Belgesel Yayıncılık

Gebze Teknik Üniversitesi’nden örnek alınmalı

Kocaeli Bölgesi her bakımdan çok önemli bir ilimiz. Ancak Kocaeli ekonomi, sanayi, bilim, teknoloji ve bulunduğu coğrafi konum itibariyle hak ettiği yerde değil. Kocaeli bölgesi kurum, kuruluş ve siyasi güç itibariyle birçok ilin üstünde. Kocaeli bölgesindeki kurum ve kuruluşların birlik, beraberlik içerisinde hareket etmemeleri yüzünden sinerji oluşturulamıyor. Gebze Teknik Üniversitesi bir yılını doldurmasına rağmen çok önemli hizmetlere imza atan, deyim yerinde ise bölgemizde bir teknik üniversite olduğunu öncelikle Kocaeli bölgesine gösteren bir kurumumuz. Genç ve dinamik rektörü Kocaeli ve Gebze bölgesi ile bütünleşmek için adeta seferberlik düzenlemiş durumda. Özellikle üniversite-sanayi iş birliğini gerçekleştirmek için çok önemli çalışmalar yapıyor.
Rektörü Sayın Haluk Görgün bey, Kocaeli bölgesindeki Organize Sanayi Bölgesi Müdürleri ile yaptığı toplantıyı yakından takip ettim. Geçtiğimiz hafta gazetemizde organize edilen Gebze Gazetesi söyleşi programında yaptığı çalışmaları bizzat kendisinden dinledim. Göreve başladığı günden itibaren Teknik Üniversitedeki değişim ve dönüşümü gözlemlemeye çalışıyorum. Çok ciddi başarılı organizasyonlar yapılıyor.
KURUMLARIMIZIN KIYMETİNİ BİLMELİYİZ
Bir söz var, “Başka Türkiye yok. Türkiye hepimizin. Başka Kocaeli yok” Gebze ve Kocaeli bölgesi bir bütün olarak ortak çalışmalar yapmalı. İzmit lobisinin az olsun benim olsun düşüncesini yıkmalı, hepimiz Kocaeli’liyiz mantığı ile ilimizdeki kurum ve kuruluşlar bir araya gelmelidir. Gebze Teknik Üniversite’nden örnek alarak ortak çalışma ve projeler yürütmelidir.
KOCAELİ SANAYİ ODASI NEREDE?
Kocaeli Ticaret ve Sanayi Odası’nın tarihi bir asırdan fazla. Türk Sanayisinin kuruluşu 200 yıl önce Kocaeli bölgesinde gerçekleşmişti. Gebze Teknik Üniversitesi’ndeki Organize Sanayi Bölgesi müdürler toplantısında Bilim, Teknoloji Sanayi İl Müdürü ve Çevre İl Müdürü’de hazır olmasına rağmen gözüm Kocaeli Sanayi Odası Başkanı’nı aradı. Kocaeli Sanayi Odası Başkanı bu toplantıda yoktu. Neden bu tür toplantılara Kocaeli Sanayi Odası ilgisiz ve duyarsız kalıyor. Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı’na sahip bir ilin Kocaeli Sanayi Odası Başkanı olmak çok büyük bir prestij, çok büyük bir güç. Gerek Nihat bey, gerekse Sayın Fikri Işık döneminde Kocaeli Sanayi Odası çok büyük uluslararası etkinlikler düzenleyebilir, önemli çalışmalar yapabilirdi. Ama hiç birini yapmadı. G20 zirvesinde bile Kocaeli Sanayi Odası yoktu. Bu konuda Kocaeli Sanayi Odası Başkanı Sayın Ayhan Zeytinoğlu’ndan bir açıklama bekliyorum. Kocaeli Sanayi Odası nerede, ne yapıyor ve ne yapmayı planlıyor.
SANAYİ TEMSİLCİLERİ İLE GTÜ’DE TOPLANTI
Gebze Teknik Üniversitesi’nde Rektör beyin daveti üzerine bir araya gelen ve önemli konuların görüşüldüğü toplantı oldukça faydalı geçti. Yakından takip etme fırsatı bulduğum toplantının detaylarını sizlerle paylaşmak istiyorum.  Gebze Teknik Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Haluk Görgün, Kocaeli’de bulunan 13 Sanayi Bölgesi Müdürü’nü rektörlük binasında ağırladı. Her fırsatta Gebze ile temas halinde bulunan Gebze Teknik Üniversitesi, sanayi ile de önemli işbirlikleri yapıyor. GTÜ-Sanayi işbirliği ile hayata geçirilecek projeler için çalışan Prof. Dr. Haluk Görgün, sanayi bölgesi müdürleri ile gerçekleştirdiği toplantı sonunda yaptığı açıklamada; “Sanayi ile işbirliği önemli” dedi.
“VERİMLİ BİR TOPLANTI OLDU”
Gazetemize değerlendirmede bulunan Görgün; “Üniversitemizde bölgemizde bulunan tüm OSB’lerin müdürleri ile birlikte olduk. Değerlendirme toplantısı yaptık. Üniversitemizi, üniversitemizin değerlerini, iş birliği konusunda ki açıklığımızı ve bundan sonra üniversite sanayi işbirliği konusunda yeni metotlar geliştirdik. Bununla birlikte yaptığımız projeleri biz müdürlerimiz ile paylaştık. Bugün ki toplantı çok verimli oldu. Üniversitemiz birçok artısını dile getirirken Organize Sanayi Bölgeleri’nin içerisinde olmayı diliyoruz. Olumlu sonuçlarını hep birlikte zaman içinde göreceğiz” dedi.
DÜNDEN YARINA GEBZE TEKNİK ÜNİVERSİTESİ
Gebze Teknik Üniversitesi eski adıyla GYTE önemli kurumlarımızdan birisi. 40 yıldır gazetecilik yapan birisi olarak GYTE’nin kuruluş yıllarını dün gibi hatırlıyorum. Deprem şehidi merhum milletvekili Alaettin Kurt’un özel çabaları GYTE’nin kuruluş konusunun resmi gazetede yayınlanması. Kaymakamlık karşısındaki bir İş hanının küçük bürosunda kurulan kurucu rektörlük ofisi ve ilk rektör Prof. Dr. Hikmet Üçışık’ın açıklamaları sanki dün gibi gözümün önünden canlanıyor.  Sonra GYTE’nin Fatih Devlet hastanesi yanındaki ek hizmet binası, Çayırova’da merhum Erbakan’ın Başbakanlığı döneminde temeli atılan ve inşaatı tamamlanan Et Balık Kurumu binasının GYTE’ye tahsis edilmesi,  Muallimköy bölgesinde binlerce dönüm yerin GYTE alanı olarak tahsisi.  Rektör Prof Dr. Merhum Ahmet Ayhan’ın Gebze ve Kocaeli ile bütünleşme çabaları ve sonraki rektörler.  Sanki dün gibi gelip geçti.
Gazetemizin her hafta düzenlediği röportaj programı kapsamında bu hafta Gebze Teknik Üniversitesi Rektörü Sayın Prof. Dr. Haluk Görgün beyi ağırlardık. Kendisiyle göreve başlamasının birinci yıl dönümünde uzun bir söyleşi gerçekleştirdik. GYTE’nin kurulması, ardından Gebze Teknik Üniversitesi’ne dönüştürülmesi, GTÜ’nün hedefleri ve Prof. Dr. Sayın Haluk Görgün beyin bir yıl içerisinde yaptığı hizmetler…
Gebze, her bakımdan dünyanın önemli noktalarından bir tanesi. TÜBİTAK, TÜSSİDE, TSE gibi kurumları içerisinde barındıran Gebze geçtiğimiz yıl Gebze Teknik Üniversitesi’ni de devreye sokarak adından söz ettirmişti. Hayata geçirilen Bilişim Vadisi ile birlikte bölgemiz sanayi, teknoloji ve eğitim şehri olma yolunda önemli bir adım atmış olacak. Bölgemiz adına atılan bu hamleler Türkiye’nin geleceği açısından çok önemli. Artık dünya bilişim ve teknoloji ile yönetiliyor. Biz de Türkiye olarak teknoloji de kendi markamızı hayata geçirmeli ve dünya pazarında bu yönde etkinliğimizi göstermeliyiz. Bunun için Gebze’de Kurulu bulunan bu kurumlara büyük görevler düşüyor.
PROF. DR. GÖRGÜN: “BİLGİ KENTİ OLMALIYIZ”
Gebze Teknik Üniversitesi – Sanayi – TÜBİTAK ve Bilişim Vadisi iş birliğinde önemli projelerin hayata geçirilebileceğine inanıyorum. Gebze Teknik Üniversitesi Rektörü Sayın Prof. Dr. Haluk Görgün ile yaptığımız söyleşi de bu noktaya dikkat çekmek istedim. Kendisi Üniversite – Sanayi iş birliğini oldukça önemsiyor. Öyle ki geçtiğimiz günlerde bizimde davetli olarak katıldığımız bir programda Gebze Teknik Üniversitesi, 13 tane Organize Sanayi Bölgesi Müdürü’nü ağırladı. Bu noktada bizlere açıklama yapan Rektör Görgün, sanayi kenti Gebze’nin GTÜ, TÜBİTAK, Bilişim Vadisi, TSE gibi kurumlarla bilgi kenti olmasının gerektiğini belirten Rektör Görgün, iyi bir koordinasyonla 2023 hedeflerine bu şekilde varılabileceğini söyledi.
MÜTHİŞ BİR BİLGİ GÜCÜ VAR
Görgün yaptığı açıklamada; “Kendime misyon olarak edindim. GTÜ, TÜBİTAK MAM, TSE, 3 Teknopark, 9 OSB, 37 Ar-Ge Merkezi, çevresinde Sabancı Üniversitesi, Gedik Üniversitesi, Piri Reis, Kocaeli Üniversitesi var ve Bilişim Vadisi kuruluyor. Müthiş bir alt yapı ve bilgi gücü var. 2023 hedeflerini yapacak her şey var eksik olan koordinasyon. ABD’de özel bir Silikon Vadisi diye bir şey yok. Caddeye giriyorsunuz büyük şirketler başlıyor. Bilişim kültürü oluşmuş. Teknoloji koridoru yapmışlar Singapur’da hepsi konuşuluyor. Nitelikli insan ve lojistik mevcut bu ülkelerde. 1 saat mesafe içinde buradan 20 milyon insana ulaşabiliyorsunuz. Eğer biz koordinasyonu sağlayabilirsek, bunu başarırsak 2023 hedeflerini çoktan ikiye katlarız. Üniversite de bir insan envanteri çıkarıyorum. İnsanların yetenekleri nedir, hangi alanlarda çalışıyor, neleri başarmış ve hangi projeleri yapabilir bu envanteri çıkartıyoruz. Teknolojik cihazlarımızın envanterini çıkartıyoruz. bu envanter çıkarsa kurumlar birbirleriyle rahat haberleşir ve iletişim kurabilir. Üniversite içinde biz bütün Üniversite’yi merkez kampüs yapmaya çalışıyoruz. Bütün cihazların hem kendi işçimizde kullanmaya hem de diğer kurumların kullanmasına açmaya çalışıyoruz” dedi.
GTÜ’NÜN LOGOSU NEYİ İFADE EDİYOR?
GYTE’nin Gebze Teknik Üniversitesi ile yoluna devam etmesinin ardından bir dönüşüm yaşanmıştı. Gebze Teknik Üniversitesi yeni logosu ile karşımıza çıktı. Yeni logonun anlamını Rektör Bey’e sorduğumda aldığım yanıt beni oldukça memnun etti. Gebze Teknik Üniversitesi’nin logosunu bizlere açıklayan Görgün; “Biz bir dönüşüm yaşadık ve isim değişti. Artık kültür de değişecek, Üniversite’yi temsil eden her şeyin yeni anlam kazanması lazım. Bunların başında da logo geliyor. Normalde bir firmayla anlaşılırdı. Çok sayıda firmadan teklif aldık. Onlarca logo tasarımları geldi. Bunları ankete açtık, öğrenci ve öğretim üyelerine sıralayın dedik ve bu logo birinci geldi. Logodaki kelebek değişim ve dönüşümü simgeler. Yeni bir başlangıcı simgeler. Bu kelebek farklı bir kelebek bizim Üniversitemizin de teknolojisini temsil ediyor” dedi.
Evet, Sayın Görgün ile yaptığımız uzun söyleşiden bir kısmını sizlerle paylaştım. Gebze Teknik Üniversitesi başarılı çalışmalar yapıyor ve yapmaya çalışıyor. Bölgemizin önemli kurumları Gebze Teknik Üniversitesi’ni örnek alarak bir bütünlük içerisinde çalışmalara imza atmalı. Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Sayın Fikri Işık bu konuda ciddi destek veriyor.  Bu fırsatı da değerlendirerek bir bütünlük içerisinde uluslararası birçok proje hayata geçirilebilir. Gebze Teknik Üniversitesi Rektörü Sayın Prof. Dr. Haluk Görgün beye çalışmalarında başarılar diliyor, sizleri kendisi ile yaptığımız söyleşiyi gazetemizin dördüncü sayfasından birlikte okumaya davet ediyorum.

Müstakbel Meclis Başkan Adayı Kahraman’la Devri Alem!

Bugünkü yazıma Nasrettin Hoca’nın kısa bir fıkrasıyla başlamak istiyorum. Hoca bir gün Kürk alır, Cuma hutbesine çıktığında “Ey Cemaat!Duyanlar duymayanlara söylesin. Bu kürkü ben 3 akçeye aldım.”der. Cemaat şaşırır, namazdan sonra “Hocam neden kürkü 3 akçeye aldığınızı hutbede söylediniz?” derler. Hoca da “Dışarıda herkes kürkü kaça aldığımı soracak bende tek tek herkese cevap yetiştirmeye çalışacaktım.” Şimdi buradan toptan söylemiş oldum. Artık kimse bana kaça aldığımı sormaz.” Diye cevap verir.

    Bende hemen buradan bir duyuru yapmak işitiyorum. Kültür Eski bakanlarından adaşım ve soyadaşım Sayın İsmail Kahraman’ın siyasete yeniden girmesi, müstakbel Meclis başkan adayı olmasından sonra telefonlarım susmadı. Buradan açıkça ilan ediyorum, ben Belgeselci ve gazeteci İsmail kahramanım. Müstakbel meclis başkanı adayımızla da 25 yıldan beri tanışıyor kendisiyle birkaç yıl öncede söyleşi yaptığımı duyurmak istiyorum. Ve sayın Kahraman’la anılarımı bugün buradan paylaşmak istiyorum.
İsim benzerliği insana olumlu ve olumsuz bir çok hatıra yaşatıyor. Tarihler 1983 yılını gösteriyordu. Gebze’de yayın yapan Uyanış Gazetesi’nde köşe yazarlığı yapıyorum. Bir gün o zaman Tercüman Gazetesi’nin köşe yazarı Ahmet Kabaklı’ya bir mektup yazdım.
  Mektubumuzu kendisini hiç tanımadığım Ahmet Kabaklı Hoca Tercüman gazetesinde ki köşesine alarak, “Gebze’den mektup yazan değerli arkadaşım İsmail Kahraman, Çoban Mustafa paşa Cami’nin perişan halinden söz ederek Cami’nin vakıflar Genel müdürlüğü tarafından restore edilmesini istiyor” şeklinde mektubumuzu aynen yayınladı.
   Şaşırmıştım, Ahmet Kabaklı Hoca’nın arkadaşım dediği İsmail kahraman ben olamazdım. Bir karışıklık olmuştu, bu karışıklığı yıllar sonra Kültür Bakanlığı yapan değerli adaşım, Geleceğin TBMM Başkanı sayın İsmail Kahraman’ın ağzından dinlemiştim. Ahmet Kabaklı hoca kendisine “Neden mektup yazdınız, telefon etmeniz yeterlidir.”diye takıldığında Mektubu Ahmet Kabaklı Hoca’nın arkadaşım dediği İsmail Kahraman da değilde, Gebzeli gazeteci İsmail Kahraman’ın yazdığını Külrtür Bakanlığı’nda yıllar sonra öğreniyordum.
 MÜSTAKBEL MECLİS BAŞKANI KAHRAMAN’LA ANILARIM
 Sayın siyasetçi ve Kültür Adamı, Milli Türk Talebe Birliği eski genel başkanı, Birlik vakfı Genel başkanı ve Müstakbel Meclis Başkanı Sayın İsmail Kahraman ile anılarımız bundan ibaret değil. 25 yıldır kendisiyle tanışıyor, değişik platformlarda da konuşup sohbet ediyoruz. Birkaç yıl öncede kendisiyle uzun bir söyleşi gerçekleştirerek tarihin canlı tanıkları belgeseli haline getirip Devri Alem programı olarak da yayınladık. Sayın kahraman ile yaptığımız söyleşi ve belgesel İki bölüm halinde Youtube üzerinden de yayınlanmakta. Belgeseli
Kültür Eski Bakanı İsmail Kahraman’la Tarih Yolculuğu: https://www.youtube.com/watch?v=Z-3RqNyWYTI
Kültür Eski Bakanı İsmail Kahraman’dan Tarihi Açıklamalar: https://www.youtube.com/watch?v=LLlDXS98Is8 linklerinden izleyebilirsiniz.
Sayın Kahraman ile yukarıdaki linkten izlediğiniz programları birkaç yıl önce çekmiştik. Sayın Kahraman çok önemli şeyler söylüyordu. Henüz siyasete girme fikri de yoktu. Özellikle Türkiye’nin Kültür politikasını, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın bileştirilmesinin yanlış olduğunu, daha bir çok önemli hususu sayın Kahraman’ın ağzından Devri Alem belgesel programı olarak belgeselleştirmiştik.
   Sayın Kahraman Milletvekili adayı olunca bir çok dost beni arayarak Milletvekili Adayı benim olduğumuz zannedişp hayırlı olsun dileğinde bulundu. Kendilerine “ben belgeselci ve gazeteci İsmail Kahramanım, siz siyasetçi İsmail Kahraman’dan bahsediyorsunuz” diyerek bilgi verdim.
   Bir gün Cemil Çiçek’in meclis Başkanlığı döneminde, Cemil beyin özel kalem müdürü beni arayarak “Sayın Kahraman sizi Başkanımıza takdim ediyorum”dediğinde “sizin aradığınız Kahraman ben değilim” demeye kalmadan, Cemil Çiçek beyin “Ağabey, Selamün Aleyküm”sözünme muhatap olduk. Cemil beye “ben sizin aradığınız İsmail Kahraman değilim, belgeselci ve gazeteci İsmail Kahramanım diyerek cevap verdim.
   Daha buna benzer bir çok tatlı anılarımız var. Değişik makamlardan ve değişik kişilerden telefonlar alıyorum. Son olarak Kültür Bakanlığı Müsteşarlığı özel kaleminden bir toplantı daveti için arandım ve kendisine “sizin aradığınız Kahraman ben değilim” diye cevap verdim. Sayın İsmail Kahraman’ın TBMM Başkanı seçildikten sonra telefonumun susmayacağını düşünüyorum. Şimdiden buradan ilan ediyorum. Ben onların aradığı İsmail Kahraman değil, Belgeselci, İsmail Kahraman olduğumu ifade etmek için sayın Kahraman ile çektiğim belgesel röportajı da aynen yayınlayarak kamuoyunu bilgilendiriyorum.
 WİKİPEDİA’DA İKİ KAHRAMAN VAR
Sayın İsmail Kahraman ile röportaj yaparken  kendisine ,”İsmail bey, Türkieye’de bir çok İsmail Kahraman var. Ancak wikipedia özgür ansiklopedisi sadece ikimizin ismini, almış. Sizinkine Türk Siyasetçisi İsmail Kahraman, bana da Türk Belgeselcisi İsmail Kahraman unvanını vererek öz geçmişimizi yayınlamış.” Diye söyledim.
  Sayın Kahraman ile röportaj yaparken Devri Alem programlarını çok yakından izleyip takip ettiğini de öğrenme imkanım oldu. Söyleşi de her bakımdan çok önemli açıklamalar yaptı. Deyim yerindeyse tarihin canlı tanığı olarak tarihe not düşüp zamana noterlik yaptık. Adaşımın ve soyadaşımın Meclis başkanı seçilecek olmasından mutluluk duyuyorum. Ama bir üzüntüm var, inanıyorum telefonum bir çok kez çalacak, büyük bir ümitle benim telefonumu açanlar benim Belgeselci ve gazeteci İsmail Kahraman olduğumu öğrenince Sükut-u Hayal’e uğrayacaklar. Buradan herkese duyurmak istiyorum ben geleceğin Meclis Başkanı Sayın  Kahraman ile çeyrek asırlık bir tanışıklığımız var. Kendisine başarılar diliyor, beni arayanlara da her zaman söylediğim gibi ben Belgeselci Ve gazeteci, İsmail Kahramanım diye hatırlatıyorum. İsmail Kahraman ismini ararken lütfen karışıklık yapıp beni kimsenin rahatsız etmesini istemiyorum.
   Evet sonuç olarak insanın ad ve soyadı adaşının iyi kimselerden oluşması gerçekten gurur verici. Ancak bir şartla. Hiçbir zaman o ismi kullanmamak. Ben sürekli kurum ve kuruluşları ararken dünya coğrafyasını gezdiğimiz sırada büyük elçiliklere giderken, “Gazeteci ve belgeselci İsmail Kahramanım”diye not bırakarak arıyorum.

Türk – Yunan dostluğu kurulabilir mi?

Türkiye ile Yunanistan yıllardan beri sorun ve sıkıntı içerisinde komşuluklarını sürdürüyorlar. Türk-Yunan dostluğu bir türlü kurulamadı. Türkiye ile Yunanistan arasında inişli çıkışlı mücadeleler devam ediyor. Zaman zaman bahar havası esse de, bazen savaş tehlikesi bile yaşanıyor.

