Kaflı, Radiye Sezer Katırcıoğlu ve Tahsin Tarhan’ı aradım. Her üç milletvekili ile yaptığımız konuşmada, Türkiye’nin seçime gittiğini söylediler. Türkiye yeni bir seçime hazırlanıyor. Ankara’da ki siyasi hava baş döndürücü bir hızla devam ederken, herkes şimdiden seçim sonuçlarını tartışıyor. Siyasi havanın tümüyle karışık olduğu bir ortamda herkesin büyük beklenti içerisine girmesi, ne olacak sorusuna cevap araması, ülkemiz adına düşündürücü.
AK PARTİ – CHP KOALİYONU NEDEN KURULMADI?
13 Ağustos 2015 tarihi Türk siyasi hayatı için önemli bir nokta olarak tarihe not düşüldü. AK Parti- CHP arasındaki koalisyonun gerçekleşmemesi, büyük koalisyonun kurulamaması, gelecekte çok konuşulup tartışılacak. Biz bu tarihi görüşmenin yapıldığı gün Ankara’da olarak birkaç tespitimizi sizlerle tarihe not düşmek adına paylaşmak istiyorum.
Birçok akademisyen, yetkili ve yönetici AK Parti-CHP koalisyonunun kurulmasını istiyordu. Ama bu beklenti boşa çıktı. Ekonomi allak bullak oldu.
İsterseniz, AK Parti – CHP koalisyon kurma çalışmaları ile ilgili yaşanan gelişmeleri ve liderler tarafından yapılan açıklamanın özetini sizlerle paylaşıyorum.
KOALİSYON NEDEN OLMADI?
AK Parti ile CHP arasındaki hükümet kurma süreci görüşmeleri 41 saat sürdü. Davutoğlu ile Kılıçdaroğlu’nun son görüşmesinde koalisyon kararı çıkmadı. Bunda AK Parti’nin iki yıllık seçim hükümeti, CHP’nin ise 4 yıl süreli reform hükümeti önerisinde ısrar etmeleri etkili oldu.
AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Ahmet Davutoğlu ile CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun hükümet kurma süreci kapsamındaki son görüşmesi dün Ankara Palas Devlet Konukevi’nde gerçekleşti.
Yaklaşık 1.5 saat süren görüşmeye Kılıçdaroğlu ve Davutoğlu’nun yanı sıra AK Parti’den Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik ile CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Haluk Koç da katıldı. Bu arada, görüşmenin yapıldığı Devlet Konukevi önündeki cadde de araç trafiğine kapatıldı. Cadde üzerindeki kaldırımı kullanan vatandaşlar ise aramadan geçerek, caddeye alındı.
HÜKÜMET SONUCU ÇIKMADI
Bugüne kadar AK Parti ve CHP heyetleri arasında, 5 ayrı oturumda, yaklaşık 35 saat süren “istikşafi” görüşmeler, 3 Ağustos’ta sona erdi. Görüşmelerin ardından heyetler, Davutoğlu ile Kılıçdaroğlu’na sunum yaparak, raporlarını iletti. Heyetler arası görüşmelerin ardından, 10 Ağustos tarihinde de Davutoğlu ile Kılıçdaroğlu’nun bir araya geldiği ikinci buluşma 4 saat 20 dakika sürdü. Liderlerin görüşmenin başında öğle yemeği yediği dünkü 1.5 saat süren ve toplamda 41 saatlik zirveden hükümet kurma sonucu çıkmadı.
İKİ YIL DÖRT YIL AYRILIĞI
İki parti arasındaki görüşmelerden bir koalisyon hükümeti çıkmamasında ise AK Parti’nin 2 yıl süreli seçim hükümeti, CHP’nin ise 4 yıl süreli reform hükümeti önerisi etkili oldu. Davutoğlu, yaptığı basın toplantısında, “Derin görüş ayrılıkları dolayısıyla, uzun dönemli koalisyonda doğabilecek sıkıntılar da göz önüne alınarak, başta seçenekleri de değerlendirmek üzere CHP tarafına, üzerinde mutabık kaldığımız hususlarda, süreli bir reform hükümeti kurularak, seçimleri de göz önünde bulunduran bir yaklaşımla birlikte bir çalışma yapmayı, bunun sonunda karşılıklı anlayış içinde Türkiye’yi hükümetsiz bırakmama, Türk siyasi zeminini istikrara kavuşturma yönünde teklifte bulundum” sözleriyle bu durumu açıkladı.
Sonuç olarak Ankara’nın siyasi havası tam anlamı ile karışık. Bu durumdan ülkemiz büyük zarar görüyor. İnşallah yapılacak olan seçim ülkemize ve milletimize hayırlı olur.

Karaosmanoğlu’ndan Denizli Göleti’ne tarihi hizmet!

Türkiye’de ki belediye başkanları içerisinde düzenli olarak sabah yürüyüşleri yapan ve bunu da ilçelere yayarak düzenleyen tek belediye başkanı İbrahim Karaosmaoğlu’dur. Belirlenen program ölçüsünde hemen hemen her gün bir ilçeye, bir mahalleye giderek yürüyüş yapıyor ve aynı zamanda da bölge adına projeler sunarak bilgiler alıyor. Oldukça faydalı olan bu projeyi hayata geçirdiği için öncelikle Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın İbrahim Karaosmanoğlu’na bir gazeteci ve belgeselci olarak teşekkür ediyorum.

Sayın Karaosmanoğlu önceki gün Denizli Köyü’nde sabah yürüyüşünü gerçekleştirdi. Vatandaşlarla birlikte bölgede yürüyüşe çıkan Karaosmanoğlu’yla daha sonra Denizli Göleti, Akçakoca Gazi ve daha birçok tarih ve kültür konusunda sohbet gerçekleştirdik. Özellikle Kandıra’da bulunan Akçakoca Gazi’nin Anıt Mezarı’na yakışır bir mescit ve çevre düzenlemesi yapan Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu, Yörüklere sahip çıkmaya devam edeceğini de söyleyerek Gebze’de bulunan Denizli Gölet’i için önemli projeler hazırladıklarını dile getirdi. Sayın Karaosmanoğlu ile yaptığımız sohbetin haberini sizlerle paylaşmak istiyorum.
KARAOSMANOĞLU ÖZEL ÖNEM VERİYOR!
Kocaeli Büyükşehir belediye başkanı İbrahim Karaosmanoğlu, gazetemize özel açıklamalarda bulundu. Önceki gün Denizli köyünde partililer ve vatandaşlarla sabah yürüyüşü gerçekleştiren Başkan Karaosmanoğlu, Denizli köyüne özel önem verdiklerini söyledi. Başta Denizli Göleti olmak üzere önemli projeler düşündüklerini ve bu projelerin çalışmalarını başlattıklarını söyleyen başkan Karaosmanoğlu, başta Muhtar olmak üzere köy halkından fikir ve önerilerini dinlediklerini söyledi. Bu kapsamda Çarşamba sabahı yürüyüşü Denizli’de gerçekleştirdiklerini söyleyen Başkan Karaosmanoğlu, Büyükşehir yasasıyla mahalleye dönüşen Denizli köyünün gelişeceğini söyledi.
YÖRÜKLERE SAHİP ÇIKILIYOR
Denizli Köyünde bulunan ve yüzyıllar süren Türkmen geleneğini yaşatan Yörük Türklerine sahip çıktıklarını ifade eden Karaosmanoğlu, ilk kez dönemin Kocaeli Valisi Ercan Topaca ile birlikte Sığırlık merasında Yörük obasına giderek sofralarına konuk olup Ramazan iftarını gerçekleştirdiklerini söyledi. Yörük Türklerine de sahip çıktıklarını ifade eden Başkan Karaosmanoğlu, geçtiğimiz gün gerçekleştirdikleri yürüyüşe katılımın fazla olmamasının nedeninin ise davet olmadığından söyledi.
Evet, kültürümüze sahip çıkmak gerekir. Bu manada Gebze’nin önemli kültür yerlerinden olan Denizli Göleti için proje hazırlayan ve kararlı bir şekilde bu konuda ciddi çalışmalar yapacağını söyleyen Sayın Karaosmanoğlu’nu kutluyorum. Sizlerle Yörük Kültürü ve Denizli Gölet’i ile ilgili daha önce kaleme aldığım yazıyla baş başa bırakıyorum.
SON YÖRÜK OBASI SIĞIRLIK MERASI (18 TEMMUZ 2013 GEBZE GAZETESİ)
35 yıl önceydi. Gebze Köseler köyünden yola çıkmış, bir bahar günü yemyeşil ağaçlar, emaye çeşit çiçekler arasından kuş sesleri eşliğinde Sığırlık Merasına doğru yol arıyoruz. Yörük Obasını ilk kez görmenin heyecanını yaşayacağız. Uzun bir yolculuktan sonra ağaçlar altında kıl çadırlar içerisinde Yörük Obasına geliyoruz. Yörükler, çocuklarıyla birlikte Kıl çadırlar içerisinde hayatlarını sürdürüyorlar. Çadırın tam ortasında Ocak yanıyor, çadırın tepesi açık Ocağın etrafında mutfak malzemeleri,1965 yılında Sığırlık Merasındaki Yörük Ali Şahin’in aile fotoğrafı çadıra dayanmış yataklar, çadır ortasında ki bam tele gibi işlenmiş kilimler üzerinde oturuyoruz. Taptaze sıcak süt geliyor. Sütle birlikte Yörük tandırında pişmiş ekmek ve keçi peyniri ile afiyetle yiyoruz. Çadırın etrafında koyun keçi büyükbaş hayvan sürüleri, atlar cins kangal köpekleri, asırlık ağaçlar altında oynayan çocuklar. Çok sayıda Yörük çadırı Sığırlık Merasının değişik bölgelerine serpilmiş çok sayıda Yörük burada hayatlarını sürdürüyor.
Aradan yıllar geçti. Gazeteci olarak bu kez Sığırlık Merası’na gittiğimde Çadırların birçoğu sökülmüş, yerinden yeller esiyordu. Hayvan sürüleri azalmış, çocuk sesleri neredeyse yok denilecek kadar az. Sığırlık merası ve Yörük obası boşalmış. Ancak sayıları az da olsa bugün Türkiye’de yaz kış dağda yaşayan Yörükler Gebze bölgesinde duruyor. Yörüklerin sesi olduk. Onların feryadını ve devletten isteklerini gazeteci olarak dile getirmelerine aracı olduk. Cumhurbaşkanı ve Başbakan’a mektuplar yazdık. Belgesel çekimleri yaptık. Haber ve makaleler kaleme aldık, konuyu Kocaeli Milletvekili değerli dostum Zeki Aygün beye ilettim. Zeki bey ile birlikte Büyükşehir Belediyesi’ne ait uçakla Sığırlık Merası üzerinden uçtuk, Sığırlık merasıyla ilgili Milletvekili Aygün’e bilgi verdim. Aslen kendisi de Antalya Yörüğü olan Kocaeli Valisi Sayın Ercan Topaca ’ya konuyu aktardım. Kocaeli Kent konseyi Başkanımız sayın Dr. İbrahim Kahraman Bey Yörüklerin sorununu Büyükşehir belediye Başkanı Sayın Karaosmanoğlu’na iletti. Sayın Karaosmanoğlu ramazan öncesi Türkiye’nin son Yörük obası Sığırlık merasına gitti. “Bu bölgeyi ilk kez görüyor, Yörüklerin ilk kez burada yaşadığına şahit oluyorum.” Dedi. İftar programı organize edilmesi için ilgililere talimat verdi. Dün akşam tarihi bir iftar programı organize edilip son Yörük obası Sığırlık merasında muhteşem bir iftar organizasyonu gerçekleşti. İftar programıyla ilgili ayrıntılı makaleyi yarın kaleme alacağım. Ancak, daha önce gerek gazetemizde haber olarak ve gerekse köşemde makale olarak kaleme aldığım yazıları sizler için paylaşmak istiyorum. Mutlaka yazıları okumanızı arzu ediyorum.
Neden Yörüklük kültürüne bu kadar önem veriyoruz. Kültür ve medeniyet devlet ve milletlerin temelidir. Kültürü olmayan hiçbir devlet ve milletin ebedi olması mümkün değildir. Yörükler Anadolu’nun asli unsurlarıdır. 700 yıldan beri Gebze’nin sahipleridir. Bugün yaz-kış Sığırlık merasında hayat sürdüren Yörükler var. Geçmişte buralar askeri atış bölgesiydi. Askeri atışlarda ki kazalarda dört Yörük top mermileri sonucu öldüler. Onlar Sığırlık merası ve son obalarını terk etmek istemiyorlar. Devletten beklentileri rantçılar devlet ve vatandaş yerini değişik yasal kılıflar altında ele geçirirken 700 yıldır sahibi oldukları bu topraklarda bir çadır kuracak yer istiyorlar. Son oba yok olmasın, son Yörükler Sığırlığı terk etmesin, kültür ve medeniyetimiz yok olup gitmesin. Mücadelemiz ve çalışmamız sadece bundan ibaret. Yörüklere sahip çıkmayı onurlu ve şerefli bir görev biliyorum. (18 TEMMUZ 2013 GEBZE GAZETESİ)
YÖRÜK OBASI’NDA DEVRİ ÂLEM
Evet, Yörükler Anadolu‘nun asli unsurlarıdır. 700 yıldan beri Gebze’nin sahipleridir. 30 yıldır gazetecilik yapan bir gazeteci olarak yaptığımız araştırmalardan hazırladığımız Tarihi Yörük Obası Gebze Sığırlık Merası Belgeseli adlı belgeseli www.youtube.com/watch?v=42hWcjByaJ8 isimli belgeselden izleyebilirsiniz. Son Yörük Obasına sahip çıkan Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu’na kamuoyu adına teşekkür ediyorum.

