Ana Sayfa

Barbaros’un izinde Cezayir’de Devr-i Alem

İsmail Kahraman’ın Kalem ve Kamerasından  KUZEY AFRİKA’DA Devr-i Alem

 Osmanlı’nın izinde Cezayir belgeseli

Barbaros Hayrettin paşalar… Türk denizcisi levnetler… Osmanlı’nın garp ocakları… Cezayir’de dayılar dönemi… Osmanlı’nın Cezayir eyaleti… 7-10 Şubat 2013 tarihlerinde Cezayir’in başkenti Cezayir ve  yakın çevresindeki İslam medeniyeti ve Osmanlı dönemi eserleri ile Fransa’nın Cezayir’de yaptığı soykırım ile ilgili belgesel çekip, Türkiye’nin Cezayir Büyük Elçisi ile söyleşi yaparak Devr-i Alem belgesel TV programı olarak tarihe not düşüp zamana noterlik yaptık. Osmanlı’nın izinde Cezayir belgeseli yazı serisi ile karşınızdayız.

 Osmanlı’nın izinde Cezayir yolundayız

Elimizde kameramız yine yollardayız. Bu kez uzaklara gidiyoruz. Gözden ve gönülden  ırak olsa da bizim coğrafyamız. Kuzey Afrika’ nın önemli merkezi bir zamanlar Osmanlı’nın  Cezayir eyaletine    gidiyoruz. Osmanlı kaptanı deryalarını, levnentleri ve en önemlisi   Akdenizi Türk gölü haline getiren Barbaros Hayrettin paşayı   hatırlayıp ruhlarını şad edeceğiz. Elimizde kameramız dilimizde Yahya Kemal’ın ünlü şiiri Barbaros’un izini takip  ederek  7-10 Şubat  2013 tarihlerinde Cezayir’de  Devri Alem belgeselini çekerek  Türkiye’ye  döndük. Kaptanı derya Hayettin paşa gibi Cezayir’e denizden değil, uçakla havadan giderken ünlü şiiride hatırlıyorduk.

Devr-i Alem Cezayir'de

Yahya Kemal’in dizelerinde Barbaros

Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?

Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!

Adalar’dan mı? Tunus’dan mı, Cezayir’den mı?

Hür ufuklarda donanmış iki yüz pare gemi

Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor;

O mübarek gemiler hangi seferden geliyor?

 Barbaros’un  izinden Cezayir gezisi

Yahya Kemal Beyatlı’nın  Barbaros Hayrettin paşanın  deniz zaferleri ile ilgili yazdığı bu şiirini terennüm ederken Kuzey Afrika’nın önemli merkezi Cezayir’i adım adım gezdim. Barbaros’un Akdeniz’deki  izini   11 bin metre yüksektentakip ederek Cezayir’e doğru yola çıktım. Kültür ve medeniyet tarihimizin izlerini araştırmak üzere dur durak bilmeden dünya coğrafyasında Devr-i Alem yapıp, belgesel görüntülerle tarihe not düşüp zamana noterlik ederken  Kuzey Afrika, Osmanlı’nın Garp ocakları hiç unutulur mu?

Cezayir türküsünden haberimiz var mı?

Bir çok Türkü vardır. Söylendiğinde içimiz cız eder. Bazı coğrafyalar vardır anıldığında ahı figan ederiz. “Çanakkale içinde aynalı çarşıyı” hep söyleriz, ancak Çanakkale şehitlerini yeni anmaya başladık. “Sarıkamış’ta karlar altında ki Mehmet”in türküsü yeni bizim ciğerimizi dağlıyor. Hele yemen türküsü yüz binlerce Mehmetçiğin çöllerde nasıl fida-i can ettiğini bizlere fısıldarken, yemen şehitlerini yeni hatırladık. Nihayet Türkiye Yemen şehitleri için  Sana’ya bir anıt dikebildi.Osman paşanın Plevne’de  kahramanlık destanıCezayir'de Devr-i Alem belgesel TV programı olarak belgesel görüntüler çekerken yazdığı Tuna boylarında Plevne’de bir  anıt ve kitabe bile yok.

Çanakkale içinde Aynalı çarşı, Sarıkamış’ta karlar altında ki Mehmet’in, Burası yemendir,Gülü çemendir türkülerinden başka daha bir çok türkülerimiz var Mehmetçiklerimizi anlatan tıpkı Cezayir türküsü gibi. Cezayir, tıpkı Yemen, Hicaz ve Sina çöllerinde olduğu gibi onbinlerce Mehmetçiğe mezar olmuş coğrafya. Onlar buralara gitmişler, bazıları türküler bestelemiş, bazıları ilahiler söylemiş, bazıları da ciğerleri dağlayan şiirler bırakmış. Anadolu’dan, Osmanlı illerinden, Balkanlar ve Ortadoğu’dan Garp ocaklarına giden bir milyona yakın Mehmetçikten hiç haber alınamadı, onlarda gidip dönmediler.

Cezayir, Tunus ve Libya. Bilmediğimiz belki de bilmek istemediğimiz gönüllerimizi sızlatan yüzbinlerce Mehmetçiğe mezar olan coğrafya. İşte bu gerçeği bizlere bir ok gibi bir mızrak gibi içimizi sızlatırcasına hatırlatan Cezayir türküsünün hikayesi, türkünün içerisinde gizlidir. Tıpkı Yemen türküsü gibi, Çanakkale türküsü gibi.

Ünlü Cezayir türküsünün hikayesi

Cezayir türküsü Anadolu’da Tunus, Libya ve Cezayir’de ki garp ocaklarına İlahı Kelimetullah ve cihat için giden, onda yedisi şehit olan Anadolu kuzularının anısına yazılıp, bestelenmiş, Edirne’den Kars’a, Sinop’tan Antalya’ya bütün Anadolu illeri ve Osmanlı coğrafyasından Kuzey Afrika’ya giden Mehmetçikleri anlatan türküdür, bir anlamda şehitler için bir anıttır ve destandır.

Cezayir’in harmanları

Cezayir’in harmanları savrulur

Savrulur da sol yanına devrilir

Sarı buğday samanından ayrılır

Sokakları mermer taşlı

Güzelleri hilal kaşlı Cezayir

Gemilere çürük tahta dayanmaz

Yiğitlere gaflet bastı uyanmaz

Aman Allah buna canlar dayanmaz

Sokakları mermer taşlı

Güzelleri hilal kaşlı Cezayir

Cezayir’i bir ikindi bastılar

Camilere çifte çanlar astılar

Yiğitleri kurban diye kestiler

Sokakları mermer taşlı

Güzelleri hilal kaşlı Cezayir

 Akdeniz’İ Türk Gölü yapan Barbaros Kardeşler

Evet Cezayir’de şehit olan Mehmetçiklerin ruhlarını şad etmek üzere gidiyorum. O Cezayir’in harmanı türküsünde anlatılan Mehmetçikleri ilk kez belgesel görüntülerle ekranlara getireceğiz, onların ruhlarını şad edeceğiz, onlara vefasızlığımızı bir nebze de olsa affettireceğiz.

Cezayir’e sadece Garp ocaklarından gidip şehit olanları anlatmayacağız, Akdeniz’i Türk gölü haline getiren Afrika’nın sömürülmesini önleyen, İspanyol zulmü altında inleyen Endülüslü Müslümanlara sahip çıkan Cezayir, Tunus, Fas coğrafyasını Osmanlı’ya armağan eden Barbaros Hayrettin paşaları, Cezayirli Hasan paşaları, Hızır reisleri ve Osmanlı Kaptan-ı deryalarını ve  osmanlı leventlerini anacak, ünlü Türk denizcisi Piri Reis’i hatırlatmaya çalışacağız. Barbaros’un devlet kurduğu Cezayir’de çekeceğimiz belgesel görüntülerle kültür ve medeniyet tarihimizi ekranlara getireceğiz. Cezayir’de yaşanan muhteşem deniz zaferlerini belgesel görüntülerle Devr-i Alem farkıyla ekranlara getirmek için Cezayir’e gidiyoruz.

Cezayir’de Fransız Soykırımı

300 yıl Osmanlı yönetiminde kalan Cezayir bir oldu bittiyle Fransızlar tarafından 1830 yılında işgal edilir. Yüzyıldan fazla süren işgalden milyonlarca Cezayirli şehit olur. Cezayir’in acı tarihinde Fransız soykırımının etkisi çoktur. Sadece 1950-1960 yılları arasında 1,5 milyon Cezayirli vahşice katledilir. Fransız vahşetini de araştırıp Cezayir’de ki Fransız soykırımını da belgesel görüntülerle Devr-i Alem farkıyla ekranlara getirmek için Cezayir’e gittim.

Bugünkü Cezayir

Bugün Cezayir, gerek doğalgaz ve gerekse petrol bakımından dünyanın en zengin ülkelerinden birisi. Ancak en fakir insanlar burada yaşıyor. Cezayir halkı büyük sıkıntı içerisinde. Bugün bir çok Türk işadamı Cezayir’de yatırım yapıyor. Türkiye ile Cezayir arasında ilişkiler iyiye doğru gidiyor. Bugünkü Cezayir ile ilgili Cezayir’in ekonomik, ticari ve turizm potansiyelini de belgesel görüntülerle ekranlara getirmek üzere Cezayir’e gidip 3 gece 4 gün’de belgesel çekimleri yaparak tarihe not düşüp zamana noterlik yapacağız…Cezayir limanı

Hazırlıklarımızı tamamladık, kamera ve fotoğraf makinalarımızı  aldık. Çok değerli tarihçi özellikle Kuzey Afrika bölgesi olan  Cezayir, Tunus, Fas, Libya üzerinde uzman olan bir zamanlar babası da Libya Başbakanlığı yapan gazeteci-yazar Orhan Koloğlu beyle Kuzey Afrika üzerine söyleşi  yapıp, son yazdığı Türk Korsanları kitabını da alarak tüm hazırlıklarımızı tamamladık ve sonra bir zamanların garp ocakları dediğimiz Cezayir’e doğru yola çıkmadan önce Barbaros Hayrettin Paşa’nın, İstanbul Beşiktaş’taki türbesni ziyeret edip Fatiha okuduk. Barbaros’un gemilerinin Akdeniz’e  açıldığı Beşiktaş limanındaki dalgaları seyrederek Yahya Kemal’in ünlü şirini söyleyerek Akdeniz semalarından uçakla Cezayir’e doğru yola çıktık..

 Akdeniz hava sahasında

Değerli gönül dostu Prof. Dr. Orhan Gedikli beyin orgnizasyonunda, Ejder tur firmasının sahibi Uğur beyin önderliğinde Cezayir’e doğru gitmek üzere Türk Hava Yolları uçağıyla yolculuğa başladık. Uçağımız bir zamanlar Türk denizcilerinin gezdiği Akdeniz semalarına doğru uçarken Barbarosları, Piri Reisleri hatırlıyordum. Barbaros’un izini 10 bin metre yukarıda takip ederek Yunanistan semalarını aşıp Adriyatik Denizi üzerinden Sicilya Yarımadası’nın üstünden Akdeniz’e açılırken bizim için tarih adeta yeniden dile geliyor, uçağımızın uçuş güzergahını ekrandan seyrederken Sicilya-Malta adaları adeta dile gelip Kanunileri, Piri Reisleri, Barbaros kardeşleri ve Turgut Reisi hatırlatıyordum. Malta adasının 10 bin metre yukarıdan manzarası Turgut Reis’in ve Oruç Reis’in nasıl şehit olduğunu bizlere hatırlatıyor, Malta hava sahasından geçerken malta sürgünlerini de hatırlamadan edemiyordum. Daha önce Malta’ya yaptığım gezide Türk denizcisi Turgut Reis komutasında ki leventlerimizin destansı mücadelelerini hatırlamış, bize Malta’yı gezdiren rehber Osmanlı’yı nasıl denizde yendiklerini gururla anlatırken ister istemez üzülmüştüm. Uçağımız Akdenizi bir kuş gibi geçerek Tunus üzerinden Cezayir hava sahasına giriyor, sahil ile kıyı arasında ki paralel uçuşumuz solumuzda karlı Atlas dağları, sağımızda masmavi Akdeniz suyu, kıyıya vuran ve adeta köpük köpük olan dalgaları seyrederek cezayirin başkenti Cezayir hava limanına fırtınalı bir ortamda uçağımız iniş yapıyordu.

Cezyir’de  muhteşem karşılama

Bizi Cezayir’de karşılayacak tur firmasının yetkilisi Zeynep hanımın özel çabasıyla pasaport ve gümrük kuyruğunda hiç beklemeden Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmanın haklı gururuyla Cezayirliler bizi bağrına basıp, gurubumuzla birlikte Cezayir’e giriş yapıyoruz.

