Notice: wp_enqueue_script hatalı çağırıldı. Betikler ve stiller wp_enqueue_scripts, admin_enqueue_scripts, ya da login_enqueue_scripts kancalarından önce kayıt edilmemeli ya da sıraya alınmamalıdır. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 3.3.0 sürümünde eklendi.) in /home/belgesel/public_html/wp-includes/functions.php on line 4152
2015 – Sayfa 2 – Belgesel Yayıncılık

Osmanlı Rus savaşlarından ders alınmalı

Türkiye’nin Rus uçağının düşürmesinden sonra Türkiye Cumhuriyeti tarihi çok önemli bir kriz ile karşı karşıya kaldı. Başta sayın Cumhurbaşkanı olmak üzere Türkiye’yi yönetenler Rusya ile yaşanan gerginliği düşürmek için diplomatik ataklar başlatması çok önemli.

Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
“Tarih”i tekerrür diye ta’rif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?
Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy yıllar önce tarih ve ders alınması ili ilgili böyle söylüyordu. Bizde birçok TV kanalında yayınlanan ve beğeni ile izlenen Devri Âlem programında “Tarih bilincine sahip olmak her şeye sahip olmaktır” diyoruz. Türkiye’nin Rus uçağının düşürmesinden sonra Türkiye Cumhuriyeti tarihi çok önemli bir kriz ile karşı karşıya kaldı. Başta Sayın Cumhurbaşkanı olmak üzere Türkiye’yi yönetenler Rusya ile yaşanan gerginliği düşürmek için diplomatik ataklar başlatması çok önemli. Türkiye Rusya’nın gerginlik politikasına ve provokasyonlarına alet olmaması sevindirici.
Tarih ders ve ibret almak içindir. Tarih bir milletin aynasıdır. Ne kadar çok o aynaya bakarsak o kadar çok geleceğimizi görürüz. Tarih, millet ve devletlerin hafızasıdır. Türk – Rus ilişkilerinin tarihi geçmişi çok önemlidir. Bugün dünyanın süper devletlerinden birisi olan Amerika’dan sonra en güçlü askeri güce sahip Rusya, bir zamanlar Tatar Kırım Hanlığının Moskova kenizliği adı ile Kırım Hanlığına bağlıydı.
1552’de korkunç İvan Tatar Kırım Hanlığını işgal edip, başkent Kazan’ı yakıp yıktıktan sonra Türkistan coğrafyasına saldırır. Türkistan devletlerini bir bir işgal eder ve tüm Türkistan coğrafyasını ele geçirir. Osmanlı ile mücadeleye girer. Çar orduları Osmanlı ve Türk devletleri ile onlarca savaş yapar. Tarihimize Kırım savaşları olarak geçen savaş ibret sahneleri ile doludur. 1553 yılında Kırım’da yaşanan Osmanlı – Rus savaşlarında Sinop limanının bombalanmasının sebeplerini anlamak için www.belgeselyayincilik.com sitemizdeki “Sinop Şehitleri 159 yıldır vefa bekliyor” adlı makaleyi http://www.belgeselyayincilik.com/ismail-kahraman/makale-arsivi/makaleler/sinop-sehitleri-159-yildir-vefa-bekliyor linkinden okumanızı tavsiye ediyoruz.
Tarihimize 93 Harbi olarak geçen Osmanlı Rus savaşları, Rusların hem Tuna boyları Balkanlardan hem de Kafkaslardan Osmanlı’ya savaş açarak İstanbul Yeşilköy’e gelip anıt dikmeleri gerçekten ibret alınacak olaylarla doludur.
Cihan harbinde Osmanlı’nın Ruslarla savaşa girmesi ve Sarıkamış bozgunu, Kafkasya ve Doğu Karadeniz’in Ruslar tarafından işgali çok iyi araştırılmalı. Sebep ve sonuçlarından ders ve ibret alınmalıdır. Biz Devri Alem belgesel TV programı olarak Çanakkale Şehitleri, Rusya coğrafyası, Tataristan, Sarıkamış harekatı, Doğu Karadeniz’in Kurtuluş Destanı, Harşit Savunması ve Sibirya’da esir kampları belgesellerini çekmek için yıllardan beri mücadele veriyoruz. İlim, Tarih ve Teknoloji Araştırmaları Merkezi (İKTAV) kültür hizmeti olarak hazırladığımız bu belgeseller birçok televizyon kanalında yayınlanarak tarihten ders ve ibret alınmasına vesile olmaktayız. Çanakkale savaşının çıkışı Alman gemilerinin Osmanlı bayrağı çekip, Çanakkale ve İstanbul boğazından geçip Rus limanlarını bombalaması ile başlamıştı. Bazı tarihçiler Alman gemilerine Çanakkale’den geçiş iznini başkomutan Enver paşanın haberi olmadan bir yüzbaşının verdiğini yazmakta. Bugün Türkiye tarafından Rus uçağının düşürülmesi ile başlayan kriz sıcak çatışmalara ve daha büyük gerginliklere sebep olmaz. Türkiye’yi yönetenler bunun için özel gayret sarf ediyor. Bu çok önemli. Rusya ve Putin’i çok iyi tahlil edip anlamak gerekiyor.  Deyim yerindeyse Putin’in sağı solu belli olmaz. Sıcak çatışmadan hem Türkiye hem Rusya zarar görür. Putin Türkiye’nin ne Gürcistan ne de Ukrayna olmadığını çok iyi biliyor. Yeter ki Türkiye devlet ve millet olarak birlik ve beraberlik içinde olsun. Gerçekten tarih ibret sahneleri ile dolu.
OLAY NASIL YAŞANMIŞTI?
Türkiye-Suriye sınırında Türk hava sahasını, 5 dakika içinde 10 kez uyarılmasına rağmen ihlal etmeyi sürdüren SU-24 tipi savaş uçağına angajman kuralları çerçevesinde bölgede devriye görevinde bulunan iki Türk F-16 uçağı müdahalede bulunmuştu. Uluslararası hukuk teamülleri, ülkelere hava sahalarını koruma hakkını tanıyor. Dünya genelinde kabul edilen kurallara göre, ihlalde ısrar eden uçaklara her türlü karşılık verilebiliyor. Türkiye de angajman kurallarını uçakların milliyetini ayırmaksızın uyguluyor. Nitekim dün ihlali gerçekleştiren uçağa müdahale edildiğinde, uçağın milliyeti kimliğini gizlediği için anlaşılamamıştı. Rusya, olaydan sonra uçağı sahiplenmişti.
Biz Devri Alem programı olarak Rusya’ya gidip belgesel görüntüler çektik. Bu çalışmalarımız ile ilgili yazı serisini okumak ve belgesel görüntüleri izlemek için aşağıda ki linklere tıklayabilirsiniz.
Rusya’da Devr-i Alem
http://www.belgeselyayincilik.com/genel/rusya%E2%80%99da-devr-i-alem
Türk – Rus Savaşı mı başladı?
http://www.gebzegazetesi.com/turk-rus-savasi-mi-basladi-makale,1304.html
Karadeniz’in Çanakkale’si Harşit Savunması ve Trabzon’un Kurtuluşu
http://www.belgeselyayincilik.com/ismail-kahraman/makale-arsivi/makaleler/karadenizin-canakkalesi-harsit-savunmasi-ve-trabzonun-kurtulusu
Sibirya’da Devr-i Alem
http://www.belgeselyayincilik.com/genel/sibiryada-devr-i-alem
Moskova’dan Petersburg’a Rusya Belgeseli
https://www.youtube.com/watch?v=nfgKMe9SlGQ
Tataristan Belgeseli
 https://www.youtube.com/watch?v=d8J8GO9CEaE
Kırım Belgeseli
https://www.youtube.com/watch?v=ufBDdlbvJC0
Sinop’tan Kırım’a Unutulan Şehitler Belgeseli
https://www.youtube.com/watch?v=OGWTbelOxdI

Bakanlar Kurulu hayırlı olsun

Yeni bakanlar kurulu listesini Cumhurbaşkanı onayladı. Sürpriz isimler var. Bakanlık koltuğunu koruyanların yanında, Bakanlık koltuğunu hiç kaybetmeyecekmiş gibi olan bazı isimlerde bakan olamadılar. Önce yeni bakanlar kuruluna hayırlı olsun diyor ve başarılar diliyorum.

Yeni Bakanlar Kurulu ile ilgili birkaç satır yazmak istiyorum. AK Parti kuruldu, kurulalı bakanlık koltuğunu koruyan isimler var. Bilmiyorum bu durum ne kadar doğru. Devlet Valilerini 5 yıldan fazla bir ilde tutmuyor. Genel Kurmay Başkanı bir dönem için geliyor, belli bir yaştan sonra da kesin emekli oluyor.
Devletin çok önemli birimlerinde bu durum geçerli iken, nerede ise 15 yıldır bakanlık koltuğunu koruyan isimler acaba çok mu başarılı, yoksa bulunmaz hint kumaşı mı? Bunu tartışmak gerekiyor. İnsan uzun süre bir yerde olunca veya aynı makamı uzun süre koruyunca bakar körde oluyor. Yanlışları göremiyor. Dolayısı ile başarısız oluyor.
AK Parti siyasete farklı ivme kazandırdı. Ancak Bakanlık Koltuğu noktasında bunu gerçekleştiremedi. Bakanlıklar en fazla iki dönem için olmalı. İki dönemden fazla kalınan bakanlıkların ben başarılı olmadığına inanıyorum.
Yeni Bakanlar Kurulu listesi ile ilgili gerçekten birçok şey söylenebilir. Ancak geçmişte parti liderliği yapmış Süleyman Soylu, Numan Kurtulmuş, Tuğrul Türkeş gibi isimlerin Bakanlar Kurulu listesinde yer alması çok önemli. Gençlerden oluşan bakanlar Türkiye’de yeni bir dönemin başlangıcı. Bakanlar Kurulu’nun Cumhurbaşkanı ve Başbakanı’nın mutabakatı ile yapılması ise Türkiye’nin önünü açacak bir durum.
Yeni Bakanlar Kurulu’nun en şanssız noktası ise Türkiye-Rusya arasındaki uçak düşürme krizi oldu. Gerçekten çok önemli bir kriz. Belki son dönemlerde yaşanan en önemli olaylardan birisi. Unutmayalım ki birinci dünya harbi Bosna’da küçük bir cinayetle başlamış, 20 milyona yakın insan ölmüştü. Rusya’nın başındaki lider Putin sağı, solu belli olmayan, dünyanın gözü önünde Gürcistan ve Ukrayna’ya savaş açan, Kırım’ı ihlak eden, Kafkaslardaki iç çatışmaları Rus yöntem ile çözüp insanları birbirine düşman eden, dünyanın gözünün içine baka baka uçaklarını Suriye’ye getirip, sıcak denizlere inen, açıklamalarını Çar İmparatorluklarının oturduğu saraydan yapan bir isim. İnşallah Türkiye ile Rusya arasında sıcak çatışmalar olmaz. Bu kriz aklıselim ışığında çözülür. Ancak Rus Dış İşleri Bakanı’nın Türkiye’de terör var iması Rusya’nın uçak düşürme olayını terör unsurları ile Türkiye’de terör çıkararak ödetmeye çalışacağını işaret ediyor. Terörden çok çekmiş Rusya’nın böyle bir olaya tenezzül edecek olması unutmayalım ki Ruslara da ağır bedel ödetir. Rüzgar eken, fırtına biçer.
İLK KEZ BAKANLIK KOLTUĞUNA OTURAN İSİMLER KİMLER?
64. Hükümet’te ilk kez bakanlık koltuğuna oturan isimler de dikkat çekti. Sema Ramazanoğlu, Fatma Güldemet Sarı, Berat Albayrak, Süleyman Soylu, Bülent Tüfenkçi, Naci Ağbal, Mustafa Elitaş ilk kez bakan olan isimler oldu. Kabinenin yaş ortalamasıysa 52,5 oldu.
KABİNEDE EN ÇOK BAKAN HANGİ ŞEHİRDEN?
Yeni hükümette 4 İstanbullu bakan yer aldı. İstanbul’dan Yalçın Akdoğan, Tuğrul Türkeş, Süleyman Soylu ve Berat Albayrak bakan oldu. Bunun yanında Bursa Milletvekili Mehmet Müezzinoğlu Sağlık Bakanı olurken, bir başka Bursa vekili Efkan Ala İçişleri Bakanlığı’na getirildi. Bakanlar Kurulu’nda önceki hükümetlerin aksine Diyarbakır’dan bir isim Bakanlar Kurulu’nda yer almazken, Güneydoğu’dan Batman doğumlu Mehmet Şimşek, Bingöllü Cevdet Yılmaz bakanlık koltuğuna oturdu.
İŞTE YENİ BAKANLAR KURULU;
Başbakan: Ahmet Davutoğlu
Başbakan Yardımcıları: Numan Kurtulmuş, Mehmet Şimşek, Yalçın Akdoğan, Yıldırım Tuğrul Türkeş, Lütfi Elvan
Adalet Bakanı: Bekir Bozdağ
Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı: Sema Ramazanoğlu
AB Bakanı: Volkan Bozkır
İçişleri Bakanı: Efkan Ala
Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı: Süleyman Soylu
Gıda Tarım Hayvancılık Bakanı: Faruk Çelik
Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz
Kültür ve Turizm Bakanı: Mahir Ünal
Maliye Bakanı: Naci Ağbal
Milli Eğitim Bakanı: Nabi Avcı
Milli Savunma Bakanı: İsmet Yılmaz
Çevre ve Şehircilik Bakanı: Fatma Güldemet Sarı
Dışişleri Bakanı: Mevlüt Çavuşoğlu
Ekonomi Bakanı: Mustafa Elitaş
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı: Berat Albayrak
Gençlik ve Spor Bakanı: Akif Çağatay Kılıç
Gümrük ve Ticaret Bakanı: Bülent Tüfekçi
Orman ve Su İşleri Bakanı: Veysel Eroğlu
Sağlık Bakanı: Mehmet Müezzinoğlu
Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı: Binali Yıldırım
Evet, sonuç olarak yeni Bakanlar Kurulu önemli isimlerden oluşuyor. Uçak düşürme krizinin gölgesinde açıklanmış olsa da Türkiye’ye önemli hizmetler yapacağına inanıyorum. Yeni Bakanlar Kurulu ülkemize hayırlı olsun.

Türk – Rus Savaşı mı başladı?

Tarihler 24 Kasım 2015. Türkiye, Rusya ilişkileri açısından yeni bir milat, yeni bir dönem. Türk hava sahasına tecavüz eden Rus uçağının düşürülmesi çok önemli bir olay. Defalarca Türkiye tarafından uyarılmasına, Türk-Rus ilişkilerinin bozulmaması konusunda Türkiye’nin gösterdiği çok önemli gayretlere rağmen çar imparatorluğu hayali ile yanıp tutuşan Rus Lideri Putin’in Türkiye’yi anlamaması Türk-Rus ilişkilerine büyük darbe vurdu.

