Afrika’da Devr-i Alem

Devri Alem Programı ve Belgesel Yayıncılık olarak dünya coğrafyasındaki kültür ve medeniyet tarihimizi araştırmaya devam ediyoruz. “Doğu Afrika’dan Orta Afrika’ya Devri Alem “yazımız büyük ilgi topladı. Sizler bu yazıyı okurken ben Batı Afrika’nın merkez ülkesi Burkina Faso’daydım. Burkina Faso’nun başkenti Vagaduga başta olmak üzere bir çok bölgesini gezdim. 5 günlük Batı Afrika gezimi kısaca sizlere özetlemek istiyorum. Ayrıntılı yazıyı daha sonra sizlerle paylaşacağım.


KUZEY AFRİKA’DAN BATI AFRİKA’YA

15 Mart 2012′de saat 16.00’da Fas Havayolları ile Fas’ın Kazablanka şehri üzerinden aktarmalı olarak Burkina Faso’nun başkenti Vagadugu’ya 9 saatlik bir yolculuktan sonra ulaştık. 40 derecelik sıcak ve imkansızlıklar içerisinden Türkiye’nin Burkina Faso’ya yeni atanan Büyükelçisi Aydın Sefa Akay Bey ile Libya Oteli lobisinde belgesel çekimi yaparak araştırma çalışmalarımıza başladık.büyükelçi tam bir devlet adamı bize çok önemli açıklamalar yaptı. Yaptığı açıklamalar geniş bir şekilde daha sonra paylaşıcağız. Bölgedeki Türk iş adamlarıyla Türk Koleji ve Aziz Mahmut Hüdai Vakfı’nın okullarını ziyaret ettikten sonra Burkina Faso’nun en eski camisinde Cuma namazı kıldık. Toz ve toprak içerisinde, Fransız sömürgesi altında inim inim inleyen Burkina Fasolularla belgesel çekimleri yaptık.
BAŞKENTTEN JİBO KENTİNE GİDİYORUZ
17 Mart 2012 Cumartesi günü başkentten yola çıkarak 250 km uzakta Mali sınırındaki Burkina Faso’nun en fakir bölgesi Jibo kentine gitmek üzere yola çıktık. Saatler süren tozlu yollardan geçerek fakirliğin kol gezdiği Jibo kentinde suyu akmayan ve elektriği olmayan bir otelde konaklayarak 18 Mart günü şehir merkezinden önce Cansuyu gönüllüleri tarafından bağışlanan adak kurbanlarını keserek fakirlere dağıttık. Fakirlik ve yoksulluğun kol gezdiği bu bölgede bir başka dram da Mali’den kaçan Tuarekli mültecilerin sınırda ölüm kalım mücadelesi verdiği kamplardı. Bu kamplara gitmek üzere özel ekiple yolu olmayan, çöl ortasında çadır kamplara gitmek üzere yola çıktık.

TUAREKLİLER KENDİLERİNİ TÜRK KABUL EDİYOR

Tuarekliler kendilerini Türk kabul eden Osmanlı döneminde Büyük Sahra’ya yerleşen insanlar olduğu bazı kayıtlarda geçmekte. Simaları ve yaşantıları tıpkı Türkler gibi . Libya’da yaşanan Arap Baharı ve Mali’deki iç savaş yüzünden tamamı Müslüman olan Tuarekler Burkina Faso’ya sığınmışlar. Türkiye adına Cansuyu derneği olarak Jibo’dan satın aldığımız 2 kamyon dolusu malzemeyi 100’lerce insanın kaldığı Tuareklilerin kamplarına götürdük. Bu kamplarda tam bir insanlık dramı yaşanıyordu. Derme çatma çadırlar, çölün ortasında 45 derecelik sıcak altında susuz ve ekmeksiz, ölüme terk edilmiş insanlar üstelik kendilerini de Türk kabul eden Tuareklilere ilk yardımı Türkiye adına Cansuyu yapıyordu. Hıristiyan ülkelerin yardımını kabul etmeyen Tuarekliler bizleri bağrına bastılar. Büyük Sahra Çölü Tuarekli çocukların Türkiye Türkiye sedalarıyla inliyordu. Türk bayrağını Tuarek Başlığı şeklinde Başlarına saran Tuareklilerin Türkiye sevgisi gözlerimi yaşarttı. Yalın ayak baş açık çocuklar çadırlardaki ölüm kalım mücadelesi hayat, Türkiye’nin yaptığı yardıma sevgi seli bizi biraz olsun mutlu ediyordu.burada yaptığımız belgesel çekimleri ve Cansuyu yardım ekibi başkanı eski Amasya Milletvekili Cemalettin Lafçı Beyin konuşması alkışlarla kesiliyordu. Tuareklilerin onurlu davranışı Türkiye’ye teşekkürleri halen gözümün önünde canlanıyor. Tuarek kamplarında yardım dağıtmadan sonra Burkina Faso’nun Başkentine doğru yola çıkıyoruz.

İsmail Kahraman’ın kaleminden Afrika’da Devri Alem

AFRİKA NASIL SÖMÜRÜLDÜ?

Afrika, çok önemli bir coğrafya. 50’den fazla ülkenin bulunduğu yer. Yüzlerce milyon insan yaşıyor. Dünyanın en zengin yer altı ve yer üstü kaynaklarına sahip. Dünyanın en genç nüfusuna sahip kara kıtada yaşayan insanlar, dünyanın en fakir ve en sömürülen insanları.

Afrika’daki gezimize Batı Afrika’da devam ediyoruz. Batı Afrika, bir çok ülkeden oluşuyor. Büyük sahra çölü altında, fil dişi sahillerinden Burkina Faso’ya, Nijer’den Mali’ye 10’dan fazla ülke var. Burkina Faso Batı Afrika’nın önemli bir merkezi. Burkina Faso’yu anlatırken bir anlamda Batı Afrika’yı da anlatıyoruz.

BATI AFRİKA’NIN ALTIN MADENLERİNDE BELGESEL ÇEKTİK
Burkina Faso’nun Mali hududundaki Jibo kentinden başkent Vagaduga’ya yaparken, Burkina Faso’nun altın madenlerinin bulunduğu sahalarda da araştırma yapıyoruz. Küçük tepecikler çok geniş bir alan ve bir çok köy ile kenti adım adım geziyoruz. Altın madenleri bulunan alanlarda ki köyler, başka bölgelere taşınıyor. Bir çok altın madeni ile ilgili bölgede çalışmalar yapılıyor. Maden sahasına giremediğimiz için uzaktan çekimler yapıyoruz.
Altın madenini çalıştıran firmalar, Yahudi sermayeli Kanada ve Fransız firmaları. Çok ciddi altın madenine sahip bölge, adeta işgale uğramış durumda.

ALTIN ARAYAN FAKİR KADINLAR
Altın arama bölgesinde küçücük kazmalarla, kazı yapan ve tepsilerde toprak eleyip, altın bulmaya çalışan bir grup kadın dikkatimi çekiyor. Bir dağın eteğinde köstebek yuvası gibi delik deşik edilmiş bölgede altın arayan kadınların yanına gidiyorum. Rehberimiz aracılığıyla kendileriyle konuşuyoruz. Çok az da olsa altın bulduklarını, bu altınları kendilerinin sattığını ama aylarca çalışıp hiç altın bulamadıklarını da söylüyorlar. Kadınlara ait 2 yalın ayak başı açık, zenci çzocuğun perişan hali içimi sızlatıyor. Bir başka zenci altın arayan kadın, bir ağacın altında huşu içinde namaz kılması gerçekten görülmeye değer. Altın arayan kadınların perişan haline bakarak Afrika’nın kaynaklarının sömürgeci Hristiyan ve Yahudiler tarafından nasıl talan edildiğini dehşetle düşünüyorum. Güvenilir kaynaklardan edindiğim bilgiye göre her hafta bir uçak dolusu altın Fransa üzerinden Kanada’ya gidiyormuş. Bir haftalık altın Burkina Faso’da harcansa, insanlar hayatının baharında ölmezler. Dünyanın en fakir üçüncü ülkesi olan Burkina Faso’da insan ömrü sadece 42 yıl. Ve çocuklar daha, çocuk yaşta ölüyorlar. Altın madeninden ayrılarak başkente doğru yolumuza devam ediyoruz.

BURKİNA FASO’DA SU KUYULARI AÇTIK

Burkina Faso’ya bizleri davet eden Cansuyu Derneği’nin Burkina Faso’nun yakın köylerinde hayır severlerin bağışı ile açılan 10 su kuyusunun açılış törenlerini tek tek belgeselleştirdim. Afrika’da su her şey. Su kuyusu açılışları bölge halkı için sevinç kaynağı. Bir çok hayır kurumu bu tür hizmetler yapmaya devam ediyor. Su kuyusu açılan köyleri de tek tek belgeselleştirdim. Afrika’da sömürü maksadıyla gitmeyen tek ülke Türkiye. Türkiye Cumhuriyeti devleti başta Burkina Faso olmak üzere bir çok Afrika devletinde su kuyusu açma çalışmaları yapıyor. Türkiye’den Devlet su İşleri son 1,5 yıl içerisinde 80’e yakın su kuyusunu hizmete açtığını Türkiye’ye dönüşte uçakta tanıştığım İsmail kasap beyden öğreniyorum.

AFRİKA’DAN TÜRKİYE’YE DÖNERKEN

Artık dönüş vakti geldi. Burkina Faso ile ilgili daha geniş yazı ve araştırmalarım devam ediyor. Burkina Faso’da son şehir turumuzu da yaparken, celal Aydın adlı, Türk işadamıyla tanışıyoruz. 15 yıl önce Almanya’dan bu ülkeye gelen aydın aslen Sarıkamışlı. Bizleri Devri Alem programından tanıdı. Birlikte kendisiyle şehir turu atıp, kendisinin çektiği belgesel görüntü kasetlerini de bize hediye etti. Afrika Müziği CD’sini satın aldık, müzisyen ve Afrika dansçılarının görüntülerinin belgesel çekimlerini yaptık. Burkina Faso havalimanından bir çok bürokratik işlemlerden geçtikten sonra Fas Havayolları uçağı ile bir saatlik uçuştan sonra, Nijer’in başkenti Niamey, hava limanına indik. Buradan yolcularını alan uçacağımız 4 saatlik bir uçuştan sonra Fas’ın başkenti Kazablanka’ya geldi. Fas’ın başkenti Kazablanka’dan THY ile ortak uçuş yapan Fas hava yolları ile 4,5 saatlik bir uçuş ile İstanbul’a geldiğimizde Türkiye’nin ne kadar önemli ve değerli olduğunu bir kez daha anladım. Keşke Türkiye’nin kıymetini çok iyi bilebilsek.

İsmail Kahraman’ın Kalem ve Kamerasından Doğu Afrika’dan Orta Afrika’ya Devr-i Alem…

KÜLTÜR VE MEDENİYET TARİHİMİZDE AFRİKA BELGESELİ

Devr-i Alem ile Kara kıta Afrika’dayız. 15-27 Aralık 2007 yılında Doğu Afrika’nın merkezi Etiyopya’dan Orta Afrika’nın kalbi Çad, Kamerun ve Nijerya’da kültür ve medeniyet tarihimizi araştırıp belgeselleştirmiştik.
Afrika İslam da hicret edilen ilk coğrafya. Hz. Peygamberin sahabelerini bağrına basmış Kral Necaşi’nin yurdu. Endülüs İslam medeniyetinin maddi manevi beslenme kaynağı… Osmanlı döneminde huzur ve barış içinde yaşamış bir yer. Batılı emperyalist güçler tarafından sömürülmüş mahzun coğrafya. Büyük âlimleri, hak dostlarıyla zengin yer altı, yer üstü doğal kaynaklarıyla sıcak ve cana yakın insanlarıyla Afrika kıtasındayız.

Afrika Yolculuğumuza Habeşistan’dan Başlıyoruz

Dünyanın üçüncü büyük kıtası… Yeryüzünün siyah incisi…Kültür ve medeniyet tarihimizde önemli bir yere sahip, İslam elçilerinin gönderildiği ve hicret edilen ilk coğrafyalardan birisi. Hz. Peygamberin sahabelerini bağrına basmış Kral Necaşi’nin yurdu. İslam’ın Avrupa’ya geçişini sağlayan bir atlama taşı, bir geçiş kapısı. Endülüs İslam medeniyetinin maddi manevi beslenme kaynağı. İlk müezzin Hz. Bilal-i Habeşi’nin doğup büyüdüğü topraklar.. Habeş diyarı. Dinler tarihinde müstesna yeri olan geniş bir kıta. Osmanlı döneminde huzur ve barış içinde yaşamış ancak Osmanlı buralardan çekildiğinde ise huzurunu ve istikrarını kaybetmiş, Hastalıkların, iç savaşların, yoksulluğun pençesine düşmüş ve emperyalist güçler tarafından sömürülmüş mahzun coğrafya. Tarihindeki kahraman savaşçılarıyla, büyük alimleri, hak dostlarıyla zengin yer altı, yer üstü doğal kaynaklarıyla sıcak ve cana yakın insanlarıyla Afrika..

