Belgesel Yayıncılık

İlkokul hatıralarım ve eğitim sistemi

Yeni eğitim yılı dün başladı. Her eğitim yılının açılışında heyecanlanır, geçmişe gider, çocukluk yıllarım, ilkokul hatıralarım gözümün önüne gelir. İlkokul yıllarındaki yaşadığımız o heyecan adeta bir sinema şeridi gibi gözümün önünden geçer.
Dün yeni bir eğitim yılı açılışına daha şahitlik ettik. 18 milyon öğrenci dün ders başı yaptı. Gençlere ve çocuklara sahip olmak en büyük zenginliktir. 18 milyon ilköğretim ve lise öğrencisinin ders başı yapması Türkiye’nin en büyük zenginliği. Türkiye bu zenginliğin kıymetini bilmeli, çocuklarımız ve gençlerimize çok iyi sahip çıkmalıyız.
OĞLUM VE TORUNUMU OKULA GÖTÜRÜRKEN
Dün ilk ders zili çalmıştı. Oğlum Ahmet Emirhan Kahraman’ın elinden tutarak onu okuluna götürdüm. 6. Sınıf öğrencisiydi. Onun elinden tutup okuluna götürürken, ilkokul hatıralarım gözümün önünden geçti. Oğluma önce kahvaltı masasında okul hatıralarımı anlattım. İlk okula nasıl başladığımı söyledim. 1968-69 eğitim öğretim yılında 8 yaşında bugün Giresun’un Espiye İlçesi Soğukpınar Beldesi’nin Dikmen Mahallesi’ndeki okulda ilkokula başlamıştım. Ancak ailenin maddi durumundan dolayı, ablam eğitim tamamlamış ve ben onun önlüğü, yakalığını giyerek okula gitmiştim. Zayıf ve uzun bir çocuk, sınıfın ortasında diğer çocuklara nazaran hemen göze çarpıyordu.
Öğretmen neden okula bir yıl geç geldiğimi sorunca, arkadaşlarım ‘hocam bu okuma yazmasını biliyor’ demişlerdi. O an öğretmenler kurulu toplanıp, beni sınava tabi tutarak okuyup yazdığım anlaşılınca, öğleden sonra ikinci sınıftan devam etmeme karar verilmişti. Ailemin maddi imkansızlığımdan dolayı bir yıl okula geç gitmem beni üzmüş, her akşam ablamın yolunu okul yolundaki ceviz ağacının altında bekleyerek okul kütüphanesinden kitap getirmesini beklemiştim. O birer okuma kitabı getirmiş, o evde ders çalışırken de ben okuma yazma öğrenmiştim. Okula gitmeden önce kendi kendime birinci sınıfı okumuş ve okur-yazar olmuştum.
Okul maratonumuz böyle başlamıştı. İkinci, üçüncü ve dördüncü sınıfları o gün Dikmen Köyü’nde, beşinci sınıfı ise köyümüzün karşısındaki nispeten mahallemize biraz daha yakın olan Gosköyünde bitirmiştim. Her gün okula giderken, naylon gübre torbasından dikilen çantaya okul kitaplarımızı yerleştirip, içerisine de bir parça mısır ekmeği de koyarak, okulda yakacağımız odunu da evimizden okula götürmek suretiyle, yağmurda, karda, çamurda her gün 45 dakika yaya yürüyerek dört yıl boyunca okula gidip gelmiş, öğle yemeklerimiz bir parça mısır ekmeği olmuştu.
Bu şartlarda ilkokulu bitirmiş, ilkokulu tamamlayarak yatılı eğitim için Espiye’ye gelmiştik. İlkokul yıllarımız başlı başına hatıralarla dolu. O yıllar ülkenin sıkıntılı ve karışık yıllarıydı. 68 kuşağının eylemleri, siyasi istikrarsızlık ve 71 muhtırası, anarşist hadiseleri sanki dün gibi hatırlıyorum.
Oğlumun elinden tutup okula giderken, hem bu hatıralar gözümün önüne geldi. Hem de oğluma ne kadar çok şanslı olduğunu anlatmaya çalıştım. Gerçekten bugün ki çocuklar çok şanslı.
Türkiye’nin her yerinde eğitim ve öğretim sürekli gelişti. Taşımalı eğitim, okullarda öğle yemekleri, kitapların parasız olması, köy okulları ile şehir okulları arasındaki farkın kalkması, Türkiye’nin nereden nereye geldiğini gösteriyor.
Bizim çocukluk yıllarımızda ortaokulu okumak büyük bir hayaldi. Şehirde evi olanlar yada kalacak bir yurt bulanlar ancak ortaokul okuyabiliyordu. Köyde hayatını zor geçindiren ailelerin şehirde çocuk okutmaları gerçekten imkansızdı. Bu yüzden birçok genç ilkokuldan sonra eğitimine devam edemiyordu. Üniversitede okumak ise tamamen hayaldi.
Anadolu insanı, evladını ortaokulda ve lisede okutma imkanı bulamazken, o dönemin beyaz Türkleri halka rağmen halkçılık yapanlar, fakirlik edebiyatı yaparak ülkeye düzen vermek isteyenlerin çocukları Amerika’da, İngiltere’de ve Almanya’da okuyorlardı. Türkiye’deki normal üniversitelerin ötesinde çocuklarını seçkin kolejlerde okutanlar, halkın vergisi ile en iyi üniversitede okuyup devleti yöneten yöneticiler yıllarca Anadolu insanı köylünün çocuğunun lisede ve üniversitede okumalarına imkân tanımamışlardı. Bu Türkiye’nin ve insanımızın büyük bir kaybıydı.
EĞİTİM SEFERBERLİĞİ İLAN ETMELİYİZ
1968 yılının üzerinden neredeyse yarım asır geçti. 48 sene sonra geriye doğru baktığımda hep eğitim ile ilgili kavgalar, mücadeleler ve sıkıntılar yaşandı ve yaşanıyor. Aslında eğitim üzerinden ne siyasi, ne sosyal ve nede ekonomik rant sağlanmamalı. Eğitim hiç paralı olmamalı. Eğitimde fırsat eşitliği tam anlamı ile sağlanmalı. Sosyal devletlerde dershaneler, özel ders, paralı kolejler ve özel üniversiteler en önemlisi üniversite öğrencisinden harç adı altında para istemeler komple kaldırılmalı. Eğitim ve öğretim için tam anlamı ile seferberlik ile edilmeli. Eğitim ve öğretim gönül işi ve hayır hizmeti olmalı.
Eğitim ve öğretim için insanlarımız karşılıksız, eğitim kurumları yapmalı. Fakir öğrencilere burslar verilmeli. Genç neslimizi en iyi şekilde okutup, devlete ve millete hayırlı bir insan olarak yetiştirmeliyiz.
MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI NE KADAR MİLLİ?
Milli Eğitim sistemimiz sürekli tartışma konusu olmuştur. Türkiye’de iki bakanlığın adı değişmedi. Birisi Milli Eğitim Bakanlığı diğeri ise Milli Savunma Bakanlığı. Acı ama gerçek Milli Eğitim Bakanlığı’mızın ne kadar milli olduğunun ciddi anlamda tartışmamız gerekiyor. Her gelen hükümet Cumhuriyet tarihi boyunca Milli Eğitimi yazboz tahtasına dönderdi. Hep tartışma konusu oldu.
AK Parti dönemine kısaca bir göz atalım. Türkiye 12 yıldır AK Parti tarafından yönetiliyor. Aynı parti ve aynı düşünce. Ancak kaç kez Milli Eğitim Bakanı değişti. Bakanlar içerisinde en çok Milli Eğitim Bakanlarının değiştiğini göreceğiz. AK Parti iktidarı dönemi boyunca, Maliye ve Ekonomi Bakanları ile Milli Savunma Bakanları en az değişen bakanlar arasında yer alırken, en fazla değişikliğe uğrayan, en çok yasa ve yönetmelik çıkartılan bakanlık Milli Eğitim Bakanlığı olmuştur.
AK Parti döneminde Milli Eğitim Bakanlığı yapan isimleri sizlere hatırlatıyorum. AK Parti’nin Milli Eğitim Bakanları; Erken Mumcu, Hüseyin Çelik, Nimet Çubukcu, Ömer Dinçer, Nabi Avcı. 12 yılda toplam beş bakanlık. Neredeyse iki yılda bir bakan değişikliği yapılmış. Bu gerçekten kabul edilemeyecek, üzerinde durmamız gereken bir durum. Milli Eğitim Bakanlığı bu kadar tartışmaya açık olmamalıydı. Bırakalım hükümetler değişikliğini, tıpkı Milli Savunma Bakanlığı gibi Milli Eğitim Bakanlığı üzerinde durulmalıydı. Fakat yapılamadı ve halen tartışmalar devam ediyor. Milli Eğitim Bakanı’nın gerçekten milli olması için tam anlamı ile bir seferberlik başlatmalıyız.
Evet, eğitim ve öğretim ile ilgili yazılarıma devam edeceğim. Dün 12 yaşındaki oğlum Ahmet Emirhan Kahraman’ı okula götürürken, çocukluk yıllarımı hatırlayıp, ilkokul hatıralarımı sizlerle paylaşmaya çalıştım. Milli Eğitim Bakanlığı ile ilgili görüş ve düşüncelerimi yazarak tarihe not düşmek istedim. Cumhuriyet tarihi boyunca 76. Bakan olarak Nabi Avcı Milli Eğitim Bakanlığı yapıyor. Bugüne kadar Milli Eğitim Bakanlığı yapan kişilerin listesini sizlerle paylaşırken, yeni eğitim ve öğretim yılının ülkemize, gençlerimize hayırlı ve yararlı olmasını diliyorum. 18 milyon gencimizin okullara başlaması ile mutlu ve gurur duymamız gerektiğine inanıyorum.

Öte yandan bu konuda yazdığımız yazılara www.belgeselyayincilik.com adresinden okuyabilirsiniz.

İŞTE BAKANLARIN LİSTESİ;

1Rıza Nur
2Hamdullah Suphi Tanrıöver
3 Mehmet Vehbi Bolak
4İsmail Safa Özler
5Hüseyin Vasıf Çınar
6Şükrü Saraçoğlu
7 Hamdullah Suphi Tanrıöver
8Mustafa Necati Uğural
9İsmet İnönü (vekil)
10İsmet İnönü
11 Hüseyin Vasıf Çınar
12Recep Peker (vekil)
13Cemal Hüsnü Taray
14Refik Saydam (vekil)
15Esat Sagay
16Reşit Galip
17Refik Saydam (vekil)
18Yusuf Hikmet Bayur
19Zeynel Abidin Özmen
20Saffet Arıkan
21Hasan Âli Yücel
22Reşat Şemsettin Sirer
23Hasan Tahsin Banguoğlu
24Hüseyin Avni Başman
25 Nuri Özsan (vekil)
26Ahmet Tevfik İleri
27Rıfkı Salim Burçak
28Hüseyin Celal Yardımcı
29Ahmet Özel
30Ahmet Tevfik İleri
31Hüseyin Celal Yardımcı
32Ahmet Tevfik İleri (vekil)
33Mehmet Atıf Benderlioğlu
34Fehmi Yavuz
35Fehmi Yavuz (vekil)
36Bedrettin Tuncel
37 Turhan Feyzioğlu
38Ahmet Tahtakılıç (vekil)
39Ahmet Tahtakılıç
40Ahmet Tahtakılıç (vekil)
41 Mehmet Hilmi İncesulu
42Şevket Raşit Hatipoğlu
43İbrahim Öktem
44Nevzat Cihat Bilgehan
45Orhan Dengiz
46Mehmet İlhami Ertem
47Orhan Oğuz
48Şinasi Orel
49İsmail Hakkı Arar
50Sabahattin Özbek
51Orhan Dengiz
52Mustafa Üstündağ
53Safa Reisoğlu
54Ali Naili Erdem
55Mustafa Üstündağ
56Nahit Menteşe
57Mustafa Necdet Uğur
58Orhan Cemal Fersoy
59Hasan Sağlam
60Vehbi Dinçerler
61Metin Emiroğlu
62Hasan Celal Güzel
63Avni Akyol
64 Köksal Toptan
65Nahit Menteşe
66Nevzat Ayaz
67Turhan Tayan
68Mehmet Sağlam
69Hikmet Uluğbay
70Metin Bostancıoğlu
71Necdet Tekin
72Erkan Mumcu
73Hüseyin Çelik
74Nimet Çubukçu
75Ömer Dinçer
76 Nabi Avcı

Bayram nasıl geçti?

