Notice: wp_enqueue_script hatalı çağırıldı. Betikler ve stiller wp_enqueue_scripts, admin_enqueue_scripts, ya da login_enqueue_scripts kancalarından önce kayıt edilmemeli ya da sıraya alınmamalıdır. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 3.3.0 sürümünde eklendi.) in /home/belgesel/public_html/wp-includes/functions.php on line 4152
Yıl 2014 – Belgesel Yayıncılık

Kandiliniz Mübarek olsun

Kandiller manevi dünyamızın önemli temel taşlarıdır. Kandilleri idrak etmek ve kandil gibi kutlamak gerekiyor. Bu Mevlit Kandilinde Gebze’den bir hayli uzaklardayım. Ata memleketi Giresun’dayım. Kandili Giresun’da organize edilen Mekke’nin Fetih programı ve Giresun’un Espiye ilçesi Harşit vadisinde 1. Cihan harbinde şehit edilen Mehmetçiklerin ruhu için organize edilen toplantılarda mevlit kandilini idrak edeceğiz.  Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan aksam Giresun’un Tirebolu ilçesinde Yüksek Öğrenim Öğrencileri Derneği tarafından organize edilen Sarıkamış bozgunun dan Harşit Savunması konulu konferansa katılarak konuşma yaptım. Sarıkamış bugün Türkiye gündeminde. Ancak Sarıkamış kaybedildikten sonra Rus askerleri Giresun’un Tirebolu ilçesi ile Gümüşhane arasında kalan Harşit vadisinde durdurulmuş ve Harşit’te 1. 5 ay Ruslara geçit verdirilmemiş. Bur anlamda Harşit Sarıkamış bozgununun da savunma hattı olmuş ve burada çok önemli sıkıntılar yaşanmış. Bu önemli anda şehit olmuş Mehmetçiklerin ruhunu şad etmek için Tirebolu’da düzenlenen anma toplantısına katılarak konuşma yaptım. Sizleri Tirebolu’dan daha önce mevlit kandili ile ilgili olarak hazırlamış olduğum Hicaz’da Peygamber izleri belgeseli ile sizleri paylaşmak istiyorum.

HİCAZ’DA PEYGAMBER İZLERİ BELGESELİNİ İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN

http://www.yenigebze.com.tr/Video-160-hicazda-peygamber-izleri.html

Bu vesile ile daha önce hazırlamış olduğumuz “Hicaz’da Peygamber İzleri” belgeselimizin senorya metni ile sizleri baş başa bırakıyorum.

HİCAZ’DA PEYGAMBER İZLERİ

Ceziret-ül Arab yani Arap Yarımadası. Hz. Adem’den beri birçok peygamberin gelip geçtiği ve üzerinde nice hadiselerin zuhur ettiği bölge burası.

Yeryüzünün en eski toprakları…

Hz. Adem ile Havva validemizin buluşma yer…

Seçilmiş insanların yaşadığı mekanlar…

Hz. Nuh yürüdü bu topraklarda, Hz. Hud devesini sürdü. Hz. İbrahim oğlu İsmail’le Ka’be’yi inşa etti.

Son Hak din İslamiyetin bir güneş gibi doğup, kök saldığı sonra bütün yeryüzüne yayıldığı yer burası. Hz. Peygamber Efendimiz tüm hayatını buralarda geçirdi. Sahabelerin ömürlerini geçirdikleri, başka diyarlara ilayı kelimetullah için hicrete niyet ettikleri yerlerdir buralar. “İslam’ı anlatın” emri verildiğinde Bilaller, Halidler, Ebu Ubeyde bin Cerrahlar buradan göç etti. Ukaz, Zül-mecaz, Mecenne pazarlarına tebliğ için giden ayaklar bu yollardan geçti. Dünyayı zulümle yöneten Bizans ve Sasani’ye karşı muhabbet fedaileri buradan yürüdü. Sümeyyeler, Hamzalar, Ömerler ve Osmanlar buradan cennete uçtu.

Allah Resulünün yaşadığı mekanları görmek, yürüdüğü yerlerde yürümek, ashabının kabirlerini ziyaret etmek, onlarla ilgili hatıraları yad etmek, vahyin indiği ve tebliğ edildiği kutsal yerlerin havasını solumak. Ve Arafat’ta olmak, Mina ve Müzdelife’de bulunmak, Hira ve Sevr mağaralarına çıkmak ve oradaki havayı teneffüs etmek ne güzel. Ya Medine, Peygamber şehri Medine. Mescid-i Nebevi, Mescid-i Kubâ, Mescid-i Kıbleteyn’de namaz kılmak, sonra Cennetül-Bakî, ve Uhud, Bedir, Hendek savaşlarının cereyan ettiği mekanları ziyaret ederek şehitlere fatihalar okumak ne güzel…

Beytullah, Beytül Atik, Beytül Haram yani Kabe. Bu topraklara anlam veren, mana katan ve milyonlarca Müslüman’ın buraya gelmesine neden olan Kabe. Önce Hz. Adem’in, Nuh tufanından Hz. İbrahim’in inşa ettiği kutsal mekan.

Cenab-ı Hak, Hz. İbrahim’e insanları hacca davet etmesini buyurdu. “Ey İbrahim! İnsanları hacca davet et. Dünyanın her yanından yaya olarak veya nakil vasıtalarıyla davetine gelsinler”. Bu kıyamete kadar sürecek bir davetti. Müslümanlar Allahın bu davetine “Lebbeyk Allahumme lebbeyk” diye cevap verdiler. “Allahım! Sana geldim, hamd Senin, nimet Senin, mülk Senin, Eşin ve ortağın olmayan Sana geldim. Çıplak çaresiz sade Sana geldim. Rahmet denizinde kaybolmaya geldim. Ölmeden önce ölmeye geldim.”

Hicaz topraklarının özellikle Müslümanların hac farizasını ifa ederken veya Umre esnasında bulundukları her yerin İslam tarihi içinde ayrı bir yeri ve önemi var. İşte bu nedenle Hacı adaylarımızın hem zihnen hem de manen Hz. Peygamber Efendimizin yaşadığı günlere ve Asr-ı Saadete gitmelerine ve o mekanlarda bulunmanın anlamı üzerinde düşünmelerine katkıda bulunmak amacıyla Devr-i Alem Kutsal topraklara yolculuğa çıkıyor.

Osmanlı, Surre-i Humayun ile hac yolculuğuna çıkardı. Para ve armağanlarla İstanbul’dan Mekke-Medine’ye hareket eden Surre-i Humayun´a, geçtikleri yerden Hacca gitmek isteyenler katılırdı. O gün, surre alaylarıyla aylarca süren kutsal topraklara yolculuk, bugün havayoluyla 3 saatlik mesafede.

Uçakla hacca veya Umre’ye gelenler Cidde havaalanına iner. Kızıldeniz sahillerine yayılan Cidde, Suudi Arabistan’ın ekonomik başkenti.

Hz. Havva validemizin Cidde’de medfun olduğunu öğreniyoruz. Sıra sıra dizilmiş palmiyeli geniş caddelerden geçerek onun bulunduğu Kabristana ulaşıyoruz. Burada hangi kabrin Hz. Havva validemize ait olduğu bilinmiyor.

Hz. Havva validemize fatihalar okuduktan sonra Mekke’nin yolunu tutuyoruz. Mekke, Cidde’ye 60 km. mesafede. Geniş yollardan geçerek Mekke’ye doğru yolumuza devam ediyoruz.

Mekke-i Mükerreme’nin girişinde bizi üzerinde Kuran-ı Kerim olan büyük bir rahle karışılıyor. Burası Mekke kapısı.

Üzerinde Kuran-ı Kerim bulanan rahlenin altından geçerek Mekke’ye giriyoruz.

Kabe artık bizi beklemektedir. Yaklaştıkça heyecan artmaktadır. Kabe sevdası çepeçevre kuşatmıştır bizi. Mescidi harama akan bir insan selinin damlası gibiyiz. Gittikçe artan bir hızla ona yaklaşırken, heyecanımızın arttığını görürüz. Her adımda daha bir sevdalanırız. Gözlerimizi bulutun ardından çıkacak güneşten saklar gibi kapatır yüreğimizle görmeye çalışırız Onu.

Ve işte Kabe… varlığın ve imanın kıblesi, sabah öğle ikindi akşam ve yatsı namazlarını ona doğru kıldığımız, evimizi, camimizi ve kabrimizi ona dönük yaptığımız Kabe-i Muazzama. Osmanlı revaklarının altındayız ve siyah örtüsüne bürünmüş Kabe tüm haşmetiyle karşımızda duruyor. Ayet-i Kerimede buyrulduğu gibi “İbadet yeri olarak yeryüzünde yapılan ilk bina Mekke’deki Kâbe olup, pek feyizli, insanlar için hidâyet rehberidir.”

Kabe, insanlık tarihi kadar eski; sevabı, değeri, kutsiyeti ve izzeti ölçülemeyecek kadar yüksek bir ibâdet yeri. Müslümanların Mescid-i Aksa’dan sonra ikinci kıblesi. Yerde insanların gökte melekler etrafında pervane olduğu kutsal mabed.

Kabe’nin etrafında gerçekleşen tavaf, dünyanın kendi etrafında dönüşünü sembolize eder. Tavaf hayatın hareket halinde olduğunu anlatır insana. Değişmez bir yöne doğru sürekli hareket etmek. Kelebeğin ışık çevresinde, ayın dünya çevresinde hiç durmaksızın dönmesi gibi bir harekettir tavaf.

Sabit duran Kabe’nin dışında her şey hareket halindedir.

Şairin dediği gibi;

“Hacılar bedeniyle Kabe’yi tavaf eder, beka ister

Muhabbet ehli kalbiyle arşı tavaf eder, lika ister.”

Kabe’de okunan ezan burada yapılan ibadetin doruk noktasıdır.

Resul-i Ekrem, Mekke’nin fethinden sonra Kabe’nin içinde yer alan putları temizledikten sonra şöyle buyurmuş: “Kabe’ye giren kimse günahları bağışlanmış olarak çıkar.”

Kabe, kalplerin müşterek attığı bir mekan. Dünyanın dört bir yanından yola çıkan milyonlarca insanın kalbi, bu mukaddes toprakları görme arzusu ile çarpar. Fakir zengin genç ihtiyar kadın erkek herkes saflığı ve masumiyeti simgeleyen bembeyazlara bürünür. Herkes eşittir burada herkes sade bir kuldur bu topraklarda.

Burası Allah’ın mübarek kıldığı en şerefli belde, Mekke. İlk vahyin indiği topraklar.. Hz. İbrahim’in beldesi. Hz. Peygamberin doğup büyüdüğü topraklar.

Mekke, doğuda Ebukubeys, güneydoğuda Sevr, Kuzeydoğuda Hira dağlarıyla çevrili bir şehir. Necip Fazıl Hac hatıralarında Mekke’nin dağlarla çevrili olduğunu görünce, “Allahu Telala Mekke ve civarını tamamen kayalık bir halde yaratarak, buraya gelenlerin gönüllerini çevredeki hiçbir şeye kaptırmadan sadece kendisine yöneltmelerini istemiş” diyor.

Hac ibadetinin yerine getirildiği Arafat, Müzdelife ve Mina Mekke’nin doğusunda yer alır. Mekke, Kuranın değişiyle “şehirlerin anası”

Mikat denilen yerdeyiz. Rablerine doğru yolculuğa çıkan insanların kendilerini dünyadan arındırdıkları dünyevi giysilerden ve sembollerden uzaklaştıkları kendi kendilerini yıkayıp kefenledikleri yerdir burası.

Mikat sınırları Cebrail aleyhisselam tarafından bildirilmiş. Mikat, merkezinde Kabe’nin yer aldığı Harem bölgesinin giriş kapılarıdır. Umre ve hac niyetiyle gelen her müslüman mikat yerinde ihramı girip Harem bölgesine geçmelidir.

Haccın en önemli rüknü olan vakfenin yapıldığı yere gidiyoruz. Arafat’a. Dünyanın dört bir yanından türlü vasıtalarla geldiğimiz hac yolculuğunun Kabe’den sonraki duraktayız. Kupkuru çakıl ve kumla dolu uçsuz bucaksız bir ova. Ova da ne kelime. Bütün insanları toplanmaya ellerini semaya kaldırmaya ve Aziz ve Rahim Allah’tan af istemeye çağıran her rengiyle her çizgisiyle bu manadan haber veren bir meydan. Sanki mahşer meydanından bir kesit.

Mekke’nin 21 km doğusunda yer alan Arafat, bir başlangıçtır. Haccın başlangıç noktasıdır. Hz Adem’in Hz Hava ile ilk karşılaştığı yer burası. İlk insan ve ilk peygamberin ilahi af için yalvardığı ve rahmete kavuştuğu yer. Rahmet rahmet ve sonsuz kere rahmetin meydanı Arafat.

Zilhiccenin dokuzuncu günü güneş doğduktan sonra ihramı giyip, Kabe istikametinden Harem bölgesinin en uzak noktasına Arafat’a gelirken kaybettiğimiz cennetimizi arar gibi oluruz. Bu Salt bir yolculuk değildir İnsanın önce kendini bilmesi tanıması için bir fırsat yeridir Arafat. Kızgın güneşin altında dünya hayatı denilen çadırdan çıkıp gerçek hayatı aradığı ve bulmaya çalıştığı bir mekan.

Hz. Peygamber Efendimizin Cebeli Rahmede yaptığı vakfenin yeri burası.

Burası da veda hutbesini okuduğu yer; Mescid-i Nemire. Mescid-i Nemire Arafat’ta öğle ve ikindi namazlarının cemedilerek kılındığı büyük cami. Peygamber Efendimizin veda haccında insanlık bildirisini halka tebliğ etmek için minber tuttuğu yer. Ve hutbesinin sonunda üç kere sormuştu. “tebliğ ettim mi?” “evet tebliğ ettin ya Resulallah” bunun üzerine ellerini kaldırarak şöyle buyurmuşlardı: “şahit ol ya Rab, şahit ol ya Rab, şahit ol ya Rab” sonra devesine binerek kayalıklara kadar yol almış burada insanlara şu ayeti okumuştur: “Bugün dininizi kemale erdirdim ve din olarak sizlere yalnızca İslam’ı seçtim.”

Arafat ve Cebel-i Rahme, Hz. Peygamberimizin risaletini tamamladığı ve Rabbine kavuşmanın yakın olduğunu hissettiren yerin adıdır.

Arafat’ta bulunduğumuz sırada develeriyle hizmet veren bir Yemenliyle karşılaşıyoruz. Yemenli buraya gelenlere hatıra olsun diye develeriyle de fotoğraf çektiriyor. Deve sahibi bizim Türk olduğumuzu öğrenince bakın bize nasıl davrandı.

Hz. Peygamber Efendimizin izini takip ederek sizlere kutsal toprakları tanıtmaya devam ediyoruz. Arafat’tan sonra müzdelife’deyiz. Müzdelife “yaklaşmak, yaklaştırmak” anlamına gelir. Arafat anlamak ve bilmek demekti. Müzdelife ise bir adım ötesi. Yani idrak etme sırrına ermektir. Burada bayram günlerinde şeytanı recm etmek için yetmiş tane taş toplanır. Bu taşlarla şeytan, bayram süresince sürekli taşlanacaktır.

Müzdelife’ye 3 km mesafede yer alan Mina’ya doğru hareket ediyoruz.

Müzdelife ile Mina arasında yer alan Muhassar adı verilen yerden geçiyoruz. Burası Kabe’yi yıkmaya gelen Ebrehe ve askerlerinin helak olduğu yer. Ebrehe ve ordusu işte tam burada üzerlerine taş yağdıran ebabil kuşları tarafından yerle bir edilir.

Mina’ya doğru yolumuza devam ediyoruz.

Harem sınırları içinde yer alan Mina şeytan taşlama, kurban kesme, bayram günlerinde konaklama gibi hac ibadetlerinin yapıldığı yerdir.

Arafat tepelerinden kopup gelen insan seli Müzdelife üzerinden bayramın ilk günün sabahında Minaya akar. Arafat’ta sabır ve gözyaşıyla doruğa çıkan mümin, Müzdelife’de gecesinin serinliğiyle dinginleşir, olgunlaşır. haccın heyecanı Mina’da yerini artık karşı konulamaz bir kararlılığa bırakır.

Mina’da Medineli Müslümanlarla Hz. Peygamberimizin buluştuğu yerdeyiz. Burası Mescid-i Haram’a yaklaşık 3 km. mesafede ve Cemretül-Akabe’ye yakın etrafı tepelerle çevrili küçük kuytu bir vadidir.

Peygamber Efendimiz Mekke’de Müslümalara karşı uygulanan zulüm ve işkence karşısında artık buradan hicret etme vakti geldiğini hissediyordu. İşte bu sırada Medine’den 12 kişi Mina yakınlarındaki Akabe’de Allah Resulü ile buluştular. Allaha hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, kimseye iftira etmemek, maruf ve iyi işlerde peygambere karşı gelmemek üzere ona biat ettiler. Bu biatten sonra İslamiyet Medine’de hızla yayılmaya başladı.

Akabe Biatının yapıldığı yerden Cebel-i Nur görünüyor. Burası vahyin nazil olduğu mekan. Harem bölgesinin her yerinden görülen Mekke’nin yaklaşık 10 km kuzeyindeki nur dağının tepesinde Hira mağarası yer alıyor. Hira, “Yaradan Rabbinin adıyla Oku! İnsanı yapışkan bir hücreden yaratan. Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir. Kalemle yazmayı öğretendir. İnsana bilmediklerini öğretendir” sözleriyle başlayan vahyin tüm insanlığa yayıldığı yerdir.

Mekke’de dolaşmaya devam ediyoruz. Bu mukaddes topraklarda her adım başı Peygamber Efendimize izine rastlarsınız.

İşte burası Mekke’nin fethinde kullandığı cadde

Burası da müşriklerin boykot kararı aldıkları ve uyguladıkları yer.

Mekke’nin kuzeye doğru uzanan Gazze caddesinin solunda Hacun denilen mevkide adeta Mekke’nin tarihi yatar. Burası Cennetül Mualla. Peygamber Efendimizin ilk eşi Hz. Hatice validemizin medfun olduğu mekan. Burada ayrıca Kabe’nin hadimi, Efendimizin dedesi Abdülmuttalip ve İslamın ilk şehitlerinin kabirleri yer alıyor.

Mekke’de dolaştıkça Asr-ı Saadeti yaşarsınız. Peygamber Efendimizin en son evlendiği hanımı Hz. Meymune validemiz burada yatıyor.

Burası da Hz. Ebu Bekir’in kızı Hz. Esma’nın kabri.

En çok fetva veren yedi sahabiden biri olan Hz. Abdullah bin Ömer’in kabri de gezerken karşımıza çıkıyor.

Mekke’de bir müze bizi ağırlıyor.

Kabe’yle ilgili eserler sergileniyor burada. Kabe kapıları, Hacerül esved mahfazası, Osmanlıdan kalma eserler, kitabeler, mezar taşları, eski fotoğraflar

Kanuni Sultan Süleyman, İkinci Selim, Üçüncü Murat başta olmak üzere, I. Abdülhamit, Sultan Abdülmecit’e kadar birçok padişaha ait hatıralar var.

İşte Kanuni Sultan Süleyman’ın yaptırdığı minber.

Burada Kabe örtüsünün yapılışını sembolize eden bir tezgah yer alıyor. Osmanlılarda özellikle Sultan III. Ahmet döneminden itibaren Kabe örtüsünün tamamının İstanbul’da dokunması adet haline gelmişti.

Müzede tarihi zemzem kuyusu orijinal haliyle duruyor. Bereketli, doyurucu ve kaynağı zengin su anlamına gelen zemzem, eskiden kovalarla çıkarılıp üstü açık bir havuzda depolanır, insanlar buradaki musluklardan içerdi

Mekke’de bir başka müzeyi ziyaret ediyoruz. Burada Mekke ve Medine’e ait tarihi fotoğraflar sergileniyor. Bunun yanı sıra Hz. Peygamber Efendimizin dönemini anlatan haritalar da yer alıyor.

Mekke sokaklarında gezerken Osmanlı eserleriyle karşılaşıyoruz.

İşte 2. Abdülhamit Han tarafından yaptırılan Mekke Kız Mektebi. O dönemde adeta bir eğitim seferberliğinin başlatıldığını anlıyoruz. Karşımızda duran bu bina bugün nice özel koleje taş çıkartacak kadar görkemli duruyor

İşte Hacıların konaklamaları için yapılan bir vakıf eseri.

Cumeyza bölgesindeki gözetleme kulesi hala görevini sürdürmeye devam ediyor.

İşte son Osmanlı valisi Nuri Paşa’nın kaldığı vilayet konağı.

Ve işte Arafat’ta bölgesinde Mekke’ye su akışını sağlamak için yapılan Osmanlı su kanalları.

Ecyad bölgesindeyiz. Ecyad bugün Mekke’nin önemli semtlerinden birisi. Buradan Mekke’yi kuşbakışı seyredebilirsiniz. Peygamber Efendimizin Ecyad dağında koyun güttüğünü biliyoruz.

Osmanlıya ait tarihi Ecyad kalesi bu dağın üzerindeydi. Ne yazık ki bu Osmanlı kalesi yıkılarak yerine otel kompleksi inşa ediliyor. Ecyad kalesi inşa edilirken Kaleden Mescid-i Haram’ın içlerine kadar uzanan gizli geçitler yapılmış. 1979’da meydana gelen Kabe baskınında Mescid-i Haram’ı basan art niyetli kişileri askerler bu tünelleri kullanarak etkisiz hale getirebilmiş.

Mekke’den ayrılmadan önce burada hadis sohbetlerinin yapıldığını öğreniyoruz. Mekke’de yıllardır yapılan hadis sohbeti dualarla ve ilahilerle açılıyor. Sonra ders başlıyor. Sohbete katılım bir hayli yüksek. Her ülkeden insanları burada görmek mümkün. Tabii ki Türkiye’den de katılan var.

Peygamber Efendimizin izlerini takip ederek Kutsal topraklarda gezimize devam ediyoruz. Allah Resulü, Mekke’de panayırların kurulduğu yerlere giderek de İslamiyeti tebliğ ediyordu. İşte bu yerlerden birisi de Zülmecaz Panayırı.

Mekke’den Medine’ye doğru yola çıkıyoruz. Allah Resulünün hicret ettiği yol üzerindeyiz.

Akabe biatından sonra Mekkeli müşrikler Hz. Peygamber Efendimizi öldürmeye karar verdi. Bunun üzerine Allah Resulü en yakın arkadaşı Hz. Ebu Bekir’le birlikte gece yarısı Mekke’den ayrıldı. Yol üstünde ilk uğrayacakları yer Mekke’nin güneyinde bulunan Sevr Mağarası olacaktır. Tırmanması oldukça güç bu dağın tepe noktasında yer alan bu küçük mağara onlara sığınak oldu. Sevr mağarasında üç gün, üç gece kaldılar. Bu zamana zarfında hemen her yerde onları arayan Kureyş atlıları nihayet mağaranın önünde belirdiler. Fakat mağaranın kapısında ağını ören örümcek yuvalarındaki yumurta ile iki yabani güvercin mağaranın içine bakmadan geri dönmelerine neden olmuştu.

Mekke’den Medine’ye doğru giderken Peygamber Efendimizin geçtiği yerlerden biz de geçiyoruz. Buralar Onun ayak izleriyle dolu. İşte Huneyn Savaşının yapıldığı Meydan. Burası Mekke’ye 50 km mesafede Taif yolu üzerinde etrafı dağlarla çevrili bu yer.

Bu uçsuz bucaksız çölde Peygamber şehri Medine’ye yol alırken Osmanlı eserlerine rastlıyoruz. Bu Kanuni’nin yaptırdığı su kanalları. Mekke-i Mükerreme’ye su getirebilmek amacıyla yaptırılan bu kanallara bakarken Osmanlının büyüklüğünü bir kez daha anlıyoruz. Kilometrelerce uzanan su kanalları kesme taştan çok muntazam bir şekilde inşa edilmiş. 4-5 sene öncesine kadar suyun aktığı bu kanallar şimdilerde maalesef kaderine terkedilmiş.

Kanuni’nin yaptırdığı Osmanlı Su Kanallarını geride bırakıp yolumuza devam ediyoruz.

Çölün ufkunda batan güneşe bakarken bugün modern kara yoluyla çok kısa zamanda varılan bu mesafeyi Peygamber Efendimiz ve arkadaşı deve sırtında 7 gün 7 gecede kat ettikten sonra Medine’ye nasıl ulaştıklarını düşünüyoruz.

Ve nihayet kentlerin anası Mekke’den kentlerin sevgilisi Medineye ulaşıyoruz. Bizi ilkin Kuba Mescid-i karşılıyor. Burası Mescid-i Nebevi’ye 4 km mesafede. Allah Resulü ve onun sadık arkadaşı Hz. Ebu Bekir hicretten sonunda Medine’de ilk konakladıkları yer Kuba’ydı. Efendimiz burada üç gün kaldı ve İslam’ın ilk camisinin temelin attı. Taşlarını bizzat kendi elleriyle koyarak yaptığı Kuba Mescidi, İslam aleminde cemaatle namaz kılınmak üzere yapılan ilk mescid’tir. Hz. Peygamberimiz bir defasında “Kuba mescidinde namaz kılmak umre yapmaya denktir” buyurmuştur.

Ve nihayet Medine-i Münevvere’nin içindeyiz. Mescid-i Nebeviyi görmek için sabırsızlanıyoruz.

Peygamber Efendimizin kabrini ziyaret etmek mescidinde namaz kılmak onun ve ashabının yaşadığı yerleri görmek her müslümanın arzusu. Bu arzuyla Efendimizin kabrinin bulunduğu Mescid-i Nebeviye yaklaşıyoruz.

Medine-i Münevvere, İslam’ın yeryüzüne yayıldığı peygamber şehri. Her karışı peygamber ve ashabının hatıralarıyla dolu.

Ve İşte Mescid-i Nebevi. Hicret’ten sonra inşa edilen ilk mescit. Ve Ravza, Hz. Peygamberin mübarek kabrinin bulunduğu yer. Halk arasında “cennet bahçesi” olarak bilinir. Peygamber Efendimiz hayattayken burasını mescid olarak kullanmış. Bizzat kendileri bu konuda “Minberim ile hücre-i saadetimin arası cennet bahçelerinden bir bahçedir” buyurmuşlardır. Burada insan tarifi imkansız duygulara kapılır. “Kabrimi ziyaret eden şefâatime nail olur,” başka bir hadiste“Kim Beni vefatımdan sonra ziyaret ederse hayatımda ziyaret etmiş gibi olur” buyrulmuş. Medine’ye gelen hacılar peygamberimizin kabrini ziyaret eder ve mescidinde namaz kılarlar.

Ezan, ilk defa Hz Bilal tarafından bu mescidde okunmuştu. Hz. Bilal’in tatlı sesi rüzgarlara yoldaş olup Medine’nin her semtinde yankılanmıştı.

Medine’nin kuzeybatısında Mescid-i Nebevi’ye 5 km. mesafede yer alan Kıbleteyn Mescidine gidiyoruz.

Hz. Peygamber Efendimiz, Kıbleteyn olarak bilinen bu mescitte öğle ve ikindi namazının farzını kıldırdığı esnada ikinci rekatta nazil olan ayetle kıblenin yönü Mescid-i Aksa’dan Kabe’ye doğru çevrildi. Böylece Kudüs’e doğru başlanmış olan namazın son iki rekatı Kabe’ye yönelerek tamamlandı. Bu yüzden bu mescide iki kıbleli mescit denilmiştir.

Burası Uhud Savaşının yapıldığı alan.

Bedir’in rövanşını almak isteyen Ebu Süfyan komutasındaki Kureyş ordusu hicretin 3. yılında bu defa 3000 kişiyle Uhud önlerine gelmişti. Bedirde kazanılan zafer Uhutta yerini imtihana bırakacak ve bir an için disiplini terk etmenin faturası başta şehitlerin efendisi Hz. Hamza olmak üzere şehit olan 70 sahabeyle ödenecektir. Uhud şehitliği Peygamber Efendimizin sıkça ziyaret ederek çok sevdiği amcası Hz. Hamza için duada bulundukları ibret alınması gereken bir mekandır. “Uhud bizi sever biz de uhudu” iltifatına mazhar olan bakır rengi bu dağın eteklerindeki savaşta bizzat Peygamber Efendimiz de ağır yaralanmıştı.

İslam’ın önlenemez yükselişini engellemek maksadıyla bu defa 10 bin kişilik müşrik ordusu Medine’ye doğru yola çıktı. Peygamber Efendimiz 3000 kişilik bir kuvvetle Medine’nin etrafına hendek kazdırarak savunma harbi yapmayı planladı. Düşman bu hendekle karşılaşınca şaşırdı. Hendeğin arkasından sarma harekatı yaptı ama aşamadı. Bir gece esen müthiş bir rüzgar müşrikleri bozguna uğrattı.

Fetih mescidi olarak bilinen bu yer Hendek savaşında Peygamberimizin karargahıydı.

Medine’de son olarak Bir ecdat yadigarı olan Medine Tren istasyonunu ziyaret ediyoruz. Hicaz Demiryolunun son halkası olan Medine istasyonu ve sultan Hamid’in yaptırdığı Hamidiye camii Anberiye mevkiinde yer alıyor. Sultan II. Abdülhamit hacıların yolculuklarını kolaylaştırmak için seferber oldu ve büyük Hicaz demiryolu projesini hayata geçirdi. Şam’dan Medine’ye 40 gün, Mekke’ye 50 gün süren ve çeşitli tehlikelerle dolu hac yolculuğu, artık 4-5 günlük güvenli bir yolculuğa iniyordu.

İstanbul’da basılan bir gazete, demiryolundan “kutsal hat ve Halifenin en muhteşem eseri” diye bahsediyordu. Padişah 50 bin lira bağışta bulundu. Çok sayıda memur kendi arzusuyla birer maaşlarını Hicaz hattına bağışladı. Başta Hindistan, Mısır, Rusya, Fas Müslümanları olmak üzere, Uzakdoğu’dan, Afrika’dan, Orta Asya ve Balkan Müslümanlarından demiryolu fonuna para aktarıldı.

Hicaz demiryolu projesinin temelleri Şam’da atıldı. 1 Eylül 1900 yılında yapımına başlanan demiryolu inşaatı, 8 yılda bitirildi.

Sultan II. Abdulhamit’in gayret ve teşebbüsleriyle tamamlanan tarihi Hicaz demiryolu, ne yazık ki 1915 yılında savaş dolayısıyla sivil taşımacılığa kapandı. 26 Mart 1918’de Medine’ye gelen posta treni, son seferini yapmış olacaktır.

Bu topraklar insanlık tarihi kadar eski. Müslümanların kıblesi. Adını bildiğimiz, bilemediğimiz nice peygamberin, sahabelerin gelip geçtiği, mukaddes yerler. Mekke’den Medine’den ayrılmak kolay değil. Burası bizden bir parça. Evet ayrılmak zor oluyor bu mübarek topraklardan. Ama başka ülkelerde başka coğrafyalarda Türk- İslam kültür ve medeniyet tarihimizi araştırmak için yine yollara düşüyoruz.

Kars’ın Kültür Tarihimizdeki Önemi

Kamere ve fotoğraf makinamız elimizde Kars’ta Devri alem diyoruz. Sarıkamış Şehitleri´ni anma konferansına katılmak, Sarıkamış´tan Sibirya´ya Belgeselinin galasını yapmak üzere, Kars Rahime Korkmaz Yüksek Öğrenim Öğrencileri Derneği´nin davetiyle 25 Aralık 2014 akşamı Kars´ta idim. Kars Kafkas Üniversitesi kapalı spor salonunda düzenlenen geceye 1000´den fazla davetli katılmıştı. Salon tamamen dolmuş. Kur´an-i Kerim´in okunması ile başlayan gecede öğrencilerin gösterisi, şiirler damgasını vurdu. Sarıkamış´ta yaptığımız konuşmanın bir özetini belgesel gösterimi le burada davetliler ile paylaştım. Kafkas Üniversitesi rektör yardımcılarından Prof. Dr. Mehmet Çikil Bey, önemli bir konuşma yaptı. Bu tür toplantıların tüm illerde organize edilmesini istedi. Özellikle gençlerin ve öğrencilerin konferansa ilgi göstermesi geleceğimiz açısından önemli idi.

KARS´IN ANADOLU TARİHİNDEKİ YERİ

Kars, herhangi bir yer değil. Kars´ın kültür tarihimizde çok önemli bir yeri var. Serhat Şehrimiz, sınır kapımız, Anadolu´nun kale kapısı, güneşin Anadolu´ya doğduğu ilk yer. Selçuklu Türkleri tarafından 1064 yılında Anadolu´da ilk fethedilen ilimiz Kars´tır. Kars´ın Ani kenti, adeta bir tarih hazinesidir. Türkler tarafından Anadolu´da ilk cuma namazı kılınan yer, Ani Fetih Camii´dir ve Anadolu´da ilk yapılan camiide Ani´dedir. Kars´ın bir başka önemli noktası, Anadolu´nun ilk manevi erenlerinden Ebul Hasan-i Harakan-i Hz., Kars´a gelip burada şehit olmuştur. Türbesinin bulunduğu yer adeta  Karsın manevi Kültür Merkezi´dir. Karsın birçok yerinde belgesel çekimi yaparak tarihe not düşüp zamana noterlik yaptık. Kars’ın milli ve manevi tarihimizde ki yeri çok önemli. Ancak bu değerleri fazla bilmiyoruz. Kars Kalesi ve kalenin eteklerinde ki camiiler ve türbeler,  Karsın  manevi değerlerini de gösteriyor. Kars Kalesi, adeta bir abide gibi duruyor. Kars, bir kültür mozaiği, kültürlerin birbirini hoşgörüyle kabul ettiği, aşıkların, halk ozanlarının, birçok ünlü ismin yetiştiği yerdir. Kars, 1993 Harbinde 40 yıl Rus işgali altında kalmasına rağmen, manevi ve milli değerlerinden hiçbir şey kaybetmemiştir. Kars´ ı adım adım gezdik. Belgesel görüntülerini tek tek kaydettik. Gerçekten görülmeye değer bir ilimiz.

ANİ KENTİN DE TARİHE NOT DÜŞTÜK

Bugüne kadar Ani Kenti´ni görmediyseniz, büyük eksikliğiniz var demektir. Bugüne kadar birçok kez Ani Kenti´ni gezip belgesel çekimi yaptık. Aniye her gelişimde farklı şeyler keşfediyorum. Aniye Değerli yol arkadaşım Murat Aykan´la gittik. Ani yolunda adeta gelinlikler gibi karlarla süslü Kars Dağları arasından geçerek Ani Kenti´ne geliyoruz. Ani Kentin´de tarihi eserleri ve kültürel mirası bir kez daha belgesel görüntülerle kayda alıyoruz. Anadolu´da Selçuklu Türkleri tarafından yapılan ilk camiinin önünde bizlere Ani kenti´ni gezdiren rehberimizin okuduğu ezanla, manevi bir dünyaya dalıyoruz. Burada ki Selçuklu eserlerinin perişan hali bizleri kahrediyor. Devr-i Alem  programı olarak  tüm yetkilileri  Ani kentindeki Selçuklu tarihi eserlere sahip çıkması  için  bir kezdaha  göreve daet ediyoruz.

KARS VALİSİ   ÖZDEMİR’DEN ANLAMLI ÇAĞRI

Kars’ta  Vali Bey´ide ziyaret ediyoruz. Kars Valisi Günay Özdemir Bey ile  yaptığımız söyleşide bize Kars ile ilgili önemli bilgiler Verdi. Birinci dünya harbı Sarıkamış Harekatı’nın 100 yıl dönümü  dolayısı ile  2015 yılı içinde  Sarıkamış Şehitleri’nin   çeşitli etkinliklerle yıl boyu anacaklarını  açıklayan vali    Özellikle Kars´ın kültür ve tarih yönünü ön plana çıkaracaklarını söyledi.  Devri alem belgesel tv programı aracılığı ile gurbette yaşayan   Karslıları, yılda bir kez olsun mutlaka memleketlerine gelmeye davet etti. Ani Kenti´nin  Selçuklular tarafından fethinin  950. yılı anısına  valilik tarafından bastırılan  madalyonu bize hediye etti.

KARS BELEDİYE BAŞKANI İLE SÖYLEŞİ

Kars´ta belgesel çekimlerimizi sürdürürken, Kars Belediye Başkanı Murtaza Karaçanta Bey´ide ziyaret ettik. Bize, Kars Belediyesi ile ilgili bilgiler verdikten sonra, Sarıkamış Harekatı´nın 100. yılı dolayısı ile, tüm şehit torunlarını Sarıkamış´a davet ettiğini açıkladı. Kars ile ilgili anlatılıp söylenecek çok şey var. Karslı olup ta bugüne kadar Kars´a gitmeyenler ve Kars´ı görmeyenler büyük bir eksiklik içinde olduğunu belirtiyor belediye başkanına teşekkür ediyoruz. Kars, gerçekten kültür ve medeniyet tarihimizde çok önemli bir yere sahip. Tüm okurlarımı, Kars´ı gezip görmeye davet ediyorum.

EBU´L HASAN HEREKANİ KİMDİR?

Ebû’l Hasan Kharakânî  Ebû’l Hasan el-Harakânî’nin asıl adı Ali bin Câ’fer’dir. Meşhur sûfilerden olup, Bistam civarında “Harakân” adı verilen bir köyde 962 yılında doğmuştur. Mezarı 1580’de Vezir Mustafa Paşa’nın memur olduğu Acem seferi esnasında Kars yakınlarında bulunmuştur.

Önce çobanlık etmiş, sonra da çiftçilik ve nakliye işleriyle uğraşmıştır. Kur’an okumaktan başka bir tahsili yoktur. Ebâ Yezîd-i Bistâmî’ye müntesiptir. Kendisi Arap sûfilerinin etkilerinden az çok kurtulanlardan biri olarak sayılır. Gazneli Sultan Mahmud başta olmak üzere İbn-i Sina gibi ünlü filozoflar tarafından ziyaret edilmiştir. Ebu Yezid-i Bistamiyle olan ilişkileri Mevlana’nın Mesnevisinde 3 yerde geçmektedir. 4 Ocak 1033 tarihinde vefat etmiştir

 KARS TARİHİNE KISA BİR  BAKIŞ

Kars, Doğu Anadolu Bölgesi´nin kuzeydoğusunda yer alan il. İdari merkezi aynı adlı Kars şehridir. Kars ilinin 7 ilçesi, 10 belediyesi ve 384 köyü vardır. Yüz ölçümü 9.442 km²´dir . Kars ili topraklarının tarihi, yapılan birçok arkeolojik kazı çalışmalarında yaklaşık iki milyon yıl öncesinde yaşanan Yontma Taş Devri´ne uzandığı görünmektedir.   Bu devirdeki dönemlerden kalma şölyen-aşölyen tipte işlenmiş el baltalarına Susuz ilçesinde, Cilavuz Deresi düzlüklerinde rastlanmıştır. Ağzı açık Suyu´nun batısında kalan düzlüklerde ve Ani şehrinde el baltaları ve büyük yongalar bulunmuştur. Özellikle, Yazılıkaya mağaralarında bulunan duvar resimleri insanların yörede avcılık ve toplayıcılıkla uğraştıklarını ortaya koymaktadır. Bu resimlerde dağ keçileri, geyik ve eşek figürleri çizilmiştir. İ.Ö. 9. yüzyılda Urartu Krallığı´nın sınırları dahilinde olan il, İ.Ö. 7. yüzyılda Kimmerler ve İskitler´in istilalarına uğradı. Bu asrın ardından önce Medler´in daha sonra da Persler´in egemenliğine geçen topraklarda, İ.Ö. 1. yüzyılda Ermeni Tigranlar´ın hakimiyeti sürdü. Daha sonra Roma İmparatorluğu´nun yönetimine giren yöre sonra sırasıyla; Partlar, Arakslılar, Sasaniler, Bizanslılar ve Araplar´ın eline geçti. Bu topraklar 11. yüzyılda tekrar Bizanslılar daha sonra Selçuklular ve Gürcüler´in yönetimine geçti. Anadolu Selçukluları ve Gürcüler arasında el değiştiren yöre, 1239´da Moğollar´ın, daha sonra sırayla Altınordu Devleti, Karakoyunlu, Timur ve yine Karakoyunlu, Akkoyunlu ve Safevi yönetiminde kaldı.

Osmanlılar Dönemin’de Kars

1534 yılında Kanuni Sultan Süleyman tarafından Osmanlı Devleti´ne katıldı. Kars 19. yüzyıla kadar birçok kez Ruslar ve İranlılar´ın saldırısına uğradı. Bu yüzyılda Ruslar ve Osmanlılar arasında el değiştiren yöre, 1877 yılında Ruslar tarafından alındı. 1918´de Bolşevik İhtilali´nin ardından yapılan Brest-Litovsk Antlaşması ile Osmanlılara bırakıldı. Kısa bir süre sonra, önce Ermeni egemenliğine giren yöreyi daha sonra İngilizler ele geçirdi. Kars´ı daha sonra Ermeniler´e ve Gürcüler´e bırakan İngilizler buradan çekildi. Kars, Kurtuluş Savaşı´yla 30 Ekim 1920´de Türklerin eline geçmiştir. 1921 yılında yapılan Moskova ve Kars Antlaşması ile yeni sınırlarına kavuşan Kars, Cumhuriyet´in ilanından sonra il yapıldı.

 KARS’DAN GİRESUN’A DEVR-İ ALEM

  Evet sonuç olarak  24-26 Aralık 2014 tarihlerinde  Serhat şehrimiz Kars ilimizdeydik.  Karsın kültür tarihimizde çok önemli  yeri  var. Kars Türkiye’nin sınır  kapısı. Kars’da  Hem  Sarıkamış şehitlerini anma konferansına  katılıp konuşma yapıp “ Sarıkamış’dan Sibirya’ya  “ belgeselimizin galasını  gerçekleştirdik. Kars anlatılmaz yaşanır sizleride Kars’a davet ederek  biz  yine yollardayız.  Anadolu Gençlik derneği Giresun şubesinin davetlisi olarak  31  Aralık 2014 tarihinde  yıl başı gecesi  “ Mekke’nin Fethi ve Giresun’un Kültür Tarihimiz ’deki  Önemi” konulu  konferans ve belgesel  gösteriminde bulunacağız.  Siz değerli okurlarımın Giresun’a selamını götürüyorum.

Sarıkamış’tan Sibirya’ya şehitlere vefa (1)

Birinci Cihan harbinin 100. Yılı dolayısıyla başta Sarıkamış ve Çanakkale cephesi olmak üzere, birçok cephede araştırma yapıp belgesel çektim. 2001 yılında Sarıkamış’ta çekmeye başladığım belgeseller halen birçok TV kanalında yayınlanıyor. Sarıkamış ile ilgili birçok konferans ve toplantıya katıldım. Sarıkamış Harekâtının 100. Yıl dönümü olan 24 -26 Aralık tarihleri arasında Sarıkamış’ta ve Kars’ta belgesel gösterimi ve konferans vereceğim. Daha önce hazırladığım Sarıkamış belgeselinin senaryo metni ile baş başa bırakıyorum.

Sarıkamış gönül yaramızdır. Unuttuğumuz hatırlamadığımız soğuk kar ve kış altında şehit olan aziz Sarıkamış şehitlerini bir kez daha hayırla yad edeceğiz. Savaşların 100. Yılı bundan tam 100 yıl önce 22 Aralık 1914’TE Sarıkamış hareketi başlamış 15 Ocak 1915 te sona erdiğinde 15 gün içinde 90 bin Mehmetçik şehit olmuştu. Sarıkamış savaşının 100. Yılında  ‘Sarıkamış’tan Sibirya adlı Belgeselimizin galasını Sarıkamış ve Kars’ta gerçekleştireceğiz. Kars ve Sarıkamış yükseköğrenim öğrencileri derneğinin davetlisi olarak bu hafta Kars’a gidiyorum. Sarıkamış şehitleri ile ilgili organize edilen toplantıda Türkiye’nin birçok yerinde binlerce kuran hatmi okundu, onlarında duası gerçekleşecek.

SARIKAMIŞ ŞEHİTLERİNİ UNUTMAYALIM…

Sarıkamış şehitlerini rahmet, minnet ve şükranla anıyoruz. Yıllarca Çanakkale şehitleri unutulduğu gibi Sarıkamış şehitleri de unutuldu. Sarıkamış şehitleri yavaş yavaş anılıyor. Bugün tam olarak anılmasa da yakın bir gelecekte Sarıkamış şehitleri de hak ettiği vefaya kavuşacaklar, minnet ve şükranla anılacaktır.22 Aralık 1914’te başlayan ve 5 Ocak 1915’te sona eren 14 günlük Sarıkamış harekatı birinci cihan harbinin de en büyük savaşlarından birisidir. 120 bin askerin katıldığı Sarıkamış harekatında 90 bin şehit verildiği yazılmaktadır.

