Sarıkamış Şehitlerini unutmayalım…

Sarıkamış şehitlerini rahmet, minnet ve şükranla anıyoruz. Yıllarca Çanakkale şehitleri unutulduğu gibi Sarıkamış şehitleri de unutuldu. Sarıkamış şehitleri yavaş yavaş anılıyor. Bugün tam olarak anılmasa da yakın bir gelecekte Sarıkamış şehitleri de hak ettiği vefaya kavuşacaklar, minnet ve şükranla anılacaktır.22 Aralık 1914’te başlayan ve 5 Ocak 1915’te sona eren 14 günlük Sarıkamış harekatı birinci cihan harbinin de en büyük savaşlarından birisidir. 120 bin askerin katıldığı Sarıkamış harekatında 90 bin şehit verildiği yazılmaktadır.

Sarıkamış ile ilgili ilk kez Devri Alem belgesel programı olarak 2001 yılında Sarıkamış bölgesini adım adım gezdik, belgesel çekimleri yaptık. 2002 yılının Aralık ayında gazeteci arkadaşım Yılmaz Işık ile birlikte Sarıkamış bölgesine giderken dönemin Çevre ve orman bakanı Osman pepe’yi makamında ziyaret edip Sarıkamış bölgesine belgesel çekmeye gittiğimiz bildirdik. Ve Sarıkamış bölgesinin milli park ilan edilmesiyle ilgili kendisine bir dosya takdim ettik.Sarıkamış bölgesinin Milli park ilan edilmesi ile ilgili ilk talep bizler tarafından gündeme getirilmiş, devri Alem Tv belgesel programı olarak konuyu yakından takip etmiş, Sarıkamış ile ilgili belgeseller çekerek TV ekranlarında konuyu gündeme taşımıştık.

2001 yılında başladığımız bu çalışmalar zaman içerisinde meyvesini verdi. 2004 yılında Kocaeli Milletvekili olan Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe, Sarıkamış bölgesinin Milli park olmasını gerçekleştirdi. Bizler defalarca Sarıkamış bölgesine gidip belgesel çekimlerimizi sürdürdük. Çektiğimiz belgeseller bir çok TV kanalında halen yayınlanmaya devam ediyor.

Şehitlere çok ayrı ilgim var

            Şehitler devletimizin manevi tapu senedidir. Yemen’den Sarıkamış’a, Galiçya’dan Çanakkale’ye Kurtuluş Savaşı’ndan Kıbrıs’a, Kore’den son yıllarda ki terörle mücadele şehitlerine çok yakın ilgi göstermekteyim. Hazırladığımız şehitlerle ilgili belgesellerden hiçbir telif ücreti almadan medya kuruluşlarına dağıtıyoruz. Konferans davetlerini de reddetmeden yurt içi ve yurt dışında şehitlerimizi hayırla yad ediyoruz. Sizler bu satırları okuduğunuz sırada ben Bursa’da Sarıkamış şehitleriyle ilgili Üniversite öğrencilerinin organize ettiği Sarıkamış şehitleri anma konferansına katılarak hem belgesel izletip hem de konuşma yapacağım. Çünkü ben bir şehit torunuyum. Annemin babası Sarıkamış’da Ruslara esir düştükten sonra 12 sene esir kalıp, Türkiye’ye dönmüştüm. Babamın babası İbrahim Kandazoğlu ise birinci cihan harbinin hangi cephesinde şehit olduğunu bilemiyorum. Çünkü, askerlik şubesi kayıtlarında dedem İbrahim ile ilgili 1914’de askere alınıp cepheye sevk edildiğini yazan resmi kayıttan başka hiçbir şeye ulaşamadım. Bütün aramalarıma rağmen dedemin hangi cepheye sevk edildiği bilinmiyor.
Sarıkamış şehitlerini bir kez daha rahmet, şükran ve minnetle anıyor, Sarıkamış şehitleriyle ilgili hazırladığımız belgeselin bir bölümünü www.belgeselyayincilik.com adresinde ki Devri Alem TV’den izleyebileceğinizi ayrıca Cumartesi ve Pazar günleri TGRT Belgesel TV’nin sabah 07.00, 11.30, 14.00, 19.00 ve 23.30 belgesel kuşaklarında TV’den tüm dünyaya duyurulacağını buradan açıklıyorum. Bu belgeselleri ve aşağıda ki senaryo metnini bilgilerinize sunduğum Sarıkamış şehitleri ile ilgili belgeselin senaryo metninin okuduktan sonra sizleri de tüm şehitlerimizin ruhu için Fatiha okumaya davet ediyorum. El Fatiha…

Sarıkamış Harekatı Belgeseli Senaryo Metni

Türkler, çok eski çağlardan beri Orta Asya’daki ana yurdundan türlü yönlere dalga dalga yayıldılar. Büyük devletler kurarak, dünya medeniyetine önderlik ettiler. Dünyanın en köklü, en büyük uluslarından biri oldu. Türklerin geçmişi M.Ö. 6000 yıllarına uzanıyor. Tarih boyunca farklı coğrafyalarda; Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarında hiçbir ulusun ulaşamayacağı seksenin üzerinde devlet, 16’nın üzerinde imparatorluk kurdu. Kimi zaman Hunlar, Göktürkler, Uygurlar adıyla dünya tarihinde söz söylediler, kimi zaman da Oğuzlar, Selçuklular, Osmanlılar adıyla tarihlerini zaferlerle taçlandırarak büyük bir gayenin, sevginin, adaletin ve hoşgörünün destanını yazdılar.

Türkler, 1071 Malazgirt Zaferi’yle Anadolu kapısını açarak burayı vatan edindiler. Osmanlılar, Asya, Avrupa ve Afrika’ya yayılarak büyük bir devlet kurdular. İngiltere, Fransa ve Rusya gibi büyük ülkeler daima bu yükselişin karşısında durdular. Özellikle Rusya. Ruslar, tarih boyunca Türkleri tehlike olarak gördüler. Osmanlı 623 yıllık tarihinde İran’dan sonra en çok Rusya ile savaşmış. 1677′den 1920 yılına kadar toplam 47 yıl savaşla geçmiş. Tarih boyu Osmanlı’ya en büyük darbeyi Rusya vurmuş. Rumeli, Tuna boyları ve Balkanlarda yüz binlerce Türkü vahşice katlederek, İstanbul Yeşilköy’e kadar gelen Ruslar, buraya zafer anıtı dikmişler. Bu anıt 1914 yılında ittihat ve Terakkici subaylar tarafından yıkılmış.

Osmanlı ile Ruslar arasındaki ilk savaş, 21 Ağustos 1678 tarihinde IV. Mehmed döneminde Romanya’nın Cehrin bölgesinde yapıldı. Kalabalık Rus orduları durdurulamadı ve taarruzda Ruslar 10 bin ölü verdi. Çarpışma uzayınca Osmanlı Ordusu yenildi. Devam eden Çehrin kalesi kuşatmasında kale içinde Ruslara büyük darbe vuruldu. 7 gün süren savaşta 15 bin Osmanlı, 30 bin Rus askeri öldü. Bu çarpışma ilk Osmanlı-Rus savaşı olarak tarihe geçti. Bu savaştan sonra savaşların ardı arkası kesilmedi. 1920 yılına kadar sürecek sayısız savaşlarda birçok Mehmetçik şehit olurken, siviller darbe yedi ve korkunç zulümler yaşandı.

1828 yılının Haziran ayında Rus Ordusu, 14 bin asker ve yetmiş toptan oluşan bir kuvvetle ileri harekete geçerek Kars Kalesi önüne geldiler. Bu kale 11 bin asker ve yüz elli eski top ile savunuluyordu. Ruslar, 1 Temmuz’a kadar savaş hazırlıklarını yaptılar ve büyük bir topçu ateşiyle taarruza geçtiler. Aynı gün akşamına kadar dış tabyaları çökerterek iç kaleye yöneldiler. Kaledeki toplar eskiydi ve cephaneleri azdı. Askerlerimiz üç gün süren karşı top ateşiyle direnmeye çalışmışlarsa da az olan cephaneleri bitmişti. 7 Temmuz’da topçu ateşi takviyeli Rus kuvvetleri, kaleyi alarak Kars’a girdiler. Şehre girip evleri ateşe verdiler. Asker, kadın, erkek ve çocuk birçok insanın canına kıydılar. Kars savunmasında beş bine yakın şehidimiz günlerce gömülemediğinden dolayı ortada kaldı.

