Balkanlar;  Acılarla kaybedilen koca bir vatan!

Hasan Suiçmez  / Tarihçi-Eğitimci/Yazar

Yazı serisinin pdf. hali okumak ve indirmek için ACILARLA KAYBEDİLEN KOCA BİR VATAN BALKANLAR linkine tıklayabilirsiniz.

Temmuz ayının ikinci yarısında beş balkan ülkesini kapsayan bir tarih ve kültür gezisinde bulundum. Attığım her adımda, gittiğim her mekânda bu cefakâr milletin evlatlarına balkan savaşları süresince yapılan inanılmaz katliam ve işkenceleri hatırlayarak kahırlandım. Bir milyon evladı Fatiha’nın yok edilmesi yanında, kaybettiğimiz koca bir vatandı balkanlar. En önemli sebebi ise neydi bilir misiniz?

 Eskiden askere gidip, askerliği bittikten sonra, terhis olmayıp asker ocağında kalıp rutbelenenlere Alaylı, Harp okullarına gidip mezun olduktan sonra ordu saflarına katılanlara Mektepli denirdi. Bu iki gurup arasında da amansız çekişmeler olurdu! Alaylılar mekteplileri, mektepliler alaylıları hiç sevmez ve hatta birbirlerinin komuta ettiği birliklerin yenilmesi için adeta dua ederlermiş ki, kendilerinin haklılığı anlaşılmış olsun! Bu anlamsız çekişme bize koskocaman bir vatanı kaybettirdi. Acılar, ihanetler, katliamlar da bunun yanında: Ayrıca; Osmanlıcılık anlayışı ile dışişleri bakanlığına getirilen Ermeni Gabriel efendinin Ruslardan aldığı direktifle, Osmanlıların savunma amaçlı olarak Balkanlar da beklettiği 120 tabur askerini terhis edip, Balkan topraklarını savunmasız hale getirmesi de cabası. Gafletin ve ihanetin bu kadarı da inanılır gibi değil!

Şimdilerde de bütün siyasilerin yaptığı; “Mektepli-Alaylı” çekişmesini seyrediyoruz. Herkesin, ama herkesin aklını başına devşirmesi zamanıdır. Haklı olmak vatanın kurtarılması için gereklidir ancak yeterli değildir! Ünlü İslam Sosyoloğu İbni Haldun’un bu konuda mükemmel bir tespiti vardır.” Suyun suya benzediği kadar, geçmiş geleceğe benzer” diyor. Düşününce içimiz ürperiyor.

Bu tespitten sonra gezimize doğru alalım. 21.45 de İstanbul’dan kalkan uçağımız Üsküp havaalanına inince sanki orada şehitlerimizin ruhu bizi karşılamıştı. Baktığım her yönde gördüğüm her harekette bunu hissettim. Gecenin ilerleyen saati olduğu için otelimizin yolunu tuttuk ve iyi bir “Evlad’ı vatan uykusundan” sonra sabah çok yoğun geçecek günümüze başladık. Kahvaltıdan sonra yaklaşık 5 asır akıncılarımıza Balkanlarda merkez olmuş Üsküp’ü gezecektik, heyecanlıydık!

ÜSKÜP ŞEHİRLER GÜZELİ

Üsküp 9 Ocak 1392 tarihinde Osmanlı Türklerinin egemenliğine girmiştir.  1392 yılından itibaren ekonomik ve idari bakımdan şehirde büyük değişiklikler olmaya başlamıştır. Coğrafi konumunun sonucu olarak şehir, Türklerin sonraki fetihleri için merkez olmuştur. Şehir, Osmanlı İmparatorluğu egemenliği sonrasında politik ve ekonomik açıdan çok güçlü bir hâle gelmiştir.

Makedonya’nın başkenti Üsküp, ülkenin tek büyük akarsuyu Vardar Nehri’nin iki kıyısında kuruludur. Bir yakada Arnavutlar ve Müslümanlar, diğer tarafta Ortodoks Hıristiyanların yaşadığı kent aynı zamanda tarihi bir Osmanlı yerleşimidir. Kentte Makedonlardan sonra Arnavutlar ikinci, Türkler üçüncü etnik grup olma özelliğine sahip. Makedonlar Üsküp’ü Skopje olarak adlandırıyor. Ülkenin adı büyük tartışmalara sebep oluyor. Türkiye ve Birleşmiş Milletler ’in dört daimi üyesi ile birlikte birçok ülke burayı Makedonya olarak tanırken, Yunanistan’ın baskısıyla bir grup da Eski Yugoslavya Makedonya Cumhuriyeti isminde ısrar ediyor. Birleşmiş Milletler de ikinci grupta yer alıyor. Bu durum özellikle Yunanistan’dan Makedonya’ya geçişlerde sorun yaratabiliyor.

Üsküp, tarihi bir kent olmanın yanında, ülkesinin de en büyük yerleşim yeri olma özelliğini taşıyor. Bu iki durum Üsküp mimarisini geleneksel ve modern olmak üzere iki damardan beslemiş. Ayrıca eski Sovyetler Birliğine bağlı olmuş olması da bu sistemin mimari anlayışını yansıtıyor.  Bu kısa bilgilerden sonra şimdi de gezip gördüklerimizle gezimize devam edelim;

Üsküp Old Bazaar’a Türk Çarşısı da deniyor. Bunun sebebi buradaki esnafın birçoğu Türk olması ve pazarda ağırlıkla Türkçe konuşulması. Çarşı, Anadolu’daki benzerlerini oldukça hatırlatıyor. Türk olduğunuzu belirtmeniz keyifli sohbet ve alışveriş için oldukça önemli bir anahtar. Tabi buraya ulaştığımız için çarşının meşhur yemeklerinden de tatmadan geçemedik.

Biri öğretmen diğeri Hukuk tahsili yapan iki kızım ile birlikte bu geziye katılmıştık. Gezi öncesi kızlarım bana; baba önce şu Avrupa’yı bir görelim de, ondan sonra Balkanlara gideriz demişlerdi. Ancak gezi sonrası en önemli kazancımın; yine kızlarımın bana; baba iyi ki önce Balkanlara gelmişiz değerlendirmesi olmuştu. Milli şuur böyle oluşuyor işte, gezerek, görerek, hissederek, bilip öğrenerek.

Çarşı içinde görülecek tarihi yapılar arasında Osmanlı mimari geleneğinden; Mustafa Paşa Camii, Kurşunlu Han, Sulu Han, Davut Paşa Hamamı bulunuyor. Burada eski Türk evlerinden de örneklere rastlamanız mümkün. Bütün bu muhteşem eserleri büyük bir ilgi ile geziyoruz. Rehberimizin bizi etrafına topladığı her an belgeselcimiz İsmail Bey de orada çekime başlıyor, bu işi adeta milli bir görev olarak eksiksiz yerine getiriyordu.

Mimar Sinan tarafından yapılan kentin simgesi Taş Köprüyü gururla seyrediyoruz. Bu köprü 15. yüzyılda 13 gözlü, eşsiz bir mimari yapı ile inşa edildi. 1963 yılında meydana gelen büyük depremle yüzde 80’i tamamen yıkılan Taş Köprü Üsküp’te ayakta kalan ender yapılardan biri.

Birkaç yıl öncesine kadar yıkıntı halinde olan Üsküp Kalesi, geçirdiği restorasyonla tekrar eski günlerine dönmüş. Kentin eski tren istasyonu da kısmen yıkılmış olsa da bugün Ulusal Müze olarak değerlendirilmiş. Üsküp ve Makedonya ile ilgili tarihi ve kültürel ipuçlarını burada bulabilirsiniz.

Kentin en yeni kilisesi St. Clementin Katedrali Vardar Nehri’nin hemen yanında. Vardar nehri deyince aklımıza hemen ünlü Rumeli türküsü geliyor; “Vardar ovası, Vardar ovası; kazanamadım sıla parası”. Bu türküyü yazan belli ki gurbetçiymiş. Bizimde hafızamızdan silinmeyen bu türküye konu olan Vardar ovasındayız işte, İnsan bir garip oluyor inanın. Onunla birlikte Üsküp ’Saat Kulesi’ni de gezerek şehrin yeni görünüşü hakkında kanaatlerimizi geliştirdik. Hünkâr, Yahya Paşa, Murat Paşa camilerini ziyaret ediyoruz. Daha önce de belirttiğim gibi Murat Paşa. Camii Üsküp’te hala Türkçe vaaz yapılan tek camimiz. Oradan çifte hamama uğruyoruz.