Sarıkamış ile ilgili ilk kez Devri Alem belgesel programı olarak 2001 yılında Sarıkamış bölgesini adım adım gezdik, belgesel çekimleri yaptık. 2002 yılının Aralık ayında gazeteci arkadaşım Yılmaz Işık ile birlikte Sarıkamış bölgesine giderken dönemin Çevre ve orman bakanı Osman pepe’yi makamında ziyaret edip Sarıkamış bölgesine belgesel çekmeye gittiğimiz bildirdik. Ve Sarıkamış bölgesinin milli park ilan edilmesiyle ilgili kendisine bir dosya takdim ettik.

Sarıkamış bölgesinin Milli park ilan edilmesi ile ilgili ilk talep bizler tarafından gündeme getirilmiş, devri Alem Tv belgesel programı olarak konuyu yakından takip etmiş, Sarıkamış ile ilgili belgeseller çekerek TV ekranlarında konuyu gündeme taşımıştık.

2001 yılında başladığımız bu çalışmalar zaman içerisinde meyvesini verdi. 2004 yılında Kocaeli Milletvekili olan Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe, Sarıkamış bölgesinin Milli park olmasını gerçekleştirdi. Bizler defalarca Sarıkamış bölgesine gidip belgesel çekimlerimizi sürdürdük. Çektiğimiz belgeseller bir çok TV kanalında halen yayınlanmaya devam ediyor.

ŞEHİTLERE ÇOK AYRI İLGİM VAR

 Şehitler devletimizin manevi tapu senedidir. Yemen’den Sarıkamış’a, Galiçya’dan Çanakkale’ye Kurtuluş Savaşı’ndan Kıbrıs’a, Kore’den son yıllarda ki terörle mücadele şehitlerine çok yakın ilgi göstermekteyim. Hazırladığımız şehitlerle ilgili belgesellerden hiçbir telif ücreti almadan medya kuruluşlarına dağıtıyoruz. Konferans davetlerini de reddetmeden yurt içi ve yurt dışında şehitlerimizi hayırla yad ediyoruz. Sizler bu satırları okuduğunuz sırada ben Sarıkamış harakatının karargah merkezi Sarıkamış ve Karsta  Sarıkamış şehitleriyle ilgili Üniversite öğrencilerinin organize ettiği Sarıkamış şehitleri anma konferansına katılarak hem belgesel izletip hem de konuşma yapacağım. Çünkü ben bir şehit torunuyum. Annemin babası Sarıkamış’da Ruslara esir düştükten sonra 12 sene esir kalıp, Türkiye’ye dönmüştü. Babamın babası İbrahim Kandazoğlu ise birinci cihan harbinin hangi cephesinde şehit olduğunu bilemiyorum. Çünkü, askerlik şubesi kayıtlarında dedem İbrahim ile ilgili 1914’de askere alınıp cepheye sevk edildiğini yazan resmi kayıttan başka hiçbir şeye ulaşamadım. Bütün aramalarıma rağmen dedemin hangi cepheye sevk edildiği bilinmiyor.

Annemin babası Gazi Mustafa Şakar dedemin esir düşüğü ve 12 sene esir kaldığı Sibirya’nın Krasnoyars kenti Tuva ve Hakas Cumhuriyetlerinin olduğu bölgelere giderek belgesel çekimleri yaptım. Sarıkamış’tan Sibirya’ya adlı belgeselimizin galasını Sarıkamış şehitlerini anmak üzere gittiğim Sarıkamış’ta ve Kars’ta organize edilen toplantılarda gerçekleştireceğiz.

Aşağıda ki senaryo metnini bilgilerinize sunduğum Sarıkamış şehitleri ile ilgili belgeselin senaryo metninin okuduktan sonra sizleri de tüm şehitlerimizin ruhu için Fatiha okumaya davet ediyorum. El Fatiha…

SARIKAMIŞ HAREKATI BELGESELİ SENARYO METNİ

Türkler, çok eski çağlardan beri Orta Asya’daki ana yurdundan türlü yönlere dalga dalga yayıldılar. Büyük devletler kurarak, dünya medeniyetine önderlik ettiler. Dünyanın en köklü, en büyük uluslarından biri oldu. Türklerin geçmişi M.Ö. 6000 yıllarına uzanıyor. Tarih boyunca farklı coğrafyalarda; Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarında hiçbir ulusun ulaşamayacağı seksenin üzerinde devlet, 16’nın üzerinde imparatorluk kurdu. Kimi zaman Hunlar, Göktürkler, Uygurlar adıyla dünya tarihinde söz söylediler, kimi zaman da Oğuzlar, Selçuklular, Osmanlılar adıyla tarihlerini zaferlerle taçlandırarak büyük bir gayenin, sevginin, adaletin ve hoşgörünün destanını yazdılar.

Türkler, 1071 Malazgirt Zaferi’yle Anadolu kapısını açarak burayı vatan edindiler. Osmanlılar, Asya, Avrupa ve Afrika’ya yayılarak büyük bir devlet kurdular. İngiltere, Fransa ve Rusya gibi büyük ülkeler daima bu yükselişin karşısında durdular. Özellikle Rusya. Ruslar, tarih boyunca Türkleri tehlike olarak gördüler. Osmanlı 623 yıllık tarihinde İran’dan sonra en çok Rusya ile savaşmış. 1677′den 1920 yılına kadar toplam 47 yıl savaşla geçmiş. Tarih boyu Osmanlı’ya en büyük darbeyi Rusya vurmuş. Rumeli, Tuna boyları ve Balkanlarda yüz binlerce Türkü vahşice katlederek, İstanbul Yeşilköy’e kadar gelen Ruslar, buraya zafer anıtı dikmişler. Bu anıt 1914 yılında ittihat ve Terakkici subaylar tarafından yıkılmış.

Osmanlı ile Ruslar arasındaki ilk savaş, 21 Ağustos 1678 tarihinde IV. Mehmed döneminde Romanya’nın Cehrin bölgesinde yapıldı. Kalabalık Rus orduları durdurulamadı ve taarruzda Ruslar 10 bin ölü verdi. Çarpışma uzayınca Osmanlı Ordusu yenildi. Devam eden Çehrin kalesi kuşatmasında kale içinde Ruslara büyük darbe vuruldu. 7 gün süren savaşta 15 bin Osmanlı, 30 bin Rus askeri öldü. Bu çarpışma ilk Osmanlı-Rus savaşı olarak tarihe geçti. Bu savaştan sonra savaşların ardı arkası kesilmedi. 1920 yılına kadar sürecek sayısız savaşlarda birçok Mehmetçik şehit olurken, siviller darbe yedi ve korkunç zulümler yaşandı.

1828 yılının Haziran ayında Rus Ordusu, 14 bin asker ve yetmiş toptan oluşan bir kuvvetle ileri harekete geçerek Kars Kalesi önüne geldiler. Bu kale 11 bin asker ve yüz elli eski top ile savunuluyordu. Ruslar, 1 Temmuz’a kadar savaş hazırlıklarını yaptılar ve büyük bir topçu ateşiyle taarruza geçtiler. Aynı gün akşamına kadar dış tabyaları çökerterek iç kaleye yöneldiler. Kaledeki toplar eskiydi ve cephaneleri azdı. Askerlerimiz üç gün süren karşı top ateşiyle direnmeye çalışmışlarsa da az olan cephaneleri bitmişti. 7 Temmuz’da topçu ateşi takviyeli Rus kuvvetleri, kaleyi alarak Kars’a girdiler. Şehre girip evleri ateşe verdiler. Asker, kadın, erkek ve çocuk birçok insanın canına kıydılar. Kars savunmasında beş bine yakın şehidimiz günlerce gömülemediğinden dolayı ortada kaldı.

Rusların Kafkaslar’daki ilerleyişi yerli halkta büyük bir panik yarattı. Bu panik, Kafkaslar’dan Anadolu’ya ilk büyük göçün başlamasına neden oldu. İstanbul’un bu bölgelere uzaklığı yardım göndermesini zorlaştırıyordu. Ruslar, Erivan’daki Ermenileri ordularına katarak daha da güçleniyordu. Ayrıca Kilise papazları sayesinde bir taraftan da Anadolu’daki Ermenileri kışkırtmaya başlamışlardı. Ruslar, 1829 Haziran ayında Hasankale ve Erzurum’a doğru yürüyüşe geçtiler. 8 Temmuz’da Soğanlı üzerinden Erzurum’a girdiler ve buradan Bayburt’a ilerlediler. İkinci saldırılarında Bayburt’u işgal ettiler. Erzurum, Hasankale ve Bayburt savaşları on bine yakın Türkün kanının akmasına sebep oldu.

Doğu bölgemizi işgal eden Ruslar, 30 Kasım 1853 tarihinde bu sefer donanma gücüyle Sinop’a ani bir baskın yaparak burada bulunan donanmamızı yaktı. Bu baskında şehit düşen beş yüz kadar subay ve erimizin cesetleri denizden toplanarak, 1853 Aralık ayında büyük törenle, Sinop Şehitliğine defnedildi

Sinop yenilgimizin intikamı Sivastopol’da, Rus, İngiliz ve Fransız kuvvetlerine karşı yaptığımız savaşta alınabildi. Buna karşılık Sivastopol Savaşı’nda binlerce askerimizi kaybettik. O gün yapılan şehitlikten ve oralarda kalan Türklerden bugüne hiçbir iz kalmadı. Hepsi Ruslar tarafından yok edildi.

93 HARBİ

1912 yılında başlayan Balkan savaşlarından önce Osmanlı, Balkanlarda Ruslarla sayısız savaşlar yaptı. Bunlardan en önemlisi 1877-1878 yıllarında olanı. Rumi 1293 yılına rastlaması nedeniyle halk arasında 93 harbi olarak anıldı. Bu savaş, sadece Rusya’yla değil, Karadağ, Romen ve Sırplarla da yapıldı. Rusya’nın, Türkleri Avrupa’dan atmak, İstanbul ve boğazları ele geçirerek sıcak denizlere inebilmek için, Slavların ve Balkanlardaki diğer Hıristiyanların hamiliğine soyundu. İşte bu durum 93 harbinin çıkmasına sebep oldu. Rusların PARA, silah ve gönüllü askeriyle beslenen Sırplar, 30 Haziran 1876’da, Karadağlılar da 2 Temmuz’da Osmanlı devletine karşı savaş açtı. Rusya’nın kışkırtmasıyla Avusturya ve Romanya da 24 Nisan 1877’de Osmanlıya savaş ilan ettiğini açıkladı. Osmanlı Devleti bu savaşta batıda Balkan, doğuda Kafkas olmak üzere iki ayrı cephede çarpıştı. Mehmetçiğin, Balkan cephesinde verdiği en önemli savaş, 20 Temmuz 1877 tarihinde başlayan Tuna boylarında Plevne’de Ruslarla yaptığı savaştır. Tarihe altın harflerle geçen, mertlik ve yiğitliği ile düşmanların bile saygı ve sevgisini kazanan Osman Paşa, aylarca aç ve susuz Plevne’yi başarı ile savundu.

5 ay süren savaş sonunda Osman Paşa yardım alamadı. Buna karşılık Rus Ordusu, kazak alayları ve Romanya birlikleriyle desteklendi. 100 bin askerden ve 432 toptan meydana gelen birleşik bir ordu kuruldu. Savaş, göğüs göğse çarpışmalarla günlerce sürdü. Bu süre içinde düşman orduları yirmi bin asker kaybetti. Osman Paşa’nın kaybı ise dört bin şehitti. Ruslar yenildikçe asker takviyesi yapıyordu. Sonunda kuvvetlerini 150 bine yükselterek 28 Ekim’de tekrar saldırıya geçti. Beş ayın sonunda lojistik destek alamayan Osman Paşa, kalan erzaklarını en iyi şekilde değerlendirerek Rus kuvvetini yararak ordusunu Plevne’den çıkarmayı planlıyordu. 10 Aralık 1877 günü yarma planı tatbik edildi. Ancak bu harekâtta lojistik destekten mahrum olan Gazi Osman paşa ilk hattı yardıysa da gerideki destek ve ihtiyat hatlarını yaramadı. Mehmetçik, Plevne savunmasında büyük kahramanlıklar gösterdi. Ama ne yazık ki, beklenen yardımın gelmeyişi, Türklerin savaşı kaybetmelerine neden oldu. Teslim olmaya yanaşmayan Osman Paşa yaralanarak esir düştü.

Plevne’nin düşmesi Rusları cesaretlendirdi. Kış olmasına rağmen Balkan Dağlarına doğru ilerledi. Önce Sofya, Filibe ve sonra Edirne Ruslar tarafından işgal edildi.Ruslarla Balkan topraklarında yapılan başta Şıpka ve Plevne savaşlarında Osmanlı ordusu, arkasında binlerce şehit bırakarak geri çekildi. Bugün o günlerde şehit olan Mehmetçiklere ait ne bir anıt, ne bir mezar var.93 Harbinin Kafkas cephesinde de şiddetli çarpışmalar oldu. Zaten Ruslar tarih boyunca Kafkaslar ve Doğu Anadolu üzerinde yayılma siyaseti izledi. Bu durum Çar I. Petro ile başladı. 1807 yıllarında Kars dolaylarına ilk kez sokulan Ruslar kolayca uzaklaştırıldı. Bundan sonraki savaşlarda, Rus çarlığının hedefleri arasında Doğu Anadolu daima yer aldı.

3 Mart 1877 Ayestefanos antlaşmasıyla Kars, Ardahan, Oltu, Artvin ve Batum’la birlikte “savaş tazminatı yerine” Çarlığa bırakıldı. Üç yılda bölgeden 120 bin Türk halkı, yeni sınırının içerilerine göçtü. Akdeniz’e çıkmak için Kars’ı üs edinen Çarlık 90 köy ve kasabaya kendi kolonileri ile Ermeni, Rum, Alman, Eston, Yahudi göçmenlerini yerleştirip adlarını değiştirdi. Şehirdeki Türk eserlerini, istimlaksız açılan caddelere uğratıp yok edildi.Kars’ın 18 Kasım 1877 günü Ruslar tarafından 7 koldan “cebri hücum” ile ele geçirilmesinden sonra düşman, halka “şiddetli ceza” olmak üzere üç gün şehri “Asker arama” bahanesiyle yağmalayıp, ileri gelenleri de şehit ettiler. Böylece 70 yıldır alınmasına çalışılan Anadolu’nun doğu kilidi Kars ve çevresi halkımızın deyimiyle kırk yıllık kara günlere girmiş oldu.

Yapılan Ayestafanos antlaşmasıyla Kars, Ardahan, Batum ve dört ilçe Ruslar’a harp tazminatı olarak bırakıldı. Sonra üç yıl içinde 82.000 Türk, Ruslar’ın bütün tedbirlerine rağmen canları pahasına Osmanlı sınırına geçerek Anadolu’nun çeşitli şehirlerine göç etti. Bugün Türkiye’nin her il ve ilçesinde çok sayıda Kars’lı bulunmasının sebebi bu göçlerdir. Esaret bölgesinde kalan halkın çoğu öldürüldü, kanları, canları, mal ve mülkleri ellerinden alındı, halkın kültür ve medeniyet kaynağı olan kuruluşlar kapatıldı, halk fakir, cahil, yoksul, yurtsuz ve yuvasız bırakıldı. Bir yandan çeşitli hastalıklar bölgeyi sardı, kalanların çoğu da böylece telef oldu. Aydın olanlar öldürüldü, Türkçe kitaplar toplanıp yakıldı, halk cehalet ve karanlıklara itildi. Buna karşılık çeşitli Rus okulları açıldı. Öte yandan sistematik olarak kaldırılan ve yok edilen Türk halkından boş kalan yerlere Khakhol, Dukhopor, Malakan gibi Rus kolonileri, Rum, Ermeni, Yezidi, Asuri gibi Türk düşmanı gayri Müslim ahali yerleştirildi. Türk şehir ve köylerinden Türk ve İslam varlığı olan eserler çeşitli sebeplerle yok edildi.

Moskoflar zorlayıcı yollarla şehir, kasaba ve yol boylarında düz verimli köylerdeki Türkleri göç ettirilmeye mecbur bıraktılar. Kars bölgesinde Ruslaştırılmış toplum oluşturmak istendi. Mevcut medrese ve rüştiye mekteplerimiz kapandı, şehitlik, türbe, mescit ve birçok cami yok edildi. Türkiye’den ayrıca üçer yıllık yedi taksitle altın PARAolarak alınan milyonlarca nakti tazminatla çarlık idaresi Kars, Sarıkamış, Çilavuz, Ardahan, Kağızman’da kışla ve askeri pavyonlar yaptı. Tiflis-Kars demiryolunu inşa ederken şehir ve kasabalarda çokluğu teşkil edip belediyeleri ellerine alan Ermeniler ve Ruslar yeni açılan caddeler üzerinde kendi hesaplarına ev ve konaklar inşa etti. Çevre Türk halkından ve köylerdeki Türk Müslüman ahaliden zorla para toplayarak çeşitli büyüklükte kiliseler yaptırdılar.

1897 sayımlarına göre Türkler ve Müslümanların nüfus oranının %51’e düştüğü anlaşıldı. Çeşitli yollarda %49’u ortadan kaldırılan halktan geri kalanların kurduğu milis kuvvetleri Rus zulmüne karşı baş kaldırdı. Osmanlı-Rus savaşlarında pek çok askerimiz şehit oldu. 1877-1878 yıllarında yapılan 93 harbinde toprağın bağrına konulan isimsiz kahraman şehitlerimiz adına abideler dikildi. Zivin-Halyaz, Gedikler, Yahniler, Alacadağ, Erzurum Aziziye şehitlikleri savaştan neler anlatır bizlere kim bilir. Savaşın şiddetinden Alacadağ’da kaybettiğimiz askerleri gömmeye bile vakit bulamadan çekilmek zorunda kalmışız. Bugün bu tepelerde dolaşanlar, şehitlik mertebesine ulaşmış bu evlatların kurumuş kemikleriyle karşılaşırlar. Büyük şair Mehmet Akif Ersoy: “Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda” demekle ne kadar haklı olduğu ancak burada anlaşılır.

93 Harbinde Rusların Erzurum’u işgali önemli bir olaydır. 4 Kasım 1877′nin şafağında Ruslar Erzurum’a saldırıya geçtiler. Birliklerimiz Mecidiye ve Aziziye tabyalarında yerlerini almışlardır. Ruslar, Topdağı ile Deveboynu arasındaki Van Deresinde yer alan iki Ermeni köyden yardım aldı. Bu köylerde, Rusların besleyip yetiştirdiği Taşnak Komitacıları yaşıyordu. Bunlar, Türkçe’yi iyi bilen ve Erzurum şivesi ile konuşabilen insanlardı. Aynı zamanda tabyaları da çok iyi bilirlerdi ve Ruslara rehberlik yapıyorlardı. 8 Kasım gecesi, Türk askeri gibi giyinmiş on beş kadar hain ve nankör Ermeni, Aziziye Türk tabyalarına girerek parolayı öğrendi, sonra nöbetçilere rahatça yaklaşarak onları öldürdüler. Arkalarından gelen Rus askerleri de rahatça tabyalara girerek uykularında yüzlerce Türk askerlerini süngüleyip şehit ettiler. Üçüncü tabyada olayı fark eden Albay Fahri Bey, birliklerine gecenin dondurucu ayazında ateş açtırarak düşmana saldırıya geçti. Ruslar aynı şiddette ateşle karşılık veriyorlardı. Albay Fahri Bey aldığı bir kurşunla yaralandı ise de yaralandığını gizleyerek kıtasının moralini korumayı bildi.

Aziziye’ye yapılan bu gece baskınını şehre ilk duyuran müezzinler oldu. İlk önce Ayazpaşa Camii müezzini halkı yardıma çağırmış, bunu diğer cami müezzinleri izlemişti. Erzurum bir anda karışmıştı ve eli silah tutan herkes; balta, kazma, paya ellerine ne geçirdiyse bir sel halinde ordumuza yardıma koşuyordu. Topdağı’na doğru çılgınca bir insan akışı başlamıştı. Bu bir insan seliydi ki, ne düzgün bir kolu ne de bir safı vardı. Vatansever insanlar, karmakarışık bir şekilde tepeyi kaplayıvermişlerdi. Koşuyorlar, tırmanıyorlar,”Allah’ını seven gelsin” diyerek Rus Ordusu’nu yok etmek için saldırıyorlardı.

Birkaç taburluk kuvvetiyle Ahmet Muhtar Paşa da Mecediye Tabyasına yetişmişti. Ama şehirden kopup gelenler ne emir dinliyorlardı ne de komutan. Sadece büyük bir heyecan içinde düşmanın üzerine saldırıyorlardı. Kanlı, çok kanlı bir çarpışma başlamıştı. Gerçekten, gelenlerin heybetli kükreyişleri Rus askerlerini sarsmıştı. Kıyasıya yapılan ve boğaz boğaza geçen çarpışmalar sonunda on beşi kadın olmak üzere beş yüz kişiden fazla kayıp vermiştik. Türklerden dört kat fazla olan Rus kuvvetleri de iki binden fazla ölü bırakarak kaçmak zorunda kalmışlardı.

Bu savaşa katılan kadınlardan hayatta kalan ve Cumhuriyet Türkiyesi’nde yakın zamanda ölen “Nene Hatun”, Aziziye Şehitleri için yapılan anıtın açılış töreninde bu olayı şöyle dile getirmiştir “Hey oğul! Neydi o günler? Rus bizi yerimizden, yurdumuzdan etmiş, çoluğumuzu çocuğumuzu alarak Erzurum’a göç etmiştik. Bir yavrum vardı. Bir gece yarısı düşmanın Aziziye’ye girdiğini duyduk. Erkeğim silahını aldı ve çocuğumuzu bana emanet ederek fırladı gitti. Yuvamızın, yurdumuzun ve ırzımızın can düşmanı Moskof gâvuru neredeyse şehre de girecekti. Sabah ezanları okunurken bütün şehir dışarı uğrayıverdi. Ya hep beraber ölecek ya da yıllardır yurdumuzu almak isteyen din düşmanlarını tepeleyecektik.

Sana nasıl anlatayım o günleri benim oğlum, nasıl! Görmeden, yaşanmadan anlaşılmaz ki… Aziziye tabyasının önü bir ana baba günüydü sanki. Öyle korkmadan kıyasıya bir saldırıştı ki, gavur bir saat bile dayanamadı. Kaçan kaçtı, kaçamayan satırın, kazmanın, baltanın altında can verdi. Ben de yaralanmıştım. Her tarafımdan kan akıyordu. Ama bu kendi kanım mıydı, yoksa gavurdan sıçrayan mıydı, buna bakan bile yoktu.”

BALKAN SAVAŞLARI

93 Harbinden yaklaşık 25 yıl sonra Osmanlı, bu sefer Balkanlar’da isyanlarla karşı karşıya kaldı. Osmanlı himayesi altında yaklaşık 500 yıl barış içinde yaşayan Balkan Devletleri, 8 Ekim 1912’de Rusya’nın da gizli desteği ile Osmanlı Devletine savaş ilan ettiler. Balkan ülkeleri tek tek bağımsız oluyordu. Selanik düştü. İmparatorluğun böğrüne Balkanlardan bir hançer girdi. Ülkenin kalbi İstanbul’a dayandılar. Bulgar ordusu padişahın yaşadığı Dolmabahçe Sarayı’na 50 km ötede Çatalca önlerinde zor durduruldu. Son bir atakta eski başkent Edirne geri alınsa da Balkan’larda kalan son topraklar elden çıkmış oldu.

Balkan Savaşlarında Bosna’dan Yunan sınırına kadar uzanan bölgede yüzlerce şehidimiz bir tohum gibi düştü toprağın bağrına. Vatan ve dünya barışı için savaşan Mehmetçikler için Balkanlarda şehitlikler kuruldu. Belgrad, Üsküp, Manastır şehitlikleri bunlardan birkaçı. Özellikle Bulgaristan topraklarında bugün dokuz bölgede Burgaz, Varna, Şumnu, Eskizağra, Filibe, Pazarcık, Rusçuk, Silistre ve Sofya’da Türk şehitlikleri mevcut, ama ne halde oldukları bilinmiyor. 1912 Balkan savaşında esir düşen askerlerimizin önemli bir bölümü Sofya’da kurulmuş esir kampına götürülmüş. Çeşitli zulüm, işkence ve hastalıklar sonucu ölen Türk askerleri, eski Türk mezarlığının bir köşesine gömülmüş. Bugün bunlardan hiçbirinin izine rastlayamıyoruz. Bulgarlar bu mezarlığı istimlak ederek milli park haline getirmiş.

Fatih Sultan Mehmet zamanından beri Osmanlı idaresinde kalan Arnavutluk, Balkan savaşları sırasında sayısız isyanlara sahne oldu. Mehmetçik bu topraklarda da bir Türk mührü olarak abideleşti. Bugün Arnavutluk’ta İşkodra ve Draç’ta onlar adına yapılmış şehitlikler var.Belgrad şehitliğinde, üzerinde ay yıldızlı arma taşıyan ufak bir anıt yer alır. Burası çoğunluğu balkan savaşlarında şehit düşmüş Türk evlatlarının gömüldüğü yer. Kimlerin yattığı ve kaç kişinin bulunduğu bütün araştırmalara rağmen bulunamamış.

Yunanistan ve Mora’nın her karış toprağı Türk kanı ile sulanmış. Balkan Savaşlarında ve öncesinde bu topraklarda şehit düşen Mehmetçikler için başta Selanik olmak üzere, Atina, Orfani, Mora ve diğer şehirlerde şehitlikler yapılmış. Bu şehirler ve kasabalar civarında meydana gelen Yunan isyanlarında ve Balkan savaşında birçok askerimiz şehit düşmüş ve buralardaki Müslüman mezarlıklarına gömülmüş. Ne yazık ki bu mezarlıkların önemli bir kısmı, Kurtuluş Savaşımızdaki Yunan yenilgisinden sonra Rumlar tarafından tahrip edilmiş. Mezar taşları yerlerinden sökülerek kilise ve bina inşaatlarında kullanılmış.

Yunanistan’dan Türk mührünü gösteren bir şehitliğimiz yok mu? Elbette var. Yunanistan’ın liman kenti Pire yakınlarında. Buradaki şehitlik Birinci Dünya ve kurtuluş savaşında esir düşen Mehmetçikler için yapılmış. Tel örgülerle çevrilmiş ve koruma altında alınmış. Şehitlikte isimsiz ve nişansız bir çok Mehmetçik yatıyor. Birkaç yazılı mezar taşı insana duygulu anlar yaşatıyor.

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI

1914’te Avrupa’nın ortasında Birinci Dünya Savaşı patlak verdi. Bir tarafta Almanya, Avusturya-Macaristan, diğer tarafta İngiltere, Fransa, İtalya ve Rusya. Osmanlı Devletinin Başkomutan vekili Enver Paşa, Balkanlar’ın acısını çıkartmak kaybettiği toprakları geri almak için Almanya’nın yanında savaşa girilmesi gerektiğine inanıyordu. Enver Paşa’ya göre hasta adam Osmanlı’nın iyileşmesi için tek çare buydu. Fakat Ordu, Balkan savaşlarından yeni çıkmıştı. Yorgun ve yıpranmıştı. Yeni bir savaşa hazır değildi.

Birinci Dünya Savaşı, Avrupa’nın ortasında bütün şiddetiyle devam ediyordu. Fakat Almanya’nın Avusturya cephesindeki durumu kötüye gitmektedir. Avusturya orduları, Sırp ve Rus orduları karşısında başarılı olamamıştır. Almanya, müttefiki Osmanlı’yı Rusya ve İngiltere’ye karşı savaş ilan etmesi için sıkıştırmaktadır. Gayeleri açık; savaşı doğuya kaydırarak üzerlerindeki düşman yükünü azaltmak.

Enver Paşa büyük bir cüretkarlıkla “Başkomutan Vekili” sıfatından istifade ederek Amiral Souchon komutasındaki donanmaya Ruslara saldırma emrini verdi. Alman gemileri Osmanlı bayrağı çekerek Karadeniz’in kuzeyindeki Rus liman kentlerini topa tuttu. Almanlar gayelerine ulaştı. Çarlık Rusya’sı derhal İstanbul’daki elçisini geri çekti ve bir nota ile Osmanlı’ya karşı savaş ilan ettiğini duyurdu. Sonra 1 Kasım 1914’te Doğubeyazıt’ı işgal etti. Böylece “Kafkas Cephesi” açılmış oldu.

Yıllarca sıla hasreti çeken Mehmetçiğin evine, köyüne, hasretlisine henüz kavuşup doyamadığı bir sırada, “Enver Paşa” imzasıyla seferberlik ilan edilir. Ordu, millet, halk savaşa hazır değildi. Buna rağmen tarihimizin en büyük, en bitirici, en yıkıcı, en acımasız ve belki de en maceracı seferberliği, Enver Paşa ve İttihatçılar tarafından ilan edildi.O günden sonra Haydarpaşa’nın kara vagonları Mehmetçik taşır, çoğu dönülmez yolun yolcuları. Cephelere ölmeye sevkedilen on binlerce asker, her gün yolları, köprüleri, vapurları, iskele ve garları doldurmaktadır, en çok da Haydarpaşa’yı.

Kadınların ellerinde küçük beyaz mendiller vardır, titreyen yanaklarda ıslak hüzünler… Yedek Subay Münim Mustafa yaşadığı o günleri şöyle anlatır; “Birbirine doğru belki de son defa uzanan genç zabit, genç kız, ak saçlı anne, ihtiyar baba, kardeş, nişanlı… başları, kolları, havada sallanan eller, mendiller… Sonra pencereden başlarını uzatan gençlerin hep bir ağızdan gür sesle söyledikleri milli marşlar ve şarkılar; ‘Hey gaziler… yol göründü!… Aile ocağından, bütün sevdiklerimizden ve tanıdıklarımızdan hemen ayrılacaktık; birbirimizden de ayrılacaktık; hatta, kim bilir belki bir kolumuzdan, bir bacağımızdan, iki gözümüzden, belki dünyadan ayrılacaktık… Mefkuremiz ile hakikatin sertliği arasındaki çarpışmanın ilk şaşkınlığı fazla sürmedi. Kalplerimizdeki büyük memleket aşkı yeniden ve daha alevlendi. Kendimizi topladık. Bütün mazimiz ve sevgilerimiz üzerine bir kırmızı çizgi çekmeye çalıştık. Artık bizim için yeni bir hayat başlamıştı! Çok değil, daha bir yıl önce Balkan Harbi için Anadolu’dan İstanbul’a gelen yiğitleri karşılayan Haydarpaşa, şimdi de İstanbul’dan Anadolu’ya uğurlamaktadır belki de aynı yiğitleri, “Kafkas Treni”ile… Konyalı Mehmet Trablus’tan döndükten sonra tekrar çağrılmıştır. İşkodralı Mehmet, Edirne muhasarasına katılmıştır. İstanbullu Mehmet okulunu bırakmış, gönüllü askere yazılmıştır, Şirvanlı Mehmet Kafkasların intikamındadır.”

O günleri yaşayan Yedek Subay Faik Tonguç şunları ekler; “Yaşlılar bizim ham hayaller peşinde koştuğumuzu söylerlerdi. Biz de onlara yakında mektuplarımızı Gence’den, Bakü’den alacaksınız!” cevabını verirdik. O anda marşlarımız dudaklarımızdan dökülürdü.

“Yüz sene var ki, Moskaf’un derdi,

  Yurdumuzun bağrını deldi.

  Marş, marş, haydi arkadaş,

  Göğsünü ger, Kafkaslar’ı aş!…”

Harputlu Mehmet Şam’dan sevk edilmiştir. Amasyalı Mehmet Yemen’e gidecektir aynı kara vagonlarla kendi Haydarpaşa’sından, Maraşlı Mehmet Çanakkale’ye, Urfalı Mehmet Sakarya’ya… Trabzonlu Mehmet, Edirneli, Antalyalı, Diyarbakırlı Mehmet, Mehmet’ler… Çerkez Mehmet, Kürt Mehmet, Arnavut, Ermeni, Arap Boşnak, Müslüman, hepsi yanık yüzlü “Türk “Mehmet… Mehmetlerin yüreğinde hıçkırık vardır, Haydarpaşa’da tren düdüklerine karışan uğultulu sessizlik…”

Yedek Subay Şevket Süreyya Aydemir Haydarpaşa garında yaşadıklarını şöyle aktarır; “Bu gidenlerden çoğunun geri dönmeyeceğini ve şimdi bu uğurlayışın, onlardan birçoğu için, çocuklarını son görüş olacağını da herhalde anlıyorlardı. Fakat ne şikayet sesi, ne taşkın bir hıçkırık… Bilakis herkes bu ayrılışa adeta mesut bir gün, yıllardan beri beklenen, yıllardan beri hazırlanılan bin sevinç günü havası vermek için elinden geleni yapıyordu. Fakat bütün bu insanlarda az sonra birden sel gibi coşacak, seller gibi çağlayacak göz yaşlarına diledikleri gibi bir mecra verebilmek için, trenin bir an önce kalkmasını ve kendilerini evlerinin gizli köşelerine bir an önce atabilmeyi bekleyen sabırsızlık hali, her şeye rağmen seziliyordu…

Kara vagonlarda ‘Kafkasya dağlarında çiçekler açar’ marşını söyleyerek yola çıkanların ardından, o dağları İzmit’in yanında sanan İstanbullu yaşlı kadınlar, dualar etmektedir. İstanbul hüzünlü bir sonbahar güzelliğindedir.Karar trenler, Ulukışla’ya kadar taşır askerleri, başka demiryolu yoktur…aslında yol bile yoktur; atlarla, kağnılarla, yürüyerek süren zorlu yolculuklarla ulaşılacaktır Erzurum’a, oradan Sarıkamış’a. Ömrü Balkanlar’da geçmiş subayların, İstanbullu yedek subayların Anadolu’yu ilk görenlerin, o kırık havayı ciğerlerine ilk çekenlerin hepsi şaşkındır…”

Osmanlı, Birinci Dünya Savaşına girince Mehmetçik Avrupa içlerinden Basra’ya, Kafkasya’dan Yemen’e kadar birçok cephede savaşmaya başladı. Kafkas Cephesinde; Doğu Karadeniz’den İran içlerine kadar uzanan bölgede Ruslarla çarpıştı. Irak Cephesinde; Basra körfezine asker çıkartarak Irak’ı işgale kalkışan İngiliz kuvvetleriyle savaştı. Sina-Filistin-Suriye cephesinde, İngilizlerle vuruştu. Çanakkale’de İngiliz-Fransız saldırılarını kahramanca durdurdu. Galiçya-Makedonya-Romanya’da müttefiklerin yardımına koştu. Yemen ve Hicaz cephesinde İngilizler ve onların kışkırttığı asilerle mücadele etti. Mehmetçik her cephede destanlaştı. Nice kahramanlıklar gösterdi. Anadolu anası, kınalı kuzusunu cepheye yollarken dönmeyecekmiş gibi vedalaşıyordu. Ya Mehmetçik? Cepheye giderken dönmeyi, uzaktan da olsa baba ocağını bir kez dahi görmeyi düşünüyor muydu? Onlar ölmeleri gereken yerde en ufak bir tereddüt göstermeden gülümseyerek ölüme gittiler. Vatan için nice selviler yıkıldı. Gidenler geri gelmedi. Anadolu’da gözü yaşlı analar, duvaklı gelinler duygularını ağıtlara döktüler “bura yemendir, gülü çemendir, giden gelmiyor, acep nedendir?”

SARIKAMIŞ HAREKATI

Sarıkamış harekatı için Arap eyaletlerinden kuvvetler toplandı. Osmanlı için Birinci Dünya savaşın yeni cephelerini açmak sanıldığı kadar kolay değildi. Her şey eksikti. Ne cephane, ne yiyecek, ne de giyecek var, ne de bunları nakledecek hayvanlar. 3. Ordu komutanı Hasan İzzet Paşa zamansız olarak nitelediği cephenin açılmasına karşı çıkışı onu görevinden etti. Enver Paşa Erzurum’a geldi. Sarıkamış kuşatma harekatının ana hatlarını Alman ve Türk kurmaylarına anlattı. 3. Ordu Sarıkamış’a sardıracaktı. 11. Kolordu Rusları oyalamak için sağ kanatta yer alacak. 9. Kolordu merkezde yani Sarıkamış’a geçiş yönünde olacak, önce Baldız’a ardından da Sarıkamış’a geçecek. 10. Kolordu da İslamköy-Oltu-Penek yönünden Baldız Yaylasından Allahü Ekber dağlarına ulaşacak. Hedef Rusların arkasına sarkmak.

Her birliğin günlük yürüme hızları hesaplanarak, hangi günde nerede olacağı, nerede buluşacakları ve saldırma noktaları tek tek tesbit edildi. Fakat hesaba katılmak istenmeyen bir şey vardı: –35 dereceye, hatta daha aşağıya düşen dondurucu soğuklar.İki müfreze dahil 75 bin 660 savaşçısıyla toplam 118 bin 660 kişilik Osmanlı ordusu 94 piyade taburu, 20 süvari bölüğü ve 228 topuyla “Sarıkamış Kuşatması” adıyla tarihe geçen harekata 22 Aralık 1914 sabahı başladı. Oysa o sabah dehşetli bir kar fırtınası ve tipiyle açılmıştı. Hava çok kötü olmasına rağmen ilk gün, harekat planı aynen uygulandı. İkinci gün kar ve tipi bir türlü aman vermiyordu, erzak ve teçhizat ileri hatlara taşınamıyordu. Askerler aç, çıplak, donanımsız, yalınayak başı açık durumdaydı. On binler dinmek bilmez bir tipi altında dağlara sürüldü.

3. Ordunun askerleri -35 derece soğuğa karşılık yırtık yazlık elbiseleriyle bu tepelerde hayatta kalma mücadelesi verdiler. Ayaklarında yırtık çarıklar, sırtlarında yamalı elbiselerle, bir savaşa giden askerlerden çok tarlaya giden işçilere benziyordu bu gençler, ne bir paltoları ne de kalın çorapları vardı. Doğru dürüst üniformaları olmadığı için evden getirdikleri yerel kıyafetlerle sarılmışlardı. İstanbul’dan kışlık elbise ve askeri malzeme getiren gemiler, Karadeniz’de Ruslar tarafından batırılmıştı. Enver Paşa destek beklemeden harekata başlamıştı.Enver Paşa “Askerler hepinizi ziyaret ettim. Ayağınızda çarık, sırtınızda paltonuz olmadığını gördüm. Lakin karşınızdaki düşman sizden korkuyor. Yakın zamanda Kafkasya’ya gireceğiz. Orada her türlü nimete kavuşacaksınız. İslam aleminin bütün ümidi sizsiniz.”

Türk askeri, sayıca az ama kış şartlarına hazırlıklı Rusların üzerine imkansızlıklar içinde yürüdü. Ruslar ise Sarıkamış’ta sıcak karargahlarında bekledi. Mehmetçikler durmaksızın yürüdüler, baldız yaylasına, Çerkezköy’e, Otluya, Allahü Ekber dağlarına, Sarıkamış’a ve o küçücük kasabaya giden mevzilere yürüdüler. Açlık, soğuk, yorgunluk. Bırakın donmak üzere olan bedenlerini saracak bir elbiseleri bile yoktu. Artık savaşmak için değil, hayatta kalabilmek için yürüyorlardı. Sarıkamış alınmalı diyordu komutan, ama ölüm birer birer değil onar onar birlikleri vurmaya başladı. Arada sırada Rus askerleriyle çatışmaya giriyorlardı. Ama en büyük savaş doğaya karşı veriliyordu. Gözleri kör eden tipi yüzünden 2 Türk tümeni birbirine saldırmış ve bu hata 2 bin askere mal olmuştu.

O günlere şahit olan bir askerin mektubu, facianın küçük bir boyutunu günümüze şöyle taşır: “Bu yaz, iki alayımızla Yemen’den buraya naklonulduk. Yola koyulmamızdan dört ay sonra buraya ulaştık ki, Arabistan’ın cehennemî sıcağı Köprüköy’deki ayaz yanında nimet-i ilâhi imiş. Burada çadırın perdesi buza kesmiş oğlak kulağı gibi kırılmakta ve kopmakta. Bölük kumandanım, beni sıhhiyeye nakletmiş ise de, tabip ve ilaç yokluğundan çaresiz kalıp tekrar takımıma döndüm. Akşam yaklaşınca Köprüköy’e civar dağlardan tipi boşanır. Kumandanımız, gelecek cuma Başkumandan Enver Paşa Hazretleri’nin teftiş ve hücum için geleceğini müjdeledi. O gelinceye kadar da yün içlik, çorap ve paltoların verileceğini ve Yemen yazlıklarını atacağımızı müjdeledi. Allah, devlete ve millete zeval vermesin. Başkumamandan Paşa Hazretleri’nin gelmesi ile, Moskof’un kahrolacağından ve kâfirin, karşımızdaki tepelerde geceleri seyrettiğimiz ocaklı ve mutfaklı karargâhlarını ele geçireceğimizden subaylarımız çok emin. Şafak söktüğünde 2059 rakımlı Kızkulağı Tepesi’nden Moskof obüs yağdırır ama şükrolsun, zafer bizim olacak. Gece bastırdığında, tepelerdeki Moskof ocaklarının ateşi gözlerimizdeki ayazı tandır közüne tebdil eyler. Başkumandan Paşa Hazretleri acele gelse ki, ateşe kavuşsak…”

Dağa çıktıklarında son derece yorgun ve bitkin düştüler. Keskin bir rüzgar ve şiddetli bir tipi başladı. Yağan kar ve fırtına yolları kapatıp çadırları yıktı.

Bu andan itibaren göz gözü görmez oldu. Kimsenin kimseye sesini işittirmesi imkanı kalmadı, asker dağıldı.Gündüz başlayan yürüyüşte yumuşayan çarıklar gece ayazında gece Mehmetçiğin ayağını bir mengene gibi ayaklarını sıkmaya başladı. Adım atmak neredeyse imkansızdır. Askerler olduğu yerde zıplar, atlar, kendini karların içine vurur ve ayaktan başlayan donma yavaş yavaş tüm vücuda yayılır. Askerler ordunun işaret taşları gibi yollara dizilir. Kimi çömelmiş, kimi oturmuş, kimi yuvarlanmış, kimi bir ağacın gövdesine dayanmış kardan heykellere dönüşürler.

Otuz birinci Tümen Komutanı Vekili Yarbay Ahmet Tevfik, Çatak’ta Onuncu Kolordu Komutanlığına şunları yazar; “şimdiye kadar yolda 50 askerin donduğun ve çadırların geç gelmesinden ve çoğunun direk ve kazıklarının olmamasından ve yolun fenalığı, havanın kötü oluşu sebebiyle çadırlardan istifade edilemedi. Askerler 3 günden beri aç ve erzaksız.”

İhtiyat Süvari Tümen Komutanı Albay Aziz Samih İtler o günleri şöyle anlatır:

“Soğuk çok ziyade. Havada kar zerreleri uçuyor, yapıştığı yerde kalıyor, toplanıyor,çoğalıyor. Telgraf telleri beyaz ve kalın bir hat olmuş. Ağaçlar gelin gibi beyazlara bürünmüş, hayvanların her kılının ucunda bir kar ve buz zerresi hasıl olmuş, hayvanların umumu kır renkte görünüyor. 11. Kolordu, erzak kalmadığından çabuk yetiştirilmesi için feryad ediyor, menzil vasıtaları kafi değil. Vali bey bir defalık, yüz elli bin kilo erzakı ahali sırtında taşımayı üzerine aldı. Erzurum ahalisi, denenmiş vatan sevgileriyle bu yükü taşımayı seve seve kabul ettiler. Otuz kiloluk torbalar yaptırıldı. Mektep çocuklarının, sırtlarında un torbaları ile hükümet konağı önünden hareket etmelerindeki fedakarlık ve hamiyet numunesi, herkesi ağlattı.”

Albay Aziz Samih İtler sözlerine şöyle devam eder:

“Neferleri sıcak yerler ahalisinden olan bu tümenin hepsi yalnız don ve gömlek giymiş olup, kaput yerine maşlahlı idiler. Sefil köyün dar ve pis odalarında toprak üzerinde örtüsüz yatıyorlardı. Sıfırdan aşağı beş derece soğuk olan bu mevsimde kapının önüne nöbete çıkmak bile bu giyimsiz köy çocuklarına en büyük işkence yerine geçiyordu. Bu neferlerle nasıl muharebe edileceğine aklım ermedi… Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa’ya giderek süvari alaylarının halini, teçhizatını, harp kıymetlerini izah ettim. Ordu Komutanı dediler ki; ” Balkan Muharebesi’nda ordu mükemmelen giyinmiş ve teçhiz edilmişti. Mağlup olduk. Bu defa da teçhizatsız harbedelim!”

Ve Bir destan yankılanır Allahü Ekber dağlarında. Hasan acılar içindedir. Taze evlidir. Vatan savunması denince eşini bırakmış, cepheye koşmuştu. Özlem, için için gönlünü kavururken yolda eşinin hastalandığını, verem olduğunu öğrenir. Henüz ona doymamıştır, içi yanar. Samsun tarafından gelmiştir buralara. Hep yürümüştür asker. Dudaklarından Türküler boşanıverir birden.