Afrika yeryüzündeki bütün karaların beşte biri büyüklüğünde. Kuzeyden Akdeniz, batıdan Atlas Okyanusu ve doğudan Kızıldeniz ve Hint Okyanusu ile komşu. Afrika, kuzeydoğusundaki Süveyş Kanalı ile Asya’dan ayrılıyor. Ayrıca komşu olduğu Babülmendep Boğazı Afrika’yı Arap Yarımadası’na, Kızıl Deniz’i ise Hint Okyanusu’na bağlıyor. Avrupa kıtasından da Cebelitarık Boğazı ile ayrılan Afrika, Asya ve Amerika’dan sonraki üçüncü büyük kıta olmasının yanında, dünyanın en büyük çölü olan Sahra Çölü’ne sahip bir kara parçası olma özelliği taşıyor. Toplam nüfusu yaklaşık 900 milyon olan kıtanın yarısına yakını Müslümanlardan oluşuyor. Müslümanlar kıtanın doğu, batı ve kuzey bölgelerinde yoğunlaşıyor. Kıta topraklarının %50’si yetersiz yağış aldığından dolayı kurak olmakla birlikte dünyadaki kurak toprakların 1/3’i Afrika’da bulunuyor.

Afrika yolculuğumuz Habeşistan’dan başlıyor

İslam peygamberine ilk kucak açan kıtaya yani Habeş diyarına ayak basacak olmanın heyecanı sarıyor içimizi. Ecdadımızın huzur ve güvenlik getirdiği Afrika’yı görecek olmanın ve geçmişimizin manevi izleriyle yüzleşecek olmanın verdiği bu heyecanla yola çıkıyoruz. İstanbul’dan kalkan uçağımız 4 saat sonra Dubai’ye varıyor. Oradan da tekrar kanatlanarak eski adı Habeşistan olan bugünkü Etiyopya’nın başkenti Addis Ababa’ya doğru yol alıyoruz.Yaklaşık 8 saat süren Dubai aktarmalı yolculuğumuz sonunda, Etiyopya’nın başkenti Adis Ababa’da alışık olmadığımız bir havaalanı manzarasıyla karşılaşıyoruz. Havaalanında telaş yok, ne bagaj alma telaşında bir yerden bir yere koşturan yolcu güruhu ne de şehrin limana yansıyan trafiği burada hissedilmiyor. Sakin ama Afrika’nın en bakımlı havaalanlarından biri olduğunu öğreniyoruz Adis Ababa Havaalanı’nın. Camlarından dışarıyı görmeye, ülke ile ilgili ilk izlenimlerimizi edinmeye çalışıyoruz. İçerisi gibi dışarıda da sanki her şey durmuş gibi.

Addis Ababa yani Yeni Çiçek…

Eski adıyla Habeşistan bugün ki Etiyopya’nın başkenti Adis Ababa, Yerel dil olan Amhari dilinde ‘Yeni Çiçek’ demek. Addis Ababa, deniz yüzeyinden 2500 metre yükseklikteki dağların üzerinde, okaliptus ağaçlarının arasında uzanan bir şehir. Buraya gelir gelmez kısa bir şehir turu yapıyoruz. Bolivya’nın başkenti La Paz’dan sonra dünyanın ikinci yüksek başkenti olduğunu öğreniyoruz. Bu yüksek şehirde dilenciler, sakatlar, rahatsız edecek kadar zayıf insanlar, yerel satıcılar, alışkın olmadığımız taksi şoförleri hemen göze çarpıyor. Ancak sıcak, konuksever, güler yüzlü, gülünce de son derece sağlıklı, beyaz dişleri öne çıkan yanık yüzlü Etiyopyalılar başka bir dünyadan bizleri karşılıyor gibiler. Sanki bizi İslam’ın ilk müezzini Bilal-i Habeşi karşılıyor gibi. Ama ne yazık ki Müslümanları ilk olarak kurtuluşa ve namaza çağıran Hz. Bilal’în ana vatanında ezan sesi duyulmuyor. Etiyopya’nın nüfusu 76,5 milyon. Bu nüfusun %60’ını Müslümanlar oluşturduğu halde ülkedeki Müslümanlar adeta azınlık gibi yaşıyorlar.

Burada başka bir şey daha dikkatimizi çekiyor. Kullanılan zaman. Takvimleri diğer kıtalardan farklı. Afrika’da kullanılan takvime göre 1 yılda 13 ay var. Her ay tam 30 gün çekiyor. 31 çeken günlerden artan günlerden ise Bagume dedikleri 13. ay ortaya çıkıyor. Bu ayı ise yılda bir kez bayram ve tatil olarak kullanıp hiç çalışmıyorlar. Orta Afrika’da Ekvator’da bulunan Etiyopya’da; yılın 12 ayında da günler eşit. Bir yıl boyunca tüm günler, 12 saat gündüz, 12 saat gece. Haliyle gün ışığından faydalanmak için saatleri ileri-geri almak gibi bir uygulama da yok burada. Örneğin Ramazan’ın ilk günü ile son günü arasındaki iftar saatleri arasındaki fark toplam 10. dk. Neredeyse yılın her günü namaz saatleri, mesai saatleri hiç değişmiyor.

Dünya uygarlığın beşiği olarak kabul edilen Etiyopya, dünyanın en eski ülkelerinden biri. İster istemez bir heyecan kaplıyor içimizi. Geniş bir kültür, gelenek ve dil yelpazesi var Etiyopya’da. Papirüs tekneler, kaleler, Afrika’nın en canlı etnik grupları, efsaneler, eşsiz tabiat, egzotik kıyafetler, renkli seremoniler, Hz. Süleyman Emanetleri, Bilal-i Habeşi ve Kral Necaşi…

Etiyopya’da yedi yer UNESCO’nun Tarihi Miras Listesi’ne alınmış: Lalibela Kaya Oyma Kiliseleri, Simien Ulusal Parkı, Gonder Kale Sarayı, Avaş Aşağı Vadisi, Tiya Dikili Taşları, Omo Aşağı Vadisi ve Aksum Piramitleri. Ancak Etiyopya’da bizi en çok etkileyen şey, uzun yıllar ülke yönetiminde Hıristiyanlar etkin olduğundan, toplumsal yaşamda Addis Ababa sokaklarında Hıristiyanlık dinine ait sembollerin fazlasıyla kullanılıyor olması. Sanki Hıristiyan topraklarında geziniyor gibiyiz.

Addis Ababa zenginlik ve yoksulluğun iç içe olduğu, binlerce evsizin ve dilencinin barındığı bir kent. Üzerlerinde haç işareti bulunan dükkânlar, İsa posterleri satan seyyar satıcılar, boyunlarında haç taşıyan genç ve çocuklar… Teneke çatılı evlerin yanında, yeni yeni yükselen betonarme binalar ve plazalar mevcut. Kırsal kesimde ise kamışlardan ve çamurdan yapılmış evler ağır basıyor. Şehrin en merkezi yerlerine inşa edilen görkemli kiliselerin bizler de bıraktığı izlenim, ülke Müslümanlarının sosyal, ekonomik ve siyasi olarak içinde bulunduğu zayıf durumu gösteriyor. Bu, bizler için ayrı bir üzüntü. Kiliselerin çan sesleri, özellikle Pazar günü öğlenlere kadar duyuluyor. Şehrin sokaklarına kiliselerden yayılan ilahi sesleri, bizlere Hz. Bilal’in sesini aratıyor. Hani nerededir Bilal’i Habeşi’nin sesi?

Addis’de sayısı 260’ı bulduğu söylenen küçük mescitler genelde mahalle aralarında kalıyor. Dolu dolu Ezan sesi duyamıyoruz bu şehirde.
 Soruyoruz kendimize, Efendimiz hayattayken İslam’la ilk olarak şereflenen bu topraklarda Müslümanlar nasıl bu kadar ezilmiş, Geriye itilmiş ve adeta azınlık haline gelmiş?

İslam’ın ilk yayıldığı Kıta, Habeşistan

Habeşistan denilince aklımıza iki şey geliyor, biri; eski Habeş Krallığının, Kuran-ı Kerimde geçen fil vakası. Diğeri ise; aynı krallığa gönderilen İslam ın ilk elçileri.
O zamanlar Yemen Habeş krallığına bağlı idi. Sene 570. Yemen Valisi koyu Hıristiyan Ebrehe, San’a da inşa ettiği Kulleys Adlı katedrale Arap hacıları çekemeyince ümidi kırılmış, dini ve ticari merkezi değiştirememenin öfkesi ile Kâbe’ye saldırıya hazırlanıyor. Büyük fillerle Mekke’yi kuşatan Ebrehe, şehrin ileri gelenlerinin develerine de el koyuyor. Deve sahipleri arasında Peygamberimiz Hz. Muhammed’in dedesi olan Abdülmüttalip’in develeri de bulunuyor.
Ebrehe Kâbe’yi kuşattığı zaman, şehrin ileri gelenleri en azından büyük putları Lad’a zarar gelmemesi için Ebrehe ile konuşmaya gidiyorlar. Peygamberimizin dedesi Abdülmuttalip ise, Ebrehe ile sadece develerinin pazarlığını yapınca Ebrehe şaşırıyor, ahali sinirleniyor. Tekliflerini kabul eden Ebrehe, ancak Kâbe’yi yıkmaya kararlı. Abdülmuttalip de o zaman tarihe geçecek cümlesini söylüyor:
“Ben develerimin sahibiyim. Bu sebeple onları istiyorum. Kabe’nin sahibi ise Allah’tır ve şüphesiz onu koruyacak olan da O’dur.”

Ebrehe, bir gün sonra saldırı emrini verdiğinde, o korkuyla beklenen anda Fil ordusu yerlerinden kımıldamıyor. Hatta bazıları olduğu yere çöküyor. Ancak başka bir yöne sürüldüklerinde ise hızla gidiyorlardı. Bunun üzerine şaşkına dönen Ebrehe, göğü kaplayan Ebabil Kuşlarını gördüğünde ise Allah’ın gazabı gelmiş oluyor. Ağızlarında burka denilen küçük taşlar taşıyan bu kuşlar Allah’ın emriyle taşları ordunun üstüne bırakıyor.

Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla:

1- (Habibim) Rabb’in Fil sahiplerine nasıl Muamele ettiğini görmedin mi?
2- O, bunların kötü planlarını boşa çıkarmadı mı?
3- O, bunların üzerlerine sürü sürü kuşlar gönderdi.
4- Ki bunlar onlara pişkin tuğladan yapılmış taşlar atıyorlardı.
5- Derken Allah onları yenik ekin yaprağı gibi yapıverdi.

Kuran-ı Kerim de de geçen bu vaka, o tarihten itibaren “Fil Yılı” olarak adlandırıldı. Bu mucizeden sonra ki yıl, yeryüzüne müjde olarak inen Hz. Peygamberin doğumu gerçekleşecekti.

Bu topraklarda gezinirken, Allah’ın sevgilisi Hz Muhammed’e en büyük yardımı da aynı Krallığın yapmış olduğunu düşününce, Allah’ın takdiri üzerinde takdir olmadığını bu mucizelerle daha da iyi anlıyoruz.
Şimdi bulunduğumuz Etiyopya o zamanki Habeş Krallığı’nın başkentiymiş. Tarih boyunca Habeşistan olarak bilinen Etiyopya, sömürgecilik faaliyetleri döneminde Yunanca bir kelime olan ve “yanık yüz” manasına gelen “Etiyopya” ile değiştirilmiş.80 farklı dilin konuşulduğu şehirde Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi toplulukları yer alıyor. Addis Ababa ise bütün dinlerin ortak yaşandığı kent. Çünkü üç Semavi din de daha Peygamberleri zamanında ulaşmış bu topraklara.

