Notice: wp_enqueue_script hatalı çağırıldı. Betikler ve stiller wp_enqueue_scripts, admin_enqueue_scripts, ya da login_enqueue_scripts kancalarından önce kayıt edilmemeli ya da sıraya alınmamalıdır. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 3.3.0 sürümünde eklendi.) in /home/belgesel/public_html/wp-includes/functions.php on line 4152
2008 – Belgesel Yayıncılık

Neden Umman’a gidiyorum?

Bana göre gazetecilik zamana karşı yarışmak ve zamana geçmek demektir. Bizde imkanlar ölçüsünde  adeta zaman ve mekanlarla yarışarak tarihe   not düşüyoruz. Sizler bu satırları okduğunuz sırada  ben   Türkiye’den binlerce kilometre uzakta  Umman’da olacağım.

    Neden  Umman’a gittim ve  Umman neresi diye merak edecekler için yazıyorum..Umman  bir zamanlar   uğruna  yüzbinlerce şehit verdiğimiz Osmanlı’nın Yemen eyaleti içinde yer olan Hintokyanusu sahillerinde Arabistan  yarımadası’nın güneydoğu ucunda  bir yer.

  Ummanla ilgili  yarın ayrıntılı bilgiler  vereceğim.Ancak Türkiye ile Umman arasında  yaklaşık 5 saatllik  uçak yolculuğu var.  THY Ummanın başkenti  Maskat’a    direkt uçuyor.

  Norml  zamanlarda  çok  pahalı  olan  uçak biletleri  beli zaanlanda  THY tarafından promasyon amaçlı 111  avroya  satılmakta. THY’nin  ucuz  bilet  fırsatanı değerlerndirip.  Kültür, medeniyet  ve  zaferler   tarihimizin  belgeselini  çekmek  için  hafta sonu   Umman’a  uçu verdik.

   * YURT DIŞINA  ÇIKMANIN KOLAY YOLU

   Evet  neden bunları yazıyorum?  hiç kimseye yük olmadan  bilinçli hareket edip çok az bir  harcama ile  Yurt dışına gitmek  artık  çok kolay.

    1992’da başladığım yurt dışı gezilerinde Bugünekadr  50’ye yakın ülke gezen ve bu geziler sayesinde  belgeselci  olmaya  karar verip  Osmanlı coğrafyası,Türk dünyası  ve İslam medeniyeti  ile ilgili belgeseller  çeken araştırmacı  gazetcinin tavsiyesine  kulak  veren okurlarııma sesleniyorum.

   Gelin   sizlerde Turizim firmaları’nın  promosyon turları ve THY’nin  ucuz bilet  satışlarını  takip ederek yurt  dışına  çıkın.Yurut dışı insanın   ufkunu,vizyon, misyon ve  fikrini geliştirmekte.

    Bana göre  yurt dışına çıkmanın  en önemli  tarafı ,Türkiyeyi başka ülkelerle  karşılaştırıp vatan ve millet sevgisini  arttırmakta.  Tavsiye ederim kesinlikle yurt dışına çıkıp  ülke ve insan  tanıyın hayata bakışıınız değişecek.

   Evet  Gebze’den  ve siz değerli okurlarımdan kopmadan Dünya ve Türkiyeyi geziyor bu satırları  Hava limanında  uçak beklerken yazıyorum.

      Varmısınız Gebze’de Gezginler kulübü kurmaya?

ÇÖMEZ  ERDOĞAN İÇİN NEDİYOR?

   AKP eski Balıkesir  milletvekillerinden  Turan Çömez   hafta sonu Gebze’de  bir konuştu  pir konuştu.Türkiye’nen geleceği ve AKP  iktidarı için çok şeyler  söyledi.

    Bende sayın Çömez’e   “Başbakan Erdoğan’ı  ne zamandan beri tanıdığını, Erdoğan’ın neden değiştiğini ve  Türkye’nin kuruluşu’nun  100. yılı olan 2023’de nasıl bir Türkiye ön gördüğünü  “ sordum.

    Turan bey  Erdoğan’ı 1990’dan beri tanıdığını, Erdoğan’ın danışmanı olduğunu, Erdoğan’a rağmen Balıkesir’den  milletvekili seçildiğini söyledi.  Erdoğan iktidar olup  ABD  ile  işbirliği kurduktan sonra  çok değiştiğini. ABD başkanı ne derse onu yaptığını söyledi. TSK’nın  Kuzey Irak Harekatı’nın durmasını da  buna bağlayıverdi.

       Keşke  sayın Çömez   Erdoğan’a rağmen millet vekili  olmayıp danışman olarak kalsa ve  Başbakan’a akıl ve fikir vermeyi  sürdürüp  yanlış şeyler yapmasını önleseydi.

    Evet   Başbakan Erdoğanla biz de kavga ettik hem de Türkiye’de  Erdoğan başbakan oldukta sonra ilk  kavga eden gazeteciyim.

      Billenler bilir haklı sebeplere  kavga etmiştik. Sayın  Erdoğan Gebzeye yerinden  yönetim  sözü  vermesine  rağmen   İzmit’e  mahalle  yapmıştı. Bizi o günlerde  eleştirenler  bugün  Gebze’nin  dört parçaya   bölüneceğini hesaplamamışlardı .

SARIKAMIŞ ‘DAN KUZEY IRAK HAREKATINA  TARİHİ BAKIŞ

       TSK’nin  Kuzey Irak harekatı ile ilgili  her kafadan bir ses çıkıyor. Harekatın  erken bittiğini  ve başarısız olduğunu  söyleyenler. Kötü  niyetlerini gizleyerek  Hükümet ve TSK’yı eleştiri  bombardumanına tutanlar. Daha neler neler..

       Evet  ben taraihin gözünden bakarak  TSK’nın Kuzey  Irak harekatına  not düşmek istiyorum. Şubat 2008’in  son günlerinde 8 gün  süren  Kuzey Irak harekatı  tarihi bir başarı ile sona erdi.

       Bundan  93 yıl önce  22 Aralık 1914’de  başlayıp  5 Ocak 1915’de  sona eren ve  90 bin mehmetçiğin donarak şehit olduğu 15 günlük   Sarıkamış harekatından  sonra   TSK  ilk kez  soğuk ve kış  aylarında bir harekat düzenledi.

       Sarıkamış ile Kuzey Irak harekatlarını  bire bir karşılaştırmak  haksızlık olur.  Ancak 15 gün süren  Sarıkamış harekatında 90 bin şehit vermiştik. Sarıkamışdan  daha   çetin  bir  coğrafyada   tüm dünyanın baskısı altında yapılan  8 günlük  Kuzey Irak harekatında  27 şehit verdik.

     Bana göre  TSK’nın Kuzey Irak harekatı askerin zor  kış şartları altında  nasıl  başarılı   harekat yaptığını göstermesi bakımından  dostları sevindirip düşmanı  üzmüştür.

   Askeri eleştirenlere en anlamlı cevabı Yaşar paşa verdi. işte  asker  cevabı “Bize  harekatı  erken bitirdi diyenler, kendileri  24 saat o karlı dağlarda  kalsınlar “ Evet  tüm şehitlerimize yüce Allah’dan rahmet  niyaz ediyorum.Siz değerli okurlarımı, şehitlerimizin aziz  ruhları için  1 fatiha 3 ihlas okumay  davet ediyorum  Elfatiha..

  Evet  siz bu yazıları okurken  ben Türkiye’den uçakla 5 saat uzakta Hint okyanusu  sahillerinde, bir zamanlar  Osmanlı devleti’nin başkenti   İstansbul’un  kale kapısı olan ve  uğruna  yüzbinlerce şehit verdiğimiz Yemen eyaleti’nin Umman  sancağında    belgesel çekerek tarihe  not üşüp zamana  notarlık  yapacağım.

      Umman’ın başkenti Maskat’dan  selamlar…

Berlin’deki Küçük Türkiye’den Selam Var

Elimde  Kameram ve fotograf  makinamla  Berlin’in geçmişi ile ilgili  belgesel  çekimlerim   devam ediyorum. Soğuk savaş yılları  Berlin utanaç duvarı ile  çevrili. 1960’dan sonra  batı Berlin’de  kimse çalışmak istemez. Türkler  riskleri göze alarak o  yıllarda    sadece hava yolu ile düna’ya açılan Batı Berlin’de çalışırlar.

O yıllarda Batı Berlin’de çaışanlara ekistre haklar tanınmaktadır. Bu yüzdene  Türkler  bölgeye akın ederler.Zaman geçer ve   her iki Almanya  birleşir ve utanç duvarı yıkılır  ve  Berlin yeniden  Almanya’nın başakenti olur.

Biz  Berlin  gezerken  tarihi yeniden yaşıyoruz. Elimizde kameramızla  bir zamanlar duvar  ve mayınlarla  dünyaya  kapalı bölgelerde  rahatlıkla belgesel  çekiyoruz.  Duvar ,Mayınlı bölgeler  park yapılmış. Nerden nereye ?

   * Berlinde 150 Bin Türk Yaşıyor.

     Bugün 150 bin kadar Türkiyeli göçmenin yaşadığı Berlin’de gözler Türkiye’ye çevrili. Almanya’da  3  milyon Türk göçmen var. ‘Küçük Türkiye ‘ diye anılan Kreuzberg’de  belgesel çekiyorum.  Ayaküstü konuştum Türk gençlerin bir çoğunun   hepsi doğma büyüme Berlinli. Türkiye kendi içinde siyasi  kavgalar  yaşarken Berlinli Türk gençleri umut dolular.

     Berlindeki  Türk  gençlerinin  Çoğunun hayalini Türkiye’ye dönmek süslüyor. ‘Nasıl görüyorsunuz Türkiye’yi?’ diye soruyorum, “İyi olacak, daha iyi olacak” diyorlar. İşsizlikten şikayetçiler, yabancı düşmanlığından endişe duyuyorlar, ayrımcılığa uğradıklarını söylüyorlar. Aynı endişeleri Berlin’deki entelektüel aydınlarda  paylaşıyor

* Almanlar’da  İteat Mantığı.

    Türklerle Almanları birbirinden ayıran en önemli faktör, mantalite farklılığı. Alman yazar Heinrich Böll’, “Almanların doğasındaki en tehlikeli unsur nedir?” sorusuna “İtaat” diye cevap vermiş. Gerçekten de Almanların en belirgin niteliği, itaat. Almanlar, en basit konularda bile, belirlenmiş kuralların dışına çıkmıyorlar. Ama bazen körü körüne itaat,  Hitler gibi bir çılgını dünyanın başına bela edebiliyor.

yuhalanmasına sebep oldu diye yorumlamak yakışıksız. Sayın büyükelçi ertesi gün Cuma namazına Başbakan ile birlikte katılmış.” diyor.

  • Türkler  Türkçe Okul İstiyor.

   Türk Göçmenlerin şikayet ettikleri konuların başında eğitim geliyor. İşsizlik, göçmenler arasında yüzde elliyi buluyor. Berlin’de uyuşturucu kullanımındaki artışlar da endişe kaynağı. Berlindeki Türkler , Türkiye’nin AB sürecinin göçmenler açısından çok önemli olduğunu kaydediyorlar.  Türkler ,İspanyollar, İtalyanlar ve Yunanlılardan örnekler veriyor, Bu üç ülkede demokrasi, siyaset, ekonomi rayına oturunca, bu ülkelerin vatandaşları  Almanya’dan kendi ülkelerine geri dönmüşler.

   * Türkler, Türkiye ye Dönmek İstiyor.

      Türkler  bu  3 ülk vatandaşları ile  Aynı dönemlerde Almanya’ya geldik. Bu üç grup  çoktan geri dönmüş.  Sadece Türkler  kalmış. Şimdi ülkeye dönme sırası  türklerde . Ama Türkiye’de işlerin rayına oturması ve anlamsız kavgaların son bulması lazım” diyorlar.

  Berlin ve Tüm Avrupa ülkelerinde yaşayan  türklerde ortak kanı şu cümlelerde ifade ediliyor: ” Türkiye’ye  Geri döndüğümüzde bambaşka bir ülke görmek istiyoruz. Göç ederken bıraktığımız sancılı, puslu bir Türkiye görmek istemiyoruz. Üç kuşaktır buradayız. Ele güne karşı utanmak istemiyoruz”

     Berlindeki Türkler  Türkiye’de olan biten her şeyden haberdar. Türkiyeyi yakından takip ediyorlar. Silyasi kavgalar, gerginilkler ve  sinsi planlardan çok üzülüyorlar. Türkiye  her bakımdan istikrara  kavyquştuğunda  öncelikle  Avrupadaki  4 milyon  Türkün bir coğu  Türkiye ye dönüp iş  kuracaklar.