Fındığa sahip çıkmalıyız!

Dün bu köşede bir dünya markası olan fındığı kaleme almıştım. Çile ve emek diyarı Karadeniz’in Ağustos ayında toplanan fındığı. Dünya’da yüzden fazla ülkeye ihraç ediyoruz. Bugün dünyanın en büyük şirketlerine baktığınızda sektörleri ya gıda ya da teknoloji üzerinedir. Gebze’de kurulan Bilişim Vadisi ile bir gelişim ve marka oluşturma çabası devam ederken, Dünya’da yüzden fazla ülkede tanınan Türk Fındığına maalesef sahip çıkamıyoruz.

Dünya’da fındığın merkezi Türkiye, ülkemizde ise merkez Giresun’dur. Öyle ki Giresun tüm dünyada fındığın başkenti, kirazın anavatanı olarak bilinir. Böyle bir marka değeri olan ve ülkemizin ciddi ihraç kaynağı sağladığı fındığın marka değerini yükseltmek için bir çalışma yapılmaması üzüntü verici.
FINDIĞIN BAŞKENTİ NEDEN GİRESUN?
Bir dünya markası olan Giresun, fındığın başkenti olarak da bilinir. Giresun’da hayat fındıkla başlar, fındıkla sürer. Fındık sadece bir geçim kaynağı değil, tarih, kültür, sanat, türkü ve destandır. Kabuğuna sığmayan meyve olan fındık, yemyeşil bahçelerinde Ağustos ayında toplanmayı bekler. Fındık harmanları ile Giresun altın sarısı renge döner. Kurutulup satışa hazır olduğunda dünyanın yüzden fazla ülkesine Giresun markası ile fındık ihraç edilir.
Çin’de ezilip çaya katılır, yağını süt olarak içerler. İtalya’da ununu ekmeğe katarlar. Almanya’da salça olarak yemeklerde kullanılır. Fındığın aynı zamanda kansızlığa, gribe, güçsüzlüğe ve cilde iyi geldiği bilim adamlarınca keşfedilmiştir. Fındığın tarihi ise yaklaşık olarak 2500 yıl öncesine kadar dayanır. Fındığın ilk uluslararası ticaret olarak satış tarihi 1403. İspanya Kralı 3. Henri’nin elçisi Klavyo, Timur ile görüştükten sonra Trabzon’dan İstanbul’da deniz yolu ile döner. Seyahatnamesine şu cümleyi ekler;  17 Eylül 1403’de Trabzon’dan; Kaptan Nicholos yönetimindeki fındık yüklü gemi ile 25 günde İstanbul’a gittik”
Osmanlı İmparatorluğu döneminde fındık, 1665 yılında Avrupa’ya gönderilir. 1792 yılından itibaren ise Romanya’da fındık satışı başlar. 1900’lü yılarda fındığın tek üreticisi ve satıcısı Türkiye’ydi. Günümüzde ise Giresun fındığı kalitesi ile dünya pazarlarında aranan bir marka. Fındık bu topraklarda 25 asırdır üretiliyor, 600 yıldan beri dünyaya sunuluyor. Sağlık ve hijyenik tesislerde işleniyor. Uluslararası gıda güvenliği sistemlerine uygun üretim yapan, modern teknolojiler ile donatılmış işleme tesislerinde işlenmiş fındıklar; beyazlatılmış, kavrulmuş, dilinmiş, kıyılmış, fındık püresi ve fındık unu gibi nihai ürünlere dönüştürülüyor. Ve dünyanın en kaliteli fındığı ambalajlanarak tüketim ve sanayide kullanılmak üzere dünyanın her yerine gönderiliyor. İnsan sağlığının en önemli unsur olduğu bilinci ile çalışan Türk Fındık sektörü ürünlerin stoklandığı depolarda da yüksek kalite standartları sunuyor. Sektör fındığın tüm üretim aşamalarında arge çalışmalarına verdiği önemin yanı sıra ileri teknoloji ile donatılmış kalite kontrol laboratuvarlarında sürekli yapılan testlerle kalite standartlarını hep yüksekte tutuyor. Daldaki yeşilliği ile tabiat harikası, içindeki besin değeri ile Allah’ın armağanı olan Türk fındığı kuruyemiş olarak tüketilmesinin yanında dünyanın en lezzetli çikolataları ve çikolata ürünlerinin üretiminde vazgeçilmezdir. Bisküvi, şekerleme, tatlı, pasta, dondurma ve yemek sektörlerinde de ürünlerin lezzet kaynağıdır. Dünyanın en modern tedarik zincirlerine Türk fındık sektörü toplam dünya üretiminin %75’ini gerçekleştirirken, yılda 250 bin ton iç fındığı yüzden fazla ülkeye ihraç ediyor. Dünyanın en lezzetli enerji kaynağı fındık. Bir dünya markası olarak Giresun ve Türkiye’nin adını dünyaya duyuruyor. Bir dünya markası olan fındık deyince akla Giresun gelir. Bu nedenle Giresun tüm dünyada fındığın başkenti olarak tanınır. Her ne kadar fındık Giresun ile anılsa da Karadeniz’in birçok bölgesinde yetişmektedir. Fındık’la ilgili dün kaleme aldığım yazıyı http://www.gebzegazetesi.com/turkiyenin-dunya-markasi-findik-makale,1182.html adresinden okuyabilirsiniz.
Evet, fındığın ülkemiz için önemini ve değerini sizlerle paylaştık. Sadece fındık değil. Çay denilince de aklımıza Rize gelir. Dünya’da birçok ülkeye ihraç ettiğimiz çay dünya pazarında da oldukça ilgi görmekte. Fındık ve Çay ile birlikte Karadeniz’in marka değeri oluşturulabilecek ya da değeri yükseltilebilecek birçok ürün var. Bunlarla ilgili kapsamlı bir araştırma yapılarak tüm dünya pazarında ortak bir marka oluşturulmalı ve bu markalarla Türkiye ekonomisi de canlandırılmalıdır.
Elimizdeki değerlerin kıymetini yok olup gittiğinde anlıyoruz. Bu değerlerimiz yok olmadan tüm ilgili ve yetkililer topyekûn bir çalışma başlatmalı ve Karadeniz’in dünyaca bilinen fındığını ve çayını daha dünya pazarına daha aktif bir şekilde sunmak için adeta seferberlik yapılmalı.

