ÜSKÜP’TEN KOSOVA’YA DEVR-İ ALEM

Balkanlar… 500 sene boyunca, dağıyla taşıyla, tozuyla toprağıyla, bize yar olmuş diyarlar.. Balkanlar bir dağ silsilesi, bir dağ yumağı. Omuz omuza vermiş her bir dağ, başka bir dağın dizine koyar dumanlı başını. Balkanların geçitleri zorlu, aşılmaz. Dereleri çoşkulu, hırçın kayaları diğer dağlara göre daha sert, keskin. Osmanlı çekildikten sonra korku bu dağlarda bütün heybetiyle gezer. Bir zirveden diğer bir zirveye atlayarak daima büyür. Korku Balkanar’ın her ıssız taşına, dikenli çam yapraklarına derin uçurumlarına siner. Derken bir medeniyetin evlatları acılar denizine gömülür. 1877 yılında bu dağlarda başlayan kavga artık bir saldırya dönüşür. Osmanlı’nın Plevne önlerinden çekilmesiyle artar. 1912 yılına gelindiğinde bu dağlarda her Türkün endişesini mayalayarak büyür ve dağ silsilelerinde kin bir kasırga olur. Güneş Balkan dağlarında doğarken bize 3 kıtada 623 yıl hüküm süren bir cihan imparatorluğunun Rumeli ve Balkan’lar üstüne doğuşunu hatırlatır. 1357 yılında Süleyman Paşa komutasındaki Osmanlı ordusunu, Hacı İlbey’leri, Gazi Fazıl bey’leri, Evranos Beyi, Akçakocaları..Balkan demek zaten Osmanlı demek, balkanlar demek huzur ve barış demek aslında. Ancak ne yazık ki burada, Osmanlı’nın tesis ettiği huzur ve barış ortamı 93 Harbi diye bilinen 1877-78 Osmanlı Rus savaşı sonucunda toprakların elimizden çıkmaya başlamasıyla yerini korku ve gözyaşına bıraktı. Son 125 yıl içerisinde ise burada yaşayan evlad-ı fatihan büyük acılar, büyük sıkıntılar çekmeye başladılar. Fetih için başlayan gidiş, büyük bir muhacerete dönüştü. Sistematik olarak yaptırılan sürgünlerle, korkutmayla ve vahşetlerle bir millet Balkanlar’da yok edilmek istendi. Ancak her şeye rağmen büsbütün silinemedi. Ecdadımızın bu topraklarda bıraktığı silinmez izler, köprüler, hanlar, hamamlar, camiler ve mezarlıklar bir mühür gibi bu coğrafyada “ben buradayım, ben Osmanlıyım” diye haykırmaya devam ediyor. Ben buradayım diyor demesine ama yaşanan soykırım ve katliyamlar dünya tarihine bir kara leke olarak geçiyor.Dolayısıyla 20. yüzyıl, dünyanın en kanlı, en karmaşalı ve en huzursuz yılı oluyor Balkanlar için.

 

   *  BALKANLARDA TUNA NEHRİ AKMAM DİYOR

 

Balkanlar kan ve gözyaşıyla sulanıyor bu yüzyılda. Bugüne uzanan bir acılar silsilesi. Osmanlının bu toprakları terk edişinin ardından dinmeyen bir acılar denizine bürünüyor bu topraklar. Bu topraklarda gezerken bir taraftan osmanlı’yı hatırlar diğer taraftan da evladı fatihana bakarak duygulanırsınız. Bu topraklarda dolaşırken hüzünlü türküler hatırlarsınız. Balkanlar başlı başına hüzünlü bir türküdür zaten.. Hele bir tuna nehri vardır ki akmaz.. bu türküler yakıldığında..

 

Tuna nehri akmam diyor

Etrafımı yıkmam diyor.

Şanı büyük Osman Paşa

Plevne`den çıkmam diyor.

 

Düşman Tuna`yı atladı

Karakolları yokladı.

Osman Paşa`nın kolunda

Beş bin top birden patladı.

 

Evet balkanlar 5 bin topun birden patladığı bir coğrafyadır. Gazi Osman paşanın topraklarıdır. Tarihimiz boyunca sayısız kumandanlarımız askerî sahada hizmet ifâ etmişler, bilhassa savaş meydanlarında gösterdikleri maharet, cesaret ve şecaatle anılmaktadır. Hepsi, ebediyen rahmetle, şükranla yâdedilecektir… Gazi Osman Paşa da, tarihlere altın harflerle geçen Plevne müdafaası kumandanı olarak gönüllere taht kuran kumandanlarımızdan. Osman Paşa, kurmaylık eğitimini tamamlamaya fırsat kalmadan, Kırım savaşının çıkması üzerine Tuna cephesine gönderilir… Genç yaşta harp meydanına atılan Osman Paşa’yı bundan sonra devamlı zaferler kazanan, hakkı olan terfiler olan bir subay olarak görmekteyiz. Osmanlı’nın ezeli düşmanı Rusya, ilk hücumda ve kısa bir zamanda Osmanlı ordusunu mağlûp edip, İstanbul önlerine varmayı hayallemişti. Bu hayali kuvvetlendirecek hareketler de yok değildi. Kuzeyden hücuma geçecek olan Rusları durduracak iki müdafa hattı vardı. Tuna nehri ve Balkanlar silsilesi… Ruslar bu engeli de hemen hemen hiçbir zorluk görmeden geçmişlerdi.Balkanlardan güneye sarkmak için Plevne engelini aşmak mecburiyetinde olan Ruslar, henüz yeni gelmiş, Osman Paşa kuvvetlerine karşı 20 Temmuz 1877′de saldırıya geçmiştir. Bu ilk saldırıda, kahraman askerlerimiz başlarında Osman Paşa ile düşmana karşı dururlar. Bu çarpışmalarda Ruslar 2874 ölü ve büyük ölçüde mühimmat bırakarak kaçarlar.Ruslar, savaşın başındaki kolay muvaffakiyetleri yüzünden ilerlemelerini devam ettireceklerini ummuşlardı. Fakat bilmiyorlardı ki, karşılarında, tarih boyunca destanlar yazan imanlı askerler ve başlarında da Osman Paşa gibi bir serdar vardı… Tecrübeli, cesur, imanlı kumandanların elinde olan bu şanlı ordu tarih boyunca zaferden zafere koşmuştu… Ruslar maddi güçlerine güvenerek, 30 Temmuz’da yeniden saldırır. Bu defa 184 top ve 50 bin askerle birlikte… Buna mukabil, Osman Paşa’nın elinde 58 top ve 23 bin asker vardı. Bu ikinci saldırıda da hüsrana uğrayan Ruslar, 7305 ölü verdikten sonra, gerisin geri kaçarlar.