 *  Türkler  Çalıştı, Doğu  Almanlar  kazandı.

     Türkler Almanya’da en ağır sektörlerde çalışıyor.  Ömürlerini  Almanya’nın kalkınması için verdiler ve yinede  Almanyaya yaranamadılar. 16 milyon Doğu Alman, hiçbir şey yapmadan, doğrudan sisteme entegre edildi. Bir gün bile çalışmadan emekli oldular, sosyal haklardan yararlandılar.  Türkler  ise hâlâ Yabancı olarak bakıyorlar

    Berlinli Türkler seçimlerde Sosyal Demokratlar’a, Yeşiller’e ve Sosyalistler’e oy vermiyor. Berlin Belediye Başkanı Sosyal Demokrat, Kreuzberg’ın belediye başkanı Sosyalist. Kreuzberg’de Türk kökenli dindarların oy verdiği partiler arasında ilk sırayı Komünist Parti’nin devamı olan Demokratik Sosyalizm Partisi alıyor.

   Yabancı düşmanlığına, ayrımcılığa ve İslamfobisine karşı çıkan partiler, dindarların da sempatisini kazanıyor. Türkiye’deki Sosyal Demokrat veya Demokratik  Sol düşüncelerin  halka ve muhafazarkarlara bakış açası , bu ülkedeki Türklere , Almanya’daki Hıristiyan Demokratlar bile daha sevimli görünüyor

Türk Toprağına Secde Edip Öpmek İstiyorum

   Evet   Hatay’dan  Almanyaya çalışmaya giden  Mehmet  Ali  Özdemir adlı  Türk ‘un şu sözler ile yazımı noktalıyorum  …” Almanya’ya ben   tek gelmiştim. Daha sonra evlendim. Bugün   çocuk ve  torun  40’i  geçtik.  Türkiyeyi çok özliyorum. Türkiy’ye her gittiğimde  toprağa secde edip öpmek istiyorum. Türkiye bizim gerçek vatanımız. Türkiye’nin kıymetini bilin. “ diyordu.

      Almanya’daki küçük  Türkiye’den Türkiyeye selam getirdim..

Almanya’dan, Türkiye Nasıl Görünüyor ?

Almanya’ya giderken  Türkiye AKP’nin  kapatılma davasını konuşuyordu. Almanya’nın başkenti  Berlin’de konuştuğum   her türk vatandaşı  bize Türkiye’de neler olduğunu sordu ve AKP’nin kapatılıp kapatılmayacağı hakında  fikrimi öğrenmek istedi.

Almanya’da yaşayan Türkler , Türtkiy ile çok  yakından ilgileniyor.Türkiye’de yaşanan siyasi ve sosyal  gerginliklerden çok etkileniyorlar. Almanların kendilerine bakış açıların’nın  değiştiğini söyliyor. Her bakımdan güçlü bir  Türk devletine  sahip olmak istediklerini  söyliyorlardı.

Başkent Berlini  adın adım gezerek belgesel  çektim. 1 ve 2 Dünya savaşlarında yerle bir olan ve  başkent Beerlin bile   4’e bölünen  Almanya. 90 yıldır  savaşa girmeyen  Türkiye ye  inat hızla büyüyor. Alt yapı sorunu çoktan  çözülmüş.  Ekonomik,sosyal ve siyasi istikrar  sağlanmış.

 16 Milyon  doğu Alman vatandaşı  çoktan   entegre olmuş ve  bir çoğu emekli bile  olmuşlar.  Doğu ve Batı Berlin  bir araya gelmiş. Bir zamanlar mayınlı olan bölgeler parak haline  gelmiş. Yeni binalar ve  geniş caddeler açılıyor.

Ünlü  Berlin duvarı’nın yapıldığı  yerde adeta tarih duruyor. Duvarın bir kısmı  ibret-i alem için  yıkılmamış.  Bu bölüme Resesamlar resimler yapıyar. Duvarın önünde  belgesel  çekiyorum.

Müzeler bölümünde birbirinden ihtişamlı müze binalar  ziyaretçi akınlarına  uğruyor. Beni en çok Bergama sunağının kaçırıldığı  Berlin  Bergama  müzesi ilgilendirdi. Bergama müzesindeki sunak   Türkiye  devleti her bakımdan   tam güçlendiği zaman  Bergama  sunağının   yeniden ülkemize geleceğine inanıyorum.

Almanya Cumhurbaşkanlığı binasının önünde fotograf  ve belgesel çekmeme  polis  karşı çıkmıyor. Fransızların   Almanlara hediye etttiği  Altın Melek heykeli  muhteşem gözüküyor. Belediye ve  Parlemento binalarına turust  ve  ziyaretçiler rahatlıkla gezebiliyor. Türkiye’de  TBBM’ye girmek   cehenmem azabı.

1921’de  Berlin’de bir Ermeni tarafından vurularak ödürülen   Osmanlı’nın son  dönem Başbkanlarından   Talat paşa’nın öldürüldüğü  cadde’de  belgesel çektim.  Talat paşa   birinci dünya harbinde ermenileri zorunlu göçe  tabi tuttuğu için bir numaralı   Ermeni düşmanı  olarak kabul ediliyor.

  Berlin  Şehitilik camisi görülmeye değer.  Almanyanın müslüman mezerlığı olarak  Osmanlıya  verildiği  geniş alan üzerinde  1980’den sonra  Türkiye  devleti  2 minareli  muhteşem bir  cami yapmış.

  Cami’nin bahçesinde çeşitli milletlere ait  müslüman mezerları var. Cami’nin girişinde Türk,Alman, Avrupa Birliği ve  Berlin eyleti bayakları dalgalanıyordu. Talat paşa’nın mazarı 1947 yılına kadar burada kalmış  daha sonra  kemikleri  Şişli Hürriyeti ebediye tepesine getirilmişti.

 Berlinde beni en çok  Alman devlet kütüphanesindeki Osmanlı-Türk tarihi ile ilgili  yazma  kitaplar  ilgilendirdi. Dünyanın çeiştli  bölgelerinden  binlerce Araştırmacı’nın  geldiği Berlin devlet kütüphanesindeki  Türkçe ve Osmanlıca  yazma eserlerin  bulunduğu çok geniş bir bölüm var.

Özel izin alarak kütüphanede  belgesel  çekiyorum. Türkçe bilen bir bayan Alman  görevli bizlere rehberlik  yaptı.  Berlin  devlet kütüphanesinde  çok sayıda  Osmanlıca ve Arapça yazma eserler var.

Türkiye’nin Almanya büyükelçisi  Mehmet Ali İrtem Çelik merkeze alındığı için Büyük elçilik  boş. Türkiye’nin Din hizmetleri Ateşesi’nin  bulunduğ yerde  cami ve lültür merkezi var.

1960’larda Almanyaya çalışmak için  giden  birinci kuşak Türklerle konuşuyoruz.  Her birinin ayrı  hikayeleri  var. Onlar Türkiye’de   Almancı , Almanya’da  göçmen olmanın ezikliğini çekiyor.

150 bin  Türkün yaşadığı  Berlinden  yazmaya yarında  devam  edeceğiz.  İç siyaset karışık olsada Almanya’dan Türkiye çok fartklı gözüküyor.  Türkiye’nin büyüklüğünü  görmek ve anlamak  için yurt dışına çıkmak gerekiyor.

  Türkiye’nin büyüklüğünü görmek için sizleri  de yurt dışına gitmeye daveet ediyorum.

Almanya’da Çanakkale Şehitleri’ni anmak

Hafta sonu Almanya’da yaşayan  Türklerin en büyük sivil  toplum örgütü olan  İGMG’nin davetllisi olarak Almanya’ya gittim.Almanya  hem Osmanlı ve hemde Türkiye  devletleri  tarihinde çok önemli yere sahip.

    Almanya’ya giderken değişik duygu ve  düşünce  içindeydim. Almanya birinci ve ikinci  dünya harbinde yerle bir oldu. Taş üstünde taş kalmadı. Başkent Berlin bile 4’e parçalandırdı.Yıkıntılar içinde Almanlar  bugün   güçlü  bir  devlet kurdu  ve ekonomik güç haline geldi.

  Türkiye 90 yıldır hiç savaşa girmedi. Ancak bugün ekonomik, siyasi, kültürel ve sosyal alanda büyük çöküntü içinde. Gençlerimiz milli kültür ve  tarih bilincinden uzak. Demokrasi kültürü bile  oturmamış.biz yine tarihe dönelim.

   Birinci dünya harbinde Osmanlı’nın müttefiki olan Almany’da geniş kapsamlı olarak lik kez düzenlenen Çanakkale şehitlerini Anma programına konferans vermek üzere  davet edildim.

      Almanların  müttefiki olarak girdiğimiz birinci cihan harbinde 3 milyon şehit ve  220  bin esir vermiştik. Osmanlı Çanakkale ve Irak çephesi  başta olmak üzere  bi çok  cepheyi  kazanmamıza rağmen  Amanlar kaybettiği için bizde  mağlup sayılmştık.

  Çanakkale  şehitlerini Almanya’nın  başkenti Berlin’de Kısa adı  İGMG olan Avurpa Türk islam  Toplumu  Teşkilatı’nın  ev sahipliğinde   yapıldı. Toplantıya  Berlindeki çeşitli sivil toplum örgütleri de katıldı. Berlin ve çevre  eyaletlerde  yaşayan çok sayıda Türk vatandaşının  katııldığı  Berlin’deki Almanya toplantısına  Türkiye Cumhiriyeti  Berlin Din  hizmetleri Ataşesi de katıldı.

Şehitlerin ruhu için Kuran-ı  Kerim okunarak  başlayan  anma toplantısında  Çocuklardan oluşan   koro İstiklal  Marşı okudu, bir baba ve oğlu Çanakale ve kahramanlık Türküleri seslendirdi. Küçük  bir kızın okduğu  Çanakkale şiiri ise  herkese duygulu anlar yaşattı.

İGMG  Berlin bölge Başkanı  Siyami Öztürk  ilk kez  Çanakkale şehitleri’nin  Berlin’de  geniş kapsamlı salon taplantısı ile anıldığını  açıklıyordu  İGMG  Gençlik  başkanı  Burhan  Dündar ise  3 milyon  Türkün yaşadığı Almanya’da  3. Kuşak  gençlerin çok zor durumda olduğunu bir çok geencin  kültür ve mili değerlerinden uzaklaştığını, Türkçeyi unutuğunu söyleyerek biz bu tür anlamlı toplantılarla  gençlerimize sahip çıkmak istiyoruz.” Dedi.

Toplantıya Türkiye Cumhuriyeti  Berlin Din hizmetleri Ateşesi  Mehmet Öztürk de katıldı.  “Çanakkale’nin  Türk  zaferler  tarihinde  çok önemli  bir  yeri vardır. Çanakkale  ruhu yeniden  canlanmalıdır.  Almanya’da yaşayan Türklerin ve  Milletimizin Çanakkale  ruhuna ihtiyacı vardır. Çanakkale  bir çok  komutan  gibi Gazi Mustafa Kemal  Atatürkünde  büyük başarı  kazandığı bir destandır.” Dedi.

Konferansda  söz sırası bize gelmişti.  93 yıl sonra  Çanakkale  şehitleri’nin  1.  Dünya harbinde Osmanlı’nın müttefiki  olan  Almanya’nın başkenti Berlin’de anılması  tarhi bir olaydı. Çanakkale  sebep ve sonuçları itibarı ile dünya  harp tarihinin seyrini değiştiren çok önemli bir  olaydır. Birinci dünya harbinin  3 önemli komutanından birisi olan Cemal Paşa’nın hatılralarında  birinci  dünya  harbinde  3 milyon Türk  şehit  220 bin mehmetçikte  esir düştüğünü yazmakta.

Çanakkale cephesi; Yemen, Galçiya, Hicaz, Irak, Filistin ve Sina cephesinin bir simgesidir. Almanya’da Çanakkale şehitlerini  anarken bana göre tüm şehitlerimizi  anmak demekti.

 Esat Paşa’dan Mustafa Kemal paşaya çok sayıda komutanın  Çanakkale’de başarılar kazandı. 19. Tümen  komutanı olarak Çanakkale savaşlarına  katılan Atatürk’ün Gazeteci Cevat Abbas’a 1935 yılında  açıkladığı mehmetçiğin Çanakkale ruhunu anlatan  tarihi  sözleri çok önemli.

Evet Çanakkale kaybedilseydi, Müttefik güçler Rusya’ya yadım edecek. Ruslar tümü ile anadoluyu  işgal ederek  Akdenize inecekler, petrol  bölgelereni  ele geçireceklerdi. Çanakkale ruhunu  çok iyi anlamak ve anlatmak gerekiyor.