Türkiye’nin Rus uçağını düşürmesi sıradan bir olay değil. Türkiye binlerce Bayırbucak Türküne kayıtsız da kalamazdı. Türkiye bu konuda gerekeni yaparak, Bayırbucak Türkmenlerine sahip çıkmak için kararlılığını gösterdi. Rus uçağının vurulması Türkiye’nin Bayırbucak Türkmenleri’ne sahip çıktığının da bir işareti.
Rus uçağının düşürülmesi ile ilgili birçok yorum yapılabilir. Analiz ortaya konulabilir. Bundan 3 yıl önce 7 Eylül 2013 günü Türkiye’den binlerce kilometre uzakta, Rusya’nın Sibirya bölgesinde biz yazı kaleme almıştım. Yazımın başlığı “Rusya’dan Türkiye nasıl görünüyor’ idi.
Bu yazıda bugün yaşananları 3 yıl önce bu köşede gündeme getirmiştik. Üzerinde hiçbir yorum yapmadan, virgülünü bile değiştirmeden, 3 yıl önce bu köşeden yer alan yazımı sizlerle paylaşıyorum.
Rusya’dan Türkiye nasıl görünüyor (7 Eylül 2013 Gebze Gazetesi)
Bir haftadır Rusya coğrafyasındaydım. Orta Sibirya’nın merkez noktası Krasnoyars’tan Rusya’nın başkenti Moskova’ya tam bir Devr-i Alem yaptım. Bazı geceler hiç uyumadan yolculuk yaptık, bazen tam bir koşuşturma ile zamanla yarıştık. İnsanlarla konuşup bölgeyi yakından tanımak istedim. ABD’nin Suriye’ye müdahalesi Rusya’nın ABD’ye meydan okuması ve Türkiye’nin ABD yanında yer almasını Sibirya bölgesinden değerlendirmeye ve yorumlamaya çalıştım.
Daha önce Sibirya denince aklıma küçük, geri kalmış, soğuk bir bölge gelirdi. Sibirya’yı görünce fikrim değişti. Sibirya’nın adı bile Türkçe. Adı “süpürmekten” gelse de Sibir Türk hanlığının merkezi. Ruslar 1550’ye kadar Tatar hanlığına bağlı küçük bir beylikti. 1552’de Kazan Hanlığını yıktıktan sonra Sibirya ve Kafkaslarda ki Türk ve İslam medeniyeti coğrafyasını tümü ile işgal edip kendine bağladı. Bugün 21 özerk Cumhuriyetin 10 tanesi Müslüman Cumhuriyeti. Orta Asya’daki Türk devletleri her ne kadar bağımsız olsalar da Rusya’nın uydusu gibi.
Kominist sistem çöktükten sonra Putin liderliğindeki Rusya tam atağa kalmış, yayılmacı bir politika güdüyor. Özerk Cumhuriyetlerde tam bir baskı ve asimilasyon politikasını sürdürmekte. Kafkasya’daki özerk Cumhuriyetlerde insanları birbirine düşürüp kardeş kanı dökmekte. Dünya’nın en geniş toprağa sahip ülkelerin başında gelen Rusya tüm coğrafyaya hakim. Sadece kendi coğrafyasında değil, dünya siyasetinde söz sahibi.
Suriye’ye Amerikan müdahalesinin gündemde olduğu bugünlerde Rusya’dan Türkiye’ye bakmak ve Türkiye’nin Rusya ile ilişkilerini yorumlamak çok önemli. Rusya’da bulunduğum süre içerisinde Rusya’nın ne kadar güçlü olduğunu bir kez daha anladım. Yakın bir geçmişe kadar Orta Sibirya’nın eyalet merkezi Krasnoyars silah ve askeri füzelerin imal edildiği yer olması dolayısıyla tüm dünyaya kapalıydı. Bugün burası turizme açılsa da Rusya’nın silah ve füze fabrikaları halen askeri silah imal ediyor. Uçsuz bucaksız Sibirya bozkırlarında her türlü silah ve füze denemesi gizli olarak yapılabiliyor. Tartışmasız Rusya dünyanın en önemli vurucu askeri gücüne sahip olmayı sürdürüyor.
İstanbul boğazında Rus askeri donanması ABD’nin Suriye harekatı dolasıyla Akdeniz’e açıldı. Rus askeri istihbarat gemisindeki akıllı cihazlar ABD gemilerinden Suriye’ye atılacak askeri füzelerin yönünü değiştirerek Türkiye’ye bile yönlendirme imkanına sahip. Akdeniz’de düşürülen askeri uçağımızın halen nasıl düşürüldüğü bilinmiyor. Uçağımız akıllı cihazlarla uzak kumanda ile düşürülmüş olabilir.
Evet, dünya nefeslerini tutmuş Amerika’nın Suriye’ye müdahalesini bekliyor. Rusya savaş gemileri ile Akdeniz’e açıldı. Resmen Amerika’nın yanında yer alan Türkiye donanmasını Akdeniz’e gönderdi. İran baştan beri Suriye’nin yanında yer alıyor. Esad açıkça Türkiye’yi vurmakla tehdit etti. Türkiye’nin Mısır ve İsrail ile ilişkileri bozuk. Deyim yerindeyse Türkiye ateş çemberi ile kuşatılmış durumda.
Dünya açık açık bir savaş tehdidi ile karşı karşıya. Rusya ile Amerika birbirine meydan okuyor. Suriye bahane. Asıl hedef Türkiye. Yayılmacı emellerinden hiç vazgeçmeyen Rusya dünyanın jandarması ABD’ye meydan okurken asıl hedefinin Türkiye olduğunu herkes biliyor. Suriye’nin ABD tarafından vurulmasından yine en büyük zararı Türkiye görecektir. Türkiye savaş tehdidi ile karşı karşıyadır. Esad’ın Türkiye’ye birkaç füze atması veya Rus istihbarat gemisinin ABD’nin Suriye’ye attığı bir kaç füzenin yönünü Türkiye’ye çevirmesi Türkiye’nin sıcak savaşa girmesine sebep olacak. Türk askerinin Suriye’ye ayak basmasından hemen sonra çözüm mözüm süreci demeden Türkiye’de iç karışıklığın çıkması ülkemiz için tam bir felaket olabilir.
Rusya’dan ve Rus savaş aleti ile cephanelerinin imal edildiği Krasynoyars kentinden Türkiye’ye baktığımda Rusya’nın ne kadar büyük bir güç olduğunu ve Türkiye’nin ne kadar büyük tehdit ve tehlike altında olduğunu daha iyi anlıyorum. Gerçekten önemli günlerden geçiyoruz. 23 Milyon metrekare topraktan 780 bin km kareye düşen Türkiye toprakları, savaş ve bölünme tehdidi ile karşı karşıya. Umarım aklı selim galip gelir. Türkiye birtakım oldu bitti ile sıcak savaşa girmez. Girilen tüm savaşlarda hep toprak kaybettik. Kıbrıs savaşında toprak almış gibi gözüksek te Güneydoğu’daki PKK terörünün arkasında Kıbrıs barış harekâtı yatmaktadır.
Evet, bu konu ile ilgili çok daha farklı şeyler anlatılabilir. Yazımı bir atasözü ile bitirmek istiyorum. Atalarımız ne kadarda güzel söylemişler. “Akıl olmalı başa geleceği bilmeli, göz olmalı dağın arkasını görmeli.” Umarım tüm yetkili ve yöneticiler oldu, bittilerle başımıza geleceği daha önceden görür, dış politikayı ona göre yönlendirirler. (7 Eylül 2013 – Gebze Gazetesi Devri Alem köşesinde yer alan yazı)
Evet, sonuç olarak 2013 yılında Rusya’nın güneyinden, Sibirya’dan, Krasnoyars kentinden bu satırları kaleme almıştım. Türk-Rus ilişkileri ve Suriye’deki yaşananlar konusunda 3 yıl önce yazdığım yorum sanki bugünleri işaret ediyor. Türkiye tarafından Rus uçağının düşürülmesi Türk-Rus ilişkileri konusunda çok önemli olayların yaşanacağının habercisidir. Umarım Rusya, Türkiye’nin ciddiyetini anlar, Türkiye’nin hava sahasına tecavüz etmez. Yaptığı yanlışı fark eder. Türkiye ile Rusya arasında yaşanacak sıcak çatışmadan her iki ülke de büyük zararla çıkacaktır. Daha önce yine bu köşede yer alan Tarih boyu Türk-Rus ilişkileri ile ilgili yazdığım yazının tümünü internetteki sayfamdan okuyabilirsiniz.

Öğretmenlere bir gün yeterli mi?

 Her 24 Kasım’da bir günlüğüne de olsa bize hayatı öğreten, çocuklarımızı emanet ettiğimiz öğretmenler için tahsis edilen Öğretmenler Günü’nü kutlarız. Siyasiler açıklamalar yapar, öğretmenlere küçük hediyeler gönderir, deyim yerinde ise yasak savma kabilinden, dostlar alışverişte görsün mantığı ile kendi kendimizi kandırırız.
Öğretmenlere bir gün yetmez. Öğretmenlerimiz için 365 gün öğretmenler günü de olsa, yine de öğretmenlerimizin hakkını ödeyemeyiz. Dünya kurulduğundan beri öğretmenlik mesleği kutsaldır. Öğretmenlik mesleği saygı gösterilen, saygın bir meslektir.
Çocuklarımızı öğretmenlere emanet ederiz. İlkokulundan üniversitesine kadar çocuklarımızı emanet ettiğimiz öğretmenlerimiz ile acaba ne kadar ilgileniyoruz? İşi biraz daha özele getirelim. Bizi adam eden, okuyup öğreten, bize hayatı öğreten öğretmenlerimizi ne kadar çok hatırlayıp, minnet ve şükran borcumuzu ifa ediyoruz.
Hayatımızda en büyük öğretmen baba ocağı ve ana kucağıdır. Babalarımız ve analarımız ilk öğretmenlerimizdir. İlkokuldaki öğretmenlerden, camilerde din dersi öğrendiğimiz imamlara kadar minnet, şükran ve vefa borcumuz var. Özellikle baba ocağı ve ana kucağında öğretilenler hayatımızı ömür boyu şekillendirir.
Bugün Öğretmenler Günü. Öğretmenlerin çektiği çile, verdiği mücadele, çocuklarımızın üzerindeki hakları çok önemlidir. Önceden sadece günün anlam ve önemini ifade eden yazılar yazıyordum. Bugün ise bir öğretmen babası olarak bu satırları sizlerle paylaşıyorum.
İngilizce öğretmeni olan kızımın Orta Okulu’daki öğrencilerine eğitim ve öğretim vermesi, öğrencilerin sınavları kazanması, başarılı olmaları için özel ücretsiz kurslarla öğrencilerini yetiştirmeye çalışması, bunu yaparken de evini ve 3 yaşındaki oğlunu bile ihmal etmesi fedakârlıkların en büyüğü. Sadece benim evladım değil, bütün öğretmenler bu fedakârlık içerisindedir. Kendisini eğitime adayan, öğrencileri için kendilerini defa eden öğretmenler için gerçekten bir gün az. Onları her gün anmalı, her gün şükranlarımızı ifade etmeliyiz.
ÖĞRETMENLER GÜNÜNDE GEÇMİŞİ DÜŞÜNMEK
Her öğretmenler gününde ilkokul yılları gözümün önüne gelir. Okula başladığım ilk günler bir sinema şeridi gibi gözümün önünden geçer. Okula gideceğim ilk gün naylon çanta içerisine koyduğum okul kitaplarım mazağa altından aldığım odunla yaklaşık 45 dakika yürüyerek okula gittiğim o ilk gün duyduğum heyecan ve mutluluk halen içimde bir kor gibi yanar.
İlk öğretmenim, ilk dersim ve ilkokulda ki ilk arkadaşlarım benim için çok anlam ifade eder. O günler artık çok gerilerde kaldı. Ama her öğretmenler gününde o günleri düşünür, doya doya çocukluk yıllarımı yaşarım. Her gün arkadaşlarla okula gidip gelir, kışın o soğuk günlerinde kendi odunumuzu kendimiz getirerek yaktığımız sobalarda ısınırdık. 23 Nisan ve Cumhuriyet Bayramı coşkusu okul piyesinde rol aldığım o günler yaptığımız yaramazlıklar, arkadaşlarımızla oynadığımız oyunlar, ufak tefek kavgalar, tatlı anılar olarak kaldı.
Öğretmenlik mesleği her şeyden önce kutsal bir meslek. Hazreti Ali, “bana bir harf öğretenin 40 yıl kölesi olurum.” Sözü öğretmenliğin önemini göstermekte. Acaba kaç kişi öğretmenler gününde kendisine ilim irfan öğreten öğretmenlerini arayıp hal hatır ediyor. Kaç kişi, öğretmenlerini ziyaret edip elini öpüyor. Biz, bize çok şey öğreten öğretmenlerimize de vefasızlık yapıyoruz.
Geçmiş öğretmenlerle bugünkü öğretmenler arasında bir karşılaştırma yaparsak bugünkü öğretmenlerin bir çoğunun sınıfta kalacağını söylemek gerek. Geçmişte ki o babacan tavırlı, öğrencilerine sadece ilim öğreten değil, hayatın ta kendisini öğreten öğretmenler. Hayatımızın şekillenmesinde örnek aldığımız öğretmenler. Bize A, B, C’yi öğreten öğretmenler. Nerede o eski öğretmenler?
Evet, Öğretmenler Günü’nü bir kez daha kutluyoruz. Gönül ister ki öğretmenlerimiz, ekonomik ve sosyal sıkıntılar altında ezilmesin. Devletin ilgili ve yetkili kurumları öncelikle öğretmenlerin sorunlarını çözüp, öğretmenlere hak ettiği değeri versin. Biz veliler olarak çocuklarımızı emanet ettiğimiz öğretmenlere, her şeyden daha fazla ilgi ve değer göstermemiz gerekir. Öğretmenler gününü bu duygu ve düşüncelerle bir kez daha kutluyor, tüm öğretmenlerimize başarılar diliyorum.