Türkiye’nin dünya markası Fındık!

Türkiye’nin birçok marka değeri var. Bu değerlerden biriside fındık. Doğduğum ve çocukluk yıllarımı geçirdiğim Giresun ‘Fındığın başkenti, Kirazın anavatanı” olarak tanınır. Gerçekten Giresun’un dağ ve taşı, fındık bahçeleri ve kiraz ormanları ile kaplıdır. Türkiye’yi dünyada fındığı ile bilirler. Ancak Giresun fındığının çok ayrı bir yeri vardır. Dünya Fındık Borsalarında Giresun fındığına kalitesinden dolayı ayrı değer biçilir. Ağustos gelince fındık bahçeleri şenlenir. Fındık türküleri eşliğinde imece usulü ile fındıklar toplanır. Bizde fındık bahçelerindeyiz. Fındığın toplanması, kurutulması, benim için ayrı bir anlam ve önemi vardır. Fındık ile ilgili birçok yazı kaleme aldım. Konferanslar ve panellere katıldım, belgeseller çektim, araştırmalar yaptım.

Yaptığım bu araştırmaların özetini fındık bahçelerinde, fındık toplarken sizlerle paylaşmak istiyorum.
DÜNYA MARKASI FINDIK (6 KASIM 2012)
Fındık denince içim bir hoş olur. Bir de çocukluk yıllarıma giderim. Fındık hayatımızın bir parçasıydı. Hayatımızda fındığın ayrı bir yeri ve önemi vardı. Daha çocukluk yıllarında fındık bahçeleri ilgi çeker ve ilk yere diktiğim fidan fındık fidanı olmuştu. Fındık bahçeleri fındık ağaçları, fındığın tüm aşamaları başlı başına araştırma konusu ve başlı başına bir anı.
Hiç  unutmuyorum 6 yaşında yaramaz bir çocuktum. Yerinde durmayan, aklına ne gelirse onu yapan ama hep yararlı işler yapan biriydim. Kazmayı aldığım gibi fındık bahçesine gidip bahçeden birkaç fındık fidanı sökerek evin önündeki mısır tarlamızın kenarına fındık diktiğim o günleri hiç unutmuyorum. Her köye gidişimde 6 yaşında diktiğim fındık ağaçlarını kontrol edip onların nasıl büyüyüp geliştiğini ve fındıklarımdan yediğimde ne derece mutlu olduğumu tarif etmem mümkün değil. İnsan kendi diktiği meyvesinden yemesi hele bu fındıksa çok önemli bir anı.
Çocukluk yıllarımda fındık bahçelerinin temizlenmesi sırtımızda fındık odunlarının eve taşınması fındık çangallarından sepetle gıdık yapılması fındıkların toplanması, fındık bahçelerinde büyük ve küçükbaş hayvanların bakılması. Fındıkların toplanmasında hep rolümüz olmuş. Çocuk da olsak fındık toplamış fındık toplayan imecelere yemek ve su getirmiş birisiyim. Fındık harmanları, harmanlarda fındıkların ayıklanması zor da olsa zevkli ve keyifli işlerdi. Fındıkların kurutulduktan sırtımızda arabayla yola çıkarılması ise ayrı bir meşakkatti. Her sıkıntı içerisinde yokuş yukarı sırtımızda virandaki araba yolunda fındık taşıdığımız günleri daha dün gibi hatırlıyorum.
Geçtiğimiz Şubat ayında fındık bahçelerindeki kış görüntülerini çekmek üzere Giresun’daydım. Kar yığınları altında adeta bir tabloyu andıran fındık bahçeleri fındık dalları, karların eridiği yerde bahçelerdeki menekşe çiçekleri, gerçekten görülmeye değer. Dallardaki fındık püskülleri ise göz ve gönül ziyafeti sunuyor. Elimde kameram ve fotoğraf makinemle kendimi fındık bahçelerine atarak arklı fındık bahçelerini kamera kaydedip doya doya fındık bahçelerini seyrettim.
Fındığa karşı vefa borcunu ödemek için BİR DÜNYA MARKASI FINDIK BELGESELİ çekmek için çalışma başlattım. Birçok bilgi ve belgeye ulaştım. Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyetine fındığın kültür, medeniyet ve ekonomi tarihindeki yerini araştırdım. Osmanlı arşivlerinden 600 yıllık belgeler buldum. Fındığı dünya ülkelerinde üretildiği Çin, İspanya, Gürcistan, Azerbaycan ve İtalya’da araştırmalar yaptım. Fındığın önemli besin değerini uzmanlarla görüştüm. TUBİTAK uzmanlarından fındığın bilimsel değeri ile ilgili bilgiler aldım. Fındıkla ilgili yazılan kitapları makaleleri topladım. Yıllar önce benim de bir bildiri ile katıldığım fındık sempozyumunun tüm bildirilerini okudum. Fındık üzerine söylenen türküler, maniler ve şarkıları derledim. Ortaya büyük bir arşiv çıktı. Fındık bir kültür bir tarih, bir medeniyet. Fındıkla ilgili neden belgesel hazırlanmamış çok üzüldüm. Fındıkla ilgili belgesel hazırlayarak fındığa karşı vefa borcumu ödemek istiyorum.
Sadece belgesel değil fındıkla ilgili bir müze kurulması için de çalışma başlattım. Fındıkla ilgili yaptığım araştırmanın bir bölümünü ulusal ve yerel medyada yer alan haberi sizlerle köşemden paylaşıyorum.
TÜRKİYE FINDIK’DAN 1.4 MİLYAR  DOLAR GELİR ELDE EDİYOR
Karadeniz Fındık ve Mamulleri İhracatçıları Birliği’nden alınan bilgiye göre, 1 Eylül’de başlayan 2011-2012 fındık ihraç sezonunun 9 ayında, standart natürel  100 kgr. iç fındığın ortalama 810 dolardan işlem gördü açıklandı. Yaklaşık 90 ülkeye fındık ihraç eden Türkiye, 1 Eylül 2011-31 Mayıs 2012 tarihleri arasında 180 bin 2 ton fındık ihraç ederek, karşılığında 1 milyar 442 milyon 467 bin 200 dolar gelir sağladı. İhracatın 132 bin 748 tonu AB ülkelerine yapılırken, AB dışındaki Avrupa ülkelerine 19 bin 660, denizaşırı ülkelere 16 bin 847, diğer ülkelere ise 10 bin 746 ton fındık ihracatı gerçekleştirildi. Türkiye, geçen sezon aynı dönemde 229 bin 265 ton fındık ihraç ederek, karşılığında 1 milyar 419 milyon 871 bin 354 dolar girdi sağlamıştı. Fındık… Üreticisinin, tüccarının, tüketicisinin baş tacı ettiği ürün. Dünyanın 90 ülkesine ihraç ettiğimiz  Fındık , İnsanlık tarihi ile özdeşleşmiş bir bitki ve meyve olmasına rağmen bugüne kadar  yurtiçi ve yurt dışında  yeteri  kadar  tanıtılamadı.
Giresun, Ordu, Trabzon, Sakarya, Kocaeli… illerimizdeki fındık yetiştiricisi sekiz milyonu aşkın köylümüzün hemen hemen tek geçim kaynağı.Türkiye, dünyanın en çok fındık üreten ülkesidir. Ekonomimize önemli bir döviz girdisi sağlar.
Kimi bitkiler ile bu bitkilerden elde edilen ürünler, yetiştirildikleri yörelerin ekonomilerindeki önemleri nedeniyle o yöre insanının kültürünü etkiler. Ya da o bitki ile ürünü başlı başına bir kültür oluşturur. Fındık; Çin´den Orta Asya´ya, Anadolu´nun Karadeniz kıyılarından Avrupa ve Kuzey Amerika´ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada yetiştirilen; özellikle meyvesinden yararlanılan bir bitkidir.
Geniş bir coğrafyada gelmiş geçmiş insanlar, binlerce yıllık bir süreçte ortak bir kültür; fındık kültürü oluşturmuşlardır. Güzel Türkçe´mizin çok yönlü anlatım olanaklarından yararlanılarak fındık sözcüğünün çeşitli tamlamalarla, benzetmelerle, mecazlarla… Kullanıldığı türküler, maniler, bilmeceler, ninniler, tekerlemeler, atasözleri, deyimler…
Fındığın tarihçesi… Fındık bayramı törenleri, fındık kabuğunun öyküsü… Uygur Türklerinin, fındığın üretkenliğin simgesi olduğuna inanmalarının nedeni… Ticaret tanrısı Hermes´in fındık ağacından yapılmış asasının sihirli gücünün etkileri… Ayrıca kimi halk hekimlerinin fındığı başka tohum ve meyvelerle karıştırarak yaptıkları, nice dertlere deva olan halk ilaçları…
Fındığın içerdiği besin öğeleri nedeniyle günde bir avuç fındık yemenin insan sağlığına olan yararları sayılamayacak kadar çoktur. Başta Giresun fındığı olmak üzere  Türk fındığını Dünyaya tanıtmak  için Avrasya Yayıncılar Birliği Genel başkanı İsmail Kahraman’ın yapım ve yönetmenliğinde “FINDIK BELGESELİ “ çekimleri devam ediyor.(6 KASIM 2012 GEBZE GAZETESİ)
Evet, fındıkla ilgili yaptığım araştırmaları ve daha önce kaleme aldığım yazıları sizinle paylaştım. Sonuç olarak fındık dünya markasıdır. Türkiye’yi dünyada tanıtan en değerli varlıktır. Fakat fındığın değerini bir türlü bilmiyoruz. Özellikle Giresun fındığı için başlı başına bir marka alıp, dünyaya ve Türkiye’ye ciddi bir tanıtım yapılması gerekiyor. Buradan Giresunlu ilgili ve yetkililere tarihi görev düştüğünü bir kez daha hatırlatıyorum.