Rus ordusu Plevne önlerinde mıhlanıp kalmıştı. Osman Paşa ve maiyyetindeki askerler düşmana göz açtırmıyor, bir adım bile ilerlemelerine müsaade etmiyorlardı…

Bütün dünyanın dikkati Plevne’deydi. Bir avuç Osmanlı ordusu, Rus ordusuna meydan okuyor, perişan ediyordu. Yakılan türküler yıllar boyu dillerden düşmemiştir.

 

Karadeniz akmam dedi,

Ben Tuna’ya bakmam dedi,

Yüzbin Moskof gelmiş olsa,

Osman Paşa korkmam dedi.

 

Ruslar ve Rumenlerden oluşan birlikler Plevne’ye karşı hücuma geçerler. 7 Eylül’den itibaren 432 top, geceli gündüzlü Plevne’yi döğmeye başlar. Dört gün aralıksız devam eden top ateşinden sonra, 11 Eylülde taarruza geçen Ruslar ve Rumenler, ancak kendilerinin dörtte biri kadar olan Osman Paşa kuvvetleri karşısında perişan olurlar. Bu üçüncü saldırıda da Ruslar, 3′ü general ve 350′si subay olmak üzere 15 bin 553 ölü vermiştir.Plevne önlerinde bu muharebeler devam ederken, Osmanlı ordusu diğer taraftan Sırbistan ve Karadağ ile de savaşmaktaydı.Plevne iki yönden Ruslar tarafından kuşatılmıştı. Yalnız güneydoğu ve güneybatıdaki Sofya – Plevne yolu açıktı. Muharebe ile Plevne müdâfilerini mağlûp edemeyeceklerini anlayan Ruslar, tam «Rusça» bir yola başvururlar. Plevne’yi dört bir taraftan sararak kuşatma altına almak, böylelikle, erzak ve mühimmat yardımı alamayacak olan kuvvetleri teslime zorlamak…

Böylelikle Plevne’yi dört bir yandan kuşatmış oluyorlardı… Müdâfiler erzakları, cephaneleri bitene kadar vuruşmaya devam ederler. Son kurşunu da atıp, yiyecek birşey kalmayıncaya kadar dayandıktan sonra, yine de teslim olmazlar.

Osman Paşa, 10 Aralık gecesi kaleden çıkıp düşman saflarını yararak, beraberindekilerle birlikte düşman hattını geçmeyi planlar ve planını tatbik eder. Vuruşa vuruşa ilerlerken, bir kurşunla dizinden yaralanır. Dizini delip geçen kurşun atına da isabet etmiştir…Kahraman kumandan yaralı olarak teslim alınır. Rus başkumandanı ve Çar, Osman Paşa’yı tebrik edip kılıcını iade ederler.

Üçüncü Plevne zaferinden sonra, Sultan II.Abdülhamid tarafından «Gazi» unvanı verilen Osman Paşa, bir süre esir olarak Rusya’da kaldıktan sonra, Ayestefanos anlaşmasının imzalanması üzerine İstanbul’a gelmiştir.

İşte bu hüzünlü coğrafyaya doğru yol alıyoruz. Balkanların en önemli bölgelerinden birisine doğru uzanıyoruz. Yıllardan beri savaşlarla kıyımlarla dünya gündemine gelen hüzünlü bir coğrafyaya..

 

*EVALD-I FATİHAN DİYARINA İLK YOLCULUĞUMUZ…

 

Yıl 1992..  bundan tam  20 yıl önce  . gönül yaramız Kosova.. o yıl Kosova’nın hemen yanı başında Makedonya ve Üsküp’e gidiyoruz. O zamanlar Kosova kapalı bir kutu, dış dünyaya kapalı. Şar dağlarından el salladık kosovaya.. kan ve gözyaşı içindeki Kosovalılara yardım elini uzatmak için gitmiştik. Yaralarına merhem olmak için.. yardımları kardeşlerimize götürdük. Makedonya’nın başkenti Üsküp’te Sırp zulmünden kaçan Kosovalı mültecilere el uzattık. Acı, insanların yüzlerinden okunuyordu. Yüreğimiz parçalanıyordu. Ülkemize geri döndüğümüzde yüreğimiz hala oradaydı. Ve orayı büsbütün bırakamadık. Çünkü Kosova’ya girememiştik. Kosova’ya ancak uzaktan şar dağlarından el sallamıştık. Yıllar geçti. 2000 yılında tekrar yollara koyulduk. Bu sefer kosovaya gitmeliydik. Kosovaya girmeliydik. Orada kardeşlerimizle buluşmalıydık. Onları dinlemeliydik. Ata yadigarı bu toprakları nasıl unutabilirdik ki.. yollar uzadıkça uzadı.. uzadıkça bir kat daha arttı özlemi kosovanın. Ve en sonunda karşımızda duruyor Kosova.. Akif’in mısraları dile gelirken anlatıyor derdini bu kanlı ova..

Nerede olsam karşıma çıkıyor bir kanlı ova

Sen misin yoksa hayalin mi vefasız kosova

Hani binlerce mefahirdi senin her adımın

Hani sinende yarıp geçtiği yol Yıldırım’ın

Hani asker, hani kalbinde yatan şah-ı şehid

Söyle Meşhed öpeyim secde edip toprağını

Yok mudur Murad’ın sende iki üç damla kanı

Başkent Priştina, Prizren ve Gora bölgesindeki osmanlı medeniyetini araştırmıştık. Kosova’nın inişli çıkışlı tarihini hep takip ettik. Bu kez ise hava yolu ile Makedonya üzerinden gidiyoruz Kosova’ya.. Kosova tarihi için milat olacak seçimleri takip etmek üzere aralık ayında gidiyoruz. Türkiye’nin Kosova temsilciliğine uğruyoruz. Gerek Türk diplomatlar gerekse Kosova’daki Türkler’le konuşuyoruz. Bugün baktığımızda ise Kosova bağımsızlığını kazanmış durumda. Acı dolu günlerini tamamen geride bırakmış olmasa da bağımsızlığın hüzünle karışık sevinci beliriyor yüzünde kosova’nın.

