Kervan 1915 yazımız ilgi gördü

 Gazetemizin Cumartesi günkü sayısında yer alan “Kervan 1915 filmi ve Şebinkarahisar’da Ermeni mezalimi!” başlıklı yazı büyük yankı uyandırdı. Konuyla ilgili olarak Giresun Medya Platformu Başkanı Sadi Toygar konunun çok önemli olduğunu dile getirerek, bu konuda daha önce kendisinin yazdığı yazıyı bizlerle paylaştı. İstanbul Milletvekili Hasan Turhan konuyu Başbakan ve Bakanla görüşecek. Gebze Şebinkarahisarlılar Derneği konuya el attı. Konuyla ilgili Pazar günü Tuzla’da toplantı düzenleyen Anadolu Yakası Giresunlular Derneği’nin toplantısına da katılarak, burada bir konuşma yaptım.
İstanbul Anadolu Yakası Giresunlular Derneği Başkanı Sayın Mürsel Parlakkılıç’ın daveti ile katıldığım toplantıda Kervan 1915 filmi ve Şebinkarahisar’daki Ermeni ayaklanması, zulmü ile ilgili konuşma yaptım. Toplantıya katılan İstanbul Milletvekili Hasan Turan ile görüşerek bilgi ve dokümanları kendisine ulaştırdım.
 
MİLLETVEKİLİ HASAN TURAN KONUYU GÜNDEME ALDI
 
İstanbul birinci sıra milletvekili adayı, Giresun Federasyonu Genel Başkanı Hasan Turan konuyla ilgili sorularımızı cevaplandırdı. Turan, “Çok önemli bir konu. Giresun’un adı üzerinde kimse oyun oynayamaz. Konuyla ilgili çok ciddi araştırma yapıp, konuyu bizzat Kültür ve Turizm Bakanı ile görüşüp, Sayın Başbakanımız ile de paylaşmak istiyorum. Olayın ciddi bir şekilde araştırılması gerekiyor. Bu filmin amacının ne olduğunu ciddi bir şekilde araştırarak gündeme taşımak istiyorum” dedi. Konuyu gündeme aldığımız için de teşekkür etti.
 
GEBZE ŞEBİNKARAHİSAR’LILAR DERNEĞİ KONUYA EL ATTI
 
Gebze Şebinkarahisarlılar Derneği Başkanı İlhan Avutman Pazar günü Ahmet Pembegüllü Kültür Merkezi’nde kahvaltılı bir toplantı organize etti. Çok sayıda dernek mensubunun katıldığı toplantı öncesi Başkan İlhan Avutman ile ve dernek yöneticileri ile bir söyleşi yaptık. Devlet bütçesinden kaynak ayrılan ve Giresun’dan Ermeni Göçünü anlatan Kervan 1915 filminde Şebinkarahisar’da yaşanan Ermeni ayaklanması ve 500 civarında Osmanlı askeri, Şebinkarahisarlıların Ermeniler tarafından katledilmesinin de bu filmde mutlaka yer alması gerektiğini açıkladılar. Şebinkarahisarlılar Derneği yöneticileri konunun yakından takipçisi olacağını söylediler.
 
İLK KEZ GÜNDEME GELDİ
 
Türkiye, Ermeni lobileri ve gizli Ermeni destekçilerinin oldubittileri ile uluslararası alanda mahkûm edilmeye çalışılırken, Şebinkarahisar’da 1915 yılında yaşanan Ermeni ayaklanması, 500 civarında Şebinkarahisarlı ve Osmanlı askerinin Ermeniler tarafından katledilmesi ilk kez gündeme geliyor. Bu konuda uzun süredir araştırma yapan İlim, Kültür ve Tarih Araştırmaları Merkezi arşiv belgelerinden çok önemli bilgilere ulaştı. Özellikle 1983 yılında Şebinkarahisar Kaymakamlığı tarafından basılan bilgiler ilk kez medya gündemine İKTAV tarafından taşındı. Konuyla ilgili ayrıntılı yazı da Cumartesi günü bu köşe de yer aldı. O makaleyi okumak için http://www.gebzegazetesi.com/kervan-1915-filmi-ve-sebinkarahisarda-ermeni-mezalimi-makale,1307.html adresindeki linke tıklayınız.
 
GİRESUN MEDYA PLARTFORMU’NDAN ÖNEMLİ AÇIKLAMA
 
Konuyla ilgili araştırma yapan, merkezi İstanbul’da kurulu Giresun Medya Platformu yaptığı araştırmayı İKTAV’a da göndererek bilgi paylaşımında bulundu. Medya Platformu Başkanı Sadi Toygar konuyu Türkiye kamuoyuna mal etmek için çalışma başlattıklarını açıklayarak, gönderdiği bilgi notunu bizlerle paylaştı. Sizlerle Sayın Toygar tarafından bizlere ulaştırılan yazıyı paylaşıyorum.
 
“1915 tehciri’’ filmin senaryosu Osmanlı belgelerinden mi, Ermeni kitaplarından mı?
 
“1915 Tehciri” konu alan filmin Giresun ve Şebinkarahisar ve Türkiye’ye yansımaları konusunda tereddütler. Şebinkarahisar’da çevrilen , sözde Ermeni soykırımını savunacak olan 1915 Kervan isimli filmin setine fotoğraf çektirmeye gidenler filmin konusu hakkında neler biliyorlar acaba….
 
***Gönülsüz yolculuğun gönle dolan hikâyesi-filmin ana konusu
 
İngiltere Dışişleri Bakanlığı ve İngiliz Milletler Topluluğu Ofisi’nin desteklediği “100 yıl… Gerçek Hikâyeler” başlığıyla yayınlanan kitapta, Ermenistan merkezli Armedia Ajans ve Avrupa Entegrasyonu kuruluşu sayesinde hayata geçirildi.
 
Tahmini olarak bu kitaba dayanılarak yapılan bu filimde de, Türkler sayesinde kurtulan Ermenilerin hikâyeleri “Beni Kurtaran Türk” projesi kapsamında bu filimde bir araya getirildiği gösteriliyor.
 
**Türkiye’nin en büyük bütçeli Filmini kim yapıyor, sponsoru kim?
 
*Senaryo kimin?
 
*Devlet yetkililerinin haberi var mı?
 
*Kervan hangi güzergâhı takip edecek!
 
*Giresun ve Şebinkarahisar siyasetçileri ve STK’ları bu konuda neler düşünüyor.
 
*Filimde hikaye Giresun meydanında başlıyor, fakat başlangıç çekimleri Kocaeli Kerpe’de yapılıyor, daha sonra kalabalık bir oyuncu kadrosu ile Şebinkarahisar kırsalında 1915 Tehcirin  filmi çekiliyor..
 
*Neden çekimler Giresun’da yapılmadı, tepkilerden mi çekinildi?
 
*Giresun ve bölgeyi o tarihlerde savunan Topal Osman Ağa ve kahraman milis kuvvetlerini nasıl gösterecekler.!
 
*Giresun kamuoyu bu konuda ne düşünüyor!
 
*Osmanlı belgelerine dayanılarak yapılan filmin hikayesi doğru bir karar, fakat Ermeni kitaplarına dayanılarak yapılacak bir filmin yankıları Türkiye için hiç iyi olmayacaktır. Bizden söylemesi
 
*FİLMİN ÖYKÜSÜ
 
Haziran 1915, Giresun Meydanda 200 kişilik Ermeni kadın ve çocuktan oluşan kafile, eşyaları ortada, başlarında Osmanlı inzibatı ile bekleşmektedir. Kırk yaşın üzerindeki Hayganuş bir daha belki göremeyeceği denizde elini yüzünü yıkamaktadır. Bu iş yıllarca önce bir deniz kazasında kaybettiği kocasının cesedinin bulunmamasından sonra her gün yaptığı bir ritüeldir. Bu nedenle bir kavanoza su doldurup onu kızı Suzan’a emanet eder.
 
Katırcı Salim göç ettirilecek bu insanları Halep’e götürmek için ihaleye katılacaktır. Ancak fitneci bir katırcı, onun özel hayatını dedikodu konusu yaptığı için Salim ve Ahmet, kafilenin arasına karışan Murat’ı aramaktadır. Ahmet kovalamaca sırasında Suzan’ı görür ve ondan etkilenir. Suzan da Ahmet’ten etkilenir. Salim tehcir edilecek olanları Murat götürmesin diye ihalede elinden geleni yapar. Salim ihaleyi kazanır ve kervan yola çıkar.
 
Savaş, yolları tekinsizleştirmiştir. Yol dağlara doğru yükseldikçe sıkıntı artmakta; çocuklar, hamile kadınlar basıncın azalması yüzünden istifra etmekte ve kulak ağrısı çekmektedir.
 
Yağmur yağmaya başlar. Suzan çamur patikadan kayar sürekli onu takip eden Ahmet, kendini Suzan’ın ardından bırakır. Sarmaş dolaş düşerken bir dal sayesinde kurtulurlar ve atılan urganla yukarı çıkarlar. Suzan kendisine emanet edilen kavanozu düşürmüştür. Suzan’ın annesi Hayganuş, hem kavanozun kırılmasına hem de bu duruma çok sinirlenir. Kızının bir Müslüman gence olan ilgisi karşısında olay çıkarır. Katırcı Salim de emanetin teslim alındığı gibi iadesi şartını bozabilecek bu duygusallığı hoş göremez ve Ahmet’e çok sert davranır. İki taraflı baskıya rağmen, Ahmet ve Suzan duygularına gem vurmazlar. Daha temkinli davranarak ilişkilerini sürdürürler.
 
 
 
Yolculuk boyunca bazen iklim şartlarından bazen yol şartlarından çeşitli zorluklar yaşarlar. Rutubetli bir bölgeden kuru ve sıcak bir bölgeye yapılan yolculuk kadın ve çocukları zor durumda bırakır. İhaleyi kazanamayan Murat, onları yol boyunca adeta takip etmektedir. Bazı yerlerde kafile çetelerle karşılaşır. Salim’in dirayeti sayesinde bu badirelerden kurtulurlar. Ancak kafiledeki hamile kadınlardan biri sorunlu bir doğum gerçekleştirir. Bir yandan eşkıyalar bir yandan hastalıklar kafiledekilerin direncini kırar.
 
Bu zorlu yolculuk herkesi yormuş, sinirleri germiştir, şartlar her an aleyhlerine işlemektedir. Bütün bu güçlükler Salim’i yıldırmamaktadır ama hedefe ulaşmak gittikçe güçleşmektedir. (www.sebinmedya.com – Sadi Toygar)
 
Sonuç olarak, tarihimiz yine Türkiye’nin mali desteği ile bir oldubittiye getirilerek ters yüz edilmek isteniliyor. Çekimleri Kocaeli Kandıra Kefken sahillerinde yapılan Kervan 1915 Giresun’dan Ermeni göçü filmi ile ilgili başta Kocaeli Valimiz Sayın H. Basri Güzeloğlu, Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın İbrahim Karaosmanoğlu, Milletvekili ve Bakan Sayın Fikri Işık’tan da bu konuda inceleme ve araştırma yapmalarını istiyoruz. Böyle bir film neden Kocaeli – Kefken’de çekildi? Başka yer yok muydu? Türkiye’nin dış politikasına tamamen ters olan böyle bir filmin arkasındaki asıl amaç nedir? Kamuoyu bilgi bekliyor. 

Kervan 1915 filmi ve Şebinkarahisar’da Ermeni mezalimi!

Kervan 1915 filmi ve Şebinkarahisar’da Ermeni mezalimi!

