Afrika’da Osmanlı Medeniyeti

 Yasal Uyarı: Yazı, fotoğraf ve görüntüler Araştırmacı-Gazeteci ve Belgesel Yönetmeni İsmail Kahraman’a aittir.Tüm hakları Belgesel Yayıncılık’a ait olup, kopyalanması ve kullanılması yasaktır… 

 

AFRİKA’DA OSMANLI MEDENİYETİ

Etiyopya( Habeşistan)’dan ayrılıp Sudan üzerin’den Orta Afrika ülkeleri Çad, Kameron ve Nijerya’ya giderken uçak’da Afrika’da Osanlı medeniyeti ile ilgili araştırmalar yaparak bilgisayarıma yazdığım notları sizlerle paylaşmak istiyorum.

Etiyopya’nın başketi Adisaba hava limanın’dan Etiyopya hava yollarına ait uçakla Çad’ın başkenti DiaJamaina’ya gidecek Uçağımız 2 saat gecikmeli kalkıyor. Afrika’nın en büyük devletlerinden birsi olan Sudan hava sahasını geçeceğiz. Uçsuz bucaksız Afrika çöllerinden geçiyoruz. Çöl fırtınası yüzünden uçağımızın camları kum tanaleri ile doluyor. Ben bir tarafdana Afrika çölleriri seyer ederken diğer tarafdan elimdeki kaynaklardan araştırma yazılarımı 4 saate yakın sürecek uçak yolculuğunda bilgisyarıma kayıt ediyorum. Şimdi gelin çeşitli kaynaklardan derleyerek 11 bir metre yükseklikte uçakta yazdığım Afrika’da Osmanlı Medenileti adlı araştırma notlarımı birlikte okuyalım.

Osmanlı Afrika Coğrafyasına nasıl girdi ?

Kanuni Sultan Süleyman zamanında, Hint okyanusundan donanma gönderilerek bu topraklardaki Müslümanlara yardımda bulunmamış mıydı? Kuzey, Doğu ve Batı Afrika Topraklarını Avrupalılar bu topraklara sömürge için, köle ticareti için gelmeye başladıklarında O zamanlar güçlü bir devlet olan Osmanlı Afrika da ki bir çok bölge gibi buraları da kendi güvencesine almamış mıydı? Gururla yürümemiz gereken bu topraklarda, şimdi içimizde bir buruklukla bulunuyoruz. Ecdadımızın yardım için geldiği topraklarda, o vakitlerde ki salgınlar oluşturulmak isteniyordu. Sömürge ve köleleştirme. Osmanlı Devletinin yardım elini uzattığı bu topraklara, Türkiye’den geldiğimizi söylediğimizde bize gözlerinin içinden gelen bir gülümseme ile bakıyorlar. Osmanlı, Afrika’da sömürge kolonileri kurmadığı hatta sömürgeye karşı kalkan vazifesi gördüğü için Afrika ülkelerrinde Osmanlı’ya sempati ile bakılıyor.

Afrika’da Osmanlı Adaleti

15.yüzyılı hatırlayalım. İspanya’da henüz yurtlarını terk edemeyen milyonlarca Müslüman nüfus vardı. Hrıstiyan olmaları ya da ölümü tercih etmeleri dışında bir de bilmedikleri coğrafyalara taşınmaları söz konusuydu. Endülüslü son Müslüman kafilesi Osmanlılar tarafından İspanya’dan alınıp Kuzey Afrika sahillerindeki şehirlere yerleştirilene kadar acı çekmeye devam edeceklerdi.

Aynı dönemde Hindistan’a ulaşmak için yolan çıkan, Portekizli denizci Henry adıyla bildiğimiz Dom Henrique, beş aşamada Afrika içlerine doğru hareket etmişti. Maderia adalarını, Bojador Burnu, Gine Körfezi, Porto Santo, Beyaz Burun, Yeşil Burun, Senegal ve oradan da Gambia’ya ulaşmıştı.