Üsküp’e gelmişken Makedonya’nın diğer değerlerini görmek isterseniz bizim gibi biraz yolculuğu göze almanız gerekiyor. Koşukavak Turizmin, Gündönümü Turizm ile ortaklaşa yaptığı bu kültür ve tarih gezisi hafızalarımızı yenilememize vesile oldu. Özellikle ben burada; Koşukavak Turizm ve Balkan Türkleri Dayanışma Derneği Yöneticisi Rıfat Yakupoğlu ve Gündönümü Turizmin sahibi Halil Güven kardeşimize gurubumuz adına teşekkür ediyorum. Ayrıca attığımız her adımı, gittiğimiz her yeri 40 derece sıcaklığa rağmen, bıkmadan, usanmadan çeken, ünlü belgesel yapımcısı İsmail Kahramana ve rehberimiz Seyfettin Kurtiş Bey’e teşekkür ediyorum. Ayrıca araca binince gurubumuzu büyük bir titizlikle her seferinde bıkmadan sayıp eksik var mı, yok mu diye tespit eden bayan rehber yardımcımıza da teşekkür ediyorum. İnsanlar görevini iyi yapınca gezinin tadı daha anlamlı oluyor. Yakın tarihimizde Üsküp’le ilgili kısa bir bilgi aktararak yolumuza devam edelim:

1912’de başlayan Birinci Balkan savaşında Sırpların eline geçen Üsküp, o tarihten itibaren Osmanlı devleti egemenliğinden çıktı. 1915’te Bulgarlar tarafından Sırplardan alınan Üsküp, Birinci Dünya Savaşı sonlarında, Fransız birlikleri tarafından Bulgarlardan alındı. İkinci Dünya Savaşı’nda Alman ve Bulgarlar tarafından işgal edilen şehir, 1944’de Partizanlar tarafından geri alınarak Yugoslavya bütünlüğü içindeki yerini aldı. Tarih boyunca toprakları Yunanlılar, Bulgarlar, Arnavutlar ve Sırplar arasında pay edildiği için tarihsel sınırlarının bugün küçük bir parçasında kalan Makedonya’nın başkentliği görevini yürüten Üsküp, Yugoslavya Federasyonu döneminde tarihteki önemini koruyamadığı için varlığını mütevazı bir şehir olarak bugünlere kadar getirdi. Osmanlının 1. Balkan savaşı sonunda terk ettiği Üsküp’ü gönlümüzü güzelliklerinde bırakarak bizde terk edip “Kalkandelen’e” doğru yola çıkıyoruz.

 

KALKANDELEN ALACALI CAMİİ, ZERAFETİN ZİRVESİ

Eğer bizim gibi birkaç saatinizi ayırırsanız, Türk nüfusunun çoğunlukla yaşadığı Tetova kentine kadar uzanabilirsiniz. Türkler burayı Kalkandelen olarak biliyor. Buradaki Alacalı Camii görmek bence bir ayrıcalıktır. Camiyi büyük bir merak ve heyecanla inceliyoruz. İçindeki yaşlı Türklerle konuşuyoruz. Caminin yapılış hikâyelerini dinleyip bahçesinde serinlendikten sonra yola revan oluyoruz. Ama inanınki gözümüz arkada, Alacalı caminin güzelliklerinde kalarak oradan Ohrid’e doğru yollanıyoruz.

OHRİD SAKLI BİR CENNET

Makedonların en sevdiği yerlerden biri olan ve övünçle tanıtmak istedikleri Ohrid’i (Ohri) kenti ve gölü bulunduğumuz yerden yaklaşık olarak 150 kilometre uzakta. Ohrid güzellikleri ile bizimde hayallerimizi süslemeyi başarmış eski bir yerleşim yeri. 2000 yıllık tarihi olan Ohrid tarihte çeşitli medeniyetlerin yönetiminde kaldığı için, farklı renkleri ve güzellikleri yansıtma şansına sahip önemli bir turizm merkezi olmuş. Bizim TV’lerde yayınlanan “Elveda Rumeli” dizisinin birçok bölümü burada çekilmişti.  Makedonya`nın Arnavutluk sınırında bulunan ve kendisiyle aynı ismi taşıyan gölün kıyısında kurulu Ohrid bu gün önemli bir turizm merkezi haline gelmiştir. Ülkenin ve Üsküp`ün güneybatısında yer alan şehrin nüfusu 55 bin civarındadır.  Ohri`de yaklaşık olarak 4000 Türk yaşamaktadır. Ohri`de Osmanlı döneminden kalma 15 cami (bugün 3 tanesi açıktır), 1 de tekke bulunmaktadır. Göl manzarası, bölgeye özgü evleri ve tarihi mimari eserleriyle ünlü bir turistik noktadır. Ayrıca yılın her gününü sembolize etmek için Hristiyanlık döneminde buraya tam 365 adet kilise yapılmış olduğunu hatırlatmak isteriz.

Osmanlıdan kalma Safranbolu evlerine benzer, mimari yapısına sahip evler Ohri’ye bir Anadolu görünümü kazandırıyor. Şehir ve Ohri Gölü Unesco tarafından 1978 den itibaren dünya mirası listesine dâhil edilmiştir.

Ohri 1385 yılından başlayarak 1912 yılına kadar Osmanlı hâkimiyetinde kalmıştır. Ortaçağ`dan ve Osmanlı döneminden kalan birçok izler taşır. Aynı zamanda Slav ulusların kullandığı Kiril alfabesinin doğduğu yer olarak kabul edilir. Kiril alfabesi, yaygın olarak Slav dillerinin yazımında kullanılan alfabedir. Adını Ortodoks rahipleri Kiril ve Metodius’tan almış olmasına karşın bu alfabeyi gerçekte onların geliştirdiğine ilişkin kesin bilgi yoktur. Yapılan araştırmaların gösterdiklerine göre Kiril ve Metodius’un öğrencileri, 9. yüzyılın ortasında günümüzde Kiril alfabesi olarak bilinen ve halen Rusya, Ukrayna, Bulgaristan, Sırbistan ve diğer ülkelerde kullanılan bu alfabeyi Orta Çağ Yunan (Bizans) alfabesinin temelinde geliştirerek Yunancada bulunmayan birtakım Slav seslerini de buraya eklemişlerdi. Toplumda her nedense Kiril alfabesi denince akla hemen Ruslar gelmektedir. Hâlbuki ki bu alfabeyi Makedonlar icat etmişlerdir. Bunu da hatırlattıktan sonra Ohrid gölü kenarında muhteşem manzarası olan otelimize yerleşiyoruz. Akşam yemeğinden sonra şehir turuna katıldık. Çok renkli ve canlı bir gece hayatı olan Ohrid ışıklar altında sanki başka bir güzel. Ohrid gölü turumuz muhteşemdi. Gölü besleyen su kaynaklarına ulaşınca yerden bir anda kaynayan dev su gözeleriyle karşılaştık. Etrafı ormanlarla çevrili bu su havzasında kayık turu yapmak mümkün. Derler ya cennetten bir köşe, herhalde böyle yerler için söylenmiştir diye insan düşünmeden edemiyor. Binlerce insanın gezindiği göl ve çevresinde çöp görmek ne mümkün! Medeniyetin kazandırdığı ortak değerleri ülkemizde de unutmamak gerektiğine inanıyorum. Aşınası olduğumuz bu güzellikleri bize vermeyecekleri gerçeğiyle hayal âleminden uyanıp otelimize döndük. Günün yorgunluğunu, uykunun güzelliğine terk ederek sabahladığımız gecenin sabahında yine yollardaydık. Bu sefer hedefimizde Resne vardı.

RESNE, NERDESİN NİYAZİ?

Resne denilince; İttihat ve Terakki Partisinin ünlü simalarından, Resneli Niyazi’yi ve “pisipisine gitti bizim Niyazi” lafını hatırlamayan olmaz. İşte biz o “pisipisine giden” Niyazı ile adı özdeşleşen Resne’ye gidiyorduk. Heyecanımız ve merakımız vardı. Buna geçmeden önce gurubumuzda bulunan renkli arkadaşlarımızın da yol boyunca ilginç hatıralarını dinleyip gülüyorduk. Bunlardan en ilgincini burada anlatıp, Resne’yi ve Resneli Niyazi’yi sizlere anlatmak istiyorum.