Rusların Kafkaslar’daki ilerleyişi yerli halkta büyük bir panik yarattı. Bu panik, Kafkaslar’dan Anadolu’ya ilk büyük göçün başlamasına neden oldu. İstanbul’un bu bölgelere uzaklığı yardım göndermesini zorlaştırıyordu. Ruslar, Erivan’daki Ermenileri ordularına katarak daha da güçleniyordu. Ayrıca Kilise papazları sayesinde bir taraftan da Anadolu’daki Ermenileri kışkırtmaya başlamışlardı. Ruslar, 1829 Haziran ayında Hasankale ve Erzurum’a doğru yürüyüşe geçtiler. 8 Temmuz’da Soğanlı üzerinden Erzurum’a girdiler ve buradan Bayburt’a ilerlediler. İkinci saldırılarında Bayburt’u işgal ettiler. Erzurum, Hasankale ve Bayburt savaşları on bine yakın Türkün kanının akmasına sebep oldu.
Doğu bölgemizi işgal eden Ruslar, 30 Kasım 1853 tarihinde bu sefer donanma gücüyle Sinop’a ani bir baskın yaparak burada bulunan donanmamızı yaktı. Bu baskında şehit düşen beş yüz kadar subay ve erimizin cesetleri denizden toplanarak, 1853 Aralık ayında büyük törenle, Sinop Şehitliğine defnedildi

Sinop yenilgimizin intikamı Sivastopol’da, Rus, İngiliz ve Fransız kuvvetlerine karşı yaptığımız savaşta alınabildi. Buna karşılık Sivastopol Savaşı’nda binlerce askerimizi kaybettik. O gün yapılan şehitlikten ve oralarda kalan Türklerden bugüne hiçbir iz kalmadı. Hepsi Ruslar tarafından yok edildi.

93 Harbi

1912 yılında başlayan Balkan savaşlarından önce Osmanlı, Balkanlarda Ruslarla sayısız savaşlar yaptı. Bunlardan en önemlisi 1877-1878 yıllarında olanı. Rumi 1293 yılına rastlaması nedeniyle halk arasında 93 harbi olarak anıldı. Bu savaş, sadece Rusya’yla değil, Karadağ, Romen ve Sırplarla da yapıldı. Rusya’nın, Türkleri Avrupa’dan atmak, İstanbul ve boğazları ele geçirerek sıcak denizlere inebilmek için, Slavların ve Balkanlardaki diğer Hıristiyanların hamiliğine soyundu. İşte bu durum 93 harbinin çıkmasına sebep oldu. Rusların para, silah ve gönüllü askeriyle beslenen Sırplar, 30 Haziran 1876’da, Karadağlılar da 2 Temmuz’da Osmanlı devletine karşı savaş açtı. Rusya’nın kışkırtmasıyla Avusturya ve Romanya da 24 Nisan 1877’de Osmanlıya savaş ilan ettiğini açıkladı. Osmanlı Devleti bu savaşta batıda Balkan, doğuda Kafkas olmak üzere iki ayrı cephede çarpıştı. Mehmetçiğin, Balkan cephesinde verdiği en önemli savaş, 20 Temmuz 1877 tarihinde başlayan Tuna boylarında Plevne’de Ruslarla yaptığı savaştır. Tarihe altın harflerle geçen, mertlik ve yiğitliği ile düşmanların bile saygı ve sevgisini kazanan Osman Paşa, aylarca aç ve susuz Plevne’yi başarı ile savundu.

5 ay süren savaş sonunda Osman Paşa yardım alamadı. Buna karşılık Rus Ordusu, kazak alayları ve Romanya birlikleriyle desteklendi. 100 bin askerden ve 432 toptan meydana gelen birleşik bir ordu kuruldu. Savaş, göğüs göğse çarpışmalarla günlerce sürdü. Bu süre içinde düşman orduları yirmi bin asker kaybetti. Osman Paşa’nın kaybı ise dört bin şehitti. Ruslar yenildikçe asker takviyesi yapıyordu. Sonunda kuvvetlerini 150 bine yükselterek 28 Ekim’de tekrar saldırıya geçti. Beş ayın sonunda lojistik destek alamayan Osman Paşa, kalan erzaklarını en iyi şekilde değerlendirerek Rus kuvvetini yararak ordusunu Plevne’den çıkarmayı planlıyordu. 10 Aralık 1877 günü yarma planı tatbik edildi. Ancak bu harekâtta lojistik destekten mahrum olan Gazi Osman paşa ilk hattı yardıysa da gerideki destek ve ihtiyat hatlarını yaramadı. Mehmetçik, Plevne savunmasında büyük kahramanlıklar gösterdi. Ama ne yazık ki, beklenen yardımın gelmeyişi, Türklerin savaşı kaybetmelerine neden oldu. Teslim olmaya yanaşmayan Osman Paşa yaralanarak esir düştü.

Plevne’nin düşmesi Rusları cesaretlendirdi. Kış olmasına rağmen Balkan Dağlarına doğru ilerledi. Önce Sofya, Filibe ve sonra Edirne Ruslar tarafından işgal edildi.Ruslarla Balkan topraklarında yapılan başta Şıpka ve Plevne savaşlarında Osmanlı ordusu, arkasında binlerce şehit bırakarak geri çekildi. Bugün o günlerde şehit olan Mehmetçiklere ait ne bir anıt, ne bir mezar var.93 Harbinin Kafkas cephesinde de şiddetli çarpışmalar oldu. Zaten Ruslar tarih boyunca Kafkaslar ve Doğu Anadolu üzerinde yayılma siyaseti izledi. Bu durum Çar I. Petro ile başladı. 1807 yıllarında Kars dolaylarına ilk kez sokulan Ruslar kolayca uzaklaştırıldı. Bundan sonraki savaşlarda, Rus çarlığının hedefleri arasında Doğu Anadolu daima yer aldı.

3 Mart 1877 Ayestefanos antlaşmasıyla Kars, Ardahan, Oltu, Artvin ve Batum’la birlikte “savaş tazminatı yerine” Çarlığa bırakıldı. Üç yılda bölgeden 120 bin Türk halkı, yeni sınırının içerilerine göçtü. Akdeniz’e çıkmak için Kars’ı üs edinen Çarlık 90 köy ve kasabaya kendi kolonileri ile Ermeni, Rum, Alman, Eston, Yahudi göçmenlerini yerleştirip adlarını değiştirdi. Şehirdeki Türk eserlerini, istimlaksız açılan caddelere uğratıp yok edildi.Kars’ın 18 Kasım 1877 günü Ruslar tarafından 7 koldan “cebri hücum” ile ele geçirilmesinden sonra düşman, halka “şiddetli ceza” olmak üzere üç gün şehri “Asker arama” bahanesiyle yağmalayıp, ileri gelenleri de şehit ettiler. Böylece 70 yıldır alınmasına çalışılan Anadolu’nun doğu kilidi Kars ve çevresi halkımızın deyimiyle kırk yıllık kara günlere girmiş oldu.

Yapılan Ayestafanos antlaşmasıyla Kars, Ardahan, Batum ve dört ilçe Ruslar’a harp tazminatı olarak bırakıldı. Sonra üç yıl içinde 82.000 Türk, Ruslar’ın bütün tedbirlerine rağmen canları pahasına Osmanlı sınırına geçerek Anadolu’nun çeşitli şehirlerine göç etti. Bugün Türkiye’nin her il ve ilçesinde çok sayıda Kars’lı bulunmasının sebebi bu göçlerdir. Esaret bölgesinde kalan halkın çoğu öldürüldü, kanları, canları, mal ve mülkleri ellerinden alındı, halkın kültür ve medeniyet kaynağı olan kuruluşlar kapatıldı, halk fakir, cahil, yoksul, yurtsuz ve yuvasız bırakıldı. Bir yandan çeşitli hastalıklar bölgeyi sardı, kalanların çoğu da böylece telef oldu. Aydın olanlar öldürüldü, Türkçe kitaplar toplanıp yakıldı, halk cehalet ve karanlıklara itildi. Buna karşılık çeşitli Rus okulları açıldı. Öte yandan sistematik olarak kaldırılan ve yok edilen Türk halkından boş kalan yerlere Khakhol, Dukhopor, Malakan gibi Rus kolonileri, Rum, Ermeni, Yezidi, Asuri gibi Türk düşmanı gayri Müslim ahali yerleştirildi. Türk şehir ve köylerinden Türk ve İslam varlığı olan eserler çeşitli sebeplerle yok edildi.

Moskoflar zorlayıcı yollarla şehir, kasaba ve yol boylarında düz verimli köylerdeki Türkleri göç ettirilmeye mecbur bıraktılar. Kars bölgesinde Ruslaştırılmış toplum oluşturmak istendi. Mevcut medrese ve rüştiye mekteplerimiz kapandı, şehitlik, türbe, mescit ve birçok cami yok edildi. Türkiye’den ayrıca üçer yıllık yedi taksitle altın para olarak alınan milyonlarca nakti tazminatla çarlık idaresi Kars, Sarıkamış, Çilavuz, Ardahan, Kağızman’da kışla ve askeri pavyonlar yaptı. Tiflis-Kars demiryolunu inşa ederken şehir ve kasabalarda çokluğu teşkil edip belediyeleri ellerine alan Ermeniler ve Ruslar yeni açılan caddeler üzerinde kendi hesaplarına ev ve konaklar inşa etti. Çevre Türk halkından ve köylerdeki Türk Müslüman ahaliden zorla para toplayarak çeşitli büyüklükte kiliseler yaptırdılar.