1487 yılında Lizbon’dan yola çıkan Portekizli Kaşif Bartolomeu Dias ’da Afrika’nın güney batı ucuna ulaşmış ve aşırı fırtına nedeniyle sığındığı bu buruna, fırtınalar burnu adını vermişti. Kaşif Dias, Portekizli Kral II. Joao’nun emriyle doğuya ve oradaki baharatlara ulaşılabilecek bir suyolu bulabilmek için yola çıkmıştı. O zamanlarda ticaret yollarının sadece bir bölümü denizden geçiyordu ve bu yüzden doğuya giden tüccarlar Ortadoğu ülkelerini boydan boya geçmek zorundaydı. Tarihçilerin yazdığına göre Dias , burnu keşfettiğini haber verince Kral bu keşfin doğuya ulaşan suyolunun yakında açılmasını sağlayacağını düşünmüş, bu nedenle burnun adını Ümit Burnu olarak değiştirmiş.

Hindistan Baharat Yolları Osmanlı Denetiminde

O zamanlar Baharat yollarının tamamı Osmanlı Devleti’nin kontrolü altındaydı.Baharat yoluna ulaşma arzusunda olan Avrupa Devletlerinin kaderi, bu tesadüfen buldukları Fırtınalar burnu ile değişecekti ve tabi Afrikalı Ülkelerin kaderi de… Vasco do Gama’da 1497 yılında Ümit Burnu’nu dolaşarak Mozambik adası önüne geldi. 1497 Mozambik’te kendisine sıcak ilgi gösteren kralın Hindistan yolunu bilen üç kılavuz vermesiyle 15 Ekim 1498 yılında Hindistan’a ulaşarak, deniz yoluyla Hindistan yolunu keşfederek, Hindistanın sömürülmesinin yolunu açmıştır. Böylece Afrika’nın çevresini dolaşan ilk Avrupalı kişi olma unvanını kazanıyor. Portekizliler adına Vasco da Gama Afrika’nın Batı sahillerinden güneye doğru inerek 1497 yılında Ümit Burnu’nu dolaşarak Mozambik adası önüne geliyor. O dönemde buradan Somali’ye kadar uzanan Doğu Afrika sahil şeridinde kırka yakın şehir devleti vardı ve buralarda yaklaşık sekiz asırdır devam eden Müslüman idarecilerin kurdukları hanedanlar hüküm sürüyordu. Bu hanedanların hepsi de Habeş Krallığına bağlı idi.

Seyyahların Gözü ile Afrika

Batılıların Afrika hakkındaki söylenceleri biraz da tarihi bulguların eksikliği nedeniyle çarpık bir durum arz ediyor. Uzun yıllar bir takım egzotik idealleştirmeler, fanteziler ve hayaller ile örülü bu Afrika tasavvuru Batılı zihinlerde “fantastik bir çekim ve ilgi alanı” olmaktan öteye gidememiş. Antik Yunan ve Roma’da ortaya çıkan Afrika ile ilgili öyküler ve anlatılar sebebiyle Avrupalılar görmedikleri bu kıta hakkında kolayca “kötülükler coğrafyası” ya da “Kara Kıta” diyebilmişlerdir. Oysa ki 8.yy.da Araplar ve İran’ın Şiraz bölgesinden gelenler ülkenin iç kısımlarıyla dahi ticaret yapmışlardır. Doğu Afrika Sahillerinden Güneye doğru yayılan büyük bir kültür ve dini anlayış, bu ticaret alışverişi ile oluşmuştu. Ümit Burnunun keşfi kıtanın ümitsizliği olmuş; ‘Kara Kıta’ denilen Afrika, ne yazık ki ‘karartılan kıta olmuştur. Bunu Kültür ve Medeniyetimizin izlerinden anlıyoruz.

İbni Batu’da Doğu Afrika’da

Büyük İslam seyyahı olan İbn Battuta 13.yy başlarında Doğu Afrika adalarından biri olan Kilve’ye kadar gitmiş,bu şehirlerin her biri hakkında seyahatnamesinde bizim için çok güzel notlar almış. Battuta bu şehirlerdeki gördüğü gelişmişlik, çok katlı güzel ahşap binaların sokakları süslediği ve insani ilişkilerdeki seviyenin yüksekliği karşısında hayrete düştüğünü seyahatnamesinde bizlere anlatmaktadır. İbn Battuta bu şehirler deki kültürü bizlere şöyle aktarıyor:

Somali Zeyla şehrinin –ki burası ilk hicret eden Sahabelerin ayak bastıkları şehirdir- gerçekten büyük bir çarşısı var.