Aziz dayı gurubumuzun en yaşlı ama en renkli simasıydı. Mikrofon kendisine verilince giriş yapmadan başladı anlatmaya. Yaşı 65-70 civarında olan bu dayımız şive olarak; Antep, Maraş şivesi ve hafif peltek ifadesiyle baştan gönlümüzü fethetmişti. Rehberlerimiz dâhil herkes merakla dinliyordu Aziz dayıyı. “Ben ömrümün büyük bölümünü definecilikle geçirdim. Çoluk-çocuğumun rızkını bu yollarda harcadım. On yedi yıl definecilikle uğraştım ama altın yerine her seferinde hayal buldum. En sonunda doğu illerinden birinde üç kişi önceden elde ettiğimiz harita üzerinden hareket ederek gecenin soğuğunda kazı yaptık. Sabaha doğru hedefimize ulaştık. Gerçekten de haritadaki bilgiler doğruymuş. Artık altınları bulmanın ve hayallerimizi satmanın zamanı gelmişti. Sevinçten uçuyordum. Birbirimize bakıp bakıp nara atıyorduk. Derken altınları-defineyi valizlerimize doldurup, bölüşmek üzere şehirdeki otelimize doğru yöneldik. Sabah olmadan şehre varmalıydık. Gecenin kuru soğuğunu sevincimizden hissedemiyorduk ama soğuktan nerdeyse donacaktık. Şehre birkaç kilometre kala kaloriferleri bile yanmayan aracımızı şoför durdurdu ve diğer kişi ile birlikte benim araçtan inmemi istediler. Altına iner-inmez de silahlarını bana çevirip ceplerinden kimlik kartlarını çıkardılar. Birisi polis, diğeri astsubaymış. Sesini çıkarma ve bizi unut, yoksa seni perişan ederiz diye tehdit edip altınları alıp gittiler. Gecenin ve soğuğun ortasında kalakaldım. Zor bela şehre kadar yürüyüp canımı kurtardım. 18 yıl üzerine baktım ki bu işten bana bir kar gelmeyecek, ticarete başladım” deyince otobüsümüzde kahkaha tufanı koptu! Yolumuz Resne’ye doğru uzanıp gidiyordu. Biz de merakla artık Aziz dayının hoş anlatımlarına gülerek yolumuza devam ediyorduk.

Resneli Niyazi Bey veya Ahmet Niyazi Bey 1873 yılında bugün Makedonya sınırları içerisinde kalan Manastır yakınlarındaki Resne kasabasında doğmuştur. Bu nedenle Resneli Niyazi Bey olarak anılır. İttihat ve Terakki’nin önde gelen isimlerinden olup II. Meşrutiyet’in ilanına yol açan ayaklanmanın lideri olarak ve 1897 deki Türk-Yunan savaşındaki başarılarından dolayı ün yaptı. II. Abdülhamit’in Meşrutiyeti ilan etmek zorunda kalmasından sonra döndüğü Selanik’te “Hürriyet kahramanı” olarak karşılandı.

17 Nisan 1913’te Arnavutluk’un Avlonya limanında İstanbul’a gitmek üzereyken İttihat ve Terakki Fırkasının kendisine gönderdiği koruması tarafından öldürüldü.

Hem Meşrutiyet hem de 31 Mart sırasında İstanbul’a gelen Hareket Ordusu içerisinde Niyazi Bey en önde gidenler arasındaydı. Başındaki şapkanın üzerinde “Vatan Fedaisi” yazmaktaydı. Türk-Yunan savasında gösterdiği başarı ve esir aldığı Rum askerlerinden dolayı kendisine “padişah yaverliği” unvanı verilmek istenmiş ancak kendisi, kazaskerin 13 yaşındaki oğluna da aynı unvan verilmesi üzerine bunu reddetmiştir.

1913 yılı Nisan ayının 29’unda Arnavutluk’un Avlonya limanına 8 kişi geldi. Sivil giyimliydiler. İstanbul’a kalkacak vapuru bekliyorlardı. İçlerinden biri bilet almaya gitmişti. Tam bu sırada üç el silah patladığı duyuldu. İki kişi yere yuvarlandı. Birkaç el daha ateş edildiği görüldü. Herkes kaçışmıştı. Orada bulunanlar, kırçıllı bir paltonun içindeki sivil giyimli şahsı zar zor tanıdılar. Bu, Resneli Niyazi Bey idi.

Öldürülme sebebinin karanlıkta kalmış ve kendi koruması tarafından vurulmuş olması nedeniyle kendisine atfedilen “Ne şehittir ne de gazi, pisipisine gitti Niyazi” deyimi Türk milletinin hafızasına kazınmıştır.

40 yaşında öldürülen bu vatan fedaisinin kendi adına yaptırdığı muhteşem sarayı ile onun hemen karşısındaki eski evini gezdik. Sarayı yaptırmış ancak içerisinde yaşaması nasip olmamıştı. İçimizden “2.Abdülhamit’in günahı herhalde Niyazi beyi tuttu” diye geçirip yolumuza devam ettik. Ancak burada şunu da hatırlatmak isterim ki; bu günlerde insanların henüz önemini kavrayamadığı Makedonya tarihte birçok ünlü kişinin doğduğu topraklar anlamına da geliyor. Bu gün; Makedonya kralı II. Filip başta olmak üzere Kiril kardeşler, Resneli Niyazi ve burada eğitim aldığı için Atatürk bu ünlü kişilerden sadece bazıları olarak hatırlanıyor. Yolumuza devam ediyoruz. Aynı yerleri tekrar tekrar gezmekten bizar olan Halil Güven kardeşimiz, bazen kayboluyor, birkaç gün veya şehir sonrası çaktırmadan aramıza katılıyordu. Bu tatlı kaçamağını anlıyor ancak kendisine anlatmıyorduk ki, espri yapma malzememiz bol olsun!

MANASTIRIN ORTASINDA VAR BİR ÇEŞME!

Bu günkü hedefimiz manastırdı, Manastır; Hani türkülerimizde vardı ya;” Manastırın ortasında var bir çeşme, canım çeşme” İşte o manastıra gidiyorduk. Atatürk’ün okuduğu, askeri idadi vardı ya, işte o manastır şehrini görecektik. Çocukluk hafızamıza işlenen Manastır Askeri İdadisini gezecektik, heyecanlıydık elbet!

Güzel bir yolculuktan sonra Manastır’a ulaştık. Şehri gezip Ohri’ye geri dönecektik. Önce Manastır Askeri İdadisinden başladık. Eski ve mükemmel bir bina ile karşılaştık. Üç katlı ve iniş çıkış merdivenli bu asude binanın üçüncü katında Atatürk ile ilgili kısmı bir bölüm oluşturulmuş. O dönem ve Atatürk’ün hayatını anlatan bir gösterimi heyecanla izledik. O günün şartlarında Atatürk gibi büyük ve çağdaş hayalleri olan insanların bu okuldan yetişmiş olması elbette ki gurur vericiydi. Çünkü eğitim Türkçe ve eğitmenler Türkoğlu Türk’tüler. Her odasında ayrı bir hatıranın izlerinin hala görüldüğü Askeri idadiyi TİKA tadilat ettirmişti. Bu arada söyleyelim TİKA balkanlarda, hatırı sayılır tarihi eser restorasyonlarını başarı ile yaptırmaktadır. Şehir merkezindeki “Eski Çarşıya” girince; sanki İstanbul’da Kapalıçarşı civarında bir alanı geziyor muşsunuz gibi hissediyorsunuz kendinizi. Murat camii TİKA tarafından yeni restore edilmiş. Yeni cami ise restore edilecek. Bu arada şunu belirtelim ki; buralarda bulunan ve vakıf malı sayılan ecdadımızın eserlerinin restoresini engellemek için ilgili devletler hala anlamsız engellemelerine devam etmektedirler. Bu durum bu eserlerin yenilenmesi çalışmalarını oldukça geciktirmekteyse de; ,ilgililerin ısrarı ve tapu kayıtları belgeleri işimizi sonunda bize hallettirebiliyor. Gönüllü konsolosluğunun penceresinden büyükçe bir Türk Bayrağı asılan eski çarşıyı keyifle gezip, çarşının sonundaki Manastır çeşmesi meydanına ulaşıyoruz. Burada bulunan bir börekçiden meşhur Manastır böreklerimizi alıp, çeşmenin yanında diz kurup yiyoruz. Devamında şehrin diğer güzelliklerini de gezip Ohri’ye geri dönüyoruz.21.07.2015 günü Ohri’den, yani Makedonya’dan ayrılıp Arnavutluk’a doğru yola çıkıyoruz.