1897 sayımlarına göre Türkler ve Müslümanların nüfus oranının %51’e düştüğü anlaşıldı. Çeşitli yollarda %49’u ortadan kaldırılan halktan geri kalanların kurduğu milis kuvvetleri Rus zulmüne karşı baş kaldırdı.Osmanlı-Rus savaşlarında pek çok askerimiz şehit oldu. 1877-1878 yıllarında yapılan 93 harbinde toprağın bağrına konulan isimsiz kahraman şehitlerimiz adına abideler dikildi. Zivin-Halyaz, Gedikler, Yahniler, Alacadağ, Erzurum Aziziye şehitlikleri savaştan neler anlatır bizlere kim bilir. Savaşın şiddetinden Alacadağ’da kaybettiğimiz askerleri gömmeye bile vakit bulamadan çekilmek zorunda kalmışız. Bugün bu tepelerde dolaşanlar, şehitlik mertebesine ulaşmış bu evlatların kurumuş kemikleriyle karşılaşırlar. Büyük şair Mehmet Akif Ersoy: “Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda” demekle ne kadar haklı olduğu ancak burada anlaşılır.

93 Harbinde Rusların Erzurum’u işgali önemli bir olaydır. 4 Kasım 1877′nin şafağında Ruslar Erzurum’a saldırıya geçtiler. Birliklerimiz Mecidiye ve Aziziye tabyalarında yerlerini almışlardır. Ruslar, Topdağı ile Deveboynu arasındaki Van Deresinde yer alan iki Ermeni köyden yardım aldı. Bu köylerde, Rusların besleyip yetiştirdiği Taşnak Komitacıları yaşıyordu. Bunlar, Türkçe’yi iyi bilen ve Erzurum şivesi ile konuşabilen insanlardı. Aynı zamanda tabyaları da çok iyi bilirlerdi ve Ruslara rehberlik yapıyorlardı. 8 Kasım gecesi, Türk askeri gibi giyinmiş on beş kadar hain ve nankör Ermeni, Aziziye Türk tabyalarına girerek parolayı öğrendi, sonra nöbetçilere rahatça yaklaşarak onları öldürdüler. Arkalarından gelen Rus askerleri de rahatça tabyalara girerek uykularında yüzlerce Türk askerlerini süngüleyip şehit ettiler. Üçüncü tabyada olayı fark eden Albay Fahri Bey, birliklerine gecenin dondurucu ayazında ateş açtırarak düşmana saldırıya geçti. Ruslar aynı şiddette ateşle karşılık veriyorlardı. Albay Fahri Bey aldığı bir kurşunla yaralandı ise de yaralandığını gizleyerek kıtasının moralini korumayı bildi.

Aziziye’ye yapılan bu gece baskınını şehre ilk duyuran müezzinler oldu. İlk önce Ayazpaşa Camii müezzini halkı yardıma çağırmış, bunu diğer cami müezzinleri izlemişti. Erzurum bir anda karışmıştı ve eli silah tutan herkes; balta, kazma, paya ellerine ne geçirdiyse bir sel halinde ordumuza yardıma koşuyordu. Topdağı’na doğru çılgınca bir insan akışı başlamıştı. Bu bir insan seliydi ki, ne düzgün bir kolu ne de bir safı vardı. Vatansever insanlar, karmakarışık bir şekilde tepeyi kaplayıvermişlerdi. Koşuyorlar, tırmanıyorlar,”Allah’ını seven gelsin” diyerek Rus Ordusu’nu yok etmek için saldırıyorlardı.

Birkaç taburluk kuvvetiyle Ahmet Muhtar Paşa da Mecediye Tabyasına yetişmişti. Ama şehirden kopup gelenler ne emir dinliyorlardı ne de komutan. Sadece büyük bir heyecan içinde düşmanın üzerine saldırıyorlardı. Kanlı, çok kanlı bir çarpışma başlamıştı. Gerçekten, gelenlerin heybetli kükreyişleri Rus askerlerini sarsmıştı. Kıyasıya yapılan ve boğaz boğaza geçen çarpışmalar sonunda on beşi kadın olmak üzere beş yüz kişiden fazla kayıp vermiştik. Türklerden dört kat fazla olan Rus kuvvetleri de iki binden fazla ölü bırakarak kaçmak zorunda kalmışlardı.

Bu savaşa katılan kadınlardan hayatta kalan ve Cumhuriyet Türkiyesi’nde yakın zamanda ölen “Nene Hatun”, Aziziye Şehitleri için yapılan anıtın açılış töreninde bu olayı şöyle dile getirmiştir “Hey oğul! Neydi o günler? Rus bizi yerimizden, yurdumuzdan etmiş, çoluğumuzu çocuğumuzu alarak Erzurum’a göç etmiştik. Bir yavrum vardı. Bir gece yarısı düşmanın Aziziye’ye girdiğini duyduk. Erkeğim silahını aldı ve çocuğumuzu bana emanet ederek fırladı gitti. Yuvamızın, yurdumuzun ve ırzımızın can düşmanı Moskof gâvuru neredeyse şehre de girecekti. Sabah ezanları okunurken bütün şehir dışarı uğrayıverdi. Ya hep beraber ölecek ya da yıllardır yurdumuzu almak isteyen din düşmanlarını tepeleyecektik.

Sana nasıl anlatayım o günleri benim oğlum, nasıl! Görmeden, yaşanmadan anlaşılmaz ki… Aziziye tabyasının önü bir ana baba günüydü sanki. Öyle korkmadan kıyasıya bir saldırıştı ki, gavur bir saat bile dayanamadı. Kaçan kaçtı, kaçamayan satırın, kazmanın, baltanın altında can verdi. Ben de yaralanmıştım. Her tarafımdan kan akıyordu. Ama bu kendi kanım mıydı, yoksa gavurdan sıçrayan mıydı, buna bakan bile yoktu.”

Balkan Savaşları

93 Harbinden yaklaşık 25 yıl sonra Osmanlı, bu sefer Balkanlar’da isyanlarla karşı karşıya kaldı. Osmanlı himayesi altında yaklaşık 500 yıl barış içinde yaşayan Balkan Devletleri, 8 Ekim 1912’de Rusya’nın da gizli desteği ile Osmanlı Devletine savaş ilan ettiler. Balkan ülkeleri tek tek bağımsız oluyordu. Selanik düştü. İmparatorluğun böğrüne Balkanlardan bir hançer girdi. Ülkenin kalbi İstanbul’a dayandılar. Bulgar ordusu padişahın yaşadığı Dolmabahçe Sarayı’na 50 km ötede Çatalca önlerinde zor durduruldu. Son bir atakta eski başkent Edirne geri alınsa da Balkan’larda kalan son topraklar elden çıkmış oldu.

Balkan Savaşlarında Bosna’dan Yunan sınırına kadar uzanan bölgede yüzlerce şehidimiz bir tohum gibi düştü toprağın bağrına. Vatan ve dünya barışı için savaşan Mehmetçikler için Balkanlarda şehitlikler kuruldu. Belgrad, Üsküp, Manastır şehitlikleri bunlardan birkaçı. Özellikle Bulgaristan topraklarında bugün dokuz bölgede Burgaz, Varna, Şumnu, Eskizağra, Filibe, Pazarcık, Rusçuk, Silistre ve Sofya’da Türk şehitlikleri mevcut, ama ne halde oldukları bilinmiyor. 1912 Balkan savaşında esir düşen askerlerimizin önemli bir bölümü Sofya’da kurulmuş esir kampına götürülmüş. Çeşitli zulüm, işkence ve hastalıklar sonucu ölen Türk askerleri, eski Türk mezarlığının bir köşesine gömülmüş. Bugün bunlardan hiçbirinin izine rastlayamıyoruz. Bulgarlar bu mezarlığı istimlak ederek milli park haline getirmiş.

Fatih Sultan Mehmet zamanından beri Osmanlı idaresinde kalan Arnavutluk, Balkan savaşları sırasında sayısız isyanlara sahne oldu. Mehmetçik bu topraklarda da bir Türk mührü olarak abideleşti. Bugün Arnavutluk’ta İşkodra ve Draç’ta onlar adına yapılmış şehitlikler var.Belgrad şehitliğinde, üzerinde ay yıldızlı arma taşıyan ufak bir anıt yer alır. Burası çoğunluğu balkan savaşlarında şehit düşmüş Türk evlatlarının gömüldüğü yer. Kimlerin yattığı ve kaç kişinin bulunduğu bütün araştırmalara rağmen bulunamamış.

Yunanistan ve Mora’nın her karış toprağı Türk kanı ile sulanmış. Balkan Savaşlarında ve öncesinde bu topraklarda şehit düşen Mehmetçikler için başta Selanik olmak üzere, Atina, Orfani, Mora ve diğer şehirlerde şehitlikler yapılmış. Bu şehirler ve kasabalar civarında meydana gelen Yunan isyanlarında ve Balkan savaşında birçok askerimiz şehit düşmüş ve buralardaki Müslüman mezarlıklarına gömülmüş. Ne yazık ki bu mezarlıkların önemli bir kısmı, Kurtuluş Savaşımızdaki Yunan yenilgisinden sonra Rumlar tarafından tahrip edilmiş. Mezar taşları yerlerinden sökülerek kilise ve bina inşaatlarında kullanılmış.
Yunanistan’dan Türk mührünü gösteren bir şehitliğimiz yok mu? Elbette var. Yunanistan’ın liman kenti Pire yakınlarında. Buradaki şehitlik Birinci Dünya ve kurtuluş savaşında esir düşen Mehmetçikler için yapılmış. Tel örgülerle çevrilmiş ve koruma altında alınmış. Şehitlikte isimsiz ve nişansız bir çok Mehmetçik yatıyor. Birkaç yazılı mezar taşı insana duygulu anlar yaşatıyor.