Haklın devesi çok her gün yüzlercesini kesebiliyorlar. Makdeşav ahalisi tüccarlarıyla anılıyor. Orada şehrin adıyla anılan kumaşlar üretiliyor. Mısır ve diğer ülkelere sevk ediliyor.

Bu şehrin adetine göre, ne zaman bir gemi limana gelse, hemen “sanbük” denilen küçük kayıklar gemiye yanaşır. Her sanbükte birkaç genç bulunur. Onlar kapağı kapalı yemek dolu bir tencere getirip gemide ki tacirlerden birine takdim ederek şöyle derler:

Bu adam benim misafirimdir. Bana gelecek!” gemi de ki tacir misafirliğe çağıran gencin evine gider, başka bir yere gitmez. Tabi sürekli ticaret yapan ve tanınalar başka, onlar istedikleri yere giderler.

Bu tacir bu şekilde bir eve konuk olunca, ev sahibi onun yanında bulunan eşyayı satıp başka şeyler satın alır onun için..

Yöre haklından biri böyle bir tacirden, değerinden aşağı bir şey satın alsa, yahut misafirin izni tanıklığı olmaksızın, onun mallarından bir şeyler satsa bu satış geçersiz sayılır onlar nezdinde. Çünkü yöre haklı geçimini bu şekilde sağlıyor.”

Misafir Kültürü, alışveriş kültürü bize yansıtılan gibi olmadığını İbn-i Battuta’nın bu seyir notlarını okurken daha da iyi anlıyoruz Ve İslam’a verdikleri ehemmiyeti.

İbn Battuta gemiyle Şimdi ki Somali’nin Eski Habeşistan bölgelerinden biri olan Zeyla Limanına vardığında, tüccar olmadığı anlaşılınca, onu hemen şeyh in yani sultanın yanına götürmeye kalmışlar.

Battuta İtiraz edip, konaklayacağım yerden sonra gideceğim dediyse de, itirazını kabul etmemişler ve şöyle demişler.

Buranın töresidir; bir derviş, Hz. Ali soyundan gelen bir şerif, yahut muhterem bir insan buraya geldiği zaman hükümdarı görmedikçe konaklayacağı yere gidemez!”

Ahali burada sultana şeyh diyor. Biz de kabul ettik.”

İbn-i Battuta Şöyle deavm ediyor:

Onların adetlerinde gemi yanaştığı zaman ilk önce gemiye Sultanın Sanbük’ü yanaşır. Nereden geldiğini, sahibinin ve kaptanının kim olduğunu, yükünün nelerden ibaret olduğunu, tacirlerinin kimlerden oluştuğunu sorar. Sanbükte ki heyet gerekli bilgileri aldıktan sonra durumu sultana, yani şeyhe bildirir. O da layık olanları huzuruna kabul eder.

Buradaki halk neredeyse bizim yediğimiz yediğimizin 3 katı yemek yiyor. Oldukça iri insanlar

Afrika’da 4 Çocuktan İkisi Ölüyor

Afirika ile ilgili asırlar önce önemli tesbitler yapan İbni batutayı okuduğumuzda gözlerimizin yaşarmaması imkansız. Asırlar sonra bizim bildiğimiz Habeşistan yani Afrika devletleri birliği’nin başkenti olan Etiyopya’da bile durum çok kötü. Yaşanan kaoslardan dolayı binlerce kişinin öldüğü.Ülkelerinin dağılıp, ayrıldığı Yaşayan 5 yaşın altında ki çocukların dörte ikisinin öldüğü, Açlığın ve sefaletin kol gezdiği bölge mi?