Hz. Süleyman Peygamber ve Habeşistan (Etiyopya)

Habeş Krallığı’ndan bahsetmişken, eski Habeş krallıklarının başkenti Aksum’u anmamak olmaz. Necaşi’nin sarayının bulunduğu, sahabeleri kabul ettiği şehir bu şehir Meleke’ye bağlı. Şimdi Necaşi’nin türbesinin olduğu Necaşi köyüne 200 km kadar mesafede bulunan şehir, adını Hz. Süleyman ve Sebe melikesi Belkıs’ın oğlu Kral 1. Menelik’ten almış. 1. Menelik döneminde büyük bir medeniyet merkezi olduğu rivayet ediliyor Aksum’un.
Ancak bu rivayetin Etiyopya Hıristiyanlığında çok özel bir durum var. Hem Etiyopya’yı, hem de Yemen’i Etiyopya’daki başkent Aksum’dan yöneten Seba Melikesi Belkıs ile Hz. Süleyman’ın hikayesi… Kuran-ı Kerim’de geçen hikaye şöyledir:
“ Hz. Süleyman’ın, Hz. Davud´a vâris olduğu açıklanıyor ve Hz. Süleyman’ın, cinlerden, insanlardan, kuşlardan meydana gelen askerler topladığı ve onların hepsini bir arada sevk ettiği beyan ediliyor.
Hz. Süleyman, kuşları teftiş ediyor. Hüdhüd’ü göremeyince, onun nerede olduğunu soruyor ve hemen gelip mazeretini bildirmezse onu cezalandıracağını veya keseceğini söylüyor. Çok geçmeden Hüdhüd geliyor ve Seba ülkesinden haber getirdiğini söylüyor. Seba halkına bir kadının hükümdarlık ettiğini, onun ve kavminin, güneşe taptıklarını haber veriyor.
Hz. Süleyman, Hüdhüd’ün doğru söyleyip söylemediğini anlamak için ona, Seba halkını imana davet eden bir mektup verip Seba ülkesine gönderiyor. Hüdhüd mektubu götürüp onlara atıyor. Onlar da mektubu alıp okuyorlar ve Hz. Süleyman’dan geldiğini anlıyorlar. Seba Melikesi adamlarını topluyor ve meseleyi görüşüyor. Adamları, emrinde olduklarını söylüyorlar. Melike ise böyle güçlü hükümdarların, ülkeleri harap ettiklerini söyleyerek ona karşı çıkmayı düşünmüyor ve kendisine hediyeler göndererek cevap veriyor. Hz. Süleyman, Melike’den gelen hediyeleri önemsemiyor ve onlardan, iman etmelerini istiyor ve aksi halde üzerlerine kuvvetli ordularla gideceğini söylüyor. Elçilere bu cevabı veren Hz. Süleyman, Melike’nin tahtını, kendisine kimin getireceğim soruyor. Cinlerden bir ifrit onu, Hz. Süleyman’ın, makamından kalkmadan getireceğini söylüyor. Fakat bir başkası, tahtı, göz açıp kapayıncaya kadar getireceğini söylüyor ve dediğini de yapıyor. Sonra tahtın üzerinde bazı değişiklikler yapılıyor ve Melike kalkıp Hz. Süleyman’a geldiğinde ona gösteriliyor. Melike de tıpkı kendi tahtına benzediğini söylüyor ve bu mucizeden önce kendisine ilim verildiğini ve o ilme teslim olduğunu söylüyor.
Melike’ye, Hz. Süleyman’ın sırça köşkü gezdiriliyor. Melike, gördüklerinden sonra, âlemlerin rabbi olan Allah´a iman ettiğini ilan ediyor.” (Neml Suresi) Kur’anda bahsedilen hikaye böyle. Biz Kur’an’a iman ediyoruz.
Ancak Yahudiler ise bozulmuş Tevrat’ta geçen hikayeye inanırlar. Aynı hikayeye Hıristiyanlar da inanıyor ve Etiyopya’yı bu denli misyoner faaliyetleri içerisinde kuşatmalarının sebebini Müslümanlara açık bir şekilde belli ediyorlar.

Tevrat’ta anlatılan bozuk hikaye:

Sebe Melikesi Belkıs bir gün Musevi Kralı Hz. Süleyman’ı Kudüs’te ziyaret eder. Değişik mitolojik öğeler katılan bu hikayede, Seba Melikesi’nin dönüş yolculuğunda Hz.Süleyman’dan bir oğlu olur. Bu çocuğu İbn-el Melik olarak adlandırır. Bu çocuk daha sonra Etiyopya’da Süleyman Hanedanı’nı kuracak I. Menelik olarak bilinir.
Menelik 22 yaşında iken babasını görmeye gider ve üç yıl onun yanında kalır. Dönmeye karar verdiğinde dönmesine karşı çıkanlara Hz. Süleyman ‘12 kabileden her biri Menelik’in yanına bin kişi verecek’ der. Bu arada Menelik’le birlikte Etiyopya’ya gidecek hahambaşının oğlu Azariah, Menelik’e Kudüs’teki özgün 10 Emir Sandığı’nı ya da başka kaynaklara göre, Tevrat Sandığı’nı yanlarında götürmelerini önerir. Ve götürürler.
Bu çarpık öykü Etiyopya açısından çok önemli sonuçlar doğuruyor. Aslında Hıristiyanlığın bu topraklarda ezeli din olduğu yaygın gibi görünse de, anlatılan hikayelerde Museviliğin etkisi altında olduğu kesin. Hatta Haile Selasie de dahil günümüze kadar 237 imparatorun da Hz. Süleyman ile Seba Kraliçesi Melike’nin çocuğu I. Menelik soyundan geldiği iddia olunuyor. Ancak bu iddia, günümüzde birçok bilimsel kaynaklar tarafından da yalanlanıyor.Bu özgün sandığın şu anda Aksum’daki Sion Meryem’i Kilisesi’nde olduğu söylenir ki gezginler sandığın içinde bulunduğu binayı dışarıdan görebiliyorlar.

Fakat bizce daha önemlisi, Etiyopya’daki her kilisenin ‘kutsalın kutsalı’ olan bölümünde bu sandığın bir kopyası yer alıyor ve Etiyopya halkının geleneklerinde Musevi kültürünün kalıtımlarına yer veriliyor. Bu kilise ve bunun gibi kiliselerin hızla çoğalmasının nedeninin altında, Musevilerin kendi kültürlerini Hıristiyanlıkla beslemesinden kaynaklandığını düşünebiliriz doğrusu. Ellerinde maddi imkanları bulunan Avrupalılar kültür sömürgelerini bu hikayelerle besleyip, Halkı son din İslam’ın yakın etkilerinden dahi uzaklaştırmaya çalışıyorlar. Oysa biz inanıyoruz ki, İslam yeryüzündeki bozulmamış tek dindir. Hz. Muhammed de (s.a.v) ilk olarak bu dini Afrika topraklarındaki Habeş Krallığı’na duyurmasında ilahi bir noktaya işaret ediyor.

Bu noktaya da parmak basıp, tarihin sayfalarına notumuzu düşüyoruz.

Ve Addis Ababa’da dolaşmaya devam ediyoruz. Bugün ulusal Müze’ye Türkiye’den de turlar var. En eski insan iskeletlerinden biri olan Lucy’nin replikası, ana tanrıça heykelleri ve etnografik öğeleri ile Ulusal Müze, geçmiş tarihte Haile Selassie’nin sarayı olarak da inşa edilmiş, resim sergisi bulunan Etnografya Müzesi gezilmeye değer olduğu düşünülüyor. Geniş bir alana yayılmış ancak tedbirli gezilmesi gereken ünlü Merkato Çarşısı. Aslan Evi olarak bilinen sadece aslanların barındığı ulusal hayvanat bahçesi, tüm şehri yukarıdan görebilen ve dükkânlarında geleneksel hediyelik eşyaların satıldığı Entoto Tepesi Addis Ababa’nın görülemeye değer yerlerinden. Ancak bu turisttik yerlerde İslami Öğelere rastlamak mümkün olmuyor. Çünkü her yerde Hıristiyanlık temaları hakim. İnşa halindeki yeni kiliseler çok fazla. Bu kiliselerin önlerinde de gıda yardımlarının yapılması, Hıristiyan okullarında çocuklara ve ailelerine verilen karşılıksız burslar, Misyonerlerin bu ülkede ne denli etkin olduklarının açık göstergesi. Oysa Necaşi’nin torunları gördüğümüz bu gençler. Hz. Peygamberin elçilerine ilk kucak açan Habeşistan Kralı Necaşi’nin torunları…

Adil Kral Necaşi’ye Selam Olsun

O yıllar ki Müslümanların gördüğü baskı ve zulüm dayanılmaz bir hâl almıştı. Dışlamalar ve işkenceler birbirini takip ediyordu. Herkes canından, malından, ırz ve namusundan endişe ediyordu. Bu şartlarda, Allah Resulü’nün (s.a.v) “O, ülkesinde kimseye zulmedilmeyen kraldır.” diyerek övdüğü Necaşi Eshame’nin ülkesine, Habeşistan’a hicret izni çıktı. Farklı tarihlerde iki ayrı kafile halinde yola çıkan sahabeler, Kızıldeniz’i aşarak Afrika topraklarına geçti. Burada, Hz. Peygamber’in (s.a.v) haber verdiği gibi hürmetle karşılandılar, aziz birer misafir gibi ağırlandılar.Bu ilgi ve alaka Mekke müşriklerini ziyadesiyle rahatsız etmişti.Sonradan büyük sahabeler arasında yer alacak olan Amr b. As (r.a.) başkanlığında bir heyeti, bu ülkeye göndermeye karar verdiler.Maksat, Kral Necaşi’yi Müslümanlar aleyhine kışkırtmak, onların kendilerine teslim edilmesini sağlamaktı.

Ancak Necaşi,heyetin iftiralarını, yalanlarını dinledikten sonra, kendisine sığınan insanları dinlemeden bir karar vermeyeceğini söyledi.Müslümanlardan bir grubun saraya çağrılmasını istedi. Allah Resulü’nün (s.a.v) amcasının oğlu, Hz. Ali’nin de büyük kardeşi olan Cafer b. Ebu Talip (r.a.) başkanlığındaki heyet, Necaşi’nin huzuruna çıktı. O günün saray adetleri gereği hükümdarın huzuruna çıkanlar secde ederlerdi.Fakat onlar inançlarının gereği olarak bunu yapmadılar. Müşrikler buna çok sevindiler, huzurdan kovulacakları hevesine kapıldılar.Ama Necaşi tepki göstermedi, onları saygıyla dinleyip sorular sordu.Cafer b. Ebu Talip (r.a.) özetle şunları söylemişti: “Biz, cahil bir kavimdik. İçki içer, kumar oynar, zina eder, insan öldürürdük. Bütün kötülükleri irtikâp eder; fakat tek faziletli iş işlemezdik. Allah (c.c.), içimizden bir peygamber gönderdi. O bize doğru yolu gösterdi. Bizi her türlü kötülükten çekip çıkardı ve her türlü faziletle donattı.”
Hıristiyan olan Necaşi Eshame, Hz. İsa (a.s.) ve Hz. Meryem’i sordu. Cafer (r.a.), hicretlerinden hemen önce inen Meryem Sûresi’ni okudu. O okudukça Necaşi’nin gözlerinden yaşlar akıyordu. Sonunda eğilip yerden ince bir çöp aldı ve tarihe geçen şu sözleri söyledi: “Allah’a yemin ederim ki, sizin peygamberinize nazil olanlarla, Hz. İsa’ya inenler arasında şu çöp kadar dahi fark yoktur!..”
Habeş kralı Necaşi Eshame, neticede Mekke müşriklerinin getirdiği hediyeleri de geri çevirip, ülkesine sığınan Müslümanları himaye edeceğini ilân etti.
Adaletle hükümdar olan bir kral, Allah’ın sevgilisi Hz. Muhammed’in şu mektubuyla Müslüman olmayı seçecekti:

“Allah Rasulü Muhammed’ten Habeş Meliki Necaşi’ye!

Ey Melik Müslüman olmanı dilerim. Ben, senin namına la ilahi, (Melik, Kuddüs, Selam, Müheymin sıfatlarına haiz ) olan Allah’a hamdü sena ederim. Ve şehadet ederim ki Meryem oğlu İsa, Allah ın kulu ve kelimesidir.
Allah o kelimeyi ve o ruhu çok temiz ve Afif olan ve dünya hayatından tamamıyla çekilmiş Meryem’e nefhetti. (ruhundan üfledi)
Bu suretle Meryem İsa’ya hamile kaldı ve Allah İsa’yı yarattı.
Nasıl ki Allah Adem’i de kudret eliyle,(bir mucize olarak) yaratmıştır.
Ey melik! Seni eşi ve benzeri olmayan tek Allah’ a imana ve ona ibadete, bana uymaya ve Allah tarafından, bana gönderilenlere inanmaya davet ediyorum.
Çünkü ben Allah’ ın bunları tebliğe memur elçisiyim.
Şimdi ben size(islam esaslarını) tebliğ ettim ve nasihatte bulundum. Sizde nasihatimi kabul ediniz.
Selam hidayete tabi olanlara olsun!”

Hz.Necaşi’nin Türbesi’ni Ziyarete gidiyoruz.

Hicret’in 9. yılında, vefatını vahiy yoluyla öğrenen Hz. Peygamber (s.a.v) gıyabında bizzat cenaze namazını kıldırdı.O günden bu yana Necaşi, zulme uğramış Hak dostlarına kucak açan, kol kanat geren adil hükümdar olarak Müslümanların gönlünde taht kurdu. Bu Adil hükümdara, vazifemizi yapmak için, Addis Ababa’dan 840 km uzakta kabri bulunan Necaşi Köyü’ne doğru yola koyulduk.

