Horasan’dan Türkistan’a Devr-i Alem….

Yasal Uyarı: Yazı, fotoğraf ve görüntüler Araştırmacı-Gazeteci ve Belgesel Yönetmeni İsmail Kahraman’a aittir.Tüm hakları Belgesel Yayıncılık’a ait olup, kopyalanması ve kullanılması yasaktır…

HORASAN MEDENİYETİ’NİN BAŞKENTİ AFGANİSTAN’A YOLCULUK…

         Takvim yaprakları 20  Kasım  2009’u gösteriyor.Tarihin derinliklerinden bir davet alıyoruz. Bugüne kadar sadece adını sayıkladığımız ancak neresidir? hangi diyardır? diye araştırma yapmadığımız güneşin doğduğu yere,Horasan’a yolculuğa çıkacağız.644 yılında İslam güneşinin aydınlatması ile  Ariyana Bölgesi Horasan adını alır.Asya’nın kalbi Afganistan,Horasan adını alarak İslam güneşini horasan erenleri,horasan alimleri,horasan bilginleriyle  dünyayı aydınlatacak,Anadolu’ya Türk İslam medeniyetinin getirilmesine vesile olacak, Horasan medeniyetini araştırmak üzere Afganistan’a doğru yola çıkıyoruz.

        Büyük güçlükle ve 18 saat gibi uzun bir bekleyişten sonra Yeşilköy Atatürk Havalimanından, Afganistan coğrafyası İslam medeniyeti ile şereflenmeden önceki adı olan Ariyana’dan adını alan Afganistan Ariyana hava yolları uçağı ile bir zamanların horasan diyarı olan Afganistan’a doğru yola çıkıyoruz. Uçağımız 5 saatlik bir uçuşla önce Karadeniz semaları ardından Doğu Karadeniz Bölgesi üzerinden İran hava sahasına açılıyor, İsfahan, Tebriz geride bırakılarak Pakistan hava sahasına giriyor ve Afganistan’ın Başkenti Kabil Hava Limanına iniyor.

Horasan’ın başkenti Afganistan

         5 saatlik uçak yolculuğunda elimizdeki araştırma notlarını, uçakta araştırmaya koyuluyoruz ve Horasan neresidir? Nedir? diye inceliyoruz. Horasan ne olursan ol gel diyen Mevlana’nın ata yurdu. Osmanlının kurucusu kayı boyu aşiretinin memleketi. İmamı azamların,İbrahim Etemlerin,İbni Sinaların ve Farabilerin de. Horasan ismi eski Farsça Hur “ güneş” ve Asan “ “gelen,doğan” kelimelerinden meydana gelmiş ve güneşin doğduğu yer,güneş ülkesi;doğu bölgesi” anlamını taşımakta.İsim muhtemelen Sasaniler,  zamanında ortaya çıkmış ve kısa zamanda  yaygınlaşmış.Horasan tarihte İran’ın kuzeydoğusunda  yer alan çok geniş bir coğrafi bölge.Günümüzde bölgenin toprakları üç parçaya ayrılmış olup Merv (Mari), Nesa  ve Serahs yöresi Türkmenistan, Belh ve Herat yöresi Afganistan,kalan kısmı da İran sınırları içinde bulunmakta.En geniş kesim İran’ın elindedir ve adı geçen  iki devletle İran’ın diğer eyaletlerinden Mazenderan, Simnan, Yezid, Kirman, Beluctan ve Sistan’la çevrilidir.İdari merkezi aynı zamanda dini bir merkez olan Meşhed’dir ve eyalete (Ustan) Meşhed, İsferayin, Bucnurd, Bircend, Tayyibat, Türbeticak, Türbetihaydari, Darrıgaz,Sebzevar ,Şirvan, Tabes, Firdevs, Kabnat, Kuçan, Kaşmir, Gunabad ve Nişabur vilayetlerine bağlı.Horasan eyaletinin 1996 sayımına göre nüfusu 6.047.661.Horasan’ı Grek coğrafyacıları İskender’in fetihleri sırasında tanımışlar ve Belh-Merv civarına Baktria (Baktriana),Herat taraflarına Aria,Nişabur dolaylarına da Parthia adını vermişler.Mesudi’nin birinci iklim bölgesinde,İbn Haldun’un üçüncü iklim bölgesinin  sekizinci bölümünde ve Zekeriya el-Kazvini’nin dördüncü iklim bölgesinde  zikrettiği Horasan sınırları,buranın idari bakımından büyüyüp küçülmesiyle ilgili olarak tarih boyunca çeşitli farklılıklar göstermiş;bu sebeple zaman içinde değişen siyasi sınırlarla coğrafi sınırlar aynı mütalaa edilmeli.İslam Coğrafyacılarına göre genellikle Horasan doğudan Huttel,Gur ve kısmen Sicistan;güneyden Deştilut  ve Kirman ile Rey arasındaki Fars toprakları;Batıdan Deştikevir’in batı kısmı ve Taberistan ile Cürcan;kuzeyden de Türkmenistan’ın bir bölümü,Harizm ve Maveraünnehir tarafından çevrilmiş bir alan.Horasan’ın kuzeyi dağlık;dağlar,güneydoğu istikametinde ve iki sinsile halinde  Kuzey Afganistan’daki Benditürkistan,Sefidkuh ve Hindukuş dağlarına ulaşır.Bu silsilelerin Türkmenistan çölleri boyunca devam eden  Küpet,Gülistan,Karadağ ve Hezarmescid,Elbruz sıradağlarının uzantısı olan ise Şahcihan,Aladağ ve Kuhibinalud kütlelerinden meydana gelir.

Güneşin doğduğu yer Horasan

         Horasan göç ve istila yolları üzerinde bir kavşak noktasında bulunduğundan değişik ırklardan meydana  gelen bir nüfusa sahip.Burası aynı zamanda çok eski yerleşim alanlarına ve medeni gelişmelere sahne olmuş.Hindistan ve İran’a yayılan  Hint Avrupa kökenli Ari ırkın ortaya çıktığı yer Horasan.Hunlara ve Göktürklere bağlı çeşitli Türk boyları,Araplar ve Cengiz İstilasından sonra  Moğollar da Horasan’a yerleşen unsurlar arasında.Buradaki ilk Müslümanlar,genel olarak  Irak şehirlerinden  ve özellikle Basra’dan bölgeyi fethetmek üzere  yollanan  Arap askerleri.Horasan 644 yılında Hz Osman döneminde bugünkü Afganistan bölgesi olan Ariyana topraklarının İslamiyet ile  tanışmasıyla Hindistan’dan İrana,Özbekistan’dan. Pakistan’a kadar olan bu coğrafyaya,Horasan adı verilmiş.Bugün Afganistan hudutlarındaki Herat ve Belh,İran’ın Meşet ve Türkmenistan’ın Merv kentleri asırlarca Horasan Medeniyetine başkentlik yapmış.Horasan coğrafyası Gazneli Mahmutları,Babür Şahları,Sultan Hüseyin Baykaraları,İbrahim Ethemleri ve bir çok devlet adamı yetiştirmiş Horasan cografyası..

 Horasan erenlerinin yurdundayız…

        İmam Rabbani, Şah Nakşibendi, Muhammed Baki Billah, Abdullahi Dehlevi ve buna benzer birçok gönül sultanlarını yetiştiren coğrafya olmuş.İmamı Azamdan,İmamı Maturidiye, Mezhep imamlarının yetiştiği,İmam-ı Buhari ve Tirbizi gibi hadis alimlerini yetiştiren Horasan coğrafyası,Fahrettin-i Raziler gibi hem tefsir, hem astronomi ilmi ile dünyayı aydınlatan alimleri sinesinde barındırmış.Farabi ve İbni Sina gibi tıp alimleriyle adını dünya tarihine altın harflarla yazdıran horasan coğrafyası,Kaşgarlı Mahmut ve Ali Şir Nevai gibi Türk dil bilginleri ile kültür ve medeniyet tarihimize muhteşem hizmetler yapmış bir coğrafya.

          Uçağımız,Horasan coğrafyası üzerinde uçarken,içimiz içimize sığmıyor.Kültür ve medeniyet tarihimizin ihtişamlı Horasan geçmişini hatırlıyoruz.Avrupa’nın Ortaçağ karanlığını yaşarken şarktan güneş gibi parlayan horasan,ilim ve irfanı ile dünyayı aydınlatıyor,ipek yolu ile  Horasan kültürünü dünyaya yayıyordu.Sadece  dünyaya kültür değil,binlerce Horasan Ereni ile Anadolu,Kafkaslar ve Balkan coğrafyasına İslam medeniyeti de getiriliyordu.Horasan sadece bir coğrafyanın adı değil tıpkı adı gibi güneşin doğduğu bir medeniyet coğrafyasının da adıydı.Uçağımız Horasan semalarında uçarken,biz Horasan’a başkentlik yapmış Afganistan’a gitmenin mutluluk ve gururunu yaşıyorduk.

           Uçağımız bir kuş gibi süzülerek, asırlarca Horasan’a başkentlik yapmış Afganistan’ın başkenti kabil’e süzülerek iniyordu. Türkiye ile Afganistan arasındaki zaman farkı 2 buçuk saat. Afganistan’da çoktan gece yarısı olmuştu. Afganlılar kabil’e ‘kabul’diyorlar. Yıkık dökük hava limanı salonunda pasaport ve gümrük işlemlerimizi yaparak, hava limanı sahasında yürüyerek tanklar, zırhlı ve silah yüklü araçlar, tam teçhizatlı askerler ve dikenli tellerle çevrilmiş hava limanı bölgesinden kendimizi dışarıya atıyoruz. Tozlu topraklı, caddelerden geçiyoruz. Kabil’de ilk gece kaldığımız yerin yakınındaki lüks otelin füze ile vurulduğunu öğreniyoruz.

 Afganistan’ın başkenti Kabil

          Sabah erkenden kendimizi kabilin cadde ve sokaklarına atıyoruz. Savaşlarda yıkılan ve harabe haline gelen binaların enkazları halen duruyor. Birçok binada mermi izleri var. Demirden yapılmış elektrik direkleri delik deşik. Havan topu mermileri ile demirden yapılmış elektrik direkleri yıkılmış. Hastaneler bile savaşın vahşetini yaşamış.Kabil’deki eski hastane binasının harabe haline gördüğümüzde savaşın dehşetini daha iyi anlıyoruz.

         Kabil denizden 1700 metre yükseklikte dağların arasındaki vadiye kurulmuş adeta kartal yuvası gibi. Kabil’in ortasından geçen Kabil ırmağı adeta açıktan akan kanalizasyon gibi. Kabil’de su şebekesi olmadığı için insanlar,bu açıktan pislik akan ırmaktan su içiyorlar.Dağlarda toprak damlı baraka evler,sularını nehrin çevresindeki kuyulardan alıyorlar.Mezarlık çevrelerindeki su kuyularından su alan çocuklar,dağların zirvesindeki evlerine suları başlarının üstünde veya sırtlarında taşıyor.Çamurlu yollarda çıplak ayakla başlarında ve sırtlarında su taşıyan çocukların hali içler acısı.Eşekleri olan aileler biraz daha şanslı. suları eşekler ile taşıyorlar.Kabil’de kanalizasyon sistemi ise tam bir çevre felaketi.Yağmur yağdığında kabil halkı,lağım çukurlarının sokaklar ve evlerin arasından açıktan akan kanallara veriyorlar.Tam bir lağım kokusu hakim oluyor.Kanalar ise foseptikleri kabil ırmağına götürüyor.Kabili gezerken fakirliğin boyutunu  daha iyi görüyoruz.Tek katlı baraka dükkanlar,el arabalarında yapılan sebze meyve satışları,şeker kamışı  suyunu çıkaran makineler,sokaklardaki üç tekerlikli arabalarda pişirilen yemeklerin fakir Kabil halkı tarafından iştahla yenmesine şahitlik yapıyoruz.Bir çok fakir Afganlının evinde sıcak yemeklerin,sadece  haftada bir iki gün pişirildiğini ve bir öğün yemekle insanların hayatlarını idame ettirdiklerini öğreniyoruz.