Kervan 1915 filminin çekimi medyada büyük olay oldu. Birçok medya kuruluşu Kervan 1915 filmi ile ilgili haberler ve yorumlar yaptı. Filmler önemli. Özellikle tarihi filmler çok daha önemli. Kervan 1915 filmi Giresun’dan 1915 yılında Ermenilerin devlet tarafından nasıl Halep’e göç ettirildiğini konu almakta.
Filmle ilgili medya ve basın kuruluşlarında çok ayrıntılı bilgiler bulunuyor. Bizde filmle ilgili medyadan bilgi edindik. Ancak geçtiğimiz günlerde Giresun’dan bir mektup aldım. Giresun Tarih ve Kültür Bilinci grubu adı ile gönderilen mektup önemli bilgiler içermekte. Özetle mektubu sizlerle paylaşıyorum.
GİRESUN MEDYA PLARTFORMU’NUN DEĞERLİ ÜYELERİ
Giresun’un adının geçtiği Kervan 1915 filmi biz Giresunluları derinden üzmekte. Bu film Giresun’a çok büyük bir haksızlık ve hakaret olarak görüyoruz. Çünkü Ermeni tehcirini konu alan filmde Giresunlu Ermenilerin devlet tarafından nasıl Halep’e göç ettirildiği anlatılacakmış.
Giresun’da çok büyük Ermeni ve Rum mezalimi yaşandı. Giresun erkekleri Sarıkamış, Çanakkale, Yemen cephelerinde şehit olurken, Giresun bölgesindeki Rum ve Ermeniler büyük mezalim yaşattılar. Özellikle 1915 yılında Şebinkarahisar’daki Ermeni ayaklanması ve 500’e yakın korumasız Şebinkarahisarlının Ermeniler tarafından vahşice katledilmesi hiç gündeme gelmiyor.
Buradan tüm devlet yetkilileri, Giresunlu Sivil Toplum Örgütü temsilcilerini, Giresunluları göreve davet ediyoruz. Giresun Medya Platformu aracılığı ile Giresun kamuoyuna iletiyor, Kervan 1915 filminde Şebinkarahisar’da yaşanan Ermeni ayaklanmasında vahşice katledilen Şebinkarahisarlılarla ilgili bir bölümün olmasını istiyoruz. Bu konuda imza kampanyası başlatacağız. Aşağıda Kervan 1915 filmi çekim ekibinin Şebinkarahisar’a geldiği ile ilgili haberleri ve 1983 yılında Şebinkarahisar Kaymakamlığı tarafından basılan Şebinkarahisar kitabında 1915 yılında Şebinkarahisar’daki Ermeni ayaklanmasında yaşananları anlatan kitaptaki bölümü aynen sizlerin bilgisine sunuyoruz. (Giresun Tarih ve Kültür Bilinci Plartformu)
1915 ŞEBİNKARAHİSAR’DA ERMENİ MEZALİMİ
1860 tarihi, Ermeniler için Milliyetçilik cereyanlarının kuvvetle yayıldığı dönemin başlangıcıdır. 1860’lardan sonra imparatorluğun zayıflaması ve dış tahriklere paralel olarak Ermeni Cemiyetleri birbiri peşi sıra kurulmaya başlamıştır. 1860 da Hayırsever Cemiyeti, 1870-1880 yılları arasında, Araratlı, okul sevenler, doğulu, Kilikya Milliyetçi Kadınlar Cemiyeti ve Ermenistan’a Doğru Cemiyeti kurulmuştur. 1887 yılında Kafkaslı Ermenilerden Avedis Masar Bey ve karısı Maro tarafından Marksist Hin çak Komitesi, 1890 yılında Taşnaksutyan Komitesi teşekkül ettirilmiştir. Bu komitelerin tahrik ve teşvikleriyle ilk isyan 20 Haziran 1890 yılında Erzurum’ da başlamıştır. Bundan sonra Temmuz 1890 yılında! İstanbul Kumkapı isyanı, 1893 Sason isyanı, 1895 Babıali Gösterisi, 1895 yılında Zeytin isyanı, 1 Haziran 1896 yılında Van isyanı, 1904! kinci Sason İsyanı bir birini izlemiştir.
23 Temmuz 1908 Meşrutiyetin ilanından sonra komite faaliyetlerinde bir sükûnet görülmüştür. Bu sükûnet 1914 I. Dünya Savaşına kadar devam etmiş. Savaşın başlamasıyla komitelerin faaliyetleri hızla artmış tertipli ve sistemli isyanlar birbirini izlemiştir. Yoğun şekilde Ermenilerin bulunduğu Şebinkarahisar’ da bu isyanlardan nasibini almıştır. Şebinkarahisar Ermeni isyanı hazırlıkları 1914 yılında başlamıştır. 10 Şubat 1915 tarihinde Suşehri’nden Erzincan’a Zara gönüllü tabanını götürmekte olan mülazım Nuri Efendi kuzeye bağlı Pürk Köyünde bir hayvanın değiştirilmesi zorunluluğunda kaldığında, köy muhtarı Agop’tan kira ile bir hayvan bulmasını istemiş, muhtar Agop 210 hanelik köyde bir tek hayvan olmadığını olsa bile vermeyeceklerini söylemiştir. Mülazım Nuri Efendi, savaşta olduğumuzu, hayvanların bugün için lazım olduğunu ve esirgenmesinin yurda ve ulusa hainlik olacağını ihtar etmiştir. Bu sözden köpüren Muhtar Agop belindeki tabancasını çekerek subaya ateş etmeye başlamış ve bir yandan da Ey Ermeniler evlerinizdeki silahları hangi gün için saklıyorsunuz haydin bakalım iş başına diye bağırarak köyü silahlı ayaklanmaya ve silahsız askerleri öldürmeye teşvik etmiş­tir. Muhtarın teşvikinden cüret alan Ermeniler derhal saklı silahlarını çıkararak gönüllü takımının üzerine saldırmışlar başta Mülazım Nuri Efendi olmak üzere birçok gönüllüyü şehit etmişler ve birçoğunu da yaralamışlardır. Bu Şebinkarahisar Ermeni isyanının ‘ilk belirtisidir. Durumu haber alan Hükümet gerekli tedbirleri alarak öğünde isyanın 200 etrafa tüfek, yayıl, 400 masına engel olmuş, yapılan aramada sadece Pürk tabanca 10.000 mermi, 150 kama ve 52 kapsüllü bomba ele geçirilmiştir. Aramalar tüm sancağa teşmil ettirilmiş ve neticede 5 kazada 870 tüfek, 1052 tabanca, 756 kesici alet, 1920 bomba ve bir teneke bomba kapsülü ele geçirilmiştir.
NUFÜSUN DÖRTE ÜÇÜ ASKERE ALINMIŞ
Birinci Dünya Savaşı dolayısıyla Şebinkarahisar Sancağındaki arasında erkek Erme nüfusunun dörtte üçü askere alınmıştı, askere alınanların anilerde vardı, fakat Ermeniler askerlik yapmaya değil silah kaçırmaya gitmişlerdi. İstanbul’da faaliyette bulunan Taşnak Sutyan, Hamçak, Veregazniyal, Ramgavar gibi Ermeni Komitelerinin müştereken almış oldukları kararlara göre;
1 -Ermeniler takım, takım silah ve cephanelerle askerden kaçacaklardır.
2 – Cepheye gitmemiş olan Ermeniler olay çıkarmak, tedhişler yapmak suretiyle Türk askerlerini, ailelerini ve köylerini korumak için cepheden kaçmalarına mecbur edileceklerdir.
3 – Seferberlik, askeri ulaşım tertibatını güçleştirmek için asker, yiyecek ve cephane konvoyları vurulacaktır.
4-Ruslar Hudi’yi geçer geçmez silaha sarılacak ordu iki ateş arasında bulundurulacaktır.
5-İtilaf devletleri hesabına casusluk yapılacaktır.
6 -Türklerin moralini bozmak, askerden kaçmalarını temin için propaganda yapılacaktır.
Alınan bu kararlar yurdun her yanındaki Ermenilere duyurulmuş­tu. Alınan kararlar tahrik ve teşvikler sonucu, cepheye giden Ermenilerden 450 sinin cepheden kaçtığını söylersek diğer kaçan Ermenilerle birlikte bunların silahsız Türkler için ne büyük tehlike teşkil ettiği kolayca anlaşılır.
Cepheden kaçan Ermenilileri teşkilatlandırmak üzere grev yapan, Yaycı alan Papazıko- miteciler Hususoğlu Vahanik, Ermeni Murahhası Vağnak, Sponyon, Ziberili (Akbudak) Kuyas, Karagözoğlu Humayak, mahkeme azası Hosrof ile Koçhisar’ın Göğdin köyünden Murat ismindeki Ermeni­lerdi. Ermeniler kendi aralarında yaptıkları toplantıda Hüsusoğlu Vahanik’i Ermeni Cemiyetleri Başkanlığına, Göğdinli Murat’ı Başkumandan, Karagözoğlu Hamayak ve Yaycı Papazı Sanyon’u ise Alay Komutanı olarak seçmişlerdi.
Teşkilat için gerekli tüfek tabanca ve mermiler Trabzon, Giresun, Ordu ve Samsun Taşnak Sutyan ve Hınçak cemiyetleri marifetiyle elde edilerek içerilere gönderiliyor, bomba, kelepçe ve kesici aletler ise bura komiteleri tarafından hazırlattırılıyordu.
ERMENİ ASKER KAÇAĞI YAKALANMIŞTI
Şebinkarahisar Ermeni komiteleri ile diğer Ermeni komitelerinin teşkilatlandırılmasında bu teşkilatlara maddi ve manevi yardım yapılmasında en büyük rolü Penganlı Paşa Mıgırdıç isminde deri tüccarı bir Ermeni oynamıştır. Deri toplamak bahanesiyle yıllarca yöredeki tüm Er­menilerle sıkı ilişkiler kurmuş bulunan bu komiteci Ermeni dikkati çekmiş ve Hükümet tarafından takibe alınmıştır. Bu takibat neticesinde Şe­binkarahisar’ın Tamzara mahallesindeki un fabrikasında silah namlusu ve benzeri harp araçları yapılan bir imalathane ortaya çıkarılmıştır. İmalathanede komitenin o yıl yaklaşmakta olan bayramda camilerde toplanacak Türk erkeklerinin bir anda yok edilmesi hakkında alınan kararı da ele geçirilmiştir. Kararda köy ve kasabalara ayrılan müfreze miktarları ve silah durumları da tespit edilmiştir. İmalathanenin ele geçirilmesiyle Hükümet işin üzerine sıkı gitmeye başlamış, askerden kaçan Ermenilerin yakalanıp cepheye sevk edilmesi ve silah aramalarına hız verilmiştir. Bu çalışmalar neticesi 1915 yılı Haziran ayında 150 kadar Ermeni asker kaçağı yakalanmış yakalanan asker kaçaklarından bir kısmı sabah erkenden Askerlik Şubesine gönderilmiş geri kalanlarda kilise altındaki yoldan askerlik şubesine götürülürken komite tarafından görevlendirilen Ermeniler muhafız jandarmaları şehit edip Ermenileri kurtarmışlardır. Kurtarılan Ermenilin derhal silahlandırılarak diğer Ermeni kaçakları ile birlikte silahlı bir grup oluşturulmuştur.
Ayaklanmanın birinci günü Jandarma Komutanı Vasıf, Polis Memuru Tevfik, Tahsil Memuru Kızıloğlu Emin Bey dâhil olmak üzere 76 Türk şehit edilmiş. Ermeniler kaleye çekilip kendilerine burayı üs olarak seçmişler ve tüm askeri ağırlıklarını buraya taşımışlardır. Ayaklanmanın ikinci günü Suşehri Ermenileri Ezbider (Akıncılar) Papazı Kirih’in kumandası altında kaleye geçmeye Muaffak oldular. Takviye kuvvetinin gelmesiyle ayaklanma daha da şiddetlendirilmiştir. İkinci günü sokak kavgalarında ve kaleden atılan mermilerle şehit olan Türk sayısı 152’yi bulmuştur.
ÜÇÜNCÜ GÜNE KADAR YARDIM GELEMEDİ
Ayaklanmanın üçüncü gününe kadar Şebinkarahisar’ a hiçbir yerden yardım gelemedi. Ayaklanma mevcut jandarma ve polislerle, cepheye gönderilmek üzere Askerlik Şubesinde toplanmış 120 kadar asker ve pek az sayıdaki Milis kuvvetleri ile bastırılmaya çalışılmıştır.
Ayaklanmanın dördüncü günü Suşehri’nden Erzincan’ a gitmekte olan Binbaşı Ali Bey (Ali Çetinkaya) kumandasındaki askeri birlikte bulunan silah ve cephanenin bir kısmı Şebinkarahisar’a gönderilmiştir. Öğleye doğru Giresunlu kâtip Ahmet Bey kumandasında 35 kişilik bir milis kuvveti, akşama doğruda Sivas Valisi Muammer Bey binci günü sabahı Sivas Talimgâhından ayrılmış bir alayla fırka komutanı Neşet Paşa ve Erzincan’dan Yüzbaşı Vasfi Raşit Bey (Vasfi Raşit Sevük) kumandasında bir bölük Şebinkarahisar’a geldiler. Dördüncü günü akşamına kadar Türklerden şe­hit olanların sayısı 197 kişiyi buldu. Ermenilerin kaybı ise 28 kişidir.
Sivas Valisi Muammer Bey Ermenilere bir heyet göndererek ayaklanmadan vazgeçmelerini, isteklerinin nelerden ibaret olduğunu açıkça bildirmelerini, ayaklanmaya son verildiği takdirde isteklerinin uzlaşma yolu nale halledilebileceğini bildirdi. Valinin bu teklifini Ermenilerden bir kısmı kabul etmek düşüncesini ileri sürmüşler, ancak bunlar Papaz Kiri ve Komiteci Antraniki tarafından derhal kurşuna dizilerek diğerlerine ibret olmak üzere kale burçlarına asılmışlardır. Ermenilere gelen heyete isteklerinin yalnız ve yalnız ermeni istiklali olduğunu ve bununda ancak ermeni silahı ile elde edilebileceğini bildirmişler, uyuşma yolu ile mesele halledilmeyince savaş olanca şiddetiyle tekrar başlamıştır. Onuncu günü asker ve halktan şehit olanların sayısı 362 ve yaralı sayısı ise 117 ye ulaşmıştır. Ermenilerin ölü ve yaralı sayısı ise sadece 97 kişidir.
İSYANDAN VAZGEÇMELERİ İÇİN
İsyanın bir an önce sona erdirilmesi için şehrin dışında küpeli bahçesi mevkiinde Ermenilere ait iki ev boşaltılarak ateşe verilmiş ve kaleye haber gönderilerek isyandan vazgeçmezler ise diğer tüm evlerinin yakılacağı ihtar olunmuştur. Ancak bu durum aksi tesir yapmış, galeyana gelen Ermeniler gerek kaledeki, gerek kasabadaki önlerine çıkan her evi ateşe vermişlerdir. Bir kaç saat içerisinde tüm kasaba ateşler içerisinde kalmıştır. 14’cü gün isyan bütün hızı ile devam ederken Yüzbaşı Vasfi Raşit Beyin bölüğünden ayrılan bir kuvvetle kaleye yapılan çıkış harekâtı maalesef başarısızlıkla sonuçlanmış ve harekete katılan kuvvetin dörtte üçü ermeni bombalan ile yok olmuştur.
Bu haliyle isyanın bastırılması mümkün görülmeyince top kullanıl­masına karar vermiş ve Sivas’tan getirilen toplar Bayramköy sırtlarına yerleştirilip Ermenilere teslim olmaları aksi takdirde kalenin topa tutulacağı ihtar edilmiştir. Ermeniler görüşmeyi kabul etmişler ve isyanın 18.nci günü üç görüşme yapılmış, sonunda ertesi gün isyana son verilmesi kararlaştırılmıştır. Kaledeki ermeni harekatını ve görüşmeleri Vahanik, Kirih, Spanyon ve Humayak idare etmekteydiler. Başkomutan olarak seçilmiş bulunan Göğdinli Murat 400 kişilik silahlı bir kuvvetle isyancıların yardımına koşmuş ancak alınan tedbirlerle Ermeni Murat’ın Şebinkarahisar’a girmesine engel olunmuştur.
Ertesi günü isyana son verilmesi kararlaştırılmış iken, gece saat 24 de isyancılar kaleden çıkarak bir yarma harekâtına başlamışlardır. Türk mahallelerine karşı yürütülen bu saldın püskürtülmüş kale yolu tutuldu­ğundan kaleye dönemeyen Ermeniler bu defa Tamzara mahallesine doğru kaçmaya başlamışlardır. Tamzara halkının gösterdiği insanüstü direnme karşısında buraya giremeyen 2000 kadar silahlı ermeni Tamzara ırmağından Kabaktepe mevkiine geçerek Eskiköy sırtlarından Kıllı baba Ormanlığına sığınmak zorunda kalmışlardır. Binbaşı Asım Bey kumandasındaki takip müfrezesiyle 3-4 gün bu ormanlarda çarpışan Ermeniler daha sonra bu ormanlardan çıkarak Rus sınırına kadar müfreze önünde kaç­mışlar ve Rumlar ihaneti yüzünden büyük çoğunluğu Rusya’ya kaçmaya muaffak olmuşlardır.
Ermenilerin bu nankörce isyanı neticesi 403 Türk şehit olmuş ve 176 Türk yaralanmış, şehir tamamıyla bir harabe haline gelmiştir. İsyanın bastırılmasında Şebinkarahisar mutasarrıf vekili Kayserili Ahmet Beyin ve Ermenilerin Tamzara’ya girmesine engel olmada Tamzaralı Kodbaş Mustafanın büyük yararları olmuştur.
KERVAN 1915, 300 KİŞİLİK EKİPLE ŞEBİNKARAHİSAR´DA
Yönetmenliğini İsmail Güneş´in yaptığı Kervan 1915 adlı filmin çekimleri için 300 kişilik ekip Şebinkarahisar´a geldi. Kervan 1915 Sinema Filminin çekimleri için ilçemize ünlü oyuncuların da aralarında olduğu 300 kişilik büyük bir ekip geldi.
Çekimleri 20 Haziran´da başlayan ve 2016 yılında gösterime girecek olan Kervan 1915 sinema filmi için ilçemize gelen 300 kişilik geniş kadroyla, bugün çekimlere başlayacak.
300 kişilik kadro ile 10 gün boyunca ilçemizde kalacak film ekibi ilçemizdeki otel ve yurtları da kapattı. İlçemiz ekonomisine de büyük katkı sağlayacak olan film ekibi, çekimlerde kullanmak için 30´a yakın at TIR´larla birlikte ilçemize getirildi.
Türkiye´de çekilen en pahalı filmlerden olacağı belirtilen Kervan 1915, ünlü yönetmen ve oyunculardan kurulu. İlçemizde dört ayrı yerde çekimlerinin yapılacağı sinema filminin başrol oyuncuları İpek Tuzcuoğlu, Murat Han, Ayse Akın ve İbrahim Kendirci´den oluşuyor.  Ünlü oyuncuların başrollerini paylaştığı filmde, senaryo gereği 3 bin 105 kilometre yol kat edilecek. Film için ayrıca her bir oyuncuya binden fazla kostüm hazırlandı. Ön hazırlığı yaklaşık iki yıl süren film, Türkiye´nin ilk eş zamanlı ve eş mekânlı filmi olma özelliğini taşıyor.
FİLMİN KONUSU
1915 yılında 200 Ermeni´yi Giresun´dan Halep´e götüren Katırcı Salim´in hikayesini anlatan ‘Kervan 1915′ filminin bir tehcir hikayesini anlattığını belirten ödüllü yönetmen İsmail Güneş, filmin yaşanıp bitmiş bir gerçeğin arka planındaki derin beşeri ilişkilere dair olduğunu dile getirdi. Yüz yıldır tartışılan bu meseleyle ilgili Türkiye´de henüz bir film çekilmediğini söyleyen yönetmen filmin konusunu şu şekilde ifade etti; “Katırcı Salim, Giresun´dan ihale ile 200 kadar Ermeni kadın ve çocuğu Halep´e götürmek üzere teslim alır. 40 gün 40 gece süren bu zorlu yolculukta Salim emanet aldığı insanları hem çeteler ve eşkıyalardan hem de iklim ve yol şartlarının badirelerinden korumak zorundadır. Bir tarafta kadın ve çocuklar. Diğer tarafta 20 kadar çeşitli yörelerden ve yaşlardan erkek… Yol boyu birbiriyle süregelen çatışma, diğer taraftan tabiatı birlikte aşma çabaları…”
FİLMİN AMACI
´The İmam´, ´Sözün Bittiği Yer´ ve ´Ateşin Düştüğü Yer´ gibi filmleriyle tanınan yönetmen İsmail Güneş, hedefinin, ön yargıları yıkmak olduğunu belirtirken, çekimleri 9 hafta sürecek “Kervan 1915”in ön yargısız her insana doğrudan hitap edeceğini,  tavırlı insanların ise filmin kahramanları ile duygudaşlık kurabileceklerini belirtiyor. Filmin Yönetmeni İsmail Güneş Giresun´dan Halep´e kadar 900 kilometre boyunca günde 10 saat yaya olarak yapılan göçürme yolculuğunun tek başına bir zulüm olduğunun altını çizerek, Kervan 1915´le ilgili olarak şöyle dedi: “100 yıldır tartışılan bu mesele hakkında ülkemizde maalesef bir film yapılmadı. Katırcı Salim tarafından başarı ile gerçekleştirilmiş bir zorunu göç hikâyesini anlatarak bu meseleyi hem anlamaya hem de anlatmaya çalışıyorum. Hedef kitlem, ön yargısı olmayan her insan! Önyargısı olmayanların filmi seyrettiklerinde hikâyenin karakterleriyle duygudaşlık kuracaklarına inanıyorum. Filmin kalıplaşmış algılar ve duygularda bir değişim yaratmasını umuyorum.” Soykırım tartışmalarının alevlendiği bir dönemde kritik bir konuya el attığını belirten İsmail Güneş bu konudaki görüşlerini de şöyle dile getiriyor: “Kervan 1915, soykırım vardır veya yoktur diyen bir film olarak tasarlanmadı. 1948 tarihli BM Uluslararası Soykırım Yasası tanımına göre bu trajedinin “soykırım” şeklinde nitelemesi bana doğru gelmiyor. Birinci Dünya Savaşı´nda tüm uluslar birbiriyle savaştı. 16 milyon civarında insan hayatını kaybetti. Bunlardan 3 milyon kadarı Osmanlı Devleti´nin Müslüman tebaası idi. 200 yıl boyunca büyük organizasyonlar planlama ve uygulama kabiliyetini yitirmiş Osmanlı Devleti´nin bu kadar kapsamlı bir “yer değiştirmeyi” becerememesi olarak değerlendiriyorum. Yaşananların hem Müslümanlar hem de Hristiyanlar için büyük bir trajedi olduğunu düşünüyorum.” Tarih, dram ve macera kategorilerinde olacak olan film 120 dakikadan oluşacak ve 2016 yılında gösterime girecek.
Sonuç olarak, bu filmle ilgili daha yayınlanmadan birçok farklı yorumlar yapılıyor. 1983 yılında Şebinkarahisar Kaymakamlığı tarafından basılan Şebinkarahisar kitabında 1915 yılında Şebinkarahisar’daki Ermeni ayaklanmasında yaşananları anlatan kitaptaki bölümün biz kısmını sizlerle bu köşeden paylaştım. Konuyla ilgili olarak sizlerin de yorumlarını bekliyorum.