 Her şeyi Kurban Bayramı’na bağlamış ve bütün işleri bayramdan sonraya havale etmiştik. Acısıyla, tatlısıyla bir kurban bayramını daha geride bıraktık.Kendi kendimize Kurban Bayramını nasıl geçirdik diye sorsak, zannediyorum bayram ruhundan uzak, araç üstünde koşuşturma ile adeta bir rüzgarın önündeki yaprak gibi savrularak geçirdik diyebiliriz. ,

Bayram dolayısıyla milyonlarca insan yollardaydı. Meydana gelen trafik kazalarından dolayı bu yazıyı kaleme aldığım saatlerde 100’den fazla kişi hayatını kaybetti. En çok trafik kazası bayram tatillerinde meydana geliyor. Maalesef trafik kurallarına uymuyor, trafikte kendi hakkımıza riayet etmeden, diğer insanların can ve mal güvenliğini tehlikeye sokuyoruz. Bu bayramı trafik kazaları ile insanların kurban olduğu bayram olarak anacağız.
HACDAKİ FACİANIN SORUMLUSU KİM?
Bu yılda Kurban Bayramı’nı hacdaki yüzlerce insanın öldüğü kaza ile anmış olacağız. Önce vinç kazası, ardından da izdiham. Sonuç olarak bine yakın insanımız hacda kaza sonucu vefat etti. Bugüne kadar hacdaki bu tür kazalardan dolayı binlerce insanımız ölmüştü. Hiçbirinden ders ve ibret alınmadı. Son olarak meydana gelen kazada yüzlerce kişi öldü. Sorumlusu ortada yok. Bu olayın bir numaralı suçlusu Sudi Devlet yönetimi ve tüm İslam coğrafyasıdır. Doğru dürüst dinimizin temel şartlarından birisi olan hac farizasını bile yerine getiremiyoruz.
Hele vinç kazası ise tam anlamı ile sorgulanacak, sebep ve sonuçları çok iyi araştırılması gereken bir olay. Yaptığım araştırmaya göre bir türlü Kabe’nin etrafında inşaat bitmiyor. Daha doğrusu bitirilmek mi istenilmiyor? Bu inşaatı yapan firmanın Genel Merkezi’nin İngiltere’de olması gerçekten düşündürücü. Bu inşaat firması ile ilgili ciddi araştırma yapılıp, firmanın sahipleri kimler, asıl amaçları nedir diye islam ülkelerinin sorgulaması gerekir. Tüm islam ülkeleri, hac organizasyonunda söz sahibi olmaları, bu işi sadece Sudi yönetimine bırakmamaları gerekir.
GEBZE’DE BAYRAM NASIL GEÇTİ?
Ben şahsen Kurban Bayramı’nda şayet yurtdışı bir davet yok ise Gebze’de kalmayı tercih ediyorum. Zira bazı Sivil Toplum Örgütleri yurtdışı kurban kesim faaliyetlerine davet ediyorlar. Bu yıl Malezya’dan yeni döndüğüm için gitmek istemedim. Gebze’de kalarak Kurban coşkusunu Gebze’de yaşamayı arzu ettim.
Kurbanımızı ailecek kestikten sonra, babamın ve halamın mezarının bulunduğu Gebze Mezarlığı’nda aile kabristanlığını ziyaret edip, aile kabristanlığındaki birinci cihan harbi şehidi dedem merhum Kandazoğlu İbrahim için sembolik olarak yaptığımız anıt mezarda tüm geçmiş ve şehitlerimiz için oğlumla Fatiha okuyup, dua ettim. Ardından Gebze Şehit ve Gaziler Derneği Başkanı Mahmut Kaya ile birlikte Gebze Şehitliği’ni ziyaret ettik.
Gebze Şehitliği’ndeki şehit mezarlarını ziyaret ederek burada oğlum Ahmet Emirhan Kahraman’la Fatiha okuyup, dua ettik. Gebze Şehit ve Gazi Derneği Başkanı Sayın Mahmut Kaya tek oğlunu terör ile mücadelede şehit vermişti. Onun oğlunun çok ayrı bir hikâyesi var. Nişanlısı 7 sene evlenmeyerek şehidin mezar taşına nişan yüzüğünü bağlamış. Şehide vefa borcu ve saygısını göstermiş.
Şehitliğe Gebze Belediyesi tarafından yapılan büyük anıt gerçekten çok güzel olmuş. Keşke bu anıtı şehit mezarlarının yanına yapmak yerine Gebze Merkez’de şehitler parkı adıyla yapılacak bir parkta yapılıp, buna sadece terörle mücadele sonucu şehit olanların ismi değil, Genel Kurmay Başkanlığı kayıtlarında Gebze bölgesinde şehit olan 157 şehidin isimleri de yazılsaydı çok güzel olurdu.
GEBZE MEYDANI’NDA BAYRAMLAŞMA
Gebze Meydanı’ndaki bayramlaşma eskiye oranla fazla kalabalık olmasa da samimi ve güzel geçti. Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık, Vali Yardımcısı ve Kaymakam vekili, Gebze Belediye Başkanı Adnan Köşker, daire müdürleri ve vatandaşlar katıldı. Bayramlaşma töreninde uzun zamandır görüşemediğimiz dostlarla el sıkışıp, hasret giderdik. Bayramlaşma törenine Gebze eski Belediye Başkanı İbrahim Pehlivan’ın katılması dikkat çekti.
FİKRİ IŞIK GEBZE MİLLETVEKİLİ Mİ?
Gebze Meydanı’ndaki bayramlaşmanın en anlamlı konuşmasını Belediye Başkanı Adnan Köşker’den sonra Bilim, Teknoloji ve Sanayi Bakanı Fikri Işık yaptı. Sayın Işık’ın konuşmasının can alıcı noktası, 1988 yılına kadar Gebze’ye bağlı Herekeli olduğunu vurgulamasıydı. Sayın Işık, bir anlamda kendisinin Gebze bölgesi milletvekili adayı olduğunu da açıklamış oldu. Daha öncede eski Bakan Nihat Ergün’de kendisinin Gebze bölgesi milletvekili olduğunu söylemişti. Zira 1936 yılına kadar Gebze’ye bağlı Taşköprü nahiyesinin Karayakuplu köyü nüfusuna kayıtlı olduğunu açıklamasına bu köşede daha önce geniş yer vermiştik.
Gerek Sayın Işık, gerekse Sayın Ergün bu kadar tarihi geçmişi zorlamadan Gebze bölgesinin hakkı olan milletvekili aday sıralamasında Gebze bölgesine hak ettiği yeri verebilselerdi. Ama bunu yapamadılar. Tıpkı geçmişte Nihat beyin yapmadığı gibi. Son olarak Gebze bölgesine sıralamada hak ettiği yeri Sayın Işık’da vermedi diye düşünüyorum. Keşke seçilebilecek noktada Gebze bölgesine milletvekili sıralamasında AK Parti diğer partiler gibi yer verebilseydi.
Bayramda siyaset yazmamayı düşünüyordum ama dolaylı olarak yine siyasete girmiş olduk. Bu bayramın en güzel olayı Rusya’da muhteşem bir caminin açılışıydı. Cami açılışı bir anlamda sadece Rusya tarihine değil, İslam medeniyeti tarihi içinde bir milad oldu. Sizleri camii açılışı ile ilgili yazdığım notlar ve basında yer alan haberlerle baş başa bırakarak, bayram yazımı noktalamak istiyorum.
Rusya coğrafyası İslam tarihi açısından çok önemli bir ana tanıklık etti. Moskova’da cami açılışına Rus liderin katılması bir milat diye düşünüyorum. 150 milyon nüfusa sahip Rusya’da her ne kadar resmi veriler 20 milyon Müslüman var deseler de, Rusya’da 50 milyona yakın Müslüman yaşıyor Her yıl 10 Haziran’da Tataristan İdil Boylarına İslam’ın gelişi kutlanır. Geçtiğimiz yıl 1000 yüzüncü yılını kutladılar. Rusya’ya İslamiyet, Hristiyanlıktan 60 sene önce gelmişti. Tarihi Bulgar kentindeki törenlere bizde katılarak belgesel çekmiştik.
RUSYA’DA TARİHİ CAMİİ AÇILIŞI
Moskova’da Türkiye’nin de katkılarıyla inşa edilen şehrin en büyük camisi Cumhurbaşkanı Erdoğan, Putin ve Abbas’ın katıldığı törenle ibadete açıldı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile birlikte restore edilen 111 yıllık Moskova Merkez Camii’nin açılışı yapıldı.
 ‘MESCİD-İ AKSA’NIN KUTSİYETİ İHLAL EDİLİYOR’
Erdoğan caminin Rusya Müslümanlarına hayırlı olması mesajı verdi. Erdoğan’ın açıklamaları özetle şöyle:  Biz bu güzel manzara karşısında memnuniyetimizi dile getirirken, maalesef dünyanın bazı yerlerinde tam tersi görüntüler yaşanıyor. İsrail’in Filistin’de izlediği ayrımcı politikalar, Kudüs’teki Mescid-i Aksa’nın basılmasıyla tehlikeli bir noktaya getirildi. Tolstoy’un şu sözüyle tüm dünyaya sesleniyorum: Hayatta en önemli uğraş iyiliktir. Tolstoy başka bir hikâyesinde art niyetle yakılan ateşin o evle birlikte tüm köyü yakabileceğini söylüyor. Bölgemizdeki gelişmelere de bu açıdan bakmalıyız. Ortadoğu’da yanan ateşi, iyilikle, adaletle, vicdanla söndürmeye çalışmalıyız. İşte biz bunun için sınırlarımıza gelen 2 milyon mağduru hiç tereddüt etmeden kabul ettik. İşte bu yüzden bu insanlara, elimizden gelen yardımı yapıyoruz.
RUS LİDER PUTİN GİZLİ MÜSLÜMAN MI?
Putin’den sonra Rusya’da İslamiyet’e çok büyük önem verilmeye başlandı. Gazeteci ve Devri Alem belgesel program yapımcısı olarak başta Moskova olmak üzere Rusya’nın Senpetersburk, Soçi ve Rusya’nın özerk cumhuriyetleri Tataristan, Çeçenistan, Çuvaçistan, Başkurdistan, Mari, Tuva, Hakas ve Güney Sibirya bölgesinde belgesel çekerken bir çok camide, Müslüman ile söyleşi yaptık. Son Tataristan gezimde Rus lider Putin’in ikinci eşinin Tataristan’ın başkenti Kazan’da Müslüman bir ailenin kızı olduğunu öğrendim. Putin’e atfen söylenen şu söz çok önemli; “Rusların geçmişi biraz araştırılırsa altında Tatarlar çıkar.” Diyen Putin acaba gizli Müslüman mı yoksa her şeyin aslına geri döndüğü gibi Putin’de aslına gerimi dönüyor?