 

   KOSOVADA İLK DURAĞIMIZ MEŞHEDİ HÜDAVENDİGAR…

 

Evet Kosova’dayız. Kosova demek balkanlar demek, balkanlar Kosova demek. Kosova ile balkanlara girildi. Buralarda dolaşırken Akıncıların atlarının nal seslerini duyar gibi oluyoruz. Ovaları seyrede seyrede gezimizi sürdürürken tarihi düşünüyoruz. Balkanlarda, Bosna ve Arnavutluk’tan sonra en çok müslüman nüfusa sahip ülke Kosova.. Bu yer herhangi bir yer değil. Burası Murad-ı hüdavendigarın fethettiği topraklar.. hey gidi Kosova heyy.. gezimize Kosova savaşının yapıldığı bu meydandan başlarken tarihi yaşıyoruz adeta. Bir tarih canlanıyor gözlerimizin önünde. Burada türbadar Saniye teyzeyle konuşuyoruz. Ve nazlı Kosova bize Sultan Muradı anlatıyor. Yıllar önce Osmanlıların Balkanlardaki kaderini tayin eden Kosova meydan muharebesini. 1389 yılında bu ovada gerçekleşen müthiş mücadeleyi. Ve Osmanlı’nın kutlu zaferini..Kosova meydan savaşı Osmanlı devletini Avrupada kökleştiren muharebelerden biri. Murad-ı hüdavendigar zamanında 15 Haziran 1389 günü yapıldı. Osmanlılar Çanakkale Boğazını geçip Gelibolu ve Trakyayı aldıktan sonra, Selanik’i ele geçirmiş, oradan kuzeye doğru ilerlemeğe başlamışlardı. Sırp kralı, bu ilerlemelerin önüne geçebilmek için, padişahın ve Osmanlı ordusunun Anadolu’da bulunmasından istifade ederek, büyük bir baskın yapmış ve Osmanlıları büyük bir bozguna uğratmıştı. Bu başarısından cesaret alarak Bulgar, Ulah ve Macarlarla birleşerek Osmanlıları Balkanlardan atmak gibi bir girişime kalkıştı. Sultan Murat, bu hareketi haber alınca, ilkin sadrazam Ali Paşa yönetimindeki bir kuvveti Bulgarların üzerine göndermiş; böylece Tımova, Şumnu alınmış, Bulgarlar yenilgiye uğramıştı. Bu ara, Haçlı ordusunun Kosova’da toplandığı bir sırada, kırk bin kişilik kuvvetle harekete geçen sultan murat savaşa başlamış ve gün bitimine doğru savaş, Osmanlı kuvvetlerinin zaferi ile sonuçlanmıştı. Böylece, Osmanlılara karşı birlik halinde hareket eden Hıristiyan orduları, büyük bir yenilgiye uğramış ve Türklerin Balkanlardaki ilerleyişinin devamı sağlanmıştı. Savaş sonunda Milos Obilic adlı bir Sırp Sultanın elini öpüp müslüman olmak istediğini belirterek I. Murat’a yaklaştı. Ve hain bir şekilde ani bir hamleyle hançerleyerek onu şehit etti. ruhunu rahmana teslim etmeden önce Sultan Murad’ın yapmış olduğu dua kulaklarımızda çınlıyor: “Peygamberin yüzünün suyu, Kerbela’da akan kan, ayrılık gecesinden ağlayan göz, aşkının yolunda sürünen yüz, dertlilerin hazin gönlü ve canlara tesir eden yakarışları için! Lütfunu bizimle beraber kıl ve muhafazanı bizden eksik etme Yarabbi! Yarab! İslam ehline yardımcı ol, düşmanın elini bizden uzak tut! Günahımıza değil, candan ve gönülden gelen ahımıza bak! Mücahidlerini telef ve bizi düşman oklarına hedef ettirme. Vücutlarımızı mezardan sakla, İslam’ı tehlikelerden uzak tut. Bunca senedir ettiğimiz duaları ve din uğruna yaptığımız savaşları boşa çıkarma, adımı kahrın ile perişan, yüzümü halkın içinde siyah etme! İslam topraklarını ayaklar altında çiğnetme, utanç içindeki insanların yaşadığı bir yer haline getirme. Yarabbi, bilirim ki İslam ehline lütufların çoktur, bu lütuflarını bu savaşta da göster. Din yolunda şehit olunacaksa beni et de ahirette mutlu bir yere ulaşayım.” İşte bu dua ile hakkın rahmetine kavuştu büyük sultan.. Şehadetinden sonra hüdavendigar lakabı verildi ona. İç organları bu topraklara defnedildi. Geriye kalan naaşı ise Bursa’ya götürülerek orada defnedildi. 1389 Yılındaki Kosova savaşı zaferleriyle Kosova Osmanlı hâkimiyetine geçti.

 

*KOSOVA ÜSKÜP SANCAĞINA BAĞLIYDI…

 

1448 yılındaki 2. Kosova savaşı sonunda, Kosova’nın alınmayan diğer toprakları da Osmanlı sınırlarına dâhil edildi. Sınırlar genişleyince bu topraklar Rumeli eyaletine bağlı Vuçitırn ve Üsküp sancaklarına bağlandı. 1878 yılında Kosova, 32 bin kilometre kareyi içine alarak vilayet haline dönüştürüldü. Priştine merkez olmak üzere Üsküp, Yenipazar, İpek, taşlıca ve Prizren sancaklarını içine alıyordu.

Ata yadigarı bu topraklarda dolaşırken duygulanıyoruz. Osmanlı idare sistemi oluşturulurken Anadolu’dan Balkanlara göç başlamış, adeta yöre Türkleşmişti. Türkler Balkan topraklarına genellikle Konya Karaman’dan; bunun dışında Kayseri, Sivas, Akhisar, Tokat gibi şehirlerden gelerek Kosova’yı vatan yapmışlardı. Kosova’da Türkler genellikle Prizren, Priştine, İpek, Gilan, Vuçitırın gibi şehirlerde; Mamuşa, Doburcan, Novo, Brdo, Yanova gibi köylerde yaşıyor.Priştina şehrinde Osmanlı camilerini dolaşırken yaşı ilerlemiş insanlar görüyoruz. Savaşın yorgunluğu, bağrında yaşadığı Osmanlı’dan sonra  unutulmuş olmanın burukluğu vardı yüzlerinde. Türkiye’den bizleri kucaklar gibi bakışlarının yanında, yeni nesil gençlerin  bizlere mesafeli yaklaşımları dikkatimizden kaçmadı. Kabri  Bursa’da bulunan Murat Hüdavendigar adına yapılan türbeyi  ziyaretimiz esnasında, Türkiye’den gelen yardımlarla restore edildiğini  öğrendik.

