Erzurum’un Kurtuluşu ve Şehitlerimiz

Yasal Uyarı: Yazı, fotoğraf ve görüntüler Araştırmacı-Gazeteci ve Belgesel Yönetmeni İsmail Kahraman’a aittir.Tüm hakları Belgesel Yayıncılık’a ait olup, kopyalanması ve kullanılması yasaktır…


ZAFERLER TARİHİMİZDE ERZURUM 1. BÖLÜM


ZAFERLER TARİHİMİZDE ERZURUM 2. BÖLÜM


ZAFERLER TARİHİMİZDE ERZURUM 3. BÖLÜM


ZAFERLER TARİHİMİZDE ERZURUM 4. BÖLÜM

Erzurum, kültür tarihimizin önemli bir kilometre taşıdır. Erzurum diyince biraz durup düşünmek ve tarihi hafızamızı yoklamamız gerekir. Erzurum, İslam medeniyeti ile Hazreti Osman döneminde tanışıp, Türkler  Erzurum’a binlerce yıl önce gelir yerleşirler. Selçuklular, Osmanlılar, Erzurum’da medeniyet kurar, 12 Mart 1918’de Erzurum’un düşman işgalinden kurtuluşu ile yeni bir dönem başlar, 24 Temmuz 1919’da Erzurum kongresinin toplanmasıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin ön sözü yazılır ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluş mührü Erzurum’da vurulur.

Erzurum, evliyalar diyarıdır. Erzurum şehitler yurdudur. Erzurum alimler, şairler ve gönül sultanlarının memleketidir. Halk aşığı, gönül insanı Yunus Emre’nin gerçek mezarının Erzurum’da olduğunu acaba kaç kişi biliyor. Yunus Emre’nin gerçek kabri Erzurum Dutçuk köyündedir. Erzurum’a gidince gönlüm coşar, Palandöken dağlarının zirveleri beni heyecanlandırır. Hem yaz hem kış Erzurum bir başka güzeldir. Erzurum’un dört mevsimi doya doya yaşanmalı, Erzurum anlatılmalıdır.

Erzurum’a bir çok kez gittim. Erzurum ile ilgili bir çok toplantıya katıldım, bir çok gönül dostu insan tanıdım Erzurum’dan. Erzurum’un vefalısı tam vefalıdır. Vefasızlarına ise hiç sözümüzü yoktur, adlarını bile ağzımıza almamak gerekir. Erzurum’un bütün ilçelerini, köylerini doya doya gezdim. 3 yıl önce Hasankale’de  2009 yılı Nisan ayında Erzurum İbrahim hakkı hazretleri Külliyesi Vakfı’nın başkanı Halis Güngör beyin davetiyle Erzurum’un kurtuluşu, İbrahim Hakkı hazretlerini anma ve şehitlere vefa konferansına davet edilmiştim. Bu gezide hem belgesel çekip hem de konferans vererek Erzurum tarihine karşı vefa borcumuzu az da olsa ödemiştik, Erzurum gezimizde bizlere İbrahim hakkı hazretlerinin memleketinde eğitim hizmeti veren değerli gönül dostu recep Erdoğan bey eşlik etmiş, belgesel çekimlerimizde kameramanlığımızı değerli kardeşim Ömür Kavran yapmıştı. Ve çok güzel tespitler yapmış, bu çekimlerde bir çok toplu şehitliği ortaya çıkarıp hem fotoğraflamış hem de belgeselleştirmiştik. Halis Güngör’ün vefat ettiğini öğrendim. Buradan kendisi için rahmet niyaz ediyorum. Mevlam makamını cennet eylesin. Halis Güngör beyin vasıtasıyla çektiğimiz Erzurumlu İbrahim hakkı hazretleri belgeseli bir çok TV kanalında hala yayınlanmaya devam ediyor, rahmetli Halis Güngör’de burada konuşmalar yapıyor.

 Erzurumlular Şehitlere Sahip Çıkmalı

 Erzurum’un kurtuluşu için bir çok yörede toplantılar yapılıyor. Şarkılar türküler söylenip eğlenceler yapılıyor. Sadece Erzurumlular değil, diğer illerimizde aynı yanlışlığı yapmaya devam ediyorlar. Şehitler ve gaziler unutuluyor. Geçtiğimiz günlerde Ankara’da Rize’nin Kurtuluş gününe davetli olarak katıldım. Aynı yanlış burada da yapıldı. Şehitlere haksızlık ve vefasızlık yapılıyor, kurtuluş günlerinde şehitler ve gaziler unutuluyor.

Pazartesi 12 Mart. Erzurum’un düşman işgalinden kurtuluş yıl dönümü. Bir çok dernek Kurtuluş günü için eğlenceli, sazlı sözlü toplantılar düzenleyecekler. Bu toplantıları düzenleyen Erzurumlulara buradan bir çağrım var. Şehitler ve gazileri unutmayın. Erzurum’un bir çok yerinde Erzurum’da destanlar yazan, Erzurum için şehitler olan aziz şehitlerimizin kemikleri rastgele atılmış, hatta tezek yığınları altında şehit kemikleri olduğunu tespit ettik. Bu şehitlere mutlaka vefa borcu ödenmeli, başta Erzurum valisi ve Erzurum belediye başkanı olmak üzere tüm Erzurumlular şehitlere sahip çıkmalı.

Evet Erzurum’un kurtuluşunu şenlik havasında kutlayanların Erzurumlu şehitlere sahip çıkmasını da istiyoruz. Erzurum’un kurtuluşu ile ilgili hazırladığımız belgeselin ayrıca bir çok TV kanalında yayınlanacağını buradan açıklıyorum.

Dadaşlar Diyarı Erzurum Gezi Notları

Gitmediğiniz yersizin değildir sözüne ilaveten Tanımadığınız  yerde sizin değildir diyerek Anadoluyu gezmeye devam ediyoruz.  Kameramız ve fotoğraf makinemizle Anadolu yollarında gezimiz  devem ederken  Dadaşlar Diyarı Erzurum’da soluk alıyoruz. Palan döken dağlarının eteğinde  düz ovada kurulu  Erzurum’u.İslamiyetle Hazreti Osman döneminde de yereglenene, 2700 yıllık türk şehri, Selçuklu kartalı bakışı, Osmanlı Dönemi ve  Erzurum Kongresi  ile Cumhuriyetin temellerinin atıldığı gaziler şehiri.Yiğit ve mert insanların,  kısaca Dadaşların  yaşadığı Erzurum’dayız.