Gözümde gözyaşım buz olmuş akmaz

Binlerce askerim yarına çıkmaz

Kapandı gözlerim, bir daha bakmaz

Belki ondan verem oldun Eminem.

Donarak öldüler hep arkadaşlar

Kar erir, devrilir mezarda taşlar

Ziyaretçilerimiz kartallar, kuşlar

Belki ondan verem oldun Eminem

Bu şiddetli kar fırtınasından kurtulan bir asker yaşananları şöyle anlatır: ” En nihayet dağa çıktık. Bizi vahşi manzarasıyla karlı bir yayla karşıladı. Son derece yorulmuş ve bitkin düşmüştük. Keskin bir rüzgâr ve şiddetli bir tipi başladı. Bu andan itibaren göz gözü görmez oldu. Kimsenin kimseye sesini işittirmesi imkânı kalmadı. Asker dağıldı. Herkes kendi canının derdine düştü. Enginlerde, dere içlerinde, orman bucaklarında nerede bir kara nokta, duman çıkan bir ocak gördüyse oraya saldırdı. Kolordu uçsuz bucaksız yaylada dağıldı… Subaylar çok uğraştılar, fakat kimseye söz işittirmek gücü kalmamıştı. Yol kıyısında karların içine gömülmüş bir asker, bir yığın karı kollarıyla kucaklamış, titreyerek, feryat ederek dişleriyle kemiriyor, tırnaklarıyla kazıyordu… Zavallı çıldırmıştı… Bu zirvelerde 40 bin kişilik 10. Kolordu, bir günde karlara gömülmüştü.”

Güneş ışıkları, 1915’in ilk günlerinde Soğanlı ve Allakhuekber dağlarını aydınlattığında onbinlerce askerin donmuş vücutları ortaya çıktı. Gecenin karanlığı birlikleri yok etmişti. Aynı güneş Baldız’da, Kız Kilisesinde, Norşin’de ve Çatak’ta yani Sarıkamış’a giden bütün yollarda yaşanan kıyımın izlerini aydınlatacaktır. Ölenlerin sayısı bilinmiyordu kimilerine göre 30, kimilerine göre 90 bin şehit verilmişti kara kışa, ama geride kalanları saymak artık iyice kolaylaşmıştı. Koca bir ordu tamamen yok olmuştu. O yıldan kalan fotoğraflar, yaşanan dramın boyutlarına ışık tutuyor. Bu trajedi Allahüekber dağlarında yaşandı. Tarih ne böyle bir faciayı yazdı, ne de gördü.

Sarıkamış’taki Ruslara taarruz etmek için fırtınanın kucağına atılan askerlerden pek azı dağı aşabildi. Diğerleri yüce dağların yamaçlarına ekilmiş toprağa düşen bir tohum gibi arkada kaldı. Asker sayıları yüzde doksan azalan, dağılan, donanımsız kalan birlikler bu kez Rusların saldırısıyla karşılaştı. Karşıda karnı tok, sırtı pek en mükemmel silahla mücehhez Moskof ordusu. Enver Paşa’nın askerinin sadece inancı var, başka bir şey yok. Yorgun ve bitkin askerler yine de Sarıkamış’a taarruz etti. Ancak akıbet belliydi. Fırsat kollayan Rus orduları, 4 ocak’ta karşı saldırıyı başlattı. Ve Türk askerleri tutsak edildi.

Ruslara esir düşen Teğmen Hüsamettin Tuğaç’ın anlattıkları hadisenin büyüklüğünü gözler önüne seriyor; “Derin karda bir tarafa da kaçamadık, yakalandık. Benim tabancamı kullanmama da vakit kalmadı. Yirmi kadar Kazağın başında bulunan subay nazik davrandı. Beni teselliye çalışıyordu. Ne söylediğini anlamıyordum ama sözleri yumruk gibi beynime iniyor ve gırtlağımı tıkıyordu. Genç bir teğmenin başından geçecek olan türlü acı olaylar ve maceralarla dolu 2,5 senelik esaret devri işte bu kara günde başladı…Süngülü iki erin yanında tek atlı araba ile Sarıkamış’a gidiyordum. Karakurt’tan buraz uzakta 60,70 kadar Türk askerine rastladım. Bunlar da Sarıkamış’a doğru gidiyorlardı. Konuşabildim. Harput jandarma taburundan imişler…

Eski bir yağmurluğun altında çoğu pantolonsuz ve beyaz donla ve yırtık çarıkla muharebe eden ve geceleri siperlerde donup ölen 11. Kolordu erleri gözümün önüne geldi. Tümenimin solunda Yüzveren köyü yakınında bir gece keşfi yaparken ben öyle üst üste yan yana donup kalmış erlere rastlamıştım. En soğuk iklimlerden olan Soğanlı dağlarının bu şiddetli kışında buralarını bir yağmurluk ve yazlık elbise ile aşmak zorunda olan 9. Kolorduyu düşündüm. Ayaklarında buz mıhı olmadığı için buzlanmış arızalı yerlerde yürüyemeyen bineklerini çok defa yedekte taşımak zorunda kalan süvarilerimizi hatırladım. Nihayet bu yarı aç ve yarı çıplak ordunun, tabiatın bütün sertliklerini de yenerek bu iyi hazırlanmış düşmanla nasıl boş ölçüşebileceği düşüncelerine daldım. Bunun sonu yenilgi idi… ne yazık ki bu aslan gibi insanlara… ne feciydi bu acı gerçekler… Halbuki bu harbe ne büyük istek, ne tatlı bir heyecanla girmiştim. Akşama doğru Sarıkamış’a geldi. Karlı tepelerin ve ormanların ortasında kırmızı çatılı birer katlı evlerden ibaret bir kasaba, biraz ötede koyu çam ormanının eteğine oturtulmuş büyük askeri binalar… Böyle mi gelecektim sana!..”

Sarıkamış’la ilgili hatıralarını yazanlar Sarıkamış’ın ne büyük bir facia olduğunu gözler önüne seriyor.

Rus Kurmay Başkanı Pietroroviç, anılarında Sarıkamış’a ulaşan bir avuç kahramanı şöyle anlatır: “İlk sırada diz çökmüş beş kahraman. Omuz çukurlarına yasladıkları mavzerleri ile nişan almışlar. Tetiğe asılmak üzereler. Ama asılamamışlar. Kaput yakaları, Allah’ın rahmetini o civan delikanlıların yüreklerine akıtabilmek istercesine semaya dikilmiş, kaskatı… Hele bıyıkları, hele bıyıkları ve sakalları! Her biri birer fütuhat oku gibi çelik misal. Ya gözler?.. Dinmiş olmasına rağmen şu kahredici tipinin bile örtüp kapatamadığı gözleri!.. hepsi açık!.. Tabiata da, başkumandana da, karşısındaki düşmana da isyan eden ama Allah’ına teslimiyetle bakan gözler… Açık, apaçık!..

İkinci sırada öyle bir manzara ki, hiçbir heykeltraş benzerini yapmayı başaramamıştır. O ürkütücü ayaza rağmen, sağlarında fişekleri debelenerek üzerlerinden atmaya tenezzül etmemiş iki katırın yanında başları semaya dönük, altı masal güzeli Mehmed… Sandıkları bir avuçlamışlar ki, hayatı biz ancak böyle bir hırsla avuçlayıvermişizdir. Öylesine kaskatı kesilmişler.

Ve sağ başta binbaşı Mustafa Nihat. Ayakta… Yarabbi, bu bir ayakta duruştur ki, karşısında düşmanı da, kâfiri de, lanetlisi de Allah’ın huzurunda diz çöküş halinde gibi. Endamı, düşmanı dize getiren bir tekbir velvelesi gibi. Belinde, fişeklerinin yuvalarını tipi ile kapatmaya bütün gece düşen kar bile razı olmamış. Sol eli boynundaki dürbünü kavramış. Havada donmuş, Kale sancağı gibi… Diğer eli belli ki, semaya uzanıp rahmet dilerken öylesine taşlaşmış. Hayrettir, başı açık. Kömür karası gür saçları beyaza bulanmış…”

Moskova’daki askeri müzede sergilenen bu satırların sonu şöyle biter: “Allahuekber Dağları’ndaki Türk müfrezesini esir alamadım. Bizden çok evvel Allah’a teslim olmuşlardı.”

9. Kolordu Kurmay Başkanı Yarbay Şerif Köprülü esaretten döndükten sonra Sarıkamış harekatıyla ilgili yazdığı kitabında kayıp sayısını 109.274 kişi olarak verir. Olaydan 19 yıl sonra Genelkurmay Başkanlığı tarafından yapılan araştırmaya göre kayıp, 108.000 kişi olarak gösterilir. Geriye kalan 12.000 kişi de yakalandıkları tifüsten kurtulamaz.

Enver Paşa’dan geriye son bir bildiri kalmıştı, 8 Ocak tarihli bildiri şöyle; “Arkadaşlar! Hemen bir ay oluyor ki içinizde bulunarak günlerce süren muharebelerde düşmana nasıl saldırdığınızı gördüm. Havanın, yerin ve düşmanın gösterdiği direnmeleri her türlü yoksulluğa bakmayarak kırdınız ve düşmanı ata topraklarından sürüp götürdünüz. Düşmandan yerler aldınız.Bu uğurda sarf ettiğiniz emekler hiçbir vakit kaybolmayacaktır. Bundan dolayı sizi padişahımız başta olduğu halde bütün millet tebrik ediyor. Ben yine İstanbul’a dönüyorum. İnşallah bundan böyle de büyük büyük başarılar kazanarak düşmanı bir daha baş kaldırmayacak derecede kahreder ve şehitlerimizin ruhunu şad edersiniz. Sizi Allah’ın birliğine emanet ediyorum.

Unutmayınız ki, Allah her zaman yardımcınızdır!”

İstanbul’a çekilen son bir telgraf şöyle: “Ruslara karşı başlanmış olan harekat, Rus Ordusu’nun kesin surette yenilgisiyle sonuçlanmadıysa da iyiden iyiye sarsılmasına, düşman arazisinin bir kısmının ele geçirilmesiyle düşmanın sınır dışına çıkarılmasına imkan verdi. 15 gün süren taarruzlarımız sonrasında yorulmuş olan ordumuz dinlendirilmekte ve daha sonraki harekatlara hazırlanmaktadır.Ben Ordunun komutasını hafız Hakkı Paşa’ya bırakarak İstanbul’a hareket ediyorum. Bununla beraber bütün bu bilgilerin ve İstanbul’a hareketimin gizli tutulmasını istirham ederim.”

Sarıkamış harekatında Mehmetçik şiddetli kış şartlarına rağmen Ruslarla her çarpışma galip geldi. Özellikle Köprüköy muharebesinde Ruslar yenilince “Rus orduları başbuğu” sayılan son Rus çarı II. Nikola 1914 Aralık başlarında Kars’a gelmiş buradan da Sarıkamış’a varıp Rus-Kafkas ordusunun bozulan maneviyatını düzeltmek için cepheye gelerek Micingert’de askerlere nutuklar söyleyip eliyle madalyalar dağıtarak ordusunu cesaretlendirmeye çalıştı. Türk ordusu Sarıkamış giden yollar üzerinde Ruslarla çarpıştı. Sarıkamış’a ulaşabilen birlikler de düşmanla şiddetli bir çarpışmaya girdi. Özellikle 9. Kolordunun 17. piyade Tümeni çok şerefli ve yiğitçe savaştı, fakat soğuk ve silah yokluğu yüzünden geri çekilmek zorunda kaldı. Kuvvetlerimiz kara kışa çok kayıp vermesine rağmen Ruslarla savaşmış ve onlara 30 bin civarında kayıp verdirmiş.

Rus Ordusu Komutanlarından General NİKOLOSKİ, Türk askerinin ne denli kahramanca savaştığını anlatır; “Onlar, tarihi olan sabır ve tahammüllerini göstermişlerdir. Çatak ve Bardız üzerinden Sarıkamış’a taarruz eden birlikler, harekat için hiç de müsait olmayan bir araziden ilerlemek zorunda kalmışlardı. Türk askeri, kışın en şiddetli zamanlarında bile muharebe edebilecek bir güce sahipti. Dondurucu soğuğun şiddetinden telefonların bile işlemediği zamanlarda, 2-3 hafta süreyle ve devamlı olarak, bir barınaktan yoksun kaldıkları anlarda bile hiç durmadan muharebe etmişlerdir. Oysa bu asker düzensiz olarak beslenmekte ve erzak gelişigüzel verilmekteydi. Böyle tahammülü çok zor şartlar içinde bulundukları halde, Türk askerleri kahramanca çarpışmışlar ve tam 10 gün, hiç istirahat etmeksizin, inatçı bir şekilde muharebeye devam etmişlerdir.Ancak, bütün bu olumsuz şartlara rağmen Sarıkamış’ın Ruslar’a ne kadar pahalıya mal olduğu, harp bittikten sonra anlaşılacaktı.”

11. Kolordu Komutanı Tuğgeneral Galip Paşa, Mehmetçiğin kahramanlıklarını şöyle anlatır; “Köprüköy Harbi’nde 28. Tümen 83.Alayı’nın sahra tahkimatıyla takviye edilmiş olan 1905 rakımlı “Çobandede” dağındaki Rus mevzilerine yaptıkları hücumlar, harp tarihimize geçecek hamaset tablolarıyla doludur…Köprüköy Meydan Muharebesi iki gün bütün şiddetiyle devam ettikten sonra lehimize neticelendi. Bundan başka, 34 ve 18. Tümenlerimiz, aynı şekilde müstahkem olan Hombiki tepelerine, öyle kahramanca saldırmışlardı ki Ruslar neye uğradıklarını bilemeyerek mevzilerini terke mecbur oldular.Şimdi sıra, düşmanın takibine gelmişti. Ruslar, Köprüköy Harbi’ni kaybedince, 25 kilometre geride, önceden hazırlamış oldukları Azap mevzilerine sığındılar. İki kolordu ve bir nizamiye süvari tümeniyle yaptığımız taarruzlarda düşmanı bu mevzilerinden de tard etmeye muvaffak olduk.Her iki meydan harbinin kazanılmasını, evvela Mehmetçiklerin yüksek taarruz kabiliyetlerine, sonra da kumanda mevkiindeki arkadaşlarımızın fedakarlığına borçluyuz.Tümenlerin, taarruzun bilhassa ikinci günü gösterdikleri kahramanlık, Türk askeri için, ebedi bir iftihar vesilesidir. Ruslara, büyük bir darbe indirmiştik. Fakat ordumuz iaşe ve giyim bakımından hiç de iyi vaziyette değildi.

Birçok neferler, elbiseleri parçalandığı için, kaputlarını entari ve mintan üzerine giyiyorlardı. Bu kadar acıklı şartlar altında, ancak Türk harbedebilir.Mehmetçikler bu meydan muharebelerinde tahammül ve feragatin en yüksek örneklerini gösterdiler. Burada da arazi, son derece sarptı, düşman mevzileri, mükemmel surette tahkim edilmişti. Tümenler müthiş telefat veriyor, Mehmetçikler, sapır sapır dökülüyor, saflar arasında korkunç boşluklar hasıl oluyordu. Fakat sağ kalan Mehmetçik, kılı bile kıpırdamadan şehit arkadaşlarının ölülerine basarak düşman üzerine atılmaktaydı.

Harp meydanıydı.Dışarıda giderek bastıran kar kış, “eşhas ve malzemede noksanlık”, Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa’da hep tedirgin bin hal vardı; hiç kimseye danışmadan”…yine müdafaaya geçmek kararını verdi. Fırtınalı bir gecede, ani bir yürüyüşle cepheyi on-onbeş kilometre geriye aldırdı. Bu ihtiyarı ric’at, ordu için büyük bir felaket olmuştu. İklimin sertliği ve mevsimin zalim tesirleri altında birçok askerlerimiz ve zabitlerimiz donma neticesi yollarda şehit düşmüştü… Ordu yorgun düşmüş, moralman yıkılmış, Kolordu Komutanları ile Ordu Komutanı arasında düşünce ayrılıkları ve hatta sürtüşmeler belirmişti…”

Sarıkamışla ilgili dram esir olan subay ve erler için bitmemişti. 7 bine yakın Mehmetçik esir alınarak Sibirya’ya ve diğer Rus bölgelerine götürülerek ağır işlerde çalıştırılmış. Birçoğu dayanamayarak şehit oldu. Bazıları kaçarak Anadolu’ya geri dönmüşse de karşılaştıkları manzarayla kahroldu. Eşleri ölmüş, çocukları dağılmış, evleri bomboş ıssızdı.Dönebilenler, bu sefer de tifüs çaresizliğini yaşamaktadır. 3. Ordu komutanı Hafız Hakkı paşa tifüs’ten öldü. Ordu kumandanı’na kadar sirayet dairesini genişleten tifüs ve hümmayı racia çok adam öldürüyordu. Hasan Kale’nin kuzeyinde uzun ve derin hendekler açılmış, her gün arabalar bunlara mütemadiyen ölü taşıyordu.

Ordu Sıhhiye Başmüfettişi Dr. Tevfik Sağlam geri dönen askerlerin halini anlatırken şöyle der; “Geri dönen asker son derece bitkin bir halde idi. Bunların çoğu en ufak bir tesirle hasta oldu ve öldü. Böyle bir muhite salgınların büyük bir vüsat ve şiddet kesbetmesi tabii idi…Hasta ve yaralılar her tarafa dağılmış, öteye beriye sığınmış bir çokları memleketlerine kadar yollanmış, bir kısmı da yollarda ölmüştü. Bilhassa Pasinler Ovasında, Tortum Vadisinde, Erzurum ovasındaki köylere sığınan erattan ölenler ölmüş, hastalananlar öylece bakımsız bir halde kalmışlardı. Mesela Köprüköyü’nde henüz seyyar hastane teessüs etmeden evvel hasta ve yaralılara 15 kadar ev, ahır, samanlık gibi yerlerde firarilerle, ölülerle karışık bir halde bulunuyordu.

Hasankale’de kışlada tesis edilmiş olan hastanade 1.600 kasaba içindeki 20 kadar evde 1.000′den fazla hasta ve yaralı vardı. Hasankale’nin her evinde hasta, firari, zuafa dolu idi. Hertev’de 100′den fazla yaralıve hasta vardı. Başlarında bir hekim bile yoktu. Alvar köyünde 230 yaralı ve hasta yatıyor ve bunlara bir eczacı kendiliğinden bakıyordu.Erzurum hasta, yaralı. zuafa, firari, hülasa her çeşit erat akını karşısında kalmıştı. Sokaklarda, hanlarda, ahırlarda ölenler pek çoktu, ahaliden günde 20-30 kişi ölüyordu. Sahra Sıhhiye Müfettişi Süleyman Numan lekeli tifodan yatıyordu. Hekimlerin de hemen cümlesi hastalanmış ve büyük bir kısmı ölmüştü.”

Sarıkamış şehitlerini Düzce’de konferans ile andık

Sarıkamış harekâtının 100. Yıl dönümü. 22 Aralık 1914’de başlayan Sarıkamış harekâtının yıl dönümü içinde birçok yere belgesel gösterimi ve konferans verilmek üzere davet ediliyorum. Düzce’de faaliyet gösteren Erdemliler derneğinin davetlisi olarak, Sarıkamış şehitleri anma konferansına katıldım. Bizlere Düzce’de değerli bir dostumuz Gebzeli akademisyen eski gazeteler baş bayii Şafak ailesinden Kaynaşlı Meslek Yüksek Okulu Öğretim görevlisi Temel Şafak bey karşıladı.

Sabah erkenden önce Düzce Üniversitesi rektörü Funda Sivrikaya Şerifoğlu’nu makamında ziyaret ettim. Funda hanım gerçekten üniversiteyi başarılı konuma getirmiş. Birçok fakültesi ve 20 bin öğrencisi ile Türkiye’nin sayılı üniversiteleri arasında yer alıyor. Üniversitenin İletişim koordinatörlüğü Üniversiteyi yurt içi ve yurt dışında çok iyi tanıtıyorlar. Rektör Sayın Funda hanımda Türkiye’nin ilk belgeselcisi ve Basın Yayın Genel Müdürü olan Müzeci ve Ressam Osman Hamdi Bey adına belgesel filim festivali düzenlenmesi önerimi rektör hanım olumlu bulup, destek vereceğini açıkladı.

DÜZCE’NİN BAŞARILI DERNEĞİ

Üniversite ziyareti sonrası bizleri Düzce’ye davet eden Erdemliler derneğinin merkezinin bulunduğu Çilimli’ye gittik. Dernek başkanı Hasan Bey bizlerle yakından ilgilendi. Çilimli Anadolu Lisesinde de Çanakkale şehitleri konulu bir konuşma yaparak belgesel gösteriminde bulunduk.

Düzce kültür Turizm il müdürünü makamında ziyaret edip bilgi aldıktan sonra, Gebze’de Vali yardımcısı olarak Düzce’ye atanan eski Gebze kaymakamı Salih Karabulut beyi ziyaret ettik.

Düzce Müftülüğü konferans salonunda çok sayıda Düzcelinin katıldığı Sarıkamış şehitleri konulu belgesel gösterimi ve konferansımızı gerçekleştirip, konferansa katılan ve Devr-i Alem programını izleyen gönül dostları ile sohbet ettik. Ardından Düzce Öncü TV’nin Manşet programı yapımcısı ve Düzce gazeteciler cemiyeti başkanı değerli dostum Erol Tayhan beyin canlı yayın programına konuk olup, Sarıkamış’ı ve Sarıkamış’taki Düzce’li şehitleri konuştuk. Konu ile ilgili olarak Manşet gazetesinde yer alan haberi özetle sizlerle paylaşıyorum

SARIKAMIŞ ŞEHİTLERİ DÜZCE´DE ANILDI

Düzce Erdemliler Derneği düzenlediği bir organizasyonla 100. yılında Sarıkamış Şehitleri‘ni unutmadı. Gazeteci-belgeselci İsmail Kahraman´ın verdiği konferansta Sarıkamış´ta yaşananlar bir kez daha hatırlandı, şehitler yad edildi.

Düzce´de ilk kez düzenlenen bir organizasyonla Sarıkamış şehitleri anıldı. Düzce Müftülük Konferans Salonu´nda düzenlenen program Erdemliler Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği tarafından organize edildi. Gazeteci-Belgesel Program yapımcısı İsmail Kahraman´ın konuşmacı olarak katıldığı “100. Yılında Sarıkamış Şehitleri” konulu konferansta önemli tespitlerde bulundu.

22 Aralık 1914´le 5 Ocak 1915 tarihleri arasında 12-13 günde bir rivayete göre 90 bin, askeri kaynaklarına göre 108 bin şehit verildiğini, bunun yanında 15-20 bin esirden bahsedildiğini dile getiren Araştırmacı İsmail kahraman, Sarıkamış Şehitlerini anmanın ve hatırlatılmasının büyük bir vefa borcu olduğunu hatırlattı.

Konferansa, Dernekler İl Müdürü Adnan Zengin, Düzce Osman Kuyumcu Anadolu İmam Hatip Lisesi Müdürü Varol Tayhan, Düzce Anadolu İmam Hatip Lisesi Müdürü Zekeriya Güzeldal başta olmak üzere çok sayıda davetlinin katıldığı programda Sarıkamış Şehitlerini unutmadıklarını ifade eden Erdemliler Derneği Başkanı Hasan Karadayı yaptığı konuşmada katılımcılara teşekkür ederek unutulan ve bugüne kadar anılmayan Sarıkamış Şehitlerini bir programla anarak bir ilki gerçekleştirmenin yanında “vefa borcunu” yerine getirmekten duydukları mutluluğu dile getirdi. Program konuklara helva ikramıyla sona erdi.

KOMUTAN DA DÜZCELİ

Gazeteci İsmail Kahraman, Sarıkamış´ta 200 Düzceli şehit olduğunu açıkladı. Manşet Programının bu haftaki konuğu Gazeteci Kahraman, Düzce´nin kültürel özelliğinin de ön plana çıkarılması gerektiğini vurguladı. 200 Düzceli şehidin olduğunu dile getirdi.

Düzce için Sarıkamış Harekatının büyük önem ifade ettiğini kaydeden Gazeteci Kahraman, Sarıkamış harekatının en başarılı komutanlarından birinin Düzceli Ahmet Fevzi Big olduğunu belirterek, komutan Big´in büyük bir deha ve büyük bir komutan olduğunu, ısrarla askerin bu mevsimde bu şartlarda harekata sevk edilmemesi gerektiğini belirtmesine rağmen binlerce askerimizin Sarıkamış´ta şehit düştüğünü söyledi.

Gazeteci İsmail Kahraman, Manşet Programında Erol Tayhan´ın sorusu üzerine Düzceli komutan Ahmet Fevzi Big´i şu özellikleri ve kapasitesiyle ilk kez şu sözlerle ifade etti; ”Harekatın ilk dört komutanından birisi. Sarıkamış Herakatı’nın savaşlarını organize etmiştir. Hatta Enver Paşa´ya karşı çıkıyor. Bu karda kışta hareket olmaz bekletelim baharda yapalım diyor. Hasan Tahsin Pasa ve kendisi Enver Paşa´yla atışıyorlar, tartışıyorlar. Düzcelidir. Azat meydanı muhaberesinde Düzceli bir albay vardır. Albay rütbesiyle Osman Albay orda şehit olmuştur. Düzce için çok anlam ifade ediyor Sarıkamış Harekatı.”

Tarihten ders almanın önemi üzerinde duran Gazeteci Kahraman, Düzce´nin kültürel özelliği ve güzelliğinin hiçbir ilde olmadığını hatırlatarak, Düzce´deki ırkların kültür ve dilleriyle yaşatılmasının Düzce´nin tanıtılmasında daha da büyük katkı sağlayacağını söyledi.

http://www.oncurtv.com/haber/DUZCE-DE-ILK/7157

http://www.oncurtv.com/haber/KOMUTAN-DA-DUZCELI/71572

Evet,  sonuç olarak Düzce’de Sarıkamış şehitleri ilk kez anılıyordu. Şehitlerin anılmasına vesile olmanın huzur ve mutluluğu içindeyiz. Tekrar aziz şehitlerimizi şükran ve minnetle anıyoruz

Giresun’un geleceği paneli

Giresun’un geleceği ve fındık Gebze’de masaya yatırıldı

Kocaeli’de çok sayıda dernek ve sivil toplum örgütü var üzülerek söylemem gerekirse bu derneklerimizin bir çoğu sadece tabela derneği olarak kalmakta. Aslında dernekler ve federasyonlar çok önemli hizmetler yapabilirler. Derneklerin amacı sadece eğlence olmamalı kütüklerin de yazılan kültür ve sosyal hizmetler de vermelidirler.

Kocaeli Giresun Dernekler Federasyonu tarafından önceki gün Gebze Eskihisar’da çok önemli bir toplantı organize edildi. Bir çok derneğin üye olduğu Federasyonun Gebze’de yeni merkezinin açılış töreninden sonra Eskihisar Old Castle Otel’de ‘Giresun’u Kültür ve Turizm Potansiyeli, geleceği ve fındığın ülke ekonomisine katkısı konulu panel gerçekleştirildi. Panelin moderatörlüğü görevi de bana verildi. Panele Giresun Belediye Başkanı Kerim Aksu, KATÜ Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ömer Dilman, Giresun Ticaret Odası Başkanı Mustafa Demirci konuşmacı olarak katıldı.

 Çok sayıda davetlinin katıldığı başta Giresun Görele, Piraziz, Espiye, Soğukpınar Belediye Başkanları, İzmit Kaymakamı, Kocaeli Üniversitesi, Gebze Teknik Üniversitesi, Sakarya Üniversitesi, Giresun Üniversitesi, Karadeniz Teknik Üniversitesinden çok sayıda öğretim üyesi, sanayici ve iş adamıyla, sivil toplum örgüt temsilcilerinin katıldığı panelin açılış konuşması Kocaeli Giresun Dernekler Federasyonu Başkanı Süleyman Karaman yaptı. Karaman konuşmasında Federasyon olarak Gebze ve Kocaeli’ye önem verirken Giresun’un sorunlarını da gündeme getirmeyi ve Giresun’a katkıda bulunmayı amaçladıklarını açıkladı.

Panelde ne konuşuldu?

Panel gerçekten çok güzel geçti. Panelin açılışında moderatör olarak önce Gebze ve Kocaeli’nin öneminden söz edip Giresun’un tarih kültür ve turizm potansiyeline dikkat çektim. Giresun Belediye Başkanı Kerim Aksu Giresun’un turizm potansiyeline dikkat çekerek hızlı tren ve deniz yollarının iyi kullanılmasını istedi. Giresun Ticaret Borası Başkanı Mustafa Demirci dünyada üretilen fındığın 3’te 2’sinin Türkiye’de üretildiğini Giresun fındığı üzerine hiç bir fındığın olmadığını açıkladı. KATÜ’den Öğretim üyesi Prof. Doktor Ömer Gülman ise konuşmasında Giresun’un geleceğinin kültür ve doğa turizminde olduğunu söyledi. TÜBİTAK’tan Doçent Doktor Cesarettin Alaşalvar fındığın insan sağlığı üzerindeki katkılarını bilimsel verilerle açıkladı. Panelistlerden sonra söz alan akademisyenler, bilim adamları medya mensupları ve sivil toplum örgüt başkanları panelin önemine dikkat çekerek görüşlerini paylaştılar.

Evet gerçekten çok önemli bir paneldi. Panelden sonra eğlence ve dostluk gecesi düzenlenirken katılımcılara plaketler verildi,, Giresun türküleri eşliğinde gecenin sunuculuğunu ise Musa Ada üstlendi. Bu organizasyondan dolayı federasyon başkanı Süleyman Karaman’ı kutluyorum keşke tüm dernek ve federasyonlarımız sadece eğlenceye değil bu tür bilimsel toplantılara da önem verseler. Gerçekten çok faydalı ver yerinde olur.

Sonuç olarak toplantıda ve panelde yapılan konuşmaları bir belgesel ve kitapta toplayarak gelecekte önemli bir veri olarak ortaya koymayı amaçlıyorum. Baki kalan gök kubbede hoş sedaymış.

Cumhurbaşkanı Erdoğan TÜBİTAK ve Teknik Üniversite

Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı sıfatı ile Gebze’ye ilk kez gelip, TÜBİTAK ve Gebze Teknik Üniversitesinde törenlere katıldı. Sayın Erdoğan’ın daha önce Başbakan sıfatı ile ilgili Gebze’ye yaptığı geziler ile ilgili olarak bugüne kadar kalem aldığım yazıları dün sizlerle paylaşmış ve tüm yazıları internet ortamında Dünya kamuoyu ile de paylaşmıştım.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın TÜBİTAK ve Gebze Teknik Üniversitesinde yapmış olduğunu konuşmalar bölgemiz açısından çok önemliydi. Sayın Erdoğan Kocaeli’nin Üniversiteler şehri, Gebze bölgesinin bilim ve teknoloji merkezi olacağını açıklıyordu. Gebze teknoloji Enstitüsünün sadece isminin değiştirilerek sadece isminin değiştirerek, Teknik üniversite adını alması bana göre yeterli değil. Cumhurbaşkanı bu konuları işaret ederek, üniversitenin adına yarışır bölgedeki sanayi kuruluşları TÜBİTAK ile işbirliği yapmasını önermesi önemliydi.

TÜBİTAK’ın Ak Parti’nin 12 yıllık iktidarı döneminde uygulamalarına baktığımız da TÜBİTAK’ın Başarılı Olamadığı acı bir gerçek. Yıllarca TÜBİTAK, Nükhet Yetiş ve eşi tarafından karı koca idare edildi. Nihat Ergün döneminde tartışmalara açıldı. Şimdi de Sayın Fikri Işık döneminde bu tartışmalar sürüyor. TÜBİTAK bilimsel çalışmalardan çok başkan konularda tartışılıyor.

Temennimiz ve isteğimiz Sayın Cumhurbaşkanının TÜBİTAK ve teknik üniversite ziyareti her iki kurum içinde milat olur. Bu iki bilim ve teknoloji kurumuz gerçek amaçlarına yönelik, önemli çalışmalara imza atarlar. Başarılara ile uluslararası alanda adından söz ettirirler. Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan, TÜBİTAK ve Gebze Teknik Üniversitesi ile ilgili yaptığı açıklamaların bir bölümünü burada sizlerle paylaşıyorum

CUMHURBAŞKANI ERDOGAN TÜBİTAK’TA NE KONUŞTU

……. “Bu yılın ocak ayında Japonya’da yapımı tamamlanan TÜRKSAT 4A uydumuzu teslim almış, 15 Şubat’ta Kazakistan’daki uzay üssünden fırlatılmıştı. Yazılımının tamamını kendimizin ürettiği Göktürk 2’yi de 2012’de Çin’den uzaya göndermiştik. Biraz önce imzalanan protokolle startını verdiğimiz TÜRKSAT 6A uydusu bunlardan çok daha ileri bir proje. İktidarımız döneminde 4 tane önemli projeyi gerçekleştirmenin gururunu yaşıyoruz. Hem ticari hem askeri görevler üstlenecek olan uydumuzdaki sistemeler yer istasyonu ve yazılımlar milli imkânlarla gerçekleştirilecek.

Proje vereceği hizmetle değil aynı zamanda stratejik mahiyette de bizimi için önemli. Bunlar bir sıçrayışın alametleridir. Türkiye’nin ilerde kendi yaptığı uyduları uzaya gönderebileceği gibi bu tür imkanlara da sahip olacağına ben inanıyorum. Yakın zamanda hayali dahi kurulamayanları da gerçekleştirmeyi mutlaka başaracaktır.

Bugün TÜBİTAK bünyesinde faaliyet gösteren araştırma merkezleri takdire şayan başarılar ortaya koyarak hepimizi umutlandırıyor. Özel sektörümüzde çok önemli bir seviyeye ulaştı. Geçtiğimiz 12 yılda verdiğimiz destek 4,5 milyar lirayı buldu. Burada bir hususun üzerinde durmak isterim. Başbakanlık vazifemizi ifa ederken Türkiye’de bilim teknoloji araştırma geliştirme çalışmalarının artması için çok büyük gayret içinde olduk. TÜBİTAK’ı yeniden yapılandırdık. Teşvik ettik. Güçlü şekilde destekledik

TÜRSAT 6A projesi de bizi uzay sanayiinde yeni bir safhaya çıkaracak. Şimdi Sabiha gökçen havalimanının yanında, bu doğrultuda faaliyet gösterecek ülkemizin en büyük teknoparkını kuruyoruz. İnşallah 2023’te özellikle de savunma sanayiimizi dışa bağımlılıktan kurtaracak bir kırılma noktası olacak……’

GEBZE TEKNİK ÜNİVERSİTESİNDE NE KONUŞTU

……… Erdoğan, Gebze Teknik Üniversitesi´ne yaptığı ziyaretteki konuşmasına, 41 gün önce kuruluşu gerçekleşen üniversiteye, “41 kere maşallah” diyerek başladı. Üniversitenin millet ve ülke için hayırlı olmasını Allah´tan dileyen Erdoğan, şöyle devam etti: “Başbakanlık vazifesini ifa ettiğim 12 yıllık süreçte yeni 99 üniversitenin kurulmasına öncülük etmiştim. Çok eleştiriler aldım dediler ki ´bir anda bu kadar üniversiteyi kurmak doğru mu’´ dediler ki ´hoca yok üniversite kuruluyor.´ Bütün bunlara karşı o süreç içerisinde ben de hep düşüncelerimi ortaya koydum. Türkiye´nin çok ciddi bir göç durumuyla karşı karşıya olduğunu, özellikle öğrenci göçünün inkar edilemeyecek, engellenemeyecek bir durumda olduğunu,  bunun ortaya koyduğu mali portrenin çok çok büyük olduğunu, öyleyse bizim o garip gureba, fakir fukara doğu, güneydoğu bu bölgedeki yavruların ayağına üniversiteyi götürmemizin gerekliliğine… Dolayısıyla her ilimizde bir üniversitenin olmasının bizim olmazsa olmaz bir görevimiz olduğunu ifade ederek, asıl görev tüm bu üniversitelerdeki hocalarımızın, yeni akademisyenler yetiştirmek suretiyle oralara da bu hizmeti götürmemiz gerektiğini ifade ettim.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Gebze Teknik Üniversitesi´nin kendisi için bu noktada ayrı bir yere sahip olduğuna dikkati çekerek, “O da Cumhurbaşkanı olarak kuruluşunu onayladığım ilk üniversite, 12 yıllık süreçte kuruluşuna öncülük ettiğimiz 100. üniversite oldu. Bu bakımdan anlamlı. 2002 yılında Türkiye´de toplam 76 üniversite vardı. Gebze Teknik Üniversitesi ile birlikte 100 yeni üniversite ve sayı 176´ya böylece ulaşmış oldu. Tekrar bu yeni üniversitemizin hayırlı olmasını diliyor, başta öğrenci, hocalarımız olmak üzere tüm üniversite camiasına başarılar temenni ediyorum” diye konuştu”

Gebze Teknik Üniversitesi´nin sıfırdan kurulmuş bir üniversite olmadığını dile getiren Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü: “Üniversitemizin temelinde, Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü gibi oldukça büyük bir tecrübe birikimi vardır. Ben buna böyle inanıyorum. Bugüne kadar yapılan çalışmaların, elde edilen başarıların üniversite vasfıyla çok daha yükseklere taşınacağına yürekten inanıyorum. Bugün İzmit ve Gebze´de gerçekten dolu dolu bir ziyaret inceleme ve açılış programı gerçekleştirdik. Tabii eski alışkanlık ´İzmit´ dedik aslında Kocaeli dememiz lazım Erdoğan, Gebze´deki yerel güç, kuvvetlerin aynı zamanda üniversitenin kendi imkânlarının elele vermesi gerektiğine dikkati çekerek, sözlerini şöyle sürdürdü:”Çünkü burası aynı zamanda bir sanayi şehri. Buranın sanayicileri de üniversitelerini hele hele bir teknik üniversiteyi kendi başına bırakmayacaklardır, onlar da gerekli destekleri vereceklerdir. Bu noktada gerek valimiz, gerek belediye başkanımız tabii hükümet olarak da bakanımız buraya verecekleri destekle bir an önce burada yeni bir kampüs oluşumuna vesile olacaklardır. Büyüklerimizin bir ifadesi var hakikaten mekânın şereflisi kaliteli insanın yetişmesine vesile oluyor. Onun için de burada güzel bir proje, güzel bir mekan… İnşallah Kocaeli Üniversitesi de şu andaki öğrenci sayısıyla büyük bir rakama ulaştı. Zannediyorum 78 bin filan öğrenci var orada da.”KOCAELİ´NİN ÜNİVERSİTELER ŞEHRİ OLMASI

Kocaeli´nin bir üniversiteler şehri olmasında, geleceğe yönelik başka adımları da atmaya hazırlandığını ifade eden Erdoğan, “Çünkü nüfusu itibarıyla artık büyükşehir ve ciddi de göç alan bir şehir. Öyleyse burada şimdi bu üniversitenin kalitede çok çok şöyle ileri adımlar atmış olması, inanıyorum ki bir cazibe merkezi olmayı da getirecektir. Gebze´nin genel olarak da Kocaeli´nin sanayi merkezi olmanın yanında da tabii artık bir bilim, teknoloji, araştırma ve geliştirme merkezine dönüştüğünü, çok büyük bir memnuniyetle müşahede ediyoruz. Yapılan yatırımlarla hele hele devam eden bilişim vadisi gibi önemli projelerle başlayacak yeni projeler var önümüzde. Kocaeli ve Gebze, Türkiye´nin hatta dünyanın müstesna merkezlerinden birisi haline gelecektir” diye konuştu. “Elbette biz bu alanda maalesef çok geç kalmış bir ülkeyiz” diyen Erdoğan, şöyle devam etti: “On yıllar önce atılması gereken bu adımlar, kurulması gereken bu tesisler ancak şimdi bu dönemde hayata geçebiliyor. Ancak biz umutsuz olmadık, umudumuzu kaybetmedik dedik ki ´biz bunları aşacağız.´ 12 yıl önce ´zararın neresinden dönersek kardır´ dedik. ´Bir yerden başlamalı´ dedik ve dört tane kendimize temel taş tespit ettik. ´Eğitim´ dedik, ´sağlık´ dedik, ´adalet´ dedik, ´emniyet´ dedik. Eğitime verdiğimiz ağırlık, o gün bugündür devam ediyor. Önce yapısal noktada attığımız adımlarla Osmanlı´dan 79 yıllık cumhuriyet dönemi dahil tüm derslik sayısının üçte ikisinden fazlasını ki 265 bin derslik 12 yıl içerisinde yapıldı.” Bilimin üretilmesi, gelişmesi, yerleşmesi için belli şartların bulunması gerektiğine vurgu yapan Erdoğan, tarihte Bağdat, Endülüs, Konya ve İstanbul gibi kentlerin sahip oldukları özgürlük, refah ve güvenlik ile dönemin alimlerini kendilerine çektiklerini aktardı. İstanbul´un yaklaşık 4 asır boyunca hem siyasi başkent, hem de dünya biliminin başkenti olduğunu dile getiren Erdoğan, “İstanbul´u bir ilim merkezi yapan da özgürlük, güvenlik ve refah ortamıydı. Şu anda batıdaki bilim merkezlerine baktığınızda özellikle ABD´ye baktığınızda bizim tarihimizdeki o iklimi sağlamaya çalıştığı için başarılı olduğunu görürsünüz” ifadelerini kullandı.

Evet, sonuç olarak sayın Cumhurbaşkanının TÜBİTAK ve Gebze Teknik üniversitesin yaptığı açıklamaların bir bölümünü sizlerle paylaştım. Her açıdan önemli konuşma. Cumhurbaşkanının bu konuşmasının Gebze kamuoyu adına takipçisi olacak. Ve her iki kurumla ilgili araştırma yazıları ve belgesel tv programları hazırlayarak iki kurumumuzun da başarı olması için elimden geleni yapmaya çalışacağım. Gerek yazımızın devam ve gerekse daha önce bu köşede TÜBİTAK ile yer alan yazıların tümünü internette www.www.gebzegazetesi.com adresindeki köşemde sizlerle paylaşıyorum

IŞIK, TÜBİTAK´I DÜZELTEBİLECEK Mİ?  (1 MART 2014, CUMARTESİ) başlıklı yazımı okumak için http://www.gebzegazetesi.com/Koseyazisi-7812-isik-tubitaki-duzeltebilecek-mi.html linkine tıklayın

BİLİM BAKANI ERGÜN VE TÜBİTAK (19 ŞUBAT 2013) başlıklı makalemi okumak için http://www.gebzegazetesi.com/Koseyazisi-2880-bilim-bakani-ergun-ve-tubitak.html linkine tıklayın

………………

IŞIK, TÜBİTAK´I DÜZELTEBİLECEK Mİ?  (1 MART 2014, CUMARTESİ)

TÜBİTAK, Marmara Araştırma Enstitüsü kurulduğu günden bu güne 42 yıldır hep tartışma konusu. Bilim üretmesi gereken Türkiye’yi teknoloji merkezi haline getirmesi gereken bu kurum hep tartışma konusu oldu. Bilim teknoloji üretme yerine hep farklı şeylerle anıldı.

TÜBİTAK’ın son 30 yılına gazeteci, belgeselci ve sade bir Gebzeli vatandaş olarak yakından takip edip TÜBİTAK ile ilgili görüş ve düşüncelerimi, araştırmalarımı gazete sütunlarında ve TV kanallarında kamuoyu ile paylaşmaktayım. Bugüne kadar TÜBİTAK ile ilgili bir çok yazı kaleme aldım. TÜBİTAK ile ilgili yazdığım yazıları www.gebzegazetesi.com sitesinde okuyabilirsiniz. Yazıların başlıkların linklerini de sizlerle paylaşıyorum. Mutlaka bu yazıları okuyarak TÜBİTAK ile ilgili neler yazdığımızı inceleyerek yorumları bizlere yazmanızı istiyorum.

TÜBİTAK’TA NELER OLDU NELER?

TÜBİTAK’ta son 30 yıldır birçok olaya şahitlik yaptım. TÜBİTAK ile ilgili anlatılıp söylenecek çok şey var. Ancak birkaç önemli konu var ki bunlar Türkiye açısından çok önemli. Geçmişte TÜBİTAK sahillerinde yapılan kaçakçılık olayı geçmişte soruşturma araştırma konusu olmuş ancak bir neticeye ulaşılmamıştı. Zaman geçse de banak Sayın Işık bu olaya el koymalı 42 yıllık TÜBİTAK’ın geçmişini mercek altına alıp her bakımdan incelemedir. Yine TÜBİTAK sahasında kaybolan bilim adamından hala haber yok. Gerçekten bu bilim adamı kimlerce kaçırıldı ve ne oldu? Daha buna benzer onlarca yüzlerce soru. TÜBİTAK’ın 42 yıllık geçmişi devlet denetleme kurulu veya başbakanlık teftiş kurulu tarafından incelenip araştırılmazsa hiçbir sonuca varılmayacak. Sayın Işık bu konulara el atmalı ve yaptığı araştırmayı kamuoyunda da paylaşmalıdır bu bakımdan Bakan Sayın Işık üzerinde çok büyük bir sorumluluk bulunmakta. Kendisini yakından tanıdığım bakan Sayın Işık TÜBİTAK konusunu en iyi biçimde ele alıp çözeceğine inanıyorum.