Karadeniz!

Karadeniz üzerine o kadar çok kitaplar romanlar, hikayeler, ansiklopediler, şiirler ve türküler yazıldı ki… Tarihi, doğal güzelliği, hırçınlığı, yiğit ve mert insanları ile gönüllerde taht kurdu. Karadeniz’e en uzun kıyısı olan ülke Türkiye. Bunun dışında diğer ülkelerde var. Ancak Karadeniz’i kültürü, tarihi, edebiyatı ile şekillendiren Türk milleti olmuştur. Çırpınırdı Karadeniz, Bakıp Türkün Bayrağı’na marşı gönlümüzü titretir.

Karadeniz deyince aklımıza Doğu Karadeniz’de ki birkaç ilimiz gelir. Aslında Karadeniz, Türkiye’de Karadeniz’dir. Batısı, Doğusu ve Ortası ile Karadeniz başlı başına bir medeniyettir, kültürdür, tarihtir.
KOCAELİ’DE KARADENİZ
Karadeniz’e kıyısı olan iller arasında en uzun kıyı şeridine sahip illerin başında Kocaeli gelir. Ancak Kocaeli, Karadeniz kıyılarından yeterince yararlanamıyor. 2 milyona yakın nüfusuyla Kocaeli bölgesi, Karadeniz’e açılmalıdır. Karadeniz’in kültürü, doğası ve turizm değerleri ile buluşmalı, doya doya Karadeniz’i yaşamalıdır.
Kırklareli’nden Hopa’ya, Karadeniz kıyılarını adım adım gezmiş bir gazeteci ve belgeselci olarak bana göre; Kocaeli’nin 59 kilometre uzunluğundaki Karadeniz sahilleri doğal güzelliği, tarih ve kültür değerleri ile en güzel yerlerin başında geliyor. En büyük arzum Karadeniz kıyılarını boydan boya denizden gezmek. İlk fırsatta bu geziye Kocaeli’nin Karadeniz kıyılarından başlamak istiyorum. Bu güzellikleri belgeselleştirerek, tarihe not düşüp zamana noterlik yapmak istiyorum. Şimdi gelin birlikte Karadeniz’le ilgili genel bilgilerimizi tazeleyelim.
Karadeniz… Ülkemizin en büyük bölgelerinden biri olan, yeşil ile mavinin kucaklaştığı yer. Karadeniz doğu-batı genişliği en fazla olan bölgemizdir. Bu nedenle doğusu ile batısı arasında yerel saat farkı en fazla olan bölgemizdir. Kıyı bölgesinde Kızılırmak ve Yeşilırmak deltalarının meydana getirdiği geniş ovalar ve bunların hemen gerisinde 3500 m’yi aşan yüksekliğe sahip Rize Dağları bulunur. Bu dağların en yüksek noktası Kaçkar Tepesi 3932 m yüksekliktedir. Bu dağlar Kop ve Zigana geçitleriyle aşılır. Doğu Karadeniz bölümünün diğer iki dağı Akdağ ve Mescit Dağıdır. Orta Karadeniz bölümündeyse Giresun Dağlarının batısında yer alan Canik Dağları bulunur. Küre ve Köroğlu dağlarının yer aldığı batı bölümünde iyice alçalan sıradağlar Kızılırmak Vadisinden sonra tekrar yükselir ve Ilgaz Dağında bu yükseklik yaklaşık 2550 m’yi bulur. 8 bin 350 kilometre kıyı şeridine sahip hırçın bir deniz. Kıyı kesiminde her mevsim yağmur görülen bölge, karasal iklime sahip.
Karadeniz Bölgesi’nde Rize ve çevresinde çay; Ordu ve Giresun yörelerinde fındık; Kastamonu ve Zonguldak çevresinde keten-kenevir; Samsun ve Tokat çevresinde tütün; Samsun, Amasya ve Çorum’da pirinç, kıyı kesiminde mısır tarımı yapılır. Pamuk, buğday, mercimek ve üzüm yaz kuraklığı istediği için yetişme ortamı bulamamıştır.
Karadeniz denilince aklımıza hemen Doğu ve Orta Karadeniz’de bulunan illerimiz gelir. Aslında Kırklareli, İstanbul, Sakarya ve Kocaeli gibi illerimizin de Karadeniz’e kıyısı vardır. Yazları cıvıl cıvıl, yeşil ile mavinin kucaklaştığı, sılaya hasretin giderildiği topraklardır Karadeniz. Her yerini gezmek ve incelemek gerekir. Eşsiz doğa güzelliğini, ırmak ve dağlarını, kıyılarını ve tarihi eserlerini mutlaka görmek gerekir.
Evet, Karadeniz birkaç ilden ibaret değildir. Ülkemizde Artvin, Bartın, Düzce, Giresun, Kastamonu, Kırklareli, Kocaeli, Ordu, Rize, Sakarya, Samsun, Sinop, Trabzon ve İstanbul’un Karadeniz’e kıyıları var. Buraları görmek gerekiyor. Ben birkaç defa bunu yapmaya çalıştım. Dünya’da ise Karadeniz’e kıyısı bulunan ülkemiz ile birlikte 6 ülke var. Rusya, Ukrayna, Gürcistan, Romanya ve Bulgaristan’ın Karadeniz sahilleri bulunuyor. Devr-i Alem programı olarak bu ülkelerde yaptığımız belgesel çekimlerinde Karadeniz sahillerini de gezerek çekimler yaptık.
ULUSLARARASI KARADENİZ GÜNÜ
Karadeniz’le ilgili bir gün vardır. Uluslararası Karadeniz Günü, bütün Karadeniz ülkelerine, belediyelerine ve insanlarına paylaştıkları Karadeniz çevresiyle ilgili kutlamalar yapma imkânı sağlamak için tasarlanmıştır. Dâhil edilen ülkeler arasında Ukrayna, Türkiye, Rusya, Gürcistan, Bulgaristan, Romanya bulunmaktadır. Uluslararası Karadeniz Günü, 31 Ekim 1996 tarihinde Karadeniz’in Korunması için Stratejik Eylem Planı’nın imzalanmasından bu yana her sene kutlanmaktadır, fakat bölgesel iletişim stratejisi 2006 yılında başlatılmıştır. Günümüzde, Uluslararası Karadeniz Günü Karadeniz çevresini korumak için daha çok bilinç uyandırmak ve daha etkili eylemler geliştirmek için hükümet, sivil toplum kuruluşları ve özel ortaklarla daha yakın çalışma için sağlam bir temel geliştirmiştir. 2007 Uluslararası Karadeniz Günü, artık Karadeniz’i korumak için daha büyük eylem ve yatırım geliştirmek için ideal bir araç haline gelmiştir. Karadeniz’e sahip çıkmak, vefa göstermek gerek. 1996 yılında başlatılan bu gün ile ilgili toplantılara katılmış, girişimlerde bulunmuş ve belgesel çekmiş bir gazeteci belgeselci olarak, ülkemizin önemli bir bölgesi olan Karadeniz Bölgesi’ne vefa borcumuzu ödemeye çalıştık.
Sonuç olarak Karadeniz deyince sadece Doğu Karadeniz akla gelmemeli. Tüm Karadeniz bölgesi hatta Karadeniz’e kıyısı olan ilçeler hatıra gelmelidir. Maalesef üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke olarak denizlerimizin kıymetini bilmediğimiz gibi, Karadeniz’in de kıymetini bilmiyoruz. 59 kilometre Karadeniz’e kıyısı olan Kocaelililerde Karadeniz’in kıymetini bilmiyor. Keşke Karadeniz’in ve diğer denizlerimizin kıymetini bilsek.

Ortadoğu’nun merkezi Lübnan!