İnsanlar kurban edilmesin

Kurban bayramı arifesindeyiz. Kurbanla ilgili hazırlıklar devam ediyor. İslam dünyasında kurban bayramının ayrı bir önemi var. Her bakımdan önemli ibadet olan kurban kesimi ile ilgili hazırlıklar tamamlanmak üzere. Hali yerinde olan Müslümanların yılda bir kez kurban kesmesi farza yakın vacip bir ibadet. Birçok Müslüman sadece kendisi için değil çocukları ve ahrete intikal eden büyüklerinin ruhu adına da kurban kesmeleri  kurban ibadetine verilen önemi göstermekte. Kurban çok önemli bir ibadet. İnsanların kurban edilmesini yüce İslam dini yasaklamıştı. Ancak Dünya’nın bir çok bölgesinde halen değişik adlar hakkında insanlar kurban ediliyor.
İLAHİ DİNLERDE KURBAN İBADETİ
Neden kurban kesilir? Kurbanın tarihçesi nedir? Hz Adem’den peygamber efendimize ilahi dinlerdeki kurban ibadeti, Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudilerin atası olan büyük peygamberlerden İbrahim Aleyhi selamın oğlu İsmail peygamberi Allah’a kurban etme olayı ile ilgili birçok şey söylenilmekte. Sadece kutsal kitabımız Kuran-ı Kerim’de değil tahrif edilmiş, Tevrat ve İncil’de de kurbandan ve kurbanın tarihçesinden söz edilmektedir. Kurban ibadeti, Hz Adem’den peygamber efendimize ilahi bir emir ve kutsal bir ibadet olarak insanlık tarihinde yerini almıştır. Hz. Ademin oğulları  Habil ile Kabil olayı kurbanın başlangıcı kabul edilir.
İNSANLARIN KURBAN EDİLMESİ
İlahi dinler içinde hiçbir şekilde insanların kurban edilmesi söz konusu olmamış, İbrahim Aleyhi selam, oğlu İsmail’i yüce Allah’a kurban sözü vermesi dolayısıyla kurban olarak keserken Cebrail Aleyhi selamın gökten koç olarak kurban getirmesi ve İsmail peygamberin yüce Allah tarafından bağışlanıp onun yerine koç kurban edilmesi olayı, ilahiyatçılar, ilim adamları ve tarihçiler tarafından çok iyi araştırılması gereken önemli bir olaydır. Hangi dinde olursa olsun yüce yaradan insanın kurban edilmesini, yasaklamıştır. İslamiyet’in ne büyük bir rahmet din olduğunu, İslam öncesi Arap dünyasında kız çocuklarının çeşitli nedenlerle diri diri toprağa gömmesini yasaklamasından anlaşılmakta.
3.000 yıldan beri Hz İbrahim aleyhi selam döneminde  yasaklanan insanın kurban edilmesi ilahi dinlerde  de yasaklanırken, yakın bir geçmişe kadar bugün medeni ve çağdaş geçinen birçok toplumda insanların kurban edildiğini görüyoruz. Bu konuda araştırmalar yapan Prof. Dr. Mehmet Çelik’in daha önce yapmış olduğu açıklamalarına hep birlikte göz atalım.
Mehmet Çelik araştırmacı bir öğretim üyesi. Ankara üniversitesi İlahiyat fakültesi  felsefe bölümünden Türk dili ve edebiyatını bitirdikten sonra; Atatürk, 19 Mayıs ve Fırat Üniversitesi görev yapmış ve  halen Celal Bayar üniversitesinde öğretim görevi yapmaktadır. Sayın Çelik’in insanların kurban edilmesi ile ilgili verdiği bilgilerin özetini bu köşede sizlerle paylaşıyorum.
BEBEKLER NEDEN KURBAN EDİLİYORDU ?
İnsanlık tarihine baktığımızda birçok milletin insan kurban ettiği görülmekte. Çin, Hindistan, İran tarihi, Anadolu’daki uygarlıklar, Ortadoğu, Kuzey Afrika’da Cezayir ve Avrupa ülkeleri, özellikle Roma döneminde insanların kurban edildiği görülmekte. Üstelik bu kurbanların çoğu saf ve günahsız oldukları için çocuklar ve bakire kızlardan oluşmakta. Bu kurbanlar özellikle 21 Mart gününde, güneşin bolluk ve bereket vermesi adına güneş tanrısına adanmakta.  Kurban kesemi   sahillerde  icra edilmekte. Roma kentinde Romalılardan kalma, kolezyumun açılışında 2100 yıl önce ,1000 kölenin kurban edildiği belgelerle ortaya çıkmakta. Roma Hz İsa’dan sonra insan kurban etmeyi yasaklamakta.
1921 senesinde yapılan araştırmada Cezayir’de ve Tunus’un Kartaca kentinde 1 ile 3 yaş arasında on binlerce çocuğun kurban olarak kesildiği kazılarda ortaya çıkmıştır. Kartaca’daki kurban edilen bebeklerin mezarlarını  bizzat görmüş ve burada belgesel çekmiş biri olarak manzara karşısında dehşete kapılmıştım. Bundan kısa bir süre önce Doğu Türkistan’ın 2300 yıl önceki tarihi Tufan şehrinde o dönemler Budizm ile içli dışlı olan Tufan şehrinde 200 bebeğin kurban edilerek kral sarayının üstüne  gömülen mezarlarından anlaşılmakta. Çocuk yaştaki bu bebeklerin Budistler tarafından krallara ithaf edildiği acı gerçeklerin Devr-i Alem programı olarak yerinde  belgeselini de çektik.
TÜRKLER İNSAN KURBAN ETTİ Mİ ?
Prof. Dr. Mehmet Çelik Bey’e Türklerin, insan kurban edip etmediğini sordum. Sayın Çelik’in de açıkladığı gibi Gök Türklerden, Oğuzlara, tarih boyu Türklerin insan kurban etmediğini , Türkler kazandıkları  büyük zaferlerden sonra çok sayıda at, boğa ve büyük baş hayvan kurban ettiğini açıkladı. Bugün medeni geçinen Avrupa, Fatih Sultan Mehmet Han, 1453’te İstanbul’u fethedip İstanbul’u dünya kültür başkenti yaparken, Avrupa ve Amerikalılar insan kurban etmeyi sürdürüyordu. Alman imparatoru meşhur Şarken İtalya’yı alma anısına 7000 köleyi kurban olarak kesmesi belgelerle ispat edilmekte. Amerika’da ise aynı dönemde 20.000 insanın kurban edildiği görülmekte.
Bugün bu tarihi gerçekler insanlık tarihi araştırmacıları tarafından araştırılıp kamuoyuna açıklanmalı. Kimlerin barbar olduğu ortaya çıkarılmalı. İlahi dinler, Hz İbrahim’den itibaren 3000 yıldır insan kurban etmeyi yasaklarken Avrupa’nın daha yakın bir geçmişe kadar insan kurban etmesi, düşündürücüdür. Bugün İslamiyet’e saldıranlar karanlık geçmişlerine bakmalılar. Hayvan severlilik adına sadece dini bir ibadet olmayan her bakımdan sosyal bir hizmet anlamına gelen birçok fakir fukaranın sofralarında et gördüğü kurban ibadetine karşı çıkan sözde aydın ve çağdaş geçinenler geçmiş tarihe baktıklarında kimlerin, geçmişinin bozuk olduğunu daha iyi anlayacaklar. Kurbanı bahane ederek İslamiyet’e saldırdıkları için utanacaklardır.
YAHUDİLİK, HIRİSTİYANLIK VE MÜSLÜMANLIK’TA GÜNAH ÇIKARMA
Prof Dr. Mehmet Çelik Bey’in üzerinde ısrarla durduğu günah çıkarma bir başka ifadeyle Yüce Allah’ın insanların günahını affetmesiyle ilgili Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet’teki yanlış düşüncelerle ilgili açıklaması çok önemliydi. Türkçeye de atasözü olarak giren ‘Günah keçisi’ Yahudilikten gelen yanlış bir inançtır. Yahudilere göre yapılan tüm günahlar satın alınan bir kurbanlık keçinin Havra’da bir kulağından Haham başının tutması diğer kulağından günah sahibi Yahudi’nin tutarak bütün günahlarını hahama itiraf ettikten sonra keçinin Havra bahçesindeki ‘Mezbah’ denen yerde kurban edildikten sonra yakılmasıyla tüm günahların affedileceğine inanılmakta. Günah keçisi deyimi de buradan kalmakta.
Hıristiyanlar ise Hz İsa’nın tüm Hıristiyanların günahına kefalet olarak kurban edildiğine inanmaktalar. Hz İsa, günahlara kefaleten kurban edildiği için af yetkisini papazlara verdiği papazlar tarafından Hıristiyanlara anlatılmakta. Günahkâr Hıristiyanların kiliselerin özel yerlerinde kiliseye belli bir bağış yaptıktan sonra papazlara günahını itiraf ederek günahlardan kurtulacağına inandırılmakta. Bu durum görüldüğü gibi gerek Yahudilik ve Hıristiyanlar arasında benzerlik taşıyor.
Müslüman’da ise durum farklı. Müslümanlar, ne kadar günah işlerle işlesin, Hacca gidip geldikleri zaman bütün günahlarının affedileceği din görevlileri ve ilahiyatçılar tarafından Müslümanlara, anlatılmakta. Ancak, bu durum Kuran’ı Kerim’in ayetleri ışığında incelendiğinde yanlış olduğunu ifade eden Çelik, Kuran ayetlerinde en küçük günahın mutlaka karşılığının olduğunu özellikle kul hakkının affedilmeyeceğini çarpıcı bir misalle şu şekilde ifade etti.
“Bir vali, bir belediye başkanı ve siyasetçi haksız olarak görevden aldığı bir memurun hayatının bozulması ailesinin yıkılmasından sorumlu olduğu aile düzeninin yıkılmasıyla etkilenen herkesin kul hakkına girdiğini bu kul hakkı dolayısıyla ilgili  devlet adamının sorumlu olacağını ve affedilmeyeceğini “ söyleyen  sayın Mehmet Çelik’in bu tespitleri  önemli ve doğru tespitler. Kul hakkı hiçbir zaman affedilmemekte. Ticaretinde ve diğer işlerinde yanlış yapanlar ne kadar Hacca giderlerse gitsinler hiçbir suretle affa uğramayacakları Müslümanlarca bilinmeli ve kul hakkına dikkat edilmelidir.
Daha önce yapılan araştırmalardan bir kısmını sizlerle burada paylaştım. Bu konuda sizlerden de bizlere yorum yazmanınızı ve bu noktada kamuoyunu aydınlatmaya yönelik çalışmalarımıza destek olmanızı bekliyor Sayın Prof. Dr. Mehmet Çelik Beye verdiği bilgilerden dolayı teşekkür ediyorum.
İNSANLARIN KURBAN EDİLMESİ BUGÜN DE DEVAM EDİYOR
Kurban Bayramı Arifesindeyiz. Yarın mübarek Kurban Bayramı’nı idrak edeceğiz. Bayram coşkuları yaşanacak. Evlerine et girmeyen insanlar Kurban Bayramı sayesinde et yiyecekler. Ama islam coğrafyasının bir çok yerinde bayram coşkusu kutlanamayacak. Savaşlar, sürgünler, soykırım ve mezalimlerle Müslümanlar kan ağlıyor. Bugün medeni geçinen güçlü devletlerin ekonomik ve siyasi çıkarları yüzünden insanların kurban edilmesi halen sürüyor. Suriye kan ağlıyor. Güneydoğumuzda terör belası insanlarımızı kurban ediyor. Dünyanın bir çok yerinde silah tüccarları para hırsı yüzünden  kan döküyor insan öldürüyor.  Sözde çağdaş geçinen ülkeler başta Müslümanlar olmak üzere çeşitli nedenlerle tıpkı geçmiş de olduğu gibi yine insan kurban ediyor. Tüm  İslam  Aleminin insanların kurban edilmediği bir dünyada yaşamaması ümidiyle Kurban Bayramını tebrik ediyor, daha önce Kurban Bayramı ile ilgili kaleme aldığım yazıları http://www.belgeselyayincilik.com/ismail-kahraman/makale-arsivi/makaleler/kurban-bayraminin-onemi adresindeki linkten okuyabilirsiniz.

Gazeteciler Federasyonu ve hatıralarım

Artık hatıralarımızı yazmaya başladık. Anılar önemli belgelerdir. Trabzon’da kalemi 1975 yılında elime almış ve gazetecilik maratonunda koşmaya başlamıştık. Aradan tam 40 yıl geçmiş. O zaman henüz 15 yaşındaydım. Her şeyi tozpembe görüyordum. Mesleği profesyonel olarak 35 yıldır sürdürüyorum. Dernek ve cemiyetlere üyeliğim 35 yıldır devam etmekte. Gebze Gazetesi’ni 1985 yılında yayınlamaya başladıktan sonra, Genel Merkezi Ankara’da olan Anadolu Basın Birliği’ne üyelik kaydımı yaptırmıştım. 1986 yılında Kocaeli Gazeteciler Cemiyeti’nin kuruluşunu yapan ekip içerisinde yer almış ardından Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’ne üye olmuş, Türk Basın Birliği’nin Kocaeli Şubesi’nde uzun yıllar aktif görev yapmıştım. Basın Konseyi dâhil birçok basın meslek örgütünde aktif görev aldıktan sonra 4 yıl Anadolu Gazete sahiplerini temsilen Basın İlan Kurulu’ndan Genel Kurul üyeliği yaptım. Gerçekten basın meslek örgütlerindeki faaliyetlerim, oralarda görev almak bana manevi derecede çok büyük katkısı oldu. Maddi olarak zaman kaybım, maddi harcamalarım olmasına rağmen edindiğim tecrübeler ve dostluklarımız halen baki. Baki kalmaya da devam ediyor.