 Kabil sokaklarında belgesel çekiyoruz

            Kabil sokaklarında yöresel kıyafetle gezen kadınlar, baştan aşağı kapalı burkalı Afgan kadınları ve çocuklar dolduruyor. Sesler, gürültü, toz, karışık trafik sanki 300 yüzyıl önceki dünyayı yaşıyoruz. Eli ayağı olmayan savaş mağduru erkekler, sokakların ortasında çamurun ortasına oturmuş dilenen Afganlılar ve tüm bu olumsuzlukları unutturan Amerikan ve yabancı ülke birlikleri, tanklar, tam teçhizatlı silahlı polisler, otomatik silahlı güvenlik görevlileri, insanı dehşete düşürüyor. Kalabalık yerlerden geçerken rehberimiz bizlere her an bir bombanın patlayabileceğini söylemesi korku ve endişemizi büsbütün artırıyor. Bu endişeli düşüncelerle elimizde kameramızla korka korka belgesel çekimleri yapıyoruz. Her an polis tarafından göz altına alınabileceğimiz korkusu hâkim. Çekimler yaparken millet etrafımızda dolaşıyor,Türkiye’den geldiğimizi öğrenince samimiyet başlıyor.

              Bu olumsuz ve endişeli durumların belgeselini çekerken elinde tütsülerle ilginç kıyafetli bir Afganlı yanımıza yaklaşıyor ve bizi tütsü içinde bırakıyor.Ne oldu demeye kalmadan bu tütsünün nazar değmesin diye yapıldığını öğreniyoruz.

 Afganistan’ın %99 müslüman

           %99 ‘u Müslüman olan Afganistan’da Hinduizm geleneklerini de yaygın olduğuna şahit oluyoruz.Bu olumsuzlukları gördükçe geçmişin Horasan medeniyeti aklıma geliyor. Horasan medeniyetinin başkenti Afganistan Kabil böyle mi olmalıydı diye adeta kahrediyorum. Acı ama gerçek. Şarktan güneşin doğduğu muhteşem horasan medeniyetinin başkenti Afganistan perişanlık içinde. İhtişamlı geçmişten eser yok.O muhteşem horasan geçmişi sadece tarih kitaplarında kalmış. Ve tozlu raflarda unutulmuş gitmiş.

       Kabil sokaklarını gezerken Horasan medeniyetini gözlerimizin önünde canlandırmaya çalışıyoruz. İbni batuta’nın 8. yüzyılda yazdığı Garaibül Esfar min acaibül emsar kitabında kabil’den bahsederken ilginç tespitlerde bulunuyor. Horasan’ın başkenti Merl, Belh, Nişabur şehirlerinden örnekler veriyor. Cengizhan ve Timur döneminde yıkılıp yok olan birçok saldırılara maruz kalan horasan medeniyetinin kırıntılarını ve izlerini arıyoruz kabil sokaklarında. Rus işgali, iç savaşlar, taliban zulmü, Amerikan emperyalizmi bölgeyi hep tahrik etmiş. İlim, irfan, kültür, medeniyet ve ihtişamlı geçmişe sahip horasan’ın bu acı olaylar hep ihtişamına gölge düşürmüş.

        Kabil’de eski Cumhurbaşkanlarından Burhaneddin Rabbani ile evinde görüşme yapıyoruz. Bizi çok sıcak ve samimi bir şekilde karşılıyor Rabbani. Aslen Tacik olan ve Bedehşan doğumlu olan Burhaneddin Rabbani ile kendine ait Nur TV stüdyolarında özel röportaj yapıyoruz.

 Kabili gezerken tarihi yaşamak

          Kabil nehrinin kıyısında ve Hindukuş dağlarının güneyinden Hindistan’a giden yol üzerinde, kurulmuş olan Kabil’in  milâttan önce 1500’lü yıllardan itibaren varlığı bilinmekte. Deniz seviyesinden yüksekliği 1798 metre.160 km doğusunda yer alan ve içinde Pakistan sınır kapısı bulunan Hayber Geçidini kontrolü altında tutması Kabil’in stratejik önemini artırır. Arap kaynaklarında adına ilk defa Cahiliye dönemi şiirlerinde Türklerle Özdeşleşmiş olarak (Türk ve Kabul) “dünyanın en kuzeyindeki ülke” anlamına gelir Kabil.

       Kabil, Pakistan sınırına olan yakınlığı sebebiyle Afganistan’ın en büyük ihracat ve ithalât merkezi halini almıştır. Tarih boyunca dokumacılık, deri işçiliği ve kuyumculuğun geliştiği Kabilde Abdurrahman Han zamanında silâh fabrikası, Habîbullah Han zamanında yünlü kumaş fabrikası faaliyete geçmiş, daha sonra da darphâne ve matbaa ile kundura ve kibrit fabrikaları açılmıştır. Kabilde ilk açılan okullar Harbiye, lise seviyesinde Habîbiya (1918), Mekteb-i Mahrûse adlı kız mektebi (1920), Fransız Öğretmenler tarafından eğitim verilen Emâniye Lisesi (1922, yeni adı İstiklâl), Alman Öğretmenlerin ders verdiği Emânî Lisesi (1924, yeni adı Necat) ve Gazi Lisesi ile (1927) güzel sanatlar, posta-telgraf ve diğer meslek liseleridir. 1928 yılında Saka Habîbullah’ın altı aylık döneminde bütün okullar kapatıldıysa da bunlar Nâdir Han zamanında yeniden açıldı. Hocaları Türkiye’den gönderilen yeni bir Harbiye Mektebi ile yine birkaç Türk profesörünün görev yaptığı Tıp Fakültesinin eğitime başlamasıyla Kabil Üniversitesinin 1933’te temelleri atıldı. Bu üniversite 1970-1980 arasında bölgedeki en önemli yüksek öğrenim kurumu iken 1992’den 2001 yılına kadar kapalı kaldı.

 Ruslar afganistanı işgal ediyor

          1979’da Sovyetler Birliği tarafından Afganistan’ı işgal etmek için gönderilen ilk askerî birlikler hava yoluyla Kabil’e indirildi. Sovyet askerlerinin geri çekildiği 1989 yılından 1992’ye kadar kurulan hükümetler uzun ömürlü olmadı.1992–1996 yılları arasında ülke genelinde devam eden iç savaş sonucunda Kabil ve civarı, Pakistan’a göç eden Afgan göçmenlerinin orada yetişen çocuklarının kurduğu Taliban adlı hareketin eline geçti; daha sonra Taliban yönetimi yıkıldı. 11 Eylül 2001 tarihinde Washington ve New York kentlerine yapılan terörist saldırının ardından Amerika Birleşik Devletlerinin 7 Ekim 2001’de Afganistan’a karşı başlattığı askerî harekât sırasında diğer bazı şehirler yanında Kabil’in de özellikle çevresi ağır bombardımana maruz kaldı.

 Babür bağında babür şahı ziyaret ettik

         Horasan medeniyetini Afganlı sanatçılarla konuştuk. Afganistan kabil’de Afgan devlet yönetim binalarını bulunduğu bölgeye özel izinle giriyoruz. Hindistan’da yüzlerce yıl süren Gürganiye veya Babürlüler devletinin kurucusu Babür şahın mezarını ziyaret edeceğiz. Kabil Babürlüler için de önemli. Timur’un kabil’de vefat ettiğini ve naşının Semerkant’a götürüldüğünü biliyoruz. Timur’un torunu olan Babürlüler kabile büyük önem veriyor. Kabil’deki Babür bağının içerisinde saraylar, mescit, havuz, müze ve kütüphane yer alıyor. Birçok çiçek ve ağaç çeşidi saray bahçesini süslüyor. Babür şahın türbesinin yanındaki beyaz mermerden yapılmış mescit, göz ve gönül ziyafeti sunuyor. Mescitteki kitabeler, mescidin tarihini yansıtıyor. Mescidin hemen yanı başındaki Babür Şahın türbesi, bizler için açılıyor ve türbenin içerisine giriyoruz. Çiçekli ağaçlarla bezeli türbe içerisinde Babür şahın mezarı başında dua okuyoruz.

Burhaneddin rabani ile görüşüyoruz

        Kabil’deki bir başka durağımız eski cumhurbaşkanlarından Burhaneddin Rabbaninin evi oluyor.Bizleri samimi bir ortamda kabul eden Rabbani ile Afganistan tarihi, Horasan medeniyeti, Afganistan-Osmanlı ilişkileri ve Türkiye’nin Afganistan’a gösterdiği ilgili ve en önemlisi Afganistan’ın geleceği konusunda Rabbaniden bilgiler alıyoruz.1 saatlik görüşmemizde Burhaneddin Rabbani bizlere önemli bilgiler veriyor.Afganistan’ın İslam medeniyeti ile tanışmadan önceki adının ‘Ariyana’ olduğunu İslam medeniyeti ile tanıştıktan sonra güneşin doğduğu yer horasan adını aldığını Afganistan’ın da horasanın başkenti olduğunu söylüyor.Zemini Horasan’ın Hindistan’ın başkenti Yeni Delhi’den İran’ın İsfihan kentine kadar Buhara’dan Pakistan’a kadar olan coğrafyayı kapsadığını söylüyor.Horasan’ın İslam medeniyetine,bilim teknoloji ve ilim sahasının büyük hizmeti olduğunu açıklıyor.Kendisi de islami ilimler konusunda büyük bir alim olan Rabbani,zemin-i Horasan’ın sadece İslam medeniyetine değil,kültür tarihine de büyük hizmeti olduğunu söylüyor.Tarihi tespitini de ilk Buhradeddin Rahbani ilk bizimle paylaşıyor.İngilizlerin, 1919’da ilk kez Afganistan’ı kaybettiğini Afganistan’ı kaybettikten sonra üzerinden güneşin batmadığı İngiliz imparatorluğunun yıkılmaya başladığını,Rusların 1980’de Afganistan savaşını kaybettikten sonra Sovyet imparatorluğunun çöktüğünü,Amerikan emperyalizminin de Afganistan’da yıkılıp yok olacağını söylüyordu.Samimi ve sıcak bir ortamda geçen Burhaneddin Rabbani ile görüşmemizi Nur TV stüdyolarında da belgeselini çekerek tarihe not düşüyoruz.