Ortadoğu petrol zenginliği bakımından Dünya’nın kalbi sayılır. Son yüzyılda çıkan savaşların ve özellikle son dönemde Ortadoğu’nda meydana gelen tüm olayların altında petrol yatmakta. Bir anlamda petrol savaşı da diyebiliriz. Ortadoğu’da olup bitenleri Lübnan üzerinden takip etmek gerekiyor. Lübnan çok küçük bir ülke. Bir çok din ve milliyete mensup insan yaşıyor. Ortadoğu’da olup bitenlerin bir anlamda merkezi Lübnan ve Beyrut’tur.
Lübnan ve Beyrut’ta yaşananlar önce Ortadoğu’yu etkiliyor sonra da tüm dünyayı ilgilendiriyor. Dün bu köşede yer alan yazıda Dış Türkler ve akraba topluluğunun ORSAM ile yürüttüğü proje hakkında bilgiler vermiştik. Birkaç yıl önce Lübnan’ı baştan başa gezen, Lübnan’da Devr-i Alem programı olarak belgesel çeken bir gazeteci olarak Lübnan’da yaptığım çalışmaları ve özellikle Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti döneminde Lübnan’da yaşayan ve kimliklerini muhafaza etmeye çalışan Türkler ile görüşmeler yapmıştım. Lübnan’da yaptığım araştırma ve belgeselin ayrıntılı yazı serisini sizlerle paylaşmak istiyorum. Lübnan’da hazırladığımız belgeseller birçok televizyon kanalında yayınlanmaya devam ediyor. Sizi Lübnan’da yaptığım araştırmaların ardından kaleme aldığım yazıyla baş başa bırakıyorum.
ZEYTİN DAĞINDAN LÜBNAN’A
Lübnan ile ilgili birçok kitap ve yazı okudum. Beni en çok Falih Rıfkı Atay’ın Zeytin Dağı adlı kitabı etkiledi. Atay Türkiye’nin önemli gazetecilerinden birisiydi. Zeytin Dağı Kitabı adını Kudüs’de ki Zeytin Dağından almakta. Falih Rıfkı Atay genç bir teğmen olarak 1. Cihan Harbinde Cemal Paşa’nın emir subayı olarak Mısır, Filistin, Kudüs, Lübnan, Şam ve Suriye bölgelerinde bulunmuş, Osmanlı’nın savaşları nasıl kaybettiğine canlı şahitlik yapmış, Orta Doğu ve Hicaz Coğrafyasında yapılan yanlışlıkları, 1915’deki Orta Doğu Coğrafyasını en sade dil ile kitaplaştırmıştı. Zeytindağı kitabını ilk kez 2006 yılında okumuştum. 2006 yılında okuduğum bu kitabı yeniden çantama koyarak, bu kez kitabın bazı bölümleri’ nin yazıldığı Lübnan Coğrafyasında kitabı bir kez daha okuyacağım. Yaptığım araştırmalar ile bilgileri kameramla belgeselleştirerek, gelecek kuşaklara aktarmak istiyorum.
500 BİN FİLİSTİNLİ MÜLTECİ KAMPLARINDA
Lübnan ve Beyrut’u hep eğlence hayatı ile biliriz. Aslında bu coğrafyada dram ve hüzün yaşanıyor. Avrupalılar özellikle Fransa ve İngiltere Hicaz coğrafyasını ve Lübnan’ı ele geçirmek için büyük oyunlar tezgâhlamışlardı. Bu ülkeler yüzünden bu coğrafya da kan ve gözyaşı oldu. Arap- İsrail savaşında yüz binlerce Filistinli mülteci konumuna düşerek Lübnan’a sığındı. Bugün Lübnan’daki mülteci kamplarında 500 bine yakın insan yaşıyor. Bu dramdan Dünya’nın hiç haberi yok. Bir vahşet ve insanlık dramı yaşanan Lübnan’daki ve Beyrut’daki mülteci kampları nedense dünyanın gündemine bir türlü girmiyor.
Sedir ağaçları ile ünlü Lübnan’dan kısaca söz edersek, Lübnan dağlarını aşıp Bekaa vadisindeki Zahle’den yukarı kuzeye doğru devam ederseniz Baalbek’e, antik şehre ulaşırsınız. Güneye inerseniz Dürziler’in Şuf Dağları’ndaki iki önemli merkeziyle karşılaşırsınız. Deir-El Kamer ve Beit-El Deen ,Beyrut’a 50 km uzaklıkta 1000 metre yükseklikte 1840’ta yapılan saray çok meşhur. Aynı zamanda Kemal Canpolat etnografya müzesi de bu bölgede yer almakta. Deyru’l Kamer 15. ve 18. yüzyıllarda Lübnan Dağları’nın merkezi olan yer.
Güney Lübnan’da bulunan Sayda ve Sur daha çok Şii nüfüsun yaşadığı şehirler ve bu bölgede İsrail ile yoğun bir çekişme yaşanıyor. Emel ve Hizbullah gibi örgütler çok güçlü bölgeleri.
Lübnan halkı, çok uzun yıllar süren çekişmelerden kurtulmak için çareyi göç etmekte bulmuş. Özellikle Hıristiyanlar, Güney Amerika’ya kaçmışlar. Bugün dünyada 15 milyon Lübnanlı bulunuyor. 9 milyonu Brezilya’da bulunan bu Hıristiyan Lübnanlılar’a Amerika’da genellikle Türk asıllı (Türki) deniliyor. 3-8 Kasım 20011 tarihlerinde Lübnan’ın Başkenti Beyrut, Osmanlı Eyalet merkezinin Başkenti Trablus Şam, tarihi ve kültür kenti Beka bölgesini adım adım gezerek Devri Âlem programı olarak belgesel çekip tarihe not düşüp zamana noterlik yaptık.
LÜBNAN’IN BAŞKENTİ BEYRUT’TA DEVR-İ ÂLEM
3-8 Kasım 2011 tarihleri arasında Lübnan’daydım. Savaşların, ölümlerin, karışıklıklarla dünya gündemine gelen Lübnan’ın başkenti Beyrut, Trablus Şam, Bekaa vadisinin merkezi Balbek bölgesini adım adım geziyoruz.. Beyrut’taki ilk durağımız Türkiye’nin Beyrut Büyükelçiliği oldu. Beyrut Büyükelçisi İnan Özyıldız ile Büyükelçilikte özel röportaj yaptık. Büyük elçi Devri alem Programında Afganistan da çekilen bölümünü izlediğini söyleyerek Lübnan hakkında ayrıntılı bilgiler verip, bin 300 Osmanlı eserinin bulunduğunu Selçuklu ve Osmanlı döneminden Beyrut’ta Türk köylerinin var olduğunu, Mardin, Urfa, Gaziantep’den 1940’lı yıllarda Lübnan’a göç eden 20 bin Türk vatandaşının yaşadığını, Türkiye ile Lübnan arasında yıllık ticaret hacminin 1 Milyar Dolar seviyelerinde bulunduğunu açıklayarak. Devri Âlem programı aracılığı ile Türkiye kamuoyuna selemlarını iletti.
Evet, Lübnan ile ilgili daha önce kaleme aldığım yazıyı sizlerle paylaştım. Yazıyı ayrıntıları ile birlikte http://www.belgeselyayincilik.com/gezi-yazilari/yurt-disi-gezi-yazilari/lubnanda-devr-i-alem adresinden okuyabilirsiniz. Öte yandan geçtiğimiz gün bu köşede proje ile ilgili kaleme alınan bilgiyi http://www.gebzegazetesi.com/gundem/ytpden-tarihi-hizmet-h3521.html adresinden okuyabilirsiniz. Lübnan’ı anlamadan, Beyrut’a gitmeden, Lübnan’da yaşananları tespit etmeden Ortadoğu ve dünyada nelerin yaşandığın anlamamız mümkün değildir.

Ortadoğu’nun merkezi Lübnan!