NİHAT ERGÜN AÇIKLAMA YAPMALI

Eski Bilim, Sanayi ve Teknoloji bakanı Nihat Ergün Kocaeli siyasetinin önemli isimlerinden. Sürpriz şekilde görevden alınmış devir teslim töreninde üstü kapalı başbakan sayın Erdoğan’a sitem etmişti. Bugün büyük fırtınalar kopartan TÜBİTAK olayı sayın Ergün’ün neden görevden alındığına da göstermekte. TÜBİTAK tartışılırken sayın Ergün’ün susması konuşmaması gerçekten ilginç. Sayın Ergün TÜBİTAK ile kamuoyuna açıklamalar yapmalı ve konuşmalıdır. Kamuoyu Bakan Ergün’den sadece TÜBİTAK değil önemli hizmetler bekliyordu. Bakan Ergün döneminde bilim, teknoloji ve sanayi alanında uluslar arası boyutta fazla bir şey yapılamadı. Bilişim vadisi sözde kaldı. Üniversiteler ve TÜBİTAK arasında iş birliği oluşamadı, Sayın Ergün kamuoyu önüne çıkmalı bakanlığı dönemimde yapılanları ve TÜBİTAK’takı olayları kamuoyu ile paylaşmalıdır bugün TÜBİTAK’ta olanların tüm sorumluğun Sayın Ergün’de olduğuna inanıyorum.

TÜBİTAK GÜNDEMDE

Bugün TÜBİTAK Türkiye kamuoyunun gündeminde gündemde olmaya da devam edecek. Gazetemiz konuyla yakından ilgilenmekte konuyu bizzat Sayın Bakan Fikri Işık’a sorarak kamuoyu gündemine taşımaktadır. Bakan beyin TÜBİTAK ile ilgili yaptığı açıklamalar gazetemizin haberinin sizlerle paylaşıyorum:

 IŞIK EL KOYMALI

TÜBİTAK ‘da yaşanan krizle ilgili tartışmalar sürüyor. Türkiye’nin en önemli Bilimsel Araştırma Kurumu olmasına rağmen, bilim yerine hep sorunlarla, kadrolaşmalarla, usulsüzlüklerle anılan TÜBİTAK ‘da son yaşanan kriptolu telefon krizi ülke gündemini sarsmaya devam ediyor. Önceki gün açıklama yapan Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık, kriptolu telefonlarla ilgili 5 kişinin izne ayrılarak kurumla irtibatlarının kesildiğini ve telefonların dinlendiğini açıklayarak çalışmaların sürdüğünü açıklamıştı.

BİLİM ÜRETMELİ

Telefon dinlemesi sonrası TÜBİTAK’ın Gebze’de bulunan MAM Başkanı’nın da görevden alınması çeşitli yorumlara sebep oldu. 2,5 yıl da 4 başkan eskiten MAM’ın düzenli bir hale getirilmesi isteniyor. Eski başkan İbrahim Dinçer’in bir takım ayak oyunları sonrası istifa etmeye mecbur kalmasının ardından gelen başkanın dinleme skandalına isminin karışması TÜBİTAK ve MAM’ın bir bütün olarak ele alınması gerektiğini gözler önüne serdi. Bu konuda en büyük vazife Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık’a düşüyor. Işık’ın kurumda ki kadrolaşma hareketlerine son vererek, sorunlara bütünsel yaklaşması ve daha önce de yazdığımız gibi kurumu Bilim üreten bir merkez hale getirmesi gerekiyor.

TÜBİTAK MAM’A BAŞKAN DAYANMIYOR

Kriptolu telefonların dinlenmesi ile gözlerin çevrildiği Gebze’deki TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi’ne Başkan dayanmıyor. Bakan Işık’ın görevden aldığı Doç. Dr. Bahadır Tunaboylu ile  MAM’da 2,5 yılda 4 başkan değişti.17 Aralık  operasyonundan sonra görevden alınan Bilim  Sanayi ve teknoloji eski Bakanı Nihat  Ergün’ün döneminde  sürekli Başkan değişikliği ile gündemden düşmeyen TÜBİTAK MAM, yeni Bakan Fikri Işık’la da tartışmaların odağında kalmayı sürdürüyor.

BAŞKAN DAYANMIYOR

Türkiye’nin göz bebeği kurumlarının başında gelen Marmara Araştırma Merkezi’ne Başkan dayanmıyor. Türkiye’nin Bilim ve Teknolojisine yön verecek proje ve buluşlarıyla gündeme gelmesi gereken Marmara Araştırma Merkezi’nin Başkan değişiklikleri kuruma zarar veriyor.9 Ağustos 2011 tarihinde istifa eden Önder Yetiş ’ten sonra göreve gelen Başkanlar bir türlü dikiş tutmadı. Yetiş ’in yerine gelen Sanulllan Özbek 6 ay sonra istifa ettikten sonra yerine İbrahim Dinçer Atandı.1,5 yıl bu görevde kalan Dinçer’de 15 Ağustos 20103 tarihinde istifa ederek başkanlıktan ayrıldı. Marmara Araştırma Merkezi Başkanı Doç. Dr. Bahadır Tunaboylu bu kez, kriptolu telefonların dinlendiğinin ortaya çıkmasından sonra Bakan  Işık  tarafından görevden alındı.

Evet sonuç olarak TÜBİTAK kanayan bir yara. Hem Sayın Ergün hem de Sayın Işık’tan Kocaeli ve Gebze kamuoyu TÜBİTAK ile ilgili ayrıntılı açıklama bekliyor. Ayrıca Sayın Bakan Işık’ın TÜBİTAK’ın 42 yıllık geçmişiyle ilgili araştırma yapmasını istiyor. Bakalım sayın Bakan bunu sağlayacak mı? Seçim bölgesi Kocaeli ve Gebze kamuoyu adına sayın Işık’tan açıklama bekliyoruz.

http://www.gebzegazetesi.com/Koseyazisi-7812-isik-tubitaki-duzeltebilecek-mi.html

…………

BİLİM BAKANI ERGÜN VE TÜBİTAK (19 ŞUBAT 2013)

 Dün bu köşede Piri Reis gemisinden TÜBİTAK Deniz Bilimleri Araştırmaları gemisine bir yazı kaleme alarak Türkiye’nin bilim ve teknolojide geldiği noktayı vurgulamıştım. Türkiye son yıllarda bilim ve teknoloji alanında önemli gelişmelere imza atıyor. Üniversitelerin sayısının arttırılması, dünya çapında isim yapmış bilim adamlarımızın Türkiye’ye dönmeleri, ülkemiz için çok önemli. Ülkemizin geleceği adına mutluluk ve gurur verici.

 Dünya, bilim ve teknoloji ile her alanda ilerlerken Türkiye son 3 yıldır bilim ve teknoloji bakanına sahip oldu. Bilim ve teknoloji bakanının Kocaelili bir siyasetçi olmasının önemini dün vurgulamıştım. Sayın Nihat Ergün’ün Bilim ve Teknooloji bakanı olarak Türk siyasi tarihinde yer alması ve kalıcı hizmetler yapması hayırla anılmasını sağlayacaktır.

 TÜBİTAK’ın Bilim ve Teknoloji Bakanlığı’na bağlanmasına bazı çevreler büyük tepki göstermişti. Ancak sayın Ergün ve çalışma arkadaşları deyim yerindeyse TÜBİTAK’a çağ atlattılar. TÜBİTAK’ı kısır siyasi ve ideolojik çekişmelerden arındırarak dünya çapında ses getiren Göktürk uyduları ve Deniz Bilimleri Araştırma gemisi gibi hizmetlerle adını tarihin şeref  sayfalarına yazdırdılar.

 Bilim Teknoloji ve Sanayi bakanı sayın Ergün, belli büyük illere bilim, teknoloji ve sanayi müzesi kuracaklarını açıklamıştı. Ancak vakit geçirmeden TÜBİTAK bünyesinde bilim, teknloji ve sanayi müzesi kurarak bu hizmeti başlatmalı. Başta Türk-İslam tarihinin bilim adamlarının icatları olmak üzere dünyanın bilim ve teknoloji tarihinin nerden nereye geldiğini görsel bir şekilde sergilemelidir.Bunun için en uygun alan TÜBİTAK saha içerisindeki alan olan Anibal tepe. Sayın bakandan Anibal tepeye bilim, teknoloji ve sanayi müzesini kurmasını bekliyoruz.

 TÜBİTAK, hızla dünya çapında bir kurum oluyor. Dünyanın birçok ülkesinde başarılı bilim adamlarımız TÜBİTAK bünyesinde çalışmaya başladılar. Bunlardan biriside TÜBİAK Mam Başkanı sayın Prof. Dr. İbrahim Dinçer. İbrahim bey ile ilgili geçtiğimiz yıl kaleme aldığım yazıyı sizlerle paylaşıyorum.

Tübitak MAM’ın geleceği

 Gebze her bakımdan şanslı bir bölge. Bazılarımız kıymetini bilmesek de Gebze’ye değer verip, önemsenmese de Gebze kendi kendine yeten, insan, sanayi, bilim kuruluşları potansiyeli ile dünya çapında isim yapacak bir bölge. Gebze’nin son 35 yılının canlı şahidiyim. Gebze’nin nereden nereye geldiğini, yakından bilen birisiyim. Gebze’yi geleceğe hazırlamak için hepimize tarihi görev düşüyor. Kısa adı Tübitak olan  Türkiye Bilimsel Teknik Araştırma Kurumu Marmara Araştırma Merkezi. Dünya çapında bir kuruluş. Her ne kadar Gebze ile irtibatı olmasa da bu kurum Gebze’de bulunuyor. Tübitak MAM’a ilk gidişim, 12 Eylül ihtilalinin lideri Kenan Evren’in Tübitak’ı ziyaretinde olmuştu. Ali Baransel, Evren’in basın danışmanıydı. O yıllarda genç bir gazeteci olarak Evren Paşa’ya Tübitak ile ilgili sorular bile sormuştum. Daha sonra bir çok kurum başkanı geldi geçti. Her gelen Tübitak’ı dünya çapında bir kurum yapma vaadinde bulundu. Ama hep boş laflarla oyalanıldı.

Son olarak bizzat Başbakan Erdoğan’ın torpiliyle Nükhet ve Önder Yetiş eşler Tübitak’ı uzun yıllar yönettiler. Ancak her nedense Tübitak istenilen noktaya gelemedi. İşin en acısı da kurum Gebze ve Kocaeli ile bütünleşemedi.

  Tübitak MAM’ın başına genç ve dinamik bir idareci geldi. Prof. Dr. İbrahim Dinçer’ İbrahim beyi 1992 yılında Tübitak’da çalıştığı yıllardan tanıyorum. Göreve geldiğini öğrenince eski bir değerli dostumun bana verdiği fotoğrafta 20 yıl önceki mazi gözümde canlandı. O fotoğrafı da alarak kendisine hayırlı olsun dileğinde bulunmak için önceki gün Tübitak’daydım. İbrahim bey 20 yıl içerisinde dünya çapında akademik çevrelerde adından söz ettirilen bir isim haline geldi. Görüşme randevusunu da mesai saati dışına, 17.30’a vererek, mesai saatinde hayırlı olsun  randevularıyla boşa zaman geçirmeyeceğini de ispat etti. Kendisine kısa ziyaretimizde başarılar diledim. Gebze ile ilgili kitap, belgesel ve dokümanlarımızdan hediye ettim.

 Tübitak Mam’ın yeni başkanı sayın İbrahim Dinçer, dünya çapında bir akademisyen olmasına rağmen, alçak gönüllü ve heyecanından hiçbir şey kaybetmemiş. Tübitak Mam, İbrahim bey ve çalışma arkadaşlarıyla daha başarılı konuma geleceğine inanıyorum. Sohbetimiz sırasında İbrahim bey bazı geceler 23.00’e kadar çalıştığından da söz etti. Kendisine başarılar dilerken, Tübitak Mam dünya çapında adından söz edilen başarılı bir kurum haline gelir ve geleceğine de inanıyorum.

 (11 Mayıs 2012)

http://www.gebzegazetesi.com/Koseyazisi-2880-bilim-bakani-ergun-ve-tubitak.html

PİRİ REİS’TEN TÜBİTAK GEMİSİNE

Eskiler denize bahriye derdi. Hatta bitli piyade olmaktansa bahriye askeri olmak gençler arasında moda idi. Bir genç bahriye askeri oldu mu havasından geçilmezdi. Yazın beyaz, kışın siyah bahriye askeri elbisesi gençlerin hayallerini süslerdi.

 Bende Bahriye askeri olarak vatani görevimi yaptım. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı seyir hidrografi ve oşonografi daire başkanlığında genel sekreterlikte dolu dolu vatani görevimizi tamamlarken Türk deniz tarihinin dünü bugünü ve geleceği ile ilgili bir çok bilgiye de sahip olduk.

  Askeri görevimi İstanbul boğasında ki seyirhidrografi dairesinde ve Haliç körfezinde ki deniz hastanesinde tamamladım. Benim en büyük arzum gerek seyir hidrografi ve gerekse deniz hastanesinde mesai saati haricinde kütüphanede bulunan deniz tarihiyle ilgili kitapları boğaza ve Haliç körfezine bakarak okuyarak geçindiğim o günleri hiç unutamıyorum. Birbirinden kıymetli bir çok kitabı boş zamanlarımda okuyup deniz tarihiyle ilgili bilgi sahibi oldum. Piri Reis’in ünlü dünya haritasını büyük bir keyifle seyrederken Türk deniz tarihinin ihtişamlı geçmişini hatırlıyordum. Unesco, 2013 yılını Piri reis yılı ilan etti. Ben geçen hafta Barbaros Hayrettin Paşa’nın Kaptanpaşa olarak görev yaptığı Cezayir ile ilgili araştırma yapıp belgesel çekerken Türk deniz tarihinin ihtişamlı geçmişi bir kez daha yerinde yaşarken askerlik yaptığım günler gözümün önüne geldim.

  Seyir hidrografi de bahriye askerliği yaparken denizcilikle ilgili bir çok toplantının haber metinlerini, toplantı tutanaklarını, basın bültenlerini hazırladım. Üniversiteler ve Tübitak’da ki toplantıları takip ederek hazırladığımız basın bültenlerini gazete ve TRT’ye bizzat ben götürürdüm.

 Deniz kuvvetlerinin bende çok ayrı bir yeri var. Hem vatani görevimi yaptım hem de Türk deniz tarihinin adeta okulunda Üniversite okudum. Piri Reis’in ünlü dünya haritası Kitab-ı bahriyesi, Mürsiyeli İbrahim’in deniz kitabı, bahriye mektebi tarihi ve deniz Kuvvetleri’nin Osmanlı döneminde ki hizmetleri cumhuriyet döneminde ki başarıları özetle denizcilik tarihimizin adeta aşığı oldum. Denizciliği ve denizi çok sevdim.

 O günlerde denizlerde araştırma yapan Piri Reis adlı bir gemimiz vardı. Onun yaptığı çalışmaların haritalı hazırlanırdı. Ondan sonra denizcilik tarihiyle ilgili fazla bir gelişme olmadı. 17 Ağustos depreminden sonra Marmara Denizinde araştırmayı Fransız gemileri yaptı. Fransız gemilerinin yaptığı araştırmayı o günün TÜBİTAK başkanı açıklarken ben neden Tübitak’ın bir araştırma gemisi yok diye üzüntü yaşamaktaydım.

 TÜBİTAK’IN DEĞİŞİMİ

Evet nihayet Tübitak’ın deniz araştırmaları gemisi önceki gün Bilim, Teknoloji ve Sanayi bakanı Nihat Ergün tarafından denize indirildi. 1972 yılında kurulan TÜBİTAK, 40 sene sonra denizlerde araştırma yapacak bir gemiye sahip oldu. Üstelik 500 yıl önce Akdeniz’i Türk gölü haline getiren, 450 yıl önce Piri Reis tarafından dünya haritası çizilen 3 tarafı denizlerle çevrili olan bir ülkenin araştırma kurumu 40 sene sonra denizlerde araştırma yapan bir gemiye sahip olması üzerinde günlerce düşünülecek çok acı bir olaydır. Neden bugüne kadar böyle bir gemiye sahip olmadı. Neden Türkiye kadar denize kıyısı olmayan ülkelerden denizcilik bilgisi alınırken bir zamanlar denizlere hakim olan bir medeniyetin mensubu olarak deniz bilimlerinde dibe çakıldık. Bu üzerinde düşünülmeli ve araştırmalar yapılarak ibret olarak gelecek kuşaklara aktarılmalıdır. Sadece denizlerde değil uzayda da yeni çalışmalar yapabildik. Göktürk uydumuzun uzaya fırlatılmasında mutluluklar ve gururlar yaşadık. Göktürk uydusu ile ilgili daha önce bu köşede yer alan yazımın linkini sizlerle paylaşıyorum. Mutlaka bu yazıyı http://www.gebzegazetesi.com.tr linkinden okuyun, hem uzaya hem de denizlere hakim olar bir Türkiye dünya siyasetine de hakim olacaktır.

 NİHAT ERGÜN İMZASI

  Tübitak ile ilgili de çok sayıda yazı kaleme aldım. Daha önce Tübitak ile ilgili yazdığım yazıları sizlerle bu köşede paylaşırken Tübitak’ın nereden nereye geldiğinin de bir belgesini birlikte yaşamış oluyoruz. Tübitak’ın deniz araştırmaları gemisi ile ilgili töreni medyadan takip ederken tıpkı Göktürk uydusunun uzaya fırlatılışıyla ilgili yaşadığı mutluluk ve heyecanı bir kez daha yaşamış olduk. Bu çalışmalarda Kocaelili bir Bakan olan sayın Nihat Ergün’ün imzasının olması da ayrı bir mutluluk ve heyecan duyduğumu ifade etmek isterim. Yıllarca kendi başına buyruk olan deyim yerindeyse devlet içinde devlet olan TÜBİTAK, siyasi iradenin emrine girince Göktürk uyduları ve Tübitak deniz araştırmaları gemisi gibi modern teknoloji ile donatılabiliyor. Keşke TÜBİTAK kurulduğu günlerde bu tür hizmetler yapsaydı. Bugün Türkiye bilim ve teknoloji de dünya sıralamasında yer alırdı. Tübitak deniz araştırmaları gemisiyle ilgili haberi sizlerle internetteki köşemden paylaşmak istiyorum.

 TÜBİTAK GEMİSİ DENİZLE BULUŞTU

 Türkiye´nin ilk araştırma gemisi olan TÜBİTAK Marmara Araştırma Gemisi, törenle suya indirildi. İki bakanın katıldığı törende, tersane işçileri de horon teperek eğlendi.

 TÜBİTAK’ın ihtiyaçları doğrultusunda Çeksan Gemi Sanayi tarafından inşa edilen Türkiye’nin ilk araştırma gemisi TÜBİTAK Marmara Araştırma Gemisi’nin yapımı tamamlandı. 41.2 metre uzunluğunda ve 9.5 metre genişliğindeki gemi bugün törenle suya indirildi. Tuzla’daki tersanede düzenlenen törene Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün, Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz, İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, denizcilik ve TÜBTAK yetkilileri ile tersane görevlileri katıldı.

 Saygı duruşu ve İstiklal Marşı’nın okunmasının ardından tersane işçileri horon oynadı. İş önlükleri ve kasklarıyla horon oynayan işçileri bakanlar gülümseyerek izledi.

 Çeksan Gemi Sanayii Yönetim Kurulu Başkanı Başaran Bayrak, geminin özellikleri hakkında bilgi aktardı. Başaran, sektörleriyle ilgili sıkıntı yaşadıkları konularda bakanlardan yardım talebinde bulundu.

 Projenin son derece anlamlı olduğunu ifade eden Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz, ‘İnşallah bu gemi ve benzer gemilerimizle daha fazla bilgi üreteceğiz. Ürettiğimiz bu bilgiyi de milletimizin kalkınması ve refahı için kullanacağız. Gemi inşa sektörü açısından da iftihar ettiğimiz bir tablo. Türkiye’de gemi inşa sektörü çok önemli mesafeler aldı geçmişte. Küresel krizde ciddi bir etkilenme söz konusu oldu ama inşallah daha iyi günlere yine dönecektir. Aldığımız mesafeyi de bugünkü projemiz ortaya koyuyor.’ dedi.

 Denizcilik konusunda Türkiye’nin sahip olduğu potansiyeli yıllardır tam olarak değerlendiremediğini kaydeden Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün de ‘Bunu kabul etmemiz lazım. Kabul edersek iş yapması daha kolay olur. Kabul etmezsek sanki her işi mükemmel yapıyormuşuz gibi düşünürüz kendimizi ve iyi işler yapmamızın önüne kendimiz engel koyarız.’ ifadelerini kullandı.

 Artık Türkiye’nin denizlerini ve denizciliğini de yeniden keşfettiğini belirten Ergün, ‘Zamanında Akdeniz’i, Karadeniz’i bir adeta bir göl haline getirmiş olan Türkiye, Piri Reis veya Barbaros gibi denizciler yetiştirmiş olan bir Türkiye gerçekten bu gücünü keşfetmesi lazımdı. Bugün özellikle gemi üretiminde dünyada üst sıralarda yer alıyoruz. İlk milli savaş gemisini yaptık. Şimdi milli denizaltı hedefine odaklanmış durumdayız.’ diye konuştu.

   Türkiye’de deniz araştırmalarının henüz yeterli seviyede olmadığını kabul ettiklerini anlatan Ergün, ‘Bu durumu değiştirmek noktasında da önemli bir kararlılık içindeyiz. Ülkemizde deniz araştırmalarını geliştirmek için en çok ihtiyaç duyduğumuz eksikliklerin başında insan kaynağı ve araştırma gemileri gelmektedir.’ dedi. Ergün, şimdiye kadar dışarıdan temin edilen araştırma gemilerini artık Türkiye’de üretilmeye başlandığını söyledi.

 Konuşmaların ardından kurdele kesildi. Alkışlar eşliğinde TÜBİTAK Marmara Araştırma Gemisi siren çalarak suya indi. TÜBİTAK Marmara Araştırma Gemisi iç donanımı da tamamlandıktan sonra Mayıs ayında hizmete girecek. Geminin iç kısmı bilimsel oşinografik çalışmalarda kullanılmak üzere gelişmiş ölçüm cihaz sistemleri ile donatılacak. Gemi, boğazlar başta olmak üzere deniz kirliliğinin izlenmesi, boru hatlarını gözlemleme, canlı yaşam alanlarının izlenmesi, tür çeşitliliğinin gözlemlenmesi, kaza ve afetlere destek verilmesi gibi alanlarda hizmet verecek.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Gebze

Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olarak ilk kez dün Gebze’ye geldi. TÜBİTAK ve Gebze Teknik Üniversitesinde inceleme yapacağı TÜBİTAK’ta Türksat Uydusu İmza törenine katıldı. Bu satırları yazdığımız saatlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan TÜPRAŞ’ta açılış yapıyordu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Gebze’ye gelmesi önemli, Erdoğan’ın Gebze ve Kocaeli’de yaptığı konuşmalarla ilgili açıklamaları ile ilgili yarın ayrıntılı yazı kaleme alacağım.

Aslında bugün son medya operasyonu ve Zaman gazetesi ile S tv’ye yapılan operasyonu yorumlamak istiyordum. Mesleki dayanışma çok önemlidir. Meslekler arasında sadece medyada değil tüm mesleki kuruluşlar arasında dayanışma olmalıdır. Medya bugün çok önemli meslek bir kamu hizmeti her şeyden önemlisi toplumun vicdanı. Demokrasilerde dördüncü kuvvet olarak biliniyor. Zaman ve Stv operasyonu gelecekte çok daha geniş çaplı değerlendirilecek.

35 yıllık gazetecilik hayatım gözlerimin önünden geçtiğinde gazeteci ve medya mensubu olarak çok önemli olaylara şahitlik ettim. Yerel ve ulusal yaşanan olaylarla ilgili tarihe not düşüp zamana noterlik yapma adına düşüncelerimi kamuoyuyla paylaşmayı görev kabul ediyorum. Yazdığım her yazının benim için ayrı anlamı var. Bugüne kadar 30 yıldır yazdığım tüm yazıları arşivleyip bir kısmını da internet üzerinden kamuoyuyla paylaşmaktayım, gelecekteki 30 yıllık yazımı internet üzerinden kamuoyuyla paylaşmayı arzu ediyorum.

Evet, Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan Cumhurbaşkanı sıfatıyla Gebze’deydi daha önce bu köşede Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ilgili AK Parti genel başkanlığından başbakanlığı döneminde Gebze’ye yaptığı gezilerle ilgili ayrıntılı yazılar kaleme almıştım. Aradan yıllar geçmesine rağmen o yazılar hala tazeliğini koruyor. O yazılardaki yorum ve düşüncelerinizin önemi her geçen gün artmakta. Geçmişte Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Gebze gezisi ile ilgili kaleme aldığım yazıları sizlerle paylaşıyorum.

Erdoğan’ın Gebze gezileri (13 Temmuz 2012)

Son 3 gündür Başbakan Erdoğan’ın Kocaeli ’ye gelişi ile ilgili yazılar yazıyorum. Bugün de Başbakan Erdoğan’ın Gebze ile ilgili verdiği söz ve daha önce bu köşede yayımlanan bazı makalelerden alıntıları sizle paylaşacağım. Başbakan Erdoğan başbakan olduktan sonra Gebze’ye 5 kez geldi. Gebze’ye geldiğinde Gebze’ye yerinde yönetim sözü vermişti.

Bugün Başbakan’ın daha önce Gebze ile ilgili yaptığı açıklamalar Gebze gezisi ile ilgili yazdığım yazıların bir bölümünü sizlerle paylaşmadan başbakanın Kocaeli gezisi ile ilgili bilgi vermek istiyorum.

Başbakan seferberliği!

AK Parti, uzun süredir devam eden Kongre hazırlıkları tamamlandı ve bugün Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın da katılımıyla İsmet Paşa Stadı’nda gerçekleştirilecek kongreye ve toplu açılış törenine odaklandı.

133 PROJEYİ AÇACAK

 Başbakan Erdoğan kongrenin ardından 5. Açılış Bayramı’na katılarak bir kısmı Büyükşehir Belediyesi bir kısmı da İl Özel İdaresi tarafından yapılan 133 projenin açılışını gerçekleştirecek. Açılış bayramı saat 17:00?de 17 Ağustos Stadı’nda gerçekleştirilecek. Başbakan Erdoğan, açılış bayramının ardından da Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu’nun oğlu Harun Karaosmanoğlu’nun nikâh şahitliğini yapacak ve tören sonrası Kocaeli den ayrılacak.

STAD DIŞINA EKRAN KURULACAK

 Civelek, 16:00?da herkesin statta olmasını isterken, 41 bin rakamının da üzerine çıkacaklarını söyledi. Civelek, ?En az 41 bin kişilik bir katılım olacak. Bu alan 41 bin kişiyi almaz. Bu yüzden dışarıya iki ekran kuracağız ve yan sahaya ve çevreye vatandaşlarımızı alacağız? açıklamalarında bulundu.

Başbakan Erdoğan Kocaeli gezisini gazeteci ve belgeselci olarak yakından takip edeceğim. İsterseniz zamanı durduralım bugün de başbakan Erdoğan Gebze’de yaptığı gezilerle ilgili daha önce kaleme aldığım yazıların bir bölümünü birlikte okuyalım.

BAŞBAKAN; 500 BİN GEBZELİYE VERDİĞİ SÖZÜ TUTACAK MI ?  (10 EYLÜL 2004)

   AKP lideri ve Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Gebze’ye ilgisi devam ediyor. Parti kurma hazırlığına Gebze -Eski hisar Otel Atabay´da başlamış, 3 Kasım Genel seçimlerinden hemen önce 10 Ekim 2002 tarihinde on binlerce Gebzeliye yerinden yönetim sözü vermişti. Sayın Erdoğan Başbakan olduktan 11 ay sonra 12 Eylül 2003 tarihinde  Gebze’ye gelerek  bir çok törene katılarak verdiği  hizmet sözünü tekrarladı.

   Başbakan sayın   Erdoğan yine bir Eylül ayında, yani  bugün 10 Eylül 2004 tarihinde tekrar Gebze’ye geliyor. Bugün uzun  bir süre  Gebze´de kalacak ve  Gebze ile ilgili  açıklamalar yapacak ..Başbakan  Erdoğan´ın bugün  vereceği sözleri  dikkatle takip ederek  zamana  karşı noterlik yaparak  tarihe not  düşeceğim. Ancak Gebze´de bir yıl içinde çok şeyler değişti. Gebze´ye verilen yerinden yönetim sözü tutulmadı ve 500 bin Gebze artık  İzmit’in  mahallesi oldu, Gebze´de   devletin temel görevi olan Sağlık, Eğitim ve  Emniyet  hizmetleri  perişan. AK partiye seçimlerde   %50 oy vererek büyük destek olup hizmet bekleyen  Gebze Halkı’nın   umudu tükenmeye  başladı. Hayal kırıklığına uğruyor Gebze  halkı, verdiği  vergilerin başka illere siyasi yatırım  olarak gitmesine isyan ediyor.  Gebze´nin 1000 dersliğe, yüzlerce öğretmen ve polise ihtiyacı var. hastanemiz gecekondudan bozma  yerde yapılıyor. Başbakan´a Gebze ile ilgili yanlış bilgiler veriliyor.

     Dost acıda  olsa  gerçeği söyler, AK parti iktidarı Gebze’yi gerçekten ihmal etti 2 bakanı olan  Türkiye´nin sanayi merkezi Kocaeli´nin  Gebze ilçesi  büyük sıkıntı içinde. şimdi isterseniz gelin  tarihe  doğu yolculuğa çıkıp  Başbakan   sayın Erdoğan´ın  13 Eylül 2003 günü  Gebze  gezisinden sonra  bu köşede yazdığım  yazının   bir  bölümünü birlikte okuyalım.

     …” Sayın Erdoğan’ın Gebze´deki törenlerini takip ediyorum. Gebze´nin sembolü Çoban mustafapaşa caminde  kılınan cuma namazın ´da, basın cami içine alınmadı, namaz sonrası  Erdoğan bir çok Gebzeli ile el  sıkışarak  Gebze Merkez Hastanesinin açılış törenlerine katıldı, Mehter marşı ile  tören alanına   gelen Erdoğan  Türkiye´nin genel sorunları ile ilgili ayrıntılı bilgiler  verirken, Gebze  mitinginde verdiği hizmet  sözlerini unutmadığını söyledi.

    Kroman çelik tarafından yapılacak okulun temel atma töreni için Anadolu lisesinin  bulunduğu yere gelen  Erdoğan´ı  büyük bir kalabalık karşıladı. Gebze Ticaret odasına  geçen Erdoğan´ın    GTO´da konuşma yapmaması dikkat çekti. Gebze Organize Saniyi bölgesindeki Fabrika yangını Başbakan´ın  GOSB programını iptal etmesine neden oldu. TÜBİTAK´a geçen Başbakana  bilgiler verildi. Başbakan Erdoğan  Gebze´de büyük ilgi ve sevgi gördü.

   Sayın Erdoğan´ın  Gebze çıkartmasını  takip ederken 11 ay önceki miting ve   Türkiyenin genel  durumu hatırıma geldi. Sayın Erdoğan´ı bugünlere getiren en önemli  özellik  yılmadan ve yorulmadan  çalışıp  güç odaklarına taviz vermemesidir. Miting alanında AKP ve  sayın Erdoğan´a  karşı  geçmişde açıkça tavir alanların  bugün AKP li gözükmesi Türk siyaseti açısından büyük talihsizliktir. Bu tür çıkarcılara AKP ve  Erdoğan’ın pirim vermemesi  sevindiricidir. Milletvekili ve  AKP teşkilatları  partiyi çıkarına alet edenleri takip edip  önlemelidir. Genel merkezin bu noktada çok ciddi çalışmalar yapması  siyasete  kalite  getirecektir. ” (13 Eylül 2003)

    Yukarıda yazdığım 13 Eylül 2003 tarihindeki yazımda  Sayın Erdoğan´ın  3 Kasım  Genel  seçimler  öncesi  Gebze meydanında 10 Ekim 2002 tarihinde  yaptığı  konuşmaya ´da yer vermiştim isterseniz gelin  şimdide bu yazıyı okuyalım.

……..”Evet insan  hayatı  gerçekten sürprizlerle doludur. Yıllar öncesinden tanıdığım  Sayın Erdoğan  bugün kitleleri  arkasından  coşturuyor. Bir umut  ve kurtarıcı gibi bakılıyor. Gerçekler 3 Kasım seçimlerinden sonra  çok daha iyi anlaşılacaktır. Sıkıntı ve dertler insanı olgunlaştırır. Çile ve ızdırap insanı yüceltiyor. Erdoğan´ı dinlerken  geçmiş yıllar gözümün önünden bir sinema şeridi gibi geçerken  bundan sonra  ne olacağı  zihnime takıldı ….”(11 Ekim 2002)

    Bu satırlar seçimlerden önce 11 Ekim günü yazmıştım. Sayın Erdoğan önüne çıkartılan engelleri bir bir açarak halka hizmet ve Türkiye sevdası için maraton koşuyor. Sayın Erdoğan ve ekibi  Türkiye ve Gebze’ye hak ettiği hizmeti yapacaklarına inanıyorum. Dünkü Gebze çıkartmasında 7 ay sonra yapılacak yerel seçimlerde AKP nin  başarılı   olacağını gösteriyordu. Gebze nin Ankara´dan hak ettiği hizmeti alabilmesi için  AKP  milletvekillerine  ve  AKP  Gebze teşkilatına büyük görev düşüyor. Gebze´deki tüm kurum ve kuruluşlarla bütünleşerek, siyaseti Gebze için  hizmete dönüştürebilmelidirler. Makam ve mevkiler gelip geçici,  sayın Erdoğan’ında dediği gibi    ” Bakı kalan kubbe´de hoş bir sedadır.  Gebze´ye hizmet için gözler  AKP Gebze teşkilatı ve  milletvekillerinde. Bekleyip göreceğiz……” (13 Eylül 2003)

Evet yine bir sonbahar günü  ve tarihler 10 Ekim 2004 ü gösteriyor.  Başbakan Sayın Erdoğan Gebze’ye geliyor. Başbakan’ın Gebze’de neler konuşacağı merak konusu. Acı bir gerçek var ki sayın Başbakan’ın  Gebze halkına  verdiği yerinden  yönetim sözünü  tutmayarak  büyükşehir yasası ile  Gebze’yi İzmit´e mahalle yaptırdı. Gebze´ de hizmet adına hiç bir şey değişmedi. Yapılmayan hizmetler bile  yapılmış  gibi gösterilerek  başbakan yanlış bilgilendirildi. Bu görüntü Gebze ve  AKP Adına üzüntü verici.

     Biz gazeteci olarak tarihe not düşmeye devam edeceğiz. Gebze çok başbakan, bakan ve milletvekilleri gördü. Hizmet yapanlar unutulmadı. 500 bin Gebze halkı Başbakan Erdoğan, bakanlar ve  milletvekillerinden   ödediği vergilerin karşılığı olarak   hak ettiği hizmeti bekliyor. Ancak Gebze halkının umudu  bitmek üzere. bekleyecek hali kalmadı .Kaybeden sadece Gebze  değil  Ak parti ile  Türkiye  olacaktır. Bizim görevimiz yazıp tarihe not düşmektir. Başbakan  500 bin Gebze halkına verdiği  hizmet sözünü  ne zaman tutacak ?

MERHUM  ÖZAL İLE BAŞBAKAN ERDOĞAN ARASINDAKİ FARK

  Başbakan belediyeden çıkarken büyükşehirle ilgili yönelttiğim soru  şu ” Seçimden önce Gebze  halkına yerinden yönetim sözü  verdiniz.  Büyük şehir yasası ile Gebze´yi İzmit´e mahalle yaptınız yerinden yönetim bu mu? Sorumuza Başbakan çok sinirlendi. Başbakan bize yerel yönetim dersi vermeye kalktı. Beni yerel yönetimler yasasını  bilmemekle  suçladı. Başbakan´a bende gazeteciyim belediye yönetimi ve belediye yasasını bilmem, ancak  bildiğim Gebze halkı  bu yasaya karşı. Gebze  İzmit´e mahalle yapıldı.

   Başbakan´a sorduğum  büyükşehir sorusuna, Büyükşehir Belediye Başbakan´ı İbrahim Karaosmanoğlu ile Milletvekili  Nihat Ergün´de sinirlendi. Her ikisi bize bu soruyu sormayı yakıştıramadıklarını  söyleyerek  sitem ettiler. Biz her şeye rağmen  fikrimizde kararlıyız. Büyükşehir Gebze´ye büyük darbe vurdu. Gebze ancak Gebze´den yönetilerek sorunları çözülür. Gebze´nin bugünkü sıkıntısı hak ettiği halde il yapılmayarak İzmit´e mahkum edilmesidir.  Kocaeli Büyükşehrin Başkanı Sayın  Karaosmanoğlu  ne kadar iyi niyetli olursa olsun Gebze sıkıntıdan kurtulmayacaktır.

   Her fırsatta  Özal gibi olmaya çalışan Başbakan Erdoğan´ın  sinirli ve kızgın halini gördüğüm´de aklıma  1983 yılında  Anavatan Partisinin Kuruluş yılları  geldi. Genel başkan mehrum Turgut Özal´ın  Gebze ilçe  binasının açılışına  geldiğinde  sorduğum  şu soruyu hatırıma geldi. Merhum Özal´a  21 yıl önce  şu soruyu  sormuştum ” Sayın Özal  rakipleriniz  Çalp ve Sunalp  sizlere işçi düşmanı olarak  suçluyor, İşşçi bölgesi Gebze´de işçilere  özel bir mesajınız var mı ? diye sorduğumda  merhum  Özal ”  Genç gazeteci  rakiplerimiz işçilerle oturup bir kez yemek bile yememiştir. Ben  işçilerle Akkardansa´da   birlikte  çalıştım. İşçilerin sorununu  Çalp  ve Sunalp´dan  daha  iyi bilirim, sende şahit ol demişti. İşte  Merhumu Özal ile   Sayın Erdoğan´ın  arasındaki fark ,yorumu  sizlere  bırakıyorum.

BAŞBAKAN 5. KEZ GEBZE´DE (22 EKİM 2004)

   Başbakan Tayyip Erdoğan  bugün ´de Gebze´ye geliyor. Genel seçim öncesi Gebze´ye gelmeye başlayan  Başbakan bugün 5. Kez Gebze´ye gelecek. Okul  ve fabrika açılışı için Gebze´ye gelecek olan Başbakan´a hitaben  daha önce bu köşede kaleme aldığım yazıları tekrar edeceğim. Devlet ve siyaset adamı  verdiği sözleri tutarak güvenilir olmalıdır. Sayın Erdoğan´ın Gebze halkına verdiği yerinden yönetim sözünün gazete olarak sonuna kadar takipçisi olacağız.

   Büyükşehir yasası ile mahalle yapılan Gebze´nin en basit belediye hizmetleri bile 50 kilometre uzaktaki İzmit´ten yapılıyor. Devlet hastanesi parasızlıktan yapılmadığı için,   insanlar hastane  yollarında ölüyor. 600 öğretmen yüzlerce  polis açığı var. Alt yapı hizmetleri  yok.500 bin  nüfusa  sahip Türkiye´nin en çok vergi veren ilçesi  Gebze varlık içinde yokluk çekiyor. Gebze tam anlamı ile büyük bir çıkmaz içinde Gebze eski günlerini mumla arıyor.

    Evet Gebze büyükşehir yasası ile çok şey kaybetti. Sefa Sirmen´in katrilyonluk borç batağına ortak  edildi. Belediye payları yıl başından itibaren kesilmeye başlandığında ilçe ve belde belediyeleri feryad edecek ama  seslerini kimse duymayacaktır. Gebze halkına yerinden yönetim sözü veren Başbakan´ı  Gebze  halkı hiç bir zaman unutmayacaktır. Biz geçmişte yazdığımız yazıların bir özetini  Başbakan´a ithaf ediyoruz.5.Kez Gebze´ye gelen Başbakan Gebze´nin kaderini değiştirecek mi ?  Beklemeye devam edeceğiz.

BAŞBAKAN´IN GEBZE GEZİLERİ İLE İLGİLİ TARİHE NOT DÜŞMEYE DEVAM EDİYORUZ.

    Başbakan´ın 4. bakanlı Gebze turu  (İsmail Kahraman´ın 22 Eylül 2004 tarihli makalesi)

    Gazetemizin dünkü sayısında tarihe not düşme adına yazdığım  Başbakan’ın Gebze´ye yaptığı 4 .gezi ile ilgili  yorumlara devam ediyorum.

     Dün tam gün Başbakan´ı takip ettim. ISUZU daki tören, Mustafapaşa Camii´ndeki cuma ve cenaze namazları, Gebze Belediyesi´ni ziyareti, Belediye önünde Gebze ile ilgili soru sormam. Ve Gebze halkına hitap etmesi ve son olarak Gebze Organize Sanayi Bölgesindeki yemekli toplantı ve GOSB tekno parkının tanıtımını sonuna kadar  takip edip not almayı görev kabul ettim.

   Gebze bir çok Başbakan gördü,  sadece seçim zamanı ve seçimden sonra törenlerde boy gösterip  gittiler, Fakat dün öyle  değildi  haftanın son mesai günü olmasına rağmen Başbakan Erdoğan tam gününü Gebze’ye ayırdı. Temennimiz bu ilgi bu hizmet dönemleri ve Gebze´nin içinde bulunduğu sıkıntı sona erer. Umudumuzu yitirmeden beklemeye devam edeceğiz. Fakat bekleyecek daha fazla gücümüz  kalmadı.

    Evet Belediye önünde Sayın Başbakan´a yönelttiğim” Seçimden önce Gebze  halkına yerinden yönetim sözü  verdiniz.  Büyükşehir yasası ile   Gebze´yi İzmit´e mahalle yaptınız yerinden yönetim bu mu? Sorumuza sinirli  Başbakan bize yerel yönetim dersi vermeye kalktı. Başbakan´dan sonra Büyükşehir Belediyesi Başbakan´ı İbrahim Karaosmanoğlu ile   Milletvekili  Nihat Ergün´de sitem ettiler.

   Biz her şeye rağmen  fikrimizde kararlıyız Büyükşehir Gebze´ye büyük darbe vurdu. Gebze ancak Gebze´den yönetilerek sorunları çözülür. Gebze´nin bugünkü sıkıntısı hak ettiği halde il yapılmayarak İzmit´e mahkum edilmesidir.  Kocaeli Büyükşehir’in Başkanı Sayın  Karaosmanoğlu  ne kadar iyi niyetli olursa olsun Gebze sıkıntıdan kurtulmayacaktır. Gelecekte keşke yanılmış olsam. Beni dün en çok sayın Başbakan´ın  sorduğumuz soruya  cevap verirken  sinirli tavrı üzdü. Soruya kızan sadece  Başbakan değil Büyükşehir başkanı  Karaosmanoğlu ile milletvekili  Ergün´de  sitem ettiler. Kızmak ve sinirlenmek sorunları çözmez.  Dostlar  üzülse de biz gerçekleri  yazıp sormaya  devam edeceğiz.

(Gebze Gazetesi 22 Eylül 2004 )

BAŞBAKAN ERDOĞAN TÜBİTAK´DA  (18 KASIM 2005)

  Başbakan seçildikten sonra 5.kez   Gebze´ye gelen   Recep Tayyip Erdoğan´ın Gebze´ye verdiği yerinden yönetim sözünü  gazeteci olarak takip ediyoruz. Daha önce  gazeteci olarak sorduğumuz soruya  kızan Başbakan´a sorular sormaya  devam edeceğiz. Son olarak  12 şubat 2005  tarihinde Gebze´nin Akciğeri  Çayırova çamlığı üzerine  kurulan Anadolu   Grubu  Hastanesi´nin  açılış töreni için gelen  Başbakan, bugünde  TÜBİTAK Marmara  Araştırma Merkezinde  olacak.

     Bugün  Gebze’ye gelecek olan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dan  Gebze kamuoyuna hitap eden   bir gazete olarak, kamuoyu adına Sayın Başbakan´dan isteklerimizi bir kez de açık mektup halinde  gazetemiz aracılığı ile  sormak istiyoruz.

   TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezinde inceleme yapmak üzere bugün  Gebze’ye gelecek  Başbakan Erdoğan’dan  Gebze kamuoyunun  istek  ve beklentileri  var. Bu istekleri bir kezde Gazetemiz aracılığı ile  sormak istiyoruz. Ümit ediyoruz sayın Başbakan bu soruları cevaplandırır.