 

Osmanlı Rus savaşlarından ders alınmalı

Türkiye’nin Rus uçağının düşürmesinden sonra Türkiye Cumhuriyeti tarihi çok önemli bir kriz ile karşı karşıya kaldı. Başta sayın Cumhurbaşkanı olmak üzere Türkiye’yi yönetenler Rusya ile yaşanan gerginliği düşürmek için diplomatik ataklar başlatması çok önemli.

Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
“Tarih”i tekerrür diye ta’rif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?
Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy yıllar önce tarih ve ders alınması ili ilgili böyle söylüyordu. Bizde birçok TV kanalında yayınlanan ve beğeni ile izlenen Devri Âlem programında “Tarih bilincine sahip olmak her şeye sahip olmaktır” diyoruz. Türkiye’nin Rus uçağının düşürmesinden sonra Türkiye Cumhuriyeti tarihi çok önemli bir kriz ile karşı karşıya kaldı. Başta Sayın Cumhurbaşkanı olmak üzere Türkiye’yi yönetenler Rusya ile yaşanan gerginliği düşürmek için diplomatik ataklar başlatması çok önemli. Türkiye Rusya’nın gerginlik politikasına ve provokasyonlarına alet olmaması sevindirici.
Tarih ders ve ibret almak içindir. Tarih bir milletin aynasıdır. Ne kadar çok o aynaya bakarsak o kadar çok geleceğimizi görürüz. Tarih, millet ve devletlerin hafızasıdır. Türk – Rus ilişkilerinin tarihi geçmişi çok önemlidir. Bugün dünyanın süper devletlerinden birisi olan Amerika’dan sonra en güçlü askeri güce sahip Rusya, bir zamanlar Tatar Kırım Hanlığının Moskova kenizliği adı ile Kırım Hanlığına bağlıydı.
1552’de korkunç İvan Tatar Kırım Hanlığını işgal edip, başkent Kazan’ı yakıp yıktıktan sonra Türkistan coğrafyasına saldırır. Türkistan devletlerini bir bir işgal eder ve tüm Türkistan coğrafyasını ele geçirir. Osmanlı ile mücadeleye girer. Çar orduları Osmanlı ve Türk devletleri ile onlarca savaş yapar. Tarihimize Kırım savaşları olarak geçen savaş ibret sahneleri ile doludur. 1553 yılında Kırım’da yaşanan Osmanlı – Rus savaşlarında Sinop limanının bombalanmasının sebeplerini anlamak için www.belgeselyayincilik.com sitemizdeki “Sinop Şehitleri 159 yıldır vefa bekliyor” adlı makaleyi http://www.belgeselyayincilik.com/ismail-kahraman/makale-arsivi/makaleler/sinop-sehitleri-159-yildir-vefa-bekliyor linkinden okumanızı tavsiye ediyoruz.
Tarihimize 93 Harbi olarak geçen Osmanlı Rus savaşları, Rusların hem Tuna boyları Balkanlardan hem de Kafkaslardan Osmanlı’ya savaş açarak İstanbul Yeşilköy’e gelip anıt dikmeleri gerçekten ibret alınacak olaylarla doludur.
Cihan harbinde Osmanlı’nın Ruslarla savaşa girmesi ve Sarıkamış bozgunu, Kafkasya ve Doğu Karadeniz’in Ruslar tarafından işgali çok iyi araştırılmalı. Sebep ve sonuçlarından ders ve ibret alınmalıdır. Biz Devri Alem belgesel TV programı olarak Çanakkale Şehitleri, Rusya coğrafyası, Tataristan, Sarıkamış harekatı, Doğu Karadeniz’in Kurtuluş Destanı, Harşit Savunması ve Sibirya’da esir kampları belgesellerini çekmek için yıllardan beri mücadele veriyoruz. İlim, Tarih ve Teknoloji Araştırmaları Merkezi (İKTAV) kültür hizmeti olarak hazırladığımız bu belgeseller birçok televizyon kanalında yayınlanarak tarihten ders ve ibret alınmasına vesile olmaktayız. Çanakkale savaşının çıkışı Alman gemilerinin Osmanlı bayrağı çekip, Çanakkale ve İstanbul boğazından geçip Rus limanlarını bombalaması ile başlamıştı. Bazı tarihçiler Alman gemilerine Çanakkale’den geçiş iznini başkomutan Enver paşanın haberi olmadan bir yüzbaşının verdiğini yazmakta. Bugün Türkiye tarafından Rus uçağının düşürülmesi ile başlayan kriz sıcak çatışmalara ve daha büyük gerginliklere sebep olmaz. Türkiye’yi yönetenler bunun için özel gayret sarf ediyor. Bu çok önemli. Rusya ve Putin’i çok iyi tahlil edip anlamak gerekiyor.  Deyim yerindeyse Putin’in sağı solu belli olmaz. Sıcak çatışmadan hem Türkiye hem Rusya zarar görür. Putin Türkiye’nin ne Gürcistan ne de Ukrayna olmadığını çok iyi biliyor. Yeter ki Türkiye devlet ve millet olarak birlik ve beraberlik içinde olsun. Gerçekten tarih ibret sahneleri ile dolu.
OLAY NASIL YAŞANMIŞTI?
Türkiye-Suriye sınırında Türk hava sahasını, 5 dakika içinde 10 kez uyarılmasına rağmen ihlal etmeyi sürdüren SU-24 tipi savaş uçağına angajman kuralları çerçevesinde bölgede devriye görevinde bulunan iki Türk F-16 uçağı müdahalede bulunmuştu. Uluslararası hukuk teamülleri, ülkelere hava sahalarını koruma hakkını tanıyor. Dünya genelinde kabul edilen kurallara göre, ihlalde ısrar eden uçaklara her türlü karşılık verilebiliyor. Türkiye de angajman kurallarını uçakların milliyetini ayırmaksızın uyguluyor. Nitekim dün ihlali gerçekleştiren uçağa müdahale edildiğinde, uçağın milliyeti kimliğini gizlediği için anlaşılamamıştı. Rusya, olaydan sonra uçağı sahiplenmişti.
Biz Devri Alem programı olarak Rusya’ya gidip belgesel görüntüler çektik. Bu çalışmalarımız ile ilgili yazı serisini okumak ve belgesel görüntüleri izlemek için aşağıda ki linklere tıklayabilirsiniz.
Rusya’da Devr-i Alem
http://www.belgeselyayincilik.com/genel/rusya%E2%80%99da-devr-i-alem
Türk – Rus Savaşı mı başladı?
http://www.gebzegazetesi.com/turk-rus-savasi-mi-basladi-makale,1304.html
Karadeniz’in Çanakkale’si Harşit Savunması ve Trabzon’un Kurtuluşu
http://www.belgeselyayincilik.com/ismail-kahraman/makale-arsivi/makaleler/karadenizin-canakkalesi-harsit-savunmasi-ve-trabzonun-kurtulusu
Sibirya’da Devr-i Alem
http://www.belgeselyayincilik.com/genel/sibiryada-devr-i-alem
Moskova’dan Petersburg’a Rusya Belgeseli
https://www.youtube.com/watch?v=nfgKMe9SlGQ
Tataristan Belgeseli
 https://www.youtube.com/watch?v=d8J8GO9CEaE
Kırım Belgeseli
https://www.youtube.com/watch?v=ufBDdlbvJC0
Sinop’tan Kırım’a Unutulan Şehitler Belgeseli
https://www.youtube.com/watch?v=OGWTbelOxdI

Bakanlar Kurulu hayırlı olsun

Yeni bakanlar kurulu listesini Cumhurbaşkanı onayladı. Sürpriz isimler var. Bakanlık koltuğunu koruyanların yanında, Bakanlık koltuğunu hiç kaybetmeyecekmiş gibi olan bazı isimlerde bakan olamadılar. Önce yeni bakanlar kuruluna hayırlı olsun diyor ve başarılar diliyorum.