20 kişilik grubumuzla Cezayir şehir merkezine doğru ilerlerken tarih gözümüzde canlanıyor, Kuzey Afrika’ya İslam medeniyetini getiren Ukbe Bin Nafiler ve Allah dostu Sahabe-i Kiram’ı hatırlıyoruz. Cezayir’de ilk gözümüze çarpan yeni inşaatlar ve Fransızların 1960 öncesi yaptığı tipik Fransız binaları, yoğun trafik ve çok sıkı polis kontrolü. Neredeyse her sokak ve her cadde başında (Şurta) yazan polis araçları kontrol ve takip yapıyor. Cezayir’de çok sıkı bir polis kontrolü var. Dünyanın 70’den fazla ülkesini gezdim. Bu kadar çok polis kontrolü ve sıkı takibin Cezayir’de olduğunu gördüm. Cezayir geçmişte terörden çok çekmiş bir ülke. Sadece terör döneminde 1,5 milyona yakın insan olmüş. Terör Cezayir’i geçmişte kasıp kavurmuş, siyasi istikrarsızlık, devlet otoritesinin sarsılması Cezayir’e çok pahalıya mal olmuş. Bu yüzden Cezayir’de kalıdğımız süre içerisinde en çok polisle muhatap olduk ancak Türkiye’den geliyor olmamız ve Türk olmamız bütün sıkıntılarımı hafifletti, Cezayir’de birinci sınıf ülke vatandaşı olmanın gururunu ve mutluluğunu yaşadık. Cezayirliler Türkiye’ye ve Türklere büyük sempati duyuyor. Cezayirlilerin ifadesiyle Türkler “Hıyarun nas”. Bu da ne demek diyeceksiniz, hıyar insan değil, insanların hayırlısı demek.

Cezayir’de ilk akşam

Fransızlardan kalma otelimize yerleştikten sonra kısa bir şehir turu yapıp dükkanlara, büfelere giriyor, Osmanlı’dan kalma büyük postahane binasının önünden Postahane binasını seyrederek Cezayir tarihini düşünüyorum. Postahane binası Fransızlar tarafından değiştirilse de muhteşem mimarisiyle göz ve gönül ziyafeti sunuyor. Küçük kubbeleri, kapı girişinde ki sütunlar, büyük kapılarıyla Osmanlı- Endülüs mimari sentezinin muhteşem bir örneği. Postahane binasının çevresini dolaşıp, koruma ağaçlarının altından caddeleri gezerek dükkanlarda ki fiyat durumunu da tespit etmeye çalışıyoruz. Cezayir neredeyse Türkiye’de ki fiyatlarla aynı seviyede. Herşeyi dışarıdan ithal eden Cezayir’de tekstil ve giyim eşyalarında ki fiyat yüksekliği dikkatimizi çekiyor.

Hayat Holding’in Cezayir başarısı

Cezayir’de bizi ilk akşam bir sürpriz bekliyor. Gezi heyetinde yer alan Prof. İbrahim Balcıoğlu’nun arkadaşının oğlu olan Hasan Uğur bey otelimize kadar gelerek bizi karşıladı. Cezayir’in önemli bir restorantına birlikte gidiyoruz. Cezayir’de yemek kültürü biraz Cezayir, biraz Osmanlı biraz Fransız. Cezayir’in kendine özgü bizim kuzu dolması dediğimiz meşhur meşviğ ziyafeti ile ağırlanıyoriuz. İçerisi sebze dolu olan kuzu 6 saat fırında pişirilmek suretiyle bütün halde masaya getiriliyor, masada hem göze hem damağa hitap edercesine süslü ve özel örtenimsi hava ile masaya getirilip misafirlere sunuluyor.

Hasan Uğur beyden Hayat Holding’in Cezayir yatarımıyla ilgili bilgiler alıyoruz. 2000’li yılların ortasında Hayat Holding deterjan ve çocuk bezi fabrikası kurarak Fas ve Tunus’a da ihracat yapıyor. 850 kişinin çalıştığı firmanın genel müdürlüğünü yapan Hasan Uğur bey 35 yaşında genç ve dinamik bir insan. Cezayir’in en büyük ekonomi dergisi Hasan beyi kapak konusu yaparak Hayat Holding’e geniş de bir yer ayırmış. Gebze bölgesinde Kastamonu Entegre olarak yatırımları olan Hayat Holding’in Cezayir’de ki başarısından gurur ve mutluluk duyuyoruz.

Cezayir şehitler anıtı ve tarih müzesindeyiz

Cezayir’de ikinci günümüz. İlk durağımız Cezayir Özgürlük meydanı. 1830’dan 1962 yılına kadar 130 yıl Fransızlara karşı özgürlük macadelesi veren Cezayir halkı sadece 1945-1962 arasında 1,5 milyon insanını kaybetti. Cezayir’de Fransızlar tam anlamıyla bir soykırım yaptılar. Cezayir tarih müzesinde çekim yapmamıza izin verilmiyor. 1982 yılında açılan bu müze adeta Cezayir’in hafızası, her şeyi. Bu müzede bütün Cezayir tarihi görsel malzemelerle anlatılmış. İslamiyet’in Cezayir’e nasıl geldiği, Osmanlı döneminde ki Cezayir ve Fransız işgali sırasında ki Cezayir her safhası ile anlatılmış. Müzeyi gezdikten sonra meydana çıkıyoruz, müzenin tam karşısında muhteşem bir şehitler anıtı var. Palmiye yaprağının sembolize edildiği anıt 1,5 milyon Cezayirlinin ruhunu da şad ediyor. Şehitler anıtında Cezayir’de Fransız soykırımında şehit olan tüm Cezayirliler başta olmak üzere Osmanlı ve İslam medeniyeti döneminde Cezayir için şehit olan isimleri unutulmuş aziz şehitlerimizi rahmet, minnet ve şükranla anarak aziz ruhları için Fatiha  okumayı da ihmal etmiyoruz. Sağanak  halinde  yağan  yağmurun hüznü ile şehitlikten ayrılıp Cezayir’deki gezimizi sürdürüyoruz.

Cezayir’de Cuma namazı

Cezayir’de Osmanlı mimarisiyle yapılan büyük bir camiide Cuma namazımızı kılıyoruz. Namaz yaklaştıkça akın akın cemaat camiiye geliyor. Cuma namazı kılanlar arasında kadınlar ve kız çocuklarının oluşu dikkatimi çekiyor. İmam, vaaz yaptıktan hemen sonra elinde bastonuyla uzun bir hutbe okuyor. Sonra 2 rekat namaz kılıyoruz. Ardından cenaze namazı da kılarak camiiden ayrılıyoruz.

Tıpasa antik kentindeyiz

Cezayir’in sahil kenti tarihi Tıpasa kentine doğru yola çıkıyoruz. yeşillikler içerisinde ve modern mimariyle yapılmış otoyoldan geçerek Tıpasa antik kentindeki Ekibimiz Cezayir Tıpasa şehrinde Kleopetra anıt mezarını ziyaret ederkenCleopatra anıt mezarının bulunduğu tepeye çıkıyoruz. Müthiş bir anıt. İkinci Kleopartanın mezarının bu anıtın önünde olduğunu öğreniyoruz. Unesco tarafından koruma altına alınan anıt çevresinden Akdeniz sahillerini seyretmek bizleri tarihe yolculuğa çıkarıyor. Daha sonra sahildeki antik tiyatronun bulunduğu Osmanlı döneminde sur ve kale yapılan Tıpasa kentinin muhteşem manzarası ve dalgaların sahile vuruşunu belgesel görüntülerle tarihe not düşüp zamana noterlik yapıyoruz.

Fransızların işgali başlattığı tarihi limnadayız

Vakit akşam. Cezayir’deki gezimizin şimdi ki durağı tarihi Cezayir limanı. Fransızlar 1830’da ilk çıkarmayı gerçekleştirdiği limandayız. Osmanlı döneminde gümrük binası, liman surları ve limanda ki tarihi eserler aynen korunmuş.Loş ışık altında tarihi liman binası Fransızların bu bölgedeki yaptığı katliam ve soykırımın adeta şahitliğini yaparcasına bir abide gibi karşımızda duruyor. Limanın sakin ve sessiz hali dalgaların sahile vuruşu, bizi hüzünlendiriyor, işgal yıllarında Cezayir’de şehit olan aziz şehitlerimizin ruhuna Fatihalar okuduk.

Cezayir’dekİ tarihi (Kasbah) Osmanlı şehrindeyiz

Bugün 9 Şubat 2013  Cezayir’de  üçüncü günümüz. Sağanak yağmur bize adeta hoş geldin dercesine eşlik ederek tarihi Cezayir limanının yolunu tutuyoruz. Barbaros Hayrettin paşanın gemilerini demirlediği limanda bugün çok büyük yük gemileri ve askeri gemiler konuşlanm

 

ış. Tarihi liman binası ve sur askeri bölge olduğu için çekim yapmamıza izin verilmiyor.Uzaktan görüntülerini çekerek Cezayirlilerin Kasbah dediği Osmanlı kasabasına doğru yola çıkıyoruz. Kasbah, tam bir Cezayir-Osmanlı mimarisini yansıtıyor. Polis nezaretinde tarihi şehri gezip, tarihi bir evin üzerinden Cezayir şehrini, limanı, Cezayir’in muhteşem manzarasını doya doya seyrediyoruz.

Kasbah’da  Osmanlı ruhu

Bazı yerler ve mekanlar vardır ki asırlar geçsede tarihi kimliğini unutmaz. Tıpkı Cezayir’deki Osmanlı şehri Kasbah gibi. Fransızlar  Cezayir’de sadece insan soykırımı değil tarihi eser ve kültür soykırımıda yapmış. Osmanlı ve İslam dönemi eserlerinin neredeyse tamanını yıkan Fransızlar kendi mimarısı ile sevimsiz binalar yapmışlar. Fransız soykırımından kurtulan tarihi Kasbah şehri harabe hali ile geçmişin nazlı yadigarı. Biz tarihi Kasbah mahallesinde gezimizi sürdüyoruz.

Cezayir Osmanlı dönemi eseri Keçiova Camii
Cezayir Osmanlı dönemi eseri Keçiova Camii

Cezayir dayılarından Mustafa paşa sarayının muhteşem manzarasını, saraydaki misfafir kabul yeri, odalar, mutfak, banyo terbiatı, harem dairesi,Türk-İslam mimarisinin muhteşem bir örneği olarak medeniyet tarihimizi semobilze ediyor. Avlunun ortasındaki havuzlu fiskiyedeki balıklar dikkatimlizi çekiyor.

Keçiova Camii’nin muhteşem mimarisi göz ve gönül ziyafeti sunarken restorasyon çalışmaları tarihi eserin korunmasını işaret ediyor, Camii’nin hemen yanındaki Cezayirli Hasan paşa sarayı önünde ki palmiye ağacı ile Cezayir’in tarihi geçmişine şahitlik yapıyorum. Sarayın hemen yanındaki 1500’lü yıllardan kalma Seyit Abdurrahman türbesi hemen yanıbaşındaki mezarlar türbsenin karşısındaki Fransız koleji ve kolejdeki kilise Fransızların yıkımınıda sembolize ediyor. Fransızlar sadece insanları soykırıma uğratmamış, Cezayir’deki Osmanlı dönemine ait tarihi eserler ve mimari eserlerin yüzde doksan beşini de yıkarak büyük bir kültür katliamı yapmış. Bir başka sarayda Cezayir’in tarihi geçmişi ile ilgili bir çok eser, giyim eşyası, müzik aletleri, kadın ve erkeklere ait eşyalar sergilenerek, genç nesle tarih ve kültür bilinci anlatılıyor. Cezayir deyince akla hurma da geliyor. Hurma dükkanlarından hurma satın alırken pazarlık yapmak istiyoruz ama Cezayirliler pazarlıktan hiç hoşlanmıyorlar ve inidirimde yapmıyorlar.Cezayir’deki şimdiki durağımız hayvanat bahçesi. Fransızlar 1837 yılında büyük bir botanik park ve hayvanat bahçesi yapmış. 5 bin dönüm alan üzerindeki hayvanat bahçesi ve botanik park gerçekten görülmeye değer. Ağaç çeşitleri, bitki türleri ve hayvan çeşitleri turistlerin büyük ziyaretçi akınına uğruyor. Parkın hemen üstündeki Cezayir Özgürlük anıtı, parka hakim bir cezaevi askerin nöbet tutuşunu andırıyor. Cezayir’deki son akşamımızı bir Lübnan restorantında Türk damak zevkine uygun yemek ziyafetiyle noktalıyoruz.