Şimdiler ise Kişi başı gayri safi milli hasılası, satın alma gücüne göre 740 dolar. Bu sonuçla dünyanın en yoksul insanları Etiyopya’da demek. Ulaşım araçları sınırlı. Petrol sorun. Zayıf vücutlu, ama iskeletleri sağlam Etiyopyalılar yollarda yürüyor, çoğunlukla omuzlara atılan bir bastonla. Bazıları koşuyor. Bu ortalama iki bin yükseklikteki bir plato üzerinde akciğer ustalığı gerektiriyor doğrusu.

İbn- Battuta nın notlarından okuduğumuz kadarı ile refah ve bolluk içinde yaşanılan bir Ticaret merkezlerinden biriymiş bu bölge. Devam ediyor Battuta:

Afrika’da Sultanlık Kültürü

Cuma günleri sultan misafirlerine, giyecek hediye eder. Halkla beraber mescitte namaz kılıp babasının mezarında Kuran okur. Cuma günleri sultanlık merasimleri de yapılır. Cumartesi günleri ise ahali şeyhin ikametgah gösterdiği yerlere oturur. Kadı, fıkıh bilginleri, şerifler, Salihler, dervişler, hacılar. Herkes kendine ait peykeye oturur. Onların ardından vezirler, emirler ve yüksek rütbeli asker de bölük bölük selam verip çıkarlar. Şeyh yani sultan ekmeğini onlarla paylaşır.

Sonrasında şeyh kendi konağına gider. Kadı, vezirler, sır katibi ve ileri gelen dört emir halkın meselelerini dinlemek için orada kalırlar. Doğrudan şeriatla ilgili olan hususlarda kadı hüküm verir. Bunun dışındaki davalara vezirler ve kumandanlar bakar. Eğer sultanla istişareyi gerektirecek önemli bir husus varsa, yazı ile iletilir. Adalet gecikmez, cevap bir kağıdın arkasına yazılmış olarak derhal verilir. Ora halkının töresi böyle!’

Avrupalılar Afrikada İslam Medeniyetini Yıkıyor

Adalet, bolluk, hürmet ve İslam’a bağlılık. İslam düzenin kurulduğu ve huzurla yaşandığı beldelermiş buraları. Bu topraklardaki Kültür, medeniyet ve izzet sarıp sarmalıyor bizi. Bu yaşanılan acılar tamamen Batı Politikalarının vahşiliği ve adaletsizliği yüzünden oluşmuş. Bunları görünce, bir Müslüman olarak bizlerin daha da medeniyetimize sahip çıkmamız gerektiğini düşünmeden edemiyoruz.O zamanlar ki İslam Medeniyeti zenginliği, Şimdi ki Batı Medeniyeti yoksulluğu. Kendi oluşturdukları bu zülüm düzeninde buna paralelel olarak Etiyopya’da ki açlığı bir fırsat olarak değerlendiren Hıristiyan yardım kuruluşları da ülke içinde yardım dağıtımı ile birlikte Hıristiyanlık propagandası yapıyor . Dini etkinliklerini burada ki yoksul halk üzerinden uygulayıp sömürüyorlar. Sahabeye kucak açmış, İslam Dininin İlk coğrafyalarından biri olmuş bu ülke,tesadüfen mi bu hale getirildi soruyoruz?

Hayır tabiî ki. Uzun yıllar uygulanmış, politikalar, güçlü İslam Devletlerinin zayıflatılması, Farklı Ticaret kanalları ile zengin olma yoluna giren Batı Medeniyeti, hiçbir şeyi tesadüfen yapmadı. 15. yy. da Ümit Burnu ve Hindistan ın farklı yollarına Afrika Kıtasıyla ulaşan Batı Medeniyeti ilk olarak, Bölgenin zenginliğinin farkına varan Portekizler tarafından derhal buraya donanma sevk etmeye başladılar. İlk donanma 1505 yılında Güney Afrika sahillerini geçerek Doğu Afrika’da Mozambik’ten başlayıp bugün Tanzanya’nın güneyindeki Kilve Sultanlığı, Kenya sahilindeki Mombasa Sultanlığı, Somali’nin başkenti Makdişu’yu ve diğer şehirlerle onlara bağlı yerleri topa tutup, binlerce kişiyi öldürerek Kızıldeniz’e girdiler. 1517 yılına gelindiğinde Portekiz donanması Memlûk donanmasını da yenerek Cidde önlerine kadar gelmişti.