Necaşi Köyü’nde Sahabe Mezarları

Gördükleri maddi ve manevi işkenceler sebebiyle vatanlarını bırakmak zorunda kalarak Habeşistan’a (614 ve 615 yılında) hicret eden sahabeler, Afrika’nın ilk Müslüman topluluğunu oluşturdular. Birinci kafilede 4′ü kadın 15, ikinci kafilede ise 19′u kadın 111 sahabenin olduğu naklediliyor. Bu insanlar, köklü bir geçmişe sahip, Habeş krallarının hüküm sürdüğü bölgeye, Etiyopya’nın kuzeyine, bugünkü Tigray eyaletinin başkenti Mekele yakınlarına yerleştiler. Bugün bu belde Necaşi köyü olarak tanınıyor. 
Örnek yaşayışlarıyla, Necaşi’nin de aralarında bulunduğu çok sayıda insanın İslam’ı kabul etmesine vesile oldular. Vefatından sonra Necaşi’nin cenazesi de bu köye defnedilmiş. Bu sebeple köy, onun adını almış. Köyde Necaşi’den başka, vatanlarına geri dönmeyip burada kalan 15 sahabenin de kabri bulunuyor.
Necaşi’yi hepimiz “Çağrı” filminden tanıyor gibiyiz. Ama o büyük şahsiyetin kabrinin merkezden uzak küçük bir köyde olduğunu ve yanında sahabelerin de yattığını bilen çok azdır. Hz. Peygamberin ilk gönderdiği elçilerden olan sahabeler… Tirgay Eyaletinin Başkenti Meleke’ye varıyoruz önce. Eritre’nin sınırın da 80 km mesafedeki köy Necaşi Köyü. Köyün kurulduğu dağa tırmanan yol, dar ve keskin virajlarla dolu. Bu yolu aşıyoruz. Yeşillik olarak yol kenarlarında daha çok kaktüsler göze çarpıyor. Girişe az bir mesafe kala bir kilise gözümüze çarpıyor: Meryem Kilisesi. Karşıki tepelerden birinin başında da yine bir kilise var. Köye girdikten 100 metre kadar sonra köyün meydanına varıyoruz. Hayvanların ve çocukların gezindiği meydanın hemen solunda cami yer alıyor. Necaşi türbesi ise caminin gerisinde. Etiyopya Müslümanları için büyük öneme sahip olan caminin, Afrika’nın ilk mescidi olduğu belirtiliyor. Zaman içinde birkaç kez yeniden inşa edilmiş, genişletilmiş. Bu türbe ve camiinin Müslümanlar için sembolik olarak önemi çok büyük. Halk Necaşi’ye ve yanındaki sahabelere karşı öyle saygılı ki, türbenin bahçesine dahi ayakkabılarını çıkararak giriyorlar. Kabirlerin hepsi yeşil bir perdeyle görünmeyecek şekilde kapatılmış. Necasi türbesini ziyarete gelen herkese dağıttıklarını öğrendiğimiz bir metin elimize geçiyor. Metinde yazılanlar bizi oldukça duygulandırıyor. Dua niyetine yazılmış olan metin ziyaretimizi daha da anlamlandırıyor:

Necaşi’nin Türbesindeyiz

“Selam olsun sana ey faziletli hükümdar, selam olsun sana ey adil hükümdar, selam olsun sana ey Allah Resulü’nün (s.a.v) hakkında ‘O, ülkesinde kimseye zulmedilmeyen kraldır.’ dediği şahsiyet. Selam olsun sana ey Allah Resulü’nün (s.a.v) ashabını ağırlayan. Selam olsun sana ey Cafer b. Ebu Talib’e (r.a.) ‘Sizler benim topraklarımda emin olarak kalın.’ teminatında bulunan, selam olsun sana ey halkına ‘bu insanlara kötü davranan her kim olursa cezalandırılacak’ fermanında bulunan. Selam olsun sana ey Al-i Imran sûresinde bir ayette, Allah-u Teala’nin Efendimize övdüğü yüce insan, selam olsun sana ey ‘eğer o peygamber benim ülkemde bulunmuş olsaydı onun ayaklarını yıkardım, bir an bile hizmetinden geri durmazdım’ diyen kimseye. Selam olsun sana Kuran-ı Azimuşşan’ı dinlerken gözyaşı döken. Selam olsun sana ey Allah Resulü’ne armağanda bulunan. Selam olsun sana ey Allah Resulü’nün (s.a.v) yerine mehir ödeyerek O’nu Ummü Habibe binti Ebu Süfyan ile nikahlayan. Selam olsun sana ey Allah Resulü’nün (s.a.v)mektubunu fildişi bir kutuda muhafaza eden. Selam olsun sana ey Allah Resulü’nün (s.av) ve ashabının (r.a.) gıyabında cenaze namazı kıldığı şahs-i muhterem. Cenabı- Allah tüm bunlar için seni cennette Allah Resulü’ne (s.a.v) yoldaş eylesin ve Cenab-ı Allah bizleri cennetinde Allah Resulü (s.a.v) ile ve seninle buluştursun. Amin.” Bu duayı da ettiğimiz dualara katıyor. Ve ruhuna Kuran-ı Kerim okuyoruz. Habeşistan toprakları, sadece Necaşi’nin değil İslam’ın ilk müezzini Bilal-i Habeşi’nin de ana vatanı. Peygamberimiz’in (s.a.v) “Annemden sonraki annem Ümmü Eymen’dir.” buyurduğu hanım da Habeşistanlı.
Habeşistan’ın gönlümüzdeki manevi değeri buraları gördükçe, hafızamızı tazeledikçe daha da artıyor. Etiyopya’lı Müslümanlar bizim kardeşlerimiz. Bu kardeşlerimiz bizim atalarımızda sahip çıktığı çok önemli bir sembole sıkı sıkıya tutunmuşlar. Onların ataları da Peygamberimizin ve sahabelerinin dostlarıydı. Sahabelere ziyaretimizi gerçekleştirip, vazifemizi yapıyoruz. Allah ahrete bizi onlara dost eylesin.
Köydeki evlerin durumuna bakılırsa, caminin bakımlı olması bizi hiç olmazsa sevindiriyor. Ancak camide su bulmak bile çok güç. Burayı ziyaret eden Müslümanlar da pek yokmuş, öyle diyor ahali.Oysa Müslümanlar açısından yoğun bir ziyaret yeri olabilecek öneme sahip burası. Fakat imkansızlıklardan dolayı, gelen ziyaretçilerin kalabileceği ve ihtiyaçlarını giderebileceği sosyal mekanlar yok. Ayrıca bölgenin tanıtıma da ihtiyacı var.Tirgay bölgesinde, Necaşi’ye yakın bir konumda bulunan ve Hıristiyanlarca kutsal sayılan bahsettiğimiz Aksum şehrine ise başta batılı ülkelerden olmak üzere her yıl binlerce turist geliyor. Onların ziyaretlerini rahatlıkla gerçekleştirebilecekleri çok sayıda tesis mevcut olduğunu öğreniyoruz. Bu da Müslümanların Kutsal değerlerine, kültürlerine ne kadar ehemmiyet verildiğini tekrar gözler önüne seriyor.
*Etiyopya’da İslam Araştırmaları Merkezi
Etiyopya’nın etnik yapısı karmaşık.Halkın önemli bir kesimi Sami (Habeşçe) veya Kuşi dil konuşur. Sami dil konuşanlar kendilerini ‘Habeşa’ olarak nitelerlerse de diğer etnik gruplar bu nitelemeyi kabul etmiyor.Kişi başına düşen milli gelirin 100 dolar civarında olduğu Etiyopya’da, en iyi konumdaki memur 230 ila 270 dolar arasında maaş alıyor. Bu yoklukta ellerinden geldiğince eğitim almaya çalışan pırıl pırıl, güler yüzlü çocukların varlığı bizleri heyecanlandırıyor. Okuma yazma oranı yüzde 40. Burada eğitimin ne denli önemli olduğunu söylememize gerek yok. Bu açığı İslam Araştırmaları Merkezi (IRCC) kapamaya çalışıyor. İslama karşı ön yargıları kırmak ve Etiyopya’daki İslam tarihini öne çıkarmak başlıca hedeflerinden. Üniversitelerde İslam aleyhine araştırmalar yapılmasını ve bu yanlış araştırmalara dayanarak devletin yasa çıkarmasını engellemek amacıyla yola çıkan bu merkez, eğitim adına atılmış önemli bir kuruluş. Nitelikli insan yetiştirme amacında da olan İslami Araştırmalar Merkezi, Etiyopya gençliği için çok umut verici bir hareket arz ediyor. Bu merkezin camisi bakımlı ve büyük.Umut içerisinde.

Etiyopya (Habeşistan) Osmanlıyı Arıyor

Müslümanların yaşadığı bölgeler öyle yoksul ki, kıyas yapacak tanımlama bulamıyoruz. Kelimeler tükeniyor sanki. Ekmek yapacak unu olmayan kimseleri yoksul sayan bölgeler ver. Bunların hemen hepsi Müslüman nüfuslu. Bizim dünyamızda karşılık bulan tüm değerler sıfırlanıyor bu noktada. Nitekim ülke nüfusunun %46’sı yani neredeyse ülkede yaşayan her iki kişiden biri yetersiz besleniyor. Yetersiz beslenmeye ve tıbbi imkânsızlıklara bağlı olarak kolaylıkla tedavi edilebilecek birçok hastalık da kronik hal alıyor. Ülke insanının belini büken bir diğer önemli vaka ise AIDS. Başkent nüfusunun %15’i, yani her 100 kişiden 15’i AIDS virüsü taşıyor. Bu hastalıklarla baş edecek durumları olmayan bu insanlar için yetersiz kalmak, içinde bulunduğumuz sancıyı büyütüyor. Onlar için elimizden gelenin fazlasını yapmak istiyoruz.

Afrika’da Osmanlı Medeniyeti...

Etiyopya ( Habeşistan)’dan ayrılıp Sudan üzerinden Orta Afrika ülkeleri Çad, Kamerun ve Nijerya’ya giderken uçakta ‘Afrika’da Osmanlı medeniyeti’ ile ilgili araştırmalar yaparak bilgisayarıma yazdığım notları sizlerle paylaşmak istiyorum.
Etiyopya’nın başkenti Adi saba Hava Limanı’ndan Etiyopya hava yollarına ait uçakla Çad’ın başkenti Jamaina’ya gidecek olan uçağımız 2 saat gecikmeli kalkıyor. Afrika’nın en büyük devletlerinden birisi olan Sudan Hava Sahasını geçeceğiz. Uçsuz bucaksız Afrika çöllerinden geçiyoruz. Çöl fırtınası yüzünden uçağımızın camları kum taneleri ile doluyor. Ben bir taraftan Afrika çöllerini seyrederken diğer taraftan elimdeki kaynaklardan araştırma yazılarımı 4 saate yakın sürecek uçak yolculuğunda bilgisayarıma kayıt ediyorum. Şimdi gelin 11 bir metre yükseklikte yazdığım Afrika’da Osmanlı Medeniyeti adlı araştırma notlarımı birlikte okuyalım.

Osmanlı Afrika Coğrafyasına nasıl girdi?

Osmanlı Kanuni Sultan Süleyman zamanında, Hint Okyanusu’ndan donanma göndererek bu topraklardaki Müslümanlara yardımda bulunmamış mıydı? Kuzey, Doğu ve Batı Afrika Topraklarını Avrupalılar bu topraklara sömürge için, köle ticareti için gelmeye başladıklarında o zamanlar güçlü bir devlet olan Osmanlı, Afrika’daki birçok bölge gibi buraları da kendi güvencesine almamış mıydı? Gururla yürümemiz gereken bu topraklarda, şimdi içimizde bir buruklukla bulunuyoruz. Ecdadımızın yardım için geldiği topraklarda, o vakitlerdeki salgınlar oluşturulmak isteniyordu… Sömürge ve köleleştirme. Osmanlı Devletinin yardım elini uzattığı bu topraklara, Türkiye’den geldiğimizi söylediğimizde bize gözlerinin içinden gelen bir gülümseme ile bakıyorlar. Osmanlı, Afrika’da sömürge kolonileri kurmadığı hatta sömürgeye karşı kalkan vazifesi gördüğü için Afrika ülkelerinde Osmanlı’ya sempati ile bakılıyor.

Afrika’da Osmanlı Adaleti

15.yüzyılı hatırlayalım. İspanya’da henüz yurtlarını terk edemeyen milyonlarca Müslüman nüfus vardı. Hıristiyan olmaları ya da ölümü tercih etmeleri dışında bir de bilmedikleri coğrafyalara taşınmaları söz konusuydu. Endülüslü son Müslüman kafilesi Osmanlılar tarafından İspanya’dan alınıp Kuzey Afrika sahillerindeki şehirlere yerleştirilene kadar acı çekmeye devam edeceklerdi.
Aynı dönemde Hindistan’a ulaşmak için yolan çıkan, Portekizli denizci Henry adıyla bildiğimiz Dom Henrique, beş aşamada Afrika içlerine doğru hareket etmişti. Maderia adalarını, Bojador Burnu, Gine Körfezi, Porto Santo, Beyaz Burun, Yeşil Burun, Senegal veoradan da Gambia’ya ulaşmıştı.
1487 yılında Lizbon’dan yola çıkan Portekizli Kaşif Bartolomeu Dias’da Afrika’nın güney batı ucuna ulaşmış ve aşırı fırtına nedeniyle sığındığı bu buruna, fırtınalar burnu adını vermişti. Kaşif Dias, Portekizli Kral II. Joao’nun emriyle doğuya ve oradaki baharatlara ulaşılabilecek bir suyolu bulabilmek için yola çıkmıştı. O zamanlarda ticaret yollarının sadece bir bölümü denizden geçiyordu ve bu yüzden doğuya giden tüccarlar Ortadoğu ülkelerini boydan boya geçmek zorundaydı. Tarihçilerin yazdığına göre Dias, burnu keşfettiğini haber verince Kral bu keşfin doğuya ulaşan suyolunun yakında açılmasını sağlayacağını düşünmüş, bu nedenle burnun adını Ümit Burnu olarak değiştirmiş.