*PİRİŞTİNA’DAN PİRİZREN’E GİDİYORUZ…

Priştina’dan hareketle Kosova’nın bir başka şehri Prizren’e doğru ilerlerken yol üstünde rehberimizin gösterdiği silindir biçiminde bir yükseltiye dikkat kesildik. Zamanın Sırp başbakanı, silindir  etrafında toplanan 1 milyon Sırpla birlikte, Kosova’da bir tane Müslüman  bırakmamaya dair and içiyorlar. Kosova savaş meydanının hemen yakınında  bulunan silindirin etrafı yemyeşil bir meydan bu tarihlerde.Prizren’deyiz.. bu topraklarda canlı bir tarih yaşıyor adeta. Bir taraftan araştırmalar yapıyor buradaki kültür ve medeniyet tarihimizin izlerini arıyoruz. 1874 Prizren Salnamesi’ne göre Prizren’de 4 medresenin dışında 655 talebenin öğrenim gördüğü 16 Sıbyan Mektebi, 152 talebinin öğrenim gördüğü Rüşdiye mekteplerinin bulunduğuna şahit oluyoruz. Türkler Kosova’yı çağın zirvesine ulaştırmış ve özlenilen bir vatan haline getirmişler. Vatan haline getirilen bu topraklarda farklı dinde ibadet eden insanlar 19. Yüzyılın sonuna kadar hiçbir tehlike ve korkuya mahal vermeden yaşamayı sürdürmüş oldular.Kosova gezimizi, ortak tarihimizin bizleri  buluşturduğu, ama zamanla Avrupa’nın ortasında unuttuğumuz ve  savaşların bizlere hatırlattığı akrabalarımızı ziyaret olarak değerlendirebiliriz. Makedonya, Kosova o kadar uzağımızda değil. Yüzyıllar boyunca Osmanlı İmparatorluğu’nun hakimiyeti altında kalmış bu bölge, tarihi ve doğal güzellikleriyle kardeşlerinin ziyaretini bekliyor. Üsküp, Kalkandelen, Gostivar, Ohri, Manastır, Prizren, Piriştine… Birbirinden güzel kentleri, taş köprülerin altından kıvrıla kıvrıla akan nehirleri, yeşilin farklı tonlarına bürünmüş dağları, bereketli ovaları ve Türkiye hasretiyle yanıp tutuşan güler yüzlü insanlarıyla Balkanlar buraya çağırıyor bizleri. Öğle üzeri vardığımız Prizren şehri, Priştina’ya kıyasla tarihi dokusunu kaybetmemiş bir görüntüsü vardı. Ortasından akan nehrin etrafında kurulmuştu Prizren. Sinan Paşa Camii, şimdi modern  sanat galerisi olarak kullanılan tarihi Türk Hamamı, Osmanlı  ordusunun dinlenme mekanı da olan tarihi Namazgah gezdiğimiz mekanlar arasında. Namazgah bugün boynu bükük hasretle eski günlerini yad ediyor. Şehrin yamacında inşa edilmiş, şu an kullanılmayan tarihi kilise ise görebildiğimiz mekanlardan biriydi.

 

 

*Paris Yokken Prizren Vardı

 

Balkan kentleri arasında Prizren’in yeri çok farklı. “Ünlü bir ressamın elinden çıkmış çok kıymetli bir tablo gibi.. “Paris yokken Prizren vardı” diyenler var. Kent, sırtını Şar Dağları’na yaslamış, ortasından geçen nehir ayrı bir güzellik katıyor. Buradan Şadirvan’a geçiyoruz. Şadırvan Prizren’in göbeğinde Sinan Paşa Camii’nin de bulunduğu meydandaki fiskiyeli çeşmenin adı. Meydan adını buradan alıyor. Şadırvan meydanı Prizren’in en hareketli bölgesi.

Prizren Kalesi’ndeki Osmanlı eserlerinden hiçbir iz kalmamış. Zaten yakın zamana kadar NATO’ya bağlı Alman birliklerinin konuşlandığı kale, yeni yeni turizme açılıyor. Günbatımında Prizren farklı bir görünüme bürünüyor. Yüzyıllar boyunca farklı inançlara mensup milletlerin barış içerisinde yaşadığı kentler, şimdi yıkılmış camiler ve harabe olmuş tarihi eserlerle anılıyor. Prizren yüzlerce Osmanlı eserini barındıran bir kent. Şadırvan meydanındaki Sinan Paşi Camii, mimarisi ve içindeki süslemeleriyle Prizren’in en önemli eserlerinden. Restore edilen Osmanlı Mezarlığı ve Gazi Mehmet Paşa Hamamı gibi ziyaret edilmeyi hakeden onlarca mekan var.Bu mekanları dolaşırken sırpların yapmış olduğu soykırım ve vahşet insanların yüzlerinden hala silinmediğini görüyoruz. Yakın tarihimizde yaşananlara baktığımızda Osmanlı’yı daha iyi kavrıyor daha iyi idrak ediyoruz. Balkanlar, 1998’de baş gösteren Kosova olaylarıyla bir kez daha kaynamaya başlamış, savaş rüzgarları bölgeyi yeniden kasıp kavurmuştu. Bosna’nın ardından Sırp vahşetinin bu serferki adresi Kosova.. Asırlardır süre gelen Sırp barbarlığının tüm şiddetiyle bir defa daha depreşmesi sonucunda Kosovalı Arnavutların makus talihi kendini olanca ağırlığıyla yeniden belli etmişti.Henüz Bosna Katliamının yaraları sarılmadan Kosova’da yeni bir trajedinin patlak vermesi, Balkan coğrafyasının daha büyük facia ve keşmekeşliklere gebe olduğunun habercisi niteliğini taşıyor. Zira Kosova Balkanların fitillerinden birisi. Barut Fıçısı her an patlayarak, tüm yarım adayı ateş çemberi içerisine alabilirdi.Osmanlıdan bu yana bölgede terör estiren Sırplar, Bosnadan sonra burada da elebaşlığı kimseye bırakmamışlardı. Hedefleri başta Rusya olmak üzere arkasına büyük devletlerin desteğini alarak Balkanarın en güçlü devleti olmak ve Büyük Sırbistan tasarısına ulaşmaktı.Sırpların tutuşturduğu ilk kıvılcım kısa sürede tüm balkan yarımadasını içine katan bir alev kapanına düştürecektir. O günden bugüne Balkanları saran ateş, tüm bölgeyi patlamaya hazır bomba veya cadı kazanı pozisyonunda tutmuştu.Kosova, Anadolu’nun ileri karakolu ve bir parçasıydı. Kosovada 1913 öncesinde Prizren Türkçesi konuşulurdu. Çoğu Bursa ve Konyadan giden Evladı Fatihandır. Osmanlı devrinde 216 sadrazamın  67’si Arnavut asıllı ve çoğu Kosovalıydı. Sultan 2. Abdülhamid Han’ın yıldız sarayındaki muhafız alayının çoğu Arnavut Müslümanlarından oluşuyordu.

Sırplar Osmanlıdan aldıkları tarihi 1389 Kosova Bozgununun hazımsızlığı ve intikam hırsı ile hareket ederek bunun öcünü Osmanlıdan yetim kalan Evladı Fatihandan çıkarmayı amaçlamışlardı. Dolayısıyla Kosova’ya tarihi kökeni olan hususi bir mana yüklemişler ve dinmeyen kinlerinin sembolü haline getirmişler.