Evet 9 yıl önce Belgesel çekerek başladığımız Şehitleri anlamak ve  anlatma mücadelesi bugün  dünyanın dört bir tarafında 50 ye yakın ülkede   araştırma yapıp, belgesel çekerek  devam ettiririyorum.

Dünya cografyasındaki kültür,medeniiyet  ve zaferler tarihimizin izlereni  artaştırmamız sürecek. Gerçek vatanperverlik  sözde  değil özde olmalı.Şehit dedelerimiz bu vatan için canları ile bedel ödedi. bizlerde bilgi ve birikimlerimizle ödemeliyiz.

    Aziz Çanakkale şehitlerini Almanya’nın Başkenti Berlin’de  Kur’an hatmi ve dualarla anılan  toplantıya  davet edilmenin  çok önemli  anlamı var.

    Yarın Almanya’dan Türkiye’nin nasıl göründüğünü  yazacağım.

” Çanakkale Şehitleri’i  93 yıl sonra  ilk   kez   Berlini’de  anıldı.

 Kahraman’dan Almanya’da  Tarihi Çanakkale Konferansı

 

*Birinci dünya harbinde Osmanlı’nın müttefiki olan Almany’da    geniş kapsamlı olarak lik kez düzenlenen  Çanakkale şehitlerini Anma programına  konferans vermek üzere  davet   edilen İsmail kahraman birinci cihan harbinde 3 milyon şehit ve  220  bin esir verildiğini açıkladı.

Çanakkale  şehitleri ilk kez Almanya’nın  başkenti Berlin’de anıldı.   Kısa adı  İGMG olan Avurpa Türk islam  Toplumu  teşkilatı’nın  ev sahipliğinde   yapılan  ve  çeşitli sivil toplum örgütleri’nin katılmı ile  Berlinde düzenlenen anma  toplantısında   Devr-i alem  tv  belgesel  program yapımcısı İsmail Kahraman’da   konfersns  verdi.

Berlin ve çevre  eyaletlerde  yaşayan çok sayıda Türk vatandaşının  katııldığı  Berlin’deki Anma toplantısına  Türkiye Cumhiriyeti  Belin Din  hizmetleri Ateşesi,   İGMG  bölge ve gençlik başkanları ile çok sıyıda sivil toplum örgütü nün temsilcisi katıldı.

Şehitlerin ruhu için kuranı  Kerim okunarak  başlayan  anma tolantısında  Çocuklardan oluşan   koronun okuduğu   İstiklal  marşı   büyük ilgi gördü daha sonra bir  Baba  ve oğlunun   Çanakale ve kahramanlık Türkülerini seslendirdiği   mini konser  duygulu anlar yaşattı.

 

  • İGMG Bölge ve Gençlik başkanından açıklamalar.

 

İGMG  Berlin bölge Başkanı  Siyami Öztürük  ilk kez  Çanakkale şehitleri’nin  Berlin’de  geniş kapsamlı salon taplantısı ile anıldığını  açıklayarak . 1000 kişilik salonda şu anda  gördğünüz gibi 1300 kişi var.desteklerinizden dolayı   teşekkür ediyorum dedi.

İGMG  Gençlik  başkanı   Burhan  Dündar ise    3 milyon  Türkün yaşadığı Almanya’da   3. Kuşak  gençlerin çok zor durumda olduğunu bir çok geencin  kültür ve mili değerlerinden uzaklaştığını, Türkçeyi unutuğunu söyleyerek biz bu tür anlamlı toplantılarla  gençlerimize sahip çıkmak istiyoruz.

Milli  ve dini  günlerimizle ilgili  tolantılar. Seminer  ve  programlar  yapmaya  devam  edecğiz dedi,

 

* Türkiye  Din Hizmetleri Ateşesi Konuştu.

 

Türkiye Cumhuriyeti  Berlin Din hizmetleri  Ateşesi  Mehmet Öztürk ise  Çanakkale’nin  Türk  zaferler  tarihinde  çok önemli   bir  yeri vardır.  Çanakkale  ruhu yeniden  canlanmalıdır.  Almanya’da yaşayan Türklerin ve  Milletimizin Çanakkale  ruhuna ihtiyacı vardır. Çanakkale  bir çok  komutan  gibi Gazi Mustafa Kemal  Atatürkünde  büyük başarı   kazandığı bir destandır. Dedi.

Konuşmalardan  sonra Mehmet Özkaraarslan adlı   7 yaşındaki küçük kıznın  Mehmet Akifin Çanakkale  şehitlerine  şiririni okuması büyük  ilgi gördü.

 

* Kahraman’dan tarihi bilgiler.

 

Daha sora kürsiye gelen Gazetemiz sahibi İsmail kahraman  geçmiş’den  günümüze Çanakkale  ile lgili önemli bilgiler  ardi. Ve  93 yıl sonra   Çanakkale  şehitleri’nin    1.  Dünya harbinde   Osmanlı’nın müttefiki  olan  Almanya’nın başkenti   Berlin’de  ilk kez geniş kapsamlı  olarak anılması  tarhi bir olaydır. Almanya savaşı  kaybettiği için bizde  hükmen  kaybetmiş olduk diyen   Kahraman özetle  şunları söyledi.

“ Çanakkale  sebep ve sonuçları itibarı ile dünya  harp tarihinin seyrini   değiştiren çok önemli   bir  olaydır. Çanakkale ’de  mehmetçik  kanı  ile bir destan yazarak  dünya tarihinih  seyrini değiştirmiştir. Birinci dünya harbinin  3 önemli komutanından birisi olan Cemal Paşa’nın hatılralarında  birinci  dünya  harbinde  3 milyon    Türk  şehit olmuştur.  220 bin mehmetçikte  esir düştüğünü yazmakta. Çanakkale cephesi ; Yemen,Galçiya, Hicaz.Irak, Filistin ve Sina çephesinin   bir simgesidir. Bugün burada  yani Almanya’da Çanakkale şehitlerini  anarak   tüm şehitlerimizi anıyoruz “ dedi

 

Kahraman ; Esat Paşa’dan Mustafa Kemal paşaya çok sayıda komutanın  Çanakkale’de başarılara  imza atıağını kayd  ederek. 19. Tümen  komutanı olarak  Çanakkale savaşlarına  katılan Atatürkün bomba sırtında söyldiği    mehmetçiğin çanakkale ruhunu anlatan  tarihi  sözlerinden   örnek verdi.

Kahraman  konuşmasına şöyle  devam etti.

..” Çanakkale   kaybedilseydi,  Müttefik güçler  Rusya’ya yadım edecek. Ruslar  tümü ile anadoluyu  işgal ederek  Akdenize inecekler, petrol  bölgelereni  ele geçireceklerdi. Çanakkaleyi çok iyi anlamak ve anlatmak gerekiyor “ ded..

Toplantının  son  bölümünde  Berlinde  şehitler için okunan  93  kuran hatmi   10 yaşındaki  Mehmet  Genç adlı  çocuğun okuduğu hatim  duası ile sona erdi.

Murat Öğretmen’e Sahip Çıkmak..

Gebze kendi değerlerine sahip  çıkmalı.Kendi dinamiklerini harekete geçirmeli. Gebze’de bir Murat öğretmen var.  Milli eğitimdeki resmi görevinden  ayrıldıktan sonra  Gebze kolejinde  hizmet veriyor.

Sayın  Murat  Kaya tek başına bir tanıtım ve kültür  ordusu.  Her geçen yıl önemli  programlar  yapıyor. Gebze’yi   hem dünya ve hem de  Türkiye’ye tanıtıyor. Gebze’yi tanıtmak için adeta seferberlik ilan  etmiş. Gebze için yaptığı çalışmaları  çok yıkından takip ediyor ve mutlu oluyorum.

Murat  öğretmen  bu yıl da çok önemli  uluslararası  bir programa hazırlanıyor. Gebze  ile ilgili  bir çok  tarihi programa  başarı ile  imza atan  Murat öğretmen ile  gazetemizde  konuştuk.

Kendini Gebzenin tanıtımına ve eğitime adayan Murat  hoca  heyacanlı. Yapacağı çalışmaları  bilgi ve belgeler ile bir çırpıda anlatırkan  adeta   çocuklar gibi şen ve mutluydu. Başta Valilik vi belediyelerimiz Murat hoca’nın Gebze ile ilgili çalışmalarına sahip çıkıp destek olsalar.

      İşte Murat öğretmen’in bu yıl yapacağı  uluslararası çalışmanın ana  başlıkları ;

* DÜNYA ÇOCUKLARI GEBZE’YE GELİYOR…

Özel Gebze Eğitim Kurumları Dünya çocuklarını 3. kez Gebze’de buluşturuyor. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı dolayısıyla ROMANYA, KKTC, BOSNA HERSEK, MOLDOVYA, LİTVANYA, GÜRCİSTAN, MACARİSTAN, BULGARİSTAN ülkelerinden yaklaşık 300 kişilik kafile, 20-24 Nisan tarihleri arasında Gebze’de misafir olacaklar..

  

  *TÜRKİYE ÇAPINDA  4000 OKULA DAVET

Özel Gebze Eğitim Kurumları öncülüğünde Kocaeli Üniversitesi, GYTE, Tübitak işbirliği ile Milli Eğitim Bakanlığı’nın onayı ile  ödüllü proje yarışmaları yapılacak.

 İşte proje’nin  ana  başlıkları;

  1. 1.   FEN BİLİMLERİ PROJE YARIŞMASI :
  2. 2.   CAHİT ARF MATEMATİK BİLGİ YARIŞMASI :
  3. 3.   SOSYAL BİLİMLER PROJE YARIŞMASI
  4. 4.   EDEBİYAT BÖLÜMÜ ETKİNLİKLERİ :

 Gebze’yi de unutmayan  Murat  öğretmenin Gebze ile ilgili yapacağı çalışmaların ana başlıklar. Birlikte okuyoruz.

   1.Günümüz Gebze’sinde Ekonomik Değerler Konulu Panel:

   2.Günümüz Gebze’sinde Kültürel Değerler Konulu Panel:

3.Nasıl Bir Dil ve Edebiyat Öğretimi İstiyoruz? Konulu Panel:

4.Gebze’deki Yerel Derneklerin Yöresel Tanıtım Sergileri :

Gebze kolejei  TRT İŞBİRLİĞİ İLE THM SOLO YARIŞMASI  yapacak.  Ayrıca  SPOR ŞENLİĞİ düzenleyecek.

 Konu ile ilgili açıklamalarda bulunan Gebze koleji müdürü  sayın  Murat KAYA’nın şu sözleri ile  ile yazımı noktalamak istiyorum. Gebze’de herkes bu düşünce ile hareket etse Gebze dünya kenti olur.

   “Yaşadığımız kent Gebze’de Dünya’nın 8 ayrı ülkesinden gelen çocuklarla Uluslararası bir etkinliği gerek okulumuz öğrencileri, gerekse Gebze kamuoyuyla birlikte yaşamak ve paylaşmanın onuru içindeyiz. Böylece Gebze’den Dünya’ya açtığımız pencere kentimiz Gebze’nin de Dünya’ya tanıtımında önemli bir rol üstlenmektedir…”

 ”Dünya çapından ilçe düzeyine kadar gerek bilimsel, gerek edebi,kültürel,sportif,müzik etkinliklere ev sahipliği yapmanın , bunu yaparken de kentimiz Gebze’yi bu temelde tanıtmanın kurumsal onurunu yaşatıp yaşayacağız. Özellikle kentimizde bulunan il derneklerinin Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı Haftası çerçevesinde Yöresel derneklerin sergilerini açmaları ayrı bir önem arzetmektedir.” …Diyor Murat hoca.

   Evet bize düşen tarihi görev Murat hocaya sahip çıkıp destek olmak. Teşekkürler Murat hoca.. Teşekkürler Gebze koleji….

İstanbul’un Fethinde Kocaeli’nin Önemi ve Ayasofya

   İstanbul, iki derya arasına kurulmuş, her taşı Acem mülküne değer efsane bir şehir. 11 asır boyunca üzerine seferler yapılan, yüzlerce komutanın hayallerini süsleyen ihtişamlı tarihi eşsiz mimari yapıları ve görkemli tepeleriyle bambaşka bir diyar. İstanbul’a sahip olan cihana sahip olur. Çünkü İstanbul hem doğunun hem de batının birleştiği yerdir. Çünkü İstanbul hem ilme hem irfana sahip bir beldedir. Ve İstanbul iki denizi birbirine bağlayan bir boğazdır. Biri hikmet denizidir. Diğeri irfan denizi.. Ve İstanbul bir müjdenin adıdır. Alemlere rahmet olan yüce bir Peygamberin mübarek dudaklarından alemlerin kulaklarına fısıldadığı bir müjde.. Ne mutlu o müjdeye erenlere.. Ne mutlu o müjde erlerine ve ne mutlu o fethi mübine vesile olan büyük komutana ne mutlu..