Türk-Yunan dostluğunun bir türlü kurulamaması, her iki ülke için de büyük bir kayıp. İki ülke arasında dostluk köprüleri kurulsa, her iki ülke de bundan kazançlı çıkar. En çok kazançlı çıkacak ülke ise Yunanistan. Çünkü ekonomik sıkıntı içerisinde krizler yaşıyor.
Türk-Yunan dostluğunun kurulamaması tarihin derinliklerinden kaynaklanmakta. Osmanlı Devleti’nin Yunanistan topraklarını fethi ile başlayan gerginlik, Osmanlı’nın son dönemlerinde Girit savaşı ve Osmanlı Yunan savaşı ile Yunanlılar Osmanlılar karşısında güç kazanmaya başlamıştı. Osmanlı’nın yıkılışı Yunanlıların Polatlı’ya kadar Anadolu’yu işgal etmeleri ile çok farklı boyutlara çıkmıştı.
Bugün Türk-Yunan ilişkilerinde yaşanan gerginlerin temelinde geçmişin tarihi dönüm noktaları yatmaktadır. Ancak bu durum sadece Türk ve Yunanlılar arasında değil, daha 1945’te 65 sene önce Avrupa’da birçok ülke ikinci dünya harbinde birbirini işgal etmiş, milyonlarca insan ölmüştü. Fakat bu ülkeler dostluk köprüleri kurmuşlar ve Avrupa Birliği’ni oluşturarak sınırları kaldırmışlar. Ortak para birimi bile kurmuşlar. Avrupa ülkeleri tarihi geçmişe takılıp kalsalardı, bugün çok farklı bir Avrupa Ülkeleri olur ve Türk-Yunan ilişkilerinde yaşananların çok daha farklı boyutu bu ülkeler arasında yaşanabilirdi.
TARİHTEN DÜŞMANLIK DEĞİL DOSTLUK ÇIKARTILMALI
Devri Alem Belgesel programı olarak, dünya coğrafyasında araştırmalar yapıyoruz. Tarihten düşmanlık değil, dostluk çıkartan ülkeler hep kazanmış. Türk-Yunan ilişkileri tarihten düşmanlık çıkartılmadan, dostluk köprüleri kurularak, tarihte yaşananlardan ders ve ibret alınarak iki ülke arasında dostluk ilişkileri başlayabilir.
40 yıllık gazetecilik hayatımda, 1974’te Kıbrıs Barış Harekatı’nın başlaması ile her iki ülke de yaşanan sıkıntılar, meydana gelen olaylar, her iki ülke deki sivillerin gördüğü sıkıntı ve mezalim… Gerçekten tarihin unutamadığı olaylar. Kıbrıs Barış Hareketı’nı bahane eden Yunanlıların, Batı Trakya ve Rodos’ta yaptığı hareketler tarihin utanç tablosudur. Ancak Türkiye’de yaşanan 6-7 Eylül olaylarında İstanbul’daki Rumların ev ve iş yerlerinin yağmalanması Türkiye’nin hatırlamak istemediği utanç tablosu arasındadır.
Bazı karanlık odakların Atatürk’ün evi bombalandı diye o gün gazetelere manşet attırıp, ardından da İstanbul’daki Rum azınlığın mallarını talan etmesi gerçekten üzücüdür. Yunanlıların Batı Trakya’daki Türk azınlığına bugün bile reva gördüğü durum gerçekten vicdanları sızlanmaktadır.
Tarihte yaşanan bu acı olaylar unutulmamalı. Ancak tarihten ders ve ibret alınarak Avrupa Birliği ülkelerinin yaptığı gibi Türk-Yunan dostluğu yeniden inşa edilmeli. Kıbrıs sorunu mutlaka çözümlenmelidir. Şu unutulmasın ki Yunanlılar 500 yıla yakın Osmanlı yönetiminde kalmışlardı. Atina’yı fetih eden Fatih, Akrepol tepesindeki Yunan medeniyetine ait tarihi eserlere dokunmamış, Ortodoks Rumların din, kültür, dil ve etnik kimliğini asimile etmeden korumuştur. Şayet asimilasyon yapılsaydı 500 yıl içerisinde Yunanistan’da bir tane Rum kalmazdı. Fener-Rum patriği bugün İstanbul’da faaliyet gösteremezdi.
TÜRK-YUNAN BAŞBAKANLARI UMUT VERDİ
Yunanistan Başbakan’ı Çipras’ın Türkiye’yi ziyaret ederek Cumhurbaşkanı, Başbakan, Muhalefet partisi liderlerini ziyaret edip görüşmesi gerçekten çok önemli. Çipras farklı bir siyasetçi. Genç, dinamik, cesur olduğu kadar Avrupa Birliği’ne kafa tutabilen, yerleşik düzeni sorgulayabilen, reformcu bir isim.
Başbakan Sayın Ahmet Davutoğlu’da akademik, bilim adamlığının yanında dünya dış politikasını çok iyi bilen, dünyanın birçok ülkesinde akademik çalışmalar yapan bir lider. Davutoğlu ve Çipras’ın konuşmalarını canlı yayında dikkatle dinledim. Her iki liderin Türk-Yunan dostluğu konusunda samimi ve içten davranmaları büyük bir şans. Türkiye ile Yunanistan bölgenin en önemli ülkeleri. Türk-Yunan arasındaki dostluk sadece iki ülkeye değil, dünya barışına ve bölgemizde yaşanan birçok olumsuz olayın çözümüne ciddi katkıda bulunacaktır.
Türk-Yunan dostluğunun kurulması için her iki ülkeden siyasetçilerin yanında, akademisyenlere, sivil toplum örgütlerine, bilim adamlarına, sanatçılara ve en önemlisi iş adamlarına çok büyük görev düşüyor. Şunu net olarak burada söylemek istiyorum. Ne Yunanistan Türkiye’yi işgal edebilir, nede Türkiye Yunanistan’a girebilir. Her iki ülke vakit geçirmeden dostluk köprülerini kurmalı ve tarihten düşmanlık değil dostluk çıkartmalıdır.
Sonuç olarak Yunanistan Başbakanının Türkiye’yi ziyareti çok önemli bir gelişme. Her iki Başbakanın açıklamaları, dostluk ve işbirliği adına önemli bir adım. Yazımı her iki Başbakanın yaptığı açıklamalardan özet bir bölümle noktalamak istiyorum.
‘MÜLTECİLER KONUSUNDA TÜRKİYE VE YUNANİSTAN ORTAK MAĞDUR’
Yunanistan Başbakanı Aleksis Çipras, çalışma ziyareti kapsamında Başbakan Ahmet Davutoğlu ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile görüştü. Davutoğlu ve Çipras, görüşmenin ardından ortak basın toplantısı düzenledi. Birbirlerine “Aleksis” ve “Ahmet” diyerek hitap eden iki lider, Ege’deki insani trajedinin engellenmesi için Dışişleri, İçişleri ve ilgili bakanlarının bir araya geleceği çalışma grubu oluşturacaklarını açıkladı. Çankaya Köşkü’ndeki basın toplantısında Davutoğlu, özetle şunları söyledi:
TAHRİK EDENLER VAR
“Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunlu ilişkilerden memnun olanlar, tahrik edenler çıkabilir. Ama bizler sorumlu devlet adamları olarak bu çevrelerin önyargılı yaklaşımlarına karşı dostluğu inşa edebiliriz. İlişkilerimizi yeniden inşa edebiliriz. İnşallah bir gün İstanbul’dan Selanik’e hızlı trenle ya da İzmir’den Selanik’e feribotla birlikte seyahat edebiliriz. Sorun, mülteciler sorunu değil, Suriye sorunu, Suriye’deki baskıcı rejim ile terörist gruplar sorunu. Bu büyük insani sorun, sadece Türkiye ve Yuanistan’ın sorunu değildir. Kimse, BMGK, bütün sorumluluklarını unutarak, meseleyi Ege sahillerinde yaşanan trajedi dolayısıyla Türkiye ile Yunanistan’ın omuzlarına atmamalıdır.
Türkiye ve Yunanistan, aynen Suriyeli mülteciler gibi bu sorunun mağdurlarıdırlar. Müsebbipleri değildirler.  Bu sorunun nihai çözümü, Şam’dan geçmektedir. İnsani trajediyi engelleme gayreti içinde olacağız. Bu çerçevede Merkel’in, Çipras ve benim üçlü toplantıda bir araya gelme fikri vardı bunları da ele aldık.”  Aleksis Çipras ise toplantıda şunları söyledi: “Türkiye ve Yunanistan’ın iki komşu ülke olarak işbirliği Avrupa’daki dengeleri değiştirebilir. Mülteci akınları, terörizm maalesef geniş anlamda olumsuz bir atmosfer doğuruyor bölgemizde”

G20 zirvesi ve Türkiye

Türkiye gündemini uzun süredir meşgul eden G20 zirvesi sona erdi. Konuşmalar yapıldı, sonuç bildirgeleri okundu. Türkiye dönem başkanlığını bu yılın sonunda Çin’e devredecek. Zirve ile ilgili birçok yazılar yazıldı. Programlar yapıldı. Yorumlar yapılarak, zirve ile ilgili herkes konuştu.
Gerçekten uluslararası önemli bir zirve. G20 ile ilgili bizde dünyanın birçok ülkesini gezen gazeteci ve belgeselci olarak görüşlerimizi yazarak tarihe not düşmek istedik. Gelecekte G20 zirvesi ile ilgili araştırma yapanlar, akademik tez hazırlayacaklar ve ilmi çalışma yapacaklara bizde bir kaz satır ile de olsa görüş, yorumlarımızı paylaşmak istedik.
Türkiye G20 zirvesine her bakımdan çok iyi hazırlandı. Çok ciddi para harcadı. Antalya’da hayat durdu ve devletin birçok işi bu zirve için aksadı. Türkiye son aylarda bu zirve ile oturdu, bu zirve ile kalktı. Türkiye zirveden ne kazandı sorusunu çok iyi sormamız ve sorgulamamız gerekiyor.
G20 zirvesinin Türkiye’de toplandığı gün Fransa’da yaşanan terör saldırısının tesadüf olmadığına inanıyorum. Bu saldırı zirveyi biraz gölgede bıraksa da yıllardan beri terörden çok çeken ülkemizin ‘terör’ konusundaki duyarlılığını dünya liderlerine daha iyi anlatma imkanı doğurdu.
Dünya’nın bugün en büyük sorun ve sıkıntısı terördür. Terörün birçok alanı var. Devlet teröründen, düşünce terörüne kadar birçok terör yöntemi ile insanlık susturuluyor ve öldürülüyor. İnsanlığı hedef alan terörün tüm çeşitlerine karşı dünya tek yürek olmalıdır. Türkiye bu konuya önem veriyordu. Bu zirve ile dünya liderlerinin de dikkatini terör konusuna çekme imkânı buldu.
G20 zirvesi ile ilgili bu güne kadar takip ettiği seyir, G20’nin tarihçesi, G20 zirvesine hangi ülkelerin katıldığı, 2015 G-20 Antalya zirvesi ile ilgili kısa bir araştırma yaparak, köşemde yayınlıyorum. G-20 zirvesi konusunda başlı başına bir belgesel programı da yapmayı planladım. G-20 Antalya zirvesi önümüzdeki dönemde daha çok konuşulup tartışılacaktır. Bu konuda yaptığımız araştırmayı gazetemizin bu sayfasında geniş bir şekilde sizlerle paylaşıyorum.
G20 ZİRVESİNE HANGİ ÜLKELER KATILIYOR?
G20 Zirvelerine katılan ülke ve yöneticilerinin isimleri şu şekilde; Amerika Birleşik Devletleri Obama, Almanya Merkel, Arjantin Kirchner, Avustralya Turnbull, Birleşik Krallık Cameron, Brezilya Rousseff, Çin Halk Cumhuriyeti Şi, Endonezya Widodo, Fransa Hollande, Güney Afrika Zuma, Güney Kore Park, Hindistan Modi, İtalya Renzi, Japonya Abe, Kanada Trudeau, Meksika Peña Nieto, Rusya Putin, Suudi Arabistan Salman, Türkiye Ahmet Davutoğlu, Avrupa Birliği Tusk/Juncker.
G20 NEDİR?
20 Maliye Bakanı ve Merkez Bankası Başkanı Grubu, dünyanın en büyük ekonomileri arasında yer alan 19 ülkeden ve Avrupa Birliği Komisyonu’ndan oluşuyor. Daha çok İngilizce Group of 20 (20 Grubu) kavramının kısaltması olan G20 adıyla bilinir.
G20 ülkelerini Almanya, Amerika Birleşik Devletleri, Arjantin, Avustralya, Brezilya, Çin, Endonezya, Fransa, Güney Afrika, Güney Kore, Hindistan, İngiltere, İtalya, Japonya, Kanada, Meksika, Rusya, Suudi Arabistan, Türkiye ve Avrupa Birliği Komisyonu oluşturuyor.
G20’ye üye 19 ülkenin hepsinin milli geliri dünyada ilk 31’de yer alıyor. Tayvan, İsviçre, Norveç, İran ve Venezüella, ekonomik olarak bazı üyelerden daha büyük olmalarına rağmen G20’de bulunmuyor. Birçok Avrupa Birliği ülkesi de, G20’de bağımsız olarak değil sadece AB Komisyonu olarak temsil ediliyor.
G20 ZİRVESİNİN TARİHÇESİ
1975 yılında Fransa’nın Rambouillet şehrinde, Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Almanya ve Japonya’nın, Devlet/Hükümet Başkanları düzeyinde katıldığı bir toplantı düzenlenmiştir.
1976’da San Juan, Porto Riko’da Kanada’nın da katılımıyla G-7 ortaya çıkmıştır. 1977-1991 yılları arasında bu üye sayısı sabit kalmış, 1991’den sonra SSCB’nin yerine kurulan Rusya Federasyonu, G-7 üyeleriyle, Zirve Sonrası Diyalog adı altında bir araya gelmiş, 1994 yılındaki Napoli Zirvesi’nden sonra ise, Siyasi 8 adı altında toplantılar düzenlemişlerdir.
Denver Zirvesi’nde Rusya ilk kez, mali-ekonomik konular dışındaki görüşmelere katılmış ve 1998’deki Birmingham Zirvesi’nde G-8 tam anlamıyla oluşmuştur.
Önceleri, makroekonomi yönetimi, uluslararası ticaret ve gelişmekte olan ülkelerle işbirliği, daha sonraları ise Doğu-Batı ekonomik ilişkileri, enerji ve terör konuları gündemde yerini almıştır.
İstihdam, çevre, suç ve uyuşturucu, insan hakları, bölgesel güvenlik ve silahsızlanma, siyasal ve güvenlik içerikli alanlar devreye sokulmuştur.
Öte yandan, 1993’te Rusya’ya Yardım, 1994’te Ukrayna, 1995’te Küresel Bilgi Toplumu, 1997’de Suç ve 1998’de Enerji konulu toplantılar, bazı bakanlardan oluşan Destek Forumları’nda ele alınmıştır.
Benzer biçimde, Kara Para Aklama, Nükleer Güvenlik, Uluslararası Organize Suçlar gibi konularda çalışma grupları oluşturulmuştur.
Dogu Asya, Rusya ve Brezilya’da beliren ekonomik ve mali bunalımlardan sonra, kendilerini yakından ilgilendiren sorunlara çözüm yollarının, yükselmekte olan Pazar ekonomisi ülkeleriyle işbirliğinden geçtiğini, G7/8’ler anlamakta gecikmemişlerdir. Danışma amaçlı ve daha geniş kapsamlı olmak üzere, G-22, G-26 ve G-33 oluşturulmuş, ancak sayı arttıkça, etkinlik azalmıştır.
Bretton Woods kurumsal anlayışı bağlamında, 1999 yılındaki Köln Zirvesi’nde, sistem açısından önemli ülkelerle yeni bir danışma grubunun oluşturulmasına karar verilmiş ve G-8 Maliye Bakanlarının 25 Eylül 1999’daki Washington Toplantısı’nda, küresel sistem için önemli ülkelerden oluşan 20’ler Grubu (G-20) resmen ilan edilmiştir.
G-20 ilk başta çeşitli bakanlıklar düzeyinde toplantı düzenlemiştir. Kasım 2008 tarihinden itibaren aynı G-8’de olduğu gibi yılın belirli zamanlarında Devlet Başkanlığı düzeyinde toplanmaya başlamıştır.
2015 – G20 ANTALYA ZİRVESİ
2015 G-20 Antalya zirvesi, Dünyanın en büyük 20 ekonomisini oluşturan G-20 üyesi ülkelerin devlet ve hükûmet başkanlarının katıldığı yıllık olağan toplantıların onuncusu. 1 Aralık 2014’te dönem başkanlığını üstlenen Türkiye’nin ev sahipliğinde, 15-16 Kasım tarihlerinde Antalya’nın Serik ilçesinin Belek mahallesinde düzenlendi. Zirve Regnum Carya Hotel Kongre Merkezi’nde düzenlendi.
2015 G-20 zirvesinin gündemine Suriye İç Savaşı, Avrupa mülteci krizi ve Irak ve Şam İslam Devleti (IŞID) ile mücadele konuları da dâhil edildi.
2014 yılında zirve, Avustralya’nın dönem başkanlığında Brisbane şehrinde düzenlendi. 1 Aralık 2015’te Türkiye ise dönem başkanlığını Çin’e devredecek ve 2016 G-20 zirvesine Hangzhou şehri ev sahipliği yapacaktır.
G20 ANTALYA ZİRVESİ SONUÇ BİLDİRGESİ
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Antalya’da gerçekleşen G-20 Liderler Zirvesi’nin sonuç bildirgesinin de açıklandığı basın toplantısında, “Kendi halkını katleden Esed’in Suriye’nin geleceğinde yeri yoktur, olamaz. Esed bu şansını çoktan kaybetmiştir. Unutulmamalıdır ki Suriyeli mülteciler DAİŞ’ten ve Esed rejimini devlet teröründen kaçıyor” dedi.
Zirve öncesi Cuma gecesi Paris’te yaşanan terör saldırıların liderler olarak herkesi derinden üzdüğünü belirten Erdoğan, “Bu vesileye Paris’teki terör saldırılarını şiddete kınadığımı ifade ediyor, Fransız dostlarımızın acılarını paylaşıyoruz” dedi. Dün ki ilk G-20 oturumunda da Beyrut’tan Bağdat’a, Ankara’dan Paris’e kadar terör saldırılarında hayatını kaybedenler için G-20 liderleri olarak saygı duruşunda bulunduklarını aktaran Cumhurbaşkanı Erdoğan, şunları söyledi:
“2015 Antalya zirvesinin belki de en önemli sonuçlarından biri dünya ekonomisinin ve nüfusun çok büyük bir bölümün temsil eden G-20 ülkelerinin terörizmle mücadele konusunda güçlü bir duruş ortaya koymuş olmalarıdır. 2008 yılında beri G-20 zirvelerine katılan bir liderim. Başından beri söylediğim bir şey var, ’Küresel barış ve istikrar sağlanmadan güçlü bir küresel ekonomiden bahsetmemiz mümkün değildir.’ Dolayısıyla G20’nin küresel istikrarı doğrudan etkileyen meseleleri görmezden gelme lüksü olamaz. Bu anlayışla zirvede finansal konuların yanı sıra terörizm ve mülteci krizini de ele aldık.”
ULUSLARARASI İŞBİRLİĞİ
Türkiye’nin olarak terörizmin ne olduğunu çok iyi bilen ve ağır sonuçlarıyla 70’li yıllardan bu yana yüzleşen bir ülke olduğunun altını çizen Erdoğan, terörle mücadele konusunda uluslararası işbirliği konusunda Türkiye’nin üzerine düşen ne varsa yapmaya hazır olduklarını bir kez daha zirvede ifade ettiklerini söyledi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Bu mücadele samimi bir uluslararası işbirliği ve dayanışmayı gerektirir. Terörizm mücadele konusunda G-20 liderleri şunu bir defa kabul etmişlerdir ki, buradan ortak bir bildiri kararlı duruşumuzu ortaya koyması bakımından da önem ifade etmektedir” diye konuştu.
TERÖR ÖRGÜTÜNÜN AYRIMI OLMAZ
Terörün dini, milliyeti, ırkı, bölgesi olamayacağını, terörizmi herhangi bir dinle ilişkili hale getirmenin de yanlış olduğu gibi böyle bir tavrın o dinin mensuplarına yapılacak en büyük hakaret, saygısızlık olacağını belirten Erdoğan, “Zira bütün dinler için hayat hakkı kutsaldır” dedi.
Aynı zamanda terör örgütleri arasında ayrım yapılmaksınız kararlı şekilde mücadele edilmesi çağrısı yapan Erdoğan, “Bu örgütler arasında ayrım yapan herkes, her ülke bizim gözümüzde terörizmle mücadele konusunda hata içindedir” dedi. DAİŞ, El- Kaide, Boko Haram, PYD, YPG ve DHKPC gibi terör örgütlerine karşı aynı kararlı mücadele devam edileceğini söyleyen Erdoğan, “Uluslararası alanda da terör örgütleriyle etkin işbirliği sağlamak için kararlı somut adımlar atılması gerekiyor. G-20 liderleri olarak terör örgütleriyle ayrım gözetmeksizin mücadele konusunda görüş birliği içinde olduğumuz gördük” diye konuştu.
ÇÖZÜM SURİYE’DE HERKESİN KABUL EDECEĞİ BİR REJİM
G-20’de temsil edilen ve içinde Türkiye’nin de bulunduğu Müslüman liderler olarak İslam’la hiçbir ilgilisi olmayan DAİŞ terörüne ve vahşetine karşı ortak sorumlulukları olduklarını aktaran Erdoğan, konuşmasına şöyle devam etti:
“Bölgemizde ve dünyanın farklı köşelerinde meydana gelen çatışma ve istikrarsızlar hepimizi yakında etkiliyor. Çevrimizde artık yönetilemez hale gelmiş ülkeler ortaya çıktı. Suriye bu konuda en fazla öne çıkan yerdir. Sınır komşusu ve halkıyla yakın bağları olan bir ülke olarak Suriye’de yaşanan dramın etkilerini çok yakından hissediyoruz. Türkiye bugün 2.2 milyonu Suriyeli, 300 bin Iraklı olmak üzere 2.5 milyon mülteciyi topraklarında barındırıyor. Bu mağdur insanların tamamına inanç ve köken farkı gözetmeksizin kapılarımızı açtık. Bu her şeyden önce bizim için insanlık vazifesidir. Ancak karşı karşıya bulunduğumuz örneği görülmemiş sorun bir ülkenin tek başına üstesinden gelebileceği boyutu çoktan aştı. Esasen sorunun derinleşmesi evlerinden, vatanlarından geriye dönüş ümitlerinin her geçen gün zayıflamasından kaynaklanıyor. Suriye’de ülkede yaşayabilen herkesin kabul edebileceği bir çözüm üzerinde uzlaşılmadan bölge kaynaklı sorunların üstesinden gelinemez. Uluslararası toplumun bu konuda artık etkin bir işbirliği, külfet paylaşımı ve samimi dayanışma içinde hareket etmesi gerekiyor.”
KAPSAYICI BİR BÜYÜME
2015 yılında gerçekten de yoğun bir küresel gündemin olduğunu ve karşı karşıya olunan sorunların çoğunun küresel ölçekte işbirliği gerektirdiğini belirten Erdoğan, “Bu bakımdan G-20 platformu sadece üye ülkeler değil tüm dünya için önemli bir imkandır. Biz dönem başkanlığımızda G-20’nin bu yönünü öne çıkarmanın, güçlendirmesinin içinde olduk” diye konuştu.
Türkiye’nin dönem başkanlığında G-20 gündeminin kapsayıcılık, uygulama ve yatırımlar olduğunu belirten Cumhurbaşkanı Erdoğan, ortak hedefin güçlü, sürdürülebilir ve dengeli olduğu kadar bu yılla birlikte kapsayıcı bir küresel büyümeyi temin etmek olduğunu söyledi. Bunun hayat standartlarının yükseltilmesi ve refahın yaygınlaştırılması bakımından önemli olduğunu vurgulayan Erdoğan, G-20’nin gelecek dönem başkanı Çin Devlet Başkanı’nın da bunu kendi yapacakları zirvede de koruyacağını dile getirdiğini aktardı.
G-20 ZENGİNLER KULÜBÜ DEĞİLDİR
G-20 için artık uygulama zamanının geldiğini belirterek değerlendirmelerine devam eden Erdoğan, verilen taahhütlerinin uygulanması içi kapsamlı bir izleme mekanizması oluşturulduğunu ve 2018 yılına kadar yüzde 2.1’lik büyüme için uygulanacak stratejileri bu şekilde takip edebileceklerin söyledi. Verilen taahhütlerini yarısını tamamlandığı ve kat edilen mesafenin G-20’nin toplam hasılasına binde 8’lik katkı yapacağı hesap edildiğini belirten Erdoğan, yatırımların canlandırılması için zirvede görüş birliğini de oluştuğunu belirterek, 2018 sonuna kadar küresel düzeyde yatırım 4.4 trilyon dolar artmasını beklediklerini söyledi. G-20’nin zenginler kulübü olmadığını söyleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, konuşmasında şu ifadelere yer verdi:
“Bizler sadece belirli bir refah seviyesini yakalamış toplumları değil, aynı zamanda kalkınma çabaları devam eden ülkeleri de temsil ediyoruz. Dünyanın önde gelen gelişmiş ve yükselen ekonomileri olarak düşük gelirli ve gelişmekte olana ülkelerine halinden de anlıyoruz. Dolayısıyla bu notada söyleyecek sözümüz olması gerekir. Bu anlayışla G-20 kalkınma gündeminin sürdürülebilir kalkınma için 2030 gündemini destekleyecek şekilde yeniden yapılandırılması için mutabık kaldık. Kültür ve medeniyet adalet üzerine bina eden bir ülke olarak kapsayıcılık ilkesini bu doğrultuda ısrarla savunmaya devam edeceğimizi ifade etmek isterim.”
Erdoğan, Türkiye’nin 1 Aralık 2014 tarihinde Avustralya’dan devralınan dönem başkanlığının iki gün süren Liderler Zirvesi’yle tamamlanmış olduğunu kaydetti. Antalya Zirvesi Sonuç Bildirgesi’nin G-20’nin gelecek dönem çalışmalarını şekillendirecek önemli bir belge olduğuna olan inancını dile getiren Erdoğan, 2016 yılı için G-20 dönem başkanlığın da Çin Halk Cumhuriyeti’ne devrettikleri sözlerine ekledi.