OSMANLI’DAN AYRILAN EN SON BALKAN ÜLKESİNDEYİZ

Arnavut halkı, MÖ 2000 yıllarında Balkan Yarımadasına yerleşen İlliryalıların torunlarıdır İllirya MÖ 167 yılında Romalılar tarafından zapt edildi ve 500 yıl Romalılar tarafından yönetildi Ancak bu bölgenin iç kısımlarında yaşayan İlliryalılar, Romalıların baskılarına uzun müddet karşı koydular İşte bunlar, Roma İmparatorluğunun 395’te parçalanmasından sonra Arnavutluk ve Arnavut adlarını aldılar ve Doğu Roma İmparatorluğunun bir parçası oldular

 1468 yılında Osmanlılar Arnavutluk’u zapt ettiler ve uzun müddet burayı idareleri altında bulundurdular Osmanlı Devletinin adil idaresinden memnun olan Arnavutlar kendi istekleri ile 17 yüzyılda İslamiyet’i kabul ettiler Dini yaymak için gayret gösterdiler Osmanlılar burada askeri teşkilat kurdular ve süvari birlikleri teşkil ettiler Arnavutlar zamanla kendi kültürlerini bırakarak Osmanlı kültürünü benimsediler

 1912’de Osmanlı idaresinden ayrıldılar. Balkan ülkeleri içinde Osmanlıdan ayrılan en son ülke Arnavutluk’tur. Ancak tam müstakil olmayıp, büyük devletlerin kontrolü altında kaldılar Birinci Dünya Savaşından sonra 1925’te cumhuriyet ilan edildi Ancak cumhurbaşkanı olan Zoğu, 1928’de cumhuriyeti krallığa dönüştürdü Bu sıralarda bir ekonomik krize girdi ve nihayet İkinci Dünya Savaşında İtalyanlar tarafından işgal edildi

 1944 yılında, komünistler hükumeti kontrol altına alarak, komünist bir idare kurdular 1961 yılına kadar Rusya ile sıcak münasebetlerde bulundular 1961’de Rusya ile bağlılıklarını keserek Çin ile anlaştılar Böylece Çin ile ittifak kuran ilk Avrupa devleti oldular Ancak son yıllarda Çin ile de yakınlıklarını dondurdular Daha sonra Yugoslavya ve bazı Avrupa ülkeleriyle ticari ve diplomatik münasebetler kurdular

 1976 Aralık ayında kabul ettiği yeni anayasa ile Arnavutluk Sosyalist Halk Cumhuriyeti adını aldı Devlet başkanlığına Arnavutluk Emek Partisi Genel Sekreteri Enver Hoca Getirilidi 1985’te Enver Hoca’nın ölümü üzerine Emek Partisi genel sekreterliğine getirilen Ramiz Alia aynı zamanda Devlet Başkanı da oldu 31 Mart 1990’da yapılan ilk çok partili seçimleri Emek Partisi kazanmasına rağmen ülkede iç kargaşalık başladı Bunun üzerine çok sayıda halk ülkeden göç etti.

Bu gün geçmişin izlerini silip kalkınma gayretleri içinde olan Arnavutluk’a bu ikinci gidişimdi. Geçen yıl Trabzonspor’un Kukeci ile yapacağı maç için Tirana gitmiştik. Aklımıza hemen Enver Hocanın döneminde herkese mecburen yaptırılan beton sığınaklar geldi. Enver hoca bunların sağlamlığını test etmek için yapıldıktan sonra, yapan mühendisi bu sığınağın içine koyar ve sığınağa top atışı yaptırırmış. Yıkılmadıysa mühendis yaşarmış, yıkıldıysa sonu ölüm olduğu için, bu gün bile bu sığınaklar sağlam bir şekilde ülkenin her tarafında bulunmaktadır.

Çok sıcak bir günde Tiran’a ulaştık. Merkezde sadece “Ethem Bey” camii bulunmaktadır. Komünist rejim zamanında ülkedeki bütün cami ve kiliseler yok edilmiş, her nasılsa, Tiran merkezde bulunan Ethem bey camii depo yapılarak bu yıkımdan kurtulmuştu. Rejim yıkıldıktan sonra tadil edilerek ibadete açılan camının süsleme ve tasarımı hemen hemen Üsküp Kalkandelen de bulunan Alacalı cami ile aynı, renkler aynı. Demek ki bu Türk modeli camiler balkanlarda aynı ustaların elinden ve aynı geleneğin devamı olarak yaptırılmışlardı.

İŞKODRA DÜŞERSE, BÜTÜN BALKANLAR DÜŞER HÜNKÂRIM!

Hava çok sıcak olduğu için fazlaca kalamadığımız Tiran Ethem Bey camiinde öğlen namazını eda ettikten sonra; komutanı Hasan Rıza Paşanın Padişaha çektiği telgrafta; “İşkodra düşerse bütün Balkanlar düşer” dediği İşkodra kalesine doğru yola koyulduk.

İşkodra ya gelmeden önce; bir zamanlar Osmanlı’yı çok uğraştıran İskender Bey’den bahsetmeden geçmeyelim (Namı değer Celsi Casriat)

 

İskender Bey (Gjergj Kastrioti,1405- 1468), Arnavutların ulusal kahramanı. Feodal bir hanedanlık olan Kastriyota hanedanından gelmektedir. Babası Yuvan, oğlu Gergi’yi o sıralarda Osmanlı sarayına rehin olarak gönderdi. Edirne’de II. Murad’ın hizmetinde bir iç oğlanı eğitimi gören Gergi Müslüman oldu ve İskender adını aldı. Osmanlı sarayına alındığı zaman 18-19 yaşlarındaydı. Osmanlıda önemli askerî hizmetlerde bulundu, Anadolu ve Rumeli seferlerine katıldı. 1443 yılında Morova Muharebesi sırasında kaçıp sancak beyi olduğunu ilan eden sahte bir fermanla Kroya kalesini ele geçirmiştir. 1468’de ölümüne kadar Osmanlı Devleti’nin Arnavutluk’a yerleşmesine karşı mücadele etmiştir.

 İskender Bey’in bunca hizmetten sonra bu ihanetine kahırlanarak İşkodra kalesinin eteklerine vardık. Abartı yapmadan söyleyeyim ki; 40-45 derece sıcakta insanlar neredeyse kavrulmaktaydı. Kalenin tepesine çıkma imkânımız olmadı. Ama son saldırıda; İstanbul’dan beklenen yardım gönderilemediği için kale komutanı Hasan Rıza Paşa’nın gür sesi ile huruç hareketi yapıp kaleden çıkan son devrin yiğit akıncılarının mezarları süslüyordu kale yokuşunu! ”Bin atlı o gün çocuklar gibi şendik, bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik” diyordu ya şair, işte o kahramanları selamlamak için bir asır gecikmiş olsak bile, İşkodra’nın eteklerinde olmak bize onur veriyordu. Allah o şanlı şehitlerimizin şefaatlerine bizleri de nasip etsin diyerek ve Kale Komutanı Hasan Rıza Paşanın; “bizler vatan için burada şehit olduk, bizleri dualarınızdan eksik etmeyin” sesini duyarcasına, bildiğimiz bütün duaları okuyup oradan gözyaşları içerisinde ayrıldık.

Bu yapılanlara bir ad koymak istesek herhalde en güzel şu şekilde ifade edebileceğimize karar verdik;

Balkanlar; “Osmanlı’nın yüksek müsamahasına, alçak ihanetin adıdır”.

Hasan Rıza Paşa Padişaha bildirmişti ya “İşkodra düşerse, Balkanlar düşer diye” Evet, İşkodra düşmüştü ve arkasından da, bütün Balkanlar düşmüştü! O felaket dolu yılları, hatırlamak bile istemediğimden arkamıza bakmadan oradan ayrılıp, Karadağ’a doğru yönlendik.

BUGÜN, TURİZM GELİRLERİYLE  ÖNE ÇIKAN, KARADAĞ

Zeta Prensliği adıyla, bağımsız bir il olarak kurulan Karadağ, 12.yy. sonlarında Sırpların egemenliğine girdi.1389’da Sırplar Kosova’da Osmanlılara yenildikten sonra da bağımsızlığını korumayı başardı. 1516’dan sonra yönetim, halk meclislerince seçilen vladike adlı piskoposların elindeydi Osmanlılar ve Arnavutlarla sık sık savaşan Karadağlılar 1711’de Rusya ile ittifak kurdu

1878’deki Berlin Kongresi’nde Karadağ’ın bağımsızlığı tanındı ve ülkenin sınırları iki katına çıktı. Ama Arnavutluk’un direnmesi yüzünden 1880’e değin güney sınırları üzerinde anlaşmaya varılamadı. Sonunda Podgorica Ovasının tümü ve Bar (Antivari) ile Ulkini (Dulcigno) adlı küçük limanların yer aldığı 40 km’lik kıyı şeridi Karadağ’da kaldı. 1860’tan 1918’e değin hükümdarlık yapan I. Nikola Petrovic, 1910’da kendini Karadağ kralı ilan etti1912-1913 Balkan Savaşları’nda Osmanlılara karşı Sırbistan ile birleşen Karadağ bu savaşta topraklarını kuzeye ve doğuya doğru genişleterek Sırbistan’a komşu oldu. 1.Dünya Savaşı sırasında Sırbistan’ı destekledi. Kasım 1918’in ilk günlerinde Karadağ’dan çekilen Avusturya-Macaristan birliklerinin yerini Sırp ordusu ve düzensiz birlikler aldı. Ardından Podgorica’da toplanan ulusal meclis 26 Kasım’da Nikola’nın tahttan indirilmesine ve Karadağ’ın Sırbistan’a katılmasına oybirliğiyle karar verdi