TÜRKİYE GAZETECİLER FEDERASYONU’NUN KURULUŞU
Benim için önemli dönüm noktalarından bir tanesi de 1996 yılında Aksaray’da bizimde aralarında bulunduğumuz birçok cemiyet ve dernek tarafından basın meslek örgütünün üst kuruluşu olan Türkiye Gazeteciler Federasyonu’nun kuruluşunda görev almamızdı. Türkiye Gazeteciler Federasyonu 1996 yılında Aksaray’da kurulmuştu. Bizde bu kuruluşta o zaman Anadolu Yayıncılar Birliği Genel Başkanı olarak kurucular kurulu arasında yer almıştık.
Daha sonra bizim buradaki başarılı faaliyetlerimizden rahatsız olan bazı isimler bizi bu kurumun kuruculuğundan düşürmüşlerdi. Biz hiç işin üzerinde durmadık ve çalışmalarıma devam ettik. Aradan yıllar geçti ve 4 yıl önce Alanya’da toplanan Türkiye Gazeteciler Fedarasyonu Başkanları konseyine davet edilip, bu kez AGRT Genel Başkanı olarak toplantıya katılarak yeniden görev aldık. Bundan sonraki ilk genel kurulu Ankara’da gerçekleşti ve hiç talepte bulunmamamıza rağmen onur kurulunda bize de yer verildi. Yaşları 50’yi aşmış duayen gazeteciler birlikte onur kuruluna seçildik. Güzel bir genel kurul gerçekleşti. Bana göre Genel Kurulun en anlamlı faaliyeti kurucu başkanlara vefa ödülü verilmesiydi. TGF’nin kuruluşunun ardından 19 yıl geçti ve başlatılan çok güzel çalışmalar bugün devam ediyor. TGF’nin bugün Ankara’da çok güzel bir yeri var. Genel Kurul’da bizde bir konuşma yaptık. Konuşmamızda Basın Yayın Genel Müdürlüğü, RTÜK ve Basın İlan Kurumu yasalarının yeniden gözden geçirilmesini istedik. Konuşmamız büyük ilgi topladı. Basın yasası yeniden gözden geçirilmedi.
TGF’nin Genel Kurulu’nda oluşan yeni yönetim kurulu listesini ve yeni yönetimde yer alan Kocaeli Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Çetin Gürol’un açıklamalarını sizlerle paylaşmak istiyorum.
Yönetim Kurulu (Asil)
Yılmaz Karaca, Mehmet Ali Dim, İbrahim Erdoğan, Misket Dikmen, Cafer Esendemir, Veli Altınkaya, Recep Aydın, Mehmet Veysi İpek, İbrahim Ay, Çetin Gürol, Mikail Pelit, Osman Altınışık, Sezai Matur, Celil Acar, Derya Akbıyık.
Onur Kurulu (Asil)
Ahmet Ünal, Ahmet Abdullahoğlu, Gökhan Erkmen, İdris Yavuz, İsmail Kahraman, Cumhur Kılıççıoğlu, Hüsnü Arslan.
Denetleme Kurulu (Asil)
Kemal Özdilek, Mustafa Doğan, Bayram Ekici, Erol Tayhan, Arif Arslan, Faik Bakoğlu, Hikmet Kurada.
Yüksek İstişare Kurulu (Asil)
Lütfü Karakaş, Halit Yılmaz, Mehmet Emin Güzbey, Naci Akyazı, Birkan Demirci, Metin Kösedağ, Selahattin Şener, Osman Çetinkaya, Şahin Özer, Avni Gelendost, Sait Yanık, Ercihan Çakmak, Mehmet Yirun, Halil İbrahim Hüner, Halil Eğriboyun, Gökhan Kökçak, İsmail Temiz, Mehmet Işık, Cemal Kaplan.
KOCAELİ’DEN 3 İSİM VAR
Yılmaz Karaca’nın genel başkanlığında 15 kişiden oluşan Türkiye Gazeteciler Federasyonu’nun yeni yönetim kurulu üç yıllığına göreve seçildi. Kocaeli Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Çetin Gürol yeni seçilen yönetim kuruluna seçildi. Diğer taraftan Yüksek İstişare Kuruluna ise Halit Yılmaz ve Cemal Kaplan, Onur Kuruluna ise İsmail Kahraman girerek büyük bir başarı elde ettiler. Kocaeli Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Çetin Gürol yaptığı açıklama da, ” Türkiye Gazeteciler Federasyonu yönetim kurulunda yer almaktan büyük mutluluk yaşıyorum. Benimle birlikte Yüksek İstişare Kurulunda yer alan Halit Yılmaz ile Cemal Kaplan ve Onur Kurulunda yer alan İsmail Kahraman’da ayrı bir onur yaşattılar. Cemiyetimizi en iyi şekilde temsil etmeye devam edeceğiz” dedi.
Sonuç olarak bugün gazetecilik hatıralarımı da kaleme alarak sizlerle paylaştım. Kavgadan hiç bir şey elde edilmiyor. Önemli olan fikirlerin konuşması. Bugün savunduğumuz birçok fikir gerçekleşiyor. 35 yıllık gazetecilik hayatımda keşke dediğim şey çok az olmuştur. Bundan sonra da gazetecilik hatırlarımı yazmaya devam edeceğiz.
BAĞSAĞLIĞI
Dünya gerçekten fani. Önemli olan kubbe de hoş seda bırakmak. TGF Genel Kurulu’nda çalışmalarımızı sürdürürken soyadı adaşımız olan Kocaeli TV’nin yayın yönetmelerinden Aybey Kahramanlı’nın vefat haberini aldık. Kahramanlı, güzel programlar yapıyordu. Kocaeli basın tarihinde hep hayırla anılacak. Kendisine Allah’tan rahmet, ailesine başsağlığı diliyorum. Vefat haberini aldığımız bir diğer isimde DSP’den Kocaeli Milletvekilliği yapan Ahmet Arkan. Kendisiyle gazeteci, siyasetçi ve sanayici üçgeninde birçok söyleşimiz görüşmemiz oldu. Yolumuz birçok kez kesişti. Keşke Sayın Arkan Kocaeli bölgesine büyük hizmetler yapabilseydi. Ama fazla bir hizmetinin olduğuna şahitlik yapamıyorum. Yine de kendisi Kocaeli’de bir siyasetçi olarak anılacak. Arkan’a Allah’tan rahmet, kederli ailesine başsağlığı diliyorum.

Türkiye’nin tarihi seçimi

1 Kasım 2015 genel seçimler için en önemli viraj olan Milletvekili aday listelerinin Yüksek Seçim Kurulu’na verilmesiyle yeni bir süreç başlamış oldu. Siyasi partiler milletvekili adaylarında çok önemli yenilikler yaptı. Türk siyasi tarihinde önemli yere sahip kişiler liste dışı bırakıldı. Türkiye ve siyasi partiler için 1 Kasım tarihi bir seçim olacak.

Öncelikle ülke için zor bir sürece girdik. 7 Haziran seçimlerinin ardından başlayan koalisyon görüşmeleri, Suruç’ta yaşanan olaylarla yeniden başlayan terör eylemleri ve Ortadoğu’da yaşananlar bu sürecin ne kadar çetin geçeceğinin bir göstergesi. Etrafımızdaki ülkelerde savaş çığlıkları atılıyor. Orta Doğu ve Kafkaslar barut fıçısı. Türkiye’deki terör olayları ve komşulardaki gerginlik 1 Kasım seçimlerini önemli kılıyor.1 Kasım seçim sonuçları sadece Türkiye’yi değil, komşularımızı da etkileyecek, dış politikamızı yeniden dizayn etmesi açısından önemli. 1 Kasım’dan sonra Türkiye’nin tek başına iktidarla mı yoksa yeniden bir koalisyon sonucuyla karşı karşıya mı kalacağı bölgemiz açısından çok önemli.
MİLLETVEKİLİ ADAY LİSTELERİ
Siyasi partiler geçtiğimiz gün açıkladıkları listelerde önemli değişiklikler yaşandı. 7 Haziran’da oluşan parlamentonun yüzde 13’ü yenilenmiş oldu. Siyasi partilerin dün Yüksek Seçim Kurulu’na (YSK) verdiği listelere, 7 Haziran’da seçilen 550 milletvekilinden 69’u giremedi. En fazla fire AK Parti’de yaşandı.
AK Parti’de üç dönem kuralının askıya alınması ve 7 Haziran’daki seçim sonuçlarında yanlış aday tercihlerinin etkili olduğuna yönelik yapılan değerlendirmeler listenin şekillenmesinde etkili oldu. 7 Haziran’da 258 milletvekili çıkartan AK Parti’de 53 vekil liste dışı kaldı.
Üç dönemlik isimlerin listelerde kazanacak yerlere girmesi nedeniyle, listelerde yer bulan bazı milletvekillerinin de 1 Kasım’da seçilmesi zor görünüyor. Geçen dönem adaylarını ağırlıklı olarak ön seçimle belirleyen ve 131 milletvekili bulunan CHP’de 4 vekil listeye giremedi. Milletvekili sayısı 80 olan HDP’de 4, Tuğrul Türkeş’in istifasıyla milletvekili sayısı 79’a düşen MHP’de ise 8 vekil liste dışında kaldı.
Merhum Alpaslan Türkeş’in oğlu Tuğrul Türkeş AK Parti’nin Ankara listesinden aday gösterilirken, Kocaeli’nin öz evladı diyebileceğimiz Türk siyasetinin önemli ismi Meral Akşener’in liste dışı kalması herkesi şaşırttı. 7 Haziran seçimlerinin ardından MHP Lideri Devlet Bahçeli tarafından Meral Akşener için yapılan açıklama bugün ki listeye de yansımış oldu.
AK Parti’de ise Sağlık alanında yaptığı çalışmalarla adından söz ettiren eski Sağlık Bakanı Recep Akdağ, ekonomide yaptığı çalışmalarla taktir toplayan Ali Babacan, 3 dönem kuralına takıldığı için 7 Haziran’da listeye giremeyen Binali Yıldırım ve Veysel Eroğlu gibi isimlerin yeniden aday gösterilmesi, AK Parti listelerinde de büyük değişiklik yaşanmasına neden oldu.
KOCAELİ’DE DURUM
AK Parti Kocaeli milletvekili listesi tam bir gizlilik içerisinde yapıldı. Kocaeli listesi ile bizzat parti genel başkanı Ahmet Davutoğlu ilgilendi. 49 kişilik aday adayı ince eleklerden elenip birçok kurum ve kuruluşa soruldu. En son karar bizzat genel başkan Davutoğlu tarafından verildi ve tam anlamı ile sürpriz bir liste ortaya çıktı. 7 Haziran seçimlerinde 6. Sıradan milletvekili seçilen Sayın Cemalettin Kaflı’nın liste dışı kalması ve eski Dilovası Belediye Başkanı Cemil Yaman’ın 7. Sıradan listeye girmesi Gebze bölgesinde büyük yankı uyandırdı.
CHP’nin seçilebilir ilk üç sırası değişmedi. 7 Haziran seçimlerinde milletvekili seçilen Sayın Tahsin Tarhan 3. Sıradan Gebze’yi temsilen parlamentoya yeniden girmeye hazırlanırken, MHP’nin listesinin 2,3 ve 4. Sırasında da Gebzeli isimler yer alması dikkat çekti.
MHP, 7 Haziran seçimlerinde olduğu gibi 300 oy ile milletvekilliğini kaybeden Lütfü Türkan’a ikinci sırada yer verirken, 3. Sıraya yine Gebzeli Ahmet Yeşil, 4. Sıraya da 2014 seçimlerinde MHP Darıca Belediye Başkan Adayı olan işadamı Arif Gülen’i aday göstererek, siyasi partiler için oy deposu olan Gebze’ye ilk dört sıra içerisinde üç aday vermiş oldu. Öte yandan Saadet Partisi’nin birinci sırayı eski Gebze İlçe Başkanı Nurettin Çelik’e vermesi de listelerde dikkat çeken bir diğer durum oldu.
Evet, Türkiye zor bir seçime hazırlanıyor. Türkiye genelinde olduğu gibi Kocaeli listelerinde de değişiklikler yaşandı. 1 Kasım’da yapılacak olan seçimlerde Kocaeli’den parlamentoya göndererek mebus seçeceğimiz milletvekillerine büyük görevler düşüyor. Seçimlerin şimdiden ülkemize, milletimize hayırlı uğurlu olmasını diliyor. Huzurlu bir seçim süreci yaşamayı temenni ediyorum.