 

*KOSOVA’NIN BAĞIMSIZLIĞINA  ŞAHİTLİK YAPTIK..

 

Sırpların gerçekletirdiği vahşet ve katliamın izleri henüz silinmiş değil bizler Kosova tarihi için önemli olan 17 Kasım 2007 Genel seçimleri arifesinde Başkent Priştina’dan Pirizren’e doğru karlı dağlardan geçerek gidiyoruz. Kosova tarihi için 17 Kasım 2007 Genel seçimler ile 10 Aralık zirvesi kararlarını gün ve gün yaşayarak tarihe not düşüyoruz. 120 üyeli parlamento seçimlerine ‘parti, yurttaşlar girişimi ve bağımsız’ adı altında 96 siyasi oluşum katılmıştı. Türkler, ‘Kosova Demokratik Türk Partisi’ (KDTP) tek liste ve 16 adayla seçime katılmış. 2002 seçimlerinde 3 milletvekili çıkartan Türk Partisi mevcut durumunu korudu.1999 yılından bu yana tam bağımsızlık mücadelesi veren Kosova’da 3. genel ve yerel seçimlerde Kosova Kurtuluş Ordusu’nun (UÇK) eski komutanlarından ve Kosova Demokratik Partisi’nin lideri Haşim Taçi’nin kazanması bütün hesapları değiştirdi. Taçi, “zaferimizle birlikte yeni bir çağ başlıyor” dedi. Taçi, başbakan olursa 10 Aralık’tan sonra Sırbistan’dan bağımsızlıklarını ilan edeceklerini söylemişti. Taçi ülkenin yeni “gerilla” lideri olarak tanımlanıyor. Taçi’nin, Kosova Kurtuluş Ordusu’nun devamı olarak kurulan partisinin, oyların yaklaşık yüzde 35′ini aldığı tahmin ediliyordu. Diğer yandan yüzde 35′lik oran, tek başına iktidar olanağı vermediği için Taçi’nin partisi koalisyon ortağı aramak zorunda kalacağı söyleniyordu. İbrahim Rugova’nın kurduğu Demokratik Kosova Birliği (LDK) ise yüzde 23′lük oy oranı ile ikinci sırada yer alıyordu. Seçimlerin, Kosova’nın bağımsızlığı yönünde bir adım olabileceği ifade diliyordu.Bizler seçimlerin yapıldığı 16 Kasım günü Kosova’nın Priştina ve Pirizren kentlerinde belgesel çekerken her şey 17 Kasım 2007 tarihinde yapılacak seçimlere kilitlenmişti. Seçimlerden sonra ise 10 Aralık’ta yapılacak Kosova zirvesinde alınacak kararlar bekleniyordu. Nihayet karar alındı ve Kosova’da 6 ay sonra bağımsızlık ilan edileceği haber basında şöyle yer alıyordu….” Kosova’nın nihai statüsü için belirlenen mühlet 10 Aralık 2007 sona ererken, Kosovalı liderler, Mayıstan önce bağımsızlık ilan edeceğini açıkladıAvrupa Birliği Rusya ve Amerika Birleşik Devletlerinin dört aydır yürüttükleri yoğun diplomasi trafiğine rağmen, bağımsızlık isteyen Kosovalı Arnavutlarla buna karşı çıkan Sırplar arsında uzlaşma sağlanamadı.En sonunda 17 şubat 2008’de Kosovalıların 20 yıllık hayali gerçekleşti. Kosova bağımsızlığını ilan ederek Avrupa’daki 49. ülke oldu. Sırbistan’dan uluslararası toplumun gözetiminde kopan Balkanların yeni ülkesine Türkiye, AB ve ABD de destek verdi. 1999 NATO operasyonunun ardından Birleşmiş Milletler denetiminde olan Kosova bağımsızlığını ilan etti. Kosova parlamentosundaki olağanüstü oturuma katılan 109 milletvekili, Balkanlar’ın yeni ülkesini bağımsız yapan bildirgeyi açık oylamada oybirliğiyle ayakta alkışlayarak kabul etti.

Bağımsızlık ilanıyla birlikte Kosovalı Arnavutlar başkent Priştine’yi bayram yerine çevirdi.

 

*MAKEDONYA YOLLARINDAYIZ..

 

Bağımsız kosovayı ardımızda bırakarak bir başka Balkan coğrafyasına yöneliyoruz. Bir başka ata yadigarı topraklara.. Makedonya’ya.. Üsküp, Kalkanderen, Gostivar, Ohri şehirlerine.. Osmanlı yadigarı bir güzelim memlekete uzanıyoruz. Makedonyayı baştan başa gezmek gerekiyor. Üsküp’ten yola çıkarak Kalkandelen Gostivar Ohri Stugra, manastır Girlepe, köprülü stromiça humanova doyran ve diğer Osmanlı şehirlerini tek tek gezip tarihi ve Osmanlı medeniyetini hissederek yaşamak gerekiyor. ilk önce Üsküp’ü düşünüyoruz. Yahya Kemal’in yurdu Üsküp uzaktan el sallıyor bizlere.. “Kaybolan Şehir” adlı manzumesinde Üsküp için şunları söylüyor büyük şâir..

Üsküp ki Yıldırım Bayezid Han diyârıdır

Evlâd-ı fâtihâna onun yâdigârıdır

Firûze kubbelerle bizim şehrimizdi o

Yalnız bizimdi, çehre ve rûhuyla bizdi o!

Üsküp ki Şar dağında devamıydı Bursa’nın

Bir lâle bahçesiydi dökülmüş temiz kanın

Üç şanlı harbin arşa asılmış silahları

Parlardı yaşlı gözlere bayram sabahları

Ben girmeden hayatı şafaklandıran çağa

Bir sonbaharda annemi gömdük o toprağa

İsa Bey’in fetihte açılmış mezarlığı

Hülyâma âhiret gibi nakşetti varlığı

Vaktiyle öz vatanda bizimken bugün niçin

Üsküp bizim değil bunu duydum için için

Kalbimde bir hayâli kalıp kaybolan şehir

Ayrılmanın bıraktığı hicran derindedir

Çok sürse ayrılık aradan geçse çok sene

Biz sende olmasak bile sen bizdesin gene!

 

 *KOSOVA’DAN ÜSKÜP’E GELİYORUZ..

 

Derken Üsküp sokaklarında buluyoruz kendimizi. Sanki buralar bir Anadolu toprağı.. ilk durağımız Taş köprü oluyor. Kartpostalları süsleyen köprü.. Üsküp dendiğinde akla ilk gelen tarihi eserler arasında, Taş Köprüsü yâ da bir diğer adıyla bilinen Fatih Sultan Mehmet köprüsü yer alıyor. Osmanlı arşiv belgelerine göre köprünün inşaatına 1444′te Sultan II. Murad Döneminde başlanmış 1456′da Fatih Sultan Mehmed döneminde tamamlanmış.