Bosna Savaşı’ndan Suriye katliamına Devri Alem (2)

Bosna savaşlarının üzerinden 20 yıl geçmesine rağmen Bosna’da analar ağlamaya devam ediyor. Bosna savaşlarında ölen ve kaybolanların sayısı halen belli değil. Fatih’in Bosna’ya girdiği ilk yer olan ve adını da bizzat Fatih tarafından derin nehir olduğu için “Derin Ha” dan alan Dirina nehri vadisinde savaş ve soykırımların belgeselini çekiyoruz. Srebenitsa’da binlerce kişinin Sırplar tarafından hunharca katledilerek soykırıma uğradığını ilk kez dünyaya Amerikalı bir gazeteci duyurmuştu. Bizde toplu şehitlikte belgesel çekerek şehitlerimizi hayırla ve rahmetle andık. Bosna savaşlarını anlamadan dünyada bugün yaşananlar anlaşılmaz. Bosna’nın hesabı sorulmadan Suriye’de akan Müslüman kanı durmaz.
 
Cumhurbaşkanı Demirel ve Başbakan Tansu Çiller Bosna savaşları için harekete geçmişti. Tüm İslam dünyasından Bosna’ya silah ve asker gittikten sonra Boşnakların kazanacağı anlaşılınca birleşmiş milletler 4 yıl sonra 1995 de Bosna savaşını durdurmuştu. 15 Kasım 2015 günü Başkent Sarayevo’dan yola çıkıp toplam 500 km. yol giderek Bosna Hersek ve Sırbistan topraklarında Dirina nehri vadisinde soykırım ve savaşların belgesel görüntülerini çekip, birleşmiş milletlerin koruması altında olmasına rağmen Srebenitsa’da soykırımı kurbanlarının toplu mezarlarının başında sizler adına da Fatih’a okudum.
 
Bosna’da analar ağlamaya halen devam ediyor. Suriye’de ise hem analar hem babalar kan ağlıyor. Kadın ve çocuklar vahşice katlediliyor. 20. yüzyılı tarih cinayet yüzyılı olarak hatırlayacaktır. Bizler Bosna’da yaptığımız araştırmalara devam ederken, Suriye’de yaşanan savaşın ve acıların fotoğrafını bugün sizlerle paylaşmak istedim. Evet, Suriye’de cinayet, kan, gözyaşı ve dram var. Fakat halen birçok dünya ülkesi burada yaşananlara sessiz kalıyor.
Suriye’de daha önce yapmış olduğumuz araştırmalara devam ederken, Suriye savaşının bir belgeselini hazırlayarak tarihe not düşüp, zamana noterlik yapmak istiyoruz.
Suriye savaşı insanlığın ayıbı ve yüz karasıdır. Suriye’de yaşanan savaşta binlerde insan suçsuz yere adeta katledildi. Bu savaş ile ilgili yaptığımız araştırmaları sizlerle paylaşmak istiyorum.
SURİYE’DE Kİ SAVAŞ NASIL BAŞLADI?
Suriye İç Savaşı, Suriye Devrimi, Suriye isyanı, ya da Suriye krizi  Suriye Baas Partisi’ne sadık askerler ve bu partiyi iktidardan indirmek isteyen muhalifler arasında süregiden silahlı mücadeledir. Gösteriler 15 Mart 2011’de başlamış ve Nisan 2011 tarihinde ülke çapına yayılmıştır. Gösteriler, Arap Baharı olarak bilinen, Orta Doğu’daki daha geniş bir protest hareketin parçasıdır. Göstericiler, ailesi 1971 yılından beri iktidarı elinde tutan Beşar Esad’ın istifasını ve 1963 yılından beri ülkeyi idare eden Baas Partisi’nin iktidarı bırakmasını talep etmektedir.
Nisan 2011 tarihinde Suriye Ordusu başkaldırıyı bastırmak için görevlendirilmiş ve askerler ülke genelinde göstericiler üzerine ateş açmıştır. Aylarca süren askeri kuşatmaların ve baskının ardından gösteriler silahlı isyana dönüşmüştür. Çoğunlukla firari askerler ve sivil gönüllülerden oluşan muhalif güçler, merkezi bir liderlik olmaksızın direnişe geçmişlerdir. Ülke genelindeki hemen her kasaba ve şehirde yaşanan çatışmalar asimetrik savaş niteliğindedir. 2013 yılında Hizbullah, Beşar Esad’a sadık güçlerin yanında savaşa dahil olmuştur. Beşar Esad yönetimi Rusya ve İran’dan askeri ve parasal destek alırken, muhalifler Katar ve Suudi Arabistan’dan silah desteği almaktadır. Haziran 2013 tarihi itibarıyla Beşar Esad yönetimi ülkenin %30-40’ını ve ülke nüfusunun %60’ını kontrol etmektedir. 2012 sonlarındaki bir BM raporu, iç savaşın Nusayri Şebbiha milisleri ve Sünni muhalifler arasında süregiden “bariz derecede mezhepsel” bir çatışma olduğunu bildirmiş, fakat hem muhalefet, hem de hükümet bunu reddetmiştir.
Birleşmiş Milletler’e göre ölü sayısı Ocak 2015 tarihi itibarıyla 220.000’i aştı. Raporlara göre on binlerce gösterici devlet hapishanelerinde hapsedilmiş, bu göstericiler sistematik işkenceye ve teröre maruz bırakılmıştır. Uluslararası organizasyonlar hem Baas Partisi hükûmetini, hem de muhalefeti insan hakları ihlalleriyle suçlamışlardır. Birleşmiş Milletler’in ve Uluslararası Af Örgütü’nün hem 2012 yılında, hem de 2013 yılında Suriye’deki soruşturmaları ve saha araştırmaları sonucunda, insan hakları ihlallerinin, işkencelerin ve savaş suçlarının büyük kısmının Baas Partisi hükûmeti tarafından yapıldığı sonucuna ulaşılmıştır. Savaşta kimyasal silahlar birden fazla kez kullanılmış ve bu, uluslararası tepki çekmiştir.
SURİYE’DE 4 YILDA KAÇ KİŞİ ÖLDÜRÜLDÜ?
Suriye İnsan Hakları Örgütü (SNHR) tarafından yayımlanan raporda, 4’ncü yılını dolduran şiddet olaylarında, Esed güçleri tarafından 18 bin 242’si çocuk, 18 bin 457’si kadın, 11 bin 427’si işkence altında olmak üzere 176 bin 678 sivil ile 27 bin 496 silahlı muhalifin öldürüldüğü bilgisi verildi.
Rastgele bombardıman ve infazların kurbanlarının yüzde 19’unun kadın ve çocuklar olduğuna işaret edilen raporda, Esed güçlerinin saldırılarında, 5 bin 150 varil bombası kullandığı ifade edildi. Raporda, varil bombalı saldırılarda 12 bin 194 kişinin katledildiği vurgulandı. Terör örgütü DAEŞ’in de kurulduğu 2013 yılından bu yana, bin 54’ü sivil, 2 bin 913’ü muhalif, 3 bin 967 kişiyi öldürdüğü kaydedilen raporda, Suriye rejimine karşı mücadele eden silahlı gruplardan Nusra Cephesi’nin saldırılarında ise 73’ü muhalif, 258’i sivil 331 kişinin yaşamını yitirdiği aktarıldı.
Raporda, Suriye’deki PYD, YPG gibi Kürt silahlı birliklerinin kontrol altında bulundurdukları bölgelerde zorla silah altına alma, tutuklama ve işkence gibi ihlaller gerçekleştirdiğine ve söz konusu gruplar tarafından düzenlenen saldırılarda da 493 kişinin hayatını kaybettiğine yer verildi. Bu dehşet verici rapor tarihin kara sayfalarında yerini alacak ve bir insanlık ayıbı olarak gençlerimizin ve doğacak olan yeni nesillerimizin önüne çıkacaktır.
SURİYE VİLAYETİ HAKKINDA TARİHİ BİLGİ
Suriye ile ilgili tarih kitaplarında yaptığımız araştırmaları sizlerle paylaşmak istiyorum. Suriye Vilayeti, kuzeyinde Haleb Vilayeti, doğusunda Badiyetü’ş-Şam, güneyinde Hi­caz Vilayeti, batısında Beyrut Vilayeti, Cebel-i Lübnan ve Kudüs-i Şerif mutasarrıflıkla-rıyla sınırlıdır. Yüzölçümü 95.900 km.2’dir. Nüfusu 719.SOO’dür.
FİZİKİ COĞRAFYASI
Dağları: Cebel-i Lübnan yani Garb-i Lüb­nan, Anti Lübnan (Cebel-i Şarkı) yani Şarkı Lübnan olup, bu dağların en yüksek noktaları Cebel-i Muhammel, Cebel-i Şeyh, Cebel-i Nasırı, Cebel-i Aclun ve Cebel-i Havran’dır.
Nehirleri: Asi Nehri, Şeria (Ürdün, Yor­dan) Nehri, Berede Nehri, Nehrü’l-kebir, Nehrü’l-Kelb, Nehrü’l-Kazımiye ve Nehrü’l­Munkatı’dır.
Gölleri: Buheyra-i Uteybe, Buheyra-i Ha­caniye, Buheyra-i A’la, Burak Gölü, Havle Gölü, Taberiye gölleri ve Lut Denizi’dir.
MAHSÜLLERİ, MAMÜL VE SANAYİ ÜRÜNLERİ
Her çeşit hububat, kayısı, meyve, hurma, üzüm, karpuz, limon, portakal, turunç, ağaç kavunu, şamfıstığı ve meyan kökü yetiştirilir.
Mamulleri; Şam alacası, Trablus kuşağı, kefye ve her çeşit akmişe ile at takımları, se­defli çekmece ve buna benzer şeylerdir. Bazı
anayisi ise, üzüm kütüklerine musallat olan kurtların yok edilmesi için imal edilen ve harimiyle anılan zifte benzeyen bir çeşit maden ile tuzlukları da vardır.
CİNAYET YÜZYILI: 20. YÜZYILDAKİ SAVAŞLARDA KAÇ KİŞİ ÖLDÜ?
Cornell Üniversitesi’nde Milton Leitenberg’in (2006) yapmış olduğu “20. Yüzyıldaki Çatışma ve Savaşlarda Ölüm” isimli çalışma insan eliyle işlenen cinayetlerin, katliamların, ölümlerin bir kronolojisini sunuyor.
 Cornell Üniversitesi’nde Milton Leitenberg’in (2006) yapmış olduğu “20. Yüzyıldaki Çatışma ve Savaşlarda Ölüm”  isimli çalışma insan eliyle işlenen cinayetlerin, katliamların, ölümlerin bir kronolojisini sunuyor. Araştırma kimi eleştirilere açık olsa da 20 yüzyıla ilişkin genel bir tabloyu yansıtıyor. Çalışmada iç savaşlarda, sivil savaşlarda ve devletler arası savaşlarda ölen kişilerin istatistikleri sunuluyor. Araştırmaya göre:
Birinci Dünya Savaşı’nda yaklaşık 13 ila 15 milyon, 1918-1922 yılları arasındaki Rus iç savaşında 12,5 milyon, 1909-1916 yılları arasında Meksika iç savaşında 1 milyon, 1936-1939 yılları arasındaki İspanya iç savaşında 600 bin, 1914 öncesi çeşitli sömürge müdahalelerinde yaklaşık 1,5 milyon, İkinci Dünya Savaşı’nda yaklaşık 65-75 milyon, 1945’ten 2000 yılına kadar olan çatışma ve savaşlarda yaklaşık 41 milyon, kişinin öldüğü tahmin ediliyor.
Leitenberg (2006) bütün sonuçların toplandığında 20 yüzyıldaki savaş ve çatışmalarda yaklaşık 136,5 milyon ila 148 milyon arasında insanın öldüğünü belirtiyor. Hobsbawn 20. Yüzyılda öldürülen insan sayısının 1900 yılındaki dünya nüfusunun %10’una tekabül ettiğini belirterek, bu yüzyılda “insan kararıyla” öldürülen kişi sayısını 187 milyon olarak belirtiyor. Hobsbawn bu rakama savaş ya da savaşla ilişkili sürgün ya da açlık sebebiyle ölen insanları da dahil ediyor. Leitenberg, Hobsbawn’ın verdiği bu rakamının tartışmalı olduğunu belirtiyor.
Araştırmada ilgi çeken bir diğer nokta ise 1955’den sonra savaşla ilişkili yaşanan ölümlerin neredeyse tamamının Afrika, Ortadoğu, Uzak Doğu, Latin Amerika coğrafyalarında gerçekleşen savaşlar neticesinde ortaya çıkması. Bu savaşlarda yaklaşık 41 milyon kişi ölmüş. Bu savaşların, iç ayaklanma ve isyanların gerçekleştiği ülkeler (70 ülke) şu şekilde sıralanıyor:
Güney Amerika: Arjantin, Bolivya, Brezilya, Şili, Kolombiya, Kostarika, Küba, Dominik Cumhuriyeti, El-Salvador, Guatemala, Honduras, Jamaika, Nikaragua, Peru,
Ortadoğu: Kıbrıs, Mısır, İran, Irak, Filistin, Lübnan, Suriye, Türkiye, Yemen
Güney Asya: Afganistan, Bangladeş, Hindistan, Nepal, Pakistan, Sri Lanka,
Uzak Doğu: Burma, Kamboçya, Çin, Endonezya, Kore (Güney ve Kuzey), Laos, Malezya, Filipinler, Tayvan, Vietnam,
Sahra Altı Afrika: Angola, Brundi, Kamerun, Çad, Etyopha, Gana, Gine Bissau, Madagaskar, Mozambik, Namibya, Nijerya, Ruanda, Somali, Güney Afrika, Sudan, Uganda, Batı Sahra, Zaire/Kongo, Zambiya, Zimbabve,
Kuzey Afrika: Cezayir, Fas, Tunus
Rusya, Balkanlar: Azerbeycan, Çeçenya, Eski Yugoslavya, Gürcistan, Kosova, Tacikistan
Raporda ilgi çeken bir diğer nokta ise 2. Dünya savaşının bitiminin hemen sonrasından başlayarak 2000 yılına kadar her bir yılda dünyanın herhangi bir bölgesinde bir savaşın ya da iç çatışmanın devam etmiş olmasıdır. Bir bakıma dünya savaşı daha geniş bir alanda ve genellikle müstakil iç savaşlar şeklinde “3. Dünya ülkelerinin” içinde devam etmiştir. Elbette ki sadece genel bir tablo üzerinden konuşuyoruz. Kuşkusuz her ölümün “cinayet” olarak adlandırılması mümkün değildir. Meşru savunma sonucu gerçekleşen ölümler de bu tablonun içindedir.
Ancak dikkat çekici bir husus,  1945 yılında 2. Dünya Savaşı’nın bitmesinden sonra “Dünya barışı ve huzurunu korumak amacıyla” Birleşmiş Milletler’in kurulmuş olmasıdır. Birleşmiş Miletler kuruluşunda kendi misyonunu “Adalet ve güvenliği, ekonomik kalkınma ve sosyal eşitliği, uluslar arasında tüm ülkelere sağlamayı amaç edinmiş küresel bir kuruluştur” şeklinde tanımlamaktadır. Halbuki BM’nin kurulmasında sonra tek bir yıl savaşsız geçmemiş ve 20. Yüzyılda ölen insan sayısının yaklaşık 3’te biri bu dönemde ölmüştür. Bu ülkelerde gerçekleşen pek çok katliam ya ABD, İngiltere, Fransa, Rusya, Çin gibi ülkelerin yerel diktatörlükleri desteklemesiyle ya da bizzat bu ülkelerin eliyle gerçekleşmiştir.
Bilindiği gibi BM 2. Dünya Savaşı’nın galibi ülkeler tarafından, ülkeler arasında meydana gelebilecek anlaşmazlıkları ortadan kaldırmak ve ileride kendi güvenliklerine yönelebilecek tehditleri ortadan kaldırmak amacıyla kurulmuştur.
Hemen akabinde Fransa ve Almanya’nın öncülüğünde yine 2. Dünya Savaşı’nın yarattığı güvensizlik ortamını kaldırmak ve işbirliği ve güven ilişkilerini Avrupa içinde tesis etmek amacıyla Avrupa Birliği’ne giden sürecin başlatılmış olması da dikkati çeken bir diğer husustur.
Özellikle 1945’ten sonraki tabloda Batılı güçlerin kendi aralarında savaşmayı bırakıp savaşı İslam coğrafyasına yaşandığı görülmekte.

Bosna savaşından Suriye katliamına Devri Alem

20. yüzyıl savaş, kan, gözyaşının oluk oluk aktığı, katliamlar ve ölümler yüzyılı olarak anılacak. Bu yüzyılda dünya iki büyük savaş ve çok sayıda da ülke savaşı gördü. Onlarca milyon insan toprağın kara bağrına düştü.