 Raşid dostum ile karargâhında görüştük

           Kabil’deki gezimizin şimdiki durağı da Özbeklerin lideri Raşit Dostumun karargahı oluyor. Özbeklere ait Kabil’den Türkçe yayın yapan Ayna TV’nin merkez binası yanındaki Raşit dostumun karargâhı, özel asker ve görevlileri ile korunuyor. Raşid Dostum bizi geniş bir salonda kabul ediyor. Salonda yaşlı Özbeklerin yanı sıra silahlı askerlerde var. Kendisi ile selamlaşıp, tokalaşıyoruz. Röportaj talebimizi rahatsızlığını gerekçe göstererek geri çeviriyor. Bize kısaca Özbekler ve Türkmenler ile ilgili bilgi verirken Özbekçenin Afganistan’da resmi dil olduğunu Afganistan nüfusunun 3/1’nin Türkçe konuştuğunu söylüyor. Ayna TV yetkilileri ile görüşerek Devr-i alem programlarının bir kopyasını ayna TV’ye kopya ediyoruz. Ayna TV, Türkiye’nin desteği ile Afganistan’ın başkenti kabil’den Türkçe yayın yapan tek tv kanalı.

 Raşid dostum kimdir?

            1953 yılında Afganistan’ın kuzeyindeki Şibergan şehrinde doğdu.26 yaşındayken Sovyetlerin Afganistan’da açtığı bir doğalgaz tesisinde işçi olarak çalışmaya başladı. Kısa sürede tesis içinde örgütlü bulunan işçi sendikasının başkanı oldu. Bu dönemde Afganistan içinde Sovyet yanlısı bir rejim vardı ve muhalifler bu yönetime karşı savaşıyordu. Bu savaşta kendilerine mücahit denilen Suudi etkisindeki gruplar, ülke kuzeyindeki Türkmen, Özbek ve Taciklere karşı tavır alınca, Dostum kuzeyden topladığı milislerle çatışmalar içine girdi. Sovyetlerin Afganistan’dan çekilmesinden sonra iktidarda bulunan Necibullah hükümetiyle işbirliğini sürdürdü. Mezar-ı Şerif başta olmak üzere Kuzey Afganistan’daki yedi eyaletin yönetimini ele aldı. Cümbüş-i İslami Afganistan adıyla siyasi örgütlenmesini de yaptı.

           1992 yılında Necibullah’tan desteğini çekince başkent Kabil, mücahit grupların eline geçti.Mücahit grupların hemen hepsi ya etnik bir temele dayanıyor ya da İran, Pakistan ve Suudi Arabistan’dan gibi ülkelerin sözcülüğünü yapıyordu.Ayrıca örgütlerin en önemli gelir kaynağı olan uyuşturucu üretim ve sevkiyatı da çatışmaların ayrı bir yönünü teşkil ediyordu.Bu örgütlerin hepsinin ittifak ettiği tek konu ise Türklerin yönetim dışında kalması idi.Başkenti birbiriyle çatışan mücahit gruplara devreden, kuvvetlerini yeniden kuzeye çekti ve Mezar-ı Şerif’te devlet otoritesini pekiştirdi.Mezar-ı Şerif kısa zamanda eğitim, ticaret ve ziraat başta olmak üzere her alanda gelişti.Türkiye ile ilişkiler kuran, devrin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın açtığı imkanlarla bütün dünyada tanındı.Turgut Özal bir dönem kullandığı makam arabasını da hediye etti ki, bunun sembolik anlamı Türklere ayrı bir heyecan kazandırıyordu.

            Yüksek Askeri Şura Başkanı sıfatıyla başkent Kabil’i terk etti. Birbiriyle çatışan mücahit gruplardan ümidini kesen Pakistan ve Suudi Arabistan, Afganistan’ı ele geçirmek için Hindistan’ın Diobent şehri medreselerinde eğitim gören gençleri, Taliban yani talebeler adıyla örgütledi. Bu medresede esas itibariyle ehli sünnet âlimlerinin dini kitapları okutulmakla birlikte bu eğitim skolâstik bir yaklaşımla ve medeniyet eksenli bir bakıştan uzak bir şekilde veriliyordu. Değişmeyi idrakten yoksun bu bakış, medeniyet tarihimizdeki değişiklikleri bidat diyerek reddediyordu. Bu kesin inançlı robot örgütlenme kısa zamanda gelişti ve mücahit grupların hepsini yıkarak kuzey hariç Afganistan’a hâkim oldu. Kuzey Afganistan pazarlığını bizzat 1999 yılında Pakistan Dışişleri Bakanı yürütüyordu. Rabbani öncülüğündeki devrik Cumhurbaşkanı ve eski mücahit gruplardan yana tavır koyarak, Pakistan’la anlaşmadı. Tacik asıllı Ahmet Şah Mesut dışında hiç bir mücahit örgütü Talibanların karşısında tutunamayınca, Pakistan destekli Talibanlar Mezar-ı Şerif’i ele geçirdi. Ülkesini terk eden Ankara’ya gelerek Türk yetkililerle durum değerlendirmesi yaptı. Bilahare Türkiye, Özbekistan ve İran’da kısa süre bulunduktan sonra Kuzey Afganistan’a tekrar döndü. Liderliğindeki Kuzey Afganistan güçleri, ABD’nin Taliban yönetimine karşı başlattığı askeri harekâtla tekrar öne çıktı.

Dostumun güçleri, ABD’deki saldırılardan sonra Mezar-ı Şerif yönünde en etkili saldırıyı gerçekleştirdi.

Kabil’den Horasana başkentlik yapmış Herat’a gidiyoruz

Bugün 23  Kasım  2009 Kabil’den  Horasan’ın başkenti Herat’a gidiyoruz

          Afganistan’da Horasan medeniyeti ile ilgili araştırmamıza Herat şehrinde devam edeceğiz. Herat İran sınırında Meşe’de yakın bir şehir Horasan medeniyetinin başkentlerinden Sultan Hüseyin Baykara yönetiminde muhteşem geçmişi olana bir tarih hazinesi. Molla camii,Fahreddini razi,vaizi kaşifi, Türk dilini edebiyat dili haline getirine Ali Şir Nevainin mezarının bulunduğunu yer.Pamir hava yollarına ait uçakla herata doğru yola çıkıyoruz.Karlı Hindikuş dağları üzerinde uçağımız adeta bir kartal gibi süzülürken karlı Hindikuş dağlarına bakarak Horsan alimleri bilginleri, erenleri ve devlet adamlarını düşünüyoruz.Tarihi adeta yeniden yaşıyor,Horasan’ın İslam medeniyetine katkısını hatırlıyoruz.

 Önemli Horasan alimleri

 Hz. Hacı Bektaş Veli hazretleri (Seyyit Muhammet Bin Ata)

         Gönül insanı, büyük Türk düşünürü, Allah dostu, mutasavvıf, eren olan seyyit Hacı Bektaş-ı Veli Hz.nin annesi Hatem Hatun,babası Seyyit İbrahim Sani’dir. Horasan Nişabur’ da doğmuştur. Doğum tarihleri arasında çelişkiler bulunmaktadır. Felsefesi; eşitlik, Allah sevgisi, insan sevgisi hoşgörü, paylaşım, toplumsal barış, dürüstlük ilkeleri üzerine kurulmuş hiçbir şekilde sünnet ile şeriat kurallarından ayrılmamıştır.

          Kendisine atfedilen Bektaşilik tarikatı ile ilgisi bulunmamaktadır. Ahrete intikalinden sonra kurulmuştur. Çok suiistimal edilen, üzerinde spekülasyonlar yapılan mübarek evliyalarımızdan birisi olan mübarek zatın gerçek ismi Seyyit Muhammet Bin Ata’dır.

 Fahreddîn-i Râzî (1149–1209)

           Meşhur tefsîr âlimi. İsmi Muhammed bin Ömer’dir. Künyesi Ebû Abdullah ve Ebü’l-Meâlî, lakabı Fahreddîn’dir . Soyu Kureyş Kabîlesine uzanmaktadır. 1149 (H.544) senesinde İran’da bulunan Rey şehrinde doğdu. “Râzî” lakabını doğum yerine nispetle almıştır. 1209 (H.606) senesinde Herat’ta vefât etti.Fahreddîn-i Râzî önce, büyük bir âlim olan babası Ziyâüddîn Ömer’den ders aldı. Babası Muhy-is-sünne Muhammed Begavî’nin talebelerinden idi. Gâyet fasîh, belîğ ve tesirli hutbe okurdu. Fahreddîn-i Râzî, fen ilimlerini Mecd-i Cîlî’den, fıkıh ilmini Kemâl Simnânî’den öğrendi. İmâm-ıHarameyn’in Şâmil adlı kitâbını ezberledi. Bunlardan başka, asrının büyük âlimleriyle görüştü ve onlardan ilim aldı.Tahsîlini bitirip, ilimde yüksek derecelere ulaştıktan sonra, bazı yolculuklar yaptı. Harezm’e gidip orada bozuk bir îtikâda sâhib olan Mûtezileye mensup kimselerle münâzaralarda bulundu. Bu münâzaralar netîcesinde Harezm’den ayrılma lüzûmunu gördü. Buradan Mâverâünnehr’e gitti.Fahreddîn-i Râzî, fakir ve yoksul bir kimseydi. Sonra her şeyin sâhibi ve mâliki olan Allahü teâlâ kendisine ihsânlarda bulundu. Mâverâünnehr’den memleketi Rey şehrine dönmüştü. Burada mütehassıs ve zengin bir doktor vardı. İki kızını Fahreddîn-i Râzî’nin iki oğlu ile evlendirdi. Bir müddet sonra doktor vefât etti. Külliyetli mikdârdaki serveti Fahreddîn-i Râzî’nin âilesine geçti.

 İmam Alı Bın El-Hasan En-Nısaburı

 Ali Bin El-Hasan Bin Ali Ebu`l-Muhsin, yüksek soylu bir âlimdir. 484 tarihinde vefat etmiştir.

        Ali en-Nisaburi, güçlü, Hanefi mezhepli bir âlim, zahid, takvalı bir zat idi. Tefsirde, kelamda uzman idi. Horasan âlimlerinin adetleri veçhile vaaz ve nasihatte bulunurdu. El-Huseyn Bin Es-Saymuri´den ilim ahzedmiştir. Sultan Tuğrul Bey ile beraber Bağdat`a gelmişti, Nişaburi dönünce münzeviyane yasamaya başlamış,vaktini ibadet ve taate hasr etmiş, kabiri ziyaretten kesilmişti.

Davud-i Tai

          Tai Davud, bilinen adıyla Horasan asıllı bir tüccardır. Yıllarca işine bakar, alır, satar, takas yapar. Gün gelir iyice bir servet sahibi olu.r O devirde bütün Bağdatlılar küçümsenemeyecek bir tedristen geçerler.O da birçok büyük tanır, feyzli sohbetlere koşar, kâh hadis ezberler, kâh notlar tutar.Her ne kadar kendini sıradan biri gibi görse de ilim sahibidir

 Hüseyin Vaiz-i Kaşifi

         Tîmûroğulları hükümdârlarından Sultan Hüseyin Baykara zamânında Herâtta yetişen Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden. İsmi, Hüseyn bin Ali, lakabı Kemâleddîndir. Kâşifî, Vâiz-i Hirevî Velî gibi isimlerle şöhret bulmuştur. Reşehât-ı Aynül Hayât kitabının müellifi Ali Hirevînin babasıdır. Doğum târihi bilinmemektedir. Horasanda bulunan Sebzevâr veya Beyhak beldelerinden birinde doğdu. 1505 (H.910)te Herâtta vefât etti.