Gebze Teknik Üniversitesi’nden örnek alınmalı

Kocaeli Bölgesi her bakımdan çok önemli bir ilimiz. Ancak Kocaeli ekonomi, sanayi, bilim, teknoloji ve bulunduğu coğrafi konum itibariyle hak ettiği yerde değil. Kocaeli bölgesi kurum, kuruluş ve siyasi güç itibariyle birçok ilin üstünde. Kocaeli bölgesindeki kurum ve kuruluşların birlik, beraberlik içerisinde hareket etmemeleri yüzünden sinerji oluşturulamıyor. Gebze Teknik Üniversitesi bir yılını doldurmasına rağmen çok önemli hizmetlere imza atan, deyim yerinde ise bölgemizde bir teknik üniversite olduğunu öncelikle Kocaeli bölgesine gösteren bir kurumumuz. Genç ve dinamik rektörü Kocaeli ve Gebze bölgesi ile bütünleşmek için adeta seferberlik düzenlemiş durumda. Özellikle üniversite-sanayi iş birliğini gerçekleştirmek için çok önemli çalışmalar yapıyor.
Rektörü Sayın Haluk Görgün bey, Kocaeli bölgesindeki Organize Sanayi Bölgesi Müdürleri ile yaptığı toplantıyı yakından takip ettim. Geçtiğimiz hafta gazetemizde organize edilen Gebze Gazetesi söyleşi programında yaptığı çalışmaları bizzat kendisinden dinledim. Göreve başladığı günden itibaren Teknik Üniversitedeki değişim ve dönüşümü gözlemlemeye çalışıyorum. Çok ciddi başarılı organizasyonlar yapılıyor.
KURUMLARIMIZIN KIYMETİNİ BİLMELİYİZ
Bir söz var, “Başka Türkiye yok. Türkiye hepimizin. Başka Kocaeli yok” Gebze ve Kocaeli bölgesi bir bütün olarak ortak çalışmalar yapmalı. İzmit lobisinin az olsun benim olsun düşüncesini yıkmalı, hepimiz Kocaeli’liyiz mantığı ile ilimizdeki kurum ve kuruluşlar bir araya gelmelidir. Gebze Teknik Üniversite’nden örnek alarak ortak çalışma ve projeler yürütmelidir.
KOCAELİ SANAYİ ODASI NEREDE?
Kocaeli Ticaret ve Sanayi Odası’nın tarihi bir asırdan fazla. Türk Sanayisinin kuruluşu 200 yıl önce Kocaeli bölgesinde gerçekleşmişti. Gebze Teknik Üniversitesi’ndeki Organize Sanayi Bölgesi müdürler toplantısında Bilim, Teknoloji Sanayi İl Müdürü ve Çevre İl Müdürü’de hazır olmasına rağmen gözüm Kocaeli Sanayi Odası Başkanı’nı aradı. Kocaeli Sanayi Odası Başkanı bu toplantıda yoktu. Neden bu tür toplantılara Kocaeli Sanayi Odası ilgisiz ve duyarsız kalıyor. Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı’na sahip bir ilin Kocaeli Sanayi Odası Başkanı olmak çok büyük bir prestij, çok büyük bir güç. Gerek Nihat bey, gerekse Sayın Fikri Işık döneminde Kocaeli Sanayi Odası çok büyük uluslararası etkinlikler düzenleyebilir, önemli çalışmalar yapabilirdi. Ama hiç birini yapmadı. G20 zirvesinde bile Kocaeli Sanayi Odası yoktu. Bu konuda Kocaeli Sanayi Odası Başkanı Sayın Ayhan Zeytinoğlu’ndan bir açıklama bekliyorum. Kocaeli Sanayi Odası nerede, ne yapıyor ve ne yapmayı planlıyor.
SANAYİ TEMSİLCİLERİ İLE GTÜ’DE TOPLANTI
Gebze Teknik Üniversitesi’nde Rektör beyin daveti üzerine bir araya gelen ve önemli konuların görüşüldüğü toplantı oldukça faydalı geçti. Yakından takip etme fırsatı bulduğum toplantının detaylarını sizlerle paylaşmak istiyorum.  Gebze Teknik Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Haluk Görgün, Kocaeli’de bulunan 13 Sanayi Bölgesi Müdürü’nü rektörlük binasında ağırladı. Her fırsatta Gebze ile temas halinde bulunan Gebze Teknik Üniversitesi, sanayi ile de önemli işbirlikleri yapıyor. GTÜ-Sanayi işbirliği ile hayata geçirilecek projeler için çalışan Prof. Dr. Haluk Görgün, sanayi bölgesi müdürleri ile gerçekleştirdiği toplantı sonunda yaptığı açıklamada; “Sanayi ile işbirliği önemli” dedi.
“VERİMLİ BİR TOPLANTI OLDU”
Gazetemize değerlendirmede bulunan Görgün; “Üniversitemizde bölgemizde bulunan tüm OSB’lerin müdürleri ile birlikte olduk. Değerlendirme toplantısı yaptık. Üniversitemizi, üniversitemizin değerlerini, iş birliği konusunda ki açıklığımızı ve bundan sonra üniversite sanayi işbirliği konusunda yeni metotlar geliştirdik. Bununla birlikte yaptığımız projeleri biz müdürlerimiz ile paylaştık. Bugün ki toplantı çok verimli oldu. Üniversitemiz birçok artısını dile getirirken Organize Sanayi Bölgeleri’nin içerisinde olmayı diliyoruz. Olumlu sonuçlarını hep birlikte zaman içinde göreceğiz” dedi.
DÜNDEN YARINA GEBZE TEKNİK ÜNİVERSİTESİ
Gebze Teknik Üniversitesi eski adıyla GYTE önemli kurumlarımızdan birisi. 40 yıldır gazetecilik yapan birisi olarak GYTE’nin kuruluş yıllarını dün gibi hatırlıyorum. Deprem şehidi merhum milletvekili Alaettin Kurt’un özel çabaları GYTE’nin kuruluş konusunun resmi gazetede yayınlanması. Kaymakamlık karşısındaki bir İş hanının küçük bürosunda kurulan kurucu rektörlük ofisi ve ilk rektör Prof. Dr. Hikmet Üçışık’ın açıklamaları sanki dün gibi gözümün önünden canlanıyor.  Sonra GYTE’nin Fatih Devlet hastanesi yanındaki ek hizmet binası, Çayırova’da merhum Erbakan’ın Başbakanlığı döneminde temeli atılan ve inşaatı tamamlanan Et Balık Kurumu binasının GYTE’ye tahsis edilmesi,  Muallimköy bölgesinde binlerce dönüm yerin GYTE alanı olarak tahsisi.  Rektör Prof Dr. Merhum Ahmet Ayhan’ın Gebze ve Kocaeli ile bütünleşme çabaları ve sonraki rektörler.  Sanki dün gibi gelip geçti.
Gazetemizin her hafta düzenlediği röportaj programı kapsamında bu hafta Gebze Teknik Üniversitesi Rektörü Sayın Prof. Dr. Haluk Görgün beyi ağırlardık. Kendisiyle göreve başlamasının birinci yıl dönümünde uzun bir söyleşi gerçekleştirdik. GYTE’nin kurulması, ardından Gebze Teknik Üniversitesi’ne dönüştürülmesi, GTÜ’nün hedefleri ve Prof. Dr. Sayın Haluk Görgün beyin bir yıl içerisinde yaptığı hizmetler…
Gebze, her bakımdan dünyanın önemli noktalarından bir tanesi. TÜBİTAK, TÜSSİDE, TSE gibi kurumları içerisinde barındıran Gebze geçtiğimiz yıl Gebze Teknik Üniversitesi’ni de devreye sokarak adından söz ettirmişti. Hayata geçirilen Bilişim Vadisi ile birlikte bölgemiz sanayi, teknoloji ve eğitim şehri olma yolunda önemli bir adım atmış olacak. Bölgemiz adına atılan bu hamleler Türkiye’nin geleceği açısından çok önemli. Artık dünya bilişim ve teknoloji ile yönetiliyor. Biz de Türkiye olarak teknoloji de kendi markamızı hayata geçirmeli ve dünya pazarında bu yönde etkinliğimizi göstermeliyiz. Bunun için Gebze’de Kurulu bulunan bu kurumlara büyük görevler düşüyor.
PROF. DR. GÖRGÜN: “BİLGİ KENTİ OLMALIYIZ”
Gebze Teknik Üniversitesi – Sanayi – TÜBİTAK ve Bilişim Vadisi iş birliğinde önemli projelerin hayata geçirilebileceğine inanıyorum. Gebze Teknik Üniversitesi Rektörü Sayın Prof. Dr. Haluk Görgün ile yaptığımız söyleşi de bu noktaya dikkat çekmek istedim. Kendisi Üniversite – Sanayi iş birliğini oldukça önemsiyor. Öyle ki geçtiğimiz günlerde bizimde davetli olarak katıldığımız bir programda Gebze Teknik Üniversitesi, 13 tane Organize Sanayi Bölgesi Müdürü’nü ağırladı. Bu noktada bizlere açıklama yapan Rektör Görgün, sanayi kenti Gebze’nin GTÜ, TÜBİTAK, Bilişim Vadisi, TSE gibi kurumlarla bilgi kenti olmasının gerektiğini belirten Rektör Görgün, iyi bir koordinasyonla 2023 hedeflerine bu şekilde varılabileceğini söyledi.
MÜTHİŞ BİR BİLGİ GÜCÜ VAR
Görgün yaptığı açıklamada; “Kendime misyon olarak edindim. GTÜ, TÜBİTAK MAM, TSE, 3 Teknopark, 9 OSB, 37 Ar-Ge Merkezi, çevresinde Sabancı Üniversitesi, Gedik Üniversitesi, Piri Reis, Kocaeli Üniversitesi var ve Bilişim Vadisi kuruluyor. Müthiş bir alt yapı ve bilgi gücü var. 2023 hedeflerini yapacak her şey var eksik olan koordinasyon. ABD’de özel bir Silikon Vadisi diye bir şey yok. Caddeye giriyorsunuz büyük şirketler başlıyor. Bilişim kültürü oluşmuş. Teknoloji koridoru yapmışlar Singapur’da hepsi konuşuluyor. Nitelikli insan ve lojistik mevcut bu ülkelerde. 1 saat mesafe içinde buradan 20 milyon insana ulaşabiliyorsunuz. Eğer biz koordinasyonu sağlayabilirsek, bunu başarırsak 2023 hedeflerini çoktan ikiye katlarız. Üniversite de bir insan envanteri çıkarıyorum. İnsanların yetenekleri nedir, hangi alanlarda çalışıyor, neleri başarmış ve hangi projeleri yapabilir bu envanteri çıkartıyoruz. Teknolojik cihazlarımızın envanterini çıkartıyoruz. bu envanter çıkarsa kurumlar birbirleriyle rahat haberleşir ve iletişim kurabilir. Üniversite içinde biz bütün Üniversite’yi merkez kampüs yapmaya çalışıyoruz. Bütün cihazların hem kendi işçimizde kullanmaya hem de diğer kurumların kullanmasına açmaya çalışıyoruz” dedi.
GTÜ’NÜN LOGOSU NEYİ İFADE EDİYOR?
GYTE’nin Gebze Teknik Üniversitesi ile yoluna devam etmesinin ardından bir dönüşüm yaşanmıştı. Gebze Teknik Üniversitesi yeni logosu ile karşımıza çıktı. Yeni logonun anlamını Rektör Bey’e sorduğumda aldığım yanıt beni oldukça memnun etti. Gebze Teknik Üniversitesi’nin logosunu bizlere açıklayan Görgün; “Biz bir dönüşüm yaşadık ve isim değişti. Artık kültür de değişecek, Üniversite’yi temsil eden her şeyin yeni anlam kazanması lazım. Bunların başında da logo geliyor. Normalde bir firmayla anlaşılırdı. Çok sayıda firmadan teklif aldık. Onlarca logo tasarımları geldi. Bunları ankete açtık, öğrenci ve öğretim üyelerine sıralayın dedik ve bu logo birinci geldi. Logodaki kelebek değişim ve dönüşümü simgeler. Yeni bir başlangıcı simgeler. Bu kelebek farklı bir kelebek bizim Üniversitemizin de teknolojisini temsil ediyor” dedi.
Evet, Sayın Görgün ile yaptığımız uzun söyleşiden bir kısmını sizlerle paylaştım. Gebze Teknik Üniversitesi başarılı çalışmalar yapıyor ve yapmaya çalışıyor. Bölgemizin önemli kurumları Gebze Teknik Üniversitesi’ni örnek alarak bir bütünlük içerisinde çalışmalara imza atmalı. Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Sayın Fikri Işık bu konuda ciddi destek veriyor.  Bu fırsatı da değerlendirerek bir bütünlük içerisinde uluslararası birçok proje hayata geçirilebilir. Gebze Teknik Üniversitesi Rektörü Sayın Prof. Dr. Haluk Görgün beye çalışmalarında başarılar diliyor, sizleri kendisi ile yaptığımız söyleşiyi gazetemizin dördüncü sayfasından birlikte okumaya davet ediyorum.

Müstakbel Meclis Başkan Adayı Kahraman’la Devri Alem!

Bugünkü yazıma Nasrettin Hoca’nın kısa bir fıkrasıyla başlamak istiyorum. Hoca bir gün Kürk alır, Cuma hutbesine çıktığında “Ey Cemaat!Duyanlar duymayanlara söylesin. Bu kürkü ben 3 akçeye aldım.”der. Cemaat şaşırır, namazdan sonra “Hocam neden kürkü 3 akçeye aldığınızı hutbede söylediniz?” derler. Hoca da “Dışarıda herkes kürkü kaça aldığımı soracak bende tek tek herkese cevap yetiştirmeye çalışacaktım.” Şimdi buradan toptan söylemiş oldum. Artık kimse bana kaça aldığımı sormaz.” Diye cevap verir.

    Bende hemen buradan bir duyuru yapmak işitiyorum. Kültür Eski bakanlarından adaşım ve soyadaşım Sayın İsmail Kahraman’ın siyasete yeniden girmesi, müstakbel Meclis başkan adayı olmasından sonra telefonlarım susmadı. Buradan açıkça ilan ediyorum, ben Belgeselci ve gazeteci İsmail kahramanım. Müstakbel meclis başkanı adayımızla da 25 yıldan beri tanışıyor kendisiyle birkaç yıl öncede söyleşi yaptığımı duyurmak istiyorum. Ve sayın Kahraman’la anılarımı bugün buradan paylaşmak istiyorum.
İsim benzerliği insana olumlu ve olumsuz bir çok hatıra yaşatıyor. Tarihler 1983 yılını gösteriyordu. Gebze’de yayın yapan Uyanış Gazetesi’nde köşe yazarlığı yapıyorum. Bir gün o zaman Tercüman Gazetesi’nin köşe yazarı Ahmet Kabaklı’ya bir mektup yazdım.
  Mektubumuzu kendisini hiç tanımadığım Ahmet Kabaklı Hoca Tercüman gazetesinde ki köşesine alarak, “Gebze’den mektup yazan değerli arkadaşım İsmail Kahraman, Çoban Mustafa paşa Cami’nin perişan halinden söz ederek Cami’nin vakıflar Genel müdürlüğü tarafından restore edilmesini istiyor” şeklinde mektubumuzu aynen yayınladı.
   Şaşırmıştım, Ahmet Kabaklı Hoca’nın arkadaşım dediği İsmail kahraman ben olamazdım. Bir karışıklık olmuştu, bu karışıklığı yıllar sonra Kültür Bakanlığı yapan değerli adaşım, Geleceğin TBMM Başkanı sayın İsmail Kahraman’ın ağzından dinlemiştim. Ahmet Kabaklı hoca kendisine “Neden mektup yazdınız, telefon etmeniz yeterlidir.”diye takıldığında Mektubu Ahmet Kabaklı Hoca’nın arkadaşım dediği İsmail Kahraman da değilde, Gebzeli gazeteci İsmail Kahraman’ın yazdığını Külrtür Bakanlığı’nda yıllar sonra öğreniyordum.
 MÜSTAKBEL MECLİS BAŞKANI KAHRAMAN’LA ANILARIM
 Sayın siyasetçi ve Kültür Adamı, Milli Türk Talebe Birliği eski genel başkanı, Birlik vakfı Genel başkanı ve Müstakbel Meclis Başkanı Sayın İsmail Kahraman ile anılarımız bundan ibaret değil. 25 yıldır kendisiyle tanışıyor, değişik platformlarda da konuşup sohbet ediyoruz. Birkaç yıl öncede kendisiyle uzun bir söyleşi gerçekleştirerek tarihin canlı tanıkları belgeseli haline getirip Devri Alem programı olarak da yayınladık. Sayın kahraman ile yaptığımız söyleşi ve belgesel İki bölüm halinde Youtube üzerinden de yayınlanmakta. Belgeseli
Kültür Eski Bakanı İsmail Kahraman’la Tarih Yolculuğu: https://www.youtube.com/watch?v=Z-3RqNyWYTI
Kültür Eski Bakanı İsmail Kahraman’dan Tarihi Açıklamalar: https://www.youtube.com/watch?v=LLlDXS98Is8 linklerinden izleyebilirsiniz.
Sayın Kahraman ile yukarıdaki linkten izlediğiniz programları birkaç yıl önce çekmiştik. Sayın Kahraman çok önemli şeyler söylüyordu. Henüz siyasete girme fikri de yoktu. Özellikle Türkiye’nin Kültür politikasını, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın bileştirilmesinin yanlış olduğunu, daha bir çok önemli hususu sayın Kahraman’ın ağzından Devri Alem belgesel programı olarak belgeselleştirmiştik.
   Sayın Kahraman Milletvekili adayı olunca bir çok dost beni arayarak Milletvekili Adayı benim olduğumuz zannedişp hayırlı olsun dileğinde bulundu. Kendilerine “ben belgeselci ve gazeteci İsmail Kahramanım, siz siyasetçi İsmail Kahraman’dan bahsediyorsunuz” diyerek bilgi verdim.
   Bir gün Cemil Çiçek’in meclis Başkanlığı döneminde, Cemil beyin özel kalem müdürü beni arayarak “Sayın Kahraman sizi Başkanımıza takdim ediyorum”dediğinde “sizin aradığınız Kahraman ben değilim” demeye kalmadan, Cemil Çiçek beyin “Ağabey, Selamün Aleyküm”sözünme muhatap olduk. Cemil beye “ben sizin aradığınız İsmail Kahraman değilim, belgeselci ve gazeteci İsmail Kahramanım diyerek cevap verdim.
   Daha buna benzer bir çok tatlı anılarımız var. Değişik makamlardan ve değişik kişilerden telefonlar alıyorum. Son olarak Kültür Bakanlığı Müsteşarlığı özel kaleminden bir toplantı daveti için arandım ve kendisine “sizin aradığınız Kahraman ben değilim” diye cevap verdim. Sayın İsmail Kahraman’ın TBMM Başkanı seçildikten sonra telefonumun susmayacağını düşünüyorum. Şimdiden buradan ilan ediyorum. Ben onların aradığı İsmail Kahraman değil, Belgeselci, İsmail Kahraman olduğumu ifade etmek için sayın Kahraman ile çektiğim belgesel röportajı da aynen yayınlayarak kamuoyunu bilgilendiriyorum.
 WİKİPEDİA’DA İKİ KAHRAMAN VAR
Sayın İsmail Kahraman ile röportaj yaparken  kendisine ,”İsmail bey, Türkieye’de bir çok İsmail Kahraman var. Ancak wikipedia özgür ansiklopedisi sadece ikimizin ismini, almış. Sizinkine Türk Siyasetçisi İsmail Kahraman, bana da Türk Belgeselcisi İsmail Kahraman unvanını vererek öz geçmişimizi yayınlamış.” Diye söyledim.
  Sayın Kahraman ile röportaj yaparken Devri Alem programlarını çok yakından izleyip takip ettiğini de öğrenme imkanım oldu. Söyleşi de her bakımdan çok önemli açıklamalar yaptı. Deyim yerindeyse tarihin canlı tanığı olarak tarihe not düşüp zamana noterlik yaptık. Adaşımın ve soyadaşımın Meclis başkanı seçilecek olmasından mutluluk duyuyorum. Ama bir üzüntüm var, inanıyorum telefonum bir çok kez çalacak, büyük bir ümitle benim telefonumu açanlar benim Belgeselci ve gazeteci İsmail Kahraman olduğumu öğrenince Sükut-u Hayal’e uğrayacaklar. Buradan herkese duyurmak istiyorum ben geleceğin Meclis Başkanı Sayın  Kahraman ile çeyrek asırlık bir tanışıklığımız var. Kendisine başarılar diliyor, beni arayanlara da her zaman söylediğim gibi ben Belgeselci Ve gazeteci, İsmail Kahramanım diye hatırlatıyorum. İsmail Kahraman ismini ararken lütfen karışıklık yapıp beni kimsenin rahatsız etmesini istemiyorum.
   Evet sonuç olarak insanın ad ve soyadı adaşının iyi kimselerden oluşması gerçekten gurur verici. Ancak bir şartla. Hiçbir zaman o ismi kullanmamak. Ben sürekli kurum ve kuruluşları ararken dünya coğrafyasını gezdiğimiz sırada büyük elçiliklere giderken, “Gazeteci ve belgeselci İsmail Kahramanım”diye not bırakarak arıyorum.

Türk – Yunan dostluğu kurulabilir mi?

Türkiye ile Yunanistan yıllardan beri sorun ve sıkıntı içerisinde komşuluklarını sürdürüyorlar. Türk-Yunan dostluğu bir türlü kurulamadı. Türkiye ile Yunanistan arasında inişli çıkışlı mücadeleler devam ediyor. Zaman zaman bahar havası esse de, bazen savaş tehlikesi bile yaşanıyor.