Yeni Bakanlar Kurulu ile ilgili birkaç satır yazmak istiyorum. AK Parti kuruldu, kurulalı bakanlık koltuğunu koruyan isimler var. Bilmiyorum bu durum ne kadar doğru. Devlet Valilerini 5 yıldan fazla bir ilde tutmuyor. Genel Kurmay Başkanı bir dönem için geliyor, belli bir yaştan sonra da kesin emekli oluyor.
Devletin çok önemli birimlerinde bu durum geçerli iken, nerede ise 15 yıldır bakanlık koltuğunu koruyan isimler acaba çok mu başarılı, yoksa bulunmaz hint kumaşı mı? Bunu tartışmak gerekiyor. İnsan uzun süre bir yerde olunca veya aynı makamı uzun süre koruyunca bakar körde oluyor. Yanlışları göremiyor. Dolayısı ile başarısız oluyor.
AK Parti siyasete farklı ivme kazandırdı. Ancak Bakanlık Koltuğu noktasında bunu gerçekleştiremedi. Bakanlıklar en fazla iki dönem için olmalı. İki dönemden fazla kalınan bakanlıkların ben başarılı olmadığına inanıyorum.
Yeni Bakanlar Kurulu listesi ile ilgili gerçekten birçok şey söylenebilir. Ancak geçmişte parti liderliği yapmış Süleyman Soylu, Numan Kurtulmuş, Tuğrul Türkeş gibi isimlerin Bakanlar Kurulu listesinde yer alması çok önemli. Gençlerden oluşan bakanlar Türkiye’de yeni bir dönemin başlangıcı. Bakanlar Kurulu’nun Cumhurbaşkanı ve Başbakanı’nın mutabakatı ile yapılması ise Türkiye’nin önünü açacak bir durum.
Yeni Bakanlar Kurulu’nun en şanssız noktası ise Türkiye-Rusya arasındaki uçak düşürme krizi oldu. Gerçekten çok önemli bir kriz. Belki son dönemlerde yaşanan en önemli olaylardan birisi. Unutmayalım ki birinci dünya harbi Bosna’da küçük bir cinayetle başlamış, 20 milyona yakın insan ölmüştü. Rusya’nın başındaki lider Putin sağı, solu belli olmayan, dünyanın gözü önünde Gürcistan ve Ukrayna’ya savaş açan, Kırım’ı ihlak eden, Kafkaslardaki iç çatışmaları Rus yöntem ile çözüp insanları birbirine düşman eden, dünyanın gözünün içine baka baka uçaklarını Suriye’ye getirip, sıcak denizlere inen, açıklamalarını Çar İmparatorluklarının oturduğu saraydan yapan bir isim. İnşallah Türkiye ile Rusya arasında sıcak çatışmalar olmaz. Bu kriz aklıselim ışığında çözülür. Ancak Rus Dış İşleri Bakanı’nın Türkiye’de terör var iması Rusya’nın uçak düşürme olayını terör unsurları ile Türkiye’de terör çıkararak ödetmeye çalışacağını işaret ediyor. Terörden çok çekmiş Rusya’nın böyle bir olaya tenezzül edecek olması unutmayalım ki Ruslara da ağır bedel ödetir. Rüzgar eken, fırtına biçer.
İLK KEZ BAKANLIK KOLTUĞUNA OTURAN İSİMLER KİMLER?
64. Hükümet’te ilk kez bakanlık koltuğuna oturan isimler de dikkat çekti. Sema Ramazanoğlu, Fatma Güldemet Sarı, Berat Albayrak, Süleyman Soylu, Bülent Tüfenkçi, Naci Ağbal, Mustafa Elitaş ilk kez bakan olan isimler oldu. Kabinenin yaş ortalamasıysa 52,5 oldu.
KABİNEDE EN ÇOK BAKAN HANGİ ŞEHİRDEN?
Yeni hükümette 4 İstanbullu bakan yer aldı. İstanbul’dan Yalçın Akdoğan, Tuğrul Türkeş, Süleyman Soylu ve Berat Albayrak bakan oldu. Bunun yanında Bursa Milletvekili Mehmet Müezzinoğlu Sağlık Bakanı olurken, bir başka Bursa vekili Efkan Ala İçişleri Bakanlığı’na getirildi. Bakanlar Kurulu’nda önceki hükümetlerin aksine Diyarbakır’dan bir isim Bakanlar Kurulu’nda yer almazken, Güneydoğu’dan Batman doğumlu Mehmet Şimşek, Bingöllü Cevdet Yılmaz bakanlık koltuğuna oturdu.
İŞTE YENİ BAKANLAR KURULU;
Başbakan: Ahmet Davutoğlu
Başbakan Yardımcıları: Numan Kurtulmuş, Mehmet Şimşek, Yalçın Akdoğan, Yıldırım Tuğrul Türkeş, Lütfi Elvan
Adalet Bakanı: Bekir Bozdağ
Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı: Sema Ramazanoğlu
AB Bakanı: Volkan Bozkır
İçişleri Bakanı: Efkan Ala
Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı: Süleyman Soylu
Gıda Tarım Hayvancılık Bakanı: Faruk Çelik
Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz
Kültür ve Turizm Bakanı: Mahir Ünal
Maliye Bakanı: Naci Ağbal
Milli Eğitim Bakanı: Nabi Avcı
Milli Savunma Bakanı: İsmet Yılmaz
Çevre ve Şehircilik Bakanı: Fatma Güldemet Sarı
Dışişleri Bakanı: Mevlüt Çavuşoğlu
Ekonomi Bakanı: Mustafa Elitaş
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı: Berat Albayrak
Gençlik ve Spor Bakanı: Akif Çağatay Kılıç
Gümrük ve Ticaret Bakanı: Bülent Tüfekçi
Orman ve Su İşleri Bakanı: Veysel Eroğlu
Sağlık Bakanı: Mehmet Müezzinoğlu
Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı: Binali Yıldırım
Evet, sonuç olarak yeni Bakanlar Kurulu önemli isimlerden oluşuyor. Uçak düşürme krizinin gölgesinde açıklanmış olsa da Türkiye’ye önemli hizmetler yapacağına inanıyorum. Yeni Bakanlar Kurulu ülkemize hayırlı olsun.

Türk – Rus Savaşı mı başladı?

Tarihler 24 Kasım 2015. Türkiye, Rusya ilişkileri açısından yeni bir milat, yeni bir dönem. Türk hava sahasına tecavüz eden Rus uçağının düşürülmesi çok önemli bir olay. Defalarca Türkiye tarafından uyarılmasına, Türk-Rus ilişkilerinin bozulmaması konusunda Türkiye’nin gösterdiği çok önemli gayretlere rağmen çar imparatorluğu hayali ile yanıp tutuşan Rus Lideri Putin’in Türkiye’yi anlamaması Türk-Rus ilişkilerine büyük darbe vurdu.

Türkiye’nin Rus uçağını düşürmesi sıradan bir olay değil. Türkiye binlerce Bayırbucak Türküne kayıtsız da kalamazdı. Türkiye bu konuda gerekeni yaparak, Bayırbucak Türkmenlerine sahip çıkmak için kararlılığını gösterdi. Rus uçağının vurulması Türkiye’nin Bayırbucak Türkmenleri’ne sahip çıktığının da bir işareti.
Rus uçağının düşürülmesi ile ilgili birçok yorum yapılabilir. Analiz ortaya konulabilir. Bundan 3 yıl önce 7 Eylül 2013 günü Türkiye’den binlerce kilometre uzakta, Rusya’nın Sibirya bölgesinde biz yazı kaleme almıştım. Yazımın başlığı “Rusya’dan Türkiye nasıl görünüyor’ idi.
Bu yazıda bugün yaşananları 3 yıl önce bu köşede gündeme getirmiştik. Üzerinde hiçbir yorum yapmadan, virgülünü bile değiştirmeden, 3 yıl önce bu köşeden yer alan yazımı sizlerle paylaşıyorum.
Rusya’dan Türkiye nasıl görünüyor (7 Eylül 2013 Gebze Gazetesi)
Bir haftadır Rusya coğrafyasındaydım. Orta Sibirya’nın merkez noktası Krasnoyars’tan Rusya’nın başkenti Moskova’ya tam bir Devr-i Alem yaptım. Bazı geceler hiç uyumadan yolculuk yaptık, bazen tam bir koşuşturma ile zamanla yarıştık. İnsanlarla konuşup bölgeyi yakından tanımak istedim. ABD’nin Suriye’ye müdahalesi Rusya’nın ABD’ye meydan okuması ve Türkiye’nin ABD yanında yer almasını Sibirya bölgesinden değerlendirmeye ve yorumlamaya çalıştım.
Daha önce Sibirya denince aklıma küçük, geri kalmış, soğuk bir bölge gelirdi. Sibirya’yı görünce fikrim değişti. Sibirya’nın adı bile Türkçe. Adı “süpürmekten” gelse de Sibir Türk hanlığının merkezi. Ruslar 1550’ye kadar Tatar hanlığına bağlı küçük bir beylikti. 1552’de Kazan Hanlığını yıktıktan sonra Sibirya ve Kafkaslarda ki Türk ve İslam medeniyeti coğrafyasını tümü ile işgal edip kendine bağladı. Bugün 21 özerk Cumhuriyetin 10 tanesi Müslüman Cumhuriyeti. Orta Asya’daki Türk devletleri her ne kadar bağımsız olsalar da Rusya’nın uydusu gibi.
Kominist sistem çöktükten sonra Putin liderliğindeki Rusya tam atağa kalmış, yayılmacı bir politika güdüyor. Özerk Cumhuriyetlerde tam bir baskı ve asimilasyon politikasını sürdürmekte. Kafkasya’daki özerk Cumhuriyetlerde insanları birbirine düşürüp kardeş kanı dökmekte. Dünya’nın en geniş toprağa sahip ülkelerin başında gelen Rusya tüm coğrafyaya hakim. Sadece kendi coğrafyasında değil, dünya siyasetinde söz sahibi.
Suriye’ye Amerikan müdahalesinin gündemde olduğu bugünlerde Rusya’dan Türkiye’ye bakmak ve Türkiye’nin Rusya ile ilişkilerini yorumlamak çok önemli. Rusya’da bulunduğum süre içerisinde Rusya’nın ne kadar güçlü olduğunu bir kez daha anladım. Yakın bir geçmişe kadar Orta Sibirya’nın eyalet merkezi Krasnoyars silah ve askeri füzelerin imal edildiği yer olması dolayısıyla tüm dünyaya kapalıydı. Bugün burası turizme açılsa da Rusya’nın silah ve füze fabrikaları halen askeri silah imal ediyor. Uçsuz bucaksız Sibirya bozkırlarında her türlü silah ve füze denemesi gizli olarak yapılabiliyor. Tartışmasız Rusya dünyanın en önemli vurucu askeri gücüne sahip olmayı sürdürüyor.
İstanbul boğazında Rus askeri donanması ABD’nin Suriye harekatı dolasıyla Akdeniz’e açıldı. Rus askeri istihbarat gemisindeki akıllı cihazlar ABD gemilerinden Suriye’ye atılacak askeri füzelerin yönünü değiştirerek Türkiye’ye bile yönlendirme imkanına sahip. Akdeniz’de düşürülen askeri uçağımızın halen nasıl düşürüldüğü bilinmiyor. Uçağımız akıllı cihazlarla uzak kumanda ile düşürülmüş olabilir.
Evet, dünya nefeslerini tutmuş Amerika’nın Suriye’ye müdahalesini bekliyor. Rusya savaş gemileri ile Akdeniz’e açıldı. Resmen Amerika’nın yanında yer alan Türkiye donanmasını Akdeniz’e gönderdi. İran baştan beri Suriye’nin yanında yer alıyor. Esad açıkça Türkiye’yi vurmakla tehdit etti. Türkiye’nin Mısır ve İsrail ile ilişkileri bozuk. Deyim yerindeyse Türkiye ateş çemberi ile kuşatılmış durumda.
Dünya açık açık bir savaş tehdidi ile karşı karşıya. Rusya ile Amerika birbirine meydan okuyor. Suriye bahane. Asıl hedef Türkiye. Yayılmacı emellerinden hiç vazgeçmeyen Rusya dünyanın jandarması ABD’ye meydan okurken asıl hedefinin Türkiye olduğunu herkes biliyor. Suriye’nin ABD tarafından vurulmasından yine en büyük zararı Türkiye görecektir. Türkiye savaş tehdidi ile karşı karşıyadır. Esad’ın Türkiye’ye birkaç füze atması veya Rus istihbarat gemisinin ABD’nin Suriye’ye attığı bir kaç füzenin yönünü Türkiye’ye çevirmesi Türkiye’nin sıcak savaşa girmesine sebep olacak. Türk askerinin Suriye’ye ayak basmasından hemen sonra çözüm mözüm süreci demeden Türkiye’de iç karışıklığın çıkması ülkemiz için tam bir felaket olabilir.
Rusya’dan ve Rus savaş aleti ile cephanelerinin imal edildiği Krasynoyars kentinden Türkiye’ye baktığımda Rusya’nın ne kadar büyük bir güç olduğunu ve Türkiye’nin ne kadar büyük tehdit ve tehlike altında olduğunu daha iyi anlıyorum. Gerçekten önemli günlerden geçiyoruz. 23 Milyon metrekare topraktan 780 bin km kareye düşen Türkiye toprakları, savaş ve bölünme tehdidi ile karşı karşıya. Umarım aklı selim galip gelir. Türkiye birtakım oldu bitti ile sıcak savaşa girmez. Girilen tüm savaşlarda hep toprak kaybettik. Kıbrıs savaşında toprak almış gibi gözüksek te Güneydoğu’daki PKK terörünün arkasında Kıbrıs barış harekâtı yatmaktadır.
Evet, bu konu ile ilgili çok daha farklı şeyler anlatılabilir. Yazımı bir atasözü ile bitirmek istiyorum. Atalarımız ne kadarda güzel söylemişler. “Akıl olmalı başa geleceği bilmeli, göz olmalı dağın arkasını görmeli.” Umarım tüm yetkili ve yöneticiler oldu, bittilerle başımıza geleceği daha önceden görür, dış politikayı ona göre yönlendirirler. (7 Eylül 2013 – Gebze Gazetesi Devri Alem köşesinde yer alan yazı)
Evet, sonuç olarak 2013 yılında Rusya’nın güneyinden, Sibirya’dan, Krasnoyars kentinden bu satırları kaleme almıştım. Türk-Rus ilişkileri ve Suriye’deki yaşananlar konusunda 3 yıl önce yazdığım yorum sanki bugünleri işaret ediyor. Türkiye tarafından Rus uçağının düşürülmesi Türk-Rus ilişkileri konusunda çok önemli olayların yaşanacağının habercisidir. Umarım Rusya, Türkiye’nin ciddiyetini anlar, Türkiye’nin hava sahasına tecavüz etmez. Yaptığı yanlışı fark eder. Türkiye ile Rusya arasında yaşanacak sıcak çatışmadan her iki ülke de büyük zararla çıkacaktır. Daha önce yine bu köşede yer alan Tarih boyu Türk-Rus ilişkileri ile ilgili yazdığım yazının tümünü internetteki sayfamdan okuyabilirsiniz.