Birinci Dünya Savaşı

1914’te Avrupa’nın ortasında Birinci Dünya Savaşı patlak verdi. Bir tarafta Almanya, Avusturya-Macaristan, diğer tarafta İngiltere, Fransa, İtalya ve Rusya. Osmanlı Devletinin Başkomutan vekili Enver Paşa, Balkanlar’ın acısını çıkartmak kaybettiği toprakları geri almak için Almanya’nın yanında savaşa girilmesi gerektiğine inanıyordu. Enver Paşa’ya göre hasta adam Osmanlı’nın iyileşmesi için tek çare buydu. Fakat Ordu, Balkan savaşlarından yeni çıkmıştı. Yorgun ve yıpranmıştı. Yeni bir savaşa hazır değildi.

Birinci Dünya Savaşı, Avrupa’nın ortasında bütün şiddetiyle devam ediyordu. Fakat Almanya’nın Avusturya cephesindeki durumu kötüye gitmektedir. Avusturya orduları, Sırp ve Rus orduları karşısında başarılı olamamıştır. Almanya, müttefiki Osmanlı’yı Rusya ve İngiltere’ye karşı savaş ilan etmesi için sıkıştırmaktadır. Gayeleri açık; savaşı doğuya kaydırarak üzerlerindeki düşman yükünü azaltmak.

Enver Paşa büyük bir cüretkarlıkla “Başkomutan Vekili” sıfatından istifade ederek Amiral Souchon komutasındaki donanmaya Ruslara saldırma emrini verdi. Alman gemileri Osmanlı bayrağı çekerek Karadeniz’in kuzeyindeki Rus liman kentlerini topa tuttu. Almanlar gayelerine ulaştı. Çarlık Rusya’sı derhal İstanbul’daki elçisini geri çekti ve bir nota ile Osmanlı’ya karşı savaş ilan ettiğini duyurdu. Sonra 1 Kasım 1914’te Doğubeyazıt’ı işgal etti. Böylece “Kafkas Cephesi” açılmış oldu.

Yıllarca sıla hasreti çeken Mehmetçiğin evine, köyüne, hasretlisine henüz kavuşup doyamadığı bir sırada, “Enver Paşa” imzasıyla seferberlik ilan edilir. Ordu, millet, halk savaşa hazır değildi. Buna rağmen tarihimizin en büyük, en bitirici, en yıkıcı, en acımasız ve belki de en maceracı seferberliği, Enver Paşa ve İttihatçılar tarafından ilan edildi.O günden sonra Haydarpaşa’nın kara vagonları Mehmetçik taşır, çoğu dönülmez yolun yolcuları. Cephelere ölmeye sevkedilen on binlerce asker, her gün yolları, köprüleri, vapurları, iskele ve garları doldurmaktadır, en çok da Haydarpaşa’yı.

Kadınların ellerinde küçük beyaz mendiller vardır, titreyen yanaklarda ıslak hüzünler… Yedek Subay Münim Mustafa yaşadığı o günleri şöyle anlatır; “Birbirine doğru belki de son defa uzanan genç zabit, genç kız, ak saçlı anne, ihtiyar baba, kardeş, nişanlı… başları, kolları, havada sallanan eller, mendiller… Sonra pencereden başlarını uzatan gençlerin hep bir ağızdan gür sesle söyledikleri milli marşlar ve şarkılar; ‘Hey gaziler… yol göründü!… Aile ocağından, bütün sevdiklerimizden ve tanıdıklarımızdan hemen ayrılacaktık; birbirimizden de ayrılacaktık; hatta, kim bilir belki bir kolumuzdan, bir bacağımızdan, iki gözümüzden, belki dünyadan ayrılacaktık… Mefkuremiz ile hakikatin sertliği arasındaki çarpışmanın ilk şaşkınlığı fazla sürmedi. Kalplerimizdeki büyük memleket aşkı yeniden ve daha alevlendi. Kendimizi topladık. Bütün mazimiz ve sevgilerimiz üzerine bir kırmızı çizgi çekmeye çalıştık. Artık bizim için yeni bir hayat başlamıştı! Çok değil, daha bir yıl önce Balkan Harbi için Anadolu’dan İstanbul’a gelen yiğitleri karşılayan Haydarpaşa, şimdi de İstanbul’dan Anadolu’ya uğurlamaktadır belki de aynı yiğitleri, “Kafkas Treni”ile… Konyalı Mehmet Trablus’tan döndükten sonra tekrar çağrılmıştır. İşkodralı Mehmet, Edirne muhasarasına katılmıştır. İstanbullu Mehmet okulunu bırakmış, gönüllü askere yazılmıştır, Şirvanlı Mehmet Kafkasların intikamındadır.”

O günleri yaşayan Yedek Subay Faik Tonguç şunları ekler; “Yaşlılar bizim ham hayaller peşinde koştuğumuzu söylerlerdi. Biz de onlara yakında mektuplarımızı Gence’den, Bakü’den alacaksınız!” cevabını verirdik. O anda marşlarımız dudaklarımızdan dökülürdü.

“Yüz sene var ki, Moskaf’un derdi,
  Yurdumuzun bağrını deldi.
  Marş, marş, haydi arkadaş,
  Göğsünü ger, Kafkaslar’ı aş!…”

Harputlu Mehmet Şam’dan sevk edilmiştir. Amasyalı Mehmet Yemen’e gidecektir aynı kara vagonlarla kendi Haydarpaşa’sından, Maraşlı Mehmet Çanakkale’ye, Urfalı Mehmet Sakarya’ya… Trabzonlu Mehmet, Edirneli, Antalyalı, Diyarbakırlı Mehmet, Mehmet’ler… Çerkez Mehmet, Kürt Mehmet, Arnavut, Ermeni, Arap Boşnak, Müslüman, hepsi yanık yüzlü “Türk “Mehmet… Mehmetlerin yüreğinde hıçkırık vardır, Haydarpaşa’da tren düdüklerine karışan uğultulu sessizlik…”

Yedek Subay Şevket Süreyya Aydemir Haydarpaşa garında yaşadıklarını şöyle aktarır; “Bu gidenlerden çoğunun geri dönmeyeceğini ve şimdi bu uğurlayışın, onlardan birçoğu için, çocuklarını son görüş olacağını da herhalde anlıyorlardı. Fakat ne şikayet sesi, ne taşkın bir hıçkırık… Bilakis herkes bu ayrılışa adeta mesut bir gün, yıllardan beri beklenen, yıllardan beri hazırlanılan bin sevinç günü havası vermek için elinden geleni yapıyordu. Fakat bütün bu insanlarda az sonra birden sel gibi coşacak, seller gibi çağlayacak göz yaşlarına diledikleri gibi bir mecra verebilmek için, trenin bir an önce kalkmasını ve kendilerini evlerinin gizli köşelerine bir an önce atabilmeyi bekleyen sabırsızlık hali, her şeye rağmen seziliyordu…

Kara vagonlarda ‘Kafkasya dağlarında çiçekler açar’ marşını söyleyerek yola çıkanların ardından, o dağları İzmit’in yanında sanan İstanbullu yaşlı kadınlar, dualar etmektedir. İstanbul hüzünlü bir sonbahar güzelliğindedir.Karar trenler, Ulukışla’ya kadar taşır askerleri, başka demiryolu yoktur…aslında yol bile yoktur; atlarla, kağnılarla, yürüyerek süren zorlu yolculuklarla ulaşılacaktır Erzurum’a, oradan Sarıkamış’a. Ömrü Balkanlar’da geçmiş subayların, İstanbullu yedek subayların Anadolu’yu ilk görenlerin, o kırık havayı ciğerlerine ilk çekenlerin hepsi şaşkındır…”

Osmanlı, Birinci Dünya Savaşına girince Mehmetçik Avrupa içlerinden Basra’ya, Kafkasya’dan Yemen’e kadar birçok cephede savaşmaya başladı. Kafkas Cephesinde; Doğu Karadeniz’den İran içlerine kadar uzanan bölgede Ruslarla çarpıştı. Irak Cephesinde; Basra körfezine asker çıkartarak Irak’ı işgale kalkışan İngiliz kuvvetleriyle savaştı. Sina-Filistin-Suriye cephesinde, İngilizlerle vuruştu. Çanakkale’de İngiliz-Fransız saldırılarını kahramanca durdurdu. Galiçya-Makedonya-Romanya’da müttefiklerin yardımına koştu. Yemen ve Hicaz cephesinde İngilizler ve onların kışkırttığı asilerle mücadele etti. Mehmetçik her cephede destanlaştı. Nice kahramanlıklar gösterdi. Anadolu anası, kınalı kuzusunu cepheye yollarken dönmeyecekmiş gibi vedalaşıyordu. Ya Mehmetçik? Cepheye giderken dönmeyi, uzaktan da olsa baba ocağını bir kez dahi görmeyi düşünüyor muydu? Onlar ölmeleri gereken yerde en ufak bir tereddüt göstermeden gülümseyerek ölüme gittiler. Vatan için nice selviler yıkıldı. Gidenler geri gelmedi. Anadolu’da gözü yaşlı analar, duvaklı gelinler duygularını ağıtlara döktüler “bura yemendir, gülü çemendir, giden gelmiyor, acep nedendir?”