Türk-Yunan dostluğunun bir türlü kurulamaması, her iki ülke için de büyük bir kayıp. İki ülke arasında dostluk köprüleri kurulsa, her iki ülke de bundan kazançlı çıkar. En çok kazançlı çıkacak ülke ise Yunanistan. Çünkü ekonomik sıkıntı içerisinde krizler yaşıyor.
Türk-Yunan dostluğunun kurulamaması tarihin derinliklerinden kaynaklanmakta. Osmanlı Devleti’nin Yunanistan topraklarını fethi ile başlayan gerginlik, Osmanlı’nın son dönemlerinde Girit savaşı ve Osmanlı Yunan savaşı ile Yunanlılar Osmanlılar karşısında güç kazanmaya başlamıştı. Osmanlı’nın yıkılışı Yunanlıların Polatlı’ya kadar Anadolu’yu işgal etmeleri ile çok farklı boyutlara çıkmıştı.
Bugün Türk-Yunan ilişkilerinde yaşanan gerginlerin temelinde geçmişin tarihi dönüm noktaları yatmaktadır. Ancak bu durum sadece Türk ve Yunanlılar arasında değil, daha 1945’te 65 sene önce Avrupa’da birçok ülke ikinci dünya harbinde birbirini işgal etmiş, milyonlarca insan ölmüştü. Fakat bu ülkeler dostluk köprüleri kurmuşlar ve Avrupa Birliği’ni oluşturarak sınırları kaldırmışlar. Ortak para birimi bile kurmuşlar. Avrupa ülkeleri tarihi geçmişe takılıp kalsalardı, bugün çok farklı bir Avrupa Ülkeleri olur ve Türk-Yunan ilişkilerinde yaşananların çok daha farklı boyutu bu ülkeler arasında yaşanabilirdi.
TARİHTEN DÜŞMANLIK DEĞİL DOSTLUK ÇIKARTILMALI
Devri Alem Belgesel programı olarak, dünya coğrafyasında araştırmalar yapıyoruz. Tarihten düşmanlık değil, dostluk çıkartan ülkeler hep kazanmış. Türk-Yunan ilişkileri tarihten düşmanlık çıkartılmadan, dostluk köprüleri kurularak, tarihte yaşananlardan ders ve ibret alınarak iki ülke arasında dostluk ilişkileri başlayabilir.
40 yıllık gazetecilik hayatımda, 1974’te Kıbrıs Barış Harekatı’nın başlaması ile her iki ülke de yaşanan sıkıntılar, meydana gelen olaylar, her iki ülke deki sivillerin gördüğü sıkıntı ve mezalim… Gerçekten tarihin unutamadığı olaylar. Kıbrıs Barış Hareketı’nı bahane eden Yunanlıların, Batı Trakya ve Rodos’ta yaptığı hareketler tarihin utanç tablosudur. Ancak Türkiye’de yaşanan 6-7 Eylül olaylarında İstanbul’daki Rumların ev ve iş yerlerinin yağmalanması Türkiye’nin hatırlamak istemediği utanç tablosu arasındadır.
Bazı karanlık odakların Atatürk’ün evi bombalandı diye o gün gazetelere manşet attırıp, ardından da İstanbul’daki Rum azınlığın mallarını talan etmesi gerçekten üzücüdür. Yunanlıların Batı Trakya’daki Türk azınlığına bugün bile reva gördüğü durum gerçekten vicdanları sızlanmaktadır.
Tarihte yaşanan bu acı olaylar unutulmamalı. Ancak tarihten ders ve ibret alınarak Avrupa Birliği ülkelerinin yaptığı gibi Türk-Yunan dostluğu yeniden inşa edilmeli. Kıbrıs sorunu mutlaka çözümlenmelidir. Şu unutulmasın ki Yunanlılar 500 yıla yakın Osmanlı yönetiminde kalmışlardı. Atina’yı fetih eden Fatih, Akrepol tepesindeki Yunan medeniyetine ait tarihi eserlere dokunmamış, Ortodoks Rumların din, kültür, dil ve etnik kimliğini asimile etmeden korumuştur. Şayet asimilasyon yapılsaydı 500 yıl içerisinde Yunanistan’da bir tane Rum kalmazdı. Fener-Rum patriği bugün İstanbul’da faaliyet gösteremezdi.
TÜRK-YUNAN BAŞBAKANLARI UMUT VERDİ
Yunanistan Başbakan’ı Çipras’ın Türkiye’yi ziyaret ederek Cumhurbaşkanı, Başbakan, Muhalefet partisi liderlerini ziyaret edip görüşmesi gerçekten çok önemli. Çipras farklı bir siyasetçi. Genç, dinamik, cesur olduğu kadar Avrupa Birliği’ne kafa tutabilen, yerleşik düzeni sorgulayabilen, reformcu bir isim.
Başbakan Sayın Ahmet Davutoğlu’da akademik, bilim adamlığının yanında dünya dış politikasını çok iyi bilen, dünyanın birçok ülkesinde akademik çalışmalar yapan bir lider. Davutoğlu ve Çipras’ın konuşmalarını canlı yayında dikkatle dinledim. Her iki liderin Türk-Yunan dostluğu konusunda samimi ve içten davranmaları büyük bir şans. Türkiye ile Yunanistan bölgenin en önemli ülkeleri. Türk-Yunan arasındaki dostluk sadece iki ülkeye değil, dünya barışına ve bölgemizde yaşanan birçok olumsuz olayın çözümüne ciddi katkıda bulunacaktır.
Türk-Yunan dostluğunun kurulması için her iki ülkeden siyasetçilerin yanında, akademisyenlere, sivil toplum örgütlerine, bilim adamlarına, sanatçılara ve en önemlisi iş adamlarına çok büyük görev düşüyor. Şunu net olarak burada söylemek istiyorum. Ne Yunanistan Türkiye’yi işgal edebilir, nede Türkiye Yunanistan’a girebilir. Her iki ülke vakit geçirmeden dostluk köprülerini kurmalı ve tarihten düşmanlık değil dostluk çıkartmalıdır.
Sonuç olarak Yunanistan Başbakanının Türkiye’yi ziyareti çok önemli bir gelişme. Her iki Başbakanın açıklamaları, dostluk ve işbirliği adına önemli bir adım. Yazımı her iki Başbakanın yaptığı açıklamalardan özet bir bölümle noktalamak istiyorum.
‘MÜLTECİLER KONUSUNDA TÜRKİYE VE YUNANİSTAN ORTAK MAĞDUR’
Yunanistan Başbakanı Aleksis Çipras, çalışma ziyareti kapsamında Başbakan Ahmet Davutoğlu ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile görüştü. Davutoğlu ve Çipras, görüşmenin ardından ortak basın toplantısı düzenledi. Birbirlerine “Aleksis” ve “Ahmet” diyerek hitap eden iki lider, Ege’deki insani trajedinin engellenmesi için Dışişleri, İçişleri ve ilgili bakanlarının bir araya geleceği çalışma grubu oluşturacaklarını açıkladı. Çankaya Köşkü’ndeki basın toplantısında Davutoğlu, özetle şunları söyledi:
TAHRİK EDENLER VAR
“Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunlu ilişkilerden memnun olanlar, tahrik edenler çıkabilir. Ama bizler sorumlu devlet adamları olarak bu çevrelerin önyargılı yaklaşımlarına karşı dostluğu inşa edebiliriz. İlişkilerimizi yeniden inşa edebiliriz. İnşallah bir gün İstanbul’dan Selanik’e hızlı trenle ya da İzmir’den Selanik’e feribotla birlikte seyahat edebiliriz. Sorun, mülteciler sorunu değil, Suriye sorunu, Suriye’deki baskıcı rejim ile terörist gruplar sorunu. Bu büyük insani sorun, sadece Türkiye ve Yuanistan’ın sorunu değildir. Kimse, BMGK, bütün sorumluluklarını unutarak, meseleyi Ege sahillerinde yaşanan trajedi dolayısıyla Türkiye ile Yunanistan’ın omuzlarına atmamalıdır.
Türkiye ve Yunanistan, aynen Suriyeli mülteciler gibi bu sorunun mağdurlarıdırlar. Müsebbipleri değildirler.  Bu sorunun nihai çözümü, Şam’dan geçmektedir. İnsani trajediyi engelleme gayreti içinde olacağız. Bu çerçevede Merkel’in, Çipras ve benim üçlü toplantıda bir araya gelme fikri vardı bunları da ele aldık.”  Aleksis Çipras ise toplantıda şunları söyledi: “Türkiye ve Yunanistan’ın iki komşu ülke olarak işbirliği Avrupa’daki dengeleri değiştirebilir. Mülteci akınları, terörizm maalesef geniş anlamda olumsuz bir atmosfer doğuruyor bölgemizde”