“İstanbul, mutlaka fetholunacak! Onu fetheden komutan ne güzel bir komutandır ve onu fetheden ordu ne güzel bir ordudur!”

Hayalinin bile kurulamayacağı bir günde, kimsenin aklının ucuna bile getiremeyeceği bir kutlu şehrin fethi müjdeleniyor. Ona komşu bir şehirden değil.. Uzaklardan uzaklardaki bir diyardan söz ediyor yüce Peygamber.. O günkü Arap toplumunun görmediği bilmediği, dünyalarından, alâkalarından öylesine uzak bir şehir ki müjdelenen.. Bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda tüccar ancak İstanbul’u biliyor. Ama artık büyük muallimin elinde yetişen çöl insanının ufku, yeni kazandığı imanla görebileceği en uzak kum tanesinin ötesine taşacak. Dünyanın her yerine yayılacak İslam medeniyetinin kum gibi sayısız kubbelerini imar edecek. Topyekün bir insanlığa saadet götürme azmi aşkı ve iştiyakı ile yanacak ve yıldızlar gibi parlayacak.

Uçsuz bucaksız topraklar ülkeler geçilecek, dağlar aşılacak, Değişik iklimlere kanat açacak hak dostları erenler alperenler.. Mevsimler geçecek… Pek çok devlet ve milletle cihat edilecek, savaşılacak. Görünen ve görünmeyen tehlikelere imanla azimle göğüs gerilecek.. Şehadet şerbetleri içilecek. Şehitler gurbet ellere defnedilecek… Önce gönüller fethedilecek.. sonra şehirler.. Ama yol uzun. Ulaşılacak paye uzakta.. O kadar uzakta ki, fethe giden ordudaki gaziler, ihtiyar olarak dönecek… İstanbul’a giden yol zorlu bir yol. Seferlerden birinde, sadece kuşatma 7 yıl… İstanbul yani Kosatantin O günkü “süper” gücün başşehri… Bir valisi bile, bu kutlu müjdeye inanan nüfusun bilmem kaç katı kuvvet çıkarabilir… Küfür, her şeyden habersiz.. Nasipsiz gözlerin göremediği sonsuz nurun, kainatı saracağından bihaber..

Müjde verilmişti. İstabulun müjdesi Efendimizin mübarek dudaklarından çıkmış Müslümanların kalbinde yer etmişti. Müslümanlar emri yerine getirmenin ne kazandıracağını biliyor… Bizans’ıın suyu, o mübarek hadisle ısındı ama Bizans bundan habersiz.

İstanbul, tarihte Hunlar Avarlar, İslavlar, Bulgarlar, Peçenekler, Ruslar, İranlılar, latinler, Araplar ve Osmanlılar tarafından bir çok kez kuşatıldı. Özellikle Peygamber efendimizin hadis-i şerifine mazhar olmak isteyen birçok kumandan İstanbul surları önünde görülmeye başladı. 655 li yıllarda güçlü bir donanmaya sahip olan Müslüman Araplar, Mısır ve Suriye sınırından itibaren Rumlara karşı saldırılar düzenlemeye başladılar. Bu saldırılar İstanbul’un ve Çanakkale Boğazı’nın kuşatılması ile yeni bir boyut kazandı. . İlk İslam ordusu Emevi halifesi Muaviye tarafından buralara sevk edildi. Birçok sahabi bu kuşatmaya gönüllü olarak katıldı. Bunların içinde İbni Abbâs, İbni Ömer, İbn-üz üzeyir, ve Ebu-Eyyûb El Ansari gibi Allah Resulünün kutlu sahabileri vardı. Muhasara şiddetliydi. Ancak fetih bu orduya nasip olmamıştı. İstanbul fethedilemedi. Kuşatma esnasında bazı sahabeler şehit oldu. Birer gül gibi bu toprakların havasını manevi bir atmosfere dönüştürdüler. Bunlardan birisi Hz Ebu Eyyub El-Ensari idi. Vasiyeti gereği bu bu topraklara surların hemen yanı başına defnedildi.

Halife Muaviye’den sonra İstanbul’a yönelik fetih hareketlerinin ardı arkası kesilmedi. Halife süleyman 715 yılında kardeşi Mesleme bin Abdulmelik komutasındaki kara ve deniz kuvvetlerine İstanbul muhasarası emrini verdi. Mesleme bu muhasarada Bizanslara çok tehlikeli anlar yaşattı. Fakat netice alınmadan kuşatma sona erdi. ardından 781 yılında Harun Resit, 1090 yılında türk kavmi Peçenekler, malazgirt savaşından sonra Selçuklu Türkleri, 1390 baharında Yıldırım Beyazıt, 1411 yılında yıldırımın oğlu Musa Çelebi, 1422 yılında yıldırımın torunu 2. Sultan Murat… Bütün bu muhasara ve kuşatmalara rağmen İstanbul yine fethedilememişti.

     Fatih’in Ayasofya ile ilgili en eski vakfiyelerinden birinde şöyle bir ibare yer alıyor. “Nice melikler bu işe el uzattılar. Her birinin zafere ulaşamadan geri döndükleri rivayet olunmaktadır. Kuvvet ve azamet sahibi eski sultanlar ve meliklerden 63 kişi bu beldeyi feth için  çok miktarda asker topladılar. Muhkem ve büyük kuvvetlerle geldiler. Kuşatıp zorla ele geçirmek ve halkını esir etmek isteğiyle harb ettiler ise de verdikleri zayiatla birlikte geri çekildiler”.

Devlet-i Âli’nin (Yüce Devlet) kurucusunun gördüğü rüya ile İstanbul sevdamız, bir ideale dönüşüyordu. “İstanbul’u al, gülzâr yap!” emrini bu sevda doğurdu. Bu sevdayı, o yüce emir, ideal ve plân-proje haline getirdi. Her şey o emirde ve o emirle gerçekleşti.

Edirne Sarayı’nda bir seher vakti Sultan II. Murad’a bir oğlunun dünyaya geldiği müjdesi veriliyor. Padişah, o sırada Muhammed Sûresi’ni okuyor. Okuduğu sûrenin adına bakarak oğluna bir isim buluyor. Muhammed.. Ancak, Muhammed ismine karşı bir edep inceliğini gösteren Osmanlı Padişahı, yeni doğan bu şehzâdeye Mehmed ismini veriyor. Fâtih’in annesi Hümâ Hâtun, fetih türküleri ile şehzâdesini büyütürken, babası da erken yaşlardan itibaren oğlunun yetişmesi için devrin en tanınmış hocalarını seferber ettiriyor.

En seçkin hocalarının elinde yetişmiş olan II. Mehmet’in kalbine “İstanbul Sevdası” daha küçük yaşta düşmüştü. Hatta çocukluk oyunları bile, İstanbul üzerine kurulmuştu. Molla Gürani, Molla Hüsrev, Vezir Sinan, Ahmet Paşa, Akşemsettin gibi devrinin pek çok alimi, II. Mehmet’e dünyevî ve uhrevî ilimleri talim ettiriyordu. Sekiz yabancı dil öğreniyor, gün geçtikçe ufku açılıyordu. 1451’de babasının ölümü üzerine Padişah oluyor ve ilk iş olarak İstanbul’un Fethi’ni programına alıyordu. Çünkü yüce peygamberin hadisi onun yüreğine öyle işlemişti ki müjdesi ta yıllar öncesinden verilen bir fethin komutanı olmak arzusuyla yanıp tutuşuyordu.

Fatih Sultan Mehmet’in babası II. Murad’ın vefatından sonra (Şubat 1451) Bizans’ın son saatleri de yaklaşmış idi. Zira Bizans’a ait olan İstanbul, Osmanlı arazisinin tam kalbinde yer alıyor, Osmanlıların Anadolu ve Avrupa’daki topraklarını birbirinden ayırıyordu. Bu yabancı unsuru ortadan kaldırmak ve yeşermekte olan Osmanlı İmparatorluğu’na İstanbul ile sağlam bir devlet merkezi hediye etmek genç sultan Fatih’in ilk hedefi idi. Tükenmez bir enerji ve büyük bir ihtiyat ve itina ile Bizans İmparatorluğu’nun başşehrinin fethi için hazırlıkları başlattı.

Bu sırada Bizans’ta bir taraftan mezhep kavgaları yaşanıyor diğer taraftan Ahlakî ve ekonomik çöküntü her tarafı kasıp kavuruyordu. Halk açtı sefalet içindeydi. Konstatin’in zulmünden bıkan halk Bizans Tarihi yazarı Dukas’ın hatıratında yer aldığı gibi “Hiristiyan külahı görmektense, Müslüman sarığı görmeyi tercih ediyordu.

Tahta çıkar çıkmaz ilk işinin İstanbul fethi olacağı haberi daha şehzadeliği zamanından beri duyulan Fatih tahta çıktığında Bizans derin bir endişeye kapılıyordu. Son Bizans imparatoru Konstantinos Dragasis, hristiyanlık namına Papa Beşinci Nicolas (Nikola)’dan yardım istemiş, hatta asırlardır birbirine düşman olan İstanbul ve Roma kiliselerinin birleştirilmesine bile razı olmuştu.

Osmanlı tahtına çıkan fatihin gönlünde İstanbul vardı.. Efendimizin Müjdeli hadisine mazhar olma arzusu vardı ve babası II. Murad’ın vasiyeti vardı aynı zamanda. Fâtih, göreve gelir gelmez ilk iş olarak, dedesi Yıldırım Beyazit’in İstanbul Boğazı’nda inşa ettirdiği Anadolu Hisarının karşısına dört ay gibi kısa bir zamanda Boğazkesen Hisarı yani Rumeli hisarını inşa ettirmek oldu. Fâtih’in de bizzat taş taşıdığı bu hisarın yüksek duvarlarına yukarıdan bakıldığında Peygamberimiz Hz. Muhammed sav’in ismi görülüyordu. Bu da Fâtih’in mefkûresini, hayat felsefesini ve aksiyon gücünün kaynağını göstermesi bakımından manidar.

Bizans ordusunda 5 bini paralı olmak üzere 9 bin asker vardı. Buna karşılık Osmanlı büyük hazırlıklar yapmış, ordusu 100 bini aşıyordu. Ayrıca Fatih Gelibolu’da 400 gemi hazırlattı ve içlerine kürekçilerle 20 bin kadar asker yerleştirdi. Bizans ordusunda küçük çaplı topların yanı sıra mancınık, ok, tüfek, mızrak, sapan, arpalet ve espiyale denen zırh delici silahlar ve suda bile sönmeyen Grek ateşi mevcuttu. Türklerde ise dönemin en modern silahları kullanılıyordu. Çeşitli büyüklüklerde 300 adet top ve Fatih’in icadı olan havan topları ve hareketli kuleler vardı. Yapımı 3 ay süren Şahi adlı topun çevresi 2,5 metre, güllelerin ağırlığı 600 kilo idi. Elli çift öküzle çekilir, dengesinin sağlanması için iki tarafında 200 kişi bulunurdu. Gülleler 1200 metreye kadar fırlatabiliyordu.

İstanbul’un o döneme kadar fethedilemeyen efsanevi bir şehir olmasının en büyük sebebi çevresini kuşatan surlardı. O dönemde başka hiçbir yerde bu kadar sağlam savunma sistemi bulunmamaktaydı. Uzunluk bakımından erişilmez olmasına rağmen Çin Seddi bile savunma açısından İstanbul surlarının yanına yaklaşamıyordu. Karada 6.492 m., Marmara ve Haliç kıyılarında 820 m. uzunluğundaki surlar birkaç kademeden oluşurdu. En önde Bizans’ın mobil kuvvetleri savunur, arkasında 7 m. genişlik ve derinliğindeki su ile dolu hendekler bulunurdu. Bunların arkasında mızraklı askerlerin beklediği savunma mazgalları vardı. Savunma mazgalları geçildiği takdirde 5-7 m. yüksekliğindeki orta surlara gelinirdi. Osmanlı ordusu orta surlar önünde çok sayıda şehit vermişti. En arkada ise 12-13 m. yükseklikte asıl surlar bulunurdu. Asıl surların üzerinde bekleyen askerler hiçbir canlının sur dibine yaklaşmasına izin vermezdi.