Bu savaşlar içerisinde halen insanlığın gözü önünde yüzbinlerce kişinin hunharca katledildiği Suriye savaşının ayrı bir yeri var. Suriye savaşı bütün insanlığın büyük bir ayıbı ve yüz karasıdır. Suriye savaşı ile ilgili birçok bilgi, belge ve doküman toplayarak belgeselleştirmeye devam ediyorum.
SURİYE SAVAŞINDAN BOSNA KATLİAMINA
Sizler bu satırları okuduğunuz sırada ben Bosna’da olacağım. Çok değerli dostum ve Devri Âlem Belgesel programının balkanlar coğrafyasındaki ulaşım sorumlusu Koşukavak Turizm’in sahibi Rıfat Yakupoğlu beyin daveti üzerine yeniden Bosna’dayım. Haziran 2003 yılında ilk kez gittiğimiz Bosna’ya, 8-9 ve 10 Aralık 2008 tarihlerinde 2.  Kez giderek araştırma yapıp belgesel çektik. Daha sonra 8 – 15 Mayıs 2011 tarihlerinde de Bosna’da belgesel çekmiştik.  Eylül 2014 ile 23 Temmuz 2015 tarihinde birer kez daha Bosna Hersek’e gitmiştik. Şimdi 6. Kez 14,15, 16 ve 17 Kasım tarihlerinde Bosna Hersek’teyiz.
SOYKIRIM VE HAYATIN BELGESELİ
Daha önce Bosna’da yaptığımız araştırmalar ve Bosna ile ilgili bilgilerle sizleri baş başa bırakıyorum. Evladı Fatih han diyarı Bosna’dan sizlere sesleniyoruz. Bosna’ya daha önce 3 kez uçakla gitmiştik. İgman Dağları üzerinden Sarayova’ya inmiştik bu kez dünyaca ünlü Drina Nehri’ndeki Tara Kanyonu’ndan  karayolu ile Bosna’ya giriyoruz. Drina Nehri Sava Irmağı ile Tuna’ya karışıyor. Karadağ üzerinden vadiler aşarak Drina Vadisi’ne giriyoruz. Muhteşem bir güzellik göz ve gönül okşuyor. Zaman zaman durup fotoğraflar çekip, belgesel görüntü kayıtları yapıyoruz. Drina Nehri ve Tara vadisi kültür tarihimizin de bir çizgisi. Meşhur yazar İvo Andiriç’in Drina Köprüsü romanında anlattıkları gözlerimizin önünde canlanırken vadinin ve dağların ihtişamlı manzarası eşliğinde Bosna’ya geliyoruz.
ŞAVAŞ TÜNELİNDE TARİHE NOT DÜŞÜYORUZ
Bu kez Bosna’yı savaş yıllarında 4 yaşında yetim kalan babası savaşta ölen Mirza Ömer Hadiç’in rehberliğinde geziyoruz. İlk durağımız Savaşlarda Sarayova’nın can damarı olan savaş tüneli oluyor. 800 metre uzunluğundaki savaş tüneli, Sarayova’nın adeta can damarı olmuş. Çok güzel görsellerle tünel müze haline getirilmiş.  4 ay 4 günde kazılan tünel Bosna savaşlarının kazanılmasında önemli kilometre taşı. Tünelde belgesel çekimlerimizi yapıyor, tarihe not düşüp zamana noterlik yapıyoruz.
BOSNA’DA HER YER ŞEHİTLİK
Bosna Hersek son 100 yılın en büyük insanlık katliamına sahne olan bölgelerden birisi. Dağ taş her yer şehit mezarları ile dolu. Amerikan CHE raporuna göre, bu savaşta 260 bin kişi ölmüş, bunun 160 bini Boşnak Müslümanı. Müslümanların lideri Bilge Kral Aliye İzzet Begoviç bir zamanlar çocuk parkı olan 500 e yakın şehidin mezarının olduğu şehitliğin tam ortasında Aliya’nın mezarı. Aliya ölmeden 1 hafta önce, kendisini ziyaret eden o dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’a ‘Sırpların arkasında Ruslar var, Hırvatların arkasında Almanlar var, Boşnakların arkasında Türkiye olmalı, Boşnakları sizin şahsında Türkiye’ye emanet ediyorum. Ona iyi sahip çıkın’ dediğini söyledi rehberimiz Mirza bey.
BİRİNCİ CİHAN HARBİ SARAYOVA’DA BAŞLAMIŞTI
Sarayova’daki gezimizin şimdiki durağa birinci cihan harbinin fitilin ateşlendiği yer. Avusturya Macaristan veliahdının 1914 yılındaki Sarayova ziyaretinde, Sırplı bir öğrencinin veliahttı vurduğu köprünün başına geliyoruz. Sırplı genç, silahı çekip, veliahttı vurduğu yerdeki binanın duvarında bu tarihi olayı anlatan tabela var. Duvarlarda resimler var. Birinci Cihan Harbi burada patlak vermiş, Sırpların yanında Ruslar Avusturya Macaristan’ın yanında Almanlar savaşı başlatmışlar, savaş bütün dünyaya yayılmış, milyonlarca insan ölmüş Osmanlı tarih sahnesinden silinmişti. Medeni geçinen Avrupa bu savaştan ders almamış 2. Cihan Harbi’nde de birbirlerini öldürmüşler, onlarca milyon insan hayatını kaybetmiş.
BOSNA, AÇLIK VE ÖLÜM
Son olarak Bosna savaşlarında Avrupaların aç gözlüğü yüzünden 260 bin insan Bosna’da ölmüştü. Bosna’da halen savaşın izleri tüm tazeliği ile gözükmekte. Evlerin bahçelerinde bile şehit mezarları var. Bize rehberlik yapan Mirza Ömer Bey, yaşadığı acı olayı bize şöyle nakletti: “ Ben savaşta 4 yaşındaydım. Babamın şehit olduğu haberi eve gelince, annemin babanız öldü demesini üzerine açlık ve yokluk yüzünden o gün çocuk ruhu ile ölümün ne olduğu bile bilmeden “Anne Babamı pişirip yiyebilir miyiz” demem açlığın ne kadar korkunç olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.” Derken bir tarafımdan da gözünden de birkaç damla yaş dökülüyordu.
BOSNA  SAVAŞLARI (  VİKİPEDİA )
Bosna Savaşı, Bosna-Hersek’te 1 Mart 1992 tarihinden 14 Aralık 1995 tarihine kadar sürmüş olan bir savaştır. Üç yıldan fazla süren bu savaş sırasında 100.000-110.000 kişi hayatını kaybetmiş, 2 milyon kadar insan da yerini yurdunu terk etmek zorunda kalmıştır.
Savaşın Başlaması Sovyet Birliği’nin dağılması, Berlin Duvarının yıkılması sonrasında Batının Balkanlardaki çalışmaları da, bu bölgede patlayan savaşlarda oldukça etkilidir. Vatikan, Avusturya ve Almanya, Hırvatistan’ı Yugoslavya’dan ayrılmaya teşvik etti. Hırvatistan’ı çok geçmeden Bosna izledi. 29 Şubat-1 Mart 1992’te Bosnalı Hırvatlar ve Bosnalı Müslümanlar bir bağımsızlık referandumu düzenlediler ve sonuç yüzde 99.7′ ile Yugoslavya’dan bağımsızlık ilanı yönünde oldu.
Yugoslavya’ya Karşı Ambargo
27 Mayıs 1992’de, kuşatma altında bulunan Saraybosna’da, Vase Miskin sokağında meydana gelen patlama sonucunda 17 sivil hayatını kaybetti, 108 kişi de yaralandı.Onlarca sivilin ölmesi üzerine İngiltere Başbakanı John Major, ABD Başkanı George H. W. Bush, Türkiye Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin ve başka siyasi liderleri hemen bu korkunç olayın suçunu Sırplara yüklemişti. Neticede, üç gün sonra, 30 Mayıs 1992’de, BM Güvenlik Konseyi, “Sırpların” yaptığı ekmek bekleyen insanlara saldırı nedeniyle Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’ne petrol satışının yasaklanması ve hava bağlantısının kesilmesini de kapsayan geniş bir ekonomik ambargo uygulanmasını kabul etti.
Bosna Soykırımı    Üç yıl boyunca Sırplar uluslararası hiçbir konvansiyona kulak asmayarak insanlık dışı uygulamalarını pervasızca sergilediler. Soykırım ise savaş başladığından beri Sırpların başvurduğu yegane savaş yöntemiydi. Daha savaşın ilk evrelerinde Nisan 1992’de Srebrenitza’nın hemen dışında bulunan Bratunac köyünde yaklaşık 350 Bosnalı Müslüman Sırp paramiliterleri ve özel polis güçleri tarafından işkenceye tabi tutulmuş ve öldürülmüştü.
Miloseviç’in eski korumalarından Nasır Oriç’in kurduğu Müslüman direniş örgütü ilk yıllarda Srebrenica’yı savundu. Yugoslavya SFC ordusunun tüm imkanlarını kullanan Sırplara karşı Müslümanlar bölgeye uygulanan ve en çok kendilerinin zarar gördüğü ambargodan ötürü hafif silahlarla ve az sayıda mermi ile karşı koymaya çalışıyordu.[kaynak belirtilmeli]
Bosna Savaşı’nın sonlarına doğru Müslümanların birçok cephede zafer kazandığı bir sırada öne çıkarılan Dayton Barış müzakereleriyle savaşın sona ereceğini gören Sırplar, avantaj elde etmek için iki stratejik kent olan Gorajde ve Srebrenica’yı ele geçirmek maksadıyla bu iki kente saldırdılar. BM tarafından güvenli bölge olarak ilan edildikten iki yıl sonra Srebrenica, 1995 yılının yaz ayında toplu katliamın kurbanı oldu.
Srebrenica çevresindeki ilk toplu mezarları ortaya çıkararak Pulitzer Ödülü kazanan Amerikalı gazeteci David Rohde bu tavrı eleştirerek şöyle dedi: “Uluslararası camia taraflı bir şekilde binlerce insanı silahsızlandırmış ve sonra da onları en azgın düşmanlarına teslim etmiştir. Srebrenica, uluslararası camianın felaketin uzağında durduğu bir durum değildir. Aksine, uluslararası camianın eylemleri katilleri cesaretlendirmiş, onlara yardım etmiş ve işlerini kolaylaştırmıştır. Srebrenica’nın düşmesi gerçekte olması gereken bir durum değildi. Binlerce iskeletin Doğu Bosna’da oraya buraya saçılmasına hiç gerek yoktu. Binlerce Müslüman Bosnalı çocuğun Sırplar tarafından boğazlanmış babalarının, dedelerinin, amcalarının ve kardeşlerinin hikayesi ile büyümesine hiç gerek yoktu.” [4]
Bosna-Hersek Federasyonu Kurulması
Savaşın ilk aylarından başlayarak Birleşmiş Milletler temsilcisi Cyrus Vance ve Avrupa Birliği temsilcisi Lord Owen savaşı durdurmak için taraflarla müzakereler yaptılar. Bosna-Hersek’i etnik açıdan 3 bölgeye ayıran çeşitli haritalar çizildi ve taraflara sunuldu. 1994 yılında NATO uçakları BM’in ilan ettiği uçuş yasağını uygulamaya başladılar. Böylece Sırpların hava üstünlüğü kaybolmuş oldu. Mart 1994 tarihinde Boşnaklar ve Bosnalı Hırvatlar anlaşmaya vardılar ve birbirleriyle savaşmaktan vazgeçtiler.
28 Ağustos 1995’te Saraybosna’daki Markale pazarına atılan bombanın patlaması sonucu 37 kişi öldü, 90 kişi de yaralandı. 30 Ağustos 1995’te, en son UNPROFOR askeri de Bosna Sırp topraklarından ayrılır ayrılmaz NATO uçakları Sırp Cumhuriyeti’nde seçilmiş bazı hedeflere bir dizi hassas vuruş yaptılar. Bosna Sırp askeri birliklerine yönelik NATO bombardımanı için gerekçe olarak Markale’deki silahsız Boşnaklara karşı saldırı ve Srebrenitza katliamı gösterildi. Hırvat, Boşnak ve NATO saldırıları karşısında uzun süre dayanamayan Sırp birlikleri, Ekim ayında teslim olmak zorunda kaldı.
NATO baskılar sonucu İzzetbegoviç, Tudjman ve Miloseviç anlaşma masasına oturdular. 21 Kasım 1995’de Dayton Antlaşması kabul edildi. 14 Aralık 1995’de bu antlaşmanın son halinin imzalanmasıyla birlikte Bosna Savaşı son bulmuş oldu.
BOSNA SAVAŞI İLE İLGİLİ FİLİMLER
Before The Rain – Milcho Manchevski – 1994 ,Underground – Emir Kusturica – 1995, Kusursuz Çember – Savrseni Krug – 1997, Welcome To Sarajevo – 1997,  Savior (Savaş Günahları)-1998-Predrag Antonijevic,   No Man’s Land Fragman – 2001,   Grbavica – Jasmila Zbanic – 2006,  The Hunting Party – Richard Gere ve Terrence Howard – 2007,  Ölüm Çiçekleri-Saraybosna – 2007 – Türk yapımı dizidir. Star’da her Cuma yayınlanmaktadır.,  Alia – Türk yapımı bir film.,  Mavi Kelebekler – 2011 – TRT yapımı Türk dizisi.,  Kan ve Aşk – 2012 – Angelina Jolie,  Venuto al mondo (Sen Dünyaya Gelmeden) (2012)
XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX
SREBENİTSA  KATLİAMI..
Srebrenitsa Katliamı ya da Srebrenitsa Soykırımı,[1] 1991-1995 Yugoslavya İç Savaşı (Hırvatistan Savaşı ve Bosna Savaşı)’nda Sırp Cumhuriyeti Ordusu’nun Srebrenitsa’ya karşı giriştiği Krivaya ’95 Harekâtı esnasında Temmuz 1995’te yaşanan ve en az 8.372[2] Boşnak’ın Bosna-Hersek’in Srebrenitsa kentinde general Ratko Mladiç komutasindaki ağır silahlarla donatılmış Bosna Sırp ordusu tarafından öldürülmesine verilen addır. Katliamda bir kısım kadın ve küçük yaşta çocuğun da öldürüldüğü, belgelerle kanıtlanmıştır [3]. Bosna Sırp ordusunun dışında katliama “Akrepler” olarak tanınan Sırbistan özel güvenlik güçleri de katılmıştır. Birleşmiş Milletler Srebrenitsa’yı güvenli bölge ilan etmiş olmasına[4] karşın 400 silahlı Hollanda barış gücü askerinin varlığı katliamı önlememiştir.
Srebrenitsa katliami II. Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupa’da gerçekleşmiş en büyük toplu insan kıyımı olması ve Avrupa’daki hukuksal olarak ilk kez belgelenmiş soykırım olması açısından da önem taşır.[5].
Katliamın gelişimi
Yugoslavya’nın çöküşü üzerine 1992 yılında Sırpların Bosna’da başlattıkları soykırımın ardından bölgeye zoraki olarak müdahale eden Birleşmiş Milletler’in güvenli bölge ilan edilen 6 bölge arasında Srebrenitsa da bulunmaktaydı.
Savaştan önce nüfüsu 24 bin civarı olan kentin nüfusu diğer bölgelerden gelen mülteci göçleriyle 60 bin civarına gelmişti. Artık Srebrenitsa ‘açlık’ ve ‘hastalıklar’ ile mücadele eden bir ‘toplama kampı’na dönüşmüştü.Müslümanların elindeki silahlar BM Barış Gücü tarafından koruma gerekçesiyle toplanmıştı.[6]
Ratko Mladiç komutasındaki Sırplar Srebrenitsa’ya olan saldırılarını sıklaştırdıklarında müslümanların toplanan silahlarını geri almak için yaptıkları başvuru , sorumlu Hollanda komutanı Thom Karremans tarafından reddedildi. BM yalnızca iki F16’yı kent üzerinde bir uçuş yaptırmakla yetindi.
Hollandalı askerler bir gece yarısı Bosna’daki BM Barış Gücü komutanı Hollandalı generalden aldıkları emir doğrultusunda kenti boşalttılar. Savaş sırasında şehrin güvenliğinden sorumlu olan Hollandalı Komutan Thom Karremans kendisine sığınan 25 bin mülteciyi ve şehri Sırplara teslim etti.[7]
Daha sonra orataya çıkan bir video kasedinde Sırp generalin kenti boşaltan Hollandalı komutana bir hediye verirken görüntüleri çekilecekti.Bir hafta süren katliam II. Dünya Savaşı’ından sonra insanlığa yapılan en büyük suç olarak arşivlerde yer aldı.[8]
Lahey Adalet Divanı bir hafta süren katliamın bir ‘soykırım’ olarak kabul etti; ancak Sırbistan’ın sorumlu tutulmayacağına karar verdi.
Srebrenitsa Katliamı ve Müslümanların Toplu Şekilde Kıyımı[değiştir | kaynağı değiştir]
1992 Bosna Savaşı’ndan sonra Sırbistan, Bosna-Hersek’in stratejik alanı haline geldi. Özellikle ülkenin doğu tarafı Avrupa Birliği tarafından Yasak Bölge ilan edildi. Bu bölge içinde Sırbistan’ın o zamanki başkenti Srebrenitsa da vardı. Bu da Bosna Hersek Silahlı Kuvvetleri için bir fırsat olarak değerlendirildi. Ayrıca Bosna Hersek’in bütün maddi varlığı olan en büyük maden ocakları da ülkenin tek geçim kaynağıydı. Bu da Sırplar için bir araç olarak değerlendirildi. Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu ve Sırp zulmüne karşı yetersiz imkânlarla karşı koymaya çalışan Srebrenitsa’nın Tanjarz Kırsalı’nda tam 10000 kişiyi esir alan askeri grup Mladiç’in emriyle esirleri öldürmeye başladı. Sırp vahşeti Avrupa’dan yüz bularak doruğa çıktı ve tam 5 gün süren katliamda 8300 kişi öldürüldü. Kalan 2700 kişi serbest bırakıldı. Öldürülen bu 8300 kişinin cesetleri parçalanıp iskeletleri çıkarttırıldı ve bu cesetler krematoryumda yakıldıktan sonra Lahey Mezarlığı’na gömüldüler. Katliamdan yaklaşık 13 yıl sonra Bosnalı Sırp komutan Ratko Mladiç kaçak olarak yaşadığı Sırbistan’ın Sermiyan köyünde Radovan Karadzic ile beraber yakalanarak tutuklanmış ve Lahey Uluslararası Ağır Ceza Mahkemesi’nde 1 hafta yargılandıktan sonra haklarında tutuklama kararı çıkmıştır, ayrıca Mladiç’in cezası müebbet hapis olarak belirlenmiştir. Lahey’deki uluslararası savaş suçları mahkemesince 16 yıldır aranan Mladiç’in yakalanmasına yönelik Sırp istihbaratının çalışmalarının ardından özel polis birlikleri, Zrenyanin kenti yakınlarında Lazarevo köyüne operasyon düzenledi. Operasyonda “Milorad Komadiç” sahte kimliğini kullanan Ratko Mladiç yakalandı.BM Güvenlik Konseyi kararıyla kurulan Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi’nce yapılan açıklamada, Mladiç’in, Sırbistan’ın iç hukuku gereğince yerine getirilmesi gereken hukuki süreç tamamlandıktan sonra Lahey’e sevkedileceği, bu transferin sabırsızlıkla beklendiği belirtildi.[9]
Soykırımdan sorumlu isimler[değiştir | kaynağı değiştir]
11 Temmuz 1995 günü Ratko Mladiç silahlarından arındırılmış kente hiç zorlanmadan girdi. Sonra da Sırp askerler Müslüman Boşnakları yollarda, dağlarda öldürdüler. Sırp askerler cesetlerin kimlikleri tespit edilmesin diye cesetleri parçalayarak sayıları 64’ü bulan toplu mezarlara gömdüler.[10]
Uluslararası Savaş Suçluları Mahkemesi Tarafından Srebrenitsa Soykırımından Dolayı Aranan, Yargılanan ve Mahkûm Olan Sırp Üst Subaylar ve Siyasilerin listesidir. Momčilo Krajišnik
Bilyana Plavsiç,  Ratko Mladiç,   Zdravko Tolimir
———–
 AKSOYON  DERGİSİN’DEN ALINMIŞTIR….
Bosna’ya müdahale an meselesi
Celal Kazdağlı 29 Temmuz 1995
ETİKETLER
Haberi duyduğunda Başbakan Tansu Çiller çılgın gibiydi. Konuttaki toplantıda bir yandan öfkeyle bağınyor bir yandan da önündeki masayı yumrukluyor ve “Bana formül getirin… Bunları vuracak formül. F16’ları kullanabilir miyiz? Lütfen araştırın “diyordu.
Başbakan Tansu Çiller’i çileden çıkartan olay Sırplar’ın 38 ayın sonunda BM koruması altında bulunan güvenlikli bölge Srebenica’ya saldırması ve kadın, çoluk çocuk demeden sivil insanları, sadece Müslüman ve Boşnak oldukları için katletmesiydi. 20. yüzyılın sonunda ve Avrupa’nın ortagöbeğinde bir soykırırnın yaşanmasıydı.
Çiller’in formül bulmalarını istediği kişiler ise yüksek rütbeli askerler,diplomatlar ve siyasilerdi. Çiller ve çalışma grubu, “Artık toplantılarla bir sonuç alınamayacağı” tespitini yaptı. Grubun çözüm önerisi ise basitti. na’ da katliamı sürdüren Sırplar’a karşı silahlı güç kullanmak. Bosna’da Barış Gücü yerine Müdahale Gücü’nün yer alması.Ama, bunun için önce diplomatik yolların tüketilmesi gerekiyordu. Öyle de yapıldı.
Başbakan Tansu Çiller doğrudan ABD Başkanı Bill Clinton ile temasa geçti. Clinton’dan Bosna için yardım istedi. Hiç olmazsa Londra’da düzenlenecek olan Beşli Temas Grubu toplantısına Türkiye’nin de katılması sağlanmalıydı.
Türkiye, Londra’da düzenlenen Beşli Temas Grubu’nun toplantısına Dışişleri Bakanı Erdal İnönü, Milli Savunma Bakanı Mehmet Gölhan ve Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Ahmet Çörekçi ile katıldı.
ASKERI OPERASYON KAÇıNıLMAZ
ABD, Rusya, Fransa, İngiltere ve Almanya’dan oluşan Bosna Temas Grubu, Sırp saldırıları karşısında cılız bir karar aldı. Gorazde’ye yönelik saldırılar karşısında belki bir müdahaleyi düşünebileceğini açıkladı. Ancak Türkiye’nin de katıldığı toplantı kararlı bir tavır ortaya koymamakla beraber ‘Şu veya bu şekilde Bosna’ya müdahalenin artık kaçınılmaz bir zorunluluk olarak karşılarına çıkacağını” da ortaya koydu. Londra’da açıkça bir karar alınmadı ama Bosna için bir askeri operasyonun da zorunlu olduğu belli oldu.
Böyle bir operasyonun ancak Washington-Paris-Londra üçlüsünün ortak iradesi ile mümkün olduğu da kesinlik kazandı. Londra’nın ayak sürümesine, Washington’un tereddütlü tavrına karşılık Fransa hemen harekete geçti ve Sırplar’ın başkenti Pale’yi bizzat Devlet Bakanı Chi
rac’ın emriyle vurdu. Ayrıca Fransa, muhtemel bir saldırı karşısında Gorazde’yi savunmasız bırakmamak için bin kişilik bir kuvvetin orada olmasını teklif etti ve askerlerin nakli i
.in ABD helikopterlerinden yardım talep etti. Ama Fransa’nın ”yardımcı ol ” teklifine Beyaz Saray şimdilik hayır dedi. Buna karşılık ABD Savunma Bakanı William Perry, Sırp mevzilerinin yoğun hava bombardımanına tutulmasını önerdi.
Tam bu noktada Zenica’da bulunan Türk Birliği’nin Gorazde’ye nakledilmesi teklifi geldi. Bu amaçla Türkiye’nin Fransa ve Amerika’dan nakil için helikopter desteği istemesini seslendiren Cengiz Çandar böylece,”İngilizler’in GaZli Avcı Birlikleri Gorazde’den kaçma hazırlıkları yaparken, bu sayede oyunları da bozulur. Türkiye, böyle bir hamleyle, durumu tırmandırarak, Batılılar’ın Bosna İhaneti ‘nde manevra almalarını daraltmış olur” diye yazdı.
Bosna’da Sırplar’a yönelik herhangi bir silahlı müdahaleyi önlemeye çalışan Rusya Dışişleri Bakanı Andrei Kozirev bu öneriler üzerine “Türkler Gorazde’yi koruyacaklarmış. Nasıl koru
yacaklar acaba?” diye sordu.Bunun cevabını Kozirev’e Fransız, Alman ve Hollandalı bakanlar verdi: “Gorazde sadece Türkler’in sorunu değiL. Müşterek sorunumuz. Biz koruyacağız orayı. “
SıRPLAR’DAN TEHDIT
Cılız da olsa Bosnalı Sırplar’a karşı bir uyarı niteliğinde olan Londra Konferansı kararlarına karşın Sırplar tehditlerini sürdürmekten vazgeçmediler. Bosnalı Sırplar’ın KomutanıGeneral Ratko Mladiç, “Uniter bir Bosna Devleti planlarına karşı başkent Saraybosna da dahil tüm güvenli bölgeleri sırasıyla almaktan korkmayız” cevabını verdi. Nitekim dediğini yapacağını da gösterdi. Srebenica’dan sonra yine BM’ nin denetiminde Güvenlikli Bölge olan Zepa’yı Sırplar ele geçirdi. Ve başta ABD olmak üzere Londra Konferansı’na katılanlar bu gelişme karşısında hiçbir şey yapmadılar. Zaten onlar Zepa’nın düştüğünü daha konferans devam ederken Erdal İnönü’nün aksi görüşlerine rağmen kabul etmişlerdi.
ISLAM ÜLKELERI DAHA KARARLI
Londra’daki Beşli Temas Grubu Toplantısı’nın, Rusya ve İngiltere’nin diretmesine karşılık “Müdahale kaçınılmazdır” yargısının dışında somut karar almamasına rağmen Cenevre’deki İslam Konferansı Teşkilatı’nın toplantısı daha ümit vericiydi.’ Hiç olmazsa İslam ülkeleri tek taraflıuygulanan silah ambargosunun delinmesi kararını çıkarttı. Malezya kararıhemen uygulayacağını ilan etti ve Bosna’ya silah satma kararı aldığını açıkladı. Toplantıdan sonra İslam ülkeleri sadece silah değil maddi yardım konusunda da harekete geçti ve İsrail’in de destek olduğu geniş çaplı para toplama kampanyası başlatıldı.
Ancak Türkiye’nin bu toplantıda dışişleri bakanlığı yapmış ve Islam ülkeleri arasında prestij i oldukça yüksek olan Başbakan Yardımcısı Hikmet Çetin yerine devlet bakanı ve konuya yabancı Onur Kumbaracıbaşı tarafından temsil edilmesi eleştiri konusu oldu.
Toplantıya Çetin’in gitmesi halinde İKT’nin Batı ve özellikle BM üzerinde baskı kozu olarak kullanılmasımümkün olabilirdi. Bu fırsat büyük oranda kaçırıldı.
KARŞılıKlı ÇEMBER OPERASYONU
Türkiye’nin en önemli diplomatik atağı Genelkurmay Başkanı Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı ve Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından gerçekleştirildi. Londa ve Cenevre görüşmelerinin sürdüğü gün Karadayı, Makedonya’da “Askeri Güvenlik ve Güven Artırıcı Önlemler Belgesi”ni imzalıyordu. Bu Makedonya ve Türkiye arasında askeri alanları da kapsayan bir işbirliği anlamına geliyordu. Türkiye bu anlaşma sayesinde Makedonya’da silahlı güç bulundurabilecekti. Yunanistan’ın bu anlaşmaya gösterdiği tepki sürpriz olmadı.
Aslında bu anlaşma Süleyman Demİrel’in daha önce Arnavutluk ve Bulgaristan ile imzaladığı anlaşmaların devamıydı. Ve Yunanistan’ın Rusya ve Sırbistan ile imzaladığı anlaşmalardan sonra gerçekleştirdiği çember harekatına Türkiye’nin verdiği ve Yunanistan’ı çembere alan bir karşı cevaptı. Aynı zamanda savaşın Balkanlar’a yayılmasını önlemek ve Bosnah Müslüman Boşnaklar’a destek amacını taşıyordu.Nitekim Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Zenica’ya yaptığı ziyaretten sonra Split’te Bosna Cumhurbaşkanı Alia İzzetbegoviç ile Hırvatistan Dev
let Başkanı Franjo Tudjman’ı buluşturarak sorunun çözümüne ciddi bir katkıda bulunuyordu. Hırvatlar’ınBoşnak Müslümanlar’a bir kez daha destek olması Bosnalılar için kritik anlam taşıyor. Çünkü İslam ülkeleri Bosna’ya silah naklini büyük oranda Hırvatistan üzerinden gerçekleştirecek. Burada güvenli bir koridor açılmış bulunuyor.
KUVEYT MODELI
Gerçekte bugüne kadar BM yanlış bir politika izlemişti. Ve sonunda 250 bin Boşnak’ın ölümüyle birlikte kendi itibarını ve geleceğini de büyük ölçüde kaybetmişti. Sorun böylesine bir katliam yaşanmadan çözülebilirdi. Nitekim dünyanın önünde Kuveyt’in kurtarılması, Saddam’ın durdurulması gibi bir örnek duruyordu. Hiç olmazsa buradan ders alınabilirdi. ANAP Ankara Milletvekili Vehbi Dinçerler, 12 Mayıs i 992’de TBMM’de yaptığı konuşmada bu örneği hatırlatmış ve “Türk Hükümeti elini çabuk tutsun. Kimse müracaat etmeden BM ye müracaat etsin ve desin ki, buraya Kuveyt’in kurtarılmasıyla ilgili formulü uygulayın. Yani Barış Gücü göndermeyin; müdahale gücü gönderin”önerisinde bulunmuştu.
O tarihten bu yana sadece zaman kaybedilmiş ve 20. yüzyılın sonunda bir katliam yaşanmıştı. İngiltere’nin bir önceki Başbakan’ı Margaret Thatcher’in deyimiyle sadece, “Görüşme, görüşme görüşme… Görüşme adına görüşme yapıldı. Laf olsun diye görüşme yapıldı. Ve en son görüşmeler, Bosna topraklarını Sırplar’a verdirdi.” Ve sonunda BM’ nin bütün itibarı ve anlamı sıfırlandı. Nihayet Bosna Hükümeti’nin Dışişleri Bakanı Şakirbey, Clinton’a, “Birleşmiş Milletler’in görevi bitti. ÇekilsinIer. Hiç olmazsa karşı mızda bir düşman ordusu azalmış olur” demek zorunda kaldı.
Bir süredir Bosna’da 40 bine yakın askerle görev yapan BM’ nin durumu tartışılıyor. Birçok gözlemci BM’nin ,.
çekilmesini savunuyor. Çünkü bu haliyle BM’nin Bosna’da yapabileceği birşeyi kalmadı. Onun yerine müdahale gücü kurulması ve Kuveyt modelinin aynen uygulanması isteniyor.
BM’ nin çekilmesi önerisi ise yeni tartışmaları beraberinde getiriyor. Bölgeden BM ile birlikte Türk askerinin de çekilmesini isteyenler var. Oysa Mesut Yılmaz buna karşı çıkıyor. Bosna’da bulunan 1465 Türk askerinin geri çekilmesi yerine öncelikle üst limit olan 2700’e çıkarılmasını savunuyor. BM’ nin çekilmesi halinde de
“Türkiye Bosna’nın savunması için tertibat almalıdır” görüşünü dile getiri
yor. Yılmaz, Kızılay’ın büro açmasını isterken aynı zamanda uluslararasıarenada girişimlerde başarılı olamaz sa Türkiye’nin tek başına ambargoyu delip silah yardımı yapmasını da öneriyor.
BM’nin Bosna’da başarılı olama
ya~ağı konusunda başta ABD olmak üzere bir çok ülke hemfikir görünüyor. Sorunun çözümü için Fransa ve ABD silahlı gücün kullanılmasından yana. ABD kara kuvveti vermek yanlısı gözükmemekle beraber hava akınıarı için hazır olduğunun işaretini veriyor. Nitekim ABD Genelkurmay Başkanı Sh alikasviii, Sırplar’a yoğun hava saldırısının boyutlarını anlatıyor.
10-12 saat gibi kısa bir sürede Sırplar’ın tüm yığınaklarının yok edileceğini ifade
ediyor. Önerisi Körfez Savaşı’nın model alınması.Bosna konusunda müdahale için belirli bir hava oluşmuşken Türk Hükümeti açıktan bir tavır alamıyor. Ancak TBMM inisiyatifi ele alarak BM çekiIse bile Türk askerinin Bosna’da kalmasını istedi. Meclis ayrıca Kuveyt modelinin uygulanması için hükümetin uluslararası platformlarda çaba harcamasım kararlaştırdı. Meclis’in sabırsız olduğu konu ise; Türk Hükümeti’nin bir an önce ambargoya uymayacağını açıklaması ve aynı şekilde davranacak ülkelerle birlikte Bosna-Hersek’e her türlü savunma aracını ulaş tıracağını tüm dünyaya duyurması.
TÜRKIYE’DEN BOSNA’YA: SILAH VE SAVUNMA ANLAŞMASı
Hükümeti önümüzdeki günlerde iki girişimi birlikte başlatmaya hazırlanıyor. Bunlardan birisi Bosna-Hersek Hükümeti ile “Savunma İşbirliği Anlaşması” imzalamak. İkincisi ise Bosna’ya yönelik tek taraflı uygulanan silah ambargosunu tanımadığını açıklamak. Yani bugüne kadar el altından gönderdiği silah yardımını artık açıktan gönderecek. Hükümet, Meclis’in kararı doğrultusunda Bosna’ya silah yardımını bir milli görevolarak görüyor.
ra Türk ve dünya kamuoyu Bosna’daki dramın BM Barış Gücü ile sona ermeyeceğini çok iyi biliyor. Herkesin beklediği ve istediği Sırplar’a yönelik bir silahlı saldırının gerçekleşmesi. Bunu en çok Türk kamuoyu istiyor. Artık eskisi kadar da yalnız değil. Aynı konu ABD Kongresi’nde de tartışılıyor. Şakirbey’in de dediği gibi. artık BM’ nin görevi bitti. Çekilebilir. Şimdi görev Türk askerine düşüyor. İş Çiller’in dediği gibi Sırplar’ ı vuracak formülü bulmaya kalıyor. Aslında bu formülü ABD Genelkurmay başkanı General Shalikasvili biliyor. Ama formülün işlemesi için Türkiye’nin Washington kilidini açması ve kongreyi ikna etmesi gerekiyor.
Bunun İKT nezdinde daha etkili çalışmalar yapılabilir. Erıuğrul Günay’ın başlattığı seferberlik’, dünya aydınları ve basın mensuplarına yaygınlaştırılabilir. Devletimiz, itibarın ne büyük bir i maj olduğunu kestiremiyor. Oysa, arkasına Asya’yı ve Müslüman ülkeleri de alarak dünyada etkili bir güç haline gelebilir. Hali hazır şartlar, Türkiye’nin ö maj olduğunu kestiremiyor. Oysa, arkasına Asya’yı ve Müslüman ülkeleri de alarak dünyada etkili bir güç haline gelebilir. Hali hazır şartlar, Türkiye’nin ö nüne “Süper Güç” olma yolunda altın fırsatlar sunuyor. Bu fırsatları kullanıp kullanmama konusunda yarınki tarih bizi yargılayacaktır.  ( Kayanak : Aksiyon dergisi)
OSMANLI ATLASI’NDAN BOSNA BİLGİSİ
Bosna Vilayeti, Saraybosna, Banaluka, İz­vornik, Travnik, Bihke ve Hersek sancaklarına ayrılır. Vilayet merkezi Saraybosna şehridir. Sancak merkezleri adları anılan kasabalardır. Ancak İzvornik Sancağı’nın idare merkezi Tuzla-i zir’dir. Hersek Sancağı’nın idare merkezi ise Mostar Kasabası’dır.
MEŞHUR ŞEHİRLERİ
Saraybosna: 42.000 nüfusa sahip sancak merkezidir. Bosna Nehri kollarından Milaçka Ç.1yı kenarındadır. Şehir merkezinde Fatih Sııltan Mehmed’in inşa ettirmiş olduğu bir saray vardır. Şehirde bir çok dokuma tezgahları ve civarında büyük ve güzel ormanlar mevcuttur Banaluka: 14.800 nüfusa sahip sancak merkezidir. Önemli ölçüde demirden yapılmış eşyası dikkate değerdir. Arazisi verimli ve meşe ormanları çoktur.
İzvornik: 12.000 nüfusa sahip sancak merkezidir Hububat ile İşlive denilen erik başlıca mahsüllerdir
Bihke: 4.300 nüfusa sahip sancak merkezidir Civarında çok miktarda hububat yetişir. ayrıca kilim ve kuşak imalatı yapılır.
Mostar: 17.000 nüfusa sahip hersek sancağınını merkezidir.Bol miktarda sahtiyan ve bez imalatı yapılır.
Travnik: 6.600 nüfusa sahip sancak mer­kezidir. Bol miktarda hububat yetişir. Çevre­sinde çam ve meşe ormanları vardır.
ARAZİ DURUMU, MAHSÜLLERİ, SANAYİ VE TİCARETİ
Bosna Vilayeti’ nin arazisi dağlıktır. Başlıca dağ silsilesi Alp Dinarı’ ndan ayrılan Bosna dağlarıdır ki, bu vilayeti, Bosna ve Hersek isimleriyle iki kısma ayırır.
Sava Nehri1 ne akan Ona, Bosna, Drina su­larıyla Adriyatik Denizi1 ne akan Nertova Neh­ri, vilayeti sular. Taşlık ve verimsiz Hersek Ovası dışında arazisi verimli, kereste ormanla­rı pek çok ve atları meşhurdur. Her çeşit hububat, meyve, pirinç, patates, tütün, keten ve İşlive denilen erik yetişir.  Dokumaları, bez, aba, kilim, seccade ve benzeri şeylerdir. Silah imalatı ile saraciye ma­mulü eşyaları meşhurdur. Yıllık ithalatı 4.154.900, ihracatı da 4.080.550 Osmanlı lirası civarındadır .
Kaza Adı   İdare merkezi
BOSNA SANCAGI
Foça    Aynı yer
Foyniça               Aynı yer
Çelebipazan    Ruganica
Visoka     Aynı yer
Vişegrad     Aynı yer
İZVORNİK SANCAGI
 İzvomik                                                  Aynı yer
Belene                                                      Aynı yer
Bhriçka                                                   Aynı yer
Graçaniçe                                               Aynı yer
Maglay      Aynı yer
Kladani        Aynı yer
Vilasaniça      Aynı yer
Srebreniçe       Aynı yer
Gradaçaç       Aynı yer
HERSEK SANCAGI
Gaçka     Metohiye
Nüvesin         Aynı yer
Bileke       Aynı yer
Tirebin         Aynı yer
Lubin         Aynı yer
Liyobuşka         Aynı yer
İstolaç         Aynı yer
Kon içe         Aynı yer
BANALUKA SANCAGI
Derbend          Aynı yer
Gtradişka                                                        Aynı yer
Pridor                                                                                    Aynı yer
Prinyavor                                                                              Aynı yer
Teşne         Aynı yer
Kostaniça         Aynı yer
TRAVNİK SANCAGI
Zeniça          Aynı yer
Glamoç          Aynı yer
İhlevne             Livno
Jobçe                                                                                        Livno
Jopanyaç           Domme
Bogoyna (Akhisar)       İskoble ( Vakf)
Prozor        İskoble ( Vakf)
Yayça         İskoble ( Vakf)
BİHKE SANCAGI
Krupa                 Aynı yer
Petrovaç               Aynı yer
Saneski most              Aynı yer
Sazin               Aynı yer
Klivac                Aynı yer
Evet, Bosna’da daha önce yaptığımız araştırmalar ve edindiğimiz bilgilerin bir kısmını sizlerle paylaştım. 6 kez geldiğim Bosna’da bizler araştırmalarımıza devam ediyoruz. Yarın bu köşeden Suriye Savaşı ile ilgili yaptığım araştırmalar ve bilgileri sizlerle paylaşacağım.