* 108 bin öğrencinin eğitim gördüğü Gebze´nin  850 derslik açığı var. Bu açık   ne zaman giderilecek?

*  13 bin öğretmenin görev yaptığı  Kocaeli´nin ilçesi  Gebze´de  3 bin öğretmen var. Gebze´nin 1000 öğretmen  açığı ne zaman  giderilecek?

* Türkiye´nin en hareketli ilçesi olan 500 bin nüfuslu Gebze´nin güvenliği 550 polisle sağlıyor. Gebze´nin polis açığı neden giderilmiyor?

*Türk sanayinin atardamarı olan Gebze´nin bir çok ana caddesi, yol ve kavşağı ödeneksizlikten açılmıyor. Gebze´nin alt yapı sorunu ne zaman çözülecek ?

*  Devletin anayasa teminatındaki sağlık hizmeti olmadığı için Gebze’den sevk olan hastalar yollarda ölüyor.  Gebze´ye  sağlık hizmeti  verecek 14 yıldır inşaatı devam eden  Gebze Devlet Hastanesi binası ne zaman hizmete açılacak ?

*  Gebze´li öğrenciler 55 – 65 kişilik sınıflarda üst üste eğitim görüyor. Yerinden yönetim sözü verdiğiniz Gebze, eğitim hizmetlerinden ne zaman  tam olarak yararlanacak?

* Yıllar önce temeli atılan ve parasızlıktan çürümeye terk edilen, Gebze Kültür Merkezi, Yüzme havuzu ve diğer devlet yatırımları inşaatları   çürümeden  ne zaman  kurtarılacak ?

*  Türkiye´nin en zengin ilçesi olan Gebze´nin , SSK fiubesi, Tapu ve Kadastro Müdürlüğü ile Bağ-Kur İrtibat Bürosu kirada hizmet veriyor. 500 bin nüfusu Gebze´de  devlet kiradan ne zaman kurtulacak?

*  Nüfusu Gebze´den daha az olan İzmit´te başta öğretmenler olmak üzere  bir çok devlet memuru boş tutulurken Gebze´deki  devlet kurumları  personel sıkıntısından, vatandaşa tam  hizmet  veremiyor. Gebze´nin memur eksikliği ne zaman giderilecek?

  3 Kasım seçimleri öncesi yerinden yönetim sözü verdiğiniz   Gebze  İzmit´e mahalle yapıldı. Gebze´yi mahalle olmaktan kurtararak  ne zaman yerinden yönetime kavuşturulacak? . Gebze halkı  Başbakandan yerinden yönetim sözünü tutmasını  bekliyor. Gebze yerinden yönetimi çoktan hak etti. Biz  gazeteci olarak  Gebze yerinden yönetime kavuşuncaya kadar sayın başbakana soru sormaya devam edeceğiz.  ( 18 Kasım 2005 /Gebze Gazetesi- İsmail Kahraman)

    Evet,  sonuç olarak gazetecilik tarihe not düşmek ve zamana noterlik yapmaktır. On yıl önce başbakanın Gebze gezisi ile ilgili notları sizlerle paylaştık. Gebze’ye verdiği yerinden yönetim sözünü takip etmeye devam ediyoruz. İnşallah başbakan sözünde durur.

…….

İSMAİL KAHRAMAN´IN KALEMİNDEN BAŞBAKAN ERDOĞAN İLE DEVR-İ ALEM

Başbakan Erdoğan yarın Kocaeli ‘ye geliyor.  Mahmut Civelek başkanlığındaki AK Parti Kocaeli teşkilatı geceli gündüzlü çalışıp İsmet Paşa stadını doldurmaya çalışıyor. Yarın Başbakanı Kocaeli nasıl karşılayacak? Başbakan Kocaeli’nde ne konuşacak? Ve hangi etkinliklere katılacak birlikte görüp takip edeceğiz.

Başbakan Kocaeli’ye geleceği bugünlerde biz de tarihe not düşme adına başbakan Erdoğan ile ilgili yazılar kaleme alıyoruz. Son 15 yıldır Türkiye’de çok önemli şeyler oluyor. Ezberler bozuluyor, ciddi anlamda değişim ve dönüşümler yaşanıyor deyim yerindeyse son 15 yıldır tarihe şahitlik ediyoruz. Gelecekte bugünlerle ilgili torunlarımıza anlatacağız yazılar ve belgesellerimizle geleceğe ışık tutacağız önemli olaylar yaşıyoruz. Biz de Devr-i Alem belgesel programı olarak Sayın Erdoğan ile bir Devr-i Alem yaparak tarihe not düşmek istedik.

HAPİSTEN BAŞBAKANLIĞA

Başbakan Erdoğan Türk siyasi tarihinde önemli izler bırakan bir isim olarak hatırlanacak. Geçmişte Türkiye başbakanlıktan hapse giren hatta idam edilen başbakanlar hatırlıyor ancak Erdoğan’ı hapisten başbakanlığa giden isim olarak hatırlayacak. Başbakan Erdoğan’ı Kırklareli’nin Pınarhisar ilçesinde hapiste kaldığı günlerde kendisini ziyaret eden bir gazeteci olarak o gün yaşadıklarımı dün gibi hatırlıyorum. Hapishanenin 2. katında bizi karşılamıştı. Biraz geniş olan salonda kara tahtada İngilizce öğrenmeye çalışırken kendisi ile görüşmüştüm. Kendisine günlerin nasıl geçiyor? Diye sorduğumda işte gördüğünüz gibi bazen okuyor bazen İngilizce öğreniyoruz ama kendimizi ?Bu da geçer yahu.? Diyerek teselli ederek zamanın geçmesini bekliyoruz demişti. Gerçi Sayın Erdoğan ile bu ilk görüşmemiz değildi. Fazilet Partisi İstanbul il başkanı olduğu sırada Gebze Kadırga tesislerinde kendisi ile görüşüp yemek yemiş ardından da Gebze’nin ilk radyosu olan ve tarafımızdan Gebze FM’de telefonla bağlanıp yemek masasından söyleşi yapmıştık. Sayın Erdoğan o gün Gebze FM mikrofonlarından milli görüşü ve milli görüş lideri Erbakan’ı anlatmış milli görüşün Türkiye’ye önemli hizmetler yapacağını söylemişti. Türkiye Gazeteciler Cemiyetini çeşitli etkinliklerine İstanbul Büyük Şehir Belediye başkanı sıfatıyla katıldığında yine sorular sorup cevaplar almıştım. Bu görüşmeler ve hapishaneler ziyaretinde Sayın Erdoğan bizi eski kültür bakanı İsmail Kahraman ile adaş olmamızdan dolayı karıştırmamak adına Gebzeli gazeteci İsmail Kahraman olarak tanımıştı.

Bu satırları sayın başbakan Erdoğan ile ilgili görüş ve yorum yazma hakkına sahip olduğum ve tarihe not düşme adına yazıyorum. Hatta hapishaneden başbakanlığa diye bir tv belgeseli de hazırlayarak Erdoğan ile Devr-i Alem adıyla tarihe tanıklık da yapmak istiyorum. AK Partinin kuruluş süreci kurucular kurulunun Gebze Eskihisar, Otel Atabay’daki toplantıları Erdoğan’ın partiyi kurduktan sonra ilk mitingini Gebze’de düzenlemesi, Gebze Mitingini takip ederek mitingi takip ederek kameramızla kayıt altına alıp yazılarımızla geleceğe not düşüp noterlik yaptık. Dünkü yazımda da belirttiğim gibi geçmişi unutmamak ve nereden nereye geldiğimizi hatırlamak için keşke herkes anılarını yazsa şahitlik yaptığı olayları gelecek kuşaklara aktarabilse. Ben bu satırlarla Türkiye’nin son 10 yılında söz sahibi olan bir başbakanla ilgili gördüklerimi ve yaşadıklarımı kayıt atına alarak gelecek kuşaklara aktarmak istiyorum.

BAŞBAKAN ERDOĞANLI YILLAR

AK Parti Türk siyasi, tarihine adeta bir fırtına gibi girdi. Türk siyasi tarihinde bir çok ilke imza attı. AK Parti’nin Kocaeli de kuruluş sürecine Gebze’den kurucular kurulu üyesi de katılıp aktif siyaset yaptığım yıllar bugün çok geride kaldı. O günleri hatırladığımda bir çok olay sinema şeriti gibi gözümün önünden geçiyor. Birçok ismi Ak Parti’de siyaset yapma isteği adeta kılı kırk yararak kurucular tarafından geri çevriliyordu. Sadece Gebze’de 30 tane ilçe başkanı adayı birbiri ile yarışıyor, ilçe başkanı olmak için mücadele ediyorlardı. Gebze ilçe teşkilatını kurma görevi Gebze’den AK Parti’nin Kocaeli kurucular kurulu üyesi olan Eyüp Ayar, Halit Yaşar ve bu satırları yazan benimle birlikte Kocaeli den bugün Büyükşehir Belediye başkanı olan İbrahim Karaosmanoğlu ve yine bugün İzmit Belediye Başkanı olan Nevzat Doğan tarafından yürütülüyordu. Günler süren çalışmalardan sonra ilçe teşkilatı kurulmuş yer tutularak Gebze’de siyasi çalışmalar başlatılmıştı. Kocaeli il teşkilatı toplantıları Ankara’daki toplantıları gazeteci olmakla beraber bir siyasetçi olarak da takip ediyor olup bitenlerin siyasi oyunların siyasetteki yaşanan iniş ve çıkışların adeta canlı şahitliğini yapıyor Türkiye?nin AK Partili ve Erdoğanlı yılların nasıl yaşandığını görüyordum. AK parti genel seçimlere girdi tek başına iktidar olup yerel seçimleri de kazanarak gücünü pekiştirip Türk siyasetinde fırtına ve kasırga estirecek deyim yerindeyse Türk siyasi tarihini yeniden günlerin habercisi oluyordu.

ERDOĞAN’LA GEBZE KAVGASI

Bana göre herkes işini yapmalı.  Ben farklı bir eğitim almama karşın kendimi hep gazeteci ve televizyoncu gördüm. Daha 15 yaşında 1975 senesinde ilk yazımı gazetelere gönderip gazeteci olacağımı koymuştum. Siyasete hiç ısınamadım. Dostların tavsiyesiyle 1994 seçimlerinde milletvekili aday adayı 1999 senesinde Fazilet partisinden milletvekili adayı 2002?de de AK Partiden Kocaeli kurucular kurulu üyesi olmama rağmen siyasetteki vefasızlık ve en önemlisi siyaseten söylenen sözlerin unutulması beni hep rahatsız ediyordu. Siyaset çok büyük bir sanat ve çok büyük sorumluluk isteyen bir iş. Deyim yerindeyse ateşten gömlek. Siyasette başarılı olmak ve hizmet yapmak herkesin becerebileceği bir iş değil. Bugün Türk siyasi tarihinin tozlu rafları başarısız, beceriksiz, birçok kişi ile dolu.

Siyasetteki zikzaklar ve verilen sözlerin tutulmaması beni hep rahatsız etmiştir. Sayın Başbakan’ın Gebze mitinginde Gebzelilerin isteğine? Ben size il sözü vermiyorum ama bir il de ne varsa Gebze’de de o olacak. Gebze yerinden yönetilecek.? sözleri bana büyük umut vermişti. Evet, Gebze yerinden yönetilecek ne İstanbul ne de İzmit lobisinin kaderine bırakılmayacaktı. Ama tam tersine oldu sayın başbakan İzmit lobisinin yanlış yönlendirmesiyle yerinden yönetilmek şöyle dursun 50 km uzaktaki İzmit Büyükşehir Belediyesine adeta mahalle yapılarak belediye hizmetleri yeniden Kocaeli’ye bağlanması beni oldukça rahatsız etti bu rahatsızlığımı Sayın Başbakan’ın Gebze ziyaretinde gazeteci sıfatımla ?Gebze’ye yerinden yönetim söz vermiştiniz. Gebze’yi Büyükşehir yasasıyla İzmit Belediyesine mahalle yaptınız. Yerinden yönetim anlayışı bu mu sayın başbakan?.? sorumuza sinirlenen sayın başbakanla Gebze eski belediye binası önünde yaptığımız o günün ulusal basınına bile konu olmuştu. Deyim yerindeyse Gebze yüzünden başbakanla kavga edip siyasete veda etmiş, başbakan olduktan sonra da Sayın Erdoğan ile tartışan ilk gazeteci olmuştum.

Başbakanla yaptığımız bu tartışma üzerinden yıllar geçti. Gebze yüzünden yaptığım bu tartışmadan hiç pişman değilim, Gebze’nin Büyükşehir belediyesine bağlanması hem Gebze’ye hem de İzmit’e büyük haksızlık. Gebze bölgesi İzmit’ten idare edilemeyecek kadar büyük ve bugün bunu da herkes biliyor. Başbakan Erdoğan başkanlığındaki AK Parti hükümeti de bunu da açıktan söylemese bile Gebze’yi 4 ilçeye bölerek bizim tezimizi desteklemiş oldu. Gebze bugün olmazsa yarın Büyükşehir sınırları dışına çıkacak büyükşehirle Gebze ili kurulacaktır. Büyükşehir’i Gebze ilini kurmak gönül ister ki kuruluşu Gebze bölgesinde yapılmış AK partiye nasip olsun. Bu bir nasip meselesi bakalım Gebze’ye büyükşehirli il kurmak kime nasip olacak? Gün doğmadan çok şeyler doğacak ve Gebze Bölgesi mutlaka büyük şehirli il olacak.

Başbakan Erdoğan 14 Temmuz cumartesi  günü  Kocaali’ye geliyor. Belediyeler  tarafından  yapılan 133 hizmet projesinin açılışını yaparak  ardından İzmit İsmet Paşa stadında yapılacak olan AK Parti İl Kongresine katılacak ve Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu?nun düğün törenine katılarak  nikah şahitliği yapacak.

Başbakan’ın Kocaeli çıkarması bana geçmiş yıllardaki gezileri  hatırlattı. AK Parti için Kocaeli önemli. Zira AK Parti?nin ilk kuruluş toplantıları Gebze Eskihisar Atabay’da gerçekleşmişti. Gebze  Eskihisar’da  başlayan kuruluş süreci partiye dönüşmüş Başbakan Erdoğan ilk mitingini Gebze’de gerçekleştirmişti. Daha sonra birkaç kez daha Gebze’ye gelen Erdoğan’ın Kocaeli mitingleri de oldukça hareketli geçmişti.

AK Parti teşkilatı Başbakan’ın cumartesi yapılacak Kocaeli çıkarması için hazırlık yapıyor. İl Başkanı Mahmut Civelek AK Parti ilçe teşkilatları, büyük seferberlik içerisinde İzmit stadını doldurmaya çalışıyor. Başbakan’ın Kocaeli’de yapacağı konuşmalar önemli. AK Parti Kocaeli teşkilatı Başbakan’ın huzuruna hangi listeyle çıkabilecek? İl yönetimine seçilecek isim listeleri sır gibi saklanıyor. Ak partinin yapacağı bu kongre bir anlamda geleceğe de damga vuracak ve partinin önümüzdeki dönemin yol haritasını belirlemiş olacak.

Başbakan’ın açılışını yapacağı hizmetlerin ilçelere göre adaletli dağıtılmadığına inanıyorum. Özellikle hükümet tarafından Kocaali’ye yapılan sağlık, eğitim ve alt yapı hizmetlerinde aslan payı İzmit alıyor. Bugün İzmit bölgesinde 2 araştırma hastanesi olmasına rağmen Gebze’de hiç olmaması büyük haksızlık. Eğitim ve diğer alandaki hizmetlerde de aynı adaletsizlik söz konusu. İsterseniz 133 hizmet projelerinin ayrıntısını gazetemizin www.gebzegazetesi.com.tr sitesindeki haberinden inceleyebilirsiniz.

Başbakan’ı cumartesi günkü Kocaeli mitingini takip etmek istiyorum. Daha önce miting ve toplantılarla karşılaştırmalar yapacağım. Ayrıca AK partinin Kocaeli teşkilat listesi ve yeni yönetim kadrosu Kocaeli Bölgesi için önemli bakalım İl Başkanı Sayın Civelek’in listesinde kimler yer alacak? En önemlisi sayın Civelek Gebze, Darıca, Dilovası ve Çayırova’ya gerekli önemi verecek mi?

AK Parti ve başbakan Erdoğan bugünlere kolay gelmedi. AK Parti kurulduğu günden beri yakından takip eden ve bu konuda yazı,  haber, yorumlar yazarak tv belgeselleri hazırlayan bir araştırmacı gazeteci ve belgesel yönetmeni olarak tarihe not düşmek ve zamana noterlik yapma adına başbakanın daha önce yaptığı Kocaeli mitingi referandum çalışmaları, cumhurbaşkanlığı seçimi ve anayasa mahkemesinin AK Parti’ye açtığı kapatma davasıyla ilgili bu köşede yer alan bazı yazılarımın özetini sizlerle paylaşmak istiyorum.

Özetle 28 Şubat kavgası olmasaydı Erbakan ve Milli görüş teşkilatı siyaset dışı bırakılmasaydı AK Parti kurulabilir miydi? Türk siyaseti bugün hangi durumda olurdu? Anayasa mahkemesi geçmişte açılan davada AK Parti’yi kapatıp başbakan Erdoğan’ı siyaset dışı bıraksaydı bugün siyaset ne durumda olurdu? Referandumda mini anayasaya paketine hayır oyu çıkıp paket geçmeseydi bugün neleri konuşacaktık? Bunlar üzerinde fikir ve yorumlar yapmak gerekiyor. En önemlisi başbakan Erdoğan, Davosta İsrail cumhurbaşkanına ONE MİNUTE demeseydi bugün Türkiye’nin dünya çapında yakaladığı güç ve ekonomideki durumu yakalanabilir miydi? İsterseniz geçmişi unutmama adına bu konularda daha önce kaleme aldığım yazılarımın bir kısmını özetle sizle paylaşmak istiyorum yazıları www.gebzegazetesi.com köşenizden okuyabilirsiniz.

GEÇMİŞİ UNUTMAYALIM. ( GEBZE GAZETESİ/1 AĞUSTOS 2008)

   İnsanın en önemli özelliği geçmişi unutmaktır.  Türkiye son altı ay içinde çok şeyler yaşadı. Yaşadığımız gerginlikler yüzünden çok  zaman  kaybettik. Tarih geçmişi unuttuğumuz için tekrar edermiş.

   AKP ve Ergenekon davası ile ilgili yazdığımız haber, yorum ve yazıları ülkenin kalkınması içn  yazabilseydik Türkiye çok  şeyler  kazanırdı.

    Gücümüzü bir brimiz üzerinden denemekten çok zevk alırız. 24 Mart 2008 tarihinde  bu köşede yazdığım? Ankara Meydan muharebesini kim kazanacak?   başlığa  ile bir yazı  yazmıştım.

    Bugün bu yazıyı köşeme alıyorum. Tarihten ders ve ibret almak için  gelin  birlikte  okuyalım.

     Ankara Meydan Muharebesini Kim Kazandı?

    Türkiye Cumhuriyetinin  başkenti  Ankara tarih  boyu bir çok meydan muharebesine  sahne olmuştu. Sıcak savaşların dışında siyasi, kültürel, ekonomik ve diğer alanlarda’ da mücadeleler yapıldı.

    Tarihimizde Yıldırım ve Timur tarafından   1401  yılında  Ankara’nın Çubuk bölgesinde yapılan  Ankara meydan muharebesi  iki türk hakanının sen ben kavgası yüzünden  çıkmış ve Osmanlı dağılma noktasına   gelmişti.

     Ankara başka meydan Muharebelerine de sahne olmuş.  Son savaş  Ankara  Polatlı yakınlarında Sakarya ovasında  Yunanlılara karşı  yapılan savaşta Başkenti Ankara olan Türkiye  devletinin kurulması  gerçekleşti. Ankara meydan muharebelerini Türkiye kazandı.

     Moralimizi bozmaya gerek yok, sorun ve sıkıntı olsa da  Başkenti Ankara olan Türkiye  ile elbet yaşayacaktır…

ANKARA’NIN SİYASİ  MEYDAN MUHAREBELERİNİ KİM KAZANACAK?

  Ankara?da  son dönemde  büyük  bir  siyasi   meydan  muharebeleri  yaşanıyor.  12 Eylül darbesinden sonra   bugüne kadar   Ankara’da yaşanan siyasi  olaylar bir gün  doğru  bir şekilde yazıldığında  bu  muharebelerinin nasıl  yapıldığını daha iyi anlayacağız.

    On iki  Eylül’den sonra   Türkiye’de yaşananları bir gazeteci olarak yakından takip ediyorum. Özal’ın ANAP’ın kazanması ve  Başbakan olması, Cumhurbaşkanı seçildikten  sonra süpriz bir şekilde  ölmesi. Mesut Yılmaz’ın sürpriz bir  şekilde ANAP’ın başına geçmesi ve Hasan  Celal Güzel’in siyasi komploya kurban  gitmesi.

     Süleyman Demirel in   7. kez  iktidar  olması. Ecevit’in   Başbakan olduktan sonra  hastanede diri diri  ölüme tek edilmesi. Rahşan  hanımın açıklamaları. Necdet  Sezer’in Cumhurbaşkanı  seçilmesi. Anayasa kitapçığının fırlatması  ile başlayan ekonomik  krizinden kazançlı çıkanlar.

    Tayyip Erdoğan’ı siyasi yasaklı yapacak. Refah Partisinin kapatılmasını sağlayacak   28 Şubat sürecinde  yaşananlar. Türkiye’nin kaynaklarının nasıl  dışarıya   kaçırıldığı  Türk milletinin nasıl fakirleştirildiği.

      Her şeye rağmen Tayip Erdoğan’ın  kurduğu AKP’nin iktidara gelmesi. Erdoğan’ın başbakan  seçilmesi.  Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yaşananlar.  22 Temmuz seçimlerinin sonuçları. Abdullah Gülün cumhurbaşkanı seçilmesi.

     İşte son yıllarda Ankara’da yaşanan siyasi meydan muharebeleri.  Satır başları ile sunduğum  bu siyasi gerginlik ve kavgayı  hep  millet kazandı.

    Bugün Ankara’da AKP’nin  kapatılması davası  ve  Ergenekon operasyonu  ile yeni bir siyasi  gerginlik ve  kavga başladı. Hiç şüpheniz olmasın daha önce olduğu gibi bu  kavga ve gerginlik? De kazanan  taraf; devlet, millet ve   Türkiye  olacak.

     Türkiye; gelişen ekonomisi, yetişmiş insan gücü ve en önemlisi  Bilgi ve bilişim çağını yakalayan gençleri ile   dünyanın lider   devleti olma yolunda  hızla ilerliyor.

TÜRKİYE İÇİN TARİHİ  MİLAD.

    Evet, aradan dört ay geçti.  Geçmişi unutmamak için 4 ay önce yazdığım yazıyı bir kez daha  birlikte okuyarak  yaşananları hatırladık.

   Türkiye 4 ayda çok şeyler yaşadık. Yaşadığımız  olaylar   bizlere çok şey kaybettirdi. 4 Ayda yaşananlar Türkiye’yi bir kaç yıl geriye götürdü.

     Önemli olan geçmişi unutmadan, yaşananlardan  ders  alabilmek AK parti  kapatma  davası  kararı  ile  Ergenekon   operasyonu    Türkiye için  tarihi  bir   milat olduğuna  inanıyorum.

       Geçmişi unutmayalım. ( İsmail Kahraman/ 1 Ağustos 2008 / Gebze Gazetesi)

————

BAŞBAKAN’IN KOCAELİ MİTİNGİ VE REFERANDUM   (19 AĞUSTOS 2010)

       Bu yazıyı Başbakan’ın İzmit’te yapacağı mitinge   1 saat kala kaleme aldım.  Ramazan dolayısıyla ile gazetemiz erken baskıya girdiği için bu yazıyı kaleme aldıktan sora  İzmit mitingini takip etmek üzere İzmit’e gittim. Başbakan’ın İzmit mitingi ile ilgili  notları yarın sizlere bu  sayfada paylayacağım.

      AK parti ve   Başbakan için Kocaelili çok önemli. AK patinin Gebze’de kurulduğunu yerel ve genel seçimlerde Ak Partinin aldığı oyları  hatırlarsak  bu önemi daha  iyi  anlarız. Dün İzmit mitinginde Karamürsel’in DP’li belediye başkanında Ak partiye  geçti. Kocaeli deki il ve ilçelerin tümü 13-0 Ak partili oldu.

     Hemen belirtelim  Kocaeli  ve Gebze  AK partiye verdiği desteği merkezi hükümetten 8 yıldır  bir  türlü  hizmet  olarak  alamadı. Kocaeli İstanbul’dan sonra en çok vergi  veren il olmasına rağmen devlete verdiği verginin 18?de birini alıyor. (İsmail Kahraman /19 Ağustos 2010 Gebze Gazetesi)

 ——————

BAŞBAKAN ERDOĞAN  19 AĞUSTOS 2010 TARİHİN’DE  KOCAELİ MİTİNGİN’DE NELER  KONUŞMUŞTU?

İŞTE ERDOĞAN´IN KOCAELİ MİTİNGİNDEKİ AÇIKLAMALARI

AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, dün kendi sorunlarını çözemeyen, kendi sorunlarına çözüm üretemeyen, kendi afetlerine müdahale edemeyen bir Türkiye olduğunu belirterek, ´´Bugün dünyanın dört bir yanındaki sorunlara el atan, afetlere yardım ulaştıran bir Türkiye var´´ dedi.

Erdoğan, partisinin Kocaeli´de düzenlediği mitingde yaptığı konuşmada, mübarek ramazan ayının tüm millete, tüm İslam dünyasına, insanlığa barış, huzur ve kardeşlik getirmesini temenni etti. Bir başka programı nedeniyle Kocaeli mitingine biraz gecikmeyle geldiğini ifade eden Erdoğan, ´´Sizin bu sıcaklığınız, biliyorum gönüllerinizden geliyor. Gönüllerinizin bu sıcaklığı zaten bu ülkenin birliğinin, beraberliğinin, dirliğinin temelini oluşturuyor ve ben bu vesileyle sizlere bir kez daha şükranlarımı arz ediyorum´´ diye konuştu. ´´17 Ağustos´da Kocaelimizde tekrar bir acıyı yaşadık. 1999´un 17 Ağustosu… O zaman Ankara sizin sesinizi duymadı. Sizin feryadınızı, sizin çığlığınızı duymadı ama Diyarbakır duydu, Hakkari duydu, Erzurum duydu, Elazığ duydu, İstanbul duydu, Bingöl duydu. Acaba Ankara niye duymadı´´ diyen Erdoğan, şöyle devam etti: ´´İşte bu anlamlıydı. Tüm Türkiye varını yoğunu ortaya koydu. Tüm Türkiye o gün kenetlendi, birlik oldu, buraya yardıma koştu. Gelemeyenler elbise gönderdi, battaniye gönderdi, ekmek gönderdi. Hayır dualarını gönderdiler. İşte biz böyle bir milletiz. Bizim sevincimiz bir, hüznümüz bir, türkülerimiz bir, ağıtlarımız bir. Dün yanı başımızdaki depreme dahi müdahil olmayan, müdahale edemeyen bir Türkiye vardı, bugün artık dünyaya elini uzatan bir Türkiye var. Dün Ankara´dan başını çıkaramayan, Kocaeli´nin, Yalova´nın, Düzce´nin, Bolu´nun, İstanbul´un yolunu bulamayan bir Türkiye vardı, bugün Şili´ye, Haiti´ye, Pakistan´a kadar ulaşan bir Türkiye var. Haiti´de deprem oldu, hükümetimiz, Kızılay’ımız orada. Aynı şekilde Şili´de afet oldu, hükümetimiz, Kızılayımız orada. Pakistan´da deprem oldu, hükümetimiz, Kızılayımız orada. Şimdi sel afeti var, yine oradayız, orada olmaya devam edeceğiz. Neden? Çünkü bizim medeniyetimizde, bizim genlerimizde bu var. Paylaşım, yardımlaşma, dayanışma var. Zira biz, yaradılanı Yaradan´dan ötürü severiz. İlk andan itibaren Kızılay’ımız ve ilgili kurumlarımız harekete geçti, şu anda Pakistanlı kardeşlerimizin yanındalar.´´

´´BUGÜN TAKİP EDİLEN BİR TÜRKİYE VAR´´

´´Dün kendi sorunlarını çözemeyen, kendi sorunlarına çözüm üretemeyen, kendi afetlerine müdahale edemeyen bir Türkiye vardı. Bugün dünyanın dört bir yanındaki sorunlara el atan, afetlere yardım ulaştıran bir Türkiye var´´ diyen Erdoğan, dün kendi sınırları içinde, kendi şehirlerinde tarihi eserlerine, ata yadigarlarına sahip çıkamayan bir Türkiye olduğunu, bugün ise Moğolistan´dan Bosna Hersek´e, Sudan´dan Üsküp´e, Kosova´dan Filistin´e kadar mirasına sahip çıkan bir Türkiye bulunduğunu söyledi. Dün gündemi belirlenen bir Türkiye olduğunu belirten Erdoğan, bugün ise dünyada gündem belirleyen bir Türkiye´nin bulunduğunu vurguladı.

Başbakan Erdoğan, şöyle dedi: ´´Dün bölgesinde gelişmeleri sadece takip etmekle yetinen bir Türkiye vardı, bugün takip edilen bir Türkiye var. Dün dünya ekonomisinde 26. sırada olan bir Türkiye vardı, bugün 17. sırada olan bir Türkiye var. Dün IMF´nin kapısında kredi için el ovuşturan bir Türkiye vardı. Kim vardı iktidarda? MHP, DSP, ANAP. 30 milyar dolar IMF´den borç aldılar ve bize 23.5 milyar dolar borçla bıraktılar. Ödedik, ödedik, ödedik, şu anda 6.7 milyar dolar borca düşürdük. Nereden nereye milli bankamız Merkez Bankamızın kasasında MHP´den, DSP´den, ANAP´tan devraldığımızda 26.5 milyar dolar vardı, aynı kasada şimdi 75 milyar dolar var. Dün MHP, DSP, ANAP döneminde neydi biliyor musunuz milli gelir oranı? 100 liranın 74 lirası borçtu. Şimdi 100 liranın 45 lirası borç. Nereden nereye. 100 liraya faiz ne ödüyordu biliyor musunuz? 63 lira faiz ödüyordu. Şimdi 7 lira, 8 lira ödüyoruz. Buraya geldik. Nereden nereye. Kimin cebinden çıkıyordu bu faiz? Benim Ahmetimin, Mehmetimin, Ayşemin, Fatmamın cebinden çıkıyordu. Enflasyon neydi? Yüzde 30. Şimdi 7.6. Bak nereye geldik. Bu cebimizdeki parayı ne yapıyordu? Eritiyordu. Alım gücünü azaltıyordu. Şimdi elhamdülillah güçlendiriyor. Nereden nereye. Ama bunlar ne yapıyordu? MHP´si, DSP´si, ANAP´ı, akşam yatıyor, sabah kalkıyor, birin yanına bir tane sıfır koyuyor. Bir sıfır, bir sıfır, bir sıfır.´´

Eskiden milyonere zengin dendiğini ifade eden Erdoğan, şunları söyledi:

´´Biz bunların iktidarında tuvalete gidişin bedelini gördük. Tuvaletin fiyatı ne olmuştu? Bir milyon. Hale bak, bir milyona tuvalete gidiyorduk. Eskiden biz bir liraya gidiyorduk. Nasıl oldu da bir liradan bir milyona çıktı. Hala bununla övünüyorlar. Sizin millete bakacak yüzünüz var mı? Bol bol karşılıksız para bastılar. Karşılıksız para basmanın adı nedir ekonomide biliyor musunuz? Modern hırsızlık. Bunlar bu hırsızlığı yaptılar. Niye? Cebimdeki parayı güya büyüttüler ama alım gücü olmayan parayı. Kağıt, kağıt… Böyle aldattılar. Şimdi ise düşünün, o zaman 1 milyon, 2 milyon maaş alan, şimdi iki lira alıyor ama o iki lira ondan çok daha kıymetli. Neden? Enflasyon eridi, faiz iyice düştü. Bunu anlatmıyorlar milletimize, başka şeyler anlatıyorlar. Ben size diyorum ki, mutfağı en iyi siz bilirsiniz. 7.5 yıl önce beyinin aldığı maaşla kaç yumurta alıyordun, ne kadar süt, peynir, pirinç, ekmek alıyordun? Buradan hesabını yap. Bugün daha iyi olduğunu göreceksin. Bu kadar iddialı konuşuyorum. Çünkü ben hesabımı bunun üzerinden yapıyorum.´´ AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, halk oylaması hakkında hiç bir zaman ´´güven oylaması´´ şeklinde bir ifade kullanmadığını belirterek, ´´Arkadaşlarımızdan bazıları kullanmış olabilir. Kullanmışlarsa yanlış yapmışlardır. Hiç bir zaman bunu bir güven oylamasına dönüştürmediğim gibi, çünkü bu partinin Başkanı bensem, Başbakanı bensem burada da benim sözüm geçer, bunun bir AK Parti projesi olmadığını defalarca meydanlarda söylüyorum´´ dedi.

Başbakan Erdoğan, 12 Eylül öncesinde Çorum ve Kahramanmaraş´ta, sonrasında İstanbul Gazi Mahallesi´nde ve Sivas´ta yaşanan olayların asla ve asla bir etnik çatışma olmadığını da kaydederek, konuşmasına şöyle devam etti: ´´12 Eylül olayını biz sadece 12 Eylül 1980 olarak değerlendirmiyoruz. Eğer ona göre değerlendirirsek, bir başka yanlışın içine gireriz. Bu olayın böyle biraz geçmişine bakmak lazım. Bir 27 Mayıs´ı biz yok farz edemeyiz. Olayın özellikle demokratik parlamenter sistem açısından, demokrasi açısından, ileri demokrasi açısından, hak ve özgürlükler noktasında, bu ülkede ne zaman bir ayağa kalkış varsa ne zaman bu ülke bir güçlenmeye başladıysa işte 27 Mayıs patlak vermiştir. Ve orada Menderes idam edilmiştir. 12 Eylül onun değişik bir versiyonudur. Orada da aynı durumla karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. Bundan sonra ilk süreç içerisinde, arada bazı denemeler oluyor. Bu denemeleri görüyoruz. Bütün bunlarla beraber şimdi atılan bu adımla 27 Mayıs, Anayasa´nın bütünü değiştiren bir adım değildir. Buradaki asıl olan şey şu, özellikle bu süreç içerisinde bizim bir şeye dikkat etmemiz gerekiyor. Anayasa´nın bütününün yahut daha geniş tabanlı bir Anayasa değişikliğinin şu 26 maddelik Anayasa değişikliği ile ilk adımını atacak ve kapıyı açacağız. Bu adım burada çok çok önemli.

´´KAFA BULANDIRMAYA HİÇ GEREK YOK´´

Başbakan Erdoğan, 12 Eylülde yapılacak referanduma ´evet´ deniyorsa kafa bulandırmaya gerek olmadığını belirterek, ´´Burada el ele verelim bu işi bitirelim. Zaten yapmamız gereken şu, bakın biz bugüne kadar çok yıprandık. İçeride çok enerji kaybettik ve bu enerji kaybına artık bu ülkede bu milletin tahammülü yok´´ diye konuştu. Bir sivil toplum örgütünün, memurlarla ilgili müzakerelerde ´´Şu an toplu görüşme yapmayalım, görüşmeleri 12 Eylülden sonra yapalım´´ dediğini kaydeden Erdoğan, şöyle devam etti: ´´Çünkü 12 Eylülde nasıl olsa toplu sözleşme olayı gerçekleşecek. O zaman bunu toplu sözleşme olarak yaparız. Tabii bazı ilanlarda vermişler. ´Anayasa paketine hayır, toplu iş sözleşmesine evet´ diyor. Yani 12 Eylüle biz şu anda ´evet´ diyorsak kafa bulandırmaya hiç gerek yok. Arkadaşlar kusura bakmayın ama buradaki bir çok arkadaşın bilmediklerini biz biliyoruz. Ama biz bunları her yerde konuşamayız.

Böyle bir durumun içerisindeyiz. Burada ben bir Genel Başkan olarak, ülkemin Başbakanı olarak hiç bir yerde hiç bir zaman kalkıp, ´bu bir güven oylamasıdır´ ifadesini kullanmadım. Arkadaşlarımızdan bazıları kullanmış olabilir. Kullanmışlarsa yanlış yapmışlardır. Hiç bir zaman bunu bir güven oylamasına dönüştürmediğim gibi, çünkü bu partinin Başkanı bensem, Başbakanı bensem burada da benim sözüm geçer. Bunun bir AK Parti projesi olmadığını defalarca meydanlarda söylüyorum. Ahmet´in, Mehmet´in, Tayyip´in projesi değil bunlar. Bu proje bir millet projesidir.´´ Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bugün yaptığı bir konuşmada, ´´burada (Anayasa değişikliği) da tavrınızı ortaya koyun, hayırsa ´hayır´ deyin, evetse ´evet´ deyin. Çünkü bitaraf olan bertaraf olur´´ dediğini hatırlatarak, ´´TÜSİAD hemen açıklama yapmış. ´Bizden kimse irade beyanı isteyemez´ demiş. Peki 2000-2001´deki irade beyanını nasıl yaptın? Bu ülkeyi biz sermayenin hegemonyasına terk etmeyeceğiz´´ dedi.

´´  ( BAŞBAKAN’IN  KOCAELİ KONUŞMASI 18.08.2010)

Koşukavak Turizmle Rodop dağlarında Devr-i Alem

Koşukavak Turizm’in sahibi değerli dostum Rıfat Yakupoğlu, zaman zaman balkanlara yaptığı turlara bizleri de davet ediyor. Yine belgeselci ve program yapımcısı olarak Rıfat beyle bu kez Rodop dağlarında yolculuğa çıktık. Hafta sonu Rodop dağlarındaydık. Rodopların en yüksek zirvesi olan turizm bölgesi olan Pamporovo’da tarihe not düşüp zamana noterlik yaptık. Pamporovo’da turizm merkezi çok büyük bir alan. Bursa ile karşılaştıracak olursak, Bursa’da yatak kapasitesi toplam 2500 olurken, Pamporovo’da yatak kapasitesi ise 6500. Uludağ’ın birkaç misli büyüklüğünde bir bölge. Cuma, Cumartesi ve Pazar günü buradaydık. Pamporovo ile ilgili olarak gazetemizde yer alan haberin bir bölümünü sizlerle paylaşıyorum;

KOŞUKAVAK TURİZM KAYAK SEZONUNU AÇIYOR

Yılın her sezonunda tatili vazgeçilmez kılan Koşukavak Turizm, kar tatilini Bulgaristan kayak merkezi Pamporovo’da bir açılışla gerçekleştiriyor. Bu sabah başlayacak olan info turuna bölgeyi Türkiye’ye tanıtmak için ülkemizin önde gelen basın mensupları katılımıyla gerçekleştirilecek. Basın mensupları Bugün Bulgaristan’daki Osmanlı şehri Filibe’de kültür gezisi gerçekleştirecek.   Pazar günü  Serhat şehrimiz  Edirne’yi de ziyaret ederek  Edirne’nin tarihi ve turistlik  yerlerini gezecek.

BELGESELİ İZLEDİK

Evet Pamporovo’ya giderken daha önce hazırlamış olduğum Kanlı Göç belgeselini izledik. Rıfat Yakupoğlu dostumuzun Darıca Balkan Türkleri Derneği başkanı iken hazırladığımız bu belgeseli 5 yıl tamamlanmıştık.  Göçün 20 yılında hazırladığımız belgeselin görüntülerini davetliler ile izledik. Bizimle birlikte ulusal basından çok önemli kişilerin katıldığı tura, Hürriyet Gazetesinin ünlü yazarlarından Yalçın Bayar’da katıldı. Yalçın bey belgeseli büyük bir dikkatle izledikten sonra çok önemli belgesel dedi.  Diğer gazeteci dostlarda takdir ve teşekkürlerini bildirdiler. Bu belgeselin senaryo metni bir çok sitede yer almakta ve büyük ilgi görmekte.  Kanlı Göçün 20. Yılında hazırladığımız belgeselin senaryo metnini sizlerle paylaşıyorum.  Bugün Kanlı göçün üzerinden 25 yıl geçti ve böyle bir belgesel hazırlanmadı. Bu belgeselin senaryo metnini şimdi birlikte okuyalım

KANLI GÖÇ BELGESELİ

1984 yılın ‘da Bulgaristan da başlayan zorla Bulgarlaştırma operasyonu, 1989 yılın ‘da zorunlu sürgün ve Göç’e dönmüştü. Bu acı dönemlerde yaşanan olaylara gazeteci ve belgeselci olarak canlı şahitlik yapan İsmail Kahraman,  göçün 21. yılın ’da Gazetemiz için geniş bir araştırma yapıp “Sürgün, Soykırım ve Kanlı Göç “ü belgeselleştirdi. Zorunlu göç Bulgaristan ekonomisini yıktı. Bugün göç mağduru 300 bin Türk çifte vatandaş oldu.

BALKANLARDA GÖÇ NE ZAMAN BAŞLADI*

1984 yılın ‘da Bulgaristan da başlayan zorla Bulgarlaştırma operasyonu, 1989 yılın ‘da zorunlu sürgün ve Göç’e dönmüştü. Bu acı dönemlerde yaşanan olaylara gazeteci ve belgeselci olarak canlı şahitlik yapan İsmail Kahraman,  göçün 21. yılın ‘da Gazetemiz için geniş bir araştırma yapıp “Sürgün, Soykırım ve Kanlı Göç “ü belgeselleştirdi. Zorunlu göç Bulgaristan ekonomisini yıktı. Bugün göç mağduru 300 bin Türk çifte vatandaş oldu.

BALKANLARDA GÖÇ NE ZAMAN BAŞLAMIŞTI?

Osmanlı devletinin, Balkanlar ve Rumeli topraklarında 1365 yılından itibaren kurdukları barış ve huzur ortamı, 1900 lü yılların başından itibaren savaş ve gözyaşına dönüyordu.

 Balkanlar ve Rumeli coğrafyasında huzur ve barışın teminatı olan Türkler büyük sıkıntılar yaşamaya başlar. Göç ve sıkıntılı yıllar birbirini kovalar. Büyük umutlarla şenlendirmek üzere Karaman’dan, Afyon’dan, Denizli’den özetle Anadolu’dan Rumeli coğrafyasına giden Türkler göç dalgalarıyla Anadolu’ya gerisin geriye dönerler.

 Bulgularla Türklerin birlikte huzur içerisinde yaşadığı yıllar geri de kalmıştır. Tarihte ilk Türk devletini kuran Bulgar Türkleri Rusların panislavizve Ortodoks birliğine de katması felakete döner. Tarihe 93 harbi olarak geçecek Osmanlı-Rus savaşları Bulgarların kışkırtılması ile hedefe ulaşır. Rusların asıl amacı Bulgarları kurtarma bahanesi ile Balkanlar üzerinden İstanbul’u ele geçirme planıdır. Plevne’nin çökmesi ve Osman Paşa’nın teslim olması ile Ruslar İstanbul’a kadar gelmişlerdir. Tarihimize kara bir leke olarak geçecek Ayaestefanos Antlaşması burada yapılır ve Yeşilköy’e Ruslar zafer anıtı bile dikerler.

RODOP TÜRK DEVLETİ KURULUYOR

 İşte bu üzüntülü ve acı yıllarda nizami askeri birliklerin yapamadığını Rodop bölgesinde yaşayan Türkler gerçekleştirir. Pomağı ve Türkmen’i ile Rodop Türkleri Kırcaali bölgesinde direnişe geçerek destanlar yazamaya başlar. Geri çekilen Osmanlı ordusundan Rumeli kökenli askerlerde direnişçi Rodop Türkleri ile hareket etmeye başlarlar. Rodopları ele geçiremeyen Rus ordusu Flibe, Eski Zahra, Haskova üzerinden İstanbul’a doğru ilerlerken hiçbir ciddi askeri bir mukavemet ile karşılaşmamaları üzücü ve düşündürücüdür. Bugünün Yeşilköyü olan geçmişin Ayestefenosta Rus temsilcisi Grav İknatiyev ile Osmanlı temsilcisi Saffet Paşa barış görüşmeleri yaparken Rodopta ki direnen Türkler 16 Mayıs 1878 tarihinde adını gönül sultanı bir alperenden alan Kırcaali şehrinin 25 km kuzeyinde ki Kara tarla köyünde önemli bir toplantı yapılmaktaydı.

 Bu tarihi toplantıya Ahmed TİMRAŞLI, Abdullah EFENDİ ve Kara Yusuf Çavuşun liderliğinde 30 mebus ve 100 kadar nahiye müdürü katılarak geçici Rodop Türk devletinin kurulduğunu Türk tarihin altın harflerle geçen şu cümlelerle dünyaya ilan ediyorlardı.