Sarıkamış Harekatı

Sarıkamış harekatı için Arap eyaletlerinden kuvvetler toplandı. Osmanlı için Birinci Dünya savaşın yeni cephelerini açmak sanıldığı kadar kolay değildi. Her şey eksikti. Ne cephane, ne yiyecek, ne de giyecek var, ne de bunları nakledecek hayvanlar. 3. Ordu komutanı Hasan İzzet Paşa zamansız olarak nitelediği cephenin açılmasına karşı çıkışı onu görevinden etti. Enver Paşa Erzurum’a geldi. Sarıkamış kuşatma harekatının ana hatlarını Alman ve Türk kurmaylarına anlattı. 3. Ordu Sarıkamış’a sardıracaktı. 11. Kolordu Rusları oyalamak için sağ kanatta yer alacak. 9. Kolordu merkezde yani Sarıkamış’a geçiş yönünde olacak, önce Baldız’a ardından da Sarıkamış’a geçecek. 10. Kolordu da İslamköy-Oltu-Penek yönünden Baldız Yaylasından Allahü Ekber dağlarına ulaşacak. Hedef Rusların arkasına sarkmak.

Her birliğin günlük yürüme hızları hesaplanarak, hangi günde nerede olacağı, nerede buluşacakları ve saldırma noktaları tek tek tesbit edildi. Fakat hesaba katılmak istenmeyen bir şey vardı: –35 dereceye, hatta daha aşağıya düşen dondurucu soğuklar.İki müfreze dahil 75 bin 660 savaşçısıyla toplam 118 bin 660 kişilik Osmanlı ordusu 94 piyade taburu, 20 süvari bölüğü ve 228 topuyla “Sarıkamış Kuşatması” adıyla tarihe geçen harekata 22 Aralık 1914 sabahı başladı. Oysa o sabah dehşetli bir kar fırtınası ve tipiyle açılmıştı. Hava çok kötü olmasına rağmen ilk gün, harekat planı aynen uygulandı. İkinci gün kar ve tipi bir türlü aman vermiyordu, erzak ve teçhizat ileri hatlara taşınamıyordu. Askerler aç, çıplak, donanımsız, yalınayak başı açık durumdaydı. On binler dinmek bilmez bir tipi altında dağlara sürüldü.

3. Ordunun askerleri -35 derece soğuğa karşılık yırtık yazlık elbiseleriyle bu tepelerde hayatta kalma mücadelesi verdiler. Ayaklarında yırtık çarıklar, sırtlarında yamalı elbiselerle, bir savaşa giden askerlerden çok tarlaya giden işçilere benziyordu bu gençler, ne bir paltoları ne de kalın çorapları vardı. Doğru dürüst üniformaları olmadığı için evden getirdikleri yerel kıyafetlerle sarılmışlardı. İstanbul’dan kışlık elbise ve askeri malzeme getiren gemiler, Karadeniz’de Ruslar tarafından batırılmıştı. Enver Paşa destek beklemeden harekata başlamıştı.Enver Paşa “Askerler hepinizi ziyaret ettim. Ayağınızda çarık, sırtınızda paltonuz olmadığını gördüm. Lakin karşınızdaki düşman sizden korkuyor. Yakın zamanda Kafkasya’ya gireceğiz. Orada her türlü nimete kavuşacaksınız. İslam aleminin bütün ümidi sizsiniz.”

Türk askeri, sayıca az ama kış şartlarına hazırlıklı Rusların üzerine imkansızlıklar içinde yürüdü. Ruslar ise Sarıkamış’ta sıcak karargahlarında bekledi. Mehmetçikler durmaksızın yürüdüler, baldız yaylasına, Çerkezköy’e, Otluya, Allahü Ekber dağlarına, Sarıkamış’a ve o küçücük kasabaya giden mevzilere yürüdüler. Açlık, soğuk, yorgunluk. Bırakın donmak üzere olan bedenlerini saracak bir elbiseleri bile yoktu. Artık savaşmak için değil, hayatta kalabilmek için yürüyorlardı. Sarıkamış alınmalı diyordu komutan, ama ölüm birer birer değil onar onar birlikleri vurmaya başladı. Arada sırada Rus askerleriyle çatışmaya giriyorlardı. Ama en büyük savaş doğaya karşı veriliyordu. Gözleri kör eden tipi yüzünden 2 Türk tümeni birbirine saldırmış ve bu hata 2 bin askere mal olmuştu.

O günlere şahit olan bir askerin mektubu, facianın küçük bir boyutunu günümüze şöyle taşır: “Bu yaz, iki alayımızla Yemen’den buraya naklonulduk. Yola koyulmamızdan dört ay sonra buraya ulaştık ki, Arabistan’ın cehennemî sıcağı Köprüköy’deki ayaz yanında nimet-i ilâhi imiş. Burada çadırın perdesi buza kesmiş oğlak kulağı gibi kırılmakta ve kopmakta. Bölük kumandanım, beni sıhhiyeye nakletmiş ise de, tabip ve ilaç yokluğundan çaresiz kalıp tekrar takımıma döndüm. Akşam yaklaşınca Köprüköy’e civar dağlardan tipi boşanır. Kumandanımız, gelecek cuma Başkumandan Enver Paşa Hazretleri’nin teftiş ve hücum için geleceğini müjdeledi. O gelinceye kadar da yün içlik, çorap ve paltoların verileceğini ve Yemen yazlıklarını atacağımızı müjdeledi. Allah, devlete ve millete zeval vermesin. Başkumamandan Paşa Hazretleri’nin gelmesi ile, Moskof’un kahrolacağından ve kâfirin, karşımızdaki tepelerde geceleri seyrettiğimiz ocaklı ve mutfaklı karargâhlarını ele geçireceğimizden subaylarımız çok emin. Şafak söktüğünde 2059 rakımlı Kızkulağı Tepesi’nden Moskof obüs yağdırır ama şükrolsun, zafer bizim olacak. Gece bastırdığında, tepelerdeki Moskof ocaklarının ateşi gözlerimizdeki ayazı tandır közüne tebdil eyler. Başkumandan Paşa Hazretleri acele gelse ki, ateşe kavuşsak…”

Dağa çıktıklarında son derece yorgun ve bitkin düştüler. Keskin bir rüzgar ve şiddetli bir tipi başladı. Yağan kar ve fırtına yolları kapatıp çadırları yıktı.
Bu andan itibaren göz gözü görmez oldu. Kimsenin kimseye sesini işittirmesi imkanı kalmadı, asker dağıldı.Gündüz başlayan yürüyüşte yumuşayan çarıklar gece ayazında gece Mehmetçiğin ayağını bir mengene gibi ayaklarını sıkmaya başladı. Adım atmak neredeyse imkansızdır. Askerler olduğu yerde zıplar, atlar, kendini karların içine vurur ve ayaktan başlayan donma yavaş yavaş tüm vücuda yayılır. Askerler ordunun işaret taşları gibi yollara dizilir. Kimi çömelmiş, kimi oturmuş, kimi yuvarlanmış, kimi bir ağacın gövdesine dayanmış kardan heykellere dönüşürler.

Otuz birinci Tümen Komutanı Vekili Yarbay Ahmet Tevfik, Çatak’ta Onuncu Kolordu Komutanlığına şunları yazar; “şimdiye kadar yolda 50 askerin donduğun ve çadırların geç gelmesinden ve çoğunun direk ve kazıklarının olmamasından ve yolun fenalığı, havanın kötü oluşu sebebiyle çadırlardan istifade edilemedi. Askerler 3 günden beri aç ve erzaksız.”

İhtiyat Süvari Tümen Komutanı Albay Aziz Samih İtler o günleri şöyle anlatır:

“Soğuk çok ziyade. Havada kar zerreleri uçuyor, yapıştığı yerde kalıyor, toplanıyor,çoğalıyor. Telgraf telleri beyaz ve kalın bir hat olmuş. Ağaçlar gelin gibi beyazlara bürünmüş, hayvanların her kılının ucunda bir kar ve buz zerresi hasıl olmuş, hayvanların umumu kır renkte görünüyor. 11. Kolordu, erzak kalmadığından çabuk yetiştirilmesi için feryad ediyor, menzil vasıtaları kafi değil. Vali bey bir defalık, yüz elli bin kilo erzakı ahali sırtında taşımayı üzerine aldı. Erzurum ahalisi, denenmiş vatan sevgileriyle bu yükü taşımayı seve seve kabul ettiler. Otuz kiloluk torbalar yaptırıldı. Mektep çocuklarının, sırtlarında un torbaları ile hükümet konağı önünden hareket etmelerindeki fedakarlık ve hamiyet numunesi, herkesi ağlattı.”