Siyasi hatıralarım

Hatıra yazma geleneği maalesef giderek azalmakta. Aslında hatıralar ve anıların edebiyat tarihimizde önemli yeri var. Giderek bu gelenek yok olmakta. Keşke herkes hatıralarını kaleme alsa. Örneğin eski Bakan Nihat Ergün’ün yazdığı hatıralar çok büyük olay olmuştu. Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Basın Müşaviri Ahmet Sever’in hatırları ise bugün halen tartışılıyor.
Bende artık yavaş yavaş hatıralarımızı yazma vaktinin geldiğine inanıyorum.  Gazetecilik mesleğimde 40 yılı geride bıraktık. Bunun 35 yıllık süresi profesyonel olmak üzere, son 20 yıldır da uluslararası belgesel yapımı yaparak birçok ulusal ve bölgesel televizyon kanalında yayınlamaktayım. Gazetecilik ile ilgili birçok hatıram var ancak siyasete de ufak tefek bulaşmam yüzünden siyasi hatıralarımda var. Bugün sizlere siyasi hatıralarımdan bir demet sunmak istiyorum.
SİYASETE NE ZAMAN İLGİ DUYMUŞTUM?
Zannediyorum 1965 yıllarıydı. Henüz 5 yaşındaydım.  Merhum babam ve annemin peşine takılarak oy vermeye gitmiş, annemin peştamalından tutunarak oyunu kırat amblemli Adalet Partisi’ne verdiğini dün gibi hatırlıyorum. Sonra siyasetteki gelişmeler, 71 muhtırası, CHP-MSP koalisyonu döneminde yaşananlar halen hafızamda bir silik hatıra gibi duruyor.
1977 seçimlerinde İstanbul’da kaldığımız eğitim kurumlarından bizleri toplayarak henüz 17 yaşında Taksim’de Demirel’in mitingine gittiğimizi, Demirel’in kendisine özgü konuşma stilini dinledikten sonra Kuran-ı Kerim ve Bayrağı’nı öperek aldığı halen gözümün önünde. O gün neden bizi mitinge götürmüşlerdi, neden Adalet Partisi’ne destek olunmuştu. Bunu halen anlamış değilim. Demirel’in son dönemdeki uygulamaları ise bu milletin nasıl kandırıldığını üzüntü ile bir kez daha anlamış olduk.
ANAP’TAN MECLİS ÜYELİĞİ ADAYLIĞI
1980 ihtilalinin ardından askeri görevimi yerine getirip Gebze’de gazetecilik hayatına başlamıştım. Yine siyasete ilgi duyuyor, Anavatan Partisi İlçe Başkanı merhum Niyazi Koca’dan gelen kurucu üyelik teklifini kabul ederek, siyasete girmiştim. 1984 yılında ANAP’tan Kocaeli İl Genel Meclis Üyeliği’ne aday olmuştum. O dönem seçilme yaşı 25 olduğu için benim adaylığım kabul edilmemişti. Aktif siyasetteki ilk moral bozukluğunu böyle yaşamıştım.
Hem gazetecilik hem siyaset gerçekten ip üzerinde cambaz misali yürümek gibi oldukça zor. Biz gazetecilikle siyaseti birbirine katmamaya özen gösterirken, kendi partimiz ANAP’ın merhum İlçe Başkanı Enis Öztürk ile yazdığımız haber ve yazılar yüzünden gergin dönemler yaşamış, birbirimizi kırmıştık. Daha sonraki dönemlerde de bunları değişik zamanlarda yaşadığımdan siyaset ile gazeteciliğin bir arada gitmeyeceğini çok iyi anlamıştım. Ama iş işten geçmişti.
MERHUM KURT İLE NEDEN KAVGA ETTİK?
Bugün bile Gebze’ye yaptığı hizmetler ile anılan, İzmit lobisine rağmen Gebze’nin hakkını Ankara’da çok iyi arayan, deprem şehidi merhum Alaettin Kurt ile çok iyi dostluğumuz vardı. Bu dostluk Alaettin Kurt’un iktidar partisi milletvekili olduğu dönemde aramız yazdığımız haberler nedeniyle bozulmuştu. Kurt’un eleştiriye tahammülü yoktu. CHP’nin o dönem merhum ilçe başkanı Sedat Tüzen’in kamu kuruluşlarına alınan elemanlar ile ilgili yaptığı açıklamayı gazetemizde yazdık diye Kurt’un bazı yakınları gazetemize saldırmış ve mahkemelik olmuştuk. Uzun süre Merhum Kurt ile konuşmamış, dargın kalmıştık.
REFAH PARTİSİ’NDEN MİLLETVEKİLİ ADAYLIĞI
Siyaset gerçekten bir veba hastalığı gibi. Bulaştımı bir daha ondan uzaklaşmak çok zor. Geçtiğimiz günlerde Kocaeli siyasetinde anlı, şanlı bir isim üstelikte bakanlık yapmış bir dost ile sohbet ederken, siyasete yeniden döner misiniz soruma ‘Elbette dönerim. Benim bu memlekete yapacağım hizmetler var’ diyerek siyasete girme sinyallerini çok iyi anlıyorum. Siyaset kanımıza girmiş 1995 yılında Refah Partisi’nden milletvekili aday adayı olmuş, bu kez gözümüzü Ankara’ya dikmiştik. Ne büyük bir mücadele. Hele Mart ayının karlı kışlı bir gününde Ankara’ya giderek, Refah Partisi Genel Merkezi’nde mülakat katılmamız, o gün yaşadıklarım, aday adayları arasındaki kulisler ve daha neler neler… Bizim aday adayı olmamızı isteyen, bizim için çalışacağını açıklayanlar ortalıkta yoktu. Herkes torpilli adamlarını bulmuş, ben yalnız kalmıştım. Tabi listeler açıklandı. Listenin hiçbir yerinde yoktum.
1999 YILINDA FAZİLET PARTİSİ’NDEN ADAY OLDUM
Siyaset vefasız bir meslek. Siyasette hiçbir yere güvenmek ve birine bel bağlamak olmaz. Tam kazandım derken kaybetmeyi de göze alacaksın. Ne kazandım diye sevinecek nede kaybettim diye üzüleceksin. Henüz 39 yaşında dinamik bir gazeteci olarak bu kez Fazilet Partisi’nden milletvekili aday adayı oluyorum. Türkiye bu kez  1999 seçimlerine hazırlanıyor. Siyaset karmakarışık. 28 Şubat darbesi yapılmış, partiler kapatılmış, siyasetçilere yasak gelmiş, siyasetin karmaşık olduğu bir dönemde biz yeniden Fazilet Partisi’nden aday adayıyız. Bu kez işi şansa bırakmıyorum. Geçmiş tecrübelerime dayanarak sıkı bir çalışma ve kulis faaliyetlerine başlıyorum.
Kocaeli’den 10 milletvekili çıkacak. Anketlerde Fazilet Partisi’nin ancak 3 milletvekili çıkartacağı tahmin ediliyor. Büyük mücadeleler sonucu Fazilet Partisi’nin 3. Sırasına yerleşerek kendinden emin bir şekilde sanki milletvekili seçilmiş havasına da girerek, listelerin Yüksek Seçim Kurulu’na verileceği saatini bekliyorum. Ne olduysa son dakika da oluyor ve benim çok iyi milli görüşçü olmadığım ileri sürülerek o dönemdeki derin milli görüşçüler tarafından son dakika da listenin 5. Sırasına kaydırılıyorum. Benim yerime listenin 5. Sırasında yer alan ve çok iyi milli görüşçü olduğu gerekçisi ile Mehmet Batuk’u getiriyorlar. Son dakikaya kendimi üçüncü sırada zannediyordum. Liste açıklanınca 5. Sıraya indiğimi görünce feryat ediyorum ama sesimi kimse duymuyor. Üstelik siyaseten çok yakın işbirliğimiz olan o dönem Fazilet Partisi’nin ilçe başkanı bile bize sahip çıkmıyor. Müthiş bir vefasızlık ve büyük bir hayal kırıklığı. Yapılan bu haksızlığa isyan ederek, listenin 5. Sırasından istifa edip Fazilet Partisi’ndeki siyasetime nokta koyuyordum. O dönem seçimlerde Kocaeli’den 3 DSP, 3 FAZİLET, 2 MHP, 1 DYP, 1 ANAP partisinden milletvekili çıkmıştı. Ben bir müddet kendime fahri milletvekili sıfatı takarak gazetede yazılar bile yazmıştım.
AK PARTİ’DE NASIL KURUCU ÜYE OLDUM?
Siyasete bulaşmayanlara bir tavsiyem var. Aman buluşmayın, bir bulaşırsanız ömür boyunca kurtulamazsınız. Siyasette yeni bir dönem başlamıştı. Tayyip Erdoğan rüzgârı esiyordu. Toplantı üzerine toplantılar yapılıyor, illerde teşkilatlar oluşuyordu. Tarihler 2001. AK Parti kurulmuş, Kocaeli’de teşkilat oluşturuyor. Bir zamanların Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe beni telefon ile arayarak AK Parti Kocaeli kurucular kurulu üyesi olmamı teklif ediyordu. Siyasetten iyice yılmıştım. Siyasete bir daha dönmemeyi düşünüyordum. Ancak alışkanlık. Osman Pepe’den bir gün düşünmek için süre istedim. İkinci gün teklifi kabul ettim. AK Parti’nin 50 kişilik Kocaeli kurucular kurulu üyesinden biri olarak yeniden aktif siyasetin içine girdik. Gebze teşkilatının oluşmasında çok büyük emek sarf ettik. Toplantılar, çalışmalar, yoğun faaliyetler. Yine seçim dönemi gelmişti. 3 Kasım 2002 milletvekilliği seçimlerinde aday adayı olmak için hazırlanırken, yine vefasızlıklar, müthiş siyasi kavgalar aday adayı olmamaya tövbe ederek siyasete nokta koydum.
Daha sonra birçok dost tarafından her milletvekilliği seçimi öncesi bir daha dene diye teklifler geldi ama hiç birine itibar etmedim. Çünkü siyasetin çok büyük bir kazığını yemiştim. Birçok dost tarafından vefasızlığa uğramıştık. Son anda ters giden bir şey olmuştu. Siyaset yapma yerine uluslararası belgeselcilik yapmaya karar verdim. Bugün aktif siyaset yapan dost ve arkadaşım iyi ki belgeselcilik yapıyorsun. Aktif siyaset yapsaydın, milletvekili olsaydın kimseyi memnun edemezdin. Hakkında kötü sözler söylerler aleyhinde konuşurlardı. Ancak belgesellerinle şimdi dua alıyorsun. İyi ki belgeselcilik yapıyorsun diye bana moral veriyorlar. Bende bundan pişman değilim. İyi ki belgesel yapıyorum.
Evet, dün siyasette önemli bir gündü. Milletvekili aday listeleri Yüksek Seçim Kurulu’na verilmişti. CHP ve MHP’nin aday listeleri belliydi. AK Parti henüz açıklama yapmamıştı. Bu yazıyı böyle bir ortamda kaleme alıp, siyasi hatıralarım sayfasına kaydetmek istedim. Tarihe not düşüp zamana noterlik yaptığımı düşünüyorum. Baki kalan kubbede hoş seda bırakmak.

Uzakdoğu Asya’dan Türkiye nasıl görünüyor?

6 – 15 Eylül 2015 tarihlerinde Uzakdoğu Asya’nın önemli iki ülkesini kapsayan ve Asya kaplanları olarak da bilinen Malezya ve Singapur’da belgesel çekimlerimizi yaparken, aklımız ve fikrimiz Türkiye’deydi. Türkiye tam bir terör kıskacında teröre karşı mücadele verirken, ülkemizin geleceği ile ilgili kara bulutlar içimizi karartıyordu.