Hindistan Baharat Yolları Osmanlı Denetiminde

O zamanlar Baharat yollarının tamamı Osmanlı Devleti’nin kontrolü altındaydı. Baharat Yolu’na ulaşma arzusunda olan Avrupa Devletlerinin kaderi, bu tesadüfen buldukları Fırtınalar burnu ile değişecekti ve tabi Afrikalı ülkelerin kaderi de… Vasco do Gama’da 1497 yılında Ümit Burnu’nu dolaşarak Mozambik adası önüne geldi. 1497 Mozambik’te kendisine sıcak ilgi gösteren kralın Hindistan yolunu bilen üç kılavuz vermesiyle 15 Ekim 1498 yılında Hindistan’a ulaşarak, deniz yoluyla Hindistan yolunu keşfederek, Hindistan’ın sömürülmesinin yolunu açmıştır. Böylece Afrika’nın çevresini dolaşan ilk Avrupalı kişi olma unvanını kazanıyor. Portekizliler adına Vasco do Gama Afrika’nın Batı sahillerinden güneye doğru inerek 1497 yılında Ümit Burnu’nu dolaşarak Mozambik Adası önüne geliyor. O dönemde buradan Somali’ye kadar uzanan Doğu Afrika sahil şeridinde kırka yakın şehir devleti vardı ve buralarda yaklaşık sekiz asırdır devam eden Müslüman idarecilerin kurdukları hanedanlar hüküm sürüyordu. Bu hanedanların hepsi de Habeş Krallığı’na bağlı idi.

Seyyahların Gözü İle Afrika

Batılıların Afrika hakkındaki söylenceleri biraz da tarihi bulguların eksikliği nedeniyle çarpık bir durum arz ediyor. Uzun yıllar bir takım egzotik idealleştirmeler, fanteziler ve hayaller ile örülü bu Afrika tasavvuru Batılı zihinlerde “fantastik bir çekim ve ilgi alanı” olmaktan öteye gidememiş. Antik Yunan ve Roma’da ortaya çıkan Afrika ile ilgili öyküler ve anlatılar sebebiyle Avrupalılar görmedikleri bu kıta hakkında kolayca “kötülükler coğrafyası” ya da “Kara Kıta” diyebilmişlerdir. Oysaki 8.yy.da Araplar ve İran’ın Şiraz bölgesinden gelenler, ülkenin iç kısımlarıyla dahi ticaret yapmışlardır. Doğu Afrika sahillerinden güneye doğru yayılan büyük bir kültür ve dini anlayış, bu ticaret alışverişi ile oluşmuştu. Ümit Burnu’nun keşfi kıtanın ümitsizliği olmuş; ‘Kara Kıta’ denilen Afrika, ne yazık ki ‘karartılan kıta olmuştur. Bunu kültür ve medeniyetimizin izlerinden anlıyoruz.

İbn-İ Battuta Doğu Afrika’da…

Büyük İslam seyyahı olan İbn Battuta 13.yy başlarında Doğu Afrika adalarından biri olan Kilve’ye kadar gitmiş, bu şehirlerin her biri hakkında seyahatnamesinde bizim için çok güzel notlar almış. Battuta bu şehirlerdeki gördüğü gelişmişlik, çok katlı güzel ahşap binaların sokakları süslediği ve insani ilişkilerdeki seviyenin yüksekliği karşısında hayrete düştüğünü seyahatnamesinde bizlere anlatmaktadır. İbn Battuta bu şehirler deki kültürü bizlere şöyle aktarıyor:
“Somali Zeyla şehrinin- ki burası ilk hicret eden sahabelerin ayak bastıkları şehirdir- gerçekten büyük bir çarşısı var.
Halkn devesi çok. Her gün yüzlercesini kesebiliyorlar. Makdeşav ahalisi tüccarlarıyla anılıyor. Orada şehrin adıyla anılan kumaşlar üretiliyor. Mısır ve diğer ülkelere sevk ediliyor.
Bu şehrin adetine göre, ne zaman bir gemi limana gelse, hemen “sanbük” denilen küçük kayıklar gemiye yanaşır. Her sanbükte birkaç genç bulunur. Onlar kapağı kapalı yemek dolu bir tencere getirip gemideki tacirlerden birine takdim ederek şöyle derler:
“Bu adam benim misafirimdir. Bana gelecek!” gemideki tacir misafirliğe çağıran gencin evine gider, başka bir yere gitmez. Tabi sürekli ticaret yapan ve tanınanlar başka, onlar istedikleri yere giderler.
Bu tacir bu şekilde bir eve konuk olunca, ev sahibi onun yanında bulunan eşyayı satıp başka şeyler satın alır onun için..
Yöre halkndan biri böyle bir tacirden, değerinden aşağı bir şey satın alsa yahut misafirin izni tanıklığı olmaksızın, onun mallarından bir şeyler satsa bu satış geçersiz sayılır onlar nezdinde. Çünkü yöre halkı geçimini bu şekilde sağlıyor.”
Misafir kültürü, alışveriş kültürü bize yansıtılan gibi olmadığını İbn-i Battuta’nın bu seyir notlarını okurken daha da iyi anlıyoruz. Ve İslam’a verdikleri ehemmiyeti.
‘İbn Battuta gemiyle şimdiki Somali’nin Eski Habeşistan bölgelerinden biri olan Zeyla Limanına vardığında, tüccar olmadığı anlaşılınca, onu hemen şeyhin yani sultanın yanına götürmeye kalmışlar.
Battuta itiraz edip, konaklayacağım yerden sonra gideceğim dediyse de, itirazını kabul etmemişler ve şöyle demişler.
“Buranın töresidir; bir derviş, Hz. Ali soyundan gelen bir şerif yahut muhterem bir insan buraya geldiği zaman hükümdarı görmedikçe konaklayacağı yere gidemez!”
Ahali burada sultana şeyh diyor. Biz de kabul ettik.”
İbn-i Battuta şöyle devam ediyor:
“Onların adetlerinde gemi yanaştığı zaman ilk önce gemiye sultanın Sanbük’ü yanaşır. Nereden geldiğini, sahibinin ve kaptanının kim olduğunu, yükünün nelerden ibaret olduğunu, tacirlerinin kimlerden oluştuğunu sorar. Sanbükteki heyet gerekli bilgileri aldıktan sonra durumu sultana, yani şeyhe bildirir. O da layık olanları huzuruna kabul eder.
Buradaki halk neredeyse bizim yediğimizin 3 katı yemek yiyor. Oldukça iri insanlar…

Afrika’da 4 Çocuktan İkisi Ölüyor

Afirika ile ilgili asırlar önce önemli tesbitler yapan İbni Battuta’yı okuduğumuzda gözlerimizin yaşarmaması imkânsız. Asırlar sonra bizim bildiğimiz Habeşistan yani Afrika Devletleri Birliği’nin başkenti olan Etiyopya’da bile durum çok kötü. Yaşanan kaoslardan dolayı binlerce kişinin öldüğü. Ülkelerinin dağılıp, ayrıldığı yaşayan 5 yaşın altındaki çocukların dörte ikisinin öldüğü, açlığın ve sefaletin kol gezdiği bölge mi?
Şimdiler ise kişi başı gayri safi milli hâsılası, satın alma gücüne göre 740 dolar. Bu sonuçla dünyanın en yoksul insanları Etiyopya’da demek. Ulaşım araçları sınırlı. Petrol sorun. Zayıf vücutlu, ama iskeletleri sağlam Etiyopyalılar yollarda yürüyor, çoğunlukla omuzlara atılan bir bastonla. Bazıları koşuyor. Bu ortalama iki bin yükseklikteki bir plato üzerinde akciğer ustalığı gerektiriyor doğrusu.
İbn- Battuta’nın notlarından okuduğumuz kadarı ile refah ve bolluk içinde yaşanılan bir ticaret merkezlerinden biriymiş bu bölge. Devam ediyor Battuta:

Afrika’da Sultanlık Kültürü

“Cuma günleri sultan misafirlerine, giyecek hediye eder. Halkla beraber mescitte namaz kılıp babasının mezarında Kuran okur. Cuma günleri sultanlık merasimleri de yapılır. Cumartesi günleri ise ahali şeyhin ikametgâh gösterdiği yerlere oturur. Kadı, fıkıh bilginleri, şerifler, salihler, dervişler, hacılar. Herkes kendine ait peykeye oturur. Onların ardından vezirler, emirler ve yüksek rütbeli askerler de bölük bölük selam verip çıkarlar. Şeyh yani sultan ekmeğini onlarla paylaşır.
Sonrasında şeyh kendi konağına gider. Kadı, vezirler, sır kâtibi ve ileri gelen dört emir halkın meselelerini dinlemek için orada kalırlar. Doğrudan şeriatla ilgili olan hususlarda kadı hüküm verir. Bunun dışındaki davalara vezirler ve kumandanlar bakar. Eğer sultanla istişareyi gerektirecek önemli bir husus varsa, yazı ile iletilir. Adalet gecikmez, cevap bir kâğıdın arkasına yazılmış olarak derhal verilir. Ora halkının töresi böyle!’

Avrupalılar Afrika’da İslam Medeniyetini Yıkıyor

Adalet, bolluk, hürmet ve İslam’a bağlılık. İslam düzenin kurulduğu ve huzurla yaşandığı beldelermiş buraları. Bu topraklardaki kültür, medeniyet ve izzet sarıp sarmalıyor bizi. Bu yaşanılan acılar tamamen Batı Politikalarının vahşiliği ve adaletsizliği yüzünden oluşmuş. Bunları görünce, bir Müslüman olarak bizlerin daha da medeniyetimize sahip çıkmamız gerektiğini düşünmeden edemiyoruz. O zamanlardaki İslam Medeniyeti zenginliği, şimdiki Batı Medeniyeti yoksulluğu. Kendi oluşturdukları bu zülüm düzeninde buna paralel olarak Etiyopya’daki açlığı bir fırsat olarak değerlendiren Hıristiyan yardım kuruluşları da ülke içinde yardım dağıtımı ile birlikte Hıristiyanlık propagandası yapıyor. Dini etkinliklerini buradaki yoksul halk üzerinden uygulayıp sömürüyorlar. Sahabeye kucak açmış, İslam Dininin İlk coğrafyalarından biri olmuş bu ülke, tesadüfen mi bu hale getirildi soruyoruz?
Hayır tabii ki.Uzun yıllar uygulanmış, politikalar, güçlü İslam Devletlerinin zayıflatılması, Farklı Ticaret kanalları ile zengin olma yoluna giren Batı Medeniyeti, hiçbir şeyi tesadüfen yapmadı. 15. yy. da Ümit Burnu ve Hindistan’ın farklı yollarına, Afrika Kıtasıyla ulaşan Batı Medeniyeti ilk olarak, bölgenin zenginliğinin farkına varan Portekizler tarafından derhal buraya donanma sevk etmeye başladılar. İlk donanma 1505 yılında Güney Afrika sahillerini geçerek Doğu Afrika’da Mozambik’ten başlayıp bugün Tanzanya’nın güneyindeki Kilve Sultanlığı, Kenya sahilindeki Mombasa Sultanlığı, Somali’nin başkenti Makdişu’yu ve diğer şehirlerle onlara bağlı yerleri topa tutup, binlerce kişiyi öldürerek Kızıldeniz’e girdiler. 1517 yılına gelindiğinde Portekiz donanması Memlûk donanmasını da yenerek Cidde önlerine kadar gelmişti.

Osmanlı Afrika’yı Batılılardan Koruyor

Batılıların vahşice katliamlar yaptığı Afrika’da işte böyle bir dönemde İslam dünyasının en güçlü iktidarına sahip Osmanlı Devleti, Afrika’nın Kuzey bölgesinde İspanyol işgallerine; Kızıldeniz ve Hint Okyanusu’nda ise Portekiz istilasına karşı Müslümanların imdadına yetişti. Önce Mısır’da artık bu saldırılara karşı direnme gücü kalmayan Memlûk idaresine son vermeleri gerekti. 1517 yılında önce Mısır’ı alır almaz Kızıldeniz’deki Portekizlileri Cidde’den uzaklaştırmaları gerekti. Çünkü her an Mekke ve Medine’ye bir saldırı düzenlemeleri söz konusu idi. Osmanlı idaresine geçen Memlûk donanması derhal yeni birliklerle ve gemilerle takviye edilerek Portekizliler üzerine gönderildi. Kızıldeniz’den çıkarılan Portekiz donanması Hint Okyanusu’nda da takip edildi. Ancak Hint Okyanusu’nu esir aldıkları Arap denizcilerden avuçlarının içi gibi öğrenen Portekizliler bölgeyi çok iyi biliyorlardı. Osmanlı Devleti böylesine bir donanma ile 16. yüzyıl boyunca mücadele etmek zorunda kaldı.