İstanbul’un fethi için gerekli hazırlıkları tamamlayan Fâtih, kan dökülmesini önlemek için, 12 Nisan günü imparatora bir elçi gönderdi. Teslim olmaları halinde halkın mal ve canlarının emniyette olacağını, isteyenlerin bütün eşyaları ile istediği yere gitmelerinde serbest olduklarını, aksi halde harp hukûkunun gereklerinin yapılacağını bildiriyordu. Cevap ‘Hayır’dı. Bizans savaş istiyordu. Ve kuşatma 12 Nisan 1453’te başladı.

Fatih, düşmanların hayallerinin bile ulaşamayacağı şeyleri gerçek” haline getiriyordu. Donanmayı bir gecede Dolmabahçe’den Haliç’e indirmeyi başardı.

Gemileri karadan yürüttü. Hocası Akşemsettin Hazretlerinin izni ve duası ile kuşatmayı başlattı. Günlerce durmadan surlar dövüldü. Geçit vermez surlar delik-deşik oluyordu. Yemeyi içmeyi unutuyordu genç sultan. uykuyu unutuyordu. Bütün gayretler İstanbul surlarını aşıp istanbulu fetih için yoğunlaşıyordu. Geceler boyu ağlıyordu büyük komutan. Gece boyu dua ediyordu. Allahım bize fethi nasib et.. Muhasara başlayalı 50 gün geçmişti fakat gözle görülür bir ilerleme yok. Rumlar yıkılan surları anında yapıyor. Fidan gibi yiğitler ardarda düşüyor toprağa. Sultan Mehmed kalabalıklar içinde yalnız. Hatta zaman zaman kuşatmayı kaldırmayı düşünüyor. Akşemseddin hazretleri onun zihninden geçenleri okur sanki ve derki “Sakın ha!” “Asla vazgeçme!” Zira o’nun zaferden zerre kadar şüphesi yok.

Ve beklenen gün… Yıl 1453 mayıs ayı, yirmi sekizini yirmidokuzuna bağlayan gece, Bizansın son gecesi, Kumandan Fatih sultan Mehmet. Ordu Müslüman osmanlı ordusu. İslam erleri. Havan toplarıyla surları deliyor. Gemiler karadan yürütülüyor. Ordu saflarından Kuran sesleri yeri göğü çınlatıyor. Yürüyün gaziler. Yürüyün Allah dostları. İstanbul sizi bekliyor. Yürüdü komutan, ordunun en ön saflarında. Bir küheylanın üstünde haykırıyordu. Bizansın yıkılmaz surları o gür sesin karşısında titredi. Bizans korkuyla inledi. Ey gaziler, cenktir bu. Can gider şan kalır. Ya Bizansı alırım ya Bizans alır beni. Allah Allah sesleri gürlüyor İstanbul semalarında.

Vur pençe–i Alî’deki şemşîr aşkına

Gülbangi âsumânı tutan pîr aşkına

Ey leşker–i müfettihu’l–ebvâb vur bu gün

Feth–i mübîni zâmin o tebşîr aşkına

Vur deyr–i küfrün üstüne rekz–i hilâl içün

Gelmiş bu şehsüvâr–ı cihangîr aşkına

Düşsün çelengi Rûm’un eğilsin ser–i Frenk

Vur Türk’ü gönderen yed–i takdîr aşkına

Son savletinle vur ki açılsın bu sûrlar

Fecr–i hücûm içindeki Tekbîr aşkına

YAHYA KEMAL BEYATLI

Ulubatlı, surlara tırmanıyor. Surların tepesinden ateşler atılıyor, kızgın yağlar dökülüyor. Ulubatlı hasan tırmanıyor hala. Erler tırmanıyor. Öyle bir tırmanış ki surların tepesinde bir armağan. Yüce peygamberin müjdesi ufuklarda tülleniyordu. Ve Asırlardır beklenen rüya gerçek oluyordu. Müjdesi çoktan verilmiş bir kutlu idealin hayat bulmasıydı bu. Komutan Fatih sultan Mehmet. Ordu Fatihin ordusu. Müjdeler olsun size. Müjdeler olsun.

Ve Rasulullah Efendimizin müjdesinden tam 9 Asır sonra.. bir Cuma günü..

Mayısın 29 unda İstanbul İslama teslim oldu. Osmanlıya teslim oldu. Fatih, hocası Akşemsettin Hazretleri ile birlikte, coşkulu bir törenle İstanbul’a giriyordu. Hayalinin bile kurulamayacağı günde verilen müjde gerçekleşiyordu.

Bizans halkı genç ihtiyar kadın erkek herkes yollara dökülmüş, genç Fatih’i selamlıyor, üzerine çiçekler atarak tebrik ediyorlar. Çünkü Fatih’le birlikte tüm insanlığa adalet gelmişti barış gelmişti hoşgörüye dayanan bir medeniyet gelmişti. Fetih, bir işgal değildi. Kilitli gönüllerin açılması, fetih ile gerçekleşiyordu. Kaos, huzursuzluk ve madde saltanatının hüküm sürdüğü bir dünyada fetih ruhu insanları kuşatıyordu. Fatih İstanbul’a giriyordu. Yer yer bizans halkı öndeki “Akşemsettin”i padişah zannediyor, Akşemsettin “hükümdar arkada” işaretini yapınca, Fatih’teki edep, terbiye ve inceliğe bakın ki, şöyle karşılık veriyordu: “- Evet, hükümdar benim, lakin o da benim Hocam’dır!” İstanbul’un Fethi, yıkılmaz sanılan Bizans surlarının yıkılabileceğini, “îmanın tekeden bile süt çıkarabileceği” gerçeğini ortaya çıkarıyordu.

Fatih Sultan Mehmed, Topkapı’dan şehre girerek, Bizans halkının sığındığı Ayasofya’ya girdi. Orada bulunan dini liderlerden ve insanlardan bazılarının yerlere kapanmış vaziyette olduğunu görünce, onlara şöyle seslendi. “Kalkın! Ben Sultan Murat Han Oğlu Sultan Mehmed derim ki: Bu günden itibaren canınız ve hürriyetiniz teminatım altındadır.”

Fethin üçüncü günü, Cuma.. Fatih, Ayasofya’ya gelip ilk Cuma namazını ilk camide askerleriyle beraber kılıyordu. İmamete İstanbul’un fethinin manevi mimarı Akşemseddin geçmişti. İlk olarak Fatih namına hutbeyi de bu nurani zat okumuştu. Bu arada üç gün zarfında bir de tahtadan minare yapılmıştı. Yapılan minber ve mihrap zamanımıza ulaşamamış. Bugün Ayasofyada yer alan mihrap ve minber 16. yüzyılın izlerini taşır. II. Bayezid devrinde mihrab, III. Murad devrinde minber ilave edildiği biliniyor. Tahta minare ise II. Selim zamanında yapılan tamir sırasında kaldırılmış.

Akşemseddin’in okuduğu hutbe Osmanlılar içinde okunan hutbelerin belki de en mukaddesi, en sevinçlisi, en büyük şan ve şerefe sahip olanı idi. Çünkü o güne kadar sekiz buçuk asırdan beri bütün müslümanların ulaşmayı şiddetle arzu ettikleri bir fethi Cenab-ı Hak tarafından Osmanlı padişahlarına ve onun tebasına verildiğini ilan etmekte idi. Fethin komutanı ve gazileri, sahabe-i kiramın bile şiddetle arzu ettikleri büyük bir saadete ve Hz. Peygamberin “ne güzel komutan ve ne güzel asker” övgüsüne mazhar olmuşlardı.

Fâtih’in insanlığa sunacağı hizmetler var. Onun “şâhî” ve havan topları, Bizans surlarını yıktığı gibi, Avrupa’da şatolara sığınarak halkın emeği ve teri üzerinde saltanat süren feodallerin duvarlarını da yıkmıştı. Böylece Fâtih, yeni bir “çağ” açmıştı. Latin işgalinden beri bir türlü huzur ve rahatı bulamayan Rumlar onun sayesinde rahat bir hayata kavuşuyordu. Bir ilim ve marifet merkezi haline gelen İstanbul, İslam kültür ve medeniyetinin de beşiği haline gelmişti.

Bu fetih, dünyanın bazı bölgelerinde Müslümanların diri diri ateşe atılarak zulme maruz bırakıldığı bir dönemde gerçekleşti. Bu muazzam fethin ertesi Çarşamba günü İstanbul’un her yerinde Fatih Sultan Mehmed’in fermanları okundu. Şehrin içinde saklanan halkın, hiçbir şeyden çekinmeksizin ve cesaretle ortaya çıkmaları istendi. Canlarının, mallarının, ırzlarının, korunacağı, din ve mezhep hürriyetleri ile milli örf ve adetlerinin tamamen Müslümanların kanunlarının teminatı altında bulunduğu ilan edildi. Dini liderlerini seçmelerine izin verildi.

Fatih’in bu fermanına o kadar sadakat gösterildi ki, o günden günümüze varan zaman diliminde bu güzel yurdumuzda diğer ırk ve din mensupları, hiçbir rahatsızlık duymadan yaşayageldiler.

İstabul Fethedilmişti. Peki Halid bin Zeyd yani Ebu Eyyub el-Ensari hazretleri neredeydi? Ne kadar sevinmişti kimbilir. Genç sultanın şimdi tek arzusu Mihmandârı Resulullah Hâlid bin Zeyd’in kutlu kabrini bulmak..

Yetmiş yedi ermiş Hz Ebu Eyyub El Ensari’nin mezarını aramağa başlıyor. Ebu Eyyub hazretleri arap ordularıyla istanbul’u fethetmek arzusuyla buralara gelmişti fakat fetih o orduya nasip olmamıştı. Fetih nasip olmamıştı ama Onun gibi bir sahabiyi tanımak ve kucaklamak İstanbula nasib olmuştu. Peygamber Dostunu bulup ona müjdeyi vermek gerek.

Onu bulmak istanbulun manevi fatihlerinden birine nasip oluyor. Akşemseddin Hazretlerine… Akşemseddin hazretleri; Hazret-i Ebûbekir’in RA evladından, Şihâbüddin Sühreverdi’nin torunu. Genç yaşta müderris olur. Osmancık medreselerinde talebe okutur. Hatırı sayılır bir âlim, bir hak dostu.

İşte bu büyük zat Fatihle beraber surların yakınına geliyor. Keşif ve murakabelerden sonra kabri buluyor. Tayin ettiği yer baş diğeri ayak ucuna olmak üzere kabrini üzerine iki fidan diktikten sonra “Büyük sahabe bunların arasında yatıyor!” diyor. Ve oradan ayrılıyor. Ancak etraftan “ne malum?” diyenler olur. Hatta birileri padişaha akıl öğretirler. “Bu dalları başka bir yere diktir bakalım” derler, “ihtiyar molla farkedebilecek mi?” Fatih denileni yapar, hatta ilk işaret edilen yer kaybolmasın diye mührünü gömdürür. Ama Akşemseddin dallara bakmaz bile, ertesi gün milimi milimine ilk gösterdiği noktaya yönelir. Hatta bir ara durur “Sultanımızın mührü” der, “Ne arıyor orada?” Büyük veli bakar, bu mevzu çok tartışılacak, şüpheye mahal bırakmaz. “Kazın!” buyururlar. Toprağın bir kulaç altından yeşil somaki bir taş çıkar. Üstünde kûfi harflerle “Hâzâ kabri Halid bin Zeyd” yazılıdır. Kalabalık tekbirlerle çoşmuşutur. Derhal türbe ve mescid hazırlıklarına girişirler.

Yerler değişen çınarların durumu Akşemseddine sorulunca orası da Eyup hazretlerinin yıkandığı mahaldir. Ayak altında kalmasın etrafını çeviriverin, çınarlar da hatıra olarak yerlerinde kalsın der.

Ebu Eyyub El Ensari hazretlerinin bugün Huzur içinde yattığı bu yerde türbe ve caimii var. Camiinin yapılmasından sonra halk semte Eyup, camiye de Eyup sultan camii demiş. Eyup semti, ve camisi osmanlı tarihi boyunca önemini korumuş halkın ve devlet ricalinin devamlı bir ziyaretgahı olmuş. Bu gün de burası peygamber aşıklarıyla dolup taşıyor.

Erkek kadın genç ihtiyar herkes buraya akın eder. Buranın atmosferinden feyz ve bereketinden faydalanır. İnsanların yürekleri inşirahla dolar. Gönüller Allah ve resulünün onun ashabının sevgisiyle dolup taşar. Tıpkı bahar yamaçlarında gezindiğinizi hissedersiniz. Fatihalar okunur türbe-i şerifeye girilir sureler okunur  dualar yapılır. Mübarek peygamber dostunun manevi atmosferinde tövbe istiğfarlarda bulunulur.