Öğretmenlere bir gün yeterli mi?

 Her 24 Kasım’da bir günlüğüne de olsa bize hayatı öğreten, çocuklarımızı emanet ettiğimiz öğretmenler için tahsis edilen Öğretmenler Günü’nü kutlarız. Siyasiler açıklamalar yapar, öğretmenlere küçük hediyeler gönderir, deyim yerinde ise yasak savma kabilinden, dostlar alışverişte görsün mantığı ile kendi kendimizi kandırırız.
Öğretmenlere bir gün yetmez. Öğretmenlerimiz için 365 gün öğretmenler günü de olsa, yine de öğretmenlerimizin hakkını ödeyemeyiz. Dünya kurulduğundan beri öğretmenlik mesleği kutsaldır. Öğretmenlik mesleği saygı gösterilen, saygın bir meslektir.
Çocuklarımızı öğretmenlere emanet ederiz. İlkokulundan üniversitesine kadar çocuklarımızı emanet ettiğimiz öğretmenlerimiz ile acaba ne kadar ilgileniyoruz? İşi biraz daha özele getirelim. Bizi adam eden, okuyup öğreten, bize hayatı öğreten öğretmenlerimizi ne kadar çok hatırlayıp, minnet ve şükran borcumuzu ifa ediyoruz.
Hayatımızda en büyük öğretmen baba ocağı ve ana kucağıdır. Babalarımız ve analarımız ilk öğretmenlerimizdir. İlkokuldaki öğretmenlerden, camilerde din dersi öğrendiğimiz imamlara kadar minnet, şükran ve vefa borcumuz var. Özellikle baba ocağı ve ana kucağında öğretilenler hayatımızı ömür boyu şekillendirir.
Bugün Öğretmenler Günü. Öğretmenlerin çektiği çile, verdiği mücadele, çocuklarımızın üzerindeki hakları çok önemlidir. Önceden sadece günün anlam ve önemini ifade eden yazılar yazıyordum. Bugün ise bir öğretmen babası olarak bu satırları sizlerle paylaşıyorum.
İngilizce öğretmeni olan kızımın Orta Okulu’daki öğrencilerine eğitim ve öğretim vermesi, öğrencilerin sınavları kazanması, başarılı olmaları için özel ücretsiz kurslarla öğrencilerini yetiştirmeye çalışması, bunu yaparken de evini ve 3 yaşındaki oğlunu bile ihmal etmesi fedakârlıkların en büyüğü. Sadece benim evladım değil, bütün öğretmenler bu fedakârlık içerisindedir. Kendisini eğitime adayan, öğrencileri için kendilerini defa eden öğretmenler için gerçekten bir gün az. Onları her gün anmalı, her gün şükranlarımızı ifade etmeliyiz.
ÖĞRETMENLER GÜNÜNDE GEÇMİŞİ DÜŞÜNMEK
Her öğretmenler gününde ilkokul yılları gözümün önüne gelir. Okula başladığım ilk günler bir sinema şeridi gibi gözümün önünden geçer. Okula gideceğim ilk gün naylon çanta içerisine koyduğum okul kitaplarım mazağa altından aldığım odunla yaklaşık 45 dakika yürüyerek okula gittiğim o ilk gün duyduğum heyecan ve mutluluk halen içimde bir kor gibi yanar.
İlk öğretmenim, ilk dersim ve ilkokulda ki ilk arkadaşlarım benim için çok anlam ifade eder. O günler artık çok gerilerde kaldı. Ama her öğretmenler gününde o günleri düşünür, doya doya çocukluk yıllarımı yaşarım. Her gün arkadaşlarla okula gidip gelir, kışın o soğuk günlerinde kendi odunumuzu kendimiz getirerek yaktığımız sobalarda ısınırdık. 23 Nisan ve Cumhuriyet Bayramı coşkusu okul piyesinde rol aldığım o günler yaptığımız yaramazlıklar, arkadaşlarımızla oynadığımız oyunlar, ufak tefek kavgalar, tatlı anılar olarak kaldı.
Öğretmenlik mesleği her şeyden önce kutsal bir meslek. Hazreti Ali, “bana bir harf öğretenin 40 yıl kölesi olurum.” Sözü öğretmenliğin önemini göstermekte. Acaba kaç kişi öğretmenler gününde kendisine ilim irfan öğreten öğretmenlerini arayıp hal hatır ediyor. Kaç kişi, öğretmenlerini ziyaret edip elini öpüyor. Biz, bize çok şey öğreten öğretmenlerimize de vefasızlık yapıyoruz.
Geçmiş öğretmenlerle bugünkü öğretmenler arasında bir karşılaştırma yaparsak bugünkü öğretmenlerin bir çoğunun sınıfta kalacağını söylemek gerek. Geçmişte ki o babacan tavırlı, öğrencilerine sadece ilim öğreten değil, hayatın ta kendisini öğreten öğretmenler. Hayatımızın şekillenmesinde örnek aldığımız öğretmenler. Bize A, B, C’yi öğreten öğretmenler. Nerede o eski öğretmenler?
Evet, Öğretmenler Günü’nü bir kez daha kutluyoruz. Gönül ister ki öğretmenlerimiz, ekonomik ve sosyal sıkıntılar altında ezilmesin. Devletin ilgili ve yetkili kurumları öncelikle öğretmenlerin sorunlarını çözüp, öğretmenlere hak ettiği değeri versin. Biz veliler olarak çocuklarımızı emanet ettiğimiz öğretmenlere, her şeyden daha fazla ilgi ve değer göstermemiz gerekir. Öğretmenler gününü bu duygu ve düşüncelerle bir kez daha kutluyor, tüm öğretmenlerimize başarılar diliyorum.