Yemen Valisinden Kenya Ve Mombassa’ya Asker
Batılı hıristiyan devletlerin sömürü ve işgaline uğrayan Afrika’yı Osmanlılar canları pahasına korumaya devam ediyordu. Bir ara Yemen Valisi Hasan Emir Ali Bey komutasında küçük bir filoyu bugünkü Kenya’nın Mombasa limanına gönderdi ve 1585 yılında burası alındı. Kısa zamanda bir Osmanlı kalesi de inşa edilen limanı kaybeden Portekizliler kral naibi tarafından idare edilen Hindistan’ın Goa Limanı’ndaki donanmasını buraya sevk ederek 1589 yılında Mombasa’yı tekrar Osmanlılar’dan aldılar. Fakat Hint Okyanusu’nun bu bölgesindeki Müslümanların Osmanlılarla o tarihlerde başlayan ilişkileri 20. nci yüzyılın başlarına kadar devam etti. Hatta ilişkilerin iyi olduğu dönemlerde Somali’nin başkenti Makdişu’da, ki o zamanlar Somali Devleti, Etiyopya’ya yani Habeşistan’a bağlı idi, Osmanlı padişahları adına bu topraklarda para bastırıldığı bilinmektedir.

Kuzey Afrika’da Osmanlı – İspanyol Mücadelesi

Kuzey Afrika’ya iyice yerleşen İspanyol istilası karşısında çaresiz kalan yerli halk Akdeniz’de kendi başlarına hareket eden Türk denizcilerinden yardım istediler. Oruç Reis ve kardeşleri bu çağrılara cevap verdiler. Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı ele geçirdiği dönemde onlar da Fas sınırına yakın Batı Cezayir’de İspanyollara karşı büyük bir savaşın içine girdiler.
1510’lu yıllarda bugün Libya Devleti’nin başkenti olan Trablusgarp şehrini alarak Müslüman ahali üzerinde büyük bir kıyım uygulayan İspanyollar’dan kaçabilen Müslümanlar buraya yaklaşık 50 km. mesafedeki Tacura şehrine sığınmışlardı. Aralarından seçtikleri bir heyeti buradan İstanbul’a gönderdiler. Sarayburnu’na çıkan Trablusgarplı Müslümanlarla sarayda bulunan ağalardan Murad Ağa onların konuştukları lehçeyi kolay anladığından emrine verilen bir donanma ile derhal Tacura’ya gönderildi. Onun yerli ahali ile yaptığı dayanışma sonucu Osmanlı donanması 1551 yılında Trablusgarp şehri İspanyollar’dan geri aldı.
Onların bu dönemde başlattıkları mücadele giderek güçlendi ve önce Cezayir’in önemli sahil şehirleri, ardından Tunus ve en son Trablusgarp İspanyol işgalinden kurtarıldı.

Barbaros Hayreddin Paşa Ve Turgut Reis Afrika’da

Tunus bir ara tekrar İspanyol işgaline uğramışsa da 1574 yılından 1881 yılında Fransa tarafından ‘himaye’ adı altında işgal edilene kadar Osmanlı idaresinde kaldı. Dönemin güçlü denizcileri Barbaros Hayreddin Paşa ve Turgut reislerin gayretleriyle bütün Kuzey Afrika sahilleri istiladan kurtarıldı. Hem Doğu Afrika’da, hem de Kuzey Afrika’da bir Osmanlı güveni sağlandı ve uzun süre muhafaza edildi. 1820’li yıllarda Mısır valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın payitaht merkezi Sinnâr (Sennar) şehri olan Func sultanlığına son verdikten sonra kurduğu Hartum şehrini yeni idari yapının başkenti yapmasıyla bugünkü modern Sudan Devleti’nin temelleri atılmış oldu. Bir müddet sonra Mısır Sudanı adı verilen bu bölgenin sınırlarına Kordofan ve Darfur sultanlıkları da dahil edildi.
*Kavalalı’nın Afrika İmparatorluğu Hayali
Bugün bizim pek fazla ilgimizi çekmese de Afrika’nın Osmanlı’nın gündeminde önemli yeri vardı. Osmanlı’nın Mısır valisi olan ve daha sonra Mısır hidivliği ünvanına sahip Kavalalı M.Ali Paşa’nın büyük Afrika imparatorluğu kurma hayaliyle daha geniş alanları ele geçirme ideali olduğunu da biliyoruz tabi..
Osmanlı Devleti adına XIX. yüzyılda Mısır’ın Doğu Afrika’da tesis ettiği hâkimiyeti bir taraftan Somali sahillerine kadar inerken diğer taraftan da Nil Nehri boyunca güneye doğru seferler düzenlenip bugünkü Uganda’nın kuzeyine kadar genişletildi. Avrupalılar adeta çift kollu saldırı yaptıkları, İslam alemi düzeni bozma yarışına girdikleri için bir taraftan da Osmanlıyı zayıflatma ve parçalama planlarını uygulamaya koymuşlardı. Biliyorlardıki Osmanlı devleti parçalanmazsa, korumasına aldığı Afrika kıtası içinde istediği sömürüyü gerçekleştiremeyecek ve bu kıtadaki devletlerin sınırlarını istedikleri gibi çizemeyeceklerdi.
*Osmanlı Devleti Afrika’da 5 Eyalet Kurdu
Balkan Savaşı’nın çıkması üzerine Akdeniz de zayıflayan Osmanlı devleti, Afrika topraklarındaki güçlerini çekmek zorunda kaldı.1912 yılında İtalyanlarla Ochy (Öşi) Anlaşması imzalanana kadar geçen tam dört asır boyunca, Osmanlı Devleti Afrika’da geniş bir alanı idaresi altına aldı. Bu bölgede zamanla beş ayrı eyalet kurdu. Bunlar Mısır, Trablusgarp, Tunus, Cezayir ve Habeş eyaletleriydi.
Afrika’nın iç kısımlarıyla münasebetler de 16. yüzyılın ikinci yarısında Trablusgarp eyaletinin güneyindeki Fizan sancağı üzerinden kuruldu. Çad Gölü çevresinde yer alan tarihî sultanlıklardan Darfur, Vaday, Bagirmi, Kânim-Bornu, Kano, Sokoto, Hevsa devletleri ve Batı Afrika’da Songay ve Timbüktü Paşalığı Osmanlılarla yakın münasebetler kurdular. Bu hanedan devletleri ve sultanlıklar İstanbul’a elçilik heyetleri gönderirken Osmanlı Devleti de 20. yüzyılın başına kadar bu bölgelere kendi elçilik heyetlerini yollamaktaydı.
Osmanlıların Afrika’nın Kuzey ve Doğu sahillerine ayak basmaları bu kıtayı Endülüs’e benzetmeyi arzulayan Avrupalıların karşısında büyük bir engeldi. Yerli halk yurtlarını ellerinde tutarken kıtanın bu bölgelerinin sömürgeleştirilmesi en az dört asır geciktirilmiş oldu. Kıtanın batı sahillerine gelince buralar 16. yüzyılın başında birer sömürge olmaya başladılar ve Portekizliler başta olmak üzere Hollandalılar, Fransızlar, İngilizler, İspanyollar, Danimarkalılar ve Almanlar kıyasıya bir mücadeleye girerek değişik iskeleler kurdular. Battuta’nın öve öve bitiremediği sahiller, bu yüzyılın ilk yirmi senesinde Portekiz topları karşısında yanıp kül oluyor, adeta harabeye dönüyordu. İşte bu donanmanın yaptığı tahribat yedi, sekiz yüzyıl boyunca canlandırılan bölgedeki İslam medeniyetini haritadan silecek kadar acımasızdı.
*Afrikalı Köleler Cephelere Sürülüyor
İlk defa 1836 yılında İngiltere tarafından yasaklanana kadar Batı Afrika sahillerinden milyonlarca yerliyi köleleştirerek Amerika kıtasındaki sömürgelerine taşıdılar. Avrupalılar bir taraftan yenidünya dedikleri Latin Amerika yerlilerini yok ediyor ve onların ellerindeki arazileri alıp kendileri yerleşiyordu. Bir yandan da buralara getirdikleri köleleri karın tokluğuna çalıştırıp elde ettikleri gelirleri Avrupa’ya taşıyorlardı. Ancak Osmanlı eyaletlerindeki bu emellerini 20. nci yüzyıla kadar bir türlü gerçekleştiremediler.
Amerika Birleşik Devletleri’nde köleliğin yasaklanmasından sonra bazı azatlı kölelerin gemilerle taşınarak getirildikleri Liberya’da kurdukları devlet ile Etiyopya’nın bir kısmı hariç kıtanın tamamı işgal edilerek sömürgeleştirildi. Afrika kıtasında en büyük payı Fransa ve İngiltere aldı. Almanlar Namibya ve Tanzanya ile yetinmek zorunda kalırken İtalyanlar Libya, Eritre, Somali’nin bir kısmını, kısmen Etiyopya’yı işgal ettiler. Yerleştikleri bu topraklarda yerli ahaliye her türlü eziyeti yaptılar. Özellikle Fransızlar ve İngilizler ekilebilir arazileri halkın elinden alarak buralara Avrupa’dan getirdikleri çiftçileri yerleştirdiler. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı esnasında İngiltere ve Fransa Afrika sömürgelerinden zorla silah altına alıp eğittikleri yüz binlerce askeri Avrupa’daki cephelere ve Osmanlı Devleti topraklarına sevk ettiler.
*Afrika Nasıl Hıristiyanlaştırıldı?
Osmanlı Devleti döneminde Afrika yerlilerinin özellikle dini inanışları olduğu gibi muhafaza ediliyordu. Kimse ne mezhep ne de din değiştirmeye zorlanıyorlardı. Ancak Avrupalılar ise köleliği yasaklamaya başladıkları zaman bu defa da Afrika yerlilerini buraya gönderdikleri binlerce misyoner vasıtasıyla Hıristiyanlaştırmaya zorladılar. 20. yüzyılın başına kadar bütün Afrika’da 10 milyon civarında Hıristiyan varken bugün kendi iddialarına göre 900 milyon nüfuslu kıtada 350 milyon Hıristiyan vardır.
Özellikle 21.inci yüzyıla girdiğimiz şu günlerde ise kıtada Müslümanlar üzerine büyük bir Hıristiyanlaştırma kampanyası yürütülmektedir. Müslümanların yaşadıkları şehirlere, kasabalara, hatta köylere varana kadar kiliseler inşa edilmektedir.
Dinlerini değiştirdikleri Afrikalıların dillerini de yasaklayan Avrupalı sömürgeciler kıta toplumlarını İngilizce, Fransızca, Almanca, Portekizce ve İspanyolca öğrenmeye mecbur kıldılar. Bugün kıta üzerinde resmi dili ana dili olan Etiyopya dışında on kadar ülkede Arapça resmi dildir. Fakat onların bir kısmı İngilizce ve Fransızca ikinci resmi dildir.

Osmanlı Afrika’ya Hep Verdi…

Ekonomik bakımdan Osmanlı Devleti’nin Afrika’daki eyaletlerinden istifadesi daima sınırlı kalırken oraları elde tutabilmek için hem kendi öz insan kaynaklarını kullanmış, hem de oralardan alınan vergileri de yerli halka cami, medrese, köprü, liman ve okul gibi binalar inşa ederek hizmet olarak sunmuştur.
Kültür ve medeniyet tarihimizin sayfalarındaki izleri bu topraklarda barış içinde, güçlü ve adaletli bir düzen içinde görüyoruz. Afrika bize yaşam biçimiyle uzak gibi görünse de, din kardeşlerimizin yanında olmak, tüm dünya İslam kardeşliği bilincinde olmak bize ecdadımızdan miras kaldı. Ancak bu kardeşlerimizin vatanlarını tahrip ettikleri gibi, atalarının miraslarını da tahrip etmişler. Ve hala etmeye devam ediyorlar. Başkentte insanların çoğu dileniyor. Zengin topraklara rağmen, üretim teknolojileri çok yetersiz ve ilkel tarım metotları Etiyopya kırsalındaki insanların bile un ve şeker gibi temel ihtiyaç maddeleri konusunda kendi kendine yetmesini engelliyor. Ülkedeki siyasi ve etnik karışıklıklar, zorla çizilen sınırlar, hastalıklar ve ekonomik yetersizlik Etiyopya’yı kuraklıktan kırılan bir ülke haline sokmuş. Fakat umutsuzluğa düşmemiş buradaki kardeşlerimiz. Sıkıntıdalar ama umutsuz değiller. Biz de umutlanıyoruz birçok Müslüman kardeşimizin gözlerinin içine bakarken. Birçoğu bu yokluk, açlık ve yetersizlik içinde bu kültüre ve medeniyete öylesine bağlı ki… Bizden sadece yaşamlarını kolaylaştıracak birkaç iyilik istiyorlar. Bize göre olmazsa yaşayamayacağımız temel ihtiyaçlar. Yüzümüz kızarıyor bunları düşününce. Bu kardeşlerimizin maddi ve manevi yanlarında olduğumuzu hissettirmek bize büyük bir gurur veriyor.
*Elveda Karabahtlı İnsanlar Ülkesi Afrika Coğrafyası
İslam dinine kucak açan Afrika kıtasındaydık. Yeryüzünde en eski medeniyetlerinin sahibi olarak bilinen aslen Habeşistan’ın bulunduğu coğrafya. Muhteşem medeniyetlerin kurulduğu islam muhacirlerine ilk kucak açan böyle bir kültür ve medeniyetin nasıl yeryüzünün en yoksul medeniyetlerinden biri haline getirildiğine üzülerek şahit olduk.
Başkent de dahil olmak üzere kentin hemen her hücresinde açlığı hissettiğimiz bu Orta Afrika ülkesinden yavaş yavaş ayrılma vaktinin geldiğini hatırlıyoruz. Kıtadaki kültür ve medeniyet tarihimizin yayıldığı güzelliklerle anıldığı başka devletlere gitmek üzere yol alma vakti… Elveda Peygamber dostu Necaşi. Elveda İslam’ın ilk çilesini çekmiş ve bu topraklara sığınmış Sahabe-i Kiram. Elveda Afrika coğrafyasının bereket kaynağı Nil Nehri. Elveda kara bahtlı insanların ülkesi.. Elveda kara kıta Afrika… Elveda derken sizleri Aralık 2007 yılında yazdığımız Habeşistan (Etiyopya) gezi notları ile baş başa bırakalım. Etiyopya’yı birlikte geziyoruz.