        Çocukluğundan îtibâren ilim tahsiline yönelen Vâiz-i Kâşifî, zamânın âlimlerinden din ve zamanın fen bilgilerini öğrendi.Gençliğinin bir kısmını doğum yerinde geçirdi. Daha sonra Nişâbûr ve Meşhede gitti. Tefsir, hadis, fıkıh ve edebiyât ilimleri ile tasavvufta zamânın önde gelen büyüklerinden oldu. Herâta gitti. Sultan Hüseyin Baykaranın iltifât ve ihsânlarına kavuştu. Şâir Ali Şîr Nevâî ile görüşüp, ondan teşvik gördü. Herâtta çok tesirli vâz ve nasîhatlerde bulundu. Kâşifî mahlasıyla çok güzel Farsça şiirler yazdı. Herâtta bulunduğu sırada vâz ve nasîhatlerine devâm etti.

Alimler ve bilginler diyarı Herat 

           Uçağımız Herat’a yaklaşırken Hindikuş dağları geride kalıyor artık Horasan harcının kaynağı olana kırmızı Horasan toprakları üzerinde uçuyoruz. Güneşin Horasan çöllerine vurduğu kızıllık bizlere farklı duygular yaşatıyor. Uçağımızın penceresinden Herat şehrini havadan seyrederken tarifi imkânsız duygular yaşıyoruz. Uçaktan Herat Ulu Caminini ihtişamlı mimarisi ile birer füze gibi duran Herat Rasathaneleri, bize hoş geldin dercesine adeta el sallıyordu. Uçaktan güneş batarken iniyoruz. Heratta bize rehberlik yapan Ahmet Hüseyni ve Abdullah Rahman Salih-i bizi karşılıyor.

           Güneşin ihtişamlı gurubu ile tarihi Herat şehrine doğru 80 yıl önce dikilen çam ağaçlarının altından geçerek gidiyoruz.Herat’ta çamlı şehirde deniyor.80 yıl önce dikilen çam ağaçları eşeklerle sulanarak büyümüş.İşgaller ve iç savaş yüzünden çam ağaçlarının %60’ı yok olmuş.Buna rağmen binlerce çam ağacı Heratta farklı bir hava veriyor.Herirut ırmağı üzerinden geçerek herat şehrine giriyoruz.Vakit akşam.Heratta ilk durağımız Ulu mescit oluyor.İslamiyet’ten öncede burası ateşe tapılan bir mabetmiş.Bu gün insanın aynı anda namaz kıldığı büyük bir camii.Gece olmasına rağmen ihtişamı bizi etkiliyor.Turkuaz renkli firuze çiniler,Horasan mimarisi ile yapılan minareler,caminin iç mimarisi ve cami görevlilerin bizi sıcak ve samimi karşılamamaları bizleri derinden etkiliyor.Herat’ta  bulunduğumuz süre içersinde bu camiyi birkaç kez ziyaret ediyor,günün değişik saatlerinde Herat Ulu Caminin muhteşem mimarisinin belgeselini çekiyoruz.Burası Horasan medeniyetinin ilk camisi tarihi şerbet kazanı üzerindeki kabartmalar ve ayeti kerimeler ile süslü caminin ihtişamlı horasan mimarisinden etkilenerek cami görevlilerindeki horasan sarığının başımıza takarak ezen bile okuyoruz.Cami çevresindeki çocuklar,yetkililer,insanlarla sohbet ediyoruz.Türkiye’den geldiğimizi söyleyince bizi adeta bağırlarına basıyorlar.

 Molla caminin türbesindeyiz

         Heratta, Molla caminin türbesini ziyaret etmeden,istirahat etmek istemiyorum.Gecenin geç vakit olmasına rağmen Herat şehrinin dışındaki molla camii kitabı yazarı,Mevlana Abdulrahmani Caminin türbesinin bulunduğu yere gidiyoruz.Ay ışığı altında fıstık ağacının altında muhteşem mezar taşı ile süslü  hemen karşısında tipik horasan mimarisi ile yapılmış Horasan camii mescidi bizleri derinden etkiliyor.Yıllarca kitabını okuduğumuz Molla hazretlerini vefa borcumuzu ödemek için mezarı başında Fatiha okuyor,Ahmed Hüseyinin Horasandaki akrabası Abdulrahman Salihi’nin evine misafir oluyoruz.Aslında Herat,Afganistan’ın diğer şehirlerinden çok farklı şehir düzgün güzel binalar var.Güzel bir Horasan mimarisi ile yapılmış bir ortamda çok samimi bir ortamda karşılanıyoruz.Horasanlılar misafire mihman diyorlar.Mihman çok önemli.Evlerde özel misafir katları kurulmuş.Önce yeşil çay ve çerezler ile ağırlama başlıyor ardından zerdeli Horsan pilavı,ıspanaklı ve etli yemekler ve çorba ile mükellef bir Horsan ziyafeti çekiliyor.5 katlı evin ilk katı sırf misafir için yapılmış.Yer yataklarında güzel bir uyku çekiyoruz.Sabah erken kendimizi sisli ve yağmurlu bir havada Herat sokaklarına atıyoruz.Heratta şimdiki durağımız Vaizi Kaşifi’nin türbesi.Çam ağaçları arasındaki türbede yatan Tefsiri Hüseyin’in yazarı Vaizi Kaşifi önemli bir Horasan alimi.Herat minareleri veya rasathanelerinin bulunduğu bölgeden geçerek bizim sadece müfessir olarak bildiğimiz Tefsiri “kaberen” yazarı Fahreddin Razinin türbesinde Fatiha okuyacağız.Fahreddin Razi sadece müfessir değil aynı zamanda Sultan Hüseyin barkanın yakın çalışma arkadaşı Hüseyin Baykara’ya herat rasathanelerini kurdurtan hem astronomi alimi hem de kimyacı.Fahreddin Razinin türbesinden Fatiha okurken gözlerimiz  Fahreddin Razinin uzay bilimleri çalışması yaptığı herat rasathanelerini doya doya seyrediyoruz.

 Herat rasathaneleri ve sultan Hüseyin Baykara

Bugün 24  Kasım 2009 tarihi Herat şehrini geziyoruz.

              Herat’ın alameti farikası olan herat minareleri ve herat rasathanesinin bulunduğu yere geliyoruz. Rasathaneler adeta bir müze gibi 800 yüzyıldan beri heratı süslüyor, Rasathanelerin altında bir zamanların kız medresesi bugün perişanlık içerisinde. Rus işgalinden önce 9 tane olana rasathane kulesinin Rus saldırısı sonucu yıkılmış. Ayakta kalan 5 minarede Rusların açtığı ateş sonucu delik deşik olmuş. Rasathane dibindeki Hüseyin Baykara Türbesi demir parmaklıklar ile çevrilmiş. Şah mirzanın eşi Güherşah begüm sultan Sultanın türbesi  biraz ileride kubbesi ile adeta büyük bir mabet gibi. Horasan medeniyetinini kadına verdiği önemi gösteriyor. Türbenin ve rasathanelerin çevresi adeta toprak yığınları ile kaplı evsiz barksız esrarkeş ve eroincilerin gecelediği yer haline gelmiş. Yaptığı eser ve hizmetler ile tanınan ilim adamı ve bilginlere büyük önem veren sultan Hüseyin. Baykara’nın çevresindeki acı manzara bizi derinden yaralıyor. Hüseyin Baykara’nın mezarınn hemen yanı başında Türk diline büyük hizmet yapan edebiyat dili olan Farsçaya karşı Türk dilinin de edebiyat dili olduğunu ispat eden emir Ali Şir Nevai’nin mezarı birkaç taştan ibaret kalmış.Türk dünyasının Ali Şir nevaiye büyük vefa borcu var.Çağatay Türkçesini Orta Asyadan Anadoluya  taşıyan büyük dil bilgini ali şir nevai ve sultan Hüseyin Baykara’nın mezarları başında Fatiha okuyarak vefa borcumuzu az da olsa ödemeye çalışıyoruz.

 Herat havalimanında çektiğmiiz çile ve işkence

              Bizim Herattaki planımız, Heratan mezarı şerif şehrinin bulunduğu bir başka Horsan kenti Belh’e gitmek. Uçak biletimizi alarak mezarı şerife gitmek üzere hızlı bir şekilde herat’ı terk ederek hava limanına gidiyoruz. Zamanı değerlendirmek için kahvaltı bile yapmadık. Elimize iyi pişmiş Herat pidesi ve bir şişe su alıp bir taraftan ekmekle su içip ekmeği yiyor bir taraftan da herat’ın görüntülerini çekerek hava limanına geliyoruz. Adeta bir hapishaneyi andıran çamurlu boş bir alana polis kontrolü içerisinde biletimizi göstererek geçiriyoruz. çantalarımızı çamurlar içinde sıraya koyup, görevlilerin gelmesini bekliyoruz.Herkes çamurlu alanda bir yerlere çökmüş,kadınlar ve çocukların durumu içler acısı.Yaşlı insanlar üşümemek için başını sarmış.Manzara gerçekten ürkütücü.Saatler süren bekleyişten sonra görevliler geliyor,çamurlu yerlerdeki valizlerimizi alarak, tartılıyor,bilet kontrolü yapıp uçuş kartımızı alarak,uzun bir yürüyüşten sonra  yeni bir kontrolden geçirilerek,salona giriyoruz.Burada da saatler süren bekleyiş başlıyor.Dar bir salonda yüzlerce insan adeta balık istifi olmuş.Saatler süren bekleyişten sonra mezarı şerif şehrinde hava bozuk olduğu için uçağın gelmediği söyleniyor.İnsanlar tepki gösteriyor ancak o da ne coplu asker ve polisler bir anda salona giriyor yaka paça zorla dışarı atılıyoruz.Dışarı çıkar çıkmaz kendimi  adeta güçsüz ve kuvvetsiz hissediyorum.Ahmed Hüseyini Türkmen köyüne gittiği için telefonu cevap vermiyor.Bu kez başka bir horasanlı dostu arıyoruz.Samsunda çevre mühendisliği okumuş,heratlı Basir Ahmet Yusufi bizleri herat valiliği önünde karşılıyor.Otele gitme teklifimize sert tepki göstererek sen bizim mihmanımızsın.Horasan’da Mihman çok önemli.Başımızın üzerinde yerimiz var diyor.Heratta ikinci geceyi de yine horasanlı bir evde geçireceğiz.Sıcak ve samimi bir ortamda Yufusinini evinde misafir oluyoruz.Akşam cemiyeti ıslahın merkezine gidiyoruz.Islahtan gelen ve insanlara milliyetçilik değil de İslam ve ümmet şuurunu veren ilme ve kültüre değer veren bu cemiyet kabilde bir üniversite kurmuşlar.Basir bey bu üniversitenin müdürü.Uzun uzun konuşuyor ve ardından Basir Bey ile sohbetimize kendi evinde devam ediyoruz.Basir bey bizlere Afganistan gerçeğini,Rus işgali,iç savaşlar ve Talibanın savaşları ile ilgili bilgiler alıyoruz.Ertesi gün mezarı şerif değil kabile gitmek üzere biletimizi değiştiriyor.Uçak kalkana kadar  Herat’ta gezmeye karar veriyoruz.