Vardar Nehri üzerinde bulunan 220 metre uzunluğundaki köprü geçmişteki ihtişamına özlem duyar gibi duruyor. Taş köprü Üsküp’ün simgesi.. Üsküp şehrinde daha otelimize yerleşmeden kendimizi taş köprünün üstüne atıyoruz. Taş köprünün mihrabı yıkılmış vardar ırmağını seyrederken üsküpün tarihi geçmişi gözümüzde canlanıyor. Osmanlının balkanlardaki en büyük şehirlerinden birisiydi ve bir çok tarihi eseri ve yetiştirdiği bir çok devlet sanat ve ilim adamlarıyla gönlümüzün şehriydi Üsküp. Dalgın dalgın üsküpü seyrederken bir ara kafamızı kaldırıyor ve üsküpün hakim olduğu tepede Makedon devleti büyük bir haç dikmiş dağın zirvesine adeta Osmanlını 500 yıl hüküm sürdüğü evladı fatihan diyarına haçlı mührünü vurmuş gibi. Tam o sırada başka bir olay gerçekleşiyor. Hilal şeklindeki ay haçın tam zirvesinden doğarken kendimizden geçiyrouz. O hilal adeta haçı çoktan bastırmış hilalin ihtişamı haçı söndürüvermiş. Sanki hilal Makedonlara şunları haykırıyor : sizler ne kadar haç dikerseniz dikin ben buradayım ve Osmanlıyım. Vardar ırmağının üstündeki taş köprüden hilal ve haçın bu mücadelesini derinden izlerken etraftan geçen Makedonların sesleriyle kendimize geliyoruz. Taş köprüyü ardımızda bırakıp Osmanlı-Türk kalesine çıkıyoruz. Kalenin tam karşısında Mustafa Paşa Camisi bizi tam endamıyla karşılıyor. Kalenin diğer semasında ise ayaklar altında enfes manzarası ile Üsküp. Şehri bir baştan bir başa ayıran Varna nehri ve üzerinde taş köprü halkın sanki yerleşimini de bölmüş gibi. Kaleden günbatımını seyrederken biz de üsküp’ün tarihinde kendimizi kaybediyoruz. Vardar ırmağına yansıyan gurup sanki geçmişe ayna tutuyor.

 

*YAHYA KEMAL’IN ÜSKÜPÜNDEYİZ…

 

Bize Yahya kemallerden, Üsküp fatihi İsa beylerden anlatıyor. Tarihi camileri bir bir geziyoruz. İşte meşhur İsa Bey camii nazlı bir Osmanlı çınarı gibi duruyor.  Yahya kemal Beyatlının Annesi burada yatıyor. Üsküp fatihi İsa beyin türbesini buluyoruz ama içimiz burkulyor. Türbe yıkılmış. Ağaçlar kesilmiş üstüne düşmüş. Hey gidi isa bey sen burada mı yatmalıydın.Üsküpü birkaç yerden seyretmek gerekiyor. En önemlisi üsküpe hakim tepeden seyretmek. Tarifi imkansız duygulara kapılıyoruz. Ve Osmanlı medeniyeti gözümüzün önünde canlanıyor.Makedonyanın tarihi çarşısındayız. Börekçiler fırınlar sanki zaman durmuş Osmanlı dönemini yaşıyoruz. Tarihi Üsküp şehrinde Türkçe vaazın verildiği ve hutbenin okunduğu çarşı camiinde Cuma namazı kılıyoruz.Bu camide bir sabah vakti sürprizle karşılaşıyoruz. caminin müezzini programımızı izleyen birisi bir devri alem hayranı ve bizi evine davet ediyor. 250 yıllık dedesinden kalan evinde konuk ediyor. Bu Osmanlı konağı adeta tarihe şahitlik etmiş.Üsküp’ü gezerken 1495 yılında inşa edilmiş Davut Paşa hamamına rastlıyoruz. Üsküpün en büyük hamamlarından birisi. Bugün burası sanat galerisi olarak kullanılıyor.

 

*ÜSKÜP’DEN ANADOLUYA GÖÇ’ÜN ŞAHİDİ

 

Üsküp tren istasyonu üsküpte yaşanan acı olayların simgesi. Geçmiş yıllarda yaşanan depremin acısı halen tren istasyonu duvarlarına sinmiş ama Üsküp tren istasyonuna üsküpten göç edip giden onbinlerce türkün acısı göz yaşı hüznü silmiş gibi.. 1956 yılında 77 000 aile buradan Türkiyeye göç etmiş.Üsküpe hakim bir tepede Sultan murat camiine geliyoruz. Cami girişinde Makedonca Arnavutça ve Türkçe bayramınız mübarek olsun yazılıyor. Sultan murat camiini dolaşırken muradı hüdavendigarı hatırlıyoruz. Ve işte Sultan murat saat kulesi bütün ihtişamıyla bu topraklar süslüyor. Camideki türbeler mezarlar ve mezar taşları bir medeniyetin mührü adeta.Üsküp’te elif minareli camiler bize tarihten çok şeyler anlatıyor. İşte Yahya Paşa camii. Uzun minaresiyle görenleri hayrete düşürüyor. Osmanlının önemli devlet adamlarından birisi olan Yahya Paşa adına yapılan bu caminin minaresi Balkanlardaki en uzun minaresi kabul ediliyor. Yahya paşa camisinin avlusundaki tarihi mezarlar bakımsız. Ata yurdunu unutmayan vefakar Üsküplüler de var. Bunlardan birisi Üsküp doğumlu türkiyenin önemli sanayicilerinden birisi Lütfi Türkan eşi ve kendisi adına üsküp’e ve kalkandelene birer ana okulu yaptırmış. Böylece üsküpe karşı vefa borcunu ödüyor. Ana okulunun açılışına şahitlik ediyoruz. İstiklal marşını okuyan bir kız bizi derinden etkiliyor. Salondaki herkes hasretliklerini hatırlıyorlar.. çocukların ellerinde türk bayrakları.. Onlarla sohbet ediyoruz.Köprünün bir tarafında Müslüman Üsküp halkı diğer yakasında Hıristiyan halk. Yıllardan beri Osmanlı hoşgörüsü altına yaşamaya alışmış olan bu halk komşuların ve dünyanın değişik yerlerindeki birbirine tahammül etme duygusu gösterme alışkanlığı olmayan tüm dünyaya örnek bir şekilde birbirlerine hoşgörü içinde aynı şehirde aynı mahallede aynı okulda yaşıyorlar. Kaleden görmüş olduğumuz Mustafa Paşa camisine doğru ilerliyoruz. Yeşillikler içinde bir başka güzel. Türkiye TİKA işbirliği ile restore edilen Mustafa Paşa Camisi. Türkiye ve kardeş ülke Makedonya Cumhuriyetindeki Müslüman kardeşlerimize tarihi bir bağ kurmada öncü görevine devam ediyor.