G20 zirvesi ve Türkiye

Türkiye gündemini uzun süredir meşgul eden G20 zirvesi sona erdi. Konuşmalar yapıldı, sonuç bildirgeleri okundu. Türkiye dönem başkanlığını bu yılın sonunda Çin’e devredecek. Zirve ile ilgili birçok yazılar yazıldı. Programlar yapıldı. Yorumlar yapılarak, zirve ile ilgili herkes konuştu.
Gerçekten uluslararası önemli bir zirve. G20 ile ilgili bizde dünyanın birçok ülkesini gezen gazeteci ve belgeselci olarak görüşlerimizi yazarak tarihe not düşmek istedik. Gelecekte G20 zirvesi ile ilgili araştırma yapanlar, akademik tez hazırlayacaklar ve ilmi çalışma yapacaklara bizde bir kaz satır ile de olsa görüş, yorumlarımızı paylaşmak istedik.
Türkiye G20 zirvesine her bakımdan çok iyi hazırlandı. Çok ciddi para harcadı. Antalya’da hayat durdu ve devletin birçok işi bu zirve için aksadı. Türkiye son aylarda bu zirve ile oturdu, bu zirve ile kalktı. Türkiye zirveden ne kazandı sorusunu çok iyi sormamız ve sorgulamamız gerekiyor.
G20 zirvesinin Türkiye’de toplandığı gün Fransa’da yaşanan terör saldırısının tesadüf olmadığına inanıyorum. Bu saldırı zirveyi biraz gölgede bıraksa da yıllardan beri terörden çok çeken ülkemizin ‘terör’ konusundaki duyarlılığını dünya liderlerine daha iyi anlatma imkanı doğurdu.
Dünya’nın bugün en büyük sorun ve sıkıntısı terördür. Terörün birçok alanı var. Devlet teröründen, düşünce terörüne kadar birçok terör yöntemi ile insanlık susturuluyor ve öldürülüyor. İnsanlığı hedef alan terörün tüm çeşitlerine karşı dünya tek yürek olmalıdır. Türkiye bu konuya önem veriyordu. Bu zirve ile dünya liderlerinin de dikkatini terör konusuna çekme imkânı buldu.
G20 zirvesi ile ilgili bu güne kadar takip ettiği seyir, G20’nin tarihçesi, G20 zirvesine hangi ülkelerin katıldığı, 2015 G-20 Antalya zirvesi ile ilgili kısa bir araştırma yaparak, köşemde yayınlıyorum. G-20 zirvesi konusunda başlı başına bir belgesel programı da yapmayı planladım. G-20 Antalya zirvesi önümüzdeki dönemde daha çok konuşulup tartışılacaktır. Bu konuda yaptığımız araştırmayı gazetemizin bu sayfasında geniş bir şekilde sizlerle paylaşıyorum.
G20 ZİRVESİNE HANGİ ÜLKELER KATILIYOR?
G20 Zirvelerine katılan ülke ve yöneticilerinin isimleri şu şekilde; Amerika Birleşik Devletleri Obama, Almanya Merkel, Arjantin Kirchner, Avustralya Turnbull, Birleşik Krallık Cameron, Brezilya Rousseff, Çin Halk Cumhuriyeti Şi, Endonezya Widodo, Fransa Hollande, Güney Afrika Zuma, Güney Kore Park, Hindistan Modi, İtalya Renzi, Japonya Abe, Kanada Trudeau, Meksika Peña Nieto, Rusya Putin, Suudi Arabistan Salman, Türkiye Ahmet Davutoğlu, Avrupa Birliği Tusk/Juncker.
G20 NEDİR?
20 Maliye Bakanı ve Merkez Bankası Başkanı Grubu, dünyanın en büyük ekonomileri arasında yer alan 19 ülkeden ve Avrupa Birliği Komisyonu’ndan oluşuyor. Daha çok İngilizce Group of 20 (20 Grubu) kavramının kısaltması olan G20 adıyla bilinir.
G20 ülkelerini Almanya, Amerika Birleşik Devletleri, Arjantin, Avustralya, Brezilya, Çin, Endonezya, Fransa, Güney Afrika, Güney Kore, Hindistan, İngiltere, İtalya, Japonya, Kanada, Meksika, Rusya, Suudi Arabistan, Türkiye ve Avrupa Birliği Komisyonu oluşturuyor.
G20’ye üye 19 ülkenin hepsinin milli geliri dünyada ilk 31’de yer alıyor. Tayvan, İsviçre, Norveç, İran ve Venezüella, ekonomik olarak bazı üyelerden daha büyük olmalarına rağmen G20’de bulunmuyor. Birçok Avrupa Birliği ülkesi de, G20’de bağımsız olarak değil sadece AB Komisyonu olarak temsil ediliyor.
G20 ZİRVESİNİN TARİHÇESİ
1975 yılında Fransa’nın Rambouillet şehrinde, Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Almanya ve Japonya’nın, Devlet/Hükümet Başkanları düzeyinde katıldığı bir toplantı düzenlenmiştir.
1976’da San Juan, Porto Riko’da Kanada’nın da katılımıyla G-7 ortaya çıkmıştır. 1977-1991 yılları arasında bu üye sayısı sabit kalmış, 1991’den sonra SSCB’nin yerine kurulan Rusya Federasyonu, G-7 üyeleriyle, Zirve Sonrası Diyalog adı altında bir araya gelmiş, 1994 yılındaki Napoli Zirvesi’nden sonra ise, Siyasi 8 adı altında toplantılar düzenlemişlerdir.
Denver Zirvesi’nde Rusya ilk kez, mali-ekonomik konular dışındaki görüşmelere katılmış ve 1998’deki Birmingham Zirvesi’nde G-8 tam anlamıyla oluşmuştur.
Önceleri, makroekonomi yönetimi, uluslararası ticaret ve gelişmekte olan ülkelerle işbirliği, daha sonraları ise Doğu-Batı ekonomik ilişkileri, enerji ve terör konuları gündemde yerini almıştır.
İstihdam, çevre, suç ve uyuşturucu, insan hakları, bölgesel güvenlik ve silahsızlanma, siyasal ve güvenlik içerikli alanlar devreye sokulmuştur.
Öte yandan, 1993’te Rusya’ya Yardım, 1994’te Ukrayna, 1995’te Küresel Bilgi Toplumu, 1997’de Suç ve 1998’de Enerji konulu toplantılar, bazı bakanlardan oluşan Destek Forumları’nda ele alınmıştır.
Benzer biçimde, Kara Para Aklama, Nükleer Güvenlik, Uluslararası Organize Suçlar gibi konularda çalışma grupları oluşturulmuştur.
Dogu Asya, Rusya ve Brezilya’da beliren ekonomik ve mali bunalımlardan sonra, kendilerini yakından ilgilendiren sorunlara çözüm yollarının, yükselmekte olan Pazar ekonomisi ülkeleriyle işbirliğinden geçtiğini, G7/8’ler anlamakta gecikmemişlerdir. Danışma amaçlı ve daha geniş kapsamlı olmak üzere, G-22, G-26 ve G-33 oluşturulmuş, ancak sayı arttıkça, etkinlik azalmıştır.
Bretton Woods kurumsal anlayışı bağlamında, 1999 yılındaki Köln Zirvesi’nde, sistem açısından önemli ülkelerle yeni bir danışma grubunun oluşturulmasına karar verilmiş ve G-8 Maliye Bakanlarının 25 Eylül 1999’daki Washington Toplantısı’nda, küresel sistem için önemli ülkelerden oluşan 20’ler Grubu (G-20) resmen ilan edilmiştir.
G-20 ilk başta çeşitli bakanlıklar düzeyinde toplantı düzenlemiştir. Kasım 2008 tarihinden itibaren aynı G-8’de olduğu gibi yılın belirli zamanlarında Devlet Başkanlığı düzeyinde toplanmaya başlamıştır.
2015 – G20 ANTALYA ZİRVESİ
2015 G-20 Antalya zirvesi, Dünyanın en büyük 20 ekonomisini oluşturan G-20 üyesi ülkelerin devlet ve hükûmet başkanlarının katıldığı yıllık olağan toplantıların onuncusu. 1 Aralık 2014’te dönem başkanlığını üstlenen Türkiye’nin ev sahipliğinde, 15-16 Kasım tarihlerinde Antalya’nın Serik ilçesinin Belek mahallesinde düzenlendi. Zirve Regnum Carya Hotel Kongre Merkezi’nde düzenlendi.
2015 G-20 zirvesinin gündemine Suriye İç Savaşı, Avrupa mülteci krizi ve Irak ve Şam İslam Devleti (IŞID) ile mücadele konuları da dâhil edildi.
2014 yılında zirve, Avustralya’nın dönem başkanlığında Brisbane şehrinde düzenlendi. 1 Aralık 2015’te Türkiye ise dönem başkanlığını Çin’e devredecek ve 2016 G-20 zirvesine Hangzhou şehri ev sahipliği yapacaktır.
G20 ANTALYA ZİRVESİ SONUÇ BİLDİRGESİ
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Antalya’da gerçekleşen G-20 Liderler Zirvesi’nin sonuç bildirgesinin de açıklandığı basın toplantısında, “Kendi halkını katleden Esed’in Suriye’nin geleceğinde yeri yoktur, olamaz. Esed bu şansını çoktan kaybetmiştir. Unutulmamalıdır ki Suriyeli mülteciler DAİŞ’ten ve Esed rejimini devlet teröründen kaçıyor” dedi.
Zirve öncesi Cuma gecesi Paris’te yaşanan terör saldırıların liderler olarak herkesi derinden üzdüğünü belirten Erdoğan, “Bu vesileye Paris’teki terör saldırılarını şiddete kınadığımı ifade ediyor, Fransız dostlarımızın acılarını paylaşıyoruz” dedi. Dün ki ilk G-20 oturumunda da Beyrut’tan Bağdat’a, Ankara’dan Paris’e kadar terör saldırılarında hayatını kaybedenler için G-20 liderleri olarak saygı duruşunda bulunduklarını aktaran Cumhurbaşkanı Erdoğan, şunları söyledi:
“2015 Antalya zirvesinin belki de en önemli sonuçlarından biri dünya ekonomisinin ve nüfusun çok büyük bir bölümün temsil eden G-20 ülkelerinin terörizmle mücadele konusunda güçlü bir duruş ortaya koymuş olmalarıdır. 2008 yılında beri G-20 zirvelerine katılan bir liderim. Başından beri söylediğim bir şey var, ’Küresel barış ve istikrar sağlanmadan güçlü bir küresel ekonomiden bahsetmemiz mümkün değildir.’ Dolayısıyla G20’nin küresel istikrarı doğrudan etkileyen meseleleri görmezden gelme lüksü olamaz. Bu anlayışla zirvede finansal konuların yanı sıra terörizm ve mülteci krizini de ele aldık.”
ULUSLARARASI İŞBİRLİĞİ
Türkiye’nin olarak terörizmin ne olduğunu çok iyi bilen ve ağır sonuçlarıyla 70’li yıllardan bu yana yüzleşen bir ülke olduğunun altını çizen Erdoğan, terörle mücadele konusunda uluslararası işbirliği konusunda Türkiye’nin üzerine düşen ne varsa yapmaya hazır olduklarını bir kez daha zirvede ifade ettiklerini söyledi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Bu mücadele samimi bir uluslararası işbirliği ve dayanışmayı gerektirir. Terörizm mücadele konusunda G-20 liderleri şunu bir defa kabul etmişlerdir ki, buradan ortak bir bildiri kararlı duruşumuzu ortaya koyması bakımından da önem ifade etmektedir” diye konuştu.
TERÖR ÖRGÜTÜNÜN AYRIMI OLMAZ
Terörün dini, milliyeti, ırkı, bölgesi olamayacağını, terörizmi herhangi bir dinle ilişkili hale getirmenin de yanlış olduğu gibi böyle bir tavrın o dinin mensuplarına yapılacak en büyük hakaret, saygısızlık olacağını belirten Erdoğan, “Zira bütün dinler için hayat hakkı kutsaldır” dedi.
Aynı zamanda terör örgütleri arasında ayrım yapılmaksınız kararlı şekilde mücadele edilmesi çağrısı yapan Erdoğan, “Bu örgütler arasında ayrım yapan herkes, her ülke bizim gözümüzde terörizmle mücadele konusunda hata içindedir” dedi. DAİŞ, El- Kaide, Boko Haram, PYD, YPG ve DHKPC gibi terör örgütlerine karşı aynı kararlı mücadele devam edileceğini söyleyen Erdoğan, “Uluslararası alanda da terör örgütleriyle etkin işbirliği sağlamak için kararlı somut adımlar atılması gerekiyor. G-20 liderleri olarak terör örgütleriyle ayrım gözetmeksizin mücadele konusunda görüş birliği içinde olduğumuz gördük” diye konuştu.
ÇÖZÜM SURİYE’DE HERKESİN KABUL EDECEĞİ BİR REJİM
G-20’de temsil edilen ve içinde Türkiye’nin de bulunduğu Müslüman liderler olarak İslam’la hiçbir ilgilisi olmayan DAİŞ terörüne ve vahşetine karşı ortak sorumlulukları olduklarını aktaran Erdoğan, konuşmasına şöyle devam etti:
“Bölgemizde ve dünyanın farklı köşelerinde meydana gelen çatışma ve istikrarsızlar hepimizi yakında etkiliyor. Çevrimizde artık yönetilemez hale gelmiş ülkeler ortaya çıktı. Suriye bu konuda en fazla öne çıkan yerdir. Sınır komşusu ve halkıyla yakın bağları olan bir ülke olarak Suriye’de yaşanan dramın etkilerini çok yakından hissediyoruz. Türkiye bugün 2.2 milyonu Suriyeli, 300 bin Iraklı olmak üzere 2.5 milyon mülteciyi topraklarında barındırıyor. Bu mağdur insanların tamamına inanç ve köken farkı gözetmeksizin kapılarımızı açtık. Bu her şeyden önce bizim için insanlık vazifesidir. Ancak karşı karşıya bulunduğumuz örneği görülmemiş sorun bir ülkenin tek başına üstesinden gelebileceği boyutu çoktan aştı. Esasen sorunun derinleşmesi evlerinden, vatanlarından geriye dönüş ümitlerinin her geçen gün zayıflamasından kaynaklanıyor. Suriye’de ülkede yaşayabilen herkesin kabul edebileceği bir çözüm üzerinde uzlaşılmadan bölge kaynaklı sorunların üstesinden gelinemez. Uluslararası toplumun bu konuda artık etkin bir işbirliği, külfet paylaşımı ve samimi dayanışma içinde hareket etmesi gerekiyor.”
KAPSAYICI BİR BÜYÜME
2015 yılında gerçekten de yoğun bir küresel gündemin olduğunu ve karşı karşıya olunan sorunların çoğunun küresel ölçekte işbirliği gerektirdiğini belirten Erdoğan, “Bu bakımdan G-20 platformu sadece üye ülkeler değil tüm dünya için önemli bir imkandır. Biz dönem başkanlığımızda G-20’nin bu yönünü öne çıkarmanın, güçlendirmesinin içinde olduk” diye konuştu.
Türkiye’nin dönem başkanlığında G-20 gündeminin kapsayıcılık, uygulama ve yatırımlar olduğunu belirten Cumhurbaşkanı Erdoğan, ortak hedefin güçlü, sürdürülebilir ve dengeli olduğu kadar bu yılla birlikte kapsayıcı bir küresel büyümeyi temin etmek olduğunu söyledi. Bunun hayat standartlarının yükseltilmesi ve refahın yaygınlaştırılması bakımından önemli olduğunu vurgulayan Erdoğan, G-20’nin gelecek dönem başkanı Çin Devlet Başkanı’nın da bunu kendi yapacakları zirvede de koruyacağını dile getirdiğini aktardı.
G-20 ZENGİNLER KULÜBÜ DEĞİLDİR
G-20 için artık uygulama zamanının geldiğini belirterek değerlendirmelerine devam eden Erdoğan, verilen taahhütlerinin uygulanması içi kapsamlı bir izleme mekanizması oluşturulduğunu ve 2018 yılına kadar yüzde 2.1’lik büyüme için uygulanacak stratejileri bu şekilde takip edebileceklerin söyledi. Verilen taahhütlerini yarısını tamamlandığı ve kat edilen mesafenin G-20’nin toplam hasılasına binde 8’lik katkı yapacağı hesap edildiğini belirten Erdoğan, yatırımların canlandırılması için zirvede görüş birliğini de oluştuğunu belirterek, 2018 sonuna kadar küresel düzeyde yatırım 4.4 trilyon dolar artmasını beklediklerini söyledi. G-20’nin zenginler kulübü olmadığını söyleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, konuşmasında şu ifadelere yer verdi:
“Bizler sadece belirli bir refah seviyesini yakalamış toplumları değil, aynı zamanda kalkınma çabaları devam eden ülkeleri de temsil ediyoruz. Dünyanın önde gelen gelişmiş ve yükselen ekonomileri olarak düşük gelirli ve gelişmekte olana ülkelerine halinden de anlıyoruz. Dolayısıyla bu notada söyleyecek sözümüz olması gerekir. Bu anlayışla G-20 kalkınma gündeminin sürdürülebilir kalkınma için 2030 gündemini destekleyecek şekilde yeniden yapılandırılması için mutabık kaldık. Kültür ve medeniyet adalet üzerine bina eden bir ülke olarak kapsayıcılık ilkesini bu doğrultuda ısrarla savunmaya devam edeceğimizi ifade etmek isterim.”
Erdoğan, Türkiye’nin 1 Aralık 2014 tarihinde Avustralya’dan devralınan dönem başkanlığının iki gün süren Liderler Zirvesi’yle tamamlanmış olduğunu kaydetti. Antalya Zirvesi Sonuç Bildirgesi’nin G-20’nin gelecek dönem çalışmalarını şekillendirecek önemli bir belge olduğuna olan inancını dile getiren Erdoğan, 2016 yılı için G-20 dönem başkanlığın da Çin Halk Cumhuriyeti’ne devrettikleri sözlerine ekledi.

Bosna Savaşı’ndan Suriye katliamına Devri Alem (2)

Bosna savaşlarının üzerinden 20 yıl geçmesine rağmen Bosna’da analar ağlamaya devam ediyor. Bosna savaşlarında ölen ve kaybolanların sayısı halen belli değil. Fatih’in Bosna’ya girdiği ilk yer olan ve adını da bizzat Fatih tarafından derin nehir olduğu için “Derin Ha” dan alan Dirina nehri vadisinde savaş ve soykırımların belgeselini çekiyoruz. Srebenitsa’da binlerce kişinin Sırplar tarafından hunharca katledilerek soykırıma uğradığını ilk kez dünyaya Amerikalı bir gazeteci duyurmuştu. Bizde toplu şehitlikte belgesel çekerek şehitlerimizi hayırla ve rahmetle andık. Bosna savaşlarını anlamadan dünyada bugün yaşananlar anlaşılmaz. Bosna’nın hesabı sorulmadan Suriye’de akan Müslüman kanı durmaz.
 
Cumhurbaşkanı Demirel ve Başbakan Tansu Çiller Bosna savaşları için harekete geçmişti. Tüm İslam dünyasından Bosna’ya silah ve asker gittikten sonra Boşnakların kazanacağı anlaşılınca birleşmiş milletler 4 yıl sonra 1995 de Bosna savaşını durdurmuştu. 15 Kasım 2015 günü Başkent Sarayevo’dan yola çıkıp toplam 500 km. yol giderek Bosna Hersek ve Sırbistan topraklarında Dirina nehri vadisinde soykırım ve savaşların belgesel görüntülerini çekip, birleşmiş milletlerin koruması altında olmasına rağmen Srebenitsa’da soykırımı kurbanlarının toplu mezarlarının başında sizler adına da Fatih’a okudum.
 