Geç vakitlere geldiğimiz Erzurum’da  öğretmen evinde  konaklıyoruz.Sabah erken kalkarak  300 yıllık geçmişi olan tarihi Erzurum  evlerinin bulunduğu mahalleye gidiyoruz.Ulu caminin arkasındaki  9 evden oluşan   Erzurum evinde  bir anda kendimizi   500 yıllık, geçmişin içinde buluryoruz. Birbirinden  güzel   eşyalara 5 yıl önce gönüllü bir kültür adamı tarafından kurulan bu  tip evler keşke her ilimizde bulunsa. Evin baş köşesine oturup Erzurum’a özgü mükemmel bir  kahvaltı yaparken  tarih eşyaların içinde  geçmişin Erzurum’unu düşünüyoruz. Erzurum geçmişte  tarihi Erzurum evlerini görmeden ayrılanlar   gerçekten, çok şey kaybetmiş olurlar. Keşke Tüm Erzurumlular çocukları ile Erzurum’a gidip  bu tarihi evi gezdiren dedelerinin hayat tarzını onlara gösterseler. Siz değerli okurlarımı Erzurum’a gittiğinizde de bu tarihi evi gezmeye ve bizim içinde bir bardak  kıtlama şekerle  çay içmeye davet ediyoruz.

Tarihi Erzurum konağından çıktıktan sonra  Ulu cami ve Çifte Minareli medrese ve diğer tarihi eserlerin  son bahar görüntülerini belgeselleştirdikten sonra ver elini Palandöken dağıt diyoruz ve Palandöken dağına doğru yola çıkıyoruz. Henüz kar yağmamış, otların  sarardığı ve rüzgardan savrulduğu Palandöken bizlere hoş geldin dercesine  kucak açıyor. Palandöken dağından Dadaşlar diyarı bir başka görünüyor. Otele geldikten sonra  Palandöken dağlarını zirvesinde  kurulan  Köye çıkıyoruz. Köy çocukları  ve gençler bizleri   karşılarken  Erzurum misafirperverliğinin güzelliğini yaşıyoruz.  İkram edilen Buz gibi soğuk ayranlarımızı içerken  çekimlerimizi yaparak palandöken dağından aşağı iniyoruz.

Erzurum’a  gelip de   Nene hatunların tarih yazdığı ve  dadaşların  Ermeni ve Ruslara geçit vermediği  tarihi Aziziye ve Mecidiye tabyalarını ziyaret etmemek olur mu?  Tabyalara gitmek üzere  yola çıkıyoruz. Daha önce Askeri bölge içinde olan ve   bin bir güçlükle  gidilen  Tabyalar  isabetli bir kararla  ziyaretçilere açılmış. Ayrı bir yoldan tabyalara çıkarken   bir askere kimliklerimiz bakıyor ve  Tabyalara çıkıyoruz.

Aziziye tabyaları  Nenehatun’un tarih yazdığı bir yer. Rusların  tabyayı bastığı haberi şehire gelince  eline satırı alan ve çocuğunu  samanlığa saklayan  Nene hatun  Erzurumlu erkeklere seslenerek ne duruyorsunuz   Vatan ,Namus,din ve Erzurum elden gidiyor  ne duruyorsunuz diyerek, yola çıkan  satırı ile   Rus ve Ermenileri perişan ediyor.  Nene hatun ismi Türk kadınını  kahramanlığını yansıtıyor.

Aziziye tabyasında  Nenehatun’un mezarını ziyaret ederek  Ruhuna Fatiha okuyup tabyada çekimlerimize başlıyoruz. halen  Rus ve Ermeni  zulmünü yansıtan  tabyanın  penceresindeki kan izleri bizleri dehşete düşürüyor. Rus ve Ermeniler  burada kı askerlere karşı  korkunç vahşet yapmışlar. Şehitler  ve gaziler için gerçek abideler, çeşmeler ve fidan dikme olduğunu bir kez daha hatırlayarak  Aziziye tabyasından ayrılıyoruz.

Şimdiki durağımız Mecidiye tabyası, Bir zamanlar askeri birlik merkezi olan Mecidiye tabyası  Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından restore ediliyor. Tabyanın içine girip   Tabya duvarlarından Erzurum’u kuş bakışı  seyrediyoruz. Mecidiye tabyasından Erzurumu seyretmek ve  geçmişte Erzurum’da yaşanmış  olayları düşünmek insanı  etkiliyor.

Erzurum şehir merkezinde yorgunluğumuzu atmak için   Cağ kebabınını dünyaya tanıtan  ve patentini alan  Kemal  beyin  kebap salonuna gelip  Palandöken dağının kekik otlarından beslenen  kuzu etinden  yapılan cağ kebaplarımızı, Erzurum kadayıf dolmasını   yiyerek  Hasankaleye doğru yola çıkıyoruz.

 Daha önce geldiğimiz  Erzurum’da muhteşem kalkınma var. Çevre yolu hızla bitirilmiş. Çevre   yolundan  geçerek Önce Hasan  Kaleye geliyoruz. Daha önce Hasankale’de   çekimler yaptığımız şehitler mezarlığına çıkıyoruz. Şimdi adı Pasinler olan Hasankale’deki  şehitlik  içler acısı.  Mezar taşları kırılmış, tezek yığınları ve evlerini kanalizasyon suları şehitliğe akıyor. Bu bölgenin   belediye tarafından daha önce satıldığını ve  şu anda da tapulu arazi olduğunu üzülerek öğreniyoruz. çekimleri yaparak  Köprü köye doğru yola çıkıyoruz.

Dadaşlar Diyarı Erzurum’da Devri Alem

Gitmedeğiniz yersizin değildir sözüne ilaveten Tanımadığınız  yerde sizin değildir sözü ile Anadoluyu gezmeye devam ediyoruz.  Kameramız ve Fotograf  makınamızla Anadolu yollarında Devr-i Alem  yapıyoruz.

Mayıs ayı başında  Erzurum İbrahim Hakkı Hz. Vakfının  belgesel çekim davetı ile gittiğim  Erzurum’da,yüzelece fotograf ve  7 saat belgesel  görüntü çekiyor, ayrıca   4 ayrı yerde üniversite öğrencilerinin düzenlediği   Tarih bilinci  konulu  konferansda  konuşuyorum.