Türkiye, Güneydoğu Asya’dan nasıl gözüktüğünü, burada yaşayan Türkler ve Türkiye ile ticari bağlantısı olan şirket yetkilileri ile konuşmaya çalıştım. Birçok şirket Türkiye ile iş yapmak istiyor. Türkiye gündemini yakından takip ediyorlar. Özellikle Malezya kamuoyu Türkiye’yi yakından biliyor, Malezya halkı Türkiye’ye büyük sevgi duyuyor ve kendilerini gönülden bağlılık hissediyorlar.
TÜRKİYE MALEZYA OLUR MU?
AK Parti’nin ilk yıllarında Türkiye kamuoyunda “Türkiye, Malezya olur mu?” tartışması yapılıyordu. Bu konuda halen internet sayfalarında haberler var. O günler üzerinden çok zamanlar geçti. Bugün Malezya, ekonomik gücü ve kalkınmasını ikiye katlayarak büyürken, Singapur Uzakdoğu Asya’nın İsviçre’si olma yolunda hızlı adımda ilerlerken, Türkiye’deki siyasi gerginlik ve terör kıskacı Türkiye’nin geleceğini karartıyor.
Nüfusu 30 milyon dolaylarında olan Malezya son 25 yılda dünyanın sayılı ekonomileri arasında yer alırken, Türkiye bir türlü hak ettiği yere gelemedi. İçteki siyasi karmaşa ve gerginlik, dıştaki düşmanlarımızın sinsi planları Türkiye’yi doksanlı yıllara götürdü.
7 Haziran seçimlerinden sonra Türkiye kamuoyu gündeminde koalisyonlar tartışılıyor, siyasi kavgalar, terör olayları ve en önemlisi halkın birbirine bakış açısı ve gerginlikler Türkiye’nin gelişmesine büyük darbe vuruyor.
Bugün Malezya’da 400, Singapur’da 700 Türk yaşıyor. Burada çalışan ve iş yapan insanlarımız ile konuştuk. Ciddi anlamda bu insanlar Türkiye’nin geleceğinden kaygılı. Türkiye’de yaşananların, ülkemizi çok kötü duruma düşürdüğünü, Türk milletinin bu olayları hak etmediğini söylüyorlar.
Adım adım Asya kaplanları olarak bilinen Malezya ve Singapur’u gezerken, Türkiye’nin kıymetini bir kez daha anladım. Ortalama 30 derecelik sıcak ve yılın on iki ayı %90 nem oranı ile yaşanılamayacak bir ülke. Bunaltıcı hava, insana hayatı zehir ettiriyor. Endonezya’daki sürekli orman yangınları ve volkanik patlamalar yüzünden nefes almak bile imkansız. Sosyal hayat yok denilecek kadar az.
Fazla değil geçmişi 50-60 yıl maziye sahip bu ülkeler dünyanın en zengin ülkeleri arasında yer alırken, binlerce yıllık tarihi geçmişi olan Türkiye’nin içinde bulunduğu durum insanı gerçekten kahrediyor. Türkiye her türlü siyasetin ötesinde ülkenin yüksek menfaati için titreyip kendine gelmeli. Olumsuz olaylara dur demek için yeniden ayağa kalkmalıdır.
Dün toplam 11 saatlik uçuş ile binlerce kilometre yol kat ederek İran hava sahasından Türkiye semalarına girdiğimde zirveleri karlı Ağrı dağı adeta bize hoş geldin dercesine bir abide gibi duruyordu. Ağrı dağının zirvelerine bakarken kıraç ve verimsizde olsa Anadolu toprakları ile Anadolu toprakları ile Uzakdoğu Asya topraklarını karşılaştırdım. Anadolu’nun ve Türkiye’nin ayağa kalkması için yeni şahlanışlar ve yeni heyecanlara ihtiyaç var.
Buradan tüm siyasi partilerimize bir çağrıda bulunmak istiyoruz. Milletvekili aday listeleri üzerinde çalışmalar yapılıyor. Hangi aday ne kadar oy getirecek yerine, hangi aday ülkeye daha fazla katkıda bulunur şartı aranmalıdır. Ahbap çavuş ilişkisine son verilip, hak edenler listeye konulmalıdır.
Lider sultaları yıkılıp, partilerde ortak akıl hâkim olmalıdır. Siyaseti kendi çıkarına, akraba ve dostlarına çıkar sağlamak için değil, hizmet yapmak için ortaya çıkanlar tespit edilip onlar listelerde yer bulmalıdır.
1 Kasım seçimleri Türkiye için bir milat olacak. William Shakespeare
Dediği gibi ‘Olmak veya olmamak. İşte bütün mesele bu” 1 Kasım seçimleri hiçbir parti için çantada keklik değil. Bu konuda çok ciddi araştırmalar yapıyorum. Yarın Yüksek Seçim Kurulu’na verilecek aday listeleri partiler içinde bir dönüm noktası olacak, akli selim sahibi vatandaşlar partilerden daha çok adaylara oy verecektir. Partilerin değil, adayların önemli olduğu bir seçim sürecine girdik. Bakalım, hangi parti hangi adaylarla vatandaşın huzuruna çıkacak. Heyecanla bekliyoruz.
Evet, sonuç olarak uzaklardan Uzak Asya’dan ve Pasifik’ten Türkiye çok önemli ve Dünyanın merkezinde bir ülke olarak görünüyor. Bugünkü sorun ve sıkıntıların geçici olduğuna inanılıyor. Dünya Türkiye kamuoyunu yakından takip ediyor. Türkiye önüne hangi engel konulur ise konulsun bu engelleri yıkacak, 21. Yüzyılın dünya ülkesi olarak yer alacağına inanıyorum.
Bugüne kadar değişik yazılarımda bu konulara değindim. İsterseniz sizi daha önce bu köşede yer alan Rusya’dan ve Almanya’dan Türkiye nasıl görünüyor yazılarının özet bir bölümünü sizlerle paylaşıyorum.
RUSYA’DAN TÜRKİYE NASIL GÖRÜNÜYOR? (7 Eylül 2013 – Gebze Gazetesi)
Dünya açık açık bir savaş tehdidi ile karşı karşıya. Rusya ile Amerika birbirine meydan okuyor. Suriye bahane. Asıl hedef Türkiye. Yayılmacı emellerinden hiç vazgeçmeyen Rusya dünyanın jandarması ABD’ye meydan okurken asıl hedefinin Türkiye olduğunu herkes biliyor. Suriye’nin ABD tarfından vurulmasından yine en büyük zararı Türkiye görecektir. Türkiye savaş tehdidi ile karşı karşıyadır. Esad’ın Türkiye’ye birkaç füze atması veya Rus istihbarat gemisinin ABD’nin Suriye’ye attığı bir kaç füzenin yönünü Türkiye’ye çevirmesi Türkiye’nin sıcak savaşa girmesine sebep olacak. Türk askerinin Suriye’ye ayak basmasından hemen sonra çözüm mözüm süreci demeden Türkiye’de iç karışıklığın çıkması ülkemiz için tam bir felaket olabilir. Yazının devamını http://www.yenigebze.com.tr/Koseyazisi-5062-rusya’dan-turkiye-nasil-gorunuyor.html adresindeki linkten okuyabilirsiniz.
ALMANYA’DAN TÜRKİYE NASIL GÖRÜNÜYOR? (2008 GEBZE GAZETESİ)
Müzeler bölümünde birbirinden ihtişamlı müze binalar ziyaretçi akınlarına uğruyor. Beni en çok Bergama sunağının kaçırıldığı Berlin Bergama müzesi ilgilendirdi. Bergama müzesindeki sunak Türkiye devleti her bakımdan tam güçlendiği zaman Bergama sunağının yeniden ülkemize geleceğine inanıyorum. Almanya Cumhurbaşkanlığı binasının önünde fotoğraf ve belgesel çekmeme polis karşı çıkmıyor. Fransızların Almanlara hediye ettiği Altın Melek heykeli muhteşem gözüküyor. Belediye ve Parlamento binalarına turist ve ziyaretçiler rahatlıkla gezebiliyor. Türkiye’de TBMM’ye girmek cehennem azabı. 1921’de Berlin’de bir Ermeni tarafından vurularak ötürülen Osmanlı’nın son dönem Başbakanlarından Talat Paşa’nın öldürüldüğü Cadde’de belgesel çektim.  Talat paşa birinci dünya harbinde Ermenileri zorunlu göçe tabi tuttuğu için bir numaralı   Ermeni düşmanı  olarak kabul ediliyor. Yazının devamını http://www.belgeselyayincilik.com/ismail-kahraman/makale-arsivi/makaleler/almanyadan-turkiye-nasil-gorunuyor adresindeki linkten okuyabilirsiniz.

Asya Pasifik’ten Türkiye’ye dönüyorum

 6 Eylül 2015 tarihinde İran üzerinden Malezya ve Singapur’u kapsayan, Uzakdoğu asya ve Pasifik bölgesi belgesel çekimlerimizi nihayet tamamlayarak Türkiye’ye dönüyorum. Türkiye’den binlerce kilometre uzakta, 5 saat zaman farkı olan, milyonlarca Müslümanın yaşadığı, Osmanlı Türk izlerinin asırlardan beri sürdüğü Singapur ve Malezya bölgesinde belgesel çekimlerimizi tamamlayarak Türkiye’ye dönüyorum.