Cezayir’de  Türk Büyükelçisi ile söyleşi

Artık  Cezayir’e elveda vakti geldi. Bugün 10 şubat 2013. Cezayir’de son günümüz. İlk olarak meşhur Cezayir mercanlarının satıldığı dükkana gidiyoruz. Denizin derinliklerinde çıkartılan mercanların her biri altın değerinde. Streside aldığı söylenen mercanlar yüksek fiyatlara satılıyor. Mercanların nasıl çıkartıldığının ve nasıl işlendiğini öğrendikten sonra Cezayir belgeselimize son noktayı koymak üzere Türkiye’nin Cezayir Büyükelçisi Adnan Keçeci beyi ziyarete gidiyoruz. Büyükelçilik binamız halen kirada. İspanya Büyükelçiliği ile yan yana. Hurma ağaçları ve yeşillikler içerisinde başkent Cezayir’e hakim noktada bulunan tipik Akdeniz mimarisiyle yapılan elçilik binamızın kapısında bizleri yeni Cezayir büyükelçimliz Adnan Keçeci bey karşılıyor. Adnan beyle Türkiye-Cezayir ilişkileri konusunda özel bir söyleşi yapıyoruz. Adnan bey Cezayir’in borcu olmayan ender ülkelerden birisi olduğunu, doğalgaz ve petrol üreten ülkelerin başında geldiğini, özellikle inşaat sektörünün Cezayir’de hareketli olduğunu, Cezayir’de iş ve yatırım yapacak Türk firmalarının ciddi iş yapabileceklerini söylüyor. Türk-Cezayir ilişkilerin her geçen gün geliştiğini yakın bir gelecekte Türkiye’den Cezayir’e üst düzey ziyaretler yapılabileceğinin altını çiziyor, Türkiye ile Cezayir arasındaki ticaret hacminin 4 milyon dolar seviyesinde olduğunu açıklıyor. Cezayir’deki gezimizi tamamlayarak THY uçağı ile Türikye’ye doğru yola çıktığımzda güneşli bir hava bizleri Cezayir’den uğurlarken, karlı Atlas dağları, masmavi Akdeniz eşlik ediyor ve Cezayir gezisine katılan çoğu tıp profesörü olan arkadaşlardan Cezayir gezisiyle ilgili görüş ve intibalarını alıyoruz.

Osmanlı’nın Akdeniz ve Kuzey Afrika Zaferleri

Oruç Reis’in Ege Denizi’nde Rodos Şövalyelerine tutsak düşmesi, kardeşi İlyas’ın şehit olması.

1510 Oruç Reis serbest kaldıktan sonra, yaşadığı olayın etkisiyle tüccar yerine korsan olmaya karar verdi.

Oruç Reis, Akdeniz kıyılarına akınlar düzenledi ve ganimetler elde etti.

Hızır Reis ticareti bırakarak Tunus’un  Cerbe Adası’na gelip ağası (ağabeyi) Oruç Reisle beraber korsanlığa başladı.

1512 İki kardeş Tunus Sultanı Muhammed ile anlaşarak Tunus’taki Halkü’l-Vaâd ( La Gaulette) limanını kullanmaya başladı.

1516-1517’de İspanyollara karşı savaştı ve Tenes, Tlemsen ve Oran kentlerini ele geçirerek Cezayir’i denetimlerine aldılar.

1517 Oruç Reis Cezayir hükümdarı ilan edildi.

1518 İspanyollar Cezayir’i geri almak için Araplarla birleşerek saldırıya geçtiler. Bu savaşta kardeşleri İshak Reis ve Oruç Reis şehit oldular.

1518 Yavuz Sultan Selim, Hızır Reis’i Cezayir Beylerbeyliğine atayarak koruması altına aldı.

1519 Hızır Reis, İspanya donanmasını yenilgiye uğrattı.

Cezayir’i bırakarak Şerşel Adaları’na çekildi

1520-1525 arasında Avrupa’nın Akdeniz kıyılarını vurarak büyük ganimetler elde etti.

1530’da Cezayir’i yeniden ele geçirdi.

1531 Şerşel’e baskın düzenleyen Cenevizli Amiral Andrea Doria’yı yenilgiye uğrattı.

1534’te Akdeniz’e açıldı ve İtalya kıyılarına seferler düzenledi.

1534’te Tunus’u ele geçirdi. Ancak Haçlı donanması karşısında Tunus’u bırakmak zorunda kaldı.

1536’da daha güçlü bir donanmayla İtalya kıyılarını vurdu.

1536 Ege Denizi’ndeki Venedik adalarını Osmanlı topraklarına kattı.

1538’de Preveze Deniz Savaşında Haçlı Donanmasını yendi.

Toulon’da Fransız donanmasıyla birleşerek 1543’te Kutsal Roma Germen İttifakını yenerek Nice’i aldı.

Cezayir hakkkında Ansiklopedik bilgiler…

Cezayir neresi?

Cezayir (Cezayir Demokratik Halk Cumhuriyeti), Kuzey Afrika’da bulunan, Afrika’nın coğrafi açıdan en büyük ülkesidir. Cezayir’in komşuları kuzeydoğuda Tunus, doğuda Libya, güneydoğuda Nijer, güneybatıda Moritanya ve Mali, batıda Fas ve Batı Sahra’dır. Etnik açıdan bir İslami, Arap ve Berberi ülkesidir. Ülke ismi Arapçada (El Jazair) adalar anlamındadır.

Cezayir (Cezayir Demokratik Halk Cumhuriyeti), Kuzey Afrika’da bulunan, Afrika’nın Sudan’dan sonra ikinci büyük ülkesidir. Cezayir’in komşuları kuzeydoğuda  Tunus, doğuda  Libya, güneydoğuda  Nijer, güneybatıda  Moritanya ve Mali, batıda  Fas ve  Batı Sahra’dır. Etnik açıdan bir İslami, Arap ve Berberi ülkesidir. Ülke ismi Arapçada (El Jazair) adalar anlamındadır. Kuzeyinde Akdeniz, kuzeydoğusunda Tunus, doğusunda Libya, güneyinde Nijer ve Mali, güneybatıda  Moritanya, batıda Fas ile çevrili olan 2.381.741 km2 yüzölçümüyle Sudan’dan sonra Afrika’nın ikinci büyük ülkesi. Kuzeybatı  Afrika’da yer alan Cezayir’in  Akdeniz’de 1025 km uzunluğunda kıyısı vardır.

Cezayir‘in  Tarihi

Cezayir çok eski tarihlerde bir yerleşim merkeziydi. Bilinen en eski halk Berberilerdir. Cezayir kıyılarına önce Fenikeliler gelmiştir.M.Ö. 814-813 yıllarında Kartacalıların eline geçen ülke, gelişerek bilhassa kıyı ticâretinin önemli bir merkezi olmuştur. Daha sonra  Romalılar ve  Bizanslılar tarafından işgâl edilmiş olan Cezâyir’de halk, bu zamanlarda Hıristiyanlığı kabul etmişlerdir.

İslamiyeti yaymak için dünyânın her tarafına dağılan Müslümanlar 7. asırda buralara gelmişlerdir. Abdullah bin Ebû Serh tarafından burası fethedilmiştir. Cezâyir halkı İslâmiyeti kabul etmiş,İslam devletinin hâkim olduğu zamanlarda İslâmiyetin sâyesinde ilerlemiş, benimsedikleri İslam kültür, medeniyet ve âdetlerini ve Arapça lisanını günümüze kadar muhâfaza etmişlerdir.

On altıncı asırda Oruç Reis ve Hızır Reis (Barbaros Hayrettin Paşa) reisler tarafından fethedilen Cezâyir, Akdeniz’i yağma, talan ve barbarlıklarıyla kan gölü hâline getiren Avrupalı korsanlara karşı mücâdele eden Müslüman leventlerin üssü hâline gelmiştir. Barbaros Hayreddin Paşa daha sonra burayı Osmanlı Devletinin bir beylerbeyliği hâline getirmiştir. Üç asır Osmanlı idaresinde kalan Cezâyir’de o devre âit eserler ve gelenekler canlılığını hâlâ korumaktadır.

Cezayir’de Fransız soykırımı

1830 senesinde Fransızlar, çok büyük deniz ve kara kuvvetleri ile uzun savaşlardan sonra ülkeyi ele geçirdiler. Bir sömürge idaresi kuran Fransızları halk hiçbir zaman kabul etmedi, devamlı ayaklanma teşebbüsleri içerisinde bulundu (Bkz. Abdülkadiri Cezayiri). Fransa İkinci Dünya Savaşında (1942) Cezayir’i mukavemet merkezi olarak kullandı. Savaş bittikten sonra Cezâyir’liler gösterdikleri fedâkârlığa karşılık bağımsızlık veya Fransızlarla aynı haklara sâhip olmak istediler. Bu istek Fransızlar tarafından büyük bir tepki ile karşılandı ve halk katledilmeye başlandı. 1789 Fransız İhtilâli ile her türlü hürriyetlerin yayıldığı ülke olduğu yıllarca söylenen Fransa, Cezayir’deki insanlara bu hürriyeti tanımıyordu. İçindeki Haçlı rûhunu Cezâyirde’de göstermiş, kitle katliamı yapmıştır. Günümüzde, o zamandan kalma toplu mezarlar çıkmaktadır. 1948’de Fransa buranın sömürge değil, Fransa toprakları olduğunu îlân etti. Dış dünyâya karşı yapılan bu îlâna rağmen burayı bir sömürge olarak idâre etmeye çalışmışlar ve aslâ Cezayir halkına Fransızlarla eşit haklar tanımamışlardır. 1950 senesinden sonra Fransa’ya karşı mücâdelede teşkilâtlanmaya başlayan halk, muntazam bir ordu kurmayı başardı. 1954 senesinde bilfiil başlayan silâhlı mücâdele, 1956 senesinde bağımsızlığa kavuşan Fas ve Tunus’un da desteğini sağladı. Mücâdele 1962’de “Cezayir Demokratik Halk Cumhuriyeti” adıyla bağımsızlığını îlân etmesiyle netîcelendi.

Fransa’nın îtirâzlarına ramen 10 devlet tarafından bağımsızlığını îlân etmesinin hemen ardından tanınan Cezâyir, 1963 senesinde ilk anayasasını halk oyu ile kabul etmiştir. Bu anayasaya göre beş yıl için halk tarafından seçilen meclis yine beş yıl için Cumhurbaşkanını seçiyordu. Yürütme organı, Cumhurbaşkanı ve bakanlar kurulu tarafından meydana gelmektedir. Bu ilk anayasa mûcibince seçilen ilk Cumhurbaşkanı Ahmed bin Bella 16 Haziran 1965’te Albay Huari Bumedyen tarafından bir darbe ile devrildi. Kurulan ihtilal konseyi tarafından 1978’e kadar idâre edilen ülke aynı sene kabul edilen yeni bir anayasa ile idâre edilmeye başlamıştır. 7 Şubat 1979’da Şadli bin Cedid devlet başkanı oldu. 1989’da Sosyalizme ilişkin bütün ifâdelerden temizlenen, siyâsal çoğunluk ilkesini kabul eden ve grev hakkı tanıyan yeni anayasa halk oylamasıyla kabul edildi. 26 Aralık 1991’de yapılan seçimlerin ilk turunda oyların % 85’ini alan İslâmî Selâmet Cephesi 288 milletvekili kazandı. Bunun üzerine seçimler iptal edildi. 16 Ocak 1992’de sürgünden dönen Budiyaf, Yüksek Devlet Konseyi Başkanı ve Devlet Başkanı oldu. 9 Şubat 1992’de 12 ay süreli sıkıyönetim îlân edildi. 4 Mart 1992’de İslâmî Selâmet Cephesi yasa dışı îlân edildi. Siyâsi faaliyetleri yasaklayan ve birçok kişiyi îdâm ettiren Budiyaf 29 Haziran 1992’de bir suikast neticesinde öldürüldü. Cezayir’de iç karışıklıklar hala devam etmektedir (Aralık 1992).

* Cezayir’in Fizikî Yapısı

Akdeniz’e paralel olan iki sıra hâlindeki Atlas Sıradağları ülkeyi birbirinden farklı üç coğrafi bölgeye ayırır. Büyük ve Küçük Atlaslar ismini alan sıradağlardan kuzeyde olan Küçük Atlaslar, pekçok vâdi ile sık sık parçalandığı için tepe mânâsına gelen “Tell” ismini alırlar. Bu sıradağlar ile Akdeniz kıyıları arasında kalan bölge ülkenin en bereketli topraklarının bulunduğu ovalık bir arâzidir. Kıyı bölgesinde doğudan batıya doğru gidildikçe Chliff (Şelif) Vâdisi yer alır. Bu vâdi diğer kıyı kesimlerine nazaran oldukça kıraç olup, daha sonra tekrar verimli toprakların başladığı “Oran Sahili” ismindeki bölge uzanır. Tell Dağları batıdan doğuya doğru gittikçe yükselmektedir. En yüksek yeri Djurdjura Tepesi olup, yüksekliği 2308 metredir. Güneydeki İkinci Atlas Sıradağları Büyük Atlas Sıradağları ismini alır. Bu dağ silsilesi ülke topraklarının büyük bir kısmını teşkil eden Büyük Sahra Çölü ile kıyı bölgesi arasında set vazîfesi görür.