Osmanlı Afrikayı Batılılardan Koruyor

Batılıların vahşice katliamlar yaptığı Afrika’da İşte böyle bir dönemde İslam dünyasının en güçlü iktidarına sahip Osmanlı Devleti, Afrika’nın Kuzey bölgesinde İspanyol işgallerine; Kızıldeniz ve Hint Okyanusu’nda ise Portekiz istilasına karşı Müslümanların imdadına yetişti. Önce Mısır’da artık bu saldırılara karşı direnme gücü kalmayan Memlûk idaresine son vermeleri gerekti. 1517 yılında önce Mısır’ı alır almaz Kızıldeniz’deki Portekizlileri Cidde’den uzaklaştırmaları gerekti. Çünkü her an Mekke ve Medine’ye bir saldırı düzenlemeleri söz konusu idi. Osmanlı idaresine geçen Memlûk donanması derhal yeni birliklerle ve gemilerle takviye edilerek Portekizliler üzerine gönderildi. Kızıldeniz’den çıkarılan Portekiz donanması Hint Okyanusu’nda da takip edildi. Ancak Hint Okyanusu’nu esir aldıkları Arap denizcilerden avuçlarının içi gibi öğrenen Portekizliler bölgeyi çok iyi biliyorlardı. Osmanlı Devleti böylesine bir donanma ile 16. yüzyıl boyunca mücadele etmek zorunda kaldı.

Yemen Valisi’nden Kenya Ve Mombassa’ya Asker

Batılı hıristiyan devletlerin sömürü ve işgaline uğrayan Afrikayı Osmanlılar canları pahasına korumaya devam ediyordu. Bir ara Yemen Valisi Hasan Emir Ali Bey komutasında küçük bir filoyu bugünkü Kenya’nın Mombasa limanına gönderdi ve 1585 yılında burası alındı. Kısa zamanda bir Osmanlı kalesi de inşa edilen limanı kaybeden Portekizliler kral naibi tarafından idare edilen Hindistan’ın Goa limanındaki donanmasını buraya sevk ederek 1589 yılında Mombasa’yı tekrar Osmanlılar’dan aldılar. Fakat Hint Okyanusu’nun bu bölgesindeki Müslümanların Osmanlılarla o tarihlerde başlayan ilişkileri 20. nci yüzyılın başlarına kadar devam etti. Hatta ilişkilerin iyi olduğu dönemlerde Somali’nin başkenti Makdişu’da, ki o zamanlar Somali Devleti, Etiyopya’ya yani Habeşistan’a bağlı idi, Osmanlı padişahları adına bu topraklarda para bastırıldığı bilinmektedir.

Kuzey Afrika’da Osmanlı – İspanyol Mücadelesi

Kuzey Afrika’ya iyice yerleşen İspanyol istilası karşısında çaresiz kalan yerli halk Akdeniz’de kendi başlarına hareket eden Türk denizcilerinden yardım istediler. Oruç Reis ve kardeşleri bu çağrılara cevap verdiler. Yavuz sultan Selim’in Mısır’ı ele aldığı dönemde onlar da Fas sınırına yakın Batı Cezayir’de İspanyollara karşı büyük bir savaşın içine girdiler.

1510’lu yıllarda bugün Libya devletinin başkenti olan Trablusgarp şehrini alarak Müslüman ahali üzerinde büyük bir kıyım uygulayan İspanyollar’dan kaçabilen Müslümanlar buraya yaklaşık 50 km. mesafedeki Tacura şehrine sığınmışlardı. Aralarından seçtikleri bir heyeti buradan İstanbul’a gönderdiler. Sarayburnu’na çıkan Trablusgarplı Müslümanlarla sarayda bulunan ağalardan Murad Ağa onların konuştukları lehçeyi kolay anladığından emrine verilen bir donanma ile derhal Tacura’ya gönderildi. Onun yerli ahali ile yaptığı dayanışma sonucu Osmanlı donanması 1551 yılında Trablusgarp şehri İspanyollar’dan geri aldı.