Herat’ta ikinci gün

Bugün 25  Kasım  2009.Herat’da ikinci günümüz…

           Sabah erken Herat farklı bir hava ile bizi karşılıyor.Güneş doğmuş.Bu kez Herat şehrini ve tarihi herat çarşısını gezeceğiz.İlk durağımız hırka-i  mübareke mecsicidi ve kalei ihtiyari din oluyor.Herat sokakları ve pazarı Türkiye’den 300 yüz senekti zamanı yaşıyor.Fakirlik buralarda kendini gösteriyor.Ruslar burada büyük vahşetler yapmışlar.Bir gürde 20 bin ratlıyı öldürmüşler.Bu vahşeti anlatan tanklı anıt herattın ana caddesine yapılmış.Herat’ta kitap ve kütüphanelere önem veriyor.Herat kitap kütüphasinini kitap satış dükkanlarına uğruyoruz.Farsça horasanı anlatan kitaplar satın alıyoruz.Dükkan sahibi bize kitaplar hediye ediyor.Herattaki tarihi horasan kültür eserlerini Türkçe ve Farsça anlatan güzel bir albümü 20 dolara satın alıyoruz.Dükkan sahibi ile samimi sohbetler yapıp herattın çam ağaçları altındaki cadde ve sokkalarını gezmeye devam ediyoruz.Düğünlere büyük önem veriyor Afganlılar.Aslında kadının hiçbir önemi yok.Başlık parasını veren istediği kızla evlniyodn.Afganistanın bazı yarlarnide 3-4 evlilik yapılıyor.Heratta tek evlikiller yapılıyor.Düğünler için büyük masraflar ve gösterişten kaçınılmıyor.Artık Herat şehrindeki gezimizi tamamlayacağız..Heratta hakim mücahitler konağınını bulunduğu tepeye çıkıyoruz.Burası rus işgali sırasında mücahitlerin karagah merkezi.Karagah merkezinin altı Gülruh Begüm Şah Sultanın babası tahtül Çoban Pınarı olarak adlandırılan büyük bir park yapılmış.Yüzme havuzununu bulunduğunu yerin yanı başı ise mücahit şehitlerni mezarları bulunuyor.Ancak mezarlarnı baıkmısızı hali beni derinden etkiyiyor.İçimiz burkuk ve aklımız heratta kalarak rus işgüli sırasındaki tank ve askeri mühimmatların bulunduğu devasa hurdalıkları görerexk herata veda ediyoruz.Herattaki son durağız ,herat ırmağı üzerindeki 2500 yüzyollok ikii kız kardeşin yaptığı tarihi köprü üzerinde çekimler yapıyoruz.Köprününü ihtişamlı mimarisi karşısında etkileniyoruz ve havalimanına girirken bir sürpriz ile karşılaşıyoruz.Gitmeyleceğini sandığımız mezarı şerif uçağı çoktan havalanmış.Dünkü mücadeler yine başlıyor.Kabile gitmek için saatlerce bekliyoruz ve güçlükle salona grip kendimizi Afgan devletnini hava yolları olana arianaa uçağınına attığımzda  derin bir nefes alıyoruz.Ancak bazıları bizler kadar şanslı değil.Kadınlar ve çoçuklar biletler fazla satıldığı için uçağa giremediklerine  üzülerek şahit oluyoruz.Uçağımız Herat havalimanından kalkarak güneşli ve açık bir havada kabile doğru hindukuş oağları üzeriniden uçmya başlıyor ve aklımız hap Heratta kaylıyor.

 Hindikuş dağları üzerinden Kabil’e geliyoruz

            Uçağımız, güneşli bir havada Herat Havalimanından kalttan sonra Hindikuş sıra dağları üzerinden uçmaya başlıyor.Binlerce metre yüksekliğindeki Hindukuş dağları adeta beyaz gelinliğe bürünmüş nazlı gelin edası ile bize gülümsüyor ve el sallıyor gibiydi.Tarihimizde Hindikuş dağlarının ayrı bir yeri var.Atalarımız ulu Türkistan ve horasandan göç ederken bu dağlardan geçmişlerdi.Dağların zirvesi ve derin vadileri,uçağımızın penceresinden seyrederken zaman zamanda kameramla muhteşem Hindikuş dağlarının görüntülerini çekiyorum.

              Kabil havalimanına uçağmıız yüksek ve sivri karlı dağlar arasından zık zaklar çizerek kartal misali iniş yaparken,ben uçakla gidemediğimi Horasan’ın bir başka başkenti belhe ve mezarı şerife gitmenin planını yapıyordum.Kabil’e iner inmez,plan yapıyoruz.Karayoluyla Belh’e gitmeye karar veriyoruz.Akşam saat 19.00 sıralarında  son dolmuş taksiye 1700 afgani yani 35 dolar ödeyerek taksiye kendimizi atıyoruz.  Kabilden beni  taksiye binderen arkadaşlar  güvenlik önemli olarak taksinin plakası ve telefon numarasını alıyor.Takside yanlarında rehber yok.Tesadüfen.Taksinini önüne oturan Türkmen polis ile arkadaş oluyoruz.

               Normalde 7 saatte gidilen ve 450 kilometre olana Kabil mezarı şerif yolculuğumuz başlıyor.Takside 4 yolcuyuz.Yolcuların ikisi Tacik biri Türkmen ve türkiye’den kısa sürede kaynaşıp samimiyet kuruyoruz.Takcik şöfürümüz Tacikçe şarkıları kulağımızı patlatırcasına anlatıyor.Müziğin sesine yetişircesine son sürat gaza basıyor.

 3800  metrelik  Saleng geçidinde ölüm tehlikesi

            Dereler vadiler aşıyoruz ve yolumuz yavaş yavaş karlı dağlar yukarı tırmanışa başlıyoruz.Hemen zincirler takılıyor.Kar ve fırtına yavaş yavaş başlıyor.Türkmen arkadaştan bilgiler alıyorum.Dağın zirvesine daha çok yolumuz olduğunu söylüyor.Zirveye doğru tırmandıkça kar fırtınası artıyor.Yolda kalan arabalar,zorlanan çıkmayan araçların adedi yolda çoğalıyor.Benim için yolculuğa başlarken ki neşeden eser yok.İlk kez kar fırtınası yodaki kazalar,beni derin endişeye sevk ediyor.Otomobilin camından göz ucu ile yolun sağ ve sol tarafına bakıyorum.Kar deryasının arasından küçük lambalar gözüküyor.Dağların zirvesindeki küçük küçük köylerden geçiyoruz.Aracımız zirveye doğru yaklaştıkça kar fırtınası artıyor.Taksideki yol arkadaşım Türkmene bölge ile ilgli bilgiler sunuyorum.Ve tırmanmakta olduğumuz dağın Pamir Dağları ile Hindukuş dağları arasındaki 3800 metrelik Salenk geçidi olduğunu öğrenince  denşete kapılıyorum.3800 metreye doğru tırmandıkça fırtına daha da artıyor.Aracımız yolda savrularak gidiyor.Trafik kuralı diye bir şey yok.Yolda kalan araçların arasından ralli yaparak,keskin virajları kar fırtınası altında gölge gibi geçerek,zirveye çıkıyoruz.Ancak zirvedeki kar fırtınası ürkütücü ve dehşet verici fırtına kar getirip atıyor.Arcımızı bu karın içerisinden kendine yol açarak devam ediyor.Şöfor ve Türkmen yolun bittiğnii veniişe geçtiğmiiziden bahsediyor.İniş daha farklı.Ruslar daha önce mezarı şerif ile kasil arasını kısaltmak için bu yolu açmışlar.

 Salenk geçidinde Rusların tüneli

            Yolun iniş tarafına ise kar fırtınasını engellemeke için geniş tüneller yapmışlar.Aslında Ruslar,gelecekte bu coğrafyayı işgal etmenin planını yaptıkları için bu tünelleri yapmışlar.Yolu kar kar fırtınasından korumak için yapılan tünellerin biri bitiyor biri başlayor ve inişimiz çıkıştan daha hızlı oluyor.Biz iniş yaparken zirveye tırmanan bir çok aracın yollarda kaldığını devrilnlere olduğnuu görüyoruz.Edindiğimiz bilgiye göre birçok insan yolda kalan aracınını içerisinde donarak ölüyor,cesetleri günler sonra çıkartılıyormuş.Saatledir bu karlı yollada aracımız gidiyor ancak ilk kez bir küreme aracı görüyoruz.Ancak kar fırtınası şiddetli.Bir anda aracımız yolda kendi ekseni etrafında dönmeye başlıyor.Yağan karın altında şöförümüz araçtan inerek problem yok.Tacikçe tekerin batladığını söylüyor.Dağda ilk kez bende kameramı çalıştırraka kar fırtınasının belgesel görüntülerini çekmeye başlıyorum.Ancak hem yolcular hemde taksi şöförü çekim yapmamamzı istiyor.Ama her şeyi göze alarak birkaç dakikalık bu karlı dağda belgesel çekimini gerçekleştiriyoruz.Patlayan tekeri değeştirdikten sonra Uzun bir araç konvoyuna rastlıyoruz.Kazadan dolayı yol kapanmış.Saatler süren bekleyiş,yol açma çalışmaları ve benim çekim yapma isteğime karşı çıkılması beni rahatsız ederken burada en büyük korkuyu meydana gelecek bir çığ felaketinini altında kalma tehlikesi yaşatıyor.Artık yolun zirveye tırmanan yolun geliş ve gidiş tarafı kapalı.Kar lapa lapa yağıyord.Soluk müthiş.Elinde hem tüfek hemde büyük soplar olana askerler olay yerine geliyor.Saaler gece yarısını çoktan geçmiş.Kaza yapan araçlar yoldan geçiliyor.Yol tekrar trafiğe açılıyor.Biz zirveden aşağıya inerken,zirveye tırmanan kamyon ve taksilerin uzun kuyruk oluşturduğunu,bunların ancak 2 günde kabile gidebileceklerini düşünüyoruz ve iniş devam ediyor.Biz indikçe ziredeki kar fırtınası yavaş yavaş yerini sakin bir havaya bırakıyor.Zirvenini iniş noktasında Taliban korkusundan dolayı zorunlu olarak mola veriyoruz.

 Taliban yüzünden gece gitmek yasak

            Dinlenme tesisinde iki saat kalacağımız söyleniyor.Sebep olarak yol üzerindeki bağlan kentinde Taliban’ın geceleri yol kestiği polisin buradan gece geçiçe izin vermediği söyleniyor.Biz gibii burada mola veren birçok insan var.Tesisin içine giriyoruz.Ortada çok büyük saçtan yapılmış soba,üzerinde su ısıtıcı var.Geniş bir salondan ibaret olan tesisin sağ ve sol tarafı sedir tahta ile yükseltilmiş.Onlarca pattniyeye bürünerek horul horul uyumaya başlıyor.Bizim taksi şöforü ve yol arkadaşlarımız kendilerine yemek siparişi veriyorlar.Tesisin ikrami olan şekersiz yeşil çaylar geliyor,uyuyan insanların horultusu altında gelen çaylardan içerek içimi ısıtıyor daha doğrusu salenk geçidinde yaşadımım korkuyu yenmeye çalışıyorum.Bir tepsi içerisnde et kavurması geliyor.Bizim söfor ve yol arkadaşları bir ellerinde ekmek diğer ellerinde etler iştahlı bir şekilde etleri ile etleri yerken her taraf yağ oluyor.Ben manzara karşısınada aç olmama rağgmen iştah kalmıyor.Tesisteki bu manzarayı çekme isteğmiz hem taksi şöförü hem de yol arkadaşlarının müdahalesi ile önleniyor.Üstelik kameramızda elimiziden alınarak üstü kapatılıp güya güvence altına alınıyor.Dşarı çıkarak ben bir başka yerden elma,armut,ceviz,dut satın alarak açlığımı bunlarda gidermeye çalışıyorum.Tesisi beğenmediğmii için taksinini içinde uyumak istiyorum.Pardüseme sarılarak taksinini arka koltuğuna doğru yatıyorum.Ancak kısa bir süre sonra her tarafım donmuş olarak böbreklerimin sancısı içinde uyanıyorum.İster istemez beğenmediğim tesise giderek kameramı açımın altına alıp,par düsemi üzerime sarıyorum.