Gebze Teknik Üniversitesi’nden örnek alınmalı

Kocaeli Bölgesi her bakımdan çok önemli bir ilimiz. Ancak Kocaeli ekonomi, sanayi, bilim, teknoloji ve bulunduğu coğrafi konum itibariyle hak ettiği yerde değil. Kocaeli bölgesi kurum, kuruluş ve siyasi güç itibariyle birçok ilin üstünde. Kocaeli bölgesindeki kurum ve kuruluşların birlik, beraberlik içerisinde hareket etmemeleri yüzünden sinerji oluşturulamıyor. Gebze Teknik Üniversitesi bir yılını doldurmasına rağmen çok önemli hizmetlere imza atan, deyim yerinde ise bölgemizde bir teknik üniversite olduğunu öncelikle Kocaeli bölgesine gösteren bir kurumumuz. Genç ve dinamik rektörü Kocaeli ve Gebze bölgesi ile bütünleşmek için adeta seferberlik düzenlemiş durumda. Özellikle üniversite-sanayi iş birliğini gerçekleştirmek için çok önemli çalışmalar yapıyor.
Rektörü Sayın Haluk Görgün bey, Kocaeli bölgesindeki Organize Sanayi Bölgesi Müdürleri ile yaptığı toplantıyı yakından takip ettim. Geçtiğimiz hafta gazetemizde organize edilen Gebze Gazetesi söyleşi programında yaptığı çalışmaları bizzat kendisinden dinledim. Göreve başladığı günden itibaren Teknik Üniversitedeki değişim ve dönüşümü gözlemlemeye çalışıyorum. Çok ciddi başarılı organizasyonlar yapılıyor.
KURUMLARIMIZIN KIYMETİNİ BİLMELİYİZ
Bir söz var, “Başka Türkiye yok. Türkiye hepimizin. Başka Kocaeli yok” Gebze ve Kocaeli bölgesi bir bütün olarak ortak çalışmalar yapmalı. İzmit lobisinin az olsun benim olsun düşüncesini yıkmalı, hepimiz Kocaeli’liyiz mantığı ile ilimizdeki kurum ve kuruluşlar bir araya gelmelidir. Gebze Teknik Üniversite’nden örnek alarak ortak çalışma ve projeler yürütmelidir.
KOCAELİ SANAYİ ODASI NEREDE?
Kocaeli Ticaret ve Sanayi Odası’nın tarihi bir asırdan fazla. Türk Sanayisinin kuruluşu 200 yıl önce Kocaeli bölgesinde gerçekleşmişti. Gebze Teknik Üniversitesi’ndeki Organize Sanayi Bölgesi müdürler toplantısında Bilim, Teknoloji Sanayi İl Müdürü ve Çevre İl Müdürü’de hazır olmasına rağmen gözüm Kocaeli Sanayi Odası Başkanı’nı aradı. Kocaeli Sanayi Odası Başkanı bu toplantıda yoktu. Neden bu tür toplantılara Kocaeli Sanayi Odası ilgisiz ve duyarsız kalıyor. Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı’na sahip bir ilin Kocaeli Sanayi Odası Başkanı olmak çok büyük bir prestij, çok büyük bir güç. Gerek Nihat bey, gerekse Sayın Fikri Işık döneminde Kocaeli Sanayi Odası çok büyük uluslararası etkinlikler düzenleyebilir, önemli çalışmalar yapabilirdi. Ama hiç birini yapmadı. G20 zirvesinde bile Kocaeli Sanayi Odası yoktu. Bu konuda Kocaeli Sanayi Odası Başkanı Sayın Ayhan Zeytinoğlu’ndan bir açıklama bekliyorum. Kocaeli Sanayi Odası nerede, ne yapıyor ve ne yapmayı planlıyor.
SANAYİ TEMSİLCİLERİ İLE GTÜ’DE TOPLANTI
Gebze Teknik Üniversitesi’nde Rektör beyin daveti üzerine bir araya gelen ve önemli konuların görüşüldüğü toplantı oldukça faydalı geçti. Yakından takip etme fırsatı bulduğum toplantının detaylarını sizlerle paylaşmak istiyorum.  Gebze Teknik Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Haluk Görgün, Kocaeli’de bulunan 13 Sanayi Bölgesi Müdürü’nü rektörlük binasında ağırladı. Her fırsatta Gebze ile temas halinde bulunan Gebze Teknik Üniversitesi, sanayi ile de önemli işbirlikleri yapıyor. GTÜ-Sanayi işbirliği ile hayata geçirilecek projeler için çalışan Prof. Dr. Haluk Görgün, sanayi bölgesi müdürleri ile gerçekleştirdiği toplantı sonunda yaptığı açıklamada; “Sanayi ile işbirliği önemli” dedi.
“VERİMLİ BİR TOPLANTI OLDU”
Gazetemize değerlendirmede bulunan Görgün; “Üniversitemizde bölgemizde bulunan tüm OSB’lerin müdürleri ile birlikte olduk. Değerlendirme toplantısı yaptık. Üniversitemizi, üniversitemizin değerlerini, iş birliği konusunda ki açıklığımızı ve bundan sonra üniversite sanayi işbirliği konusunda yeni metotlar geliştirdik. Bununla birlikte yaptığımız projeleri biz müdürlerimiz ile paylaştık. Bugün ki toplantı çok verimli oldu. Üniversitemiz birçok artısını dile getirirken Organize Sanayi Bölgeleri’nin içerisinde olmayı diliyoruz. Olumlu sonuçlarını hep birlikte zaman içinde göreceğiz” dedi.
DÜNDEN YARINA GEBZE TEKNİK ÜNİVERSİTESİ
Gebze Teknik Üniversitesi eski adıyla GYTE önemli kurumlarımızdan birisi. 40 yıldır gazetecilik yapan birisi olarak GYTE’nin kuruluş yıllarını dün gibi hatırlıyorum. Deprem şehidi merhum milletvekili Alaettin Kurt’un özel çabaları GYTE’nin kuruluş konusunun resmi gazetede yayınlanması. Kaymakamlık karşısındaki bir İş hanının küçük bürosunda kurulan kurucu rektörlük ofisi ve ilk rektör Prof. Dr. Hikmet Üçışık’ın açıklamaları sanki dün gibi gözümün önünden canlanıyor.  Sonra GYTE’nin Fatih Devlet hastanesi yanındaki ek hizmet binası, Çayırova’da merhum Erbakan’ın Başbakanlığı döneminde temeli atılan ve inşaatı tamamlanan Et Balık Kurumu binasının GYTE’ye tahsis edilmesi,  Muallimköy bölgesinde binlerce dönüm yerin GYTE alanı olarak tahsisi.  Rektör Prof Dr. Merhum Ahmet Ayhan’ın Gebze ve Kocaeli ile bütünleşme çabaları ve sonraki rektörler.  Sanki dün gibi gelip geçti.
Gazetemizin her hafta düzenlediği röportaj programı kapsamında bu hafta Gebze Teknik Üniversitesi Rektörü Sayın Prof. Dr. Haluk Görgün beyi ağırlardık. Kendisiyle göreve başlamasının birinci yıl dönümünde uzun bir söyleşi gerçekleştirdik. GYTE’nin kurulması, ardından Gebze Teknik Üniversitesi’ne dönüştürülmesi, GTÜ’nün hedefleri ve Prof. Dr. Sayın Haluk Görgün beyin bir yıl içerisinde yaptığı hizmetler…
Gebze, her bakımdan dünyanın önemli noktalarından bir tanesi. TÜBİTAK, TÜSSİDE, TSE gibi kurumları içerisinde barındıran Gebze geçtiğimiz yıl Gebze Teknik Üniversitesi’ni de devreye sokarak adından söz ettirmişti. Hayata geçirilen Bilişim Vadisi ile birlikte bölgemiz sanayi, teknoloji ve eğitim şehri olma yolunda önemli bir adım atmış olacak. Bölgemiz adına atılan bu hamleler Türkiye’nin geleceği açısından çok önemli. Artık dünya bilişim ve teknoloji ile yönetiliyor. Biz de Türkiye olarak teknoloji de kendi markamızı hayata geçirmeli ve dünya pazarında bu yönde etkinliğimizi göstermeliyiz. Bunun için Gebze’de Kurulu bulunan bu kurumlara büyük görevler düşüyor.
PROF. DR. GÖRGÜN: “BİLGİ KENTİ OLMALIYIZ”
Gebze Teknik Üniversitesi – Sanayi – TÜBİTAK ve Bilişim Vadisi iş birliğinde önemli projelerin hayata geçirilebileceğine inanıyorum. Gebze Teknik Üniversitesi Rektörü Sayın Prof. Dr. Haluk Görgün ile yaptığımız söyleşi de bu noktaya dikkat çekmek istedim. Kendisi Üniversite – Sanayi iş birliğini oldukça önemsiyor. Öyle ki geçtiğimiz günlerde bizimde davetli olarak katıldığımız bir programda Gebze Teknik Üniversitesi, 13 tane Organize Sanayi Bölgesi Müdürü’nü ağırladı. Bu noktada bizlere açıklama yapan Rektör Görgün, sanayi kenti Gebze’nin GTÜ, TÜBİTAK, Bilişim Vadisi, TSE gibi kurumlarla bilgi kenti olmasının gerektiğini belirten Rektör Görgün, iyi bir koordinasyonla 2023 hedeflerine bu şekilde varılabileceğini söyledi.
MÜTHİŞ BİR BİLGİ GÜCÜ VAR
Görgün yaptığı açıklamada; “Kendime misyon olarak edindim. GTÜ, TÜBİTAK MAM, TSE, 3 Teknopark, 9 OSB, 37 Ar-Ge Merkezi, çevresinde Sabancı Üniversitesi, Gedik Üniversitesi, Piri Reis, Kocaeli Üniversitesi var ve Bilişim Vadisi kuruluyor. Müthiş bir alt yapı ve bilgi gücü var. 2023 hedeflerini yapacak her şey var eksik olan koordinasyon. ABD’de özel bir Silikon Vadisi diye bir şey yok. Caddeye giriyorsunuz büyük şirketler başlıyor. Bilişim kültürü oluşmuş. Teknoloji koridoru yapmışlar Singapur’da hepsi konuşuluyor. Nitelikli insan ve lojistik mevcut bu ülkelerde. 1 saat mesafe içinde buradan 20 milyon insana ulaşabiliyorsunuz. Eğer biz koordinasyonu sağlayabilirsek, bunu başarırsak 2023 hedeflerini çoktan ikiye katlarız. Üniversite de bir insan envanteri çıkarıyorum. İnsanların yetenekleri nedir, hangi alanlarda çalışıyor, neleri başarmış ve hangi projeleri yapabilir bu envanteri çıkartıyoruz. Teknolojik cihazlarımızın envanterini çıkartıyoruz. bu envanter çıkarsa kurumlar birbirleriyle rahat haberleşir ve iletişim kurabilir. Üniversite içinde biz bütün Üniversite’yi merkez kampüs yapmaya çalışıyoruz. Bütün cihazların hem kendi işçimizde kullanmaya hem de diğer kurumların kullanmasına açmaya çalışıyoruz” dedi.
GTÜ’NÜN LOGOSU NEYİ İFADE EDİYOR?
GYTE’nin Gebze Teknik Üniversitesi ile yoluna devam etmesinin ardından bir dönüşüm yaşanmıştı. Gebze Teknik Üniversitesi yeni logosu ile karşımıza çıktı. Yeni logonun anlamını Rektör Bey’e sorduğumda aldığım yanıt beni oldukça memnun etti. Gebze Teknik Üniversitesi’nin logosunu bizlere açıklayan Görgün; “Biz bir dönüşüm yaşadık ve isim değişti. Artık kültür de değişecek, Üniversite’yi temsil eden her şeyin yeni anlam kazanması lazım. Bunların başında da logo geliyor. Normalde bir firmayla anlaşılırdı. Çok sayıda firmadan teklif aldık. Onlarca logo tasarımları geldi. Bunları ankete açtık, öğrenci ve öğretim üyelerine sıralayın dedik ve bu logo birinci geldi. Logodaki kelebek değişim ve dönüşümü simgeler. Yeni bir başlangıcı simgeler. Bu kelebek farklı bir kelebek bizim Üniversitemizin de teknolojisini temsil ediyor” dedi.
Evet, Sayın Görgün ile yaptığımız uzun söyleşiden bir kısmını sizlerle paylaştım. Gebze Teknik Üniversitesi başarılı çalışmalar yapıyor ve yapmaya çalışıyor. Bölgemizin önemli kurumları Gebze Teknik Üniversitesi’ni örnek alarak bir bütünlük içerisinde çalışmalara imza atmalı. Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Sayın Fikri Işık bu konuda ciddi destek veriyor.  Bu fırsatı da değerlendirerek bir bütünlük içerisinde uluslararası birçok proje hayata geçirilebilir. Gebze Teknik Üniversitesi Rektörü Sayın Prof. Dr. Haluk Görgün beye çalışmalarında başarılar diliyor, sizleri kendisi ile yaptığımız söyleşiyi gazetemizin dördüncü sayfasından birlikte okumaya davet ediyorum.

Müstakbel Meclis Başkan Adayı Kahraman’la Devri Alem!

Bugünkü yazıma Nasrettin Hoca’nın kısa bir fıkrasıyla başlamak istiyorum. Hoca bir gün Kürk alır, Cuma hutbesine çıktığında “Ey Cemaat!Duyanlar duymayanlara söylesin. Bu kürkü ben 3 akçeye aldım.”der. Cemaat şaşırır, namazdan sonra “Hocam neden kürkü 3 akçeye aldığınızı hutbede söylediniz?” derler. Hoca da “Dışarıda herkes kürkü kaça aldığımı soracak bende tek tek herkese cevap yetiştirmeye çalışacaktım.” Şimdi buradan toptan söylemiş oldum. Artık kimse bana kaça aldığımı sormaz.” Diye cevap verir.

    Bende hemen buradan bir duyuru yapmak işitiyorum. Kültür Eski bakanlarından adaşım ve soyadaşım Sayın İsmail Kahraman’ın siyasete yeniden girmesi, müstakbel Meclis başkan adayı olmasından sonra telefonlarım susmadı. Buradan açıkça ilan ediyorum, ben Belgeselci ve gazeteci İsmail kahramanım. Müstakbel meclis başkanı adayımızla da 25 yıldan beri tanışıyor kendisiyle birkaç yıl öncede söyleşi yaptığımı duyurmak istiyorum. Ve sayın Kahraman’la anılarımı bugün buradan paylaşmak istiyorum.
İsim benzerliği insana olumlu ve olumsuz bir çok hatıra yaşatıyor. Tarihler 1983 yılını gösteriyordu. Gebze’de yayın yapan Uyanış Gazetesi’nde köşe yazarlığı yapıyorum. Bir gün o zaman Tercüman Gazetesi’nin köşe yazarı Ahmet Kabaklı’ya bir mektup yazdım.
  Mektubumuzu kendisini hiç tanımadığım Ahmet Kabaklı Hoca Tercüman gazetesinde ki köşesine alarak, “Gebze’den mektup yazan değerli arkadaşım İsmail Kahraman, Çoban Mustafa paşa Cami’nin perişan halinden söz ederek Cami’nin vakıflar Genel müdürlüğü tarafından restore edilmesini istiyor” şeklinde mektubumuzu aynen yayınladı.
   Şaşırmıştım, Ahmet Kabaklı Hoca’nın arkadaşım dediği İsmail kahraman ben olamazdım. Bir karışıklık olmuştu, bu karışıklığı yıllar sonra Kültür Bakanlığı yapan değerli adaşım, Geleceğin TBMM Başkanı sayın İsmail Kahraman’ın ağzından dinlemiştim. Ahmet Kabaklı hoca kendisine “Neden mektup yazdınız, telefon etmeniz yeterlidir.”diye takıldığında Mektubu Ahmet Kabaklı Hoca’nın arkadaşım dediği İsmail Kahraman da değilde, Gebzeli gazeteci İsmail Kahraman’ın yazdığını Külrtür Bakanlığı’nda yıllar sonra öğreniyordum.
 MÜSTAKBEL MECLİS BAŞKANI KAHRAMAN’LA ANILARIM
 Sayın siyasetçi ve Kültür Adamı, Milli Türk Talebe Birliği eski genel başkanı, Birlik vakfı Genel başkanı ve Müstakbel Meclis Başkanı Sayın İsmail Kahraman ile anılarımız bundan ibaret değil. 25 yıldır kendisiyle tanışıyor, değişik platformlarda da konuşup sohbet ediyoruz. Birkaç yıl öncede kendisiyle uzun bir söyleşi gerçekleştirerek tarihin canlı tanıkları belgeseli haline getirip Devri Alem programı olarak da yayınladık. Sayın kahraman ile yaptığımız söyleşi ve belgesel İki bölüm halinde Youtube üzerinden de yayınlanmakta. Belgeseli
Kültür Eski Bakanı İsmail Kahraman’la Tarih Yolculuğu: https://www.youtube.com/watch?v=Z-3RqNyWYTI
Kültür Eski Bakanı İsmail Kahraman’dan Tarihi Açıklamalar: https://www.youtube.com/watch?v=LLlDXS98Is8 linklerinden izleyebilirsiniz.
Sayın Kahraman ile yukarıdaki linkten izlediğiniz programları birkaç yıl önce çekmiştik. Sayın Kahraman çok önemli şeyler söylüyordu. Henüz siyasete girme fikri de yoktu. Özellikle Türkiye’nin Kültür politikasını, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın bileştirilmesinin yanlış olduğunu, daha bir çok önemli hususu sayın Kahraman’ın ağzından Devri Alem belgesel programı olarak belgeselleştirmiştik.
   Sayın Kahraman Milletvekili adayı olunca bir çok dost beni arayarak Milletvekili Adayı benim olduğumuz zannedişp hayırlı olsun dileğinde bulundu. Kendilerine “ben belgeselci ve gazeteci İsmail Kahramanım, siz siyasetçi İsmail Kahraman’dan bahsediyorsunuz” diyerek bilgi verdim.
   Bir gün Cemil Çiçek’in meclis Başkanlığı döneminde, Cemil beyin özel kalem müdürü beni arayarak “Sayın Kahraman sizi Başkanımıza takdim ediyorum”dediğinde “sizin aradığınız Kahraman ben değilim” demeye kalmadan, Cemil Çiçek beyin “Ağabey, Selamün Aleyküm”sözünme muhatap olduk. Cemil beye “ben sizin aradığınız İsmail Kahraman değilim, belgeselci ve gazeteci İsmail Kahramanım diyerek cevap verdim.
   Daha buna benzer bir çok tatlı anılarımız var. Değişik makamlardan ve değişik kişilerden telefonlar alıyorum. Son olarak Kültür Bakanlığı Müsteşarlığı özel kaleminden bir toplantı daveti için arandım ve kendisine “sizin aradığınız Kahraman ben değilim” diye cevap verdim. Sayın İsmail Kahraman’ın TBMM Başkanı seçildikten sonra telefonumun susmayacağını düşünüyorum. Şimdiden buradan ilan ediyorum. Ben onların aradığı İsmail Kahraman değil, Belgeselci, İsmail Kahraman olduğumu ifade etmek için sayın Kahraman ile çektiğim belgesel röportajı da aynen yayınlayarak kamuoyunu bilgilendiriyorum.
 WİKİPEDİA’DA İKİ KAHRAMAN VAR
Sayın İsmail Kahraman ile röportaj yaparken  kendisine ,”İsmail bey, Türkieye’de bir çok İsmail Kahraman var. Ancak wikipedia özgür ansiklopedisi sadece ikimizin ismini, almış. Sizinkine Türk Siyasetçisi İsmail Kahraman, bana da Türk Belgeselcisi İsmail Kahraman unvanını vererek öz geçmişimizi yayınlamış.” Diye söyledim.
  Sayın Kahraman ile röportaj yaparken Devri Alem programlarını çok yakından izleyip takip ettiğini de öğrenme imkanım oldu. Söyleşi de her bakımdan çok önemli açıklamalar yaptı. Deyim yerindeyse tarihin canlı tanığı olarak tarihe not düşüp zamana noterlik yaptık. Adaşımın ve soyadaşımın Meclis başkanı seçilecek olmasından mutluluk duyuyorum. Ama bir üzüntüm var, inanıyorum telefonum bir çok kez çalacak, büyük bir ümitle benim telefonumu açanlar benim Belgeselci ve gazeteci İsmail Kahraman olduğumu öğrenince Sükut-u Hayal’e uğrayacaklar. Buradan herkese duyurmak istiyorum ben geleceğin Meclis Başkanı Sayın  Kahraman ile çeyrek asırlık bir tanışıklığımız var. Kendisine başarılar diliyor, beni arayanlara da her zaman söylediğim gibi ben Belgeselci Ve gazeteci, İsmail Kahramanım diye hatırlatıyorum. İsmail Kahraman ismini ararken lütfen karışıklık yapıp beni kimsenin rahatsız etmesini istemiyorum.
   Evet sonuç olarak insanın ad ve soyadı adaşının iyi kimselerden oluşması gerçekten gurur verici. Ancak bir şartla. Hiçbir zaman o ismi kullanmamak. Ben sürekli kurum ve kuruluşları ararken dünya coğrafyasını gezdiğimiz sırada büyük elçiliklere giderken, “Gazeteci ve belgeselci İsmail Kahramanım”diye not bırakarak arıyorum.