Onların bu dönemde başlattıkları mücadele giderek güçlendi ve önce Cezayir’in önemli sahil şehirleri, ardından Tunus ve en son Trablusgarp İspanyol işgalinden kurtarıldı.

Barbaros Hayreddin Paşa Ve Turgut Reis Afrika’da

Tunus bir ara tekrar İspanyol işgaline uğramışsa da 1574 yılından 1881 yılında Fransa tarafından ‘himaye’ adı altında işgal edilene kadar Osmanlı idaresinde kaldı. Dönemin güçlü denizcileri Barbaros Hayreddin Paşa ve Turgut reislerin gayretleriyle bütün Kuzey Afrika sahilleri istiladan kurtarıldı. Hem Doğu Afrika’da, hem de Kuzey Afrika’da bir Osmanlı güveni sağlandı ve uzun süre muhafaza edildi. 1820’li yıllarda Mısır valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın payitaht merkezi Sinnâr (Sennar) şehri olan Func sultanlığına son verdikten sonra kurduğu Hartum şehrini yeni idari yapının başkenti yapmasıyla bugünkü modern Sudan devletinin temelleri atılmış oldu. Bir müddet sonra Mısır Sudanı adı verilen bu bölgenin sınırlarına Kordofan ve Darfur sultanlıkları da dahil edildi.

Kavalalı’nın Afrika İmparatorluğu Hayali

Bgün bizim pek fazla ilgimizi çekmesede Afrika’nın Osmanlı’nın gündeminde önemli yeri vardı. Osmanlı ‘nın Mısır valisi olan ve daha sonra Mısır hidivliği ünvanına sahip Kavalalı M.Ali Paşa’nın büyük Afrika imparatorluğu kurma hayalinde daha daha geniş alanları ele geçirme ideali olduğunu da biliyoruz tabi..

Osmanlı Devleti adına XIX. yüzyılda Mısır’ın Doğu Afrika’da tesis ettiği hakimiyeti bir taraftan Somali sahillerine kadar inerken diğer taraftan da Nil Nehri boyunca güneye doğru seferler düzenlenip bugünkü Uganda’nın kuzeyine kadar genişletildi. Avrupalılar adeta çift kollu saldırı yaptıkları, İslam alemi düzeni bozma yarışına girdikleri için bir taraftan da Osmanlıyı zayıflatma ve parçalama planlarını uygulamaya koymuşlardı. Biliyorlardı ki Osmanlı devleti parçalanmazsa, korumasına aldığı Afrika kıtası içinde istediği sömürüyü gerçekleştiremeyecek ve Bu kıtadaki devletlerin sınırlarını istedikleri gibi çizemeyeceklerdi.

Osmanlı Devleti Afrika’da 5 Eyalet Kurdu

Balkan savaşını çıkması üzerine Akdeniz de zayıflayan Osmanlı devleti, Afrika topraklarında ki güçlerini çekmek zorunda kaldı.1912 yılında İtalyanlarla İsviçre’nin Ochy (Öşi) anlaşması imzalanana kadar geçen tam dört asır boyunca, Osmanlı Devleti Afrika’da geniş bir alanı idaresi altına aldı. Bu bölgede zamanla beş ayrı eyalet kurdu. Bunlar Mısır, Trablusgarp, Tunus, Cezayir ve Habeş eyaletleriydi.

Afrika’nın iç kısımlarıyla münasebetler de 16. yüzyılın ikinci yarısında Trablusgarp eyaletinin güneyindeki Fizan sancağı üzerinden kuruldu. Çad Gölü çevresinde yer alan tarihî sultanlıklardan Darfur, Vaday, Bagirmi, Kânim-Bornu, Kano, Sokoto, Hevsa devletleri ve Batı Afrika’da Songay ve Timbüktü Paşalığı Osmanlılar’la yakın münasebetler kurdular. Bu hanedan devletleri ve sultanlıklar İstanbul’a elçilik heyetleri gönderirken Osmanlı Devleti de 20. yüzyılın başına kadar bu bölgelere kendi elçili heyetleri yollamaktaydı.