Albay Aziz Samih İtler sözlerine şöyle devam eder:

“Neferleri sıcak yerler ahalisinden olan bu tümenin hepsi yalnız don ve gömlek giymiş olup, kaput yerine maşlahlı idiler. Sefil köyün dar ve pis odalarında toprak üzerinde örtüsüz yatıyorlardı. Sıfırdan aşağı beş derece soğuk olan bu mevsimde kapının önüne nöbete çıkmak bile bu giyimsiz köy çocuklarına en büyük işkence yerine geçiyordu. Bu neferlerle nasıl muharebe edileceğine aklım ermedi… Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa’ya giderek süvari alaylarının halini, teçhizatını, harp kıymetlerini izah ettim. Ordu Komutanı dediler ki; ” Balkan Muharebesi’nda ordu mükemmelen giyinmiş ve teçhiz edilmişti. Mağlup olduk. Bu defa da teçhizatsız harbedelim!”

Ve Bir destan yankılanır Allahü Ekber dağlarında. Hasan acılar içindedir. Taze evlidir. Vatan savunması denince eşini bırakmış, cepheye koşmuştu. Özlem, için için gönlünü kavururken yolda eşinin hastalandığını, verem olduğunu öğrenir. Henüz ona doymamıştır, içi yanar. Samsun tarafından gelmiştir buralara. Hep yürümüştür asker. Dudaklarından Türküler boşanıverir birden.

Gözümde gözyaşım buz olmuş akmaz
Binlerce askerim yarına çıkmaz
Kapandı gözlerim, bir daha bakmaz
Belki ondan verem oldun Eminem.

Donarak öldüler hep arkadaşlar
Kar erir, devrilir mezarda taşlar
Ziyaretçilerimiz kartallar, kuşlar
Belki ondan verem oldun Eminem

Bu şiddetli kar fırtınasından kurtulan bir asker yaşananları şöyle anlatır: ” En nihayet dağa çıktık. Bizi vahşi manzarasıyla karlı bir yayla karşıladı. Son derece yorulmuş ve bitkin düşmüştük. Keskin bir rüzgâr ve şiddetli bir tipi başladı. Bu andan itibaren göz gözü görmez oldu. Kimsenin kimseye sesini işittirmesi imkânı kalmadı. Asker dağıldı. Herkes kendi canının derdine düştü. Enginlerde, dere içlerinde, orman bucaklarında nerede bir kara nokta, duman çıkan bir ocak gördüyse oraya saldırdı. Kolordu uçsuz bucaksız yaylada dağıldı… Subaylar çok uğraştılar, fakat kimseye söz işittirmek gücü kalmamıştı. Yol kıyısında karların içine gömülmüş bir asker, bir yığın karı kollarıyla kucaklamış, titreyerek, feryat ederek dişleriyle kemiriyor, tırnaklarıyla kazıyordu… Zavallı çıldırmıştı… Bu zirvelerde 40 bin kişilik 10. Kolordu, bir günde karlara gömülmüştü.”

Güneş ışıkları, 1915’in ilk günlerinde Soğanlı ve Allakhuekber dağlarını aydınlattığında onbinlerce askerin donmuş vücutları ortaya çıktı. Gecenin karanlığı birlikleri yok etmişti. Aynı güneş Baldız’da, Kız Kilisesinde, Norşin’de ve Çatak’ta yani Sarıkamış’a giden bütün yollarda yaşanan kıyımın izlerini aydınlatacaktır. Ölenlerin sayısı bilinmiyordu kimilerine göre 30, kimilerine göre 90 bin şehit verilmişti kara kışa, ama geride kalanları saymak artık iyice kolaylaşmıştı. Koca bir ordu tamamen yok olmuştu. O yıldan kalan fotoğraflar, yaşanan dramın boyutlarına ışık tutuyor. Bu trajedi Allahüekber dağlarında yaşandı. Tarih ne böyle bir faciayı yazdı, ne de gördü.

Sarıkamış’taki Ruslara taarruz etmek için fırtınanın kucağına atılan askerlerden pek azı dağı aşabildi. Diğerleri yüce dağların yamaçlarına ekilmiş toprağa düşen bir tohum gibi arkada kaldı. Asker sayıları yüzde doksan azalan, dağılan, donanımsız kalan birlikler bu kez Rusların saldırısıyla karşılaştı. Karşıda karnı tok, sırtı pek en mükemmel silahla mücehhez Moskof ordusu. Enver Paşa’nın askerinin sadece inancı var, başka bir şey yok. Yorgun ve bitkin askerler yine de Sarıkamış’a taarruz etti. Ancak akıbet belliydi. Fırsat kollayan Rus orduları, 4 ocak’ta karşı saldırıyı başlattı. Ve Türk askerleri tutsak edildi.

Ruslara esir düşen Teğmen Hüsamettin Tuğaç’ın anlattıkları hadisenin büyüklüğünü gözler önüne seriyor; “Derin karda bir tarafa da kaçamadık, yakalandık. Benim tabancamı kullanmama da vakit kalmadı. Yirmi kadar Kazağın başında bulunan subay nazik davrandı. Beni teselliye çalışıyordu. Ne söylediğini anlamıyordum ama sözleri yumruk gibi beynime iniyor ve gırtlağımı tıkıyordu. Genç bir teğmenin başından geçecek olan türlü acı olaylar ve maceralarla dolu 2,5 senelik esaret devri işte bu kara günde başladı…Süngülü iki erin yanında tek atlı araba ile Sarıkamış’a gidiyordum. Karakurt’tan buraz uzakta 60,70 kadar Türk askerine rastladım. Bunlar da Sarıkamış’a doğru gidiyorlardı. Konuşabildim. Harput jandarma taburundan imişler…

Eski bir yağmurluğun altında çoğu pantolonsuz ve beyaz donla ve yırtık çarıkla muharebe eden ve geceleri siperlerde donup ölen 11. Kolordu erleri gözümün önüne geldi. Tümenimin solunda Yüzveren köyü yakınında bir gece keşfi yaparken ben öyle üst üste yan yana donup kalmış erlere rastlamıştım. En soğuk iklimlerden olan Soğanlı dağlarının bu şiddetli kışında buralarını bir yağmurluk ve yazlık elbise ile aşmak zorunda olan 9. Kolorduyu düşündüm. Ayaklarında buz mıhı olmadığı için buzlanmış arızalı yerlerde yürüyemeyen bineklerini çok defa yedekte taşımak zorunda kalan süvarilerimizi hatırladım. Nihayet bu yarı aç ve yarı çıplak ordunun, tabiatın bütün sertliklerini de yenerek bu iyi hazırlanmış düşmanla nasıl boş ölçüşebileceği düşüncelerine daldım. Bunun sonu yenilgi idi… ne yazık ki bu aslan gibi insanlara… ne feciydi bu acı gerçekler… Halbuki bu harbe ne büyük istek, ne tatlı bir heyecanla girmiştim. Akşama doğru Sarıkamış’a geldi. Karlı tepelerin ve ormanların ortasında kırmızı çatılı birer katlı evlerden ibaret bir kasaba, biraz ötede koyu çam ormanının eteğine oturtulmuş büyük askeri binalar… Böyle mi gelecektim sana!..”

Sarıkamış’la ilgili hatıralarını yazanlar Sarıkamış’ın ne büyük bir facia olduğunu gözler önüne seriyor.

Rus Kurmay Başkanı Pietroroviç, anılarında Sarıkamış’a ulaşan bir avuç kahramanı şöyle anlatır: “İlk sırada diz çökmüş beş kahraman. Omuz çukurlarına yasladıkları mavzerleri ile nişan almışlar. Tetiğe asılmak üzereler. Ama asılamamışlar. Kaput yakaları, Allah’ın rahmetini o civan delikanlıların yüreklerine akıtabilmek istercesine semaya dikilmiş, kaskatı… Hele bıyıkları, hele bıyıkları ve sakalları! Her biri birer fütuhat oku gibi çelik misal. Ya gözler?.. Dinmiş olmasına rağmen şu kahredici tipinin bile örtüp kapatamadığı gözleri!.. hepsi açık!.. Tabiata da, başkumandana da, karşısındaki düşmana da isyan eden ama Allah’ına teslimiyetle bakan gözler… Açık, apaçık!..

İkinci sırada öyle bir manzara ki, hiçbir heykeltraş benzerini yapmayı başaramamıştır. O ürkütücü ayaza rağmen, sağlarında fişekleri debelenerek üzerlerinden atmaya tenezzül etmemiş iki katırın yanında başları semaya dönük, altı masal güzeli Mehmed… Sandıkları bir avuçlamışlar ki, hayatı biz ancak böyle bir hırsla avuçlayıvermişizdir. Öylesine kaskatı kesilmişler.