         Uyumak ne mümkün.Biraz olsun buzlarımız çözülüyor ve şoförümüz yola çıkacağımızı ösöylüyor ve yolculuk başlıyor.Dağlar tepeler düz gidiyor.Saatler süren yolculuk talibanın hakimiyetindeki bağlan’dan geçiyoruz.Ancak bu kez iki taksi arka arkaya gidiyoruz.Bu da güvenlik için şartmış.Tek taksi olarak gitmek zor olduğunu için iki taksici arkadaş birbirlerine destek olarak  devam ediyor.Ve mezarı şerif ve tarihi belh şehrinini bulunduğu belh yaklaştıkça hem arazi yollar daha düzgün bir hal alıyor.Akşam 18’de başladığımız yolculuk 16 aralık 2009 kurban bayramı arefesi sabah 07.00 mezarı şerif şehrine geliyoruz.Mezarı şerif Özbekistan huduhuda amu derya nehrinin yakın bir noktasında  adını Hz. Ali’nin mezarı olduğu söylenene ve ravza diye adlandıl8ılan muhteşem türbeden alıyor.Ve bizi Mezarı şerifte karşılayan Türk medresesinde okuyan Afganlı öğrenciler karşılıyor.Türk hocalarla karşılaştığımızda adeta yedinedn dünyaya gelmiş gbi hissediyorum ve burada bir gün kalacağız.Ertesi gün yeniden kabile dönmeme gerekiyor.Hem mezarı şerif şehrini hem mevlanını geldiği tarihi belh şehrini Ceyhun olarak bilinen amu derya nehirlerinde belgesel çekimlerini bir güne sığdırmama eşart.Bir saatlik istxirahatte yaparak çekimlerimize başlayacağız.

 Mezarı şerif şehri tarihi Belh şehri ve amu derya nehrinde belgesel çekiyoruz

 Bugün 26  Kasım 2009 kunban bayramı arefes.

             Mezarı Şerifte ilk durağımız Ravza oluyor.Mezarı Şerif adını Hz.Ali’nin mezarının burada olmasından alıyor.Hz.Aliu Irak’ta şehit edildikten sonra cesetinini buraya getirildiği söyleniyor.Ancak Irka ile mezanrı şerif arası binlerce kilometre.Bununu bir Hz.Ali’nin kerameti olduğu söyleniyor.Başka bir söylentiye göre Haricilerin Hz.Alinin cesedini kaçırma girişimine karşı birkaç yerde mezarı var bir önlem olduğu söyleniyor.Sultan Hüseyin Baykara tarafından yaptırılan muhteşem türbeye ravza adını vermişler ve bu şehir adını bu türbeden alarak,mezarı şerif denmiş.

Türk medresesinde kahvaltımızı yaptıktan hemen sonra şehir merkezindeki Hz.Alinin, türbesi mezarı şerife gidiyoruz.Türbe uzaktan yemyeşil bir abide gibi görünüyor.Türbe binası büyük bir külliye şeklinde Horasan ve Türkistan mimarisinin bir sentezi yeşil turkuaz çiniler,sarı topraklı çöl içerisinide mavi bir gölü andırıyor.Türbenin kubbesine Hz.Ali levhası yazılmış.Türbenin ana kapısından girişte ayakkabılarımızı çıkarıyoruz.Türbe avlusu ve çevresine Hz.Aliye hürmedeten yalın ayak giriliyor.

Mezar-ı Şerif’de Hz. Ali türbesi

           Türbe birçok bölümden oluşuyor.Mescit, türbe odası, kütüphane ve müzeden oluşuyor.Çok büyük bir alan içerisinede iç ve dış duvarlar dahil tüm kubbe yemyeşil çinilerle bezmiş.İlk işimiz  altın kaplamalı  türbe sandukanın bulunduğu  bölümüne gitmek oluyor.Birçok ziyaretçi akın akın türbeye geliyor.Oldukça geniş bir kapıdan içeriye giriyoruz.Türbe sandukası demir parmaklıklarlaçevrilip yeşil örtülerle donatılmış.Türbenini çeşitli bölümlerinde üçer dörder kişilik gruplar halinde sarıklı din görevlileri oturmuş.Her birinin önünde makas ve bez parçası var.Türbeye gilip sandukanın önünde dua edenler bu din görevlilerinin önüne oturuyorlar.Sadece din görevlilerinini duyacağı şekilde dertlerini söylüyorlar.Din görevlisi okuyup akasla önündeki bez parçasından bir bölümü keserek o şahısa veriyor.Geniş alan içerisindeki türbe sandukasının çevresei hem ziyaretçiler hem de bu tip din görevlileri ile kuşatılmış.Biz de dua ettikten sonra türbenin reisi belgesel çekim izni istiyoruz.Türkiyeden geldiğmiiz ve Müslüman olduğumuz anlaşılınca yakın ilgi görüyoruz.Türbedeki ziyaretçiler ve din görevlileri ile çeimler yaaraka bilgi alıyoruz.Bizi türbe görevlisi daha sonra türbe ktüüphanesine götürüyor.Türbe ktüphanesi oldukça zengin raflarında kitaplar var.Tek tek bze kitaplar ile ilgili bilgi veriyor.Ardından türbenin müzesine geçiyoruz.Kendini ravza müzesi müdürü olraka tanıtan Afganlı yetkili müzedeki tarihi değeri çok yüksek bilgi,belge ve dökümanlar hakında bilgi veriyor.Hatta müzede 2 buçuk santim genişliğindeki el yazması kuranı kerimi gösteriyor.Türbenin bu bölümlerig sadece özel misafirlere açık bizde o özel misafirlerden biriyiz.Ve hiç kimse müdahale etmeden hem fotoğraf hem belgesel çekiyoruz.Mezarı şerifteki hz.Ali türbesine ziyarete gelen birçok Afganlı,Hz.Ali’nin gerçek mezarının küfede olduğunu bile bilmiyor.Bazı objektif Afganlardan edindiğmiz bilgiye göre bu türbenin bu türbenin Hz.Aliye ait değil ali adında başka önemli bir zata ait olduğunu söylüyor.Ama ne olursa olsun Sultan Hüseyin Baykara’nın bu muhteşem türbeyi yaptıtan sonra buraya gelen ziyaretçiler Hz.Ali’nin türbesi diye Fatiha okuyup dua ediyorlar.

Hz. Ali türbesinde beyaz güvercinler

                Ravzanın dış tarafından beyaz güvercinlerin uçuştuğu yere gidiyoruz.Türbye ziyarete gleen bu beyaz güvercinlere mutlamka yer veriyorlar.Beyaz güvercirnler insanlardan kaçmıyor.Güvercinlere yem veren Afganlılar ilekonuşup sohbet ediyor biz de güvercinlere yem veriyoruz.Mezarı şerifte bize rehberlik yapan rehberimizin söylediğine göre buraya gelen siyah güvercinler bile Hz.Alinini kerametei olarak beyaz güverçcine dönüşüyormuş.Gül bahçesi ve birçok değiişk ağaç türü ile adeta bir park haline getirilmiş türbe bahçesini gezerek,mezarı şerife 15 kilometre uzaktaki mevlanının doğduğu hrosana medeniyetine başkentlik yapan Belh şehrine gidiyoruz.

Afganistan’da trafik anarşisi

           Dünyanın birçok yerinde trafik sorunu var.Ancak Afganistan’da trafik anarşisi söz konusu.Afgan şoförleri korkusuz.Adeta yollarda ralli yapıyorlar.Trafik kuralı diye bir şey.Bir saatlik yolu beş saatte gittiğimiz oldu.Trafiğe takılmamak için birçok kez dağlardan farklı yerlerden gittik.Mezarı şeriften Belh’e giderken bir trafik anarşisine şahitlik ettik.Bir taksihızlı bir şekilde uçağında bebeği olan bir kadına vurarak,yolun ortasına sermesi halen gözümün önünde.Kadının kanlar içindeki hali ve eşinini bir eli ile çocuğu diğer eli ile çocuğunu kavraması bir türlü gözümün önünden gitmiyor.Bu dehşet görüntüler eşliğinde belhe gidiyoruz.Mezarı şeriften çıkarken sınır bir kale gibi çevrilmiş vaziyette.Kurban bayramı arifesi olması dolayısı ile her yer hareketli.Üç tekerlekli kıp kıp arabalar,taksiler minibüslerin üzerinde insanlar ve kurbanlık  hayvanlar yan yana yolculuk ediyorlar.

Tarahi  Belh şehrin’de  bizi Osmanlı çınarları karşılıyor

            Tarihi Belh şehrine yaklaşırken,sararmış yaprakları ile zemini horasan ve horasan harcına benzeyen sarı yapraklı asırlık çınar ağaçları bize hoş geldin dercesine yolun ve solusüslüyor.Birer Osmanlı nöbetçisi gibi adeta selam duruyordu.Belh sadece mevlananın doğduğu yer değil,edindiğmiiz bilgiye göre Osmanlı’nın kurucusu kayı aşiretininin ana vatanı.İbrahim Ethemler,İbni Sinaelar,İmamı azam ve şıd peygaber gibi bir çok ilim irfan sahibi insanın memleketi belh.Tarihi belh şehrinini etrafı horasan harcından büyük surlar ile çerilmiş.Belhde ilk durağımız,tarihi belh camii oluyor.Geniş bir park içerisindeki tarihi camii göz ve gönül ziyafeti sunuyor.Rabiieyi belh’in mezarı camii ile karşı karşıya cami içerisinede bir çokönemli zatın türbesi var.Caminini çevresi ve cadde üzeri kurulan pazarda daha çok kadınlar,satış yapıyor.Belh pazarında tarih durmuş,kendimizi 300 yxyüz yıl önceki dünyada zannediyoruz.Gözleri bile kapalı burkalı kadınlar,çocukları ile birlikte oturup,önlerindeki sebze,meyve ve yiyecek eşyalarını satarak üç beş kuruş para kazanma  gayreti içerisindeler.Başlarında taylasanı bulnan horasan sarıklı,belhli erkeklerle konuşuyoruz.Her biri farklı şeyler söylüyor.Trafikten güçlükle kurtuluyoruz.Hedefimiz mevlananın doğduğu ve ilk tahsilini yaptığı eve gitmek.