Ortadoğu petrol zenginliği bakımından Dünya’nın kalbi sayılır. Son yüzyılda çıkan savaşların ve özellikle son dönemde Ortadoğu’nda meydana gelen tüm olayların altında petrol yatmakta. Bir anlamda petrol savaşı da diyebiliriz. Ortadoğu’da olup bitenleri Lübnan üzerinden takip etmek gerekiyor. Lübnan çok küçük bir ülke. Bir çok din ve milliyete mensup insan yaşıyor. Ortadoğu’da olup bitenlerin bir anlamda merkezi Lübnan ve Beyrut’tur.
Lübnan ve Beyrut’ta yaşananlar önce Ortadoğu’yu etkiliyor sonra da tüm dünyayı ilgilendiriyor. Dün bu köşede yer alan yazıda Dış Türkler ve akraba topluluğunun ORSAM ile yürüttüğü proje hakkında bilgiler vermiştik. Birkaç yıl önce Lübnan’ı baştan başa gezen, Lübnan’da Devr-i Alem programı olarak belgesel çeken bir gazeteci olarak Lübnan’da yaptığım çalışmaları ve özellikle Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti döneminde Lübnan’da yaşayan ve kimliklerini muhafaza etmeye çalışan Türkler ile görüşmeler yapmıştım. Lübnan’da yaptığım araştırma ve belgeselin ayrıntılı yazı serisini sizlerle paylaşmak istiyorum. Lübnan’da hazırladığımız belgeseller birçok televizyon kanalında yayınlanmaya devam ediyor. Sizi Lübnan’da yaptığım araştırmaların ardından kaleme aldığım yazıyla baş başa bırakıyorum.
ZEYTİN DAĞINDAN LÜBNAN’A
Lübnan ile ilgili birçok kitap ve yazı okudum. Beni en çok Falih Rıfkı Atay’ın Zeytin Dağı adlı kitabı etkiledi. Atay Türkiye’nin önemli gazetecilerinden birisiydi. Zeytin Dağı Kitabı adını Kudüs’de ki Zeytin Dağından almakta. Falih Rıfkı Atay genç bir teğmen olarak 1. Cihan Harbinde Cemal Paşa’nın emir subayı olarak Mısır, Filistin, Kudüs, Lübnan, Şam ve Suriye bölgelerinde bulunmuş, Osmanlı’nın savaşları nasıl kaybettiğine canlı şahitlik yapmış, Orta Doğu ve Hicaz Coğrafyasında yapılan yanlışlıkları, 1915’deki Orta Doğu Coğrafyasını en sade dil ile kitaplaştırmıştı. Zeytindağı kitabını ilk kez 2006 yılında okumuştum. 2006 yılında okuduğum bu kitabı yeniden çantama koyarak, bu kez kitabın bazı bölümleri’ nin yazıldığı Lübnan Coğrafyasında kitabı bir kez daha okuyacağım. Yaptığım araştırmalar ile bilgileri kameramla belgeselleştirerek, gelecek kuşaklara aktarmak istiyorum.
500 BİN FİLİSTİNLİ MÜLTECİ KAMPLARINDA
Lübnan ve Beyrut’u hep eğlence hayatı ile biliriz. Aslında bu coğrafyada dram ve hüzün yaşanıyor. Avrupalılar özellikle Fransa ve İngiltere Hicaz coğrafyasını ve Lübnan’ı ele geçirmek için büyük oyunlar tezgâhlamışlardı. Bu ülkeler yüzünden bu coğrafya da kan ve gözyaşı oldu. Arap- İsrail savaşında yüz binlerce Filistinli mülteci konumuna düşerek Lübnan’a sığındı. Bugün Lübnan’daki mülteci kamplarında 500 bine yakın insan yaşıyor. Bu dramdan Dünya’nın hiç haberi yok. Bir vahşet ve insanlık dramı yaşanan Lübnan’daki ve Beyrut’daki mülteci kampları nedense dünyanın gündemine bir türlü girmiyor.
Sedir ağaçları ile ünlü Lübnan’dan kısaca söz edersek, Lübnan dağlarını aşıp Bekaa vadisindeki Zahle’den yukarı kuzeye doğru devam ederseniz Baalbek’e, antik şehre ulaşırsınız. Güneye inerseniz Dürziler’in Şuf Dağları’ndaki iki önemli merkeziyle karşılaşırsınız. Deir-El Kamer ve Beit-El Deen ,Beyrut’a 50 km uzaklıkta 1000 metre yükseklikte 1840’ta yapılan saray çok meşhur. Aynı zamanda Kemal Canpolat etnografya müzesi de bu bölgede yer almakta. Deyru’l Kamer 15. ve 18. yüzyıllarda Lübnan Dağları’nın merkezi olan yer.
Güney Lübnan’da bulunan Sayda ve Sur daha çok Şii nüfüsun yaşadığı şehirler ve bu bölgede İsrail ile yoğun bir çekişme yaşanıyor. Emel ve Hizbullah gibi örgütler çok güçlü bölgeleri.
Lübnan halkı, çok uzun yıllar süren çekişmelerden kurtulmak için çareyi göç etmekte bulmuş. Özellikle Hıristiyanlar, Güney Amerika’ya kaçmışlar. Bugün dünyada 15 milyon Lübnanlı bulunuyor. 9 milyonu Brezilya’da bulunan bu Hıristiyan Lübnanlılar’a Amerika’da genellikle Türk asıllı (Türki) deniliyor. 3-8 Kasım 20011 tarihlerinde Lübnan’ın Başkenti Beyrut, Osmanlı Eyalet merkezinin Başkenti Trablus Şam, tarihi ve kültür kenti Beka bölgesini adım adım gezerek Devri Âlem programı olarak belgesel çekip tarihe not düşüp zamana noterlik yaptık.
LÜBNAN’IN BAŞKENTİ BEYRUT’TA DEVR-İ ÂLEM
3-8 Kasım 2011 tarihleri arasında Lübnan’daydım. Savaşların, ölümlerin, karışıklıklarla dünya gündemine gelen Lübnan’ın başkenti Beyrut, Trablus Şam, Bekaa vadisinin merkezi Balbek bölgesini adım adım geziyoruz.. Beyrut’taki ilk durağımız Türkiye’nin Beyrut Büyükelçiliği oldu. Beyrut Büyükelçisi İnan Özyıldız ile Büyükelçilikte özel röportaj yaptık. Büyük elçi Devri alem Programında Afganistan da çekilen bölümünü izlediğini söyleyerek Lübnan hakkında ayrıntılı bilgiler verip, bin 300 Osmanlı eserinin bulunduğunu Selçuklu ve Osmanlı döneminden Beyrut’ta Türk köylerinin var olduğunu, Mardin, Urfa, Gaziantep’den 1940’lı yıllarda Lübnan’a göç eden 20 bin Türk vatandaşının yaşadığını, Türkiye ile Lübnan arasında yıllık ticaret hacminin 1 Milyar Dolar seviyelerinde bulunduğunu açıklayarak. Devri Âlem programı aracılığı ile Türkiye kamuoyuna selemlarını iletti.
Evet, Lübnan ile ilgili daha önce kaleme aldığım yazıyı sizlerle paylaştım. Yazıyı ayrıntıları ile birlikte http://www.belgeselyayincilik.com/gezi-yazilari/yurt-disi-gezi-yazilari/lubnanda-devr-i-alem adresinden okuyabilirsiniz. Öte yandan geçtiğimiz gün bu köşede proje ile ilgili kaleme alınan bilgiyi http://www.gebzegazetesi.com/gundem/ytpden-tarihi-hizmet-h3521.html adresinden okuyabilirsiniz. Lübnan’ı anlamadan, Beyrut’a gitmeden, Lübnan’da yaşananları tespit etmeden Ortadoğu ve dünyada nelerin yaşandığın anlamamız mümkün değildir.

Göç ve yayla kültürü

Göç deyince içimiz burkulur, hüzünleniriz. Orta Asya Türkistan’dan Anadolu’ya göç, memleketten gurbete göç, Ana karnından Dünyaya göç, Dünya’dan ahirete göç… Göç ile ilgili birçok kitap, roman yazılıp filimler çekildi. Göç deyince insanın aklına hüzün gelir, gurbet gelir, gariplik gelir.

Ben ilk kez göç kültürünü Giresun’un Espiye İlçesi Soğuk pınar Beldesi’nden, Kara ovacık Yaylası’na yayla göçü ile yaşamıştım. Gurbet göçü ise 1972 yılında Zonguldak Ereğli Karadeniz Kömür İşletmelerinde çalışan merhum Hasan ağabeyimin Kocaeli- Kandıra’nın Kefken bölgesine yaptığı göçle yaşamıştım. Ağabeyim çocukları ile birlikte köyden ayrılıp, Kefken’e göçmüştü. Onları uğurlarken derin bir hüzün yaşamış, ağabeyimin büyük oğlu Hüseyin’in köyden ayrılırken bastığı güllük tereğini keserek kitabımın arasında yıllarca saklamıştım.
1975 yılında İstanbul’a okumak üzere geldiğimde İzmit Otogarı’ndan önce Kandıra arabasına sonra da elimdeki adresi sorarak Kurtyeri Köyü Doğanlar Mahallesi’nde ki ağabeyimin evine gelmiştim. Göçün ve gurbetin ne anlama geldiğini o zaman anlamış, dört yıl birbirimizi görmediğimiz yeğenlerim beni tanımamışlardı.
Göçün ve Kefken’in 40 yıl önceki geçmişimde ayrı bir yeri var. Kandıra ve Kefken’le gönül dostluğumuz o zaman başlamış, ağabeyimin yanına defalarca gidip, gelerek ziyaret etmiştim.
Şuanda Kefken bölgesinde tarih, kültür ve turizm belgeseli çekerken Bayburt’ta görevli değerli gönül dostumuz Eğitimci-Yazar Sayın Hicabi YILDIZ’dan göç üzerine çok güzel bir yazı aldım. Yayla göçüyle ilgili çok güzel bir yazı hazırlayan Hicabi bey Çepni Türklerinde Göç Kültürü Belgeseli’ni birlikte çekme teklifinde de bulundu. Değerli dostum yayla göçünü gerçekten çok güzel yorumlamış. O yazıyı sizinle paylaşıyor, Hicabi Bey’e de çok teşekkür ediyorum.
BİR ÇEPNİ’NİN YAYLAYA GÖÇ SERÜVENİ
Gidişi Heyecan, Dönüşü Hüzün Olan Yolculuk – Hicabi YILDIZ
Bütün Doğu Karadeniz’i mekan tutmuş Çepniler için bir sevdanın diğer adıdır yayla. Bir Karadenizli nerede olursa olsun, ne iş yaparsa yapsın, yılda bir gün bile olsa yaylasına çıkar. Hal böyle olunca yayla, yaylacılık ve yaylaya göç başlı başına bir kültürü beraberinde taşımıştır.
Giresun, Trabzon ve Rize yörelerinde coğrafi mekan iki kelimeyle tanımlanır: biri “cenik”, diğeri “yayla”. Kışın geçirildiği sahil kesimleri cenik ya da kışlak diye anılırken, ikibin metrenin fevkinde olan insan ve hayvanların yazın konakladığı yerler yayla ya da yaylak diye anılır. Ceniğin bunaltıcı havasından kurtuluş için insanlar Rûmi Takvimle mayıs yedisinden (20 Mayıs) itibaren yaylalara giderler. Türk Milleti’nin tabiatının parçası olan göç şekil değiştirerek böyle devam etmiştir.
GEÇMİŞTE YAYLAYA GÖÇ
Geçmişte yayla yolculuğu hep yaya yürüyüşle yapılırdı. Bölge insanı ayağında kara lastiği, elinde azığı, belinde silahıyla 6 -12 saat arasında değişen mesafeleri yürürdü. Bu yürüyüş dağları sarmalamış bir yeşil denizi ortasında yürüyerek, taş oluklardan su içerek, vahşi doğayı dinleyerek olduğundan heyecan ve huzuru beraberinde getirirdi. On saatlik bir yürüyüş neticesi ayaklarınızda oluşan şişme ve sızıları dahi hissetmezdiniz.
Yayla heyecanı insanlarda yaşlısıyla genciyle günler öncesinden başlar. Yol azıkları hazırlanır, katır ve atlara vurulacak yükler denklenir. Hayvanlar göçten önce bir hafta boyunca günlük geziye çıkarılır. Bu hayvanın yolculuğa dayanabilmesi için bir nevi spordur. Büyükbaş hayvanlar âdeta bir gelin gibi süslenirdi.
Hayvanlarla gidilecekse göç saati sabah namazının ilk vaktidir. Hava henüz aydınlanmadığından çıra ya da farfar yakılır. Kadınlar keşanını başına sarar, sepeti sırtına yüklenir, eline de yol azığı olan yoğurt küleğini alır. Küçük çocuklar içi battaniye döşeli sepete oturtularak katıra yüklenir.
Koyun ve sığır sürüsü göçe dâhilse yolculuk daha meşakkatli olmakla beraber, bir o kadarda heyecanlı olur. Yüzlerce koyunu hey’leyerek giderken, yüzlerce çan ve kelekten çıkan ses ve bu sese karışan meleşmeler, ara sıra vadilerde çınlayan ıslıklar sürü sahibi bir yaylacı için şu dünyada dinlenebilecek en güzel melodi olsa gerek.
Yolculuk her zaman planlandığı gibi devam etmez. Aksilikler bir yaylacının yol arkadaşı olabilir. Yağmur hatta kar fırtınası olabilir. Yolda insan ve hayvanlar için hastalanma, ölüm veya doğum olabilir. Yollarda doktorsuz ilaçsız doğan nice insanlar vardır. Böylesi bir durumda göç için yolda, orman arasında konaklayıp, yeni bir günü beklemekten başka çare yoktur. Köpeklerin havlaması, koyunların ürkmesi, at ve katırların huysuzlanması çok yakınlarda var olan bir tehlikenin işaretidir. Böyle bir durumda bellerde duran tabanca ya da omuzlardaki mavzer veya filinta ateşlenir. Gecenin derin sükûtunda vadilerde yankılanan silah sesleriyle tehlike savuşturulur. Yayla yollarında mola yerleri bellidir. İnsanlar buralarda oturup istirahat eder, azığını yer. Espiye’nin Avluca Köyü’nden yaylaya giden birisi için Düdür, Çeküşük, Târıalan, Çayır Boğazı belli başlı mola yerleridir.
YOLLARDA KALICI DOSTLUKLARIN TEMELİ ATILIRDI
Bir tam günlük bu yolculuklarda yabancı iki insan karşılaşıp, aynı istikamete revan olmuşsa bazen yağmurda aynı şemsiye kullanılır, acıkınca bir mısır ekmeği bölünerek yenir, derin mevzulara dalınır ve bu yolculuk bir ömür sürecek bir dostluğa dönüşürdü.
Bazen yolculuklar yalnız başına olurdu, sırtınızda bir çanta, gözünüz hep yolda, belki bir katırcıya denk gelirim de şu çantamı katırına astırırım diye… ve umut hakikate dönüşür, taş döşeli yolda önce nal sesleri duyulur ve katırını yed’miş (elinde çeken) veya kasmış (yularını toplayıp hayvanı salmış) biri çıkagelir. Söylersin hiç ikiletmez, yükünün dengesini bozdurmadan bir ayar çeker, laflayarak devam edilir yolculuğa. 1990’lı yılların sonunda bütün yaylalara yol bağlanmasıyla asırlık adet ve geleneklerde yerini modern hayata bırakmış oldu.
GÜNÜMÜZDE YAYLAYA GÖÇ
Günümüzde yayla yine heyecan ve neşe olsa bile ona gidiş artık arabayla olduğundan yol heyecanı ve yol kültürü maalesef kalmamıştır. Bu değişimden Karadeniz Çepni kültüründe asırların geleneği olan “otçu göçü” de nasibini almıştır. Otçu göçü eskiden belirlenen bir günde bütün bölge insanının şenlik havası içinde yürüme yaylaya gitmesi iken, yaylalara yollar vurulup, yürüme işi kalkınca belirlenen bir günde, yayla düzünde festival yapma şekline dönüşmüştür. Günümüzde yaylaya gidişler insan ve hayvanların çift kabin bir kamyonete dolarak gitmesi şeklinde gerçekleşmektedir.
SON SÖZ VE BİR ÇAĞRI
Millet ve memleket hayatımızın geleceği için sağlıklı ve enerji dolu bir neslin lüzumu malum. Bunun için insanlarımız bilhassa gençlerimiz endüstriyel beslenme neticesi hantallaşan vücutları için fitness, aerobik salonları gibi, çoğu defa ahlak ve kültür değerlerimizle uyuşmayan kapalı salonlara gitmek yerine; arabalarını oldukları yere bırakıp, Karadeniz’in bâkir yayla ve dağlarına gelsinler. Dağ çiçekleri ile bezeli, tarihi taş döşemeli yollarda saatlerce yürüyüp, taş oluklardan veya kara oluklardan akan billur sulardan içsinler. Çıkıp yaylaya dört yanı taş duvar; üzeri hartama kaplı; içinde yer ateşi; tereğinde ağaçtan yayuk, külek, sağrak ve çanak olan bir evde uyusunlar ve ağaç yayukta yapılmış dövme ayrandan içip aynı yayığın aynı tereyağından yesinler. Akılbaba Dağına tırmanış yapıp, ağustos ayında yamacındaki karla serinlesinler. Gülistanda trekking yapsınlar. Kurtbeli, Karaovacık, Çakıl’ı bir günde gezerek, yenilenmiş bir vaziyette mesailerine dönsünler.