HABEŞİSTAN (ETİYOPYA)’DA DEVR-İ ALEM

Tarihler 2007 Aralık ayı. İstanbul’dan Dubai aktarmalı Afrika yolculuğuna çıkıyoruz. İlk hedefimiz Osmanlı’nın Habeş eyaletinde tarihe yolculuk. Etiyopya’nın başkenti Addis Ababa’ya giden uçağımız Dubai’den kalktıktan sonra, Umman ve Yemen semalarını bir bir arkada bıraktı. Kızıldeniz’i geçip Habeşistan yani Etiyopya hava sahasına girdikten sonra adeta tarihi yeniden yaşıyorum. Kızıldeniz’in Hind Okyanusu girişi, Kızıldeniz sahilleri ve Afrika coğrafyasının bazen çöl ve bazen dağlık bölgelerini seyrederken adeta tarihi yeniden yaşıyor, Habeşistan’ın daha Peygamber Efendimiz döneminde Müslümanlara nasıl kucak açarak yardım ettiğini düşünüyordum.
Habeşistan’da Osmanlı Paşaları
Bugün adı değişip Etiyopya olsada benim gönlümde bu coğrafya Habeşistan coğrafyası. İslama ilk kucak açan Necaşi’nin memleketi. Burası adı ile sanı ile Osmanlı’nın Habeş eyaleti. Habeşistan semalarında uçarken Habeşistan hakkında kitap yazan Kazım Karabekir Paşa’yı hatırlamadan geçmek olur mu? Hele Habeşistan Fatihi Özdemiroğlu Osman Paşa. Bugün mezarı bu bölgede. Ayrıca İtalyanlara karşı Etiyopyalıları örgütleyen ve 1930 yılında İtalyanlara bu coğrafyayı dar getiren Vehip Paşa’yı hatırlıyorum.

Nil Nehri Bize Hoşgeldin Diyor

Uçağımız Etiyopya’nın başkenti Addis Ababa’ya doğru uçarken Nil Nehri’nin doğduğu coğrafyaya gitmenin heyecanını yaşıyorum.Addis Ababa yani geçmiş Habeşistan’ın başkenti. Nil Nehri’nin doğduğu yer, günümüzün siyasi coğrafyasında önemli bir yere sahip. Burası Yeşil Nil’in çağlayarak doğduğu yer. Nil Nehri’nin kültür tarihimizde çok önemli yeri var. Üstat Necip Fazıl’ın “Hani kardeşlerin yeşil Nil, Mavi Tuna/Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna” mısraları hem uçakta hem de Etiyopya’da dilimde tesbih oldu.
Sakarya şiirinde sözü edilen Nil Nehri vadisini uçaktan kısmen görmek te nasip oldu. Uçağımız Aden Körfezi Afrika semalarına girdiğinde kıvrım kıvrım o çölün ortasında, o simsiyah dağların arasında bir vahanın, bir yeşilliğin olduğunu fark ettim. Uçağımız yaklaştıkça buranın bir nehir olduğunu anladım. Heyecanlanarak burası bizim Nil, kültür coğrafyamızın kilometre taşı Nil Nehri diye bağırmak geldi içimden.
Nil Nehri hemen kendini belli etti ve adeta bize hoş geldin dercesine göz kırptı. Bir süre Nil Nehri üzerinde uçtuk.Nil Nehri gerçekten kültür tarihimizde önemli bir yer ifade ediyor. Sınır taşlarından biri Afrika’da Nil, Balkanlarda Tuna, bizim kültür tarihimizin temel taşları, bizim medeniyet tarihimizin birer simgesi.
Nil ve Tuna’yı görmek, yaşamak ve hissetmek gerekiyor. Osmanlı coğrafyası Türk dünyası ve İslam Medeniyeti tarihi ile ilgilenen gazeteciler, seyyahlar ve araştırmacılar kesinlikle Nil Nehri’nin doğduğu Habeşistan coğrafyasını ve Akdeniz’e döküldüğü Mısır coğrafyasını görmeli. Tuna Nehri’nin doğduğu Almanya’nın Dunaoeşingen şehrindeki Tuna Nehri’nin membaından kana kana su içmeli. Tuna Nehri’nin karşısına geçerek Osmanlı Türk tarihini düşünmeli. Tuna ve Nil nehirleri beni hep heyecanlandırır. Beni benden alarak başka diyarlara götürür. Ah Nil, vah Tuna…

Nil Nehri’nin Doğduğu Yere Gitmek İstiyorum

Etiyopya’nın başkenti Addis Ababa havalimanına inerken Nil Nehri vadisinden gözlerimi ayıramıyor, Yeşil Nil’in doğduğu bölgeye mutlaka gitmeliyim diye düşünüyorum. Ancak bu isteğimi gerçekleştiremiyorum. Çünkü yeşil Nil’in doğduğu yer buraya çok uzak. Bizim burada zamanımız az. Bizler burada Sudan üzerinden Çad’a gideceğiz. Zaman yok. Bu isteğimiz bir başka zamana kalıyor.. Ama zararı yok. Nil’in yani kültür tarihimizdeki o güzel Nil’in doğduğu Etiyopya’dayız. Nil Nehri’ni tek başına Etiyopya kullanamıyor. Nil’de birçok Afrika ülkesinin hakkı varmış.
Habeşistan’ı yakından tanımak için Necaşi hazretlerini tanımak gerekiyorEtiyopya’nın en büyük camisinin bulunduğu Merkez Caminin bulunduğu yerdeyiz. Burası sadece bir cami değil, Müslümanların sığınak noktası. Kuruluş yılları, Peygamber efendimiz dönemine dayanan bu caminin çevresi külliye halinde. Yaz kış yaprağını dökmeyen yeşil ağaçlar içerisinde yeşil kubbesiyle Cami ziyaretçilerine göz ve gönül ziyafeti sunuyor. Caminin kapısı kapalı olduğu için içeri giremiyoruz. Hıristiyan devlet yöneticileri camilerin sadece vakit namazlarında açılmasına izin veriyormuş. Yöneticilerden özel izin alarak cami çevresinde çekimler yapıyoruz. Kameramıza Arapça açıklama yapan Etiyopyalı Müslümanlar, Necaşi Hazretleri ve İslam’da ilk hicretle ilgili bizlere bilgiler veriyorlar. Cami çevresindeki medresede okuyan talebeler ve müderrislerden Osmanlı’nın Habeş eyaleti ile ilgili bilgiler alıyoruz. Afrika Birliği’nin de başkenti olan Etiyopya’nın başkenti Addis Ababa Merkez Camii’den ayrılırken içimiz hüzünleniyor. Zengin Afrika’nın fakir müslümanlarını perişan hali hala gözlerimizin önünde ve aklımız Necaşi Hazretlerinde. Şimdi sizleri Peygamber Efendimizin Necaşi hazretlerine gönderdiği mektup ve cevabını sunuyoruz.

Hz. Peygamber’in (Sav) Necaşi’ye Gönderdiği Mektup

“Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla!

Allah’ın Resûlü Muhammed’den Habeşistan kralı Necaşi Ashâm’a!
Selâm senin üzerine olsun. Yegâne güç ve kudret sahibi Kuddûs, Mü’min ve Müheymin olan Allah’a hamd ediyorum. Şehâdet ederim ki İsa, Allah’ın ruhu ve kelimesidir. Onu bakire, saf, temiz ve namuslu Meryem’in rahmine ilkâ etmiştir ve böylece Meryem, İsa’ya gebe kalmıştır. Âdem’i de eliyle ve yine nefhasından yaratmıştır. Seni bir ve ortaksız olan Allah’a inanmaya davet ediyorum. Onun taati üzerinde yardımlaşmaya, O’na tâbi olmaya, O’na ve benim getirdiğime iman etmeye davet ediyorum.
Ben Allah’ın Resulüyüm. Sana amcamın oğlu Cafer ile beraberindeki Müslümanları gönderdim. Onlar sana geldiklerinde kendilerini misafir et. Kibirden sakın. Seni ve askerlerini Allah’a inanmaya davet ediyorum. Ben vazifemi tebliğ ettim, nasihatte bulundum. Benim nasihatimi kabul ediniz. Selâm hidayete tâbi olanların üzerine olsun”

Necaşi’den Hz. Peygambere (Sav) Cevabî Mektup

“Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla!

Necaşi Asham b. Ebcer’den Allah’ın Resûlü Muhammed’e. Ey Allah’ın Peygamber’i! Allah’ın selamı, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun. Allah’tan başka ilâh yoktur. O Allah ki beni İslâm’a hidayet etmiştir. Ey Allah’ın Resûlü! İsa ile ilgili sözlerini içeren mektubun bana erişti. Göklerin ve yerin rabbine and içerim ki İsa senin söylediğin gibidir, fazlası değildir. Biz senin bize gönderdiğini tanıdık. Onları, amcanın oğlunu ve arkadaşlarını misafir ettik
Şehâdet ederim ki sen Allah’ın resulüsün, doğrusun ve Allah tarafından da tasdik edilmişsindir. Sana ve amcanın oğluna biat ettim ve onun eliyle âlemlerin rabbine teslim oldum.
Ey Allah’ın Rasûlü! Sana Erîha b. Ashâm b. Ebcer’i (yani oğlumu) gönderiyorum. Sana gelmemi istersen, gelirim. Şehâdet ederim ki senin söylediklerin haktır
Afrika’nın Tarihini Yerinde Araştırıyoruz
Afrika’yı çok iyi tanıyabilmek için Afrika’nın tarihini çok iyi bilmek gerekiyor. Gerek İslam Medeniyeti, gerekse Kuzey Afrika’da Türk İslam Devleti kuran, Tolonoğulları ve Kuloğulları gibi Türk İslam devletleri ve en önemlisi Mısır’dan Fas’a KuzeyAfrika’da 500 yıl hakimiyet kuran Osmanlı Devleti Afrika tarihinin en önemli dönüm noktalarıdır.
Afrika tarihinden İslam ve Türk medeniyetini çıkardığınızda sömürgeci batılı güçlerin vahşetleri ile karşılaşırsınız. Bizler Afrika’ya gitmeden önce araştırma yapmak istiyoruz ve yeterli kaynak olmadığı için de üzülüyoruz. Afrika’yı anlamak için Afrika tarihini bilmek gerekiyor ve bunu anlamak için de bu toprakları karış karış gezmek gerekiyor. Canımızı tehlikeye atarak kara kıta Afrika’yı tanıtmak için geziyoruz. Bu kez sizleri Etiyopya’nın önemli bölgelerinden Necaşi Hazretlerinin köyünde Afrika’da açılan ilk mescidin yapıldığı yere götüreceğiz.

Afrika’da İlk Mescid Necaşi Hazretlerinin Köyünde Açılmıştı

Necaşi Hazretlerinin köyü, ülkenin 11 eyaletinden biri olan Tigray eyaletinin başkenti Mekele’nin 60 km kuzeyinde, Eritre sınırına 80 km mesafede. Köyün kurulduğu dağa tırmanan yolun, dar ve keskin virajlarla dolu olduğu yeşillik olarak yol kenarlarında daha çok kaktüslerin göze çarptığı bize anlatılanlar arasında. Girişe az bir mesafede Meryem Kilisesi buluyormuş.. Ayrıca Necaşi köyüne hâkim bir tepede kayalıkların üzerinde yapılmış bu kilise olduğu ve buraya arabayla gitmenin imkânı olmadığı bize anlatılanlar arasında.
Köye girdikten 100 metre kadar sonra meydana varıyoruz. Hayvanların ve çocukların gezindiği meydanın hemen solunda cami yer alıyor. Necaşi türbesi ise caminin gerisinde. Etiyopya Müslümanları için büyük öneme sahip olan caminin, Afrika’nın ilk mescidi olduğu belirtiliyor. Zaman içinde birkaç kez yeniden inşa edilmiş, genişletilmiş.
Necaşi köyünün, Müslümanlarla Hıristiyanların barış içinde bir arada yaşadıkları ilk yer olarak tarihî öneme sahip, sembol bir mekân . “Burası, İslam Peygamberi Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) arkadaşlarına barış ve güven içinde yaşayabilecekleri yer olarak gösterdiği, vaat edilmiş bir mekan.”