“Rodoplar Ve Batı Trakya Da Yaşayan Ahali Hiçbir Devletin Egemenliğini Kabül Etmeyecektir. Ancak Yeniden Osmanlı Devletine Dahil Olabiliriz. Amacımız Yerli Ahali İle Dobruca Ve Deli Ormandan Gelen 1 Milyon Göçmen Türkü Rus Birlikleri Ve Bulgaristan Çetelerinden Karumaktır Diyordu.”

 Arda boylarında ki Rodop Türk devletinin kurulduğu bu tarihi cümlelerle dünyaya duyurulurken, Ayestefenos barış görüşmeleri devam etmekteydi. Rus birliklerin İstanbul’u işgali İngiltere’ nin girişimi ile önlenmiş olsa da çok ağır şartlarda Osmanlı devleti yenilgiyi kabul etmişti. İmzalanan Antlaşmaya göre Osmanlı Balkanlarda ki tüm toprakları kaybetmiştir. yeni kurulan Bulgar devletinin sınırları istanbul2a çok yakın Kırklareli’nin Karadeniz de ki Midye köyü ve Ege de ki Enes hattı ile çizilmişti.

RODOP TÜRK DEVLETİ NASIL  YIKILDI ?

 Osmanlı Devleti bu ağır şartları kabul ederken Rus ordusunun cephe gerisinde kurulmuş Rodop Türk devleti vardı. O dönemin büyük devletleri, Rodop Türklerinin direnişinden korkarak Ayestefenos antlaşmasının iptalini ister. Barış görüşmeleri Berlin de yeniden başlamıştır. İmzalanan yeni antlaşmaya göre Tuna nehri ile koca Balkanların arasında ki topraklarda Bulgar Krallığı kurulmuştur. Koca balkanların güneyinden Rodop dağlarına kadar olan topraklara ise Şark-i Rumeli adı altında Osmanlı’ya bağlı başka bir devlet kurulmuştur. Bu bölgede yaşayan ahali Bulgar, Türk ve Rumlardan oluştuğu için başkanlık dönüşümlü olarak gerçekleşecekti. Bu devletin başkenti Filibe şehri olur. Şark-i Rumeli devletinin Dış işleri ve güvenliği Osmanlıya bağlı kalacaktı. Şark-i Rumeli Devletinin ömrü sadece 10 yıl sürmüştür. 1898 yılında Bulgar hükümeti, hiçbir kimseye danışmadan bu devleti ilhak etmişti. Bu coğrafya da yaşayan olaylar tarihinde tozlu raflarında yer alırken, geçici Rodop Türk devletin direnişi sayesinde Rodoplar, Batı Trakya ve Makedonya tamamı ile Osmanlı’ya geri çevrilmişti.

BALKAN SAVAŞLARINI NASIL KAYBETTİK?

 Osmanlı üzerinde ki kara bulutlar ve Osmanlı Devletini taksim planları sürmektedir. Osmanlı coğrafyasını parçalamak isteyen Balkan devletleri aralarında bir ittifak kurarak 1912 yılında Osmanlı Devletine savaş ilan ederler. Osmanlı Devletini idare eden İttihat ve Terakki kadroları oynanan oynlardan habersizdir. Osmanlı tarihinin en utanç verici savaşıdır Balkan savaşları. Aslında ona savaş bile demek gerekir. Çünkü Edirne’nin Şükrü Paşa tarafından savunulması dışında çarpışma diye birşey yoktur ortada. Bulgar ordusu Çatalca’ya kadar gelmiştir. Osmanlı balkanlardan tümüyle çekilmiştir. Osmanlı’nın kültür ve medeniyet başkentlerinin bulunduğu Rumeli Coğrafyası, koca Balkanlar ve Tuna boylarında tek karış yeri kalmamıştır.

 Osmanlı’ya 95 yıl başkentlik yapmış, serhat şehrimiz Edirne’nin Şükrü paşa tarafından savunulması zaferler tarihimize altın harflerle yazılmış. Edirne sokaklarını gezerken Edirne savunucusu Şükrü paşanın kahramanlıklarını adeta yaşar gibi olursunuz. Edirne Balkan şehitliğinde tutsak edilmiş askerlerimizin ağaç kabuğu yiyerek, şehit olduklarını acaba kaç kişi biliyor. Edirne’de ki vefalı askeri komutanlarımız tarafından yapılmış Şükrü paşa müzesini gezerken Edirne savunmasını yeniden yaşar gibi olursunuz.

BATI TARAKYA TÜRK DEVLETİ KURULUYOR?

 Biz burada yine bir parantez açarak Osmanlı-Rus savaşlarında Ruslara göz açtırmayan Rodoplular acaba Balkan savaşlarında ne yapmışlardı. Onlar Rodoplarda, Arda boylarında ve Batı Trakya da destanlar yazıyorlardı. Rodopluları cephe gerisinde örgütleyen, tarihimizin isimsiz kahramanları Süleymen Askeri’nin, Eşref Kuşçubaşının Batı Trakya Krtalı Fuat Balkan ve Filibeli Rüştü Beyler Rodoplar ve Batı Trakya’yı kurtarıp, 31 Ağustos 1913 yılında Batı Trakya Türk Cumhuriyetini kurmuşlardı. Yeni kurulan Batı Türk Cumhuriyetini Yunan hükümeti tanırken diğer Avrupa devletleri de tanıma yolundaydı. Ancak Osmanlı Devletini yöneten İttihat ve Terakki hükümeti Batı Trakya Türk Cumhuriyetini de yıkacaktı. Çünkü İttihat Terakki hükümeti batılı devletlere Meriç Nehrinin batısında bir karış yer istemiyorum diye söz vermişti. Böylece bayrağı olan, milli marşı olan bir Batı Trakya Türk Cumhuriyeti böylece yıkılarak gümüş tepsi içeresinde Gümlücüneyi Batı Trakya ile birlikte Rodopları Bulgar paşalara teslim ediliyordu.

 Böylece 2 ay var olan Batı Trakya Türk Cumhuriyeti, Türk devletler tarihinde yerini almış oluyordu. 1913 yılından sonra Rumelili insanların yüzü hiç gülmemiştir. Göçler, sıkıntılar, göz yaşları, soykırım ve mezalim yaşanmıştır. Rumeli Türklerinin kaderi göçlerle çizilmiş, göçlerle yazılmıştır. 1877-1878 yılların da Rusların Balkanlara girmesiyle başlar ilk göçler. Bu göçlerde yaşanan dram ve mezalimi tarih hiç kaydetmemiştir ve kaydetmekte istemez. Göç yolarında çekilen çile, sıkıntı ve ızdıraplar. Göçmenlerin İstanbul’ da ki yerlerde yaşadıkları dramların ne belgeseli ne de filmi çekilmiştir. Sadece “93 harbi macırları” diye tarihlere geçmiştir. Balkan savaşlarında yaşanan göçler ise ayrı bir dramdır. Bu göçlerin gerçek mağdurları tacizlere ve katliamlara dayanamayan Dobrucalı ve Deliormanlı kardeşlerimizdir.

KANLI GÖÇE GİDEN YOL

 Tarihler değişip yeni yönetimler gelse de Rumeli de ve Bulgaristan’da yaşayan soydaşlarımızın kara talihleri değişmez. Onların peşini göçler ve gözyaşları bırakmaz. Yeni Bulgar devleti etnik temizliği gerçekleştirmek için her on-onbeş yılda bir göçmenlik anlaşması imzalar. Böylece 1927, 1937 , 1950, 1968 yıllarında Türkiye Cumhuriyeti Devletine yapılan göçlerle soydaşlarımızın aileleri de yürekleri gibi parçalanıp gitmiştir. Ve son göç. Tüm göçlerden en utanç vericisi 1989 yılında gerçekleşen ZORUNLU ve KANLI GÖÇTÜR. Bu göçün öncesini ve sonrasını yaşayan belgesel yayıncılık ekibi Bulgaristan’da ki asimilasyon ve Bulgar baskısını 1984 yılında Gebze gazetesinde yer alan yazı ile tüm dünyaya duyurmuştu. 1984 yılında zorunlu göçün gerçekleştiği 1989 yılına kadar Bulgaristan da yaşanan soykırım ve zorla Bulgarlaştırma olayını adım adım takip etmiş 1989 yılında yaşanan göçü tüm boyutları ile araştırıp tarihe not düşüp zamana noterlik yapmıştı.

 Her mayıs ayı gelince 1989 yılının Bulgaristan’ da yaşanan zorunlu ve kanlı göçü yeniden yaşar gibi oluyorum. Ancak birçok zorunlu göç mağduru bile göç yıllarında çekilenleri çoktan unuttu. Kapıkule sınır kapısında ki yığılmalar, çadır kentler ve Anadolu’ ya göç mağdurlarını dağıtıldığı günler en önemlisi Bulgaristan’ da yaşanan soykırım ve mezalimler. Her yıl Mayıs ayında bu acı gerçekler hatırlanmalı, tarihten ders ve ibret alınmalı.

*KANLI GÖÇÜN 21.YILIN’DA

Asırlardan beri süren göç serüveni 80’li yıllarda dayanılmaz bir hal almıştı. Bulgaristan´da Türklere yapılan baskılar karşısında meşru direnme hak hareketini başlatmışlardı. Tarihler 20-21 Mayıs. Kuzey Bulgaristan´da “Türklüğümüzden asla vaz geçmeyiz, Bulgar isimlerini asla almayız” diye başlayan protesto gösterileri ve açlık grevleri kısa sürede bütün Bulgaristan´a yayılıyordu.

 Baskılara son verilmesi ve haklarının iade edilmesi amacıyla toplu açlık grevleri ve barışçı gösteriler düzenleyen Türk’ler, Bulgar askerleri ve milisleri tarafından ateş açılıyordu. Bulgar askerleri, direnen 60´dan çok Türk öldürmüş, yüzlerce kişi yaralanmış ve tutuklanmıştı. Birçok soydaşımız daha genç yaşında Bulgar ordusu ve tankları tarafından ezilmiş ve bu yıllarda bir soykırım ve mezalim yaşıyordu. İşte o öldürülenler arasında Türkan bebek adeta kanlı göçün sembolü olmuştu.

 1983 yılında gözlerini dünyaya açmıştı Türkan FEYZULLAH ya da minik şehit. Ve ne Türklük, ne Bulgarlık, ne millet ne milletçilik, ne vatanseverlik ne de ihanetin ne anlama geldiğini bilmeyen daha 18 aylık olan Türkan FEYZULLAH, 1984 yılında Bulgar askerlerinin müdahalesi ile annesinin omuzlarında alnına isabet eden hain kurşunla hayata gözlerini kapamıştı. “Anılarda ve anıtlarda büyüyen minik şehit” için yazılan şu sözler yürekleri parçalıyor.

Türkan derlerdi benim adıma,

Tam ermiştim bir buçuk yaşıma,

El koymuştu zalim adıma,

Atlamıştım annemin sırtına,

Çekilmiştik Kirli’nin yoluna,

Olmaz böyle diye zoruna,

Hiç bakmadan sağına soluna

Kurşun sıkıverdiler alnıma

* Bulgar mezalimi’nin iç yüzü

 Kanlı ve kirli zorunlu göç yıllarının yaşandığı o dönemler de birçok Türk daha genç yaşında Bulgar ordusu ve tankları tarafından ezilmiş ve bu yıllarda bir soykırım ve mezalim yaşamıştı.  Başta minik şehit Türkan Bebek olmak üzere Ayşe Mollahasan, Musa Yakup, Mümün Ahmet, Yusuf Mehmet, Mustafa Osman, Aliosman Hüseyin, Abdülaziz Bekirov, Mustafa Aliev, Mustafa İbrahimov ve daha birçok soydaşımız Türklükleri ve vatanları uğruna acımasızca ve haince şehit edildiler. Kanlı ve zorunlu göçte şehit olanlara, Allah’tan rahmet diliyor tüm soydaşlarımıza bir Fatiha’da sizleri okumaya davet ediyoruz.

  Zorunlu Bulgarlaştırma sürecinde “Ömer YUSUF”, adı değiştirilen “ilk Türk” olarak tarihe geçiyordu. Yaşanan tüm zülüm ve işkencelere rağmen, Türkler, 1984´den beri devam eden Bulgar baskısına karşı her geçen gün direnerek kimlik ve kültürüne sahip çıkıyordu.

 Türk azınlığı, asimile olmak bir yana, daha gelişmiş bir Tüklük bilincine ve direnme gücüne kavuşmuştu. Yeni kurulmaya başlayan insan hakları dernekleri daha fazla özğürlük için yönetime baskı yapmaya başlamışlardı, Türk kökenli Bulgaristan vatandaşları da bu dernekler içinde aktif görevler almışlardı. Daha sonra Türkler de kendi aralarında örgütlenerek Bulgaristan´ın uyguladığı baskı rejimine karşı açıktan direnişe geçiyordu.

 80’li yıllar, Bulgaristan Türkleri için kara yıllar, sıkıntılı, üzüntülü yıllar olacaktı. Daha önce Pomaklar ve Romenlerin adlarını değiştiren Bulgarlar, Türklerin direnişi karşısında şaşırmıştı. Bulgar yönetimi Türk azınlığa karşı olan kuşkularını daha da arttırmış ve Türkleri göçe zorlama hızla yürürlüğe koyuluyordu. Aslında Türklerin göçe zorlanması ile tarıma dayalı ekonomisi olan Bulgaristan’ da hayat duracak, tarım ve hayvancılık sektörü bitecekti.

 *Jivkovun  Türkleri Soykırım  planı.

Bulgaristan´ın zamanın devlet bakanı Todor Jivkov, bir yandan Türkiye´nin yoğun baskıları ve uluslararası tepkiler, diğer yandan Bulgaristan´daki Tüklerin yürekli ve kararlı direnişi karşısında köşeye sıkışmıştı. O günkü Bulgaristan devlet yönetimi bu şartlar altında daha homojen bir nüfus yapısı oluşturmanın amacına, ulaşmasının mümkün olmamasını görmüş ve 2 Haziran 1989 günü televizyonda yaptığı konuşmada, Türkiye´yi kapılarını açmaya çağırarak, “Pasaportlarınızı vereceğiz, Türkiye kapılarını açsın kalmak istemeyen çekip gitsin” diyerek Bulgaristan’ ın her fırsatta gelişip büyümesine katkıda bulunan Türkleri kapı dışarı ediyordu.

 O yıllarda, Bulgarların yeni pasaport kanunundan yararlanmak isteyen 500 bine yakın Türk, pasaport almak için Bulgar makamlarına başvurmuştu. Bu yoğun pasaport talebi karşısında zamanın Dışişleri Bakanı Petır Mladenov, isteyene Türkiye´ye gitmesi için serbestçe vize verilicegini açıklamıştı.

 Fakat bu göç isteğe bağlı olmamış, Bulgar yönetimi kendi tesbit ettiği Türkleri olmadık zorbalıklarla, aileleri parçalayıp, mallarına ve mülklerine el koyup, Türkiye´ye göçe zorlamakla insan hakları evrnesel beyannemasini çiğniyordu.

*Özal’dan Jivkov’a   Türkiye ye gel çağrısı..

 Böylece 1989 yılı, İkinci Dünya Savaşı´ndan sonra yaşanan en büyük kitlesel göç olayı, Bulgaristan´ın çağdışı bir ayıbı ve yirminci yüzyılın sonlarının insanlık trajedejisi olarak tarihe geçecekti.

 Bulgar hükümetince, Türkiye´ye göç etmek isteyenlere ülkeden çıkmak için izin verilmemesi, bazı gruplara karşı keyfi davranılması ve özellikle de askerlik çağındaki gençlere güçlük çıkarılması soydaşlarımızın çeşitli yollarla ülkeden kaçmalarına ve Türk-Bulgar sınırında yığılmalarına sebep oluyordu. Türk Hükümeti soruna çözüm getirmek için iki ülke arasında mevcut olan vize anlaşmasını geçici olarak kaldırmış ve Bulgaristan vatandaşı soydaşlarımızın vize almadan girmelerine imkan sağlayan uygalamayı başlatmıştı. O dönemin Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Turgut ÖZAL, “Pasaportlarınızı vereceğiz, Türkiye kapılarını açsın kalmak istemeyen çekip gitsin” diyen Bulgaristan’ın Komünist Başbakanı Todor Jivkovf’a hitaben “kapıları açıyoruz, eğer isterse Jivkof’un da Türkiye’ye gelebileceğini” açıklamıştı.

 Bulgaristan, Türk-Bulgar antlaşmalarını, uluslar arası hukuku hiçe sayarak 2 Haziran 1989 tarihinden itibaren yüzbinlerce Türk´ü mallarını, mülklerini, sosyal haklarını ve hatta bazı hallerde eşlerini ve çocuklarını terketmeye zorlayarak Türkiye´ye sınırdışı ediyordu. 24 Aralık 1984 tarihinde Kirli yani “Benkoski” zorunlu ilk göç Türkiye’ye başlar ve Cebel, Mestanlı gibi Ata yurdu olan Koca Balkanlar ve Rumeli’den, Tuna ve Arda Boylarından akın akın ardı arkası kesilmeyecek çileli ve hüzünlü bir göç yaşanır. Türkiye´nin vize uygulamasını kaldırdığı 2 Haziran´dan tekrar vize uygulamasına dönüldüğü 22 Ağustos gününe kadar geçen iki buçuk aylık sürede toplam 311.862 soydaşımız günde 3-5 bin kişilik kafileler halinde ve perişan bir durumda Türkiye´ye zorunlu olarak göç ettiriliyordu. Kapıkule sınır kapsında bir insanlık ayıbı yaşanıyor, bebeklerin, hasta ve yaşlıların perişan hali insalık tarihine kara bir leke olarak geçiyordu. Soydaşlarımızın, Türk toprağını öpmeleri, Türk bayrağına sarılıp dua etmeleri bugün bile hafızalarda tazeliğini koruyor.

*Kanlı Göçün Canlı  Şahitleri  Konuşuyor

 Biz kanlı ve zorunlu göçü yaşamış canlı şahitleri bulup, onların göç yollaırnda ki çilelerini dinliyor. Zorunlu göç mağdurları ile söyleşi yapıyoruz.

 Zorunlu ve kanlı göçün mağdurlarının yanında geçmiş yıllarda yaşanan göçmenleri de buluyoruz. Adeta bu göçmenler bir canlı tarih gibi. Onlardan birisini elazığ’ın kovancılar ilçesinde bulduk. Deliorman bölgesinde ki Kovancılardangelip Elazığ’ın Kovancılar ilçesini kuran, 1930’lu yılların göçmenleri bakın neler anlatıyor.

 Zorunlu göçle asimilasyondan kurtulup Türkiye’ye sığınan soydaşlarımızın imdadına Balkanlar ve Rumeli dernekleri ile beraber yardımsever Türk halkı da koşuyordu. O yıllar da kurulan dernekler her zaman soydaşlarımızın yanlarında yer alarak onlara sahip çıkmıştı. Derneklerimiz bugün bile hizmetlerine devam ediyor, Bulgaristan ile Türkiye arasında ekonomik, kültürel ve sosyal alanlarda işbirliği kurulmasına köprü oluyorlar.

 Turist pasaportu ile gönderilen Türklerin pek azı eşyalarını yanlarında getirebilmişler, ayrıca sınırlı bir miktarda para almalarına izin verilmişti. Bulgar Hükümeti, Türkiye´ye göçe zorladığı soydaşlarımızın altı ay içinde geri dönmemeleri halinde, mallarına el konulacağını ve ayrıca emeklilik haklarını da kaybedeceklerini açıklamıştı. Zaman geçtikçe daha iyi anlaşılıyor ki asıl kaybeden Bulgaristan devleti oluyordu. Zorunlu göç Bulgarsitan devletine çok ağıra mal oldu. Tarlalar ekilemedi, ekonomik ve sosyal hayat tümüyle çöktü.

* Soydaşlar Mehter Marşları ile  Karşılanıyordu

 “Utanç Tireni” ile her gün kapıkule sınır kapısına gelen binlerce insanımız, Mehter Marşı ile karşılanıyordu. Sınırda hüzünlü anlar yaşayan soydaşlarımız bir yandan doğup büyüdükleri topraklardan koparılıp atılmanın, malları ve mülkerinin gaspedilmesinin, en yakınlarının bile Bulgaristan’da alıkonulmuş olmasının üzüntüsünü yaşarken, diğer yandan zulüm ve esaretten kurtularak özgürlüğe ve Anavatan’a kavuşmanın sevinciyle gözyaşı döküyordu. Acılarla  sevinçlerin birbirlerine karıştığı bu sahneler yaklaşık üç ay süresince her gün yaşandı.

  Bulgarista’ nın esas amacı, Türkleri göçe zorlayarak, kendisine göre sorunu ortadan kaldırmaktı. Bulgaristan´da kalacak Türkleri  de zaman içinde daha kolayca asimile etmeyi planlıyordu. Ama bugün geriye doğru dönüp baktığımızda o günkü Bulgar devlet yöneticileri, Türklere çok büyük bir iyilik yaptığını bilmiyordu. O yıllar da evini barkını terk ederek Türkiye’ ye gelen Türkler, Türk devletine yük olmadan çalışıp evlerini yapıp, işlerini kurdular. Bulgarsitan’da demokratik yönetimin iş başına gelmesi ile birlikte Bulgaristan’ da ki pasaportlarını alarak çifte vatandaş oldular. Birçok zorunlu göç mağduru soydaşımız hem Türkiye’ de hem de Bulgaristan’ da sanayici ve iş adamı olarak her iki ülkenin ekonomik kalkınmasına ve istahidamına katkıda bulunur hale geldiler. Biz zorunlu göçe tabi tutularak Türkiye’ye geldikten sonra başarılı sanayici ve iş adamlarımızla konuşuyor onlarından görüş ve düşüncelerinide alıyoruz.

 Bugünde Anadolu, binlerce mazlum ve masum soydaşımıza kucak açıyor, anavatan diyerek Türkiye’ ye gelenlere yurt ve yuva olmaya devam ediyor.

 Adriyatik’ten Çin seddine kadar kültür coğrafyamızın birçok yerinde olduğu gibi Koca Balkanlar, Deli Orman,Tuna ve Arda boyları ile Rodoplar da halen dilini, dinini ve kültürünü yaşatan binlerce soydaşımız bulunmaktadır. Göç mağduru soydaşlarımız, birçok ilin ve bölgenin kalkınmasına katkıda bulunmuşlar, Anadolu’nun birçok yerine giderek, halen Türkiye’ nin ekonomik kalkınmasına katkılar sağlamaya devam ediyorlar.

 İnanıyoruz ki asırlar önce Rumeli’ de muhteşem medeniyet  kurmuş Balkan Türkleri, sıkıntılı, üzüntülü yılları, zorunlu göçleri unutmadan geleceğe umutla bakıyor. Tarihten ders ve ibret alarak, kültürünü ve tarihini, kültür ve medeniyet coğrafyamızda yaştmaya devam ediyor. Göçten sonra Bulgaristan’da nelerin değiştiğini araştırmak üzere Balkanlar ve Rumeli’ ye yola çıkıyoruz.

*ZORUNLU GÖÇ BULGARİSTAN’I YIKTI

 Yahya KEMAL’ in ifadesi ile Türk’ün gönlünde dağ var ise Balkan, nehir var ise Tuna’dır diyerek ataları Türkistan coğrafyasından gelen Türkler olan ve Karadeniz de ilk Türk devletini kuran Bulgaristan coğrafyasına yolculuğa çıkıyoruz. Kültür ve medeniyet tarihimizi araştırmak üzere birçok kez Bulgaristan’a gittik. Bulgaristan’da ki son gezimizi Türklerin Rumeli’ ye ilk geçtikleri ilk bölge Rodoplar ve Kırcaali olacak.

 Bir zamanlar zorunlu ve kanlı göçlerle savaşın eşiğine gelmiş Türkiye ile Bulgaristan artık iyi komşuluk ilişkileri içinde. Zorla göç ettirilen Türkler bugün Bulgaristan vatandaşı olarak çifte vatandaşlık hakkına kavuştular. Bulgaristan ve Türkiye arasında kardeşlik köprüleri kuruluyor. Darrıca ve Koşukavak arasında ki dostluk ve kardeşlik protokolünün imza törenine katılmak için Türkiye’den yola çıkıyoruz. Kapıkule sınır kapısından geçerek, koca Balkanların eteğinde ki Meriç ovaları, Arda boyları, Kırcaali bölgesi ve Rodop dağları olacak. Kapıkule sınır kapısından Bulgaristan’a giriş yaptıktan sonra Baulgaristan’ da ki ilk durağımız eskilerin Cisri Mustafa Paşa köprüsü dedikleri Sivlengırat şehri oluyor. Osmanlı’nın ünlü paşası Rumeli beylerbeyi Gebze’li Çoban Mustafa Paşa’nın 1528 yılında Meriç ıramğı üzerine yaptırdığı bu muhteşem taş köprü, bize adeta hoş geldin dercesine karşılıyor. 295 metre uzunluğunda ki bu köprünün tam ortasında ki bir manevi tapu senedini andıran kitabe, taş köprü ile ilgili çok önemli bilgiler veriyor. Mimar Sinan’a yaptırılan 20 gözlü bu taş köprüden nazlı nazlı akan meriç nehrini seyrederken buralarda yaşanmış tarihi geçmişi düşünüyor ve kardeşilk ve dostluk gezisine katılanların Çoban Mustafa Paşa köprüsü üzerinde görüş ve düşüncelerini alıyoruz.

      *Habipler ve Harmanlı’dayız.

 Harmanlı Bulgaristan’ da adı değişmeyen önemli bir Osmanlı şehri. Türkiye sınırına 48 km. mesfade ki Harmanlı’ da 160 adım boyunda ki ahşap körü ile 1512 yılında Çoban Mustafa Paşa tarafından yaptırılan çok büyük bir han vardı. Handan ve köprüden bugün eser yok. Farklı duygular içerisinde Bulgaristan’ da bir başka Osmanlı şehri olan Hasköy’ e gidiyoruz.

 Haskova Osmanlı’da Hasköy adı ile biliniyordu. Fatih Sultan Mehmet’ in veziri Koca Mahmut Paşa’nın kurduğu bir Osmanlı şehridir Hasköy. Meriç ırmağı havzasında bu şehirde çok sayıda Türk yaşıyor. Evliya çelebinin tespitlerine göre Hasköyde 3 okul, 1 medrese, 3 tekke ve Saruca Paşa kervansarayı vardı. Bunların birçoğu yıkılmış. Hasköy’ de Osmanlı’ nın Balkanlarda yaptığı ilk camii olan Hasköy eski camiiyi ziyaret ediyoruz. Hasköy eski camiinin içinde çekimler yapıp, ezanlar okuyarak, tarihe not düşüyoruz.

 Hasköy yakınlarında ki Osman Baba türbesindeyiz. Osman Baba bir horasan dervişi. Ihlamur ve akasya ağaçları arasında muhteşem mimarisi ile Balkanların manevi bekçisi gibi adeta nöbet tutuyor. Yemyeşil ağaçlar ve kıvrım kıvrım çizilen yollardan geçerek Kırcaali’ye geliyoruz.

*  Arda boylarında Kırcalideyiz

  Kıracaali adını Gazi Kırcaali adında ki bir gönül sultanı ve alperenden almış. Kırcaali bölgesine 1600’lü yıllarda Karamanoğlu beyliğinin bulunduğu Konya, Karaman, Antalya ve Mersin’den getirilen Türklerle şenlendirildiğini biliyoruz. Kırcaali kahramanlık destanları yazılan bir bölge. Bu şehir tümüyle müslüman Türklerin yaşadığı, 94 köyü olan 93 harbinde  Mehmetçiklerin kahramanlık destanı yazdığı bir şehir. Bugün bile şehir halen ticaret merkezi konumunda. Gazi Kırcaali ile ilgili birçok efsane ve hikaye anlatılıyor. Kırcaali’ de ilk durağımız Belediye binası oluyor. Darıca Belediye Başkanı Şükrü KARABACAK ile Kırcaali Beledeiye Başkanı hasan AZİZ’i ziyaret ediyoruz. Hasan AZİZ , Kırcaali ile ilgili önemli bilgiler veriyor. Kırcaali’nin kültür, turizm, ticaret ve tarım merkezi olduğunu söylüyor. Kırcaali’ de muhteşem mimarisi ile göz ve gönül ziyafeti sunan tarihi Medrese binasını geziyoruz. Bu muhteşem eser 1917’ de Rus mimar tarafından  Türkistan mimarisine göre çizilmiş bir eser. Kırcaali’ li Müslüman Türklerin yardımları ile yapılan bu medrese bugün müze olarak kullanılıyor. Medrese de Bulagaristan tarihi ile ilgili eserler sergileniyor. Osmanlı ile ilgili de eserlerin sergilendiğine de şahit oluyoruz. Şimdi de Kırcaali camiindeyiz. Camiinin yanıbaşında Kırcaali’ ye adını veren Gazi Kırcaali hazretlerinin mezarını ziyaret edip fatiha okuyoruz. Kırcaali’nin türbesi yıkılarak, mezar caminin yanına nakledilmiştir. Camiiye namaz kılmaya gelen Kırcaali’li Müslüman türkler ile konuşup, Kırcaali müftüsünden bilgiler alıyoruz. Camiinin arkasında Osmanlı’dan kalma Kırcaali kaymakamlık binasının belgeselini çekerek Kırcaali’de Osmanlı dönmeinden kalma, komünistler tarafından yıkılan askeri kışla binasının bulunduğu yeride görüntülüyoruz.  Kırcaaliye hakim tepeden, Arda  ırmağı üzerindeki Kırcaali barajını seyrederken, gönül telimizi titereten Arda havalarını mırıldıyor, yanık Rumeli Türklerini dinlerken muhteşem Osmanlı tarihi gözlerimizin önüne geliyor. Arda ve Meriç nehirleri, bir anlamda kültür coğrafyamızı da çiziyor. Meriç Sofya dağlarından doğarken, Arda’ da Rodop dağlarından aldığı suları Saroz körfezine taşırken bizim türkümüzü ve bizim destanımızı yazıyor.

 Kırcaali’den ayrılarak Mastanlı’ya geliyoruz Mastanlı Rodop bölgesinin önemli merkezi. Göçler ve soykırım döneminde ciddi yaralar almış. Mestanlı merkezde ki şehitler abidesi çok şey söylüyor. Zorunlu ve kanlı göçteşehit olan Türkler için Mestanlı2da yapılan abidenin önünde belgesel çekip, dostluk ve kardeşlik gezisine katılanların duygu ve düşüncelerini alıyoruz.

*DARICA VE KOŞUKAVAK KARDEŞ ŞEHİR OLMASINA ŞAHİTLİK YAPIYORUZ.

 Kültür tarihimizde kardeşlik çok önemlidir. Kardeş veya karındaş. Kısaca gardaş diyelim. Kardeşlik üzerine türküler yazılmış, şiirler söylenmiş. Kardeş ne güzel kelime. (kardeş ile ilgili bir mısra yazılacak). Kardeşin birçok çeşiti var. Kan kardeşliği, süt kardeşliği, akraba kardeşliği. Şehirlerin kardeş olması ise çok farklı. Türkiye’nin en büyük sanayi kenti Kocaeli’nin çiçeği burnunda ki Darıca ilçesi kendisine yurt dşındaki ilk kardeş şehir olarak Koşukavak şehrini seçti.kardeşlik protokolünü imza heyetine bizde belgesel çekerek şahitlik yapacağız. Zorunlu göçler… Savaşlar…. ve sıkıntılı yıllar artık geride kalmış. Asırladır birlikte yaşayan Bulgar ve Türkler yeniden geçmişi yaştamaya çalışıyor. Mestanlı’dan Koşukavak’a gidreken geçmişte yaşanan sıkıntıları düşünürken yeşillikler içerisinde kıvrım kıvrım yollardan geçiyoruz. Rodop dağlarındaki kırmızı kiremitli köyler, elif misali minareler ve tarlalarda çalışan köylülere el sallayarak Koşukavak’a geliyoruz.

 Darıca belediye Başkanı Şükrü KARABACAK başkanlığında ki darıca kardeşlik heyetini Koşukavak’ın Türk kökenli belediye başkanı Sabiha Mehmet Darıca kardeşlik ve dostluk heyetini bando takımı, Bulgar, Türk ve Pomak halk ekibi oyunları ile karşılanması duygulu anlar yaşatıyor. Darıca heyetini Koşukavak’ta karşılayan Türk Bulgar ve Pomak halk oyunları ekibinin muhteşem karşılama havası görülmeye değer. Zorunlu göçle Bulgaristan’dan gidenler halk ekibi oyunları ile karşılanıyor. Bu dostluk ve kardeşlik gezisini gerçekleştiren Bursa Turizmin yetkilileri ve dostluk ve kardeşliği daha ileri boyutlara ulaşması için çaba sarf ediyor.

 Adını koşu atlarının koşu yarışları yaptığı kavaklardan alan Koşukavak’a sultan yeri de deniliyor. Bulgaristan-Yunanistan hududunda zaferler tarihimizn önemli destanlarının yazıldığı Dimetoka şehrine çok yakın Koşukavak, Darıca ile Koşukavak belediyesi arasında ki kardeşlil protoklünün imza törenine katılıyoruz. Törende Koşukavak ve Darıca’ nın tanıtımları yapılıyor. Darıca Beldiye Başkanı şükrü KARABACAK ile Koşukavak Belediye Başkanı Sabiha Mehmet’in konuşmalarını dinlerken geçmişte yaşanan zorunlu ve kanlı göçü üzüntü ile hatırlıyor, geleceğe umutla bakıyoruz.

  Koşukavak’ta bir başka durağımız Koşukavak camii oluyor. Camii de bizleri Koşukavak müftüsü Nasuh Halil karşılayarak dini hizmetler ile ilgili bilgiler veriyor.

Camiinin tarihi geçmişi oldukça eski. Camiinin yanında ki medrese  komünist Bulgar yönetimi tarafından yıkılmış. Koşukavak camiisini yıkmak üzere buraya gelmek isteyen Bulgar subayının yolda kaza geçirerek ölmesi ille caminin yıkılmaktan kurtulduğunu öğreniyor.

Camiinin çevresine istinad duvarı yapılmasına tarihi eser çıktı bahanesi ile izin verlmiyor. Koşukavak camiinin tamir ve restorasyonun Darıca’lı hayırseverler tarafından yapıldığı da söyleniyor. 1901 yılında yapılan Koşukavak kaymakamlık binasının mimarisi göz ve gönül ziyafeti sunuyor.

 Koşukavak’ta belgesel çekimlerimizi yaparken Gebze Darıca Balkan Türkleri Derneği Başkanı Rıfat YAKUPOĞLU’ nun dayısı ve amcası ile de sohbet edip bölge ile ilgilide bilgiler alıyoruz. Rıfat YAKUPOĞLU’nun dayısının söylediği yanık Rumeli türküleri gönül telimizi titretiyor.

 * KOŞUKAVAK KÖYLERİNDE BELGESEL ÇEKİYORUZ.

 Darıca Balkan Türkleri Derneği Başkanı Rıfat YAKUPOĞLU, şair ve yazar Süleyman ADALI ile birlikte Rodop köylerine doğru yola çıkıyoruz.

 Zorunlu göçten sonra boşalan köylerin durumunu yerinde tespit edeceğiz. Mezarlıkları ziyaret edip, fatihalar okuyacağız. İlk durağımız Yunuslar köyü Karagöz mahallesi oluyor. Bir zamanlar insan sesi ile cıvıl cıvıl olan hayatın olduğu, çocukların sesleri şenleen evler virane olmuş. Mutlu ve huzurlu ailelerin hayat sürdüğü evlere baykuşlar tünemiş. Harabe halinde ki evlerin bahçeleri kurumuş. Sevdalık türkülerin söylendiği çeşmeler akmıyor. Ağaçlarda ki kuşların ötüşü bile farklı.

 Rodop dağlarında ki Topallar köyündeyiz. Topallar mahellesi kültür tarihimizin önemli bir simasını bağrında barındırmış. Balkan tarihi yazarlarından Ömer Osman ERENDORUK’un dünyaya geldiği evi arıyoruz. Bu önemli kültür adamının dünyaya geldiği ev yıkılmış, virane olmuş. Balkan ve Rumeli tarihi ile ilgili 20’ye yakın kitap yazan bu ünlü yazarımızın evinde yazarın arkadaşı Süleyman ADALı ile söyleşi yapıyoruz. Bu ev vakit geçirilmeden kültür bakanlığı tarfından restore edilerek müze haline getirilmeli. Harabe halde ki evin görüntülerini çekerken üzüntümüzü belgesel görütülere yansıtıyoruz. Belene ölüm kamplarında da yer alan bu yazarımızın akrabaları ile de konuşup Koşukavak’ta kaldığı evi de ziyaret edip, kendisine yardmcı olan komşuları ile de sıhbet ediyoruz.

 Bulgaristan ve Balkan tarihi ile ilgili yazılar yazıp, kitaplar yayınlayan kültür adamlarını tek tek arayarak vefa borcumuzuda ödüyoruz. Bunlardan birisi de devlet adamı, yazar ve ilahiyatçı Osman KILIÇ. Osman KILIÇ’la da Ankara’da ki evinde bulup sohbet ediyoruz.

* Rodop köylerinde ki gezimizin şimdi ki durağı Gazallar.

 Bu köyde ilk durağımız tarihi mezarlık oluyor. Dernek başkanı Rıfat YAKUPOĞLU, dedeleri ve babasının mezarlarını yaptırarak sürekli fatiha okuduğunu atalarına karşı vefa borcunu ödediğini söylüyor. Bazı mezar taşları isimsiz. Sebebini sorduğumuz da zorunlu göç yıllarında mezra taşlarında ki Türkçe adlarına bile müsamaha gösterilmeyip, hepsi kırılmış. Mezarların birçoğu yıkılmış, fatiha  okuyacak torun bekliyor. Mezarlıkları gezdiğimizde geçmişte yaşanan korkunç olaylarada şahit oluyoruz. Sadece canlı Türkler değil, ölülerde bu mezalimden nasiplerini almışlar. Müslüman türk cenazeleri tabutlar içerisinde elbise giydirilerek gömdürülüyordu. O yıllarda cenazeler gömüldükten sonra gece gizlice, cenaze sahipleri cenazelerini yeniden mezardan çıkartarak, kefenleyip cenaze namazlarını kılarak defnetmeleri mezalimin boyutlarını gösteriyor.

 Kırılmaktan kurtulan bazı tarihi mezar taşları, gazalların tarihi geçmişini de yansıtıyor. Adı gazı ali’ den alan Gazallarda ki tarihi çeşmenin 250 yıllık kitabesi kırılmış olsada Osmanlı medeniyetinin su kültürünü yansıtıyor. Çeşmenin suyundan kana kana su içerken bir zamnlar insan ve çocuk sesiyle şenlenen bu tarihi köyde bugün sadece dört hane var. Köyde tek çocuk olarak yaşayan Ahmet yalnızlığını bizlere anlatıyor. Köyü ziyarete gelmeyen komşularına sitem ediyor. Kendisi ile güreşe tutuşup bir nebze de olsa sevindirmeye çalışıyoruz. Rıfat beyin çocukluk yıllarını geçirdiği bu güzelim köyde hayatını sürdüren Fatma bacıdan bilgiler alıyor, köyede yaşayanlarla sohbet ediyoruz. Başkan YAKUPOĞLU, bize geçirdiği çocukluk ve gençlik yıllarını anlatıyor. Başkan YAKUPOĞLU’nu dinlerken adeta duygulanıyor, YAKUPOĞLU ile birlikte bizde geçmişi yaşıyoruz. Köyden ayrılırken farklı duygular yaşıyor, köyü kendi yanlızlığı ile başşbaşa bırakıyoruz. Kırcaali’den geçerek Baçkova yani Asenograt üzerinden Filibe’ ye gideceğiz.

 * FİLİBE YOLUNDA TARİHİ  YAŞAMAK..

 Kırcaali Baçkova arası adeta orman denizi. Türk köylerini bir bir arkada bırakarak, bir zamanlar Rodop Türk devletinin kurulduğu bölgeden geçiyoruz. Karagözler, Karatarla ve Kuşali köylerine el sallayarak adını “Anne Türkler geliyor” anlamına gelen “stani maykadan” alan Asenograt yani Baçkovadayız. Bu bölgede de çok sayıda Türk yaşıyor. Asenograt şhrinin zirvesine doğru tırmanıyoruz. Burada Bulgaristan’ın en eski manastırların birini göreceğiz. Baçkova manstırı, Bulgar Rıla manastırından sonra ikinci önemli manastır. 1080 yılında yapılmıştır. Manastıra osmanlı devleti büyük önem vermiş, sahip çıkmış ve korumuştur.Manastır Osmanlı’nın hoşgörüsünüde ortaya koyuyor.Tarihi manastırın kapısındaki çınar ağaçları çok şeyler söylüyor. Manastırda belesel çekimine izin vermiyorlar. Bulgaristan’ın çeşitli yerlerinden gelen Bulgar öğrenciler manastırın misafirhanesinde konaklaktırılarak, manastır gezdiriliyor. Öğretmen ve öğrenciler ile konuşup, manastırda gizlice çekim yapıyoruz. Manastır hemen yanıbaşında çağlayarak akan viça ırmağı üzerinde ki Baçkova şelalesinin yanında ki Osmanlı’nın tarihi kemer köprüsü çoktan yıkılmış. Şelalenin aktığı tarihi kemer köprünün yıkılmış ayaklarına bakarak Osmanlının geçmişini düşünüyoruz.

 Baçkova şelale ve çınar ağaçları geçmişin nazlı yadigarı. Fotoğraf makinamız ve kameramızla bölgenin görüntülerini çekerek tarihe not düşüp, zamana noterlik yapıyoruz. Şelale ve çınar ağaçlarını doya doya seyredip, Osmanlı’nın bu bölgede kurduğu muteşem medniyeti düşünüyoruz.

 Osmanlı’nın sancak merkezlerinden birisi olan, bir zamanlar Osmanlı’ya bağlı olan Şark-i Rumeli devletinin başkenti Filibe’ye doğru yolumuz devam ederken bizlere Taner MEHMET rehberlik edecek. Rehberimiz bölgenin tarihi geçmişine oldukça hakim. Filibe ve Asenograt ile ilgili tarihi bilgiler veriyor. Ovalardan ve köylerden geçerek Filibe şehrine geliyoruz. Adını makedon kral filip’ten alan Filibe’nin bugünkü adı Poldiv olmuş. Osmanlı’nın muhteşem eserlerinin bulunduğu Filibe’ye ilk kez Haziran 1999 yılında giderek belgesel çekmiştik. Şimdi zamanı durdurak 1999 yılında burada çektiğimiz belgesel görüntüleri sizlerle paylaşalım.

• Evliye Çelebiye  göre  Filibe..

Filibe Evliya çelebi’nin ifadesi ile tepecikler üzerine kurulmuş bir şehir. Bizi Filibe şehrinin ünlü tepeleri, Cenden tepe, Saat tepe, Taksim tepe, Canbaz tepe, Nöbet tepe karşılıyor. Her birinin Osmanlı mediniyetinde ayrı anlam ve  önemi olan bu tepeleri seyrederek Filibe’ye giriyoruz Filibe’de ilk durağımız tarihş Osmanlı mezarlığı oluyor. Kendi deyimleriyle Milleti Osmaniye halk deyimiyle Romanların yaşadığı Hacı Hasan mahellesinin hemen arkasındaki tarihi Osmanlı mezarlığını ziyaret ediyoruz. Bu mezarlıkta Şıpka ve Balkan savaşlarında şehit olan birçok asker bulunuyor. Kenan Rufai Hazretlerinin hocası Ethem Şahın mezarı da bu mezarlıkta. Mezarlık ki tarihi taşlar Osmanlı medeniyetinin manevi tapu senedi gibi duruyor. Bir zamanlar çöp yığınlığında olan bu mezarlık, İstanbul Büyükşehir Belderiyesi ve Filibe Beldiyesinin katkıları ile temizlenmiş.

 Filibe de kaldığımız otelin önünde ki büyük parkın tarihi Filibe mezarlığı oduğunu öğreniyoruz. Mezarlık sökülerek bu bölge geniş park haline getirilmiş. Bu parkın içini gezerek Fatiha okuyoruz. Parkın bir köşesinde Türkiye Cumhuriyetinin Filibe Başkonsolosluğu da bulunuyor. Gittiğimiz her ülkede olduğu gibi Başkonslosluğumuzu ziyaret etmek istiyoruz. Ancak ne mümkün… hem akşam hem sabah Filibe Başkonsolsluğunun önüüne gidip, Bulgar polisinden izin alıp konsolosluğun kapı ziline basmamıza rağmen görüşemiyoruz. Kapıdaki güvenlik kamerasına el sallayıp buradan ayrılıyoruz. Bular polisine bıraktığımız belgesel ve kart vizitimizden haberi olan Başkonsolsumuzun bizi aramsına teşekkür ediyoruz. Keşke Türkiye’nin Dış temsiciliklerini yürüten Büyükelçi ve Başkonloslar Filibe Başkonlosumuz gibi duyarlı olsalar. Cumhurbaşkanı ve Başbakanlığın büyükelçileri uyarması gerektiğine inanıyoruz. Filibe deki bir başka durağımız Muradiye Ulu Cuma Camii. Camii yıkılmaktan Türkiye’nin katkı ve yardımlarıyla son anda kurtulmuş. Camiinin çevre düzeni, iç dizaynı ve minraesi yendien yapılmış. Camii muhteşem göz ve gönül ziyafeti sunuyor. Biz yine zamanı durdurarak 1999 yılına geri gidip, kubbesi çökmek üzere olan camiinin alt kısmında içkilerin içildiği görüntüleri sizlerin bilgisine sunalım.