Eyüp bambaşkadır. Burada insan huzur içindedir. Ebu Eyyub el-ensarinin havası bütün bir semti sarıp sarmalamıştır. kendine has rengi kokusu atmoferiyle eyüp her taraftan gelen ziyaretçilerine gönül ziyafetleri sunuyor.

Hele Avludaki güvercinler, Efendimizin sancaktarının bulunduğu bu camiinin avlusunda kümelenmişler. Huzur dağıtan uğultuları, sağa sola ani dalgalanmaları ve kanat şakırtıları ile mescide yaklaşan herkesi önce güvercinler karşılıyor. Güvercinler buranın ayrı bir güzelliği. Güzelim güvercinlere darı serpenler.. sağlık, afiyet niyetine şadırvandan sular içenler. Dua ikliminde çoşan ve kendinden geçenler.

Ve burası da büyük sahabinin türbesi. Ebu Eyyub El Ensari hz. bu türbenin içinde yatıyor. Fatih sultan Mehmet tarafından inşa ettirilen türbe Fatih devri türbe mimarisinin bütün hususiyetlerini çağımıza aktarıyor. Türbe sekiz köşeli bir planda olup tek kubbeli ve bütün cephesi küfeki taşındandır. Türbe cümle kapısının bulunduğu duvar kanadı hariç her duvarda altlı üstlü ikişer pencere bulunmaktadır. Camii avlusuna bakan bu pencere muvacehe penceresidir. 1. Ahmet tarafından yaptırılan bu pencereye Hacet penceresi adı da verilir. Hacet penceresinin ardındaki türbenin içinde yer alan bütün bezemeler ve diğer eşyaların her birinin bir anısı var. Türbenin içindeki ve dışındaki çiniler 16. yy dan başlamak üzere son devirlere ait muhtelif imalathanelerin eserleridir. Gometrik şekiller taşıyan mavi ve beyaz rengin hakim olduğu çiniler yan yana yerleştirilmiş bir bakıma bütün osmanlı çinilerini bir arada görme imkanı doğmuş.

Fatih Sultan Mehmet’ten sonra gelen bütün padişahlar, bu kıymetli armağanı ihtimamla muhafaza ederdi.. Tahta çıkacak padişahlar, evvela Eyüp Sultan Hazretlerini ziyarete gelir, burada dini merasim yapıldıktan sonra kılıç kuşanır, ondan sonra saraya gidip tahta çıkarlardı.

Eyüp bizim için o kadar önemli bir ziyaretgah olmuştur ki istanbulda sünnet olacak çocuklar, yeni evlenen çiftler ve ihtiyacı olan kim varsa türbe-i şerif’in giriş kapısının yanındaki Muvacehe-i Saadet Penceresi önüne gelir ve içten bir yakarışla burada dua ederler. Burası gerçekten uhrevi bir belde.. Adeta ölümü güzelleştiriyor. Hızla şekil değiştirmesine rağmen eskisiyle yenisiyle hala capcanlı tarptaze..

İstanbul’un fethinden sonra Fâtih Sultan Mehmet, insanlık için yapacağı vazifesinin sona erdiğine inanmıştı. İstanbul’un manevî fâtihi ve ruhunun gıdasını temin ettiği hocasının önüne oturan Fâtih, “Dünya nimetlerinden gına getirdim. Emelim şudur ki, tac ve tahtımı terk idem. Senin yanında Hakk’a hizmet yolunda ibadetle ömrümü geçirem.” “N’olur” “Beni de dervişleriniz arasına alın”. sözleri ile dervişlik yoluna girmek istediğini belirtince; Akşemseddin, hani Fatih’e baba muamelesi yapan o gül yüzlü muallim birden ciddileşir, celalli bir edayla “Hayır!” der, “Osmanoğullarının dervişe değil, sultana ihtiyacı var!” diyerek bunu reddeder. Halkının başında görevine devam etmesini tavsiye eden Akşemseddin, “icrâ–yı adâlet” yolunda hizmetin dervişlikten daha hayırlı olduğunu söyler. Ama Sultan Mehmed’i iyi tanır. Yine gelecek, hem bu kez ısrar edecektir. Buna fırsat vermez. Pılısını pırtısını toplamadan uzaklaşır İstanbul’dan. O yıllarda kuş uçmaz, kervan geçmez bir kuytu olan Taraklı’ya çekilir, sonra Göynük civarlarına yerleşir, kendi halinde talebe yetiştirir. Ama duaları Fatih’le birliktedir.

Fâtih, ülkesinde, adâleti tesis etmek için mahkemelerin doğru dürüst çalışmasını temin etmiş. Nitekim, fetihten sonra can ve mal emniyetine sahip oldukları gibi, dînî özgürlükleri de koruma altına alınan Patrikhâne, Fâtih’e müracaat ederek; Rumların adlî dâvâlarına kendi mahkemelerinde bakılması için izin istediklerinde, Padişah, isteklerinin kabul edebileceğini, ancak önce, Osmanlı mahkemelerini gezmelerini tavsiye etmişti. Üsküdar, Kütahya ve Konya mahkemelerini gezip inceleyen papazlar, Fâtih’e gelerek, “İsteğimizden vazgeçtik, biz sizin mahkemelerinizde muhakeme edilmek istiyoruz.” Dediler..

O dönemde Osmanlının tesis ettiği barış kardeşlik ve adalet bütün dünyanın hayranlığına sebep olmuştu.

Fatih Sultan Mehmed 29 Mart 1432’de Edirne’de doğdu. Babası Sultan İkinci Murad, annesi Huma Hatun. Fatih Sultan Mehmed, uzun boylu, dolgun yanaklı, kıvrık burunlu, adaleli ve kuvvetli bir padişahtı. Devrinin en büyük ulemalarından birisiydi ve yedi yabancı dil biliyordu. Alim, şair ve sanatkarları sık sık toplar ve onlarla sohbet etmekten çok hoşlanırdı. İlginç ve bilinmedik konular hakkında makaleler yazdırır ve bunları incelerdi.

Hocalığını da yapmış olan Akşemseddin, Fatih Sultan Mehmed’in en çok değer verdiği alimlerden biriydi. Fatih Sultan Mehmed, gayet soğukkanlı ve cesurdu. Eşsiz bir komutan ve idareciydi. Yapacağı işlerle ilgili olarak en yakınlarına bile hiçbir şey söylemezdi.

Fatih Sultan Mehmed okumayı çok severdi. Farsça ve Arapça’ya çevrilmiş olan felsefi eserler okurdu. 1466 yılında Batlamyos Haritasını yeniden tercüme ettirip, haritadaki adları Arap harfleriyle yazdırdı. Bilimsel sorunlarda, hangi din ve mezhebe mensup olursa olsun bilginleri korur onlara eserler yazdırırdı.

Bilime büyük önem veren Fatih Sultan Mehmed yabancı ülkelerdeki büyük bilginleri İstanbul’a getirtirdi. Nitekim astronomi bilgini Ali Kuşçu kendi döneminde İstanbul’a geldi. Ünlü Ressam Bellini’yi de İstanbul’a davet ederek kendi resmini yaptırdı. Şair ve açık görüşlüydü.

Fatih Sultan Mehmed 1481 yılına kadar hükümdarlık yaptı ve bizzat 25 sefere katıldı. Azim ve irade sahibiydi. Temkinli ve verdiği kararları kesinlikle uygulayan bir kişiliği vardı. Devlet yönetiminde oldukça sertti. Savaşlarda çok cesur olur, bozgunu önlemek için ileri atılarak askerleri savaşa teşvik ederdi.

20 yaşında Osmanlı padişahı olan Sultan İkinci Mehmed, İstanbul’u fethedip 1100 yıllık Doğu Roma İmparatorluğunu ortadan kaldırarak Fatih ünvanını aldı.

Hz.Muhammed’in (S.A.V) hadisi şerifinde müjdelediği İstanbul’un fethini gerçekleştiren büyük komutan olmayı da başaran Fatih Sultan Mehmed, yüksek yeteneği ve dehasıyla dost ve düşmanlarına gücünü kabul ettirmiş bir Müslüman Türk hükümdarıydı.

Orta Çağ’ı kapatıp, Yeniçağ’ı açan Cihan İmparatoru Fatih Sultan Mehmed, 3 Mayıs 1481 günü Maltepe’de vefat etti ve Fatih Camii’nin yanındaki Fatih Türbesi’ne defnedildi.

Efendimizin verdiği fetih müjdesinden 9 asır sonra gerçekleşen feth-i mübinden bu yana 6 asır geçti… yine hala müjdesindeki hikmet, daha çok parıldıyor. Her geçen gün, Şehr-i İstanbul’un, hayatımıza ve insanlığa olan etkisini görüyoruz; Efendimizin bir sözü ile bu şehir Aziz oldu. Ve o aziz şehir “Güzel emir” sahibi oldu “güzel ordu”yu bağrında sakladı. Bizans yıkıldı, İslâm; adaleti, insanlığı, hakkın ve haklının hakimiyetini sağlayacak benzersiz şehir ve her sahada merkez olmaya değer bir medeniyet kazandırdı. “Kainatın Efendisi”, asırlar önce verdi feth-i mübinin müjdesini. Fetihle kirlerinden temizlendi İstanbul..

Şair ne güzel söylemiş. “İki deniz arasında, paha biçilemeyecek bir incidir” ve “cihanı aydınlatan güneşle tartılsa yeridir” “âb-ı hayat” diyor sularına aynı şair. Boşuna değil.. İnsanlığın kaynaştığı iki ana kıtaya köprü; güneyden kuzeye batıdan doğuya bir geçit noktası bir merkez.. Büyük nehirlerle bağlantılı, stratejik denizlerle yanyana, mühim boğazlarla ve okyanuslarla içli dışlı.

Napolyon derki “Eğer dünyanın başkenti bir tane olsaydı; o, İstanbul olurdu”. Çünkü bu muhteşem şehir Necip Fazıl’ın değimiyle, “dünyanın kilidi”… bu yüzden herkes bu kilidin peşine düşmüş. Gözler istanbul’a yönelmiş. Her Ülke İstanbul’la yönelmek için kendince gerekçeler sunmuş. Kimisi ümitsiz, kimisi de hep ümit içinde… Batının gözünde İstanbul, İslâm dünyasını kontrol edebileceği en güzel nokta, Balkan ülkeleri için, küçük devletten büyük devlete yükselmeyi sağlayan bir atlama taşı bir ideal. Rusya için sıcak denizlerin kilit noktası. Bizim içinse İstanbul bir sembol bir ruh… İstanbul bir fikir… İstanbul bir mânâ denizi… “Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar; Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.” “Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar”

Herkes kimi Orta Asya bozkırlarından, kimi arap diyarından doğudan güneyden herkes bütün inanan gönüller sevgiliyi arayan birer aşık gibi dünyanın “kilit noktasına” akarak yollara düştü. Orta Asya’da bir hasret çekildi İstanbul’a bir özlem duydu tüm gönüller.. Malazgirt’te müjdesi verilen beldenin hayalini kurdu alperenler sonra Söğüt, rüyanın görüldüğü yer olmuştu.

Beylikten devlete geçiliyordu. Osman Gazi hasta yatağında oğluna vasiyetini söylüyor: “İstanbul’u aç, gülzar yap!”… sevgiliye özlemle kapatıyor gözlerini ve ona bir adım daha yakın olabilmek için, Bursa’ya defnini istiyor.

Tarihte, güçlü devletler kurmuş, büyük zaferler kazanmış, değerli devlet ve ilim adamları yetiştirmiş bir medeniyet oluşumuzu hatırlamamız, geleceğe doğru emin adımlar atmamız için ilham ve güven kaynağı olacaktır. Tarihimiz, ruhumuzun temelleri için sağlam bir zemin. İstanbul’un yanında Fâtih’in bize bıraktığı miras, onun örnek hayatı. İman, azim, kararlılık, büyük hedefler tayin etme, başarıya kilitlenme, ilme tutkunluk, hoşgörü, hakka ve hukûka bağlılık, adâlet… Asıl idrak etmemiz gereken, bu manevî mîrası yaşatma şuurunu kazanmak..