Atlas Sıradağları arasında geniş ve yüksek havzalar vardır. Dağlardan çıkıp bu havzalardan geçen sular yine bu bölgede bulunan tuz göllerine dökülür. Bu göllerden en önemlileri Sctottech Chargui, Z.Chargui’dir. Platonun batı bölgesi yaklaşık 900 m yüksekliğe sahipken, doğu bölgesi 300 m civârında bir yüksekliktedir. Geniş çayırlıklara sahip olan yaylanın güneyindeki Büyük Atlas (Sahra Atlasları) Sıradağlarının en yüksek yeri 2328 m ile Cebel Chelia Tepesidir. Sahra Atlaslarının hemen güneyinde Büyük Sahra Çölü başlar. Yüzölçümü yaklaşık 1.995.000 km2 olan Cezayir Sahrası yüksekliği birkaç yüz metreyi geçmeyen düzlük şeklindedir. Güneyinde ise 3000 metreyi bulan volkanik dağlar mevcuttur. Buradaki Haggar (Ahaggar) Dağlarındaki Tahat Tepesi, yaklaşık 2918 m ile bölgenin en yüksek yeri olup, dorukları kışın karlarla kaplıdır. Sahra yüzey şekilleri olarak iki kısımdır. Birincisi “erg” adı verilen kumlarla kaplı kısmı, diğeri ise “hammada” denilen çakıl taşlarıyla örtülü kısımdır. Kumlu olan bölgedeki kumlar tepeler hâlide sahrayı kaplar. Bu kum tepeleri rüzgâr ve fırtınaların tesiriyle sık sık yer değiştirirler. Büyük sahrada yeraltı sularının çıktığı sulanabilen yerlerde vahalar bulunur. Dağlardan çıkan akarsular genellikle tuzlu göllere dökülürken bâzıları da sahranın kuzey kısmında bir müddet sonra kaybolurlar. Pek fazla büyük akarsuyu yoktur.

* Cezayir’in iklimi

Cezâyir üç farklı iklime sâhiptir. Tell Dağları ile Akdeniz sahilleri arasında kalan kıyı bölgesinde tipik Akdeniz iklimi hüküm sürerken iki dağ silsilesi arasında daha sert bir iklim hâkimdir. Sahra Atlaslarının güneyinden îtibâren yer alan çölde ise çöl ikliminin en belirgin özellikleri görülür. Yazların sıcak ve kurak, kışların ise ılık ve yağışlı geçtiği kıyı bölgesinde senelik yağış miktarı ortalama 500 mm civârındadır. Senelik sıcaklık ortalaması ise yazın 25°C, kışın ise 10°C civarındadır. Yazların çok sıcak ve kurak, kışların ise çok soğuk olduğu yayla bölgesinde kara iklimine benzer bir iklim hakimdir. Senelik yağış 250-400 mm arasında değişir, sahrada yazın gündüz 50°C’ye varan sıcaklık gece 10°C’ye kadar düşer. Gece ile gündüz arasındaki bu sıcaklık farkı kışın daha da artar. Kış mevsiminde gece sıcaklığın 0°C’nin altına düştüğü vâkidir. Şiddetli kum fırtınalarının estiği, senelerce bir damla yağmur yağmadığı sahrada bâzan sağnak hâlinde yağmurlar da görülür.

* Cezayir’in Tabiî Kaynakları

Bitki örtüsü bakımından oldukça fakir bir ülke olan Cezayir’in kıyı bölgesinde Akdeniz bitki örtüsü olan sert yapraklı bodur maki topluluğu görülür. Tell Dağlarına doğru çıktıkça yağışlı bölgelerde meşe, mantar meşesi ve çam ağaçlarıyla kaplı ormanlık bölge yer alır. Çayırlarla kaplı olan yayladan sonra Sahra Atlaslarının tepelerinden îtibaren başlayan sahrada yer yer çöl bitki örtüsü hakimdir. Sahradaki vahalarda palmiye ağaçları bulunur. Yabanî hayvanlar bakımından da pek önemli bir özelliği olmayan Cezâyir mâden bakımından çok zengindir. Tell bölgesinde demir, Tunus yakınlarında fosfat, magnezyum, volfram, kalay, altın ve elmas mâdenleri önemli miktarlarda olmasına karşılık kömür mâdenleri oldukça azdır. Petrol ve tabiî gaz yeraltı kaynaklarının en mühimleridir. Tabiî gaz rezervinde dünyanın en zengin ülkesidir. Sahra’da çırakılan petrol ve tabiî gaz Hassi Messaoud ve Libya sınırındaki Ejdele bölgelerinde bol bulunmaktadır.

* Cezayir’de  Nüfus ve Sosyal Hayat

25.866.000 civârında olan nüfûsu, Berberîler ve Araplar meydana getirmektedir. Fransa sömürgesi olduğu senelerde buraya yerleşmiş bulunan Avrupalıların pekçoğu bağımsızlıktan sonra ülkelerine dönmüşlerse de hâlen önemli miktarda Avrupalı vardır. Ülkenin asıl yerlileri olan Berberîlerin bir kısmı göçebe hayâtı yaşar. Halkının hemen hemen tamâmının Müslüman olmasına ve Arapça konuşmasına rağmen ulaşılması zor olan kuytu yerlerde yaşayan Berberîler çok eski çağlardan beri gelen gelenekleriyle Fenike menşeli bir alfabeye sâhip dillerini devâm ettirmektedir. Konuşulan diğer diller arasında Fransızca Berberîceden sonra gelir. Osmanlı eserleri ve kültürünün hâkim olduğu Cezâyir’de halkın dörtte üçü Akdeniz kıyı şeridinde yaşar. Kuzeyde km2ye 470 kişi olan yoğunluk, sahrada 3.5 km2ye bir kişi şeklinde çok büyük bir farklılık gösterir. Nüfus artışının % 32 olduğu ülkede halkın % 52’si şehirlerde geri kalanı ise köylerde, vahalarda ve göçebe olarak yaşar.

Okur-yazar oranının % 42 olduğu Cezâyir’de sekiz yıllık ilk öğretim parasız ve mecburidir. Ülkede okul ve öğretmen yetersizliği, bu yönde yapılan çalışmaların hızının nüfus artışına göre düşük olması mecburi öğretimin tatbik edilmesini engellemektedir. Cezâyir, Oran ve Kostantin Üniversiteleri olmak üzere toplam üç üniversitesi vardır. Ülkenin kültür merkezi durumundaki şehri aynı zamanda başşehri olan Cezâyir’dir.

* Cezayir’in Siyâsî Hayat

1965’te Ahmed bin Bella’yı deviren Albay Bumedyen kurduğu bir devrim komitesi ile ülkeyi yönetmiştir. 1976 senesinde halk oyuna sunulan bir anayasa kabul etmiştir. 27 Aralık 1978’de Bumedyen’in ölümü üzerine yapılan millî özgürlük cephesinin (Şubat 1979) kongesinde Albay Şadli Bin Cedid devlet başkanı seçilmiştir. 18 yaşını dolduran her Cezâyirlinin oy kullanma hakkına sâhip olduğu ülke, Birleşmiş Milletler, Arap Birliği Teşkilâtı ve Bloksuz Ülkeler Teşkilâtına bağlıdır.

* Cezayir’in  Ekonomi

Cezâyir’in ekonomisi tarıma ve petrola dayanmaktadır. Bağımsızlığını kazanmasından sonra bir ara ekonomik buhran geçiren ülke, hazırlanan kalkınma plânları çerçevesinde bu sıkıntıları her geçen gün bertaraf etmektedir.

Ülkede tarımın önemi büyüktür. Çalışan nüfûsun % 50’sinin tarımla uğraşmasına rağmen, tarıma müsâit arâzilerin az olması ve tarımın modern usûllerle yapılmaması sebebiyle yetiştirdikleri besin maddeleri ülke ihtiyacını karşılayacak seviyede değildir. Yetiştirdiği ürünlerin başında buğday, üzüm, arpa, hurma ve sebze gelmektedir. Tarım daha ziyade ülkenin kuzeyinde ve Akdeniz kıyılarında yapılır. Akdeniz kıyılarında nârenciye, bilhassa üzüm-zeytin ve tütün üretimi önemlidir. Halkın bir kısmı özelikle göçebe yaşayanlar havancılıkla uğraşır. İlkel usûllerle yapılan hayvancılıkta en çok küçük baş hayvanlar yetiştirilir. Koyun, keçi, sığır, deve ve eşek en çok beslenen hayvanlardır. Ülke, ekonomisinin açığını mâdenleriyle kapatmaya çalışmaktadır. 1956 senesinde bulunan petrol ve tabiî gaz yatakları dünyânın en zengin yatakları arasındadır. Özellikle Doğu Sahra’daki Hassı Messaoud civârında çıkarılan petrol ile Batı Sahra’daki HassiR’Mel yataklarından çıkarılan tabiî gaz ihraç ürünlerinin başında gelir. Demir, fosfat, kurşun, çinko, kükürt, civa ve kömür mâdenlerinin de işletildiği Cezâyir’de petrol, tabiî gaz ve diğer mâdenlerden elde edilen gelir sanâyi ve tarıma sermâye olarak kullanılmaktadır.

Petrol sanâyinin süratle geliştiği Cezâyir’de gübre, plastik ve kimyevî maddeler üretilir. Annaba’daki demirçelik tesisleri ülke ihtiyâcını karşılayacak seviyededir. Sanayi, gelişmesini bütün sorumluluğu elinde tutmak şartıyla yabancı sermaye yardımıyla sürdürmektedir. Montaj sanâyiinin bulunduğu Cezâyir yavaş yavaş imâlat sanâyiine geçme çabaları içerisindedir.

1974’e kadar ticâretini sadece Fransa’yla yapmaktaydı. 1974-79 seneleri arasında Fransa’nın ticâret tekelinden kurtularak Amerika Birleşik Devletleri ağırlıklı bir ticaret politikası tâkip etmiştir. Genellikle ABD ve Avrupa ülkeleriyle yaptığı ticaretinde petrol, tabiî gaz, naranciye ve hurma ihraç ederken, makina, motorlu vâsıta, besin maddeleri, ilâç, elektronik âletler ithal eder. Limanları her tonajda geminin yanaşabilmesine müsâit olan Cezâyir kendi deniz filosunu yeterli seviyede kuramamıştır.

Ulaşım: Cezâyir’de gelişmiş bir kara yolu ağı vardır. Karayollarının uzunluğu 72.091 kilometreden fazladır. Tunus sınırından Fas sınırına kadar uzanan ana demiryolu hattı, ara yollarla limanlara bağlanır. Önemli limanları Cezâyir, Oran, Annaba, Arzev ve Bicâye’dir. Cezâyir Dârü’l-Beyda milletlerarası hava alanıdır.

Osmanlı Devleti’nin  Tunus, Cezayir ve Trablusgarp Ocakları

Osmanlı Devletinin Kuzey Afrika’daki üç eyâleti; Tunus, Cezâyir ve Trablusgarb’a verilen ortak ad. Bunların muhtar bir idâreleri vardı.

On altıncı yüzyılda Kuzey Afrika kıyılarında, batıdan Portekizlilerle İspanyolların, doğuda da Osmanlıların katıldıkları büyük bir nüfuz mücâdelesi vardı. Türkler ilk olarak 1516’da Oruç Reis komutasında, İspanyollara karşı üstünlük kurarak Cezâyir’e ayak bastılar. Cezâyir bir aralık Tunus beyinin eline geçmiş ise de, 1525’te Hızır (Barbaros) tarafından geri alınmıştı. Akdeniz’i İspanyol gemilerine dar eden Hızır Reis, 1533’te Kânûnî Sultan Süleymân Hanın dâveti üzerine İstanbul’a gelerek Osmanlı Devletinin hizmetine girdi. Büyük Türk denizcisi, Cezâyir beylerbeyi hil’atini giyerek kaptan-ı deryâ unvânını aldı. Aynı yıl İstanbul tersânelerinde Barbaros Hayreddin Paşaya verilmek üzere 61 parça gemi inşâ edildi. Böylece daha da güçlenen Barbaros, 1551’de Trablusgarb’ı, 1574’te de Tunus’u ele geçirerek Osmanlı hâkimiyeti altına aldı.

Osmanlı Devletine katılan diğer yerlerde olduğu gibi, bu üç Afrika ülkesinde de başlangıçta klâsik eyâlet teşkilâtı kurularak, sâlyâneli birer beylerbeylik hâlinde doğrudan doğruya merkeze bağlanmışlardı. Sâlyâne yâni yıllıkla idâre olunan eyâlet ve sancakların bütün vâridâtı kendi hazîne yetkilileri tarafından tahsîl olunup, beylerbeyi ile sancakbeylerine ve kul (maaşlı asker) sınıfına hâsıl olan vâridâttan maaş verilir ve fazlası hazîneye gönderilirdi.

* Cezayir Ocağı

Barbaros Hayreddîn Paşanın Osmanlı Devleti hizmetine girmesiyle idâresinde bulunan Cezayir, beylerbeylik olarak kendisine verilmişti. Şehrin muhâfazası için de İstanbul’dan 2000 kadar yeniçeri gönderilerek Cezayir Ocağının temeli atıldı (1533). Bu miktar daha sonra 20.000’e kadar yükseltildi.