Başhekim Hikmet Yaşar ile söyleşi

 Devletin temel görevleri vardır. Sağlık, eğitim, emniyet, adalet ve savunma devleti devlet yapan hizmetlerdir. Bana göre devletin en temel görevi sağlık hizmetidir. Hemen belirtelim, sağlık hizmetinin tek çatı altında birleşmesi ile son yıllarda sağlıkta iyileşme görülmekte ancak yetersiz vatandaş olarak daha kaliteli sağlık hizmetine layığız. Bölgemize bu anlamda yapılan en önemli sağlık yatırımı Darıca Farabi Devlet Hastanesi’dir.
Gazetemiz tarafından her hafta düzenlenen söyleşi programına bu hafta Darıca Farabi Devlet Hastanesi Başhekimi Hikmet Yaşar konuk oldu. Türkiye’nin en büyük devlet hastaneleri arasında yer alan ve bölgemiz adına önemli bir proje olan Farabi Devlet Hastanesi ciddi bir sağlık açığını kapatmıştı.
Darıca’nın en güzel yerine konumlandırılmış, manzarası ve yatan hasta odaları ile otelleri aratmayan sağlık kuruluşunun temelleri 1993 yılında atılmış, 2002 yılına kadar sadece %40’lık kısmı yapılabilmişti. 2002 yılından sonra yapımına devam edilerek 2007 yılında Darıca Farabi Devlet Hastanesi olarak hizmete açıldı. Gerçekten bölgemize şuana kadar yapılan en önemli yatırımlardan bir tanesi. Darıca Farabi Devlet Hastanesi Başhekimi Sayın Hikmet Yaşar ile yaptığımız söyleşi notlarını sizlerle paylaşmadan önce, hastanenin temel özellikleri hakkında edindiğimiz bilgiyi sizlerle paylaşmak istiyorum.
114 DÖNÜM ARAZİDE DEVASA HASTANE
Şuanda birçok ilde bu derece hastaneler yapılmak üzere yer bulunamıyor. Bunun için şehirler gelişmeden imar planı yapmak ve geleceği görerek bunu çizmek oldukça önemli. Darıca Farabi Devlet Hastanesi’nin o bölgeye yapılmasında merhum Milletvekili Allaattin Kurt’un büyük çabası olmuştu. Hastanenin temeli ise Tansu Çiler tarafından atılmış fakat açılışını yapmak, eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e nasip olmuştu. Darıca Farabi Devlet Hastanesi’nin arsası 114 dönüm. 10 bin m2 bina kurulum alanı, 10 bin 350 m2 otopark alanı, 25 bin m2 yeşil alandır. Hastane 9 kat, 16 bloktan oluşmakta ve toplam 51 bin m2 kapalı kullanım alanına sahip. Hastanede 96 poliklinik odası ve 350 hasta yatağı ile hizmet verilmektedir. Gerek alanları, gerekse içeriği ile ilgili gerçekten ciddi büyüklüğe sahip olan bu hastaneye bu yıllarda oldukça ihtiyaç duyulacağını 22 yıl önce görerek bu alanı hastane olarak değerlendiren Kocaeli’nin merhum Milletvekili Alaattin Kurt’a bir kez daha teşekkür etmek gerek.
BAŞHEKİM HİKMET YAŞAR İLE SAĞLIK SÖYLEŞİSİ
Bir yılı aşkın süredir Darıca Farabi Devlet Hastanesi Başhekimi görevini yürüten Sayın Hikmet Yaşar ile sağlık alanında söyleşi gerçekleştirdik. Çocukluğu Darıca’da geçen, kendisini Darıcalı olarak hisseden bir isim. Kentimizin yetiştirdiği ve yine bölgemizin en büyük hastanelerinden biri olan Darıca Farabi Devlet Hastanesi’ne başhekim olan Hikmet Yaşar önemli mesajlar verdi. Özellikle kentimizde yaşayanlara verdiği mesajda kullandığı sözler dikkatimi çekti. Yaşar; “Çok güzel bir ülkede ve çok güzel bir kentte yaşıyoruz. Ülkemizde birlik ver beraberliği sağlamalıyız. Farklılıklarımızla birbirimizi anlamalı ve sevmeliyiz. Farklılıklarımız zenginliğimizdir. Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz ve birlik beraberlik içinde olarak bu ülkeye borcumuzu da ödemeliyiz. İşimizi iyi yaparken ülkemize sahip çıkmalıyız. Birbirimize üstünlük sağlamamalıyız. Birbirimizi desteklemeliyiz. Hastanede her türlü insan olacak. Her düşünceden, her memleketten, farklı etnik kimlikte insan olacak. İşini iyi yapan her arkadaşın yanında olduk. Ülkemizin bir lirasını bile çarçur etmemek için çalışıyoruz. Başarılı olmak istiyorsanız kendinizden fedakarlık yapmak zorundasınız. Kamu adına bir şeyler yaparken cesur olmalısınız. Kamunun imkanlarını kullanıp kendi çıkarınız gözetirseniz muvaffak olamıyorsanız. Ama 77 milyon kamunun hakkını gözetince Allah da size yardım ediyor.” Dedi.
ARAŞTIRMA HASTANESİ OLMAYA HAZIR MI?
Bölgemizin ciddi anlamda bir eğitim ve araştırma hastanesine ihtiyacı var. Bu açığı kapatmak isteyen yöneticiler Darıca Farabi Devlet Hastanesi’ni eğitim ve araştırma hastanesine dönüştürmek için çalışmalar yapıyor. Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Sayın Fikri Işık seçim öncesi yaptığı konuşmalarda bu hastanenin eğitim ve araştırma hastanesi olacağını söylemişti. Hikmet Bey bu yönde sorduğumuz soruya; “Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanımız Sayın Fikri Işık bize hep destek verdi. Farabi Devlet Hastanesi’nin Eğitim ve Araştırma Hastanesine dönüştürülmesi algısının oturmasında en büyük pay ve en büyük etken kendisidir. Biz hazırız. Yönetim olarak, fiziki olarak ve kadro olarak Dönüşüme hazırız. Eğitim ve Araştırma Hastanesi olduğumuz zaman Ekstradan kadrolar açılacak. Hiç bir eksiğimiz yok. Bunun temelleri aslında Sağlık Bilimleri Enstitüsü’nün açılmasıyla oluşturuldu. Eğitim ve Araştırma Hastanesi kurmak bundan sonra daha da kolaylaştı. Bütün Araştırma Hastanelerinin ana çatısı bu Enstitü oldu. Eğitim ve Araştırma Hastanesi olunca Tıp Fakültesi formatı kazanıyoruz. Bundan sonra bakanlıklar belli olunca da Eğitim ve Araştırma Hastanesi olmasını bekliyoruz” şeklinde yanıt verdi.
Sonuç olarak, ismini ünlü felsefeci Farabi’den alan bu hastanenin Eğitim ve Araştırma Hastanesi olması bölgemizdeki büyük bir eksikliği giderecektir. Yazımı Farabi’nin hayatı ile noktalarken, Sayın Yaşar’a görevlerinde başarılar diliyorum.
FARABİ KİMDİR?
Farabi; 873(H.259) senesinde Türkistan’ın Farab şehrinde doğdu. İlk tahsilini Farab’da gördü. Arapça, Farsça, Grekçe ve Latince’yi çok iyi öğrenerek, Aristo ve Eflatun’un eserlerini defalarca okudu. Ebu Bekr Serrac’dan gramer ve mantık okudu. Daha sonra kendini tamamen felsefeye verdi ve Yuhanna bin Haylan’la birlikte çalıştı. Vaktini felsefi düşüncelerini kaleme almakla geçirdi. Kitaplarını Arapça yazdı. Bir musiki üstadıydı. Kanun adındaki çalığı aletini o buldu. Ayrıca rübab denilen çağlıyı da o geliştirip, bu günkü şekle soktu. Bir çok bestesi vardır. Matematikle de uğraştı. Farabai, ilimleri sınıflandırdı. Ona gelinceye kadar ilimler trivium(üçüzlü) ve huatrivium(dördüzlü) diye iki kısımda toplanıyordu. Nahiv, mantık, beyan üçüzlü ilimlere; matematik, geometri, musiki ve astronomi ise dördüzlü ilimler kısmına dahildi. Farabi ise, ilimleri; fizik, matematik ve metafizik ilimler diye üçe ayırdı. Onun bu metodu, Avrupalı bilginler tarafından ancak on üçüncü asırda kabul edildi. Hava titreşimlerinden ibaret olan ses olayının ilk mantıki izahını Farabi yaptı. O, titreşimlerin dalga uzunluğuna göre azalıp çoğaldığını, deneyler yaparak tespit etti. Bu keşfiyle musiki aletlerinin yapımında gerekli olan kaideleri de buldu. Aynı zamanda tıp alanında çalışmalar yapan Farabi, bu konuda çeşitli ilaçlarla ilgili eser yazdı. Aristo’dan sonra gelen bir felsefeci olarak kabul edildi. Eskiyi yeni felsefeye ustalıkla aktardı. Montesgieu, Spinoza gibi batılı filozoflar, Farabi’nin eserlerinin tesirinde kaldılar.