Nisan 1941’de İtalyan birlikleri Karadağ’ın bazı bölgelerini işgal etti. Temmuzda, İtalyanların Cetinje’de topladığı, ama Karadağ halkını temsil niteliği çok kuşkulu olan bir ulusal meclis, Karadağ’ın bağımsızlığını ilan etti, bir yürütme organı seçti ve İtalya kralının ülkeye bir kral atamasını istedi. Aynı ay içinde bir ayaklanma başladı ve çatışmalar 1944 sonlarına değin sürdü; bu tarihte denetim partizanların eline geçti

1946’da yapılan federal anayasa ile Karadağ, Yugoslavya’yı oluşturan altı özerk federe birimden bir yapıldı. Katar Körfezi ve bu körfez ile Bar arasında kalan Adriyatik kıyıları topraklarına eklendi1945-1992 arasında Karadağ, Yugoslavya topraklarının yüzde 54’ünü oluşturuyordu. Cetinje’de olan yönetim merkezi, yeniden inşa edilip Titograd adı verilen Podgorica’ya taşındı

1992’de Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’nin ortadan kalkmasından sonra, Karadağ aynı yıl içinde Sırbistan ile birlikte Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’ni oluşturdu. Bosna Savaşı’nda Karadağ polisi ve paramiliter güçleri ile birlikte Sırpların yanında yer aldı1996’da Milo Đukanović başkanlığındaki Karadağ yönetimi Slobodan Miloseviç yönetimindeki Sırbistan ile olan bağlarını kopardı, kendi ekonomi politikasını oluşturmaya karar vererek, para birimini Alman Markı olarak değiştirdi. Ancak Karadağ, Sırbistan la gevşek de olsa sürdürdüğü birlik yüzünden 1999’daki NATO bombardımanından kendini kurtaramadı

2002 yılında Sırbistan ile Karadağ arasındaki birlik antlaşması yenilendi. Yeni antlaşmaya göre ülkenin adı Sırbistan ve Karadağ Devlet Birliği olarak değiştirilirken, 3 yıl içinde taraflardan herhangi birinde yapılacak referandumla kendi kaderlerini tayin hakkı tanındı21 Mayıs 2006’da yapılan bağımsızlık referandumu sunusunda % 45’e karşılık % 55 oyla bağımsızlık kararı alındı Referandumdan iki hafta sonra, 3 Haziran 2006’da Karadağ parlamentosu ülkenin bağımsızlığını ilan etti. 15 Haziran’da Sırbistan’ın da Karadağ’ın bağımsızlık kararını tanımasıyla Sırbistan Karadağ Birliği resmen sona erdi.

Rus etkisinin büyük olduğu Karadağ, zaten Rusların sıcak denizlere inme hayallerinin bir başka yolunu teşkil etmekteydi. Yugoslavya güney Slavları demektir. Yugoslavya’nın güneydeki en önemli bölümü ise Karadağ’dı. Dalmaçya kıyılarına doğru gidildikçe mevcut 1260 adanın, bu gün 60 tanesinde hayat olduğu bilinmektedir. Bu adalardan en önemlisi “Stefan adasıdır” ki, dünyanın en ultra zenginlerinin geceliği 10 bin avro ya konakladıkları yerdir

Karadağ’ın sahilde güzel kentlerinden biri olan Bar şehrinde deniz kenarında ki otelimize yerleştik. İnsanlar yaşamanın peşinde, renkli, canlı ve medeni bir yaşantının varlığı her halinden belli olan bir yer. Ertesi gün buradan Karadağ’ın diğer bir şehri olan Budva’ya hareket ettik. Burada, Budva kalesinin içi bir mahalle şeklinde yapılmış ve turizme açılmış. Mükemmel bir tarihi ve akustik bir güzellik var burada. Aynı güzellik buradan hareket edip ulaştığımız sahil kenti Kotorda da mevcut. Şehrin yüksekçe bir bölümünde bulunan Şişman İbrahim paşa camiinin genç hocası bizi görünce geldi. Bizimle çok ilgilendi. Maaşını İslam Birliğinden aldığını söyledi. Camiye ve eklentilerine gözü gibi baktığı belli olan bu değerli gence sorduk; Türkiye ye gelmek ister misin! Gözleri ışıldadı ve cevap verdi: “Para biriktirip geleceğim” dedi. Bu söz oradan ayrılıncaya kadar kulaklarımda çınladı! Para biriktirip gelecek inşallah.

Buradan Sırpların çoğunlukta olduğu üç bölüme ayrılmış Bosna’nın Trebinje şehrine hareket ettik.

Soykırım niteliği taşıyan Bosna savaşından (1992-1995) sonra imzalanan “Dyton anlaşması” ile Bosna üç bölgeye ayrılmıştı. Amaç Müslüman Bosnalıların bir daha güçlü bir devlet olmasını önlemeye yönelikti. Sırpların, Hırvatların bağımsız devletleri olacak, ayrıca Bosna’nın içinde ayrı bir Sırp, ayrı bir Hırvat bölgesi ile Bosna olacaktı! Uluslararası adalet buydu demek!

Trebinje şehrinde, Zağanos Paşa köprüsü ve Murat camiini gezdikten sonra otelimize çekildik ve sabahın erken saatlerinde oradan Unesco korumasında olan ve Türklerin Balkanlarda ulaştıkları en son nokta olan Poçiteli köyüne hareket ettik.

SARAYBOSNA, BİZİM ELLER

Bosna-Hersek’te, Osmanlı’nın Balkan coğrafyasında yüzyıllar boyu tutunmasının sırrını fısıldayan iki noktadayız: Boşnakların Müslümanlaşmasını sağlayan Blagay tekkesi ve görkemli ‘sınır karakolu’ Poçitel… Bosna’nın gerçek Osmanlıları:

 Blagay ve Poçitel

Osmanlı’nın Balkanlar’da nasıl bu kadar uzun süre kaldığını en iyi anlatan iki yer: Blagay Tekkesi ve Poçitel sınır şehri… Biri Boşnakların Müslümanlaşmasının simgesi, diğeri ise güçlü Osmanlı İmparatorluğu’nun askeri gücünü gösteren ve aslında bir sınır karakolu olan görkemli bir kent…

 Bu ülke aslında iki eyaletin birleşimi: Bosna ve Hersek… Batı ve kuzey Bosna sınırlarında kalırken, doğu ve güneyde ise Hersek toprakları bulunuyor. Hersek’in en büyük ve ünlü şehri ise köprüsüyle ünlü Mostar… Blagay ve Poçitel ise hemen Mostar’ın yanı başındaki yerleşim yerleri. Blagay Mostar’a yaklaşık 15 km, Poçitel ise 20 km. uzaklıkta…

Blagay, Mostar’ın içinden de geçen ve Bosna-Hersek’in en büyük nehirlerinden biri olan ‘Neretva’nın önemli kollarından biri olan ‘Buna Nehri’nin doğduğu yer.

 Küçük bir yerleşim olan Blagay’ı önemli kılan ise hemen su kaynağının bulunduğu mağaranın yanı başındaki ‘Blagay Tekkesi’Namı değer Alperenler Tekkesi

Muhteşem bir doğaya sahip olan bölge 1465’te Osmanlıların eline geçtikten sonra kurulan tekke, Bosna’nın yerel halkı olan Boşnakların (Bosniak) hızla Müslümanlığı seçmesinde çok önemli bir rol oynadı.

Bu günlerde Nakşibendi tekkesi olan Blagay, bir Bektaşi tekkesi olarak kuruldu. Osmanlılar özellikle Balkanlar’a (Yeniçeriler de Bektaşi dergâhına bağlıydı) yolladıkları Bektaşi dervişleri ve babaları sayesinde çok kısa sürede yüz binlerce kişinin Müslümanlaşmasını sağladı. Bektaşi dervişlerinin hoşgörülü ve özellikle hakkaniyetli tavırları, tarih boyunca hep karmaşa ve savaş içinde yaşamış bölge halkının Müslümanlığa büyük sempati duymasını sağladı. Osmanlı da bu yeni Müslüman olan halka hemen kucak açtı ve kendi öz halkı olarak kabul etti. Hatta çok rahat denebilir ki Osmanlılar en fazla yatırımı da bu bölgeye ve halkına yaptı. Hâlâ birçok Boşnak’ın “Biz Osmanlıyız” demesinin sebebi bu olsa gerek.

 Bu sevginin simgesi de Blagay Tekkesi’ydi. Esasında mütevazı bir tekke olan Blagay, etrafına daha sonra yapılan binalarla artık oldukça görkemli bir görünüme sahip. Yapılan binalar bölgenin ve tekkenin mimari dokusuna uygun ve bence oldukça başarılı. Sokullu Mehmet Paşa’nın köyü olan Sokoloviç’te, Sokullu’nun köyüne armağan ettiği 500 yıllık camiye yapılan restorasyonu gördükten sonra burası gerçekten de çok iyi korunmuş diyebiliriz.