Bu kuvvetler Cezayir’de Kasriyye denilen yedi kışlada bulunurlardı. Teşkilâtları yeniçerilerin bölük teşkilâtının aynı olup, bütün zâbitlerinin üstünde en büyük zâbit olarak yeniçeri ağası vardı. Cezayir Ocağında yeniçerilerden başka Türklerden müteşekkil süvâri bölükleri ile yerlilerden kurulu Mahazin adında başka bir atlı kuvveti de bulunuyordu. Cezâyir’de biri beylerbeyine ve diğeri yeniçeri ağasına âit olmak üzere Paşa ve Ağa dîvânları vardı. Kerrase denilen Paşa Dîvânı; hazînedâr (defterdâr), vekilharc (gümrük emîni), emîr-i âhûr, beytülmâlci, azab ağası, kâdı ve yeniçeri ağasından müteşekkildi. Paşa Dîvânı eyâlet işlerine ve Ağa Dîvânı da yeniçeri ocağı işlerine bakarlardı. Ancak Ağa Dîvânı 1618’den îtibâren hükûmet yâni beylerbeyine âit işlere karışmaya başlayınca, vâlilerin nüfûzu kırıldı. Çok kısa süren bu durumdan sonra reislerin 1671’deki tekrar iktidârı almaları ile “dayılık devri” başladı.

İlk dayılar denizciler tarafından seçildiği hâlde, bir süre sonra yeniden kuvvet kazanan ocaklılar, seçimi kendileri yapmaya başladılar. Cezayir’de 18. yüzyılda vâlilerin hiçbir hüküm ve nüfûzları kalmadı. Dayının bir meclis tarafından seçilmesi usûlden ise de çok defâ buna uyulmazdı. Dayının, vâli ve kendisini seçen meclisle iş görmesi îcâb ederken, dayılar mevkilerini sağlamlaştırdıktan sonra kâideye riâyet etmez oldular. Bu bölünme ve merkeze riâyetsizlik 17. yüzyılda Cezayir Ocağının donanmasının güçten düşmesine sebebiyet verdi.

Nitekim 18. asrın ilk yarısında Cezâyir donanması yirmi kadar gemiye sâhipti ve bu devirde evvelce yirmi bin olan Cezayir yeniçerileri de beş bin hattâ iki bine kadar düştü. Bu durum, Cezayir’in 1830 yılında Fransızlar tarafından işgâl edilmesine kadar sürdü. Son dönemde artık beylerbeylik makâmı tamâmen kalkmış, ülke üzerindeki Osmanlı hâkimiyeti yeni seçilen dayıya hil’at ve fermân göndererek onun memuriyetini tasdik etmekten ibâret kalmıştı. Böylece hukûken Osmanlı topraklarından sayılan ve Osmanlı Devletinin Akdeniz’de giriştiği deniz savaşlarına katılan Cezayir’in dayıları, zaman zaman bağımsız bir devlet başkanı gibi hareket etmek, hattâ dış devletlerle ayrı ayrı antlaşmalar imzâlamak imkânı bulmuşlardı.

* Tunus Ocağı

Tunus 1534’te Barbaros Hayreddîn Paşa tarafından Benî Hafs Hânedânının elinden alınarak Osmanlı ülkesine katıldı. Başlangıçta Cezâyir beylerbeyliğine bağlı olarak idâre edilen Tunus, 1573 yılında doğrudan doğruya beylerbeylik yapıldı ve idâresi Haydar Paşaya verildi.

İnebahtı bozgununu müteâkib Tunus, Haçlı donanması komutanı Prens Donjuvan tarafından 1573’te işgâl edildi. Ancak Yemen fâtihi meşhur Sinân Paşa ertesi sene donanma ile gelerek Tunus’u geri aldı ve şehrin muhâfazası için de dört bin yeniçeri bıraktı. Tunus’un tekrar zaptından sonra daha güneyde ve sâhile yakın olan Kayrevan Hâkimi Şeyh Abdüssamed, 1586’da Osmanlı Devletine itâat ederek, kaleyi ve elindeki bütün toprakları Tunus beylerbeyine teslim etti.

Tunus’ta beylerbeylik dönemi 1594’te yeniçerilerin ayaklanarak kendi bölükbaşılarından birini üç yıl için dayı seçmeleri sonucu son buldu. Başlangıçta seçimle işbaşına gelen dayılar, bir müddet sonra Osmanlı hükûmetinin denizcilerden birini verâset yoluyla dayı atamaya başlamasıyla babadan oğula geçer bir duruma geldi.

On yedinci asırda Tunus’un idâresi görünüşte beylerbeyi emrinde ise de, Emîr-ül-Evtan denilen Vatan Sancakbeyinin, yâni üç kişinin elindeydi. Bu üçlü kuvvetin nüfûz mücâdelesi Tunus’un idârî ve iktisâdî gücüne önemli ölçüde darbe vurdu. Osmanlı pâdişâhları bunlara devamlı nasîhat yollu fermanlar göndermiş ise de bunlara uyan çıkmamıştı. 1705 yılında Hüseyin bin Ali dayılık yönetimine son vererek idâreyi tek elde topladı. Bu yeni durum Hüseynî Sülâlesinin idâre dönemi olarak Tunus’un 1881 yılında Fransız istilâsına kadar sürdü.

* Trablusgarb Ocağı

Rodos 1522’de Osmanlılar tarafından fethedilince, kalede bulunan Sen Jan şövalyeleri buradan çıkarak Trablusgarb’a yerleşmişler ve burasını kendilerine üs yapmışlardı. 1551 yılında kaptan-ı deryâ Sinan Paşa ile Turgut Reis’in Trablusgarb’ı fethetmesine kadar sürdü.

Trablusgarb fethedildikten sonra, eyâlet olarak, Turgut Reis (Paşa) idâresine verildi. Turgut Paşa Malta muhâsarasında şehid düşünce, bir aralık Cezayir’e bağlanan Trablusgarb, sonra tekrar ayrıldı. Ancak 1609’da dayılık usûlünün, diğer ocaklarda olduğu gibi, Trablusgarb’da da kabûlü, beylerbeylik sisteminin eski otoritesinin kaybına sebeb oldu. 1711 yılında Karamanlı Ahmed Bey, hem dayı hem de paşa olarak, Trablusgarb’ın idâresini eline geçirince, bölgede Karamanlı Sülâlesinin hâkimiyet devri başladı ve 1835’e kadar devâm etti. Bu esnâda bir beyin ölümünden sonra yenisi, ulemânın ve halkının tasvibi de alınmak sûretiyle, askerler tarafından seçiliyor ve seçimin Osmanlı pâdişâhı tarafından tasdik edilmesi gerekiyordu. On dokuzuncu yüzyıl başlarında âile arasında beylik çatışmaları kanlı bir safhaya girdiğinden, Osmanlı hükûmeti 1835 yılında müdâhalede bulunarak, Trablusgarb’ı tekrar, bir eyâlet olarak merkeze bağladı. Böylece kuvvetli bir idâreye kavuşan Trablusgarb’ın elden çıkması, Cezayir ve Tunus kadar kolay olmadı. Ancak Sultan İkinci Abdülhamîd Hanın 1908’de tahttan indirilmesinden sonra, Osmanlı Devletinin içine düştüğü bunalımlı devreden istifâde ile İtalyanlar kaleyi işgâl ettiler (1912).

Garb Ocaklarının, 1580 yılına kadar bir mal defterdârı bulunuyordu. Cezayir’in uzaklığı sebebiyle bu târihten sonra oraya ayrı bir defterdâr tâyin olunmuştu. Garb Ocakları yıllıklı (sâlyâneli) eyâletlerden oldukları için her beylerbeylik masrafları çıktıktan sonra devlet hazînesine yirmi beş bin altın gönderiyordu.

* Cezayir’de Osmanlı Donanması

Garb Ocaklarının her birinin donanma kuvveti mevcuttu. Bu üç eyâletten, en kuvvetli donanmaya sâhip olan Cezayir eyâletiydi. Bunların geçimleri korsanlık ve muhârebeye dayandığından mükemmel donanmaları vardı. Cezayir donanmasının faâliyeti yalnız Akdeniz’e münhasır değildi. Bunlar, Cebelitârık (Sebte Boğazını) aşarak Kanarya Adaları, İngiltere, İrlanda, Flemenk, Danimarka ve hattâ İzlanda Adasına kadar donanma akınlarını uzatmışlardı. Büyük Britanya Adası civârındaki Lundy Adasını zaptederek bir müddet oturan Cezâyirliler, daha sonra adayı İngiliz korsanlarına yüklü bir para mukâbilinde satmışlardı.

Garb Ocakları donanmaları Osmanlıların bütün Akdeniz muhârebelerinde Osmanlı donanmasıyla birlikte bulunmuşlardır. Lüzûmu hâlinde bu üç ocağa ilkbaharda donanmaya katılmaları için pâdişâh tarafından ferman gönderilir, onlar da gemi reisi olan ve dayı denilen başbuğları ve çeşitli kadırga ve kalyonlarıyla sefere katılırlardı.

Garb Ocakları iki-üç senede bir pâdişâha hediyeler takdim ederler, buna mukâbil tersâneden gemi levâzımı, top, barut ve hattâ gemi tedârik ederlerdi. Bunların İstanbul’daki bütün işleri kaptanpaşa vâsıtasıyla görülürdü. On yedinci yüzyıldan îtibâren yöneticilerinin çoğu ecnebî devletlerle antlaşmalar yapar ve mektuplaşırlardı.

Osmanlı şehri Cezayir…

CEZAYİR (Avrupa dillerinde Alger; /fa/. Algeri; Alm. Algier; Ing. Algiersj.

Romalıların yerleşmesinden önce burada Finike veya Kartacalıların ticaret mevkii olarak kullandıkları Icosium’un bulunduğu bilinir. Şehir Vespa-sien zamanında Latin müstemlekesi oldu. 371/372’de Berberi Prensi Fir-mus tarafından zapedildi ve bir süre sonra Romalılara bırakıldı, sonraları bir piskoposluk merkezi oldu. VII. yüzyılda Arap istilâsı sırasında harap edildi.

XIV. yüzyılda Hafsî Merinî, Zeyyanîlerin sürekli savaşları sonucunda bu durumdan yararlanan ispanyollar cezayir, Oran, Bıcaye, Tlemsen gibi şehirleri yönetimlerine aldılar(7505 – 7572/ Cezayir’in Endülüs Hıristiyanları tarafından zaptı ile, buraya Endülüs’ten Yahudiler, Endülüs Arapları getirtilerek yerleştirildi. Yerli halk da İspanyol kuvvetlerine karşı koyamayarak boyun eğdiklerinden Katolik kralını tanımaya, kendisine her yıl vergi vermeye, Hıristiyan esirlerini serbest bırakmaya, korsanlık etmemeye ve limanlarını ispanyolların düşmanlarına kapamaya söz verdiler (1510). Korsanlığın kaldırılmasından zarar gören Cezayir halkı, çok geçmeden bu durumdan bıktı ve İspanyol boyunduruğundan kurtulmaya çalıştı. Katolik Ferdinand’ın ölümü ile bütün Berberistan’da meydana gelen karışıklıktan yararlanan Cezayirliler, Türk denizcisi Oruç Rels’ten yardım istemek üzere bir heyet gönderdiler. Oruç, Cezayir’e giderek törenle karşılandı. Salim alTumi’yi öldürerek yok ettikten sonra kendisini askerlerine sultan ilân ettirdi. Bunun üzerine Cezayir şehri halkı, Türkleri dışarı atmak üzere, İspanyollar ve Sa’abeliler ile anlaştılar, bir isyan sonucu fesatçılar yakalanarak başları kesildi. Kuşku altında olanlar ve hoşnutsuzluk yaratanlar da ya tutuklandı ya da öldürüldü.Böylece Oruç Cezayir’in hâkimi oldu. 1516’da ispanyol Don Di-ego de Vera ve 1519 da Don Ugo De Moncada tarafından Cezayir’e yapılan seferlerin ikisi de yenilgiyle sonuçlandı. Ancak Penon Kalesi, Hıristiyanların elinde kaldığı sürece Türk hâkimiyeti kesin olarak buraya yerleşmiş sayılamazdı. Oruç’un ölümü, kardeşi ve halifesi olan Hayreddin’in (Barbaros) yönetiminin ilk zamanlarında karşılaştığı güçlükler İspanyol Kalesi’nin düşmesini uzun süre geciktirdi. Rakiplerine galip gelen Hayreddin, 1529’da 5 yıl önce Kabililerin kendisini kovdukları Cezayir’e girince, bu işi sona erdirmek kararını verdi ve Mayıs 1529’da Penon’a saldırdı. 25 Mayıs 1529’da kale teslim alındı. Penon temelinden yıkılarak, yıkıntısının bir kısmı adacıkları birbirine bağlamak için kullanıldı ve böylece bugün dahi Hayreddin adı ile anılan bir mendirek meydana geldi.