TÜBİTAK Başkanı Arif Ergin’in dikkatine

TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi 1972 yılından beri Türkiye’nin bilim ve teknolojisinin gelişmesine önemli hizmetler yapıyor. Biz TÜBİTAK’ı 1982 yılından beri gazeteci ve belgeselci olarak yakından takip ediyoruz. TÜBİTAK hep tartışma konusu oldu. Aslında TÜBİTAK, Bilim ve teknoloji ile gündeme gelmeliydi.
TÜBİTAK’ın son 35 yıllık döneminin gazeteci belgeselci olarak canlı şahidiyim. Üstelik de Gebzeli bir gazeteci olarak sosyal sorumluluk çerçevesinde TÜBİTAK ile ilgili TÜBİTAK ile ilgili görüş, düşünce ve önerilerimi Başbakandan, Bakana kadar birçok kez gündeme getirip, yazı ve televizyon programları ile kamuoyunun bilgisine taşıdım.
TÜBİTAK başkanlığı döneminde babası Sayın Mehmet Ergin’i de tanımış bir gazeteci olarak TÜBİTAK’ın yeni başkanı Arif Ergin beyden bizzat Ankara’ya giderek randevu talebinde bulunmuştum. İletişim başdanışmanı ve Basın Halkla İlişkiler Müdürünü ziyaret ederek talebimizi kendisine ilettik.
TÜBİTAK gerçekten çok önemli bir kurum. Kurumu çok önemsediğim için gazeteci olarak bugün bir yazı kaleme alıp, mektup şeklinde TÜBİTAK Başkanı Sayın Arif Ergin’e göndermek istedim. Sayın Ergin’in TÜBİTAK’ta önemli hizmetler yapacağına inanıyorum. Özellikle TÜBİTAK’ı bilim ve teknoloji üreten bir kurum olarak Türkiye gündemine mal edebileceğini düşünüyorum.
TÜBİTAK’ın en büyük yerleşkesi Gebze bölgesindedir. Ancak bu çok önemli kurum yeteri kadar Gebze ve Kocaeli bölgesiyle entegre olamadı. Aslında çevresiyle, her yönü ile barışık olan kurumlar başarılı olabilir. Geçtiğimiz aylarda Kocaeli Valisi Sayın Hasan Basri Güzeloğlu’nun TÜBİTAK MAM’ı ziyaret ettiğini, haklı olarak; “ TÜBİTAK Kocaeli bölgesinin bir kurumu. Kocaeli’nin hangi sorunları ile ilgili sosyal sorumluluk çerçevesinde çalışma yaptı” şeklinde konuyu sorguladığını öğrendim. Bilmiyorum, yetkililer ne cevap verdi. Ancak TÜBİTAK MAM’ın Gebze bölgesi başta olmak üzere, Kocaeli bölgesine çok büyük bir sosyal sorumluluğu olduğuna inanıyorum.
TÜBİTAK’ın kapıları özellikle ilköğretim ve liseli öğrencilere açılmalı. Öğrenciler bilim, teknoloji ve sanayinin gelişmesini TÜBİTAK’ta organize edilecek bir bilim ve teknoloji müzesinde öğrenmeli. Bilim ve teknolojiyi gençlere sevdirmelidir.
TÜBİTAK gerçek anlamda hizmet yapabilmesi için öncelikle her türlü siyasi ve ideolojik tartışmalardan uzak kalarak, bilim ve teknoloji seferberliği ilan etmelidir. Yerli otomobil üretiminin TÜBİTAK bünyesinde gerçekleştiğini Sayın Bakan’dan öğrenince oldukça mutlu olup, heyecanlandım. Sayın Bakan ile bu konuda uzun bir söyleşi yaptık.
Yerli otomobil Türkiye’nin şerefi olduğu kadar, TÜBİTAK’ın da gururu olacaktır. TÜBİTAK, yerli otomobil konusunda geceyi gündüze katmalı. Dünya’nın otomotiv devleri ile rekabet edecek, 21 yüzyılın otomobilini üretmelidir. Gerekirse bu konuda milli bir seferberlikte ilan edilebilir. Yerli otomobil ile ilgili yazdığım yazıların linklerini ve başlıklarını sizlerle burada paylaşırken, TÜBİTAK Başkanı Sayın Arif Ergin ve babası Mehmet Ergin beyin özgeçmişlerinden bir bölümünü köşeme alıyorum.
YERLİ OTOMOBİLLE İLGİLİ NELER YAZDIK?
26 Ekim 2015 tarihinde kaleme aldığım Yerli otomobil Türkiye’nin şerefidir başlıklı yazımı http://www.gebzegazetesi.com/yerli-otomobil-turkiyenin-serefidir-makale,1270.html adresindeki linkten okuyabilirsiniz.
PROF. DR. ARİF ERGİN KİMDİR?
1970 Ankara doğumlu olan Prof. Dr. Arif ERGİN, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden Elektrik ve Elektronik Mühendisliği diplomasına, Elektronik ve Bilgisayar Mühendisliği dalındaki Yüksek Lisans ve Doktora derecelerine de University of Illinois at Urbana – Champain (ABD)’de hak kazandı. Akademik hayatına Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü’nde (yeni adı ile Gebze Teknik Üniversitesi’nde) devam etti. Mühendislik hayatına ASELSAN’da başlayan Prof. ERGİN, TÜBİTAK Gebze yerleşkesindeki askeri ve sivil projelerde 2001 yılından beri Uzman Araştırmacı ve Başuzman Araştırmacı sıfatları ile çeşitli görevlerde bulunmuştur. Ayrıca TAI, Roketsan, STM, Yonca Onuk ve TÜBİTAK SAGE’deki projelere mühendislik hizmeti vermiştir. Teknoloji geliştirme bölgeleri kanunu çerçevesinde çeşitli teknokent şirketlerinde mesleki ve idari görevler icra etmiştir.
Prof. ERGİN’e takdir edilen ödüller arasında Türkiye Bilimler Akademisi tarafından verilen Üstün Başarılı Genç Bilim İnsanı (GEBİP) Ödülü (2007), TÜBİTAK Bilim Teşvik Ödülü (2008) ve GYTE Yılın Lisans Eğitimcisi Ödülü (2008) yer almaktadır. Prof. Arif ERGİN Şubat 2014’ten itibaren TÜBİTAK BİLGEM Başkanlığı’nı ve TÜBİTAK Marmara Teknokent Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı yürütmekteydi.
PROF. DR. MEHMET ERGİN KİMDİR?
1936 yılında Yozgat’ta dünyaya gelen Mehmet Ergin 1954’de Ankara Gazi Lisesi’nden, 1960’da Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Kimya Mühendisliği Bölümü’nden mezun olmuştur.
1970-1971 yıllarında Hacettepe Üniversitesi Fen ve Mühendislik Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışan Mehmet Ergin,1974-1980 yılları arasında aynı üniversitenin Kimya Fakültesi’nde fizikokimya doçenti olarak görev yapmıştır. 1974-1981 yılları arasında TÜBİTAK Mühendislik Araştırma Grubu Yürütme Komitesi Sekreterliğini yürüten Ergin, 1980 yılında Hacettepe Üniversitesi’nde profesörlüğe yükselmiştir. 1985-1987 yılları arasında TÜBİTAK’ta Planlama ve Koordinasyondan Sorumlu Genel Sekreter Yardımcılığı görevinde bulunan Mehmet Ergin, 1988-1990 yılları arasında TÜBİTAK Başkanlığı, 1996-1997 yılları arasında Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) Başkanlığı yapmıştır. Mehmet Ergin ayrıca 6 yıl NATO İstikrar İçin Bilim (Science for Stability) Programı Ulusal Koordinatörlüğü ve 5 yıl Fatih Üniversitesi’nde Kimya Bölüm Başkanlığı görevlerinde bulunmuştur.
Bugüne kadar kaleme aldığım yazıları hem sizlerle paylaşıyor hem de TÜBİTAK Başkanı Sayın Arif Ergin beye iletiyorum. Kendisine görevlerinde başarılar diliyorum. TÜBİTAK ile ilgili bundan sonra da araştırmalarımız ve çalışmalarımız devam edecek.
Daha önce TÜBİTAK ile ilgili kaleme aldığımız yazılarla sizleri baş başa bırakıyorum.

***********
Bakan Işık, TÜBİTAK’ı düzeltebilecek mi? 1 Mart 2014 (Gebze Gazetesi)
TÜBİTAK, Marmara Araştırma Enstitüsü kurulduğu günden bu güne 42 yıldır hep tartışma konusu. Bilim üretmesi gereken Türkiye’yi teknoloji merkezi haline getirmesi gereken bu kurum hep tartışma konusu oldu. Bilim teknoloji üretme yerine hep farklı şeylerle anıldı.
TÜBİTAK’ın son 30 yılına gazeteci, belgeselci ve sade bir Gebzeli vatandaş olarak yakından takip edip TÜBİTAK ile ilgili görüş ve düşüncelerimi, araştırmalarımı gazete sütunlarında ve TV kanallarında kamuoyu ile paylaşmaktayım. Bugüne kadar TÜBİTAK ile ilgili bir çok yazı kaleme aldım. TÜBİTAK ile ilgili yazdığım yazıları www.gebzegazetesi.com sitesinde okuyabilirsiniz. Yazıların başlıkların linklerini de sizlerle paylaşıyorum. Mutlaka bu yazıları okuyarak TÜBİTAK ile ilgili neler yazdığımızı inceleyerek yorumları bizlere yazmanızı istiyorum.
TÜBİTAK’TA NELER OLDU NELER?
TÜBİTAK’ta son 30 yıldır birçok olaya şahitlik yaptım. TÜBİTAK ile ilgili anlatılıp söylenecek çok şey var. Ancak birkaç önemli konu var ki bunlar Türkiye açısından çok önemli. Geçmişte TÜBİTAK sahillerinde yapılan kaçakçılık olayı geçmişte soruşturma araştırma konusu olmuş ancak bir neticeye ulaşılmamıştı. Zaman geçse de banak Sayın Işık bu olaya el koymalı 42 yıllık TÜBİTAK’ın geçmişini mercek altına alıp her bakımdan incelemedir. Yine TÜBİTAK sahasında kaybolan bilim adamından hala haber yok. Gerçekten bu bilim adamı kimlerce kaçırıldı ve ne oldu? Daha buna benzer onlarca yüzlerce soru. TÜBİTAK’ın 42 yıllık geçmişi devlet denetleme kurulu veya başbakanlık teftiş kurulu tarafından incelenip araştırılmazsa hiçbir sonuca varılmayacak. Sayın Işık bu konulara el atmalı ve yaptığı araştırmayı kamuoyunda da paylaşmalıdır bu bakımdan Bakan Sayın Işık üzerinde çok büyük bir sorumluluk bulunmakta. Kendisini yakından tanıdığım bakan Sayın Işık TÜBİTAK konusunu en iyi biçimde ele alıp çözeceğine inanıyorum.
NİHAT ERGÜN AÇIKLAMA YAPMALI
Eski Bilim, Sanayi ve Teknoloji bakanı Nihat Ergün Kocaeli siyasetinin önemli isimlerinden. Sürpriz şekilde görevden alınmış devir teslim töreninde üstü kapalı başbakan sayın Erdoğan’a sitem etmişti. Bugün büyük fırtınalar kopartan TÜBİTAK olayı sayın Ergün’ün neden görevden alındığına da göstermekte. TÜBİTAK tartışılırken sayın Ergün’ün susması konuşmaması gerçekten ilginç. Sayın Ergün TÜBİTAK ile kamuoyuna açıklamalar yapmalı ve konuşmalıdır. Kamuoyu Bakan Ergün’den sadece TÜBİTAK değil önemli hizmetler bekliyordu. Bakan Ergün döneminde bilim, teknoloji ve sanayi alanında uluslar arası boyutta fazla bir şey yapılamadı. Bilişim vadisi sözde kaldı. Üniversiteler ve TÜBİTAK arasında iş birliği oluşamadı, Sayın Ergün kamuoyu önüne çıkmalı bakanlığı dönemimde yapılanları ve TÜBİTAK’taki olayları kamuoyu ile paylaşmalıdır bugün TÜBİTAK’ta olanların tüm sorumluğun Sayın Ergün’de olduğuna inanıyorum.
TÜBİTAK GÜNDEMDE
Bugün TÜBİTAK Türkiye kamuoyunun gündeminde gündemde olmaya da devam edecek. Gazetemiz konuyla yakından ilgilenmekte konuyu bizzat Sayın Bakan Fikri Işık’a sorarak kamuoyu gündemine taşımaktadır. Bakan beyin TÜBİTAK ile ilgili yaptığı açıklamalar gazetemizin haberinin sizlerle paylaşıyorum:
IŞIK EL KOYMALI
TÜBİTAK ‘da yaşanan krizle ilgili tartışmalar sürüyor. Türkiye’nin en önemli Bilimsel Araştırma Kurumu olmasına rağmen, bilim yerine hep sorunlarla, kadrolaşmalarla, usulsüzlüklerle anılan TÜBİTAK ‘da son yaşanan kriptolu telefon krizi ülke gündemini sarsmaya devam ediyor. Önceki gün açıklama yapan Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık, kriptolu telefonlarla ilgili 5 kişinin izne ayrılarak kurumla irtibatlarının kesildiğini ve telefonların dinlendiğini açıklayarak çalışmaların sürdüğünü açıklamıştı.
BİLİM ÜRETMELİ
Telefon dinlemesi sonrası TÜBİTAK’ın Gebze’de bulunan MAM Başkanı’nın da görevden alınması çeşitli yorumlara sebep oldu. 2,5 yıl da 4 başkan eskiten MAM’ın düzenli bir hale getirilmesi isteniyor. Eski başkan İbrahim Dinçer’in bir takım ayak oyunları sonrası istifa etmeye mecbur kalmasının ardından gelen başkanın dinleme skandalına isminin karışması TÜBİTAK ve MAM’ın bir bütün olarak ele alınması gerektiğini gözler önüne serdi. Bu konuda en büyük vazife Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık’a düşüyor. Işık’ın kurumda ki kadrolaşma hareketlerine son vererek, sorunlara bütünsel yaklaşması ve daha önce de yazdığımız gibi kurumu Bilim üreten bir merkez hale getirmesi gerekiyor.
TÜBİTAK MAM’A BAŞKAN DAYANMIYOR
Kriptolu telefonların dinlenmesi ile gözlerin çevrildiği Gebze’deki TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi’ne Başkan dayanmıyor. Bakan Işık’ın görevden aldığı Doç. Dr. Bahadır Tunaboylu ile  MAM’da 2,5 yılda 4 başkan değişti.17 Aralık  operasyonundan sonra görevden alınan Bilim  Sanayi ve teknoloji eski Bakanı Nihat  Ergün’ün döneminde  sürekli Başkan değişikliği ile gündemden düşmeyen TÜBİTAK MAM, yeni Bakan Fikri Işık’la da tartışmaların odağında kalmayı sürdürüyor.
BAŞKAN DAYANMIYOR
Türkiye’nin göz bebeği kurumlarının başında gelen Marmara Araştırma Merkezi’ne Başkan dayanmıyor. Türkiye’nin Bilim ve Teknolojisine yön verecek proje ve buluşlarıyla gündeme gelmesi gereken Marmara Araştırma Merkezi’nin Başkan değişiklikleri kuruma zarar veriyor.9 Ağustos 2011 tarihinde istifa eden Önder Yetiş ’ten sonra göreve gelen Başkanlar bir türlü dikiş tutmadı. Yetiş ’in yerine gelen Sanulllan Özbek 6 ay sonra istifa ettikten sonra yerine İbrahim Dinçer Atandı.1,5 yıl bu görevde kalan Dinçer’de 15 Ağustos 20103 tarihinde istifa ederek başkanlıktan ayrıldı. Marmara Araştırma Merkezi Başkanı Doç. Dr. Bahadır Tunaboylu bu kez, kriptolu telefonların dinlendiğinin ortaya çıkmasından sonra Bakan  Işık  tarafından görevden alındı.
Evet, sonuç olarak TÜBİTAK kanayan bir yara. Hem Sayın Ergün hem de Sayın Işık’tan Kocaeli ve Gebze kamuoyu TÜBİTAK ile ilgili ayrıntılı açıklama bekliyor. Ayrıca Sayın Bakan Işık’ın TÜBİTAK’ın 42 yıllık geçmişiyle ilgili araştırma yapmasını istiyor. Bakalım sayın Bakan bunu sağlayacak mı? Seçim bölgesi Kocaeli ve Gebze kamuoyu adına Sayın Işık’tan açıklama bekliyoruz.

*************

Cumhurbaşkanı Erdoğan TÜBİTAK ve Teknik Üniversite 17 Aralık 2014 (Gebze Gazetesi)
Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı sıfatı ile Gebze’ye ilk kez gelip, TÜBİTAK ve Gebze Teknik Üniversitesinde törenlere katıldı. Sayın Erdoğan’ın daha önce Başbakan sıfatı ile ilgili Gebze’ye yaptığı geziler ile ilgili olarak bugüne kadar kalem aldığım yazıları dün sizlerle paylaşmış ve tüm yazıları internet ortamında Dünya kamuoyu ile de paylaşmıştım.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın TÜBİTAK ve Gebze Teknik Üniversitesinde yapmış olduğunu konuşmalar bölgemiz açısından çok önemliydi. Sayın Erdoğan Kocaeli’nin Üniversiteler şehri, Gebze bölgesinin bilim ve teknoloji merkezi olacağını açıklıyordu. Gebze teknoloji Enstitüsünün sadece isminin değiştirilerek sadece isminin değiştirerek, Teknik üniversite adını alması bana göre yeterli değil. Cumhurbaşkanı bu konuları işaret ederek, üniversitenin adına yarışır bölgedeki sanayi kuruluşları TÜBİTAK ile işbirliği yapmasını önermesi önemliydi.
TÜBİTAK’ın Ak Parti’nin 12 yıllık iktidarı döneminde uygulamalarına baktığımız da TÜBİTAK’ın Başarılı Olamadığı acı bir gerçek. Yıllarca TÜBİTAK, Nükhet Yetiş ve eşi tarafından karı koca idare edildi. Nihat Ergün döneminde tartışmalara açıldı. Şimdi de Sayın Fikri Işık döneminde bu tartışmalar sürüyor. TÜBİTAK bilimsel çalışmalardan çok başkan konularda tartışılıyor.
Temennimiz ve isteğimiz Sayın Cumhurbaşkanının TÜBİTAK ve teknik üniversite ziyareti her iki kurum içinde milat olur. Bu iki bilim ve teknoloji kurumuz gerçek amaçlarına yönelik, önemli çalışmalara imza atarlar. Başarılara ile uluslararası alanda adından söz ettirirler. Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan, TÜBİTAK ve Gebze Teknik Üniversitesi ile ilgili yaptığı açıklamaların bir bölümünü burada sizlerle paylaşıyorum
CUMHURBAŞKANI ERDOGAN TÜBİTAK’TA NE KONUŞTU
 “Bu yılın ocak ayında Japonya’da yapımı tamamlanan TÜRKSAT 4A uydumuzu teslim almış, 15 Şubat’ta Kazakistan’daki uzay üssünden fırlatılmıştı. Yazılımının tamamını kendimizin ürettiği Göktürk 2’yi de 2012’de Çin’den uzaya göndermiştik. Biraz önce imzalanan protokolle startını verdiğimiz TÜRKSAT 6A uydusu bunlardan çok daha ileri bir proje. İktidarımız döneminde 4 tane önemli projeyi gerçekleştirmenin gururunu yaşıyoruz. Hem ticari hem askeri görevler üstlenecek olan uydumuzdaki sistemeler yer istasyonu ve yazılımlar milli imkânlarla gerçekleştirilecek.
Proje vereceği hizmetle değil aynı zamanda stratejik mahiyette de bizimi için önemli. Bunlar bir sıçrayışın alametleridir. Türkiye’nin ilerde kendi yaptığı uyduları uzaya gönderebileceği gibi bu tür imkanlara da sahip olacağına ben inanıyorum. Yakın zamanda hayali dahi kurulamayanları da gerçekleştirmeyi mutlaka başaracaktır.
Bugün TÜBİTAK bünyesinde faaliyet gösteren araştırma merkezleri takdire şayan başarılar ortaya koyarak hepimizi umutlandırıyor. Özel sektörümüzde çok önemli bir seviyeye ulaştı. Geçtiğimiz 12 yılda verdiğimiz destek 4,5 milyar lirayı buldu. Burada bir hususun üzerinde durmak isterim. Başbakanlık vazifemizi ifa ederken Türkiye’de bilim teknoloji araştırma geliştirme çalışmalarının artması için çok büyük gayret içinde olduk. TÜBİTAK’ı yeniden yapılandırdık. Teşvik ettik. Güçlü şekilde destekledik
TÜRSAT 6A projesi de bizi uzay sanayiinde yeni bir safhaya çıkaracak. Şimdi Sabiha gökçen havalimanının yanında, bu doğrultuda faaliyet gösterecek ülkemizin en büyük teknoparkını kuruyoruz. İnşallah 2023’te özellikle de savunma sanayiimizi dışa bağımlılıktan kurtaracak bir kırılma noktası olacak.’
GEBZE TEKNİK ÜNİVERSİTESİNDE NE KONUŞTU
Erdoğan, Gebze Teknik Üniversitesi´ne yaptığı ziyaretteki konuşmasına, 41 gün önce kuruluşu gerçekleşen üniversiteye, “41 kere maşallah” diyerek başladı. Üniversitenin millet ve ülke için hayırlı olmasını Allah´tan dileyen Erdoğan, şöyle devam etti: “Başbakanlık vazifesini ifa ettiğim 12 yıllık süreçte yeni 99 üniversitenin kurulmasına öncülük etmiştim. Çok eleştiriler aldım dediler ki ´bir anda bu kadar üniversiteyi kurmak doğru mu’´ dediler ki ´hoca yok üniversite kuruluyor.´ Bütün bunlara karşı o süreç içerisinde ben de hep düşüncelerimi ortaya koydum. Türkiye´nin çok ciddi bir göç durumuyla karşı karşıya olduğunu, özellikle öğrenci göçünün inkar edilemeyecek, engellenemeyecek bir durumda olduğunu,  bunun ortaya koyduğu mali portrenin çok çok büyük olduğunu, öyleyse bizim o garip gureba, fakir fukara doğu, güneydoğu bu bölgedeki yavruların ayağına üniversiteyi götürmemizin gerekliliğine… Dolayısıyla her ilimizde bir üniversitenin olmasının bizim olmazsa olmaz bir görevimiz olduğunu ifade ederek, asıl görev tüm bu üniversitelerdeki hocalarımızın, yeni akademisyenler yetiştirmek suretiyle oralara da bu hizmeti götürmemiz gerektiğini ifade ettim.”
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Gebze Teknik Üniversitesi´nin kendisi için bu noktada ayrı bir yere sahip olduğuna dikkati çekerek, “O da Cumhurbaşkanı olarak kuruluşunu onayladığım ilk üniversite, 12 yıllık süreçte kuruluşuna öncülük ettiğimiz 100. üniversite oldu. Bu bakımdan anlamlı. 2002 yılında Türkiye´de toplam 76 üniversite vardı. Gebze Teknik Üniversitesi ile birlikte 100 yeni üniversite ve sayı 176´ya böylece ulaşmış oldu. Tekrar bu yeni üniversitemizin hayırlı olmasını diliyor, başta öğrenci, hocalarımız olmak üzere tüm üniversite camiasına başarılar temenni ediyorum” diye konuştu”
Gebze Teknik Üniversitesi´nin sıfırdan kurulmuş bir üniversite olmadığını dile getiren Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü: “Üniversitemizin temelinde, Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü gibi oldukça büyük bir tecrübe birikimi vardır. Ben buna böyle inanıyorum. Bugüne kadar yapılan çalışmaların, elde edilen başarıların üniversite vasfıyla çok daha yükseklere taşınacağına yürekten inanıyorum. Bugün İzmit ve Gebze´de gerçekten dolu dolu bir ziyaret inceleme ve açılış programı gerçekleştirdik. Tabii eski alışkanlık ´İzmit´ dedik aslında Kocaeli dememiz lazım Erdoğan, Gebze´deki yerel güç, kuvvetlerin aynı zamanda üniversitenin kendi imkânlarının el ele vermesi gerektiğine dikkati çekerek, sözlerini şöyle sürdürdü: “Çünkü burası aynı zamanda bir sanayi şehri. Buranın sanayicileri de üniversitelerini hele hele bir teknik üniversiteyi kendi başına bırakmayacaklardır, onlar da gerekli destekleri vereceklerdir. Bu noktada gerek valimiz, gerek belediye başkanımız tabii hükümet olarak da bakanımız buraya verecekleri destekle bir an önce burada yeni bir kampüs oluşumuna vesile olacaklardır. Büyüklerimizin bir ifadesi var hakikaten mekânın şereflisi kaliteli insanın yetişmesine vesile oluyor. Onun için de burada güzel bir proje, güzel bir mekan… İnşallah Kocaeli Üniversitesi de şu andaki öğrenci sayısıyla büyük bir rakama ulaştı. Zannediyorum 78 bin filan öğrenci var orada da.”
KOCAELİ´NİN ÜNİVERSİTELER ŞEHRİ OLMASI
Kocaeli´nin bir üniversiteler şehri olmasında, geleceğe yönelik başka adımları da atmaya hazırlandığını ifade eden Erdoğan, “Çünkü nüfusu itibarıyla artık büyükşehir ve ciddi de göç alan bir şehir. Öyleyse burada şimdi bu üniversitenin kalitede çok çok şöyle ileri adımlar atmış olması, inanıyorum ki bir cazibe merkezi olmayı da getirecektir. Gebze´nin genel olarak da Kocaeli´nin sanayi merkezi olmanın yanında da tabii artık bir bilim, teknoloji, araştırma ve geliştirme merkezine dönüştüğünü, çok büyük bir memnuniyetle müşahede ediyoruz. Yapılan yatırımlarla hele hele devam eden bilişim vadisi gibi önemli projelerle başlayacak yeni projeler var önümüzde. Kocaeli ve Gebze, Türkiye´nin hatta dünyanın müstesna merkezlerinden birisi haline gelecektir” diye konuştu. “Elbette biz bu alanda maalesef çok geç kalmış bir ülkeyiz” diyen Erdoğan, şöyle devam etti: “On yıllar önce atılması gereken bu adımlar, kurulması gereken bu tesisler ancak şimdi bu dönemde hayata geçebiliyor. Ancak biz umutsuz olmadık, umudumuzu kaybetmedik dedik ki ´biz bunları aşacağız.´ 12 yıl önce ´zararın neresinden dönersek kardır´ dedik. ´Bir yerden başlamalı´ dedik ve dört tane kendimize temel taş tespit ettik. ´Eğitim´ dedik, ´sağlık´ dedik, ´adalet´ dedik, ´emniyet´ dedik. Eğitime verdiğimiz ağırlık, o gün bugündür devam ediyor. Önce yapısal noktada attığımız adımlarla Osmanlı´dan 79 yıllık cumhuriyet dönemi dahil tüm derslik sayısının üçte ikisinden fazlasını ki 265 bin derslik 12 yıl içerisinde yapıldı.” Bilimin üretilmesi, gelişmesi, yerleşmesi için belli şartların bulunması gerektiğine vurgu yapan Erdoğan, tarihte Bağdat, Endülüs, Konya ve İstanbul gibi kentlerin sahip oldukları özgürlük, refah ve güvenlik ile dönemin alimlerini kendilerine çektiklerini aktardı. İstanbul´un yaklaşık 4 asır boyunca hem siyasi başkent, hem de dünya biliminin başkenti olduğunu dile getiren Erdoğan, “İstanbul´u bir ilim merkezi yapan da özgürlük, güvenlik ve refah ortamıydı. Şu anda batıdaki bilim merkezlerine baktığınızda özellikle ABD´ye baktığınızda bizim tarihimizdeki o iklimi sağlamaya çalıştığı için başarılı olduğunu görürsünüz” ifadelerini kullandı.
Evet, sonuç olarak sayın Cumhurbaşkanının TÜBİTAK ve Gebze Teknik üniversitesin yaptığı açıklamaların bir bölümünü sizlerle paylaştım. Her açıdan önemli konuşma. Cumhurbaşkanının bu konuşmasının Gebze kamuoyu adına takipçisi olacak. Ve her iki kurumla ilgili araştırma yazıları ve belgesel tv programları hazırlayarak iki kurumumuzun da başarı olması için elimden geleni yapmaya çalışacağım. Gerek yazımızın devam ve gerekse daha önce bu köşede TÜBİTAK ile yer alan yazıların tümünü internette www.www.gebzegazetesi.com adresindeki köşemde sizlerle paylaşıyorum.