 

*ÜSKÜPDE GEZİMİZ  DEVAM EDİYOR..

 

Üsküpte gezimizi sürdürüyoruz. Üsküpe gelip de birlik gazetesini hatırlamamak olur mu. Birlik gazetesi 50 yıldan fazla evladı fatihan diyarında yaşayan Türklerin sesi olmuştu. Gazetenin idaresini ziyaret etmiştik geçmişte ama gazete bugün çok kapanmış. Gazetenin kapandığını duymak içimizi sızlatıyor. Ve gazeteyi hatırlayarak Üsküp devlet televizyonuna gidiyoruz. Devlet televizyonunda günün belli saatlerinden Türkçe yayın yapılıyor. Devri alemin hazırladığı belgesellerin de yayınlandığı Üsküp devlet televziyonu Türkçe bölümü sorumlusu Talat Selimle sohbet ediyoruz. Devlet televizyonu binasından birer sütun gibi yükselen Osmanlı eserlerini izliyoruz. Üsküpte otantik halk oyunları Üsküplü türk kızlarının hazırladığı el işi elbiselerin eşliğinde Üsküp halk oyunlarını seyrediyor ve birbirinden duygulu gönül telimizi titreten Rumeli türkülerimizi dinliyoruz.Üsküpte Türklerin kurduğu partiler dernekler ve sivil toplum örgütleri var. Üsküp parlementosunda görevli ve hükümette devlet bakanlığı yapan bazı insanlarla görüşüyoruz.

Osmanlı bir beldeye gitmişse olmazsa olmazlarından birisi hamamları. İşte Üsküp’te tarihi Çifte Hamam. Ziyaretçilerini bekliyor. Müslüman mahallesinin merkezine doğru ilerliyoruz ve burada yine bizi eski bir Osmanlı Camisi karşılıyor. Caminin içi halen sadeliğini ve sıcaklığını koruyor. Şecere-i Nesl-i Pak-i Muhammediye tablosu burada da asılı.Üsküp’te bir Rifai Tekkesini ziyaret ediyoruz. burası bir Osmanlı tekkesi. Tekkenin kurucusu ise Mehmet Baba. Burada Hamdi Türbedar dede ile sohbet ediyoruz. Burası da Yahya kemalin ilk şiirini yazdığı bir başka Rifai tekkesi.Üsküpte dolaşırken minaresi yıkık bir camiyle karşılaşıyoruz. bu camii, Mustafa Paşa camiidir. Bir zamanlar çok güzel olan minaresi bugün ne yazık ki yok.Üsküp’te bir türk evini ziyaret ediyoruz. geleneksel bir Osmanlı evi olan bu konakta, misafirperver Üsküplü ev sahipleriyle sohbet ediyoruz.

 

*ÜSKÜP’DEN  KALKANDELEN’E YOLCULUK..

 

Üsküp’ü tüm güzelliği ile cömertçe gösteren şehrin yüksekçe mevkiine çıkıyor ve oradan şehre bakıyoruz. Artık ayrılık vakti de yaklaştı içimizde buruk bir mutlulukla buraları terk ediyoruz. Ancak bu ayrılık sadece cismani bir ayrılık yoksa gönlümüzde ki yeri çok derin ve öyle kolayca sökülüp atılacak gibi değil.Üsküp’ten ayrılırken Sefa Salih Kaplan’ın şair Yavuz Bülent Bakiler’e hediye ettiği ve benim okuduktan sonra bir türlü unuta¬madığım “Rumeli Ağıtı” adlı o güzel şiiri burada hatırlamamak mümkün mü? Gostivar ve Kalkandelen’e giderken dökülüyor dudaklarımızdan..

Bir Rumeli türküsü kanat çırptı gümüş vazolarda

Sımsıcak bir dua yıkıldı ellerime

Burma bıyıklı ağıtlar dizginledi zamanı

Kana batmış toynaklarda yeşil bir gül dillendi

Sessizlik keklikleri makaslarken gökleri

Bir ezan yağmuruyla tâ can evimden yandım

Ve yumdum gözlerimi İstanbul’da

Üsküp’te Kalkandelen’de uyandım…

 

*GOSTİVAR’DA VARDAR IRMAĞINDAN SU  İÇMEK..

 

Biz ise uyandığımızda Gostivar’da buluyoruz kendimizi.. Bati Makedonya şehirlerinden olan Gostivar, MÖ. VIII. asra kadar uzanan köklü bir geçmisi olan sehir. Gostivar ve civarinin adi Osmanli Tahrir defterlerinde “Yukari Nahiye” olarak geçiyor. Osmanlı döneminin son yıllarında Gostivar, Polok vadisinin ve Bati Makedonya’nın önemli bir zanaat, ziraat ve ticaret merkezi oldu. Ancak Balkan savaşları ve Birinci Dünya Savası yıllarında başka yerlerde olduğu gibi Gostivar’da da ticaret, zanaatçılık ve ziraat durakladı, hatta geriledi. Söz konusu savaşlar sırasında Gostivar ve civarındaki Türklerin bir kısmı Sırplar ve Bulgarlar tarafından katledildi, bir kısmi İstanbul ve Anadolu’ya göç etti, bir kısmi ise perişan bir halde olduğu yerde kaldı. Bati Makedonya’nın ortalarında yer alan Gostivar, 90 bin nüfuslu bir kent. Şehrin çoğunluğu Arnavut ve Türk kökenli insanlardan oluşuyor. Şehirde 60 bin Türk yaşıyor. Geri kalan 30 bin kadar Arnavut ve Makedon da Türkçe biliyor. Yani Gostivar Balkanlarda, belki de, herkesin Türkçe konuşabildiği ender şehirlerin basında geliyor. Şehirde birçok dernek ve vakıf faaliyet gösteriyor, birçok gazete ve dergi yayımlanıyor. Gostivar vardar ırmağının doğduğu yer, şar dağlarının eteklerinde.. karlı bir kış günü adeta koşarcasına vardar ırmağının şar dağlarından göz göz olup çıktığı kaynağa çıkıyoruz. Ve kaynağı doya doya izliyoruz.