Bir zamanlar kubbesi çökmek üzre olan caiinin içerisinde ezanı Muhammediyeyi okuyayarak, ejdadımızı hayırla yad ediyoruz.

 *Filibde ki gezimizin şimdiki durağı Taksim tepe.

Osmanlu mimarisi ile yapılan ev ve konaklar, dar sokaklar, cumbalı evler, tipik dükkanların arasından geçerek sarı bir binanın önünde duruyoruz. Burası 1868 yılında Sultan Abdülaziz Han tarafından Bulgar mektebi olarak yapılmış. Sarı mektep olarak anılan bu okul dimdik ayakta. Osmanlı konaklarında ki dedikodu pencereleri görülmeye değer. Bir konağın içinde ki Filibe’nin tarihi taş hanının kapısı geçmişin nazlı yadigarı. Taş hanın  kapısının belgeselini çekerken duygulanıyoruz. Filibe deki şimdi ki durağımız nöbet tep.

 Osmanlı asklerinin nöbet tuttuğu bu tepeden Filibeyi seyrediyoruz. Filibe nöbet tepeden bir başka güzel gözüküyor. Özellikle Muradiye Ulu camiinin minaresi ile Osmanlı’dan kalan saat kulesi görülmeye değer. Minare ve saat kulesi Osmanlı’nın filibe’ye vurduğu bir mühür gibi duruyor. Taksim tepe de ki mevlevi hane tekkesi görülmeye değer. Her yıl Filibe’den 17 Aralık Şebi Aruz törenlerine katılmak üzere Konya’ya çok sayıda Filibe’li geliyor. 1800 yıllık antik tiyatro tüm ihtişamıyla Filibe’yi süslüyor. Kilise de kıyılan bir Bulgar gencin nikah törenin de belgeselini çekiyoruz. Bulgarlar önce kilise de dini nikahlarını kıydırıp sonra resmi nikahlarını yaptırıyorlar. Burada ki tarihi kilisenin kapısında çok sayıda gelin ve damadın nikah kıydırmak üzere beklediklerini görüyoruz Filibe’de kaldığımız otelin salonları, Osmanlı döneminde ki tarihi Osmanlı resimleri ile dolu. Filibenin tarihi Osmanlı resimlerini tek tek kameramıza kaydediyoruz.

 Filibellerin deyimiyle panayırı yani uluslararası Filibe ticaret fuarını da geziyoruz. Dünyanın birçok ülkesinden gelen sanayici ürünlerini bu fuarda sergiliyor. Fuar alanının hemen yanı başında nazlı nazlı akan Meriç ırmağı üzerinde ki köprüden Meriç nehrini doya doya seyrediyoruz. Meriç nehri görülmeye değer güzellikte. Yeni açmış söğüt yaprakarı ve  kavakalrın arasından Meriç nehri serhat şehri Edirne’ye aheste aheste akrken, bizde bu bölgenin tarihi geçmişini düşünüyoruz. Filibe’de ki Osmanlı’dan kalan tarihi eserler, mahalleler, sokak ve cadde adları Filibe’nin osmanlı geçmişini anlatıyor. Filibe’yi doya doya seyredip veda ederken, çocukluk yıllarını Filibe’de geçirmiş, doğduğu evi görmeye gelen bir aile ile söyleşi yapıyoruz.

*Bulgaristan’a Meriç  ovasından vede ediyoruz.

    Filibe, Kırcaali ve Rodop dağları ile ilgili anlatılıp söylenecek çok şey var.  Bulgaristan’dan ayrılma vakti geldi. Bularistan’a veda edip, kapıkule sınır kapısından Türkiye’ye girerken gözümüz ve gönlümüz arkada kalıyor. Elveda Evlad-ı Fatihan diyarı, Rodoplar ve Arda boyları. Elveda Kırcaali, elveda Filibe, elveda Bulgaristan. Tarih durdukça Bulgaristanda’ki Türk varlığı duracak. Osmanlı kültür ve medeniyet eserleri insanlığa hizmet etmeye devam edecektir.

 Darıca ile Koşukavak Belediyeleri arasında dostluk ve kardeşlik kurulmasına vesile olan ve belgesel ekibimizi çekim yapmak üzere Bulgaristan’a götüren Darıca Balkan Türklerine teşekkür ederken, derneğin yaptığı hizmetler ilgili tanıtım belgeselini sizlerin hizmetineıştı. ?

Osmanlı devletinin, Balkanlar ve Rumeli topraklarında 1365 yılından itibaren kurdukları barış ve huzur ortamı, 1900 lü yılların başından itibaren savaş ve gözyaşına dönüyordu.

 Balkanlar ve Rumeli coğrafyasında huzur ve barışın teminatı olan Türkler büyük sıkıntılar yaşamaya başlar. Göç ve sıkıntılı yıllar biribirini kovalar. Büyük umutlarla şenlendirmek üzere Karaman’dan, Afyon’dan, Denizli’den özetle Anadolu’dan Rumeli coğrafyasına giden Türkler göç dalgalarıyla Anadolu’ya gerisin geriye dönerler.

 Bulgularla Türklerin birlikte huzur içerisinde yaşadığı yıllar geri de kalmıştır. Tarihte ilk Türk devletini kuran Bulgar Türkleri Rusaların panislavizve Ortodoks birliğine de katması felakete döner. Tarihe 93 harbi olarak geçecek Osmanlı-Rus savaşları Bulgarların kışkırtılması ile hedefe ulaşır. Rusların asıl amacı Bulgarları kurtarma bahanesi ile Balkanlar üzerinden İstanbul’u ele geçirme planıdır. Plevne’nin çökmesi ve Osman Paşa’nın teslim olması ile Ruslar İstanbul’a kadar gelmişlerdir. Tarihimize kara bir leke olarak geçecek Ayaestefanos Antlaşması burada yapılır ve Yeşilköye Ruslar zafer anıtı bile dikerler.

     RODOP TÜRK DEVLETİ KURULUYOR

 İşte bu üzüntülü ve acı yıllarda nizami askeri birliklerin yapamadığını Rodop bölgesinde yaşayan Türkler gerçekleştirir. Pomağı ve Türkmeni ile Rodop Türkleri Kırcaali bölgesinde direnişe geçerek destanlar yazamaya başlar. Geri çekilen Osmanlı ordusundan Rumeli kökenli askerlerde direnişçi Rodop Türkleri ile hareket etmeye başlarlar. Rodopları ele geçiremeyen Rus ordusu Flibe, Eski Zahra, Haskova üzerinden İstanbul’a doğru ilerlerken hiçbir ciddi askeri bir mukavemet ile karşılaşmamaları üzücü ve düşündürücüdür. Bugünün Yeşilköyü olan geçmişin Ayestefenosta Rus temsilcisi Grav İknatiyev ile Osmanlı temsilcisi Saffet Paşa barış görüşmeleri yaparken Rodopta ki direnen Türkler 16 Mayıs 1878 tarihinde adını gönül sultanı bir alperenden alan Kırcaali şehrinin 25 km kuzeyinde ki Kara tarla köyünde önemli bir toplantı yapılmaktaydı.

 Bu tarihi toplantıya Ahmed TİMRAŞLI, abdullah EFENDİ ve Kara Yusuf Çavuşun liderliğinde 30 mebus ve 100 kadar nahiye müdürü katılarak geçici Rodop türk devletinin kurulduğunu Türk tarihinr altın harflerle geçen şu cümlelerle dünyaya ilan ediyorlardı.

“Rodoplar Ve Batı Trakya Da Yaşayan Ahali Hiçbir Devletin Egemenliğini Kabül Etmeyecektir. Ancak Yeniden Osmanlı Devletine Dahil Olabiliriz. Amacımız Yerli Ahali İle Dobruca Ve Deli Ormandan Gelen 1 Milyon Göçmen Türkü Rus Birlikleri Ve Bulgaristan Çetelerinden Karumaktır Diyordu.”

 Arda boylarında ki Rodop Türk devletinin kurulduğu bu tarihi cümlelerle dünyaya duyurulurken, Ayestefenos barış görüşmeleri devam etmekteydi. Rus birliklerin İstanbul’u işgali İngiltere’ nin girişimi ile önlenmiş olsa da çok ağır şartlarda Osmanlı devleti yenilgiyi kabul etmişti. İmzalanan Antlaşmaya göre Osmanlı Balkanlarda ki tüm toprakları kaybetmiştir. yeni kurulan Bulgar devletinin sınırları istanbul2a çok yakın Kırklareli’nin Karadeniz de ki Midye köyü ve Ege de ki Enes hattı ile çizilmişti.

RODOP TÜRK DEVLETİ NASIL  YIKILDI ?

 Osmanlı Devleti bu ağır şartları kabul ederken Rus ordusunun cephe gerisinde kurulmuş Rodop Türk devleti vardı. O dönemin büyük devletleri, Rodop Türklerinin direnişinden korkarak Ayestefenos antlaşmasının iptalini ister. Barış görüşmeleri Berlin de yeniden başlamıştır. İmzalanan yeni antlaşmaya göre Tuna nehri ile koca Balkanların arasında ki topraklarda Bulgar Krallığı kurulmuştur. Koca balkanların güneyinden Rodop dağlarına kadar olan topraklara ise Şark-i Rumeli adı altında Osmanlı’ya bağlı başka bir devlet kurulmuştur. Bu bölgede yaşayan ahali Bulgar, Türk ve Rumlardan oluştuğu için başkanlık dönüşümlü olarak gerçekleşecekti. Bu devletin başkenti Filibe şehri olur. Şark-i Rumeli devletinin Dış işleri ve güvenliği Osmanlıya bağlı kalacaktı. Şark-i Rumeli Devletinin ömrü sadece 10 yıl sürmüştür. 1898 yılında Bulgar hükümeti, hiçbir kimseye danışmadan  bu devleti ilhak etmişti. Bu coğrafya da yaşayan olaylar tarihinde tozlu raflarında yer alırken, geçici Rodop Türk devletinn direnişi sayesinde Rodoplar, Batı Trakya ve Makedonya tamamı ile Osmanlı’ya geri çevrilmişti.

BALKAN SAVAŞLARINI NASIL KAYBETTİK?

 Osmanlı üzerindeki kara bulutlar ve Osmanlı Devletini taksim planları sürmektedir. Osmanlı coğrafyasını parçalamak isteyen Balkan devletleri aralarında bir ittifak kurarak 1912 yılında Osmanlı Devletine savaş ilan ederler. Osmanlı Devletini idare eden İttihat ve Terakki kadroları oynanan oynlardan habersizdir. Osmanlı tarihinin en utanç verici savaşıdır Balkan savaşları. Aslında ona savaş bile demek gerekir. Çünkü Edirne’nin Şükrü Paşa tarafından savnulması dışında çarpışma diye birşey yoktur ortada. Bulgar ordusu Çatalca’ya kadar gelmiştir. Osmanlı balkanlardan tümüyle çekilmiştir. Osmanlı’nın kültür ve medeniyet başkentlerinin bulunduğu Rumeli Coğrafyası, koca Balkanlar ve Tuna boylarında tek karış yeri kalmamıştır.

 Osmanlı’ya 95 yıl başkentlik yapmış, serhat şerimiz Edirne’nin Şükrü paşa tarfından savunulması zaferler tartihimize altın harflerle yazılmış. Edirne sokaklarını gezerken Edirne savunucusu Şükrü paşanın kahramanlıklarını adeta yaşar gibi olursunuz. Edirne Balkan şehitliğinde tutsak edilmiş askerlerimizin ağaç kabuğu yiyerek, şehit olduklarını acaba kaç kişi biliyor. Edirne’de ki vefalı askeri komutanlarımız tarafından yapılmış Şükrü paşa müzesini gezerken edirne savunmasını yeniden yaşar gibi olursunuz.

* BATI TRAKYA TÜRK  DEVLETİ KURULUYOR ?

 Biz burada yine bir parantez açarak Osmanlı-Rus savaşlarında Ruslara göz açtırmmayan Rodoplular acaba Balkan savşalarında ne yapmışlardı. Onlar Rodoplarda, Arda boylarında ve Batı Trakya da destanlar yazıyorlardı. Rodopluları cephe gerisinde örgütleyen, tarihimizin isimsiz kahramanları Süleymen Askeri’nin, Eşref Kuşçubaşının Batı Trakya Krtalı Fuat Balkan ve Filibeli Rüştü Beyler Rodoplar ve Batı Trakyayı kurtarıp, 31 Ağustos 1913 yılında Batı Trakya Türk Cumhuriyetini kurmuşlardı. Yeni kurulan Batı Türk Cumhuriyetini Yunan hükümeti tanırken diğer avrupa devletleri de tanıma yolundaydı. Ancak Osmanlı Devletini yöneten İttihat ve Terakki hükümeti Batı Trakya Türk Cumhuriyetini de yıkacaktı. Çünkü İttihat Terakki hükümeti batılı devletlere Meriç Nehrinin batısında bir karış yer istemiyorum diye söz vermişti. Böylece bayrağı olan, milli marşı olan bir Batı Trakya Türk Cumhuriyeti böylece yıkılarak gümüş tepsi içersinde Gümlücüneyi Batı trakya ile birlikte Rodopları Bulgar paşalara teslim ediliyordu.

 Böylece 2 ay var olan Batı Trakya Türk Cumhuriyeti, Türk devletler tarihinde yerini almış oluyordu. 1913 yılından sonra Rumelili insanların yüzü hiç gülmemiştir. Göçler, sıkıntılar, göz yaşları, soykırım ve mezalim yaşanmıştır. Rumeli türklerinin kaderi göçlerle çizilmiş, göçlerle yazılmıştır. 1877-1878 yılların da Rusların Balkanlara girmesiyle başlar ilk göçler. Bu göçlerde yaşanan dram ve mezalimi tarih hiç kaydetmemiştir ve kydetmekte istemez. Göç yolarında çekilen çile, sıkıntı ve ızdıraplar. Göçmenlerin İstanbul’ da ki yerlerde yaşadıkları dramların ne belgeseli ne de filmi çekilmiştir. Sadece “93 harbi macırları” diye tarihlere geçmiştir. Balkan savaşlarında yaşanan göçler ise ayrı bir dramdır. Bu göçlerin gerçek mağdurları  tacizlere ve katliamlara dayanamayan Dobrucalı ve Deliormanlı kardeşlerimizdir.

KANLI GÖÇE GİDEN YOL

 Tarihler değişip yeni yönetimler gelse de Rumeli de ve Bulgaristanda yaşayan soydaşlarımızın kara talihleri değişmez. Onların peşini göçler ve gözyaşları bırakmaz. Yeni Bulgar devleti etnik temizliği gerçekleştirmek için her on-onbeş yılda bir göçmenlik anlaşması imzalar. Böylece 1927, 1937 , 1950, 1968 yıllarında Türkiye Cumhuriyeti Devletine yapılan göçlerle soydaşlarımzın aileleri de yürekleri gibi parçalanıp gitmiştir. Ve son göç. Tüm göçlerden en utanç vericisi 1989 yılında gerçekleşen ZORUNLU ve KANLI GÖÇTÜR. Bu göçün öncesini ve sonrasını yaşayan belgesel yayıncılık ekibi Bulgaristanda ki asimilasyon ve Bulgar baskısını 1984 yılında Gebze gazetesinde yer alan yazı ile tüm dünyaya duyurmuştu. 1984 yılında zorunlu göçün gerçeklştiği 1989 yılına kadar Bulgaristan da yaşanan soykırım ve zorla Bulgarlaştırma olayını adım adım takip etmiş 1989 yılında yaşanan göçü tüm boyutları ile araştırıp tarihe not düşüp zamana noterlik yapmıştı.

 Her mayıs ayı gelince 1989 yılının Bulgaristan’ da yaşanan zorunlu ve kanlı göçü yeniden yaşar gibi oluyorum. Ancak birçok zorunlu göç mağduru bile göç yıllarında çekilenleri çoktan unutu. Kapıkule sınır kapısında ki yığılmalar, çadır kentler ve Anadolu’ ya göç mağdurlarını dağıtıldığı günler en önemlisi Bulgaristan’ da yaşanan soykırım ve mezalimler. Her yıl Mayıs ayında bu acı gerçekler hatırlanmalı, tarihten ders ve ibret alınmalı.

 KANLI GÖÇÜN 21.YILINDA

Asırlardan beri süren göç serüveni 80’li yıllarda dayanılmaz bir hal almıştı. Bulgaristan´da Türklere yapılan baskılar karşısında meşru direnme hak hareketini başlatmışlardı. Tarihler 20-21 Mayıs. Kuzey Bulgaristan´da “Türklüğümüzden asla vaz geçmeyiz, Bulgar isimlerini asla almayız” diye başlayan protesto gösterileri ve açlık grevleri kısa sürede bütün Bulgaristan´a yayılıyordu.

 Baskılara son verilmesi ve haklarının iade edilmesi amacıyla toplu açlık grevleri ve barışçı gösteriler düzenleyen Türk’lere, Bulgar askerleri ve milisleri tarafından ateş açılıyordu. Bulgar askerleri, direnen 60´dan çok Türk öldürmüş, yüzlerce kişi yaralanmış ve tutuklanmıştı. Birçok soydaşımız daha genç yaşında Bulgar ordusu ve tankları tarafından ezilmiş ve bu yıllarda bir soykırım ve mezalim yaşıyordu. Işte o öldürlenler arasında Türkan bebek adeta kanlı göçün sembolü olmuştu.

 1983 yılında gözlerini dünyaya açmıştı Türkan FEYZULLAH ya da minik şehit. Ve ne Türklük, ne Bulgarlık, ne millet ne milletçilik, ne vatanseverlik ne de ihanetin ne anlama geldiğini bilmeyen daha 18 aylık olan Türkan FEYZULLAH, 1984 yılında Bulgar askerlerinin müdahelesi ile annesinin omuzlarında alnına isabet eden hain kurşunla hayata gözlerini kapamıştı.

Balkan Dağlarında Devr-i Alem..

     Büyük şair  Yahya  Kemal Beyatlı “ Türkün gönlün ’de dağ varsa balkan, nehir varsa Tuna”der. Geçekten  Balkan dağları ve Tuna nehri  kültür ve medeniyet tarihimizin sınır   çizgisidir. Balkan dağları ve Tuna nehrini anlamadan  Osmanlı  ve  Rumeli coğrafyasını ve evladı  Fatiha’n diyarını  anlamak mümkün değildir. 12-13-14 Aralık  2014  tarihlerinde  Balkanların marka  tur firması Koşukavak Turun daveti ile  Bulgaristan’a  gidip belgesel  çektik.

   Balkanlar,Tunaboyları,Evladı Fatiha’n diyarı. Meriç ve Arada boyları kültür coğrafyamızın  sınır çizgileridir. Balkanlar ve   Adriyatik’te neresi?  Deriz. Hep “Adriyatik’den Çin seddine “ Türk dünyası coğrafyası denir. .Adriyatik fazla gündeme gelmez bilmeyiz. Aslında Adriyatik sahillerini bilmeden Adriyatik’e gitmeden ve en önemlisi Adriyatik’te yaşanmış muhteşem Osmanlı tarihini araştırmadan Türk-İslam tarihi bilinmez. Osmanlı tarihi ise hiç anlaşılmaz.

   Biz Balkanlar ve Rumeli coğrafyasına  gideriz. Şöyle bir gezip geliriz. Bosna’ya gidip, Balkanları gezip ’de Adriyatik sahillerindeki  Karadağ, Hırvatistan, Arnavutluk, Bosna ve Yunanistan’ın  Adriyatik denizi  ve  mora sahillerindeki şehirlerini gezmemek büyük eksiklik. Gebze’nin kültür turu yapan marka firmalarından Koşu Kavak Turizmin  daveti ile   Devri Alem  programı olarak   7-14 Eylül 2014 tarihlerinde Adriyatik sahillerinde tarihe not düşüp zamana noterlik yapmıştık. Şimdide Balkanlara Bulgaristan’a yolculuğa  çıktık.

       Kocaeli’nden Adriyatik Sahillerine Kültür Yolculuğu

     Balkanlar ve Rumeli’ye ilk kez 1992 Yılı’nın haziran ayında gitmiştik.  Aradan 22 yıl geçmiş. Bir çok kez balkan ülkeleri ve Rumeli topraklarına gittim. Kocaeli’nden Rumeli Kültür yolculuğuna çıkıyoruz. Rumeli’yi Balkan coğrafyasını bilmeden Kocaeli tarihi de bilinmez, aslında Kocaeli tarihi bir anda Balkanlar ve Rumeli tarihidir çünkü Kocaeli bölgesinde Balkanlar ve Rumeli kökenli çok sayıda insanımız var. Tarih ve kültür coğrafyası çok önemli.

       Tarihi sevmek için coğrafya ile dost olmak gerek.  Kültür ve medeniyet coğrafyamız çok önemli. Milli ve manevi coğrafyayı bilemeyen tarihini de bilemez. Tarih bilinci coğrafyayı sevmekle başlar. Balkanlar ve Rumeli tarihi bilincine sahip olmayanlar için hiçbir şey ifade etmez.  Milli ve manevi coğrafyayı biliyorsanız Rumeli ve Balkanlar kelimesi sizlere çok şey söyler. Hele Rumeli ve Balkanlar coğrafyasını gezdiyseniz… Rumeli ve Balkanlar’da yaşanan olaylara ilginiz varsa heyecanlanırsınız.  Rumeli deyince gönül teliniz titrer, kendinizi bir anda  kültür coğrafyamızın içinde  buluverirsiniz. Coğrafya ses verir, Şairlerin şiiri ile sizlere uzaklardan seslenir, yanık Rumeli türküleri diyardan diyara götürür bazen Tuna boylarına bazen Vardar ovasına bazen Maya dağına çıkarır. Hele, bir şiir var ki mısralarını söylediğimizde hüzünlenir duygulanırsınız yüzlerce yıllık Osmanlı medeniyetini ve dedelerimizi hatırlarsınız.

 İşte o şiirlerden birisi.

Balkanlarda büyük, öksüz kubbeler

Minareler, şadırvanlar, kervansaraylar

Bizi söyler, anlatır Mimar Sinan´dan beri

Üsküp´te, Estergon´da, bir atar damar gibi

Davullar, zurnalar ve serhat türküleri…

Bizim türkümüzde gurbet var artık.

Hasret var, yürek var, toprak var balam

Gönlümüzü sımsıcak alan topraklar

Tiyanşan, Kadırgan Dağları´na dek uzar

Kim demiş vatanımız Edirne´den Kars´a kadar.

  Değerli Kültür adamı  Yavuz Bülent Bakilerin dediği gibi vatanımız  “Edirne’den Karsa kadar  değil, Avrupa’dır Asya da dır.  Avrasya ve Rumeli  deyince akla önce İstanbul  ve yanı başındaki Kocaeli  gelir.. Avrasya coğrafyasıyla Rumeli ve Balkanları bilmek ve tanımak için İstanbul’u ve Kocaeli’yi tanımak gerekli. Çünkü bu coğrafyada binlerce insan göçerek İstanbul’u, Kocaeli’yi Sakarya’yı vatan kabul etmiş bu bölgelerin gelişmesine katkıda bulunmuşlar, buralarda yuva kurup çocuklarını büyütmüşler. Bugün torunları ve çocukları dedelerini hatırlamasa da tarih ve coğrafya gerçekleri haykırıyor biz dedeleri ve babaları Rumeli’den gelenlere Devr-i Alem farkıyla Rumeli’ye götürüyoruz.

Bu insanlarımızın Ata ve dedeleri Rumeli ve Balkanlardan Bosna’dan Tuna boylarından geldiler biz Devr-i Alem diyor, Rumeli Balkanlar gezimizin ilk durağı Evladı Fatihan diyarı Bulgaristan.  Osmanlı şehri Filibe’de tarihe not düşeceğiz. Bir kez daha Filibeyi adım adım gezeceğiz. Filibeye  bir çok kez gittim. Filibe   Türbesi Gebze’de olana Çoban Mustafa Paşa’nın da şehri. Burada  bir çok vakıf eseri  Çoban Mustafapaşa’nın

  Koşukavak tur ile daha önce Makedonya’dan kültür yolculuğumuza başlamış. Elimizde kameramız ve fotoğraf makinemizle Makedonya’dan başladığımız yolculuğumuza Kosova, Arnavutluk Karadağ, Bosna Hersek Hırvatistan, Yunanistan’da noktalamıştık, şimdi Makedonya’nın başkenti Üsküp’ten Rumeli toprakları ve Adriyatik sahillerine kültür yolculuğuna birlikte   yaptığımız  yolculuk şimdide  Bulgaristan’ın kültür başkenti Filibe’de  Pamparova kayak merkezinde  devam ediyoruz..  Koşukavak Turizmim sahibi değerli dostum Rifat Yakupoğlu’na teşekkür etmeyi bir borç biliyorum.