**********

BİLİM BAKANI ERGÜN VE TÜBİTAK (19 ŞUBAT 2013 GEBZE GAZETESİ)
Dün bu köşede Piri Reis gemisinden TÜBİTAK Deniz Bilimleri Araştırmaları gemisine bir yazı kaleme alarak Türkiye’nin bilim ve teknolojide geldiği noktayı vurgulamıştım. Türkiye son yıllarda bilim ve teknoloji alanında önemli gelişmelere imza atıyor. Üniversitelerin sayısının arttırılması, dünya çapında isim yapmış bilim adamlarımızın Türkiye’ye dönmeleri, ülkemiz için çok önemli. Ülkemizin geleceği adına mutluluk ve gurur verici.
 Dünya, bilim ve teknoloji ile her alanda ilerlerken Türkiye son 3 yıldır bilim ve teknoloji bakanına sahip oldu. Bilim ve teknoloji bakanının Kocaelili bir siyasetçi olmasının önemini dün vurgulamıştım. Sayın Nihat Ergün’ün Bilim ve Teknooloji bakanı olarak Türk siyasi tarihinde yer alması ve kalıcı hizmetler yapması hayırla anılmasını sağlayacaktır.
 TÜBİTAK’ın Bilim ve Teknoloji Bakanlığı’na bağlanmasına bazı çevreler büyük tepki göstermişti. Ancak sayın Ergün ve çalışma arkadaşları deyim yerindeyse TÜBİTAK’a çağ atlattılar. TÜBİTAK’ı kısır siyasi ve ideolojik çekişmelerden arındırarak dünya çapında ses getiren Göktürk uyduları ve Deniz Bilimleri Araştırma gemisi gibi hizmetlerle adını tarihin şeref  sayfalarına yazdırdılar.
 Bilim Teknoloji ve Sanayi bakanı sayın Ergün, belli büyük illere bilim, teknoloji ve sanayi müzesi kuracaklarını açıklamıştı. Ancak vakit geçirmeden TÜBİTAK bünyesinde bilim, teknloji ve sanayi müzesi kurarak bu hizmeti başlatmalı. Başta Türk-İslam tarihinin bilim adamlarının icatları olmak üzere dünyanın bilim ve teknoloji tarihinin nerden nereye geldiğini görsel bir şekilde sergilemelidir.Bunun için en uygun alan TÜBİTAK saha içerisindeki alan olan Anibal tepe. Sayın bakandan Anibal tepeye bilim, teknoloji ve sanayi müzesini kurmasını bekliyoruz.
 TÜBİTAK, hızla dünya çapında bir kurum oluyor. Dünyanın birçok ülkesinde başarılı bilim adamlarımız TÜBİTAK bünyesinde çalışmaya başladılar. Bunlardan biriside TÜBİAK MAM Başkanı sayın Prof. Dr. İbrahim Dinçer. İbrahim Bey ile ilgili geçtiğimiz yıl kaleme aldığım yazıyı sizlerle paylaşıyorum.
TÜBİTAK MAM’IN GELECEĞİ
 Gebze her bakımdan şanslı bir bölge. Bazılarımız kıymetini bilmesek de Gebze’ye değer verip, önemsenmese de Gebze kendi kendine yeten, insan, sanayi, bilim kuruluşları potansiyeli ile dünya çapında isim yapacak bir bölge. Gebze’nin son 35 yılının canlı şahidiyim. Gebze’nin nereden nereye geldiğini, yakından bilen birisiyim. Gebze’yi geleceğe hazırlamak için hepimize tarihi görev düşüyor. Kısa adı Tübitak olan  Türkiye Bilimsel Teknik Araştırma Kurumu Marmara Araştırma Merkezi. Dünya çapında bir kuruluş. Her ne kadar Gebze ile irtibatı olmasa da bu kurum Gebze’de bulunuyor. Tübitak MAM’a ilk gidişim, 12 Eylül ihtilalinin lideri Kenan Evren’in Tübitak’ı ziyaretinde olmuştu. Ali Baransel, Evren’in basın danışmanıydı. O yıllarda genç bir gazeteci olarak Evren Paşa’ya Tübitak ile ilgili sorular bile sormuştum. Daha sonra bir çok kurum başkanı geldi geçti. Her gelen Tübitak’ı dünya çapında bir kurum yapma vaadinde bulundu. Ama hep boş laflarla oyalanıldı.
Son olarak bizzat Başbakan Erdoğan’ın torpiliyle Nükhet ve Önder Yetiş eşler Tübitak’ı uzun yıllar yönettiler. Ancak her nedense Tübitak istenilen noktaya gelemedi. İşin en acısı da kurum Gebze ve Kocaeli ile bütünleşemedi.
  Tübitak MAM’ın başına genç ve dinamik bir idareci geldi. Prof. Dr. İbrahim Dinçer’ İbrahim beyi 1992 yılında Tübitak’da çalıştığı yıllardan tanıyorum. Göreve geldiğini öğrenince eski bir değerli dostumun bana verdiği fotoğrafta 20 yıl önceki mazi gözümde canlandı. O fotoğrafı da alarak kendisine hayırlı olsun dileğinde bulunmak için önceki gün Tübitak’daydım. İbrahim bey 20 yıl içerisinde dünya çapında akademik çevrelerde adından söz ettirilen bir isim haline geldi. Görüşme randevusunu da mesai saati dışına, 17.30’a vererek, mesai saatinde hayırlı olsun  randevularıyla boşa zaman geçirmeyeceğini de ispat etti. Kendisine kısa ziyaretimizde başarılar diledim. Gebze ile ilgili kitap, belgesel ve dokümanlarımızdan hediye ettim.
 Tübitak Mam’ın yeni başkanı Sayın İbrahim Dinçer, dünya çapında bir akademisyen olmasına rağmen, alçak gönüllü ve heyecanından hiçbir şey kaybetmemiş. Tübitak Mam, İbrahim bey ve çalışma arkadaşlarıyla daha başarılı konuma geleceğine inanıyorum. Sohbetimiz sırasında İbrahim bey bazı geceler 23.00’e kadar çalıştığından da söz etti. Kendisine başarılar dilerken, Tübitak Mam dünya çapında adından söz edilen başarılı bir kurum haline gelir ve geleceğine de inanıyorum.
PİRİ REİS’TEN TÜBİTAK GEMİSİNE
Eskiler denize bahriye derdi. Hatta bitli piyade olmaktansa bahriye askeri olmak gençler arasında moda idi. Bir genç bahriye askeri oldu mu havasından geçilmezdi. Yazın beyaz, kışın siyah bahriye askeri elbisesi gençlerin hayallerini süslerdi.
 Bende Bahriye askeri olarak vatani görevimi yaptım. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı seyir hidrografi ve oşonografi daire başkanlığında genel sekreterlikte dolu dolu vatani görevimizi tamamlarken Türk deniz tarihinin dünü bugünü ve geleceği ile ilgili bir çok bilgiye de sahip olduk.
  Askeri görevimi İstanbul boğasında ki seyirhidrografi dairesinde ve Haliç körfezinde ki deniz hastanesinde tamamladım. Benim en büyük arzum gerek seyir hidrografi ve gerekse deniz hastanesinde mesai saati haricinde kütüphanede bulunan deniz tarihiyle ilgili kitapları boğaza ve Haliç körfezine bakarak okuyarak geçindiğim o günleri hiç unutamıyorum. Birbirinden kıymetli bir çok kitabı boş zamanlarımda okuyup deniz tarihiyle ilgili bilgi sahibi oldum. Piri Reis’in ünlü dünya haritasını büyük bir keyifle seyrederken Türk deniz tarihinin ihtişamlı geçmişini hatırlıyordum. Unesco, 2013 yılını Piri reis yılı ilan etti. Ben geçen hafta Barbaros Hayrettin Paşa’nın Kaptanpaşa olarak görev yaptığı Cezayir ile ilgili araştırma yapıp belgesel çekerken Türk deniz tarihinin ihtişamlı geçmişi bir kez daha yerinde yaşarken askerlik yaptığım günler gözümün önüne geldim.
  Seyir hidrografi de bahriye askerliği yaparken denizcilikle ilgili bir çok toplantının haber metinlerini, toplantı tutanaklarını, basın bültenlerini hazırladım. Üniversiteler ve Tübitak’da ki toplantıları takip ederek hazırladığımız basın bültenlerini gazete ve TRT’ye bizzat ben götürürdüm.
 Deniz kuvvetlerinin bende çok ayrı bir yeri var. Hem vatani görevimi yaptım hem de Türk deniz tarihinin adeta okulunda Üniversite okudum. Piri Reis’in ünlü dünya haritası Kitab-ı bahriyesi, Mürsiyeli İbrahim’in deniz kitabı, bahriye mektebi tarihi ve deniz Kuvvetleri’nin Osmanlı döneminde ki hizmetleri cumhuriyet döneminde ki başarıları özetle denizcilik tarihimizin adeta aşığı oldum. Denizciliği ve denizi çok sevdim.
 O günlerde denizlerde araştırma yapan Piri Reis adlı bir gemimiz vardı. Onun yaptığı çalışmaların haritalı hazırlanırdı. Ondan sonra denizcilik tarihiyle ilgili fazla bir gelişme olmadı. 17 Ağustos depreminden sonra Marmara Denizinde araştırmayı Fransız gemileri yaptı. Fransız gemilerinin yaptığı araştırmayı o günün TÜBİTAK başkanı açıklarken ben neden TÜBİTAK’ın bir araştırma gemisi yok diye üzüntü yaşamaktaydım.
 TÜBİTAK’IN DEĞİŞİMİ
Evet, nihayet TÜBİTAK’ın deniz araştırmaları gemisi önceki gün Bilim, Teknoloji ve Sanayi bakanı Nihat Ergün tarafından denize indirildi. 1972 yılında kurulan TÜBİTAK, 40 sene sonra denizlerde araştırma yapacak bir gemiye sahip oldu. Üstelik 500 yıl önce Akdeniz’i Türk gölü haline getiren, 450 yıl önce Piri Reis tarafından dünya haritası çizilen 3 tarafı denizlerle çevrili olan bir ülkenin araştırma kurumu 40 sene sonra denizlerde araştırma yapan bir gemiye sahip olması üzerinde günlerce düşünülecek çok acı bir olaydır. Neden bugüne kadar böyle bir gemiye sahip olmadı. Neden Türkiye kadar denize kıyısı olmayan ülkelerden denizcilik bilgisi alınırken bir zamanlar denizlere hakim olan bir medeniyetin mensubu olarak deniz bilimlerinde dibe çakıldık. Bu üzerinde düşünülmeli ve araştırmalar yapılarak ibret olarak gelecek kuşaklara aktarılmalıdır. Sadece denizlerde değil uzayda da yeni çalışmalar yapabildik. Göktürk uydumuzun uzaya fırlatılmasında mutluluklar ve gururlar yaşadık. Göktürk uydusu ile ilgili daha önce bu köşede yer alan yazımın linkini sizlerle paylaşıyorum. Mutlaka bu yazıyı http://www.gebzegazetesi.com.tr linkinden okuyun, hem uzaya hem de denizlere hâkim olan bir Türkiye dünya siyasetine de hâkim olacaktır.
 NİHAT ERGÜN İMZASI
  TÜBİTAK ile ilgili de çok sayıda yazı kaleme aldım. Daha önce TÜBİTAK ile ilgili yazdığım yazıları sizlerle bu köşede paylaşırken TÜBİTAK’ın nereden nereye geldiğinin de bir belgesini birlikte yaşamış oluyoruz. TÜBİTAK’ın deniz araştırmaları gemisi ile ilgili töreni medyadan takip ederken tıpkı Göktürk uydusunun uzaya fırlatılışıyla ilgili yaşadığı mutluluk ve heyecanı bir kez daha yaşamış olduk. Bu çalışmalarda Kocaelili bir Bakan olan Sayın Nihat Ergün’ün imzasının olması da ayrı bir mutluluk ve heyecan duyduğumu ifade etmek isterim. Yıllarca kendi başına buyruk olan deyim yerindeyse devlet içinde devlet olan TÜBİTAK, siyasi iradenin emrine girince Göktürk uyduları ve TÜBİTAK deniz araştırmaları gemisi gibi modern teknoloji ile donatılabiliyor. Keşke TÜBİTAK kurulduğu günlerde bu tür hizmetler yapsaydı. Bugün Türkiye bilim ve teknoloji de dünya sıralamasında yer alırdı. TÜBİTAK deniz araştırmaları gemisiyle ilgili haberi sizlerle internetteki köşemden paylaşmak istiyorum.
 TÜBİTAK GEMİSİ DENİZLE BULUŞTU
 Türkiye´nin ilk araştırma gemisi olan TÜBİTAK Marmara Araştırma Gemisi, törenle suya indirildi. İki bakanın katıldığı törende, tersane işçileri de horon teperek eğlendi.
 TÜBİTAK’ın ihtiyaçları doğrultusunda Çeksan Gemi Sanayi tarafından inşa edilen Türkiye’nin ilk araştırma gemisi TÜBİTAK Marmara Araştırma Gemisi’nin yapımı tamamlandı. 41.2 metre uzunluğunda ve 9.5 metre genişliğindeki gemi bugün törenle suya indirildi. Tuzla’daki tersanede düzenlenen törene Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün, Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz, İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, denizcilik ve TÜBTAK yetkilileri ile tersane görevlileri katıldı.
 Saygı duruşu ve İstiklal Marşı’nın okunmasının ardından tersane işçileri horon oynadı. İş önlükleri ve kasklarıyla horon oynayan işçileri bakanlar gülümseyerek izledi.
 Çeksan Gemi Sanayii Yönetim Kurulu Başkanı Başaran Bayrak, geminin özellikleri hakkında bilgi aktardı. Başaran, sektörleriyle ilgili sıkıntı yaşadıkları konularda bakanlardan yardım talebinde bulundu.
 Projenin son derece anlamlı olduğunu ifade eden Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz, ‘İnşallah bu gemi ve benzer gemilerimizle daha fazla bilgi üreteceğiz. Ürettiğimiz bu bilgiyi de milletimizin kalkınması ve refahı için kullanacağız. Gemi inşa sektörü açısından da iftihar ettiğimiz bir tablo. Türkiye’de gemi inşa sektörü çok önemli mesafeler aldı geçmişte. Küresel krizde ciddi bir etkilenme söz konusu oldu ama inşallah daha iyi günlere yine dönecektir. Aldığımız mesafeyi de bugünkü projemiz ortaya koyuyor.’ dedi.
 Denizcilik konusunda Türkiye’nin sahip olduğu potansiyeli yıllardır tam olarak değerlendiremediğini kaydeden Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün de ‘Bunu kabul etmemiz lazım. Kabul edersek iş yapması daha kolay olur. Kabul etmezsek sanki her işi mükemmel yapıyormuşuz gibi düşünürüz kendimizi ve iyi işler yapmamızın önüne kendimiz engel koyarız.’ ifadelerini kullandı.
 Artık Türkiye’nin denizlerini ve denizciliğini de yeniden keşfettiğini belirten Ergün, ‘Zamanında Akdeniz’i, Karadeniz’i bir adeta bir göl haline getirmiş olan Türkiye, Piri Reis veya Barbaros gibi denizciler yetiştirmiş olan bir Türkiye gerçekten bu gücünü keşfetmesi lazımdı. Bugün özellikle gemi üretiminde dünyada üst sıralarda yer alıyoruz. İlk milli savaş gemisini yaptık. Şimdi milli denizaltı hedefine odaklanmış durumdayız.’ diye konuştu.
   Türkiye’de deniz araştırmalarının henüz yeterli seviyede olmadığını kabul ettiklerini anlatan Ergün, ‘Bu durumu değiştirmek noktasında da önemli bir kararlılık içindeyiz. Ülkemizde deniz araştırmalarını geliştirmek için en çok ihtiyaç duyduğumuz eksikliklerin başında insan kaynağı ve araştırma gemileri gelmektedir.’ dedi. Ergün, şimdiye kadar dışarıdan temin edilen araştırma gemilerini artık Türkiye’de üretilmeye başlandığını söyledi.
 Konuşmaların ardından kurdele kesildi. Alkışlar eşliğinde TÜBİTAK Marmara Araştırma Gemisi siren çalarak suya indi. TÜBİTAK Marmara Araştırma Gemisi iç donanımı da tamamlandıktan sonra Mayıs ayında hizmete girecek. Geminin iç kısmı bilimsel oşinografik çalışmalarda kullanılmak üzere gelişmiş ölçüm cihaz sistemleri ile donatılacak. Gemi, boğazlar başta olmak üzere deniz kirliliğinin izlenmesi, boru hatlarını gözlemleme, canlı yaşam alanlarının izlenmesi, tür çeşitliliğinin gözlemlenmesi, kaza ve afetlere destek verilmesi gibi alanlarda hizmet verecek.