Ezurum’da yedeğimiz  çağ kepaplar ve  tatlılar bizim olsun,  biz Palandöken dağlarının eteğinde  düz ova’da kurulu  Erzurumu size tanıtacağız.İslamiyetle Hz. Osman döneminde  şereflenen Erzurum; 2700 yıllık türk şehri, Selçuklu Kartalı bakışı, Osmanlı duruşu  ve  Erzurum   kongresi ile  ile Cumhuriyetin temellerin atıldığı   gazi şehir Erzurumdayız.

Bugün size  yiğit ve mert  insalar kısaca   dadaşların  yaşadığı Erzurumu sizlere tanıtacağız.

Yüzölçümü: 25.331 km2

Nüfusu: 942.340

İlçeleri: Aşkale, Çat, Hınıs, Horosan, Ilıca, İspir, Karaçoban, Karayazı, Köprüköy, Narman, Oltu, Olur, Pasinler, Pazaryolu, Şenkaya, Tekman, Tortum, Uzundere.

 Denizden yüksekliği 1950 metreyi bulan, etrafı yüksek dağlarla çevrili geniş bir ovada, Palandöken Dağlarının eteklerinde yer alan  bir şehir. Doğu Anadolu Bölgesi’nin en büyük kenti ve oldukça eski bir yerleşim birimi. Son yıllarda kış turizmi açısından büyük önem kazanmış, tarihi yönden de çok zengin eserleri, içinde barındıran, adeta bir kültür merkezi olan bu şehir kuşkusuz Erzurum. Tarihi, kültürü, doğal güzelliği ve kış sporlarına sunduğu imkanları ile Erzurum Anadolu’nın bereketli coğrafyasında önemli bir turizm kenti.

Erzurum’un Kuzeyinde Artvin ve Rize, doğusunda Ağrı, Kars, Ardahan, güneyinde Muş ve Bingöl, batısında Bayburt ve Erzincan yer alıyor.

Geçmişi çok eskilere dayanan Erzurum’un ne zaman kurulduğu bilinmiyor. Bilinen şu ki Hurriler, Asurlular, Urartular ve Kimmerler burada hüküm sürmüşler. M.Ö. 4.  M.S. 5. Yüzyıllar arasında Perslerin egemenliğine girmiş. Yedinci yüzyıla kadar süren Bizans egemenliğininin ardından müslümanlar şehri ele geçirmişler.

Erzurum 1080 yılında Selçukluların eline geçer ve 1080-1201 yılları arasında burada hüküm süren Saltuk Emirliğinin başkenti olur. 1242 yıllarından sonra sırasıyla İlhanlı, Togaylı, Çobanlı, Eretna, Karakoyunlu dönemlerini yaşar. 1389 yılında da Timur’un saldırısına uğrar. 1514 yılında Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı mülküne katılır.

Denizden yüksekliği 1950 metreyi bulan, etrafı yüksek dağlarla çevrili geniş bir ovada, Palandöken Dağlarının eteklerinde yer alan Erzurum, tarihi çok zengin bir şehir. Bugün onun tarihini canlı tutan Abdurrahman Gazi, Erzurum’u fetheden İslam ordularının bir şanlı temsilcisi olarak bilinir.

Erzurum nice destanlar yaşamış bir belde. İşte Üç aylık çocuğunu öptükten sonra eline aldığı satırla yola koyulan yeni gelin Nene Hatun. Rusların bozguna uğradığı bu saldırıdan sonra kahramanlık sembolü haline gelir Nene gelin.

Türk-Rus Harbi’nin kanlı ve karanlık günleriydi. 1877 yılı Kasım ayının 7′sini 8′ine bağlayan gece, civarda bulunan iki Ermeni köyünden gizlice harekete geçen kalabalık bir çete, sinsi sinsi yaklaşıp Erzurum’un meşhur Aziziye Tabyası’na girmeyi başarmıştı. Tabyayı savunan bir avuç Türk askeri derin uykuda idi. Yataklarında bastırıldılar ve uykuda şehit edildiler. Arkadan gelen Rus kuvvetleri de hiç bir direnme görmeksizin Aziziye Tabyası’na yerleştiler. Bu baskından yaralı olarak kurtulan bir asker koşa koşa Erzurum’a varıp kara haberi yetiştirdi. Minarelerden sabah ezanı yerine “Moskof Aziziye’ye girdi!” sesleri yükselmeye başladı. Bir anda bütün Erzurum duymuştu bu kara haberi. Ve bir anda bütün Erzurum şahlanıvermişti. Tüfeği olan tüfeğini kaptı, olmayan eline ne geçirdi ise tırpan, kazma, kürek, sopayı alıp sokaklara döküldü. Erkekli kadınlı bütün Erzurum halkı Aziziye’ye doğru koşmaya başladı.

Bütün Erzurum, o dadaşlar diyarı şahlanmıştı. Erzurum halkı bir sel gibi akıyordu canından aziz saydığı Aziziye Tabyası’na doğru.Sonuçta 2 bine yakın Moskof askeri öldürülmüş ve Aziziye kurtarılmıştı.Burası savunma yeri Aziziye Tabyası. Tabyalar…. Düşmanı, şehrin dışında açık arazide karşılayıp şehre girmesini önlemek, şehrin düşmandan zarar görmesini engellemek amacıyla kademeli olarak yaptırılan savunma yerleri.Erzurum’da her yerde geçmişin izlerini bulmak mümkün. Ama Osmanlı-Rus savaşları hep bir şeyler götürmüş buralardan. Erzurum’da değişmeyen tek şey verimli toprakları ve vatansever halkı. Yaşadığı savaşların tahribatından nice tarih yadigarı eserlerini kaybeden Erzurum, yine de bir tarihi eserler zengini.

Erzurum’da en eski eser kaleden sadece iç kale bugüne ulaşabilmiş. Dış kaleye ait surların bazı izleri duruyor. Yaklaşık 2000 m. yükseklikte bir tepe üzerinde inşa edilmiş olan iç kale 5. yüzyılda Roma İmparatoru Theodosius tarafından yaptırılmış. İç kaledeki Mescid, kalenin kuzey duvarına bitişik duruyor. Erzurum’da en eski Türk yapısı olarak kabul edilen Kale Mescidi, mescid-türbe arası ilginç bir mimari özellik gösteriyor. Kale Mescidi ve saat kulesi Türk mimarlığının ilk örnekleri olmaları bakımından da önem taşıyorlar.