Kısaca Etiyopya’yı Tanıyalım

Etiyopya’yı televizyon ekranlarından yüreklerimizin derinliklerine hitab eden bu görüntülerle tanır olduk.İskeletleri çıkmış, her tarafından yoksulluk ve dram akan bu görüntüler, adeta zihinlerimize nakşetti. Bu görüntüleri izlerken bir gerçek zihinlerimizi kurcalıyordu.
“Dünya zenginleştikçe, Etiyopya’nın fakirleşmesi.”
Tarihi geçmişi çok eskilere dayanıyor Etiyopya’nın.
Bir zamanlar Habeşistan olarak bilinen burada hala tarihin kalıntılarını görmek mümkün.
Üç semavi din de daha peygamberleri döneminde ulaşmış Habeşistan’a…
Resmi dilleri Amharic, enteresan titrek harflerden oluşmuş bir alfabeleri var. Okuma yazma oranı %63… 100’den fazla ayrı topluluk içinde tam 82 iki dil konuşuluyor Etiyopya’da.
İste bu kalabalık nüfusun ortalama %45′ini Müslümanlar oluşturuyor.
Ve Müslümanların tamamı, bölgedeki diğer ülkelerde olduğu gibi Şafii mezhebine bağlı. Evet, Müslümanlar nüfusun çoğunluğunu oluşturuyorlar… Ama yönetimde o kadar etkili değiller. Yönetim, Hrıstiyanların elinde.
Etiyopya’da Hıristiyanlar Nüfusun Yüzde 30′unu oluşturuyor…
Ve Hıristiyanların tamamı Ortodoks…
Yaşadıkları en büyük savaşlardan biri de komşuları Somali ile yapılan Ogaden Savaşı. Şimdilerde Somali ile dostça geçiniyorlarmış.
1991 yılına kadar burada iç savaş vardı. Silahlı gruplar komünist yönetime karsı savaştılar ve Komünist yönetimi devirdiler…
Bilim adamları tarafından Afar bölgesinde yapılan arkeolojik kazılarda 3 milyon yıllık insan iskeleti kalıntılarına rastlanılması, tarihi çağların başlamasından çok önceleri bile bölgenin, insan toplulukları için bir yaşam sahası olarak kullanıldığını gösterir. Etiyopya’dan bahseden ilk tarihi belgeleri yaklaşık M.Ö.5000 yılına kadar götürebilmek mümkündür. İlk Çağ’da kuzeydeki Mısır Krallığı’nın yöneticisi olan Firavunların altın, fildişi, tütsü ve köle aramak üzere Kızıldeniz kıyılarını takip ederek bu bölgeye geldikleri sanılmaktadır. Etiyopya topraklarında modern anlamda ilk kurulan devlet M.Ö 8. y.y’da ortaya çıkan D’mt Krallığıdır. D’mt Krallığı’nın M.Ö. 1. y.y.’da çöküşü ile beraber bölgede, yine aynı yüz yılda Aksum Krallığı ortaya çıktı. Aksum Krallığı zamanla güçlenerek sınırlarını Habeşistan dışında bugünkü, Eritre, Cibuti, Sudan, Somali ve Arabistan yarımadasında yer alan Yemen’i içine alacak şekilde genişletti.

Zengin Afrika Coğrayfasının Fakir İnsanları

Dubai’den Çad’ın başkenti Jamina’ya kadar hem gidişte hem gelişte 16 saat uçak yolculuğu yapıyoruz. Özetle Afrika coğrafyasını bir baştan bir başa havadan seyrediyoruz. Elimden kameramla ilginç gördüğüm bölgeleri kamerama kaydediyorum. Afrika Birliği’nin de başkentini bulunduğu Etiyopya Afrika’nın en şanslı bölgelerinden birisi. Burada tarım, hayvancılık, turizm ve sanayi olmasına rağmen Etiyopya’da bile insanlar ve özellikle Müslümanlar açlıktan ölüyor.

Havadan Seyrettiğimiz Etiyopya’yı Şimdi De Karadan Gezeceğiz.

Addis Ababa’dan Osmanlı Şehri Harar’a Gidiyoruz.Addis Ababa’dan hareket ediyoruz…
Hedef: Milyonlarca insanın açlığın pençesinde çırpındığı felaket bölgesi…
Önümüzde, yaklaşık 700 km uzunluğunda bir yol var…
Yolculuğumuz oldukça ilginç geçiyor…Addis Ababa’dan uzaklaştıkça fakirliğin arttığını gözlemliyoruz.Yerli kabile köylerinden geçiyoruz. Zaman zaman köylülerle konuşuyoruz.
Yol üzerinde çeşit Afrika hayvanlarıyla karsılaşıyoruz.
En fazla karsılaştığımız hayvan büyük baş hayvanlar…
Burada Etiyopya’nın Afrika’nin en fazla büyük baş hayvan barındıran ülke olduğunu hatırlıyoruz.
Maymun sürüleri ise bize Afrika’da olduğumuzu hatırlatıyor.
Yollar uzadıkça uzuyor ve nihayet gece karanlığında felaket bölgesine en yakın kente varıyoruz. Burası Osmanlı Habeş Eyaleti’nin sancak merkezlerinden birisi Harar…
Ve Osmanlı’nın Habeş eyaleti sancaklarından Harar’dayız.
Harar
Harar’ı geziyoruz.Harar’ı gezerken bu bölgelerin bir zamanlar Osmanlı’nın Habeş eyaletinin sancak merkezi olduğunu hatırlıyoruz. Osmanlı bu bölgeyi asırlarca sömürgecilerden korumuştu. Bugün Harar’da Osmanlı’nın izlerine rastlıyoruz. Harar’da konuştuğumuz herkes Osmanlı’dan Türklerden söz ediyorlar. Bir zamanlar Osmanlı döneminde huzur ve refah içerisindeki Harar halkı bugün perişan.
Harar’da bir taraftan açlıktan boğuşan insanlar diğer taraftan turistler. Belki de hiç birbirlerini anlayamıyorlar bu insanlar. Turistler bu insanların neden bu kadar aç, muhtaç ve perişan olduklarını düşüne dursunlar, burada insanlar acı bir gerçekle karşı karşıyalar.Açlık, sefalet…
Etiyopya’nın turistik şehirlerinden birisi Harar. Müslümanlarca kutsal kabul edilen Harar 15. yy.da Osmanlı yönetimine girmiş huzur ve barış dolu yıllar başlamıştı. Harar’ı çevreleyen surlar 16.yy. ortalarında Amir Nur Ibn al-Wazir Mujahi tarafından inşa edilmiş.
Etiyopya’nın başkenti Addis Ababa’nın yaklaşık 500 km. doğusunda bulunan Harar, bugün halen bir kasaba görümünde. Müslümanlarca kutsal kabul edilen Harar’ı kuşatan duvarlar arasında 90’dan fazla cami bulunmakta. Osmanlılar tarafından Harar’a yapılan camilerden birisi kiliseye çevrilmiş. Misyoner örgütler bölgede cirit atıyor. Fakir Müslümanları Hıristiyan yapmaya çalışıyorlar. Harar da aç olmalarına rağmen bu Haçlı saldırılarına direniyor. Harar’da tam bir hilal-haç savaşı yaşanıyor.
Kral Haile Selasie’nin evi bugünlerde bir şifacı tarafından kullanılmakta. Kanserden şeker hastalığına birçok hastalığı iyileştirdiğine inanılıyor bu şifacının.
Hararlılar, misafirperverlikleri ile ünlü. Geleneksel Etiyopya kahvesi ise bunun en güzel örneklerinden.
Etiyopya’dan ayılmadan Türkiye’nin Addis Ababa büyükelçiliğine gidiyoruz. Büyükelçilikten Etiyopya ile ilgili bilgiler alacağız ama nafile .. Büyükelçilikte, bilgi alacağımız hiç kimsede yok. Büyükelçi güya çok başarılı olduğu için Güney Afrika’ya tayin edilmiş.
Büyükelçiyi bulamıyoruz ama burada kısa adı TİKA olan Türk İş Birliği ve Kalkınma aşansı yetkilisi ile görüşüyoruz. TİKA bölgede çok güzel hizmetler yapıyor. TİKA’nın hizmetleri ile ilgili yetkiliden bilgiler alıyoruz.
TİKA su kuyuları açıyor, okullar yapıyor Türk Diyanet Vakfı aracılığıyla kurbanlar keserek fakir Etiyopya halkına dağıtmış İstanbul Büyükşehir Belediyesi Etiyopya’yı kuyusu açma makinesi göndermiş, Başbakanlığa bağlı TİKA’nın çalışmalarından gurur ve sevinç duyuyoruz.
Etiyopya’da bir tarihi olayla daha bilgiye sahip oluyoruz. Çanakkale komutanlarından ve Milli mücadeleye destek olan askerlerden, Vehip Paşa’nın bölgede destansı mücadeleleri hakkında bilgiler alıyoruz.Vehip Paşa gerçekten Etiyopya’yı İtalya’dan kurtarmıştı.

Vehip Paşa ve Etiyopya?

Taşkent’ten Türkiye’ye göçmüş bir Türk ailesinin çocuğu olan Kaçı, Yanya belediye başkanlarından Mehmet Emin Efendi’nin oğlu, Çanakkale Savaşı’nın kolordu komutanlarından Esad Paşa’nın küçük kardeşi ve bankacı Kazım Taşkent’in amcasıdır.
1899-1900′de 52. Sınıfın birincisi olarak ve kurmay yüzbaşı rütbesiyle harp akademisini bitirdi ve Yemen’de bulunan IV. Ordu’da hizmete başladı. Burada İmam Yayla ile yapılan savaşlarda, bölgede barışın sağlanmasında büyük rol oynadı. Daha sonra Diyarbakır Tümeni’ne kurmay başkan olarak atandı ve Erzincan’a Müşir Zeki Paşa komutasındaki IV. Ordu karargâhına nakledildi.
Erzurum’da Birinci Dünya Savaşı’nda, Balkan Harbi’nde ve diğer zamanlarda birçok başarılara imza atan Vehip Paşa, Enver, Talat ve Cemal paşaların Almanya’ya kaçmasına rağmen İstanbul’da kalan ittihatçılardan çekinen hükümet, vekiller heyeti kararı ile tutuklattığı 63 kişi arasından Vehip Paşa’yı da Bekir Ağa Bölüğü’ne hapsettirdi. Tahliye edildikten sonra tekrar arandığını fark eden Vehip Paşa İtalya’ya kaçarak kendisini kurtarabildi. Daha sonra Almanya, Romanya, Yunanistan ve Mısıra giden Vehip Paşa, İtalya – Habeşistan harbinde Habeş ordusuna komutanlık yaptı. Sekiz ay süren Habeşistan İtalya Harbi sırasında emrindeki kuvvetlerin azlığına rağmen, İtalyanlar Vehip Paşa’nın cephesini bir karış geri süremediler. Ancak, Kuzey Cephesi düşürülerek imparatorun yurdunu terke mecbur bırakılması üzerine Vehip Paşa da erlerini silah ve cephanelerini beraberlerinde bırakarak memleketlerine yolladı. Bir süre daha İskenderiye’de kalan Vehip Paşa İstanbul’a döndü ve yurt topraklarında hayata gözlerini yumarak, Karacaahmet’te mezarlığına gömüldü.

Kazım Karabekir Paşa’nın Etiyopya Anıları

Etiyopya ile ilgili Kazım Karabekir Paşa’da hatıralar yazmış. Kazım Karabekir Paşa’nın Etiyopya hatıralarını da Kızı Timsal Hanım bularak verecek ve bunları da paylaşacağız
Evet, Addis Ababa’nın pek çok yerini dolaştık. Gerçekten her bakımdan görülmeye değer bir yer. Burada yemek kültürü önemli Adis Ababa’nın merkezinde Lübnan restoranına gittik ve Lübnan mutfağının bir Osmanlı mutfağının olduğunu hatırladım. Şiş kebaplar, salatalar ve sebzelerden oluşan çorba, sebzeli pilavlar, bizim adana şişe eşit hazırlanmış şişler ve taze sıkılmış portakal suyundan oluşan öğle ve akşam yemeklerini yedik..
Osmanlının buraya asker gönderdiği kısma bir cami yaptırdığı ancak Osmanlı camilerinden birisinin kilise olduğunu da öğrenmiş bulunmaktayım. Adisababa Etiyopya ilgili söylenecek çok şey var. Bizler şimdi uçakla Addis Ababa hava limanından kalkıp, Sudan üzerinden Çad, Nijarya ve Kamerun’a gidiyoruz. Elveda Etiyopya, elveda Habeşistan elveda Hz. Necaşi’nin ülkesi elveda Osmanlı’nın Habeş eyaleti. Elveda derken sizleri Çad ve Kamerun Gezi notları ile baş başa bırakıyoruz.

Paylaşmak istermisiniz ?

About Belgesel Yayıncılık