Ve sağ başta binbaşı Mustafa Nihat. Ayakta… Yarabbi, bu bir ayakta duruştur ki, karşısında düşmanı da, kâfiri de, lanetlisi de Allah’ın huzurunda diz çöküş halinde gibi. Endamı, düşmanı dize getiren bir tekbir velvelesi gibi. Belinde, fişeklerinin yuvalarını tipi ile kapatmaya bütün gece düşen kar bile razı olmamış. Sol eli boynundaki dürbünü kavramış. Havada donmuş, Kale sancağı gibi… Diğer eli belli ki, semaya uzanıp rahmet dilerken öylesine taşlaşmış. Hayrettir, başı açık. Kömür karası gür saçları beyaza bulanmış…”

Moskova’daki askeri müzede sergilenen bu satırların sonu şöyle biter: “Allahuekber Dağları’ndaki Türk müfrezesini esir alamadım. Bizden çok evvel Allah’a teslim olmuşlardı.”9. Kolordu Kurmay Başkanı Yarbay Şerif Köprülü esaretten döndükten sonra Sarıkamış harekatıyla ilgili yazdığı kitabında kayıp sayısını 109.274 kişi olarak verir. Olaydan 19 yıl sonra Genelkurmay Başkanlığı tarafından yapılan araştırmaya göre kayıp, 108.000 kişi olarak gösterilir. Geriye kalan 12.000 kişi de yakalandıkları tifüsten kurtulamaz.

Enver Paşa’dan geriye son bir bildiri kalmıştı, 8 Ocak tarihli bildiri şöyle; “Arkadaşlar! Hemen bir ay oluyor ki içinizde bulunarak günlerce süren muharebelerde düşmana nasıl saldırdığınızı gördüm. Havanın, yerin ve düşmanın gösterdiği direnmeleri her türlü yoksulluğa bakmayarak kırdınız ve düşmanı ata topraklarından sürüp götürdünüz. Düşmandan yerler aldınız.Bu uğurda sarf ettiğiniz emekler hiçbir vakit kaybolmayacaktır. Bundan dolayı sizi padişahımız başta olduğu halde bütün millet tebrik ediyor. Ben yine İstanbul’a dönüyorum. İnşallah bundan böyle de büyük büyük başarılar kazanarak düşmanı bir daha baş kaldırmayacak derecede kahreder ve şehitlerimizin ruhunu şad edersiniz. Sizi Allah’ın birliğine emanet ediyorum.Unutmayınız ki, Allah her zaman yardımcınızdır!”

İstanbul’a çekilen son bir telgraf şöyle: “Ruslara karşı başlanmış olan harekat, Rus Ordusu’nun kesin surette yenilgisiyle sonuçlanmadıysa da iyiden iyiye sarsılmasına, düşman arazisinin bir kısmının ele geçirilmesiyle düşmanın sınır dışına çıkarılmasına imkan verdi. 15 gün süren taarruzlarımız sonrasında yorulmuş olan ordumuz dinlendirilmekte ve daha sonraki harekatlara hazırlanmaktadır.Ben Ordunun komutasını hafız Hakkı Paşa’ya bırakarak İstanbul’a hareket ediyorum. Bununla beraber bütün bu bilgilerin ve İstanbul’a hareketimin gizli tutulmasını istirham ederim.”

Sarıkamış harekatında Mehmetçik şiddetli kış şartlarına rağmen Ruslarla her çarpışma da galip geldi. Özellikle Köprüköy muharebesinde Ruslar yenilince “Rus orduları başbuğu” sayılan son Rus çarı II. Nikola 1914 Aralık başlarında Kars’a gelmiş buradan da Sarıkamış’a varıp Rus-Kafkas ordusunun bozulan maneviyatını düzeltmek için cepheye gelerek Micingert’de askerlere nutuklar söyleyip eliyle madalyalar dağıtarak ordusunu cesaretlendirmeye çalıştı. Türk ordusu Sarıkamış giden yollar üzerinde Ruslarla çarpıştı. Sarıkamış’a ulaşabilen birlikler de düşmanla şiddetli bir çarpışmaya girdi. Özellikle 9. Kolordunun 17. piyade Tümeni çok şerefli ve yiğitçe savaştı, fakat soğuk ve silah yokluğu yüzünden geri çekilmek zorunda kaldı. Kuvvetlerimiz kara kışa çok kayıp vermesine rağmen Ruslarla savaşmış ve onlara 30 bin civarında kayıp verdirmiş.

Rus Ordusu Komutanlarından General NİKOLOSKİ, Türk askerinin ne denli kahramanca savaştığını anlatır; “Onlar, tarihi olan sabır ve tahammüllerini göstermişlerdir. Çatak ve Bardız üzerinden Sarıkamış’a taarruz eden birlikler, harekat için hiç de müsait olmayan bir araziden ilerlemek zorunda kalmışlardı. Türk askeri, kışın en şiddetli zamanlarında bile muharebe edebilecek bir güce sahipti. Dondurucu soğuğun şiddetinden telefonların bile işlemediği zamanlarda, 2-3 hafta süreyle ve devamlı olarak, bir barınaktan yoksun kaldıkları anlarda bile hiç durmadan muharebe etmişlerdir. Oysa bu asker düzensiz olarak beslenmekte ve erzak gelişigüzel verilmekteydi. Böyle tahammülü çok zor şartlar içinde bulundukları halde, Türk askerleri kahramanca çarpışmışlar ve tam 10 gün, hiç istirahat etmeksizin, inatçı bir şekilde muharebeye devam etmişlerdir.Ancak, bütün bu olumsuz şartlara rağmen Sarıkamış’ın Ruslar’a ne kadar pahalıya mal olduğu, harp bittikten sonra anlaşılacaktı.”

11. Kolordu Komutanı Tuğgeneral Galip Paşa, Mehmetçiğin kahramanlıklarını şöyle anlatır; “Köprüköy Harbi’nde 28. Tümen 83.Alayı’nın sahra tahkimatıyla takviye edilmiş olan 1905 rakımlı “Çobandede” dağındaki Rus mevzilerine yaptıkları hücumlar, harp tarihimize geçecek hamaset tablolarıyla doludur…Köprüköy Meydan Muharebesi iki gün bütün şiddetiyle devam ettikten sonra lehimize neticelendi. Bundan başka, 34 ve 18. Tümenlerimiz, aynı şekilde müstahkem olan Hombiki tepelerine, öyle kahramanca saldırmışlardı ki Ruslar neye uğradıklarını bilemeyerek mevzilerini terke mecbur oldular.Şimdi sıra, düşmanın takibine gelmişti. Ruslar, Köprüköy Harbi’ni kaybedince, 25 kilometre geride, önceden hazırlamış oldukları Azap mevzilerine sığındılar. İki kolordu ve bir nizamiye süvari tümeniyle yaptığımız taarruzlarda düşmanı bu mevzilerinden de tard etmeye muvaffak olduk.Her iki meydan harbinin kazanılmasını, evvela Mehmetçiklerin yüksek taarruz kabiliyetlerine, sonra da kumanda mevkiindeki arkadaşlarımızın fedakarlığına borçluyuz.Tümenlerin, taarruzun bilhassa ikinci günü gösterdikleri kahramanlık, Türk askeri için, ebedi bir iftihar vesilesidir. Ruslara, büyük bir darbe indirmiştik. Fakat ordumuz iaşe ve giyim bakımından hiç de iyi vaziyette değildi.

Birçok neferler, elbiseleri parçalandığı için, kaputlarını entari ve mintan üzerine giyiyorlardı. Bu kadar acıklı şartlar altında, ancak Türk harbedebilir.Mehmetçikler bu meydan muharebelerinde tahammül ve feragatin en yüksek örneklerini gösterdiler. Burada da arazi, son derece sarptı, düşman mevzileri, mükemmel surette tahkim edilmişti. Tümenler müthiş telefat veriyor, Mehmetçikler, sapır sapır dökülüyor, saflar arasında korkunç boşluklar hasıl oluyordu. Fakat sağ kalan Mehmetçik, kılı bile kıpırdamadan şehit arkadaşlarının ölülerine basarak düşman üzerine atılmaktaydı.

Harp meydanıydı.Dışarıda giderek bastıran kar kış, “eşhas ve malzemede noksanlık”, Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa’da hep tedirgin bin hal vardı; hiç kimseye danışmadan”…yine müdafaaya geçmek kararını verdi. Fırtınalı bir gecede, ani bir yürüyüşle cepheyi on-onbeş kilometre geriye aldırdı. Bu ihtiyarı ric’at, ordu için büyük bir felaket olmuştu. İklimin sertliği ve mevsimin zalim tesirleri altında birçok askerlerimiz ve zabitlerimiz donma neticesi yollarda şehit düşmüştü… Ordu yorgun düşmüş, moralman yıkılmış, Kolordu Komutanları ile Ordu Komutanı arasında düşünce ayrılıkları ve hatta sürtüşmeler belirmişti…”

Sarıkamışla ilgili dram esir olan subay ve erler için bitmemişti. 7 bine yakın Mehmetçik esir alınarak Sibirya’ya ve diğer Rus bölgelerine götürülerek ağır işlerde çalıştırılmış. Birçoğu dayanamayarak şehit oldu. Bazıları kaçarak Anadolu’ya geri dönmüşse de karşılaştıkları manzarayla kahroldu. Eşleri ölmüş, çocukları dağılmış, evleri bomboş ıssızdı.Dönebilenler, bu sefer de tifüs çaresizliğini yaşamaktadır. 3. Ordu komutanı Hafız Hakkı paşa tifüs’ten öldü. Ordu kumandanı’na kadar sirayet dairesini genişleten tifüs ve hümmayı racia çok adam öldürüyordu. Hasan Kale’nin kuzeyinde uzun ve derin hendekler açılmış, her gün arabalar bunlara mütemadiyen ölü taşıyordu.