Kandıra Turizm Derneği Başkanı ile Devr-i Alem

 Dünya coğrafyasında kültür ve medeniyet tarihimizin izlerini araştırırken, Kocaeli bölgesini de ihmal etmiyorum. Bir hafta önce Makedonya, Arnavutluk, Karadağ, Bosna Hersek ve Sırbistan’da ki belgesel çekiminden sonra Kandıra Turizm Derneği Başkanı Murat Güneş beyin misafiri olarak Kandıra ve Kefken’de de bir kültür ve turizm gezisi gerçekleştiriyorum. Kandıra ve Kefken bölgesi gerçekten Kocaeli’nin çok önemli yerleri. Kocaeli bölgesinde yaşayanlar burayı yeteri kadar tanıyıp, bilmiyorlar. Kandıra Festivali çerçevesinde Murat Güneş Bey ile birlikte festivali takip etmek üzere öncelikle Kocaeli’ye adını veren Akçakoca Gazi’nin Kandıra Babatepe’de ki anıt mezarını ziyaret ettik.
İlk olarak 1992 yılında Kandıra’lı Nusret Güneş tarafından Yağlı Güreş olarak başlatılan ve 16 yıl Namazgah bölgesinde yağlı güreş organizasyonu olarak devam ettikten sonra Kandıra Belediyesi tarafından genişletilerek Kandıra Kültür ve Sanat Şenliği yapılan organizasyon bu yılda birçok olaya ev sahipliği yaptı. Kandıra’nın Baba Tepe olarak bilinen bölgesinde bulunan Akçakoca Gazi’nin anıt mezarına götürülen çocuklar burada Akçakoca Gazi ve tüm şehitlerimize dua etti. Bizde Devr-i Alem programı olarak bu organizasyonu takip ederek, zamana noterlik yaptık.
Çocuklar bembeyaz kıyafetler içerisinde muhteşem bir görüntü sergilediler. Öğrenciler Anıt Mezar’da fotoğraflar çektiler. Çocuklar ve öğrencilerin İstiklal Marşı okumalarını belgeselleştirdik. Akçakoca Gazi’nin çadır maketli anıt mezarı ve muhteşem Ay Yıldızlı bayrağımızın nazlı nazlı dalgalanması gönül ve göz ziyafeti sunuyordu. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi tarafından Akça Koca Gazi’nin aslına uygun olarak yapılan mescidi ise katılanlar tarafından büyük ilgi gördü.
Kandıra Belediyesi tarafından sürdürülen Kandıra Kültür ve Sanat Şenliği’nin başlaması ile bir gelenekte sürdürülmüş oldu. Akçakoca Gazi’nin ruhunu şad ederek, değişik ağaç türlerinin yemyeşil bir tabloyu andıran görüntüsü eşliğinde Babatepe’de ilk kez böyle bir organizasyona şahitlik ediyordu. Zira anıt mezar yenilenmiş ve Akçakoca Gazi mescidi ise yeniden düzenlenerek aslına uygun olarak yapılmıştı.
Babatepe’de gerçekleştirilen bu organizasyonu ve bu manzarayı keşke tüm Kocaeli görebilseydi. Buraya gelip bu tarihi ana şahitlik yaptıktan sonra Kandıra’nın manevi miraslarından birisi olan Orhan Gazi Namazgah bölgesine giderek, sünnet olacak çocuklarla birlikte başta Akçakoca Gazi olmak üzere Kandıra bölgesindeki tüm şehitler ve ecdadın ruhu için okunan Mevlit ve Kuran ziyafetini dinleyerek Devr-i Alem programı olarak belgeselleştirdik.
Namazgah bölgesi Kandıra için çok önemli bir bölge. Burası keşke aslına uygun olarak tanzim edilebilseydi. Namazgah Meydanı’nın bulunduğu bölge fetihten sonra ilk Cuma Namazı’nın ve Bayram Namazı’nın kılındığı yerdi. Namazgah’ta ki tarihi ağaçlar adeta bölgenin canlı şahidi. Bizde burada hocalarımız tarafından okunan hatimi dinleyerek Devr-i Alem programı olarak belgeselleştirdik.
Evet, Akçakoca Gazi ve Namazgah bölgesi. Kocaeli ve Kandıra tarihi açısından oldukça önemli iki yer. Sizlerle Akçakoca Gazi ve Kandıra ile ilgili yazdığım Vali Güzeloğlu’na Akçakoca Çağrısı makalemi http://www.gebzegazetesi.com/vali-guzelogluna-akcakoca-gazi-cagrisi-makale,1145.html adresli linkte ve Vali Güzeloğlu’na Akçakoca Gazi’ye sahip çıktı başlıklı makalemi ise yazıyı ise http://www.gebzegazetesi.com/vali-guzeloglu-akcakoca-gaziye-sahip-cikti-makale,1160.html adresindeki linkten sizinle paylaşmak istiyorum. Gelin isterseniz Kandıra’da düzenlenen kültür ve sanat şenliğinin haberini birlikte okuyalım.
KANDIRA’DA ŞÖLEN BAŞLADI
Kandıra Belediyesi tarafından dün Namazgâh mesire alanında düzenlenen Geleneksel Kandıra Yağlı Pehlivan Güreşleri Tarım, Kültür ve Sanat Festivali renkli görüntülere sahne oldu. Her yıl geleneksel olarak düzenlenen şölende bu yıl 46 çocuk sünnet ettirildi. Kandıra Belediyesinin özenle çalıştığı sünnet şöleni belediye önünden başlayan konvoyla Kandıra turu ve Akçakoca Tepesiyle devam etti. Namazgâhta ise Kuran-ı Kerim tilaveti ve Mevlid-i Şerif okutularak devam eden festival, çocuklara hediyeler de verildi.
“HEDEFİMİZ HALKIMIZIN GÖNÜLLERİNİ KAZANMAKTIR”
Sünnet şöleninde çocukların yüzünü güldürmek için her şeyi düşünen Belediye Başkanı Köken, “Her şeyi yetişen çocuklarımızın geleceği için yapıyoruz. Onları delikanlılığa ilk adımlarını attıkları bu günde yalnız bırakmayacağız. Hedefimiz yaptığımız bu etkinliklerle halkımızı bir araya getirip gönüllerini kazanmaktır” Dedi.Yarışma ve eğlencelerin olduğu sünnet şöleni bu yılda göz doldurdu. Namazgah mesire alanında yapılan sünnet festivalinde en iyi yoğurt üreticisi, en iyi Mancarlı pide üreticisi yarışmaları da yapılarak Kandıra’nın değerleri göze çarptı.
Evet, Kandıra Belediyesi’nin düzenlediği festivalinde dün yapılan programın haberini sizlerle paylaştık. Sonuç olarak Kandıra’da güzel bir organizasyona şahitlik yaptık. Fakat daha kapsamlı bir organizasyon yapılabilirdi. Kocaeli Valisi H. Basri Güzeloğlu ve Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu’nun yanı sıra ilgili ve yetkilileri görememek beni üzdü. Medya yeteri kadar ilgi göstermedi. Her şeye rağmen güzel bir organizasyondu. Bizde Devr-i Âlem programı olarak yapılan festivali görüntüleyerek sizlerle paylaştık.