New Yorktan Washington’a Devr-i Alem

AMERİKA GEZİ NOTLARI
Araştırmacı gazeteci ve Devr-i Alem Belgesel Program Yapımcısı 10-20 Kasım Kasım 2014 tarihlerinde Türk Amerikan Giresunlular Derneğinin davetlisi olarak Amerika’nın New York, Washington, New Jorse, eyaletleri, Nia Gara bölgesinde araştırma yaparak belgesel çektim. Amerika’da yaşayan Türklerle görüştüm, Büyükelçilik yetkilileri, sivil toplum örgütleri, Amerika’da yaşayan gazetecilerle, söyleşiler yaptım. Amerika’da  10 günlük araştırma ve gezilerimi sizlerle paylaşıyorum.
Neden Amerika’ya gittim?
Seyahat etmek, gezmek gerekiyor. Bugün toplum olarak, gezmeye önem vermiyor, gezdiğimiz yerlerle ilgili de fazla bir bilgi sahibi değiliz. Bugün Türkiye’de 76 milyon insan yaşamakta. Ancak cebinde pasaportu olan insan sayısı ise 12-13 milyon civarında. Bunların da çoğu, hac ve umre ibadeti için alınmakta. Aslında gezmek, fazla pahalı değil, ucuz geziler, ucuz turlar düzenlenmekte. Bu turlarla Dünya’nın birçok bölgesi rahatlıkla gezilebilir. 1992 yılından beri gazeteci ve belgeselci olarak, Dünya’nın birçok ülkesini gezme fırsatım oldu. Gezdiğim ülkelerle ilgili belgeseller çekip TV kanallarında yayınlatmakta, yaptığım araştırma yazılarını gazetelerde okuyucularımla paylaşmaktayım. 10-20 Kasım 2014 tarihleri arasında Amerika’ya giderek çeşitli eyaletlerde belgeseller çektim. Bu belgesellerle ilgili hazırladığım gezi notlarını sizlerle paylaşmak istiyorum.
AMERİKA’YA YOLCULUK
Amerika’dan vize alma işlemimiz uzun sürmüştü. Nihayet vize alma işlemimiz tamamlandı ve o gün geldi çattı. 10 Kasım 2014 günü saat 07.30 uçağı ile Amerika’ya doğru uçuşa geçtik. Önce Karadeniz semaları, Bulgaristan, Romanya, Macaristan, Avusturya, Almanya, Polonya, Norveç ve İsveç hava sahalarından geçerek Kuzey Buz Denizi’ne açıldık. Yolculuğumuz devam ederken biz  de uçakta  Amerika ile  ilgili notlarımızı gözden geçiriyoruz.
Amerika Birleşik Devletleri  elli tane eyalet ve bir tane federal bölgeden oluşan bir federal anayasal cumhuriyettir. Resmî kuruluş tarihi 4 Temmuz 1776´dır.
Kuzeyinde Kanada, güneyinde ise Meksika ile sınırı bulunur. Alaska eyaleti, kıtanın kuzeybatısında bulunarak doğusunda Kanada ve batısında Bering Boğazı´nın öbür tarafında bulunan Rusya´nın arasında bulunmaktadır. Hawaii eyaleti, Büyük Okyanus´un ortasında bulunan bir takımadadır. Ayrıca Karayipler ve Büyük Okyanus´ta bulunan birçok denizaşırı toprağı vardır. Doğuda Atlas Okyanusu´ndan, batıda Büyük Okyanus´a kadar 4.500 km genişliğindedir. Alaska ve Hawaii´yi de içine alan Amerika Birleşik Devletleri´nin 9 milyon kilometrekareden fazla yüzölçümü vardır.
Biz bu satırları okurken uçağımız hızla ilerliyor. İzlanda üzerinden buzlarla kaplı Grilland’a el sallayarak Atlantik Okyanusu’na açılıyoruz. Amerika Kıtası’na Kanada hava sahasından giriyoruz. Karlı dağlar, yaprakları dökülmeye yüz tutmuş ormanlar bize hoş geldin diyor. Kuzey Amerika hava sahasına girdiğimizde Amerika’da henüz yeni sabah olmuş. 11 saate yakın uçuştan sonra, Amerika’nın New York, Kennedy hava limanına iniyoruz. Pasaport işlemlerimizden sonra ‘’Merhaba Amerika’’ diyip, New York sokaklarına çıkıyoruz.
AMERİKA MÜSLÜMANLAR BİRLİĞİ MERKEZİNDEYİZ
Birçok eyaletin birleşmesiyle kurulan Amerika Birleşik Devletleri bana göre New York’tan ibaret. Uçağımız New York hava sahasına alçaldığında, gökdelenler, devasa binalar, ırmaklar, göller, koylar, sonbaharın bütün güzelliğini yaşayan New York’u şimdi karadan geziyorum. New York Kennedy hava limanı ile Amerika’da ki ilk ziyaret yerim Amerika Müslümanlar Birliği arası yaklaşık 45 dakika. Geniş yollar ve caddelerden geçerek Amerika Müslümanlar Birliği Merkezi’ne geliyorum. Bu merkezin kuruluşu başlı başına bir belgesel konusu. Burası, Amerika’ya giden Türkler tarafından 1980 yılında kurulan ilk cami. Türkler, namaz kılacak camii bulamayınca, 1980 yılında bir grup Türk tarafından Amerika Müslümanlar Birliği kurulur, bu bina satın alınarak, camii ve kültür merkezine dönüştürülür. İki katlı sevimli bir bina… Hem camii, hem kültür merkezi görevini görüyor. Bu bina 1980 yılında satın alındığında bir harabe görünümündedir. Bina 60 senelik ömrünün il kısmında kilise, sonra kiliseye bağlı dini okul, sonra sinema ve tiyatro olarak kullanılmış ve 4-5 yıl kadar da metruk haldeymiş . Amerika’daki bir avuç Müslüman Türk tarafından satın alınan bina yüzbinlerce dolar sarf edilerek onarılmış, tadilatlar yapılmış, güzelleştirilmiş ve bir İslam külliyesi haline getirilmiştir.
Fatih Camii’nin kuruluşu, Amerika Müslümanlar Birliği’nin hizmetleri, her türlü takdirin üzerinde. 34 yıldır başarılı hizmet veren bu kuruluşa teşekkür etmeyi bir borç biliyor, Fatih Camii ve Amerika Müslümanlar Birliği’nin kuruluşunu gerçekleştiren şahıslarla görüşüp, belgesel görüntüler çekiyoruz.
AMERİKA’YI MÜSLÜMANLAR MI KEŞFETTİ?
Kitaplar, Amerika’yı 1492’de Kristof Kolomb’un keşfettiğini yazar. Ancak tarihi kaynaklar, Amerika’nın çok öncelerden keşfedildiğini yazmakta. Amerika’yı ilk kez Asya Bölgesinden, hatta ataları Türkler olan Kızılderililerin binlerce yıl önce geldiğini yazmakta.  Bering Boğazı’nı aşarak gelen Türkler, Kızılderili adı ile Amerika’nın ilk yerlileridir. Müslümanların, 750’li yıllarda Endülüs’ten ve Fas’tan Amerika’ya geçtikleri yazılmakta. Son yıllarda  ABD’ni tarihinde Colombus’tan önce Müslümanların bulunduğuna dair yeni araştırmalar yapılmaktadır. Dünyaca ünlü Harvard Üniversitesi eski profesörlerinden, ABD Bilim Sanat Akademisi üyesi Barry Fell´in (1917-1994), 1980’de yayımladığı “Saga Amerika” (Efsane Amerika) isimli çalışmasındaki bilgiler gösteriyor ki, Müslümanlar, daha Hz. Ali ve Hz. Osman döneminde Amerika´ya ulaşmıştır.
ABD’nin batı yakasının  kurak yerlerinde  taşlar üzerine oyulmuş şemalar, grafikler, tablolar, temel ve ileri düzeydeki okulların sisteminden kalan kısımları gösteren bazı kitabelere ulaşmışlardır. Kuzey Afrikalıların el yazmalarına benzer kufi tarzında Arap alfabesiyle yazılmış kitabeler bulunmaktadır.  Arkeolojik kazılar, dilbilimcilerin bölgede dil ve yer isimleri üzerine yaptığı incelemeler, antikacıların 8. ve 9. yüzyıla ait buldukları paralar, ev eşyaları ve diğer eşyalar, Müslümanların 7. yüzyılın ortalarından itibaren Amerika kıtasına geldiğini, yerleşim birimleri, câmiler, okullar kurduğunu ve Kızılderililer üzerinde büyük etki bıraktığını gösteriyor.”
Amerika kıtasından 1000 yıllarında, ilmen ilk defa bahseden ise, Müslüman ilim adamı Birunî’dir. Müslüman âlim ve kâşişer Kolomb’dan asırlar önce yeni kıtanın varlığından haberdar olmuşlardı. Zâten Kolomb da, başta İbni Rüşd olmak üzere bir çok Müslüman denizci, coğrafyacı ve bilginin eserleri ve tecrübelerinden istifade etmişti. Bunu Kolomb, 1498’de Haiti’den yazdığı mektupta, “Avenruyz-İbni Rüşd” adlı yazarın, yeni dünyanın mevcudiyeti hakkında kendisini bilgilendirdiğini belirterek doğrulamıştı.
Kolomb evraklarında 21 Ekim 1492 tarihinde Gibara yakınlarından Küba’nın Kuzeydoğu sahil kıyısına gitmek üzere gemisinin ayrıldığını ve güzel bir dağın tepesinde bir mescit gördüğünü itiraf eder. Küba, Meksika, Texas ve Nevada’da üzerinde Kur’an’dan ayetler bulunan harabe halinde mescitlerin ve minarelerin bulunduğunu keşfetmişlerdir.
AMERİKA’NIN KURULUŞU
Yeni Dünya olarak bilinen Amerika tarihi ve kuruluşu gerçekten çok enteresan. Bunların her biri ayrı bir araştırma konusu.
Amerika Kıtası´nın 1492´de Avrupalılar tarafından keşfinden sonra İspanyollar, Portekizliler, Fransızlar ve İngilizler, buradaki yerli halkların aleyhine toprak sahibi oldular. Avrupalılar, Amerika´daki topraklarını genişlettikten sonra, İngiltere başta olmak üzere çeşitli ülkelerden göçmenler alıp buralara yerleştirerek koloniler kurdular.
18. yüzyıl ortalarında, bu kolonilerin sayısı 13´e yükseldi ve bu Onüç Koloni, Amerika Birleşik Devletleri´nin temelini oluşturdu. Koloniler zaman içinde İngiliz devletinden farklı bir kimlik geliştirmeye başladı.  Yönetimleri de İngilizlerden farklıydı. Kolonilerin her birinde (Pensilvanya dışında), iki yasama meclisi bulunuyordu. Kolonileri temsil eden alt meclisin üyeleri mal sahipleri tarafından seçiliyor, Krallığı temsil eden üst meclis üyeleri ise İngiliz Kralı tarafından tayin ediliyordu.
İngiltere, 1756-1763 yılları arasında yapılan Yedi Yıl Savaşları İngiliz maliyesi üzerinde ciddi bir yük oluşturmuştu. İngiltere malî yükünü gidermek amacıyla yeni vergiler koyması, Amerika´daki kolonilerin tepkisiyle karşılaştı. 18. yüzyıl ortalarından beri hazır oldukları bağımsızlık mücadelesini hayata geçirdiler.  İngiltere’ye karşı özgürlük mücadelesine girişen Amerika’ya, 1770’li yıllarda Osmanlı, gemilerle yardım göndermişti .  Savaşın başlarında George Washington, Thomas Jefferson tarafından kaleme alınan ve özgürlük isteklerini dile getiren Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi´ni yayınladı (4 Temmuz 1776). Sonradan 4 Temmuz günü ABD bağımsızlık günü olarak kabul edilmiştir.
İngiltere’ye karşı özgürlük mücadelesine girişen Amerika’ya, 1770’li yıllarda Osmanlı, gemilerle yardım göndermişti.
Altı yıl süren savaş sonunda, George Washington komutasındaki koloni güçleri tarafından yenilgiye uğratılan İngiltere geri çekilmiştir.1789´da Anayasanın tamamlanıp onaylanmasıyla yeni bir ulus ve Amerikan üst kimliği doğdu.
1850’ler, Birleşik Amerika batıdaki topraklara yeni yeni açılmakta, bir taraftan Kızılderililer ile uğraşırken, bir taraftan da California’da yaşanan “altına hücum”u intizama sokmaya çalışmaktadır, topraklarını genişletmek için savaş veren Amerikalılar, Teksası kontrol altına almak için Meksika ile giriştiği savaşta, atların çöle dayanamaması sonucu bir türlü üstünlük sağlayamaz; bunun üstüne Amerikan ordusu savaşta çöle dayanıklı hayvan arayışına girer. Savaş Bakanı Jefferson Davis, Ortadoğu ve Afrika ülkelerinde kullanılan develerin bütün bu işler için en uygun hayvan olduğunu düşünür.
Dönemin Osmanlı Padişahı Abdülmecid’e başvurulur. Padişah’ın izni ve 2 hediye devesiyle, toplam 34 veya 60 kadar deve gemilere yüklenir. Amerikalılar için asıl zorluk bu noktadan sonra başlar. Develerle ilgili hiçbir bilgiye sahip olmayan Amerikalılar, İzmir Limanından 4 deveciyi de yanlarına alarak Amerika’ya dönerler.   Bazı kaynaklarda develerle birlikte 100 askerin de  Amerika’ya yardım için gönderildiği belirtilmektedir.
Osmanlı askerleri, sahip oldukları bilgi, beceri ve tecrübeyle, Kuzeylilerin savaşı kazanmalarında ciddi bir misyon üstlenmişlerdi. Bunlardan kâfilede deve bakıcısı olan üç Türk (Hacı Ali, Yorgo ve İlyas Bey), Amerika’da kalmışlar ve ticarî hayattaki girişimleriyle büyük başarılara imza atmışlardır. Birisi, Amerika’da deve ile ilk posta teşkilatını kurmuş, diğeri Camel ‘Deve’ marka sigaranın temellerini atmış; paketlerin üzerine ‘Turkish’ ibâresini dâhi koymuştur.
Devecilerin Amerika’daki hayatları maceralarla dolu geçer. En renkli hayat ise Hacı Ali’ye aittir. California’daki birliklerde uzun seneler devecilik yapan Hacı Ali daha sonra ordudan ayrılır, evlenip iş hayatına atılır ve sahip olduğu birkaç deveyle taşımacılık yapmaya başlar, işleri iyi gitmiyordur, günün birinde develerini Arizona çölüne salar ve Quartzsite kasabasına yerleşir. Kasabalıların çok sevdiği Hacı Ali, onların söyleyişiyle Hi Jolly, çok sevdiği develerini bulmak için yıllar sonra çöle gider, günlerce kendisinden haber alınmaz, kasabalı Hacı Ali’yı çölde arar, uzun aramalardan bir deveye sarılmış halde bulurlar ancak Hacı Ali’de deve de ölmüşlerdir ve Hacı Ali için üzerinde bir deve rölyefinin bulunduğu, bölgenin en büyük mezarını inşa ederler. Arizona’da bir efsane olarak dilden dile dolaşan Hacı Ali için her yıl altı ocakta Quartzsite’da Hi Jolly festivali yapılmakta, Amerika’nın en ünlü devecisi için deve yarışları yapılmaktadır.
Deveci Babanın Oğlu, Türk Asıllı Meksika Cumhurbaşkanı
Diğer renkli hayatı ise İlyas Bey yaşar. İlyas Bey Meksikalı bir kızla evlenip Meksika’ya yerleşir ve bir oğlu olur. Oğlu Elias Plutarco Calles 1924-1928 yılları arasında Meksika devlet başkanı olur, 1928-1936 yılları arasında ülkeyi perde arkasından yönetir.
ABD´nin genişlemesi
ABD doğal kaynaklarının zenginliği, genç ve dinamik bir insan gücüne sahip olması nedeniyle 19. yüzyıl boyunca hızla sanayileşti. Ancak 1861-1865 yılları arasında çıkan Amerikan İç Savaşı ülkeyi parçalanma tehdidi altına soktu. Savaş kuzeydeki eyaletlerin başarısıyla sonuçlandı ve ABD tekrar hızlı bir gelişme dönemine girdi. 20. yüzyıl başlarında çıkan I. Dünya Savaşı´nın İtilaf Devletleri tarafından kazanılmasında önemli bir rol oynadı. II. Dünya Savaşı´nda da Almanya, İtalya ve Japonya´ya karşı büyük bir başarı kazanan ABD artık bir süper güç haline gelmişti.
AMERİKA’NIN KALBİ NEW YORK’TA ATIYOR
Bugün 11 Kasım 2014, Amerika’yı keşfetmeye çalışıyoruz. New York sokaklarında sadece Amerika’nın değil, Dünya’nın kalbinin attığı New York’u sizlere Devr-i Alem farklı ile tanıtmak istiyoruz.
New York Amerika Birleşik Devletlerinin en kalabalık şehri ve dünyanın en kalabalık metropoliten alanlarından New York metropoliten bölgesinin merkezidir. Şehir bir parçası olduğu New York Eyaleti ile karıştırılır. Şehir; ticaret, finans, medya, sanat, moda, araştırma, teknoloji, eğitim ve eğlence sektöründe önemli katkı yaptığından dolayı küresel kent olarak anılmaktadır. Önemli bir uluslararası diplomasi merkezi olan kent, Birleşmiş milletler genel merkezine de ev sahipliği yapmaktadır
Şehir, dünyanın en büyük doğal limanlarından birinin üstüne kurulmuştur
New York, bir göçmen kentidir. Kentte yaklaşık 170 ayrı dil konuşulmaktadır ve her üç kişiden biri ABD dışında bir ülke doğumludur. İngilizce çeşitli aksanlarla konuşulur. İngilizcenin yanı sıra İspanyolca da İngilizce kadar yoğun konuşulmaktadır.
Özgürlük heykeli, Empire State Binası, Central Park ve Times Meydanı, Modern Sanat Müzesi, Guggenheim Müzesi ve Modern Tarih Müzeleri şehrin ilgi çekici mekanlarıdır. Gökdelenleri, caddeleri, lokantaları, alışveriş merkezleri ve insanlarıyla, New York turistleri cezbetmektedir. 24 saat açık olan metrosu ve yoğun trafiğiyle Hiç Uyumayan Şehir adını almıştır.
New York kenti 1615 yılında Hollandalılar tarafından New Amsterdam adı altında kuruldu. 1664 yılında İngilizler tarafından fethedilen şehre York ve Albany İngiliz Dükü’ne ithafen New York adı verildi. 1778 yılında kent 2 yıl süreyle yeni kurulan Amerika Birleşik Devletleri´nin başkenti oldu. Başkent Washington´a taşındıktan sonra da kentin önemi büyümeye devam etti. Şehir 19. yüzyılda göç ve açılım hareketi ile dönüşüm geçirdi. 1904 yılında New York şehir metrosu açıldı. New York şehri 20. yüzyılın ilk yarısında dünyanın ticaret, sanayi ve iletişim merkezi haline geldi. New York şehri 1920’lerde Londra’yı geride bırakarak en kalabalık şehir konumuna geldi ve Metropolitan Bölgesi 1930’ların başında nüfusu 10 milyon rakamını aşarak insanlık tarihindeki ilk mega şehir oldu. New York’da ekonomik problemler, artan suç oranları ve ırklar arası gerginlik 1970’lerde zirveye ulaştı.
İKİZ KULELER’İN ALTINDAYIZ
New York’ta ilk durağımız, 11 Eylül’de vurulan İkiz Kuleler olarak bilinen binaların bulunduğu bölge. İki uçağın, o devasa İkiz Kuleleri 2001 yılı 11 Eylül’de nasıl vurduğunu, binaların nasıl kartondan kutuymuş gibi yanıp, yıkıldığını dün gibi hatırlıyorum. Bu binaların olduğu yerde belgesel çekiyoruz. İkiz Kulelerin olduğu yerlere bu olayda ölen 3.000’e yakın insanın isimleri yazılmış ve büyük havuzlar yapılmış. İkiz Kulelerin olduğu bölgede başka binalarda var. Ancak İkiz Kuleleri temsilen tek bir büyük bina yapılmış. Havuzlarda, çağlayarak akan sular, havuz duvarında olayda ölen insanların isimleri, insanı müthiş bir şekilde hüzünlendiriyor. Gece ve gündüz, bölgenin görüntülerini çekiyoruz. İkiz Kulelerin yerine yapılan binanın, değişik açılardan görüntülerini çekerken, o günleri hatırlıyorum.
Yerel saatle 08:46:30 da Amerikan Hava Yolları´na ait kaçırılan bir yolcu uçağı Dünya Ticaret Merkezi Kuzey Kulesi 94.-98. katları arasına kulenin kuzey tarafından çarptı. Bina çarpmadan 102 dakika sonra yıkıldı.
Yerel saatle 09:02:59 da ikinci bir uçak Dünya Ticaret Merkezi güney Kulesi 77.-85. katları arasına kulenin güney tarafından çarptı. Bina çarpmadan 56 dakika sonra yıkıldı.
Olaylarda 2,974 sivil ABD vatandaşı ölmüştür. 24 kişi ise halen kayıp olarak listelenmektedir.
ABD hükümetinin açıklamalarına göre olaylar şöyle gelişti: 11 Eylül 2001 Salı günü ABD’de dört yolcu uçağının ikisi New York´taki Dünya Ticaret Merkezi gökdelenlerine, bir diğeri Washington D.C.´de Pentagon’a çarptı. Sonuncu uçak ise yolcular ve uçağı kaçıranlar arasındaki mücadeleden sonra 150 mil uzakta, Pensilvanya kırsalında düştü.
Bu konuda pek çok teori öne sürülüyor. AB.D hükümetine göre bu saldırıyı  Usame B. Laden’in lideri El Kaide örgütü gerçekleştirdi. Kimi iddialara göre 11 Eylül olayları Amerikan hükümeti ve gizli servisleri tarafından Orta Doğu´ya ve Afganistan´a yönelik işgal faaliyetlerini meşrulaştırmak, ülke ve dünya kamuoyunun desteğini almak amacıyla düzenlenmiş senaryolardır. New York Times gazetesi tarafından yapılan bir ankete göre her 4 Amerikalıdan 3´ü hükümetin 11 Eylül olayları ile ilgili doğruları söylemediğinden şüphelendiğini belirtmiştir.
Video görüntüleri incelendiğinde, güneydeki kuleye çarpan uçağın camlarının görülmediği ve United Airlines logosunun olmadığı, bu uçağın ABD Ordusu´nda kullanılan Boeing 767 tipi yakıt ikmal uçağı olduğu öne sürülmüştür.
Saldırı, dünya medyası tarafından “medeniyetler çatışması” olarak yorumlandı. 11 Eylül saldırılarını gerekçe gösteren başkan George W. Bush, önce Afganistan, ardından da Irak´ı işgâl etti. ABD Başkanı George W. Bush Terörizmle Savaş Kampanyası başlattı ve bu kampanya ile NATO´nun 5. maddesini işletmeye başlattı. Bu Kampanyada ABD´ye başta Birleşik Krallık olmak üzere birçok ülke destek olmaktadır.
İKİZ KULELER ENKAZINDAKİ MÜZE
Amerika, çok enteresan bir ülke. Dünyayı ve insanları sömürmek üzere kurulan Amerika, tam anlamı ile kapitalist ve emperyalist. Her şey paraya endeksli. Sosyal Devlet anlayışından hiçbir eser yok. Hayat, oldukça pahalı. Her şeyden para kazanmayı ilke edinen Amerika, 11 Eylül felaketinden bile para kazanıyor. İkiz Kulelerin enkazı ve bodrum katlar müze haline getirilmiş. Kameramız elimizde, çok ciddi bir kontrolden geçerek müzeye giriyoruz. Müzede binaların, vurulmadan önceki görüntüleri, vuruluş anı, çöküntüler, enkazdan çıkan malzemeler, binanın enkazdaki önemli parçaları, temelde ki çelik halatlar, temel duvarları, her şey ziyaretçilerin bilgisine açılmış. Çok geniş bir alan, saatler süren gezi ile hem bilgi alıyor, hem de çekim yapıyoruz. Müzenin çok özel bir yerine geldiğimizde, çekim yapmamız yasaklanıyor. Basına yansımamış dehşet görüntüler, videolar ve İngilizce bilgiler, burada ziyaretçilerin bilgisine sunuluyor. Müzedeki çekimlerimizi tamamlarken aklımıza İkiz Kulelerin nasıl vurulduğu ve olayın arka planında nelerin olduğu bir kez daha düşünmeden edemiyoruz. Gerçekten İkiz Kulelerin neden vurulduğu, arkasındaki güçlerin neler olduğu, tıpkı Amerika Cumhurbaşkanlarından suikast sonucu olan Kennedy’nin neden öldürüldüğü bilinmediği gibi, sır olarak kalacak ve hiçbir zaman ortaya çıkmayacaktır. Bugün, bu tezler Amerika’da çok saygın kurum ve kuruluşlar tarafından da dillendiriliyor. Olayın görünürdeki faili El Kaide olsa da, arkasında Derin Amerika ve Amerika Derin Devleti olduğu söylenmekte. Temennimiz bir gün bu gerçekler ortaya çıkar. Müzeden çıkarken aklımıza bir çok soru takılıyor, İkiz Kulelerle ilgili sosyal medyada yazılıp çizilenler ve çekilen filmleri bir kez daha hatırlayıp izlemek, hafızamı tazelemek istiyorum.
ÖZGÜRLÜK ANITINA GİDİYORUZ
Amerika’nın sembolü, New York’taki Özgürlük Anıtıdır. Tabii özgürlükten herkesin anladığı farklı. Feribotlarla Özgürlük Anıtı’nın bulunduğu adaya gideceğiz. Sıkı bir güvenlik kontrolünden geçerek gemiye biniyoruz ve Özgürlük Anıtı’na doğru yola çıkıyoruz. New York’u denizden de seyrediyoruz. Houston Nehri ile Atlas Okyanusu nehri adeta iç içe geçmiş. Gökdelenlerin bulunduğu, Dünya ticaretinin kalbinin attığı Manhatton Adası, devasa gökdelenler, İkiz Kuleler’in yerine yapılmış bina, denizden muhteşem gözüküyor. Güneşli bir sonbahar günü, New York’u denizden seyretmek ve belgesel görüntülerini çekmek, insana tarifsiz bir keyif veriyor. Özgürlük Anıtı’nın bulunduğu ada, sahilden biraz iç kısımlarda. Adaya yaklaştıkça Özgürlük Anıtı müthiş gözüküyor. Özgürlüğü temsil eden anıtın, meşale ile özgürlüğü dünyaya yaydığı açıklansa da bana göre Amerika’nın dünyaya nasıl hükmettiğini simgeliyor.
Heykel, sağ elinde bir meşale, sol elinde ise bir hitabe tutar. Tabletin üstünde 4 Temmuz 1776 tarihi (Bağımsızlık Bildirgesi´nin tarihi) yazılıdır. Heykelin başındaki tacın 7 sivri ucu 7 kıtayı veya 7 denizi simgeler. Heykelin yüksekliği 46 m, kaidesi ile beraber 93 m´dir. Ziyaretçiler heykelin içinden meşaleye kadar 168 basamaklı bir merdivenden çıkabilirler. Heykelin meşale tutan sağ elinin yüksekliği 13 metredir. Meşalenin etrafındaki dehlizde 15 kişi bir arada dolaşabilir. Heykelin başının genişliği 2 metre, yüksekliği ise tacı ile birlikte 5 metredir.
Özgürlük Heykeli, 1984´ten beri UNESCO´nun Dünya Kültür Mirası Listesi´nde yer almaktadır. Heykelin daha küçük boyutlarda bir kopyası Paris´tedir ve Atlas Okyanusu´na doğru bakar. Dünyanın başka çeşitli yerlerinde de (Osaka, Priştine, Pekin, Nevada, Güney Dakota, Bordeaux, Poitiers gibi) küçük kopyaları bulunmaktadır.   Binlerce insan tarafından ziyaret edilen anıt ve ada, her bakımdan görülmeye değer. Anıtla ilgili birçok hikaye anlatılıyor.
ÖZGÜRLÜK ANITINI OSMANLI MI YAPTI?
Özgürlük Anıtı ile ilgili birçok bilgi paylaşılıyor. Bunların içerisinde en önemlisi, anıtın Sultan Abdülaziz tarafından Mısır’daki Süveyş Kanalı girişine yaptırılmak üzere Fransa’ya sipariş edildiği, bizzat parasının Abdülaziz tarafından ödendiği, ancak dış işlerinde Osmanlı’ya bağlı olup, iç işlerinde bağımsız olan Mısır’ın bu heykeli Süveyş Kanalı girişine koymak istememeleri üzerine, anıtın Fransa’da bir depo da bekletildiğini, daha sonra bu anıtın Amerika’nın kuruluş yıldönümü nedeniyle Fransa tarafından Amerika’ya hediye edildiği yazılıp çizilmekte. Bu konuda yapılmış birçok araştırma da yer alıyor. Anıtı, bindiğimiz feribotun güvertesinden seyrederken aklıma bu tarihi bilgiler geliyor. Anıt, hem yakından hem uzaktan muhteşem gözüküyor. Sonbaharın güneş ışıkları anıta farklı bir renk verirken, anıttaki ziyaretimizi tamamlıyoruz.
GÖÇMENLER KAMPINDAYIZ
Amerika göçmenler ülkesi olarak biliniyor. 1795’lerde kuruluş yıllarında, 3.5 Milyon nüfusa sahip olan Amerika’nın bugünkü nüfusu 300 Milyonu geçmiş, Dünyanın tüm ülkelerinden göçmen kabul ediyor. Amerika’da hiç kimsenin din, dil ve milliyetine karışılmıyor. Amerika Devlet Sisteminden hiç kimsenin din ve milliyet hanesi sorulmuyor. Bu yüzden, Amerika’da ne kadar Müslüman, ne kadar Türk ve ne kadar hangi milletten ve dinden insan yaşadığı da kesin olarak bilinmiyor. Bugün, dünyanın birçok ülkesinden Amerika’ya göçmen kabul ediliyor. Amerika’da göçmen olmak için Green Card almak üzere binlerce kişi başvuruyor.
Amerika’ya daha önce göçmen olarak deniz yolu ile dünyanın dört bir tarafından getirilen insanlar, New York açıklarındaki bir adada toparlanıyor, burada gerekli sağlık kontrollerinden geçiriliyor. Özgürlük Adası’ndan yola çıkıp göçmenlerin ilk geldiği Göçmen Adası’na gidiyoruz. Adada Göçmenler Müzesi oluşturulmuş. Tarihi binalar aynen muhafaza edilmiş. Fotoğraşar ve videolarla göç hikayeleri anlatılıyor. Burada her şey bugün masumane anlatılsa da, hiçbir şey görüldüğü gibi değil. Daha önce göçmen olarak burada kabul edilen insanlar, sağlık kontrolünden geçirildikten sonra, sağlıklı olmayanlar Atlas Okyanusu’nun suyuna atılıp balıklara yem ediliyordu. Bu olaylara şahitlik yapan adadaki binaların ve ağaçların keşke dili olsa da konuşabilseler. Anlatsalar bize keşke burada neler olduğunu. Araştırma kurumları ve tarihçiler halen burada yaşananları araştırmaya devam ediyor.
AMERİKA’DA ALIŞVERİŞ MERKEZLERİ
Amerika, eyaletler yani devletler topluluğu. Bugün tarihler 12 Kasım 2014. Yeni  Dünya olarak bilinen Amerika’yı bizde keşfetmeye çalışıyoruz. Amerika’nın New York eyaleti, sadece New York şehrinden ibaret değil. Bir tarafı Atlas Okyanusu, bir tarafında Toronto şehri. Büyük bir eyalet. Bu eyaletin çevresinde başka eyaletler de var. Her eyaletin iç düzeni, vergilendirme anlayışı, eğitim sistemi ve yasaları çok farklı. Eyaletler, birbirleriyle ekonomik yarış içerisinde. Bugün, New York eyaletini keşfetmeye ve gezmeye çıkıyoruz. Yanımızda fuara katılmak için Amerika’ya gelen, İstanbul Ticaret Odası’ndan bir grup arkadaş var. Bu arkadaş grubu ile New York şehir merkezini gezmeye başlıyoruz. New York devasa gökdelenlerin yanı sıra, köprüleri ile de ünü bir şehir. Dünya’nın en uzun asma köprüleri burada bulunuyor. Manhatton Adası sadece köprülerle değil, suyun altından tünellerle de ulaşıma açık. Ancak köprülerde ve tünellerde fotoğraf çekmek kesinlikle yasak. Hangi araçtan fotoğraf ve film çekilmişse, o araç kontrol ediliyor, ve aracın bulunduğu eve gece baskın düzenleniyor. Dolayısı ile biz polisle sıkıntıya girmemek için, köprülerde çekim yapmıyoruz. İstanbul Ticaret Odası üyeleriyle New York dışında ki bir alışveriş merkezine gidiyoruz. Şehre 60 km mesafede bulunan bu alışveriş merkezi, şehirdeki diğer mağazalara göre çok ucuz. Giyimden elektroniğe, gıdadan hediyelik eşyaya birçok markalı ürünün satıldığı alışveriş merkezi, geniş bir alana ve orman içerisine kurulmuş. Amaç, bu bölgeyi hem ekonomik, hem de sosyal olarak geliştirme olarak belirlenmiş. Alışveriş merkezindeki markalı ürünler, diğer yerlere göre %50 daha ucuz.
WASHİNGTON A GİDİYORUZ
Amerika’ya gidip te dünyanın idare edildiği Washington’a gitmeden olur mu diyoruz, New York’tan Washington’a doğru yola çıkıyoruz. Güneşli bir sonbahar günü. New York – Washington arası 450 km. Altın sarısı yapraklara bürünmüş ormanlar arasından, ırmaklardan geçerek uzun bir yolculuktan sonra Washington’a geliyoruz. Buradaki ilk durağımız, Türkiye Cumhuriyeti Elçilik binasının da bulunduğu, elçilikler bölgesindeki  camii oluyor. Muhteşem mimarisi, Endülüs mimarisiyle yapılmış camii, göz ve gönül ziyafeti sunuyor. Camiinin hemen yanı başında Osmanlı ve Selçuklu mimarisiyle yapılan Türkiye Büyük Elçiliği yer almakta. Birçok devletin büyük elçisi bu çevrede yer alıyor. Washington, Amerika’daki bütün eyaletlerin bağlı olduğu bir merkez. Washington şehri hiçbir eyalete bağlı değil. Başkentin, bir eyaletin sınırları içinde yer almasının o eyalete çok büyük bir ayrıcalık sağlayacağı düşüncesiyle bu kent District of Columbia denilen özel statüde bir bölge olarak kabul edilmiştir. 9 Temmuz 1790´da Kongre Potomac Nehri yakınlarında ulusal başkent kurulma yasası olan Residence Yasasını geçirdi. Tam yeri ise yasada imzası bulunan Başkan George Washington tarafından belirlendi. Maryland ve Virginia eyaletleri tarafından feragat edilen arazide oluşturulmuştur. Kongre Washington´daki ilk toplantısını 17 Kasım 1800´de yaptı.
24–25 Ağustos 1814´te 1812 Savaşı sırasında Britanya kuvvetleri Washington´ın yakılması olarak bilinen bir baskınla başkenti işgal etti. Kongre Binası, Hazine, ve Beyaz Saray yakıldı ve saldırı sırasında tahrip edildi. Çoğu hükümet binaları hızlıca yenilendi; ancak, Kongre Binası bu sırada büyük ölçüde yapım aşamasındaydı ve 1868 yılına kadar şu andaki görünümüne kavuşamadı.
Kentin belediye başkanı vardır; ama valisi yoktur. Amerika’nın kurucularından George Washington’ın adını taşıyan Washington şehri devasa binalar, banka merkezleri ile ünlü.
Washington’da ilk durağımız, Beyaz Saray oluyor. Televizyonlar ve medya Amerika’dan söz ederken sürekli kubbeli beyaz renkli kongre binasını gösteriyor ve bir yanlış algı Beyaz Saray olarak sanıyorlar. Aslında Beyaz Saray, sade, geniş bahçeli bir yer. Kongre binasının bulunduğu alan çok geniş bir park içerisinde. Demir parmaklıklarla çeviri Beyaz Saray, oldukça sade. Çok az sayıda polis, güvenlik önlemi almış. Turistler ve öğrenciler, Beyaz Saray önünde hatıra fotoğrafı çektiriyorlar. Filistinli bir protestocu bayan, naylon çadırda eylem yapıyor. Beyaz Saray önünde belgesel çekimlerimizi tamamlayarak Amerika’nın kurucu kadrosunun anıtlarının yer aldığı bölgeye gidiyoruz. Amerika’nın kuruluş hikayesi başlı başına bir belgesel konusu. Kuruluşuyla ilgili birçok komplo teorisi de konuşulup tartışılıyor. Amerika’nın bugün Dünya’yı nasıl idare  ettiği, Dünya’nın nasıl jandarmalığını yaptığını sorgulamak ve anlamak için öncelikle Amerika’nın nasıl kurulduğunu bilmek gerekiyor. Bunun için bilgi ve belgeler, dokümanlar tespit ederek siz okuyucularımızla paylaşıyoruz.
KURULUŞ ANITINDA OSMANLI ARMASI
Amerika’nın sembollerinden birisi de Washington’daki kuruluş anıtıdır. Dikili Taş olarak da geçiyor. Amerika’nın kuruluşunun anısına dikilen bu Dikili Taş, bir anlamda Seyir Kulesi şeklinde de kullanılıyor. Ancak içerisi kapalı olduğu için içeri giremiyoruz, dıştan belgesel görüntülerimizi çekiyoruz.
Amerikan Kongre Binası ile Beyaz Saray arasında yer alan 170 metre yüksekliğindeki abidede dünyanın çeşitli ülkelerinden gönderilen levhalar iç duvarlara yerleştirildi. Dönemin Osmanlı sultanı Abdülmecid Han da, Amerika´dan gelen istek üzerine anıta bir mermer levha göndermişti. Levhada Ziver Paşa’ya ait olan şu beyit yazıyordu.
“Devâm-ı hulleti te´yid içün Abdülmecid Hân´ın /
Yazıldı nâm-ı pâki seng-i bâlâya Vaşington´da” yani
“Washington´da dikilen bu yüksek taşa, dostluğun devamını göstermek maksadıyla Abdülmecid Han´ın temiz ismi yazıldı”.
Ayrıca 193 ülkeden gönderilen hediye taş anıta yerleştirilmiştir. Kesme taşlardan yapılmış bu anıt, parkın ortasında bir anıttan çok füzeyi andırıyor. Washington’ın sembolü olan kongre binası, parkın karşısında. Ziyaretçilere açık olan kongre binasının ancak gece görüntülerini çekebiliyoruz. Washington’daki belgesel çekimlerimizi tamamlayarak New York’a dönüyoruz.
AMERİKA’DA CUMA NAMAZI
Amerika, her bakımdan enteresan bir ülke. Yıllarca, İslam Coğrafyasının Rusya ve Çin’e karşı ‘’Yeşil Kuşak’’ projesi olarak kullanmıştı. Soğuk Savaş bitince de, daha önce kendisi tarafından kurulan sözde ‘’İslami Terör Örgütleri’’ ile dizayn etmeye çalışmış, bazı İslam ülkelerini karıştırıp hatta savaş çıkartıp işgal etmişti. Amerika’nın İslam ülkelerini ve Müslümanlığı nasıl kendi çıkarı doğrultusunda kullandığını iyice araştırmalı. Aslında bu konular da başlı başına bir belgesel konusu. Bugün birçok İslam ülkesinde yaşanan, savaşlar ve mezalimin müsebbibi de bence Amerika. Bugün Amerika’da resmi 5 Milyon, gayri-resmi de 10 Milyondan fazla Müslüman yaşıyor. Bunların 500.000’i Türk.
Türkiye Cumhuriyetinin resmi kuruluşları olan büyükelçilik ve başkonsolosluklarda kayıtlı T.C. vatandaşlarının sayısı
New York Başkonsolosluğuna 39,200 kişi, Washigton Büyükelçiliğine 14,109 kişi, Chicago başkonsolosluğuna 8,514 kişi, Los Angeles başkonsolosluğuna 14,634 kişi, Houston başkonsolosluğuna 6,080 kişi, Boston Başkonsolosluğuna ise 5,052 kişi olmak üzere( oy kullanma hakkında sahip) toplam; 87,569 kişi olduğu tesbit edilmiştir. Buna göre Amerika’da yaşayan Türk nüfusunun 150 bin civarında olduğu söylenebilir.
Tarihler 14 Kasım 2014. Cuma namazımızı kılacağız. Amerika’da birçok millete ait camii var. New York’un ilk camisi 1907 yılında Polonyalı Tatar Müslümanlar tarafından yapılmış. Camiindeki bilgi ve belgeler, Amerika’daki İslam Medeniyeti tarihinin de geçmişine işaret ediyor. Bugün Cuma, Müslümanlar Cuma namazı kılmak için çeşitli camilere koşuyor. Bizde Cuma namazımızı güzel bir camii de kılıyoruz. İmam, Türkçe ve İngilizce hutbe okuyarak, camii ye gelenleri aydınlatıyor. Çeşitli milletlerden Amerika’da yaşayanlarla birlikte saf tutup Amerika’da Cuma namazı kılıyoruz. İslam Medeniyeti Coğrafyası için huzur ve barış duaları ediyoruz…
AMERİKA’DA GİRESUNLULAR
Amerika’da bugün çok sayıda Türk yaşamakta. Türkiye geneline baktığımızda, Amerika’da en çok Giresun – Yağlıdere ilçesinden giden vatandaşlar. Çorum – Alaca, Eskişehir Bölgesi, Malatya, Konya ve Rize’den de insanlarımız bulunuyor. Amerika’da ki Türklerle ilgili araştırmamıza Giresunlular la başlıyoruz. Giresunluların Amerika’ya göçünün 50. Yılı. 50 yıl önce, Yağlıdere’de çocukluk yılları geçmiş bir Rum’un aracılığı ile 1964 yılında Giresun Yağlıdereliler Amerika’yı keşfetmişler, Amerika’ya ilk giden Yağlıdereliler, lokanta ve pizza dükkanlarında işe başlamışlar. Akaryakıt istasyonlarında işe başlamışlar. Bugün bunların bir çoğu kendi iş yerlerini kurmuşlar, modern restaurantlar açmışlar. Birçok iş adamı ile görüşüyoruz. Hacı İbrahim Kangal Bey, Amerika’ya gidiş macerasını bizlere anlatıyor. İlk kez 1986’da gittiğini, daha sonra 1989’da gurbete dayanamayarak geri döndüğünü, 1995’de kalıcı olarak geri döndüğünü ve çocuklarını da yanına aldığını söylüyor. Bugün, dört çocuğu, bir torunu ile. Amerika’da mutlu bir hayat sürüyor. Bu değerli gönül insanı Amerika’da söyleşi yapıyoruz ve ardından Amerika’da büyük restaurantlar kurmuş Abdullah Aydın, Selahaddin Aydın, Mustafa Kılıç, Orhan Kahyaoğlu, Hüseyin Gündoğdu gibi birçok Giresunlu iş adamı ile konuşup sohbet ediyoruz. Onlardan Amerika’ya geliş hikayelerini dinliyoruz. Çok önemli bilgiler veriyorlar. Amerika’da nasıl çalıştıklarını, hangi şartlarda başarılı olduklarını anlatırken sanki geçmişi yaşıyor gibiler. Yağlıderelilerin ve Giresunluların Amerika’ya göç hikayesi, Amerikalı akademisyenlerin bile ilgisini çekmişti. 1997 yılında Brown Üniversitesinden bir bayan akademisyen, Türkiye’ye gelmiş, Giresun bölgesinde araştırma yapmış, Yağlıdere köylerini gezerek Yağlıdere bölgesinden Amerika’ya göçü araştırmıştı. Gazeteci olarak o yıllarda bu bayan akademisyenle söyleşi yapmış ve konuyu ulusal basına taşımıştık. Ulusal basın haberimize ‘’Amerikalılar Giresun’da Göç Kültürünü Araştırıyor’’ şeklinde geniş bir yer vermişti. Amerikalılar bu araştırmaları 20 yıl önce yaparken Türk akademisyenler bu konuyla ilgili henüz yeni araştırmalar yapmaya başladılar.
TÜRK AKADEMİSYENDEN İLK ARAŞTIRMA
Amerika’daki Giresunlularla ilgili ilk araştırma 2000’li yılların başında Müzeyyen Güler adlı bir akademisyen tarafından yapılarak kitap haline getirilmiş. Amerika’daki gezim sırasında bu kitabı temin edip inceliyorum. Prof. Dr. Müzeyyen Güler tarafından yapılan araştırma ‘’Okyanus Ötesi’’ ABD’de Türk Göçmenler adı ile 2004 yılında kitaplaştırılmış. Bu kitabı incelediğimde, göçün ne kadar dramatik olaylara sahne olduğunu, Amerika’ya iş ve aş için giden insanlarımızın ne büyük sıkıntılardan geçtiğini daha iyi anlıyorum. Ayrıca belgesel çektiğim sırada Ordu Üniversitesi’nden Prof. Dok. Mustafa Bakırcı Bey’in akademik çalışma yapmak üzere Amerika’ya geldiğini öğreniyor ve kendisiyle telefonda görüşüyorum. Amerika Üniversitelerinde kürsüleri bulunan Prof. Dok. Şükrü Hanioğlu, Prof. Dok. Kemal Karpat ve Prof. Dok. Halil İnalcık gibi çok önemli akademisyenlerimizin ilmi çalışmalar yaptığını öğreniyorum. Keşke Amerika ile ilgili ilmi çalışma yapan akademisyenlerimiz ve büyük elçilik görevlileri hatıralarını kitaplaştırıp okuyucuları ile paylaşsalar. Amerika’da ki iş adamlarımız Amerika’ya nasıl geldiklerini kitaplaştırıp okuyucularıyla paylaşsalar keşke…
AMERİKA’DA 60.000 TÜRK ÖĞRENCİ VAR
Amerika’da bir kısmı Milli Eğitim Bakanlığı’nın bursu ile bazıları da kendi imkanlarıyla giden binlerce öğrencilerimiz var. Bu öğrencilerimiz Amerika’da hem çalışıp hem de eğitim görüyorlar. Ancak bu öğrencilerle ilgili Türkiye Devleti olarak önemli çalışmalar yapılması gerekiyor. Özellikle Washington Büyük Elçiliği, eğitim müşaviri ve ataşeliğimiz, öğrencilerimizin Amerika’da kaybolmamaları için çok özel çalışmalar yapmalı. Ancak üzülerek söylemek gerekir ise bu öğrencilerimizin birçoğu Amerika’da kalıyor, bazıları eğitimlerini bile tamamlayamıyorlar. Yabancı evlilikler ve kültür asimilasyonları ile yok olup gidiyorlar. Amerika’da kaldığım 11 günlük süre içerisinde, Amerika’da eğitim gören öğrencilerle görüştük. Bir söyledik, bin ah işittik… Hepsi Milli Eğitim Bakanlığına sitem ediyor. Kendileriyle ilgilenilmediğinden söz ediyorlar. Eğitim Müşavirliği ve ataşeliğinin daha çok çaba göstermesini istiyorlar. Bakanlık tarafından verilen bursların yetersiz kaldığından yakınıyorlar. En önemli sorunlarının da öğrenciler arasında birlik ve beraberliğin kurulamadığını söylüyorlar.
New York Başkonsolosluğumuzda Eğitim Ataşeliğini ziyaret ettim. Ancak o gün, Türkiye’den Milli Eğitim Bakanı Müsteşarının eğitimin sorunları ile ilgili görüşme yapmak üzere Amerika’da olduğunu ve toplantıları olduğunu öğrendiğim için görüşemedim.
AMERİKA’DA YAŞAYAN TÜRKLER OKUL İSTİYOR
Amerika’da bugün net olarak açıklanmasa da 300.000 ile 500.000 arasında Türk yaşıyor. Türklerin, özellikle genç kuşak olması, doğum oranlarını yükseltiyor. Artık Amerika’da 1. Ve 2. Kuşak Türk yaşıyor. Bu Türkler, kara kara düşünüyorlar çocuklarımızı nasıl okutacağız diye. Türkiye’nin acilen Amerika’da özel okul açmasını ve çocuklarının Türk-İslam kimliği ve kültürü ile yetişmesini isteyen aileler, cumhurbaşkanı ve başbakanı göreve çağırıyorlar. Gerçekten bugün Amerika’da Türk okullarına ihtiyaç var. Amerika’da 2. Ve 3. Kuşak, Türkçeyi ve Türk Kültürünü unutarak büyüyor. Baba ve anneler ise, Amerika’da ki ağır çalışma şartları yüzünden çocukları ile ilgilenemiyorlar. Bunun için Türkiye Devleti özel bir çaba sarf etmeli ve Amerika’da özel okullar açmalıdır.
KÜLTÜR BAKANLIĞI MÜŞAVİRLİĞİ NE YAPIYOR
Din, din ve tarih bilincinin ne kadar önemli olduğunu Amerika’da bir kez daha anladık. Amerika’da genç nüfusumuz hızla artarken, gençlerin kültürden uzak olarak yetişmesi büyük bir eksiklik. Konuyu Türkiye Cumhuriyeti’nin New York Başkonsolosluğu Kültür Ataşesi ile görüştük. Kültür Ataşesi ‘ne hangi kültür hizmetlerini yaptıklarını sorduk. Kültür Ataşesi Fatma Özsoy Hanım, Kültür Bakanının da henüz Amerika’ya geldiğini, Türk Sinemasının 100. Kuruluş yıldönümü dolayısıyla çeşitli etkinlikler yaptıklarını, Amerika’da Türk Mutfağını tanıttıklarını, Türkiye’de ki turizm değerlerini tanıttıklarını, bu yüzden 800.000 Amerikalı turistin Türkiye’ye ziyaret ettiğini söyledi. Ancak benim derdim başka idi. Ben Kültür Bakanlığı’na, Amerika’da ki genç nesle hangi kültür hizmetlerini verdiğini sordum. Doğrusunu söylemem gerekirse bu konuda tatmin edici cevaplar alamadım. Gerçekten üzücü. Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı’na çok önemli görevler düşüyor. Kültür Bakanlığı, sadece turizmi değil, kültürel hizmetleri de düşünmeli. Bugün on binlerce genç, kültürümüzü tanımadan, dili bilmeden büyüyorlar. Bu noktada yapılması gereken çok şey var.
TİCARET ATEŞESİNDEN ŞİKAYET
Gittiğim her ülkede, mutlaka büyük elçiliklerimizi ve başkonsolosluklarımızı ziyaret ederek ilgili ve yetkililerle görüşüyorum. Amerika – New York Başkonsolosluğumuzdaki Ticaret Ataşesinden iş adamı ve sanayicilerimiz şikayetçi. New York’ta ki fuar nedeniyle Amerika’ya gelen İstanbul Ticaret Odasına üye bir grup iş adamımız, ticaret müşavirliğiyle görüşmüşler, meclis üyelerinin bana verdiği bilgiye göre, keşke başkonsolosluğumuzu ziyaret etmeseydik. Kelimenin tam anlamıyla bizim moralimizi bozdu. Bizi bilgilendirip yatırım yapmaya teşvik edecek yerde buralara yatırım yapılmaz buralarla iş yapılmaz diye kestirip attı. Gerçekten üzücü bir durum.
İstanbul Ticaret Odası üyelerinin bu şikayetlerini Ticaret Ataşesi’ne iletmek istedik ancak her nedense bizimle görüşmek istemedi. Doğal olarak New York Ticaret Ataşesi’ne Gümrük ve Ticaret Bakanı Nurettin Canikli’ye şikayet ederek, İstanbul Ticaret odası üyelerinin şikayetini de aktaracağız. Gerçekten Ticaret Müşavirlerine büyük görev düşüyor. Başarılı hizmet veren Ticaret Müşavirlerine rağmen, başarısız ve görevinin hakkını yerine getirmeyenler de var.
NEW YORK BAŞKONSOLOSLUĞU NE İŞ YAPAR ?
Dünya’nın en merkezi yerinde görev yapan New York Başkonsolosluğumuzdan görüşmek için randevu almak istedik. Ancak açtığımız telefon sürekli telesekretere yönlendirildi. Bir türlü Konsolosluk Özel Kalemi’ne ulaşamadık. Bizde bizzat Konsolosluğa giderek randevu talebinde bulunduk. Ancak ne mümkün bize daha önce randevu isteyeceğimiz söylendi. Kendilerine telefonun otomatik telesekreterde olması yüzünden, randevu alamadığımızı söyledik. Kendisi ile görüşme yapabilseydik, New York’ta vatandaşlarla yaptığımız görüşmede Konsolosluk hakkında yapılan şikayetleri aktaracak, bilgi alacaktık. Amerika’da en çok Türk New York çevresinde yaşamaktadır. Ancak Baş Konsolos başta olmak üzere birçok görevliden vatandaş şikayetçi. Bir gökdelenin 28. Katında hizmet veren Konsolosluğa ulaşmak bile büyük bir sorun. Telefon etmek bile insanı çileden çıkartıyor. Dışişleri kökenli Ahmet Davutoğlu, ve Dışişleri bakanımız Ömer Çavuşoğlu’na vatandaşlarımızın New York Başkonsolosluğuyla ilgili şikayetlerini yazılı olarak bildireceğim. Başbakan ve Dışişleri Bakanından alacağım cevabı sizlerle paylaşmak istiyorum. Büyük Elçilik ve Konsolosluklar çok önemli. Buralarda görevli insanlarımız 7/24 saat esası ile çalışmalı, vatandaşlara sahip çıkmalı ve Türkiye Cumhuriyeti’ni en iyi şekilde temsil etmelidir. Dünya’nın birçok ülkesinde görevini hakkıyla yapan başarılı Büyük Elçi ve Konsoloslarımız görev yaparken, başarısız olanlar da kamuoyuna açıklanmalıdır.
NİAGARA ŞELALESİ
Tarihler 18 Kasım 2014. New York’tan Niagara Şelalesi’ne gitmek üzere yola çıkıyoruz. Niagara Şelaleleri Kuzey Amerika´nın doğusunda, ABD ile Kanada sınırı arasında, Niagara Nehri´nin üzerinde bulunur. 3 büyük şelaleden oluşur. Horseshoe (Atnalı Şelalesi) bunların en büyükleridir. American Falls ve Bridal Veils Fall diğer iki küçük şelalelerdir. Niagara Şelalesi´nden yarım dakikada 168.000 m³ su akar. Niagara şelalesi dünyada tek ters akan şelaledir. Şelalenin suyu taşlara çarparak geri gelir. Bu da dünyada eşi benzeri görülmemiş bir durumdur. Niagara Şelalesi’nin 1932 yılında tamamen donarak buz  haline geldiğini öğreniyoruz.
Niagara Şelalesi’ne Türk – Amerikan  Giresunlular Derneği Yönetim Kurulu Üyesi ve Başkanvekili Fahrettin Özdemir götürecek. Derneğin davetlisi olarak Amerika’da bulunan bir grup sanatçı ile sabah erkenden New Jersey’den yola çıkıyoruz. Güneşli bir sonbahar günü, Pensilvanya üzerinden Niagara Şelalesi’ne gideceğiz. Şehirler, dağlar aşarak, Rochester şehrine geliyoruz. Ancak yavaş yavaş kar yağışı bizi karşılıyor. Güneşli havanın yerini karlı bir hava aldı. Buffallo bölgesine geldiğimizde kar tamamen yolu kapattı. Sabahtan beri Niagara Şelalesi’ni görmek üzere 600 km yol geldik. Hedefimiz Niagara Şelalesi’ne gitmek ancak kar geçit vermiyor. Kar yağışı giderek şiddetleniyor, şelaleye gitmekten vazgeçerek geri dönüyoruz. İyi ki dönüş yapmışız çünkü bizden sonra kar fırtınası fazlalaşmış ve haberlerde bölgeye iki buçuk metreyi aşan kar yağdığını ve 13 kişinin öldüğünü öğreniyoruz.
Gece geç vakitlerde yeniden New York’a geliyoruz.
TÜRK-AMERİKAN GİRESUNLULAR DERNEĞİNİN DOSTLUK GECESİ
Amerika’da Türkler tarafından kurulan birçok dernek var. Bu derneklerden birisi de Türk-Amerikan Giresunlular Derneği. Dernek her yıl dostluk ve dayanışma yemeği düzenliyor. Yemeğe bizde katılıyoruz. Türkiye’den gelen Halk Müziği sanatçıları türküleriyle geceyi neşelendiriyor. Derneğin yemekli gecesi ‘’Ecevit’’ lakaplı Mustafa Kılıç Bey’in restaurant gemisinde gerçekleştiriliyor. Gerçekten güzel bir organizasyon. Giresunlular ailesi ve çocuklarıyla birlikte katılıyorlar. Dernek Başkanı Nurettin Oflu ve yönetim kurulu davetlilerle tek tek ilgilenip derneğin hizmetlerini ve misyonunu geceye katılan 500 hemşerisine anlatarak kültür geleneklerini muhafaza etmeye çalışıyorlar. Gece de bize de söz vererek konuşma yapmamıza imkan sağlanıyor. Yaptığım konuşma da, Amerika’da ki izlenimlerimi ve Giresunluların Amerika’ya göç tarihini anlatarak gecenin önemine işaret ediyorum. Gece Karadeniz Müziği ile geçerken, Mustafa Yıldızdoğan’ın ‘’Canımsın Türkiyem’’ tüm davetliler tarafından ellerinde Türk bayrağı ile söylenmesi büyük ilgi uyandırıyor.
AMERİKA’DA TÜRK GAZETECİLERLE GÖRÜŞÜYORUZ
Amerika’da birçok başarılı meslek erbabımız var. Türk gazeteciler de görev yapıyor. Amerika’da ki bazı Türk gazetecileriyle görüşüyoruz. Birleşmiş Milletlerde görev yapan TRT muhabiri Kahraman Halis Çelik, yazar ve yayıncı Ayşe Tunceroğlu ve birçok gazeteci ile görüşme yaptık. Ancak bir Basın Meslek Örgütünün olmaması büyük eksiklik. Amerika’da ki Türk gazeteciler, dergi, gazete yayını, internet televizyonculuğu, internet haber portalı gibi birçok yayın kuruluşları ile Türkiye ve Türklerin sesinin Amerika’da duyurmaya çalışıyorlar ancak bir cemiyet ve derneğin olmaması büyük bir eksiklik. Gazeteci ve televizyoncu arkadaşlarla görüşüyoruz. TRT New York muhabiri Kahraman Halis Çelik, Birleşmiş Milletler Gazeteci Cemiyetler Başkanvekilliği de yapıyor. Sayın Çelik bizlere, basınla ilgili genel bilgiler verdi. Birleşmiş Milletler hakkında da kendisiyle söyleşi yaptık. Öte yandan Türkiye Gazetesi yazarlarından Ayşe Tunceroğlu, eşi öğretim üyesi Mehmet Tunceroğlu ile kültürel çalışmalar yapıyor ve kitaplar yazıyorlar. Ayşe Hanım, Amerika’da 10’a yakın Amerikan Tarihi ve Kültürü ile ilgili kitaplar yazmış. Bizlere gurbet dediğin adlı bir kitabını imzalayarak hediye ediyor. Kendisi ise Kızılderililer, Amerika ‘da Türk İslam tarihi üzerine söyleşi, röportaj yapıyoruz.
AMERİKA’DA İSLAM MEDENİYETİ
Devr-i Alem programımızın formatı gereği gittiğimiz ülkelerde Türk – İslam tarihi ile ilgili araştırma yapıp belgesel çekiyoruz. Amerika’da da İslam Tarihinin geçmişi ile ilgili belgesel çekimlerimizi yaparken cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘’Amerika’yı Müslümanlar Keşfetti’’ açıklaması Türkiye kamuoyunda tartışılıyor. Bu tartışmanın yankısı Amerika’da da duyuluyordu. Bu konuda çok önemli çalışma yapan Dr. Celal Emanet Bey ile röportaj yapıyoruz. Kendisinin bu konuda çok geniş ve ayrıntılı bilgisi var. Amerika’yı ilk Müslümanların İspanya-Endülüs bölgesinden 1200 yıl önce geldiğini, bu konuda saygın bilim adamlarının araştırmalarının olduğunu söylüyor. Abdülhamit döneminde Müslüman olan Amerika’nın Filipinler büyük elçisini konu alan ‘’Amerika’da Bir Osmanlı’’ kitabını da yazan Sayın Emanet bizlere hediye ediyor ayrıca yaptığı araştırmanın bir bölümünü bizlerle paylaşıyor.
DİN İŞLERİ ATEŞESİ İLE SÖYLEŞİ
Dünya’nın birçok ülkesinde din işleri ataşemiz hizmet veriyor. Türkiye’nin New York başkonsolosluğunda görevli din ataşesi Hasan Molloğlu da başarılı Devlet adamlarımızdan birisi. Amerika’ya gitmeden önce Gebze’deki bir törende kendisiyle sohbet ettiğimiz Diyanet işleri başkanımız sayın Prof. Doktor Mehmet Görmez’e Amerika’ya gideceğimi söylediğim de ataşeleri de ziyaret etmemizi söylemişti. Bu çerçeve de ataşeliği ziyaret edip, din işlerinin bölgede yaptığı hizmetlerin bilgisini alıyoruz. Birçok camii açılmış, vatandaşlara hizmet ediliyor. Ayrıca başkent Washington’da Türk-İslam kültür ve akademi merkezi de kurulmuş. Bu merkezde hem eğitim kurumu, hem akademik çalışmalar, hem de birçok dini hizmetler verilecek. Bu merkez 2015’te açılacak. Din işleri ataşeliğimizin bölgede güzel hizmetler yaptığını görüyoruz.
KENNEDY HAVA LİMANINDAKİ CAMİİ
Artık Amerika’ya veda vakti geldi. Amerika’ya Kennedy Hava Limanı’ndan veda ediyoruz. Hava alanına, ABD´nin otuz beşinci başkanı John Fitzgerald Kennedy’nin ismi verilmiş.  Kennedy 1963’te hala aydınlatılamamış bir suikastle öldürülmüştü.
 22 Kasım 1963 cuma günü, yerel saat ile 12.30´da eşiyle birlikte açık bir araba içinde Dallas´ta bir konvoyun arasında ilerlerken ateş açıldı. Ensesinden ve başından iki kurşun alan Kennedy, hastahaneye götürülürken yolda öldü.  24 yaşındaki saldırgan, iki gün sonra bir gece kulübünün sahibi olan Jack Ruby tarafından Dallas polis müdürlüğünün önünde öldürüldü.   Bu güne kadar söz konusu Kennedy cinayeti aydınlatılamadı. Cinayetlerle uzaktan yakından ilgisi veya bilgisi olan tüm kişiler birer birer delil bırakılmadan ortadan kaldırıldı
Bu konuda ortaya atılan bir çok iddia vardır. Kimilerine  göre Kennedy´ye yapılan bu suikastin arkasında İsrail vardır.  Bunun nedeni ise Kennedy´nin İsrail´in nükleer programına karşı çıkmasıdır.
Kennedy Hava Limanı’nda bunları düşünürken bir yandan da namaz kılmak üzere bir mescit ediyoruz. Güzel bir mescit açılmış. Bizi aslen Bulgaristan Türklerinden olan camide görevli Ahmet Yücetürk karşılıyor. İçten ve samimi bir insan. Kilise ve Havra’nın hemen yanı başında böyle bir mescidin olması bizi gururlandırıyor. Müslümanlar rahatlıkla burada namazlarını kılıyorlar. Ahmet Yücetürk Bey’in babası Mehmet Yücetürk, Devr-i Alem programının izleyicilerinden. Ahmet Bey ile burada yapılan hizmetlerle ilgili bilgi alıyoruz. Ramazanda Müslümanlara iftar verdiklerini söylüyor Yücetürk. Hava limanından seyahat eden Müslümanların gelip namaz kılıp ibadet yaptıkları bir yere sahip olmaları insanı heyecanlandırıyor. Burada yatsı namazımızı kılarak THY uçağı ile gece yarısı saat 00.00’da yola çıkıyoruz. Amerika ile Türkiye arasında 7 saatlik bir zaman farkı var. Dönüş yolumuz biraz daha kısa olacak. Dünya’nın kendi ekseni etrafında dönmesinden de yararlanarak 8.5 saatlik bir uçak yolculuğu ile uçağımız önce Atlas Okyanusu’nu geçiyor, Fransa’dan Avrupa topraklarına gidip, Almanya, İsviçre, Avusturya, Sırbistan, Bulgaristan hava semalarını geçerek Türkiye’ye geliyoruz. 11 günlük Amerika turunda tarihe not düşüp zaman noterlik yapmanın mutluluğu içindeyiz.