SARI SALTIK, “BİZ GELDİK ŞEYHİM”

Blagay Tekkesi’nin bir de çok önemli kahramanı var: Sarı Saltuk… Sarı Saltuk, Fatih Sultan Mehmet’in oğlu Cem Sultan’ın himayesinde derlenen ve ‘Saltuk name’ adıyla da bilinen halk efsanesinin kahramanı… Anadolu’nun ve Rumeli’nin fethi sırasında önemli rol oynayan, efsaneleştirilmiş bir Bektaşi babası…

Güçlü, korkusuz, ama bir o kadar da bağışlayıcı ve hakkaniyetli bir kahraman olan Sarı Saltuk, bu özellikleriyle birçok coğrafyada halkın sevgilisi olmuş. Hatta sadece Müslümanlar için değil Hıristiyanlar için de önemli bir kahraman. Bu yüzden Blagay Tekkesini her dinden yüz binlerce kişi ziyaret ediyor.

Daha önce bir defa daha ziyaret ettiğim Alperenler Tekke sine sıcak bir Temmuz gününde ulaştık. Gurubumuzla birlikte büyük bir keyifle nakış nakış işlenen tekkenin müştemilatını gezdik. Yeşil sancak ile fotoğraf çektirdik. Hemen Buna nehrinin kenarına indik ve sıcağında tahriki ile “Belgeselci kardeşimiz İsmail Kahramanında ifadesiyle” buna nehrini yüzerek geçen ilk Türk olacağımı bilmeden elbiselerimle birlikte nehrin mavi sularına kendimi attım. Seyredenlerin meraklı ve korkulu bakışları arasında nehrin karşı kıyısına geçmek için kulaç atıyordum ancak dışarıda 40-45 derece sıcaklık olmasına rağmen nehrin soğukluğundan adeta donmak üzereydim. Bu sıcaklıkta, buna elbette kimseyi inandıramazdım. Bütün gücümü kullanarak çok bol suyu ve akıntısı olan nehrin karşı kıyısına vardığımda bildiğim bütün duaları okuyarak dışarı çıktım. Orada şişme bot ile nehir turu yapan insanların “yasak demesine rağmen” yüzüp karşı ya geçmiştim. Bu benim için bir refleksle başlamıştı ama büyük bir heyecanla bitmişti. Burası gerçekten görülmeye değer güzellikleri bağrında saklayan bir cennet köşesi. Temsil edip tebliğ için hayatını feda edenlere selam göndererek; gönüller güzeli Mostar’a yollandık.

 Hersek bölgesinin hayat kaynağı olan ‘Neretva’nın hemen yanında bulunan ve UNESCO Kültür Mirası Listesi’nde de yer alan Poçitel, aslında Osmanlıların sınır kasabasıydı. Boşnakça ‘Başlangıç Noktası’ demek olan Poçitel, Osmanlı’nın batıdaki en büyük rakiplerinden olan Venediklilere bağlı Dubrovnik ile sınır komşusu. Tamamen taştan inşa edilmiş bu sınır kenti, Osmanlı’nın askeri mimari dehasının en iyi örneği. Nehir kenarından başlayan ve oldukça dik bir yamaç ile yükselen kent, en tepede bulunan kalesiyle aslında tam bir geçilmez kent hüviyetinde… Kabul etmek gerekir ki Osmanlılar Poçitel’i, aynı Mostar gibi, Avrupa ülkelerine gücünü göstermek için oldukça görkemli inşa etmiş. Büyük, güçlü ve içinde her türlü yaşam alanlarının bulunması sebebiyle Poçitel, benzersiz bir sınır karakolu kenti.

 Aslında kalenin 4. yy’de yapıldığı kabul ediliyor. İlk zamanlar küçük bir kale olan Poçitel Kalesi, büyüyen Osmanlı tehlikesine karşı Macar Kralı Korvin tarafından güçlendirilmiş. Osmanlılar kaleyi ele geçirdikten sonra, aynı Travnik Kalesi gibi, büyütmüş ve kalenin altına bir şehir inşa etmiş. Bölgede bol bulunan dayanıklı sert taşlarla inşa edilmiş Poçitel. Bu yüzden ‘taş şehir’ diyebiliriz. Dar taş sokakları, hamamı, medresesi, kervansarayı, evleri, camii ve namaz saatini gösteren saat kulesi ile tam bir Osmanlı kenti.

Rumeli topraklarına yaptığı gezilerde şehirleri, yaşamlar ve kültürleri detaylı olarak anlatan Evliya Çelebi 1664’te Poçitel’e gelmiş: “Poçitel Kalesi küçük ama sağlam bir yapı. Kalede surların, kulelerin ve komutan konutunun yanı sıra ambar ve küçük bir cami de yer almakta. Kale dışında 150 hane var. Evler taş tuğla ve kiremitten yapılma. 1562’de yapılmış bir de köy camii var.” Daha sonradan yapılan kervansaray ve saat kulesi dışında Poçitel tam da Evliya Çelebi’nin gördüğü şehrin aynısı.

Bosna Savaşı sırasında Hırvatlar tarafından yoğun bombardımana tutulmuş olan Poçitel ’de tüm Osmanlı izleri silinmeye çalışılmış. Ancak savaş sonrası özellikle Dünya Bankası ve Türkiye’nin de desteğiyle yaralar kısa sürede sarılmış ve Poçitel eski görkemli görünümüne tekrar kavuşmuş. Artık çok az kişinin yaşadığı Poçitel, geçmişin askeri gücünden uzak, adeta bir huzur kenti görünümünde. Neretva Nehri’nin gürül gürül akan suyunun sesi dışında sadece kuş cıvıltılarının duyulduğu kenti mutlaka görmelisiniz.

POÇİTELİ’DE “ÂDEMİN YERİ”

Poçitel ‘de rehberimizin yönlendirmesiyle oturacağımız kahvehaneyi “Âdem’in yeri” olarak belirledik. Âdem Müslüman bir Bosnalı gençti, evlenecekti ve yanındaki diğer Sırp komşularının şirretliğine karşı oraya gelen Müslümanların ve de özellikle Türklerin ilgisine muhtaçtı. Sırplar, burada da sırplığını göstererek, gelen turist kafileleri Âdem’in çay ocağı önünde durmasın diye, buranın önüne kare şeklinde büyük beton bloklar dizmişler. Ancak bunu görenler Âdemin çay ocağına inadına daha çok ilgi göstermiş ve Âdem kardeşimize destek vermektedirler. Bizde öyle yaptık ve keyifle çaylarımızı yudumlayarak, orada bir Âdemimiz var bilip Mostar’a doğru yola koyulduk.

 Blagay Tekkesi ve Poçitel Köyü Rumeli’nin nasıl kısa bir sürede Osmanlılaştığını belki de en iyi anlatan iki örneği… Biri Osmanlı’nın hoşgörülü din anlayışının örneği, diğeri ise askeri gücünün göstergesi…

Hafızalarımıza kazınan Mostar Köprüsünü ve köprüden nehre atlama hayalini kurarak yola koyulduk.

Bu güzelliklerin etkisiyle gördüklerimi anlatırken, gurubumuzda bulunanları bir an kaybettim gibi oluyor. Ama şunu içtenlikle söyleyeyim ki çok kaliteli ve medeni bir gurupla, çok güzel bir tarih ve kültür gezisi yaptık. Yeri gelmişken tur sahibi Halil Güven’i çok korkutan tur arkadaşımız ve aynı zamanda İzmit Darıca da cami hocası olan Hayati Gülmez hocamızın anlattığı “Ölü yıkama fıkrası” hem çok korkuttu ve hem de hepimizi çok güldürdü. Okuyucularımızı korkutmamak için uzun olan fıkrayı ben burada anlatmıyorum ama yolu Trabzon da “Gündönümü Tur’a” düşen dostlarımız tur sahibi Hali Güven’den bu fıkrayı mutlaka dinlesinler, bana hak vereceklerdir.

Bosna-Hersek Cumhuriyetinin Mostar şehrinde Neretva Nehrinin üzerinde 16.yy.ilk yarısında Mimar Sinan tarafından yapılan dünyanın sanat bakımından en müstesna taş köprüsü Mostar’a ulaşmıştık, gözlerimize inanamıyorduk, bu ne güzellikti. Bilindiği gibi Mostar köprüsü; dünya da nehir yüzeyinden en yüksekte bulunan köprü unvanını da elinde bulundurmaktadır.