 Şerefeleri düşmüş Çifte Minareler ve Çifte Minareli Medrese, Erzurum’un sembolü haline gelmiş. Bu güzel yapının kitabesi olmadığı için ne zaman ve kim tarafından yaptırıldığı bilinmiyor. Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat’ın kızı Hundi Hatun veya İlhanlı hanedanından Padişah Hatun tarafından yaptırılmış olabileceği düşüncesiyle adına Hatuniye Medresesi de deniliyor. Bu güzel eser, dört eyvanlı açık avlulu medreselerin Anadolu’daki en büyük örneğidir.Çifte Minareli Medresenin hemen yanıbaşında kuzeybatı tarafında cadde üzerinde bir Ulu Camii var. 1179 tarihinde Saltuklulardan Ebu’l Feth Melik Muhammed tarafından yaptırıldığı söylenir. Ulu cami Anadolu’nun en büyük camilerinden sayılıyor.Erzurum’un en eski eserlerinden biri de Yakutiye Medresesi. Taç kapısındaki kitabeye göre İlhanlı Hükümdarı Sultan Olcayto zamanında ve Bolugan Hatun adına, 1310 yılında yaptırılmış. Günümüzde Türk İslam Eserleri Müzesi olarak kullanılıyor. Burası, Anadolu’daki kapalı avlulu medreselerin son örneklerinden biridir.

Bu güzel medresenin yanı başında yer alan ve onun minaresini kullanan bir Osmanlı yadigarı var. Murad Paşa Camii. Erzurum’da Osmanlı döneminde yaptırılan ikinci cami budur. ilk Osmanlı Camiisi de Lala Paşa Camii’dir. Erzurum’da şehir merkezini oluşturan cami budur. 1562 yılında Erzurum’da 13 ay Beylerbeyi görevinde bulunan Lala Mustafa Paşa tarafından yaptırılmış. Erzurum’da Üç Kümbetler görülmeye değer yerlerin başında geliyor.Aslında dört kümbet var burada. Bu dört kümbetin üçü önemli olduğu için Üç Kümbetler diye anılıyor. 1956 yılında onarılan bu kümbetlerin içlerinde kimlerin mezarları olduğu kesin olarak bilinmiyor.Erzurum’da bir tarihi destan: Rüstem Paşa Hanı. Taş han olarak da anılan bu eser, Erzurum’un en tanınmış yapılarından biri. Lala Mustafa Paşa Külliyesinden önce yaptırılmış.Kurşunlu kubbeleri beyitlerle işlenmiş bir şiir gibidir. Şehrin ortasına asılı bir kaside gibi durur. Bu klasik şiirin yanı başında serbest, modern şiirler yer alır. Siz de dilini bilmediğiniz bu eserin bölümleri arasında serpilen Oltu Taşı el sanatı ürünlerine dalıp gidersiniz.

Türkiye’de Erzurum’un Oltu ilçesinde üç yüzü aşkın ocaklardan çıkarılan yörede Erzurum kehribarı olarak adlandırılan, Oltu taşından sigaralık, tesbih, altın, gümüşle birlikte kullanılarak takı, kolye, broş, küpe, yüzük, bilezik yapımında kullanılıyor.Bu topraklar şairler, erenler diyarı. Her köyde bir türbe, her sokakta tarihî bir camiye rastlamak mümkün. Erzurum, İbrahim Hakkılar, Alvarlılar yurdudur. Halk arasında hâlâ saygınlığını koruyan Alvarlı Efe hazretleri burada yaşamış.Erzurum denince karakış gelir insanın aklına, her tarafın beyaza kestiği an, başka bir hayat başlar, bu erenler diyarında. Yüzyıllardır Doğu’nun en stratejik noktasını oluşturmuş. Her sokağında tarihten izler taşıyan doğunun bu şirin diyarında taş yapılar, suyuna giderseniz konuşur sizinle.Erzurum Türkiye’nin en yüksek ve soğuk illerinden biri. Sert kara iklimi hüküm sürer. Yılın 150 günü karla örtülü. Normal kış koşullarında 2-3 metre kar yağışı alır. Hakim rüzgar yönü güney ve batı yönlerindedir.

Kayak alanları 2200 – 3176 m. yükseklik kuşağı üzerinde yer alır. Karasal iklim nedeniyle, mevsim boyunca “toz kar” üzerinde kayak yapılır. 10 Aralık-10 Mayıs arasındaki dönem kayak etkinlikleri için en uygun zamandır.  Ülkemizin önemli Kayak Merkezlerinden Palandöken Erzurum ili sınırları içinde yer alıyor.Palandöken’den başka Erzurum’un bir de Dumlu yaylası var. Huzur ve dinlenme yeri burası.Erzurum’un eski şehir dokusunu yaşamak için eski evleri arasında bir yürüyüş yapmak gerekiyor. Bu evler yörenin karasal iklimine göre tasarlanmış yapılar. Kışın sıcak, yazın serin oluyorlar.

Bu ilimizin bir de meşhur yemeği var. Cağ kebabı. Erzurum köylerinde yetişen koyun etinden yapılan Cağ Kebabı. Erzurum’a gidenlerin yemeden dönemedikleri yemek.Erzurum’da güzel bir üniversite var. Atatürk Üniversitesi. Bu güzel üniversite Anadolu ruhunun işleyen en güzel tezgahlarından biri.Erzuruma gelirseniz mutlaka palandöken dağlarına çıkın. Bir de meşhur cağ kebabından yemeyi unutmayın. Sevdiklerinize hediye almak isterseniz oltu taşından yapılmış hediyelik eşyalara bir bakın mutlaka ilginizi çekecektir. Bir de Erzurumda Erzurum Türküsünü dinlemek hiç de fena olmaz doğrusu.Milli Savunma Bakanlığının Resmi kayıtlarına göre Erzurum’da Balkan Savaşı, Birinci cihan harbi, Sarıkamış, Çanakkale, Kurtuluş savaşı, Kore ve Kıbrıs barış harekatında ve benzeri mücadelelerde 910 şehit verilmiş. Bu gün bu ilde 23’e yakın şehitlik var. Şehitlerimizi minnetle şükranla ve rahmetle yad ediyoruz.