Gostivarda Mustafa Kemal Atatürk İlk öğretim okulunu da ziyaret ediyrouz. Öğrenciler alkışlar eşliğinde bir sevgi seli harmonisi içerisinde karşılıyor bizi. Öğretmenler öğrenciler…Gostivar’daki kısa gezintimizin ardından bu seferki durağımız “Alaca’lı” bir şehir:  Kalkandelen.. Makedonya Cumhuriyetinin ikinci büyük şehri Kalkandelen; ülkenin Kuzey-Batısında Sahr Dağı eteklerindeki Pena Nehri kenarında bir şehir. Osmanlı Türklerinin ve Arnavutların ısrarla Kalkandelen diye andıkları şehre Makedonlar Tetova diyorlar. Kalkandelen, Makedonya’da milliyetçi Arnavutların kalesi durumunda ve Arnavutların çoğunlukta olduğu Kosova ile arasında sadece Şar Dağları var. Kalkandelen, Şar Dağî’nin eteklerinde, Vardar  Ovası’nın üzerinde kurulmuş bir şehir. Eğer o meşhur “Vardar Ovası, Vardar Ovası…” türküsünün içinde geçen Vardar ovasını görmek isterseniz, Şar Dağî”nin yüksek bir yerine çıkmalısınız. Buradan hem Kalkandelen”i hem de Vardar Ovası”nın uzayıp giden siluetini rahatlıkla seyredebilirsiniz.

 

*GOSTİVAR’DA YORGUNLUK ATMAK..

 

Gostivarda Makedonya mutfağının eşsiz örneklerini tadıyoruz. Tatlı tuzlu hamur işlerinden oluşan mutfak kültürüne şöyle bir göz gezdirip lezzetlerden tadıyoruz. Gezimiz sürerken Harabati Baba tekkesiyle karşılaşıyoruz. buraya manevi havasını veren ruh mimarlarından birisi olan harabati baba adıyla anılan türbesiyle dimdik ayakta duruyor. Harabatî Baba Tekkesi, Osmanlı İmparatorluğu devrinde eski Yugoslavya topraklarında yapılan dört yüz tekkeden sadece biri. Şar Dağları’nın eteğine kurulan ve yaklaşık 500 yıllık tarihe sahip bu Bektaşi ocağına, üzerinde gözetleme odaları bulunan mavi boyalı yüksekçe bir kapıdan giriliyor. Bektaşi dervişlerinin Tito döneminde ortadan çekilmesiyle bakımsızlaşan tekke, kumar oynanan, yemek yenen, eğlenceli partiler düzenlenen turistik bir merkez haline getirilmiş; ancak Arnavut Kurtuluş Ordusu (UÇK) ile Makedon askerler arasında çıkan çatışmalarda hasar görmüş. Halen duvarlarda birçok kursun deliği mevcut. Tekkenin geniş bahçesine girer girmez sol tarafta Arnavut kurtuluş ordusu mensuplarının kaldıkları ve savaşta çarpışan askerlerin resimleri olan bina bulunuyor. Bahçenin bir kösesindeki tek katlı evde yasayan Bektaşi Babası”nın halen müritleri var.Evin karsısında ise Sünnilerin namaz kıldığı küçük bir mescit bulunuyor. Güllerle bezeli olan tekke bahçesi, savaştan önce, halkın soluklanmak için uğradığı bir mekân olduğu zamanlara dönmeye çalışıyor.

Kalkandelen”in alâmet-i farikalarından bir diğeri de, Alaca Camii”dir. 1833 yılında Abdurrahman Pasa tarafından yaptırılan caminin sadece iç duvarları değil, dış duvarları da bir karış boşluk bırakılmadan solmayan boyalarla nakış nakış islenmiş. Rivayete göre caminin boyaları için elli beş bin yumurta akı kullanılmış. Ve caminin son cemaat yerindeki iç kubbelerine, İstanbul camilerinin renkli resimleri ustalıkla yapılmış. Alaca camii Osmanlıdan bugüne uzanan ve dimdik ayakta duran görkemli eserlerden birisi. ve balkanlardaki en güzel camilerinden birisi. Alaca Camii”ni ziyarete gittiğiniz de, üst katta Kur’an dersi alan çocukları da ziyaret etmeyi ihmal etmeyin. Onlara vereceğiniz her selam, aramıza çekilmeye çalışılan yapay sınırların çatırdamasına ve tamamen ortadan kalkmasına vesile olacaktır inşallah.

 

*OHRİ’DE OH… DİYEREK TARİHİ DÜŞÜNMEK..

 

Kalkandeleni de ardımızda bırakarak Barış ve Şiir kenti, uyuyan güzel OHRİ’ye doğru yol alıyoruz. Ohri’ye geçerken yol boyu yemyeşil dağlar, vadilerle nefis bir manzara hep bize eşlik ediyor. Ohri, Makedonya’nın Arnavutluk sınırında bulunan ve kendisiyle aynı ismi taşıyan gölün kıyısında kurulu bir şehir Ohri nüfusunun çoğunluğunu Makedonlar oluşturuyor. Makedonlar’ın dışında Ohri’de Türkler, Arnavutlar, Romanlar, Sırplar ve Ulahlar yaşıyor. Ohri’de Osmanlı döneminden kalma 10 cami, 1 de tekke bulunuyor. Kiliselerin sayısı ise yaklaşık olarak 40. Göl manzarası, bölgeye özgü evleri ve tarihi mimari eserleriyle güzel şiirin bir şehir Ohri.. Osmanlı’dan kalma Safranbolu evlerine benzer mimari yapısına sahip evler buraya ayrı bir güzellik katıyor. Şehir ve Ohri Gölü, UNESCO tarafından dünya mirası listesine dahil edilmiş.Ohri korunan tarihi doku, yaşayan manevi gelenekler ve eşsiz güzelliğiyle bize Osmanlıyı hatırlatıyor. Ohri Gölü’nden taşarak oluşan, “Drina Köprüsü” romanından hatırlayacağınız Drina ırmağının görülesi ‘doğuş’ manzarası, bir harika. Ayrıca “Özal’ın ziyaret ettiği dergâh” olarak ünlenen kısaca Halveti Dergâhı olarak geçen Halveti Pir Muhammed Hayati Tekkesi’ni ziyaret ediyoruz. Buradaki insanların bize karşı davranışlarını, sıcak, dostane karşılamalarını  asla unutmuyoruz. 8.Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın, son Balkan gezisinde burayı ziyareti hâlâ Ohri halkı tarafından konuşuluyor. Tekkedeki sancağı öpen ve saygıda kusur etmeyen devlet büyüğü olarak gönüllerde taht kurmuş.

Balkanlar… 500 sene boyunca, dağıyla taşıyla, tozuyla toprağıyla, bize yar olmuş diyarlar.. Balkanlar bir dağ silsilesi, bir dağ yumağı. Omuz omuza vermiş her bir dağ, başka bir dağın dizine koyar dumanlı başını. Balkanlar Kosova ve Makedonya’da dile geliyor. ve hikayesini anlatıyor ziyaretçilerine..

Paylaşmak istermisiniz ?

About Belgesel Yayıncılık