MOSTAR, HAFIZALARIMIZIN MAVİLİĞİ

Kanuni Sultan Süleyman zamanında Osmanlı Devleti sınırları içine giren Bosna-Hersek’te câmi, medrese, kervansaray ve köprü gibi mimari değeri yüksek pek çok eser yapılmıştır. Kanuni Sultan Süleyman tarafından Mimar Sinan’a Neretva Nehri üzerine yaptırılan “Mostar Köprüsü” de bunlardan biridir. Yapım harcında yumurta ve keçi kılı kullanılan köprü, tek kemerli iki ayak arası 28.59 metre genişliğinde olan hilâl şeklindeki köprünün yüksekliği 20 metredir. Taş korkulukları arasındaki genişlik 4.05 metredir. Üst döşemesi düz olmayıp kademelidir. Bu özelliğiyle köprüden yayalar ve arabalar rahatlıkla geçebilmektedir. Zamanla köprünün üst ve diğer kısımlarında bazı değişiklikler yapılmıştır. Mostar Köprüsü, “Büyük Köprü” ismiyle de bilinmektedir.

427 yıl boyunca depremlere, sellere ve İkinci Dünya Savaşına direnerek İslâm dininin ve Osmanlının sembolü olan hilâli, beş asırdır Avrupa’nın ortasında mimari zarafetini koruyabilen bu köprü, iç savaşa yenik düştü. Hırvatların Bosna’ya yardım götüren bütün yolları ve köprüleri devreden çıkarma plânı gerekçesiyle Mostar Köprüsü de 9 Kasım 1993’te bombalandı ve Neretva Nehri sularına gömüldü. Böylece Hırvatlar burada sâdece taştan yapılmış bir köprüyü değil, asırlardan beri buradan geçen milyonlarca insandan geriye kalan hâtıralarla, pek çok mimara ilham kaynağı olan bir sanat eserini de yok ettiler. Avrupa topraklarında Müslümanlara ve İslâmî eserlere tahammül edemeyenler Haçlı zihniyetiyle her şeyi ortadan kaldırma gayretindedirler. Kendi tarihî eserlerinin korunmasında gayet insani davrananlar, İslâmî eserlere karşı gaddar, barbar ve hain olmaktadırlar.

Mostar Köprüsünün yıkılışı Bosna’daki savaşın hiçbir sınır ve kural tanımayışını ortaya koymaktadır. Fakat asıl önemli olan sanat için çırpındığını ilan eden milletlerin susması ve bunu yıkan bir kavmin kendi memleketini bile düşünmekten âciz oluşudur. Bunlar uygarlık adına barbarlık yapan, geleceği olmayan, hissiz, sanat zevkinden mahrum milletlerdir.

Savaştan sonra uzun uğraşların ardından, bu köprünün yapıldığı dönemdeki taş ocağı bulunarak işletime açıldı ve köprü aynı orijinallikte mükemmel olarak yapıldı.

Yolda gelirken kendime verdiğim söz gereği ben hemen köprünün ayaklarına inerek bu sefer elbiselerimi çıkarıp bir anda Neretva nehrine kendimi attım. Aynı soğukluk burada da vardı. Amacım nehrin derinliğini anlayıp, köprünün tam tepesinden, elime aldığım bir Türk bayrağı ile köprüden nehre atlamaktı. Delice bir hareketti ama tarihte, akıllılardan çok deli cesaretlilerden bahsedildiğini biliyordum. Köprünün iki ayağı arasını çevrede bulunan onlarca insanın hayretlik bakışları arasında yüzüp işimi tamamladım. Şimdi sıra köprünün tam tepesinden elime bir Türk bayrağı alıp nehre atlamaktı. Öyle ya, asırlarca Türk atlılarının rüzgâr gibi düşman üstüne estiği bu kutsal mekânda, benim köprüden atlayışım neydi ki!

Ancak niyet başka, nasip başka derler ya, yüzme işlemini bitirip tam köprünün üzerine çıkacaktım ki, bir anda etrafı savuran ve arkasından yoğun bir yağmur taşıyan fırtına ile karşılaşıp, en yakın lokantaya zor sığındık. Yağmurun hafif dinmesinden sonra dönüş saatimiz geldiği için aracımıza bindik ve Saraybosna’nın merkezine hareket ettik. İsmail Kahramanın; üzülme hocam her şeyde bir hayır vardır, bir daha ki sefer sen atlayışını yaparken seninle röportaj yapar yayınlarız, bu belki daha güzel olur deyince, çaresiz içimde bir ukde ile Mostar’dan ayrıldık.

 

 

 

SARAYBOSNA, ACILARIN MAHSUN ŞEHRİ

Saraybosna yolundaydık. Son devrin en acıklı hayat hikâyelerinin yaşandığı ve destansı kahramanlıklarının ve kahramanlarının harmanlandığı “Acıların Şehri Saraybosna

Avrupa’nın gözü önünde, sözüm ona medeni canavarların! desteğiyle yok edilmek istenen insanlar, talan edilen namuslar, sona erdirilen hayatlar, yakılan eserler, yıkılan yapılar, kurşunlanan koca bir tarih.

Birinci dünya savaşanın da başladığı bu gizemli şehirde mahzun bir Anadolu kenti görünümü vardı. Kentin etrafını saran binlerce tek ya da çift katlı simetrik Osmanlı evleri, şehri hala bütün kötülüklerden korumaya kararlı “Beyaz tabya” yani Saraybosna Kalesi ve şehrin bütün canlılığıyla sohbetlerinin devam ettiği “Baş Çarşı’yı gezerken; tarihe yolculuk yapıyorsunuz sanki!

ALİYA İZZET BEGOVİC BİZİMLEYDİ!

Annesi İstanbul Üsküdarlı bir Türk kızı olan son devrin en büyük kahramanı Aliya İzzet Begoviç karşılıyor bizi Saraybosna sokaklarında! Siz, siz Türkler varya diyen ve arkasında söylediği her kelimenin gözlerimizden akıttığı yaşlarla serinlendiğimiz Aliya İzzet Begoviçle hemhal oluyoruz, gönülleniyoruz, ağlıyoruz; Diyor ki Aliya; siz…siz Türkler olmasaydınız ya! biz de olmayacaktık!…Hasretin ve sevginin zirvesiydi bu ifade…Arkasından buhar olup uçuyordu Aliya!

Takıp edip şehitler mezarlığında, öyle görkemli değil, silah arkadaşları gibi sade bir mezarda buluyor ve ruhuna “yasını şerif” okuyarak ayrılıyoruz bu cennetliklerin arasından. Onlara imrenerek, onlara gıpta ederek, onlara dualar ederek.

Dile kolay, 1992-1995 aralığında yapılan son devrin bu en adaletsiz ve acımasız savaşında; 250 bin şehit, 400 bin yaralı veriliyor. 50 bin kadının ise namusuna tasallut olunuyor. Binaların ise hala cephelere top ve mermi izleri ile delik deşik “ibrete âlem” için duruyor! Sonra da dönüp medeni dünya bu çağdaş haydutları seyrettiği yetmiyormuş gibi, bu haydutlarla Bosnalıları yaşamak zorunda bırakarak Dyton anlaşmasıyla bunu kesinleştiriyor! Tarihte böyle bir alçaklık yaşanmış mıdır, hatırlamıyorum!…

Dahasını buraya gelecek dostlarımız zaten burada göreceklerdir. Burada bu düşüncelerin, gündüz gezdiğimiz yerlerin ve karşılaştığımız sıcak ilgilerin etkisiyle bir gece geçirdikten sonra, 400 küsur yıl hâkimiyetimizde kalan ve Bosna saraydaki bu çağdaş alçaklıkların mimarlarının ülkesi Sırbistan’a doğru yola koyulduk.

Karışık duygular içerisindeydik. Bosna sınırları içerisinde Koşukavak Turizmin sahibi Rıfat Bey’in Bosnasaraydan çıkarken gurubumuzun bütününe aldığı meşhur Saraybosna böreklerimizi ilk mola yerimizde afiyetle yedik. Bekleyip dinledikten sonra yola koyularak, rehberimizin; bundan sonra ilk mola yerimiz Sırbistan içinde olacak duyurusuyla yolumuza devam ettik. Bizim iç-batı Anadolu özelliğinde ve yaylamsı görünüşte bir coğrafyayı gözlemliyorduk. Ormanlık alanların kenarlarında kurulmuş çok kalabalık olmayan köyleri geride bırakarak Sırbistan’da ki ilk mola yerimize ulaştık. Düzgün ve güzel bir yerdi. Daha önceki tedirginliklerimizi haklı çıkaracak bir eksiklik görmedik. İhtiyaçlarımızı karşıladıktan sonra sıra son hedefimiz Belgrad’a ulaşmaya gelmişti.