Belh-i Şerif doğumlu mevlana Celaleddini Belh-i’nin (Rumi) doğduğu  evdeyiz

            Belh’te şimdiki durağımız Melvnanın dünyeaya geldiği ev ve ilk medrese.Belhlilere Mavlana Celaleddin Rumi dediğmiizde böyle bir ismi tanımadıklarını mezarı konyada bulunan Mevlarxna celaddedin Belhi bildiklerni ösöylüyor ve evn bulunduğu yeri tarif ediyorlar.Trafik keşmekeşliği içinde tarih öncesi durumu yansıtan pazarınve dükkanların arasından gerek farsça yazılmış birt talebanın altında duruyoruz.Tabeladaki yazı Konya Mevlana cadesi diye yazılmış.Kerpiç duvarlı ve topraklı duvarlı evlerinden arasından çamurlu yoldan geçerek dut ağaçları ile çevrili geniş bir alanınd ortasırda kubbesinin bir kısmı yıkılmış,harabeye geliyoruz.Burananın mevlannın doğduğu ev babası Sultan Veled’in müderrislik yaptığı medrese olduğunu söylüyorlar.Horasan harcı ile yapılmış,kubbeli binanın bir kısmı harabe olmuş.Harabenin içine girip belgesel çekimleri yapıyoruz.Kubbeli yerin küçük bir bölümüne dar bir kapıdan geçerek küçük bir yere geliyoruz.Burası mevlanın dünyaya geldiği oda.Baba sultan veled,medresenin bu hücresinde eşiyle birlikte oturuyorlar ve Mevlana burada dünyaya geliyor.Gerek büyük kubbeli yer gerekse bu küçük odacık tam bir perişanlık içinde.Türkiye adına Türk-iş birliği kalkınma ajansı tika’nın burada restorasyon çalışması yapmasına Afganlıların karşı çıktığı söyleniyor.Fakat ne olursa olsun bina her geçen gün harabe haline gelmiş yıkılmaya yüz tutmuş.Harebenin içinde ve çevresinde çekimler yapıyor,yanımıza gelen Afganlılar ile konuşuyoruz ancak bunlar mevlanayı tanımıyorlar.Bir zamanlar mevlananın oynadığı dut ağaçlarının oynadığı ağaçlarının altında Afganlı küçük çocuklar oynuyor.bizde Afganlı çocuklar ile oynayıp onların belgesel görüntülerini çekiyoruz.Buradan ayrılırken içimiz burkuluyor,hüzünleniyor,Mevlana Celaladdin Belhinin konyadaki muhteem yeşil kubbeli türbesi hatırımıza geliyor.

Şıt peygamber ve şakiki belhi’nin türbeleri

              Farklı bir yoldan geri dönüyoruz. Yolumuz üzerinde horasan harcı ile yapılmış surlarla çevrili tarihi belh şehrine gidieceğiz.Yol üzerinde eshabı kiramdan şakiki belhinin türbesi ve şıt aleyselama ait mezar var.Şıd ayeselamın yeşil  boyalı duvar ile çevrilmiş yeşil bayraklarla süslenmiş türbesini ziyaret ederek türbe görevlileri ile konuşup,onlardan farsça bilgiler alıyoruz.Uzun bir türbe, yaprakları sararmış söğüt ağaçları içerisinde kendimi farklı bir dünyada hissediyoruz.Türbede Fatiha okuyarak,yıkılmış Belh şehri burcundan bir zamanlar ilim,irfan saibi alimler,kudretli devlet adamları ve sarayların bulunduğu tarihi belh şehrinini bulunduğu alanda kendimizi buluyoruz.Ancak onlardan hiçbir eser yok.Buralar Cengiz Han ve TİMUR’UN saldırılarından sonra taş üzerinde taş kalmamış.Tarihi belh şehrinde koyunlar ve atlar otluyor.Şehrin kurulduğu alanın tam ortasında yaya insanlar gelip geçiyor.Eşeğinini sırtında garip garip yolculuk yapan bir çocuk,kendi dünyasında yoluna devam ederken aracımızı durdurup,eşeğin yularına yapıyorum.Çocuk neye uğradığını şaşırıyor sanki rüyadan uyanırcasına yüzüme şaşkın şakın bakarken birden ağlamaya başlıyor birden o sevimli çocuğun saçını okşuyor,yanımızdaki rehbere kokmasın biz kendisine bir şey  yapmasın diyoruz.Ftoğraf çekimlerini yaptıktan sonra çocuğun eline Afgan parası tutşturuyoruz eşeği ile birlikte yolunadevam edip giderken arkasından bir müddet hüzünlü hüzünlü çocuğa bakıyoruz.O ihtişamlı belh şehrinin geçmişini düşünerek hüzünlü bir şekilde belhe veda ederken,horasandan türkistana muhteşem bir medeniyet muhteşem türk İslam medeyitinin geçmişi gözümün önünden bir sinema şeridi gibi geciyor.Tarexif inmansız duygular içerisinde belhten,Amu derya nehrine doğru yola çıkıyoruz.

Maverahünnehir başlangıç çizgisi Amu Derya (Ceyhun) nehrin’de ezan sesi

              Belh’ten önce Mezar-ı Şerif’e geliyoruz.Mezarı Şerif şehrinden Amu Derya nehrine doğru yola çıkıyoruz (Amu derya kısa bilgi) Çöllerden geçerek, Özbekistan, Afganistan sınırını çizen Amu Derya nehri yani bir başka ifade ile Ceyhun Nehrini göreceğiz.Çöl ortasında adeta fokur fokur kaynayarak çıkan sıcak suyunun fışkurarak çıktıgını görüşoruz.Boşuna akıp giden sıcak su kaynağı çöl kumları içerisinde kaybolurken bölge için bir turizm yatırımı olabilecek bu kaplıca suyununu boşa akmasına üzülüyoruz.

Ceyhun Nehrinin hemen yanındaki Afganistanın Hayratan  kasabasına geliyoruz.Bu kasaba Özbekistan ile Afganistan arasında gümrük kapısının olduğu yer.Trabzondaki Hayrat kasabası aklımıza geliyor.Acaba hayrat kasabasının insanları,Afganistandaki hayratan şehrinden mi gitmiş olabilirler? Polis kontrolünden geçerek hayratan şehrine geliyoruz.Şehirde ilk durağımız amu derya nehri sahili oluyor.Burası nehirden çok adeta İstanbul boğazı gibi bir yer.Çölün ortasından bulanık bir vaziyette akıyor.

Pamir dağlarından gelen Ceyhun nehri

Pamir dağlarının karlı sularını aral gölüne taşıyor.Nehir üzerinde bir saçtan yapılma kayığa binerek kürek çekiyoruz.Nehri seyrederken kendimizden geçih maveünnehrin başlangıç çizgisi ve amu deryanın tarihimizdeki yeri gözlerimizin önüne geliyor.Vakit akşam.Akşam namazı ezanını  kayıtçıya horasan sedası ile okutuyoruz.Horasan sedası ile okunan ezan amu derya nehrinini suları ile adeta Pamir dağlarına doğru yankılanarak gidiyor.Ezan sesi Özbekistan ve Afganistan semalarını çınlatıyor.Akşam namazı kılmak için amu derya sahilini seçiyoruz.Seccadeler seriyliyo.Amu derya sahilinde akşam namazı kıldırmak nasip oluyor.Namazdan sonra şehitlerimizin ve horsan erelerinini ruhu için Fatihalar okuyup dualar ediyoruz.Amu derya sahilinden kendimizi alamıyor,karşı yakaya Özbekistan sahillerine bakarken derin duygular yaşıyoruz.Buraya gelmişken amu deryanın şifalı balıklarından yemeden gitmek olur mu diyor ve bir balıkhaneye giriyoruz.İrili ufaklı birkaç çeşit balık türü var.Biz mezgit balığına benzeyen beyaz etli Ceyhun nehri balığını tercih ediyoruz.Balıkhanede balıklar büyük kazanlarda simsiyah olmuş yağlarda balık pişiren Türkmenlerle tanışıyoruz.Balık yiyen Afganlı Tacikler ve türkmenlr bize çok yakın ilgili gösteriyor.Biz bağlımızı burada pişirmiyor ve mezarı şerife dönüyoruz.Maverahünnehrih başlangıç çizgisi olana amu derya yani cceyhun ırmağının göz ve gönlümüzü okşayan nazlı nazlı akışını gözümü ve kalbimize nakşübend ederek hüzünlü bir şekilde buradan ayrılıyor çöl ortasından geçerek 80 km mesafedeki mezarı şerif şehrine yola çıkıyoruz.Rehberimiz bögede çok sel çöl fırtınalarının olduğunu zaman zaman çöl fırtınası sonucu yolun kaybolduğunu  kumlar altında kalan araçlarda insanların öldüğünü söylüyor.Kum birikintilerinde de bu acı gerçeği bize çok iyi anlatıyor.Mezarı şerife geldiğimie vakit gece yarısına yaklaşıyordu.Mezarı şerifteki son gecemiz.Yarın kurban bayramı.Biz kurban bayram namazını kabilde kılmayı planlayarak sabahın erken saatleride  Pamir hava yollarına ait uçakla kabile gideceğiz.Mezarı şerifteki türk medresesinde görevli türk hocalar ve Afganlı öğrencilerle hasret gideriyor sohbet ediyor,gecenin ilerleyen saatine kadar birlikte oluyoruz.Saban erken kalkarak şehir dışındaki hava alanına geliyoruz.

Pamir dağları üzerin’den Kabil’e uçuyoruz

Bugün 27 Kasım 2009 kurban bayramınını 1. günü

             Mezarı şerif havalimanın tel örgülerle kaplı Pamir dağlarının soğuğun ciğerimizi deldiği rüzgarlı alanda kendimizi soğuktan korumak için bir Afganlı taksi şöförüne 50 afgan lirası verrek bilet kontrolününü yapılacağı saate kadar taksi içinde bekliyoruz.Mezarı şeriften ayrılışımızın hüznüne havadaki yağmur ve bulutlarda eşlik ediyoruz.Mezarı şerifteki can dostları ile vedalaşarak hava alanı salonuna giriyor ve uçağımızı beklemeye başlıyoruz.Mezarı şerif bölgesi Almanların kontrolünde mezarı şerif hava alanına askeri jetler askeri kargo uçakları ve askeri helikopterlerin biri iniyor biri kalkıyor bölge oldukça hareketeli.Bizim  kabildeki birliğin komutanı Faruk albaydan Ağustos 2009’daki mezarı şerifte elim bir trafik kazasına kurban gitmişti.Faruk albayın öldüğü kaza ile ilgili birçok söylenti ve iddia var.Faruik albayın almanlar tarafından kaza süsü verilerek suikasta uğradığını iddia edenlerde var.Ancak  acı bir gerçek.Horasan medeniyetinini en önemli başkentlerinden birisi olan mevlanananın memlekti ,osmanlınını geldiği yer imamı azam,İbrahim etem ve ibni sina gibi önemli şahsiyetlerin yetiştiği bölge belh tam bir alman işgali altında.Askeri uçakların sesleri,gönlüme ve kalbile adeta bir ok gibi girip çıkıyordu.Horasan medeniyetinini başkenti belh böyle olmamalıyodu.Bu yoğun duygular içerisinde yağmurlu bir havada kurban bayramınını birinci günü bindiğimiz uçak bizleri son anda donmaktan kurtulduğmuzu Pamir dağlarındaki saleng geçidinini üzerinden geçirerek 45 dakikalık yolculuktan sonra nazlı bir kuş misali  kabile indiriyordu.