Bosna’da analar ağlamaya halen devam ediyor. Suriye’de ise hem analar hem babalar kan ağlıyor. Kadın ve çocuklar vahşice katlediliyor. 20. yüzyılı tarih cinayet yüzyılı olarak hatırlayacaktır. Bizler Bosna’da yaptığımız araştırmalara devam ederken, Suriye’de yaşanan savaşın ve acıların fotoğrafını bugün sizlerle paylaşmak istedim. Evet, Suriye’de cinayet, kan, gözyaşı ve dram var. Fakat halen birçok dünya ülkesi burada yaşananlara sessiz kalıyor.
Suriye’de daha önce yapmış olduğumuz araştırmalara devam ederken, Suriye savaşının bir belgeselini hazırlayarak tarihe not düşüp, zamana noterlik yapmak istiyoruz.
Suriye savaşı insanlığın ayıbı ve yüz karasıdır. Suriye’de yaşanan savaşta binlerde insan suçsuz yere adeta katledildi. Bu savaş ile ilgili yaptığımız araştırmaları sizlerle paylaşmak istiyorum.
SURİYE’DE Kİ SAVAŞ NASIL BAŞLADI?
Suriye İç Savaşı, Suriye Devrimi, Suriye isyanı, ya da Suriye krizi  Suriye Baas Partisi’ne sadık askerler ve bu partiyi iktidardan indirmek isteyen muhalifler arasında süregiden silahlı mücadeledir. Gösteriler 15 Mart 2011’de başlamış ve Nisan 2011 tarihinde ülke çapına yayılmıştır. Gösteriler, Arap Baharı olarak bilinen, Orta Doğu’daki daha geniş bir protest hareketin parçasıdır. Göstericiler, ailesi 1971 yılından beri iktidarı elinde tutan Beşar Esad’ın istifasını ve 1963 yılından beri ülkeyi idare eden Baas Partisi’nin iktidarı bırakmasını talep etmektedir.
Nisan 2011 tarihinde Suriye Ordusu başkaldırıyı bastırmak için görevlendirilmiş ve askerler ülke genelinde göstericiler üzerine ateş açmıştır. Aylarca süren askeri kuşatmaların ve baskının ardından gösteriler silahlı isyana dönüşmüştür. Çoğunlukla firari askerler ve sivil gönüllülerden oluşan muhalif güçler, merkezi bir liderlik olmaksızın direnişe geçmişlerdir. Ülke genelindeki hemen her kasaba ve şehirde yaşanan çatışmalar asimetrik savaş niteliğindedir. 2013 yılında Hizbullah, Beşar Esad’a sadık güçlerin yanında savaşa dahil olmuştur. Beşar Esad yönetimi Rusya ve İran’dan askeri ve parasal destek alırken, muhalifler Katar ve Suudi Arabistan’dan silah desteği almaktadır. Haziran 2013 tarihi itibarıyla Beşar Esad yönetimi ülkenin %30-40’ını ve ülke nüfusunun %60’ını kontrol etmektedir. 2012 sonlarındaki bir BM raporu, iç savaşın Nusayri Şebbiha milisleri ve Sünni muhalifler arasında süregiden “bariz derecede mezhepsel” bir çatışma olduğunu bildirmiş, fakat hem muhalefet, hem de hükümet bunu reddetmiştir.
Birleşmiş Milletler’e göre ölü sayısı Ocak 2015 tarihi itibarıyla 220.000’i aştı. Raporlara göre on binlerce gösterici devlet hapishanelerinde hapsedilmiş, bu göstericiler sistematik işkenceye ve teröre maruz bırakılmıştır. Uluslararası organizasyonlar hem Baas Partisi hükûmetini, hem de muhalefeti insan hakları ihlalleriyle suçlamışlardır. Birleşmiş Milletler’in ve Uluslararası Af Örgütü’nün hem 2012 yılında, hem de 2013 yılında Suriye’deki soruşturmaları ve saha araştırmaları sonucunda, insan hakları ihlallerinin, işkencelerin ve savaş suçlarının büyük kısmının Baas Partisi hükûmeti tarafından yapıldığı sonucuna ulaşılmıştır. Savaşta kimyasal silahlar birden fazla kez kullanılmış ve bu, uluslararası tepki çekmiştir.
SURİYE’DE 4 YILDA KAÇ KİŞİ ÖLDÜRÜLDÜ?
Suriye İnsan Hakları Örgütü (SNHR) tarafından yayımlanan raporda, 4’ncü yılını dolduran şiddet olaylarında, Esed güçleri tarafından 18 bin 242’si çocuk, 18 bin 457’si kadın, 11 bin 427’si işkence altında olmak üzere 176 bin 678 sivil ile 27 bin 496 silahlı muhalifin öldürüldüğü bilgisi verildi.
Rastgele bombardıman ve infazların kurbanlarının yüzde 19’unun kadın ve çocuklar olduğuna işaret edilen raporda, Esed güçlerinin saldırılarında, 5 bin 150 varil bombası kullandığı ifade edildi. Raporda, varil bombalı saldırılarda 12 bin 194 kişinin katledildiği vurgulandı. Terör örgütü DAEŞ’in de kurulduğu 2013 yılından bu yana, bin 54’ü sivil, 2 bin 913’ü muhalif, 3 bin 967 kişiyi öldürdüğü kaydedilen raporda, Suriye rejimine karşı mücadele eden silahlı gruplardan Nusra Cephesi’nin saldırılarında ise 73’ü muhalif, 258’i sivil 331 kişinin yaşamını yitirdiği aktarıldı.
Raporda, Suriye’deki PYD, YPG gibi Kürt silahlı birliklerinin kontrol altında bulundurdukları bölgelerde zorla silah altına alma, tutuklama ve işkence gibi ihlaller gerçekleştirdiğine ve söz konusu gruplar tarafından düzenlenen saldırılarda da 493 kişinin hayatını kaybettiğine yer verildi. Bu dehşet verici rapor tarihin kara sayfalarında yerini alacak ve bir insanlık ayıbı olarak gençlerimizin ve doğacak olan yeni nesillerimizin önüne çıkacaktır.
SURİYE VİLAYETİ HAKKINDA TARİHİ BİLGİ
Suriye ile ilgili tarih kitaplarında yaptığımız araştırmaları sizlerle paylaşmak istiyorum. Suriye Vilayeti, kuzeyinde Haleb Vilayeti, doğusunda Badiyetü’ş-Şam, güneyinde Hi­caz Vilayeti, batısında Beyrut Vilayeti, Cebel-i Lübnan ve Kudüs-i Şerif mutasarrıflıkla-rıyla sınırlıdır. Yüzölçümü 95.900 km.2’dir. Nüfusu 719.SOO’dür.
FİZİKİ COĞRAFYASI
Dağları: Cebel-i Lübnan yani Garb-i Lüb­nan, Anti Lübnan (Cebel-i Şarkı) yani Şarkı Lübnan olup, bu dağların en yüksek noktaları Cebel-i Muhammel, Cebel-i Şeyh, Cebel-i Nasırı, Cebel-i Aclun ve Cebel-i Havran’dır.
Nehirleri: Asi Nehri, Şeria (Ürdün, Yor­dan) Nehri, Berede Nehri, Nehrü’l-kebir, Nehrü’l-Kelb, Nehrü’l-Kazımiye ve Nehrü’l­Munkatı’dır.
Gölleri: Buheyra-i Uteybe, Buheyra-i Ha­caniye, Buheyra-i A’la, Burak Gölü, Havle Gölü, Taberiye gölleri ve Lut Denizi’dir.
MAHSÜLLERİ, MAMÜL VE SANAYİ ÜRÜNLERİ
Her çeşit hububat, kayısı, meyve, hurma, üzüm, karpuz, limon, portakal, turunç, ağaç kavunu, şamfıstığı ve meyan kökü yetiştirilir.
Mamulleri; Şam alacası, Trablus kuşağı, kefye ve her çeşit akmişe ile at takımları, se­defli çekmece ve buna benzer şeylerdir. Bazı
anayisi ise, üzüm kütüklerine musallat olan kurtların yok edilmesi için imal edilen ve harimiyle anılan zifte benzeyen bir çeşit maden ile tuzlukları da vardır.
CİNAYET YÜZYILI: 20. YÜZYILDAKİ SAVAŞLARDA KAÇ KİŞİ ÖLDÜ?
Cornell Üniversitesi’nde Milton Leitenberg’in (2006) yapmış olduğu “20. Yüzyıldaki Çatışma ve Savaşlarda Ölüm” isimli çalışma insan eliyle işlenen cinayetlerin, katliamların, ölümlerin bir kronolojisini sunuyor.
 Cornell Üniversitesi’nde Milton Leitenberg’in (2006) yapmış olduğu “20. Yüzyıldaki Çatışma ve Savaşlarda Ölüm”  isimli çalışma insan eliyle işlenen cinayetlerin, katliamların, ölümlerin bir kronolojisini sunuyor. Araştırma kimi eleştirilere açık olsa da 20 yüzyıla ilişkin genel bir tabloyu yansıtıyor. Çalışmada iç savaşlarda, sivil savaşlarda ve devletler arası savaşlarda ölen kişilerin istatistikleri sunuluyor. Araştırmaya göre:
Birinci Dünya Savaşı’nda yaklaşık 13 ila 15 milyon, 1918-1922 yılları arasındaki Rus iç savaşında 12,5 milyon, 1909-1916 yılları arasında Meksika iç savaşında 1 milyon, 1936-1939 yılları arasındaki İspanya iç savaşında 600 bin, 1914 öncesi çeşitli sömürge müdahalelerinde yaklaşık 1,5 milyon, İkinci Dünya Savaşı’nda yaklaşık 65-75 milyon, 1945’ten 2000 yılına kadar olan çatışma ve savaşlarda yaklaşık 41 milyon, kişinin öldüğü tahmin ediliyor.
Leitenberg (2006) bütün sonuçların toplandığında 20 yüzyıldaki savaş ve çatışmalarda yaklaşık 136,5 milyon ila 148 milyon arasında insanın öldüğünü belirtiyor. Hobsbawn 20. Yüzyılda öldürülen insan sayısının 1900 yılındaki dünya nüfusunun %10’una tekabül ettiğini belirterek, bu yüzyılda “insan kararıyla” öldürülen kişi sayısını 187 milyon olarak belirtiyor. Hobsbawn bu rakama savaş ya da savaşla ilişkili sürgün ya da açlık sebebiyle ölen insanları da dahil ediyor. Leitenberg, Hobsbawn’ın verdiği bu rakamının tartışmalı olduğunu belirtiyor.
Araştırmada ilgi çeken bir diğer nokta ise 1955’den sonra savaşla ilişkili yaşanan ölümlerin neredeyse tamamının Afrika, Ortadoğu, Uzak Doğu, Latin Amerika coğrafyalarında gerçekleşen savaşlar neticesinde ortaya çıkması. Bu savaşlarda yaklaşık 41 milyon kişi ölmüş. Bu savaşların, iç ayaklanma ve isyanların gerçekleştiği ülkeler (70 ülke) şu şekilde sıralanıyor:
Güney Amerika: Arjantin, Bolivya, Brezilya, Şili, Kolombiya, Kostarika, Küba, Dominik Cumhuriyeti, El-Salvador, Guatemala, Honduras, Jamaika, Nikaragua, Peru,
Ortadoğu: Kıbrıs, Mısır, İran, Irak, Filistin, Lübnan, Suriye, Türkiye, Yemen
Güney Asya: Afganistan, Bangladeş, Hindistan, Nepal, Pakistan, Sri Lanka,
Uzak Doğu: Burma, Kamboçya, Çin, Endonezya, Kore (Güney ve Kuzey), Laos, Malezya, Filipinler, Tayvan, Vietnam,
Sahra Altı Afrika: Angola, Brundi, Kamerun, Çad, Etyopha, Gana, Gine Bissau, Madagaskar, Mozambik, Namibya, Nijerya, Ruanda, Somali, Güney Afrika, Sudan, Uganda, Batı Sahra, Zaire/Kongo, Zambiya, Zimbabve,
Kuzey Afrika: Cezayir, Fas, Tunus
Rusya, Balkanlar: Azerbeycan, Çeçenya, Eski Yugoslavya, Gürcistan, Kosova, Tacikistan
Raporda ilgi çeken bir diğer nokta ise 2. Dünya savaşının bitiminin hemen sonrasından başlayarak 2000 yılına kadar her bir yılda dünyanın herhangi bir bölgesinde bir savaşın ya da iç çatışmanın devam etmiş olmasıdır. Bir bakıma dünya savaşı daha geniş bir alanda ve genellikle müstakil iç savaşlar şeklinde “3. Dünya ülkelerinin” içinde devam etmiştir. Elbette ki sadece genel bir tablo üzerinden konuşuyoruz. Kuşkusuz her ölümün “cinayet” olarak adlandırılması mümkün değildir. Meşru savunma sonucu gerçekleşen ölümler de bu tablonun içindedir.
Ancak dikkat çekici bir husus,  1945 yılında 2. Dünya Savaşı’nın bitmesinden sonra “Dünya barışı ve huzurunu korumak amacıyla” Birleşmiş Milletler’in kurulmuş olmasıdır. Birleşmiş Miletler kuruluşunda kendi misyonunu “Adalet ve güvenliği, ekonomik kalkınma ve sosyal eşitliği, uluslar arasında tüm ülkelere sağlamayı amaç edinmiş küresel bir kuruluştur” şeklinde tanımlamaktadır. Halbuki BM’nin kurulmasında sonra tek bir yıl savaşsız geçmemiş ve 20. Yüzyılda ölen insan sayısının yaklaşık 3’te biri bu dönemde ölmüştür. Bu ülkelerde gerçekleşen pek çok katliam ya ABD, İngiltere, Fransa, Rusya, Çin gibi ülkelerin yerel diktatörlükleri desteklemesiyle ya da bizzat bu ülkelerin eliyle gerçekleşmiştir.
Bilindiği gibi BM 2. Dünya Savaşı’nın galibi ülkeler tarafından, ülkeler arasında meydana gelebilecek anlaşmazlıkları ortadan kaldırmak ve ileride kendi güvenliklerine yönelebilecek tehditleri ortadan kaldırmak amacıyla kurulmuştur.
Hemen akabinde Fransa ve Almanya’nın öncülüğünde yine 2. Dünya Savaşı’nın yarattığı güvensizlik ortamını kaldırmak ve işbirliği ve güven ilişkilerini Avrupa içinde tesis etmek amacıyla Avrupa Birliği’ne giden sürecin başlatılmış olması da dikkati çeken bir diğer husustur.
Özellikle 1945’ten sonraki tabloda Batılı güçlerin kendi aralarında savaşmayı bırakıp savaşı İslam coğrafyasına yaşandığı görülmekte.

Bosna savaşından Suriye katliamına Devri Alem

20. yüzyıl savaş, kan, gözyaşının oluk oluk aktığı, katliamlar ve ölümler yüzyılı olarak anılacak. Bu yüzyılda dünya iki büyük savaş ve çok sayıda da ülke savaşı gördü. Onlarca milyon insan toprağın kara bağrına düştü.