Erzurum’un karakışıyla, bakir doğasıyla birlikte olmak kesinlikle huzur verici. Issız, uçsuz bucaksız arazi, karla kaplı dağ dorukları, tarihî yapılar yeniden gelmeniz için davetiye veriyor. Her köyün, her tepenin, her evin ayrı bir hikâyesi var ve en önemlisi bu hikâyeleri size seve seve anlatacak misafirperver Erzurum halkı var.

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri Belgeseli

 Anadolu’da yaşayan evliyânın ve âlimlerin büyüklerinden. Babası Osman Efendi  de velî bir zâttı. İbrâhim Hakkı 1703 (H.1115) senesinde Erzurum’un Hasankale  kasabasında doğdu. İbrâhim Hakkı hazretleri kendisini kısaca şöyle anlatmaktadır:

“Hicrî bin yüz on beş tarihinde bir bahar günü, İbrâhim Hakkı, Hasankale kasabasında doğdu. Bin yüz kırk senesine kadar ilim öğrenmek için çalıştı.  Ârif olup dünyâyı unutarak, Allahü teâlânın aşkıyla yanıp kavruldu. İşini,  gücünü, malını, mülkünü her şeyini bırakarak cenâb-ı Hakka yöneldi.”

İbrâhim Hakkı, yedi yaşına geldiğinde annesi SeyyideHanîfe Hâtun’u kaybetti.  Babası Osman Efendi, İbrâhim’i amcasına emânet etti ve tasavvufta kendisini  yetiştirecek bir rehber, âlim aramak için sefere çıktı. Kısa sürede Siirt’in Tillo  kasabasında İsmâil Fakîrullah hazretlerinin büyüklüğünü, Allahü teâlâ  katındaki yüksekliğini anladı. Ondan ilim öğrenmek ve hizmet etmek için  geceli-gündüzlü çalıştı. Dokuz yaşına basan öksüz İbrâhim Hakkı, babasının  hasretiyle yanıyordu. Amcası Molla Ali Efendi, İbrâhim Hakkı’yı alarak Tillo’ya  babasının yanına götürdü.

İbrâhim Hakkı hazretleri Tillo’da babasına kavuşmasını şöyle anlattı: “Ben  dokuz yaşında idim. Ali amcam beni babamın yanına götürdü. Bir ikindi vaktinde  Tillo’ya girdik. Dergâha vardığımızda, babam ile hocası namaz kılıyorlardı. İlk  bakışta İsmâil Fakîrullah hazretlerinin mübârek yüzü, bana, pederimden daha  yakın geldi. O anda yüzünün cezbesi gönlümü aldı. Aklım, onun güzelliğine,  duruşundaki heybete ve olgunluğa hayran kaldı. Gönlümü ona kaptırdım. Babam beni  kendi odasına götürdü. Şefkat ile ilim öğretip, lütf ile terbiye etmeye  başladı.”

İbrâhim Hakkı; babasından, tefsîr, hadîs, fıkıh gibi zâhirî ilimleri öğrendi. Babasının arkadaşı MollaMuhammedSıhrânî hazretlerinden de, astronomi, matematik  gibi zamânın fen ilimlerini tahsîl etti. Allahü teâlânın zâtında ve  sıfatlarında mârifet sâhibi olmak, hasta kalbine şifâ bulmak için de İsmâil  Fakîrullah hazretlerinin sohbeti ve hizmetiyle şereflendi.

İbrâhim Hakkı hazretleri, Tillo’ya geldiği günlerde gördüğü bir rüyâyı şöyle  anlattı: “Rüyâmda gökyüzünü beyaz serçelerle dolu hâlde gördüm. Bir ara  serçeler hep birden halkın üzerine doğru saldırdılar. Bana saldıranları babam  uzaklaştırdı. Ancak bir serçe fırsat bulup, sağ koltuğuma sokuldu. Sabahleyin  rüyâmı babama anlattım. Babam koltuğumun altına baktıktan sonra, orada tâûn,  vebâ hastalığının belirtilerini gördü. Hastalığa yakalandığım ilk beş gün  kendimden habersiz olarak yattım. Altıncı gece gözümü açtığımda babamı başucumda ağlar gördüm. Muhterem hocamız İsmâil Fakîrullah hazretleri de  yanındaydı. Mübârek ellerini kaldırdı. Bana uzun uzun duâ ettikten sonra babama;  “İbrâhim’in işi bitmiş iken Allahü teâlâ ihsân ederek onu yeniden  diriltti.” buyurarak müjde verdi.”

İbrâhim Hakkı hazretleri on yedi yaşında yetim kalmasını şöyle anlattı: 1719  (H.1132) senesinde, benim çok sevdiğim babam ve anam, dert ortağım, üzüntülerimin  gidericisi, hücredaşım, gurbet yoldaşım Derviş Osman Efendi, Cumâ gecesi sabaha  yakın dünyâdan âhirete göçtü. Hak yolunda can verip Allahü teâlâya kavuştu.  Maksadına ulaşarak rahmet deryâsına daldı. Bu yetim o gece başka misâfir odasında  yattı. Sabahleyin kalkıp, hasta babamı görmek istediğimde, oradakiler bana; “Git, önce namazını kıl, sonra gel. Hasta şimdi rahatladı.” dediler. Bu  söze inanıp mescide gittim.Herkes burnunu tutuyordu. Hepsinin nezle olduğunu sandım.Namazdan sonra odamıza geldiğimde babamın vefât ettiğini gördüm. Benim de rahatım  gitti. Gönül evim karardı. Bir anda babamın ayrılık hasretiyle virânelerdeki  kuşlara döndüm. Öyle feryâd etmek istedim ki, sesim göklere çıkacaktı. Ben bu  hâlde iken o merhamet menbâı mübârek hocam geldi. Benden o üzüntü ve elemi aldı.Ben de kalkıp kendi kendime; “Şimdi ayıptır, sabredeyim. Hocam gittikten sonra nasıl ağlayacağımı ben bilirim.” dedim. Mübârek hocamız herkese selâm verip,  garîb oğlu Derviş OsmanEfendinin başı ucunda oturdu. Şehid rûhuna bir Fâtiha  okuyup, sevâbını bağışladı ve murâkabeye daldı. Ben hocamın karşısında  babamın da ayak ucunda idim. Bir anda Allahü teâlânın ihsânlarına kavuştum. Vefât  eden babam, mübârek başını kaldırdı. Kimyâ tesiri olan nazarıyla yüzüme bakıp,  tebessüm ederek tâziyede bulundu. O anda mübârek göğsünden şimşek gibi bir nûr parladı. Kalbim titredi, üzüntü ve elem gidip, yerine sürûr ve lezzet doldu. Babamı  bu hâlde görünce, bayramlıklarını giymiş bir çocuk gibi sevindim. Üzüntülü  duran ahbablar bu sevincime bir mânâ veremeyip hayret ettiler. Allahü teâlânın  ihsânı ve mübârek hocamın himmeti bereketi ile olan bu hâdiseyi oradakiler  görememişti.