Osmanlılar’ın Afrika’nın Kuzey ve Doğu sahillerine ayak basmaları bu kıtayı Endülüs’e benzetmeyi arzulayan Avrupalılar’ın karşısında büyük bir engeldi. Yerli halk yurtlarını ellerinde tutarken kıtanın bu bölgelerinin sömürgeleştirilmesi en az dört asır geciktirilmiş oldu. Kıtanın Batı sahillerine gelince buralar 16. yüzyılın başında birer sömürge olmaya başladılar ve Portekizliler başta olmak üzere Hollandalılar, Fransızlar, İngilizler, İspanyollar, Danimarkalılar ve Almanlar kıyasıya bir mücadeleye girerek değişik iskeleler kurdular. Battuta’nın öve öve bitiremediği sahiller, bu yüzyılın ilk yirmi senesin de Portekiz topları karşısında yanıp kül oluyor, adeta harabeye dönüyordu. İşte bu donanmanın yaptığı tahribat yedi, sekiz yüzyıl boyunca canlandırılan bölgedeki İslam medeniyetini haritadan silecek kadar acımasızdı.

Afrikalı Köleler Çephelere Sürülüyor

İlk defa 1836 yılında İngiltere tarafından yasaklanana kadar Batı Afrika sahillerinden milyonlarca yerliyi köleleştirerek Amerika kıtasındaki sömürgelerine taşıdılar. Avrupalılar bir taraftan yeni dünya dedikleri Latin Amerika yerlilerini yok ediyor ve onların ellerindeki arazileri alıp kendileri yerleşiyordu. Bir yandan da buralara getirdikleri köleleri karın dokluğuna çalıştırıp elde ettikleri gelirleri Avrupa’ya taşıyorlardı. Ancak Osmanlı eyaletlerindeki bu emellerini 20. nci yüzyıla kadar bir türlü gerçekleştiremediler.

Amerika Birleşik Devletleri’nde köleliğin yasaklanmasından sonra bazı azatlı kölelerin gemilerle taşınarak getirildikleri Liberya’da kurdukları devlet ile Etyopya’nın bir kısmı hariç kıtanın tamamı işgal edilerek sömürgeleştirildi. Afrika kıtasında en büyük payı Fransa ve İngiltere aldı. Almanlar Namibya ve Tanzanya ile yetinmek zorunda kalırken İtalyanlar Libya, Eritre, Somali’nin bir kısmını, kısmen Etyopya’yı işgal ettiler. Yerleştikleri bu topraklarda yerli ahaliye her türlü eziyeti yaptılar. Özellikle Fransızlar ve İngilizler ekilebilir arazileri halkın elinden alarak buralara Avrupa’dan getirdikleri çiftçileri yerleştirdiler. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı esnasında İngiltere ve Fransa Afrika sömürgelerinden zorla silah altına alıp eğittikleri yüz binlerce askeri Avrupa’daki cephelere ve Osmanlı Devleti topraklarına sevk ettiler.

Afrika Nasıl Hıristiyanlaştırıldı?

Osmanlı Devleti döneminde Afrika yerlilerinin özellikle dini inanışları olduğu gibi muhafaza ediliyordu. Kimse ne mezhep ne de din değiştirmeye zorlanıyorladı. Ancak Avrupalılar ise köleliği yasaklamaya başladıkları zaman bu defa da Afrika yerlilerini buraya gönderdikleri binlerce misyoner vasıtasıyla Hrıstiyanlaştırmaya zorladılar. 20. yüzyılın başına kadar bütün Afrika’da 10 milyon civarında Hrıstiyan varken bugün kendi iddialarına göre 900 milyon nüfuslu kıtada 350 milyon Hrıstiyan vardır.

Özellikle 21. nci yüzyıla girdiğimiz şu günlerde ise kıtada Müslümanlar üzerine büyük bir Hrıstiyanlaştırma kampanyası yürütülmektedir. Müslümanların yaşadıkları şehirlere, kasabalara, hatta köylere varana kadar kiliseler inşa edilmektedir.