 Kabil’de cuma namazı

             2009 yılının Kurban Bayramı 27 aralık Cuma gününe rastlamıştı.Deyim yerindeyse zemini Horasan’ın başkenti kabilde biki bayramı bir arada yaşıyorduk.Bayram namazını Afganlılar, bugün bile istanbulda halifeyi müslimini ile aynı zamanda kılmak için yaklaşık 3 saat geç kılıyorlar.Bizler Kabildeki bayram namazına yetişemiyoruz ancak Cuma namazını Kabil’deki Müslümanlar ile eda ediyoruz.Namazdan sonra bize de söz veriyorlar.Bz de Zemini Horasan ve Horasana medeniyeti ile ilgili bilgiler veriyoruz.Cuma namazından sonra samimi bir şekilde Kabil’deki Peştun, Tacik, Özbek ve Türkmen Müslümanlar ile görüşüyoruz.Kabilde bayram çoşkusu bir başka kutlanıyor.Afganistanda kurban bayramı tatili 3 gün.Ancak hemen belirtelim:hafta tatili Perşembe ve Cuma günleri yapıloyor.Bayram günü Kabil sokakları bomboş,her şey sakin trafik keşmekeşliği yok.Trafik keşmekeşliği olmayıncada Afgan şöforleri gaza basıyorlar,bu yüzden aşırı suretten dolayı bir çok trafik kazasına da şahitlik yapıyoruz.

Kabil’den Celaliabada gidiyoruz

             Afganistanda dur durak bilmiyoruz.Sayılı günleri dolu dolu yaşayarak ,Horasan medeniyeti ile ilgili araştırmalar yapıyoruz.Hiç vakit kaybetmeden Kabil’den Afganista’nın Celalıabad kentine doğru yola çıkıyoruz.Celaladı abad ünlü hayber geçidine çok yakın Pakistan hududuhda verimli bir ovada kurulmuş.Celalıabadı görmeden Afganistandan dönmek olmaz dedik ve iki türk arkadaşla() yola çıktık.Ruslar tarafından yapılan yüksek kayalar delinerek,tünheller açılarak yapılan sarp kayalıklardaki dar yollardan geçerek,Celalı abada doğru yola çıkıyoruz.Bize sert bir şekilde azgı azgın akan kabil ırmağı eşlik ediyor.Yolda zaman zaman durduruluyoruz.İngiliz ve Amerikan askeri konvoyları yol üzerinde cirit atıyor.Sık sık kontrollerden geçiyoruz.Afganistanın Celalıabada ve kandar gibi güney tarafı Taliban hakimiyetinde.Bizleri buralara gitmememiz için uyarıyorlar ancak biz celalıabad ve ünlü hayber geçididini görmeden ve buraların belgeselini çekmeden Türkiyeye dönmek istemiyoruz.Şehirlerden kasabalardan geçerek 3 saatlik yolculuktan sonra celalıabad şehrine geliyoruz.Kabil nehri kıyısında bölgeye özgü ulu ağaçların altında kurulu bir restaurantta Afganlıların ünlü et kababını Afgan pidesi ile elimizde elimizde yiyerek hem yorgunluk atıyor hemde açlığımızı gideriyoruz.Gecenin geç vakti olmasına rağmen celalıabadın havası bize çok güzel geliyor.Yeşillikler içerisinde ve farklı ağaçların altındaki yollardan geçerek,şehir merkezine doğru ilerliyoruz.

Peştunların lideri hacı Zahid Kadiri bizi karşılıyor

             Celalıabadda bizleri ünlü peştun lider ve belkide geleceğin Afganistan Cumhur Başkanı Hacı Zahir kadiri karşılıyor.Yüksek duvar ve geniş güvenlik önlemi alınmış,Hacı zahir Kadirinin konağına misafir oluyoruz.Hacı Zahir Kadiri bizlere yakın ilgi gösteriyor.Önce yazılmamamk ve kamera kaydı olmamak üzere bizlere çok özel bilgiler veriyor.Afganistanın geleceği ile ilgili önemli tespitler ve öngörülerde bulunuyor.En önemlisi Afganistanda yakın bir gelecekte ABD ve işgal kuvvetlerinini büyük bir savaş çıkaracağından söz ediyor.Afganistana ancak içinde bulunduğu durumdan türkiyenini kurtarabileceğinini altına çiziyor.Afganistan tarihi üzerine de hacı zanirle konuşmalar yapıyoruz. 18 Mücahit lideri olarak Ruslarla yaptığı savaşlardan bizlere önemli bilgiler veriyor.Bu savaşta o dönemde Ruslardın tarafını tutan ünlü Özbek lider Raşid Dostumu ile savaştığını,Raşid Dostumu Celalabadanaa sokmadığını açıklıyor.Daha sonra Raşid Dostum ile yaptıkları konuşmada o savaşı 18 yaşında bir genç olarak yaptığını söyleyince,Raşid Dostumun şaşırtığımı söylüyor.Hacı Zahir Kadiri Hamid Karzaiinin yerine cumhurbaşkanı olacak babası Hacı Kadrini Taliban tarafından öldürüldüğünü açıklıyor.Gece geç vakte kadar sohbet ediyoruz.Afgan rehberimiz bizlere bu konakta,çok önemli kişilerin misafir edildiğini ve sizlere verilen önemden dolayı bu konkata misafir ediyldiğimizi söylüyor.İki katlı konak kesin nişancı ve çok güçlü güvenlik görevlileri tarafından korunuyor.Kongınğ bahçesinde zırhlı jipler bulunuyor.Konağın giriş bölümü ve bahçesine kurulan ziyafet sofrasında her gün 2000 kişiye yemek ikram ediliyor.

Pakistan hudundaki hayber geçidine gidiyoruz

Tarihler  28 Kasım 2009…

                Sabah erken peştun lider Hacı Zahir Kadirinin emrimize tahsis ettiği özel silahlı güvenlik görevlisi eşliğinde Pakistan hududuhdaki hayber geçidine doğru yola çıkıyoruz.Hayber geçidi türk İslam tarihi için çok önemli.Bu geçitten geçerek Türk İslam medeniyetini Hindistan coğrafyasına götüren Gazenili Mahmutları,Kuddettin Ayberkleri,Emir Timuru(Timurlienk)(Hayber ve ilgili komutanlar ile ilgili bilgi yazılacak) ve Gürganiye Devletinini kurucusu Timurrun torunu Babürşahın Hindistan seferlerini hatırlıyoruz.Kışı olmasına rağmen yolumuzun etrafı yeşil ağaçlar ile kaplı.Yol üzedindeki binalara halen geçmişte yaşanana savaşın izlerini taşıyor.Yol uzadıkça biz Hayber Geçidinri ve bu geçzitte yaşanana tarihi olayları hatırlayarak adeta tarihi geçmişi yaşışyoruz.

 Hayber geçidinde belgesel çekmek..

             Güneş dağların arkasından doğmak üzere virajlı yollar bizi,Hayber Geçidine götürüyorRehberimiz işte burası hayber geçidi diyerek önümüzdeki dağlar sinsillesindeki geçidi gösteriyor.Güneş hayber geçidi üzerinden doğmak üzere.Hayber geçidin sağ ve sol tarafındaki yüksek dağlar adeta parmaklar gibi sipsivri.Kabilden gelen ırmağın kolları birçok nehir yatağı ile birleşerek bu bölgeden Pakistana doğru yol alan nehri ve dağları seyrederken kendimizi bir anda Hayber geçidinin bulunduğu Afganistan Pakistan hudunuda buluyoruz.Pakistarda bayramın 1günü.Afganistanda ise 2.günü.Pakistanlılar bayaram namazına hazırlık yapıyorlar.Hayber geçidi sınrındaki camiden bayram takbirlyerini duyuyoruz.Acaba bayram namazı kılmak için sınırı geçebilir miyiz diye rehberimiz ve güvenlik görevlisen soruyoruz.Aldığımız cevap kesin.Sizler için çok tehlikeli.SSizler gerek kıyafetini fggerekse rehginiz müsait değil.Eğer yakalanırsanız cezası çok ağır.Pakistanlılar sizi tutuklar diye ikaz ediyor.Yanımızdaki Hacı Zahirin silahlı güvenlik görevlisi sınır güvenliği komutanı ile görüşüp,bizlerin Türkiyeden gelen hacı zanihir özel misafiri olduğunu söylüyor.Normalde burada çekim yapmak yasak ancak bizlere hem çekim yapma izni veriyorlar hemde istdiğimiz yerleri rahatça gezme imkeanğ veriyorlar.Yüksek bir yere çıkarak hem Pakistan hem de Afganistan sınırının belgesel görüntülerini çekiyoruz.Sırnırda ne güvenlik ne de pasaport kontrolu vür.Sardece Pakistan ve Afganistan askerleri genel asayişi kontrol ediyor.İnsanlar ellerinde eşyaları ile karşılıklı sınır kapısını geçerek,rahatlıkla gidriş çıkış yapıyorlar.Farklı duygular içerisinde Hayber Geçidi ve sınır kapıbsındaki çekimlerimizi tamamlayarak,kabile gitmik üzere celalasbad şehrine doğru yola çıkıyoruz.Yol üzerinde Afganlı gençlerin toprak ve tozlu sahalarda voleybol oynamalarına çocuklar,gerçler ve kadınların büyük ilgili ile izlediklerini görüyorum.

Afganistan’a vede ederken…

           Afganistan; yani Horasan medeniyeti’nin başkenti   Kabil’den Türkiye’ye dönme  vakti geldi.Vede etmek üzere  Türkiye’nin  Kabil büyük elçiliğine gidiyorum. Büyük elçi yok.  Diğer yetkililerle  görüşüyoruz. Afganistan  ile ilgili billgi  ve döküman istiyorum. Hiç bir şey yok..

          Keşke tüm büyük elçilerimiz  her gittikleri ülke ile ilgili bir  hatıra ve anı kitabı  yazabilseler. Acı ama gerçek. Bir çok büyük elçilerimizin derdi  kitap yazmak gelecek  kuşaklara bilgi ve belge bırakmak değil.  Bir çok büyük elçi  kokteyl partilerde  ve eğlence  yerlerinde gününü gün ediyor.

            Dişişleri  bakanlığı keşke bir  genelge  yayınlayıp tüm büyük  elçilerimizden  halkın  okuyacağı  birer  hatıra   kitbabı yazdırmalı. Merhum büyük elçilerimizden  Zeki Çelikkol’un  Rodos konsolosu olduğu dönemde  yazdığı  “Rodos’da Türk İzleri “ kitabı  örnek bir çalışma. Zeki bey yazdığı  bu kitapla  yaşıyor. Allah rehmet eylesin…

            Kabil   havalimanından kalkan Afganistan Aryan  hava yollarına ait  uçak bizleri,  Türkmenistan, İran, Azerbaycan  hava sahası  üzerin’den Türkiye  semalarına   getiriyordu…

          Türk hava  sahasına girdiğimiz de   huzur ve mutlu oldum..  Uçağımızın  Yeşilköy  hava imanına   inerken   aklım  ve gönlüm  Horasan medeniyeti’nin  başkenti ve  Asyanın kalbi Afganistan ve kabilde kalmıştı….

Paylaşmak istermisiniz ?

About Belgesel Yayıncılık