Hocamız oradan ayrıldıktan sonra babamın yüzünü açıp baktım. Güler gibi bir  hâli vardı. Yüzü nûrlu, bedeni sıcak ve yumuşak idi. Sanki uyuyordu.Cenâze  namazına çevre köyler ve bütün Siirt halkı geldi.Namazını hocamız kıldırdı.  Onun vefâtına benden başka herkes üzüldü. Âlemin babası olan hocamız, bu yetimine  şefkat edip iltifât eylediğinden, merhum babamdan sonra onun hizmetleri bize mîras  kaldı. Mübârek hocam, bu bozuk huyluyu nice hikmet şurupları ile terbiye eyledi. Kalb  hastalıklarından beni kurtardıktan sonra, kendi muhabbeti ile yaktı. Böylece bende,  âhiret hâllerinde yakîn hâsıl oldu. Tevekkül etme, dert ve belâlara, ibâdete  ısrarla devâm etmeye tahammül, her işe rızâ gösterme hâli hâsıl oldu. Pek  kıymetli, lezîz nîmetler ihsân edildi. Hepsinden daha evlâsı ve kıymetlisi  ise,Allahü teâlânın zâtında ve sıfatlarında bilgi sâhibi olmaya, mârifetullaha  kavuştum.

İbrâhim Hakkı hazretleri, babasının vefâtından sonra hocasının emriyle Erzurum’a  gitti. Amcalarının da teşvikleriyle sekiz sene ilim tahsîl etti. Burada tahsîlini  bitirdi, fakat gönlü, hocası İsmâil Fakîrullah hazretlerinin ateşiyle yanıyordu.  1728 (H.1140) senesinde yirmi beş yaşında iken tekrar Tillo’ya geldi. Burada  hocasının 1734 (H.1147) senesinde vefâtına kadar hizmetiyle şereflendi. Sonra  Erzurum’a döndü. Küçük yaşta ayrıldığı Hasankale’ye gelip, yerleşti.

İbrâhim Hakkı hazretleri, Hasankale’de evlendi, sonra İstanbul’a gitti. Mahmûd Han  ile görüştü ve saray kütüphânesinde çalışmalar yaptı. Bir sene sonra talebe  yetiştirmek için Abdurrahmân Gâzi Zâviyesine tâyin edilerek Erzurum’a geldi.Talebe  yetiştirmek için, uzun ve yorucu bir çalışmaya girdi. Hanımı Firdevs Hâtun’dan,  İsmâil Fehim ve Ahmed Naîmî isminde iki oğlu dünyâya geldi.

1755 (H.1169) senesinde tekrar İstanbul’a gitti. Sarayda, dîvân kâtibi Ali Efendi  başta olmak üzere, pekçok kimselerle dost oldu. Sultan Üçüncü Mustafa Han  zamânında da Abdurrahmân Gâzî zâviyesinin berâtı yenilendi.

İbrâhim Hakkı hazretleri, 1763 (H.1177) senesinde hâtıralara bağlılığı ve vefâ  duygusunun çokluğundan, hocasının memleketi olan Tillo’ya gitti. İsmâil Fakîrullah  hazretlerinin torunu Fâtıma Hâtunla evlendi. Orada kaldı. Talebe yetiştirmeye burada  da devâm eden İbrâhim Hakkı bir sene sonra hacca gitti.Dönüşünde tekrar talebe  okutmaya devâm etti.

İbrâhim Hakkı hazretleri, zaman zaman Tillo’da, “Cebel-i Ra’sil Kuvâ” ismindeki tepeye çıkardı. Talebelerine de; “Bu tepe, yakında büyük bir nâma  kavuşacaktır.” derdi. Bu tepeye bir musallâ taşı yaptırdı. Her uğradığında  oraya otururdu. Ölümü, âhireti ve hesâbı düşünürdü. Yine bir gün üç talebesi  ile bu tepeye çıktı. Üçünün de ismi Mahmûd’du. Onlara; “Sübhânallah!  Hepinizin adı da Mahmûd. Herbiriniz de amcalarınızın kızı ile evleneceksiniz. Fakat  sâdece biriniz Allahü teâlânın evliyâ kulları arasında yüksek derecelere sâhib olup; “Memduh” lakabıyla isimlendirilecektir. Ona her taraftan akın akın  talebe ilim öğrenmeye gelecektir. O, bu tepeye bir ev yaptırıp herkesin hidâyete kavuşmasına vesîle olacaktır.” buyurdu. Talebeler de kendi kendilerine; “Mübârek hocamızın müjde verdiği o kimse ben olsam.” diye temennî ettiler. Bir müddet sonra içlerinden ikisi ayrıldı. İbrâhim Hakkı hazretleri yanında kalan Mahmûd’a; “Biraz önce müjde verdiğim Mahmûd sensin. Fakat bu  sırrı, ben sağ olduğum müddetçe kimseye söyleme.” buyurdu.

1778 (H.1192) senesinde ömrünün sonlarına yaklaşan İbrâhim Hakkı, vasiyetnâmesini  yazdı. Sık sık hastalanması sebebiyle bizzat kendisi kitap yazmak için  uğraşamıyordu. Ancak yazdırmak sûretiyle kalan ömrünü bereketlendirmek istiyordu.  Bu sebeple oğullarının kâtib olarak yardım etmelerini istedi. Kendisi söyleyip  oğulları yazdılar. Nihâyet 1781 (H.1195) târihinde bir Perşembe günü vefât etti.  Tillo’da, hocası İsmâil Fakîrullah hazretlerinin kabrine komşu olacak şekilde  defnedildi. Ölümü için de; “Hudâyı bilmeye ancak cihâne geldi  sultânım.” mısraı târih olarak düşürüldü.