*************

TÜBİTAK kanser ilacı üretebilecek mi? (2 Ekim 2015) 
TÜBİTAK TÜSSİDE tesislerinde çok önemli bir toplantıya katıldım. Saat: 11:00’de başlayacağı açıklanmasına rağmen Saat:12.00’de bakanların gelmesiyle toplantı başlamış oldu. Bazı insanlar beklemekten sıkılarak ve gününde Cuma olması nedeniyle toplantıdan ayrıldılar. Her iki bakanın da gelmesiyle toplantı başladı. Toplantının ana teması TÜBİTAK’ın kanser ve grip ilacı üretmesiyle ilgili projenin başlatılmasıydı. Bakanlar geç gelince bizimde çeşitli kurum yetkilileri ile görüşme imkânımız oldu. Kocaeli Üniversitesi Rektörü Saadettin Hülagü, TÜBİTAK MAM Başkanı Prof. Dr. Bahadır Tunaboylu, Gebze Belediye Başkanı Adnan Köşker, Çayırova Belediye Başkanı Şevki Demirci, GTÜ Mühendislik Fakültesi Dekanı, TÜBİTAK Gıda bölümü başkanı Cesarettin Alaşalvarlı, Darıca Kaymakamı Ömer Karaman ile değişik konular ile görüşme imkânımız oldu. Görüşemediğimiz birçok insanla konuştuk.
Toplantıdan önce TÜBİTAK’ın son 35 yıllık geçmişini yakından bilen bir gazeteci ve belgeselci olarak TÜBİTAK’ı ilk tanıdığım günler gözümün önüne geldi. 35 yıl önce TÜBİTAK’ta görev yapan Mehmet Pala diye bir akademisyen vardı. Bilmiyorum şuanda nerede görev yapıyor. Isırganın kansere iyi geldiği şeklinde açıklamalar yapıyor bizde o açıklamaları o gün temsilcisi olduğumuz TRT – Anadolu Ajansı vasıtası ile kamuoyu ile paylaşıyorduk. O zaman ısırganın kansere iyi geldiği şeklinde açıklamalar yapılıyor, kamuoyu bununla yankılanıyordu. 35 yıl sonra yine bir kanser konusuyla TÜBİTAK gündeme gelmiş oldu. Isırgan ile ilgili nasıl bir araştırma yapıldı bilmiyorum ama TÜBİTAK’ın bu konuda çalışma yapması önemli bir gelişme.
TÜBİTAK’ta düzenlenen tanıtım töreni ile ilgili gazetemizde yer alan haberin ve Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık ile Sağlık Bakanı Prof. Dr. Mehmet Müezzinoğlu’nun burada yaptığı açıklamaları sizinle paylaşıyorum.
TÜBİTAK kanser ilacı üretecek
Dünya ilaç sektöründe her geçen yıl pazar payını artıran biyoteknolojik ilaçlar hakkında çalışma başlatan TÜBİTAK MAM, çalışmalarla ilgili tanıtım toplantısı düzenledi. Gebze’de bulunan TÜBİTAK MAM, tarihi günlerinden birini yaşadı.  Dünya ilaç sektöründe her geçen yıl pazar payını artıran biyoteknolojik ilaçlar hakkında çalışma başlatan TÜBİTAK MAM Gen Mühendisliği ve Biyoteknoloji Enstitüsü, yeni ilaç geliştirmek için fiyatı milyar doları bulan tamamen insan antikoru tabanlı ilaç üreten bir transgenik fare platformunu hayata geçirmek için kolları sıvadı.
“ATTIĞIMIZ ADIMLARIN MEYVESİNİ TOPLUYORUZ”
Programda konuşma yapan Sağlık Bakanı Prof. Dr. Mehmet Müezzinoğlu; “Artık süreci şeytan taşlamaktan abdest alma kısmına geçirmemiz lazım. Birileri başarabiliyorsa, bende başara bilirimin cevabını veya gereğini yapmamız gerekiyor. Türkiye son on yılda bu sürecin alt yapısını yapmak için çalıştı. Ne kadar başarılı oldu? İşte bugün bu başarı adımlarımızın ilk meyvelerini almaya başladık. İnşallah 2018’lerde ve Cumhuriyetimizin kuruluşunun 100. Yılında ulaşmış olacağız. 70 bin yatak kapasiteli hastanelerimiz önümüzdeki yıllarda hizmete girmiş olacak. Milyonlarca tıbbi teknoloji cihazı, tıbbi ürüne üretiyoruz. Peki, biz Türkiye olarak sağlığı dünyayla yarışabilir bir ülke olmakla mı övüneceğiz, yoksa tüketebildiğimizi aynı zamanda ürete bilen bir anlayışın mensuplarıyız. Burada bu iki projenin çok tarihi bir önemi olduğunu göreceğiz.” Dedi.
“YENİ SEKTÖRLERE ADIM ATMALIYIZ”
Sağlık Bakanı Müezzinoğlu’nun ardından konuşan Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık; “Türkiye 2002’den itibaren ciddi bir ivme kazandı. Büyük başarılara, rekorlara imza attı. Ancak mevcut kazanımlarımızı korumak bizim için yeterli değil. Tam aksine yeni ve büyük hedeflerle yolumuza devam etmek zorundayız. Bu nedenle ikinci bir atılım dönemini başlatmak gerekiyor. Ülke olarak kendi yağımız ile kavrulalım mantığı ile hareket edemeyiz. Yüksek gelir hedefleyen bir ülke olarak talep gücünü markalaşmada araştırmalıyız, bulmalıyız. Hem klasik sektörlere yoğunlaşmalı, hem de yeni sektörlere doğru adım atmalıyız. Bu açıdan çok kritik bir açıdan ilaç sektörü önümüze çıkıyor” dedi.
BAKANLAR NEDEN GEÇ GELDİ?
Evet, Gebze’nin ve ülkemizin önemli kurumlarından olan TÜBİTAK’ın yapmış olduğu çalışma ve burada düzenlenen programın ayrıntılarını sizlerle paylaştım. Saat: 11.00’de başlaması beklenen program bir saat sarkmıştı. Bunun nedeni ise bu programa katılacak olan Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık ile Sağlık Bakanı Prof. Dr. Mehmet Müezzinoğlu’nun, Türkiye’nin en önemli projelerinden biri olan Körfez Geçiş Köprüsü’nde 252 metreye çıkarak inceleme yapmalarıydı.
Dünyanın en büyük dördüncü asma köprüsü olan ve Körfez’in adeta inci gerdanlığı haline gelen Körfez Geçiş Köprüsü’nün denizdeki ayağına asansör ile çıkan iki bakan tam 252 metreden çalışmaları inceledi.
Bu konuyla ilgili gazetemizde yer alan haberi sizlerle paylaşarak makaleme son vermek istiyorum.
252 METREDEN KÖRFEZ MANZARASI
Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık ile Sağlık Bakanı Prof. Dr. Mehmet Müezzinoğlu Körfez Geçiş Köprüsü’nde 252 metreye çıkarak incelemelerde bulundu.
Gebze dün iki önemli bakanı ağırladı. İstanbul-Gebze-İzmir otoyolu Körfez Geçiş Köprüsü’nü incelemek üzere bölgemize gelen iki bakana Kocaeli Valisi H. Basri Güzeloğlu, AK Parti Kocaeli İl Başkanı Şemsettin Ceyhan, Gebze Kaymakamı Mehmet Arslan, Dilovası Kaymakamı Hulisi Şahin ve birçok isim eşlik etti.
252 METREDEN KOCAELİ’Yİ İZLEDİLER!
Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık ile Sağlık Bakanı Prof. Dr. Mehmet Müezzinoğlu Körfez Geçiş Köprüsü’nde şantiye görevlilerinden çalışmalar hakkında bilgi aldı. Asansör ile köprü ayağının 252 metre yukarısına çıkan iki bakan buradan hem köprüde devam eden çalışmaları, hem de Körfez’in eşsiz manzarasını izledi. Konuyla ilgili olarak açıklamalarda bulunan Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık; “Biz burada Türkiye’nin en önemli projesi olarak ve Körfez’in gerdanlığı olarak bakıyoruz. İş güvenliğine uygun bir biçimde çalışmaların devam etmesini, kazasız belasız açılacağı güne yetişmesini bekliyoruz” dedi.
“TÜRKİYE’NİN GELECEĞİNDE ÖNEMLİ ROL ÜSTLENECEK”
Körfez Geçiş Köprüsü’nü ilk kez inceleyen Sağlık Bakanı Prof. Dr. Mehmet Müezzinoğlu; “Son on yılda Türkiye’nin nereden nereye geldiğinin örneğini yaşadık. Bu Kocaeli’ndeki örneği. Türkiye’de farklı örnekleri de var. Körfez Geçiş Köprüsü Türkiye’nin geleceğinde önemli bir rol üstlenecek. Çok ileri teknolojinin kullanıldığı önemli bir proje” diyerek Körfez Geçiş Köprüsü’nü seçim bölgesi olan Bursa’nın da tamamlanmasını beklediğini söyledi.
Kanser çağımızın en kötü hastalığı. Kansere karşı TÜBİTAK’ın böyle bir çalışma yapması gerçekten önemli. Ancak 35 yıl önce gündeme gelmişti. 35 yıl sonrada bir proje ile kanser yeniden gündeme geliyor. Temennimiz bu projenin başarı ile sonuçlanması.

Sonbahar ve çocukluk anılarım

Bütün hayatımız dört mevsim üzerine kurgulanmıştır. Ömrümüz dört mevsim içerisinde gelir, geçer. Sonbahar çok farklıdır. Hüznü, sonsuzluğa giden yolun başlangıcını, mevsimlerde de kışın gelişini hatırlatır.

Sonbaharın son günlerini yaşıyoruz. Acaba sonbaharı doya doya yaşayabiliyor muyuz? Pastırma yaz güneşi içimizi ısıtırken, son baharın hüznü gönlümüzü burkuyor. Hüznü bir kenara bırakarak sonbaharı doya doya yaşayıp, sonbahardan güzel görüntüler çekerek kışa hazırlık yapmalıyız.
Çocukluk yıllarımızdaki sonbahar, yaylalardan köye gelişi, yaprakların sararıp dökülüşünü, kışa hazırlık için telaşeleri hatırlatır. Çocukluk yıllarımdaki sonbahar anıları benim için çok anlamlıdır. Fındık bahçeleri, dağlardaki yaprakların yavaş yavaş sararması, karın yayla dağlarından başlayarak yavaş yavaş köye kadar inmesi… Son güz meyvelerinin, ekinlerin toplanıp, mısır koçanlarının talaştan ayrılması.
Çocukluk yıllarımdaki en çok hatırladığım anılar sonbahar ve kış mevsimindedir. Köylerde kışlık odunların kesilerek taşınması, insan gücü ile yapılmaktaydı. Ormandan sırtımızda taşıdığımız odunları mağaza altına dizmemiz, fırsat buldukça kestane toplamak için ormanlara gitmemiz, sararmış mısır ve otların biçilmesi, otluk haline getirilerek kışa hazırlık yapılması, hayvanların altına serilecek güllüklerin toplanması, hayvanların kışlık yiyecekleri olan yaykın, kestane, özül, pelit ve meşe alaflarının kar ve kıştan korunmak üzere mereklere taşınması hep insan sırtında oluyordu.
Bu kadar sıkıntı ve zahmete rağmen hem çocuklar hem de büyükler mutluydular. Ne stres ne de şikayet vardı. İşleri bitirip, kışın o sert soğuğuna hazırlanmak için yediden yetmişe herkes görevini yapıyor, kışa hazırlanıyordu.
O günler nede hızlı gelip geçti. Bu satırlarla sizlere anlattığım o çocukluk anıları üzerinden tam yarım asır geçmiş. 50 yıl önceki Karadeniz’in bir köyünde yaşadığım çocukluk anılarımı sizlerle paylaştım. Daha sanki dün gibi. Bu anılar ile ilgili daha çok şeyler yazıp, çizebiliriz. Fakat sonbahar hüzünlü olduğu kadar, insana mutluluk verip çocukluk yıllarımızı da hatırlatıyor. Hele sarı yapraklar, ormanların rengarenk sarının tüm tonlarına bürünmesi ve çimler üzerinde açmış sonbahar çiçekleri insana tarifi imkansız haz ve huzur yaşatıyor.
SONBAHAR HÜZNÜ
Anadolu Sonbaharda bir başka olur, Anadolu’nun 4 mevsimi de güzeldir. Sonbahar hüznü hatırlatsa da insanlar farklı duygular yaşar. Birçok ünlü düşünür, yazar ve şair şiir ve yazılarını sonbaharda yazmışlardır.  Meşhur fikir adamı ve düşünürlerimizden Genceli Nizami ünlü Divanı’nı sonbaharda yaprakları sararmış çınar ağaçlarının altında yazmıştır.
Sonbahar farklı bir hüznü bana hatırlatmakta.1960 darbesi ile devrilen Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Hasan Polatkan ve Maliye Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun ihtilalciler tarafından idam edilmesi 16 ve 17 Eylüle rastlar. 16 ve 17 Eylül tarihleri demokrasi tarihine siyasi cinayet olarak geçen bir tarihtir. Daha önce bu konuda yazdığım makalenin bir kısmını sizlerle paylaşıyorum.
MENDERES NASIL İDAM EDİLMİŞTİ?
Bugünkü bu yazımı kaleme aldığım sırada elinde bir tomar gazete bulunan Erol Baytar adlı hurdacı Selam verip gazeteleri masama koydu. Gazeteler 1961 tarihini gösteriyordu. Menderes ve arkadaşlarının nasıl idam edildiğini resimleri ile boy boy gazete sayfalarına basılmıştı. Son Havadis Gazetesinin 17 Eylül 1961 ve Kudret gazetesinin 18 Eylül1961 günkü sayıları Menderes’le birlikte dış işleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Hasan Polatkan’ın idam sehpasındaki görüntüleri ve Menderes’in idam sehpasına götürülüşü insanı dehşete düşürüyordu. Kudret gazetesinin manşeti Büyük puntolarla Menderes idam edildi. Alt başlık ise “ Hükmün İnfaz edildiği Milli Birlik komitesi İstihbarat irtibat bürosunca açıklandı.” Şeklinde yazılmıştı. Son Havadis Gazetesi’nin manşeti ise Hasat Polatkan ve Zorlu dün sabaha karşı idam edildi.” Manşeti altında her iki bakanın cansız bedenleri darağacında asılmış halde gözüküyordu. Bu gazeteler demokrasinin nasıl katledildiğinin en bariz örneğidir. Bunun dışında başka gazetelerde arşivimize hediye edildi. İbret ve ders alınması için İlim Kültür ve Tarih Araştırma Merkezi kütüphanesinde araştırmacıların bilgisine sunmuş bulunmaktayız. Gerçekten bu gazetelerdeki haberler ve idam sehpası insanın kanını dondurmakta. Bu tarihi gazeteyi bizlere hediye eden hurdacı Erol Baytar bile bu haberleri okuduktan sonra “O günkü yaşananlara isyan ediyorum. Menderes’i iktidara getiren halk neredeydi. Menderes’e neden sahip çıkmadılar, neden eylem yapıp Menderes’in idamını önlemediler.” demekten kendini alamadı.
MENDERES’İN İDAMI ÖNLENEBİLİR MİYDİ?
Ben hep düşünürüm bugün Suriye’de ve Mısırda yaşananlar için Türkiye ayakta. Mısır’da halk seçtikleri devlet başkanına sahip çıkmak için sokakları terketmiyor.3000’den fazla insanın öldüğü söyleniyor. İnsanlar öleceğini bile bile seçtikleri insana sahip çıkıyorlar. Menderes’e sahip çıkılamaz mıydı? Bugün sokakta olan halkın babaları ve dedeleri ve Menderes’e oy veren kitleler neden acaba ayaklanmadı neden? Tavır koymadılar. Menderes idam edilmesin diye kaç kez toplantı yapılabildi. Verdikleri oyların namus ve şerefine sahip çıkmak için kaç kişi can verdi. Zannediyorum hiç kimse kılını bile kıpırdatmadı. Çok sevdikleri Menderes için sokaklara bile inilmeli. Tam tersine Menderes hükümetinden çıkar sağlayanlar darbe olana kadar Menderesçi gözükenler darbeden sonra saf değiştirip Menderes’in aleyhinde şahitlik bile yaptılar. Yazık hem de çok yazık.
Bu kadar yaşanan olaydan sonra Türkiye’de Mısır’daki gibi toplantı yapılsaydı darbeciler Menderes’i asmaya cesaret edemezdi. Bugün 60 ihtilalinde Menderes’in idamından özellikle Mısır halkının darbeye karşı direnişinden Türk insanının alacağı çok ders var. Gazetemiz kütüphanesine hediye edilen Menderes’in idamı ile ilgili gazeteler ile ilgili haber ve yorumlar aslında çok şeyi anlatıyor. Ancak çok söze gerek yok. Türkiye 50 yılda; 2 darbe, 2 muhtıra,  1 post modern darbe yaşadı. İnşallah bundan sonra yaşamaz. Tarih ders ve ibret almak için vardır.(27 AĞUSTOS GEBZE GAZETESİ)
Evet, sonbahar hüzün, duygusallık ve Türk siyasi tarihi açısından karanlık bir mevsimdir. Fakat dört mevsimin tüm güzelliğini Anadolu’da yaşayabilen bizler bunun kıymetini bilmeliyiz.

Muhalefet partileri, muhalefet olabilecek mi?

Siyaset bilimcilerinden en sade insana kadar herkes Türkiye’de iktidar sorunu değil, muhalefet sorunu olduğunu söylemekte. Son 13 yıldır Türkiye’de tek parti iktidarı hâkim. 13 yıldır iktidar olan bir siyasi parti mutlaka yıpranır, mutlaka eleştirilir ve bir noktadan sonra kaybederek muhaliflere yenilerek iktidardan düşer.
7 Haziran seçimleri bunun bir yansımasıydı. Seçimlerde iktidardan memnun olmayan %10’luk grup desteğini geri çekti. Bu kesim ya başka partilere oy verdi ya da sandık başına gitmedi. 7 Haziran seçim sonuçları her yönüyle Türk siyasi tarihinde sürekli tartışılacak, sürekli konuşulacak bir sonuç.
Muhalefet bu durumu değerlendirmedi için Türkiye erken seçim sürecine gitti. Hiç kimsenin tahmin etmediği, 13 yıldır iktidar olan parti bütün zamanların rekorunu kırarak Genel Seçimlerde en yüksek oy alarak tekrar iktidar oldu. Seçim öncesi herkes AK Parti üzerine planlar yaparken, bugün bambaşka konular tartışılıyor. 1 Kasım seçimleri Türkiye’de bir iktidar sorunu değil, muhalefet sorunu olduğunu ortaya koyuyor.
MUHALEFETİN DURUMU
Özellikle CHP ve MHP 1 Kasım seçimlerinden sonra tam bir cadı kazanına döndü. Her kafadan bir ses çıkıyor. Bir bir Genel Başkan Adayları ortaya çıkmakta. Parti içi muhalefet tam anlamıyla ortaya çıkıp, Genel Başkan ve yöneticilerden hesap sormaya çalışıyor. Deyim yerindeyse muhalefet tam bir birine düşmüş durumda.
CHP, hiçbir zaman iktidar alternatifi olarak her nedense bir türlü ortaya çıkamadı. AK Parti’nin sağladığı açılımların çok az bir kısmını CHP sağlamış olsaydı siyasette ki yansıma çok farklı olurdu. CHP uzun bir süre rejim tartışmaları üzerinden siyaset yaptı. Son seçimlerde ekonomiyi ön plana çıkarttı ama bunda da başarılı olamadı.
CHP, her seçim sonrası ilk yaptığı iş olağanüstü kurultay toplamak, başkan adayları çıkartmak, sert açıklamalar yapmak, tam anlamıyla siyasi mücadele, parti içi muhalefetten daha çok parti içi kavga, suçlama ve adeta yok etme yarışı yapıyor. CHP, iktidara muhalefet yapmak yerine parti içi mücadelenin, kurultayların partisi olarak biliniyor.
MHP’de ise durum özellikle 1 Kasım seçimleri yenilgisinden sonra farklı bir boyuta çıktı. Önceden sessiz sedasız yürütülen mücadele, yüksek ses ile yapılmaya başlandı. MHP’de çok ciddi muhalif bir kadro Genel Başkan Bahçeli’ye karşı adeta meydan okurcasına açık açık adaylıklarını açıklıyor.
MHP’de de bir şeyler oluyor. Aslında Genel Başkan Bahçeli’nin 7 Haziran seçimlerinden sonra her şeye ‘hayır’ demesi, hem parti içerisinde hem de kamuoyunda tepkiyle karşılanmıştı. Her kesim tarafından takdir ile karşılanan Meral Akşener’in listeye konmaması ise MHP’de bardağı taşıran en büyük damla oldu. MHP’de bugün parti içi mücadele artarak devam ediyor.
MUHALEFET ÇOK ÖNEMLİ
İktidarları denetleyen en önemli unsur muhalefettir. Kendileri ile barışık olmayan, kendi içerisinde mücadele ve kavgalı bir konumda olan muhalefet partileri iç kavgalarını bırakarak iktidara karşı muhalefet yapamıyorlar. Muhalefetin tam anlamı ile muhalefet yapamaması iktidar partisinin elini güçlendiriyor. Deyim yerinde ise gücüne güç kattığı için bir anlamda kontrolsüz güç haline geliyor.
Muhalefet mutlaka iç mücadelesini bir kenara bırakıp, Türkiye’de iktidardan çok bir muhalefet sorunu olduğunu anlamalıdır. İktidarın iyi yaptıklarını alkışlayıp, karşı çıktıkları icraatları da açık açık eleştirmelidir. Türkiye’de ciddi ve tutarlı muhalefet partilerinin olduğunu göstermelidir.
Türkiye önümüzdeki 4 yıl içerisinde tek parti yönetimi tarafından idare edilecek. En yakın seçim ise 2019’un Mart Ayı’nda gerçekleşecek. Aslında 2019 seçimler yılı olarak siyasi tarihimize geçecek. Mart ayı içerisinde yerel seçimler, Ağustos Ayı’nda Cumhurbaşkanlığı seçimleri, Kasım Ayı’nda ise Milletvekili genel seçimi yapılacak. Şimdiden bir seçim kanunu çıkartılarak, bu üç seçimin bir tarihte toparlanması ve üç seçimin tek olarak birleştirilmesi her bakımından menfaatine diye düşünüyorum.
Sonuç olarak Türkiye’de iktidar sorunu yok, muhalefet sorunu var. 13 yıldır tek başına iktidar olan parti, ezici bir çoğunluk ile yeniden iktidar olması sebep ve sonuçları itibariyle siyasi tarihimizde çok konuşulacak. Muhalefet ne zaman gerçek anlamda muhalefet olduğunu anlayarak, parti içi muhalefeti bir kenera bırakıp, muhalefet görevini hatırlayabilecek. Konuyla ilgili olarak yaşanan süreci ve adaylığını açıklayan genel başkan adayları ile ilgili çıkan haberleri sizlerle paylaşıyorum.
MUHALEFET PARTİLERİNDE NELER YAŞANIYOR?
MHP’de Genel Başkanlık için ikinci aday da belli oldu. Selim Kaptanoğlu’ndan sonra, hakkındaki ihraç kararını iptal ettiren Iğdır eski milletvekili Dr. Sinan Oğan, 16 Kasım’da Ankara’da düzenleyeceği bir toplantı ile adaylığını resmen ilan edecek. MHP’de bir grubunda Meral Akşener’in aday olması yönünde baskı yaptığı söyleniyor.
CHP’DE KRİZ
1 Kasım’da beklenilen oyu alamayan CHP’de kazan kaynıyor. Daha önce genel başkanlık için Kemal Kılıçdaroğlu’nun karşısına çıkan Muharrem İnce’nin kurultay için tekrar harekete geçtiği öğrenildi. CHPde koltuk krizi CHP’de kurultay senaryoları yeniden gündeme geldi. CHP’nin 17 Temmuz 2012’de yaptığı son olağan kurultayda, genel başkanlık için Kılıçdaroğlu’nun karşısına çıkan Yalova Milletvekili Muharrem İnce tekrar kolları sıvadı. Öte yandan Mustafa Balbay’ın da CHP Genel Başkan Adaylığını açıkladı.