Türk – Yunan dostluğu kurulabilir mi?

Türkiye ile Yunanistan yıllardan beri sorun ve sıkıntı içerisinde komşuluklarını sürdürüyorlar. Türk-Yunan dostluğu bir türlü kurulamadı. Türkiye ile Yunanistan arasında inişli çıkışlı mücadeleler devam ediyor. Zaman zaman bahar havası esse de, bazen savaş tehlikesi bile yaşanıyor.

Türk-Yunan dostluğunun bir türlü kurulamaması, her iki ülke için de büyük bir kayıp. İki ülke arasında dostluk köprüleri kurulsa, her iki ülke de bundan kazançlı çıkar. En çok kazançlı çıkacak ülke ise Yunanistan. Çünkü ekonomik sıkıntı içerisinde krizler yaşıyor.
Türk-Yunan dostluğunun kurulamaması tarihin derinliklerinden kaynaklanmakta. Osmanlı Devleti’nin Yunanistan topraklarını fethi ile başlayan gerginlik, Osmanlı’nın son dönemlerinde Girit savaşı ve Osmanlı Yunan savaşı ile Yunanlılar Osmanlılar karşısında güç kazanmaya başlamıştı. Osmanlı’nın yıkılışı Yunanlıların Polatlı’ya kadar Anadolu’yu işgal etmeleri ile çok farklı boyutlara çıkmıştı.
Bugün Türk-Yunan ilişkilerinde yaşanan gerginlerin temelinde geçmişin tarihi dönüm noktaları yatmaktadır. Ancak bu durum sadece Türk ve Yunanlılar arasında değil, daha 1945’te 65 sene önce Avrupa’da birçok ülke ikinci dünya harbinde birbirini işgal etmiş, milyonlarca insan ölmüştü. Fakat bu ülkeler dostluk köprüleri kurmuşlar ve Avrupa Birliği’ni oluşturarak sınırları kaldırmışlar. Ortak para birimi bile kurmuşlar. Avrupa ülkeleri tarihi geçmişe takılıp kalsalardı, bugün çok farklı bir Avrupa Ülkeleri olur ve Türk-Yunan ilişkilerinde yaşananların çok daha farklı boyutu bu ülkeler arasında yaşanabilirdi.
TARİHTEN DÜŞMANLIK DEĞİL DOSTLUK ÇIKARTILMALI
Devri Alem Belgesel programı olarak, dünya coğrafyasında araştırmalar yapıyoruz. Tarihten düşmanlık değil, dostluk çıkartan ülkeler hep kazanmış. Türk-Yunan ilişkileri tarihten düşmanlık çıkartılmadan, dostluk köprüleri kurularak, tarihte yaşananlardan ders ve ibret alınarak iki ülke arasında dostluk ilişkileri başlayabilir.
40 yıllık gazetecilik hayatımda, 1974’te Kıbrıs Barış Harekatı’nın başlaması ile her iki ülke de yaşanan sıkıntılar, meydana gelen olaylar, her iki ülke deki sivillerin gördüğü sıkıntı ve mezalim… Gerçekten tarihin unutamadığı olaylar. Kıbrıs Barış Hareketı’nı bahane eden Yunanlıların, Batı Trakya ve Rodos’ta yaptığı hareketler tarihin utanç tablosudur. Ancak Türkiye’de yaşanan 6-7 Eylül olaylarında İstanbul’daki Rumların ev ve iş yerlerinin yağmalanması Türkiye’nin hatırlamak istemediği utanç tablosu arasındadır.
Bazı karanlık odakların Atatürk’ün evi bombalandı diye o gün gazetelere manşet attırıp, ardından da İstanbul’daki Rum azınlığın mallarını talan etmesi gerçekten üzücüdür. Yunanlıların Batı Trakya’daki Türk azınlığına bugün bile reva gördüğü durum gerçekten vicdanları sızlanmaktadır.
Tarihte yaşanan bu acı olaylar unutulmamalı. Ancak tarihten ders ve ibret alınarak Avrupa Birliği ülkelerinin yaptığı gibi Türk-Yunan dostluğu yeniden inşa edilmeli. Kıbrıs sorunu mutlaka çözümlenmelidir. Şu unutulmasın ki Yunanlılar 500 yıla yakın Osmanlı yönetiminde kalmışlardı. Atina’yı fetih eden Fatih, Akrepol tepesindeki Yunan medeniyetine ait tarihi eserlere dokunmamış, Ortodoks Rumların din, kültür, dil ve etnik kimliğini asimile etmeden korumuştur. Şayet asimilasyon yapılsaydı 500 yıl içerisinde Yunanistan’da bir tane Rum kalmazdı. Fener-Rum patriği bugün İstanbul’da faaliyet gösteremezdi.
TÜRK-YUNAN BAŞBAKANLARI UMUT VERDİ
Yunanistan Başbakan’ı Çipras’ın Türkiye’yi ziyaret ederek Cumhurbaşkanı, Başbakan, Muhalefet partisi liderlerini ziyaret edip görüşmesi gerçekten çok önemli. Çipras farklı bir siyasetçi. Genç, dinamik, cesur olduğu kadar Avrupa Birliği’ne kafa tutabilen, yerleşik düzeni sorgulayabilen, reformcu bir isim.
Başbakan Sayın Ahmet Davutoğlu’da akademik, bilim adamlığının yanında dünya dış politikasını çok iyi bilen, dünyanın birçok ülkesinde akademik çalışmalar yapan bir lider. Davutoğlu ve Çipras’ın konuşmalarını canlı yayında dikkatle dinledim. Her iki liderin Türk-Yunan dostluğu konusunda samimi ve içten davranmaları büyük bir şans. Türkiye ile Yunanistan bölgenin en önemli ülkeleri. Türk-Yunan arasındaki dostluk sadece iki ülkeye değil, dünya barışına ve bölgemizde yaşanan birçok olumsuz olayın çözümüne ciddi katkıda bulunacaktır.
Türk-Yunan dostluğunun kurulması için her iki ülkeden siyasetçilerin yanında, akademisyenlere, sivil toplum örgütlerine, bilim adamlarına, sanatçılara ve en önemlisi iş adamlarına çok büyük görev düşüyor. Şunu net olarak burada söylemek istiyorum. Ne Yunanistan Türkiye’yi işgal edebilir, nede Türkiye Yunanistan’a girebilir. Her iki ülke vakit geçirmeden dostluk köprülerini kurmalı ve tarihten düşmanlık değil dostluk çıkartmalıdır.
Sonuç olarak Yunanistan Başbakanının Türkiye’yi ziyareti çok önemli bir gelişme. Her iki Başbakanın açıklamaları, dostluk ve işbirliği adına önemli bir adım. Yazımı her iki Başbakanın yaptığı açıklamalardan özet bir bölümle noktalamak istiyorum.
‘MÜLTECİLER KONUSUNDA TÜRKİYE VE YUNANİSTAN ORTAK MAĞDUR’
Yunanistan Başbakanı Aleksis Çipras, çalışma ziyareti kapsamında Başbakan Ahmet Davutoğlu ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile görüştü. Davutoğlu ve Çipras, görüşmenin ardından ortak basın toplantısı düzenledi. Birbirlerine “Aleksis” ve “Ahmet” diyerek hitap eden iki lider, Ege’deki insani trajedinin engellenmesi için Dışişleri, İçişleri ve ilgili bakanlarının bir araya geleceği çalışma grubu oluşturacaklarını açıkladı. Çankaya Köşkü’ndeki basın toplantısında Davutoğlu, özetle şunları söyledi:
TAHRİK EDENLER VAR
“Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunlu ilişkilerden memnun olanlar, tahrik edenler çıkabilir. Ama bizler sorumlu devlet adamları olarak bu çevrelerin önyargılı yaklaşımlarına karşı dostluğu inşa edebiliriz. İlişkilerimizi yeniden inşa edebiliriz. İnşallah bir gün İstanbul’dan Selanik’e hızlı trenle ya da İzmir’den Selanik’e feribotla birlikte seyahat edebiliriz. Sorun, mülteciler sorunu değil, Suriye sorunu, Suriye’deki baskıcı rejim ile terörist gruplar sorunu. Bu büyük insani sorun, sadece Türkiye ve Yuanistan’ın sorunu değildir. Kimse, BMGK, bütün sorumluluklarını unutarak, meseleyi Ege sahillerinde yaşanan trajedi dolayısıyla Türkiye ile Yunanistan’ın omuzlarına atmamalıdır.
Türkiye ve Yunanistan, aynen Suriyeli mülteciler gibi bu sorunun mağdurlarıdırlar. Müsebbipleri değildirler.  Bu sorunun nihai çözümü, Şam’dan geçmektedir. İnsani trajediyi engelleme gayreti içinde olacağız. Bu çerçevede Merkel’in, Çipras ve benim üçlü toplantıda bir araya gelme fikri vardı bunları da ele aldık.”  Aleksis Çipras ise toplantıda şunları söyledi: “Türkiye ve Yunanistan’ın iki komşu ülke olarak işbirliği Avrupa’daki dengeleri değiştirebilir. Mülteci akınları, terörizm maalesef geniş anlamda olumsuz bir atmosfer doğuruyor bölgemizde”