Dinlerini değiştirdikleri Afrikalılar’ın dillerini de yasaklayan Avrupalı sömürgeciler kıta toplumlarını İngilizce, Fransızca, Almanca, Portekizce ve İspanyolca öğrenmeye mecbur kıldılar. Bugün kıta üzerinde resmi dili ana dili olan Etyopya dışında on kadar ülkede Arapça resmi dildir. Fakat onların bir kısmı İngilizce ve Fransızca ikinci resmi dildir.

Osmanlı Afrikaya Hep Verdi

Ekonomik bakımdan Osmanlı Devleti’nin Afrika’daki eyaletlerinden istifadesi daima sınırlı kalırken oraları elde tutabilmek için hem kendi öz insan kaynaklarını kullanmış, hem de oralardan alınan vergileri de yerli halka cami, medrese, köprü, liman ve okul gibi binalar inşa ederek hizmet olarak sunmuştur.

Kültür ve medeniyet tarihimizin sayfalarındaki izleri bu topraklarda barış içinde, güçlü ve adaletli bir düzen içinde görüyoruz. Afrika bize yaşam biçimiyle uzak gibi görünse de, din kardeşlerimizin yanında olmak, Tüm dünya İslam kardeşliği bilincinde olmak bize ecdadımızdan miras kaldı. Ancak bu kardeşlerimizin vatanlarını tahrip ettikleri gibi, Atalarının miraslarını da tahrip etmişler. Ve hala etmeye devam ediyorlar. Başkentte insanların çoğu dileniyor. Zengin topraklara rağmen, rağmen üretim teknolojileri çok yetersiz ve ilkel tarım biçimleri Etiyopya kırsalındaki insanların bile un ve şeker gibi temel ihtiyaç maddeleri konusunda kendi kendine yetmesini engelliyor.Ülkedeki siyasi ve etnik karışıklıklar, zorla çizilen sınırlar, Hastalıklar ve ekonomik yetersizlik Etiyopya’yı kuraklıktan kırılan bir ülke haline sokmuş. Fakat Umutsuzluğa düşmemiş buradaki kardeşlerimiz. Sıkıntıdalar ama umutsuz değiller. Bizde umutlanıyoruz bir çok Müslüman kardeşimizin gözlerinin içine bakarken. Bir çoğu bu yokluk, açlık ve yetersizlik içinde bu kültüre ve medeniyete öylesine bağlı ki… Bizden sadece yaşamlarını kolaylaştıracak birkaç iyilik istiyorlar. Bize göre olmazsa yaşayamayacağımız temel ihtiyaçlar. Yüzümüz kızarıyor bunları düşününce. Bu kardeşlerimizin maddi ve manevi yanlarında olduğumuzu hissettirmek bize büyük bir gurur veriyor.

Elveda Karabahtlı İnsanlar Ülkesi Afrika Cografyası

İslam dinine kucak açan Afrika kıtasındaydık. Yeryüzünde en eski medeniyetlerinin sahibi olarak bilinen aslen Habeşistan’ın bulunduğu coğrafya.Muhteşem medeniyetlerin kurulduğu islam muhacirlerine ilk kucak açan böyle bir kültür ve medeniyetin nasıl yeryüzünün de en yoksul medeniyetlerinden biri haline getirildiğine üzülerek şahit olduk.

Başkent de dahil olmak üzere kentin hemen her hücresinde açlığı hissettiğimiz bu Orta Afrika Ülkesinden yavaş yavaş ayrılma vaktinin geldiğini hatırlıyoruz. Kıtadaki Kültür ve medeniyet tarihimizin yayıldığı güzelliklerle anıldığı başka devletlere gitmek üzere yol alma vakti… Elveda Peygamber dostu necaşi. Elveda İslam’ın ilk çilesini çekmiş ve bu topraklara sığınmış Sahabe-i Kiram. Elveda. Afrika cografyası’nın bereket kaynağı Nil nehri. Elveda karbahtlı insanların ülkesi..elveda Karkıta Kıta Afiraka… Elveda….

Paylaşmak istermisiniz ?

About Belgesel Yayıncılık