Barbaros Hayreddin Paşa, Osmanlı Devleti’nin hizmetine girdikten sonra, Cezayir’in korunması için istanbul’dan iki bin kadar yeniçeri gönderildi. Bu şekilde Cezayir ocağının temeli atıldı.

Barbaros Hayreddin Paşa, Osmanlı egemenliğini tanıyıp, Kanunî Sultan Süleyman’ın hizmetine girerek kaptan-ı deryalığa atandığı sırada, imparatorluğun geniş arazisi üzerinde, o tarihlerde kurulmaya başlayan eyaletlerden biri olarak da adalar ve lüzum görülen bazı kıyı sancakları birleştirilmek suretiyle, bu eyalet oluşturuldu ve Afrika’daki Cezayir ülkesi beylerbeyliği ile birlikte Barbaros Hayreddin Paşa’nın yönetimine verildi (6 Nisan 1534). Bu sebeple bu yeni eyalete eski geleneğe uyularak “Kaptan Paşa Eyaleti” adı verildiği gibi, eyaletin sınırları içinde bulunan her iki Cezayir’i de kastederek “Cezayir Eyaleti” de denildi. Ancak, Afrika Cezayiri’nin fiilî beylerbeyliği yalnız Barbaros Hayreddin Paşa’nın kaptan-ı deryalığına münhasır kalmış ve ondan sonra vezir payesini haiz bulunmayan bazı kaptan-ı deryalara, Piyâle Paşa için yapıldığı gibi, sadece bir şeref payesi olarak verilmiş, hatta, bu gelenek XIX. yüzyılın başlarında Cezayir’in Dayılar1 yönetiminde yarı bağımsız bir durum aldığı devirlerde bile canlandırılmıştır. Barbaros’un ölümünden sonra (1546) Cezayir Beylerbeyliğine oğlu Hasan Paşa atandı. Hasan Paşa ve ondan sonraki beyler beyiler zamanında Cezayir’i Garb ocağı Osmanlı Devleti’ne kuvvetli bir şekilde bağlıydı. Daha 1541’de Cezayir Türkleri, şehri zaptetmeye gelen Charles Ouint ordusunu bozguna uğratmışlar ve onu büyük kayıplarla çekilmek zorunda bırakmışlardı.

1568’de Cezayir Beylerbeyliğine gelen Uluç Ali Paşa, doğuya önem vererek 1569’da Tunus’u zaptetti. Dört yıl sonra, Don Juan d’Autriche kumandasındaki bir İspanyol donanması bu şehri aldıysa da, 1574’te Kılıç Ali Paşa, Tunus’u tekrar ele geçirdi. Kılıç Ali Paşa, Kaptanı Deryalıkla birlikte Cezayir beylerbeyliğini ölünceye kadar korudu. Kılıç Ali Paşa’nın ölümü üzerine (1587), Osmanlı Devleti Garb ocaklarının yönetimini birbirinden ayırmayı ve her birine ayrı bir beylerbeyi atamayı uygun gördü.

1659 yılında Cezayir Beylerbeyliğine Ali Paşa atandı. Bu sırada toplanan Yeniçeri Divanı, paşaların her işe karışmalarını ve yönetimsiz oluşlarını eleştirerek, Beylerbeyini Cezayir’e sokmak istemediler ve bir kalyona koyup İzmir’e gönderdiler. Sadrazam Köprülü Mehmet Paşa, Cezayirlilerin bu hareketi karşısında Cezayir Ağası’na bir mektup yollayıp; “Artık devlet tarafından size vali gönderilemez, aranızdan kimi seçerseniz ona itaat edin. Padişah Hazretlerine itaat ve bağlılıktan yüz çeviren bir alay âsî tâifesiniz, kulluğunuza ihtiyacı yoktur. Onun Cezayir gibi binlerce memleketi var, olmuş olmamış yanında beraberdir. Bundan sonra Osmanlı sahillerine yanaştığınıza rızası yoktur” diyerek şehri bu şekilde cezalandırdı.

Fazıl Ahmed Paşa sadrazam olduğu zaman, Derya Kaptanı Kara Mustafa Paşa’nın araya girip kefil olmasıyla Cezayirlilerin hataları affedildi ve Boşnak ismail Ağa; beylerbeyi olarak Cezayir’e atandı. Fakat Cezayir’in kendi ağaları tarafından yönetilmesine karar veren yeniçeriler, paşayı padişahın bir temsilcisi olarak kabuledip başka işlere karışmasına izin vermediler. Böylece Cezayir’de Ağalar devri başlamış oldu (1659). On iki yıl süren Ağalık devri karışıklıklar içinde geçti. Zira, seçilen ağalar yerlerini bırakmamaya çalıştılar ve hepsi de çıkan isyanlar sonucunda öldürüldüler. Bu durum, 1671’de denizci reislerin ayaklanarak iktidarı ele geçirmesiyle sona erdi. Reisler, hükümet şeklini değiştirdiler ve ölünceye kadar Ocağı yönetmek üzere bir dayı seçtiler. Garb ocaklarının Osmanlı Devleti’ne bağları, XVIII. yüzyıl başlarında daha fazla gevşedi. 1711’de Cezayir-i Garb dayısı bulunan Ali Çavuş, beylerbeyilikle gelen Osmanlı paşasını karaya çıkarmadı ve çekilip gitmek zorunda bıraktı. Ali Çavuş, III. Ahmed’e kıymetli armağanlar göndererek beylerbeyilikle dayılığın ayrı ayrı kimselerde olmasının mahzurlarını açıkladı ve her ikisinin birleştirilmesini rica etti. Ali Çavuş’un bu isteği kabul edilerek, kendisine Cezayir Beylerbeyliği verildi ve bu tarihten sonra dayıların birçoğuna beylerbeyilik de verilerek, kendilerine yazılan emirlerde, Cezayir Beylerbeyisi ve dayısı diye hitap edilmişti. Bir yıl sonra, Trablusgarb’da Karamanlı sülâlesi kuruldu ye bu sülâlenin kurucusu Ahmed Bey İstanbul’a başvurarak, beylerbeyilik fermanını aldı. 1737’de ise, Hüseynî sülâlesinden Ali Bey Tunus’ta tek hâkim olarak kaldı ve beylerbeyilik uhdesine verildi.

Paşa Dayılar zamanında Cezayir eyaleti kesin şeklini aldı. Merkezde, beylerbeyinin yanında, bir danışma meclisi olan divan vardı. Beş yüksek memurdan oluşan divanın en önemli azası, maliye işlerine bakan Hazineci idi. Ondan sonra gelen üye de, denizcilik işleriyle uğraşan Yalı Vekilharcı idi. Divanın kâtipliklerini dört divan hocası yapmaktaydı.

Eyalet, merkez sancağından başka, üç sancağa bölünmüştü. Doğu, Güney ve Garb beylikleri adıyla tanınan bu sancakların başında birer bey bulunmaktaydı. Bunlar beylerbeyine vergi verirler, fakat beyliklerinin yönetimini bağımsız sayarlardı.

Türklerin Cezayir’i Garb eyaletinde dikkat ettileri bir husus da, yerli kadınlardan doğan çocuklarını yüksek makamlara geçirmemekti. Bunlara Kuloğulları denilirdi ve ocağın topçu kuvvetini oluştururlardı.

1718 yılında Avusturya ve Venedik’le yapılan antlaşmaların maddeleri arasında, Venedik gemilerinin ve tüccarlarının Akdeniz’de, Grab ocakları korsanlarının saldırılarına uğramamaları ve güvenlik içerisinde seyahat edebilmeleri için bir madde konmuştu. Venedikliler, Garb ocaklarının bu maddeyi kabul etmeyeceklerini tahmin ettikleri için, kendileriyle ocaklar arasında bir sınır saptanması teklif ve bu sınırlar dışında meydana gelecek saldırıdan Osmanlı Devleti’ni sorumlu tutmayacaklarını taahhüt etmişlerdi. Sonuçta Tunus ve Trablusgarp, Avusturya ile ayrı ayrı antlaşma yaptılarsa da Cezayir antlaşmayı kabul etmedi. Cezayirlilerin bu itaatsizliği ve Avrupa devletlerinin şikâyetleri üzerine buraya doğrudan doğruya istanbul’dan bir beylerbeyi atandı. Ancak, Cezayir Dayısı, beylerbeyi olarak atanan Mehmed Paşa’yı Cezayir’e sokmadı ve kendisine haber göndererek, karaya çıkmamasını istediler.

Cezayir gemicileri, Venediklilerle yapılan antlaşma ile saptanılan deniz sınırına aldırış etmeden, Venedik gemilerini yağma ettikleri gibi, Fransızların ticaretine de engel oluyorlardı.

Fransa’nın İstanbul Sefiri Divan-ı Hümâyûn’a başvurarak, Cezayirlilerin Fransızları ticaretten men ettiklerini, kendilerine sattıkları hububatı başkalarına da sattıklarını ve Cezayir nefe-ratına harcadıkları parayı vermediklerini ileri sürdü. Bunların önlenmesi istendi. Bunun üzerine Cezayir’e bir Divan-ı Hümâyûn hükmü gönderildi (Mayıs 1735). Yabancı devletlerle yapılan antlaşmalara ve Osmanlı Devle-ti’nin ikazlarına rağmen korsanlığın önüne bir türlü geçilemiyordu.

Merkezden uzak olan bu ocak aynı zamanda ve bağımsız hareketlerini artırıyordu. Çeşitli zamanlarda, ticareti tehlikeye koyan aşırı hareketleri or-sanlıkları yüzünden, Fransızların, İngilizlerin ve Felemenklerin bombardımanlarına hedef oldular. Hatta bir aralık Louis XIV. devrinde Fransızlar bu ülkeyi işgale bile giriştiler. Özellikle dayıların fazla cüretkâr hareketleri, müstemleke politikasının revaçta bulunduğu devirden pek tehlikeli oluyordu. Napoleon devrinde Fransa yeniden Cezayir’i Garb işine el attı. Kendisinden sonra bu yolda yüründü.

XVIII. yüzyılın sonunda Cezayir’de ticaret Yahudilerin eline geçti. Başlarında ise Jozef Bakri ve Neftali Busnaş adlarında iki Yahudi tüccar vardı.

Bu sırada Avrupa devletleri ile savaş halinde bulunan Fransa, erzak gereksinimini bu iki firma aracılığıyla sağlıyordu.Fakat paraları olmadığından aldıklarını karşılıklarında senet veriyorlardı. XIX. yüzyıl başında Osmanlı imparatorluğu’nun çıbanbaşı haline gelen Cezayir’e 1810 yılında bir ferman gönderilerek Cezayir’i Garb ocağı halkının Hacca, Rumeli ve Anadolu’ya gidenlerden, ölenlerden, mallarına müdahale edilmemesi ve eşyalarından gümrük alınmaması bildirildi.

Osmanlı ve yabancı tüccar gemilerine müdahale eden Cezayir korsanlarının nizam altına alınması için buraya bir firkateyn gönderildi (1814). Bu tarihte Cezayir Dayısı Ali Dayı haznedarı ocaklısı tarafından öldürüldüğünden bu kaz Ömür Dayı bu göreve getirildi. Aynı zamanda Cezayir’e giden firkateyne de Cezayir korsanları karşı koymayarak hürmet göstermek zorunda kaldılar. Ne var ki, aynı yıl Ömer Paşa da Cezayir halkı tarafından katledildiğinden Numan Hoca atandı.

Bu arada ingiltere Hükümeti, Cezayir ocağının Avrupa küçük devletleriyle vergi almadan barış yapmasını ve Hıristiyan esirlerin, az bir para karşılığında, serbest bırakılmasını teklif etti. Cezayir Beylerbeyi Ömer Paşa ölümünden evvel bu şartlara boyun eğmek zorunda kaldı. Fakat ingiliz donanmasının çekilip gitmesinden sonra, Ömer Paşa’nın ölümü üzerine bu anlaşmadan vazgeçildi (1815). Bunun üzerine ingiltere ve Felemenklerin saldırısına uğrayan Cezayirliler 1815 yılında ingiltere ve Felemenk ile barış yapmak zorunda kaldılar. Beylerbeyi ile yabancı devletler arasında anlaşmalar sürerken, korsanlık da devam etmekteydi. Nitekim, 1815 yılında Cezayir’in Buna şehrinde limana gelen ingiltere ve Felemenk mercan gemilerine halk saldırarak yağmaladılar.

Cezayir’in elden çıkması Dayı Hüseyin Paşa zamanına rastlar.