Bu savaşlar içerisinde halen insanlığın gözü önünde yüzbinlerce kişinin hunharca katledildiği Suriye savaşının ayrı bir yeri var. Suriye savaşı bütün insanlığın büyük bir ayıbı ve yüz karasıdır. Suriye savaşı ile ilgili birçok bilgi, belge ve doküman toplayarak belgeselleştirmeye devam ediyorum.
SURİYE SAVAŞINDAN BOSNA KATLİAMINA
Sizler bu satırları okuduğunuz sırada ben Bosna’da olacağım. Çok değerli dostum ve Devri Âlem Belgesel programının balkanlar coğrafyasındaki ulaşım sorumlusu Koşukavak Turizm’in sahibi Rıfat Yakupoğlu beyin daveti üzerine yeniden Bosna’dayım. Haziran 2003 yılında ilk kez gittiğimiz Bosna’ya, 8-9 ve 10 Aralık 2008 tarihlerinde 2.  Kez giderek araştırma yapıp belgesel çektik. Daha sonra 8 – 15 Mayıs 2011 tarihlerinde de Bosna’da belgesel çekmiştik.  Eylül 2014 ile 23 Temmuz 2015 tarihinde birer kez daha Bosna Hersek’e gitmiştik. Şimdi 6. Kez 14,15, 16 ve 17 Kasım tarihlerinde Bosna Hersek’teyiz.
SOYKIRIM VE HAYATIN BELGESELİ
Daha önce Bosna’da yaptığımız araştırmalar ve Bosna ile ilgili bilgilerle sizleri baş başa bırakıyorum. Evladı Fatih han diyarı Bosna’dan sizlere sesleniyoruz. Bosna’ya daha önce 3 kez uçakla gitmiştik. İgman Dağları üzerinden Sarayova’ya inmiştik bu kez dünyaca ünlü Drina Nehri’ndeki Tara Kanyonu’ndan  karayolu ile Bosna’ya giriyoruz. Drina Nehri Sava Irmağı ile Tuna’ya karışıyor. Karadağ üzerinden vadiler aşarak Drina Vadisi’ne giriyoruz. Muhteşem bir güzellik göz ve gönül okşuyor. Zaman zaman durup fotoğraflar çekip, belgesel görüntü kayıtları yapıyoruz. Drina Nehri ve Tara vadisi kültür tarihimizin de bir çizgisi. Meşhur yazar İvo Andiriç’in Drina Köprüsü romanında anlattıkları gözlerimizin önünde canlanırken vadinin ve dağların ihtişamlı manzarası eşliğinde Bosna’ya geliyoruz.
ŞAVAŞ TÜNELİNDE TARİHE NOT DÜŞÜYORUZ
Bu kez Bosna’yı savaş yıllarında 4 yaşında yetim kalan babası savaşta ölen Mirza Ömer Hadiç’in rehberliğinde geziyoruz. İlk durağımız Savaşlarda Sarayova’nın can damarı olan savaş tüneli oluyor. 800 metre uzunluğundaki savaş tüneli, Sarayova’nın adeta can damarı olmuş. Çok güzel görsellerle tünel müze haline getirilmiş.  4 ay 4 günde kazılan tünel Bosna savaşlarının kazanılmasında önemli kilometre taşı. Tünelde belgesel çekimlerimizi yapıyor, tarihe not düşüp zamana noterlik yapıyoruz.
BOSNA’DA HER YER ŞEHİTLİK
Bosna Hersek son 100 yılın en büyük insanlık katliamına sahne olan bölgelerden birisi. Dağ taş her yer şehit mezarları ile dolu. Amerikan CHE raporuna göre, bu savaşta 260 bin kişi ölmüş, bunun 160 bini Boşnak Müslümanı. Müslümanların lideri Bilge Kral Aliye İzzet Begoviç bir zamanlar çocuk parkı olan 500 e yakın şehidin mezarının olduğu şehitliğin tam ortasında Aliya’nın mezarı. Aliya ölmeden 1 hafta önce, kendisini ziyaret eden o dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’a ‘Sırpların arkasında Ruslar var, Hırvatların arkasında Almanlar var, Boşnakların arkasında Türkiye olmalı, Boşnakları sizin şahsında Türkiye’ye emanet ediyorum. Ona iyi sahip çıkın’ dediğini söyledi rehberimiz Mirza bey.
BİRİNCİ CİHAN HARBİ SARAYOVA’DA BAŞLAMIŞTI
Sarayova’daki gezimizin şimdiki durağa birinci cihan harbinin fitilin ateşlendiği yer. Avusturya Macaristan veliahdının 1914 yılındaki Sarayova ziyaretinde, Sırplı bir öğrencinin veliahttı vurduğu köprünün başına geliyoruz. Sırplı genç, silahı çekip, veliahttı vurduğu yerdeki binanın duvarında bu tarihi olayı anlatan tabela var. Duvarlarda resimler var. Birinci Cihan Harbi burada patlak vermiş, Sırpların yanında Ruslar Avusturya Macaristan’ın yanında Almanlar savaşı başlatmışlar, savaş bütün dünyaya yayılmış, milyonlarca insan ölmüş Osmanlı tarih sahnesinden silinmişti. Medeni geçinen Avrupa bu savaştan ders almamış 2. Cihan Harbi’nde de birbirlerini öldürmüşler, onlarca milyon insan hayatını kaybetmiş.
BOSNA, AÇLIK VE ÖLÜM
Son olarak Bosna savaşlarında Avrupaların aç gözlüğü yüzünden 260 bin insan Bosna’da ölmüştü. Bosna’da halen savaşın izleri tüm tazeliği ile gözükmekte. Evlerin bahçelerinde bile şehit mezarları var. Bize rehberlik yapan Mirza Ömer Bey, yaşadığı acı olayı bize şöyle nakletti: “ Ben savaşta 4 yaşındaydım. Babamın şehit olduğu haberi eve gelince, annemin babanız öldü demesini üzerine açlık ve yokluk yüzünden o gün çocuk ruhu ile ölümün ne olduğu bile bilmeden “Anne Babamı pişirip yiyebilir miyiz” demem açlığın ne kadar korkunç olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.” Derken bir tarafımdan da gözünden de birkaç damla yaş dökülüyordu.
BOSNA  SAVAŞLARI (  VİKİPEDİA )
Bosna Savaşı, Bosna-Hersek’te 1 Mart 1992 tarihinden 14 Aralık 1995 tarihine kadar sürmüş olan bir savaştır. Üç yıldan fazla süren bu savaş sırasında 100.000-110.000 kişi hayatını kaybetmiş, 2 milyon kadar insan da yerini yurdunu terk etmek zorunda kalmıştır.
Savaşın Başlaması Sovyet Birliği’nin dağılması, Berlin Duvarının yıkılması sonrasında Batının Balkanlardaki çalışmaları da, bu bölgede patlayan savaşlarda oldukça etkilidir. Vatikan, Avusturya ve Almanya, Hırvatistan’ı Yugoslavya’dan ayrılmaya teşvik etti. Hırvatistan’ı çok geçmeden Bosna izledi. 29 Şubat-1 Mart 1992’te Bosnalı Hırvatlar ve Bosnalı Müslümanlar bir bağımsızlık referandumu düzenlediler ve sonuç yüzde 99.7′ ile Yugoslavya’dan bağımsızlık ilanı yönünde oldu.
Yugoslavya’ya Karşı Ambargo
27 Mayıs 1992’de, kuşatma altında bulunan Saraybosna’da, Vase Miskin sokağında meydana gelen patlama sonucunda 17 sivil hayatını kaybetti, 108 kişi de yaralandı.Onlarca sivilin ölmesi üzerine İngiltere Başbakanı John Major, ABD Başkanı George H. W. Bush, Türkiye Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin ve başka siyasi liderleri hemen bu korkunç olayın suçunu Sırplara yüklemişti. Neticede, üç gün sonra, 30 Mayıs 1992’de, BM Güvenlik Konseyi, “Sırpların” yaptığı ekmek bekleyen insanlara saldırı nedeniyle Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’ne petrol satışının yasaklanması ve hava bağlantısının kesilmesini de kapsayan geniş bir ekonomik ambargo uygulanmasını kabul etti.
Bosna Soykırımı    Üç yıl boyunca Sırplar uluslararası hiçbir konvansiyona kulak asmayarak insanlık dışı uygulamalarını pervasızca sergilediler. Soykırım ise savaş başladığından beri Sırpların başvurduğu yegane savaş yöntemiydi. Daha savaşın ilk evrelerinde Nisan 1992’de Srebrenitza’nın hemen dışında bulunan Bratunac köyünde yaklaşık 350 Bosnalı Müslüman Sırp paramiliterleri ve özel polis güçleri tarafından işkenceye tabi tutulmuş ve öldürülmüştü.
Miloseviç’in eski korumalarından Nasır Oriç’in kurduğu Müslüman direniş örgütü ilk yıllarda Srebrenica’yı savundu. Yugoslavya SFC ordusunun tüm imkanlarını kullanan Sırplara karşı Müslümanlar bölgeye uygulanan ve en çok kendilerinin zarar gördüğü ambargodan ötürü hafif silahlarla ve az sayıda mermi ile karşı koymaya çalışıyordu.[kaynak belirtilmeli]
Bosna Savaşı’nın sonlarına doğru Müslümanların birçok cephede zafer kazandığı bir sırada öne çıkarılan Dayton Barış müzakereleriyle savaşın sona ereceğini gören Sırplar, avantaj elde etmek için iki stratejik kent olan Gorajde ve Srebrenica’yı ele geçirmek maksadıyla bu iki kente saldırdılar. BM tarafından güvenli bölge olarak ilan edildikten iki yıl sonra Srebrenica, 1995 yılının yaz ayında toplu katliamın kurbanı oldu.
Srebrenica çevresindeki ilk toplu mezarları ortaya çıkararak Pulitzer Ödülü kazanan Amerikalı gazeteci David Rohde bu tavrı eleştirerek şöyle dedi: “Uluslararası camia taraflı bir şekilde binlerce insanı silahsızlandırmış ve sonra da onları en azgın düşmanlarına teslim etmiştir. Srebrenica, uluslararası camianın felaketin uzağında durduğu bir durum değildir. Aksine, uluslararası camianın eylemleri katilleri cesaretlendirmiş, onlara yardım etmiş ve işlerini kolaylaştırmıştır. Srebrenica’nın düşmesi gerçekte olması gereken bir durum değildi. Binlerce iskeletin Doğu Bosna’da oraya buraya saçılmasına hiç gerek yoktu. Binlerce Müslüman Bosnalı çocuğun Sırplar tarafından boğazlanmış babalarının, dedelerinin, amcalarının ve kardeşlerinin hikayesi ile büyümesine hiç gerek yoktu.” [4]
Bosna-Hersek Federasyonu Kurulması
Savaşın ilk aylarından başlayarak Birleşmiş Milletler temsilcisi Cyrus Vance ve Avrupa Birliği temsilcisi Lord Owen savaşı durdurmak için taraflarla müzakereler yaptılar. Bosna-Hersek’i etnik açıdan 3 bölgeye ayıran çeşitli haritalar çizildi ve taraflara sunuldu. 1994 yılında NATO uçakları BM’in ilan ettiği uçuş yasağını uygulamaya başladılar. Böylece Sırpların hava üstünlüğü kaybolmuş oldu. Mart 1994 tarihinde Boşnaklar ve Bosnalı Hırvatlar anlaşmaya vardılar ve birbirleriyle savaşmaktan vazgeçtiler.
28 Ağustos 1995’te Saraybosna’daki Markale pazarına atılan bombanın patlaması sonucu 37 kişi öldü, 90 kişi de yaralandı. 30 Ağustos 1995’te, en son UNPROFOR askeri de Bosna Sırp topraklarından ayrılır ayrılmaz NATO uçakları Sırp Cumhuriyeti’nde seçilmiş bazı hedeflere bir dizi hassas vuruş yaptılar. Bosna Sırp askeri birliklerine yönelik NATO bombardımanı için gerekçe olarak Markale’deki silahsız Boşnaklara karşı saldırı ve Srebrenitza katliamı gösterildi. Hırvat, Boşnak ve NATO saldırıları karşısında uzun süre dayanamayan Sırp birlikleri, Ekim ayında teslim olmak zorunda kaldı.
NATO baskılar sonucu İzzetbegoviç, Tudjman ve Miloseviç anlaşma masasına oturdular. 21 Kasım 1995’de Dayton Antlaşması kabul edildi. 14 Aralık 1995’de bu antlaşmanın son halinin imzalanmasıyla birlikte Bosna Savaşı son bulmuş oldu.
BOSNA SAVAŞI İLE İLGİLİ FİLİMLER
Before The Rain – Milcho Manchevski – 1994 ,Underground – Emir Kusturica – 1995, Kusursuz Çember – Savrseni Krug – 1997, Welcome To Sarajevo – 1997,  Savior (Savaş Günahları)-1998-Predrag Antonijevic,   No Man’s Land Fragman – 2001,   Grbavica – Jasmila Zbanic – 2006,  The Hunting Party – Richard Gere ve Terrence Howard – 2007,  Ölüm Çiçekleri-Saraybosna – 2007 – Türk yapımı dizidir. Star’da her Cuma yayınlanmaktadır.,  Alia – Türk yapımı bir film.,  Mavi Kelebekler – 2011 – TRT yapımı Türk dizisi.,  Kan ve Aşk – 2012 – Angelina Jolie,  Venuto al mondo (Sen Dünyaya Gelmeden) (2012)
XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX
SREBENİTSA  KATLİAMI..
Srebrenitsa Katliamı ya da Srebrenitsa Soykırımı,[1] 1991-1995 Yugoslavya İç Savaşı (Hırvatistan Savaşı ve Bosna Savaşı)’nda Sırp Cumhuriyeti Ordusu’nun Srebrenitsa’ya karşı giriştiği Krivaya ’95 Harekâtı esnasında Temmuz 1995’te yaşanan ve en az 8.372[2] Boşnak’ın Bosna-Hersek’in Srebrenitsa kentinde general Ratko Mladiç komutasindaki ağır silahlarla donatılmış Bosna Sırp ordusu tarafından öldürülmesine verilen addır. Katliamda bir kısım kadın ve küçük yaşta çocuğun da öldürüldüğü, belgelerle kanıtlanmıştır [3]. Bosna Sırp ordusunun dışında katliama “Akrepler” olarak tanınan Sırbistan özel güvenlik güçleri de katılmıştır. Birleşmiş Milletler Srebrenitsa’yı güvenli bölge ilan etmiş olmasına[4] karşın 400 silahlı Hollanda barış gücü askerinin varlığı katliamı önlememiştir.
Srebrenitsa katliami II. Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupa’da gerçekleşmiş en büyük toplu insan kıyımı olması ve Avrupa’daki hukuksal olarak ilk kez belgelenmiş soykırım olması açısından da önem taşır.[5].
Katliamın gelişimi
Yugoslavya’nın çöküşü üzerine 1992 yılında Sırpların Bosna’da başlattıkları soykırımın ardından bölgeye zoraki olarak müdahale eden Birleşmiş Milletler’in güvenli bölge ilan edilen 6 bölge arasında Srebrenitsa da bulunmaktaydı.
Savaştan önce nüfüsu 24 bin civarı olan kentin nüfusu diğer bölgelerden gelen mülteci göçleriyle 60 bin civarına gelmişti. Artık Srebrenitsa ‘açlık’ ve ‘hastalıklar’ ile mücadele eden bir ‘toplama kampı’na dönüşmüştü.Müslümanların elindeki silahlar BM Barış Gücü tarafından koruma gerekçesiyle toplanmıştı.[6]
Ratko Mladiç komutasındaki Sırplar Srebrenitsa’ya olan saldırılarını sıklaştırdıklarında müslümanların toplanan silahlarını geri almak için yaptıkları başvuru , sorumlu Hollanda komutanı Thom Karremans tarafından reddedildi. BM yalnızca iki F16’yı kent üzerinde bir uçuş yaptırmakla yetindi.
Hollandalı askerler bir gece yarısı Bosna’daki BM Barış Gücü komutanı Hollandalı generalden aldıkları emir doğrultusunda kenti boşalttılar. Savaş sırasında şehrin güvenliğinden sorumlu olan Hollandalı Komutan Thom Karremans kendisine sığınan 25 bin mülteciyi ve şehri Sırplara teslim etti.[7]
Daha sonra orataya çıkan bir video kasedinde Sırp generalin kenti boşaltan Hollandalı komutana bir hediye verirken görüntüleri çekilecekti.Bir hafta süren katliam II. Dünya Savaşı’ından sonra insanlığa yapılan en büyük suç olarak arşivlerde yer aldı.[8]
Lahey Adalet Divanı bir hafta süren katliamın bir ‘soykırım’ olarak kabul etti; ancak Sırbistan’ın sorumlu tutulmayacağına karar verdi.
Srebrenitsa Katliamı ve Müslümanların Toplu Şekilde Kıyımı[değiştir | kaynağı değiştir]
1992 Bosna Savaşı’ndan sonra Sırbistan, Bosna-Hersek’in stratejik alanı haline geldi. Özellikle ülkenin doğu tarafı Avrupa Birliği tarafından Yasak Bölge ilan edildi. Bu bölge içinde Sırbistan’ın o zamanki başkenti Srebrenitsa da vardı. Bu da Bosna Hersek Silahlı Kuvvetleri için bir fırsat olarak değerlendirildi. Ayrıca Bosna Hersek’in bütün maddi varlığı olan en büyük maden ocakları da ülkenin tek geçim kaynağıydı. Bu da Sırplar için bir araç olarak değerlendirildi. Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu ve Sırp zulmüne karşı yetersiz imkânlarla karşı koymaya çalışan Srebrenitsa’nın Tanjarz Kırsalı’nda tam 10000 kişiyi esir alan askeri grup Mladiç’in emriyle esirleri öldürmeye başladı. Sırp vahşeti Avrupa’dan yüz bularak doruğa çıktı ve tam 5 gün süren katliamda 8300 kişi öldürüldü. Kalan 2700 kişi serbest bırakıldı. Öldürülen bu 8300 kişinin cesetleri parçalanıp iskeletleri çıkarttırıldı ve bu cesetler krematoryumda yakıldıktan sonra Lahey Mezarlığı’na gömüldüler. Katliamdan yaklaşık 13 yıl sonra Bosnalı Sırp komutan Ratko Mladiç kaçak olarak yaşadığı Sırbistan’ın Sermiyan köyünde Radovan Karadzic ile beraber yakalanarak tutuklanmış ve Lahey Uluslararası Ağır Ceza Mahkemesi’nde 1 hafta yargılandıktan sonra haklarında tutuklama kararı çıkmıştır, ayrıca Mladiç’in cezası müebbet hapis olarak belirlenmiştir. Lahey’deki uluslararası savaş suçları mahkemesince 16 yıldır aranan Mladiç’in yakalanmasına yönelik Sırp istihbaratının çalışmalarının ardından özel polis birlikleri, Zrenyanin kenti yakınlarında Lazarevo köyüne operasyon düzenledi. Operasyonda “Milorad Komadiç” sahte kimliğini kullanan Ratko Mladiç yakalandı.BM Güvenlik Konseyi kararıyla kurulan Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi’nce yapılan açıklamada, Mladiç’in, Sırbistan’ın iç hukuku gereğince yerine getirilmesi gereken hukuki süreç tamamlandıktan sonra Lahey’e sevkedileceği, bu transferin sabırsızlıkla beklendiği belirtildi.[9]
Soykırımdan sorumlu isimler[değiştir | kaynağı değiştir]
11 Temmuz 1995 günü Ratko Mladiç silahlarından arındırılmış kente hiç zorlanmadan girdi. Sonra da Sırp askerler Müslüman Boşnakları yollarda, dağlarda öldürdüler. Sırp askerler cesetlerin kimlikleri tespit edilmesin diye cesetleri parçalayarak sayıları 64’ü bulan toplu mezarlara gömdüler.[10]
Uluslararası Savaş Suçluları Mahkemesi Tarafından Srebrenitsa Soykırımından Dolayı Aranan, Yargılanan ve Mahkûm Olan Sırp Üst Subaylar ve Siyasilerin listesidir. Momčilo Krajišnik
Bilyana Plavsiç,  Ratko Mladiç,   Zdravko Tolimir
———–
 AKSOYON  DERGİSİN’DEN ALINMIŞTIR….
Bosna’ya müdahale an meselesi
Celal Kazdağlı 29 Temmuz 1995
ETİKETLER