Hayâtını ilim öğrenmek, öğretmek ve kitap yazmakla geçiren İbrâhim Hakkı  hazretlerinin vefâtında, iki oğlu ve iki kızı vardı. Oğulları, İsmâil Fehim ve  Muhammed Şâkir’dir. Babasının neslinin devâmını Muhammed Şâkir sağladı.  Kızları Şemsî Âişe ile Hanîfe Hâtun’dur.

İbrâhim Hakkı hazretleri, tefsîr, hadîs, fıkıh gibi naklî ilimlerin yanında, aklî ilimlerle de uğraşmış, canlılar hakkında çeşitli teoriler ileri süren Fransız doktoru Lemarck, İngiliz Ch. Darvin, Hollandalı Hugo de Vries gibi batılı  ilim adamlarından çok önce, canlılar hakkında, en basitinden en mükemmeli olan  insana kadar düzgün bir tekâmül bulunduğunu yazmıştır. Bu konuyu ele alırken, bu  tekâmülde arada görülen belli noktaları, husûsî özellikleri ve her birinin  hudutlarını tesbit etmiş, hepsinin ayrı ayrı cinsler olduğunu ayrıca belirtmiştir.  O sâdece biyoloji ilmi ile değil; fizikten kimyâya, matematikten astronomiye kadar, devrindeki bütün ilimlerle uğraşmış, bir ilim ve mârifet hazînesi olan Mârifetnâme’sinde, bütün bunlara yer vermiştir. Mevâlîdi, yâni canlı cansız  bütün varlıkların yaradılış sırrını bilmek ve irfânı tahsîl etmek, onda pek  açık olarak görülmektedir.

Hayâtında hiçbir zaman okumayı ve okutmayı elden bırakmayan İbrâhim Hakkı  hazretleri, ideal insan tipi olarak, ârif insanı göstermiştir. Kendisi de bu ölçü  içinde kalmıştır. Ona göre, ârif; gönülle ve akılla bilendir. Fakat gönülle  bilmek ârifin yegâne husûsiyetidir. Bu yüzdendir ki o, gönüle, eserlerinde büyük  yer vermiştir. Gönül, sevgilinin mekânıdır. Aşk sâyesinde bu sevgi vardır. Bu  yollarda hikmet (fen ve sanat) vardır. Mevâlîd (varlıkların sırrını anlama) bu  yolla olmaktadır. Kısaca söylemek gerekirse İbrâhim Hakkı; gönül sâhibi olan, fen  ve sanata yer veren büyük bir âlim, hakka rızâ gösteren bir velîdir. Eserlerinin  ismine ve mahlasına bakınca, bütün bunların hepsi görülür. Dîvânının adı İlâhînâme’ dir.Bu ismi boşuna koymamıştır. Hakîkaten hepsi ilâhîdir.Mârifetnâme ise ârifîn kitabı demektir.Cevher-i Evvel denir.”

Erzurumlu İbrahim Hakkı’ya göre, bütün varlık küre şeklindedir: “Alemin her ne tarafına nazar olunsa şekli muhaddep görünür.” “Arzda ve semada müşahede olunan bütün şekiller yuvarlaktır”. Einstein bu görüşü ondan çok daha sonra matematiksel yollardan göstermiştir.İnsanların nazarında çok önemli bir yer işgal eden Marifetname adlı eseri defalarca basılmıştır.

Erzurum Milletvekili Doç. Dr. Ömer Özyılmaz’ın girişimleri sonucu doğumunun 300. yılı sebebiyle İbrahim Hakkı Pulu bastırıldı. İbrahim Hakkı Hazretleri, doğumunun 300. yılında ilk kez devlet töreni ile anılmıştı.

Güney Afrika’da Erzurumlu Bir Alim…

Erzurumlu bir çok evliya,alim, düşünür, fikir adamı ve gönül insanı bulunmakta. Erzurum’un yetiştirdiği ebubekir efendi bu alimlerden birisi. Asblen eruzurumlu olan ve güney Afrika’ya İslam medeniyetini götüaren Ebubeakir efendinin hizmetleriyle ilgili tarihçi yazar Erhan afyoncu’nun yazısını sizlerle paylaşıyoruz.

 Mücahit İmam: Ebubekir Efendi / Yayin Tarihi: 25 Mayıs 2008 / Kategori: Kahramanlar

Afrikalı Müslümanların kaderini değiştiren âlim Ebubekir Efendi

Osmanlı çöküş yıllarında bile dünya gücüydü. 19. asrın ikinci yarısında G.Afrika’ya gönderilen Ebubekir Efendi bölgedeki Müslümanları Osmanlı’ya bağlamış ve kıtanın güneyinde İslamiyet’i yaymıştı.Tarihin bazen ilginç tarafları vardır. Atalarımız, Osmanlı İmparatorluğu’nun en muhteşem zamanında yapamadıkları bazı işleri, devletin çöküş yıllarında gerçekleştirdi. Tabii, bunun sebebi Osmanlı İmparatorluğu’nun tarih sahnesinden silindiği zaman bile bir dünya gücü olmasıydı.Osmanlılar, 16. yüzyılın başlarından itibaren Kuzey Afrika’yı fethetmiş, yer yer kıtanın ortalarına kadar olan yerleri hakimiyetleri veya nüfuzları altına almışlar ama Güney Afrika ile ilgilenmemişlerdi.

Güneydoğu Asya’dan 18. yüzyıl başlarında getirilen Malayi asıllı köleler, Ümitburnu’nun ilk Müslümanlarıydı. Hacca gidenlerin Vehhabilik’ten etkilenmeleri ve bölgede bilgili din adamlarının olmaması yüzünden Ümitburnu Müslümanları gruplara bölünmüşlerdi. Müslümanlar’ın fikir ayrılıkları çatışmaya gidince düzen bozulmuş, durumdan rahatsız olan İngiliz yönetimi bir çözüm yolu aramaya başlamıştı. Tarihçi Ahmet Uçar, yıllar süren araştırmaları sonucu yazdığı “140 Yıllık Miras Güney Afrika’da Osmanlılar” isimli kitabıyla Osmanlı İmparatorluğu’nun Güney Afrika’daki faaliyetlerini aydınlattı.