G20 zirvesi ve Türkiye

Türkiye gündemini uzun süredir meşgul eden G20 zirvesi sona erdi. Konuşmalar yapıldı, sonuç bildirgeleri okundu. Türkiye dönem başkanlığını bu yılın sonunda Çin’e devredecek. Zirve ile ilgili birçok yazılar yazıldı. Programlar yapıldı. Yorumlar yapılarak, zirve ile ilgili herkes konuştu.
Gerçekten uluslararası önemli bir zirve. G20 ile ilgili bizde dünyanın birçok ülkesini gezen gazeteci ve belgeselci olarak görüşlerimizi yazarak tarihe not düşmek istedik. Gelecekte G20 zirvesi ile ilgili araştırma yapanlar, akademik tez hazırlayacaklar ve ilmi çalışma yapacaklara bizde bir kaz satır ile de olsa görüş, yorumlarımızı paylaşmak istedik.
Türkiye G20 zirvesine her bakımdan çok iyi hazırlandı. Çok ciddi para harcadı. Antalya’da hayat durdu ve devletin birçok işi bu zirve için aksadı. Türkiye son aylarda bu zirve ile oturdu, bu zirve ile kalktı. Türkiye zirveden ne kazandı sorusunu çok iyi sormamız ve sorgulamamız gerekiyor.
G20 zirvesinin Türkiye’de toplandığı gün Fransa’da yaşanan terör saldırısının tesadüf olmadığına inanıyorum. Bu saldırı zirveyi biraz gölgede bıraksa da yıllardan beri terörden çok çeken ülkemizin ‘terör’ konusundaki duyarlılığını dünya liderlerine daha iyi anlatma imkanı doğurdu.
Dünya’nın bugün en büyük sorun ve sıkıntısı terördür. Terörün birçok alanı var. Devlet teröründen, düşünce terörüne kadar birçok terör yöntemi ile insanlık susturuluyor ve öldürülüyor. İnsanlığı hedef alan terörün tüm çeşitlerine karşı dünya tek yürek olmalıdır. Türkiye bu konuya önem veriyordu. Bu zirve ile dünya liderlerinin de dikkatini terör konusuna çekme imkânı buldu.
G20 zirvesi ile ilgili bu güne kadar takip ettiği seyir, G20’nin tarihçesi, G20 zirvesine hangi ülkelerin katıldığı, 2015 G-20 Antalya zirvesi ile ilgili kısa bir araştırma yaparak, köşemde yayınlıyorum. G-20 zirvesi konusunda başlı başına bir belgesel programı da yapmayı planladım. G-20 Antalya zirvesi önümüzdeki dönemde daha çok konuşulup tartışılacaktır. Bu konuda yaptığımız araştırmayı gazetemizin bu sayfasında geniş bir şekilde sizlerle paylaşıyorum.
G20 ZİRVESİNE HANGİ ÜLKELER KATILIYOR?
G20 Zirvelerine katılan ülke ve yöneticilerinin isimleri şu şekilde; Amerika Birleşik Devletleri Obama, Almanya Merkel, Arjantin Kirchner, Avustralya Turnbull, Birleşik Krallık Cameron, Brezilya Rousseff, Çin Halk Cumhuriyeti Şi, Endonezya Widodo, Fransa Hollande, Güney Afrika Zuma, Güney Kore Park, Hindistan Modi, İtalya Renzi, Japonya Abe, Kanada Trudeau, Meksika Peña Nieto, Rusya Putin, Suudi Arabistan Salman, Türkiye Ahmet Davutoğlu, Avrupa Birliği Tusk/Juncker.
G20 NEDİR?
20 Maliye Bakanı ve Merkez Bankası Başkanı Grubu, dünyanın en büyük ekonomileri arasında yer alan 19 ülkeden ve Avrupa Birliği Komisyonu’ndan oluşuyor. Daha çok İngilizce Group of 20 (20 Grubu) kavramının kısaltması olan G20 adıyla bilinir.
G20 ülkelerini Almanya, Amerika Birleşik Devletleri, Arjantin, Avustralya, Brezilya, Çin, Endonezya, Fransa, Güney Afrika, Güney Kore, Hindistan, İngiltere, İtalya, Japonya, Kanada, Meksika, Rusya, Suudi Arabistan, Türkiye ve Avrupa Birliği Komisyonu oluşturuyor.
G20’ye üye 19 ülkenin hepsinin milli geliri dünyada ilk 31’de yer alıyor. Tayvan, İsviçre, Norveç, İran ve Venezüella, ekonomik olarak bazı üyelerden daha büyük olmalarına rağmen G20’de bulunmuyor. Birçok Avrupa Birliği ülkesi de, G20’de bağımsız olarak değil sadece AB Komisyonu olarak temsil ediliyor.
G20 ZİRVESİNİN TARİHÇESİ
1975 yılında Fransa’nın Rambouillet şehrinde, Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Almanya ve Japonya’nın, Devlet/Hükümet Başkanları düzeyinde katıldığı bir toplantı düzenlenmiştir.
1976’da San Juan, Porto Riko’da Kanada’nın da katılımıyla G-7 ortaya çıkmıştır. 1977-1991 yılları arasında bu üye sayısı sabit kalmış, 1991’den sonra SSCB’nin yerine kurulan Rusya Federasyonu, G-7 üyeleriyle, Zirve Sonrası Diyalog adı altında bir araya gelmiş, 1994 yılındaki Napoli Zirvesi’nden sonra ise, Siyasi 8 adı altında toplantılar düzenlemişlerdir.
Denver Zirvesi’nde Rusya ilk kez, mali-ekonomik konular dışındaki görüşmelere katılmış ve 1998’deki Birmingham Zirvesi’nde G-8 tam anlamıyla oluşmuştur.
Önceleri, makroekonomi yönetimi, uluslararası ticaret ve gelişmekte olan ülkelerle işbirliği, daha sonraları ise Doğu-Batı ekonomik ilişkileri, enerji ve terör konuları gündemde yerini almıştır.
İstihdam, çevre, suç ve uyuşturucu, insan hakları, bölgesel güvenlik ve silahsızlanma, siyasal ve güvenlik içerikli alanlar devreye sokulmuştur.
Öte yandan, 1993’te Rusya’ya Yardım, 1994’te Ukrayna, 1995’te Küresel Bilgi Toplumu, 1997’de Suç ve 1998’de Enerji konulu toplantılar, bazı bakanlardan oluşan Destek Forumları’nda ele alınmıştır.
Benzer biçimde, Kara Para Aklama, Nükleer Güvenlik, Uluslararası Organize Suçlar gibi konularda çalışma grupları oluşturulmuştur.
Dogu Asya, Rusya ve Brezilya’da beliren ekonomik ve mali bunalımlardan sonra, kendilerini yakından ilgilendiren sorunlara çözüm yollarının, yükselmekte olan Pazar ekonomisi ülkeleriyle işbirliğinden geçtiğini, G7/8’ler anlamakta gecikmemişlerdir. Danışma amaçlı ve daha geniş kapsamlı olmak üzere, G-22, G-26 ve G-33 oluşturulmuş, ancak sayı arttıkça, etkinlik azalmıştır.
Bretton Woods kurumsal anlayışı bağlamında, 1999 yılındaki Köln Zirvesi’nde, sistem açısından önemli ülkelerle yeni bir danışma grubunun oluşturulmasına karar verilmiş ve G-8 Maliye Bakanlarının 25 Eylül 1999’daki Washington Toplantısı’nda, küresel sistem için önemli ülkelerden oluşan 20’ler Grubu (G-20) resmen ilan edilmiştir.
G-20 ilk başta çeşitli bakanlıklar düzeyinde toplantı düzenlemiştir. Kasım 2008 tarihinden itibaren aynı G-8’de olduğu gibi yılın belirli zamanlarında Devlet Başkanlığı düzeyinde toplanmaya başlamıştır.
2015 – G20 ANTALYA ZİRVESİ
2015 G-20 Antalya zirvesi, Dünyanın en büyük 20 ekonomisini oluşturan G-20 üyesi ülkelerin devlet ve hükûmet başkanlarının katıldığı yıllık olağan toplantıların onuncusu. 1 Aralık 2014’te dönem başkanlığını üstlenen Türkiye’nin ev sahipliğinde, 15-16 Kasım tarihlerinde Antalya’nın Serik ilçesinin Belek mahallesinde düzenlendi. Zirve Regnum Carya Hotel Kongre Merkezi’nde düzenlendi.
2015 G-20 zirvesinin gündemine Suriye İç Savaşı, Avrupa mülteci krizi ve Irak ve Şam İslam Devleti (IŞID) ile mücadele konuları da dâhil edildi.
2014 yılında zirve, Avustralya’nın dönem başkanlığında Brisbane şehrinde düzenlendi. 1 Aralık 2015’te Türkiye ise dönem başkanlığını Çin’e devredecek ve 2016 G-20 zirvesine Hangzhou şehri ev sahipliği yapacaktır.
G20 ANTALYA ZİRVESİ SONUÇ BİLDİRGESİ
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Antalya’da gerçekleşen G-20 Liderler Zirvesi’nin sonuç bildirgesinin de açıklandığı basın toplantısında, “Kendi halkını katleden Esed’in Suriye’nin geleceğinde yeri yoktur, olamaz. Esed bu şansını çoktan kaybetmiştir. Unutulmamalıdır ki Suriyeli mülteciler DAİŞ’ten ve Esed rejimini devlet teröründen kaçıyor” dedi.
Zirve öncesi Cuma gecesi Paris’te yaşanan terör saldırıların liderler olarak herkesi derinden üzdüğünü belirten Erdoğan, “Bu vesileye Paris’teki terör saldırılarını şiddete kınadığımı ifade ediyor, Fransız dostlarımızın acılarını paylaşıyoruz” dedi. Dün ki ilk G-20 oturumunda da Beyrut’tan Bağdat’a, Ankara’dan Paris’e kadar terör saldırılarında hayatını kaybedenler için G-20 liderleri olarak saygı duruşunda bulunduklarını aktaran Cumhurbaşkanı Erdoğan, şunları söyledi:
“2015 Antalya zirvesinin belki de en önemli sonuçlarından biri dünya ekonomisinin ve nüfusun çok büyük bir bölümün temsil eden G-20 ülkelerinin terörizmle mücadele konusunda güçlü bir duruş ortaya koymuş olmalarıdır. 2008 yılında beri G-20 zirvelerine katılan bir liderim. Başından beri söylediğim bir şey var, ’Küresel barış ve istikrar sağlanmadan güçlü bir küresel ekonomiden bahsetmemiz mümkün değildir.’ Dolayısıyla G20’nin küresel istikrarı doğrudan etkileyen meseleleri görmezden gelme lüksü olamaz. Bu anlayışla zirvede finansal konuların yanı sıra terörizm ve mülteci krizini de ele aldık.”
ULUSLARARASI İŞBİRLİĞİ
Türkiye’nin olarak terörizmin ne olduğunu çok iyi bilen ve ağır sonuçlarıyla 70’li yıllardan bu yana yüzleşen bir ülke olduğunun altını çizen Erdoğan, terörle mücadele konusunda uluslararası işbirliği konusunda Türkiye’nin üzerine düşen ne varsa yapmaya hazır olduklarını bir kez daha zirvede ifade ettiklerini söyledi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Bu mücadele samimi bir uluslararası işbirliği ve dayanışmayı gerektirir. Terörizm mücadele konusunda G-20 liderleri şunu bir defa kabul etmişlerdir ki, buradan ortak bir bildiri kararlı duruşumuzu ortaya koyması bakımından da önem ifade etmektedir” diye konuştu.
TERÖR ÖRGÜTÜNÜN AYRIMI OLMAZ
Terörün dini, milliyeti, ırkı, bölgesi olamayacağını, terörizmi herhangi bir dinle ilişkili hale getirmenin de yanlış olduğu gibi böyle bir tavrın o dinin mensuplarına yapılacak en büyük hakaret, saygısızlık olacağını belirten Erdoğan, “Zira bütün dinler için hayat hakkı kutsaldır” dedi.
Aynı zamanda terör örgütleri arasında ayrım yapılmaksınız kararlı şekilde mücadele edilmesi çağrısı yapan Erdoğan, “Bu örgütler arasında ayrım yapan herkes, her ülke bizim gözümüzde terörizmle mücadele konusunda hata içindedir” dedi. DAİŞ, El- Kaide, Boko Haram, PYD, YPG ve DHKPC gibi terör örgütlerine karşı aynı kararlı mücadele devam edileceğini söyleyen Erdoğan, “Uluslararası alanda da terör örgütleriyle etkin işbirliği sağlamak için kararlı somut adımlar atılması gerekiyor. G-20 liderleri olarak terör örgütleriyle ayrım gözetmeksizin mücadele konusunda görüş birliği içinde olduğumuz gördük” diye konuştu.
ÇÖZÜM SURİYE’DE HERKESİN KABUL EDECEĞİ BİR REJİM
G-20’de temsil edilen ve içinde Türkiye’nin de bulunduğu Müslüman liderler olarak İslam’la hiçbir ilgilisi olmayan DAİŞ terörüne ve vahşetine karşı ortak sorumlulukları olduklarını aktaran Erdoğan, konuşmasına şöyle devam etti:
“Bölgemizde ve dünyanın farklı köşelerinde meydana gelen çatışma ve istikrarsızlar hepimizi yakında etkiliyor. Çevrimizde artık yönetilemez hale gelmiş ülkeler ortaya çıktı. Suriye bu konuda en fazla öne çıkan yerdir. Sınır komşusu ve halkıyla yakın bağları olan bir ülke olarak Suriye’de yaşanan dramın etkilerini çok yakından hissediyoruz. Türkiye bugün 2.2 milyonu Suriyeli, 300 bin Iraklı olmak üzere 2.5 milyon mülteciyi topraklarında barındırıyor. Bu mağdur insanların tamamına inanç ve köken farkı gözetmeksizin kapılarımızı açtık. Bu her şeyden önce bizim için insanlık vazifesidir. Ancak karşı karşıya bulunduğumuz örneği görülmemiş sorun bir ülkenin tek başına üstesinden gelebileceği boyutu çoktan aştı. Esasen sorunun derinleşmesi evlerinden, vatanlarından geriye dönüş ümitlerinin her geçen gün zayıflamasından kaynaklanıyor. Suriye’de ülkede yaşayabilen herkesin kabul edebileceği bir çözüm üzerinde uzlaşılmadan bölge kaynaklı sorunların üstesinden gelinemez. Uluslararası toplumun bu konuda artık etkin bir işbirliği, külfet paylaşımı ve samimi dayanışma içinde hareket etmesi gerekiyor.”
KAPSAYICI BİR BÜYÜME
2015 yılında gerçekten de yoğun bir küresel gündemin olduğunu ve karşı karşıya olunan sorunların çoğunun küresel ölçekte işbirliği gerektirdiğini belirten Erdoğan, “Bu bakımdan G-20 platformu sadece üye ülkeler değil tüm dünya için önemli bir imkandır. Biz dönem başkanlığımızda G-20’nin bu yönünü öne çıkarmanın, güçlendirmesinin içinde olduk” diye konuştu.
Türkiye’nin dönem başkanlığında G-20 gündeminin kapsayıcılık, uygulama ve yatırımlar olduğunu belirten Cumhurbaşkanı Erdoğan, ortak hedefin güçlü, sürdürülebilir ve dengeli olduğu kadar bu yılla birlikte kapsayıcı bir küresel büyümeyi temin etmek olduğunu söyledi. Bunun hayat standartlarının yükseltilmesi ve refahın yaygınlaştırılması bakımından önemli olduğunu vurgulayan Erdoğan, G-20’nin gelecek dönem başkanı Çin Devlet Başkanı’nın da bunu kendi yapacakları zirvede de koruyacağını dile getirdiğini aktardı.
G-20 ZENGİNLER KULÜBÜ DEĞİLDİR
G-20 için artık uygulama zamanının geldiğini belirterek değerlendirmelerine devam eden Erdoğan, verilen taahhütlerinin uygulanması içi kapsamlı bir izleme mekanizması oluşturulduğunu ve 2018 yılına kadar yüzde 2.1’lik büyüme için uygulanacak stratejileri bu şekilde takip edebileceklerin söyledi. Verilen taahhütlerini yarısını tamamlandığı ve kat edilen mesafenin G-20’nin toplam hasılasına binde 8’lik katkı yapacağı hesap edildiğini belirten Erdoğan, yatırımların canlandırılması için zirvede görüş birliğini de oluştuğunu belirterek, 2018 sonuna kadar küresel düzeyde yatırım 4.4 trilyon dolar artmasını beklediklerini söyledi. G-20’nin zenginler kulübü olmadığını söyleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, konuşmasında şu ifadelere yer verdi:
“Bizler sadece belirli bir refah seviyesini yakalamış toplumları değil, aynı zamanda kalkınma çabaları devam eden ülkeleri de temsil ediyoruz. Dünyanın önde gelen gelişmiş ve yükselen ekonomileri olarak düşük gelirli ve gelişmekte olana ülkelerine halinden de anlıyoruz. Dolayısıyla bu notada söyleyecek sözümüz olması gerekir. Bu anlayışla G-20 kalkınma gündeminin sürdürülebilir kalkınma için 2030 gündemini destekleyecek şekilde yeniden yapılandırılması için mutabık kaldık. Kültür ve medeniyet adalet üzerine bina eden bir ülke olarak kapsayıcılık ilkesini bu doğrultuda ısrarla savunmaya devam edeceğimizi ifade etmek isterim.”
Erdoğan, Türkiye’nin 1 Aralık 2014 tarihinde Avustralya’dan devralınan dönem başkanlığının iki gün süren Liderler Zirvesi’yle tamamlanmış olduğunu kaydetti. Antalya Zirvesi Sonuç Bildirgesi’nin G-20’nin gelecek dönem çalışmalarını şekillendirecek önemli bir belge olduğuna olan inancını dile getiren Erdoğan, 2016 yılı için G-20 dönem başkanlığın da Çin Halk Cumhuriyeti’ne devrettikleri sözlerine ekledi.