Singapur’dan 350 kilometrelik karayolu ile Malezya’nın başkenti Kualalumpur’a önceki gece geç vakitlerde geldik. Dünde Kualalumpur’dan 8 saatlik uçak yolculuğu ile İran’ın başkenti Tahran’a indik. Burada makalemi gazetedeki haber merkezine gönderip, aktarmalı olarak üç saatlik bir yolculuktan sonrada toplam 11 saatlik uçak yolculuğunun ardından da Türkiye’ye gelmenin mutluluğu içerisindeyim.
10 günlük kültür gezisinde yaptığımız araştırmaların özet bir bölümünü sizlerle bu köşeden paylaşırken, araştırmalarımızın geniş yazı dizisini önümüzdeki günlerde sizinle yine bu köşeden paylaşacağım.
İLK DURAĞIMIZ İRAN
Gezimizin ilk durağı kültür ve medeniyet tarihimizin önemli kilometre taşlarından bir tanesi olan İran’dı. Selçuklu Devleti’ne başkentlik yapan tarihi Rey şehrinde Burcu Tuğrul Kulesi’ni gezdik. Tuğrul beyin ruhuna Fatiha okuduktan sonra tarihi yerlerimizi ziyaret ederek belgesel çekimi yaptık. Azadlık Meydanı’nda çekimlerimizi sürdürerek, türbeleri ziyaret ettik. İran’da türbelere önem veriliyor. Türbelerin girişlerinde mezarlara basılarak giriliyor. İran’da ambargonun ardından ekonomi de düzelmeye başlamış.
İran’daki bu gezinin ardından Malezya’ya doğru yola çıktık. Türkiye ile 5 saat zaman farkı olan Malezya’da 29 milyon insan yaşıyor. Bir zamanlar Malezya modeli olarak tartıştığımız Malezya’dan alınacak çok ders var. Türklerle yedi yüz yıllık geçmişi olan, İslam medeniyeti ile Hindistan’daki Türk hanedanlıkları vasıtası 1511’de Osmanlılar tarafından şereflenen, Portekizlilerin sömürüsünden korunan Malezya, Dünya’nın hızla gelişen ülkelerinden bir tanesi. Burada Türklere karşı fazla bir sevgi duyuluyor.
MALEZYA’DA NELER YAPTIK?
Malezya’da ki gezimizde ilk olarak Yağmur Ormanlarında belgesel çekimlerimizi yaptık. Bu ormanda yüzlerce çeşit ağaç, bitki ve canlı türü bulunuyor. Turizme büyük önem veren Malezya’da Orman Araştırma Enstitüsü yetkililerinden bilgi alarak tarihe not düştük. Muson yağmurları altında belgesel çekimlerimizi noktalarken, %60’ı ormanlarla kaplı Malezya’da beylik ve çevreye verdiği önemi de belirtmek gerekir. Buradaki çekimlerimizin ardından Malezya’da bulunan tarihi camileri, eğitim kurumlarını ve şehitler anıtını ziyaret ettik. Burada belgesel çekimlerimiz sırasında Malezyalılar, Türkiye’de yaşanan terör olaylarına üzüldüklerini bizlere belirttiler. 400 Türk’ün yaşadığı Malezya’ya, Türkiye’den 300 milyon dolarlık mal satılıyor.
Bu bilgilerin ardından Malezya’da ikiz kuleler önünde devam ettirdiğimiz gezimize, 700 yıldan fazla İslam ve kültür eserlerinin sergilendiği İslam Medeniyeti Müzesi’ndeki Osmanlı dönemine ait belge ve ederleri ile çekimlerimizi sürdürdük. Malezya Devlet Müzesi’nde İslam medeniyetinin Malezya ve Güney Asya’ya 13. Yüzyılda Hindistan Türk hanedanları dönemini ile Arap tüccarlar tarafından Malaka üzerinden getirildiği ispat edilen önemli bilgi ve belgeleri görüntüleyerek zamana adeta noterlik yaptık.
Malezya’nın en önemli bölgelerinden bir tanesi de 220 milyon Müslüman nüfusu ile dünyanın en fazla Müslüman nüfusuna sahip ülkesi olan Endonezya başta olmak üzere bölgedeki ülkelere İslam güneşinin yayıldığı Malaka Boğazı’dır. Hindistan’daki Türk hanedanlıkları döneminde Horasan erenleri ve Arap tüccarlar vasıtası ile 700 yıl önce İslam’ı kabul eden Malaka halkı sakin ve sesiz. Bölgeye ilk camilerin yapıldığı tarihi mahalleleri ziyaret ettik. Camilerde akşamları kuran ve dini dersler okunuyor. Cuma ve Pazartesi akşamları yatsıdan sonra hayırseverler yemekler veriyor ve toplu yemekler yeniliyor.  Sömürülere karşı Osmanlı Devleti bölgeye asker gönderip burada yaşayan halka destek olmuş. Malaka İslam medeniyeti tarihi için çok önemli bir yer. Malaka Boğazı’na bakarken tarihi Malaka şehri adeta dile geliyor.
SİNGAPUR’DA OSMANLI İZLERİ
Evet, tarih, kültür ve medeniyet tarihimizin kilometre taşlarından biri olan Malezya’da yaptığımız çalışmaların bir kısmını sizinle paylaştım. Malezya’nın ardından gerçekleştirdiğimiz kültür yolculuğu Singapur’da noktaladık. Singapur’a en son 21 yıl önce gelmiştim. 1994 yılında Aslan Çimento Fabrikası’nın o dönem Genel Müdürü olan Cengiz beyin davetlisi olarak geldiğimiz Singapur, aradan geçen 21 yılın ardından büyümesini ve gelişmesini ikiye katlamış durumda. Kişi başı geliri 53 bin dolar olan yasaklar ülkesi Singapur’da beş milyona yakın insan yaşıyor. Kıraç ve idam cezasının uygulandığı ülkede sigara içmek ve sakız çiğnemek yasak. Yaklaşık 700 Türkün yaşadığı ülkede çok sayıda iş adamımız ticari faaliyet yürütmekte.
Singapur’da Osmanlı 1864 yılında fahri konsolosluk açmış. Resmi konsolosluk ise 1903 yılında Ahmet Ata Ulah Abdülhamit tarafından büyükelçi olarak Singapur’da görevlendirilmiş. Abdülhamit Han Kur-anın önemli tefsirlerinden. Gazi Beyzavi tefsirini Malay ve Java dillerine çevirerek uzak Asya ülkelerine göndermiş.  Devri Âlem programı olarak Osmanlı ve Türkiye ile Malezya-Singapur ilişkileri, Osmanlı ile ilgili birçok tarihi değere sahip olan bilgi ve belgeler ilk kez belgeselleştirmek nasip oldu. Singapur’a gidenler Osmanlı ile ilgili çok önemli ederlerin yer aldığı belgelerin bulunduğu Camileri de ziyaret etmeli. İslam medeniyeti bilinmeden bu coğrafya anlaşılmaz. Johor sultanlık bilinmeden Singapur hiç anlaşılmaz.
Son olarak ziyaret ettiğimiz Singapur ekonomik gücü ile ikinci İsviçre konumunda. Malezyalı rehberimizin ifadesi ile Singapur, bugün Asya’nın İsrail’i olarak görülüyor. Singapur ordusunu İsrail kurmuş. Burası tam bir yasaklar şehri. Burada Marina Santosa adası, ünlü ABD Üniversal film stüdyoları, ünlüler müzesi akvaryumu, eğlence parklarında da belgesel çekerek, araştırmalarımızı noktaladık. Singapur’un arkasındaki güç; kara para aklama cenneti dünyanın en büyük kumarhanesinin bulunduğu, nüfusunun yarısının açlık sınırında yaşadığı gerçek demokrasinin olmadığı gerçek Singapur konusunda arkadaşlardan bilgi ve belge bekliyorum.
Evet, Üçbey Turizmin davetlisi olarak katıldığımız Singapur ve Malezya’da kültür yolculuğumuza 10. Günün ardından son verdik. Tarihi olmayanın geleceği olmaz. Tarihimizin izlerini araştırmalı ve geçmişimize sahip çıkmalıyız. Singapur’a veda ederken, önümüzdeki günlerde yaptığımız çalışmalarla ilgili hazırladığımız geniş gezi yazılarıyla sizlerle bu köşeden buluşacağız. Hepinizi Allah’a emanet ediyor ve ülkemize doğru yola çıkıyoruz.

12 Eylül darbesi ve terör

Zaman ne de hızlı geçiyor. 12 Eylül 1980 darbesinin üzerinden tam 35 yıl geçti. 12 Eylül darbesini yakından takip etmiş üstelik o dönemde asker ocağında bulunmuş bir kişi olarak, bugüne kadar darbeler ile ilgili birçok yazı kaleme aldım. 28 Şubat darbesi ile ilgili Saadet Partisi’nin merhum lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan ile yaptığımız söyleşinin yankıları halen devam ediyor. 12 Eylül ve 28 Şubat darbelerini Gebze’de gazetecilik yaparken yaşamış birisi olarak darbelerin ülkemizde ciddi zararlar verdiği ve yıllardır geçmeyen izler bıraktığını söyleyebilirim.
Evet, herkesin de söylediği gibi ‘Darbeler ülkeleri 50 yıl geriye götürür’ Bu söz belki de darbeler için kullanılmış en anlamlı ve her şeyi özetleyen bir söz. Üzerinden 35 yıl geçmesine rağmen ülkemizde derin izler bırakan 12 Eylül darbesi bunlardan bir tanesi. 12 Eylül darbesini eleştiren tüm siyasiler acaba neden 12 Eylül anayasanı değiştiremediler. Bunu çok iyi sorgulamak gerekiyor. Anayasa değişikliği 7 Haziran seçimleri öncesi yine gündemdeydi. 12 Eylül den sonra birçok iktidar göreve geldi. Tek başına parti kuranlar Özal’dan Erdoğan’a Demirel’den Ecevit’e birçok güçlü iktidar göreve gelmesine rağmen, 12 Eylül’ün izlerini taşıyan anayasayı değiştiremedi. Acaba neden? Siyasiler kendini bir çek etmeli ve sorguya çekmelidir.
60 ihtilali ve Menderes’in idamının üzerinden tam 55 yıl geçti. 60 ihtilalinin bile birçok izi yasa ve yönetmeliği halen yürürlükte. 60 ihtilalinin izleri bile silinemedi. Medyamız darbeler ile ilgili ahkâm kesiyor. Darbe olduğunda ilk şakşakçılar maalesef medya mensupları. Medyacılarımızda kendilerini sorgulamalı, nerede hata ettiklerini irdelemelidirler.
Bugün Basın ilan Kurumu diye çok önemli bir medya kurumumuz var. Bu kurum 1961 yılında darbe yönetimi tarafından kanun kuvvetinde kararname ile kuruldu. Halen bu kanun ile Basın ilan Kurumu hizmet vermekte. 4 yıl seçilmiş genel kurul üyesi olarak Basın İlan Kurumunda görev yaptım. Kurumun kendisini yenilemesi, 60 darbesinin tortusundan kurtulması gerektiğini savunan bir gazeteciyim. Medyamız Basın ilan Kurumunun günün şartlarına uygun hale getirilebilir konusunu da irdeleyip Basın İlan Kurumunu 60 darbesinin izlerinden kurtarması gerekiyor.
DARBELERLE İLGİLİ NE YAZMIŞTIM?
Darbeler ve ihtilaller ile ilgili birçok kaleme aldım. Bu yazılarım halen internet sitelerinde yayınlanmakta. Yazıların tümünü www.gebzegazetesi.com ve www.belgeselyayincilik.com sitelerinden okuyabilirsiniz.
28 ŞUBAT DARBESİ VE ERBAKAN’IN VEFATI! (04/18/2015)
Yıl dönümleri çok önemli. Geçmişi hatırlamak ve geleceğe ibret nazarı ile bakmak gerekir. Yıl dönümleri bunun için önemli bir fırsat. Siyasi tarihimizin son 50 yılında iz ve eser bırakan bir lider Prof. Dr. Necmettin Erbakan. Vefatı ve 28 Şubat darbesi aynı güne rastlamakta. Bu gerçekten önemli bir durum.
Devamı için http://www.belgeselyayincilik.com/ismail-kahraman/makaleler/28-subat-darbesi-ve-erbakanin-vefati
27 MAYIS DARBESİNİN ARDINDAN (06/02/2014)
27 Mayıs çok şey ifade eder Türk Demokrasi ve Türkiye Cumhuriyeti tarihi için. 27 Mayıs, bir darbedir, bir ihtilaldir, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı işlenmiş bir cinayet ve Türkiye halkının seçtiği başbakanın ve Bakanlarının idam edilmesi demektir. Benim hayatım için ayrı bir anlam ifade eder.
Devamı için http://www.belgeselyayincilik.com/ismail-kahraman/makaleler/27-mayis-darbesinin-ardindan
ÖMRÜMÜZ DARBE TARTIŞMALARI İLE GEÇTİ (05/21/2014)
Askeri savcılığın dünkü açıklaması önemliydi. Genel Kurmay’da hazırlandığı iddia edilen “Belge” tartışması ile  en güzel iki haftamız boşuna geçti. Belge ister  gerçek ister sahte olsun, bana göre bu belgenin hiç bir önem ve değeri yok.
Devamı için http://www.belgeselyayincilik.com/ismail-kahraman/makaleler/omrumuz-darbe-tartismalari-ile-gecti
DARBE DÖNEMİNDE GAZETECİ OLMAK (07/15/2013)
Türkiye’de darbe dönemi Mısır’da ki darbeyle yeniden konuşulup tartışılıyor. İki darbe, bir muhtıra, bir post modern, bir de e-muhtıra dönemi yaşamış bir gazeteci olarak darbe dönemiyle ilgili zaman zaman yazılar kaleme alıyor ve anılarımı sizlerle paylaşıyorum.
Devamı için http://www.belgeselyayincilik.com/ismail-kahraman/makaleler/darbe-doneminde-gazeteci-olmak
TERÖR NE ZAMAN BİTECEK?
Evet, darbelerle ilgili daha önce kaleme aldığım yazıları sizlerle paylaştım. 80’li yıllarda sağ-sol tartışmalarıyla başlayan süreç ülkemizde derin izler açılmasına neden olmuştu. Bugün ise bazı güçler ve provokatörler aynı sistem ile bu sefer Türkiye’de bir TÜRK – KÜRT çatışması başlatarak ülkemizi iç savaşın içerisine sokmaya çalışıyor.
Son günlerde ülkemizin hemen hemen her yerinde yaşanan olaylarda görüyoruz ki, ülkemizde Suriye gibi, Irak gibi, Mısır gibi çatışma ortamı yaratılmak isteniyor.
Birçok ülkenin destek verdiği açıklanan PKK terör örgütü hain planlarını bir bir devreye sokarak askerlerimizi, polisimizi şehit ediyor. Yetkililer bu örgüt ile ilgili gerekli çalışmaları yaparken, ben bir kez de bu köşeden sesimizin ulaştığı herkese seslenmek istiyorum. Yakmak, yıkmak çözüm değil. Önemli olan yapıcı olmak. Bu sağduyu ve duyarlılık çerçevesinde sorunlara yaklaşmalı bu konunun çözümü noktasındaki görüşlerimizi yetkili mercilere iletmeliyiz. Lütfen bizleri iç savaşın eşiğine getirmek isteyen güçlere izin vermeyelim.
Evet, bu süreçte herkesin dikkatli olması ve yaşanan olayları iyi analiz etmesi gerekir. Bu düşüncelerle tüm şehitlerimize bir kez daha Allah’tan rahmet diliyor, hepinizi şehitlerimiz için bir Fatiha okumaya davet ediyorum.
MALAKA BOĞAZI’NDA DEVR-İ ALEM
220 milyon Müslüman nüfusu ile Dünya’nın en fazla Müslüman nüfusuna sahip ülkesi olan Endonezya başta olmak üzere bölgedeki ülkelere İslam güneşinin yayıldığı Malaka Boğaz’ında Devri Alem programı olarak belgesel çekimlerimize devam ediyoruz. Tarih ve Kültür tarihimizi bu bölgede araştırmaya devam ediyoruz.