Osmanlı’dan Din Adamı İsteniyor

Capetown’dan bölgenin dini liderleri, 29 Ocak 1857′de Osmanlı hükümdarı ve halife olan Sultan Abdülaziz’e bir mektup göndererek, dini problemlerini çözmek için dini kitaplar istediler.

Osmanlı yönetimi, gönderilecek Arapça ve Türkçe dini kitapların Ümitburnu’ndaki Müslümanlar’ın derdine çare olamayacağını düşündüğü için Güney Afrika’ya bir İslam âlimi göndermeye karar verdi. Ancak imparatorluğun çatırdadığı bir dönemde böyle âlim nereden bulunacaktı? Osmanlı yönetimi, Ümitburnu-İstanbul arasındaki ilişkileri geliştirmek için İngiliz Hakim Roubaix’i, Capetown Osmanlı fahri konsolosu tayin etti. Bu tayin Osmanlı’yı şehirde popüler hale getirdi.

Capetown Müslümanları, 16 Nisan 1862′de Roubaix aracılığıyla Güney Afrika’daki İngiliz sömürge valiliğine Cava dilini unuttukları için dini kitaplarını okuyamadıklarını, bu yüzden de kendilerine İslam’ı öğretmek ve anlatmak üzere Hilafet merkezi olan İstanbul’dan bir âlim getirtilmesini” istiyorlardı.Osmanlı yönetimi, bu talep kendilerine ulaşınca meseleyi yeniden gündemine aldı. Ahmed Cevdet Paşa’nın araştırmaları sonucu bulduğu Kerküklü Ebubekir Efendi’nin 25 lira maaşla Güney Afrika’ya gönderilmesine karar verildi.

Ebubekir Efendi, 1 Ekim 1862′de İstanbul’dan ayrılarak, uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra 13 Ocak 1863′te Capetown’a vardı. İngilizler, Müslümanlar arasında “Halifenin temsilcisi”nin meydana getireceği dalgalanmadan çekindikleri için, Müslüman halktan Ebubekir Efendi’nin gelişini bir süre sakladılar. Ebubekir Efendi, başlangıçtaki kendisine karşı ilgisizliğin nedenini anlayamamıştı.Capetown Müslümanları biraz gecikmeyle de olsa, Ebubekir Efendi’nin geldiğini öğrendiler. Şehrin gazeteleri İstanbul’dan gelen bu “büyük misafirden” övgü ve ilgiyle söz ettiler. Ebubekir Efendi’nin Capetown Müslümanları arasındaki ayrılık ve cehaleti gidermek üzere Halife Abdülaziz tarafından gönderildiği haberi şehrin her tarafına yayıldı.

Ebubekir Efendi ilk günlerini Capetown ve halkını tanımakla geçirdi. Capetown, onu adeta büyülemişti ama görevini de hiçbir zaman unutmadı. 13 bin civarında nüfusa ve minaresiz iki camiye sahip olan Capetown Müslümanları, genellikle dar gelirli olup, daha çok arabacılık, balıkçılık ve çiftçilikle uğraşmaktaydılar. Felemenkçe-Malayca karışımı yeni bir dille konuşuyorlardı. Hıristiyanlar’la araları iyiyken, kendi aralarında devamlı kavga vardı. Batıl adet ve geleneklerin haddi hesabı yoktu.

Ümitburnu’nda Osmanlı Okulu

Ebubekir Efendi, Capetown’a varışının 15. gününde bir okul açtı. 20 gün içinde 300′den fazla öğrenci topladı. Kur’an-ı Kerim, Arapça, Türkçe öğretti ve dini kitaplar okuttu. Birçok önemli dini kitabı, altı ayda hızla öğrendiği Cava Malaycası’na çevirip, eliyle çoğaltarak öğrencilerine dağıttı. Yaşlılara tatil günlerinde tefsir okutup, sohbet etti.İşler yolunda gidiyordu ama Ebubekir Efendi’nin sıkıntıları da vardı. Onun gelmesiyle düzenleri bozulan sahte şeyhler, çıkarcı imamlar, sahte mürşidler halkı tehditle Ebubekir Efendi’nin yanından uzaklaştırmak için uğraştılar, ancak başarılı olamadılar. Ebubekir Efendi’yi olmadık ithamlarla mahkemeye şikâyet etmiş ve kiraladıkları serseriler fiili saldırıda bile bulunmuşlardı.

Ebubekir Efendi’nin faaliyetleri 1870′lerde Güney Afrika’nın her tarafına yayıldı. Yetiştirdiği öğrenciler Capetown’dan başka Port Elizabeth, Johannesburg, Kimberley, Durban hatta Mozambik’te bile Osmanlı okul ve camileri açıp, bütün Güney Afrika Müslümanları’na liderlik yaptılar. Camilerde hutbeler Osmanlı sultanları adına okundu. Açılan kampanyalarla Hicaz Demiryolu için binlerce sterlin toplandı. Yüzlerce Afrikalı 1911 Trablusgarb ve 1912 Balkan savaşlarında savaşmak için Harbiye Nezareti’ne, yani Osmanlı Savaş Bakanlığı’na müracaat ettiler. Milli Mücadele’de de bu durum devam etti. Ankara’ya 17.634 lira ve 875 sterlin gönderip, İstiklal Harbi şehitlerimiz için İngiliz sömürgesi olan Güney Afrika’da mevlit ve hatimler okutmuşlardı.

Ebubekir Efendi Müzesi 1978De Açıldı

Ebubekir Efendi, 29 Ağustos 1880′de Capetown’da 57 yaşında, arkasında altı çocuk bırakıp öldü. Babalarının ölümünden sonra, eğitimlerini sürdüren çocukları daha sonra Ebubekir Efendi’nin görevini başarıyla sürdürdüler. Güney Afrika Hükümeti, Ebubekir Efendi’nin Güney Afrika’ya gelişinin 115. yılı olan 1978′de “Ebubekir Efendi Müzesi” açarak, burada Ebubekir Efendi ve ailesine ait belge, resim ve eşyalar sergilenmeye başlandı..

 Kaynak: Dr. Erhan AFYONCU

Paylaşmak istermisiniz ?

About Belgesel Yayıncılık