 

SIRBSTAN, BİZİM İÇİN ÇOK ŞEYLER İFADE EDİYOR

Belgrad Sırbistan’ın başkentidir. Akkale anlamındadır. Macar çukurovasının güneydoğu köşesinde. Sava ırmağının Tuna’ya döküldüğü yerde ve ana bölümü, iki ırmak arasındadır. Belgrad, İstanbul’dan ve Edirne’den gelen Meriç ve Morova vadilerini izleyen tarihsel yol ile Vardar ve Morova vadilerini izleyerek Selanik’ten gelen ve Orta Avrupa’ya uzanan yolların kavşağındadır.

Balkan yarımadasına kuzeyden ve Macar çukur ovasına güneyden giriş yeridir. XIX. yüzyılda Sırbistan devletinin, 1919’da Yugoslavya’nın başkenti olmuştur. Belgrad, II. Murat zamanında altı ay kadar kuşatıldıysa da alınamadı (1439). Fatih Sultan Mehmet zamanında yapılan kuşatma da Hunyadi Yanoş’un yardıma gelmesi yüzünden başarılı olamadı. Sırplar, Belgrad’ı Osmanlılara karşı koruyamayacaklarını anladıklarından, bu şehri Macarlara bırakmışlardı.

Kanunî Sultan Süleyman padişah olunca, bütün devletler kendisini kutladıkları halde, Macarlar bunu yapmadılar; vergilerini de yollamadılar. Macar kralı II. Lui’ye (Layoş) elçi olarak gönderilen Behram Çavuşun öldürülmesi üzerine Macarlara savaş açıldı. Önce Karadeniz ve Tuna yoluyla bir donanma gönderildi. Padişah da büyük bir ordu ile Belgrad önlerine geldi. Şehir, her yandan kuşatıldı. Kale komutanı karşı koyamayacağını anladığından, Belgrad’ı Türklere bıraktı (1521). Belgrad. 1878’de yapılan Berlin antlaşmasına kadar Osmanlılarda kaldı.

İŞTE BELGRAD’DAYIZ

Uzun bir yolculuktan sonra nihayet Belgrad’a ulaşıyoruz. Gün ortasında otelimize yerleştikten sonra rehberimizin ertesi günü serbest zaman ilan etmesiyle rahatladık. Şehrin belli yerlerine keşif gezileri yaptık. Bu ön gezilerden Belgrad hakkında epey bilgilerimiz oldu. Belgrad kalesiyle başlayan gezimiz, günün son ışıklarına kadar devam etti. Otelimize geldiğimiz zaman; Belgrad kalesinden seyrettiğimiz Tuna’yı “Yeleleri kabarmış atlarla değil, kötü bir trenle geçtik Tuna’dan” dizelerini hatırlayarak hayal edip uykuya teslim olduk.

Kahvaltı ile başlayan ertesi günümüzde şehrin ulaşabildiğimiz noktalarını gezdik, sorduk ve öğrendik.

Belgrad,  Türk idaresinde kaldığı 557 sene içinde sadece bir üs olarak kalmamış, uzak ülkeler ile alışveriş yapan bir ticaret merkezi de olmuş, Osmanlı mimarisi bölgede ilk eserlerini vermeye başlayınca oryantal etki gitgide güçlenmiş. Tarihin izlerini görebileceğiniz ve kendinizi hiç de yabancı hissetmeyeceğiniz bu şehrin keşfedilecek çok yanı var

Hangi mevsim giderseniz gidin doğayla iç içe olacağınız bu yolculuktan çok keyif alacaksınız. Öncelikle, soluğu şehrin tek açık camii olan “Bayrakçı camiinde” alıyoruz. Şükür namazımızı kılıp şehri tanımaya devam ediyoruz. Kentin tarihi çekirdeğini oluşturan Kalemegdan; Osmanlı döneminde ‘kale’ ve ‘meydan’ kelimelerinin bir araya gelmesinden oluşmuş. Kalenin çevresindeki plato, düşmanı gözlem altında tutmak için şehrin tepesine kurulmuş, Belgrad’ın en güzel ve görülmesi gereken yerlerin başında geliyor. Kale Meydan çevresine kurulmuş. İstanbul’daki istiklal Caddesi’ni anımsatan Knez Mihailova ise; şehrin kalbinin attığını görebileceğiniz noktalar arasında. Adını Sırbistan Prensi III. Mihailova’dan alan cadde; çok sayıda kafe, restoran, mağaza ve birçoğu henüz restore edilmemiş, yaşanmışlık kokan tarihi binaların arasına sıkışmış keyifli bir yerde. Hemen hemen hepsinin 19’uncu yüzyıla ait olduğu binaların sıralandığı, Arnavut kaldırımlı Skadarlija Mahallesi; şehrin en bohem mahallesi olarak tanımlanıyor. Sanatçı ve yazarların ilhamına vesile olmuş tavernaları, lokantaları, sokak müzisyenleri ve sanat galerileri ile ünlü olan mahallede, yerel orkestralar eşliğinde 19’uncu yüzyıl şovları da yapılıyor.

Sırpların en büyük değerleri arasında gösterilen Nikola Tesla anısına yapılan Nikola Tesla Müzesi ise mutlaka görmeniz gereken noktalar arasında.

Tesla; “İnsan imkânsızı başarabilir’ sözü yetersizdir çünkü insan imkânsızın da ötesine ulaşabilir” demiş… Alternatif akımdan uzaktan kumandaya, radyo ve radar gibi bugün hayatımızda kullandığımız 700 buluşla en çok patent sahibi kişi olarak dünya tarihine geçmiş olan bu mucide ilişkin çeşitli eşya ve belgelerin sergilendiği müze kesinlikle görülmeye değer.

Şehir meydanından uygun bir fiyatla kiralayacağınız taksi sizi Tesla müzesine getirmektedir. Günümüzü dolu dolu yaşadık. Ara sıra serbest zamanlı gezdiğimiz için gurubumuzun diğer üyeleriyle de karşılaşıp, gördüklerimizi birbirimize anlatarak günü tamamladık. Gün içerisinde gelirken tedirginliğimize sebep olan gelişmelerle karşılaşmadığımızı söylemek isterim. Bu insanların aşırılıklarını; turizmin renkli insan ve kültür kazanımları epeyce törpülenmişe benziyor. Bu haliyle Belgrad modern bir Avrupa şehri olarak hafızalarımızdaki yerini aldı.

 

GEZİNİN FİNALİ

Akşama doğru gurubumuzla, kiralanan bir nehir teknesi ile Tuna ve Sava nehirleri üzeninde bir geziye çıktık. İnanılmaz bir gezi oldu. Belgrad kalesinin önünden geçerken gurubumuzla birlikte söylediğimiz “Tuna nehri akmam diyor” marşına sanki şehitlerimizde eşlik ediyordu. “Tuna bir isim değil, su değil, kalbimizde çağlayan bir tarihtir” diyordu ya bir devlet büyüğümüz. İşte o Tuna’nın mavi sularının üzerindeydik ve Tuna bir Tarih şeridi gibi geçti gözlerimin önünden. Son olarak; Tuna ve Sava nehrinin birleştiği nokta da Belgrad kalesini ve bu kale de türbesi bulunan, Petervaradin savaşında şehit olup buraya defnedilen Davut Ali paşayı selamlayarak ve Zigetvar önlerinde hayata veda eden Kanuni Sultan Süleyman’ın naaşı’nın Belgrad kalesine getirilerek oğluna teslim edildiği çeşmenin önüne son bir göz atarak batan güneşin ışıklarının ardından nehirden limana yaklaşarak ayrıldık.

Akşam otelimize ulaşıp, yemekten sonra dinlendik ve gece yarısı geri dönmek üzere havaalanına hareket ettik.

Yaklaşık sekiz günlük bir geziyi arkamızda bırakarak gecenin sessizliğinde Belgrad havaalanına ulaştık. Gerçekten çok güzel ve özel bir kültür ve tarih gezisini daha tamamlamanın huzuru içerisindeydim. Ecdadımızın at sırtında asırlarca hâkim olduğu bu vatan topraklarında asırlar sonra da olsa bulunmak benim için heyecan vericiydi. Ayrıca bu yazıyı yazmam için bana ısrarda bulunan değerli insan İsmail Kahraman’a, gezimiz süresince bizden ayrılmayan ve nezaketle refakat eden, Koşukavak Turizmin sahibi Rıfat Yakupoğlu’na ve Gündönümü Turizmin sahibi Halil Güven kardeşime teşekkürler ediyorum.

Arkamızda; “acılarla dolu kaybedilmiş koca bir vatan bırakıp” şehit olan binlerce Evlad’ı fatihanı hatırlayarak, bu kahramanları selamlayıp, Belgrad semalarından sonsuz maviliğin içinde vatanımız Türkiye ye doğru uçtuk.

Paylaşmak istermisiniz ?

About Belgesel Yayıncılık