Karadeniz’de erkekler neden önemlidir?

Eynesi Ana kitabının yazarı Emine Özgenç hanımdan çok önemli bilgiler aldık. “Doğu Karadeniz bölgesinde erkeklerin ne kadar önemli olduğunu ve bu önemin özellikle rus işgali sırasında yaşananlar gerçeklerden kaynaklandığını” Emine hanım mektubunda da bizlerle paylaştı.
İşgal yıllarında Doğu Karadeniz bölgesinde bir erkeğe yedi kadın düşmekteydi. Erkek, Karadeniz kadını için çok önemliydi. Karadeniz’de ki nufüsun devamı, Türk islam medeniyetinin sürmesi erkeklere bağlıydı.
Romanın gerçek kahramanı Eynesi Ana erkek evladı olmadığı için eşini kendi rızası ile tekrar evlendirir. Bu evlilikten aile erkek çocuğa sahip olur ve yazar Emine hanımda bu ikinci evlilikten dünyaya gelir. Eynesi ananın açılımı ‘Eynesilli Ana’dır. Ama gerçek adı Emine’dir. Yazar Emine hanımda büyük annesinin adını almış, mezarının bulunduğu bahçeyi de satın alarak buraya evini yapmıştır. Biz söyleşiden gece geç vakitlerde Eynesi Ana’nın mezarını da ziyaret edip, Emine hanımın annesiyle de röportaj yaptık.
İsterseniz gelin Emine Özgenç hanımın bize gönderdiği mektubu okumaya devam edelim.
Evet! Bütün aklı yetenleri kalem ve kelam sahiplerini bu mevzuya çağırıyorum. Tarihçileri, Anadolu’nun kurtuluş mücadelesini 1914’te başladığına dair ibareleri ders kitaplarına koymaya çağırıyorum. Yoksa 1914 Kasım’ın da Çanakkale’nindış tabyalarının bombalanmasının ertesinde Trabzon’un bombalanmasını ondan birkaç gün sonra Rusların Araklı’ya çıkartma yapmaya kalkışını, halkın galeyana gelip elinde ne varsa onunla, en alası dokuz çakar bir atar tüfeklerle karşı durup Rus’u püskürtüşünü; Rus’un intikam almak için limandaki tek direkli çift direkli 48 takayı batırıp geri dönüşünü ve bunun daha 1914’te meydana geldiğini sonraki nerdeyse hergün yaşanan saldırı ve karşı mukavemetleri, akıl almaz mücadeleri nereye koyarız? 1914- 1916 arasındaki direnişi yok mu sayacağız. Yüz binlerin topraklarından göçünü, Trabzon valisinin bu konudaki emrini, dram dolu muhacirliği ve yiğit öğüten direnişini olmamış mı sayacağız? 1916- 1918 arasındaki işgal yıllarında yaşananlardan Osmanlı’nın son zaferi son savunması olan Harşit destanından vaz mı geçeceğiz. Trabzon 1918’ de kurtuldu beyler! Karadeniz’i temizleyip saltatlardan arındırıp, ermeni ve rum çetecilerle mücadelesini yapıp Karadeniz’i 19 Mayıs 1919’a hazırladı.
Anam, sen rahat uyu sizi anlatma yolunda kati kararlıyım. Tıpkı “Toprağımı Rus’a vermem, evime Rus’un elini dokundurtmam” diyerek eline tüfek, sırtına kama sokarak yaptığın direniş kadar kararlıyım. Akçabatlı kadınların 23 Aralık 1914’te denizden çıkardığı o ilk mayın var ya!.. Hani Rusların, cennet kıyılarımızı aralıksız bombalayışında denizde kalıp patlamayan torpil ve mayınları denizden çıkartıp Çanakkale’ye gönderen kadınlar kadar kararlıyım. Yoksa 10 Ocak 1915’te denizden çıkarılırken patlayan torpilin önüne katıp cennete götürdüğü 82 kadın, kız, ve çocuğun yüzüne bakamam! Modern diye anılan bu çağda onların yüzde biri kadar vatan sevdası taşımazken bir de yaptıklarının unutulmasına göz yumarsam kendimi aklayamam. Çareler tükenince namusu kurtarmanın tek yolu Harşit’e atlamak olan genç kızlarımla helalleşemem. Evdeki sığırını satıp aldığı bir tüfekle dört oğulu cepheye gönderen anaların, cephede sevdasından başka her şeyi unutan civanların hakkını ödeyemem. Tarih yapmadık sizler gibi bari tarihinizi yazalım Ana!
Şimdi sorsak adının başına aydın kelimesi koyan çokları, Rus’un Karadeniz’de dört yıl kaybedişinin, son iki yılda ki işgalin maddi ve manevi bedelinin Rus ya’daki ihtilalin bir sebebi olduğunu da anladığını da sanmıyorum.
Bir de sizin neslin ve sizden sonraki nesillerin kadınlarının erkek gibi çalışmasına karşılık erkeklerine toz kondurmayışını alay konusu, parodi, komedi, fıkra konusu yapanlar var. Gün boyu çalışıp eve dönerken sırtına aldığı ot yükünün altında iki büklüm olmuş kadın tasvirlerinde hani erkek önde gider, elinde gırebisiyle… Ve erkeğimizin vurdumduymazlığı, kadınımızın enayice çalışışı malzeme olur bazılarına.
Nedenini düşünmeden, mazisini bilmeden, kadının erkeğine verdiği değer’in onun sağlıklı, dimdik önünde yürüyüşünden duyduğu huzurun sebebini anlamadan yaparlar bunu. Şimdi beni de anlamayacaklar. Sanacaklar ki erkek kadın ayrımı yapıyorum ve erkeğin tarafını tutuyorum. Haklarda erkeğin kadından hiçbir üstünlüğü olmadığına inandığımı; bu toprakların kaderini ve kederini bilmeden kolayca sorgulayan çıkacaktır.
Erkekler konusunda bugün ninelerimiz gibi düşünmemizi, davranmamızı gerektirecek hiçbir şey yok ama dün vardı. Karadeniz kadınının dün neden erkek evladını bu kadar önemsediğini bilmek anlamak lazım. Evet doğru söyledin! Yeni romanım bu konuda olacak ama o yazılıp bitinceye kadar konuyu boş bırakmamak gerek değil mi?
 Biliyorsun, romanımı yazmaya başlamadan önce yaptığım incelemelerde  Rus hesabatları ve kaynaklarından alınan bilgileri de taradım. Enver Uzun’un Rus Hesabatlarında Trabzon adlı kitabında şu verilere rastladım.
…Türkler arasında erkeklerin sayısı Yunan ve Ermeniler ile karşılaştırıldığında çok azdır. Buna savaş (Rus işgali) neden olmuştur… Türkler arsında 1 erkeğe 7 kadın ve çocuk düşmektedir. Trabzonda 1 ermeni kadına 4; Akçaabat’ta 1 kadına 8 erkek düşmektedir. Yani ermenilerde erkek sayısı fazladır.                                                            Sergei Rudolphovich Mintslov
Karadenizli kadını anlamak için sadece bu rapor bile yeterlidir. En iyi sen biliyorsun yedi sekiz kadının, kızın sekiz on yaşlarındaki bir erkek çocuğun veya seksen yaşındaki bir ihtiyarın peşine takılıp yollara düştüğünü. Felek evlerde erkek mi koymuştu ki. Muhacirlerin dağ başlarında rastladıkları bir evden bir dilim ekmek istemek için bile erkek çocuğa ihtiyacı vardı. Bir erkek çocuk bir servetti. Kız evlatla yolculuk olabilecek felaketleri ikiye katlıyordu zira yollarda ırzına göz dikilmiş yüzlerce kadın, kız cesedinin hunharca parçalanmış hallerine yürek dayanmıyordu. Kız evlat hem saklanılması gereken bir mücevher hem de tehlike demekti. Kendi pisliğine veya çamura, havyan pisliğine bulanarak yürümek de çoğu zaman fayda etmiyordu. Çetecilerin hayvani nefisleri onu da dinlemiyordu. Açlık, hastalık, çıplaklık, kimsesizlik, arkasızlık bir erkek evladın varlığıyla umut kırıntısı bulabiliyordu. Bunları en iyi sen biliyorsun Ana! Sen dinledin, anladın onları. Senin gibi analar, utana sıkıla gelen erkek çocuğun uzanan elinin arkasındaki hazin hali paylaştınız lokmanızı bölüştünüz.
Kendimi muhacirlerin yerine koyduğumda kanım donuyor. Onlardan biri oluyorum adeta. Yolu sarpa varan, uçurumlarda sonlanan adına yol denilen patikalarda yürüyorum. Üstte yok başta yok.üç gündür açım, üstelik ateşim çıkmış,biraz önceki dereden geçerken sırıksıklam ıslanmışım; bir titreyip üşüyor, bir yanıyorum; yürüyorum. Bebeğimin sesi çıkıp da çeteciler yerimizi bulmasın diye bağrıma basmışım yüzünü, yürüyorum. Yollarda yüzlerce ağlayan bebek, kundak, canveren sabi görüyorum, başımı çevirip yürüyorum. Sayın Özcan Yeniçeri’nin romanım için yaptığı yorumda olduğu gibi “Yürüyen bir ölüm olmuş muhaceret; ah güzel ölüm, kollarına alsa da götürse Yaradan’a diye bakınıyor; yürüyorum. Civanlarımız kim bilir hangi cephede diye düşünmeye bile fırsat vermiyor halim; yürüyorum. Eğer ölürsem cesedime bari eziyet etmeseler mezarımı kazacak bir erkek kuvveti var mı diye bakınıyor, çevirip başımı yürüyorum. Şu bacası tüten eve varsam kimle karşılaşırım, namusuma halle mi gelir, kovulur mu, dövülür mü, sövülür müyüm; ah yanımda bir erkek olsaydı, çocuk da olsa razıydım, diye kederlenip; yürüyorum.
Bunları bilince, bugünden bakıp o güne dair kolayca yorum yapmıyor insan. Muhacir kafilesine bomba yağdıran Rus’un Çavuşlu sahilinde 182 kadın, çocuk ve ihtiyarı öldürdüğünü ve sahilin günlerce ceset koktuğunu; mezar bulmanın şans olduğunu öğrenince fütursuzca konuşamıyor. Mezarını kazacak bir sağ erkek evlada sahip olmanın kıymetini ben anlıyorum Eynesi Anam! Sen zaten biliyordun.
İsmail Bey, anamla söyleşiye daldım ama sizi unutmadım.  Şimdi benim erkek kadın ayrımı yaptığımı sanacaklar da çıkabilir. Mühim değil çıksın! Şaşırmam!  Bir soru bile düşürsem akıllara yeter. Halbu ki haklarda eşitlik Allah’ın emri kulun haddine mi ayrım yapmak? Sadece Karadenizli kadının neden erkek evlada düşkün olduğunun anlaşılmasıydı muradım.
Biraz fazlaca vaktinizi aldım. Bu da aynı mevzunun mevzidaşına yaptığınız bir iltimas olsun.  Sizi tanımakla onur duydum. Çalışma ve gayretlerinizde Allah size yar olsun. Her işiniz kolay gelsin. Kalın sağlıcakla.