Hüseyin Paşa, borçların ödenmesi için birkaç kez Fransa Hükûmeti’-ne mektup yazdı ancak, yanıt alamadı. 1827’de Fransa’nın Cezayir Konsolosu Devaj, Hüseyin Paşa’nın bayramını kutlamak için geldiği zaman, Fransa Hükûmeti’nin niçin yanıt vermediği kendisinden soruldu. Konsolostan aldığı sert cevap karşısında kendisine hâkim olamayan Hüseyin Paşa, elindeki yelpazeyi konsolosun yüzüne vurdu.

Daha önce, iktisadî durumun düzelmesi için Cezayir’i zaptetmeyi düşünen Fransa, elçisine yapılan bu muameleyi fırsat bilerek, Hüseyin Paşa’-ya bir ültimatom verdi ve ültimatomun koşulları kabul edilmeyince, savt,; açarak Cezayir’i denizden abluka altına aldı. 56 bin kişilik bir kuvvetle şehri kuşatarak 5 Temmuz 1830’da şehri teslim aldılar. Bunun üzerine Cezayir Kalesi’nde bulunan Türkler, gemilerle İzmir’e getirilerek, Urla’ya yerleştirildiler. Şehirde kalan halkın acınacak bir halde bulunması sebebiyle Fransa ile Osmanlı Hükümeti arasında uzlaşma yoluna gidildi ve bu sebeple Amed-ci Reşid Bey, ortaelçilikle Paris’e gönderildi. (1834)

1830’dan sonra Cezayir büyük değişikliklere uğradı, Eski Türk Mağribî şehri yerine yavaş yavaş büyük bir Avrupa şehri kuruldu. Şehir, Fransızlar tarafından işgal edildikten sonra, halkın 10 bin kişilik kesimi, Cezayir’den ayrıldı.1830’da Cezayir’de mevcut 176 dinî binadan 1862’de ancak 48 adedi kalmıştır. (9 cami, 19 küçük cami, 20 mescit ve zaviye)

Hâlâ var olan islâm binaları arasında özellikle Al-Saydiya Camii’nden getirilen sütunlar ile inşa edilen bir re-vakın süslediği “Büyük Cami” önemlidir. Diğer bir cami ise, istanbul’daki Bizans mabedlerini anımsatan salip biçiminde bir plana göre, 1660’da inşa edilen Balıkhâne Camii ve 1696’da Day al-Hacı Ahmed tarafından, daha eski bir binanın yerine kurulan Sidi abd-al Rahman al-Salibî Camii önemli yapılardır.

Cezayir, bugün Afrika’nın kuzey kıyısında Cezayir ülkesinin (Algârie) ve ilinin merkezidir.

Akdenizi  Feth Edip Cezayir’ de devlet kuran Barbaros Hayreddin Paşa kimdir?

Büyük Osmanlı kaptan-ı deryası (amirali). 1466’da bir rivayette de 1483 yılında doğdu. Asıl adı Hızır’dı. Din ve devlet yolunda yaptığı büyük işlerden dolayı Kanuni Sultan Süleyman Han tarafından, dine hayrı dokunan manasına gelen Hayreddin ismi verildi. Doğu Akdeniz kıyılarındaki kavimler tarafından “kızıl sakallı” manasına gelmek üzere Barbarossa diye tanınmaktadır.

Midilli’nin Osmanlılarca fethinden sonra, kale muhafızı olarak buraya gelmiş, aslen Vardar Yenicesi’nden Yakub Ağanın dört oğlundan biriydi. Hızır’ın, İshak ve Oruç adında iki ağabeyi ve İlyas adında bir kardeşi vardı. İshak Midilli’de çalışıyor, Oruç ve Hızır deniz ticareti yapıyorlardı. Üç kardeş baba memleketi olan Selanik ve Saros’a gemi işleterek ticaretle meşgul oluyorlardı.

O zamanlar korsanlarla dolu Akdeniz’de deniz ticareti tehlikeli bir işti. Nitekim Oruç Reis de ticaretle uğraşırken Rodos şövalyeleri tarafından esir edildi. Bir kolayını bulup esaretten kurtulunca, iki kardeş birlikte denizciliğe başladılar. Bu konuda Şehzade Korkut’un yardımlarını gördüler. Şehzade Korkut’un ölümünden sonra denizci iki kardeş beraberce Tunus Hafsi Sultanı Ebu Abdullah Muhammed’e müracaat ederek ganimetlerin beşte birini vermek şartıyla Halkül-Vad Kalesine yerleştiler (1512).

Ceneviz, Fransız, İspanyol ve Venedik gemilerine karşı kazandıkları başarılar, servet, kuvvet ve şöhretlerini artırdı. Kuzey Afrika’daki bazı kabilelerin ileri gelenleri tarafından zalim beylere, İspanyol ve Ceneviz istilacılarına karşı yardıma çağırıldılar. Böylece Oruç Reis, Kuzey Afrika’da bir devlet kurmaya başlıyordu. Becel, Cicel, Şirşel ve Cezayir ellerine geçti. İspanya’nın müttefiki olan Tenes ve Tlemsen’i de aldılar. Fakat İspanyollara sığınan Tlemsen Beyi, İspanyol kuvvetleri ile tekrar hücuma geçti. Bu harpte Oruç Reis şehid oldu. Oruç Reisin şehadeti sonrasında çıkan karışıklıklarda Hızır Reisin mertlik ve ustalığı Cezayir şehrinde bir süre tutunmasına yettiyse de, ilerde İspanyollarla Arapların tekrar hücum edeceğini anlayan Hızır Reis, Yavuz Sultan Selim’e bir heyet göndererek, topraklarının Osmanlı hakimiyetine kabulünü diledi. Yavuz Sultan Selim bu teklifi memnuniyetle kabul etmekle kalmadı. Barbaros Hayreddin’e Beylerbeyi payesini verdi. Her türlü yardımı vaad etti ve Kuzey Afrika’ya 2000 kişilik bir yeniçeri kuvveti ile top gönderdi. Ayrıca Anadolu’dan asker toplama izni verdi. Hızır Reis, 1520’den sonra, bütün Hıristiyanlık dünyasını ürküten fevkalade zaferler kazandı. Akdeniz’deki bütün Türk ve öteki Müslüman denizciler onun emrine girmek için koştular. Kısa zamanda kırk teknelik bir donanma kuruldu.

Cezayir, Şirşel ve Tenes tekrar ele geçirildi. Cezayir şehri yakınındaki Penon şehri İspanyolların elindeydi. Bunlar bilhassa Pazar günleri Müslümanların bulunduğu şehri topa tutuyordu. Barbaros, Penon Kalesini kuşatarak teslim olmalarını teklif etti. Kabul edilmeyince lağım kazılarak kale havaya uçurulup zaptedildi.

Aydın Reis idaresindeki Türk denizcileri, Marsilya ve Nis sahillerini basıp esir ve ganimetlerle dönüyorlardı. İslam alemini sevindiren bu zaferler, Hıristiyanları mateme boğuyordu. Rahiplerin gönderdiği şikayet mektupları ve bizzat gelen şikayetçilerin verdiği kara haberler o zamanlar Almanya, İtalya, Hollanda ve İspanya tahtlarına sahip olan imparator V. Şarlken’i bir meclis toplamaya mecbur etti. Toplanan bu meclis, İspanyol ve Fransız deniz kuvvetlerinin Andrea Doria komutasında, Barbaros Hayreddin Paşanın üzerine gitmesini kararlaştırdı. Bu gayeyle yola çıkan Haçlı donanması, Kuzey Afrika’da bir hareket üssü elde etmek üzere 40 gemilik bir donanma ile Şirşel’e çıkarma yaptı ise de şehrin müdafileri, Andrea Doria’yı birçok ölü ve yaralı bırakarak çekilmek zorunda bıraktı. Hayreddin Paşa, Haçlı donanmasını bulmak üzere Akdeniz’e açıldı. Fakat Andrea Doria selameti İspanya kıyılarına kaçmakta buldu. Barbaros Hayreddin Paşa, Akdeniz’de çarpışacak düşman bulamayınca, İspanya’da Hıristiyan zulmüne karşı ayaklanan Endülüs Müslümanlarına yardım etti ve binlerce Müslümanı Afrika’ya geçirerek kurtardı.

1533 senesinde Kanuni Sultan Süleyman tarafından İstanbul’a çağrılan Hayreddin Paşa, yerine evlatlığı Hasan Ağayı bırakarak mükemmel bir donanma ile İstanbul’a doğru yola çıktı. Yolda 18 gemilik bir düşman filosunu Mesina açıklarında yaktı. Koron’da bulunan Haçlı donanması Preveze’ye kaçtı. İstanbul’da büyük bir merasimle karşılanan Barbaros, birkaç gün sonra Kanuni Sultan Süleyman tarafından kabul olundu. Merasimle, Cezayir Beylerbeyi payesiyle kaptan-ı deryalığa tayin edildi.

1534 baharında 80 gemilik donanma ile Akdeniz’e açılan Hayreddin Paşa, Santa Luka, Sidraro, Fondi ve Isperlanga şehirlerini zaptetti. Bundan sonra Tunus’a yönelen Osmanlı donanması, Tunus Beyi Hasan’ın üzerine yürüdü. Kayrevan’a çekilen Hasan Bey mağlup oldu ve kabileler itaate mecbur edildi (1534).

Tunus Beyinin Avrupa’dan yardım isteği üzerine 1535’te Alman İmparatorluğu, Papalık, İspanya, Napoli, Ceneviz ve Portekiz donanmalarından mürekkep 300 gemi ve 24 bin kişilik ordu, Halkül-Vad’de karaya çıktı. Burayı bir süre müdafaa eden Hayreddin Paşa, Tunus şehrine çekildi. Şehrin müdafaası zorlaşınca, Haçlı ordusunu yaran Osmanlı ordusu, Babüz Zünnab limanına çıkarak oradan Cezayir’e geçti. Şehre giren Haçlılar, günlerce katliam yaptılar. Cezayir’e gelen Barbaros, tekrar denize açılarak, İspanya kıyılarına baskınlar düzenledi. Mayorka ve Minorka adalarının limanlarını tahrip etti. Yolda Haçlı donanmasından Müslüman esirleri kurtardı ve gemilerle Cezayir’e döndü.

Tekrar İstanbul’a davet edilen Hayreddin Paşa, 1536’da karadan Napoli’ye yürüyecek orduya denizden yardımla vazifelendirildi. Osmanlı donanması, Otranto’da çıkartma yaptı ve Kastro Kalesini zaptetti.

Bir sene sonra Venedik’e ait Syra, Egina, Nios, Paros, Tinos ve Skorpento ve Kasos adaları zaptedildi. Nakos dukalığı Osmanlı idaresine bağlandı. Osmanlı donanmasının parlak zaferleri Venedik’i güç durumda bıraktı. Papa’ya ve diğer Avrupa devletlerine müracaat ederek Haçlı donanması talebinde bulunan Venedik’in isteği kabul edildi. 600 gemilik olan Haçlı donanmasının komutasına yine Andrea Doria getirildi.

Barbaros Hayreddin Paşa, bu büyük deniz kuvvetini, 27 Eylül 1538’de Preveze önlerinde 122 kadırga ile karşıladı. Akşama kadar süren tarihin bu en büyük deniz muharebesi sonunda, Haçlı donanması perişan edildi. Andrea Doria gecenin karanlığından istifade ederek, savaş alanından kaçabildi (Bkz. Preveze Deniz Savaşı). Böylelikle Akdeniz’de Osmanlı hakimiyeti tamamen sağlanmış oldu.

Barbaros Hayreddin Paşanın gücünden faydalanmak isteyen Beşinci Karl, onu Kuzey Afrika hükümdarı olarak tanıyacağını, ancak, Osmanlı Devletinden ayrılmasını istedi. Bu teklif kabul edilmeyince, Beşinci Karl, yanında Andrea Doria ve Fernando Cortez ile Cezayir’e saldırdı. Ancak Hasan Ağa tarafından mağlup edildiler.

Hayreddin Paşa, daha sonra İspanya ve İtalya sahillerine hücumlar tertipleyerek, İspanya Kralını, Fransa Kralı Birinci Fransuva ile sulha mecbur etti ve bu esnada birçok Müslüman esiri kurtardı. 1544’te İstanbul’a döndü. İstanbul’da iki sene yaşadıktan sonra 1546’da vefat etti. İstanbul Beşiktaş’ta deniz kenarındaki türbesine defnedildi. Ölümüne ebced hesabı ile “Mate reisül-bahr” (Denizin Reisi vefat etti. H. 953) tarihi düşürülmüştür.

Osmanlı Devletinde 12 sene kaptan-ı deryalık hizmetinde bulunan Barbaros Hayreddin Paşa, devletin sınırlarını Fas’a kadar uzattı. Beşiktaş’ta bir medrese inşa ettirdi. Serveti ile İstanbul’un bir çok semtine hanlar, hamamlar, konaklar, evler, değirmenler, fırınlar yaptırdı. Hayreddin Paşa geceyi üçe ayırırdı. Birinci kısmında Kur’an-ı kerim okur, ikinci kısmında ibadet eder ve üçüncü kısmında da uyurdu.