Fatih Sultan Mehmet “Zülfünün zincîrine bend eyledün şâhım beni Kulluğundan etmesin âzâd Allah’ım beni” derken olduğu kadar zarif davrandı, fethettiği şehri o zarafetle kucakladı. O gün, bir gönül fethetmeyi ülke fethetmekten daha önde tuttuğu kesindi. 29 Mayıs’ta, 23 yıllık bir kalbin gururuyla değil 150 yıllık bir devleti kavrayan alicenaplıkla girmişti şehre. O günden sonra da emrine ram olan ülkelere ve o ülkelerin insanlarına karşı hep müsamahalı davrandı, hep merhamet sancağıyla ilerledi. O kadar ki Hıristiyan dünya o güne kadar böylesine engin bir müsamahayı ne görmüş, ne de duymuştu. Fatih adını imrenerek ananların iyi niyetlerini yüklenmek kolay değildi elbette. Hatta bununla da kalmayacak, Batı’dan ressamlar getirtip yaptırdığı sarayını resimler, nakışlar, kabartmalarla süsletecek; Doğu’dan bilginler davet edecek emirlerine medreseler kurdurtacaktı. Bilim ve sanatı çoğaltmaktı maksadı ve onu insanlığın hizmetine sunmaktı. Surları ve sanat eserlerini sahiplendiği kentin içinde yağız civanlar, nazenin dilberler, gün görmüş yaşlılar, bilge adamlar hep huzur içinde yaşardı. Çünkü o Yunus’u bilirdi, “Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan Halka müderris olsa hakikatte âsidir” dediğini de… Şehrinin surlarını bu emniyet ile tamir etti, asayişini bu alicenaplıkla sağladı.

Fatih’i Fatih yapan bütün bu özellikler galiba atası Osman Bey’in, hani misafir kaldığı odada, Kur’an var diye ayağını uzatamadan sabahladığı gecenin ilhamını taşıyordu ve 23 yaşındaki bu delikanlı bir hayal değil, bilakis muhteşem bir hakikatti.

 İmtisâl–ı câhidû fi’llâh olupdur niyyetüm

Dîn–i İslâm’ın mücerred gayretidir gayretüm

(Şehrin sultanı: Avni)

Niyetim, Allah yolunda cihada koşmaktır. Gayretim de, salt İslam için duyulan gayret…

İstanbul!.. Müjde ile taçlanmış şehir!.. Bu taç çevirtti bütün gözleri ona…

İstanbul!.. Bu millet onun için ne türküler yaktı… İstanbul türküleri, bunun için her halde, bütün türkülerin, bütün taşra türkülerinin hülâsası oldu. Sanki İstanbul ile taşra, göz göze, diz dize mani söyleşen iki sevgili… Çanakkale destanını canın değil, cananın kaybedileceği dehşeti yazdırdı. İstanbul’un kaybedileceği endişesi… “Çanakkale geçilmez!”, “İstanbul’a girilmez!” demek… Bir müjdeye kavuştuktan sonra bir sevdaya kavuştuktan sonra “Fethedin!” emrini yerine getirdikten sonra o şehri elden kaçırmak.. Nasıl can vermez insan, Canan için… Nasıl bakılır Sevgililer Sevgilisi’nin candan aziz yüzüne!

NE MUTLU O MÜJDEYE ERENLERE, NE MUTLU O KUTLU KOMUTANA VE NE MUTLU O İSLAM ORDUSUNA. NE MUTLU

İzmit Düşman İşgalin’den Nasıl Kurtuldu ?

  *20 Kasım 1918’de İzmit, İngilizler tarafından işgal edildi. 27 Ekim 1920’de şehir, Yunanlıların işgaline uğradı. 28 Haziran sabahı sadece İzmit merkezinde 312 kişi katlederek şehri ateşe verip yaktılar…

  * İzmit, Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğinde Anadolu’da başlayan Milli Kurtuluş Savaşı ile 28 Haziran 1921 tarihinde işgalden kurtarıldı. Her yıl 28 Haziran’da İzmit’te kurtuluş şenlikleri düzenlenmekte. Gelin şimdi  Kocaeli  tarihinin şeref  sayfalarını birlikte okuyalım.

      İzmit ; Osmanlı’nın  Sancak Merkezi oluyor

    İzmit; Tarihi en eski şehirlerimizden biri. Burası M.Ö. 337-357 yılları arasında Bitinya Krallığının merkezi olarak karşımıza çıkıyor. M.Ö. 74 yılında Roma’nın eyalet merkezi olmuş. M.S. 395 yılında Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılmasıyla, Bizans İmparatorluğunun toprakları içinde kalmış.

    1078 yılında Anadolu Selçukluları tarafından alınan Kocaeli, Orhangazi zamanında 1326-1330 yılları arasında Akçakoca tarafından Osmanlı topraklarına katıldı. Bu döneminde 1326’da ilk kaptan-ı Derya Karamürsel Alp tarafından şimdiki Karamürsel’in kıyısında ilk Türk donanması kurulmuş.

    1337’de  Rumeli fatihi şehzade Süleyman Paşa, Kocaeli’nin ilk sancak beyi oldu. Bu dönemden sonra şehir, önemli bir merkez olma özelliğini gösterdi, bir çok bakımdan mamur hale getirildi. Köprü, Mektep, Medrese, Çeşme, han, hamam, Camii ve Saraylar inşa edildi.

* İstanbul’un fethi bile  Kocaeli’nden başlar.

   Tarihçi Kemal Paşazade, Fatih Sultan Mehmet Han İstanbul’u fethi yolunda Kocaeli’yi bir köprü olarak kullandığını yazar. .Edirne’ye bir an önce erişmek mecburiyeti altında Sultan Mehmet hızla Bursa’ya geldiği zaman, Aşık Paşazade Venedikliler Çanakkale Boğazını kapatmışlardı yani Gelibolu’ya geçmek mümkün değildi. Çünkü o sıralar savaşacak kuvvette bir Osmanlı donanması yoktu. Fatih Kocaeli’den İzmit yolu ile İstanbul Boğazına varacaktı. diyor.

 * Fatih, Rumeli Hisarının yapımını İzmitlilere   verdi.

   İstanbul’un fethi hazırlıkları esnasında Fatih, Rumeli Hisarının yapımını İzmitlilere vermiş ve Mimar Muslihiddin tarafından sürdürülen bu inşaat sırasında, dağlar arasından İstanbul’a bir de şose yol yapılarak bütün işler iki ay gibi kısa bir sürede bitirilmiş. İnşaatta kullanılan kereste Kocaeli ve çevresinden getirildi. Ayrıca fetihte kullanılmak üzere donanma için Kocaeli ve Bursa’dan 30 bin Forsa küreği yaptırıldı.

* Savaş ve  Göç  yıllarında     Kocaeli

   Balkanlardan 93 harbiyle birlikte başlayan Anadolu’ya göçlerde Kocaeli hep önemli bir sığınma kapısı ve sahil-i selamet noktası oldu. Bu nedenle muhacirlerin çok önemli bir kısmının hatıralarında İzmit’in, çok anlamlı bir yeri var. Çünkü İzmit, savaşların türlü acılarını birebir çeken, göç meşakkatleriyle yoğrulan, sıtma ve verem gibi hastalıklarla kırıla-döküle yol alan muhacirlerin çok önemli bir bölümünün, vapurla ve trenle gelerek ilk ayak bastıkları ve Anadolu’ya doğru yolculuklarında ilk konaklama yerlerinden birisi oldu.

   Açlığın, kıtlığın, yoksulluğun had safhaya ulaştığı o savaş dönemlerinde, İzmit’e ayak basan muhacirleri şehrin yönetimi ve yerli halkı içtenlikle bağrına bastı ve şehirdeki boş evler onların ilk konaklama mekanları oldu. O günleri yaşayan muhacirler, İzmit’i ve İzmit halkını hep minnetle anıyor.

   Anadolu’ya ve özellikle Kocaeli çevresine gelip yerleşen muhacirlerin ve onların çocuklarının elinde halen eskilere ait bir hayli fotoğraf, belge, eşya, tarihi elbise, koşum araçları, ziraat aletleri ve bilgiler var. Bunların bir araya toplanarak derlenmesi, bir müzede teşhir edilmesi şüphesiz çok önemli. Gecikmeler bize çok şeyler kaybettirdi. Gelecek nesillere ibret ve hatıra olabilecek nice anılar, olaylar, tarihi bilgiler git gide hafızalardan silinmekte, belgeler, fotoğraflar raflarda ve dolaplarda çürümekte.

   Geçmişten geleceğe dönüp baktığımızda atalarımızdan bize miras kalan kültürel yapıdan, göç serüvenlerinden, çekilen acılardan ve daha nice olaylardan, yeni nesillere elbette ki birçok ibretler var. Yeni nesillerin kimlik gelişimlerinde, geçmiş nesillerle bağ kurabilmelerinin önemi çok büyük ve bu konuda bilimsel çalışmaları kanaatimizce kaçınılmaz kılmaktadır.

    *  Kurtuluş Savaşın’da   Kocaeli

   Kocaeli’nin tarihinde sıkıntı ve  kara günlerde  yaşandı. Tarih boyunca  düşkünlere kucak açtı, mazlumlara  barınak, göç edenlere vatan, sürgüne  uğrayanlara  sığınak oldu. Tarihe 93 harbi  ve Rus bozgunu olarak  geçen Balkan ve kafkas harbinde Rumeliden sürülen  binlerce aile Kocaeli bölgesine yerleştirildi. Karadenizde Rus işgali sırasında   Rum ve ermeni zulmünden kaçan on binlerce karadenizli Kocaeli bölgesinde yeniden yurt yuva kurdu. Karadeniz ve Rumeli kökenli kaç aile dede ve ninelerinin  göç  sırasında yaşadığı katliam ve zulümden haberi var. İşgallerde ve göç yollarında şehit olanları rahmet ve şükranla anıyoruz…..

    93 harbinde Kocaeli’ye  göç edenlerin peşini sıkıntılar bırakmıyordu. Eli silah tutan vatanperver Kocaelililer Balkanlar, Çanakkale, Yemen ve Kafkasya cephelerinde  düşmana karşı yiğitçe  savaşırken  gözü yaşlı analar, bağrı yanık eşler ve öksüz  çocuklar;yıllarca  şehit haberi ve  gazi  yolu  bekledi. 7 düvele karşı yapılan 1. cihan  harbinde  Kocaeli binlerce  gencini  şehit ve esir verdi.

    Kurtuluş Savaşı öncesi 20 Kasım 1918’de İzmit, İngilizler tarafından işgal edildi. 27 Ekim 1920’de de şehir, Yunanlıların işgaline uğradı. İşgalci  Yunan askerleri  Kocaeli bölgesindeki yerli Rum ve Ermeni işbirlikçilerle Türkleri katledip bir çok köy ve mahalleyi yakmaya ve yağmalamaya başladı. Yağma ve katliam 27-28 haziran 1921 gecesi doruk noktasına ulaştı. 28 haziran sabahı  sadece  İzmit  merkezinde 312  kişiyi  katlederek şehri ateşe verip yaktılar…

    Yunan askerlerinden  destek alan  yerli  Rum ve Ermeni çeteleri  yıllarca  birlikte yaşadığı savunmasız  ve sahipsiz türklere  karşı terör estirmeye devam ediyordu.  Gölcük,Karamürsel-Gebze ve Körfez ilçesinde savunmasız binlerce kişiyi katleden  Rumlar insanları camilere doldurup diri diri yaktılar. Rum ve Ermeni çetelerinin bu zulmünden kaç gencimizin haberi var…? Yaşanan katliam ve zulmü bile araştırmıyoruz. kaç şehit ve  esir verildiğinden haberimiz bile yok…Şehit torunları bu tarihi gerçekleri araştırıp kamuoyuna açıklamalı.. Gençlerimiz milli kültür ve tarih bilincine sahip olmalı..

    Kocaeli, Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünde Anadolu’da  başlayan  Milli Kurtuluş Savaşı ile 28 Haziran 1921 tarihinde işgalden kurtarıldı. 11 Şubat 1922’de İzmit sancağı iken, Kocaeli Sancağı oldu. Her yıl 28 Haziran’da  İzmit’de kurtuluş şenlikleri düzenlenerek şehitlerimiz  rahmet ve şükranla anılıyor..

*Mustafa Kemal Atatürk, İzmit’i ziyaret ediyor.

  Savaşın sona ermesinden sonra Gazi Mustafa Kemal Atatürk, İzmit’i ziyaret etti. 13 Haziran 1922 günü İzmit sancağına gelen başkomutan önce Adapazarı’na uğradı. 17 Haziran günü öğleden sonra oradan binlerce kişi tarafından İzmit’e uğurlandı. İzmit istasyonunda kendisini askeri, mülki erkan ve İzmit halkı coşkuyla karşıladı. İstasyon yukarısındaki kasra yolun iki tarafında toplananların tezahüratı ve kesilen kurbanlar arasından geçildi. Ertesi gün Fransız Gazeteci ve Fransız Hükümeti gayri resmi temsilcisi Claude Farrere de geldi, İzmitliler bu önemli konukların şerefine resepsiyon ve şenlikler düzenledi. 19 Haziran günü Gazi, yol boyunca toplanan İzmitlilerin büyük coşku ve heyecanıyla İzmit’ten uğurlandı.