Ordu Sıhhiye Başmüfettişi Dr. Tevfik Sağlam geri dönen askerlerin halini anlatırken şöyle der; “Geri dönen asker son derece bitkin bir halde idi. Bunların çoğu en ufak bir tesirle hasta oldu ve öldü. Böyle bir muhite salgınların büyük bir vüsat ve şiddet kesbetmesi tabii idi…Hasta ve yaralılar her tarafa dağılmış, öteye beriye sığınmış bir çokları memleketlerine kadar yollanmış, bir kısmı da yollarda ölmüştü. Bilhassa Pasinler Ovasında, Tortum Vadisinde, Erzurum ovasındaki köylere sığınan erattan ölenler ölmüş, hastalananlar öylece bakımsız bir halde kalmışlardı. Mesela Köprüköyü’nde henüz seyyar hastane teessüs etmeden evvel hasta ve yaralılara 15 kadar ev, ahır, samanlık gibi yerlerde firarilerle, ölülerle karışık bir halde bulunuyordu.

Hasankale’de kışlada tesis edilmiş olan hastanade 1.600 kasaba içindeki 20 kadar evde 1.000′den fazla hasta ve yaralı vardı. Hasankale’nin her evinde hasta, firari, zuafa dolu idi. Hertev’de 100′den fazla yaralıve hasta vardı. Başlarında bir hekim bile yoktu. Alvar köyünde 230 yaralı ve hasta yatıyor ve bunlara bir eczacı kendiliğinden bakıyordu.Erzurum hasta, yaralı. zuafa, firari, hülasa her çeşit erat akını karşısında kalmıştı. Sokaklarda, hanlarda, ahırlarda ölenler pek çoktu, ahaliden günde 20-30 kişi ölüyordu. Sahra Sıhhiye Müfettişi Süleyman Numan lekeli tifodan yatıyordu. Hekimlerin de hemen cümlesi hastalanmış ve büyük bir kısmı ölmüştü.”

Sonuç olarak Sarıkamış harekatı Enver paşa’nın adına ve hatırasına sıkı sıkıya bağlıdır. Bütün hata ve sevabıyla sürüp gidecektir. Askeri tarihimizde bu harekat “Rus ordusunu imha etmek için geniş bir çevirme manevrası, muharebesi olarak anılır.” Rus kuvvetlerinin imhası için düşünülen plan genel olarak uygun idi. Ancak kuşatma kavisleri geniş tutulunca, geniş kavisler, iklim ve arazi hedefte güç birliğine imkan vermedi. Arazi ve iklim pek dikkate alınmadığından birlikler düşmandan ziyade tabiatla savaştı. Sarıkamış savaşları Türk ve Rus ordularının inanılmaz bir direnme ve istikrarla savaştıkları bir yok etme savaşı serisidir. Sarıkamış Türk erlerinin yiğit Mehmetlerin ruhundaki büyük Alplik ve gazilik kaynağının yarattığı tükenmez enerjinin yeni bir şahlanış yeri olarak dünya durdukça yaşayacaktır.

Arkası takviyeli Ruslar, ilkbaharda havaların açılmasıyla birlikte karşı taarruza geçti. Van, Muş ve Bitlis şehirlerimiz, 15 Mayıs 1915 tarihine kadar Ermenilerin de desteğiyle Rusların eline geçer. Rus orduları 24 Temmuz 1916 yılına kadar geçen zaman içinde Erzurum, Erzincan, Trabzon, Bayburt ve Gümüşhane’yi kolayca zaptederek Doğu Anadolu’yu ele geçirir. Bir başka dram yaşanıyordu bu dönemlerde. Ruslardan ve Ermeni çetelerinden kaçan Karadeniz halkı, iç Anadolu’ya göç etti. Göç yollarında sefalet hastalık ve açlık başladı. Aileler dağıldı, genç kadınlar namuslarını teslim etmemek için kendilerine kıydı.

Sarıkamış muharebesi sırasında paniğe kapılan Ruslar müttefikleri İngiltere ve Fransa’dan Türkleri durdurmak için ikinci cephe açılması için ısrar ettiler. 1915 Çanakkale çıkartması bu yüzden yapıldı.

Sarıkamış Şehitliğinin perişan durumu

Sarıkamış çevresinde binlerce asker yatıyor. Onların adına ne bir mezar taşı, ne de bir iz var. Onları temsil eden birkaç anıt sadece. Sarıkamış köylerinde birçok şehit mezar bulunuyor. Bazı şehit mezarlar, Orman Bakanlığı tarafından ağaç dikme bahanesiyle talan ediliyor. Rusların toplu olarak defnettikleri şehitlerimiz ise halen bulunamadı. Allahuekber dağlarında şehit olan Mehmetçiklere zemin sert ve kayalık olduğu için mezar kazınamadı. Karların erimesiyle ortaya çıkan şehit kemikleri toplandı. Köpek ve kurtlar yem olmasın diye üzerine taşlar konarak koruma altına alındı. Yaz aylarında buralara gelirseniz, yeşeren Sarıkamış ve soğanlı dağlarındaki çiçeklerin ve kuşlar Mehmetçikten bir şeyler sayıkladığını hissedersiniz. 1952 kilometrekarelik Sarıkamış toprağının her 17 ile 19 metresine ortalama bir şehit düşüyor. Sarıkamış-Selim, Soğanlı-Allahüekber hattında sadece 10 şehitlik bulunuyor. Bunlar Batı Kışla, Yukarı Sarıkamış, Hamamlı Köyü, Bardız Geçidi, Lalaoğlu Köyü, Allahüekber, Yayıklı Köyü, Turnagöl, Çermik Yayla ve Yağbasan Köyü şehitlikleri. Allahüekber Şehitliği, toplam 10 bin kişilik beyaz ölüm kurbanını barındırır.

                                                                                                                                                                  Sarıkamış şehitlerini unutmayacağız, ruhları şad olsun.

Sonuç

Gün doğarken ve Güneş batarken Sarıkamış sanki Şehitlerin 85 sene önce bu bölgede bir gecede 90 bin vatan evladının ölümünde sararıp solduğunu da yansıtıyor.Sarıkamış şehir merkezi Kars-Erzurum ana yolundan biraz uzakta. Sarıkamış ovası ve Allahü Ekber dağları hoş manzara oluşturuyor. Sarıkamış ovasındaki binlerce çiçek çeşidi görenleri derinden etkiliyor. Bu güne kadar Sarıkamış’a gitmeyenleri bu şirin ilçemiz kendine çağırıyor. Dedeleri buralarda donarak şehit olan bizler kaç kez Sarıkamışa gittik..?. Şehit torunları Sarıkamşa gitmeli . On binlerce şehide kefensiz mezar olan Allahü ekber dağları Sarıkamış Ovasının eteğinde kurulan Sarıkamış şehrinde bir gece misrafir olup şehitlerimize fatihalar okuyalım. Şehrin etrafı ala çam ağaçları ile çevrilmiş. Muhteşem ve görülmeye değer manzara oluşturuyor…

Şehitliğin mahzun hali ve sessizliğine kendimizi kaptırıyoruz. 85 yıl önce soğuk bir kış gecesi düşmanla karşılaşmadan donarak şehit olan bu insanların nasıl öldüğü bile bilinmiyor mezarları yok. Rus bir tarihçinin anlattığına göre ölen Türk askerleri kazınan büyük bir çukura toplu olarak gömülmüş. Toplu şehitlikler belli değil.19. Yüzyılın sonları 20. yüzyılın başlarında Ruslarla yaptığımız savaşlarda yüzlerce şehit verdik. Ordumuzun bu dönemde katıldığı savaşlarda 3 milyona yakın Mehmetçik şehit oldu. Dedelerimiz Avrupa içlerinden Basra’ya, Kafkasya’dan Yemen’e kadar onlarca cephede savaştı ve bir çoğu şehit oldu, kayboldu, geri dönmedi. Gidip de dönmeyen, onlardan bir daha haber alınamaya dedelerimiz hakkında çok az şey biliyoruz. Onları araştırmak ve hangi coğrafya’da, hangi toprağın bağrında yattığını bulmak boynumuzun borcu olsa gerek.

Onlar, sayısız savaşların adsız kahramanları, yeryüzünün bir çok yerinde toprağın bağrında anıtsız yatıyor. Büyük şair Mehmet Akif’in dediği gibi; “Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda!” Akıllara durgunluk verecek savaşların kahramanlarına ait abideler ancak gönüllere dikilip yaşatılabilir.

Onlar, çiçek çiçek açılarak gittiler,
Ufuklara saçılarak gittiler,
Şehit olup güle güle gittiler.

Dünyanın neresinde olursa olsun toprağın bağrında kefensiz yatan şehitlerimizi unutmayacağız. Biliyoruz ki, unutulmak acıların en büyüğü.

Paylaşmak istermisiniz ?

About Belgesel Yayıncılık