Erken seçim mi? Koalisyon mu?

7 Haziran seçimlerinden sonra baş döndürücü siyasi gelişmeler yaşanıyor .Seçim sonuçları türkiye’de bir koalisyonu işaret etti. Koalisyonu kurmak için birçok alternatifler konuşulurken, bunların bir çoğu artık gündemde bile yok. Örneğin CHP Lideri Kılıçtaroğlu’nun seçim sonuçlarının ardından yaptığı CHP – MHP – HDP koalisyonu, AK PARTİ-CHP ve AK Parti – MHP koalisyonu konuşuldu. Fakat bunlardan hiçbir sonuç çıkmadı. En son AK Parti ve CHP arasında koalisyon görüşmeleri sürüyordu.

Ben bu satırları kaleme alırken henüz toplantıdan bir sonuç çıkmamıştı. Henüz Türkiye’de erken seçim mi? Koalisyon mu? olacağını bilmiyorduk. Zannediyorum Türkiye, MHP destekli AK Parti azınlık hükümeti ile bir erken seçime gidecek. Kasım ayına doğru ufukta bir erken seçim görünüyor.

ANKARA’DA NE OLUYOR?

Ankara, koalisyon görüşmelerinde kritik bir haftaya girdi. AK Parti ve CHP heyetleri yeni hükümet kurma sürecinde istikşafı görüşmelerinin dördüncüsünü Cumartesi günü yaparken, bu görüşmelerin sonuncusu dün gerçekleştirdi ve çıkan sonuç rapor halinde genel başkanlara iletilecek. Genel başkanlar, parti kurullarında bir sonraki aşamaya geçip geçmemeyi tartışacak. Geçilmesi yönünde karar çıkarsa, 2. tur görüşmeler, yani müzakereler başlayacak. AK Parti’nin 7 Haziran genel seçimlerinde tek başına hükümet kurma çoğunluğunu kaybetmesinin ardından AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Ahmet Davutoğlu 9 Temmuz’da yeni hükümeti kurma yetkisini Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’dan alarak CHP, MHP ve HDP’ye koalisyon turuna çıkmıştı. Tur sonucunda CHP ile koalisyon imkanlarının araştırılması için heyetlerin istikşafı görüşmeler yapması kararlaştırılmıştı. İki partinin heyetleri, Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik ile CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Sözcüsü Haluk Koç’un başkanlıklarında 24, 28 ve 30 Temmuz’da bir araya geldiler. Heyetler son olarak 1 Ağustos günü TBMM’de görüştü.

Evet, erken seçim nasıl bir sonuç getirir bunu şuanda kestirmek çok zor. Türkiye’de erken seçim görüşmeleri devam ederken, terör sorunu da büyüyerek tekrar karşımıza çıkmaya devam ediyor. Türkiye erken seçime giderken, terörün artması AK Parti’ye mi yoksa MHP’ye mi yarayacak bilmiyoruz. Üç döneme takılanlar yeniden meclise girebilecek mi? AK Parti yeni bir misyon ve vizyonla mı seçime gidecek? Bu sorular bir kenarda dursun. Türkiye’nin şuanda seçimlerden daha önemli bir sorunu var; Terör. Bu konuyla ilgili kaleme aldığım Terör sona erecek mi? başlıklı makaleyi http://www.gebzegazetesi.com/teror-sona-erecek-mi-makale,1170.html adresindeki linkten izleyebilirsiniz.

KİM NE KADAR OY ALDI?

YSK’nın açıkladığı sonuçlara göre oy dağılımı ise şöyle oldu: Ak Parti %40,66, Cumhuriyet Halk Partisi %25,13, Milliyetçi Hareket Partisi %16,45, Halkların Demokratik Partisi ise %12,96. Sonuçlara göre Hak ve Adalet partisi 5 bin 116 oy alarak seçimlerde en az oy alan parti oldu. Hak ve Adalet Partisi’ni 9 bin 111 oyla Yurt Partisi, 13 bin 497 oyla Komünist Parti, 17 bin 307 oyla Millet Partisi izledi.

MECLİS BAŞKANLIĞI SEÇİMLERİNDE NELER YAŞANDI?

TBMM Başkanlık seçiminin dördüncü turunda AK Parti’nin adayı İsmet Yılmaz, tüm AK Parti’li milletvekillerinin oyunu alarak seçimi kazandı. CHP’nin adayı Deniz Baykal ise 182 oy aldı. Bu durum, Meclis kulislerinde CHP ile HDP’li vekillerden yaklaşık üçte ikisinin birlikte, Baykal lehinde oy kullandıkları şeklinde yorumlandı. MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin sabah saatlerinde yaptığı açıklamada, 4. tur oylamaya MHP’nin adayı Ekmeleddin İhsanoğlu’nun kalamaması halinde, MHP grubu olarak “geçersiz oy” kullanacaklarını söylemişti. Oylamada Bahçeli’nin dediği oldu; ancak 2 eksikle.

TBMM yeni Başkanı’nı seçti. Ak Parti Sivas Milletvekili İsmet Yılmaz, AK Parti’nin 258 vekilinin tamamının desteğiyle, 258 oy alarak, TBMM’nin yeni Başkanı seçildi. TBMM İç Tüzüğü gereği, bir önceki turda en çok oyu alan iki adayın katıldığı, Meclis Başkanlığı 4. tur oylamasında, diğer aday CHP Antalya Milletvekili Deniz Baykal ise 182 oy aldı.

“SOL İTTİFAK” OYLAMADA KURULDU AMA…

CHP’nin TBMM’deki sandalye sayısı 132. Baykal, “geçici Meclis Başkanı” sıfatıyla oturumu yönettiğinden oylamaya katılmadı. Toplamda 80 milletvekili olan HDP’de ise, eş Başkan Figen Yüksekdağ, yurtdışında olması nedeniyle oylamaya katılmadı.

HDP ile CHP’nin toplam oyu 212 ediyor. Bu oylardan Baykal ve Yüksekdağ çıkarıldığında, iki partinin oy kullanan toplam milletvekili sayısı 210 oluyor. Baykal, CHP’nin sandalye sayısından yaklaşık 50 fazla oy aldı. Bu durum, Meclis kulislerinde CHP ile HDP’li vekillerden yaklaşık üçte ikisinin birlikte, Baykal lehinde oy kullandıkları şeklinde yorumlandı.

BAHÇELİ “GEÇERSİZ OY KULLANACAĞIZ” DEDİ, 78 GEÇERSİZ OY ÇIKTI

MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin sabah saatlerinde yaptığı açıklamada, 4. tur oylamaya MHP’nin adayı Ekmeleddin İhsanoğlu’nun kalamaması halinde, MHP grubu olarak “geçersiz oy” kullanacaklarını söylemişti. Oylamada Bahçeli’nin dediği oldu; ancak 2 eksikle. MHP’nin TBMM’deki grubu 80 kişi. Ancak 78 geçersiz, 29 da boş oy çıktı. Bu durum, MHP’den iki vekilin “geçersiz” oy kullanmak yerine, ya adaylardan herhangi birine oy kullandıkları, ya da boş oy verdikleri yorumlarına neden oldu.(Hürriyet)

Evet, 7 Haziran seçimlerinin ardından ülkemizde yaşanan siyasi havayı sizinle paylaştık. Seçimlerin ardından Suruç’ta başlayan olayların ardından artan terörde ülkemizde ciddi bir sorun olarak tekrar gündeme geliyor. Yaşanan olaylarla birlikte siyasi havanın da oldukça sıcak geçmesi birçok soruyu da beraberinde getiriyor. Terör olayları bir sorun olarak önümüzde dururken, bana göre Türkiye bir erken seçime doğru gidiyor. Yapılacak olan seçimlerin ülkemize hayırlı olmasını diliyorum.