Haberi duyduğunda Başbakan Tansu Çiller çılgın gibiydi. Konuttaki toplantıda bir yandan öfkeyle bağınyor bir yandan da önündeki masayı yumrukluyor ve “Bana formül getirin… Bunları vuracak formül. F16’ları kullanabilir miyiz? Lütfen araştırın “diyordu.
Başbakan Tansu Çiller’i çileden çıkartan olay Sırplar’ın 38 ayın sonunda BM koruması altında bulunan güvenlikli bölge Srebenica’ya saldırması ve kadın, çoluk çocuk demeden sivil insanları, sadece Müslüman ve Boşnak oldukları için katletmesiydi. 20. yüzyılın sonunda ve Avrupa’nın ortagöbeğinde bir soykırırnın yaşanmasıydı.
Çiller’in formül bulmalarını istediği kişiler ise yüksek rütbeli askerler,diplomatlar ve siyasilerdi. Çiller ve çalışma grubu, “Artık toplantılarla bir sonuç alınamayacağı” tespitini yaptı. Grubun çözüm önerisi ise basitti. na’ da katliamı sürdüren Sırplar’a karşı silahlı güç kullanmak. Bosna’da Barış Gücü yerine Müdahale Gücü’nün yer alması.Ama, bunun için önce diplomatik yolların tüketilmesi gerekiyordu. Öyle de yapıldı.
Başbakan Tansu Çiller doğrudan ABD Başkanı Bill Clinton ile temasa geçti. Clinton’dan Bosna için yardım istedi. Hiç olmazsa Londra’da düzenlenecek olan Beşli Temas Grubu toplantısına Türkiye’nin de katılması sağlanmalıydı.
Türkiye, Londra’da düzenlenen Beşli Temas Grubu’nun toplantısına Dışişleri Bakanı Erdal İnönü, Milli Savunma Bakanı Mehmet Gölhan ve Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Ahmet Çörekçi ile katıldı.
ASKERI OPERASYON KAÇıNıLMAZ
ABD, Rusya, Fransa, İngiltere ve Almanya’dan oluşan Bosna Temas Grubu, Sırp saldırıları karşısında cılız bir karar aldı. Gorazde’ye yönelik saldırılar karşısında belki bir müdahaleyi düşünebileceğini açıkladı. Ancak Türkiye’nin de katıldığı toplantı kararlı bir tavır ortaya koymamakla beraber ‘Şu veya bu şekilde Bosna’ya müdahalenin artık kaçınılmaz bir zorunluluk olarak karşılarına çıkacağını” da ortaya koydu. Londra’da açıkça bir karar alınmadı ama Bosna için bir askeri operasyonun da zorunlu olduğu belli oldu.
Böyle bir operasyonun ancak Washington-Paris-Londra üçlüsünün ortak iradesi ile mümkün olduğu da kesinlik kazandı. Londra’nın ayak sürümesine, Washington’un tereddütlü tavrına karşılık Fransa hemen harekete geçti ve Sırplar’ın başkenti Pale’yi bizzat Devlet Bakanı Chi
rac’ın emriyle vurdu. Ayrıca Fransa, muhtemel bir saldırı karşısında Gorazde’yi savunmasız bırakmamak için bin kişilik bir kuvvetin orada olmasını teklif etti ve askerlerin nakli i
.in ABD helikopterlerinden yardım talep etti. Ama Fransa’nın ”yardımcı ol ” teklifine Beyaz Saray şimdilik hayır dedi. Buna karşılık ABD Savunma Bakanı William Perry, Sırp mevzilerinin yoğun hava bombardımanına tutulmasını önerdi.
Tam bu noktada Zenica’da bulunan Türk Birliği’nin Gorazde’ye nakledilmesi teklifi geldi. Bu amaçla Türkiye’nin Fransa ve Amerika’dan nakil için helikopter desteği istemesini seslendiren Cengiz Çandar böylece,”İngilizler’in GaZli Avcı Birlikleri Gorazde’den kaçma hazırlıkları yaparken, bu sayede oyunları da bozulur. Türkiye, böyle bir hamleyle, durumu tırmandırarak, Batılılar’ın Bosna İhaneti ‘nde manevra almalarını daraltmış olur” diye yazdı.
Bosna’da Sırplar’a yönelik herhangi bir silahlı müdahaleyi önlemeye çalışan Rusya Dışişleri Bakanı Andrei Kozirev bu öneriler üzerine “Türkler Gorazde’yi koruyacaklarmış. Nasıl koru
yacaklar acaba?” diye sordu.Bunun cevabını Kozirev’e Fransız, Alman ve Hollandalı bakanlar verdi: “Gorazde sadece Türkler’in sorunu değiL. Müşterek sorunumuz. Biz koruyacağız orayı. “
SıRPLAR’DAN TEHDIT
Cılız da olsa Bosnalı Sırplar’a karşı bir uyarı niteliğinde olan Londra Konferansı kararlarına karşın Sırplar tehditlerini sürdürmekten vazgeçmediler. Bosnalı Sırplar’ın KomutanıGeneral Ratko Mladiç, “Uniter bir Bosna Devleti planlarına karşı başkent Saraybosna da dahil tüm güvenli bölgeleri sırasıyla almaktan korkmayız” cevabını verdi. Nitekim dediğini yapacağını da gösterdi. Srebenica’dan sonra yine BM’ nin denetiminde Güvenlikli Bölge olan Zepa’yı Sırplar ele geçirdi. Ve başta ABD olmak üzere Londra Konferansı’na katılanlar bu gelişme karşısında hiçbir şey yapmadılar. Zaten onlar Zepa’nın düştüğünü daha konferans devam ederken Erdal İnönü’nün aksi görüşlerine rağmen kabul etmişlerdi.
ISLAM ÜLKELERI DAHA KARARLI
Londra’daki Beşli Temas Grubu Toplantısı’nın, Rusya ve İngiltere’nin diretmesine karşılık “Müdahale kaçınılmazdır” yargısının dışında somut karar almamasına rağmen Cenevre’deki İslam Konferansı Teşkilatı’nın toplantısı daha ümit vericiydi.’ Hiç olmazsa İslam ülkeleri tek taraflıuygulanan silah ambargosunun delinmesi kararını çıkarttı. Malezya kararıhemen uygulayacağını ilan etti ve Bosna’ya silah satma kararı aldığını açıkladı. Toplantıdan sonra İslam ülkeleri sadece silah değil maddi yardım konusunda da harekete geçti ve İsrail’in de destek olduğu geniş çaplı para toplama kampanyası başlatıldı.
Ancak Türkiye’nin bu toplantıda dışişleri bakanlığı yapmış ve Islam ülkeleri arasında prestij i oldukça yüksek olan Başbakan Yardımcısı Hikmet Çetin yerine devlet bakanı ve konuya yabancı Onur Kumbaracıbaşı tarafından temsil edilmesi eleştiri konusu oldu.
Toplantıya Çetin’in gitmesi halinde İKT’nin Batı ve özellikle BM üzerinde baskı kozu olarak kullanılmasımümkün olabilirdi. Bu fırsat büyük oranda kaçırıldı.
KARŞılıKlı ÇEMBER OPERASYONU
Türkiye’nin en önemli diplomatik atağı Genelkurmay Başkanı Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı ve Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından gerçekleştirildi. Londa ve Cenevre görüşmelerinin sürdüğü gün Karadayı, Makedonya’da “Askeri Güvenlik ve Güven Artırıcı Önlemler Belgesi”ni imzalıyordu. Bu Makedonya ve Türkiye arasında askeri alanları da kapsayan bir işbirliği anlamına geliyordu. Türkiye bu anlaşma sayesinde Makedonya’da silahlı güç bulundurabilecekti. Yunanistan’ın bu anlaşmaya gösterdiği tepki sürpriz olmadı.
Aslında bu anlaşma Süleyman Demİrel’in daha önce Arnavutluk ve Bulgaristan ile imzaladığı anlaşmaların devamıydı. Ve Yunanistan’ın Rusya ve Sırbistan ile imzaladığı anlaşmalardan sonra gerçekleştirdiği çember harekatına Türkiye’nin verdiği ve Yunanistan’ı çembere alan bir karşı cevaptı. Aynı zamanda savaşın Balkanlar’a yayılmasını önlemek ve Bosnah Müslüman Boşnaklar’a destek amacını taşıyordu.Nitekim Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Zenica’ya yaptığı ziyaretten sonra Split’te Bosna Cumhurbaşkanı Alia İzzetbegoviç ile Hırvatistan Dev
let Başkanı Franjo Tudjman’ı buluşturarak sorunun çözümüne ciddi bir katkıda bulunuyordu. Hırvatlar’ınBoşnak Müslümanlar’a bir kez daha destek olması Bosnalılar için kritik anlam taşıyor. Çünkü İslam ülkeleri Bosna’ya silah naklini büyük oranda Hırvatistan üzerinden gerçekleştirecek. Burada güvenli bir koridor açılmış bulunuyor.
KUVEYT MODELI
Gerçekte bugüne kadar BM yanlış bir politika izlemişti. Ve sonunda 250 bin Boşnak’ın ölümüyle birlikte kendi itibarını ve geleceğini de büyük ölçüde kaybetmişti. Sorun böylesine bir katliam yaşanmadan çözülebilirdi. Nitekim dünyanın önünde Kuveyt’in kurtarılması, Saddam’ın durdurulması gibi bir örnek duruyordu. Hiç olmazsa buradan ders alınabilirdi. ANAP Ankara Milletvekili Vehbi Dinçerler, 12 Mayıs i 992’de TBMM’de yaptığı konuşmada bu örneği hatırlatmış ve “Türk Hükümeti elini çabuk tutsun. Kimse müracaat etmeden BM ye müracaat etsin ve desin ki, buraya Kuveyt’in kurtarılmasıyla ilgili formulü uygulayın. Yani Barış Gücü göndermeyin; müdahale gücü gönderin”önerisinde bulunmuştu.
O tarihten bu yana sadece zaman kaybedilmiş ve 20. yüzyılın sonunda bir katliam yaşanmıştı. İngiltere’nin bir önceki Başbakan’ı Margaret Thatcher’in deyimiyle sadece, “Görüşme, görüşme görüşme… Görüşme adına görüşme yapıldı. Laf olsun diye görüşme yapıldı. Ve en son görüşmeler, Bosna topraklarını Sırplar’a verdirdi.” Ve sonunda BM’ nin bütün itibarı ve anlamı sıfırlandı. Nihayet Bosna Hükümeti’nin Dışişleri Bakanı Şakirbey, Clinton’a, “Birleşmiş Milletler’in görevi bitti. ÇekilsinIer. Hiç olmazsa karşı mızda bir düşman ordusu azalmış olur” demek zorunda kaldı.
Bir süredir Bosna’da 40 bine yakın askerle görev yapan BM’ nin durumu tartışılıyor. Birçok gözlemci BM’nin ,.
çekilmesini savunuyor. Çünkü bu haliyle BM’nin Bosna’da yapabileceği birşeyi kalmadı. Onun yerine müdahale gücü kurulması ve Kuveyt modelinin aynen uygulanması isteniyor.
BM’ nin çekilmesi önerisi ise yeni tartışmaları beraberinde getiriyor. Bölgeden BM ile birlikte Türk askerinin de çekilmesini isteyenler var. Oysa Mesut Yılmaz buna karşı çıkıyor. Bosna’da bulunan 1465 Türk askerinin geri çekilmesi yerine öncelikle üst limit olan 2700’e çıkarılmasını savunuyor. BM’ nin çekilmesi halinde de
“Türkiye Bosna’nın savunması için tertibat almalıdır” görüşünü dile getiri
yor. Yılmaz, Kızılay’ın büro açmasını isterken aynı zamanda uluslararasıarenada girişimlerde başarılı olamaz sa Türkiye’nin tek başına ambargoyu delip silah yardımı yapmasını da öneriyor.
BM’nin Bosna’da başarılı olama
ya~ağı konusunda başta ABD olmak üzere bir çok ülke hemfikir görünüyor. Sorunun çözümü için Fransa ve ABD silahlı gücün kullanılmasından yana. ABD kara kuvveti vermek yanlısı gözükmemekle beraber hava akınıarı için hazır olduğunun işaretini veriyor. Nitekim ABD Genelkurmay Başkanı Sh alikasviii, Sırplar’a yoğun hava saldırısının boyutlarını anlatıyor.
10-12 saat gibi kısa bir sürede Sırplar’ın tüm yığınaklarının yok edileceğini ifade
ediyor. Önerisi Körfez Savaşı’nın model alınması.Bosna konusunda müdahale için belirli bir hava oluşmuşken Türk Hükümeti açıktan bir tavır alamıyor. Ancak TBMM inisiyatifi ele alarak BM çekiIse bile Türk askerinin Bosna’da kalmasını istedi. Meclis ayrıca Kuveyt modelinin uygulanması için hükümetin uluslararası platformlarda çaba harcamasım kararlaştırdı. Meclis’in sabırsız olduğu konu ise; Türk Hükümeti’nin bir an önce ambargoya uymayacağını açıklaması ve aynı şekilde davranacak ülkelerle birlikte Bosna-Hersek’e her türlü savunma aracını ulaş tıracağını tüm dünyaya duyurması.
TÜRKIYE’DEN BOSNA’YA: SILAH VE SAVUNMA ANLAŞMASı
Hükümeti önümüzdeki günlerde iki girişimi birlikte başlatmaya hazırlanıyor. Bunlardan birisi Bosna-Hersek Hükümeti ile “Savunma İşbirliği Anlaşması” imzalamak. İkincisi ise Bosna’ya yönelik tek taraflı uygulanan silah ambargosunu tanımadığını açıklamak. Yani bugüne kadar el altından gönderdiği silah yardımını artık açıktan gönderecek. Hükümet, Meclis’in kararı doğrultusunda Bosna’ya silah yardımını bir milli görevolarak görüyor.
ra Türk ve dünya kamuoyu Bosna’daki dramın BM Barış Gücü ile sona ermeyeceğini çok iyi biliyor. Herkesin beklediği ve istediği Sırplar’a yönelik bir silahlı saldırının gerçekleşmesi. Bunu en çok Türk kamuoyu istiyor. Artık eskisi kadar da yalnız değil. Aynı konu ABD Kongresi’nde de tartışılıyor. Şakirbey’in de dediği gibi. artık BM’ nin görevi bitti. Çekilebilir. Şimdi görev Türk askerine düşüyor. İş Çiller’in dediği gibi Sırplar’ ı vuracak formülü bulmaya kalıyor. Aslında bu formülü ABD Genelkurmay başkanı General Shalikasvili biliyor. Ama formülün işlemesi için Türkiye’nin Washington kilidini açması ve kongreyi ikna etmesi gerekiyor.
Bunun İKT nezdinde daha etkili çalışmalar yapılabilir. Erıuğrul Günay’ın başlattığı seferberlik’, dünya aydınları ve basın mensuplarına yaygınlaştırılabilir. Devletimiz, itibarın ne büyük bir i maj olduğunu kestiremiyor. Oysa, arkasına Asya’yı ve Müslüman ülkeleri de alarak dünyada etkili bir güç haline gelebilir. Hali hazır şartlar, Türkiye’nin ö maj olduğunu kestiremiyor. Oysa, arkasına Asya’yı ve Müslüman ülkeleri de alarak dünyada etkili bir güç haline gelebilir. Hali hazır şartlar, Türkiye’nin ö nüne “Süper Güç” olma yolunda altın fırsatlar sunuyor. Bu fırsatları kullanıp kullanmama konusunda yarınki tarih bizi yargılayacaktır.  ( Kayanak : Aksiyon dergisi)
OSMANLI ATLASI’NDAN BOSNA BİLGİSİ
Bosna Vilayeti, Saraybosna, Banaluka, İz­vornik, Travnik, Bihke ve Hersek sancaklarına ayrılır. Vilayet merkezi Saraybosna şehridir. Sancak merkezleri adları anılan kasabalardır. Ancak İzvornik Sancağı’nın idare merkezi Tuzla-i zir’dir. Hersek Sancağı’nın idare merkezi ise Mostar Kasabası’dır.
MEŞHUR ŞEHİRLERİ
Saraybosna: 42.000 nüfusa sahip sancak merkezidir. Bosna Nehri kollarından Milaçka Ç.1yı kenarındadır. Şehir merkezinde Fatih Sııltan Mehmed’in inşa ettirmiş olduğu bir saray vardır. Şehirde bir çok dokuma tezgahları ve civarında büyük ve güzel ormanlar mevcuttur Banaluka: 14.800 nüfusa sahip sancak merkezidir. Önemli ölçüde demirden yapılmış eşyası dikkate değerdir. Arazisi verimli ve meşe ormanları çoktur.
İzvornik: 12.000 nüfusa sahip sancak merkezidir Hububat ile İşlive denilen erik başlıca mahsüllerdir
Bihke: 4.300 nüfusa sahip sancak merkezidir Civarında çok miktarda hububat yetişir. ayrıca kilim ve kuşak imalatı yapılır.
Mostar: 17.000 nüfusa sahip hersek sancağınını merkezidir.Bol miktarda sahtiyan ve bez imalatı yapılır.
Travnik: 6.600 nüfusa sahip sancak mer­kezidir. Bol miktarda hububat yetişir. Çevre­sinde çam ve meşe ormanları vardır.
ARAZİ DURUMU, MAHSÜLLERİ, SANAYİ VE TİCARETİ
Bosna Vilayeti’ nin arazisi dağlıktır. Başlıca dağ silsilesi Alp Dinarı’ ndan ayrılan Bosna dağlarıdır ki, bu vilayeti, Bosna ve Hersek isimleriyle iki kısma ayırır.
Sava Nehri1 ne akan Ona, Bosna, Drina su­larıyla Adriyatik Denizi1 ne akan Nertova Neh­ri, vilayeti sular. Taşlık ve verimsiz Hersek Ovası dışında arazisi verimli, kereste ormanla­rı pek çok ve atları meşhurdur. Her çeşit hububat, meyve, pirinç, patates, tütün, keten ve İşlive denilen erik yetişir.  Dokumaları, bez, aba, kilim, seccade ve benzeri şeylerdir. Silah imalatı ile saraciye ma­mulü eşyaları meşhurdur. Yıllık ithalatı 4.154.900, ihracatı da 4.080.550 Osmanlı lirası civarındadır .
Kaza Adı   İdare merkezi
BOSNA SANCAGI
Foça    Aynı yer
Foyniça               Aynı yer
Çelebipazan    Ruganica
Visoka     Aynı yer
Vişegrad     Aynı yer
İZVORNİK SANCAGI
 İzvomik                                                  Aynı yer
Belene                                                      Aynı yer
Bhriçka                                                   Aynı yer
Graçaniçe                                               Aynı yer
Maglay      Aynı yer
Kladani        Aynı yer
Vilasaniça      Aynı yer
Srebreniçe       Aynı yer
Gradaçaç       Aynı yer
HERSEK SANCAGI
Gaçka     Metohiye
Nüvesin         Aynı yer
Bileke       Aynı yer
Tirebin         Aynı yer
Lubin         Aynı yer
Liyobuşka         Aynı yer
İstolaç         Aynı yer
Kon içe         Aynı yer
BANALUKA SANCAGI
Derbend          Aynı yer
Gtradişka                                                        Aynı yer
Pridor                                                                                    Aynı yer
Prinyavor                                                                              Aynı yer
Teşne         Aynı yer
Kostaniça         Aynı yer
TRAVNİK SANCAGI
Zeniça          Aynı yer
Glamoç          Aynı yer
İhlevne             Livno
Jobçe                                                                                        Livno
Jopanyaç           Domme
Bogoyna (Akhisar)       İskoble ( Vakf)
Prozor        İskoble ( Vakf)
Yayça         İskoble ( Vakf)
BİHKE SANCAGI
Krupa                 Aynı yer
Petrovaç               Aynı yer
Saneski most              Aynı yer
Sazin               Aynı yer
Klivac                Aynı yer
Evet, Bosna’da daha önce yaptığımız araştırmalar ve edindiğimiz bilgilerin bir kısmını sizlerle paylaştım. 6 kez geldiğim Bosna’da bizler araştırmalarımıza devam ediyoruz. Yarın bu köşeden Suriye Savaşı ile ilgili yaptığım araştırmalar ve bilgileri sizlerle paylaşacağım.