Atatürk, Büyük Zaferden sonra 16 Ocak 1923’te İzmit’e tekrar geldi. İlk basın toplantısını İzmit’te düzenledi. Toplantıda hem görüşlerini gazetecilerle paylaştı hem de yapacağı devrimlerin bir kısmını anlattı. İzmit halkının sorunlarını dinleme fırsatını buldu. Burada kaldığı süre içinde Kasr-ı Hümayun’da ikamet etti. Ülkenin geleceğine ilişkin önemli açıklamalarda bulundu. 19 Kasım 1938’de Mustafa Kemal Atatürk’ün naaşı, son yolculuğunda da Yavuz zırhlısıyla İzmit’e getirilerek, Gazi, İzmit halkının gözyaşlarıyla Ankara’ya uğurlandı

*  Kocaeli Savaşlarda 1377 Şehit verdi..

Milli Savunma Bakanlığının Resmi kayıtlarına göre Kocaelinde, Balkan Savaşı, Birinci cihan harbi, Sarıkamış, Çanakkale, Kurtuluş savaşı, Kore savaşı, Kıbrıs barış harekatı ve benzeri savaşlarda 1377 şehit verilmiş. Savaşlara gönüllü katılanlar esir kamplarında tutsak olanlar, kaybolanlar ve hastalıktan ölenler kayıtlara girmemiş. Bunlarda dikkate alındığında şehit sayısı çok yüksek rakamlarla ifade ediliyor. Bu gün Kocaeli’nde 9 şehitlik bir şeref nişanesi olarak şehri süslüyor. Bunlardan Kocaeli Şehitliği, Terör şehitleri Anıtı, Gebze şehitliği, Şehit Yahya Kaptan Anıt Mezarı ve İstiklal Harbi şehitliği önemli şehitlikler.. Şehitlerimizi ziyaret edip ruhlarına bir fatiha okuduktan sonra bir başka şehre yol alıyoruz…

(*) Kaynakçalar;   Gebze gazetesi  Arşivi.Fadima Hala  Kütüphanesi. Devr-i Alem  belgesel yayıncılık ve  Başbakanlık Osmanlı Arşivlerindeki   belge  ve bilgiler.

Gebze’deki SİAD’lar ve İstanbul

Sayın Ömer Faruk Başaran’ı Gebze’de  herkes tanır. Gebze’de GESİAD, MÜSİAD  ve  GENÇSİAD’ın kurucu başkanı. Siyasi çalışmaları ile de  tanınan  sayın Başaran  Merkezi İstanbul’da  olan  Avrasya Sanayici ve İşadamları derneğinde çok başarılı  çalışmalar  yapıyor.

 ASİAD tarafından Bostancı’daki The Green Park Oteli’nde düzenlenen konferansa’da konuşan  İstanbul Valisi Muamer Güler’in  ”İstanbul finans merkezi olabilir mi?” konulu  konuymasını  dinledim.

Vali Güler  konuşmasında İstanbul’un  finans, ticaret, turizm, kültür merkezi olması gerektiğini, sanayi ve  üretimi dışarı  çıkarılması gerektiğini savundu ve hedef olarak da  Gebze’yi  gösterdi

Evet; GESİAD  düzenlediği  tarihi panelle görevini yaptı. Gebzedeki diğer  SİAD’larımızada tarihi görev  düşüyor. Kocaeli Valisi sayın Gökhan Sözer’i  Gebze’ye getirerek Gebze Sanayi üniversitesi  kurulması konusunda  konuşma yaptırabilirler.

Bana göre en önemlisi  210 yılında Avrupa Kültür Başkenti olacak İstanbul için  devlet kesenin ağzını açtı. İstanbula büyük yatırımlar  yapılacak. Yüzlerce  milyon liralık  yatırım  bütçesinden Kocaeli neden  pay almasın?

Bizden uyarması  Avrupa kültür başkenti  olacak  İstanbul’un bütün külfetini  Gebze ve Kocaili çekecek. Kocaeli yatırım bütçesinden hakkı olan payı almalı.

Gebze’deki  SİAD’lar ASİAD başkanı sayı Öme Faruk Başaran  ile işbirliği yaparak  ortak  çaılışma gurubu  kurmalı.

Gebze Sanayi Üniversitesi ve İstanbul Gerçeği

Hemen belirtelim. Türkiye’de üniversitesi olmayan il yok gibi. Gebze  her bakımdan Türkiye’nin 40 ilinden  daha büyük. 120  bine yakın öğreciye sahip olan Gebze’de 600 bin insan yaşıyor.

    Gebze tapu daireleri bir yılda  devlete  500 trilyon lira  gelir getirdi. Gebze İlyasbey ve Uluçınar  Vergi Daireleri ile  Gebze Mal Müdürlüğü’nün 2007 yılında devlete  topladığı  vergi geliri 5 katriliyon lira.

    Bir başka önemli gösterge.Türkiye’de istanbuldan sonra  en çok devlete vergi veren  Kocaelin’nin  vergi rekortmenleri listesinide ilk  yüze giren   mükkellefin 75 i Gebze’den.

      Vergilerini  İstanbul ve Ankara da ödeselerde  Gebze’de yüzlerce saayi kuruluşu faaliyet gösteriyor. Türkiye’de en çok Organize sanayi bölgesi Gebze’de.

     Gebze’ye acil olarak  ihtiyaç duyulan, Sanayi Üniversitesi kurulması için herkes üzerine düşen görevi yapmalı. Gebzeye kimlik  kazandıracak , sosyal  ve külütrel hayatımızı değiştirecek  Gebze Sanayi Üniversitesi  için  bugün tarihi bir adım atılıloyr. Gebze sanayi  üniversitenin kurulması için  GYTE’nin Muallimköy’deki binaları ve boş arazileri değerlendirilmeli. Trilyonlarca lira harcanarak  yapılan öğrenci yurdu binaları Gebze sanayi üniversitesine  tahsis edilmeli.

     Gebze Sanayi  üniversitesinin kurulması için  GYTE rektörü  engellemeyi bırakmalı ve  öncü rol üstlenmeli.     TÜBİTAK,TÜSSİDE, öğretim görevlileri, Ticaret Odası, OSB’ler, sivil toplum kurumları ve en önemlisi sanayicileremiz sanayi  üniversitesi  harekete geçmeli.

 Gebze Sanayici ve İş Adamları Derneği, (GESİAD) ‘Gebze’ye Üniversite Kazandırma’ konulu bugün  bir panel düzenleyerek,  örnek bir hareket   başlattı.  Bu   çalışma diğer kurumlar içinde önek olmalı.

       Gebze Sanayi Üniversitesi kulması için satarat niteliğindeki   GESİAD’ın bu  çalışması  takdir ve şükranla anılacaktır.

Gebze kamuoyunu harekete getirecek bu panele  herkes katılmalı.  Bugün saat 14.00 de TÜSSİDE Konferans Salonunda yapılacak.  Tarihi panele , Dünya Gazetesi Genel yayın Yönetmeni Osman Arolat’ın başkanlık yapacak olması çok önemli.

 Panele Kocaeli AK Parti Milletvekili Eyüp Ayar, Gebze Ticaret Odası Başkanı İbrahim Başaran, GYTE Rektörü Prof. Dr. Alinur Büyükaksoy, GYTE Eski Rektörü Prof Dr. Ahmet Ayhan, GYTE Muallimköy kampusü Mimarı Prof. Dr. Ahmet Vefik Alp, TOBB – ETÜ Üniversitesi Rektörü Tahsin Kesici, Deniz ticaret Odası Başkanı Metin Kalkavan ve GYTE Öğretim Üyesi Doç. Dr. Gökhan Özer’in konuşmacı olarak  davet edildi.

 Gebze’nin geleceğine ışık tutacak sosyal hayatın değişmesine katkı sağlayacak Gebze  Sanayi  üniversitesi bir gü mutkala kurulacaktır.  Üniversiteye  karşı  çıkanlar  arasında  GYTE ve sayın Rektör yer almalı.

Gebze sanayi  ünivertsitesi Gebze’ye çok şey kazandıracağı gibi GYTE’ye de üniversiteler üstü eğitim verme imkanı sığlyacaktır.  Bir işe başlamak o işini yarısı demektir. Gebze Sanayi üniversitesi  bir gün mutlaka kurulacaktır.

Başörtüsü Yasağının altındaki gerçekler

Türkiye  40 yıldır Türbanı yanı baş örtüsünü yasağını  tartışıyor.Her kafadan bir  ses çıkıyor.Tarihe ve zaman not düşmek için   ben bir başka açıdan başörtüsü yasağına  bakmak itstiyorum.

Başörtüsü ve türban konusu neden ve niçin  ortaya çıktı? Bir zamanlar  gizli ve  sinsi bir el   kızları cahil bırakmak çin  kızların okula gönderilmemesi için  çalışma yapıyordu.

Bugün Anadolu’da bir çok  kadının okur yazar olmamasının temel nedeni bu gizli  planda yatıyor. Bu gizli plan yüzünden bugün bile  bir çok  aile  kızları okutmuyor. Anlamsız başörtüsü  yasağı yüzünden  kızlarını  okutmayan ailelerin olması Türkiye için büyük bir ayıp.,

Baş örtüsüne  karşı olanlara  şunu sormak  istiyorum.  Sizler hiç kendinizi  başörtülü  kızların  baba ve annesi  yerine koydunuz mu ? Vergisini veren, vatanı görevini yapan bir aile olarak sizin  kızınız üniversite kapısından baş örtülü olduğu için  kovulsa ne düşünürdünüz ?

Devletine bağlı olan Anadolu insanı bu haksızlığa  rağmen  anlamsız yasak yüzünden  devletine küsmedi  darılmadı. Anlamsız baş örtüsü yasağına rağmen kızlarını cahil bırakmamak için  okutuyor.

Artık geri  dönüş yok. Türkiye’de  ba anlamsız  yasağın sonuna gelindi. Başörtüsü  yasağının  altında bir çok neden var. Anayasa   değişse de  değişmese de başörtüsü  yasağının sonu  geldi. Bir gün başörtüsü yasağının altındaki nedenler tüm açıklığı ile  ortaya çıkacaktır.

 Kocaeli Üniversitesinde bir ileri  bir geri

Daha önce kampüsa türbanlı öğrenci alınmayan Kocaeli Üniversitesi’ne 10’dan fazla öğrenci türbanlarıyla girerken, rektörlük, güvenlik görevlilerine müdahale etmemeleri talimatını vermişti.

Akşam saatlerinde  rektör hanım bu  yasağı yeniden başlatması ilginç. Biz tarihe  not düşme adına  rektör hanımın açıklamasına yer vermek istiyoruz.

Kocaeli Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Komsuoğlu, önce  başörtüsü olayın sosyal bir konu olduğunu belirterek, şöyle diyordu:

 “Türbanla girmeye çalışanlara engel olmuyoruz. Amacımız üniversite olarak öğrencilerin bölünmeden eğitime devam etmelerini sağlamak. Şu saate kadar kampus içine 10 kadar öğrencimizin girdiğini belirledik. Hiçbir engellemede bulunulmadı. Kocaeli Üniversitesi’nin Umuttepe Kampusu’nun dışında il ve ilçelerde 18 Meslek Yüksekokulu da var. Oralardaki durumu henüz bilmiyoruz. Bunun denetimi çok zor.”

    Evet   Rektör hanım öğleden sonra fikir değiştirip yasağa devam dedi.  Bu olay çok  ilginç . Neden önce izin verildi ? Daha sonra  yasak yeniden kondu.?

  *  411 OYLA KABUL EDİLMİŞTİ

 TBMM Genel Kurulu’nda, yükseköğretimde başörtüsünün serbest bırakılmasını öngören Anayasa değişikliği teklifinin tümü, 9 Şubat’ta 103 ret oyuna karşılık, 411 oyla kabul edilmişti.

 Evet  bugünlerde tarihi olaylara şahit oluyoruz. Geçmişde çok önemli olaylar yaşadık. Anlamsız  yasaklar ve   hareketler hep geri tepti. Başörtüsü yasağıda geri tepecektir. Yasağı savunanların yanında karşı çıkanların seside gür çıkmaya başladı.

    Türiye’de  her şeye rağmen hep aklı selim galip geldi. Devlet  ile miletin arasını açmak isteyenler hiç bir zaman  başarılı olamadı ve olamayacak.