Yavuz Sultan Selim Dönemi

Hızır ve Oruç 1516’da ele geçirdikleri yüklü bir gemiyi armağan olarak Piri Reis himayesinde Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim’e gönderdiler. Bunun üzerine Yavuz Sultan Selim de onlara verdiği desteğin bir ifadesi olarak armağanlar yolladı. Oruç Reis ve Hızır Reisi’in, ağabeyleri İshak’ın da kendilerine katılmasından sonra korsanlıkla yetinmeyip Kuzey Afrika’da toprak edinmeye başladılar. 1516-1517’de İspanyollara karşı savaştılar ve Tenes, Tlemsen ve Oran kentlerini ele geçirerek Cezayir’i denetimlerine aldılar. Oruç Reis Cezayir hükümdarı ilan edildi. İspanyollar ertesi yıl Cezayir’i geri almak için Araplarla birleşerek saldırıya geçti. Bu savaşta Hızır Reisin ağabeyleri olan İshak Reis ve Oruç Reis öldürüldü. Hızır Reis, Yavuz Sultan Selim adına para bastırıp hutbe okutarak ona bağlılığını bildirdi. Yavuz Sultan Selim’de Hızır Reis’i Cezayir Beylerbeyliğine atayarak koruması altına aldı. Bunun üzerine önce Tunus ve Tlemsen Beyleri birleşerek Cezayir’e yürüdüler. Cezayir şehri dışındaki toprakları alıp, Cezayir içindeki halkı ayaklandırdılar. Ayaklanmayı bastıran Hızır Reis beyleri durdurdu. 1519’da Cezayir’e gelen İspanyol donanmasını mağlup etti. Ama Cezayir halkının durumu ve Tunus Beyi ile yapılan savaşın iyi netice vermemesi üzerine gemileri ve kendine bağlı Reislerle Cezayir’i bırakıp Şerşel Adaları’na çekildi…

Barbaros’un Kaptan-ı Derya “Hayreddin” olması

Hızır Reis 1520-1525 arasında Avrupa’nın Akdeniz kıyılarını vurarak büyük ganimetler elde etti. 1525’de Cezayir’i yeniden ele geçirdi. Ertesi yıl Şerşel’e baskın düzenleyen Cenevizli Amiral Andrea Doria’yı yenilgiye uğrattı. Kanuni Sultan Süleyman’ın Alman seferi sırasında Andrea Doria’nın Mora kıyılarına saldırması Osmanlıları güç duruma düşürdü. Bunun üzerine Kanuni, Hızır Reis’i İstanbul’a çağırdı ve 1533’te “Hayreddin” adını verdiği Hızır Reis’i Osmanlı donanmasının başına ( kaptan-ı derya) atadı.

Hayreddin Paşa 1534’te Akdeniz’e açıldı ve İtalya kıyılarına seferler düzenleyip Tunus’u ele geçirdi. Ancak Andrea Doria komutasındaki Haçlı donanması karşısında Tunus’u bırakmak zorunda kaldı ve ertesi yıl İstanbul’a döndü. 1536’da daha güçlü bir donanmayla yeniden Akdeniz’e açılan Barbaros, İtalya kıyılarını vurdu ve Ege Denizi’ndeki Venedik adalarını Osmanlı topraklarına kattı.

Preveze Deniz Savaşı

Osmanlıların Akdeniz’deki denetiminin artması üzerine, Papalık, Venedik, Ceneviz, Malta, İspanya ve Portekiz gemilerinden oluşan bir “Haçlı donanması” kuruldu ve başına Andrea Doria getirildi. Osmanlı donanması ile Haçlı donanması 1538’de Preveze Körfezi önlerinde karşılaştı. Haçlıların 600’den fazla gemisi vardı. Bunun 308’i harp teknesi olup, 120’si en büyük oturak gemileriydi. Haçlılar donanmaya on binlerce forsadan başka 60 bin asker bindirmişlerdi. Hayrettin Paşa komutasında ise 122 kadırga ve forsalar dışında 20 bin askeri vardı. Toplamı 80 bin kişiyi bulan bir deniz savaşı daha önce hiç görülmemişti. Savaş sonucunda haçlı donanması 128 gemisini kaybetmiş, 29’u da Osmanlı denizcileri tarafında ele geçirilmişti. Hayrettin Paşa hiçbir gemisini kaybetmezken dört yüz kadar levent’i sehit olmuştu. Hayreddin Paşa, tarihe Preveze Deniz Savaşı olarak geçen savaşın mutlak galibiyetini Osmanlı devletine kazandıran Kaptanı Derya olarak adını tarihe yazdıracaktı. Bu zafer Osmanlı Devleti’nin Akdeniz’deki egemenliğini pekiştirdi.

Kutsal Roma Cermen İmparatoru Şarlken, Preveze’nin öcünü almak için 1541’de Cezayir’e saldırdıysa da başarılı olamadı. Bu arada Fransa Kralı I. François, Şarlken’e karşı Osmanlılardan yardım isteyince, Kanuni Barbaros’u Fransa’nın Akdeniz kıyılarına gönderdi. Barbaros, Toulon’da Fransız donanmasıyla birleşerek 1543’te Nice’i aldı. Ertesi yıl İstanbul’a dönen Barbaros Hayreddin Paşa, 4 Temmuz 1546’da burada öldü, Beşiktaş’taki türbesine defnedildi.

Etkileri

Osmanlı Devleti’nin kaptan paşaları, hil’atlerini Barbaros’un Beşiktaş’taki türbesinde giyerlerdi, bu törende dua edilir ve fakir fukaraya yemek verilirdi.Sefere çıkan veya tatbikata giden Türk gemileri, günümüzde dahi bu türbenin önünden geçerken Barbaros’u top atışıyla selamlarlar.Barbaros Hayreddin Paşa’nın anısına 1941-1943’te İstanbul’un Beşiktaş semtinde dikilen Barbaros Anıtı, ünlü heykelciler Ali Hadi Bara ile Zühtü Müridoğlu tarafından yapılmıştır. Heykelin arkasında Yahya Kemal Beyatlı’nın şu dizeleri yazılıdır:

Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?

Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!

Adalar’dan mı? Tunus’dan mı, Cezayir’den mı?

Hür ufuklarda donanmış iki yüz pare gemi

Yeni dogmuş aya baktıklari yerden geliyor;

O mübarek gemiler hangi seferden geliyor?

Beşiktaş’taki Kadıköy iskelesine Beşiktaş Barbaros Hayrettin Paşa İskelesi adı verildi ve mimarlar Erkan İnce ile M. Hilmi Şenalp tarafından Osmanlı Mimarisi tarzında yenilendi.Türk Donanması’ndaki muhtelif gemilere adı verildi.

Kitapları: Gazavat-ı Hayrettin Paşa’nın tam metni vikikaynakta yer almaktadır.

Gazavat-ı Hayrettin Paşa  Türk Edebiyat tarihinin ilk otobiyografi denemesidir. Eserin baş tarafında da belirtildiği gibi Barbaros Hayreddin Paşa biyografisini Seyyid Muradi’ye yazdırmıştır. Kanuni Sultan Süleyman bir gün Barbaros Hayreddin’i huzuruna çağırmış ve ferman etmiş:” Bre Hayrettin bir kulun ömrüne bu kadar az zamanda bu kadar çok fütuhat düşmez. Bana ister manzum ister mensur bir eser yaz ben de haine-i amiremde saklayayım ki bizden sonra gelecek nesillere ibret ve ders olsun.” Bu ferman üzerine kendi söylemiş, Seyyid Muradi yazmıştır

Piri Reis Kimdir ve  Hayatı ( …. – 1554)

Osmanlı denizci. Dünya haritaları ve denizcilik kitabıyla tanınmıştır. Doğum tarihi kesin olarak bilinmiyor. 1465-1470 arasında Gelibolu’da doğdu. Kahire’de öldü. Asıl adı Muhiddin Pirî’dir. Karamanlı Hacı Ali Mehmed’in oğlu ve ünlü Osmanlı denizcisi Kemal Reis’in yeğenidir. Akdeniz de korsanlık yapmakta olan amcasının yanında yaklaşık 1481’den sonra denize açıldı. 1487’de onunla birlikte İspanya’daki Müslümanlar’ın yardımına gitti. 1491-1493 arasında Sicilya, Sardunya, Korsika adalarına ve Güney Fransa kıyılarına yapılan akınlara katıldı. Amcasıyla birlikte Osmanlı Devleti’nin hizmetine girerek 1499-1502 Osmanlı-Venedik Savaşı’nda bir savaş gemisinde kaptanlık yaptı. 1511’de amcasının ölümü üzerine Gelibolu’ya çekilerek Kitab-ı Bahriye (Denizcilik Kitabı) üzerinde çalıştı ve 1513’te bir dünya haritası çizdi. 1516 Mısır seferinde Osmanlı donanmasında kaptan olarak savaştı. 1517’de ilk çizdiği haritayı I. Selim’e (Yavuz) sundu. 1521’de Kitab-ı Bahriye’yi tamamladıktan sonra 1522’de Rodos seferine katıldı.1524’te sadrazam Makbul İbrahim Paşa’yı Mısır’a götüren gemiye kılavuzluk etti. Sadrazamın ilgilenmesi üzerine 1525’te Kitab-ı Bahriye’yi yeniden düzenleyerek onun aracılığıyla I. Süleyman’a (Kanuni) sundu. 1528’de çizdiği ikinci haritasını da padişaha armağan etti. 1528’den sonra güney denizlerinde görev yaptı. Portekizlilerin Aden’i alması üzerine Süveyş’teki Osmanlı donanmasına kaptan atanarak 26 Şubat 1548’de Aden’i geri aldı. 1552’de önemli bir Portekiz üssü olan Maskat’ı ve ardından Kişm Adası’nı alarak Hürmüz Kalesi’ni kuşattı. Portekizliler’in Basra Körfezi’ni kapatmak istediklerini duyarak kuzeye yöneldi. Katar Yarımadası’na, Bahreyn Adası’na egemen olarak Mısır’a geçti. Donanmayı Basra Körfezi’nde bıraktığı için sefer sırasında kendisinden yardımını esirgeyen Basra Valisi Kubâd Paşa’nın da girişimleriyle suçlu görülerek idam edildi. Büyük bir denizci olduğu kadar büyük bir haritacı olan Pirî Reis, korsanlık günlerinden başlayarak gezip gördüğü yerleri yabancı kaynaklardan da yararlanarak tarihi ve coğrafi özellikleriyle birlikte kitabında anlatmış ve haritalarını çizmiştir. Kitab-ı Bahriye’nin nazımla yazılan ve denizcilikle ilgili tüm bilgilerin toplandığı başlangıç bölümünde, genel açıklamalardan sonra Ege ve Akdeniz adaları tanıtılarak, denizle ilgili gözlem ve deneyim önemi vurgulanır. Fırtına, rüzgâr çeşitleri, pusula ve haritanın tanımından sonra dünyayı kaplayan denizler ve karaların oranı belirtilir. Portekizliler’in denizcilikteki ilerlemeleri ve keşifleri, Çin Denizi, Hint Okyanusu, Akdeniz ve Ege Denizi’ndeki rüzgârlar, Basra Körfezi, Atlas Okyanusu ayrıntılı biçimde anlatılır. Düz yazı ile anlatımın başladığı haritalı bölüm asıl metni oluşturur. Bu bölümde Çanakkale Boğazı’ndan başlayarak Ege Denizi kıyı ve adaları, Adriyatik denizi kıyıları, Batı İtalya, Güney Fransa, Doğu İspanya kıyılarıyla çevresindeki adalara ilişkin tarihi, coğrafi bilgiler verilerek kuzey Afrika kıyıları, Filistin, Suriye, Kıbrıs ve Anadolu kıyıları izlenerek Marmaris’te tüm Akdeniz’in havzası noktalanır. 1513’te çizdiği ilk haritasında Kristof Kolomb’un 1498’de çizdiği Amerika haritasından, Portekiz ve Arap haritalarından yararlandığını belirtir. Elde kalan parçası Avrupa ve Afrika’nın batı kıyılarıyla Atlas Okyanusunu, Antil Adalarını, Orta ve Güney Amerika’yı gösterir. 1528’de çizdiği ikinci haritasından günümüze kalan parça, büyük bir dünya haritasının kuzey batı köşesi olup Atlas Okyanusu’nun kuzeyini, kuzey ve orta Amerika’nın yeni keşfedilmiş kıyılarını ve Grönland’dan Florida’ya uzanan kıyı şeridini içerir. Adalar ve kıyılar son keşiflere dayalı olarak daha doğru çizilidir. Keşfedilmeyen yerler ise beyaz bırakılarak, bilinmediği için çizilmediği belirtilir. İlk haritadan daha büyük ölçekli ve gelişkin olan ikincisi, teknik olarak döneminin en ileri örneğidir.

 

Previous ArticleNext Article

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir